RECEP TAYYİP ERDOĞAN CUMHURBAŞKANI OLAMAZ-OLDURULAMAZ!!!

 

Çankaya değil, Yüce Divan Yolu Görünüyor

Yıldıray Çiçek

24.03.2007

 

Okuduğu bir şiir yüzünden, ilginç bir şekilde cezaevine giren ve bunu kitleleri etkilemek için mazlum ve mağdur duruşunda kullanan ve kendisine iktidara giden süreç yaratan-yarattırılan Recep Tayyip Erdoğan, şimdi de, bölücü örgütün başı Abdullah Öcalan'a "Sayın" ,şehitlere "Kelle" dediği radyo konuşması ile nasıl bir hukuki süreç yaşayacak herkes merak etmektedir.

O okuduğu şiir cezasını, sahte mazlum ve mağdur duruşunu çevirdi de, bu bölücübaşına gösterdiği saygıyı, şehitlere ettiği saygısızlığı nasıl çevirecek, o da merakın bir başka boyutu olmaktadır.

Recep Tayyip Erdoğan'ın, o radyo konuşmasındaki çirkin ifadeleri için savcılıklara suç duyurusu yağmaktadır…

Hadi bakalım, bu konuda da mağdur-mazlum rollerini oynasın da, bizde etkilenelim!

Türkiye'nin birliğini, bütünlüğünü ve varlığını korumakla sorumlu en yüksek makam olan Cumhurbaşkanlığına, Türkiye'yi bölmeye çalışanlara saygı duyan birisinin oturma hayali kurmasını, herhalde bu savcılıklara verilen suç duyuruları engelleyecektir.

Herhalde ortaya çıkan bu radyo konuşması ile birlikte, böyle bir hayal kurmaya da utanır hale gelmiştir. Recep Tayyip Erdoğan'ın bırakın bu radyo konuşmasını, dört yılı aşan iktidar sürecinde yaşananları bile incelediğinizde, o makamı aklından bile geçirmemesi lazımdır.

Türkiye'ye her türlü acıyı yaşatmış olan, binlerce kişinin katiline saygı duyan bir kişi, nasıl Türkiye'yi yönetir, akıl alacak gibi değildir.

Cani Apo'ya "Sayın",şehitlere "Kelle" diyen birisi, konuşmanın ortaya çıktığı gün istifa etmesi gerekirken, Recep Tayyip Erdoğan aksine suçlu başkası gibi esiyor-gürlüyor ve sesini baskın çıkartıp, kendini suçlayanları susturmaya çalışıyor.

Klasik, Recep Tayyip Erdoğan taktiğidir. Ama bu taktik bu sefer sökmeyecektir.

Hele Türk milliyetçilerine bu taktik dünde sökmedi, bugünde sökmeyecektir.

Türk milliyetçilerinin başındaki inançlı ve kararlı Lider Dr.Devlet Bahçeli, Recep Tayyip Erdoğan'ın şimdi maskesi düşerek, ortaya çıkan gerçek yüzünü daha önceleri de defalarca kamuoyunu göstermeye çalışmıştı ve demişti ki: "Recep Tayyip Erdoğan, İmralı'daki cani ile aynı çizgidedir"

İhaneti, demokrasi masalı ile örtmeye çalışanlar, MHP Lideri'ni Recep Tayyip Erdoğan'ı aşırı eleştirmekle suçlamıştı.

BOP Eşbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın bu gibi hallerine şaşırmayanların en başında, Türk milliyetçileri gelmektedir. MHP Lideri Devlet Bahçeli'de bu duruma "Başbakan'ın kırıklarla dolu siyaset çizgisi ve sicili ışığında, bu ibret ve esef verici itiraf bizim için şaşırtıcı olmamıştır." Tespitinde bulunmuştur.

Recep Tayyip Erdoğan'ın siyaset sahnesine çıktığı günden bu yana, Türk milliyetçileri onun hakkında ne tespit yaptıysa, hepsi tek tek doğrulanmış ve tescillenmiştir.

Bu tescillenen durum içinde, ne bir iftira, ne de bir yalan bulabilirsiniz.

Hepsi belgeli, hepsi delillidir.

Artık, Recep Tayyip Erdoğan Çankaya yolunu değil, 'Yüce Divan' yolunu öğrense daha iyi olacak…

Türkiye'yi bölmeye çalışan, on binlerce insanı şehit eden Apo canisine "Sayın" diyen birisinin gideceği yer 'Yüce Divan'dan başka bir yer olamaz.

BOP Eşbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bu yola gitmek için, her türlü adımı atmıştır.

Recep Tayyip Erdoğan'ın, siyasi pusulası zaten kendisini bu yola götürmek için ayarlıdır, uygundur.

Türk milliyetçileri olarak,"Sayın" ve "Kelle" sözlerinin takipçisi olacağız… Bu söz özürle değil, ancak hukuk yolu ile çözülür.

Biz, bu yolu dört gözle bekliyoruz…

 

http://www.ortadogugazetesi.net/makale_goster.asp?yazid=32&id=2305

 

DEVLET KİLİTLENDİ

Orhan Karataş

23.03.2007

 

Cumhurbaşkanı seçimleri her zaman sancılı geçmiştir. Ancak, hiçbir zaman bu kadar gergin, bu kadar tehlikeli, bu kadar kiriz doğuracak bir hal almamıştır. Çünkü Cumhurbaşkanı adayları hiçbir zaman bu kadar çok "tartışmalı ve "güvenilmez" olmamıştır. Hiçbir adayın siyasi sicili bu kadar bozuk, geçmişi bu kadar tartışmalı, geleceği bu kadar belirsiz değildir. Aday bu kadar soru işaretleri taşıyınca, bu durum doğal olarak ülkenin bütününe yansıyor. Vatandaş tedirgin oluyor, kurumlar endişeye düşüyor, bürokrasi içine kapanıyor ve devlet kilitleniyor. Buna bir de AKP'nin özel hesapları, Cumhurbaşkanı seçimine ve bu seçim sonrasına dönük hedefleri eklenince kilitlenme daha da artıyor ve krize dönüşüyor.

AKP Cumhuriyeti

Yıllardır, AKP'nin bilinçli ve kararlı biçimde devleti ele geçirmeye çalıştığını, Türkiye Cumhuriyetini AKP Cumhuriyetine dönüştürmeye uğraştığını yazıyoruz. Bir hayli mesafe aldılar ve bu durumun vahim neticelerine şahit olduk. AKP'ye biat etmeyen hiç kimseye, hatta sokaktaki vatandaşa bile neredeyse hayat hakkı bile tanınmadı. İtiraz edenler, "gözünüzü toprak doyursun. Cehenneme gidin. Bana mı sordun. Ananı da al git buradan.Askerlik yan gelip yatma yeri değildir" gibi bırakın devlet adamını, hiçbir ağza yakışmayacak bir üslupla azarlandı. Muhalif olanları ellerindeki devlet gücüyle sindirdi ve susturdular. Cumhurbaşkanlığı, Ordu, Yargı, YÖK gibi ele geçiremedikleri kurumlarla da çatıştı ve kavga ettiler. Arkadan dolanarak sonuç almaya uğraştılar. Korsan düzenlemelerle bay-pas etmeye yeltendiler. Ancak, her defasında duvara çarpmış gibi geri döndüler.

Yargıyı ele geçirme çabası

Bütün hesapları ne pahasına olursa olsun Cumhurbaşkanlığı makamını ele geçirmek ve büyük hesaplaşmayı o zaman yapmak. Bu hesaplaşma, devletle, Cumhuriyetle ve milletle olacaktır. Bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın. Aklı başında olan herkes bu niyeti, bu gayreti görüyor ve ona göre tavır alıyor. Birileri bozmak, yıkmak ve intikam almak için uğraşırken, doğal olarak birileri de bozdurmamak, yıktırmamak ve rövanşı vermemek için karşı duruş ortaya koyuyor. Bu durum çatışma ve gerginliği de beraberinde getiriyor. Bu çatışmanın her gün yeni bir örneğine şahit oluyoruz. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun Bakan ve Müsteşar katılmadığı için bir türü toplanıp seçim yapamaması bunun en son ve en çarpıcı örneğidir. Yargının ne kadar baskı altına alındığının ispatıdır. İyi niyet, samimiyet olsa bu yapılır mı? Niyet, bağımsız, tarafsız ve liyakat sahibi olanların seçilmesi değil, AKP'ye bağımlı, istenileni yapacak ve sonuç alınacak isimleri seçmek olunca, ortaya bu tablo çıkıyor. Yargı ele geçirilmeden sonuç alamayacaklarını biliyorlar.

Şimdilik idare edin

Aynı durum başta Cumhurbaşkanlığı olmak üzere, bugüne kadar ele geçiremedikleri her yer için geçerlidir. Bugün devletin üst kademesinin neredeyse tamamı vekaletle yönetilmektedir. Çünkü, hak edeni, layık olanı değil, kendi yandaşlarını buralara yerleştirmeye uğraşmışlar ve bu art niyetli atamaların tamamı Cumhurbaşkanından dönmüştür. Cumhurbaşkanı seçiminin yakın olması, "şimdilik idare edelim" anlayışını yerleştirmiştir. Niyet bellidir. Recep Tayyip Erdoğan veya en kötü ihtimalle AKP'li birisi Cumhurbaşkanı olacak ve devleti ele geçirmenin ikinci aşamasının yolu da açılmış olacaktır. Çünkü, Cumhurbaşkanı başta yargı olmak üzere, devletin üst görevlerinin atanmasında kilit konumdadır.

Köşkü ele geçirme çabası

Kimse bunun aksini iddia edemez. "Böyle bir niyetimiz yok" açıklamaları safsatadan ileri gitmez. Bütün gelişmeler, yapılanlar, açıklamalar niyetin bu olduğunu en küçük bir endişeye yer vermeyecek şekilde ortaya koyuyor. Türkiye'nin nereye gittiği, milletin ne yaptığı, etrafımızda nelerin olduğu, hain ve bölücülerin hangi cüretleri gösterdiği AKP'yi ilgilendirmiyor. Onların tek derdi, tek hedefi devleti ele geçirmekte son ve en önemli kale olarak gördükleri Cumhurbaşkanlığını, garantiye almaktır.

Başbakan suç işlemiştir

Devlet yönetimi boşluk kaldırmaz. Doğacak boşluğu başkaları doldurur. Türkiye Cumhuriyeti'nin başbakanı bölücü başına sayın, şehitlere kelle diyebilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına göre bu suçtur. Başbakanın bugüne kadar yaptıklarından ve bu sözlerinden cesaret alan hain ve bölücüler iyice azmış ve raydan çıkmışlardır. Nevruz bahanesiyle ortaya konulanlar, Leyla Zana'nın bölücübaşını övüp, devlet başkanı yerine koyması hep bu boşluğun ve başbakandan buldukları cesaretin sonucudur. Recep Tayyip Erdoğan'ın daha önce yaptıklarını, söylediklerini bir kenara bırakacak olsak bile, sadece bu suçundan dolayı derhal yargı önüne çıkarılmasını gerektirir. Yasalar, teamül, siyasi ahlak, vicdan bunu söylerken, başbakan bu sicille bir de Cumhurbaşkanı olabilmeyi aklından geçirmektedir. Türkiye böyle bir partiyi, böyle bir hükümeti, böyle bir başbakanı ve böyle bir Cumhurbaşkanı adayını taşıyamıyor. Taşıyamaz. Israr ve inat, başka sonuçlar doğuracaktır. Sabırlar çok zorlanıyor. Nitekim, bunun işaretleri gelmeye başlamıştır. Siyasi partilerin neredeyse tamamı bu duruma itiraz etmektedir. Sivil toplum kuruluşlarının, Üniversitelerin, sendikaların neredeyse tamamı bu duruma karşı çıkmıştır. İş dünyasında düzenini ve dümenini kurmuş ve bu hükümetle paslaşıp, servetine servet katan bazı patronların aksini söylemesi birşeyi değiştirmiyor. Cumhurbaşkanlığı köşkünde Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarının yemek yemesi bile bir takım yorumlara sebep olmuştur.

Kriz ortamı

Sadece bir Cumhurbaşkanı seçimi yapılmayacaktır. Bu seçim AKP'nin devletle ve milletle hesaplaşma planların en önemli ayağıdır. Bu planı hayata geçirmek için herşey göze alınmıştır. Türkiye'de devlet kilitlenmiştir. Bürokrasi durmuştur. Millet unutulmuştur. Ülke, AKP eliyle ve hızla bir kriz ortamına sürüklenmektedir. Bu krizin sonunun nereye varacağını kestirmek mümkün değildir. Ancak, bu duruma sebep olanlar, milleti unutup, devleti ele geçirerek kendi düzenlerini kuracağını zannedenler, bunun için ülkenin birlik ve beraberliğini bile feda edenler önce millete, sonra da bağımsız yargıya bunun hesabını mutlaka vereceklerdir.

 

http://www.ortadogugazetesi.net/makale_goster.asp?yazid=33&id=2299

***

Bu sicille Cumhurbaşkanı olunmaz

Orhan Karataş

22.03.2007

 

 

Cumhurbaşkanlığı seçimi için geri sayım devam ediyor. Herkes Recep Tayyip Erdoğan'ın aday olup olmayacağını tartışıyor. Biz görüşümüzü daha önce de yazdık. Erdoğan aday olacaktır. En azından aday olmak için şartları sonuna kadar zorlayacaktır. Çünkü, buna mecburdur. Bu mecburiyet, birkaç temel gerekçeye dayanıyor. Herşeyden önce Cumhurbaşkanlığı bu ülkede gelinebilecek en üst ve en son makamdır. Bir mahalleye muhtar olması bile tartışılabilecek Recep Tayyip Erdoğan, kendi egoları için böyle bir fırsatı asla ve asla kaçırmaz.
 
İkincisi, köşke çıkmak Erdoğan için bir kurtuluştur. Çünkü, geride çok büyük bir enkaz ve hesabı sorulacak çok şey bırakmıştır. AKP sonrasında kesinlikle kendisini yüce divanda bulacaktır. Üçüncüsü, AKP zihniyeti gerçek emellerine ulaşabilmek için Cumhurbaşkanlığını mutlak ele geçirilmesi gereken bir makam olarak görmektedirler. Rövanşın sembolü olarak değerlendiriyorlar. Genel seçimde, milleti kandırma ve oyalama taktiklerinin ana dayanağı da bu olacaktır. "Biz yapacaktık, Cumhurbaşkanı engel oldu. Şimdi orayı da ele geçirdik. Bize bir imkan daha verin, bakın neler yapacağız" diyeceklerdir. Dördüncüsü de Recep Tayyip Erdoğan'ın sağlık durumu siyaset yapmaya uygun değildir. Epilepsi hastasıdır. Bel fıtığı vardır. Sinirleri yıpranmıştır. Kırıcıdır. Bir dönemi daha kaldıramaz. Oysa Köşke çıkarak 7 yılı garantiye alabilir.

Başörtüsü engel değil

Asıl cevap arayan sorular şunlardır? Recep Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı olmalı mıdır? Olmasının önünde ne gibi engeller vardır? Bu engellere rağmen Cumhurbaşkanı olursa ne olur? Recep Tayyip Erdoğan'ın Cumhurbaşkanı olmasının önündeki engeli eşinin başörtüsü veya genel seçimlerin çok yaklaşmış olmasını göstermek, sadece işini kolaylaştırır. Böyle bir meclisin Cumhurbaşkanı seçmesi vicdanen, ve siyaseten doğru olmasa da, hukuken doğrudur. Şekil şartları yerine getirilecektir. Eşinin başörtüsü ise küçük bir teferruat olmaktan başka bir sonuç doğurmaz. Bunları engel olarak göstermek, bir sonuç doğurmayacağı gibi, sadece ellerini güçlendirip, milleti kandırma ve oyalama gerekçelerini çoğaltır.

Asıl gerekçeler

Biz, "Türkiye Cumhuriyeti gibi bir ülkenin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olmamalıdır" derken bunu daha temel ve geçerli gerekçelere dayandırıyoruz. Herşeyden önce sabıkalıdır. Bu ülkenin birliğine tehlike olarak görülmüş ve cezalandırılmıştır. Bugün de aynı düşüncede olduğunu kendisi saklamadığı gibi, icraatlarıyla da gösteriyor. Hakkında, Belediye Başkanlığı döneminde açılmış ve halen devam etmekte olan davalar var. Zimmet ve yolsuzluk suçlamasıyla dokunulmazlığının kaldırılmasını isteyen tezkereler meclis gündeminde bekliyor. Başbakanlığı dönemindeki icraatları sebebiyle hakkında ne kadar dava açılacağı, henüz bilinmiyor. Ancak, çok davalar açılacağı bugünden kesinleşmiştir. Türkiye'nin 80 yıllık varlıklarını yok pahasına birilerine peşkeş çekmiş, her doğan çocuğun boyuna 7 bin dolarlık borç etiketi asmıştır. İhale yolsuzlukları, Ali Dibo destanları AKP'nin sembolü haline gelmiştir. Sadece Ofer ve Oger bağlantıları bile Yüce Divanda yargılanması için fazlasıyla yeterlidir.

Bölücülük ve ihanet zafiyetleri

Bütün bunlardan çok daha önemlisi, zaten bilinen ancak ortaya çıkan son ses kasetleriyle iyice kesinleşen bölücülük ve ihanet konusundaki zafiyetleridir. Bölücabaşı ile aynı frekansta konuşmuştur. Sıfırlanmış terörü yeniden hortlatmış ve sözleriyle, icraatlarıyla, duruşuyla bölücüleri cesaretlendirmiştir. Devletin Valileri, Emniyet Müdürleri, askeri yetkililer, çıkarılan kanunlarla yetkilerinin kısıtlandığını, terör ve teröristler karşısında ellerinin kollarının bağlandığını söylemiş ve adeta isyan etmişlerdir. Şehit analarına, "askerlik yan gelip yatma yeri değildir" diye bilmiştir. En küçük bir itiraza nasıl bir tepki göstereceği tahmin edilememektedir. "Ananı da al git buradan" gibi argo ve küfürlü konuşmaları, çok kolayca yapabilmektedir. Bölücübaşına "sayın", şehitlerimize "kelle" diyerek, hem gerçek yüzünü göstermiş, hem de Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına göre suç işlemiştir. Bunun karşılığında bir özür dilemeyi bile düşünmemiş, yaptığının doğru olduğunu savunan bir tavır ortaya koymuştur.

Cumhur nerede?

Bu kamburlara sahip birisi, Türkiye Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanı olabilir mi? Ayrıca Cumhurbaşkanı, cumhurun, yani halkın başkanıdır. Oysa kendisini sadece, arkasındaki millet desteğini çoktan kaybetmiş ve baraj sınırlarında dolaşan partisine, yani artık son günlerini yaşayan AKP milletvekillerine emanet etmiştir. Cumhuru olmayan bir Cumhurbaşkanı. Türkiye böyle bir Cumhurbaşkanını taşıyamaz. AKP'liler bir oldu-bitti oluşturacaklarını, Recep Tayyip Erdoğan durumdan faydalanıp kendini kurtaracağını zannediyorsa yanılıyor. Köşke çıkması sadece gerginlik ve kriz doğuracaktır. Hiçbir şartta orada oturması mümkün olmayacaktır. Çünkü, birkaç ay sonra yapılacak seçimlerden sonra, "vatana ihanet" suçlamasıyla oradan indirilip, yargı önüne çıkarılacaktır.

 

http://www.ortadogugazetesi.net/makale_goster.asp?id=2289&yazid=33

***

 

 

Kürt-İslam Faşizmine Geçit Yok!

Kürt İslam Faşizmine Geçit Yok

Basyazi

Gökçe Fırat

 

 

Yaklaşıyorlar...
Nasıl durduracağız...

Nâzım hapishanede “Memleketim’den İnsan Manzaraları”nı yazarken Hitler Orduları Avrupa’yı ele geçirmiş, Moskova’ya doğru ilerlemektedir.

Hapishane’de mahkumlara harita üzerinde faşist ordunun ilerleyişini gün gün gösterir ama umudunu hiç yitirmez: Moskova’ya geldiğinde Hitler faşizmi durdurulacaktır!

Faşist ordusu Hitler’in ilerlerken, harita üzerinde kentler birer birer düşer...

Yaklaşmaktadır düşman...

...

Yaklaşıyorlar...

Dört bir koldan...

Kuzey Irak’ta başlayan Faşist Kürt istilası Musul ve Kerkük’ü ele geçirdi.

Ülke içinde neredeyse Kuzey Irak’taki kukla devletçik kadar özgür bir bölge yarattılar.

Mersin’den Antalya’ya, Antalya’dan Ayvalık’a, Trakya’ya tüm kıyı şeridi işgal altında.

Büyük şehirlerde güven içinde yaşamak artık neredeyse imkânsız...

Devletin tüm kurumlarını ele geçirmelerine ise az kaldı...

Çankaya da ele geçtiğinde faşizm tüm gövdesiyle Türk halkının tepesine binmiş olacak...

Şimdi o son kalenin savunulmasıdır tartışılan.

...

Kürt-İslamcı faşistleri nasıl durduracağız?

Türkiye’deki faşizm tehlikesi aslında uluslararası dengeler içinde ele alınmalıdır.

AKP iktidara getirilirken tek bir tespit yapmıştık: Bu iktidar ABD’nin Irak işgali için kurulmaktadır.

ABD emperyalizmi Ortadoğu’yu sömürgeleştirme saldırısına çıkarken tüm Ortadoğu için bir planlama yaptı. Sünni Arap şeyhliklerinde durum normaldi, burada zaten İslamcı faşistler eliyle Amerikancı bir düzen kurulmuştu.

Ancak Irak’tan başlayarak Suriye ve Türkiye’yi de içine alan bölgede durum ABD açısından iç açıcı değildi. ABD egemenliğinin bu bölgede tesis edilmesi için, bu ülkelerde rejim değişikliği gerekiyordu.

İşte bu rejim değişikliği faşizme geçiş anlamı taşımaktaydı.

Rejim değişikliği basit bir iktidar, hükümet değişikliği olarak ele alınmadı ilk defa.

Daha önceki ABD operasyonlarında, örneğin 12 Eylül darbesinde de bir iktidar değişikliği yaşanıyordu ama bu defaki plan tamamen farklıydı.

ABD artık Türkiye’de Türklerin üniter, laik, ulus devlet rejimini değiştirmek için düğmeye basmıştı. Bu noktada 10 yıllık bir iktidar değil, 1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin temel dinamikleri değiştirilecekti.

AKP, hem Şeriatçı hem Kürtçü bir parti olarak bu misyonla bizzat ABD tarafından örgütlenmiş bir oluşumdur.

Tıpkı PKK gibi.

Toplumda etnik ayrıştırma ve dinsel bölücülük yoluyla, Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal ve üniter yapısı parçalanmakta, laiklik ise yok edilmektedir.

AKP iktidarı altında Türk Cumhuriyeti yıkılmakta onun yerine Kürt-İslam Cumhuriyeti kurulmaktadır.

Bu tüm bölge çapında girişilen büyük harita değişikliğinin sadece bir parçasıdır.

Haritanın kalan parçalarına bir göz atalım..

Irak’a Talabani Türkiye’ye Tayyip

Irak’ta, İran’da, Suriye’de aynı zamanda Kürtler ayaklanmıştır.

Bugün Kuzey Irak merkezli kurulan Kukla Kürt devleti, Büyük Kürdistan’ın merkez üssüdür. Bu bölgeden yayılan bir Kürt istilası tüm bölgede kurulacak büyük bir Kürt devletini adım adım kurmaktadır.

Irak’ın bütününe baktığımızda da farklı bir tablo görmüyoruz. Direnen küçük bir Sünni bölgesinin dışında Şiilerin ABD’yle uzlaşan bölgesi.

Başta ise Kürt bir Cumhurbaşkanı: Talabani.

İşte Irak’ta tesis edilen Kürt-İslamcı rejimin bir benzeri ve büyüğüdür Türkiye’ye biçilen rol.

Tayyip Erdoğan Türkiye’nin Talabani’si olma yolundadır.

Başbakanlık küçük bir roldür ve Gül’e verilecektir. Abdullah Gül’ün rolü Yıldırım Akbulut’unki gibi bile olamayacaktır, en fazla Irak’ın Maliki’si gibi biri olabilir.

Ama bu tablonun Barzani’si eksiktir.

İşte İmralı’daki teröristbaşı bu günler için asılmayıp beslenmiştir.

Kürt-İslam faşizmi iktidarı toptan ele geçirdiğinde, Apo da İmralı’dan çıkarılacak ve Diyarbakır’daki Güneydoğu Kürt Otonom Bölgesi’nin başına geçirilecektir.

Irak’ta Talabani, Barzani, Maliki.

Türkiye’de Tayyip, Apo, Abdullah.

O Kürt-İslamcıyı o koltuğa oturtmamak

Cumhurbaşkanlığı tartışmasının bu nedenle basit bir laiklik tartışmasının ötesinde değerlendirilmesi gerekmektedir.

Türkiye’de sadece laikliğin rafa kaldırılacağı bir düzen değil, Türkiye namına ne varsa hepsinin yok edileceği bir düzen tezgâhlanmaktadır. Ve Cumhurbaşkanlığı bu noktada kritik önemdedir. Çankaya merkezli tartışmaların da bu zemine çekilmesi gerekmektedir.

Bu noktada Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığını engellemek gibi dar bir görevle değil Kürt-İslam faşizmini engellemek gibi bir görevle karşı karşıyayız.

Bu görevin ilk adımı elbette Cumhurbaşkanlığı koltuğuna o Kürt-İslamcıyı oturtmamaktır.

Bu, başka bir AKP’linin Cumhurbaşkanı olmasının durumu değiştireceği anlamına elbette gelmemektedir.

Ama olayın psikolojik bir boyutu vardır. Bugün Kürt-İslamcı faşistlerin liderinin o koltuğa oturtulmasının engellenmesi bile önemli bir kazanım olacaktır. En azından her istediklerini yapacakları güçten yoksun olduklarını göstermek gerekmektedir.

Bunu başarabilirsek, Türkiye’nin ulusal güçleri açısından, anti-faşist güçleri açısından bu büyük bir kazanım olacaktır.

Fakat iş bununla bitmemektedir. Hemen ardından seçimlerde de AKP’nin engellenmesi gerekmektedir.

Dolayısıyla Kürt-İslam faşizmine karşı mücadele, Cumhurbaşkanlığı seçimine müdahale etmenin çok çok ötesinde bir dönemsel stratejidir.

Aslolan da bu dönemsel stratejiye uygun politikanın üretilmesi ve buna uygun bir mücadelenin yürütülmesidir.

Milli Mücadeleciler ne yapmalı?

Bu noktada ise iş Milli Mücadelecilere düşmektedir.

Çünkü Türkiye’deki rejim tehlikesini Kürt-İslamcı faşist bir tehdit olarak algılayan ve buna uygun konumlanan tek güç Milli Mücadele’dir.

Bu noktada yürütülecek mücadeleye dair bazı önemli vurgular yapmak gerekmektedir.

Öncelikli aşama olan Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı’nın engellenmesi için yapılacak şey son derece sınırlıdır. Burada askeri müdahale dışı tek çözüm CHP’nin Meclis’i boşaltmasıdır.

CHP’nin bu adımı atıp atmaması Türkiye açısından hayati önemdedir. Bu nedenle CHP’ye bu yönde adım atması için baskı yapmak, ikna etmek kaçınılmaz bir görevdir.

Bu çabanın sonucunun olumlu ya da olumsuz olması ihtimali ortadadır. Fakat tüm olanakların kullanılması tek devrimci yöntemdir.

Ancak Milli Mücadele CHP’yi ikna etmek için kurulmamıştır.

CHP üzerine düşen görevi yerine getirdiği müddetçe halk onu destekler, yok bunu yapmazsa halkın CHP’yi seçimde cezalandıracağını görmemiz gerekir.

Daha doğrusu seçime yatırım yapan CHP’lilerin bunu görmesi gerekmektedir: Meclis’i boşaltmayan CHP’ye halkın oy vereceğini beklemesinler boşu boşuna!

Milli Mücadele bu anlamda devrimci bir örgütlenme olarak farklılaşmaktadır.

Milli Mücadele her türlü rant, koltuk, mevki hesaplarından uzakta kurulmuş, bir hizmet örgütüdür.

Bu örgüt aynı zamanda her türlü çıkar ilişkisinin dışında sadece vatan hizmeti için mücadele edecekleri içinde barındırmaktadır.

İşte böylesi bir örgütlenme Türkiye’yi Kürt-İslam faşizminden kurtaracak tek girişim ve oluşumdur. O nedenle de Milli Mücadele saflarının örgütlenmesi en stratejik görevdir.

Çünkü bugün Meclis’i boşaltıp milletvekili maaşından vazgeçmeyi bile göze alamayanların oluşturacağı bir anlayışla, değil Kürt-İslam faşizmini engellemenin, Meclis’te muhalefet olmanın bile imkânı yoktur.

Kaldı ki Kürt-İslam faşizminde muhalefet de olmayacaktır!

İşte Milli Mücadele böylesi bir dönemin Anti-Faşist Halk Cephesi rolüyle kurulmaktadır.

Bu role soyunan bir örgütün dayanacağı tek güç kendi tabanıdır.

Kendi militanlarıdır.

Şimdi, Nâzım’ın haritasında faşist orduların ilerleyişini izlerken, Kürt-İslamcı faşistlerin kent kent, semt semt ülkemizi işgal edişlerini izlerken dayanacağımız tek güç insanlarımızın yüreği ve imanıdır.

Dün dünyanın en güçlü ordusuna karşı Çanakkale’yi sadece süngü ile savunan ve kazanan Mustafa Kemal’in çocukları olduğumuzu hatırlamamız yeterlidir.

Dünyanın her yerinde ezilen halkların emperyalizmle ve faşizmle mücadelesinin odak noktası bu işe kellesini koymuş militanlarıdır.

Nâzım harita başında bu nedenle umutluydu, çünkü Sovyetler’de Tanya gibi binlerce anti faşist militanın varlığından haberdardı.

Onlar “tehlikenin farkında mısınız” edebiyatıyla oyalanmayacak, “oldurmayın” lafları ile avutulamayacak, kendi görevlerini kendileri belirlemiş devrimcilerdi.

Bizim de başka bir ihtiyacımız ve güvencemiz yoktur.

...

http://www.turksolu.org/132/basyazi132.htm

***

Faşizme karşı halk partisi olmak

Baykal Göreve

Basyazi

Gökçe Fırat

 

 

Tayyip Erdoğan’ı Başbakan yapanlar şimdi de Cumhurbaşkanı yapacak

Görev sadece Baykal’ın değil aslında tüm CHP’lilerindir.

Kısa bir geçmiş dönem muhasebesi yapalım önce...

Tayyip Erdoğan 2002 seçimleri öncesinde siyasi yasaklıydı. Milletvekili olamayacağı gibi muhtarlık seçimlerine bile girme hakkı yoktu.

İşte böylesi bir ortamda AKP seçimlere girdi ve birinci parti olarak çıktı. Başbakan Abdullah Gül oldu.

Hemen sonrasında AKP hükümeti hükümet olmanın verdiği gücü de kullanarak, Anayasayı ihlal ederek, seçim kanununu çiğneyerek Siirt milletvekilini istifa ettirerek Tayyip Erdoğan için milletvekilliği seçimine gitti.

Tüm bu operasyon sürerken CHP olan biteni izledi.

Hatta Tayyip Erdoğan’ın milletvekilliğine yeşil ışık yaktı.

Kimi görüş sahiplerine göre Tayyip Erdoğan’ın partinin başında ve Başbakanlık koltuğunda olması onu sorumlu kılacaktı. AKP ve Tayyip Erdoğan böylelikle yıpranacaktı.

Peki bugün neyi tartışıyoruz?

Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığını!

Kimi görüş sahipleri yine benzer teoriler üretiyorlar.

Bunlara göre Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olması AKP’nin dağılması anlamına gelir. Böylelikle Tayyip Erdoğan etkisiz bir Cumhurbaşkanı olur, seçimlerde de CHP birinci parti olarak çıkabilir.

Şimdi burada duralım ve bu görüş sahiplerinin üzerine bir ışık tutalım. Bu görüş sahipleri Tayyip Erdoğan’ı Başbakan yapıp, bugün bunları tartışmamıza neden olan kişilerdir.

Eğer yine bu görüş sahipleri baskın gelirlerse, bir yıl sonra bu ülkede neyi tartışıyor olacağız acaba?!

Tayyip Erdoğan’ın Başkanlığını mı, halifeliğini mi!

Tayyip Erdoğan’ı önce milletvekili, sonra Başbakan yaparak bu ülkenin başına bu belayı saranlar, şimdi bu şahsı Cumhurbaşkanı yapmak üzeredirler.

Bugün Başbakan koltuğundaki Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığını engellemek için bile bu kadar zorlanıyorken, yarın Cumhurbaşkanlığı koltuğuna da oturacak bu adamın ha-lifeliğini nasıl önleyebiliriz bir düşünün!

Ve uyanın!

Cumhurbaşkanlığı sonrası için değil öncesi için strateji

Bugün Tayyip Erdoğan’ın veya başka bir AKP’linin Cumhurbaşkanlığı sonrası yapılacak seçime hazırlık yapan bir strateji baştan kaybetmeye mahkumdur.

Cumhurbaşkanlığını da eline geçiren bu Kürt-İslamcıların bir daha seçim yapacağının garantisi yoktur, bu bir.

Farzedelim böyle bir seçim oldu, bu seçimlerin nasıl bir ortamda yapılacağı ve böylesi bir durumda yine AKP’nin kazanacağını bilmek için çok da akıllı olmak gerekmemektedir, bu iki.

Öyleyse tüm strateji AKP’nin önünü Cumhurbaşkanlığı seçiminde kesmek, onları bu mevzide engellemek, yıpratmak ve bir seçime zorlamaktır.

Böylesi bir görevden kaçınan bir CHP’nin bir sonraki seçimde zaten hiç şansı olmayacaktır.

Dikkat edelim son dönemde medya sürekli CHP’nin güç kaybettiği, AKP’nin gücünü koruduğu propagandasını yapmaktadır. Bu propagandanın nedeni basitir; CHP’yi sine-i milletten uzak tutmak.

Bu güçlerin olası bir seçim döneminde de benzer bir rolle CHP’nin aleyhinde çalışacaklarını da tahmin etmek zor değildir.

Baykal’ın görevi

Bu noktada CHP Genel Başkanı Baykal’ın görevi başlamaktadır.

Baykal hem Türkiye’nin hem de kendi partisinin geleceğini düşünüyorsa, bu ülkede iktidar olmak istiyorsa, AKP’ye siyasal bir savaş ilan edecek ve bu hükümeti yıkacaktır.

Bunun alternatifi de yoktur.

Eğer Baykal bunu yapmaz, yani bir “halk hareketinin üzerinde yükselerek iktidara gelme” programını gündeme almazsa olacaklar bellidir.

Kötü senaryo Kürt-İslam faşizmidir.

Ancak Baykal ve çevresi bu duruma nasılsa Ordu’nun izin vermeyeceğini düşünürlerse bu noktada da yanılıyorlar.

Farzedelim Ordu böyle bir durumda “şu ya da bu yolla” bir müdahalede bulundu.

Ondan sonra ne olacaktır peki?

Tarihimizde buna benzer iki dönem var.

Birincisi 27 Mayıs dönemi.

DP diktatörlüğüne karşı “sizi ben bile kurtaramam” diyen İnönü bu noktada haklı çıkmıştır.

Ama İnönü’yü Ordu bile iktidar yapamamıştır. 27 Mayıs’ın geçiş evresinin hemen ardından yine DP’nin devamı olan parti iktidara gelmiştir.

Benzer bir dönem 28 Şubat’ta yaşanmıştır.

28 Şubat sonrasında da benzer bir durum hem CHP hem DSP için oluşmuştur. İktidar olan DSP iktidarda, muhalefet olan CHP ise muhalefette erimiştir!

Buradan çıkan sonuç son derece öğreticidir: İşi Ordu’ya havale eden, diktatörlüğe karşı mücadele içinde halk örgütlenmesine gitmeyen sol partiler kaybetmektedir!

Baykal böylesi bir tercihle karşı karşıyadır.

Ya işi orduya havale edecek ve “müzmin muhalefet lideri” rolü ile avunacak ya da bu ülkede sol geleneğin kaderini değiştirmek için işe koyulacak ve bir “halk lideri” olarak iktidara yürüyecektir.

CHP’lilere düşen

İşte bu noktada tüm CHP üyelerine büyük sorumluluk düşmektedir.

Türkiye’nin bu sağ iktidarlar altında yönetilmesini ve batırılmasını ülkenin değişmez kaderi olarak devam etmesini istemeyen herkes artık bir şeyler yapmak zorundadır.

Sağ iktidarlardan yakınan ama bu iktidarı yıkmak için gereken cesareti göstermeyenlerin yakınma hakkı da kalmamaktadır.

Tüm CHP üyeleri parti yönetimine sine-i millet yoluyla iktidar için baskı kurmalıdır.

Faşizme karşı halk partisi olmak mı, yoksa faşizme yem olmak mı, CHP’liler karar versin

 

http://www.turksolu.org/131/basyazi131.htm

***

CHP’ye Çağrı Meclis’i Boşaltın!

CHP'ye Çağrı: Meclis'i Boşaltın!

Gökçe Fırat

Oyalanacak vakit artık yok

Cumhurbaşkanlığı makamının bir Kürt-İslamcının eline geçecek olması ihtimali bir yıldır tartışılıyor. Tartışa tartışa bu bir yıl geçti. 16 Mayıs tarihinde yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimine sadece 1.5 ay kaldı.

Bundan tek bir sonuç çıkar; tartışma sadece ve sadece AKP’ye zaman kazandırmakta ve onun işine gelmektedir. Bugün Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olması ihtimali ve gücü, bir yıl öncesine göre kat kat artmış durumdadır.

O halde oyalanacak vakit artık kalmamıştır.

“Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı nasıl engellenir?” sorusu sürekli soruluyor ve cevap aranıyor.

Bundan 8 ay önce 1 Mayıs 2006 tarihinde bu sütunda CHP’ye sine-i millete dönme çağrısı yaptık.

Bu çağrı sonrasında CHP içinde yoğun bir sine-i millete dönme tartışması yapıldı ancak bu karar alınamadı.

Bu kararın alınamamasında büyük sermayenin ve özellikle iktidar yanlısı Fethullahçı medyanın etkisi büyüktür. Bu güçler CHP yönetimi üzerinde bir psikolojik baskı kurarak, CHP’nin sine-i milletten zararlı çıkacağı propagandasını yürüttüler.

Oysa CHP sine-i milletten zarar görecek olsaydı, CHP’nin tarihsel düşmanları olan bu güçler, CHP’nin sine-i millete dönmesini isterlerdi.

Daha doğrusu bugünkü iktidar bugün yapılacak bir seçimden güçlü çıkacağını bilse, kesinlikle erken seçime giderdi.

Peki neden gitmiyor?

AKP’nin planı

Çünkü AKP, yapılacak seçimde meclis aritmetiğinin değişeceğini ve bir daha anayasayı tek başına değiştirecek ve Cumhurbaşkanını da tek başına seçecek bir güç elde edemeyeceğinin farkında.

Bunun farkında olan AKP’nin planı basittir. Bu bir ayı kamuoyunu oyalayarak geçirecekler, kendilerine yönelik bir müdahaleden kaçınmaya çalışacaklar ve Tayyip Erdoğan’ı Cumhurbaşkanı seçeceklerdir.

Burada muhalefet güçleri farklı stratejiler geliştirmektedir. Ama bu stratejiler büyük bir yanlışlık içermektedir.

Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığını Anayasa Mahkemesi’ne giderek iptal ettirme düşüncesi bulunmaktadır.

Sabih Kanadoğlu’nun görüşünden hareket eden ve CHP içinde de destek bulan bu görüşe göre, Anayasa Mahkemesi Cumhurbaşkanlığı seçimini Anayasaya aykırı bularak iptal edecektir.

Bu son derece riskli bir stratejidir.

Birincisi bugünkü Anayasa Mahkemesi üyelerinin böyle bir kararı alamaması ihtimali almasından daha güçlüdür.

Çünkü mevcut kurul, iktidarın görüş perspektifine daha yakındır.

Bunun aksi olacak olsa bile, yani kurul üyeleri de seçimin iptali görüşünde olsalar bile bunu yapacak fırsat, zaman ve cesareti bulamayabilirler!

Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesinin hemen ardından tıpkı Danıştay’daki gibi bir suikastçi Anayasa Mahkemesi’nin bir üyesini öldürse, yerine Tayyip Erdoğan üye atasa, o kuruldan çıkacak karar kesinlikle Tayyip Erdoğan’ın lehine olacaktır.

Bu ihtimal dışı demiyelim, çünkü bu iktidarın bu tür bir sabıkası zaten bulunmaktadır.

Muhtemel senaryo

Ama çok daha önemli gelişmeler olacaktır Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçiminin ardından.

Biz muhtemel bir senaryo yazalım.

16 Mayıs’ta Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı olur.

Meclis toplanarak Cumhurbaşkanı’nın yetkilerini artıran bir Anayasa değişikliğine gider.

Bu değişikliklerle Tayyip Erdoğan’a Başkanlığa yakın yetkiler verilir.

Basına sansür getirilir.

Muhalif gazeteler kapatılır, muhalif televizyonlar susturulur.

Muhalif gazeteciler için başlatılan mali incelemeler nedeniyle bu gazeteciler hapse atılır.

Böylesi bir ortamda AKP seçim kararı alır.

Seçim döneminde tek sesli bir medya olur ve AKP’ye çalışır.

CHP ve diğer muhalefet partilerinin seçim çalışmaları bizzat kanunlarla engellenir.

Böylesi bir ortamda yapılacak seçimlerde AKP yine birinci parti olarak çıkar ve hükümeti kurar.

Komutanlar emekliye!

Fakat Cumhurbaşkanlığına Tayyip Erdoğan’ın geçmesinin çok daha büyük bir riski de bulunmaktadır.

Birincisi Hükümet mevcut Ordu komutanlarını emekli edecektir.

Geçtiğimiz hafta yapılan 28 Şubat tartışmalarında zamanın Refah Partisi Genel Başkan Yardımcısı 28 Şubat öncesinde bazı kuvvet komutanlarının emekli edilmesi için kararname hazırladıklarını ama bunu uygulamadıkları için 28 Şubat’ın gerçekleştiğini açıklamıştır.

AKP bu defa bu hatayı yapmayacaktır. Başta Yaşar Büyükanıt olmak üzere kuvvet komutanlarını emekli edecek ve bunu televizyon haberlerinden duyuracaklardır!

İkinci önemli risk, bu Meclis muhtemelen seçimden önce İran’a operasyon için toplanacak ve orada ABD ile birlikte savaşma kararı alacaktır.

Bilindiği gibi savaş anında tüm yetkiler Cumhurbaşkanına geçecektir.

Böylesi bir durumda seçimler de “başka bahara” kalacaktır!

Kısacası bugün bir önlem alınmaz, Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı olursa, bundan sonra Türkiye’de bir daha seçim yapılamayabilir!

Bugün muhalefetin demokratik kanalların kapatılmayacağı yönünde bir varsayımla davranma lüksü yoktur. Aksine AKP iktidarı altındaki tüm yaşananlar, bu iktidarın demokrasiyi adım adım rafa kaldırdığını, yavaş yavaş faşizme doğru ilerlediğini göstermektedir.

Demokrasiden nasibini almamış, demokrasiyi sadece bir araç olarak gören ve bunu avaz avaz bağıran bir zihniyetin mensubuna Cumhurbaşkanlığı makamı teslim edilemez.

CHP Meclis’i boşaltsın

Bu noktada ikili bir görev bulunmaktadır.

Ya askeri müdahale beklenecek, top Ordu’ya atılacaktır.

Ya da sivil bir müdahale.

Sivil güçler bu müdahaleden kaçınmamalıdır.

Bugün çeşitli sivil muhalefet güçlerinin Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığını engelleme gücü yoktur. Çünkü bu muhalefet unsurlarının baskı yapabilecek bir tabanları bulunmamaktadır.

Bu güç, etki ve taban sadece CHP’de mevcuttur.

CHP, hiç vakit geçirmeden Meclis’i boşaltmalıdır.

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, Meclis kürsüsüne çıkar ve bugün burada Meclis çatısı altında son konuşmamı yapacağım diyerek söze başlar.

Demokrasinin nimetlerinden faydalanarak iktidara gelen güçlerin, demokrasiyi ortadan kaldıracak bir Cumhurbaşkanlığı darbesine soyunduğunu, buna engel olmak için CHP’nin sine-i millete döndüğünü açıklar.

Böylesi bir durumda, Fethullahçı medyanın ve AKP’lilerin Meclis’in istifaları kabul etmesi gerektiği yolundaki açıklamaları safsatadan ibarettir. İstifa kişisel bir karardır hiçbir şart altında sınırlandırılamaz.

Kaldı ki Meclis’ten istifanın asıl anlamı parlamentonun meşruiyetini kaybetmesidir.

Muhalefetsiz bir seçimle AKP Cumhurbaşkanlığı seçimine kesinlikle gidemeyecektir.

Ancak CHP’nin çok basit bir eylem planı olmalıdır.

Bu iktidarı CHP’nin devirmesi ve bir erken seçime zorlaması son derece kolaydır.

CHP Meclis’i boşaltır boşaltmaz şöyle bir eylem planı koyar.

5 milyon kişiyle Ankara’ya

Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığına ve AKP’ye karşı tüm ulusal güçleri sokağa, tepkilerini göstermeye davet eder. Bunnu için halk mitingleri programını açıklar.

İlk miting Trakya bölgesinde Tekirdağ’da, ikinci miting Karadeniz bölgesinde Trabzon’da, üçüncü miting Akdeniz bölgesinde Antalya’da, dördüncü miting Ege Bölgesinde İzmir’de yapılır.

Mitinglere tüm muhalif güçler ve CHP teşkilatları katılır. İlk üç miting nereden baksanız en az 250’şer bin kişi ile yapılır.

Dördüncü miting İzmir’de yapılır ve 1 milyon kişi toplanır.

İzmir’deki mitingde Ankara’da iktidarı devirme mitinginin tarihi açıklanır ve çağrısı yapılır.

16 Mayıs’tan bir hafta önce Ankara’da CHP’nin çağrısı ile 5 milyon kişi toplanır.

Bu kolaylıkla toplanabilecek bir rakamdır.

Danıştay saldırısından sonra bir günde toplanan 300 bin kişi bir göstergedir.

Tüm Türkiye’de CHP örgütleri ve diğer muhalefet güçlerinin 5 milyon kişiyi Ankara’da toplama gücü vardır.

Ankara’da toplanan 5 milyon kişilik kalabalığın karşısında dayanabilecek bir iktidar yoktur.

Bu 5 milyon kişinin içinde halkın tüm kesimleri bulunacaktır.

Sendikalar tulumları ile işçileri meydana getirecektir.

Üniversite öğrencileri...

Köylüler...

Ve elbette binlerce Harbiyeli ve binlerce subay...

Bu tabloyu yaratmak ve bu iktidarı devirip, erken seçim yolu ile demokrasinin önünü açmak sadece ve sadece CHP’nin elindedir.

CHP bu fırsatı kullanmazsa bu ülke ya açık bir Kürt-İslam faşizmine teslim olur ya da askeri bir darbeye...

 

http://www.turksolu.org/130/basyazi130.htm

 

Faşizme ölüm Türk'e hürriyet

Kapak

Özgür Erdem

SAYI: 127, 19/02/2007

Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı Kürt-İslam diktatörü

 

Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı Kürt-İslam diktatörlüğünün ilk adımı olacak

Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde her dönem bir tartışma yaşanmıştır. 70’leri hatırlarsak, Ankara semalarında jetler bile uçmuştur. Ancak Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı hakkında yürütülen tartışmaların, öncekilerin kat be kat üstünde olduğu görülüyor.
Başkanlık istiyor
Tayyip Erdoğan gönlünde yatan sistemin Başkanlık olduğunu hiçbir zaman reddetmedi. Tabii, Tayyip Erdoğan’ın Başkan olduğu bir sistem ancak bir Kürt-İslam Diktatörlüğü olabilir.

Mesele, AKP’nin Meclis çoğunluğuna sahip olması ve bu nedenle Cumhurbaşkanını tek başına seçecek olmasından daha büyük. Cumhurbaşkanını AKP’nin tek başına belirlemesinin ne kadar demokratik olacağından da öte bir şey. Herhangi bir Cumhurbaşkanlığı değişiminden öte bir değişiklik söz konusu. Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olması Türkiye açısından bir milat olacak.

Öncelikle Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olmasıyla birlikte iki önemli gelişim yaşanmış olacak.

Birincisi, AKP iktidarı boyunca Sezer’in vetolarına takılan tüm icraatlar hızla gerçekleştirilecek. Örneğin, AKP’nin Sezer’in vetoları nedeniyle bir türlü istediği gibi gerçekleştiremediği kadrolaşma hızlanacak.

Bunun dışında Cumhurbaşkanlığı makamının sağladığı tüm avantajlardan da yararlanılacak. Sadece Cumhurbaşkanının yetkisinde olan çeşitli atamalar hızla gerçekleştirilecek. Dolayısıyla karşımızda dizginlenemeyen ve yetkileri artırılmış bir AKP iktidarı olacak.

Peki, dizginlenemeyen ve yetkileri artırılmış bir AKP iktidarı ne anlama geliyor? Bunu AKP iktidarının 5 yıllık uygulamalarına baktığımızda anlayabiliyoruz.

Türkiye, AKP iktidarıyla birlikte Kürt-İslam sentezinin örnekleriyle karşılaştı. Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olmasıyla birlikte rejim, sadece Kürt-İslam sentezinin bir ürünü olmakla kalmayacak, aynı zamanda bir diktatörlüğe de dönüşecek.

Başkanlık: Padişah-Vezir yönetimi geri geliyor

Öncelikle Kürt-İslam faşist diktatörlüğünün yönetim biçimi ‘başkanlık’ olacak. Tayyip Erdoğan’ın Amerikan Başkanlık sistemini öven açıklamaları hatırlanacaktır. Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olmasıyla birlikte Cumhurbaşkanının yetkileri artırılacak, sonra da adım adım başbakanın yetkileriyle Cumhurbaşkanının yetkileri tek bir pota altında eritilmeye başlanacak.

Cumhurbaşkanının atama, onay ve denetim görevleriyle Başbakanın yürütme görevlerinin Başkanda birleştirilmesiyle birlikte rejim bir tek adam yönetimine dönüşmüş olacak.

Ayrıca Başkanlık sisteminin bir gereği olarak, ABD’deki gibi bir yönetim biçimiyle karşı karşıya kalacağız. Bakanlar adım adım Tayyip Erdoğan’ın birer danışmanı durumuna dönüşecek. Erdoğan bir padişah-halife, bakanlar ise adeta bir vezir olacak. Osmanlı dönemi yönetim biçimine böylelikle geri dönülmüş olacak.

Böylelikle AKP iktidarının Atatürk Cumhuriyeti’ni tasfiye planı dilediği hızda ilerleyecek ve onu dizginleyecek hiçbir kurum da kalmamış olacak.

AKP rejiminin en belirgin özelliği, şüphesiz halk düşmanlığı ve Erdoğan’ın eleştiri kaldıramamasıydı. Mersin’de Tayyip Erdoğan’ın bir çiftçiye “Ananı da al git!” demesi unutulmadı.

Erdoğan’ın bu halk düşmanı karakteri Başkanlıkla birlikte şüphesiz artarak devam edecek. Bugün Erdoğan’ı protesto ettiği için sadece gözaltına alınıp korkutulanlar, yarın bir bir tutuklanacak, hatta bir kısmı idam edilecek.

Ordu düşmanı rejim: Komutanlar emekli edilecek

Şemdinli provokasyonu ve Tayyip Erdoğan’ın Ordu ve askerlik hakkındaki açıklamalarına bakınca, Erdoğan’ın Başkanlığı döneminde orduyla ilişkileri konusunda bir fikir sahibi olabiliriz.

Ordu, Türkiye’deki Şeriat hayallerinin her zaman karşısında olmuştur. Bu yüzden Türkiye’deki Şeriatçı hareketler istisnasız Ordu düşmanıdır. Hilmi Özkök gibi ‘şiir gibi geçindiği’ bir Genel Kurmay Başkanına rağmen AKP, Ordu’nun temel yapısındaki Atatürkçülüğü bir türlü hazmedememesinden ötürü, sürekli frenlemek durumunda kaldı.

Bu nedenle AKP, iktidarı süresince Ordu’yla mücadele içinde kaldı. Şemdinli provokasyonuyla o dönem henüz Genel Kurmay Başkanı olmamış Yaşar Büyükanıt’ın aleyhinde bir kampanya başlattı. Atabeyler Operasyonu’yla bu Ordu düşmanı kampanya devam etti.

Hatta Hrant Dink suikastının ardından Ogün Samast’la fotoğraf çektiren jandarma üzerinden de Ordu’ya karşı bir saldırı düzenlenmek istedi.

Tabii, Erdoğan’ın Başkan olmasıyla birlikte durum bir anda değişecek. Genel Kurmay Başkanını atama hakkını eline alan Erdoğan’ın imzalayacağı ilk kararnamenin Büyükanıt’ın emeklilik kararı olacağından kimsenin şüphesi olmasın.

Üst düzey Ordu komutanları arasında büyük bir temizliğe girişilecek ve ‘şiir gibi geçinilecek’ komutanlardan oluşacak bir komuta heyeti oluşturulacak. Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesini engelleyemeyen bir ordunun bu kararlara da direnmesini kimse beklemesin.

Üst düzey komutanlar bazında kontrol altına alınan Ordu içindeki ilerici subaylar üzerinde de büyük bir baskı kurulacak. ‘Genç subaylar’ın hareket alanı kısıtlanacak ve ordu öncelikle gerici ‘genç subaylar’la doldurulmak istenecek. Bu nedenle Harp Okullarına imam-hatip mezunlarının da alınması sağlanacak.

İlk aşamada AKP’ye direnişi kırılan Ordu, süreç içerisinde mollalarla doldurularak bir Molla ordusuna dönüştürülecek. Ve AKP’nin Kürt-İslam diktatörlüğünün devamı için gereken askeri güç, bu şekilde sağlanmış olacak.

“Yan gelip yatmayan” Amerikan jandarması Ordu yaratılacak

“Askerlik yan gelip yatma yeri değildir.” açıklaması sanırız herkesin hatırındadır. Bu açıklamanın temelinde şüphesiz derin bir Ordu düşmanlığı vardır. Ancak bu açıklamanın tam da Lübnan’a İsrail çıkarları için asker gönderme tartışmaları yürütülürken yapılması önemlidir.

Başkanlığı ele geçirmesiyle birlikte Tayyip Erdoğan’ın ‘yan gelip yatmayan’ bir ordu yaratacağından kimsenin şüphesi olmasın. Türk Ordusu örneğin ABD’nin İran’a düzenleyeceği bir operasyonda vurucu güç olacaktır. Ve tüm dünyada, ABD’nin ihtiyaç duyduğu her bölgede, Afganistan’da olsun, İsrail’de olsun, İran ve Irak’ta olsun, gönüllü jandarmalık yapacaktır.

Böylece mollalaşan ve gericileşen Ordu’nun bir yandan da Amerikancılaşması ve bölücülüğe ses çıkarmayan bir yapıya dönüşmesi sağlanmış olacak.

Türk toplumunda Amerikan düşmanlığının tavan yaptığı ve dünyadaki en yüksek orana çıktığı bir dönemde ABD ile Cumhuriyet tarihinin en sıcak ilişkileri kuruldu. Aynı şekilde Ortadoğu’da Filistin, Suriye ve Lübnan’a yönelik işgalci saldırılarını artıran İsrail’e de en büyük destek yine AKP’den geldi. Hatta bu yazı yazılırken İsrail Başbakanı Olmert, Erdoğan tarafından kabul ediliyor.

Üçüncü Dünya’daki faşist diktatörlüklerin değişmez karakteri, emperyalizmle işbirlikçilik olmuştur. Halk düşmanı rejimler, halk düşmanlığını yalnızca kendi sınırları içinde değil, dünya çapında sürdürürler. Türk halkının düşmanı olan bir rejim tabii ki Filistin halkının ya da Irak halkının dostu olamaz.

Bu gerçek Erdoğan’ın başında bulunacağı Kürt-İslam diktatörlüğünde de geçerli olacaktır. Kendi halkına, tüm Ortadoğu halklarına, hatta tüm Üçüncü Dünya halklarına düşman bir rejimle karşı karşıya olacağız. 5 yıllık AKP iktidarında ilk örneklerini gördüğümüz dış politika tercihlerinin daha da pervasız hale geldiğini hep beraber göreceğiz.

Türk düşmanı Kürt-İslam diktatörlüğü

Tayyip Erdoğan’ın Türkiyelilik kimliği üzerine dedikleri sanırız herkesin hatırındadır:

“70 yıllık tarihinde Türkiye katı bir üniter anlayışa sahip olmuştur. Her konuda ‘tekçi’ olmuştur ve bu tek olan şeyi de kendisi seçmiştir... Resmi ideoloji, ırkçı bir kişilik taşıyor, bu yapısıyla da milli bütünlüğü koruması mümkün değildir. Şu anda Türkiye Cumhuriyeti’nde 27 etnik grup yaşamakta. Bu 27 etnik grubun da varlıklarının tanınması gerekmektedir. ‘Türkiye Türklerindir.’ gibi tezler yanlıştır. Türkiye, Türkiye’de yaşayan herkesindir.”

Fazla söze gerek yok. Tayyip Erdoğan’ın Türkiyeli kimliği üzerine düşündüklerini defalarca yazdık ve eleştirdik. Ümmetçi bir zihniyete sahip olan AKP tabii ki ulusal bir kimliği savunmayacaktır.

Ancak Erdoğan rejimi Türk kimliğini kabul etmemekle kalmamakta, Türk kimliğine karşı bir kampanya yürütmektedir. Türk olmayan her tür kimlik, barış, demokrasi adı altında, biraz da AB ve ABD’nin de dayatmalarıyla el üstünde tutulmaktadır. Bugün AKP iktidarı altında Türk kimliği değil, Kürt kimliği, Çerkez kimliği, Laz kimliği makbuldür.

Başkanlığıyla birlikte bu konuda da pervasızlaşacak Erdoğan, Türk kimliğine karşı bir savaş başlatacaktır. “Hepimiz Türk’üz!” yürüyüşlerini yasaklayan, PKK teröristlerinin karşısında dikmediği polislerini Atatürk resimleriyle yürüyen Milli Mücadele Derneği’nin karşısına çıkaran bir zihniyetin Başkanlık döneminde neler yapacağını varın bir de siz düşünün.

Bugün AKP “Türk’üm” demeyi yasaklamaktadır. Yarın ise Türk olmayı yasaklayacaktır. Göreceksiniz, nüfus cüzdanlarında etnik kökene ilişkin bir bölüm de eklenecektir. Ve yazılacak seçenekler içinde Kürt olacak, Laz olacak, Çerkez olacak; ama Türk olmayacaktır. En iyimser tahminle ‘Türkmen’ ya da ‘Yörük’ olacaktır!

Tüm milliyetçiler tutuklanacak

Faşizmin yıllardır sol içinde kullanılan tanımlarından birisi şudur: “Büyük sermayenin emperyalizmle işbirliği içinde ülke içindeki her tür demokratik hak ve özgürlüğü kısıtlayan diktatörlüğü.”

Üçüncü Dünya’daki faşist diktatörlüklerde yükselen halk mücadelesini bastırmakta emperyalizmin her tür askeri, siyasi ve ekonomik desteği de alınır. Bu anlamda Pinochet’nin kanlı rejimi unutulmazdır. San Tiego Stadı’nda toplanan binlerce Allende taraftarını gösteren fotoğraflar faşizmi en güzel anlatan karelerdir.

Erdoğan diktatörlüğünde ise statlar milliyetçilerle doldurulacaktır. Danıştay saldırısında, Atabeyler Operasyonu’nda ve Hrant Dink suikastında suçun hep milliyetçi kesimler üzerine yıkılmak istendiği, Kuvayı Milliye örgütlenmelerinin mafya çetelerine benzetilmek istendiği bir ortamda daha farklı bir şey beklenemez. Henüz rejime tam anlamıyla hakim olamayan AKP, Yargı’da da güçsüz olduğu için bu operasyonlardan istediği sonuçları alamamıştır.

Başkanlığa gelmesiyle birlikte Yasama-Yürütme ve Yargı’ya tam anlamıyla hâkim olacak olan Erdoğan, operasyonları istediği gibi yürütebilecektir.

Bugün 3-5 kişiyi gözaltına alabilen Erdoğan rejimi, yarın tutukladığı binlerce milliyetçiyi toplayabilmek için statları kullanmak zorunda kalacaktır.

Halkın milliyetçi tepkilerini ifade edebileceği yegâne yer haline gelen statlar, yarın tepkisini gösterenlerin toplandığı açık hava nezarethanelerine dönüşecektir.

Yargıtay ve Danıştay, Ulema Danışma Heyeti’ne dönüşecek

AKP’nin bir türlü istediği gibi kadrolaşamadığı alan Yargı oldu. AKP tepeden atamalarla Yargı içindeki hiyerarşiye müdahale edemedi. Çünkü Yargı kendi yönetimini belirleme konusunda bir özerkliğe sahip. Üstelik yargıda hiyerarşide yükselmek büyük ölçüde kıdeme dayanıyor.

Bu yüzden AKP ancak ve ancak yeni hâkim ve savcı atamalarıyla bir kadrolaşma yaratabildi. Yüksek Yargı organlarındaki atamalarda hükümetin değil de Cumhurbaşkanının yetki sahibi olması da AKP’nin elini kolunu bağlayan bir başka unsurdu. Bu nedenle Yüksek Yargı aldığı kararlarla sürekli AKP iktidarının isteklerinin dışında yer aldı. Özellikle Danıştay, adeta AKP kadrolaşmasının önünde tek başına direndi.

Erdoğan’ın Başkanlığı, Yüksek Yargı üzerinde de denetim kurulmasını sağlayacak. İmam-hatip mezunu yargıç ve savcıların Yargıtay ve Danıştay gibi Yüksek Yargı organlarını işgal ettiğini göreceğiz. Böylelikle Yüksek Yargı adeta bir Ulema Heyeti’ne dönüşecek. Zaten bu konuda ilk ipucunu Tayyip Erdoğan türbanla ilgili bir tartışmada vermişti. AİHM’nin verdiği türban kararını eleştiren Erdoğan, AİHM’nin bu konuda bilirkişi olarak ulemaya başvurması gerektiğini söylemişti.

Böylelikle Kürt-İslam diktatörlüğünün ‘İslam’ ayağının yasal organı da oluşmuş olacak.

Kimbilir, belki de bugünkü Diyanet İşleri Başkanı’nın ‘Yüksek Ulema Heyeti Başkanı’ olarak tüm yüksek yargı organlarının üstü bir kurumu yönetir göreceğiz…

Apo Meclis’e…

Af tartışmalarını hatırlayalım.

PKK terörünü anlaşarak bitirmek adı altında lider kadrosu dâhil tüm silah bırakan PKK’lıları affetmek AKP’nin baştan beri savunduğu program. Gelecek tepkileri göğüsleyemeyen Erdoğan şimdilik Apo’nun affını yasalaştıramıyor. Ancak PKK’nın, Apo’nun affedilmesi halinde silah bırakacağının açıklaması durumunda Erdoğan bu affın çıkmasını sağlayacaktır.

Affedilen Apo’yu da Diyarbakır milletvekili olarak bir sonraki seçimlerde Meclis’te görmek sanırız sürpriz olmaz.

Tabii, Apo’nun Meclis’e girmesi bir semboldür. Erdoğan’ın Başkanlığıyla birlikte PKK’yı masaya oturmaya çağıran zihniyet, Kürtçü teröre yasal zemin sağlamaktadır. “PKK’ya silah bıraktırdım.” diye propaganda yapacaklardır; ancak PKK, Meclis’e girerek silahla elde edemediğini zaten elde etmiş olacaktır.

Eyalet sistemi: PKK’lı Valiler

Bilindiği gibi, Başkanlık sisteminin en önemli özelliklerinden birisi federal bir yönetim biçimi olmasıdır. Nitekim Başkanlık sistemini savunan herkesin Türkiye’ye eyalet sistemini önermesi bir tesadüf değildir.

İktidar, yani Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı, Başkanlıkta tek elde toplanırken, yerel iktidarlar federal yapıyla dağıtılacaktır. Böylece Türkiye’nin etnik temelde bölünmesinin ilk aşaması tamamlanmış olacaktır. Bugün birer yerel yönetim birimi olarak karşımıza çıkarılan eyaletler yarın etnik yönetim birimlerine dönüşecektir.

İlk aşama olarak Doğu ve Güneydoğu’daki eyaletler PKK kontrolüne girecektir. Afla birlikte dağdan indirilen ve siyasete sokulan PKK böylece Doğu ve Güneydoğu’nun tek hâkimi olacaktır.

Belediye seçimlerinde Doğu ve Güneydoğu’da pek çok ilde birinci olan DTP, doğal olarak eyalet yönetimlerinde esas söz sahibi olacaktır. Böylece geçmişin kanlı teröristlerini karşımızda birer vali olarak göreceğiz.

Üniversitelerde molla yönetimi

Faşist diktatörlüklerin en korktuğu kurumlardan biri üniversitelerdir. AKP bu gerçeğin bilincinde olarak iktidarının ilk günlerinden itibaren üniversiteler üzerindeki hâkimiyetini artırma peşine düştü. Üniversiteler adeta bir molla kuşatması altına alındı; ancak bu kuşatma üniversitenin ve özellikle bir kurum olarak YÖK’ün direnci nedeniyle istenilen başarıya ulaşamadı.

Üniversite rektörlerinin atanmasında ve YÖK yönetiminin belirlenmesinden esas yetkili olan Cumhurbaşkanı’nın da direnci bu anlamda önemliydi. Erdoğan’ın Başkanlığıyla birlikte, AKP’nin üniversiteler üzerindeki hâkimiyeti artacaktır. YÖK yönetimini üyeleri ve başkanıyla birlikte belirleme yetkisini eline alan AKP, işte o an YÖK karşıtlığını da bırakacaktır.

Ömer Dinçer gibi bürokratlarla Milli Eğitim sistemini felç eden AKP, sanırız YÖK’e de Ömer Dinçer gibi bir Başkan atayacaktır. Bir mollanın yönetimindeki YÖK de molla kuşatmasının bir molla yönetimine dönüştüğü ilk kurum olacaktır. Ve tüm üniversiteler, rektörlerinden başlayarak tepeden tırnağa değiştirilecek ve birer medreseye dönüştürülecektir.

Böylece YÖK bir Medreseler Üst Kurumu’na dönüşecektir. YÖK’ün ‘özerkliğe’ karşı olduğunu yıllardır savunanlar özerk olmamanın ne anlama geldiğini işte o zaman anlayacaktır. Namaz kılmayanların ya da türban takmayanların asistan olması bile mümkün olmayacaktır.

Faşist medya ve ulusal basın üzerinde diktatörlük

Faşist diktatörlüklerin ortak özelliği basını tamamen kontrol etmek ve muhalif olanı korkutup susturmaktır. Bu özellik anlaşılan Tayyip Erdoğan’ın Başkanlığı döneminde de geçerli olacak.

Ancak Kürt-İslam diktatörlüğünün bir başka işlevi daha olacak. Halk ve basın üzerindeki faşist baskıyı yalnızca iktidar kurmayacak. Basının kendisi de bu baskının bizzat uygulayıcısı ve destekçisi olacak. Kısacası basının faşistleştirilmesiyle karşı karşıya olacağız.

Şu an Türk medyasının büyük bir otosansür uyguladığı söylenebilir. Bir kısım Kürtçü ve Şeriatçı basın, zaten AKP’ye koşulsuz desteğini sunuyor. Geri kalan grupların ise tamamına yakını Erdoğan iktidarıyla kurdukları iş ilişkileri ve birtakım ekonomik çıkarlar nedeniyle AKP’nin en azından karşısında yer almıyor.

Ancak Türk medyası aynı zamanda bir sansür de uyguluyor. Kürt-İslamcı olmayan düşüncelerin ifade edilmesine neredeyse tüm yazarlar ve medya kuruluşları karşı çıkıyor. Basında Atatürkçü ve milliyetçi görüşler adeta aforoz ediliyor. Milliyetçi eylemler ‘ırkçı hezeyan’ olarak değerlendiriliyor. Milli Mücadele’nin düzenlediği yürüyüş “Cinayeti sahiplendiler” başlığıyla adeta polise ihbar ediliyor. Bir yandan da statlardaki “Hepimiz Türk’üz!” pankartlarına dahi karşı çıkılıyor.

TÜRKSOLU ve benzeri Atatürkçü yayınların başına ne geleceğini tartışmaya bile gerek yok. Gerek tazminat davalarıyla gerekse kapatma davalarıyla Atatürkçü-milliyetçi basın yok edilmek istenecektir.

Çok geç olmadan…

Cumhurbaşkanlığının yetkisiz ve önemsiz bir makam olduğunu düşünenler uykudan uyanmalıdır. Cumhurbaşkanlığı bu ka-dar önemsizse Vakit, Cumhurbaşkanı Sezer’i niye her gün manşet yapmaktadır?

Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığını tercih etmeyeceği hayallerini görenler, AKP’nin bölünüp Tayyip dışında başka birisini Cumhurbaşkanı seçileceğini düşünenler de kendilerine gelmelidir.

AKP, 5 yıllık iktidarı boyunca hangi konuda bölünmüştür ki, Cumhurbaşkanlığı seçiminde birbirine düşsün! Erdoğan milletvekili bile değilken, onu Başbakan yapmak için hep beraber yasaları bile değiştirmediler mi?

Siirt milletvekili, Erdoğan için istifa etmedi mi? Başbakan koltuğuna oturan Gül, bir an olsun koltuğuna yapışmayı aklından geçirdi mi? Erdoğan, Başbakan olunca partisi üzerindeki kontrolünü mü azaldı?

Erdoğan’ın Başbakanlığı önünde çok daha fazla engel vardı; ama ne yapıp edip Başbakan oldu. Ve bu noktada partisi de doğal olarak yekvücut arkasında durdu.

Şimdi de Mustafa Kemal’in oturduğu o makamı, Kürt-İslam diktatörlüğünün sarayı haline getirmek için sabırsızlanıyor…

Çok geç olmadan uykudan uyanıp bir şeyler yapmanın zamanıdır.

Bir iktidarı devirmek kolaydır; ama bir diktatörlüğü devirmek çok zordur.


http://www.turksolu.org/127/erdem127.htm

***

CHP Tayyip’i Başbakan yaptı Cumhurbaşkanı yapmamalı

Türkiye

Kaya Ataberk

 

Haluk Koç

Haluk Koç açıklamalarının devamında Cumhurbaşkanlığı seçimine CHP’nin katılmayacağını söylemektedir. Eğer Koç’un bu açıklaması belirlenmiş ve üzerinde karar kılınmış CHP stratejisiyse durumun hiç de iç açıcı olmayacağını bugünden belirtmek durumundayız. CHP’nin cumhurbaşkanı seçimi yapıldığı gün oylamaya katılmamakla çizilmiş planının vereceği tek sonuç vardır o da Tayyip’in AKP’lilerin oylarıyla cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmasıdır. Seçim belki CHP’nin ve Haluk Koç’un gözünde meşru olmayacaktır ama Tayyip de resmen Cumhurbaşkanı olacaktır. Yani engellenmek istenen şey engellenmediği gibi bunun tek anlamı sözde bir pasif direnişten başka bir şey olmayacaktır.

Solda ve CHP’de öze dönüş

Cumhurbaşkanlığı seçimi iyiden iyiye yaklaşırken, Türkiye’de tüm siyasi gelişmeler de bu eksende oluşmaya başlıyor. Cumhurbaşkanlığı seçimi Türk devletinin en üst düzey yöneticisinin seçilmesi anlamında zaten kritik önemi olan bir olay. Ancak bu seferki seçimin özel bir anlamı var: İlk kez Şeriatçı hareketin, bu makamı ele geçirme tehlikesiyle bu kadar yakından karşı karşıyayız. Tabi ki bizim için tehlike olarak ortaya çıkan bu durum şeriatçılar için de liderlerinin ülkeyi yönettiği bir ortamın doğması ve artık her şeye hakim oldukları bir Türkiye’ye kavuşmaları yolunun açılması anlamına gelmektedir.

Kimileri Cumhurbaşkanlığını, devleti sembolik olarak temsil eden bir kurum olarak algılamak istemektedirler. Bu, aslına bakılırsa düşülebilecek en vahim değerlendirme yanlışlarından birisidir. Cumhurbaşkanı devletin başı olarak, sadece Türkiye’yi dünya düzeyinde temsil etmesi anlamında değil ülke içindeki yargıdan, üniversitelere kadar bir çok önemli kurumun yapısının şekillendiren makam olarak da son derece önemlidir. Dikkat edilirse bu kurumlar AKP’nin yarattığı molla kadrolaşmasının belli anlamlarda gelip tıkandığı noktalardır. Geçtiğimiz dönem boyunca buralardaki kadrolaşma Cumhurbaşkanlığı tarafından engellenmiştir. Bu noktaların Şeriatçılar tarafından ele geçirilmesinin anlamı ortadadır. Tüm yargıçların, rektörlerin Tayyip Erdoğan tarafından atandığı bir Türkiye’nin artık gerçekten de ABD’nin görmek istediği ılımlı İslam devletinden bir farkı kalmayacaktır. Bunun da ötesinde Şeriatçı hareketin altında toplandığı bayrak olan türban, Emine Erdoğan’la beraber Türk devletinin başına taşınacaktır ve bu Şeriatçıların zaferinin en önemli göstergesi olacaktır.

Dahası bununla da yetinilmeyecek, cumhurbaşkanlığı başkanlığa dönüştürülerek Tayyip Erdoğan’ın hilafeti kurulacaktır. Bu Şeriatçıların “80 yıllık karanlık” adını verdikleri Türkiye Cumhuriyeti devletinin sonu Amerikancı İslam devletinin başlangıcı olacaktır.

Şeriatçılık doğası gereği bölücülükle, Kürtçülükle beraber ortaya çıkmaktadır. Bu iki hareketin ortak tarihi en az Şeyh Sait kadar eskidir. Hilafet zaten Yeni Sevr’i kabul edebilecek tek yönetim olacağı için Batının da bu kadar desteğini almaktadır. Tüm bu açıları göz önüne alarak bir değerlendirme yapıldığında Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığının engellenmesinin kritik anlamı ortaya çıkmaktadır. Ancak bu noktada genel olarak solun da, CHP’nin de kafası karışıktır, yanlış strateji ve taktiklere saplanmış bir durumdadır.

Gelinen koşullar içerisinde artık Türkiye siyasetinin sağ ve sol blokları özüne dönerek yeniden saflaşmaktadır ve bloklar açıklıkla ortaya çıkmaktadır. Bir yanda Yeni Sevr koşullarının uygulayıcısı olarak MHP’den, AKP’ye, Ağar’ın DYP’sine ve PKK’ya uzanan bölücü gerici sağ, diğer tarafta da ciddi bir öze dönüş süreci yaşayan Sol Blok yer almaktadır. Sol Blok cumhuriyete, bağımsızlığa sahip çıkmanın, ulus devletin, laikliğin savunucusu olarak kökenini doğal olarak Atatürk’e ve milliyetçiliğe dayandırmaktadır. Sevr tehdidinin bu kadar netleşmesi, Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığının bu kadar yakına kadar gelmesi tüm solu silkinmeye zorlarken CHP de önemli ölçüde bu dönüşümden payını almaktadır.

Aslında yaşanan ilginç bir dönüşüm değildir. Dünyanın tüm ezilen ülkelerinde de, Türk tarihinde de sol her zaman milliyetçi ve antiemperyalist, sağ ise her zaman işbirlikçi ve bölücü olmuştur. Dolayısıyla Türkiye’de yaşanan süreci taşların yerli yerine oturması olarak algılamak gerekmektedir. Özellikle geçtiğimiz yıl yaşanan Şemdinli provokasyonu ve ardından işin tam anlamıyla Kürt-İslam sentezi ekibinin Orduya ve Cumhuriyet’e darbesi durumuna dönüştüğünün ortaya çıkması, Savcı Ferhat Sarıkaya’nın iddianamesinde Org. Yaşar Büyükanıt’ın “çete lideri” olarak adının geçirilmesi tüm sol açısından uyarıcı olmuştu. Biz TÜRKSOLU olarak AB-ABD destekli bu ekibin siyasal organının AKP olduğunu ve tüm planlarının Orduyu tasfiye ederek hem Kürt devletinin hem de hilafetin kurulması olduğunu çok önceden tespit etmiştik. Ancak Şemdinli olayından sonradır ki CHP de bu durumun farkına vararak Ordu’ya karşı girişilen bir sivil darbeden bahsedip TÜRKSOLU’nun ürettiği kavramları kullanarak yaşanan süreci açıklamaya gitti. Artık CHP de görmektedir ki AKP’ye karşı eğer varlık gösterilmek isteniyorsa bunu yapabilmenin tek yolu solun kendi özü olan Atatürkçülük ve milliyetçilik ekseninde bir direniş hattı oluşturmasından geçmektedir. Son bir ayın siyasi gündemine baktığımız zaman bile aslında Türkiye’de sağ ve sol blokun mücadelesinin hangi zeminde şekillendiği görülebilir.

Deniz Baykal

Deniz Baykal

CHP’nin cumhurbaşkanı seçimi yapıldığı gün oylamaya katılmamakla çizilmiş planının vereceği tek sonuç vardır o da Tayyip Erdoğan’ın AKP’lilerin oylarıyla cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmasıdır. Seçim belki CHP’nin ve Haluk Koç’un gözünde meşru olmayacaktır ama Tayyip Erdoğan da resmen Cumhurbaşkanı olacaktır. Yani engellenmek istenen şey engellenmediği gibi bunun tek anlamı sözde bir pasif direnişten başka bir şey olmayacaktır. Buradan bizim çıkarabildiğimiz tek sonuç ise CHP’nin Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığının ne anlama geldiğinin tam farkına varamamış olduğudur. CHP, belki Tayyip Erdoğan’la o cumhurbaşkanı olduktan sonra mücadele etmeyi planlıyordur ama bunun aslında CHP’nin bile olmadığı bir Türkiye tablosuna gidiş olduğu anlaşılan kavranmamıştır. CHP, aynı hatayı bir kez yapmıştır ve Tayyip Erdoğan CHP ve Baykal sayesinde Başbakan olabilmiştir. Aynı hatayı tekrar yapmak ne anlama gelecektir sorusunun cevabı biraz da ilk hatanın sonuçlarından çıkarılabilecek bir şeydir. CHP nasıl öze dönüş sürecine girerek, Atatürkçü, milliyetçi politikalar oluşturuyorsa aynı kararlılıkla bu meclisin Tayyip Erdoğan’ı cumhurbaşkanı yapmasını ve dolayısıyla hilafeti, bölünmeyi engellemek zorundadır. CHP’nin süreci durdurmak için bu son fırsatı değerlendirmesi tarihsel bir sorumluluktur. Sine-i millete dönerek durumu değiştirmek tek yol olarak hem bizlerin, hem de CHP’nin karşısındadır.
Tarih sizi nasıl yazsın istersiniz?

CHP’nin direndiği noktalar ve CHP’ye saldıranlar

Sağ ve sol blokun mücadelesinin özellikle ulus-devlet merkezli keskinleşmesi, CHP’nin milliyetçi bir politik hatta girmesinde yansımasını buluyor. Önemli bir gündem olarak 301. maddenin kaldırılması konusunda CHP önemli bir direniş gösteriyor. Bu noktada sadece AKP’yle değil AKP’nin örgütlediği çevrelerle de karşıya gelindi. Baykal; “Türkiye’nin bunca sorunu varken 301 için bir araya geliyorlar, zaman harcıyorlar. Başka sorunlar için gık demediler, 301’in peşine takıldılar. Çünkü hükümet istiyor, AB istiyor” diyerek bu kuruluşların aslında Şeriatçıların ve AB’nin güdümünde siyaset yürüttüğünün de saptamasını yapmıştı. 301. madde meselesinde gösterilen direncin bir benzeri de vakıflar yasasıyla ilgili olarak ortaya çıktı. Azınlıklara vakıflarının yetkilerini genişletme, yabancılara ise vakıf kurma haklarını tanıyan yasaya CHP karşı çıktı. AKP ise bir kez daha “demokrat” söylemden klasik mürteci tarzına geçerek 1936’da -yani Atatürk döneminde- CHP’nin vakıfları ve camileri ahır yaptığını iddia etti. AKP’li Hamza Albayrak’ın sarf ettiği bu sözler aslında AKP’nin Menemen ayaklanmacısı mürtecilerden hala pek farklı olmadıklarının kanıtı. O gün Atatürk’ün cumhuriyetine başkaldıran Şeriatçı bugün maalesef meclistedir ve maalesef tek fark budur. İşin daha da kötüsü bir başka mürteci Atatürk’ün koltuğuna gözünü dikmektedir.

CHP’nin Atatürkçü-milliyetçi bir çizgi izlemesi doğal olarak Kürtçü-Şeriatçı-liberal cephenin tüm oklarını da üzerine çekmesine neden oldu. Sosyalist Enternasyonal’in Şili-Santiago toplantısında DTP’liler CHP’yi ateşkesi engellediği için şikayet ettiler, PKK CHP’li Kürt vekillere “ırkçı CHP”den istifa çağrısı yaptı. Baykal ise CHP’nin ırkçı olduğu ve soldan uzaklaştığı iddialarını da milliyetçiliğin Altı Ok’tan biri olduğunu, kafatasçılık demek olmadığını, ayrıca müstemleke solcusu olmadıklarını söyleyerek yanıtladı.

Burada da TÜRKSOLU’nun “komprador sol” kavramının içeriğinin anlamı ortaya çıkmaktadır. CHP, milliyetçileşmektedir ve bu yüzden saldırıya uğramaktadır. Bu noktada sebat etmenin CHP’ye kazandıracağı ise açıktır. AB’nin ve ABD’nin Türkiye’yi bölecek projenin esas aktörleri olduğunu tespit etmek de önemlidir.

CHP Grup Başkanı Haluk Koç’un Neşe Düzel’le yaptığı röportaj bu anlamda doğru mesajlar içermektedir. Koç, özetle; Türkiye koşullarına uygun yeni bir sol anlayış geliştirmenin gerektiğini vurgulamıştır ve bunun emperyalist planları göz önünde bulundurarak yapılması gerektiğini belirtmiştir. Ardından; “Haritalar ortada, planlar ortada. Türkiye’yi bölmek isteyen siyasi sürecin arkasında dolaylı olarak Amerika, Amerika eksenli bir proje var” diyerek önemli bir çıkış yapmıştır.

Tüm bu söylenenler ve yapılanlar önemli doğrulardır ve desteklemek gerekmektedir. Ancak cumhurbaşkanlığı meselesinde CHP’nin halen çok net tavır alamaması tüm doğruları anlamsız kılabilecek kadar tehlike arz etmektedir.

CHP, Tayyip Erdoğan’a göz mü yumacak, engel mi olacak?

Baykal, erken seçim konusundaki tavrını açıklarken, Cumhurbaşkanlığı seçiminden önce ülkenin muhakkak erken seçime gitmesi gerektiğini vurgulamıştı. Gerçekten de eğer bu meclisle Cumhurbaşkanlığı seçimine gidilirse Tayyip Erdoğan’ın seçimden zaferle çıkması işten bile değildir. Ancak bunu hayata geçirecek AKP’yi erken seçime zorlayacak bir politika henüz ortalıkta gözükmemektedir. Haluk Koç açıklamalarının devamında Cumhurbaşkanlığı seçimine CHP’nin katılmayacağını söylemektedir: “Böyle bir seçim süreci içerisinde oy kullanmamak durumundayız. Katılmayacağız tabii… Muhalefet olarak seçime katılıp meşruiyet figüranı olmayacağız”. Eğer Koç’un bu açıklaması belirlenmiş ve üzerinde karar kılınmış CHP stratejisiyse durumun hiç de iç açıcı olmayacağını bugünden belirtmek durumundayız.

CHP’nin cumhurbaşkanı seçimi yapıldığı gün oylamaya katılmamakla çizilmiş planının vereceği tek sonuç vardır o da Tayyip Erdoğan’ın AKP’lilerin oylarıyla cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmasıdır. Seçim belki CHP’nin ve Haluk Koç’un gözünde meşru olmayacaktır ama Tayyip Erdoğan da resmen Cumhurbaşkanı olacaktır. Yani engellenmek istenen şey engellenmediği gibi bunun tek anlamı sözde bir pasif direnişten başka bir şey olmayacaktır.

Buradan bizim çıkarabildiğimiz tek sonuç ise CHP’nin Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığının ne anlama geldiğinin tam farkına varamamış olduğudur. CHP, belki Tayyip Erdoğan’la o cumhurbaşkanı olduktan sonra mücadele etmeyi planlıyordur ama bunun aslında CHP’nin bile olmadığı bir Türkiye tablosuna gidiş olduğu anlaşılan kavranmamıştır. CHP, aynı hatayı bir kez yapmıştır ve Tayyip Erdoğan CHP ve Baykal sayesinde Başbakan olabilmiştir. Aynı hatayı tekrar yapmak ne anlama gelecektir sorusunun cevabı biraz da ilk hatanın sonuçlarından çıkarılabilecek bir şeydir.

CHP, Tayyip Erdoğan’ı Başbakan yaptı, cumhurbaşkanı yapmamalı

3 Kasım 2002 seçimlerini takip eden süreci hatırlarsak, aslında bugün gelinen noktada Baykal’ın ve CHP’nin ağır bir sorumluluğu olduğu gerçeği bir kez daha karşımıza çıkıyor. 3 Kasım’ın ertesindeki tabloda Tayyip Erdoğan bir sabıkalı olarak, muhtar bile olamayacakken CHP’nin göz yumması ve desteğiyle önce milletvekili ardından da başbakan yapılabilmiştir.

Burada yapılan hesabın AKP’nin gerçek lideriyle iktidara gelmesinin ve iktidar yıpranmasının bizzat Tayyip Erdoğan üzerinde gerçekleşmesinin üzerine kurulduğu söylenmektedir. Bugün gelinen noktadan baktığımızda Tayyip Erdoğan’ın yaşadığı iktidar yıpranmasının, kazandığı siyasal avantajın yanında bir hiç olduğunu söylemek sanırız ki abartmak olmaz. AKP ve Tayyip Erdoğan, iktidarların umulanın da ötesinde iyi değerlendirdiler. Bugün tüm bakanlıkların kadroları AKP’li imamlar ordusu tarafından yönetilmektedir. AKP, halen Türkiye’nin en yaygın siyasi gücüdür ve milletvekilliği bile tartışmalı olan Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanlığına doğru yürümektedir. Eğer bunun adı yıpranmaysa, bir de yıpranmasaydı neler olacaktı diye sormak dışında yapılacak bir şey kalmamaktadır.

Bu noktada CHP önemli bir kararla karşı karşıyadır. Ya girdiği öze dönüş sürecinde kararlı olacak ve Tayyip Erdoğan’a engel olacak adımı atacaktır ya da Tayyip Erdoğan’ı başbakan yaptığı gibi cumhurbaşkanı da yaparak tarihe öyle geçmenin ağırlığını yaşayacaktır. Yıpranma meselesine geri dönersek.

Yoksa, Tayyip Erdoğan gizli CHP’li mi?

Şeriatçı hareketin son on - on beş yıllık gelişimine baktığımız zaman bugün gelinen noktayı daha rahat anlayabiliriz. 1989 yerel seçimlerinde atılım yapan Şeriatçı hareket o dönemden beri gelişimini tüm hızıyla sürdürmektedir. Belediyeleri yönetmek onları yıpratmadığı gibi daha da güçlendirmiştir. Bugünkü ekonomik güçlerinin ve örgütlülüklerinin arkasında bunca yıllık birikim vardır. Refah-Yol koalisyonuyla iktidarın büyük ortağı olan Şeriatçı hareketi 28 Şubat bile durduramamıştır.

AKP ile yeniden toparlanan hareket 2002’de iktidar olmuştur ve 2007’de eğer kimse engellemezse hilafete doğru gitmeyi planlamaktadır. Bu durumun şakaya gelir bir tarafı da yoktur. Batı, Türkiye’de Sevr’i uygulamak istemektedir ve Sevr’i uygulayabilecek tek idarenin tarihte de olduğu gibi işbirlikçi bir hilafet rejimi olacağını bilmektedir.

Durum bu kadar açık ve vahimken hala Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığında AKP’nin zayıflayacağından bahsedilebilmektedir.

Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı olacak, böylece AKP liderini yitirecek ve CHP karşısında zayıflayacaktır. Bu mantık neresinden tutulsa elde kalmaktadır.

2002’de Tayyip Erdoğan AKP’nin gerçek lideri olarak başbakan olsun ve partinin başında yıpransın, AKP zayıflasın diyenler bugün de Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı olsun AKP gene zayıflasın demektedirler. Diğer taraftan Tayyip Erdoğan başbakan olduğunda, Şeriatçı hareket nasıl güçlendiyse, cumhurbaşkanı olduğunda zayıflayacağı neye dayanılarak iddia edilmektedir? Bir hareketin başındaki adam ülkeyi yönetecektir ve o hareket zayıflayacaktır...

Olayı dışardan izleyen birileri olsa olsa “bu Tayyip Erdoğan herhalde gizli CHP’li, tüm adımlarını kendi partisi zayıflasın diye atıyor” gibi bir komplo teorisi kuruyordur herhalde. Başbakanlık da zayıflamak içindi, şimdi Cumhurbaşkanlığı da herhalde AKP ve Şeriatçılık tamamen bitsin diyedir…

Bu önerilerle ciddiyetle mücadele etmenin pek olanağı yok ama tehlikenin ağırlığı da bir gerçeklik. Ve buna karşı CHP’nin atabileceği tek bir adım kalmıştır.

Sine-i millete dönün, Tayyip Erdoğan’ı engelleyin

Bu meclisin Cumhurbaşkanı seçimi yapamamasının tek yolu bu şekilde devam etmesi imkanının kalmamasından geçmektedir. Oylama yapılırken meclisi terk etmek önce savaşı düşmanın istediği zaman ve mekanda kabul edip ardından ona sen tek başına ne yaparsan yap demek anlamına gelebilir. Ama düşman bu durumda sizi dinlemez ve sizi avantajını kullanarak ezmekten kaçınmaz.

CHP, çatışmayı bu zeminde kabul etmemelidir. CHP nasıl öze dönüş sürecine girerek, Atatürkçü, milliyetçi politikalar oluşturuyorsa aynı kararlılıkla bu meclisin Tayyip Erdoğan’ı cumhurbaşkanı yapmasını ve dolayısıyla hilafeti, bölünmeyi engellemek zorundadır. CHP’nin süreci durdurmak için bu son fırsatı değerlendirmesi tarihsel bir sorumluluktur. Sine-i millete dönerek durumu değiştirmek tek yol olarak hem bizlerin, hem de CHP’nin karşısındadır.

Tarih sizi nasıl yazsın istersiniz?

 

http://www.turksolu.org/121/ataberk121.htm

 

Cumhurbaşbakanı!

logo

 

Arslan BULUT

20.03.2007

 

22 Şubat 2007 tarihli yazımda  “Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in, Anayasa’daki yetkisini kullanarak bir an önce yürütme görevine el koyması, Türkiye’nin büyük zarar görmesine yol açabilecek olan Tayyip Erdoğan’ı derhal azletmesi ve bir seferberlik hükümeti kurması gerekir.

 Tayyip Erdoğan, artık bu ülkenin güvenlik meselesi olmuştur!” demiştim!


Haber 7 sitesi, bu yazıyı “Arslan Bulut durumdan vazife çıkardı” diye takdim etti. Oysa, Cumhurbaşkanı’nın böyle bir yetkisi vardır.  

* * *

Cumhurbaşkanı’nın görev ve yetkilerinin sıralandığı Anayasa’nın 104’üncü maddesinde,  “Gerekli gördüğü hallerde Bakanlar Kuruluna başkanlık etmek veya Bakanlar Kurulunu başkanlığı altında toplantıya çağırmak”  yetkisi de yer almıştır!
Cumhurbaşkanı’nın gerekçe göstermesine bile lüzum yoktur!


“Gerekli gördüm”  demesi yeterlidir!


Cumhurbaşkanı, Bakanlar Kurulu’nu Çankaya Köşkü’ne çağırıp toplayabilir veya kendisi Başbakanlığa giderek, Bakanlar Kurulu toplantısını yönetebilir!


Bu durumda ne olur? Başbakan, istifa etmek zorunda kalır. Çünkü, Cumhurbaşkanı, Bakanlar Kurulu’na başkanlık etmeyi üstlenerek Başbakan’a güvenmediğini ortaya koymuş olur!

* * *


Uygulamada, Cumhurbaşkanı’nın bunu yapabilmesi için kamuoyuna Başbakan’a neden güvenmediğini somut verilerle anlatması gerekir! Bu somut veri şudur:


AKP’nin kuruluşu ve parti programı bile dış kaynaklıdır. AKP’nin programı, CFR’nin daha parti kurulmadan gönderdiği memorandum esas alınarak hazırlanmıştır.


Tayyip Erdoğan’a “Ankara, yerel yönetimlere otonomi vermek ve milli hükümetin fonksiyonlarını yerel düzeyde merkezi olmaktan çıkarmak zorundadır” denilmiş, Erdoğan da siyasi partiler yasasına aykırı olarak bu hususu parti programına almıştır!


Bu, aynı zamanda parti kapatma sebebidir!


Belgesini ben yayınladım! 6 yıldır, kimse tekzip edemedi!


AKP’nin çıkardığı bütün temel yasaların, ülkenin üniter yapısına zarar vereceğini veto gerekçelerinde belirten de Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’dir!


Bu da rejime karşı işlenebilecek en ağır suçtur!


Suçu işleyenin Başbakan, bakanlar ve iktidar partisi milletvekilleri olmasının kanun önünde hiçbir önemi yoktur!


Bütün mesele, devletin kendisini koruma iradesinin var olup olmadığıdır! Bu iradeyi temsil eden de Cumhurbaşkanı’dır!

* * *


Bu yapılmazsa ne olur?


Ne olacağını, Vatan gazetesinde, 12 Mart 2007 tarihinde Can Ataklı yazdı:
“Erdoğan Cumhurbaşkanı olacak, başbakanlık yapacak!


Yer muhtemelen AKP Genel Merkezi’ndeki Başbakan Tayyip Erdoğan’ın makam odası.
Odada Tayyip Bey dışında kabineden 4 bakan daha var. Bunlardan biri Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım. Diğeri, iddiaya göre Enerji Bakanı Hilmi Güner. İki bakanın ise hangileri olduğunu bilmiyorum.


Bakanlardan biri şöyle söylüyor: ’Tayyip Bey, medyada en çok yazılan konu. Sizin Çankaya’ya çıktıktan sonra hükümete karşı daha güçsüz hale geleceğiniz, hele koaliyon hükümeti olursa bunun daha da zor olacağı söyleniyor.’


Tayyip Bey ‘Hükümetle neden sıkıntı yaşanacakmış ki, ben Cumhurbaşkanı değil miyim? Anayasal yetkilerimi her durumda sonuna kadar kullanacağım’ diyor.


Tayyip Bey konuşmasını sürdürüyor: ’Anayasa Cumhurbaşkanına gerekli gördüğü hallerde hükümete başkanlık etme hakkını veriyor. Yani Cumhurbaşkanı istediği anda Başbakanlık görevini de üstleniyor.’


Tayyip Bey sözünü tamamlıyor: ‘Bu durumda istersem her bakanlar kurulu toplantısına katılabilir ve başkanlık yapabilirim. Ki bunu mutlaka yapacağım.’”


Can Ataklı’nın bu yazısı da tekzip edilmedi!


Sezer yetkisini kullanmazsa, Tayyip Erdoğan kullanacak!  

 

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=77&ArticleID=4792

***

Arslan BULUT

22.02.2007 

Cumhurbaşkanı, Erdoğan’ı derhal azletmelidir!

 

CHP İstanbul milletvekili Onur Öymen, “Erdoğan’a Kürt yönetimi ile temas kurulması için Holbrooke telkinde bulundu”  diye Cumhuriyet’ten Bahadır Selim Dilek’e bir açıklama yaptı.


Holbrooke kimdir? Dünya Yahudi lobisinin bir numaralı adamı olan Henry Kissinger’in veliahtıdır!


Henry Kissinger, Global Stratejik Komite adıyla kurulan ve dünyayı yönetmeye soyunmuş 12 kişilik komitededir.


Büyük Ortadoğu projesini güncelleyen ve uygulamaya başlatan, kısacası ABD’yi de yöneten bu komitedir.

* * *

Onur Öymen’in  “Başbakan Tayyip Erdoğan’a ’Kuzey Irak’taki Kürt liderlerle konuşuruz’ lafını ABD’nin eski Dışişleri bakan yardımcılarından Richard Holbrooke söyletti. Bunu bana bizzat Holbrooke, Münih’te anlattı. Erdoğan ile görüştükten sonra Kuzey Irak’a geçmiş, Erbil’de Barzani ile beş saat görüşmüş. Holbrooke Erdoğan’a yaptığı öneriyi bize şöyle anlattı:

 ’Kuzey Irak’ta Tayvan modeli bir devlet kurulsun. Siz de bunu tanıyın. Şimdiden Türkiye ve Kuzey Irak’taki liderler bir araya gelsin, görüşsün. Kerkük’te referandum ertelenemez. Bunu sineye çekin. Bunların karşılığında PKK’yı etkisiz kılmakta size yardımcı olurlar.’Kısacası Erdoğan’ı ABD yönlendiriyor. İşin esası bu”  dediği saatlerde, Celal Talabani’nin İnternet sitesine açıklama yapan DTP Diyarbakır İl Başkanı Hilmi Aydoğdu,  “Kerkük’e yapılan saldırılar Diyarbakır’a yapılmış olur Diyarbakır’a yapılan saldırılar ise Kerkük’e yapılmış bir saldırı olur”  diye konuşabilme cüretini kendisinde buldu!


Kuzey Irak için  “Güney Kürdistan” diyen Hilmi Aydoğdu, buradaki Kürt hareketinin bastırılmaya çalışılmasının, Türkiye’deki Kürtlerin kan damarlarının kesilmesiyle aynı anlama geldiğini söyledi ve Kuzey Irak’taki Kürt politikacılarla birlikte hareket edeceklerini, bunun zemininin de Barzani’nin Nevruz’a davet edilmesi ile hazırlanmakta olduğunu açıkladı.

* * *

Görüldüğü gibi, ABD ve İsrail, artık kartlarını açık oynamaya ve  “Kuzey Irak’a müdahale etmeye teşebbüs edersen, seni kendi içinden vururum”  tehdidinde bulunmaya başladı. Sadece Erdoğan’ı değil Aydoğdu’yu konuşturan da aynı merkezdir!  


Bu tablo gösteriyor ki, büyük hesaplaşma yakındır.  


Bilindiği gibi, 1. Dünya Savaşı’nda da emperyalist devletler, Boğazları kendileri yönetmek kaydıyla, Türkiye’yi haritadan silmek ve Kızılırmak’ın Doğusunu Ermeniler’e, Batısını Yunanlılara vermek için çalıştı. Ermeni isyanı ile birlikte Rum çetecileri de örgütlediler.


Sonuç ne oldu? 

Ermeniler, yaptıkları katliamlar sebebiyle tehcir edildi. Rum çetecilerle mücadele edildi ve savaştan sonra mübadele ile Rumlar Yunanistan’a gönderildi. Üzerinde güneş batmayan İngiliz İmparatorluğu, Asya’dan çekilmek zorunda kaldı.

* * *

Şimdi, Ermenilerin 1. Dünya Savaşı’ndaki rolünü üstlenmek isteyenler olduğu anlaşılıyor. Fakat bu ihanet tablosu iyi anlatılırsa, halktan yeterli destek bulamayacaklarını zannediyorum. Türkiye’nin Kürtlerine Ermeni rolü verilmek istendiğini, şu andaki Başbakan Tayyip Erdoğan anlatamaz. Çünkü, Onur Öymen’in açıklamasına göre, Kissinger’ın Tayvan modeli planlarını zaten Erdoğan uygulamaktadır. Partisini de CFR memorandumunu program haline getirerek kurmuştu.


Dolayısıyla, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in, Anayasa’daki yetkisini kullanarak bir an önce yürütme görevine el koyması, Türkiye’nin büyük zarar görmesine yol açabilecek olan Tayyip Erdoğan’ı derhal azletmesi ve bir seferberlik hükümeti kurması gerekir.


Tayyip Erdoğan, artık bu ülkenin güvenlik meselesi olmuştur


http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=77&ArticleID=4461

***

logo

Arslan BULUT

04.01.2007

Kissinger-Erdoğan görüşmesi ve Koşaner Paşa’nın verdiği Çankaya teminatı!

 

 

Tayyip Erdoğan’ın başbakanlığının önünde bir sürü engel vardı. Birileri sihirli değnekle ilgilileri hipnotize edercesine bu engelleri ortadan kaldırdı!


Erdoğan, şimdi de Cumhurbaşkanı olmak istiyor. Muhalefetin bir kısmı “Hele bir Çankaya’ya çıksın, biz onu oradan indirmesini biliriz” diyerek Erdoğan’a karşı çıkarmış gibi görünüyor! Bu sözlere inanan var mı? Herhalde bu partilerin mensupları, genel başkanlarına ayıp olmasın diye inanır gibi yapıyor! Fakat, “Bu masallara çocuklar bile inanmaz, sizi kimse ciddiye almıyor” diye genel başkanını uyaran kimse yok!

***

Erdoğan, son ABD gezisinden yüksek moralle döndü!


Bu moral, “Erdoğan, Yahudi lobisi, Henry Kissinger ve Hollbroke ile görüşmelerinden olumlu sonuçlar elde etti?” yorumlarına yol açtı. Fakat içerde bundan daha somut veriler var:
Gazeteci Murat Yetkin, 26 Ocak 2006 tarihli,  “Askerin iki endişesi” başlıklı ve “üst düzey bir askeri kaynak”  referanslı yazısında Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesine bu kaynağın nasıl baktığını şöyle ifade etmişti:


“Cumhurbaşkanı Anayasa’nın korunmasından yana olduğu sürece sorun çıkmaz. Sayın Başbakan’ın, Cumhurbaşkanı olması önünde bir engel bulunmuyor.”
Yetkin’in bahsettiği üst düzey askeri kaynağın, dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Işık Koşaner olduğunu Genelkurmay Başkanlığı açıklamış ve “Ziyaret sırasında genel konuşmalar yapılmış olup herhangi bir isim veya ihtimal üzerinde tutum ifade edici bir yargıda bulunulmamıştır” demişti..


Koşaner ise başka bir açıklama yapmamıştı.


Yedi ay sonra Erdoğan Malezya’ya giderken gazetecilere “Yüksek Askeri Şura’da, diğer komutan atamalarında sürpriz olabilir. Jandarma Komutanı’nı İçişleri Bakanı Abdülkadir Bey (Aksu) teklif etti” diye bilgi vermişti.


Ve Jandarma Komutanlığı’na Orgeneral Işık Koşaner getirilmişti.


“Aksu’nun teklifinde terörle mücadelede birlikte çalışmış olmak rol oynadı”  denilmişti ama Erdoğan’ın adaylığı halinde, bu teminat ve tercih hatırlanmaz mı?


Sorulacak çok soru var ama bu kadar yeter!  

***

Diğer taraftan, AB, içerdeki sivil ajanları vasıtasıyla TSK’yı sınırlardan çekmeye, jandarmayı lağvetmeye çabalar; Washington destekli etki ajanları da TSK’ya sızmaya çalışırken, Tayyip Erdoğan, niçin kendinden bu kadar emin?


Anlaşılıyor ki halk tepki göstermezse, Erdoğan Çankaya’ya da çıkar, engel görmezse cumhuriyetin temellerini de zorlar! Başbakan olarak zorlamıştır; Türk kimliğini tartışmaya açmış, veto yese de federasyona dönük yasal alt yapıyı hazırlamıştır.

TESEV’in “Güvenlik Raporu” na göre  “MGK’da azarlandığı için”  bu politikaları rafa kaldırmıştır. Şimdi, yasa çıkarırken zorlanmasına sebep olan veto engelini aşmak, MGK Başkanı olarak devlete vaziyet etmek istiyor. Rio Tinto ve Citibank’a devamlı satış yaptığı için dış desteği garantilemiş durumdadır. İngiliz basını, AB’ye sitem ederek, “Uyandırmayın Türkleri, lokum gibi bankalar satın alıyoruz, bankalar üzerinden İstanbul’da büyük alımlar yapıyoruz” diyor. Şimdi sırada GAP var! Erdoğan açıkladı!

***

Muhalefet, muhalefet yapmıyor;  “dostlar muhalefette görsün”  dercesine muhalefetçilik oynuyor! Sendikalar kış uykusunda! Üniversiteler, rektörlük, dekanlık tartışmasında! Medya zaten büyük oranlarda ve resmen satılıyor! Çok kimse, köşesini, konumunu ve refah düzeyini koruma derdinde!

Böyle giderse, Türkiye belki var olur ama Türkiye olmaktan çıkar! Zaten büyük ölçüde çıkmıştır.

AKP’yi artık anlayan anladı! Onun için diyorum ki herkes şu bir iki ay içinde, AKP’den önce diğer siyasi kurumların başındaki kişilerin danışıklı muhalefetini ve neden tek başına iktidar alternatifi olamadıklarını sorgulasın!


Vatan bu noktalardan işgal edilmiştir! Çözüm de buradan başlayacaktır!  “Saldırı geldiği cihetten defedilir!”


Tereddüt edenlere söylüyorum:


Ülke elden gittikten sonra koltuğunuzun ne hükmü kalır?

 

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=77&ArticleID=3838

***

Cumhurbaşkanı’nı CFR mi belirleyecek?

Arslan BULUT

14.02.2007

 
AKP, dünyayı yönetmeye soyunmuş Dış İlişkiler Konseyi (CFR) adlı kuruluşun, 2 Temmuz 2001 tarihinde Tayyip Erdoğan’a gönderdiği memorandumu parti programı haline getirerek Türkiye’yi tekil devlet olmaktan çıkarmak üzere kurulmuş yasadışı bir partidir.


Türkiye’nin başbakanı olacak olan kişiye, ABD’den faksla  gönderilen CFR kaynaklı memorandumda “Ankara, yerel yönetimlere otonomi vermek ve milli hükümetin fonksiyonlarını yerel düzeyde merkezi olmaktan çıkarmak zorundadır. Dünya, bütün hükümetlerden bunu istemektedir.” deniliyordu! Erdoğan da memorandumdaki ifadeleri, AKP programı haline getiriyor ve başbakan oluyordu!


AKP’nin Türkiye’yi tekil devlet olmaktan çıkarmak için yasalar çıkardığını en son söyleyen kişi Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’dir.


Sezer, bu tespitini Petrol Yasası’nı veto gerekçesinde ortaya koymuştur.

* * *

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temel niteliklerini değiştirmek için kurulan bir partinin derhal kapatılması gerekirdi! Ancak, Cumhuriyeti korumakla görevli kurumlar AKP’yi kapatmak yerine, yasaklı genel başkanının önündeki bütün yasal engelleri ortadan kaldırdı. AKP, toplam seçmenin dörtte bir oyuyla tek başına iktidar oldu. Şimdi de CFR’nin memorandumu ile kurulmuş bir partinin içinden Türkiye’nin Cumhurbaşkanı seçilmesine sıra geldi!


CFR’nin Türkiye’deki birinci üyesi Rahmi Koç, AKP’nin TBMM’de üçte iki çoğunluğa sahip olduğunu belirterek, “Başbakan ve partisi kimi isterse Cumhurbaşkanı o olacaktır” dedi.
Erdoğan’ın milletvekili ve başbakan olmasının önündeki son engel, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal tarafından kaldırılmıştı. Aynı Baykal, Erdoğan’ın veya benzer anlayışta birisinin Cumhurbaşkanı olmasına karşı çıkıyor!


Türkiye’nin soyulmasına ve Türk halkının köleleşmesine yönelik ekonomik uygulamaları şiddetle eleştiren ANAP Genel Başkanı Erkan Mumcu ise Baykal’ın Cumhurbaşkanlığı seçimi ile ilgili çıkışlarını kastederek, “Anamuhalefet, magazin programlarının Semra Hanımı. Kendine, gelin beğenir gibi cumhurbaşkanı beğeniyor. Sen kimsin ya! Milletin iradesinin karşısında sen kimsin. İnsan unvanından, adından bir ders alır. Cumhuriyet Halk Partisi.. Altı okundan biri halkçılık. Nerede halka, millete güven? İstemiyorlar, niye? ‘Bürokratik devlet devam etsin, seçilseler de seçilmeseler de her zaman iktidarda olsunlar’ diye.. Yok öyle yağma. Bu millet, cumhurbaşkanı seçmeyi hak ediyor” dedi.


Bugünkü ortamda, Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçilmesi en doğru seçenek olurdu ama bunun için de Anayasa değişikliği gerekir. Anayasa değişikliğini yapabilecek olan da yine CFR’nin memorandumu ile kurulmuş olan AKP’dir!


Dolayısıyla, Mumcu’nun sözleri, “Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığına engel olamazsınız”  anlamına gelmektedir!

* * *

Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, Anayasa’nın ilk iki turda üçte iki milletvekilinin oy kullanması şartını aradığını, 367 oy kullanılmazsa, toplantı yeter sayısına ulaşılamamış olacağını, dolayısıyla bu turların yapılmamış sayılacağını, 20 günlük süre içinde sonuç alınamazsa otomatik olarak TBMM seçimlerinin yenilenmesi gerektiğini bildirmişti.
Baykal da buna dayanarak, ilk iki tur oylamaya  katılmayacaklarını, buna rağmen Cumhurbaşkanlığı seçimine devam edilirse Anayasa Mahkemesi’ne gideceklerini söylemişti.
Baykal’ın bu çıkışı, Erdoğan’ın uykularını kaçırmaktadır.


Fakat bu noktada, TBMM’de grubu bulunan ANAP’ın Genel Başkanı Erkan Mumcu ve benzer tutum içindeki DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar, CFR ve Rahmi Koç ile birlikte Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığını şimdiden meşrulaştırmak için ne gerekiyorsa yapıyorlar. Fotoğraf budur!

 

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=77&ArticleID=4362

***

Erdoğan'ın ve Türkiye'nin siyasi kaderi nereye bağlı?

Arslan BULUT

30.05.2006

 
Alman gazetelerinden Frankfurter Rundschau'da yazan Gerd Höhler "Şayet Ankara, Kıbrıs ile Gümrük Birliği ihtilafında taviz vermeyecek olursa, doğru dürüst başlamamış olan katılım müzakereleri sonbaharda kesilebilir" dedi.


Hahler şunları yazdı:


"Angela Merkel, Türklerin AB üyeliğini reddettiğini hiçbir zaman gizlemeye gerek duymadı. Şansölye daha geçtiğimiz hafta, Türkiye'nin adını vermeden, bazı ülkelerin üyeliğinin belirli bir süre mümkün olmayacağını söyledi. Türkiye'de gayrimüslim cemaatler giderek artan baskı ve ayrımcılıktan şikayetçiler. Bu, Merkel'in özellikle önem verdiği bir konu.


Merkel'in Erdoğan'a, bu çatışma çizgisinin nereye götürebileceğine işaret etmesi bekleniyor: Yani, katılım müzakerelerinin daha yıl sona ermeden kesilebileceğine. Böyle bir durum, siyasi kaderini AB perspektifine bağlayan Erdoğan için bir darbe olurdu."


***

"Şıracının şahidi bozacı" derler ya, Avusturya'nın devlet gazetesi Wiener Zeitung'da, Wolfgang Tucek AB Genişleme Komiseri Olli Rehn ile yaptığı görüşmeyi yazdı.


Rehn gazeteciye, "Şimdiye kadar Hırvatistan gibi ülkelere verdiğimiz sözü tutacağız, bunun dışında hemen kapıda bekleyen başka büyük bir genişleme yok. Türkiye ile müzakereler ise uzun ve virajli bir yola benziyor. Bu yol en az hedef kadar önem taşıyor. Ancak Türkiye'nin AB'nin yakınında kalması stratejik önem taşıyor" dedi


***

Amerikan Newsweek dergisinde Owen Mathewws ve Sami Kohen ise "Sonun başlangıcı mı?" başlığı altında, "Erdoğan'ın en büyük siyasi projesi AB'ye üyelik, çok geçmeden içeride ciddi bir siyasi sorumluluğa dönüşebilir. Laiklerin meydan okuyuşu karşısında Erdoğan, dini gündemini askıya alıp sadece ekonomiye odaklanarak daha fazla çatışmayı önleme çabasına girebilir. Ve şu var ki, orada kararı Tanrı değil piyasalar verecek" diye yazdı.  


***

Basın-Yayın bülteninden alıntı yaptığım bu üç yorumdan anlaşılıyor ki; gerek Avrupa gerekse ABD, AB'ye üyelik süreci ile Türk halkını oyalamanın artık mümkün olmadığını gördü!  Fakat Avrupa, kapıya bağlama sürecini, Türkiye bu ilişkiyi kesip atana kadar devam ettirecek. ABD de bu sahtekarlığa katkıda bulunacak. Çünkü her geçen gün, Erdoğan sayesinde Türkiye'den büyük bir ekonomik ve siyasi parça koparıyorlar!

Zaten ABD/İsrail bakışında Türkiye'ye ekonomik şantaj düşüncesi sırıtıyor! "Danıştay baskını gibi olaylar devam eder" diye açıkça yazamıyorlar ama "piyasanızı darmadağın ederiz" diye tehdit ediyorlar!


***

Türkiye'nin bir Gladio operasyonu ile gerginlik ortamının içine sokulması gösteriyor ki mesele sadece cumhurbaşkanlığı mücadelesi değildir. Siyasi kaderini AB ve ABD'ye bağlayan Erdoğan, acaba bağlanacak başka bir güç merkezi mi buldu?

Demirel'in yaptığı gibi Rusya ile iyi ilişkiler mi kurdu? Gerginlik bu yüzden mi çıktı?

Gerginliğe kendisi de hizmet etmese, bundan şüphe etmeyeceğim ama galiba tam olarak ne yaptığını kendisi de bilmiyor?


***

Mahir Kaynak, eski bir değerlendirmesinde 12 Eylül'ü anlatırken  "Demirel ile Batı'nın siyasi ihtilafları vardı. Meselâ Türk-Sovyet ilişkileri, Batı'da endişe ile karşılanıyordu. Türkiye'nin ekonomik açıdan bağımsız bir politika izlemesi Batı'yı tedirgin ediyordu. Çünkü, Türkiye'de ekonomik hakimiyet kurmadıkları zaman, siyasi hakimiyet kurmayacaklarını biliyorlardı. Zaten, ondan sonraki model, Türkiye ile Batı'nın içiçe girmesi olayıdır. Demirel'in politikası tersineydi" demişti.


Nazlı Ilıcak, "Sizin kanaatinizce, Evren ve Özal ile Batı'nın istediği bir iktidar Türkiye'ye gelmiş oldu?" diye sorunca Kaynak, "Evet, öyle olmuştur" diye cevap vermişti.


Menderes, Rusya'dan yardım istemek için 1960 Temmuz'unda Rusya'ya gitmeyi planlamıştı. Ancak, 1960 Mayıs'ında devrildi ve idam edildi. Menderes'in yapamadığını, sonradan Demirel yaptı. Rusya'nın yardımı ile yapılan tesisler, Erdoğan döneminde Batı sermayesine satıldı!

 Demirel de şimdi Batıcı!


***

Erdoğan ile de Türkiye'de Batı'nın istediği bir iktidar kuruldu. Öyle ki AKP'nin parti programı bile CFR kaynaklı bir lobi kuruluşundan gönderilen memorandum esas alınarak yazıldı.

Fakat, 3.5 yıl içinde deniz bitti. Erdoğan dünya ve Türkiye gerçeklerini bu süre içinde daha iyi gördü. Tarihe, ülkesinin egemenliğine son vermiş bir başbakan olarak mı geçecek, yoksa Atatürk'ün tam bağımsızlık yoluna geri mi dönecek? İkincisini yaparsa, ülkeyi de kurtarır, kendisini de! Çeteleri de ancak böyle tasfiye eder!


Bunun için Türk halkından başka güveneceği hiçbir güç yoktur!

Tabii o zaman da şimdiki gibi içerdeki Atatürkçü ve laik geçinen Amerikancılarla çatışmaya düşecektir ama bunu göze almayan adamın başbakanlıkta ne işi var?

 

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=77&ArticleID=835

***

CIA’nın oyununa ortak olanlar!

Arslan BULUT

26.02.2007

 
The Sunday Telegraph gazetesi, CİA’nın İran’da faaliyet gösteren etnik ayrılıkçı gruplara para ve yardım sağladığını yazdı.


Anka’nın haberine göre,  “Ayrılıkçı hedeflere yönelik kaynaklar, doğrudan CIA’nın gizli bütçesinden geliyor”  ifadesini kullanan gazete, adı açıklanmasını istemeyen eski bir üst düzey CİA yetkilisini kaynak gösterdi.


Gazete, söz konusu eski CİA yetkilisinin anlattıklarının ABD Dışişleri Bakanlığı’nın eski terörle mücadele ajanı Fred Burton tarafından doğrulandığını belirtirken, Burton’un  “İran’ın içerisindeki son saldırılar, ABD’nin İran rejimini istikrarsızlaştırmak amacıyla ülkenin etnik azınlıklarına yönelik tedarik ve eğitme çabaları ile uyumludur”  değerlendirmesini de aktardı.
Gazete, Pejak adlı örgütü, İran-Türk sınırında faaliyet gösteren “PKK’nın İran’daki kolu”  olarak adlandırdı.

* * *

“Terörle mücadele”  ve  “önleyici vuruş”  sloganları ile Afganistan ve Irak’ı kana bulayan ABD, yakın geçmişe kadar PKK’yı hep terör örgütü olarak kabul ettiklerini açıklamıştı. Fakat, Türk pilotları, Çekiç Güç uçaklarından PKK’ya yardım malzemesi atıldığını fotoğraflarla tespit ederek komutanlarına bildirmişti. Yine, Çekiç Güç subaylarının PKK kamplarında da fotoğrafları çekilmişti. Bu fotoğraflar Türk kamuoyuna yansıdıktan sonra bile ABD, PKK ile ilişkisini inkâr etmişti.


ABD yönetimi, 1996 yılında David Corn adlı bir diplomatının Abdullah Öcalan ile yaptığı röportajı, Dışişleri Bakanlığı’nın resmi bülteninde yayınlamıştı. Bülten, dünyanın bütün diplomatlarının okuduğu bir yayındır!


Terör örgütünün başı Öcalan’ı Türkiye’ye teslim eden de ABD idi!


Zamanın Başbakanı Bülent Ecevit,  “Öcalan’ı bize niçin teslim ettiler, hala anlamış değilim”  demişti.


Öcalan ise Türkiye’ye getirildikten sonra  “Ben tarihi rolümü oynadım”  demişti. Öcalan’ın tarihi rolünün ne olduğunu da 1. Körfez Savaşı sırasında bir Amerikalı komutan, Güneri Civaoğlu’na açıklamıştı:  “PKK, Türkiye’yi kendi üzerine yöneltirken Barzani ve Talabani’ye serbest hareket etme imkanı vermiştir.”  


Nitekim, Türkiye, zaman zaman PKK’ya karşı daha çok Barzani ile birlikte hareket etmiş, ortak operasyonlar düzenlemiştir. Fakat, Osman Pamukoğlu’nun yönettiği bir operasyonda, Barzani kuvvetleri için Türkiye’nin kurduğu karakollarda PKK’nın yerleşmiş olduğu anlaşıldığı halde gereği yapılmamıştır.


Yine ABD, kuzeyde ve güneyde güvenli bölgeler ilan ederek Irak’ı üçe böldüğü zaman, Ankara buna itiraz etmediği gibi desteklemiştir.


Şimdi, Kissinger’ın halefi Holbrooke, Türkiye’ye,  “Kuzey Irak’taki devleti, Türkiye’nin Tayvan’ı gibi kabul edin ve tanıyın”  baskısı yapıyor.


Ankara’nın himayesinde, Çekiç-Güç korumasında kurulan bu devlete, Kerkük petrollerini ABD adına kontrol etmek görevi de verilmiştir.


ABD, bu savaşı, Kerkük’ü Türkiye kontrol etsin diye yapmamıştır. Üstelik bugünkü Ankara, Kerkük petrollerini kontrol etmek şöyle dursun, kendi petrollerini de Amerikan-İngiliz şirketlerinin emrine vermek için işgal altındaki Irak’tan hızlı davranmıştır!
Barzani bile ABD’nin dayattığı petrol yasasına itiraz etmiş, sonuçta isteklerini kabul ettirmiştir.


Türkiye’ye dayatılan petrol yasası ise Cumhurbaşkanı tarafından veto edilmiştir. Veto gerekçeleri yetersizdir!

* * *

Özetle, asıl terörist devlet, Türkiye ve İran’a karşı terör örgütü kurdurup destekleyen ABD’dir. Ankara’da Türk halkı adına yetki kullananların bazıları ise bu örgüt kurulduğu günden beri oynanan oyuna ortak olmuştur.


Türkiye, kendi bindiği dalı kesen bir ülke konumundadır.  


Barzani ile dostluğu hâlâ devam eden bir emekli orgeneralimiz bile var!


Bu sebeple, Barzani ile görüşüp görüşmemek tartışmalarını acı bir gülümseme ile karşılıyorum!

 


Ülke olarak adamın ordusuna eğitim vermişsin, hükümet binalarını bile senin işadamların yapıyor, bu saatten sonra görüşsen ne olacak, görüşmesen ne olacak!

 

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=77&ArticleID=4513

***

TSK, ABD güdümlü "özel örgüt"ün hedefi!

Arslan BULUT

04.06.2006

 
Çeteler operasyonlarının Silahlı Kuvvetlere yönelik olduğu netlik kazanıyor. Eski bir istihbaratçı olan Prof. Dr. Mahir Kaynak da aynı görüşte.

ABD Dışişleri Bakanlığı Avrupa ve Avrasya işlerinden  sorumlu Bakan Yardımcısı Matt Bryza'nın, Washington'da Yabancı  Muhabirler Merkezinde geçen ay yaptığı açıklamada, demokratik ve AB  üyesi olmaya çalışan bir ülke olarak Türkiye'nin, ordunun siyasetteki rolünü sınırlandırmasını istediğini dün de hatırlatmıştık.

Mahir Kaynak, "Ülkemizde günaşırı yeni bir çete yakalanıyor ve bunların hemen hepsi askerlerle ilişkilendiriliyor. Bazı yorumcular 28 Şubat süreciyle günümüz arasında benzerlik kuruyor ve demokrasiye yönelik yeni bir komplodan söz ediyor. Bu analizlerin hiçbirine katılmıyorum ve silahlı kuvvetlerin tertiplerin bir parçası değil hedefi olduğunu düşünüyorum" diyor.

Kaynak, meseleyi net bir şekilde ortaya koyuyor:


"Türkiye'nin bugünkü manzarası, doğal sürecin bir sonucu değil, başarılı dış operasyonların eseridir. (…)


Yeni hedef Silahlı Kuvvetlerin siyasi etkisini sınırlamak hatta yok etmektir.

Bugün yaşadığımız coğrafya askeri operasyonların cereyan edeceği bölgedir ve ordumuzun oynayacağı rol belirleyici olacaktır. Bu şartlar altında ordu ile halk arasındaki güvenin zedelenmesi Türkiye'nin bölgede oynayacağı rolü zora sokabilir hatta engelleyebilir.
Olayları Orduyu töhmet altında bırakacak biçimde yorumlayanlar bir karşı hamleye zemin hazırlamaktadır."


***

Eryaman çetesi ile ilgili Genelkurmay açıklamasında ''Olayın içeriği hakkında askeri makamlara herhangi bir bilgi ve belge ulaşmadan olayla ilgili bilgilerin bütün detaylarıyla basın kuruluşlarına ulaşmış olması dikkat çekici bulunmuştur'' denildi.


Devletin içinde yuvalanan özel bir örgüt, Genelkurmay Başkanlığı'nın ana kapısının önünde, basına Genelkurmay adına sarı zarflar dağıtabiliyorsa, gazetelerin bir kısmı da bu sözde belgeleri hiç sorgulamadan yayınlayabiliyorsa, durum sadece dikkat çekici değil, vahimdir!


***

MHP Genel Başkan Yardımcısı Oktay Vural, olayları bir "derin koalisyon"un eseri olarak gördüğünü açıkladı.


Vural, bu koalisyonu AKP, eski marksistler, bölücüler ile bunların uluslararası kaynakları ve uzantılarının oluşturduğunu söyledi.


Vural, şöyle dedi:


"Ortada krokiler dolaşıyor, birileri medya organlarına servis yapıyor. Görülüyor ki, AKP Hükümeti manipülasyonlara çok açık bir yapıyı gerçekleştirmiş. Bu konularda çalışan ekip oluşturmuş. Devletin içinde bir takım özel gruplar ve hizmet ekipleri oluşturulmuş. Danıştay saldırının hemen ardından Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin, 'sürprizlerimiz var' derken, nereden hangi bilgiyi o anda aldı da bu sözü söyledi. Genelkurmay"ın önünde kim, neden servis yaptı? Hangi güç Danıştay saldırısından sonra saldırgan için 'Türk-İslam sentezcisi' diye yazdırdı?"


***

İşçi Partisi Basın Bürosu Başkanı Hikmet Çiçek ise, kısa bir mektupla durumu şöyle izah ediyor:


"Sayın Arslan Bulut,


Bugünkü 'Her zarf verene bir avuç tuzla koşanlar!' başlıklı yazınızda, haklı olarak 'Birileri Türk Silahlı Kuvvetleri'ne istihbarat yöntemleri ile savaş açmış durumdadır!' diyorsunuz ve bir 'güç merkezi'nden söz ediyorsunuz.


Görüşlerinize katılıyorum, TSK 'bir güç merkezi'nin hedefi durumdadır.


Türkiye, Şemdinli olaylarından beri büyük bir tertip içindedir. Şemdinli, Sauna, Küre, Danıştay derken şimdi de kamuoyu 'Atabey çetesi' ile karşılaştı. Dikkat edilirse bu olayların tümünde Özel Harekatçı bir subay ya da emekli subay 'zanlılar' arasına yerleştiriliyor.


Kuşkusuz son üç-dört ay içinde medyanın yansıttığı olaylarla Özel Kuvvetler Komutanlığı (ÖKK) mensupları arasında bir bağlantının kurulması bir tesadüf değil.


Sözünü ettiğiniz 'güç merkezi'nin adını koymak gerekiyor. Bu merkez ABD'dir.

Anlaşılıyor ki ABD, Türk Ordusu'na karşı cepheden saldırı taktiğine girişti. Türk Ordusu'nu içten bölme faaliyetinde başarısız olunca, bu kez cepheden saldırıya geçtiler. Amerika için en büyük tehdit olan, hem Kuzey Irak'taki operasyon gücü, hem de iç yıkıcılık ve bölücülüğe karşı Türk Ordusu'nun en vurucu gücüne, ÖKK'ye  karşı saldırıyı yoğunlaştırdı.

ABD, Türkiye'nin iç savunma mekanizmasını yok etmek istiyor. Bunun için orduyu 'dize getirmeye' çalışıyor. Daha önce devşirdiği bazı unsurları devreye sokarak operasyonlar yapıyor. Amerikan derin devleti, Türkiye'nin savunma mekanizmalarını tahrip etmeye çalışıyor"


Çiçek, bu tahribata devlet içinde oluşturulan "özel bir örgüt"ten kaynaklandığını belirtiyor.

 

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=77&ArticleID=906

***

Beş maddelik Türkiye’yi yıkım programı!

Arslan BULUT

25.02.2007

 

 
“Tayyip Erdoğan ülkeyi sattı” dediğimiz için birileri bize çok öfkelendi.  “Ülkeyi asıl milliyetçiler sattı”  diyenler var!

Demek ki ülkenin satıldığından kimsenin şüphesi yok da tartışma, kimin sattığı üzerinde sürüyor!


Biz,  “Türkiye’yi sattılar”  derken ülkenin ekonomik alt yapısının satıldığını anlatmak istiyoruz. Alt yapı satılınca ülke satılmış oluyor.

Satış için gereken yasal alt yapının 57’nci Hükümet döneminde hazırlandığını, Tayyip Erdoğan’ın da bunlara yenilerini ekleyip satışlara başladığını biliyoruz. Fakat, 57. hükümet döneminde basında bu yasalara bizden başka karşı çıkan yoktu! Bu sebeple, 57. Hükümet döneminde satış yasaları çıkarken seyredenlerin, bize en küçük bir söz söyleme hakkı yoktur!

***

Serhat Doğan imzası ile gönderilen bir yazıda, Clinton’un eski danışmanlarından Dick Morris’in 2002’nin Nisan ayında söylediği  “IMF, Türkiye’yi bizim için satın aldı”  sözleri hatırlatılıyor. Adam,  “Türkiye’nin sahibi IMF’dir”  diyordu. Bu konu TBMM’de de gündeme getirilmişti.


2 Mayıs 2002 günü TBMM’de Saadet Partisi milletvekili Mehmet Bekâroğlu, şöyle demişti:

“Bu hükümet döneminde, yabancılar ‘IMF, Türkiye’yi bizim için satın aldı’ diyebilmiştir. Şimdi, soruyorum değerli arkadaşlarım; gerçekten, ülke satıldı mı; gerçekten, Türkiye’yi birileri satın aldı mı? Kim sattı bu ülkeyi, kim satıyor? Bunu soruyorum!


Değerli milletvekilleri, suç ortağı olmayı reddedin. Çokuluslu sermaye ve onların ülkemizdeki gözü doymayan ortaklarına ülkeyi teslim etmeyin.


Değerli iktidar partisi milletvekilleri; liderleriniz ülkeyi ve sizleri felakete sürüklüyor. Bunların her dediğini onaylamak zorunda değilsiniz. Tekrar seçilmek için bunların dediklerine ‘evet’ diyorsanız, yanılıyorsunuz. Bunları, bu millet bir daha seçmeyecek ki, sizi de seçtirsinler ve buraya getirsinler. Bunu unutun.”


Nitekim, IMF yasalarını çıkaran liderler ile onların dediğini onaylayan milletvekillerini halk tasfiye etti! Yeni seçilenler ise “pazarlamacı” çıktı!

***

25 Haziran 2002 günü de Saadet Partisi grubu adına Recai Kutan konuşuyordu:

“Hükümet, IMF ve Dünya Bankasının Türkiye’yi yıkım programını kararlılıkla sürdürmektedir. Üstelik, hükümet etme sorumluluğunu da bütünüyle IMF ve Dünya Bankası’na devretmiştir.

Kemal Derviş tarafından ‘güçlü ekonomiye geçiş’ diye isimlendirilen bu kuşatmanın, bize göre 5 amacı vardı:

1- Türkiye finans sisteminin, çokuluslu sermayenin istediği gibi, borç para verilecek ve yüksek faizlerle geri alınabilecek şekilde düzenlenmesi.

2- Türkiye’de devlete ait olan kuruluşların ve özel firmaların değerini düşürüp, ulusötesi şirketler tarafından ucuza kapatılması.

3- Türkiye’deki sanayi ve tarımsal üretimi durdurup, piyasaların ulusötesi şirketlerin kontrolüne verilmesi.

4- Bütün bunların sürekli olabilmesi için ‘siyaseti ekonomiden ayırıyoruz’ adı altında, merkezî yönetimin çökertilerek, ekonomi yönetiminin kendinden menkul üst kurullara devredilmesi.

5- Ülkenin, borç-faiz-borç sarmalıyla rehin alınarak, Türkiye’nin, siyasî, stratejik amaçlı olarak kullanılması.


Bu bir kuşatmadır; bu, Türkiye’yi teslim alma projesidir. Hiç kimsenin kuşkusu olmasın, arkasından siyasî, stratejik istekler gelecektir, gelmiştir de. Amerikalı televizyon yorumcusunun söylediği ‘IMF Türkiye’yi bizim için satın aldı’ sözünü, meşhur Amerikalı borsacının ‘Türkiye’nin en iyi ihraç ürünü ordusudur’ sözünü, kimse, yetkisiz bazı kimselerin gevezeliği olarak görmesin.

Bugün Afganistan’da, yarın Irak’ta Türkiye’den önemli fedakârlıklar istenecektir. Kıbrıs’ı, Ege’yi dayatmayacaklarını, daha başka şeyleri istemeyeceklerini kim söyleyebilir?”

Tayyip Erdoğan, Recai Kutan’ın 2002’de beş maddede özetlediği  “IMF’nin Türkiye’yi yıkım programı”nı harfiyen uygulamış, ekonomik alt yapıyı toplam 20 milyar dolara satmıştır! Siyasi tavizler de cabası!

 

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=77&ArticleID=4496

***

 

"AKP İddianamesi” Cumhuriyet Başsavcılığı’na Sunuldu!

Anayasa’ya aykırı eylemlerin odağı haline gelen AKP kapatılmalıdır !

 

İşçi Partisi, Anayasa’ya aykırı eylemlerin odağı haline gelen AKP’nin kapatılması ve Başbakanlık koltuğunda oturan R.T.Erdoğan ve diğer hükümet üyelerinin cezalandırılmaları için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurdu. İşçi Partisi Genel Sekreteri Ferit İLSEVER, tarafından 13 Nisan 2006 günü Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na sunulan dilekçe ve ekinde yer alan İşçi Partisi Adalet Komisyonu’nca hazırlanan “AKP İDDİANAMESİ” aşağıda sunuyoruz.

BAŞVURU DİLEKÇESİ
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na
Konu : Anayasa’nın 68/4. maddesine aykırı eylemlerin odağı haline gelen AKP’nin kapatılması için dava açılması ve sorumlu Başbakan ile Hükümet üyelerinin cezalandırılması istemidir.

Olaylar :

AKP genel Başkanı/Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 6 Nisan 2006 günü, PKK’ya seslenerek; “Eğer legal bir yaşamın içindeyseniz, demokratik bir yaşam sürdürmek istiyorsanız, zaten kaçmaya, göçmeye gerek yok. Elde silah dolaşmaya gerek yok. Silahsız bir şekilde, gelirsin masada her şeyi konuşuruz” demiştir.

Her ne kadar bu sözler, daha sonra gelen tepkiler üzerine, Başbakanlık Sözcüsü Akif Beki tarafından tevil edilmeye, muhatabın PKK değil, DTP olduğu şeklinde açıklanmaya çalışılsa da, Erdoğan’ın bu sözlerinin PKK’ye çağrı niteliğinde olduğu ve PKK’ye ‘silahı bırak, oturalım konuşalım’ mesajını içerdiği açıktır.

Çünkü silahlı olan örgüt PKK’dir, diğerleri PKK’nin yan örgütleridirler. Hepsinin lideri, sürekli ilan ettikleri gibi, Abdullah Öcalan’dır. ABD’nin talimatı dairesinde silahı bırakıp masaya oturmaya karar verecek olan Apo’dur. Görünüşte kim oturursa otursun, masada Tayyip Erdoğan’ın karşısında, DTP yöneticilerinin siyasi irademdir dedikleri Abdullah Öcalan olacaktır.

ABD’nin Ankara’daki Büyükelçisi Rosswilson, Güneydoğu bölgemizde geliştirilen terör eylemleri üzerine “tarafları sükûnete davet ediyoruz” demiştir. “Taraflar” kimdir? Bu açıklamalardan da açıkça anlaşılacağı gibi ABD Büyükelçisi’ni göre taraflar “Türkiye Cumhuriyeti” ile “PKK”dir.

Şimdi Tayyip Erdoğan, bu PKK’ye çağrı yaparak Türkiye Cumhuriyeti ile masaya oturmasını önermektedir. AKP yetkilileri ne kadar tevil etmeye çalışırlarsa çalışsınlar gerçek budur. Kamuoyunda da böyle anlaşılmıştır.

Nitekim, DTP yöneticileri de çağrının muhatabının kendileri değil PKK olduğunu söylemişlerdir. DTP Eşbaşkan Yardımcısı Sırrı Sakık, Erdoğan’ın sözlerini şöyle değerlendirerek desteklemiştir: “Biz elimizde silah olmadığı için parti olarak bu sözleri hiç üzerimize almayız. Bu sözlerin muhatabı biz değiliz. Bu sözlerin muhatabı elinde silah olan güçlerdir. Bu çağrının muhatabı PKK’dir. Silah bırakma çağrısı, PKK’yi silahsızlandırmak ve siyasi ortama katmak, önemli ve ciddi bir adımdır. Bu ciddi adımı Başbakan atarsa hepimiz ona destek oluruz. Bu sorunu kim çözerse çözsün, bu Türkiye’ye yapılacak en büyük iyilik olacaktır”.

PKK’nin, 5237 sayılı TCK’nun 302. maddesini ihlal eden bir örgüt olduğu ve “Devletin bağımsızlığını zayıflatmaya”, “birliğini bozmaya”, “Devletin egemenliği altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırmaya” yönelik eylemli bir kalkışma içinde bulunduğu sabittir.

Amacı bu olan bir örgütle –silahı bırakmış olsa dahi- “masaya oturmak”, onun belirgin olan bu amacını ‘müzakere etmek’, “suç için anlaşmak”tır.

TCK’nun “Suç İçin Anlaşma” başlığını taşıyan 316. maddesinde ise “(Bu) suçlardan herhangi birini elverişli vasıtalarla işlemek üzere iki veya daha fazla kişi, maddi olgularla belirlenen biçimde anlaşırlarsa, suçların ağırlık derecesine göre…hapis cezası verilir” denilmektedir.

R. Tayyip Erdoğan’ın PKK’ye “silahsız bir şekilde, gelirsin masada herşeyi konuşuruz” diyerek Başbakan sıfatıyla ‘müzakere’ çağrısında bulunması, onun “Devletin bağımsızlığını zayıflatma”, “birliğini bozma”, “Devletin egemenliği altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırma” amacında uzlaşmak, yasanın deyişiyle “suç için anlaşma” girişiminde bulunmaktır.

Bu çağrıyı yapan Başbakandır, Hükümet adına konuşmaktadır; Parlamentoda büyük çoğunluğa sahip bulunan iktidar partisinin Genel Başkanıdır, partisi adına konuşmaktadır. Dolayısıyla, yapılan açıklamanın gösterdiği gibi, “maddi olgular”la da ortaya çıkan bu suçun işlenmesi için “elverişli vasıtalar”a sahiptirler.

Hatırlanacağı gibi, AKP Genel Başkanı ve Başbakan Tayyip Erdoğan, 15 Şubat 2004 akşamı Kanal D ekranlarından ‘Diyarbakır’ı Büyük Ortadoğu Projesi içinde merkez yapma’ hedefini açıklamıştı. Şimdi PKK’yi masaya çağırması da bu projenin ve hedefin bir parçasıdır. Üstlenilen görev, devletin topraklarının ve hükümranlık haklarının bir kesiminin yabancılara terk edilmesidir. Bu da 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 302. maddesinde tanımlanan “Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak” suçunu oluşturur. Anılan maddede; “ Devletin topraklarının tamamını veya bir kısmını yabancı bir devletin egemenliği altına koymak, Devletin birliğini bozmak, Devletin egemenliği altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırmak, Devletin bağımsızlığını zayıflatmak amacına yönelik elverişli bir fiil işleyen kimseye ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilir” denilmiş ve “bu maddede tanımlanan suçların işlenmesi dolayısıyla tüzel kişiler hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunacağı” belirtilmiştir.

Açıklamalar :

Anayasa’nın 68/4. maddesine göre; “Siyasi partilerin...eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, millet egemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz”

2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 4. maddesine göre de siyasi partiler, “Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı olarak çalışırlar”, “faaliyetleri ve kararları Anayasa’da nitelikleri belirtilen demokrasi esaslarına aykırı olamaz”

Siyasi Partiler Yasası’nın 101. maddesinde bunun yaptırımı düzenlenmektedir. Anılan maddenin (b) bendine göre; “Bir siyasi partinin, Anayasa’nın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı eylemlerin işlendiği odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce tespiti” halinde temelli kapatılmasına karar verilir.

AKP’nin Meclis çoğunluğunu ele geçirmiş olması, Hükümette bulunması ona bir imtiyaz bahşetmez. Aksine ulusal bağımsızlığımız, toprak bütünlüğümüz ve Cumhuriyetimize yönelik tehlikenin büyüklüğünü gösterir.

Konunun kovuşturulması ve takibi Anayasa’nın 98. maddesi gereği, Cumhuriyet adına Başsavcılığınızın görev ve yetkisi dahilindedir.

İstem :

Bu nedenle anılan olgular ve ekte sunulan diğer eylemler bir bütün olarak değerlendirildiğinde, Anayasa’nın 68/4. maddesine aykırı eylemlerin odağı haline gelen AKP hakkında gerekli kovuşturma yapılarak, temelli kapatılması istemiyle Anayasa Mahkemesi’nde dava açılmasını, belirtilen ve suç oluşturan eylemlerden sorumlu olan Başbakan ve Hükümet üyelerinin cezalandırılmalarının sağlanmasını talep ediyoruz.

Saygılarımızla.
Ferit İlsever
İşçi Partisi
Genel Sekreteri

Eki :
AKP’nin, Anayasa’nın 68/4. maddesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiğini gösteren diğer olgular.



AKP İDDİANAMESİ



AKP’nin, Anayasa’nın 68/4. Maddesine Aykırı Eylemlerin
Odağı Haline Geldiğini Gösteren Diğer Olgular :


I. AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz’e özel kurye ile gönderdiği mektup:

Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, 4 Kasım 2002 tarihinde, ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz’e özel kurye ile aşağıdaki mektubu göndermiştir:

“Dr. Paul Wolfowitz
Savunma Bakan Vekili
Pentagon
Washington DC, 20301
Ford

Değerli Dr. Wolfowitz,
Ülkelerimiz arasındaki tarihsel ortaklık ve dostluğun gelecekte de sürmesi ümidimi paylaşmak için, bu mesajımı ortak dostlar aracılığı ile doğrudan size ulaştırmak isterim.
Seçim sonuçlarının bizim Genelkurmay saflarında biraz rahatsızlık yaratmış olabileceğinden, resmi konumunuz gereği, hiç kuşkusuz haberdarsınızdır. Bilmenizi isterim ki, onların Türkiye’nin müreffeh, seküler (çağdaş) ve birinci dünya topluluğunun güvenilir bir üyesi olması ümitlerini partim ve ben de paylaşıyoruz, Ve geçmişte hiç olmadığı kadar birleşmiş olan ülkemizin çıkarları için en iyisi olacak şekilde birlikte çalışabileceğimiz kanaatindeyim
. Bu amaçla, Org. Özkök ile mümkün olduğu kadar kısa sürede mahrem, özel bir toplantı yapabilmeyi ümit ediyorum. Özel cep numaram şudur: 0533 7...
Bu yardım ve ülkemize geçmişte gösterdiğiniz dostluk için çok teşekkürler.
Sizinle kişisel olarak görüşmeyi sabırsızlıkla bekliyorum.
Samimiyetle sizin olan
, Recep Tayyip Erdoğan,
Genel Başkan”
Bu mektup, 17 Ocak 2004 günlü Star Gazetesinde Hayrullah Mahmut’un köşesinde yayımlanmış, fakat bugüne kadar yalanlanmamıştır.

Mektup, içeriğinden de anlaşılabileceği gibi, gizlidir ve “ortak dostlar” olarak tanımlanan kurye kullanılarak ulaştırılmıştır. İlişkinin Türkiye halkının ve yetkililerinin bilgisi dışında yürütülebilmesi için özel cep telefon numarası da verilmektedir.

Mektupta, Türkiye Genelkurmayı, 3 Kasım 2002 seçim sonuçlarından rahatsız olduğu gerekçesiyle, ABD Savunma bakan Yardımcısına şikayet edilmektedir. ABD Savunma Bakan Yardımcısından, Türkiye Cumhuriyeti Genelkurmay Başkanı ile kendisi arasında arabuluculuk yapması istenmektedir.

Mektup dikkatle incelendiğinde amir – memur ilişkisini yansıttığı görülmektedir. Mektubu yazan AKP Genel Başkanı, memur konumunu benimsemiştir ve hitap ettiği ABD Savunma Bakan Yardımcısını amiri olarak görmektedir. Muhatabına açıkça sadakat sözü vermektedir.

Seçimlerden en yüksek oyu alarak çıkan bir siyasi parti liderinin, kendi ülkesinin Genelkurmay Başkanı ile görüşebilmesi için yabancı bir ülkenin Savunma Bakan Yardımcısının yardımını istemesi, yabancı bir devleti ve onun yetkililerini, Türkiye’nin iç işlerine müdahaleye çağırmaktır. Türkiye Devletinin egemenlik hakkının, dış müdahale ile zayıflamasına fırsat vermektir.

AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, kendi ülkesinin Genelkurmay Başkanı ile “mahrem” bir toplantı yapmak istemektedir. Ancak bu toplantı, kendi ülkesinin halkına ve yöneticilerine gizli, ABD Savunma Bakan Yardımcısına aşikardır. Bunun, ulusal güvenlik ve bağımsızlıkla bağdaştırılması mümkün değildir.

AKP Genel Başkanı, eyleminin bu sonuçlara yol açtığını biliyor olmalıdır ki, mektubunu “ortak dostlar” diye nitelendirdiği özel kurye aracılığıyla ve gizlice göndermektedir.

Bu eylem, “AKP Genel Başkanı” sıfatıyla işlenmiştir. 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 13. maddesine göre Genel Başkan, siyasi partilerin “merkez organları”ndandır ve 15. madde uyarınca “Partiyi temsil yetkisi Genel Başkana aittir”. Dolayısıyla Recep Tayyip Erdoğan’ın “Genel Başkan” sıfatıyla gerçekleştirdiği bu eylem tüm partiyi bağlar.

Recep Tayyip Erdoğan açısından aynı zamanda kişisel suç oluşturan bu eylem, kendisinin halen Başbakanlık koltuğunu işgal etmesi nedeniyle –ekte bir örneği sunulan Ankara DGM C. Başsavcılığı’nın 10.02.2003 tarih ve Hz. 2004/30, K.2004/11 sayılı kararıyla- “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 100. maddesi ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü’nün 107. maddesine göre, Başbakan hakkında Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tam sayısının en az onda birinin vereceği önerge ile soruşturma açılması istenebil(eceğinden)” ve DGM C. Başsavcılığı’nın “soruşturma yetkisi olmadığından” soruşturulamamıştır. Bu nedenle görev, Başsavcılığınıza düşmektedir.

II. AKP Hükümetinin ABD ile yaptığı 14 maddelik gizli mutabakat:

İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek 13 Temmuz 2003 günü düzenlediği basın toplantısında AKP Hükümetinin ABD ile yaptığı gizli mutabakatı açıklamıştı. Doğu Perinçek bu gizli mutabakatın hazırlanışını ve gelişmeleri şöyle açıklıyordu: “Uzun süredir Türkiye’ye dayatılan mutabakat, ABD Dışişleri Bakanı Powell ile Abdullah Gül arasındaki görüşmelerde iki sayfalık ve dokuz maddelik bir metin halinde kabul edilmiştir. Abdullah Gül, bu gizli anlaşmayı Sedat Sertoğlu’na itiraf etmiştir (Bkz. Vatan, 24 Mayıs 2003). Dışişleri Bakanı Müsteşarı Uğur Ziyal’ın 15-19 Haziran 2003 tarihleri arasında Washington temasları ‘Gizli Mutabakat’ zemininde yürütülmüştür. Ziyal’ın temaslarından sonra Dışişleri Bakanlığı’nda yapılan özel toplantıda verdiği bilgiler de ‘Gizli Mutabakat’ ile aynı yöndedir. ‘Gizli Mutabakat’, en son geçen hafta (yani, 2003 Haziran ayı sonunda) AKP Hükümeti ile ABD üst düzey yetkilileri arasında yapılan gizli görüşmelerde sonuca bağlanmıştır”.

Açıklanan bu 14 maddelik “Gizli Mutabakat” özetle şöyledir:

1. Irak’ın kuzeyinde bulunan bütün Türk birlikleri ve Türk ordusuna bağlı özel kuvvetler, aşamalı olarak Türkiye sınırları içine çekilecek.

2. Türk ordusu bundan böyle hangi gerekçeyle olursa olsun, sınır ötesi harekâtlarda bulunmayacak. PKK/KADEK’in Türkiye’nin egemenlik alanı dışında takip ve bastırılması harekatlarına da son verilecek.

3. PKK/KADEK’e karşı Türkiye devletinin egemenlik alanı içinde yapılacak askeri harekâtlar için, ABD askeri makamlarına haber ve bilgi verilecek, izin alınacak.

4. Eğer Türk Silahlı Kuvvetleri, PKK/KADEK’e karşı ABD askeri makamlarına bilgi vermeden ve izin almadan harekât yapacak olursa, ABD Hükümeti, ‘Kürt halkına karşı şiddet kullandığı ve soykırım uygulandığı’ çerçevesi içinde uyarıda bulunma hakkını kullanabilecek. Bu durumda ABD gerekli gördüğü ambargo ve silahlı müdahale gibi siyasal ve askeri yaptırımları saklı tutacak.

5. Türkiye, ABD’nin İran’a ve diğer Ortadoğu ülkelerine karşı uygulayacağı sınırlı askeri harekâtlara, ABD’nin talep etmesi halinde şartsız olarak üs ve taşıma kolaylıkları sağlayacak, askeri birlik verecek. Türk birliklerinin komuta yetkisi, ABD komutanlığında olacak.

6. Türk ordusunun asker sayısı ve silah kuvveti, ABD’nin uygun bulduğu sayı ve kabiliyete indirilecek, özellikle tank ve ağır silahların miktarı düşürülecek, savaş uçağı sayısı sınırlanacak, bütün silah ve cephane bundan sonra ağırlıklı olarak kısa menzilli taktik savunma kavramına göre ayarlanacak, Türkiye’de bulunan ABD ve NATO irtibat subaylarının görev alanları ve yetkileri genişletilecek.

7. Irak’ın kuzeyinde kurulmuş olan ve ‘Kürdistan’ adı verilen devlet resmen ilan edildikten sonra Türkiye tarafından da resmen tanınacak. Türk devletinin böyle bir devletin kuruluşunu ‘savaş nedeni’ sayan Milli Güvenlik Siyaset Belgesi ve bu yöndeki politika ve kararları kaldırılacak.

8. Abdullah Öcalan ve diğer dört lideri dışında bütün PKK/KADEK yönetici ve elemanlarına geniş kapsamlı af çıkarılacak.

9. Etnik grupların yasal siyasete katılmaları önündeki bütün yasal kısıtlamalar ve engeller kaldırılacak. Af yasası ile bağlantılı olarak, PKK/KADEK’e yasal siyaset düzleminde yer alma olanağı sağlanacak, hapiste veya dağda bulunan yöneticilerin siyasal mücadeleye katılmaları için gerekli hukuki ve siyasal önlemler alınacak ve uygulanacak.

10. Kamu Reformu Yasası ve Yeni Yerel Yönetim Yasaları hızla çıkartılacak, Tüdrkiye’deki Kürt nüfusun yoğun olarak yaşadığı şehir ve kasabaların belediyelerinin özerkleşmesi süreci kararlı olarak yürütülecek.

11. Türkiye, dört yıl içinde uygulanacak bir planla, üniter devlet yapısını terk ederek, federasyona geçecek.

12. KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, ‘Arafat modeli’ denen uygulamayla devre dışı bırakılacak, Kıbrıs’ta Annan Planı bazı küçük değişikliklerle hayata geçirilecek.

13. Ege kıta sahanlığı konusunda Türkiye, Yunan doktrinine daha esnek davranacak, Türk jetlerinin uçuş alanı daraltılacak, sık sık ortaya çıkan ‘it dalaşı’ sorunu Yunanistan rahatsız edilmeden çözülecek.

14. Türkiye’nin Ermenistan ile ilişkileri normalleştirilecek ve iyileştirilecek, sınır ticaretinde Ermeniler lehinde düzenlemeler yapılacak, Ermenilerin Türkiye’ye gezilerindeki bazı sınırlamalar kaldırılacak.

Bu “Gizli Mutabakat”ın ilk adımının, ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell 2 Nisan 2003 tarihinde Türkiye’ye geldiğinde, Abdullah Gül ile yaptığı özel görüşmede hazırlanan 9 maddelik bir planla atıldığı anlaşılmaktadır. Abdullah Gül, Powell’la yaptığı bu görüşmenin perde arkasını, görüşmeden yaklaşık bir ay sonra Vatan Gazetesi yazarı Sedat Sertoğlu’na anlatmıştır. 24 Mayıs 2003 tarihli Vatan Gazetesinde de aktarıldığı gibi Abdullah Gül, Sedat Sertoğlu’na şunları söylemiştir: “Ben bu gezileri yapmadan önce, şimdi senin oturduğun koltukta (eliyle koltuğa vurarak) ABD Dışişleri Bakanı Powell oturuyordu. Onunla 2 sayfalık 9 maddelik bir plan üzerinde anlaştık. Ama ben her yaptığımı kalkıp açıklayamam ki. Powell, Suriye’ye giderken de benimle konuştu. Gizli olan bir sürü gelişme var”.

Aslında, gerek ülkemizde ve gerekse bölgemizde daha sonra yaşanan gelişmeler de dikkatle incelendiğinde –Abdullah Gül tarafından da zımnen itiraf edilen- bu plan ve mutabakatın, adım adım uygulanmakta olduğunu saptamak mümkündür.

Bireysel olarak, 5237 sayılı Türk Ceza Yasası’nın, “Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar” bölümünde düzenlenen 302, 304, 305 ve 309. maddelerinde yazılı suçları oluşturan ve ağır cezaları gerektiren bu eylemin, örgütsel anlamda parti kapatma nedeni olacağı ise açıktır.

III. Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer’in “21. Yüzyıla Girerken Dünya ve Türkiye Gündeminde İslam” konulu sempozyumda yaptığı konuşma:

Belirtilen bu “Gizli Mutabakat”ın 10 ve 11. maddelerinde yer alan, “belediyelere özerklik” ve “aşamalı olarak federasyona geçiş” taahhütleri, Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer tarafından hazırlandığı açıklanan “Kamu Yönetimi Temel Kanunu” ve “Yerel Yönetimler Kanunu” girişimleri ile yerine getirilmeye çalışılmaktadır.

Bugün de aynı görüşleri savunduğunu açıkça ifade eden Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer’in, 19-21 Mayıs 1995 tarihinde Sivas’ta düzenlenen “21. Yüzyıla Girerken Dünya ve Türkiye Gündeminde İslam” konulu sempozyumda yaptığı konuşma, “Bilgi ve Hikmet Dergisi”nin Güz-1995 tarihli 12. sayısında yayımlanmıştır.

Bu yazıda/konuşmada; İslam’ın bir “hayat tarzı” ve hayatın (siyasi, sosyal, kültürel, iktisadi...) tüm yönlerini kapsayan bir “sistem” olduğu vurgulandıktan sonra, “bürokratik devlet” ve “modern devlet” olarak nitelenen Cumhuriyet’in, çağdaşlaşma çabaları eleştirilmiş ve şöyle denilmiştir:

“O dönemden bugüne kadar geçen süreç içerisinde gerçekte İslam’a yönelik olarak modern devletin bizlere birtakım dayatmaları da olmuştur. Şeriata karşı olmak ama müslüman kalmak bunun en önemli boyutlarından bir tanesidir. Bu arada ifade edilen şey, gerçekte İslam’ın kültürel bir hareket olduğunun vurgulanması ve ondan ibaret kalması şeklindedir. Eğer siz karar verme hakkını talep etmeyecekseniz yaşama hakkına sahipsiniz”.

“Modern devlet”in (Cumhuriyet’in) “İslam’a tercüme edilerek” kullanılamayacağını vurgulayan Dinçer, konuşmasına şöyle devam ediyor:

“Modern devletin İslam’a tercüme edilerek kullanılması bizim açımızdan önemli mahzurlar doğuracaktır. Çünkü, bugünkü bürokratik mekanizma, doğrudan doğruya dayatmacı bir mekanizmadır...Öyleyse Türkiye’deki siyasi harekete öncelik veren İslami grupların nasıl bir devlet ve toplum yapısını ortaya koyabileceklerini bir an önce ve iktidara gelmeden önce tanımlamaları gerekmektedir. Bunun ötesinde, şayet bu toplum içerisinde devleti yapısal olarak yeniden tanımlamadan iktidara gelinecek olursa önemli sıkıntıların yaşanacağından endişe duyuyorum”.

“Günümüzde inananların kararlara katılma ihtiyacı daha çok artmıştır” diyerek İslami temelde bir siyasal iktidar hedefi açıklayan Dinçer, “1900’lü yılların başlarında kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilkeleri”nin zayıfladığı ve etkisinin kaybolduğu tespitini yaparak “devletin fonksiyonlarının yeniden tanımlandığı adem-i merkezi bir yapı” önermektedir.

Ömer Dinçer, konuşmasında/yazısında bununla da yetinmemiş; “Yine başlangıçta kurulurken ortaya atılan Cumhuriyet ilkesinin de zayıfladığı ve işlevini kaybettiğini görüyorum. Halk için ve halk adına yönetim diye tarif edilen Cumhuriyet kavramının aslında bizim için çok fazla bir mana ifade etmediğini söylememiz de mümkündür” demiştir.

Ülkemizde “mahalli kültür”ün İslam olduğunu belirten Dinçer, “globalleşme ne kadar artarsa İslamlaşma da o kadar artacaktır” dedikten sonra, Cumhuriyet’in temel ilkelerine açıkça karşı çıkarak şunları söylemektedir:

“Türkiye’de Cumhuriyet ilkesinin yerini katılımcı bir yönetime devretmesi gerektiği ve nihayet laiklik ilkesinin yerine İslam’la bütünleşmesinin gerekli olduğu inancını taşıyorum. Böylece, Türkiye Cumhuriyeti’nin başlangıçta ortaya koyduğu bütün temel ilkelerin; laiklik, Cumhuriyet ve milliyetçilik gibi bir çok temel ilkenin yerini daha çok katılımcı, daha adem-i merkezi, daha çok Müslüman bir yapıya devretmesi zorunluluğu ve artık bunun zamanının geldiği düşüncesini taşıyorum”.

Dinçer, Türkiye ve dünyadaki İslami hareketleri de ele aldığı konuşmasında, “Tebliğ Cemaati” ve “Cemaat-i İslami” hareketlerinin faaliyetlerini değerlendirip “(bunlar) bizim için ders alınması gerekli bir gelişmedir” demiş, konuşmasını “İran’ın, Malezya’nın ve Sudan’ın ise umutla beklediğimiz ama belirsizlik ifade eden bir yapısı vardır” şeklinde sürdürerek amaçladıkları devlet modelini belirtmiştir.

Konuşmasının sonunda iktidarı ele geçirmek için izleyecekleri programlarını açıklanmaktadır. Buna göre;

-Önce kafalarındaki devlet ve toplum tanımını açıklayacaklardır (Dinçer, bunu konuşmasında şöyle ifade ediyor: “Bugün nasıl bir devlet ve toplum istediğimizin çok net ve açık bir tanımını yapmak zorundayız. Bu tanımlamanın aslında kafamızda çok net ve açık olduğunu ve bunun için az çok hazırlıklı olduğumuzu biliyorum, ama topluma yansıtma konusunda eksikliklerimiz olduğu kanaatini taşıyorum. Öyleyse bunu topluma duyuracak mekanizma oluşturulmalıdır”).

-İkinci olarak, Türkiye’deki İslami hareketler birleştirilecektir (Dinçer, eğer kültürel öncelikli İslami hareketler, siyasi öncelikli İslami hareketlerle birleştirilebilirse “Türkiye’de İslam’ın hiçbir ülkede görülmemiş bir şekilde sağlam bir temel üzerinde gelecek vaadettiğini ifade edebiliriz”diyor).

-Üçüncü olarak da, diğer bölge ülkelerindeki İslami hareketlerle işbirliği yapılacaktır.

Bu yolla iktidara geleceklerini açıklayan Başbakanlık Müsteşarı, daha sonra şöyle diyor:

“Ancak, iktidara gelmek yolun sonu değildir. Yeni bir başlangıçtır...İktidara gelince de, tüm dünya Müslüman olsa da, düşmanlara karşı üstünlük sağlansa da, müslümanın kavgası münküre (inkar edene), harama ve kötüye karşı devam eder”.

Görüldüğü gibi, bugün Başbakanlık Müsteşarı olarak görev yapan Ömer Dinçer, Anayasa’nın 1. maddesinde yer alan ve Devletin şeklini tanımlayan “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir” ilkesini ve 2. maddesinde belirtilen -başta laiklik olmak üzere- Cumhuriyet’in temel niteliklerini değiştirmek üzere bir kalkışma içinde olduklarını açıkça ifade etmiştir. Keza, “adem-i merkeziyet” adı altında üniter devleti açıkça hedef aldığı konuşmasında, Anayasa’nın 3. maddesiyle güvence altına alınan “Devletin bütünlüğü”nü parçalamak iradelerini açıklamıştır.

Oysa, bilindiği gibi Anayasa’nın 4. maddesinde Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu, Cumhuriyet’in temel nitelikleri ve Devletin bütünlüğüne ilişkin bu hükümlerin değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceği öngörülmüştür.

Üstelik, konuşmanın son bölümünde; “İktidara gelince de, tüm dünya Müslüman olsa da, düşmanlara karşı üstünlük sağlansa da, Müslümanın kavgası münküre, harama ve kötüye karşı devam eder” denilmesi, bu tehlikeyi daha da artırmaktadır.

Başbakanlık Müsteşarlığı, en üst düzeyde kamu görevlisidir. Bu makam, kilit bir mevkidir. Bu bir makama, tüm uyarılara ve eleştirilere rağmen bu kişinin atanması ve görevinin ısrarla sürdürülmesi, AKP Genel Başkanı ve merkez yöneticilerinin icraatıdır ve AKP’nin gerçekleştirmek istediği hedefi ortaya koymaktadır.

IV. AKP Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile AKP Hükümetinde görevli bakanların tarikatlarla ilişkileri:

3 Kasım 2002 seçimlerinden sonra kurulan 58. AKP Hükümetinin bakanlarına Aydınlık Dergisi tarafından şu sorular yöneltildi:

1) Nakşibendi – Nur tarikatına ne zaman girdiniz?
2) Bu tarikat içindeki sorumluluklarınız ve yükümlülükleriniz nelerdir?
3) Mensubu bulunduğunuz tarikatın topluma yararları nelerdir?
Başbakan ve bakanlardan hiçbiri bu soruları yanıtlamadılar. Bunun üzerine Aydınlık Dergisi, yaptığı araştırma sonuçlarını 24 Kasım 2002 tarihli sayısında yayımladı. Bu araştırmada:

O tarihte fiili Başbakan konumunda bulunan AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, Nakşibendi tarikatının İskenderpaşa dergahından;

Başbakan Abdullah Gül’ün, Nakşibendi tarikatının İskenderpaşa dergahına yakın;

Başbakan Yardımcısı M.Ali Şahin’in, Nakşibendi tarikatından;

Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener’in, Eski Humeynicilerden;

Devlet Bakanı Beşir Atalay’ın, Nakşibendi tarikatından;

Devlet Bakanı Ali Babacan’ın, Nakşibendi tarikatından;

Devlet Bakanı Mehmet Aydın’ın, Fethullahçılardan;

Adalet Bakanı Cemil Çiçek’in, Yeniden Milli Mücadelecilerden;

Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün, Nakşibendi tarikatından,

İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu’nun, Nakşibendi tarikatından;

Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın, Nakşibendi tarikatından;

Bayındırlık ve İskan Bakanı Zeki Ergezen’in, Nakşibendi tarikatından;

Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın, Nakşibendi tarikatından;

Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın, Nakşibendi tarikatından;

Tarım ve Köy İşleri Bakanı Sami Güçlü, Nakşibendi tarikatından;

Çalışma Bakanı Murat Başesgioğlu’nun, Nur tarikatından;

Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali Coşkun’un, Nakşibendi tarikatından;

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler’in, Nakşibendi tarikatından;

Kültür Bakanı Hüseyin Çelik’in, Nur tarikatından; oldukları açıklandı.

Daha sonra bunlardan yalnızca, halen Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı olan Abdullah Gül, Milli Savunma Bakını Vecdi Gönül ile İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu itirazda bulunarak tarikat ilişkilerini reddettiler. Diğerlerinin açıklanan belge ve bilgiler ışığında ortaya çıkan tarikat ilişkilerine bir itirazları olmadı.

Ekte sunulan bu araştırmada AKP ileri gelenlerinin bu tarikat ilişkileri ile ilgili bilgiler detaylarıyla açıklanmaktadır. Bugüne değin bu açıklamaların hiçbiri yalanlanmadığı gibi, ortaya çıkan diğer olgular da bu tarikat ilişkilerini doğrulayıcı yönde olmuştur.

Nitekim 15 Mart 2004 günü Nevşehir’de Rufai Şeyhinin cenazesi Cumhuriyet yıkıcısı bir gösteriye dönüştürülürken, bu eylemde de yine başrolü AKP oynadı. AKP, Nevşehir milletvekilleri Rıdvan Köybaşı ve Osman Seyfi’nin de katıldığı kavuklu – sarıklı tarikat töreninin ön safındaydı.

29 Aralık 2003 günü Fatih Camisi avlusunda Nakşibendi Şeyhi’nin cenazesinde de benzer manzaraları görmüştük.

Bilindiği gibi tekkeler, zaviyeler, tarikatlar Cumhuriyetin Devrim Kanunlarıyla tasfiye edilmiştir. Tekke ve zaviyeler, 2 Eylül 1925 tarih ve 2413 sayılı “Tekâya ve Zevâya Hakkındaki Kararname” başlığını taşıyan Hükümet Kararnamesiyle kapatılmışlardır. Hükümetin bu kararnameyi kabul ettiği toplantıya Mustafa Kemal Atatürk başkanlık etmiştir. Kararnamenin 4. maddesinde, kapatılan tarikatların binalarından “okul olarak kullanılmaya elverişli olanların okul yapılması” öngörülüyordu.

Hükümet Kararnamesinden üç ay sonra, 13 Aralık 1925 günü Tekke, Zaviye ve Türbelerin Kapatılması Hakkındaki Kanun yürürlüğe girdi. Kanun, Kararnameyle hemen hemen aynı hükümleri içeriyordu. Kanunun gerekçesinde, tekke ve zaviyelerin “Ortaçağa ait hadise ve kurumlar” olduğu saptanarak, “asri ve medeni muhitlerin hiçbirinde bu kurumlara tahammül edilemediği” belirtilmekteydi.

Adliye Encümeni’nin bu kanuna ilişkin 26 Temmuz 1341 (1925) tarihli mazbatasında ise şöyle denilmektedir: “Medeni hayatın bütün icaplarına emeğini vermeyi hayat şiarı kabul etmiş olan Türk milletinin emek adımları ve sürekli çalışması önünde, bu köhne kurumların ne büyük engeller, ne kadar korkunç uçurumlar oluşturduğu tarihten birçok emsaliyle ve son isyan vakasıyla (Şeyh Sait İsyanı kastediliyor) doğrulanmış olduğunda, teklife saik olan sebepler encümenimizce de uygun görülmüştür”.

İşte bugün Türkiye, tekrar aynı yere getirilmek istenmektedir. Cumhuriyet’in tasfiye ettiği bu tarikatlar, şimdi dışarıdan güdümlü bir operasyonla oluşturulan AKP iktidarı eliyle Cumhuriyet’in tepesine oturtulmuş bulunuyor.

V. AKP Niğde – Ulukışla örgütünün propaganda minibüsü üzerine “İktidarla El Ele, 84 Yıllık Karanlığa Son” yazılarak sürdürülen Cumhuriyet karşıtı propaganda ve Samandağ’da AKP seçim otobüsünden Atatürk posterinin yere atılıp parçalanması olayı :

12 Mart 2003 tarihli gazete haberlerine göre, AKP’nin Niğde – Ulukışla örgütünün propaganda minibüsünün üzerine “İktidarla El Ele, 84 Yıllık Karanlığa Son” yazılmıştır. AKP örgütü, bu minibüsle propaganda çalışması yapmıştır. Bu konuda -ekteki iddianameden de anlaşılacağı gibi- AKP’nin yerel yöneticilerinin cezalandırılması istemiyle kamu davası acılmış bulunmaktadır

Büyük önder Atatürk’ün de vurguladığı gibi, Türkiye Cumhuriyeti fiilen 23 Nisan 1920 günü yani bundan tam 84 yıl önce kurulmuştur. AKP, bu propagandası ile Cumhuriyet dönemini “karanlık” bir dönem olarak nitelendirmekte ve 84 yıllık Cumhuriyeti yıkma programını açıklamaktadır.

Söz konusu eylem münferit bir olay değildir. Nitekim aynı gün, yani 12 Mart 2003 tarihinde Hatay’ın Samandağ ilçesinde AKP seçim otobüsünden camlı-çerçeveli Atatürk posteri fırlatılıp yere atılarak parçalanmıştır. Ekte belgelerini sunduğumuz bu olay hakkında Samandağ C. Başsavcılığı’nca Hz.2004/396 sayı ile soruşturma açılmış bulunmaktadır.

VI. AKP Isparta Milletvekili Recep Özel’in, Isparta’da AKP İl Genel Meclisi üyeleri ile birlikte köy ziyaretinde yaptığı “80 yıllık pisliği temizliyoruz” şeklindeki açıklama: Ekte örneği sunulu gazete haberlerine göre, AKP Isparta Milletvekili Recep Özel, yaptığı konuşmada “80 yıllık pisliği temizliyoruz” diyerek doğrudan Cumhuriyeti hedef aldıklarını açıklamıştır.

Anayasa’nın “Başlangıç” bölümünde; “Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı” belirtilmiştir. Anayasa’nın 1. maddesinde “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir” denilmiş ve 2. maddesiyle “Türkiye Cumhuriyeti(nin)...Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti” olduğu vurgulanmıştır. 4. maddeye göre de, yönetim şekli ve Cumhuriyetin nitelikleri ile ilgili hükümler değiştirilemez ve bunların değiştirilmesi teklif dahi edilemez.

İşte AKP, bu temel ilkelere dayalı 80 yıllık Cumhuriyeti, “karanlık” dönem, Cumhuriyet’in temel değerlerini “pislik” olarak kabul edip, bu Cumhuriyeti “iktidarla el ele” yıkacağını, buna “son” vereceğini pervasızca ilan etmektedir.

Tek başına bu olgu dahi göstermektedir ki, AKP, Cumhuriyet yıkıcısı faaliyetlerin mihrakı haline gelmiştir.

Bu amaçla bir siyasal parti kurulması, bu yolda propaganda yapılması Anayasal açıdan mümkün değildir. Bir siyasi partinin böyle bir programı olamaz. Bu durum kapatma nedenidir.

VII. “40 yıllık çözümsüzlük politikasını terk ediyoruz” söylemiyle ulusal Kıbrıs davasından vazgeçilmesi:

Başbakan Tayip Erdoğan, iktidara geldiği ilk günlerde “40 yıllık çözümsüzlük politikasını terk ediyoruz” diyerek, Türkiye’nin ulusal Kıbrıs davasından vazgeçtiklerini açıklamıştır.

24 Nisan 2004’teki Annan Planı için yapılan referandum da aynı planın bir parçasıdır.

KKTC 1. Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ı sırtından hançerlemişlerdir. Denktaş bunu açıkça söyledi: “Elime kovboy filmlerindeki gibi bir kazma vermişler. Tabancayı şakağıma dayamışlar. Bana mezarımı kazdırıyorlar.”

3 Kasım 2002’de iktidara gelen AKP Hükümeti dönemi ile birlikte Türkiye’nin AB ilişkileri de yeni bir ivme kazandı. Yeni Hükümet, Kıbrıs başta olmak üzere pek çok alanda geleneksel dış politikadan vazgeçerek “yeni açılımlar” getirmek istediğini açıkladı.

Rumlar’ın Kıbrıs’ın tamamı adına birliğe katılması tehlikesi kamuoyunda büyük endişelere neden olurken hem dış hem iç politikadaki sorunların çözümünü Avrupa Birliği üyeliğine bağlayan AKP Hükümeti, Türkiye’nin Kıbrıs politikasını sil baştan değiştirdi. “Kıbrıs’ta çözümsüzlük çözüm değildir” diyen Başbakan Tayyip Erdoğan, iki tarafın birleşmesini öngören Annan Planı’na sarıldı. Fakat 24 Nisan’da Ada’da yapılan referanduma Türk tarafının büyük çoğunluğu “evet” demesine rağmen Rumlar “hayır” dedi.

“Bir ‘Evet’ De, Dünyaya Bağlan” sloganları arasında yapılan referandum sonrası KKTC için uluslar arası camianın verdiği sözler de yerine getirilmedi.

Rum tarafının tek yanlı olarak AB’ye alınması halinde Kuzey’le birleşmeye gideceği üzerine kurulu eski politikayı terk eden AKP iktidarı, Rumlar’ı Ada’nın tek temsilcisi olarak üyeliğe almak isteyen AB’nin tek tereddüdünü de “tehdit ve şantaja dayalı politikadan vazgeçiyoruz” diyerek ortadan kaldırdı.

Bu cevapla rahatlayan AB, 1 Mayıs 2004’te referandumdan bir hafta sonra adeta “hayır” diyen Rumları ödüllendirir gibi Rum Kesimi’ni Kıbrıs’ın tek temsilcisi olarak üyeliğe kabul etti. Kıbrıs Rum Kesimi dahil 10 yeni üyeyi bünyesine katarak beşinci genişlemesini de gerçekleştirdi.

VIII. Tel Afar’da ABD tarafından katledilen Türkmenler’in “terörist” olarak ilan edilmesi ve İskenderun Limanı’ndan Irak’a askeri araç ve cephane sevki:

Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Türkiye’deyken Telafer’deki ABD katliamıyla ilgili sessiz kalmayı yeğliyordu. Gelen Türkmen heyetlerine ise üzüntülerini ifade ediyordu. Ama Eylül 2005’te New York’a gittiğinde, ABD’nin Türkmenler’i Telafer’de katliama tabi tuğu gerçeğini unutarak şunları söyledi:

“Nasıl Telafer’de silahlı direnişçiler var diye operasyonlar yapılabiliyorsa, başka teröristlerin bulunduğu yerlerde de operasyonların yapılması gerekir. Bu bizim beklentimizdir. Irak’ın gücünün ne olduğunu tabii ki biliyoruz.”

Böylece Telafer’deki Türkmen kardeşlerimiz Dışişleri Bakanı tarafından “terörist” ilan edilmiştir.

Başbakan Erdoğan da New York’ta yaptığı açıklamalarda peşmerge lideri Talabani ile görüşmesinden önce şunları söylemişti:

“ABD ile ortak bir mücadeleyi her zaman yapıyoruz. Bu süreci de bu şekilde devam ettirerek, Irak’ı adeta terör örgütlerinin bir antrenman alanı olmaktan çıkarılması, bunun çabası ve gayreti içerisindeyiz.”

İşte bu anlayışla ABD’nin İskenderun Limanı’ndan Irak’a askeri araç ve cephane sevkine olanak tanınmıştır. AKP Hükümeti’nin bu uygulamaları komşularımızla aramızı açmaktadır ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 304. maddesinde tanımlandığı gibi, “Türkiye Cumhuriyeti devletine karşı savaş açması veya hasmane hareketlerde bulunması için yabancı devlet yetkililerini tahrik etmek” ve “bu amaca yönelik olarak yabancı devlet yetkilileri ile işbirliği yapmak” tır.

IX. Özelleştirmeler yoluyla kamunun zarara uğratılması:

Kendisinin Türkiye’yi pazarlamakla görevli olduğunu söyleyen AKP Genel Başkanı R. Tayyip Erdoğan ve başında bulunduğu Hükümet, özelleştirmeler yoluyla kamuyu büyük zararlara uğratmışlardır. Bunu, günlük basında yer alan haberlerden dahi saptamak mümkündür.

12 Nisan 2003 tarihinde, özelleştirmeden sorumlu Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, yaptığı bir konuşmada özelleştirme politikalarını anlattı. Unakıtan’ın “babalar gibi satarım” sözü son yılların siyaset sahnesine damgasını vurdu.

AKP Hükümetinin özelleştirmeye yönelik uygulamalarının tamamına yakınının yürütmesinin yargı tarafından durdurulması ve iptal edilmeşi olması da AKP iktidarının Anayasa’yı hiçe sayma tutumundaki ısrarını göstermektedir.

X. Adalet Bakanlığı’nın Anayasa’yı ihlal suçu oluşturan eylemleri :

1. Ceza Kanunu gerekçesinde tahrifat

1 Nisan 2005 tarihinde yürürlüğe girecek olan yeni Türk Ceza Kanunu’nun basımını yapan Adalet Bakanlığı, kanunun gerekçesinde tahrifat yapmıştır.

Komisyondan 306. madde olarak sevk edilen “Temel Milli Yararlara Karşı Hareket” suçu, Genel Kurul’da madde numarası değiştirilerek 305. madde olarak kabul edilmişti.

Madde aynen şöyledir:

“(1) Temel milli yararlara karşı fiillerde bulunmak maksadıyla veya bu nedenle, yabancı kişi veya kuruluşlardan doğrudan doğruya veya dolaylı olarak kendisi veya başkası için maddi yarar sağlayan vatandaşa, üç yıldan on yıla kadar hapis ve onbin güne kadar adli para cezası verilir. Yarar sağlayan veya vaat eden kişi hakkında da aynı cezaya hükmolunur.

“(2) Fiilin savaş sırasında işlenmiş ya da yararın basın ve yayın yoluyla propaganda yapmak için verilmiş veya vaat edilmiş olması halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır.

“(3) Suç savaş hali dışında işlendiği takdirde, bu nedenle kovuşturma yapılması Adalet Bakanının iznine bağlıdır.

“(4) Temel milli yararlar deyiminden; bağımsızlık, toprak bütünlüğü, milli güvenlik ve Cumhuriyetin Anayasada belirtilen temel nitelikleri anlaşılır”.

Maddenin gerekçesinde ikinci fıkra ile ilgili olarak şöyle deniliyor:

“Keza, bu fıkraya göre, basın ve yayın yoluyla propaganda yapmak üzere para veya yarar veya vaat kabul edilmiş ise ceza artırılacaktır. Para, yarar veya vaat kabul edilmek suretiyle bugün Türk askerinin Kıbrıs’tan çekilmesi veya bu konuda Türkiye aleyhine bir çözüm yolunun kabulü için veya sırf Türkiye’ye zarar vermek maksadıyla, tarihsel gerçeklere aykırı olarak, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Ermenilerin soykırıma uğradıklarının basın ve yayın yoluyla propagandasının yapılması gibi”.

Görüldüğü gibi, bu madde gerekçesine göre, bir yarar karşılığında Kıbrıs’tan Türk askerinin çekilmesini istemek ya da Türklerin Ermenileri soykırıma uğrattıklarını öne sürmek suçtur.

Bu madde ve özellikle gerekçesi, Batı merkezlerinin tepkisini çekmişti. Bu tepkinin Adalet Bakanlığı üzerinde oldukça etkili olduğu anlaşılıyor. Nitekim, Adalet Bakanlığı, Yayın İşleri Dairesi Başkanlığı’nca basılan gerekçeli “Türk Ceza Kanunu”nda, gerekçenin bu bölümü çıkarılmıştır (s. 352).

Böylece, Meclis iradesine de aykırı olarak, Kıbrıs’ta Türkiye aleyhine bir çözümün ya da sözde Ermeni soykırımının propagandasını yapmak, suç olmaktan çıkarılmak istenmiştir.

Cumhuriyet tarihinde örneğine rastlanmayan ve dış baskılar karşısında boyun eğişin somut ifadesi olan bu tahrifat, Türkiye’nin sürüklendiği durumun vahametini göstermektedir.

Adalet Bakanlığı’nın, gerekçesiyle bir bütün olan yasada değişiklik yapma yetkisi bulunmadığına kuşku yoktur.

Gerekçeden özellikle bu bölümün çıkarılmış olması, siyasal iktidarın Kıbrıs ve Ermeni sorunlarında da temel milli yararları savunmak niyetinde olmadığını, Batı’ya karşı teslimiyet içinde bulunduğunu göstermektedir.

Kitabı basan Türkiye Cumhuriyeti’nin Adalet Bakanlığı’dır. Bu kitap, başta yargıçlar ve savcılar olmak üzere uygulayıcılar tarafından kullanılacaktır. Gerekçesi sansür edilmiş bu hüküm nasıl uygulanacaktır?

Gerekçesi Adalet Bakanlığı’nca sansür edilmiş bir hükmün “Cumhuriyetin müeyyidesi” olarak kullanılması mümkün müdür?

Bu suç savaş hali dışında işlendiği takdirde, “kovuşturma yapılması Adalet Bakanının iznine bağlı” olduğuna göre, yasanın gerekçesini sansür etme ihtiyacı duyan Adalet Bakanı bu yetkisini yasanın amacı doğrultusunda nasıl kullanacaktır?

2. Temel yasalar için AB onayı



Adalet Bakanlığı ile Avrupa Birliği ve Avrupa Konseyi arasında imzalanan ve toplam bütçesinin 1.465.000 Euro olduğu açıklanan ortak projeye göre, belirlenen 225 yargıç ve savcımız Avrupalı uzmanlarca insan hakları alanında eğitici olarak eğitilmiştir.

Aynı projede, Adalet Bakanlığı’nca hazırlanan kanun tasarılarının öncelikle görüş alınmak üzere Avrupa Birliği ve Avrupa Konseyi’ne sunulması şartı vardır.

Bakanlıkça yapılan açıklamada;

Türk Ceza Kanunu,

Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemeleri Kanunu,

Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu,

Ceza Muhakemeleri Kanunu,

Ceza İnfaz Kanunu,

Aile Mahkemeleri Kanunu gibi temel yasaların daha tasarı safhasında iken TBMM’den önce Avrupa Birliği ve Avrupa Konseyi’nin onayına sunulduğu, görüşlerinin alındığı ve bu görüşlerin “söz konusu kanun tasarılarının yasalaşma çalışmalarında değerlendirildiği” belirtilmiştir.

Anayasa’nın 7. maddesinde, “Yasama yetkisi Türk Milleti adına TBMM’nindir. Bu yetki devredilemez” denilmektedir.

Adalet Bakanlığı’nın, hazırlayacağı yasa tasarıları konusunda öncelikle AB’den onay alma taahhüdünde bulunması, yasama yetkisinin AB ile paylaşılması anlamına gelir.

3. Ulusal egemenliğin AB’ne devri

Adalet Bakanlığı Avrupa Birliği Genel Müdürlüğü’nce, AB Anayasası gereği Anayasa’da yapılması düşünülen değişikliklerle ilgili bir paket hazırlandığı açıklandı. Basına da yansıyan bu pakete göre, öncelikle Anayasa’nın on maddesinde değişiklik öngörülüyor.

Egemenliğin kullanımı, yasama, yürütme ve yargının AB’ye uyumu, AB hukukunun üstünlüğü, yabancıların hakları gibi temel hükümlerde yapılması düşünülen değişiklikler şunlar:

Egemenlik

Anayasa’nın “Egemenlik kayıtsız şartsız Milletindir” denilen 6. maddesinde, bu egemenliğin nasıl kullanılacağına ilişkin hüküm, “Egemenliğin kullanılması AB üyeliğinin gerektirdiği haller dışında hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz...” şeklinde değiştiriliyor.

Yasama Yetkisi

Anayasa’nın 7. maddesinde yer alan “Yasama yetkisi Türk Milleti adına TBMM’nindir. Bu yetki devredilemez” hükmünün; “Yasama yetkisi Türk Milleti adına TBMM’nindir. AB üyeliğinin gerektirdiği haller dışında bu yetkinin kullanılması devredilemez” biçiminde değiştirilmesi öneriliyor.

Yürütme Yetkisi ve Görevi

Anayasa’nın 9. maddesi; “Yürütme yetkisi ve görevi, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından, Anayasaya, kanunlara ve AB hukukuna uygun olarak kullanılır ve yerine getirilir” şeklinde değiştiriliyor.

Yargı Yetkisi

Anayasa’nın, yargı yetkisinin Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılacağına ilişkin 9. maddesi için geliştirilen öneri ise şöyle: “Yargı yetkisi, Türkiye’nin taraf olduğu anlaşma gerekleri saklı kalmak kaydıyla Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır”.

Yabancıların Durumu

“Temel hak ve hürriyetler, yabancılar için, milletlerarası hukuka uygun olarak kanunla sınırlanabilir” denilen Anayasa’nın 16. maddesi; “Temel hak ve hürriyetler, AB vatandaşları dışındaki yabancılar için milletlerarası hukuka uygun olarak kanunla sınırlanabilir” şeklinde değiştiriliyor.

Suç ve Cezalara İlişkin Esaslar

“Vatandaş, suç sebebiyle yabancı bir ülkeye geri verilemez” denilen ve AB’ye uyum anlayışıyla 7 Mayıs 2004 tarihinde “Uluslararası Ceza Divanına taraf olmanın gerektirdiği yükümlülükler hariç olmak üzere vatandaş, suç sebebiyle yabancı bir ülkeye verilemez” şeklinde değiştirilmiş bulunan Anayasa’nın 38. maddesinin son fıkrasının, bu kez de; “Vatandaş, usulünce onaylanmış uluslararası anlaşmalar ve AB müktesebatının gerektirdiği haller dışında, suç sebebiyle yabancı bir ülkeye iade edilemez” biçiminde değiştirilmesi öneriliyor.

Seçme, Seçilme ve Siyasi Faaliyette Bulunma Hakları

Anayasa’nın 67. maddesine şu fıkranın eklenmesi isteniyor: “Türkiye’de yaşayan AB vatandaşları yerel seçimlerde; seçme seçilme, bu amaçla bağımsız olarak veya bir siyasi parti içinde siyasi faaliyette bulunma hakkına sahiptir”.

Dilekçe Hakkı

Anayasa’nın, dilekçe hakkına ilişkin 74. maddesinin 1. fıkrasındaki “vatandaşlar” sözcüğünün “AB ve Türk vatandaşları” şeklinde değiştirilmesi öneriliyor. Bu fıkranın önerilen yeni şekli şöyle; “AB ve Türk vatandaşları, kendileriyle veya kamu ile ilgili dilek ve şikayetleri hakkında, yetkili makamlara ve TBMM’ne yazı ile başvurma hakkına sahiptir”.

Milletlerarası Andlaşmaları Uygun Bulma

Anayasa’nın 90. maddesi, 7 Mayıs 2004 tarihinde değiştirilerek, “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz” biçimindeki son fıkrasına, “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş bulunan temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır” cümlesi eklenmişti. Düzenleme bu biçimiyle dahi AB’yi tatmin etmemiş olacak ki bu kez 7-8 ay önce eklenen bu cümle, “AB müktesebatı ulusal mevzuatın üzerindedir” şeklinde değiştirilmek isteniyor.

Mahkemelerin Bağımsızlığı

Anayasa’nın 138. maddesinin 1. fıkrasının şu şekilde değiştirilmesi öneriliyor: “Hakimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve AB müktesebatı dahil hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler”.

Sonuç

Bu değişiklikler gerçekleşecek olursa;

- Ulusal egemenlik AB ile paylaşılacak, hatta ona devredilecektir.

- Yasama yetkisi de AB ile paylaşılacak, temel yasalarda bu yetki AB’ne devredilecektir.

- Cumhurbaşkanı ve Hükümet, yürütme yetkisini kullanırlarken AB hukukuna uymak zorunda olacaklardır.

- Türkiye Cumhuriyeti mahkemeleri, yargı yetkisini, uluslararası mahkemeler ve diğer yargı organlarıyla birlikte kullanacaklardır.

- AB vatandaşları yabancı sayılmayacaklar, tüm temel hak ve hürriyetlerden aynen Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları gibi yararlanacaklardır. Bu hakları hiçbir şekilde kısıtlanamayacaktır. Bunun için karşılıklılık ilkesi dahi aranmayacaktır.

- AB hukuku gerektiriyorsa, herhangi bir suç işlediği ileri sürülen vatandaşlarımız, yargılanıp cezalandırılabilmesi için isteyen yabancı ülkeye teslim edilecektir.

- AB vatandaşları Türkiye’de Belediye Başkanı seçilebilecek, diğer yerel organlarda görev alabilecek, bu amaçla siyasi partilere de girip faaliyette bulunabileceklerdir.

- AB vatandaşları, dilekçe hakkından da karşılıklılık koşulu aranmaksızın aynen Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları gibi yararlanacaklardır. Kamu ile ilgili konularda başvuru hakkını kullanabileceklerdir.

- AB mevzuatı, tümüyle ulusal kanunlarımızın üstünde olacak, AB mevzuatına uymayan kanunlarımızın yerine AB hukuku uygulanacaktır. Yani, TBMM’nin yasama yetkisi bundan böyle AB mevzuatına uygun “tüzük” ve “yönetmelik”ler yapmakla sınırlı olacaktır.

- Türkiye Cumhuriyeti’nde yargıçlar, bundan böyle AB hukukuna göre karar vereceklerdir.

Anayasa’yı ihlâl suçu

AB’nin bu girişimleri sonucunda Adalet Bakanlığı’nca hazırlanan Anayasa değişiklik projelerinin gerekçeleri dahi, AB sürecinde yürütülen çalışmaların ve yapılan anlaşmaların “Anayasayı ihlâl” girişimi olduğunu göstermektedir.

Özellikle, Anayasa’nın “Egemenlik” hakkının düzenlendiği 6. maddesinde öngörülen değişikliğin gerekçesinde, Anayasa’nın bu hükmü var olduğu sürece AB üyeliğinin mümkün olmadığı, bu nedenle söz konusu hükmün değiştirilmesi gerektiği ifade edilmektedir.

Tek başına bu gerekçe, Anayasa değiştirilmeksizin, Türkiye Cumhuriyeti adına AB yetkilileriyle bu tür anlaşmalar yapılmasının, taahhütlerde bulunulmasının, çıkarılacak yasaların AB makamlarının ön denetimine sunulmasının, “Katılım Ortaklığı” gibi sözleşmeler bağıtlanmasının, üstelik bu sözleşmelerin TBMM’nin denetim ve onayından geçirilmeksizin uygulanmasının yürürlükteki Anayasa’ya aykırı düştüğünü, “Anayasayı ihlâl” suçunu oluşturduğunu göstermektedir.

Türkiye yakın tarihinde de bu tür girişimler yaşadı. Bu girişimlerde bulunanlar “hain-i vatan” addolundular.

4. Yabancı parasıyla yargıç-savcı eğitimi

Türkiye’de, başka alanlar gibi adalet teşkilatının da AB denetimine geçmek üzere olduğunu görüyoruz.

Uluslararası sözleşmeleri ulusal yasalarının üstüne çıkaran Türkiye’nin yargıç ve savcıları, Avrupalı “uzmanlar”ca eğitilmiş, Avrupa parasıyla ağırlanmış, yedirilip içirilmişlerdir. Hem de resmi yazışmalara dayalı olarak!...

Türkiye ile Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği Ortak Projeleri çerçevesinde “Avrupa Birliği Müktesebatının Üstlenilmesine Dair Türkiye Ulusal Programı”nın uygulanma kapasitesinin güçlendirilmesi amacıyla, Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği’nce yurt çapında “eğitim programları” uygulanmıştır. Adalet Bakanlığı’nca saptanan yargıç ve savcılar, bu “eğitim” süresince “görevli” sayılmışlardır.

7’şer, 8’er kişilik gruplara ayrılan yargıç ve savcılarımız, Avrupa’dan gelen “uzmanlar” ile Avrupa devletlerinin Büyükelçilikleri ve özellikle İngiltere Büyükelçiliği’nce görevlendirilen yabancı “uzmanlar”ca belli merkezlerde toplanıp 3-4 günlük “eğitim”e tabi tutulmuşlardır.

9 bölge ve 30 merkezde toplam 206 eğitim semineri şeklinde sürdürülen bu faaliyetlerle ilgili olarak Adalet Bakanlığı Eğitim Dairesi Başkanlığı’nca yayımlanan genelgeye göre;

Bu yolla 9 270 yargıç ve savcı eğitimden geçirilmiştir.

Bu eğitim, bir “seferberlik zihniyeti içinde” yürütülmüştür.

Eğitimlerin, yargıç ve savcıların atanmalarına ilişkin kararnameler çıkmadan tamamlanması, atamaların buna göre yapılması öngörülmüştür.

Belirlenen hakim ve savcılar, bu eğitime katılmakla zorunlu tutulmuşlardır. Çok özel durumlar ve sağlık sebepleri dışında mazeret öne sürmeleri yasaklanmıştır.

30 ayrı merkezin Cumhuriyet Başsavcılıkları, bu işler için görevlendirilmiştir. Diğer il ve ilçe Cumhuriyet Başsavcılıkları da bu çalışmaya lojistik destek sağlamakla yükümlü kılınmıştır.

Eğitim çalışmalarında Avrupa Konseyi’nce hazırlanıp Türkçe’ye çevrilerek 10 000 adet basılan 7 adet el kitapçığı kullanılmıştır.

Gene bu genelgeye göre;

İaşe ve ibate giderleri ile yemek ve sair harcamalar, Avrupa Birliği, Avrupa Konseyi ve bu kuruluşların yönlendirmesiyle Avrupa ülkelerince karşılanmıştır.

Eğitime alınacak 3 440 yargıç ve savcının belirtilen masraflarının 275 milyar lirası İngiltere Büyükelçiliği’nce verilmiştir.

Nitekim 6 Ekim 2004 tarihli “AB İlerleme Raporu”nda da 1995-2003 yılları arasında Türkiye’deki çeşitli programlara 1098 milyon Euro, 2004 yılında uygulanan “Ulusal Program”a da 256,6 milyon Euro tahsis edildiği açıklanmıştır.

2004 yılı içinde fiilen uygulanan bu plan, Cumhuriyet Türkiyesine yakışmamaktadır. Türkiye eğer gerekiyorsa kendi yargıcını, kendi savcısını eğitebilecek bir ülkedir. Ne bunun için Batı’nın üç-beş yüz milyarına, ne de uzmanına gereksinimi vardır. Unutulmasın ki; para veren, emir verir. Para alan da emir almak durumunda kalır.

Üstelik Türkiye, “savcı” unvanının başına “Cumhuriyet” ibaresini ekleyen tek ülkedir. Çünkü onların görevi, Cumhuriyet’i korumaktır. Onların görevi, “Cumhuriyet’in kılıcı”nı sallamaktır.

Atalarımız, “gavurun ekmeğini yiyen kılıcını sallar” demişler. Yol, barınma ve yemek giderleri Avrupa ülkelerince karşılanan, onlar tarafından eğitilen yargıç ve savcılar, dileriz ki ellerindeki kılıcı değiştirmezler.

Adalet Bakanlığı’nın yabancı parasıyla yürüttüğü faaliyetler bunlardan ibaret değil. Örneğin, “Fikri Sınai Haklar Projesi” adı altında 2.289.450 Euro; “Yargının Modernizasyonu ve Cezaevleri Reformu Projesi” adı altında da 11.000.000 Euro alınmıştır.

Cumhuriyet’i kuranlar, Türk adliyesini kendi öz imkanlarıyla kurmuşlar, Cumhuriyet’in yargıç ve savcılarını, yabancılardan aldıkları paralarla ve yabancı uzmanlarla değil, devrimin kendi olanakları ve felsefesiyle eğitmişler ve şöyle seslenmişlerdir:

“Bir memlekette adli kuvvetin her kuvvete tefevvuku, o memlekette adaletin hakimiyetini ifade eder. Beşeriyeti...saadete ve hürriyete götüren inkılâpların, en son inkılâpların gayesi de budur. Adaletin ilk istikameti, milli kudretin bir tecellisi olan inkılâbın, bütün eserleriyle, netayiç ve zaruretleriyle, her ne pahasına olursa olsun siyaneti olmalıdır. İnkılâbın büyük menfaatleri, gayeleri, idealleri mevzubahis olunca şahsi hürriyetlerin, ferdi hakların ve endişelerin susması ve durması lazım gelir...” (Mahmut Esat Bozkurt, Adalet Bakanı)

XI. Yargı kararlarının hiçe sayılması :

AKP Hükümeti, idare mahkemeleri ve Danıştay’ın verdiği yürütmeyi durdurma ve iptal kararlarını “prensip kararları” alarak uygulamamaktadır. Örneğin:

- ENKA'ya ait İzmir Santrali'nin faaliyeti, Danıştay'ın yürütmeyi durdurma kararına rağmen prensip kararıyla sürdürüldü.

- Türkiye’nin toplam elektrik üretiminin dörtte birini karşılayan Adapazarı Santralı ile Ankara Doğalgaz Çevrim Santrali'nin sözleşmelerinin yürütmeleri durduruldu. Alınan prensip kararlarıyla bu karar görmezden gelindi.

- Cargill'in Bursa'da nişasta fabrikası kurmasına ilişkin çeşitli işlemlere karşı açılan davalarda verilen iptal kararları da prensip kararıyla görmezden gelindi.

- Son olarak da Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nun 2 Şubat 2006 tarihinde aldığı, TÜPRAŞ’ın %51 hissesinin blok satışına ilişkin ihale komisyonu kararının ve ihale şartnamesinin yürütmesinin durdurulması kararı uygulanmamıştır.

Mahkeme kararlarının uygulanmaması suçtur. Anayasa’nın 138/3. maddesine göre: “… idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır… Mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktirmez”.

Belirtilen yargı kararlarını uygulamayan hükümet Anayasa’yı çiğnemiş, Anayasal suç işlemiştir.

XII. Yargıya müdahale :

Danıştay’ın “Başbakan, hukuku engel görüyor” açıklamasından sonra, 7 Nisan 2006’da Yargıtay Başsavcısı Nuri Ok da, Hükümetin yargıya müdahale ettiğini, bu müdahaleyi gelecekte de sürdürme niyetinde olduğunu söylemiştir.

XIII. Başbakan Erdoğan’ın “Büyük Ortadoğu Projesi’nde Diyarbakır’ı merkez yapacağız” şeklindeki açıklamaları ve bu proje kapsamındaki “eşbaşkanlık” iddiaları :

Tayyip Erdoğan’ın yönetimindeki AKP Hükümeti, ABD7nin Büyük Ortadoğu Projesi’ndeki rolünü 15 Şubat 2004 akşamı Kanal D ekranında Fatih Altaylı’nın Teke Tek programında, “Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) içinde Diyarbakır’ı merkez yapacağız” açıklamasıyla ilan etti ve belli çevrelere ‘BOP içinde göreve hazırız’ mesajını gönderdi.

Tayyip Erdoğan 10 Ağustos 2005 günü de, “seçim barajının düşürülerek Kürtler’in Meclis’te temsiliyetinin sağlanması”, “PKK’ye genel af çıkarılması”, “AB reformlarının sürdürülmesi” ve “askere et yetki verilmemesi” talepleriyle yola çıkan Sorosçu aydınlarla Başbakanlık’ta 3.5 saatlik bir görüşme yaptı. Görüşmenin sonunda, heyetin sözcüleri, bir mutabakatın ortaya çıktığını açıkladılar. Heyet sözcüsü Gencay Gürsoy, “Başbakan Erdoğan, Kürt sorununun demokratik platformlarda demokrasinden taviz verilmedin çözüleceği konusunda bir teminat verdi. Bu son derece önemlidir ve ziyaretimizin başarıyla sonuçlandığının kanıtıdır.” diye konuştu.

Örneklerini çoğaltabileceğimiz bu olgular Recep Tayip Erdoğan’ın “eşbaşkanlığına” talip olduğu Büyük Ortadoğu Projesi içinde yer almanın ne anlama geldiğini açıkça göstermektedir. Bu, “Türkiye himayesinde Kürdistan” planıyla “Kerkük’ü alıyorum derken Diyarbakır’ı vermek” ten başka bir şey değildir.

XIV. “Entegre Sınır Yönetimi Projesi” adı altında alternatif ordu girişimi :

AB dayatmasıyla başlatılan “Entegre Sınır Yönetimi Projesi” 29 Mart 2006 tarihinde uygulamaya konuldu. Kara ve deniz sınır güvenliğinin özel bir birlik tarafından sağlanmasını öngören bu proje, İçişleri Bakanlığı’na bağlı ve TSK’ya alternatif bir silahlı güç oluşturma çabasıdır. Doğrudan İçişleri Bakanlığı’na bağlı olarak oluşturulacak 70.000 kişilik bu silahlı güç, Anayasa’ya aykırı biçimde “profesyonel ordu”ya geçiş girişimidir. Türk Ordusu’na yönelik bu projenin 3 milyar Euro olan maliyetinin %60’ının AB tarafından karşılanması da Türkiye’nin bağımsızlığı ve egemenliği açısından anlamlıdır.

 

http://www.ip.org.tr/lib/pages/detay.asp?goster=haberdetay&idhaber=6

 

.ANAYASA MAHKEMESİNİN TARİHİ GÖREVİ!

Milli Çözüm Dergisi

Ufuk EFE   

MART2007

 

 

Laçin ilçesi Narlı beldesinde, okula türbanıyla giden bir öğretmenle ilgili, Genel Sekreterliği aracılığıyla ve 13 Kasım 2006 tarihli bir yazıyla Çorum Valiliğine soruşturma ve rapor tutma talimatı yağdıran ve İslam'ın simgesi olan başörtüsü avcılığında bu kadar hassas davranan Cumhurbaşkanı Sn. Sezer, Kıbrıs'ta ve Kuzey Irak'ta kırmızı çizgilerimizin tepelenmesi ve AB hayaliyle egemenliğimizden ve geleceğimizden taviz verilmesine niye ciddi ve gerçekçi bir tavır koymuyor? Yoksa AKP'ye mazeret ve meşruiyet kazandırmak için danışıklı dövüş mü oynanıyor?

Sn. Cumhurbaşkanı, Müslüman Milletimizi devletten ve cumhuriyetten soğutan, din istismarcılarının ve AKP gibi Amerikan İslamcılarının kucağına atan bu Radikal laiklik kahramanlığını yaparken, Genel Sekreteri (Mason ve sabataist olduğu söylenen, gizli ve gerçek Cumhurbaşkanıymış gibi hareket eden) Kemal Nehrozoğlu'nun; AKP'li, karışık kökenli, Yahudilerin GAP bölgesinde toprak alımını kolaylaştırmak üzere gizli tamim çıkaracak kadar İsrail hizmetçisi, hinlikleri ve hainlikleriyle malum Korkut Özal ve Fetullah Gülen takipçisi İçişleri Bakanı Abdulkadir Aksu ile, Mardinli bir iş adamının özel ofisinde buluşup neler kaynaştırdığını ve kararlaştırdığını niye merak etmiyor?

Ve asıl sorumuz ve sorunumuz: Meclisiyle, Köşküyle; Hükümetiyle, Muhalefetiyle, bekamız ve bağımsızlığımız konusunda, Atatürk'ün işaret ve ifade ettiği gibi, böylesine "gaflet, delalet ve hatta hıyanet" tavırları sergilenirken:

Sıradan bir tabela partisini bile; ülke birliğimiz, Milli dirliğimiz ve anayasal düzenimiz için tehdit ve tehlike arz ettiğini görüp kapatan Anayasa Mahkememiz, gerekli tedbirleri almak için, ne günü bekliyor?!

Anayasa Mahkemesi; Hukuki, tarihi ve Milli görev ve yetkilerini yerine getirmesi zamanı gelmiştir ve geçmektedir.

Evet, Anayasa Mahkemesi Nedir?

Anayasa Mahkemesi; temel görevi Yasama organının kimi işlemlerinin Anayasa'ya uygunluğunu denetlemek olan, Türkiye Cumhuriyeti'nin bağımsızlık garantisi "olmazsa olmaz bir kurum" konumundadır!

Anayasa Mahkemesi, Türkiye Cumhuriyeti'nin istikbal ve istiklali için vardır!

Anayasa Mahkemesi; "sınırları Anayasa ile çizilmiş bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti"nin adalet kılıcı, Türk Devleti'nin bağımsızlığını temsil ve teslim eden çok önemli bir makamdır!

O halde "bugün bayrağı altında onurlandığımız Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin var oluş sebebi olan Milli Mücadele'yi sekteye uğratabilmek için elinden geleni yapan İttihat ve Terakki Hükümeti misali bir kadro" tam mesai çalışıp ülkenin tüm ana dinamiklerini dinamitlemekle meşgul olurken; o her şeyden aziz gördüğümüz "Anayasal süreç" neden çalışmıyor, çalışamıyor?

Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin geleceğini ve tam bağımsızlığını "AB'ciler ile BOP'çuların rant sofrası"na meze yapmaya kalkan "Edelman ataması, yabancı kurgu bir demokrasi kazası" olan (AKP Hükümeti); ülkede "Biz ne istersek o olur!" edasıyla boy gösterip tüm sosyo-ekonomik parametreleri alarm noktasına getirmişken, "Anayasal çerçevedeki emniyet sibopları" neden devreye girmiyor, giremiyor?

Acaba sistemin güvenlik ayarları neden "tehdit algılamasının sınırları"nı sürekli esnetiyor, genişletiyor?

Bu talihsiz ve tehlikeli girişimlere niçin göz yumuluyor ve ne gün bekleniyor?

Bu her şeyin üzerinde gördüğümüz "Anayasal çerçeve"nin kapsam ve gücünü hatırlayabilmek adına belki Anayasa Mahkemesi'nin temel görevlerine bir göz gezdirip, bu şablon üzere gitmek faydalı olacaktır.

Nedir Anayasa Mahkemesi'nin görevleri ya da yetkisi ve gücü?

1) Anayasa Mahkemesi; Cumhurbaşkanı'nı, Bakanlar Kurulu Üyeleri'ni, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, Askeri Yargıtay, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Başkan ve Üyeleri'ni, Başsavcıları'nı, Cumhuriyet Başsavcı Vekili'ni, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ve Sayıştay Başkan ve Üyeleri'ni görevleriyle ilgili suçlardan dolayı Yüce Divan sıfatıyla yargılayabilecek güç ve yetkiye sahiptir!

(Yüce Divan'da savcılık görevini Cumhuriyet Başsavcısı veya vekili yapar. Yüce Divan Kararları kesindir!)

2) Anayasa Mahkemesi; siyasi partilerin kapatılmasını Cumhuriyet Başsavcılığı'nın açacağı dava üzerine karara bağlar!

3) Anayasa Mahkemesi; siyasi partilerin mali denetimini de yapar!.

Niye mi endişe ediyoruz? Çünkü Türkiye kuşatılıyor ve İsrail'in dünya hakimiyeti sağlanmaya çalışılıyor!

Acaba Cumhurbaşkanı Sezer'in Kanaltürk Resepsiyonu'na Katılması ve Genel Sekreteri Nehrozoğlu'nun İçişleri Bakanı ile gizli ve özel buluşması ne anlam taşıyor?

Yer: Tunus Caddesi

Zaman: Öğle Suları

Aktörler: Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Kemal Nehrozoğlu, 0017 Plakalı Bakan Arabası (İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu)

Görüşme Yeri: Nehrozoğlu gibi Mardinli olan bir işadamının ofisi. (Aynı binada Nehrozoğlu'nun da ortağı olduğu iddia edilen Zeynep Turizm'in -daha sonra Forza Turizm oldu- ofisi bulunuyor.

İçişleri Bakanı Diyarbakırlı, Nehrozoğlu ve ofisinde buluşulan NATO müteahhidi işadamı da Mardinli. İlginç bir üçlü, ilginç bir toplantı!

Şimdi Merak ediyoruz:

  • İçişleri Bakanı ile Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Nehrozoğlu, niye birbirlerinin makamında değil de başka buluşma adresleri arıyor?
  • İçişleri Bakanı ile Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri, bir işadamının ofisinde neden ve niçin buluşup konuşuyor?
  • Devletin elinde onca güzel yer dururken neden bu görüşme "bir NATO müteahhidinin ofisi"nde gerçekleşiyor?
  • Bu görüşmeden sonra: YSK'ya müdahale ile kurulan bir iktidarda ve Cumhurbaşkanlığı'nda ne tür gelişmeler bekleniyor?
  • Hükümetin ve bazı tehlikeli süreçlerin muhaliflerine yönelik ne tür operasyonlar planlanıyor?
  • Nehrozoğlu Aksu'ya bir takım mesajlar iletti ise, bu niye bunu kendi makamında yapmıyor?
  • Aksu ve Nehrozoğlu bir sohbet toplantısı yaptı ise, bu niye devletten ve Milletten gizleniyor? Yoksa kirli işler mi çevriliyor?
  • Yapılan iş, devlet onuruna ve Cumhurbaşkanlığı Makamı'nın ağırlığına ve saygınlığına ne kadar yakışıyor?
  • İçişleri Bakanı A. Aksu ve (Cumhurbaşkanlığı Genel sekreteri) Nehrozoğlu'nun aynı anda bir işadamının, bir NATO müteahhidi olan şahsın özel ofisinde görüşmesi gerçekten gayri ciddi ve şüphe içerikli bir olaydır. Acaba ülkeyi hangi el yönetiyor ve Cumhurbaşkanlığı ile iktidar danışıklı dövüş mü yapıyor?

  • En azından devletin gözü kulağı ve beyni olan merkezler Ankara'da günde, ayda ve yılda ne kadar bu türden anormal ve şık olmayan bir araya gelmeleri niye gizli tutuyor ve neler çevriliyor?
  • Devlette ve Hükümet'te makam ve unvan sahibi olanlar, bu kadar gelişigüzel ve özel davranma lüksüne sahip mi bulunuyor?
  • Sistem tamamen çürümüş ve çözülmüş mü? Devletin bütün dalları, tutanların elinde mi kalıyor?
  • Bu görüşmede Nehrozoğlu kimleri temsil ediyordu? İçişleri Bakanı Aksu, BOP Eş Başkanı olduğunu ileri süren RTE adına mı toplantıya katılıyor?
  • Bu toplantıda "Türkiye'nin yeni cumhurbaşkanı kim olacak" konusu mu, Siyonist talimatlarla kararlaştırılıyor?
  • Türkiye'nin yeni cumhurbaşkanının kim olması gerektiğine NATO ve BOP mu, Türk Devleti mi karar veriyor?
  • Nehrozoğlu'nun İçişleri Bakanı ile yaptığı bu görüşmede başka kimler vardı? Bu toplantıda Recep Tayip Bey neden bulunmuyor?
  • Her grup konuşmasında: devlet terbiyesi, ciddiyet, insaf, peygamber prensibi" gibi kavramları istismar edenlere açık bir soru; "Siyasi etik ve Milli hassasiyetle bu tür buluşmaların neresi bağdaşıyor?"
  • Yoksa, Cumhurbaşkanı Sezer'in Kanaltürk'ün resepsiyonuna katılması, bu toplantının sebeplerinden birini oluşturmak üzere mi hazırlanıyor? (Sesar)

Türkiye'ye dikkat çekiliyor!

Economist'in 2007 yılı tahminleri mide bulandırıyor!

The Economist'in tahminlerine göre "2007 yılında terör özellikle Avrupa ülkelerini tehdit edecek" diyor.

Türkiye'de önümüzdeki yıl yapılacak genel seçimler ve cumhurbaşkanlığı seçimlerine bir de sürekli olarak yalpalayan döviz kurlarının eklenmesi, yatırımcıların daha dikkatli davranması gerektiği anlamına geliyor. Eğer Başbakan Erdoğan ve AKP, Cumhurbaşkanlığı için İslami kökenli bir aday gösterirse buna laik cepheden sert bir tepki gelmesi bekleniyor. AKP seçimden sonra koalisyon hükümeti kurmak zorunda kalabilir. Sonuç olarak, hükümetin kaderini ekonomik gelişmeler belirleyecek. Ancak 2007'de milli gelirin yüzde 6.1'i olması beklenen cari açık, Türkiye'yi risklere en açık gelişmekte olan ülke konumuna getiriyor.

Emekli Paşalardan Genel Kurmay'a mektup yazılıyor!

Başbakan Tayip Erdoğan'ın cumhurbaşkanı olmasına karşı çıkan emekli generaller, "Çankaya Harekâtı" başlatıyor!

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt'a mektup yazan emekli generallerin de aralarında bulunduğu 20 eski subay, "Genelkurmay Başkanlığınız döneminde Çankaya'da anti laik bir kişinin oturuyor olmasını ve böyle bir talihsizliğin tarihte yer almasını içinize sindiremeyeceğinizi olan inancımız sonsuzdur" deniliyor. Böylece bir doğru yine yanlış kişilerce ve işbirlikçi hainlere yarayacak biçimde gündeme getiriliyor!.

Emekli bir tümgeneral tarafından imzaya açılan mektubu kaleme alan 20 eski subayın arasında emekli generaller çoğunlukta. Mektupta imzası bulunan eski paşalar isimlerinin açıklanmasını istemezken sadece biri adının açıklanmasına izin verdi. Emekli subay ve eski Manisa Milletvekili olan Tevfik Diker imzaladığı mektupla ilgili olarak "Biz sadece demokratik teamüllerin işlemesini istiyoruz. Askerlerin adının darbeyle birlikte anıldığı bir dönemde bu konudaki sorumluluğumuzu ve hassasiyetimizi Genelkurmay Başkanımıza iletmekten başka bir amacımız yok" dedi. Ankara Merkez Orduevi'nde 7 Aralık günü Orgeneral Büyükanıt'a gönderilen mektupta, açıkça cumhurbaşkanlığı seçimi sürecine ilişkin sessiz kalınmayarak girişimde bulunulması isteniyor."

Türkiye'nin 5 yıllık sürede hemen her alanda büyük değişikliklere uğradığı ve bu değişimin süreceği belirtilen mektupta, "Türkiye'de eskiyi temsil eden milli iradeye dayalı olarak uzlaşmasız yapılacak bir cumhurbaşkanlığı seçimi hukuki olabilir ama gerçek temsili demokrasiye ve güncelliğe aykırı olur. Bu sadece gerginlik yaratır. Bundan ülke fayda değil zarar görür" görüşleri dile getiriliyor.

Org. Büyükanıt'a Kıvrıkoğlu hatırlatması:

Genelkurmay Başkanı Büyükanıt'a yazılan mektupta, "10'uncu Cumhurbaşkanı seçimi öncesi zamanın Genelkurmay Başkanı Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu, Anayasa'dan kaynaklanan yetkisini kullanarak TSK'nin görüşünü kamuoyuna ve zamanın Başbakanı Ecevit'e bildirmiştir. 11'inci Cumhurbaşkanı seçiminin yapılacağı bir dönemde zatınızın Genelkurmay Başkanı olmasını yüce milletimiz ve devletimiz için çok büyük bir şans olarak değerlendiriyoruz" deniliyor!

 İsrail, son engel Türkiye'yi görüyor!

İsrail bugün artık sudan bahaneler bile bulmaya gerek görmeden istediği ülkeye meşhur kurt kuzu bahanesi gösterme cesaretini bulabiliyor. Çünkü programladığı zihniyet onun artık "Büyük İsrail Krallığı" nı kurma vaktinin geldiğini söylüyor. Har saat gecikme kendisini programlayan bu sabırsız varlığın hışmını üzerine çekmek olacaktır. Kudüs'te konuşlanmış 3 Rabbi bunu çok iyi biliyorlar...

 ‘Jacques Bordist', 1974 yılında kaleme aldığı eserinde "Gizli Bir El", Dünya Hükümeti'nin Hedeflerini şu cümlelerle açıklamaktadır:

 ‘Uluslararası finans sorunları, Karşılıklı muhaceret özgürlüğü, Gümrük engeli olmaksızın malların serbest dolaşımı, Uluslararası ekonomik birlik, Silahlı Kuvvetlerin kaldırılmasıyla eş zamanlı olarak uluslararası bir kolluk gücünün kurulması, Uluslararası bir parlamentonun oluşturulması, Devletlerin egemenliklerinin sınırlanmasıyla birlikte egemenliğin BM veya uluslar üstü herhangi bir başka hükümete devri, belirtilen ilkelere göre bir Dünya Hükümeti'nin kurulması" şeklinde açıklamaktadır...

Emekli Albay Talat Turhan bu konuyla ilgili yaptığı araştırmalarda Yeni Dünya Düzeni ile ilgili olarak yaptığı teşhisler ise taşı gediğine oturtuyor: "Yeni Dünya Düzeni kuruluyor... ‘Zenginler Kulübü' yeni düzenin kurucusu ve egemenidir. Doruklardan gelen ideolojik esintiye göre ABD'nin liderliğinde ‘küresel bir sistem' söz konusudur... Öyle görünüyor ki savaş, iç savaş, darbe, ayaklanma, dikta, terör gibi yöntemleri ‘Zenginler Kulübü' yoksullara bırakmaktadır. Evet ‘Serbest piyasa ekonomisi' olacak ama, yeryüzündeki stratejik maddelerin denetimini ve fiyatını, yeryüzünü ahtapot gibi saran tekeller saptayacak; petrol kaynakları neredeyse Amerika da oradadır; Suudi Arabistan'dadır, Kuveyt'tedir, Türkiye'nin Güneydoğusundadır; ‘küresel' serbest piyasa ekonomisinin egemenleri, ülkelerin sınırlarını paspas gibi çiğneyen uluslararası tekellerdir... Yeni Dünya Düzeni'nin hammadde kaynağına sahip ülkelere işsizlik yanında açlık, yokluk, sefalet getireceği olgusu görünür hale gelmiştir. ‘Dünya Jandarmalığına' soyunan ABD'nin gözü kara şiddet politikalarının amacı tüm dünya "halklarının başkaldırılarının engellenmesidir. ‘Ayaklanma, Bastırma' yöntem ve örgütleri bu nedenle CIA'nın destek ve kontrolüne alınmıştır...

Tüm dünyadaki politik liderler koro halinde ve papağan gibi ‘Yeni Dünya Düzeni, Küreselleşme - Globalizm, Mondializm - Serbest Piyasa Ekonomisi, Özelleştirme' vb. gibi sözcükleri yineleyerek aslında kendilerini ele vermektedirler.

Dünya'nın masallar dönemini çoktan aşması lazımdı ancak gün geçtikçe parapsikolojik güçlerle de şekillenen Yahudi Ütopyası'na sürükleniyor.

 "Ve İsrail Parapsikologlarının İstanbul Sorumlularının Topkapı Müzesinin "Kutsal Emanetler Bölümünde!" gece yarısından sonra düzenledikleri "Kara Büyü Ayinleriyle" bu milletin talihini değiştirmeye çalışsalar da onların da onlara izin veren "Vakıflardaki İşbirlikçilerinin" akıbetini hangi filmin karelerine sığdıracaklar merak ediyorum?

İngilizler uyarıyor: "Uyandırmayın Türkleri; lokum gibi bankalar alıyoruz"

Türkiye, lokum gibi bir banka veya stratejik kuruluşunu yargının elinden dahi alarak küresel sermayeye teslim ediyor. AB süreci budur.

İngiltere'nin Financial Times gazetesinde 7 Aralık 2006 tarihinde, Vincent Boland ve Paul Betts, "Türk Lokumu" başlıklı yorumda "Türkiye'nin AB'ye üyelik süreci yatırımcılar açısından nasıl bir önem arz ediyor?" sorusunu cevaplandırmaya çalıştılar: "Yaygın kanı bu dürtünün, hisse ve tahvil fiyatlarına destek sağlayacağı ve yabancı yatırımcıların AB sürecini, IMF ile yürütülen ilişkiler kadar önemli bulduğu yönünde. Bu bakış açısının güncellenmesi gerekiyor. Geçtiğimiz hafta Türkiye'nin AB'ye üyelik sürecinde gerileme yaşandı. AB üyesi bazı ülkelerle Kıbrıs meselesi dolayısıyla yaşanan tartışma neticesinde Ankara'nın üyelik müzakerelerinin bir kısmının askıya alınması tavsiye edildi ve bu karar gelecek hafta yapılacak olan AB zirvesinde kesinlikle onaylanacak...

ABD-İngiltere merkezli dev şirketler, "Aman AB sürecini kesmeyin, 'Ankara'nın şerrinden Brüksel'in şefaaatine sığınan' bir iktidar sayesinde bakın Türkiye'de ne kadar karlı bankalar satın aldık. Bu bankalar üzerinden İstanbul'da çok ciddi alımlar yapıyoruz. Türkiye'nin elindeki bütün serveti alana kadar Türkleri oyalayın" diyor...

Türkiye'nin altın yumurtlayan tavuklarını, değerinin çok altında satın almaları için, böyle demeleri lazım. İşte Türkiye'nin AB'ye üyelik sürecinin defalarca kopma noktasına geldiği halde devam etmesinin sebebi, bu alımlar veya Türkiye açısından bakarsak bu satışlardır!

Yüzde 2 azınlık, dünya genelinde servetin yüzde 85'ine sahip bulunuyor!

Yapılan bir istatistiğe göre, dünya nüfusunun % 2 oranındaki küçük bir azınlık, dünya genelindeki zenginliğin, % 85'ine sahip bulunuyormuş. Zenginlik oranında ABD zenginleri birinci sırada, Japon zenginleri ikinci sırada imiş. Ama hayret, bunların tamamı Yahudi!

İnsan bu durum karşısında inanmakta zorluk çekiyor. Bunun adı düpedüz zulüm ve düpedüz vahşi kapitalizmdir.

Demek ki, % 2 oranındaki bir mutlu azınlık, dünyayı insafsızca sömürüyor. Dünyanın bugünkü yapılanmasına, köle düzeni demek yerden göğe kadar haklı imiş. Paranın adeta putlaştırılması, faizin bir sömürü aracı olarak temel ekonomik politikaların vazgeçilmez unsuru sayılması, bu korkunç dengesizliğin itici faktörlerini teşkil ediyor.

Üstelik dünyanın giderek daha da fakirleşen ve köleleşen büyük çoğunluğunun, içerisinde bulunduğu tahammülü imkansız sıkıntıların hafifletilmesi dengelenmesi için alınan tedbirler son derece yetersiz.

Bu sebepten giderek dünyamız insanca yaşanacak bir gezegen olmaktan çıkıyor. Bu gelir grupları arasındaki uçurum ise terörün sürekli olarak yaygınlaşmasının en önemli sebebidir. Bu haksız yapılanma karşısında insanların isyan etmemesi ve teröre sapmaması psikolojik olarak çok zor.

Oysaki insanlığın bu çıkmaz yoldan kurtuluşunun reçetesini yüce kitabımız göstermiştir. Kur'ân-ı Kerîm'in 546'ıncı sahifesinde yer alan HAŞR suresinin 7'nci ayeti kerimesinde, mealen: "Ta ki mal sizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet olmasın" denilmektedir.

Zira adalet mülkün temelidir. Adalet gözetilmezse, "Biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar" atasözündeki karmaşa, kaos ve kavgalar kaçınılmaz olur.

Dünya adaleti arıyor

Dünya Kalkınma Ekonomileri Araştırma Enstitüsü'nün "küresel servet araştırması", dünya genelindeki adaletsizliği çarpıcı rakamlarla gözler önüne seriyor.

Araştırmaya sonuçlarına göre, insanlığın yüzde ikisi dünya servetinin yarısından fazlasına sahip iken, insanlığın yarısı dünya zenginliğinden sadece yüzde 1 oranında pay alabiliyor.

Dünyada en zengin yüzde 1'lik kesim, küresel servetin yüzde 40 gibi çok büyük bir oranına hükmediyor. En zengin yüzde 10'luk kesim de söz konusu servetin yüzde 85'ini elinde bulunduruyor.

"Küresel servet araştırması"nın verilerine baktığımızda karşımıza şöyle bir dünya çıkıyor:

"Dünyanın toplam zenginliğinin yüzde 90'ı Kuzey Amerika, Avrupa ve yüksek gelirli bazı Asya-Pasifik ülkelerinin elinde toplanmış durumda... Dünya zenginliğinin yüzde 50'sinden fazlasını elinde bulunduran en tepedeki yüzde 2'lik grup, en az 1 milyon dolar sermayeye sahip olan kişilerden oluşuyor. Bu kişilerin sayısının 37 milyon olduğu tahmin ediliyor. Bunların yarısı ABD ve Japonya'da yaşıyor.

Dünyadaki en zengin yüzde 50 içinde kişi başına düşen servet 2200 dolar olurken, bu oran en zengin yüzde 10 için 61 bin dolar, en zengin yüzde 1 için ise 500 bin doları buluyor.

Kişi başına servet ABD'de 144 bin dolar, Japonya'da 181 bin dolar iken, Hindistan'da bu rakam 1100 dolar, Endonezya'da 1400 dolar, Demokratik Kongo Cumhuriyeti ve Etiyopya'da ise 200 dolar'a kadar düşüyor..."

Araştırmayı yapan Enstitünün Müdürü Anthony Shorrocks, ülkeler ve bölgeler arasındaki servet dağılımının son derece dengesiz olduğuna dikkat çekerek, çarpıklığı şu ifadelerle daha da anlaşılır kılıyor: "Eğer dünya nüfusunu on kişiden ibaret sayarsak, bunlardan biri ortadaki zenginliğin yüzde 99'unu alırken, geri kalan 9 kişi geriye kalan yüzde 1'i paylaşıyor..."

İşte dünyamızın hali... Bir kişi zenginliğin yüzde 99'unu ele geçirirken, geriye kalanlar ise yüzde 1'lik oranla yetinmeye mahkum ediliyor.

Bu tablo ortada iken, dünya'daki açlığın, yoksulluğun, terörün, güvenlik sorunlarının, fuhuş ve uyuşturucunun nedenlerini başka yerde aramaya gerek var mı?

Kuzey Amerika dünya nüfusunun sadece yüzde 6'sına sahip olduğu halde dünyadaki toplam servetin yüzde 34'ünü alıyorsa, bu geriye kalan yüz milyonlarca insanın aç ve açıkta kalması, yoksulluk çekmesi, insan gibi yaşayacak koşullardan mahrum olması demek değil midir?

Bugün küresel güçlerin dünya üzerinde estirdiği emperyal rüzgarların başlıca sebebi, kaynaklara el koyma, sömürme ve talan etme mücadelesidir. ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesi, dünya servetinden daha fazla pay kapma yarışının diğer adıdır. Servetlerini kendi elleriyle teslim etmeyenler, talancıların ve sömürücülerin savaş tehdidi ile karşı karşıya kalmaktadır. Bugün Irak'ın işgalini, İran ve Suriye'ye yönelik tehditleri bu çerçevede değerlendirmek gerekir.

Bu arada NATO Acil Müdahale Gücü İslam'a karşı hazırlanıyor!? 

"NATO'nun yıllarca Sovyetler Birliği'nin yayılmacı politikalarını engellemek için oluşturulduğu söylendi. Bir bakıma NATO hür dünyayı komünizme karşı koruma gücü(!) olarak takdim edildi. Böyle olunca komünizmin iflas etmesi ve Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından kendi kendini feshetmesi beklenirdi. Bu beklentiyi Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından Varşova Paktı'nın lağvedilerek varlığına son verilmesi daha da kuvvetlendirmişti. Denebilir ki NATO varlık sebebini kaybetmiş, anlamını yitirmişti. Ama beklenen olmadı. NATO varlığını sürdürmeye devam etti. Bunun için de düşman güçlerin rengi kızıldan yeşile dönüştürüldü.  

Bunun anlamı artık komünizm tehlikesi kalmamış ama İslam tehlike haline gelmiş oluyordu. Diyebiliriz ki emperyalist ABD, NATO'nun varlığını sürdürebilmek için yeni bir düşman icad etmişti.

İşte bu noktada özellikle Türkiye NATO içinde konumunu yeniden gözden geçirmek durumunda olmasına rağmen bu yönde bir hareket görülmedi. Daha ileri gidilerek NATO'nun yeni düşman algılaması olarak İslam'ı kabullenmesini Türkiye'yi yönetenler de benimsemiş oldular.

Aslında NATO demek ABD demek olduğuna göre NATO bünyesinde ABD'nin her an kullanabileceği bir güç oluşturulmuş oldu. Çünkü, geçmişte hür dünyanın komünizme karşı korunmasını ABD üstlenmiş görünüyordu ve bu korumaya karşılık da tüm hür dünya NATO'ya hem sıcak bakıyor hem de elinden geldiğince destek oluyordu.

Bugün geriye dönüp baktığımızda soğuk savaş yıllarında tüm dünyanın kandırıldığını söylemek yanlış olmaz sanıyorum. Sovyetler Birliği, Doğu Bloku ülkelerini ABD emperyalizmine, ABD ise Batı Dünyasını Sovyet emperyalizmine karşı koruduğunu ileri sürüp ülkelerin desteğini alırken aslında değişen bir şey olmuyordu. Soğuk Savaş yıllarında tüm dünya iki emperyalist güçten birinin kanatları altına sığınmaya mecbur bırakılmıştı. Bu iki emperyalist güçten birisi çöküp Varşova Paktı gibi yayılmacı emellerinin silahlı gücünü lağvettikten sonra ABD emperyalizminin silahlı gücü durumundaki NATO'nun da kendisini feshetmesi gerekmez miydi? Bu olmadı ve NATO, ABD'nin hedefleri ve istekleri doğrultusunda faaliyetlerini sürdürüyor.. Afganistan'ın ABD tarafından işgalinin hemen ardından bu işgalinin NATO şemsiyesi altına alınması bunun açık göstergesi değil midir?

Son olarak Letonya'nın Başkenti Riga'da toplanan NATO Zirvesi'nde 20 bin kişilik bir Acil Müdahale Gücü oluşturulmasının kararlaştırılması gösteriyor ki NATO bundan sonra daha aktif olacak, çatışma bölgelerinde görev alacak. Özellikle de bu Acil Müdahale Gücü'nün önümüzdeki aylarda Afganistan'da görev üstlenmesi gündeme gelebilecek. Her ne kadar zirvenin ardından Türkiye cephesinden yapılan açıklamalarda NATO'ya 3 bin askerin daha verilmesi yönündeki kararın Afganistan ile bir ilgisi olmadığı söylenmiş olsa da bir güç oluşturuluyorsa bunun bir gerekçesi de vardır. Daha doğrusu böyle bir Acil Müdahale Gücü'nün oluşturulmasını isteyenler kendi kafalarında bu gücü nerelerde kullanacaklarını da belirlemişlerdir. Durup dururken böyle bir gücün oluşturulması niçin gündeme gelsin.

Demek istediğim o ki, Sovyetlerin dağılmasının ardından normal olarak NATO'nun feshedilmesi gerekirken giderek eskiye göre muharip gücünü artırma yönünde adımlar atıyor olması bu teşkilatın ABD'nin Yeni Dünya Düzeni ve Büyük Ortadoğu Projesi'nde görev alacağını ve bu iş için de Acil Müdahale Gücü adı altında şimdilik 20 bin kişilik -3 bini Türk askeri- bir güç oluşturuluyor. ABD'nin öncelikli hedefleri arasında İslam dünyasının her bakımdan yeniden şekillendirilmesi bulunduğuna göre NATO ACİL Müdahale Gücüne vereceğimiz askerlerimiz de ABD'nin bu hedeflerine hizmet için kullanılmış olmayacak mıdır?"

Washington'da ‘titanların savaşı' başlamış görünüyor!

Irak raporu, ‘Önce İsrail' diyen, Yahudi lobisi ve neocon'ların güdümündeki Bush yönetiminin, Ortadoğu'ya yönelik diplomatik ve militarist yaklaşımının topyekûn reddi ve eski şeflerin, ‘Önce Amerikan çıkarları' uyarısıyla başlayan mücadelesinin işareti.

Geçen hafta açıklanan ve ilk bakışta Irak konusunda 'bilinmedik bir şey söylemediği' düşünülebilecek Baker-Hamilton raporunda 'yeni bir şey yok' denilebilir. Zira rapor, altı yıldır neocon'ların Ortadoğu'daki politikalarının şakşakçılarının görmezden gelmek isteyebileceği türden bir ana tema içeriyor. Sırf hazırlayıcılarının kimliği bile, raporu ciddiye almak gerektiğine işaret ediyor... İşin Türkçesi, rapor 'Önce İsrail' diyen, Yahudi lobisi ve neocon'ların güdümündeki Bush yönetiminin, Ortadoğu'ya yönelik diplomatik ve militarist yaklaşımının topyekûn reddi. Amerikan emperyal gücünün elde avuçta kalanları yitirme kaygısıyla yeniden göreve çağırdığı eski şeflerin, 'Önce Amerikan çıkarları' uyarısıyla başlayan mücadelesinin işareti... Amerikalılar, İsrail'in Ortadoğu'nun 'tek nükleer gücü' olduğunu gayet iyi bilir. Lakin politikaları 'sorma-söyleme'dir... Baker, muhtemelen Bush politikalarının artık sınırı aştığını düşünen yönetici sınıflar tarafından, Ortadoğu'daki hasarı sınırlamak üzere göreve çağrıldı. Neocon'lar IÇG raporuyla mevzilerinin eskisi kadar sağlam olmayabileceğine kanaat getirmiştir. Muhtemelen yanıtları gecikmeyecek. 'Titanların savaşı' başladı.

Yahudi lobisi Büyük İsrail peşinde koşuyor!

Suriye ve İran'la konuşmaktan kaçan Washington'ın isteksizliği kendini zayıf durumda hissetmesinden kaynaklanıyor. Zira başta Irak ve Lübnan olmak üzere bölgedeki bütün dinamikler ABD ve İsrail aleyhine gelişiyor.

Irak Çalışma Raporu, beklenenin aksine, Amerikan güçlerinin Irak'tan çekilmesi konusunda ivedi ve katı bir takvim öngörmüyor. Rapor, savaşçı birliklerin 2008 başlarında Irak'tan çekilmeye başlaması gerektiğini savunuyor. Bu tavsiye Irak'tan 2007 yılında çekilmek isteyen Demokratları pek memnun etmedi. Öte yandan raporun Amerikan ordusunun temel önceliği Irak ordusunu eğitmeye vermesi gerektiği yönündeki tavsiyesi, hem Cumhuriyetçiler hem de Demokratlar tarafından destekleniyor. Başta Irak ve Lübnan olmak üzere bölgedeki bütün dinamikler ABD ve İsrail aleyhine gelişiyor...

Sonuç olarak Bush yönetimi Suriye ve İran konularında ciddi bir açmaz içinde. Irak Çalışma Grubu Raporu geldi geçti. Daha nice Irak raporları yazılacak ve sihirli formüller aranacak. Gerçek şu ki, Washington için Irak'tan çıkış daha şimdiden ikinci bir Vietnam olarak görülmeye başlandı. Kendi düşen ağlamaz.

Bütün bunları, Anayasa Mahkemesi hukuki sorumluluğunun gereğini yapmaktan kaçınırsa, tarihi suçluluğun da altında kalacağını hatırlatmak için yazdık.. Üstelik, ABD, AB ve İsrail'den ve onların içimizdeki işbirlikçi hainlerden korkmaya da gerek yok, çünkü Siyonist canavar can çekişiyor!..

 

http://www.millicozum.com/content/view/874/26/

 

11. Cumhurbaşkanı

11. Cumhurbaşkanı

 

Kapak

Özgür Erdem

 

 

Çankaya için kendini tarif etti
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Cumhurbaşkanı tabii ki faşist olmamalı... Gerici olmamalı... Devletiyle ve milletiyle kavgalı olmamalı... Kürt-İslamcı olmamalı... Ve tabii ki Cumhurbaşkanlığını hilafete giden yolda bir basamak olarak görmemeli...

Cumhurbaşkanlığının önemi

Türk siyasetinde sular ısınıyor. Özellikle bu yazın hareketli geçeceği tespiti zaten herkes tarafından yapılıyor. 30 Ağustos’ta yeni Genel Kurmay Başkanı belirlenecek. Nisan 2007’de yeni Cumhurbaşkanı seçilecek ve Ekim-Kasım 2007’de olağan gelen seçimler var...

Dolayısıyla Türkiye’yi önümüzdeki 5-10 yıl içinde yönetecek kadro önümüzdeki dönem belirlenecek. Bu yüzden Türkiye üzerinde söz sahibi olmak isteyen tüm güçler özellikle bu yaz döneminde büyük bir saflaşma yaşayacaklar.

Ancak, yaşanan saflaşma basit bir iktidar kavgası değildir. İktidarda şeriatçı bir partinin bulunması, hele hele o partinin Meclis’te Cumhurbaşkanı’nı tek başına seçebilecek çoğunluğa sahip olması saflaşmayı bir hesaplaşmaya dönüştürüyor:

Atatürk Cumhuriyeti’ni tasfiye etmek isteyen gerici güçler ve bu güce karşı direnenler...

İşte bu noktada Cumhurbaşkanlığı seçimi daha da büyük önem kazanıyor.

Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı’nın aslında icra yetkisi yoktur. Devletin önemli kadrolarını belirleme ve Hükümet’in faaliyetlerini denetleyip onaylama gibi yetkileri bulunmaktadır.

İşte bu da kimilerinde bir kafa karışıklığı yaratmaktadır. Tayyip Erdoğan gibi icra yetkisi olan Başbakanlığı elinde tutan biri, neden Cumhurbaşkanlığını tercih etsin ki? Kimilerine göre, Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı olursa, hem daha az yetkiye sahip bir konuma gelecektir, hem de partisini yitirecektir.

 
Birkaç yıl sonra Türkiye manzaraları
Tayyip Erdoğan’ın mesleği nedir? Tayyip Erdoğan bir imamdır! Tabii ki imamlara bir sözümüz yok. İsteyen imam olabilir, tüm hayatını dini vecibelere adayabilir. Ancak bir imamın devlet yönetiminde ne işi vardır? Aldığı tamamen dini eğitimi devlet yönetiminde ne şekillerde kullanabilecektir? Ve şimdi çok daha önemlisi, bir imam nasıl Cumhurbaşkanı olabilir? Bir molla rejimine doğru gittiğimizi daha güzel hiçbir şey anlatamaz. Molla rejimi nedir? Molla rejiminde tüm önemli görevlere mollalar, yani din adamları getirilir. Çünkü yaşam artık Şeriat hükümlerine göre yönetilecekse, toplumu da bu hükümleri en iyi bilenler tarafından yönetilmesi tabii ki en doğal olanıdır. Bir Cumhurbaşkanının imam kökenli olması molla rejimi anlayışının güzel bir örneğidir. Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığının Şeriatçılar açısından böyle bir anlamı bulunmaktadır.

Halbuki durum başkadır. Tayyip Erdoğan’ın ve AKP’nin gerçek hedefini ortaya koyamayan Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı hırsını da anlayamaz.

AKP’nin en önemli amacı Atatürk Cumhuriyeti’ni tasfiye etmektir. Yani, Tayyip Erdoğan’ın hedefleri sıradan bir politikacı gibi, icra yetkisine sahip olmak, güç sahibi olmakla sınırlı değildir. Tayyip Erdoğan tüm bunların yanı sıra, Atatürk Cumhuriyeti’nin tüm kurum ve kuruluşlarıyla birlikte tasfiye edilmesi için çabalamaktadır. Aslında Tayyip Erdoğan başkanlığında rejimi değiştirmek isteyen bir yapıyla karşı karşıyayız.

Cumhurbaşkanlığı Tayyip Erdoğan için bu noktada iki açıdan önem kazanmaktadır. Birincisi, Cumhurbaşkanlığı bir kurum olarak AKP’nin rejim değiştirme çabalarında önünde bir engel olarak durmaktadır. Cumhurbaşkanı’nın AKP zihniyetinde olması durumunda ise AKP’nin önündeki bir engel ortadan kalkacaktır. Hatta Cumhurbaşkanlığı rejim değişikliği sürecinde yardımcı bir unsur haline dönüşecek.

Bilindiği gibi Cumhurbaşkanlığı devletin önemli noktalarında kadroların belirlenmesi ya birinci dereceden karar verici konumda ya da Cumhurbaşkanının kesin onayı gerekiyor. Zaten AKP iktidarı döneminde Sezer, AKP’nin pek çok atamasını onaylamayarak devlet içindeki Şeriatçı kadrolaşma önünde önemli bir engel olmuştu. Bunun dışında Genel Kurmay Başkanlığı gibi önemli konumlara kimlerin geleceğinin belirlenmesi bizzat Cumhurbaşkanı’nın onayı ve takdirine bağlı.

Bununla da sınırlı değil, Anayasa Mahkemesi üyelerinin tümüyle, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyelerinin tümünü, Danıştay üyelerinin ĵ’ünü, askeri yargı üyelerini, YÖK Başkanı’nı atayan, Valiler ve başka yöneticiler için yetkili bulunan Cumhurbaşkanının tek imzalı işlemleri yargı denetimi dışında tutuluyor.

Asıl mesele: Atatürk’ün koltuğunda kim oturacak?

Ancak Cumhurbaşkanlığının AKP için önemi çok daha fazla. Cumhurbaşkanı devleti temsil eder. Cumhurbaşkanının kişiliği rejimin niteliklerini gösteren önemli bir unsurdur. Simgesel olarak da Cumhurbaşkanlığı Atatürk’ün oturduğu koltuğu temsil etmektedir. Bu nedenle, Cumhurbaşkanlığı koltuğuna kimin oturduğu yapacağı atamalardan çok, o koltuğa daha önce oturmuş olan Atatürk nedeniyle önem kazanmaktadır.

Çankaya’ya çıkan şüphesiz Atatürk kadar önemli bir olmayacaktır. Ya da bir kişinin Cumhurbaşkanı seçilmesi, onun Atatürk’ün devamcısı olacağı anlamına da gelmez. Ancak Atatürk düşmanlığı tescillenmiş birinin Atatürk’ün koltuğuna oturması çok önemli mesajlar içerir.

Atatürk’ün koltuğuna oturabilenler, O’nun yarattığı Cumhuriyet’i de rahatlıkla yıkabilir, O’nun rejimini de değiştirebilir.

Tayyip Erdoğan’ın esas derdi: Başkanlık

Her ne kadar Cumhurbaşkanlığı hayaliyle yanıp tutuşsa da, Hasan Celal Güzel’in de dediği gibi Tayyip Erdoğan “11. Cumhurbaşkanı olarak değil 1. Başkan olarak gelecek”

Kısacası, Tayyip Erdoğan aslında Cumhurbaşkanı değil, Başkan olmak istiyor.

Peki Başkanlığın Tayyip Erdoğan açısından önemi nedir?

Öncelikle Başkanlık icra ile denetimin aynı elde toplanması anlamına geliyor. Türkiye’deki Cumhurbaşkanlığı-Başbakanlık sisteminde Yürütme yetkisini elinde tutan Başbakan ve Bakanlar Kurulu aynı zamanda Cumhurbaşkanının bir denetimine tabidir. Yürütmenin yaptığı atamaların bir kısmı Cumhurbaşkanının onayını gerektirdiği gibi, Başbakan’ı atayan ve gerektiğinde onu görevden alacak olan, hatta Meclis’i bile feshedebilecek olan Cumhurbaşkanıdır. Aynı şekilde Meclis’in de Başbakan’ı görevden alma yetkisi bulunmaktadır.

Başkanlık sistemiyle birlikte Hükümet üzerindeki Cumhurbaşkanı denetimi ortadan kalkmaktadır. Ayrıca Meclis’in Başkan’ı görevden alma yetkisi de olmaz. Başkan seçimle gelir, seçimle gider. Dolayısıyla Başkanlık sisteminde istediği gibi at oynatabilecek bir yürütmeyle karşı karşıya bulunuyoruz.

Ayrıca Başkanlık sisteminde yürütmenin başındaki “Başkan”ın yetkileri ve konumu da Başbakanın günümüz sistemindekinden çok daha fazladır. Bakanlar, Başkan’ın danışmanı konumuna indirgenir. Böylece Başkan üzerindeki denetim azaldığı gibi, Başkan’ın yürütme üzerindeki kontrolü de kat be kat artırılmış olur.

Ayrıca dünyadaki tüm Başkanlık sistemleri federatif yapılarda geçerli olmaktadır. Dolayısıyla Başkanlık sistemi Türkiye’nin ulus-devlet yapısına ve üniterliğine darbe vuracaktır.

Tayyip için Başkanlık Halifeliğinin ilk adımı olacak

Başkanlık, Türkiye’deki pek çok siyasetçinin hayalinin süslemektedir. Örneğin Demirel, Türkiye’de başkanlık sisteminin önde gelen savunucularındandı. Özal da bu sistemi ilk gündeme getiren kişi olmuştur. Ancak Tayyip Erdoğan’ın Başkanlık hayalinin zemini farklıdır. Demirel ve Özal için başkanlık güce güç katmak olarak anlaşılabilir. Ülkeyi 40 yıl yöneten ve Cumhurbaşkanı olarak gelebileceği en üst noktaya ulaşan Demirel için Başkanlık şüphesiz yeni bir heyecan ve hedeftir. Özal için de öyleydi...

Ancak Tayyip Erdoğan için Başkanlığın farklı bir anlamı bulunmaktadır: Başkanlık, Padişahlığa ve Halifeliğe giden yolun başlangıcıdır.

Bir başkanlık sistemini padişahlığa dönüştürmek çok kolaydır. Başkanın artırılan yetkileriyle yönetim gittikçe tek kişinin iradesine dönüştürülecek, bu yetkiye dini birtakım yetkilerin de eklenmesiyle fiili bir Halifelik yaratılacaktır.

Bu yazdıklarımız kimilerine inandırıcı gelmeyebilir.

Tayyip Erdoğan’ın rejimi değiştereceğinden şüphesi olmayanlara soruyoruz: Tayyip Erdoğan bu rejimi devirip yerine ne koyacak sanıyorsunuz?

Dolayısıyla Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığına karşı çıkmak aslında Tayyip Erdoğan’ın halifeliğine ve Türkiye’nin hilafetle yönetilmesine karşı çıkmaktır.

Tayyip Erdoğan’ın anlaşılan yol haritası şu şekildedir:

Önce 11. Cumhurbaşkanı olacak.

Ardından 1. Başkan olacak.

En sonunda kendisini 40. Padişah ve Halife olarak duyuracak.

Cumhurbaşkanı faşist olamaz

Hilafet tehlikesini anlayamayanlara sesleniyoruz: Tayyip Erdoğan’ın herhangi bir Cumhurbaşkanı olarak kalmayı kabullense bile yine büyük tehlikedir.

Neden mi? Bir kere Tayyip Erdoğan’ın ve partisi AKP’nin faşist çizgisi bu konuda uyarıcı olmalıdır.

Tayyip Erdoğan’ın iktidardaki icraatlarını, rakiplerine karşı yaptıklarını incelediğimiz zaman Tayyip Erdoğan’ın kuracağı rejimin adeta bir faşist diktatörlük olduğunu söyleyebiliriz.

Örneğin, Tayyip Erdoğan’ın Cem Uzan’a yaptıkları hâlâ akıllarda olsa gerek. Herhalde dünyanın hiçbir ülkesinde bir Başbakan kendisine rakip bir siyasetçiye yönelik bu derece kökten, tüm mülkiyetine el koyacak kadar gözü dönmüş, bir operasyon düzenlenmemiştir. Tayyip Erdoğan’ın iktidar olur olmaz Cem Uzan’a yaptıkları nasıl bir rejim hayalinde olduğunun bir göstergesi sayılmalıdır.

Bunun dışında, Tayyip Erdoğan, gerek partisi içinde kendisine muhalefet edenlere, gerekse basın olsun, diğer siyasi partiler olsun kendisini eleştirenlere karşı da tamamen tahammülsüz davranmaktadır. Kendisini kediye benzeten bir karikatüre milyarlarca TL’lik dava açacak kadar tahammülsüz bir karaktere sahip olduğunu göstermiştir. Tayyip Erdoğan hiçbir eleştiriye tahammül edemediği gibi yürütme yetkisiyle korkutup sindirdiği kimi hakimler yoluyla muhalif yazarlara terör estirmektedir.

Tayyip Erdoğan’ın Mersinli çiftçiye yaptıkları herhalde halk düşmanlığının ve faşist karakterinin güzel bir yansımasıdır. Tayyip Erdoğan’ın eleştiri kaldıramayan kişilik yapısı ve iktidar hırsının siyasi güçle birleşince nasıl faşizme dönüşeceğini sanırız herkes farkındadır.

Bu haliyle Tayyip Erdoğan bize II. Abdülhamit’i hatırlatmaktadır.

Cumhurbaşkanı Kürt-İslamcı olamaz

Tayyip Erdoğan’ın Şemdinli’de yaptığı “Türkiyelilik” tartışmalarını başlatan açıklamaları çoğu kişiyi şaşırtmıştı. Tayyip Erdoğan’ın Türklükle Kürtlüğü eş değer görmesi, Türk kimliği yerine Apo’nun söylemlerine benzer bir şekilde Türkiyeliliği savunması aslında doğal karşılanmalıydı.

Çünkü, Türkiye’de gerici hareket, her zaman Kürtçülükle kol kola yürümüştür. Hatta genellikle Kürtçülükle gericilik aynı isimler üzerinde birleşmiştir. Buyurun Şeyh Sait’e bakın. Ya da Said-i Kürdi’ye... Bunun nedeni açıktır. Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlığı ve emperyalizmle işbirliği yapma zorunluluğu iki hareketi önce birbirine yakınlaştırmıştır, sonra tek bir kimlikte eriterek birleştirmiştir: Kürt-İslamcılık.

Ancak Türkiye’de Kürt-İslamcılık Şeyh Sait isyanı bastırıldıktan sonra ya da Said-i Kürdi’nin ölümüyle birlikte ortadan kalkmamıştır. Aksine, yıllar geçtikçe Kürtçülük ve İslamcılık daha çok birbirine yaklaşmıştır. Güneydoğu’da PKK’nın güçlü olduğu ama DEHAP’ın belediye başkanlığı kazanamadığı her yerde istisnasız bir şekilde AKP ya da Fazilet Partisi kazanmaktadır. Hatta DEHAP’ın milletvekili çıkaramadığı tüm seçim bölgelerinde milletvekillerini Milli Görüşçüler almaktadır. Dolayısıyla aynı tabana sahip iki hareketle karşı karşıyayız.

Zaten Şeriatçılar vatan kavramından yoksun insanlardır. Milliyetçilik ve millet kavramlarından ziyade din kardeşliği ve kozmopolitizm tüm Şeriatçılarda hakimdir.

Bu bakışla Tayyip Erdoğan’ın şu sözleri anlam kazanmaktadır:

“Gazetenin bir tanesi yazmış: Türkiye, Türklerin diye. Ahlâksız bu, hayâsız... Bunu derseniz, Türkiye’yi 30’a bölersiniz. Çünkü Türkiye’de sadece Türkler yaşamıyor: Türkiye’de Kürt’ü de var, Laz’ı, Çerkez’i de var. Türkiye’de yaşayan herkes Türk’tür diyor. Olmaz böyle şey...”

Tayyip Erdoğan döneminde PKK terörünün azmasında, Şemdinli gibi provokasyonların gerçekleşmesinde, Ordu’nun terörle mücadele azmini kıran ve bu konudaki yetkilerini azaltan yasal düzenlemelerin ardında aslında Tayyip Erdoğan ve AKP çizgisinin Kürtçülüğü yatmaktadır.

“Türk değil Türkiyeli” bir Başbakana bir türlü alışamayan Türkiye acaba böyle bir Cumhurbaşkanını kabullenebilecek midir?

Cumhurbaşkanı devleti ve milletiyle kavgalı olamaz

Tayyip Erdoğan’ın “Ben aslında değişmedim” açıklamalarına dikkatinizi çekmek istiyoruz. Aslında Şeriatçı olmayan ancak çıkarları gereği Tayyip Erdoğan’ı savunanların en önemli argümanı bu değil miydi: “Tayyip Erdoğan değişti, eskisi gibi değil.”

Halbuki Tayyip Erdoğan değiymediğini vurguladığı gibi, eski gerici günlerini de hiç aratmıyor.

Tayyip Erdoğan’ın gericilikleri üzerine yüzlerce örnek verilebilir. Ancak türban konusundaki ısrarı sanırız kimseni gözünden kaçmamaktadır. Çocuklarını ABD’de okutmasının nedeni olarak türban yasağını gösteren Tayyip Erdoğan iktidara geldiği günden beri türban meselesini kaşımaktadır. Türbanı devlet protokolüne sokma çabası da gözden kaçırılmamalıdır. Tayyip Erdoğan’ın tüm dış gezilerine eşini götürmesine dikkatinizi çekeriz. Bunun nedenlerinden biri türbanı bir devlet giysisi haline getirmek değil de nedir? Halbuki bizim bildiğimiz gericiler eşlerini evinden bile çıkarmaz.

Türban meselesi başta olmak üzere, gerici faaliyetlerine engel olan devlet kurumlarıyla çatışmaya giren Tayyip Erdoğan, devletin neredeyse tüm kurumlarıyla kavgalı. Danıştay saldırısından hemen önce, Danıştay ile ilgili yaptığı açıklamaları bir hatırlayın. Danıştay’ı bürokratik oligarşiye benzeten açıklaması sanırız Türk siyasetinin unutulmazları arasına girmiştir.

En son Büyükelçi İrtemçelik’i kalabalık önünde azarlaması da sanırız Erdoğan-devlet kavgasının kamuoyuna yansıyan yüzüdür.

Tayyip Erdoğan’ın başına buyruk tavırları ve geniş kadrolaşma hareketleri de devletle olan kavgasını şüphesiz artırıyor. Gerici kadrolaşmaya tepki gösteren ve AKP’nin dilediği gibi at koşturmasına elinden geldiğinde engel olmaya çalışan Atatürkçü-ilerici bürokratlara uyguladığı sürgün ve belki de en önemlisi Cumhurbaşkanı’yla gergin ilişkileri, devletle kavgasının ne derece büyük olduğunu sanırız gösteriyor.

Devlet’le bu kadar kavgalı birisinin devletin başına nasıl geçeceği de önemli bir soru olarak karşımızda duruyor.

Tayyip Erdoğan yalnız devletle değil, milletiyle de kavgalı...

Danıştay saldırısının ardından cenazeye katılan yüzbinlerin “Katil Başbakan” diye bağırması Menderes’ten beri görülmemiş bir şeydi. Daha da trajik olan, Tayyip Erdoğan’ın o cenazeye katılmayı cesaret edememiş olmasıydı. Bakanları bile görünce büyük protestolarda bulunan, hatta Bakanları tartaklayacak derecede öfkeli olan kalabalık acaba Tayyip Erdoğan o meydanda olsa ne yapardı?

Üstelik Tayyip Erdoğan cenazede o tepkilerden bir şeyler öğrenmek yerine, cenazede aleyhinde slogan atanlara dava açmaya hazırlanıyor. Bu da herhalde dünyada ilktir! Kameralarda slogan atanlar tespit edilecek ve Başbakan’ı eleştiren slogan atanlar ceza alacak! Sanırız lise disiplin kurullarında bile böyle bir şey yapılmıyordur...

Tayyip Erdoğan’ın Fethi Dördüncü’ye yaptıkları ise herhalde milletle olan kavgasının boyutları hakkında bize bir fikir verecektir. Dördüncü’nün deftere yazdıklarını, sanki o defter kendisininmiş gibi, ne cür’etle, yırtıp atan ve sinirinden etrafına bağırıp çağırmaya başlayan bir Başbakan’la karşı karşıyayız. Üstelik, Tayyip Erdoğan’ın tepkisi bununla da sınırlı kalmadı ve tüm AKP’li milletvekellirini 82 yaşındaki Fethi Dördüncü’ye karşı dava açmaya çağırdı.

Milletiyle ve devletiyle bu derece kavgalı olan ve milleti tarafından “Katil” olmakla suçlanan bir Cumhurbaşkanını kim nasıl içine sindirebilir?

İmam Cumhurbaşkanı!

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Cumhurbaşkanı tabii ki faşist olmamalı... Gerici olmamalı...

Devletiyle ve milletiyle kavgalı olmamalı...

Kürt-İslamcı olmamalı...

Ve tabii ki Cumhurbaşkanlığını hilafete giden yolda bir basamak olarak görmemeli...

Bunların hepsinin altına herkes imza atacaktır.

Şüphesiz bu saydığımız kriterlerin hiçbirisine Tayyip Erdoğan uymuyor. Ancak bir de şu trajik durumu hatırlatmak isteriz.

Tayyip Erdoğan’ın mesleği nedir?

Tayyip Erdoğan bir imamdır! Tabii ki imamlara bir sözümüz yok. İsteyen imam olabilir, tüm hayatını dini vecibelere adayabilir. Ancak bir imamın devlet yönetiminde ne işi vardır? Aldığı tamamen dini eğitimi devlet yönetiminde ne şekillerde kullanabilecektir?

Ve şimdi çok daha önemlisi, bir imam nasıl Cumhurbaşkanı olabilir?

Bir molla rejimine doğru gittiğimizi daha güzel hiçbir şey anlatamaz.

Molla rejimi nedir?

Molla rejiminde tüm önemli görevlere mollalar, yani din adamları getirilir. Çünkü yaşam artık Şeriat hükümlerine göre yönetilecekse, toplumu da bu hükümleri en iyi bilenler tarafından yönetilmesi tabii ki en doğal olanıdır.

Bir Cumhurbaşkanının imam kökenli olması molla rejimi anlayışının güzel bir örneğidir. Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığının Şeriatçılar açısından böyle bir anlamı bulunmaktadır.

Elinizden ne geliyorsa yapın,

Ne olursa olsun engelleyin

Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı bir olasılık değil bir tehlikedir. Üstelik gerçekleşme olasılığı yüksek bir tehlikedir. Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanı tanımı yaparken aslında kendisini anlatmaktadır.

Öyleyse, Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı Türkiye’nin en önemli meselelerinden birisidir. Tayyip’in Cumhurbaşkanı olması durumunda Türkiye geri dönülmez bir sürece girecektir.

Daha Haziran ayındayız.

Cumhurbaşkanlığı seçimi Nisan ayında...

Vaktimiz bol...

Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığını engellemek için vakit daha geç değil…

 

http://www.turksolu.org/110/erdem110.htm

 

Seferberlik hükümeti şart

logo

 

03.03.2007

 

Yurt Partisi lideri Tantan’ın, ‘Savaş hukuku uygulansın’ ve yazarımız Arslan Bulut’un ‘Seferberlik hükümeti kurulmalı’ uyarılarından sonra Hürriyet yazarı Türenç de, yeni bir politika belirlenmesini istedi

Türkiye’nin iç ve dış güvenliği tehlikede. Bir yandan ABD’nin BOP için Ortadoğu’yu kaosa sürükleyen girişimleri, buna bağlı olarak Kuzey Irak’taki tehlikeli gelişmeler, diğer yandan AB dayatmalarının bir sonucu içerideki bir kısım odakların Türkiye Cumhuriyeti’ne meydan okumaya varan açıklamaları sürüyor. Tüm bu gelişmelere karşın, AKP iktidarının vurdumduymazlığı dikkati çekiyor. Sürecin ülkenin aleyhine işlediği uyarısını yapan Yurt Partisi lideri Sadettin Tantan ve gazeteci yazar Arslan Bulut’tan sonra, Hürriyet gazetesi yazarı Tufan Türenç de Türkiye’nin bölgesel ve iç meseleler karşısında yeni politikalar belirlemesinin zamanının çoktan geldiğini vurguladı. Türenç,  ’Hâlâ papatya falıyla avunuyoruz’ başlığı altında tehlikeli sürece dikkat çekerek şunları yazdı:


“Bölgemizde bu kadar hızlı oluşumlar yaşanıyor ama biz öyle bir kış uykusuna yatmışız ki bir türlü uyanamıyoruz. Yöneticilerimiz hâlâ Kuzey Irak’ta kurulan Kürt devletini kurulmamış farz ediyor. Barzani çıkıp ”Çoktaaan kurduk. Kendinizi alıştırsanız iyi olur” diye açıklamalar yapıyor. ABD Dışişleri Bakanı Rice PKK açık açık ” Kürdistan “ diyor. Amerika ise yıllardan beri ” Merak etmeyin, Irak’ın toprak bütünlüğü korunacaktır “ diye güvence üstüne güvence veriyor. Kuzey Irak bu durumda da, Ermeni konusu nasıl? Aynı aymazlık orada da devam ediyor.  Kendimizi avutmayı bırakalım. Hiç zaman yitirmeden hükümet ilgili kurumların, muhalefetin görüşlerini de alarak yeni duruma göre politikalar oluşturmalı ve kararlılıkla bunları uygulamalı.  


Şunu unutmayalım, Amerika, artık stratejik müttefik gibi davranmıyor ve bizim için çok yaşamsal olan konularda gerekli destekleri vermiyor. Hem Kürt devleti hem PKK hem de Ermeni soykırımı konusunda artık yanımızda değil. Batılıların “Türkler savaş meydanında kazandıklarını masada verirler” söylemlerini haklı çıkarmamak için daha gerçekçi olalım.”    
* Tufan Türenç-Hürriyet

Eski İçişleri Bakanı ve Yurt Partisi Genel Başkanı Sadettin Tantan’ın, yaptığı açıklamalar büyük yankı uyandırmış ve hayli destek görmüştü.

İlk adımı yine Erdoğan attı!


Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Irak Devlet Başkanı Celal Talabani’yi telefonla aradığı haberleri medyaya yansıdı. Erdoğan, Talabani’ye geçmiş olsun derken, Talabani’nin, ‘Gel şu meseleye ortak çözüm bulalım’ yaklaşımı dikkat çekti. Talabani’nin yakında Erdoğan’a teşekkür için arayacağı ve bu görüşmede, Kuzey Irak konusunun daha geniş bir şekilde gündeme geleceği ileri sürülüyor. Erdoğan’ın Talabani’yi aradığını duyan peşmerge lideri Mesut Barzani’nin de zaman geçirmeden AKP iktidarı ile temasa geçeceğine kesin gözüyle bakılıyor. Görünen o ki, AKP, ABD’nin de beklentisi doğrultusunda tıpkı Kıbrıs meselesinde olduğu gibi, Kuzey Irak için de ‘Kazan-kazan’ formülünü devreye sokacak. Kimin kazanacağını söylemeye gerek bile yok!..

AKP’li Belediye Başkanı 1 yıl hapis cezası aldı


Kuşadası’nın AKP’li Belediye Başkanı Fuat Akdoğan ile meclis ve encümen üyelerinin hepsine bir yıl hapis cezası verildi. Yasalara aykırı büfe izni veren AKP’li belediye Başkanı Akdoğan dahil 12 sanığın yargılandığı dava sonuçlandı. Mahkeme, sanıkların suçlu olduğu hükmüne vardı ve sanıklara 1 yıl hapis cezası verdi. Ancak cezalar paraya çevrilip ertelendi. Belediye, ihalesiz olarak bir şahsa, büfe kurma izni vermiş, bu olay mahkemeye taşınmıştı.
* Hürriyet

Sen konuş Cemal Paşa!


Erdoğan’ın ‘Hasan Abi’si Hasan Cemal, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Büyükanıt’ın konuşmasını yanlış buluyormuş!

Milliyet gazetesi yazarı Hasan Cemal, ’Buyrun, burdan yakın!’ başlığı ile kaleme aldığı yazısında, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın konuşması ve ardından Başbakan Erdoğan’ın çıkışını ele alarak, devletin tepesinde bir kaos yaşandığını ileri sürüyor. Cemal’e göre, Orgeneral Büyükanıt’ın konuşması yanlışlığı başlatıyormuş. Hasan Cemal, bir nevi askerin konuşmaması gerektiğini ima ediyor. İşte, ‘Sen konuş Hasan Cemal Paşa(!)’ detirten yazıdan bir bölüm: “Önce Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt Washington’daki basın toplantısında konuştu. Hükümete dedi ki: “Barzani’yle görüşmek yanlıştır. Yanıt Erdoğan’dan geldi: “Genelkurmay Başkanı’nın sözü kişiseldir. Kurumun açıklaması olursa kaos meydana gelir.” Genelkurmay dün sessiz kalmadı: “Genelkurmay Başkanı’nın ifade ettiği görüşler, tabii olarak kişisel olmayıp Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kurumsal görüşüdür.”


N’olacak şimdi?.. Kim haklı, kim haksız? Doğru kimin yanında? Genelkurmay Başkanı, siyasetin alanına giremez. Yasalar buna engeldir. Erdoğan, Başbakan olarak Orgeneral Büyükanıt’a bu gerçeği hatırlatabilmeliydi. Kapalı kapılar arkasında ve kamuoyu önünde, hiç kuşkusuz farklı farklı söylemlerle Büyükanıt Paşa’nın dikkatine getirmeliydi bu yasal gerçeği...  Peki ama bir Genelkurmay Başkanı da siyasal parti lideri gibi basın toplantısı düzenleyebilir mi? İşte Büyükanıt Paşa’nın yanlışı da burada, bu soruda yatıyor...

GÜNÜN SÖZÜ


Tezkere gevezeliği


1 Mart tezkeresinin yıldönümünde medyaya ve siyasete hâkim ağızlardan aynı ses çıkıyor: - Eğer tezkere geçseydi bu günlere gelmezdik. Daha önce hiç akıllarına gelmemişti!
Bunu söyleyenlerin aklı var mı derseniz?
Takdiri size bırakıyoruz...
* Melih Aşık-Milliyet

Bitmeyen mücadele


Bu devirde kimse padişah değil ve ekmeğimizi her gün yeniden hak etmemiz gerekiyor.
* Ertuğrul Özkök-Hürriyet

Cumhuriyeti kim kurtarır?


Bu soru daha önce de sorulmuş, o zaman da kurtarıcının ‘cumhur’ olduğu söylenmişti.
Oysa soruya verilecek yanıtın: ‘Cumhuriyet’e inananlar’ olması gerekir. ‘Cumhur’un içinde Cumhuriyet’in içeriğine inanmayanların bir kesimi oluşturduğu açık değil mi?
AKP iktidarı sırasında bunları çeşitli vesilelerle seyretmedik mi? Başbakan bu bilinen tekerlemeyi Genelkurmay Başkanı’nın konuyla ilgili sözleri üzerine yinelemiş. O zaman kendisine sormalı: “İşaret etmek istediğiniz cumhur nasıl yetişmiş? Cumhuriyet’in hangi temel prensiplerine inanıyor?” Kanımca Cumhuriyet’in korunması, temel prensiplerine göre eğitilmiş asker ve sivil kadrolarla olmakta. Kuruluşundan beri, koşullara göre gelişen düşünce sistemlerinin mevcut Anayasa’da, değiştirilmesi önerilemeyecek prensipler halinde şekillenmesini hâlâ içine sindiremeyen ‘cumhur’ kesimlerini unutmamak gerekiyor. Başbakan gibi söylemler sergileyenler, kafalarındaki sistemin esaslarını getirmeye çalışıyorlar.
* M.Ali Kışlalı  / Radikal

ABD ve AB kıskacı kırılmalı


ABD ve AB kıskacından kurtulmadan hiçbir sorun çözülemez. Şu anda Türkiye’nin sıkıştırıldığı; sıkıştırılmaktan öteye bir yandan sömürgeleştirilirken öte yandan yavaş yavaş eritilip dağılmaya götürüldüğü siyasal konular var.


Türkiye, Kıbrıs adasından ve Doğu Akdeniz’den tasfiye sürecine sokulmuş durumda. Kuzey Irak ve Güneydoğu meselesi; 2003 yılında ABD ve İngiltere Irak’ı işgal için saldırırken Kuzey Irak’ta “stratejik bir kukla ortak” kuracakları çoktan belliydi. ABD, İngiltere ve İsrail, Kürdistan projelerinin Irak ayağının altyapısını 1991’den beri hazırlıyorlardı. Hem de İncirlik Üssü’nü kullanarak.


ABD, İngiltere ve İsrail bugün K. Irak’ta, “kendilerinin emrinde ve bağımlı” bir yönetimi kurdular. Bu yönetim ABD, İngiltere ve İsrail’e güvendiği için “Ankara’ya meydan okumaktadır”. Çözüm mü istiyorsunuz? Türkiye’yi AB ve ABD kıskacından kurtaracaksınız. “Arkalarında siz varsınız; bu iş böyle yürümez; beni bölmek isteyen sizsiniz” diyeceksiniz.
* Erol Manisalı / Cumhuriyet

Ulustan kurtuluş savaşı mı?


Cumhuriyet gazetesi yazarı Mustafa Balbay, Başbakan Erdoğan’ın bir televizyon programında çanak sorulara verdiği cevaplardan yola çıktı ve ilginç bir tespitte bulundu: “Başbakan’ın bir derin saptaması var: 1 Mart tezkeresi geçseydi, böyle olmazdı. Irak’ta on bin askerimiz olur, terör örgütü de barınamazdı.  


Erdoğan işin bir ucunu söylüyor, öteki yanına ilişkin olasılığı birlikte sıralayalım:
1 Mart tezkeresi geçseydi, ertesi günden itibaren Türkiye’ye Amerikan askerleri konuşlanmaya başlayacaktı. Örneğin kimi il başkanları açıklamalarını Amerikalı komutanın önünde yapacak, “Size hayranız, bağlıyız, tıpkı Kuzey Irak’taki kardeşlerimiz gibi” diyecekti. Amerikalılar bundan büyük mutluluk duyacak, Ankara’da hükümete gelip, “bu bölgeyi birlikte yoğurmalı” mesajları verecekti... ABD’liler Diyarbakır Belediyesi’nin etkinliğine katılıp, demokrasinin nimetlerini paylaşacaktı.
Sonrasını getirmeyelim, soralım:
Erdoğan ulustan kurtuluş savaşı mı veriyor?
* Mustafa Balbay / Cumhuriyet

 

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=89&ArticleID=4572

 

Ya sine-i millet ya sine-millet! 

Cumhuriyeti korumak için sine-i millet

Haftalık yayına merhaba

İnan Kahramanoğlu

 

Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı adaylığı tümüyle bir rejim tartışmasına dönüşmüş durumda. Bu tartışma Cumhuriyet cephesiyle Cumhuriyet düşmanı Kürt-İslam cephesinin bir kez daha karşı karşıya gelmesi olarak da ortaya konabilir.

Cumhuriyet karşıtı irtica hareketinin Meclis’te tek başına iktidarı ele geçirmesinin ardından rejimi savunacak son kale olan Cumhurbaşkanlığının da kaybedilmesi ihtimali toplumun tüm kesimlerinde büyük bir endişe yaratıyor. Bu haliyle meselenin bir rejim meselesine indirgenmesinden daha doğru ve daha doğal bir durum söz konusu olamaz.

Gerçekten de Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olduğu bir Türkiye’de Cumhuriyet rejimi tartışmalı hale gelecektir.

Adım adım iktidara gelen ve devletin tüm noktalarında, belediyelerde ve toplum içinde büyük bir güce ulaşan irtica kuvvetleri şimdi Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile seksen yıllık emellerini gerçekleştirmek ve cumhuriyetten rövanşı almak için gün sayıyorlar.

Dolayısıyla Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesini engellemek için Cumhuriyetten yana olan tüm toplumsal kesimlerin ve siyasal yapıların bir an önce harekete geçmesi ve sürece müdahale etmesi bir zorunluluktur.

Sine-i millet tartışması tam da böylesi bir zorunluluğun sonucu olarak ortaya çıkmış durumda ve aslına bakılırsa bu süreci engelleyebilecek tek seçenek.

Ancak bu noktada ulusal güçler açısından ciddi yanlışlıklar yapılmakta ve bu yanlışlar düzeltilmediği taktirde ortada korunacak bir cumhuriyet kalmayacağını herkes görmeli.

Cumhuriyetten yana tavır koyan tüm kesimlerin bir an önce silkinmesi ve Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olmasını engelleyecek bir mücadeleye girişmesi gerekiyor. Sine-i millet seçeneği liberal ve Şeriatçı basın tarafından öylesine topa tutuldu ki CHP başta olmak üzere pek çok kesimde Tayyip’in Cumhurbaşkanlığını engellemek için nelerin yapılması ve yapılmaması konusunda ciddi bir kafa karışıklığı ortaya çıkmış durumda. Bunun için yapılacak ilk iş şu ana kadar yapılan ve halen devam eden yanlışların düzeltilmesidir.

Dün “Tayyip Başbakan olamaz” diyenler bugün de “Cumhurbaşkanı olamaz” diyor

Birinci ve en önemli yanlış Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olmayacağını düşünmektir. Bu fikri savunanlar çok değil daha birkaç yıl önce Tayyip Erdoğan’ın Başbakan da olamayacağını söylüyorlardı.

Bunlara göre AKP kısa bir süre sonra erken seçime gitmek zorunda kalacak ve DYP başta olmak üzere birkaç merkez sağ partinin Meclis’e girmesiyle birlikte dengeler değişecek ve AKP iktidardan düşecekti. Ancak bu çarpık anlayışın bugün Türkiye’yi getirdiği nokta dört yıllık bir gerici döktatörlük ve Cumhurbaşkanlığını da ele geçirmeye çalışan bir Tayyip Erdoğan manzarasıdır.

Dolayısıyla dün Tayyip Erdoğan Başbakan olamaz diye milleti kandıranlara bugün de inanmamak gerekmektedir. Kanunlar gereği muhtar bile seçilemeyecek olan Tayyip Erdoğan nasıl cezaevinden çıkıp, hileli Siirt seçimleriyle Başbakanlık koltuğuna oturtulduysa şimdi de Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmaması için hiçbir neden yoktur. Kaldı ki bu sefer Meclis’te de tek başlarınalar ve önlerinde herhangi bir hukuki engel de bulunmamaktadır.

367 olmadan Cumhurbaşkanı seçilemez mi?

Sabih Kanadoğlu 367 milletvekilinin katılmadığı bir oylamayla Meclis’in Cumhurbaşkanı seçilemeyeceği fikrini ortaya atınca CHP dahil tüm ulusal kesimler yanlış bir noktaya sürüklendiler. Bu fikir o derece etkili oldu ki sine-i millet tartışmasını bile gölgede bıraktı.

Cumhuriyet gazetesi de bu fikrin günlerce propagandasını yaparak Tayyip’in adaylığına karşı eylem planı yapan Atatürkçülerin kafasını bulandırdı.

Oysa Kanadoğlu’nun ortaya attığı ve Cumhuriyet’in de balıklama atladığı bu tez iki yönüyle yanlıştır ve çok vahim sonuçlara yol açacak kadar tehlikelidir.

Birincisi hukuki açıdan böyle bir şart yoktur. Kaldı ki Turgut Özal bu şartın yerine getirilmediği bir oylamayla Cumhurbaşkanı olmuştur. Dolayısıyla anayasal açıdan böyle bir hukuki yorum tümüyle zorlamadır ve sonuç alıcı olmaktan da çok uzaktır.

Ancak ikinci ve en önemli nokta; bu tez Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesini ve seçildikten sonra onu indirmek için hukuki bir mücadele önermektedir. Bu yönüyle karşı devrimci bir tezdir ve AKP’nin ekmeğine yağ sürmektedir. Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı olduktan sonra yani iş işten geçtikten sonra yürütülecek ve üstelik sonuç alınması da mümkün olmayan bir yolun Atatürkçülere önerilmesi gafletten başka bir şey değildir.

Herkesin meydanlara dökülerek sürece müdahale etme, Çankaya’da oturma eylemi düzenleme gibi eylem biçimlerini tartıştığı bir dönemde toplumun önüne “Tayyip Erdoğan seçilsin, nasılsa 367 rakamına ulaşılmadan yapılan seçim iptal edilir ve Anayasa mahkemesinden geri döner” gibi bir seçenek koymak içeriden yapılabilecek en büyük ihanettir.

Aslolan Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı adayı olmasını ve olursa da seçilmesini engelleyecek bir mücadele yolunun çizilmesidir.

Tayyip Cumhurbaşkanı seçilirse indirilebilir mi?

Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesine engel olmak yerine “Cumhurbaşkanı seçilsin sonra vatana ihanet suçlamasıyla indiririz” gibi tehlikeli bir başka anlayış da benzer bir biçimde topluma empoze edilmektedir. Bu da son derece tehlikeli sonuçlar doğurabilecek bir hatadır.

CHP dışında MHP tarafından da dillendirilen bu anlayışa göre Erdoğan Cumhurbaşkanı seçilse bile vatana ihanet suçlamasıyla yüce divana gönderilecek ve Cumhurbaşkanlığı koltuğundan indirilecektir.

Ancak Tayyip Erdoğan’ı Yüce divana gönderecek güç kimdir? CHP ya da bir başka partinin bir Cumhurbaşkanını yüce divana götürecek gücü elde etmesi mümkün müdür? Cumhurbaşkanlığını ele geçirecek AKP iktidarı ülkeyi seçime götürür mü, seçim olsa bile Cumhurbaşkanlığını alan bir parti bu avantajla girdiği seçimlerde de başarı kazanmaz mı? Bu soruların cevabını kimse kesin olarak verememektedir.

Kaldı ki CHP ya da diğer bir başka parti ile böyle bir meclis çoğunluğu yakalansa bile vatana ihanet suçu nasıl kanıtlanacaktır. Zira Cumhurbaşkanı gibi bir makamdaki bir kişinin vatana ihanetten yargılanması ve suçlu bulunabilmesi için bu suçun kanıtlanması gerekmektedir. Evet gerçekten de bugünkü iktidar Kıbrıs’ı satarak, terörü destekleyerek, Türkiye’yi AB-ABD’ye peşkeş çekerek vatana ihanet etmektedir ancak bunların hukuki anlamda kanıtlanması mümkün değildir.

“O halde Tayyip hele bir seçilsin nasılsa indiririz” anlayışı daha en baştan çökmüş durumdadır.

CHP Meclis’i terk ederek Tayyip’i engelleyebilir mi?

CHP üst yönetimi tarafından açıklanan ve Tayyip Erdoğan’ın aday olması durumunda Meclis’i terk etme resti de benzer bir büyük yanlıştır. CHP içinde artık yüksek sesle dile getirilen ve sine-i milletten bile daha öncelikle bir tercih olarak ortaya konan bu tavır ne kadar gerçekçi ve sonuç alıcıdır.

Herhalde kimse AKP’lilerin CHP Meclis’i terk etti diye Cumhurbaşkanlığı seçiminden vazgeçeceğini beklememektedir. O halde Meclis’i terkedecek CHP sadece AKP’li milletvekilerinin Erdoğan’ı sorunsuzca Cumhurbaşkanı seçmesini sağlar. CHP’lilere de bunu seyretmek kalır. Dolayısıyla Meclis’i terk etme stratejisinin Tayyip Erdoğan’ı engellemesine imkan yoktur. Bu yanlıştan yol yakınken dönülmelidir.

CHP’lilerin istifası kabul edilmezse ne olur?

CHP’yi sine-i millet seçeneğinden uzaklaştırmak isteyen liberal ve gerici basının temel argümanlarından birisi CHP’li vekillerin istifa etseler bile bunun Meclis Başkanlığı tarafından kabul edilmeyeceğidir.

Bu açık bir çarpıtmadır. Zira istifa tek taraflı bir eylemdir. Meclis Başkanı bunları işleme koymayı geciktirebilir ancak CHP’lileri zorla Meclis’te tutması anayasal özgürlükler açısından da mümkün değildir.

Kaldı ki sine-i millet sadece hukuki bir prosedür değildir ki Meclis Başkanı bunu engelleyebilsin. Sine-i milletin temel mantığı Meclis’i boşaltan CHP’nin milletle birleşerek Cumhurbaşkanlığı seçimine halkla birlikte müdahale etmesidir ki bunun için Meclis Başkanı’ndan icazet ve izin alınacak değildir.

Dolayısıyla CHP’li milletvekillerinin istifa etmesi durumunda sine-i millet süreci başlayacaktır. Bunu engelleyecek hiçbir güç yoktur.

Sine-i millet kime zarar verir, CHP’ye mi AKP’ye mi?

Sine-i millet seçeneğine karşı çıkan liberal ve gerici takımının temel tezi CHP’nin sine-i millete dönmesi durumunda bundan kendisinin zararlı çıkacağıdır.

Bunlara göre CHP zaten halktan kopuk ve seçkinci bir partidir ve böylesi bir seçeneği uygulaması durumunda milletten gereken yanıtı alacaktır.

İyi de madem sine-i millet CHP’ye zarar verecektir o zaman bu gerici güruh bıraksın da CHP bu seçeneği kullansın ve cezasını çeksin!

Ama sine-i milletten söz açıldığında tüm bu çevrelerin sözbirliği etmişçesine CHP’ye saldırmaları da göstermektedir ki bu güruh sine-i milletten korkmaktadır ve yalnız sine-i milletten korkmaktadır. Zira Kanadoğlu’nun ortaya attığı teze gülüp geçenler sine-i millet söz konusu olduğunda çabucak sinirlenmekte ve ne yapacaklarını şaşırmaktadırlar.

Nedenine gelince. Sine-i milletten zarar görecek esas güç CHP değil AKP’dir. %25’e denk düşen temsil gücüyle Meclis’in %75’ini elinde bulunduran ve tek başına iktidara konan AKP, sine-i millet süreci işlerse bu egemenliğinin ortadan kalkacağını görmektedir. Kaldı ki Tayyip Erdoğan bile AKP’nin oy oranının %35’lerden %20’lere gerilediğini kabul etmektedir. Yapılacak bir seçimde AKP’nin tek başına iktidar şansı da bulunmamaktır. Kısacası Meclis aritmetiği nasıl oluşursa oluşsun bundan en çok zararlı çıkacak kesim AKP olacaktır.

CHP ise sine-i millete dönerek Cumhuriyetten yana tavır alan tüm kesimlerin desteğini kazanacaktır. Bugün CHP dışında AKP tehdidini dizginleyecek bir alternatif de olmadığına göre bu kesimlerin tümüyle CHP etrafında toplanmaması için hiçbir sebep yoktur.

Demek ki CHP’nin sahte senaryoları bir yana bırakarak bir an önce Türk milletiyle bütünleşmesi ve milletin gücüne güvenerek rejimi kurtarması gerekmektedir. Bunun da tek bir yolu vardır: sine-i millet.

Bunun dışındaki tüm seçeneklerin oyalamadan başka bir anlamı olmadığını CHP yönetiminin görmesi gerekmektedir.

Sine-i millet seçeneğini hayata geçirmek konusunda tereddüt yaşayan CHP’liler şunu görmek zorundadırlar. Sine-i millet sonuç alınabilecek bir seçenektir. Elbete bunun garantisi yoktur. Ancak bunun dışında önerilen yolların hiçbirinden sonuç almanın imkanı kalmamıştır.

Halk hareketi beklemek mi halk hareketinin başına geçmek mi?

Sine-i millet tartışmalarının başladığı günlerde CHP lideri Baykal “1 milyon kişi Ankara’ya toplanırırsa sine-i millete döneriz” demişti. Bu da gösteriyor ki CHP sine-i millet seçeneğini gündeme almak için büyük bir halk hareketi beklemektedir. Bu büyük bir yanlıştır.

Böyle bir halk hareketini kim yaratacaktır? Yoksa CHP kendisine bile hayrı olmayan milli hükümet ya da ulusal birlik gibi marjinal sloganlar atan kuruluşlardan mı medet ummaktadır? Kaldı ki sokaklara dökülecek bir milyon kişi olduktan sonra bu iktidar zaten kaçacak delik arayacaktır. O zaman CHP’ye niye ihtiyaç olacaktır?

CHP üzerine düşen sorumluluktan kaçmak yerine bu tarihsel sorumluluğu yerine getirmeye çalışmalıdır.

Bugün kısa vadede Türkiye’de güçlü bir halk hareketi örgütleyebilecek ve tüm mlilleti seferber edebilecek tek güç beğensek de beğenmesek de CHP’dir.

Türkiye’de diğer ulusalcı parti ve örgütlerin toplayabildiği insan sayısı birkaç binin üzerine hiç çıkmamıştır ve görülüyor ki hiçbir zaman da çıkamayacaktır.

O halde CHP halk hareketi beklemek yerine alanlara inerek, milletin arasına karışarak büyük bir halk hareketinin liderliğini üstlenmek gibi tarihi bir görevle karşı karşıyadır.

CHP açısından tarihi bir kararın yol ayrımına gelinmiştir. CHP ya sine-i millet seçeneğini hayata geçirerek cumhuriyete sahip çıkacaktır ya da tarihe cumhuriyetin yıkılışını seyreden parti olarak geçecektir.

Bugün susan Ordu yarın terhis edildiğinde de susacaktır

Dört yıllık AKP iktidarının tüm uygulamalarına rağmen sine-i millet seçeneğine karşı çıkanlar ya da bundan kaçanlar sadece Türkiye’nin geldiği noktayı kavrayamayanlar olabilir.

Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olduğu bir Türkiye manzarasına herkesin kafasında canlandırması gerekmektedir.

Bu ihtimalin gerçekleşmesi durumunda neler olacağını tahmin etmek hiç de zor değildir. AKP iktidarı öncelikle tüm üniversite rektörlerini görevden alacak ve yerine kendi yandaşlarını atayacaklardır. Hemen ardından da Ordu’nun komuta kademesini Bakanlar Kurulu kararıyla görevden alacaklardır. Tabii Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan bu kararları jet hızıyla onaylayacak ve muhtemelen komutanlar emekli edildiklerini televizyondan öğreneceklerdir.

Üniversitelerde ve tüm milli eğitim sisteminde laik eğitim son bulacak tevhid-i tedrisat ortadan kaldırılacak, okullar medreseye dönüştürülecektir. Yüksek yargı organları baskı altına alınacak isifa ve görevden alma gibi zorlamalarla bağımsız yargı ortadan kalkacaktır.

Bu saatten sonra Cumhuriyetten değil ancak bir Hilafet rejiminden söz edilebilecektir. Kimilerine biraz fazla abartılı gelebilir ancak Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olduğu bir Türkiye’nin manzarısı tam da böyle olacaktır. Görmek için ille de yaşamak mı gerekmektedir?

Bu noktada Ordu’nun sessizliğinin çok tehlikeli bir sürece doğru ilerlediğini de tespit etmek zorundayız.

Toplumun tüm kesimlerine ve muhalefetin tüm çabalarına karşı Meclis çoğunluğuna güvenerek Tayyip Erdoğan’ı Cumhurbaşkanı seçmekte ısrarlı olunduğu taktirde Ordu’nun mutlaka devreye girmesi gerekmektedir.

Oysa toplumun irticanın Çankaya’ya tırmanmasına karşı harekete geçtiği bir dönemde Ordu’nun görülmedik derecede suskun kalması halkın bir ulusal seferberlik başlatmasını da sekteye uğratmaktadır. Bugün suskun kalan ve cumhuriyete yönelik bu tehdidin bertaraf edilmesi görevini yerine getirmeyen Ordu yarın terhis edileceği zaman da kimsenin kuşkusu olması suskun kalmaya mahkumdur.

Cumhuriyeti koruma ve kollama iddiasındaki tüm kurumların biranönce silkinmesi ve üzerine düşen görevi eksiksiz yapmaları gerekmektedir.

Ya sine-i millet ya sine-i millet

Bugün Türkiye’nin temel eksikliği Cumhuriyetten yana tavır alacak bir Ulusal Sol hareketin bulunmayışıdır. Bu koşullada gericiliğin güçlenmesi toplum üzerinde gemenlik kurması ve rejimi yıkacak güce ulaşmasından daha doğal ne olabilir ki. Gerici tehdidin de Batı kıskacının da ortadan kaldırılmasının tek yolu Türkiye’de güçlü ve halk sınıfları içine nüfuz etmiş Ulusal Sol geleneğin yeniden canlandırılmasındadır. Bu herkesin görmesi gereken bir gerçektir. Ancak Türkiye şimdi büyük ve acilen bertaraf edilmesi gereken bir tehditle burun burunadır.

Gelinen noktada Cumhuriyete yönelik Şeriat tehdidi artık tüm toplumun canını acıtacak derecede güçlenmiştir. Umutsuzluğun ve inançsızlığın baş gösterdiği böyle bir dönemde cumhuriyet güçlerini toparlayacak ve harekete geçirecek bir kıvılcıma ihtiyaç bulunmaktadır. Sine-i millet dışında bunu sağlayabilecek bir yöntemin olmadığı artık görülmelidir. Görev en başta CHP’nindir. Cumhuriyet’i kuran parti Cumhuriyet’i yıkan parti olmamalıdır.

Korkmayın! millet arkanızdadır.

Ya sine-i millet ya sine-i millet!

 

http://www.turksolu.org/123/yon123.htm

 

.

***

 

Bu seradan bir de cumhurbaşkanı mı çıkacak?

23 Aralık 2006

Tayyip Erdoğan ve birkaç arkadaşı tarafından kurulan AKP, dinsel inanç serasında yetişmiş bir bitkidir.


Hem özel hayatında hem de siyasetçiliğinde Erdoğan, her şeyden önce, bu bahçenin bahçıvanıdır.
Bu özelliği, onun, kurulduğundan bu yana agresif bir biçimde laik olan Türk devletinin başbakanı olmasını engellemedi. Ama gönlünde yatan aslanı dışarı salıvermesine, yani, cumhurbaşkanı olmasına engeldir.


Kendisi bunun aksini düşünüyordur, ama, Erdoğan cumhurbaşkanlığı için hiç de isabetli bir aday değil.


Neden, diye soracaksınız? Başbakan olabilen kişi neden cumhurbaşkanı olmasın? Eğer sırf yasal koşullar açısından soruyorsanız, haklısınız. Erdoğan'ın cumhurbaşkanı olması için hiçbir yasal engel yoktur.

Engeller var


Ama siyasi ve teamüllerden doğan engeller vardır. Çünkü cumhurbaşkanlığı başbakanlıktan farklı bir mevkidir, fonksiyonları değişiktir. Dolayısıyla o mevkiyi doldurmak için farklı nitelikler gerekir.
Başbakan partizan olabilir Erdoğan'ın olduğu gibi. Cumhurbaşkanı olamaz.


Erdoğan da, patronu olduğu AKP de, kucaklayıcı değil dışlayıcı bir kişiliğe sahiptirler. AKP hem partidir, hem de cemaattir.


Erkan Mumcu bu cemaatin dışında kalan az sayıda bakandan biriydi kabinede.
Bu özelliğinden dolayı karar alma mekanizmasından dışlandı. Her iki taraf için de tatsız bir anı olarak kalan bir şekilde AKP ile yollarını ayırdı.


AKP Meclis'teki 550 sandalyenin üçte ikisine sahiptir. Bunların arasından bir tek Alevi yoktur. Erdoğan başbakanlığında Alevileri tamamen dışladı.


Erdoğan tek parti olmanın gücüyle bürokraside köklü ve yaygın değişiklikler yaptı. Bu değişikliklerin neredeyse tamamı AKP ideolojisine sadık kişilerin bu inancı paylaşmayan kişilerin yerini alması şeklinde oldu. Değişiklik yapmaya muktedir olduğu her bakanlık ve kurumda bürokrasinin üst kademelerini, dincilerle doldurdu.

Ölümüne inat!


Erdoğan'ın ekonomik kriz yaratma riskini göze alarak Merkez Bankası başkanını değiştirmesi bu konudaki inadının en iyi örneğidir. Cumhurbaşkanı Erdoğan bu ölümüne inatla ülkeye ne çok zarar verebilir.


Erdoğan cumhurbaşkanı olursa AKP'nin bugüne kadar etki alanı dışında kalmış ordu, YÖK, Yargıtay, Danıştay gibi kurumlarla da oynama olanağına sahip olacak.


Cumhurbaşkanlığı geleneksel olarak devlet katında güç kullanan odakların dengelendiği veya dengelenmeye çalıştığı makam olmuştur. Erdoğan bu dengeyi bozar, kuramaz.


Türkiye; cumhurbaşkanlığı, başbakanlık ve Meclis başkanlığı üçlüsünün tamamını AKP'ye tahsis etmeyi kaldırmaz.

 

http://www.milliyet.com.tr/2006/12/23/yazar/munir.html

***

Kim Çankaya'ya çıkamaz?

08 Mart 2007



CUMHURBAŞKANLIĞI anayasal bir mevkidir.


Ama cumhurbaşkanlığının bir de manevi yanı var. Yani konsensüs, yani uzlaşma yanı.
Ülke insanlarının çoğunluğu tarafından istenme, saygı duyulma ve cumhurbaşkanı olarak kabul edilme durumu.
Onun partisine oy vermeseniz bile o kişiye saygı duymanız, o kişiyi cumhurbaşkanı olarak kabul etmeniz, görmek istemeniz mümkündür.
Bugüne kadar Türkiye'de hep böyle oldu. Öyle kişiler cumhurbaşkanı seçildi ki, 70 milyon Türkiye vatandaşı bu kişiyi cumhurbaşkanı olarak tanıdı, saydı...
Buna konsensüs denildi.
Yani uzlaşma.
Uzlaşma pazarlıkla olmaz, uzlaşma gönüllerde olur.
* * *
BUGÜN Tayyip Erdoğan üzerinde bu uzlaşma var mı?
Yok.
Niye yok?
Çünkü Tayyip Erdoğan ordu, yargı, üniversiteler ve Cumhurbaşkanlığı ile çatışma içinde.
Öyleyse Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı olamaz.
Şeklen seçim hukuki olabilir ama, onun seçimi gönüllere uygun değildir.
Bakın işverenlerin kuruluşu TÜSİAD'ın Başkanı Arzuhan Doğan Yalçındağ ne diyor:
"Cumhurbaşkanlığı seçimleri toplumsal uzlaşmayla gerçekleşmeli. Bu, toplumsal huzur için gereklidir."
Bu ne demek?
Meclis çoğunluğu burada şeklidir, ona bakılıp bir seçim meşru addedilebilir.
Bu doğrudur.
Ama bu toplumsal huzuru getirir mi?
Ülkeye "huzur" getirir mi?
Arzuhan Doğan Yalçındağ bunu gazetecilere dün de tekrar etti.
Üstelik AKP milletin yüzde 27'sinin, oy verenlerin yüzde 34'ünün oyuyla iktidardadır. Bu da düşünülmeli.
Sonra Tayyip Erdoğan daha gençtir, alacağı yol vardır, edineceği tecrübe çoktur.
Öyleyse, bu kez, bu kritik dönemde herkesi kavrayacak, 72 milyonun tecrübesine saygı duyabileceği, dışta sözü dinlenir bir kişinin cumhurbaşkanı olması Türkiye'nin lehine olacaktır.
Halkın ekseriyetinin cumhurbaşkanı olarak görmek istediği daha belli değil ama, kimi istemediği belli değil mi?

...

http://www.milliyet.com.tr/2007/03/08/yazar/heper.html

***

 

 

 

Tayyip Bey Cumhurbaşkanı, Gül başbakan olursa ne olur?

Sabahattin ÖNKİBAR

07.03.2007

 

Hayır, size bir fantezi ya da uzak bir varsayımdan söz etmiyorum.


Tayyip Bey son anda çok çok önemli gelişmeler olmasa -ki mümkün görünmüyor- kesine yakın bir ihtimalle Çankaya’ya çıkacaktır. Aynı şekilde anketlere göre Abdullah Gül de Başbakanlık koltuğuna oturacaktır.


Peki sonrasında neler mi olur?


Etki  gücü olan; halk, asker, yargı, YÖK ve üniversiteler gibi Anayasal kurumlar, medya, TÜSİAD - TOBB ve sivil toplum örgütleri ve de dış dinamikler açısından muhtemel tesirleri sorgulayalım:


Medya ve dış dinamikler


Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlık makamlarının ele geçirilmesi ile medya, TÜSİAD-TOBB, sivil toplum örgütleri,YÖK ve Üniversiteler gibi Anayasal kurumların etki gücü abartısız sıfıra yakın bir noktaya gelecektir.


Ekonomisi devlet tarafından üst düzeyde yönlendirilen Türkiye gibi ülkelerde holding kimlikli medyanın bağımsız hareket edebilmesi mümkün değildir. İşte koca Doğan Medya Grubu haftalardır POAŞ olayına adeta rehin gibidir ve bu durum da yayınlarına yansımaktadır. Var olan iktidar gücüne Cumhurbaşkanlığı makamı da ilave edilirse değil medya, ne TOBB’un ne de TÜSİAD’ın zerre kıpırdanma şansı olmayacaktır.


Yargı kurumu da iki zirve devlet makamı aynı frekansta olacağından ötürü, eşyanın tabiatı gereği siyasallaşacak ama en önemlisi geleceğin yargısı, bu iki önemli makam sayesinde rahatlıkla şekillendirilebilecektir.


Dış dinamikler açısından hadise elbette verilecek tavizlerle paralel olacaktır. ABD ya da AB için Türkiye’yi kimin yönettiğinden ziyade kendi stratejik çıkarları önemli olduğundan, onlar alacağı ödünlere bakacaktır. K. Irak, Ermenistan, Kıbrıs ve Ege gibi konularda talepleri yerine getirildiği  sürece onlar desteğini sürdürecektir. Bu durum içeridekiler tarafından da bilineceği için mesela askerinizin başına çuval geçirildiğinde nota vermek yerine  “Ne notası müzik notası mı”  diye alaylar yapılarak konu derhal kapatılacak ve istemleri anında yerine getirilecektir.


Asker zapturapt altına alınacak


Gelelim halka...


Hiç kuşkum yok halk yapılan ve yapılacak dezenformasyonlara, baskı ve hilelere rağmen bunlardan er ya da geç hesap soracak ve tamamını sandığa gömecektir; lakin bunun ne zaman olacağı  meçhuldur. Uygulanan müthiş  karartma ve alternatif cenahtaki dağınıklık sebebi ile AKP’nin millet tarafından cezalandırılması epey bir zaman alacaktır... İşte bu geçen zaman diliminde de atı alan Üsküdar’ı geçecek ve AKP zihniyet olarak kurumlaşacaktır. Dahası, geçecek süre içinde Türkiye emperyalizmin uydusu haline getirilecektir. Bu itibarla halkın hesap gününe kadar Türkiye pek ama pek çok şeyini yitirecektir.


Ve asker...


Bu süreçte en zorda olan kurum TSK’dır.


Erdoğan Cumhurbaşkanı, Gül Başbakan olursa, dış dinamiklerin teşviki ve desteği ile asker kurumsal olarak zayflatılmaya ve zapturapt altına alınmaya çalışılacak ve de anında emekli etmek gibi uygulamalara start verilecektir... Olmaz demeyin, Şemdinli komplosu bunların olacağının işaret fişeğidir. Şemdinli’de o işleri yapanlar, her şeyi yapar. Çankaya’da Sezer değil de Erdoğan olmuş olsaydı, Şemdinli sonrasında kimler emekliye sevk edilirdi düşünün..
Yapamaz da demeyin, bunların varlığı ve o makamlarda oturabilmesi bunu yapmaya bağlıdır. Hiç kuşku duyulmasın bütün bunları yapmak için her yolu deneyeceklerdir... 

Bunlara göre TSK, maalesef Osmanlı’nın son dönemlerinde ikide bir kazan kaldıran Yeniçeri  gibidir... Kuşkusuz bütün bu bakış ve niyetleri TSK da biliyor ama çıkış yolunu bulmakta zorlanıyor... Şimdi tankları yürütseler AKP ve Erdoğan yine mağdur konumuna girecek ve seçimi kazanacak, sussalar dönülmez akşamın ufkuna yelken açacaklar. Tavır koymayı Çankaya seçimi sonrasına erteleseler acaba iş işten geçmez mi? Bir sürü tereddüt ve ihtiyat...


Peki ama ihtiyat alenî akibete susma gerekçesi olabilir mi?

 

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=137&ArticleID=4625

 

.İşte cumhurbaşkanı olursa Erdoğan’ın görev ve yetkileri

Vatan Gazetesi

Can Ataklı

11.03.2007

 

 

Tayyip Erdoğan henüz kendisi açıklamış olmamakla beraber Cumhurbaşkanı olmak istiyor. Cumhurbaşkanlığı sadece sembolik bir temsil makamı değil. Türkiye’nin en hayati kararları bu makam tarafından alınıyor ya da onaylanıyor.

Anayasa’nın 104’üncü maddesi Cumhurbaşkanı’nın görev yetkilerini belirliyor.

Şimdi gelin hep birlikte Cumhurbaşkanı’nın görev yetkilerini bir kere daha okuyalım ve Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olması halinde nelere muktedir olacağını görelim:

MADDE 104. - Cumhurbaşkanı Devletin başıdır. Bu sıfatla Türkiye Cumhuriyetini ve Türk Milletinin birliğini temsil eder; Anayasanın uygulanmasını, Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetir.

Bu amaçlarla Anayasanın ilgili maddelerinde gösterilen şartlara uyarak yapacağı görev ve kullanacağı yetkiler şunlardır:

A- YASAMA İLE İLGİLİ OLANLAR:


- Gerekli gördüğü takdirde, yasama yılının ilk günü Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde açılış konuşmasını yapmak,

- Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni gerektiğinde toplantıya çağırmak,

- Kanunları yayımlamak,

- Kanunları tekrar görüşülmek üzere Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne geri göndermek,

- Anayasa değişikliklerine ilişkin kanunları gerekli gördüğü takdirde halkoyuna sunmak,

- Kanunların, kanun hükmündeki kararnamelerin, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün, tümünün veya belirli hükümlerinin Anayasa’ya şekil veya esas bakımından aykırı oldukları gerekçesi ile Anayasa Mahkemesinde iptal davası açmak,

- Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerinin yenilenmesine karar vermek,

B- YÜRÜTME İLE İLGİLİ OLANLAR


- Başbakanı atamak ve istifasını kabul etmek,

- Başbakan’ın teklifi üzerine bakanları atamak ve görevlerine son vermek,

- Gerekli gördüğü hallerde Bakanlar Kurulu’na başkanlık etmek veya Bakanlar Kurulunu başkanlığı altında toplantıya çağırmak,

- Yabancı devletlere Türk Devleti’nin temsilcilerini göndermek, Türkiye Cumhuriyeti’ne gönderilecek yabancı devlet temsilcilerini kabul etmek,

Milletlerarası andlaşmaları onaylamak ve yayımlamak,

- Türkiye Büyük Millet Meclisi adına Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Başkomutanlığını temsil etmek,

- Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kullanılmasına karar vermek,

- Genelkurmay Başkanını atamak,

- Millî Güvenlik Kurulu’nu toplantıya çağırmak,

- Millî Güvenlik Kurulu’na başkanlık etmek,

- Başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu kararıyla sıkıyönetim veya olağanüstü hal ilân etmek ve kanun hükmünde kararname çıkarmak,

- Kararnameleri imzalamak,

- Sürekli hastalık, sakatlık ve kocama sebebi ile belirli kişilerin cezalarını hafifletmek veya kaldırmak,

- Devlet Denetleme Kurulu’nun üyelerini ve Başkanını atamak,

- Devlet Denetleme Kurulu’na inceleme, araştırma ve denetleme yaptırtmak,

- Yükseköğretim Kurulu üyelerini seçmek,

- Üniversite rektörlerini seçmek,

C- YARGI İLE İLGİLİ OLANLAR


- Anayasa Mahkemesi üyelerini,

- Danıştay üyelerinin dörtte birini,

- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekilini,

- Askerî Yargıtay üyelerini,

- Askerî Yüksek İdare Mahkemesi üyelerini,

- Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyelerini seçmek.

Cumhurbaşkanı, ayrıca Anayasada ve kanunlarda verilen seçme ve atama görevleri ile diğer görevleri yerine getirir ve yetkileri kullanır.

...

http://www7.gazetevatan.com/root.vatan?exec=yazardetay&sid=&Newsid=112409&Categoryid=4&wid=142

***

Cumhurbaşkanı olacak başbakanlık yapacak!

Can Ataklı  

12.03.2007

 

 

Yer muhtemelen AKP Genel Merkezi’ndeki Başbakan Tayyip Erdoğan’ın makam odası.

Odada Tayyip Bey dışında kabineden 4 bakan daha var. Bunlardan biri Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım. Diğeri, iddiaya göre Enerji Bakanı Hilmi Güner. İki bakanın ise hangileri olduğunu bilmiyorum.

Günün yorgunluğunu atmak üzere çaylar içiliyor. Konu Cumhurbaşkanlığı seçimleri. Odadaki bakanlar Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı için aday olacağından neredeyse emin. Eğer son anda başka bir şey çıkmazsa seçileceğini de adları gibi biliyorlar.

Bakanlardan biri şöyle söylüyor: “Tayyip Bey, medyada en çok yazılan konu. Sizin Çankaya’ya çıktıktan sonra hükümete karşı daha güçsüz hale geleceğiniz, hele koaliyon hükümeti olursa bunun daha da zor olacağı söyleniyor.”

Tayyip Bey eliyle “boş verin” der gibi yapıyor ve “Hiç tasalanmayın, tekrar tek başımıza iktidar olacağız” diyor.

Herkesin yüzünde geniş bir gülümseme oluşuyor.

Tayyip Bey daha sonra devam ediyor: “Ayrıca hükümetle neden sıkıntı yaşanacakmış ki, ben Cumhurbaşkanı değil miyim?”

Herkes “Evet” anlamına gelen biçimde başını sallıyor.

Tayyip Bey devam ediyor: “Anayasal yetkilerimi her durumda sonuna kadar kullanacağım.”

Odadakiler yine başlarını sallıyorlar, anlamadıkları halde anlamış gibi yapıyorlar besbelli.

Tayyip Bey sürdürüyor, “Anayasa Cumhurbaşkanına gerekli gördüğü hallerde hükümete başkanlık etme hakkını veriyor. Yani Cumhurbaşkanı istediği anda Başbakanlık görevini de üstleniyor.”

Herkesin yüzünde hayretle karışık bir hayranlık görüntüsü beliriyor.

Tayyip Bey sözünü tamamlıyor: “Bu durumda istersem her bakanlar kurulu toplantısına katılabilir ve başkanlık yapabilirim. Ki bunu mutlaka yapacağım.”

Bakanlardan biri fikri çok beğendiğini belirterek “Üstelik bu herkesin dileğinin de yerine getirilmesini sağlamış olacak” diyor.

Diğer bakanlar “Nasıl yani?” gibisinden bakıyorlar. Sözün sahibi noktayı koyuyor: “Cumhurbaşkanı olma, Başbakan olarak kal diyorlar ya, Tayyip Bey bu talebi de yerine getirmiş olmayacak mı?” Gülüyorlar...

Yukarıda anlattıklarımı, bu toplantıdan sonra bazı bakanların konuyu arkadaşları ile paylaşmaları sayesinde öğrendim. Konuşmalar bire bir aynı olmayabilir, ama esası doğrudur.
...

AKP 367’yi bulabilir


Cumhurbaşkanı adayı olmasına pek çok çevrenin kesin gözüyle baktığı Tayyip Bey’in en büyük korkusu, seçimin ilk günü Meclis’te 367 kişinin hazır bulunmaması ve CHP’nin Anayasa Mahkemesi’ne gitmesi.

Gerçi Erdoğan her yerde 367 konusunun hiçbir önemi olmadığını vurguluyor, ne CHP’nin ne de başkasının bundan bir sonuç alabileceğini söylüyor. Ama yine de garanti değil. Anayasa Mahkemesi 367 konusunda AKP’nin aleyhine bir karar verirse AKP’li birinin Cumhurbaşkanı olması neredeyse tamamen suya düşer.

İşte bir “korkulu rüya” görmemek için AKP kolları sıvamış durumdaymış. Amaç Cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turu için 354 AKP’li milletvekilinin yanı sıra 13 milletvekilini daha Meclis’e sokmakmış.

Meclis aritmetiğine bakınca 13 kişi için iki kaynak var. Biri ANAP Grubu. Onlar 21 kişi. Bir de 9 bağımsız var. AKP tüm bağımsızların Meclis’e girmesini sağlasa bile yine 4 eksik kalıyor.

AKP kurmayları bu eksiğin tamamlanmasına kesin gözüyle bakıyor. Zaten çoğu AKP’den istifa ederek ANAP’a geçen milletvekillerinden bazıları ilk seçimde “liste başı olmak kaydıyla” 367’yi tamamlama konusunda söz vermişler.

Açıkçası bu eksiği ANAP’tan ve bağımsızlardan kapatmak hiç de zor değil. Partilerinden ayrılanlar bir daha seçilemeyeceklerini düşünüyorlardı. Onlara bir beş yıl daha ikbal kapısı açılırsa tereddüt bile etmezler.

*****
Yarını bekliyorum
Yarın salı. Meclis’te yine partilerin grup toplantıları var. Son üç haftadır AKP Grubuna dinleyici olarak gelenler tıpkı maçtaymış gibi tezahürat yapıyor. Meclis Başkanı Bülent Arınç bu görüntülerin Meclis’in saygınlığını düşürdüğünü belirtmiş ve bundan utanç duyduğunu söylemişti.

Geçen hafta Meclis’in işleyiş ve çalışmalarına ilişkin görüşmelerin yapıldığı ve AK Parti Grup Başkanvekili İrfan Gündüz, CHP Grup Başkanvekili Haluk Koç ve Anavatan Partisi Grup Başkanvekili Ömer Abuşoğlu’nun katıldığı toplantıda bazı kararlar alındı.

Arınç’ın başkanlığındaki toplantıda alınan kararlara göre, grup toplantılarında tezahürat yapılmayacak, parti genel başkanlarına hediye verilmeyecek.

İşte bu nedenle yarını bekliyorum. Bakalım Meclis Başkanı sözünü geçirebilecek mi?

Cumhurbaşkanı olacak başbakanlık yapacak!

Yer muhtemelen AKP Genel Merkezi’ndeki Başbakan Tayyip Erdoğan’ın makam odası.

Odada Tayyip Bey dışında kabineden 4 bakan daha var. Bunlardan biri Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım. Diğeri, iddiaya göre Enerji Bakanı Hilmi Güner. İki bakanın ise hangileri olduğunu bilmiyorum.

Günün yorgunluğunu atmak üzere çaylar içiliyor. Konu Cumhurbaşkanlığı seçimleri. Odadaki bakanlar Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı için aday olacağından neredeyse emin. Eğer son anda başka bir şey çıkmazsa seçileceğini de adları gibi biliyorlar.

Bakanlardan biri şöyle söylüyor: “Tayyip Bey, medyada en çok yazılan konu. Sizin Çankaya’ya çıktıktan sonra hükümete karşı daha güçsüz hale geleceğiniz, hele koaliyon hükümeti olursa bunun daha da zor olacağı söyleniyor.”

Tayyip Bey eliyle “boş verin” der gibi yapıyor ve “Hiç tasalanmayın, tekrar tek başımıza iktidar olacağız” diyor.

Herkesin yüzünde geniş bir gülümseme oluşuyor.

Tayyip Bey daha sonra devam ediyor: “Ayrıca hükümetle neden sıkıntı yaşanacakmış ki, ben Cumhurbaşkanı değil miyim?”

Herkes “Evet” anlamına gelen biçimde başını sallıyor.

Tayyip Bey devam ediyor: “Anayasal yetkilerimi her durumda sonuna kadar kullanacağım.”

Odadakiler yine başlarını sallıyorlar, anlamadıkları halde anlamış gibi yapıyorlar besbelli.

Tayyip Bey sürdürüyor, “Anayasa Cumhurbaşkanına gerekli gördüğü hallerde hükümete başkanlık etme hakkını veriyor. Yani Cumhurbaşkanı istediği anda Başbakanlık görevini de üstleniyor.”

Herkesin yüzünde hayretle karışık bir hayranlık görüntüsü beliriyor.

Tayyip Bey sözünü tamamlıyor: “Bu durumda istersem her bakanlar kurulu toplantısına katılabilir ve başkanlık yapabilirim. Ki bunu mutlaka yapacağım.”

Bakanlardan biri fikri çok beğendiğini belirterek “Üstelik bu herkesin dileğinin de yerine getirilmesini sağlamış olacak” diyor.

Diğer bakanlar “Nasıl yani?” gibisinden bakıyorlar. Sözün sahibi noktayı koyuyor: “Cumhurbaşkanı olma, Başbakan olarak kal diyorlar ya, Tayyip Bey bu talebi de yerine getirmiş olmayacak mı?” Gülüyorlar...

Yukarıda anlattıklarımı, bu toplantıdan sonra bazı bakanların konuyu arkadaşları ile paylaşmaları sayesinde öğrendim. Konuşmalar bire bir aynı olmayabilir, ama esası doğrudur

 

http://www7.gazetevatan.com/root.vatan?exec=yazardetay&sid=&Newsid=112479&Categoryid=4&wid=142

***

 

 

.