|
RECEP TAYYİP ERDOĞAN CUMHURBAŞKANI OLAMAZ-OLDURULAMAZ!!! |
|
Çankaya değil, Yüce Divan Yolu Görünüyor
Yıldıray Çiçek 24.03.2007
Okuduğu bir şiir yüzünden, ilginç bir şekilde cezaevine giren ve bunu kitleleri etkilemek için mazlum ve mağdur duruşunda kullanan ve kendisine iktidara giden süreç yaratan-yarattırılan Recep Tayyip Erdoğan, şimdi de, bölücü örgütün başı Abdullah Öcalan'a "Sayın" ,şehitlere "Kelle" dediği radyo konuşması ile nasıl bir hukuki süreç yaşayacak herkes merak etmektedir. O okuduğu şiir cezasını, sahte mazlum ve mağdur duruşunu çevirdi de, bu bölücübaşına gösterdiği saygıyı, şehitlere ettiği saygısızlığı nasıl çevirecek, o da merakın bir başka boyutu olmaktadır. Recep Tayyip Erdoğan'ın, o radyo konuşmasındaki çirkin ifadeleri için savcılıklara suç duyurusu yağmaktadır Hadi bakalım, bu konuda da mağdur-mazlum rollerini oynasın da, bizde etkilenelim! Türkiye'nin birliğini, bütünlüğünü ve varlığını korumakla sorumlu en yüksek makam olan Cumhurbaşkanlığına, Türkiye'yi bölmeye çalışanlara saygı duyan birisinin oturma hayali kurmasını, herhalde bu savcılıklara verilen suç duyuruları engelleyecektir. Herhalde ortaya çıkan bu radyo konuşması ile birlikte, böyle bir hayal kurmaya da utanır hale gelmiştir. Recep Tayyip Erdoğan'ın bırakın bu radyo konuşmasını, dört yılı aşan iktidar sürecinde yaşananları bile incelediğinizde, o makamı aklından bile geçirmemesi lazımdır. Türkiye'ye her türlü acıyı yaşatmış olan, binlerce kişinin katiline saygı duyan bir kişi, nasıl Türkiye'yi yönetir, akıl alacak gibi değildir. Cani Apo'ya "Sayın",şehitlere "Kelle" diyen birisi, konuşmanın ortaya çıktığı gün istifa etmesi gerekirken, Recep Tayyip Erdoğan aksine suçlu başkası gibi esiyor-gürlüyor ve sesini baskın çıkartıp, kendini suçlayanları susturmaya çalışıyor. Klasik, Recep Tayyip Erdoğan taktiğidir. Ama bu taktik bu sefer sökmeyecektir. Hele Türk milliyetçilerine bu taktik dünde sökmedi, bugünde sökmeyecektir. Türk milliyetçilerinin başındaki inançlı ve kararlı Lider Dr.Devlet Bahçeli, Recep Tayyip Erdoğan'ın şimdi maskesi düşerek, ortaya çıkan gerçek yüzünü daha önceleri de defalarca kamuoyunu göstermeye çalışmıştı ve demişti ki: "Recep Tayyip Erdoğan, İmralı'daki cani ile aynı çizgidedir" İhaneti, demokrasi masalı ile örtmeye çalışanlar, MHP Lideri'ni Recep Tayyip Erdoğan'ı aşırı eleştirmekle suçlamıştı. BOP Eşbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın bu gibi hallerine şaşırmayanların en başında, Türk milliyetçileri gelmektedir. MHP Lideri Devlet Bahçeli'de bu duruma "Başbakan'ın kırıklarla dolu siyaset çizgisi ve sicili ışığında, bu ibret ve esef verici itiraf bizim için şaşırtıcı olmamıştır." Tespitinde bulunmuştur. Recep Tayyip Erdoğan'ın siyaset sahnesine çıktığı günden bu yana, Türk milliyetçileri onun hakkında ne tespit yaptıysa, hepsi tek tek doğrulanmış ve tescillenmiştir. Bu tescillenen durum içinde, ne bir iftira, ne de bir yalan bulabilirsiniz. Hepsi belgeli, hepsi delillidir. Artık, Recep Tayyip Erdoğan Çankaya yolunu değil, 'Yüce Divan' yolunu öğrense daha iyi olacak Türkiye'yi bölmeye çalışan, on binlerce insanı şehit eden Apo canisine "Sayın" diyen birisinin gideceği yer 'Yüce Divan'dan başka bir yer olamaz. BOP Eşbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bu yola gitmek için, her türlü adımı atmıştır. Recep Tayyip Erdoğan'ın, siyasi pusulası zaten kendisini bu yola götürmek için ayarlıdır, uygundur. Türk milliyetçileri olarak,"Sayın" ve "Kelle" sözlerinin takipçisi olacağız Bu söz özürle değil, ancak hukuk yolu ile çözülür. Biz, bu yolu dört gözle bekliyoruz
http://www.ortadogugazetesi.net/makale_goster.asp?yazid=32&id=2305 |
|
DEVLET KİLİTLENDİ
Orhan Karataş 23.03.2007
Cumhurbaşkanı seçimleri her zaman sancılı geçmiştir. Ancak, hiçbir zaman bu kadar gergin, bu kadar tehlikeli, bu kadar kiriz doğuracak bir hal almamıştır. Çünkü Cumhurbaşkanı adayları hiçbir zaman bu kadar çok "tartışmalı ve "güvenilmez" olmamıştır. Hiçbir adayın siyasi sicili bu kadar bozuk, geçmişi bu kadar tartışmalı, geleceği bu kadar belirsiz değildir. Aday bu kadar soru işaretleri taşıyınca, bu durum doğal olarak ülkenin bütününe yansıyor. Vatandaş tedirgin oluyor, kurumlar endişeye düşüyor, bürokrasi içine kapanıyor ve devlet kilitleniyor. Buna bir de AKP'nin özel hesapları, Cumhurbaşkanı seçimine ve bu seçim sonrasına dönük hedefleri eklenince kilitlenme daha da artıyor ve krize dönüşüyor. AKP Cumhuriyeti Yıllardır, AKP'nin bilinçli ve kararlı biçimde devleti ele geçirmeye çalıştığını, Türkiye Cumhuriyetini AKP Cumhuriyetine dönüştürmeye uğraştığını yazıyoruz. Bir hayli mesafe aldılar ve bu durumun vahim neticelerine şahit olduk. AKP'ye biat etmeyen hiç kimseye, hatta sokaktaki vatandaşa bile neredeyse hayat hakkı bile tanınmadı. İtiraz edenler, "gözünüzü toprak doyursun. Cehenneme gidin. Bana mı sordun. Ananı da al git buradan.Askerlik yan gelip yatma yeri değildir" gibi bırakın devlet adamını, hiçbir ağza yakışmayacak bir üslupla azarlandı. Muhalif olanları ellerindeki devlet gücüyle sindirdi ve susturdular. Cumhurbaşkanlığı, Ordu, Yargı, YÖK gibi ele geçiremedikleri kurumlarla da çatıştı ve kavga ettiler. Arkadan dolanarak sonuç almaya uğraştılar. Korsan düzenlemelerle bay-pas etmeye yeltendiler. Ancak, her defasında duvara çarpmış gibi geri döndüler. Yargıyı ele geçirme çabası Bütün hesapları ne pahasına olursa olsun Cumhurbaşkanlığı makamını ele geçirmek ve büyük hesaplaşmayı o zaman yapmak. Bu hesaplaşma, devletle, Cumhuriyetle ve milletle olacaktır. Bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın. Aklı başında olan herkes bu niyeti, bu gayreti görüyor ve ona göre tavır alıyor. Birileri bozmak, yıkmak ve intikam almak için uğraşırken, doğal olarak birileri de bozdurmamak, yıktırmamak ve rövanşı vermemek için karşı duruş ortaya koyuyor. Bu durum çatışma ve gerginliği de beraberinde getiriyor. Bu çatışmanın her gün yeni bir örneğine şahit oluyoruz. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun Bakan ve Müsteşar katılmadığı için bir türü toplanıp seçim yapamaması bunun en son ve en çarpıcı örneğidir. Yargının ne kadar baskı altına alındığının ispatıdır. İyi niyet, samimiyet olsa bu yapılır mı? Niyet, bağımsız, tarafsız ve liyakat sahibi olanların seçilmesi değil, AKP'ye bağımlı, istenileni yapacak ve sonuç alınacak isimleri seçmek olunca, ortaya bu tablo çıkıyor. Yargı ele geçirilmeden sonuç alamayacaklarını biliyorlar. Şimdilik idare edin Aynı durum başta Cumhurbaşkanlığı olmak üzere, bugüne kadar ele geçiremedikleri her yer için geçerlidir. Bugün devletin üst kademesinin neredeyse tamamı vekaletle yönetilmektedir. Çünkü, hak edeni, layık olanı değil, kendi yandaşlarını buralara yerleştirmeye uğraşmışlar ve bu art niyetli atamaların tamamı Cumhurbaşkanından dönmüştür. Cumhurbaşkanı seçiminin yakın olması, "şimdilik idare edelim" anlayışını yerleştirmiştir. Niyet bellidir. Recep Tayyip Erdoğan veya en kötü ihtimalle AKP'li birisi Cumhurbaşkanı olacak ve devleti ele geçirmenin ikinci aşamasının yolu da açılmış olacaktır. Çünkü, Cumhurbaşkanı başta yargı olmak üzere, devletin üst görevlerinin atanmasında kilit konumdadır. Köşkü ele geçirme çabası Kimse bunun aksini iddia edemez. "Böyle bir niyetimiz yok" açıklamaları safsatadan ileri gitmez. Bütün gelişmeler, yapılanlar, açıklamalar niyetin bu olduğunu en küçük bir endişeye yer vermeyecek şekilde ortaya koyuyor. Türkiye'nin nereye gittiği, milletin ne yaptığı, etrafımızda nelerin olduğu, hain ve bölücülerin hangi cüretleri gösterdiği AKP'yi ilgilendirmiyor. Onların tek derdi, tek hedefi devleti ele geçirmekte son ve en önemli kale olarak gördükleri Cumhurbaşkanlığını, garantiye almaktır. Başbakan suç işlemiştir Devlet yönetimi boşluk kaldırmaz. Doğacak boşluğu başkaları doldurur. Türkiye Cumhuriyeti'nin başbakanı bölücü başına sayın, şehitlere kelle diyebilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına göre bu suçtur. Başbakanın bugüne kadar yaptıklarından ve bu sözlerinden cesaret alan hain ve bölücüler iyice azmış ve raydan çıkmışlardır. Nevruz bahanesiyle ortaya konulanlar, Leyla Zana'nın bölücübaşını övüp, devlet başkanı yerine koyması hep bu boşluğun ve başbakandan buldukları cesaretin sonucudur. Recep Tayyip Erdoğan'ın daha önce yaptıklarını, söylediklerini bir kenara bırakacak olsak bile, sadece bu suçundan dolayı derhal yargı önüne çıkarılmasını gerektirir. Yasalar, teamül, siyasi ahlak, vicdan bunu söylerken, başbakan bu sicille bir de Cumhurbaşkanı olabilmeyi aklından geçirmektedir. Türkiye böyle bir partiyi, böyle bir hükümeti, böyle bir başbakanı ve böyle bir Cumhurbaşkanı adayını taşıyamıyor. Taşıyamaz. Israr ve inat, başka sonuçlar doğuracaktır. Sabırlar çok zorlanıyor. Nitekim, bunun işaretleri gelmeye başlamıştır. Siyasi partilerin neredeyse tamamı bu duruma itiraz etmektedir. Sivil toplum kuruluşlarının, Üniversitelerin, sendikaların neredeyse tamamı bu duruma karşı çıkmıştır. İş dünyasında düzenini ve dümenini kurmuş ve bu hükümetle paslaşıp, servetine servet katan bazı patronların aksini söylemesi birşeyi değiştirmiyor. Cumhurbaşkanlığı köşkünde Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarının yemek yemesi bile bir takım yorumlara sebep olmuştur. Kriz ortamı Sadece bir Cumhurbaşkanı seçimi yapılmayacaktır. Bu seçim AKP'nin devletle ve milletle hesaplaşma planların en önemli ayağıdır. Bu planı hayata geçirmek için herşey göze alınmıştır. Türkiye'de devlet kilitlenmiştir. Bürokrasi durmuştur. Millet unutulmuştur. Ülke, AKP eliyle ve hızla bir kriz ortamına sürüklenmektedir. Bu krizin sonunun nereye varacağını kestirmek mümkün değildir. Ancak, bu duruma sebep olanlar, milleti unutup, devleti ele geçirerek kendi düzenlerini kuracağını zannedenler, bunun için ülkenin birlik ve beraberliğini bile feda edenler önce millete, sonra da bağımsız yargıya bunun hesabını mutlaka vereceklerdir.
http://www.ortadogugazetesi.net/makale_goster.asp?yazid=33&id=2299 *** Bu sicille Cumhurbaşkanı olunmazOrhan Karataş 22.03.2007
Cumhurbaşkanlığı seçimi için geri sayım
devam ediyor. Herkes Recep Tayyip Erdoğan'ın aday olup olmayacağını
tartışıyor. Biz görüşümüzü daha önce de yazdık.
Erdoğan aday olacaktır. En azından aday olmak için şartları
sonuna kadar zorlayacaktır. Çünkü, buna mecburdur. Bu mecburiyet,
birkaç temel gerekçeye dayanıyor. Herşeyden önce Cumhurbaşkanlığı
bu ülkede gelinebilecek en üst ve en son makamdır. Bir mahalleye
muhtar olması bile tartışılabilecek Recep Tayyip Erdoğan,
kendi egoları için böyle bir fırsatı asla ve asla kaçırmaz.
İkincisi, köşke çıkmak Erdoğan için
bir kurtuluştur. Çünkü, geride çok büyük bir enkaz ve hesabı
sorulacak çok şey bırakmıştır. AKP sonrasında
kesinlikle kendisini yüce divanda bulacaktır. Üçüncüsü, AKP
zihniyeti gerçek emellerine ulaşabilmek için Cumhurbaşkanlığını
mutlak ele geçirilmesi gereken bir makam olarak görmektedirler. Rövanşın
sembolü olarak değerlendiriyorlar. Genel seçimde, milleti kandırma
ve oyalama taktiklerinin ana dayanağı da bu olacaktır. "Biz
yapacaktık, Cumhurbaşkanı engel oldu. Şimdi orayı
da ele geçirdik. Bize bir imkan daha verin, bakın neler yapacağız"
diyeceklerdir. Dördüncüsü de Recep Tayyip Erdoğan'ın sağlık
durumu siyaset yapmaya uygun değildir. Epilepsi hastasıdır.
Bel fıtığı vardır. Sinirleri yıpranmıştır.
Kırıcıdır. Bir dönemi daha kaldıramaz. Oysa Köşke
çıkarak 7 yılı garantiye alabilir.
Başörtüsü engel değil Asıl cevap arayan sorular şunlardır? Recep Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı olmalı mıdır? Olmasının önünde ne gibi engeller vardır? Bu engellere rağmen Cumhurbaşkanı olursa ne olur? Recep Tayyip Erdoğan'ın Cumhurbaşkanı olmasının önündeki engeli eşinin başörtüsü veya genel seçimlerin çok yaklaşmış olmasını göstermek, sadece işini kolaylaştırır. Böyle bir meclisin Cumhurbaşkanı seçmesi vicdanen, ve siyaseten doğru olmasa da, hukuken doğrudur. Şekil şartları yerine getirilecektir. Eşinin başörtüsü ise küçük bir teferruat olmaktan başka bir sonuç doğurmaz. Bunları engel olarak göstermek, bir sonuç doğurmayacağı gibi, sadece ellerini güçlendirip, milleti kandırma ve oyalama gerekçelerini çoğaltır. Asıl gerekçeler Biz, "Türkiye Cumhuriyeti gibi bir ülkenin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olmamalıdır" derken bunu daha temel ve geçerli gerekçelere dayandırıyoruz. Herşeyden önce sabıkalıdır. Bu ülkenin birliğine tehlike olarak görülmüş ve cezalandırılmıştır. Bugün de aynı düşüncede olduğunu kendisi saklamadığı gibi, icraatlarıyla da gösteriyor. Hakkında, Belediye Başkanlığı döneminde açılmış ve halen devam etmekte olan davalar var. Zimmet ve yolsuzluk suçlamasıyla dokunulmazlığının kaldırılmasını isteyen tezkereler meclis gündeminde bekliyor. Başbakanlığı dönemindeki icraatları sebebiyle hakkında ne kadar dava açılacağı, henüz bilinmiyor. Ancak, çok davalar açılacağı bugünden kesinleşmiştir. Türkiye'nin 80 yıllık varlıklarını yok pahasına birilerine peşkeş çekmiş, her doğan çocuğun boyuna 7 bin dolarlık borç etiketi asmıştır. İhale yolsuzlukları, Ali Dibo destanları AKP'nin sembolü haline gelmiştir. Sadece Ofer ve Oger bağlantıları bile Yüce Divanda yargılanması için fazlasıyla yeterlidir. Bölücülük ve ihanet zafiyetleri Bütün bunlardan çok daha önemlisi, zaten bilinen ancak ortaya çıkan son ses kasetleriyle iyice kesinleşen bölücülük ve ihanet konusundaki zafiyetleridir. Bölücabaşı ile aynı frekansta konuşmuştur. Sıfırlanmış terörü yeniden hortlatmış ve sözleriyle, icraatlarıyla, duruşuyla bölücüleri cesaretlendirmiştir. Devletin Valileri, Emniyet Müdürleri, askeri yetkililer, çıkarılan kanunlarla yetkilerinin kısıtlandığını, terör ve teröristler karşısında ellerinin kollarının bağlandığını söylemiş ve adeta isyan etmişlerdir. Şehit analarına, "askerlik yan gelip yatma yeri değildir" diye bilmiştir. En küçük bir itiraza nasıl bir tepki göstereceği tahmin edilememektedir. "Ananı da al git buradan" gibi argo ve küfürlü konuşmaları, çok kolayca yapabilmektedir. Bölücübaşına "sayın", şehitlerimize "kelle" diyerek, hem gerçek yüzünü göstermiş, hem de Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına göre suç işlemiştir. Bunun karşılığında bir özür dilemeyi bile düşünmemiş, yaptığının doğru olduğunu savunan bir tavır ortaya koymuştur. Cumhur nerede? Bu kamburlara sahip birisi, Türkiye Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanı olabilir mi? Ayrıca Cumhurbaşkanı, cumhurun, yani halkın başkanıdır. Oysa kendisini sadece, arkasındaki millet desteğini çoktan kaybetmiş ve baraj sınırlarında dolaşan partisine, yani artık son günlerini yaşayan AKP milletvekillerine emanet etmiştir. Cumhuru olmayan bir Cumhurbaşkanı. Türkiye böyle bir Cumhurbaşkanını taşıyamaz. AKP'liler bir oldu-bitti oluşturacaklarını, Recep Tayyip Erdoğan durumdan faydalanıp kendini kurtaracağını zannediyorsa yanılıyor. Köşke çıkması sadece gerginlik ve kriz doğuracaktır. Hiçbir şartta orada oturması mümkün olmayacaktır. Çünkü, birkaç ay sonra yapılacak seçimlerden sonra, "vatana ihanet" suçlamasıyla oradan indirilip, yargı önüne çıkarılacaktır.
http://www.ortadogugazetesi.net/makale_goster.asp?id=2289&yazid=33 ***
|
|
Kürt-İslam Faşizmine Geçit Yok!
Gökçe Fırat
Yaklaşıyorlar... Nâzım hapishanede Memleketimden İnsan Manzaralarını yazarken Hitler Orduları Avrupayı ele geçirmiş, Moskovaya doğru ilerlemektedir. Hapishanede mahkumlara harita üzerinde faşist ordunun ilerleyişini gün gün gösterir ama umudunu hiç yitirmez: Moskovaya geldiğinde Hitler faşizmi durdurulacaktır! Faşist ordusu Hitlerin ilerlerken, harita üzerinde kentler birer birer düşer... Yaklaşmaktadır düşman... ... Yaklaşıyorlar... Dört bir koldan... Kuzey Irakta başlayan Faşist Kürt istilası Musul ve Kerkükü ele geçirdi. Ülke içinde neredeyse Kuzey Iraktaki kukla devletçik kadar özgür bir bölge yarattılar. Mersinden Antalyaya, Antalyadan Ayvalıka, Trakyaya tüm kıyı şeridi işgal altında. Büyük şehirlerde güven içinde yaşamak artık neredeyse imkânsız... Devletin tüm kurumlarını ele geçirmelerine ise az kaldı... Çankaya da ele geçtiğinde faşizm tüm gövdesiyle Türk halkının tepesine binmiş olacak... Şimdi o son kalenin savunulmasıdır tartışılan. ... Kürt-İslamcı faşistleri nasıl durduracağız? Türkiyedeki faşizm tehlikesi aslında uluslararası dengeler içinde ele alınmalıdır. AKP iktidara getirilirken tek bir tespit yapmıştık: Bu iktidar ABDnin Irak işgali için kurulmaktadır. ABD emperyalizmi Ortadoğuyu sömürgeleştirme saldırısına çıkarken tüm Ortadoğu için bir planlama yaptı. Sünni Arap şeyhliklerinde durum normaldi, burada zaten İslamcı faşistler eliyle Amerikancı bir düzen kurulmuştu. Ancak Iraktan başlayarak Suriye ve Türkiyeyi de içine alan bölgede durum ABD açısından iç açıcı değildi. ABD egemenliğinin bu bölgede tesis edilmesi için, bu ülkelerde rejim değişikliği gerekiyordu. İşte bu rejim değişikliği faşizme geçiş anlamı taşımaktaydı. Rejim değişikliği basit bir iktidar, hükümet değişikliği olarak ele alınmadı ilk defa. Daha önceki ABD operasyonlarında, örneğin 12 Eylül darbesinde de bir iktidar değişikliği yaşanıyordu ama bu defaki plan tamamen farklıydı. ABD artık Türkiyede Türklerin üniter, laik, ulus devlet rejimini değiştirmek için düğmeye basmıştı. Bu noktada 10 yıllık bir iktidar değil, 1923te kurulan Türkiye Cumhuriyetinin temel dinamikleri değiştirilecekti. AKP, hem Şeriatçı hem Kürtçü bir parti olarak bu misyonla bizzat ABD tarafından örgütlenmiş bir oluşumdur. Tıpkı PKK gibi. Toplumda etnik ayrıştırma ve dinsel bölücülük yoluyla, Türkiye Cumhuriyetinin ulusal ve üniter yapısı parçalanmakta, laiklik ise yok edilmektedir. AKP iktidarı altında Türk Cumhuriyeti yıkılmakta onun yerine Kürt-İslam Cumhuriyeti kurulmaktadır. Bu tüm bölge çapında girişilen büyük harita değişikliğinin sadece bir parçasıdır. Haritanın kalan parçalarına bir göz atalım.. Iraka Talabani Türkiyeye Tayyip Irakta, İranda, Suriyede aynı zamanda Kürtler ayaklanmıştır. Bugün Kuzey Irak merkezli kurulan Kukla Kürt devleti, Büyük Kürdistanın merkez üssüdür. Bu bölgeden yayılan bir Kürt istilası tüm bölgede kurulacak büyük bir Kürt devletini adım adım kurmaktadır. Irakın bütününe baktığımızda da farklı bir tablo görmüyoruz. Direnen küçük bir Sünni bölgesinin dışında Şiilerin ABDyle uzlaşan bölgesi. Başta ise Kürt bir Cumhurbaşkanı: Talabani. İşte Irakta tesis edilen Kürt-İslamcı rejimin bir benzeri ve büyüğüdür Türkiyeye biçilen rol. Tayyip Erdoğan Türkiyenin Talabanisi olma yolundadır. Başbakanlık küçük bir roldür ve Güle verilecektir. Abdullah Gülün rolü Yıldırım Akbulutunki gibi bile olamayacaktır, en fazla Irakın Malikisi gibi biri olabilir. Ama bu tablonun Barzanisi eksiktir. İşte İmralıdaki teröristbaşı bu günler için asılmayıp beslenmiştir. Kürt-İslam faşizmi iktidarı toptan ele geçirdiğinde, Apo da İmralıdan çıkarılacak ve Diyarbakırdaki Güneydoğu Kürt Otonom Bölgesinin başına geçirilecektir. Irakta Talabani, Barzani, Maliki. Türkiyede Tayyip, Apo, Abdullah. O Kürt-İslamcıyı o koltuğa oturtmamak Cumhurbaşkanlığı tartışmasının bu nedenle basit bir laiklik tartışmasının ötesinde değerlendirilmesi gerekmektedir. Türkiyede sadece laikliğin rafa kaldırılacağı bir düzen değil, Türkiye namına ne varsa hepsinin yok edileceği bir düzen tezgâhlanmaktadır. Ve Cumhurbaşkanlığı bu noktada kritik önemdedir. Çankaya merkezli tartışmaların da bu zemine çekilmesi gerekmektedir. Bu noktada Tayyip Erdoğanın Cumhurbaşkanlığını engellemek gibi dar bir görevle değil Kürt-İslam faşizmini engellemek gibi bir görevle karşı karşıyayız. Bu görevin ilk adımı elbette Cumhurbaşkanlığı koltuğuna o Kürt-İslamcıyı oturtmamaktır. Bu, başka bir AKPlinin Cumhurbaşkanı olmasının durumu değiştireceği anlamına elbette gelmemektedir. Ama olayın psikolojik bir boyutu vardır. Bugün Kürt-İslamcı faşistlerin liderinin o koltuğa oturtulmasının engellenmesi bile önemli bir kazanım olacaktır. En azından her istediklerini yapacakları güçten yoksun olduklarını göstermek gerekmektedir. Bunu başarabilirsek, Türkiyenin ulusal güçleri açısından, anti-faşist güçleri açısından bu büyük bir kazanım olacaktır. Fakat iş bununla bitmemektedir. Hemen ardından seçimlerde de AKPnin engellenmesi gerekmektedir. Dolayısıyla Kürt-İslam faşizmine karşı mücadele, Cumhurbaşkanlığı seçimine müdahale etmenin çok çok ötesinde bir dönemsel stratejidir. Aslolan da bu dönemsel stratejiye uygun politikanın üretilmesi ve buna uygun bir mücadelenin yürütülmesidir. Milli Mücadeleciler ne yapmalı? Bu noktada ise iş Milli Mücadelecilere düşmektedir. Çünkü Türkiyedeki rejim tehlikesini Kürt-İslamcı faşist bir tehdit olarak algılayan ve buna uygun konumlanan tek güç Milli Mücadeledir. Bu noktada yürütülecek mücadeleye dair bazı önemli vurgular yapmak gerekmektedir. Öncelikli aşama olan Tayyip Erdoğanın Cumhurbaşkanlığının engellenmesi için yapılacak şey son derece sınırlıdır. Burada askeri müdahale dışı tek çözüm CHPnin Meclisi boşaltmasıdır. CHPnin bu adımı atıp atmaması Türkiye açısından hayati önemdedir. Bu nedenle CHPye bu yönde adım atması için baskı yapmak, ikna etmek kaçınılmaz bir görevdir. Bu çabanın sonucunun olumlu ya da olumsuz olması ihtimali ortadadır. Fakat tüm olanakların kullanılması tek devrimci yöntemdir. Ancak Milli Mücadele CHPyi ikna etmek için kurulmamıştır. CHP üzerine düşen görevi yerine getirdiği müddetçe halk onu destekler, yok bunu yapmazsa halkın CHPyi seçimde cezalandıracağını görmemiz gerekir. Daha doğrusu seçime yatırım yapan CHPlilerin bunu görmesi gerekmektedir: Meclisi boşaltmayan CHPye halkın oy vereceğini beklemesinler boşu boşuna! Milli Mücadele bu anlamda devrimci bir örgütlenme olarak farklılaşmaktadır. Milli Mücadele her türlü rant, koltuk, mevki hesaplarından uzakta kurulmuş, bir hizmet örgütüdür. Bu örgüt aynı zamanda her türlü çıkar ilişkisinin dışında sadece vatan hizmeti için mücadele edecekleri içinde barındırmaktadır. İşte böylesi bir örgütlenme Türkiyeyi Kürt-İslam faşizminden kurtaracak tek girişim ve oluşumdur. O nedenle de Milli Mücadele saflarının örgütlenmesi en stratejik görevdir. Çünkü bugün Meclisi boşaltıp milletvekili maaşından vazgeçmeyi bile göze alamayanların oluşturacağı bir anlayışla, değil Kürt-İslam faşizmini engellemenin, Mecliste muhalefet olmanın bile imkânı yoktur. Kaldı ki Kürt-İslam faşizminde muhalefet de olmayacaktır! İşte Milli Mücadele böylesi bir dönemin Anti-Faşist Halk Cephesi rolüyle kurulmaktadır. Bu role soyunan bir örgütün dayanacağı tek güç kendi tabanıdır. Kendi militanlarıdır. Şimdi, Nâzımın haritasında faşist orduların ilerleyişini izlerken, Kürt-İslamcı faşistlerin kent kent, semt semt ülkemizi işgal edişlerini izlerken dayanacağımız tek güç insanlarımızın yüreği ve imanıdır. Dün dünyanın en güçlü ordusuna karşı Çanakkaleyi sadece süngü ile savunan ve kazanan Mustafa Kemalin çocukları olduğumuzu hatırlamamız yeterlidir. Dünyanın her yerinde ezilen halkların emperyalizmle ve faşizmle mücadelesinin odak noktası bu işe kellesini koymuş militanlarıdır. Nâzım harita başında bu nedenle umutluydu, çünkü Sovyetlerde Tanya gibi binlerce anti faşist militanın varlığından haberdardı. Onlar tehlikenin farkında mısınız edebiyatıyla oyalanmayacak, oldurmayın lafları ile avutulamayacak, kendi görevlerini kendileri belirlemiş devrimcilerdi. Bizim de başka bir ihtiyacımız ve güvencemiz yoktur. ... http://www.turksolu.org/132/basyazi132.htm *** Faşizme karşı halk partisi olmak
Gökçe Fırat
Tayyip Erdoğanı Başbakan yapanlar şimdi de Cumhurbaşkanı yapacak Görev sadece Baykalın değil aslında tüm CHPlilerindir. Kısa bir geçmiş dönem muhasebesi yapalım önce... Tayyip Erdoğan 2002 seçimleri öncesinde siyasi yasaklıydı. Milletvekili olamayacağı gibi muhtarlık seçimlerine bile girme hakkı yoktu. İşte böylesi bir ortamda AKP seçimlere girdi ve birinci parti olarak çıktı. Başbakan Abdullah Gül oldu. Hemen sonrasında AKP hükümeti hükümet olmanın verdiği gücü de kullanarak, Anayasayı ihlal ederek, seçim kanununu çiğneyerek Siirt milletvekilini istifa ettirerek Tayyip Erdoğan için milletvekilliği seçimine gitti. Tüm bu operasyon sürerken CHP olan biteni izledi. Hatta Tayyip Erdoğanın milletvekilliğine yeşil ışık yaktı. Kimi görüş sahiplerine göre Tayyip Erdoğanın partinin başında ve Başbakanlık koltuğunda olması onu sorumlu kılacaktı. AKP ve Tayyip Erdoğan böylelikle yıpranacaktı. Peki bugün neyi tartışıyoruz? Tayyip Erdoğanın Cumhurbaşkanlığını! Kimi görüş sahipleri yine benzer teoriler üretiyorlar. Bunlara göre Tayyip Erdoğanın Cumhurbaşkanı olması AKPnin dağılması anlamına gelir. Böylelikle Tayyip Erdoğan etkisiz bir Cumhurbaşkanı olur, seçimlerde de CHP birinci parti olarak çıkabilir. Şimdi burada duralım ve bu görüş sahiplerinin üzerine bir ışık tutalım. Bu görüş sahipleri Tayyip Erdoğanı Başbakan yapıp, bugün bunları tartışmamıza neden olan kişilerdir. Eğer yine bu görüş sahipleri baskın gelirlerse, bir yıl sonra bu ülkede neyi tartışıyor olacağız acaba?! Tayyip Erdoğanın Başkanlığını mı, halifeliğini mi! Tayyip Erdoğanı önce milletvekili, sonra Başbakan yaparak bu ülkenin başına bu belayı saranlar, şimdi bu şahsı Cumhurbaşkanı yapmak üzeredirler. Bugün Başbakan koltuğundaki Tayyip Erdoğanın Cumhurbaşkanlığını engellemek için bile bu kadar zorlanıyorken, yarın Cumhurbaşkanlığı koltuğuna da oturacak bu adamın ha-lifeliğini nasıl önleyebiliriz bir düşünün! Ve uyanın! Cumhurbaşkanlığı sonrası için değil öncesi için strateji Bugün Tayyip Erdoğanın veya başka bir AKPlinin Cumhurbaşkanlığı sonrası yapılacak seçime hazırlık yapan bir strateji baştan kaybetmeye mahkumdur. Cumhurbaşkanlığını da eline geçiren bu Kürt-İslamcıların bir daha seçim yapacağının garantisi yoktur, bu bir. Farzedelim böyle bir seçim oldu, bu seçimlerin nasıl bir ortamda yapılacağı ve böylesi bir durumda yine AKPnin kazanacağını bilmek için çok da akıllı olmak gerekmemektedir, bu iki. Öyleyse tüm strateji AKPnin önünü Cumhurbaşkanlığı seçiminde kesmek, onları bu mevzide engellemek, yıpratmak ve bir seçime zorlamaktır. Böylesi bir görevden kaçınan bir CHPnin bir sonraki seçimde zaten hiç şansı olmayacaktır. Dikkat edelim son dönemde medya sürekli CHPnin güç kaybettiği, AKPnin gücünü koruduğu propagandasını yapmaktadır. Bu propagandanın nedeni basitir; CHPyi sine-i milletten uzak tutmak. Bu güçlerin olası bir seçim döneminde de benzer bir rolle CHPnin aleyhinde çalışacaklarını da tahmin etmek zor değildir. Baykalın görevi Bu noktada CHP Genel Başkanı Baykalın görevi başlamaktadır. Baykal hem Türkiyenin hem de kendi partisinin geleceğini düşünüyorsa, bu ülkede iktidar olmak istiyorsa, AKPye siyasal bir savaş ilan edecek ve bu hükümeti yıkacaktır. Bunun alternatifi de yoktur. Eğer Baykal bunu yapmaz, yani bir halk hareketinin üzerinde yükselerek iktidara gelme programını gündeme almazsa olacaklar bellidir. Kötü senaryo Kürt-İslam faşizmidir. Ancak Baykal ve çevresi bu duruma nasılsa Ordunun izin vermeyeceğini düşünürlerse bu noktada da yanılıyorlar. Farzedelim Ordu böyle bir durumda şu ya da bu yolla bir müdahalede bulundu. Ondan sonra ne olacaktır peki? Tarihimizde buna benzer iki dönem var. Birincisi 27 Mayıs dönemi. DP diktatörlüğüne karşı sizi ben bile kurtaramam diyen İnönü bu noktada haklı çıkmıştır. Ama İnönüyü Ordu bile iktidar yapamamıştır. 27 Mayısın geçiş evresinin hemen ardından yine DPnin devamı olan parti iktidara gelmiştir. Benzer bir dönem 28 Şubatta yaşanmıştır. 28 Şubat sonrasında da benzer bir durum hem CHP hem DSP için oluşmuştur. İktidar olan DSP iktidarda, muhalefet olan CHP ise muhalefette erimiştir! Buradan çıkan sonuç son derece öğreticidir: İşi Orduya havale eden, diktatörlüğe karşı mücadele içinde halk örgütlenmesine gitmeyen sol partiler kaybetmektedir! Baykal böylesi bir tercihle karşı karşıyadır. Ya işi orduya havale edecek ve müzmin muhalefet lideri rolü ile avunacak ya da bu ülkede sol geleneğin kaderini değiştirmek için işe koyulacak ve bir halk lideri olarak iktidara yürüyecektir. CHPlilere düşen İşte bu noktada tüm CHP üyelerine büyük sorumluluk düşmektedir. Türkiyenin bu sağ iktidarlar altında yönetilmesini ve batırılmasını ülkenin değişmez kaderi olarak devam etmesini istemeyen herkes artık bir şeyler yapmak zorundadır. Sağ iktidarlardan yakınan ama bu iktidarı yıkmak için gereken cesareti göstermeyenlerin yakınma hakkı da kalmamaktadır. Tüm CHP üyeleri parti yönetimine sine-i millet yoluyla iktidar için baskı kurmalıdır. Faşizme karşı halk partisi olmak mı, yoksa faşizme yem olmak mı, CHPliler karar versin
http://www.turksolu.org/131/basyazi131.htm *** CHPye Çağrı Meclisi Boşaltın! Gökçe Fırat Oyalanacak vakit artık yok Cumhurbaşkanlığı makamının bir Kürt-İslamcının eline geçecek olması ihtimali bir yıldır tartışılıyor. Tartışa tartışa bu bir yıl geçti. 16 Mayıs tarihinde yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimine sadece 1.5 ay kaldı. Bundan tek bir sonuç çıkar; tartışma sadece ve sadece AKPye zaman kazandırmakta ve onun işine gelmektedir. Bugün Tayyip Erdoğanın Cumhurbaşkanı olması ihtimali ve gücü, bir yıl öncesine göre kat kat artmış durumdadır. O halde oyalanacak vakit artık kalmamıştır. Tayyip Erdoğanın Cumhurbaşkanlığı nasıl engellenir? sorusu sürekli soruluyor ve cevap aranıyor. Bundan 8 ay önce 1 Mayıs 2006 tarihinde bu sütunda CHPye sine-i millete dönme çağrısı yaptık. Bu çağrı sonrasında CHP içinde yoğun bir sine-i millete dönme tartışması yapıldı ancak bu karar alınamadı. Bu kararın alınamamasında büyük sermayenin ve özellikle iktidar yanlısı Fethullahçı medyanın etkisi büyüktür. Bu güçler CHP yönetimi üzerinde bir psikolojik baskı kurarak, CHPnin sine-i milletten zararlı çıkacağı propagandasını yürüttüler. Oysa CHP sine-i milletten zarar görecek olsaydı, CHPnin tarihsel düşmanları olan bu güçler, CHPnin sine-i millete dönmesini isterlerdi. Daha doğrusu bugünkü iktidar bugün yapılacak bir seçimden güçlü çıkacağını bilse, kesinlikle erken seçime giderdi. Peki neden gitmiyor? AKPnin planı Çünkü AKP, yapılacak seçimde meclis aritmetiğinin değişeceğini ve bir daha anayasayı tek başına değiştirecek ve Cumhurbaşkanını da tek başına seçecek bir güç elde edemeyeceğinin farkında. Bunun farkında olan AKPnin planı basittir. Bu bir ayı kamuoyunu oyalayarak geçirecekler, kendilerine yönelik bir müdahaleden kaçınmaya çalışacaklar ve Tayyip Erdoğanı Cumhurbaşkanı seçeceklerdir. Burada muhalefet güçleri farklı stratejiler geliştirmektedir. Ama bu stratejiler büyük bir yanlışlık içermektedir. Tayyip Erdoğanın Cumhurbaşkanlığını Anayasa Mahkemesine giderek iptal ettirme düşüncesi bulunmaktadır. Sabih Kanadoğlunun görüşünden hareket eden ve CHP içinde de destek bulan bu görüşe göre, Anayasa Mahkemesi Cumhurbaşkanlığı seçimini Anayasaya aykırı bularak iptal edecektir. Bu son derece riskli bir stratejidir. Birincisi bugünkü Anayasa Mahkemesi üyelerinin böyle bir kararı alamaması ihtimali almasından daha güçlüdür. Çünkü mevcut kurul, iktidarın görüş perspektifine daha yakındır. Bunun aksi olacak olsa bile, yani kurul üyeleri de seçimin iptali görüşünde olsalar bile bunu yapacak fırsat, zaman ve cesareti bulamayabilirler! Tayyip Erdoğanın Cumhurbaşkanı seçilmesinin hemen ardından tıpkı Danıştaydaki gibi bir suikastçi Anayasa Mahkemesinin bir üyesini öldürse, yerine Tayyip Erdoğan üye atasa, o kuruldan çıkacak karar kesinlikle Tayyip Erdoğanın lehine olacaktır. Bu ihtimal dışı demiyelim, çünkü bu iktidarın bu tür bir sabıkası zaten bulunmaktadır. Muhtemel senaryo Ama çok daha önemli gelişmeler olacaktır Tayyip Erdoğanın Cumhurbaşkanı seçiminin ardından. Biz muhtemel bir senaryo yazalım. 16 Mayısta Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı olur. Meclis toplanarak Cumhurbaşkanının yetkilerini artıran bir Anayasa değişikliğine gider. Bu değişikliklerle Tayyip Erdoğana Başkanlığa yakın yetkiler verilir. Basına sansür getirilir. Muhalif gazeteler kapatılır, muhalif televizyonlar susturulur. Muhalif gazeteciler için başlatılan mali incelemeler nedeniyle bu gazeteciler hapse atılır. Böylesi bir ortamda AKP seçim kararı alır. Seçim döneminde tek sesli bir medya olur ve AKPye çalışır. CHP ve diğer muhalefet partilerinin seçim çalışmaları bizzat kanunlarla engellenir. Böylesi bir ortamda yapılacak seçimlerde AKP yine birinci parti olarak çıkar ve hükümeti kurar. Komutanlar emekliye! Fakat Cumhurbaşkanlığına Tayyip Erdoğanın geçmesinin çok daha büyük bir riski de bulunmaktadır. Birincisi Hükümet mevcut Ordu komutanlarını emekli edecektir. Geçtiğimiz hafta yapılan 28 Şubat tartışmalarında zamanın Refah Partisi Genel Başkan Yardımcısı 28 Şubat öncesinde bazı kuvvet komutanlarının emekli edilmesi için kararname hazırladıklarını ama bunu uygulamadıkları için 28 Şubatın gerçekleştiğini açıklamıştır. AKP bu defa bu hatayı yapmayacaktır. Başta Yaşar Büyükanıt olmak üzere kuvvet komutanlarını emekli edecek ve bunu televizyon haberlerinden duyuracaklardır! İkinci önemli risk, bu Meclis muhtemelen seçimden önce İrana operasyon için toplanacak ve orada ABD ile birlikte savaşma kararı alacaktır. Bilindiği gibi savaş anında tüm yetkiler Cumhurbaşkanına geçecektir. Böylesi bir durumda seçimler de başka bahara kalacaktır! Kısacası bugün bir önlem alınmaz, Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı olursa, bundan sonra Türkiyede bir daha seçim yapılamayabilir! Bugün muhalefetin demokratik kanalların kapatılmayacağı yönünde bir varsayımla davranma lüksü yoktur. Aksine AKP iktidarı altındaki tüm yaşananlar, bu iktidarın demokrasiyi adım adım rafa kaldırdığını, yavaş yavaş faşizme doğru ilerlediğini göstermektedir. Demokrasiden nasibini almamış, demokrasiyi sadece bir araç olarak gören ve bunu avaz avaz bağıran bir zihniyetin mensubuna Cumhurbaşkanlığı makamı teslim edilemez. CHP Meclisi boşaltsın Bu noktada ikili bir görev bulunmaktadır. Ya askeri müdahale beklenecek, top Orduya atılacaktır. Ya da sivil bir müdahale. Sivil güçler bu müdahaleden kaçınmamalıdır. Bugün çeşitli sivil muhalefet güçlerinin Tayyip Erdoğanın Cumhurbaşkanlığını engelleme gücü yoktur. Çünkü bu muhalefet unsurlarının baskı yapabilecek bir tabanları bulunmamaktadır. Bu güç, etki ve taban sadece CHPde mevcuttur. CHP, hiç vakit geçirmeden Meclisi boşaltmalıdır. CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, Meclis kürsüsüne çıkar ve bugün burada Meclis çatısı altında son konuşmamı yapacağım diyerek söze başlar. Demokrasinin nimetlerinden faydalanarak iktidara gelen güçlerin, demokrasiyi ortadan kaldıracak bir Cumhurbaşkanlığı darbesine soyunduğunu, buna engel olmak için CHPnin sine-i millete döndüğünü açıklar. Böylesi bir durumda, Fethullahçı medyanın ve AKPlilerin Meclisin istifaları kabul etmesi gerektiği yolundaki açıklamaları safsatadan ibarettir. İstifa kişisel bir karardır hiçbir şart altında sınırlandırılamaz. Kaldı ki Meclisten istifanın asıl anlamı parlamentonun meşruiyetini kaybetmesidir. Muhalefetsiz bir seçimle AKP Cumhurbaşkanlığı seçimine kesinlikle gidemeyecektir. Ancak CHPnin çok basit bir eylem planı olmalıdır. Bu iktidarı CHPnin devirmesi ve bir erken seçime zorlaması son derece kolaydır. CHP Meclisi boşaltır boşaltmaz şöyle bir eylem planı koyar. 5 milyon kişiyle Ankaraya Tayyip Erdoğanın Cumhurbaşkanlığına ve AKPye karşı tüm ulusal güçleri sokağa, tepkilerini göstermeye davet eder. Bunnu için halk mitingleri programını açıklar. İlk miting Trakya bölgesinde Tekirdağda, ikinci miting Karadeniz bölgesinde Trabzonda, üçüncü miting Akdeniz bölgesinde Antalyada, dördüncü miting Ege Bölgesinde İzmirde yapılır. Mitinglere tüm muhalif güçler ve CHP teşkilatları katılır. İlk üç miting nereden baksanız en az 250şer bin kişi ile yapılır. Dördüncü miting İzmirde yapılır ve 1 milyon kişi toplanır. İzmirdeki mitingde Ankarada iktidarı devirme mitinginin tarihi açıklanır ve çağrısı yapılır. 16 Mayıstan bir hafta önce Ankarada CHPnin çağrısı ile 5 milyon kişi toplanır. Bu kolaylıkla toplanabilecek bir rakamdır. Danıştay saldırısından sonra bir günde toplanan 300 bin kişi bir göstergedir. Tüm Türkiyede CHP örgütleri ve diğer muhalefet güçlerinin 5 milyon kişiyi Ankarada toplama gücü vardır. Ankarada toplanan 5 milyon kişilik kalabalığın karşısında dayanabilecek bir iktidar yoktur. Bu 5 milyon kişinin içinde halkın tüm kesimleri bulunacaktır. Sendikalar tulumları ile işçileri meydana getirecektir. Üniversite öğrencileri... Köylüler... Ve elbette binlerce Harbiyeli ve binlerce subay... Bu tabloyu yaratmak ve bu iktidarı devirip, erken seçim yolu ile demokrasinin önünü açmak sadece ve sadece CHPnin elindedir. CHP bu fırsatı kullanmazsa bu ülke ya açık bir Kürt-İslam faşizmine teslim olur ya da askeri bir darbeye...
http://www.turksolu.org/130/basyazi130.htm |
|
Özgür Erdem SAYI: 127, 19/02/2007 Tayyip Erdoğanın Cumhurbaşkanlığı Kürt-İslam diktatörü
Erdoğanın Cumhurbaşkanlığı Kürt-İslam diktatörlüğünün ilk adımı olacak Türkiyede Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde her dönem bir tartışma yaşanmıştır. 70leri hatırlarsak, Ankara semalarında jetler bile uçmuştur. Ancak Tayyip Erdoğanın Cumhurbaşkanlığı hakkında yürütülen tartışmaların, öncekilerin kat be kat üstünde olduğu görülüyor.
Mesele, AKPnin Meclis çoğunluğuna sahip olması ve bu nedenle Cumhurbaşkanını tek başına seçecek olmasından daha büyük. Cumhurbaşkanını AKPnin tek başına belirlemesinin ne kadar demokratik olacağından da öte bir şey. Herhangi bir Cumhurbaşkanlığı değişiminden öte bir değişiklik söz konusu. Tayyip Erdoğanın Cumhurbaşkanı olması Türkiye açısından bir milat olacak. Öncelikle Tayyip Erdoğanın Cumhurbaşkanı olmasıyla birlikte iki önemli gelişim yaşanmış olacak. Birincisi, AKP iktidarı boyunca Sezerin vetolarına takılan tüm icraatlar hızla gerçekleştirilecek. Örneğin, AKPnin Sezerin vetoları nedeniyle bir türlü istediği gibi gerçekleştiremediği kadrolaşma hızlanacak. Bunun dışında Cumhurbaşkanlığı makamının sağladığı tüm avantajlardan da yararlanılacak. Sadece Cumhurbaşkanının yetkisinde olan çeşitli atamalar hızla gerçekleştirilecek. Dolayısıyla karşımızda dizginlenemeyen ve yetkileri artırılmış bir AKP iktidarı olacak. Peki, dizginlenemeyen ve yetkileri artırılmış bir AKP iktidarı ne anlama geliyor? Bunu AKP iktidarının 5 yıllık uygulamalarına baktığımızda anlayabiliyoruz. Türkiye, AKP iktidarıyla birlikte Kürt-İslam sentezinin örnekleriyle karşılaştı. Tayyip Erdoğanın Cumhurbaşkanı olmasıyla birlikte rejim, sadece Kürt-İslam sentezinin bir ürünü olmakla kalmayacak, aynı zamanda bir diktatörlüğe de dönüşecek. Başkanlık: Padişah-Vezir yönetimi geri geliyor Öncelikle Kürt-İslam faşist diktatörlüğünün yönetim biçimi başkanlık olacak. Tayyip Erdoğanın Amerikan Başkanlık sistemini öven açıklamaları hatırlanacaktır. Tayyip Erdoğanın Cumhurbaşkanı olmasıyla birlikte Cumhurbaşkanının yetkileri artırılacak, sonra da adım adım başbakanın yetkileriyle Cumhurbaşkanının yetkileri tek bir pota altında eritilmeye başlanacak. Cumhurbaşkanının atama, onay ve denetim görevleriyle Başbakanın yürütme görevlerinin Başkanda birleştirilmesiyle birlikte rejim bir tek adam yönetimine dönüşmüş olacak. Ayrıca Başkanlık sisteminin bir gereği olarak, ABDdeki gibi bir yönetim biçimiyle karşı karşıya kalacağız. Bakanlar adım adım Tayyip Erdoğanın birer danışmanı durumuna dönüşecek. Erdoğan bir padişah-halife, bakanlar ise adeta bir vezir olacak. Osmanlı dönemi yönetim biçimine böylelikle geri dönülmüş olacak. Böylelikle AKP iktidarının Atatürk Cumhuriyetini tasfiye planı dilediği hızda ilerleyecek ve onu dizginleyecek hiçbir kurum da kalmamış olacak. AKP rejiminin en belirgin özelliği, şüphesiz halk düşmanlığı ve Erdoğanın eleştiri kaldıramamasıydı. Mersinde Tayyip Erdoğanın bir çiftçiye Ananı da al git! demesi unutulmadı. Erdoğanın bu halk düşmanı karakteri Başkanlıkla birlikte şüphesiz artarak devam edecek. Bugün Erdoğanı protesto ettiği için sadece gözaltına alınıp korkutulanlar, yarın bir bir tutuklanacak, hatta bir kısmı idam edilecek. Ordu düşmanı rejim: Komutanlar emekli edilecek Şemdinli provokasyonu ve Tayyip Erdoğanın Ordu ve askerlik hakkındaki açıklamalarına bakınca, Erdoğanın Başkanlığı döneminde orduyla ilişkileri konusunda bir fikir sahibi olabiliriz. Ordu, Türkiyedeki Şeriat hayallerinin her zaman karşısında olmuştur. Bu yüzden Türkiyedeki Şeriatçı hareketler istisnasız Ordu düşmanıdır. Hilmi Özkök gibi şiir gibi geçindiği bir Genel Kurmay Başkanına rağmen AKP, Ordunun temel yapısındaki Atatürkçülüğü bir türlü hazmedememesinden ötürü, sürekli frenlemek durumunda kaldı. Bu nedenle AKP, iktidarı süresince Orduyla mücadele içinde kaldı. Şemdinli provokasyonuyla o dönem henüz Genel Kurmay Başkanı olmamış Yaşar Büyükanıtın aleyhinde bir kampanya başlattı. Atabeyler Operasyonuyla bu Ordu düşmanı kampanya devam etti. Hatta Hrant Dink suikastının ardından Ogün Samastla fotoğraf çektiren jandarma üzerinden de Orduya karşı bir saldırı düzenlenmek istedi. Tabii, Erdoğanın Başkan olmasıyla birlikte durum bir anda değişecek. Genel Kurmay Başkanını atama hakkını eline alan Erdoğanın imzalayacağı ilk kararnamenin Büyükanıtın emeklilik kararı olacağından kimsenin şüphesi olmasın. Üst düzey Ordu komutanları arasında büyük bir temizliğe girişilecek ve şiir gibi geçinilecek komutanlardan oluşacak bir komuta heyeti oluşturulacak. Tayyip Erdoğanın Cumhurbaşkanı seçilmesini engelleyemeyen bir ordunun bu kararlara da direnmesini kimse beklemesin. Üst düzey komutanlar bazında kontrol altına alınan Ordu içindeki ilerici subaylar üzerinde de büyük bir baskı kurulacak. Genç subayların hareket alanı kısıtlanacak ve ordu öncelikle gerici genç subaylarla doldurulmak istenecek. Bu nedenle Harp Okullarına imam-hatip mezunlarının da alınması sağlanacak. İlk aşamada AKPye direnişi kırılan Ordu, süreç içerisinde mollalarla doldurularak bir Molla ordusuna dönüştürülecek. Ve AKPnin Kürt-İslam diktatörlüğünün devamı için gereken askeri güç, bu şekilde sağlanmış olacak. Yan gelip yatmayan Amerikan jandarması Ordu yaratılacak Askerlik yan gelip yatma yeri değildir. açıklaması sanırız herkesin hatırındadır. Bu açıklamanın temelinde şüphesiz derin bir Ordu düşmanlığı vardır. Ancak bu açıklamanın tam da Lübnana İsrail çıkarları için asker gönderme tartışmaları yürütülürken yapılması önemlidir. Başkanlığı ele geçirmesiyle birlikte Tayyip Erdoğanın yan gelip yatmayan bir ordu yaratacağından kimsenin şüphesi olmasın. Türk Ordusu örneğin ABDnin İrana düzenleyeceği bir operasyonda vurucu güç olacaktır. Ve tüm dünyada, ABDnin ihtiyaç duyduğu her bölgede, Afganistanda olsun, İsrailde olsun, İran ve Irakta olsun, gönüllü jandarmalık yapacaktır. Böylece mollalaşan ve gericileşen Ordunun bir yandan da Amerikancılaşması ve bölücülüğe ses çıkarmayan bir yapıya dönüşmesi sağlanmış olacak. Türk toplumunda Amerikan düşmanlığının tavan yaptığı ve dünyadaki en yüksek orana çıktığı bir dönemde ABD ile Cumhuriyet tarihinin en sıcak ilişkileri kuruldu. Aynı şekilde Ortadoğuda Filistin, Suriye ve Lübnana yönelik işgalci saldırılarını artıran İsraile de en büyük destek yine AKPden geldi. Hatta bu yazı yazılırken İsrail Başbakanı Olmert, Erdoğan tarafından kabul ediliyor. Üçüncü Dünyadaki faşist diktatörlüklerin değişmez karakteri, emperyalizmle işbirlikçilik olmuştur. Halk düşmanı rejimler, halk düşmanlığını yalnızca kendi sınırları içinde değil, dünya çapında sürdürürler. Türk halkının düşmanı olan bir rejim tabii ki Filistin halkının ya da Irak halkının dostu olamaz. Bu gerçek Erdoğanın başında bulunacağı Kürt-İslam diktatörlüğünde de geçerli olacaktır. Kendi halkına, tüm Ortadoğu halklarına, hatta tüm Üçüncü Dünya halklarına düşman bir rejimle karşı karşıya olacağız. 5 yıllık AKP iktidarında ilk örneklerini gördüğümüz dış politika tercihlerinin daha da pervasız hale geldiğini hep beraber göreceğiz. Türk düşmanı Kürt-İslam diktatörlüğü Tayyip Erdoğanın Türkiyelilik kimliği üzerine dedikleri sanırız herkesin hatırındadır: 70 yıllık tarihinde Türkiye katı bir üniter anlayışa sahip olmuştur. Her konuda tekçi olmuştur ve bu tek olan şeyi de kendisi seçmiştir... Resmi ideoloji, ırkçı bir kişilik taşıyor, bu yapısıyla da milli bütünlüğü koruması mümkün değildir. Şu anda Türkiye Cumhuriyetinde 27 etnik grup yaşamakta. Bu 27 etnik grubun da varlıklarının tanınması gerekmektedir. Türkiye Türklerindir. gibi tezler yanlıştır. Türkiye, Türkiyede yaşayan herkesindir. Fazla söze gerek yok. Tayyip Erdoğanın Türkiyeli kimliği üzerine düşündüklerini defalarca yazdık ve eleştirdik. Ümmetçi bir zihniyete sahip olan AKP tabii ki ulusal bir kimliği savunmayacaktır. Ancak Erdoğan rejimi Türk kimliğini kabul etmemekle kalmamakta, Türk kimliğine karşı bir kampanya yürütmektedir. Türk olmayan her tür kimlik, barış, demokrasi adı altında, biraz da AB ve ABDnin de dayatmalarıyla el üstünde tutulmaktadır. Bugün AKP iktidarı altında Türk kimliği değil, Kürt kimliği, Çerkez kimliği, Laz kimliği makbuldür. Başkanlığıyla birlikte bu konuda da pervasızlaşacak Erdoğan, Türk kimliğine karşı bir savaş başlatacaktır. Hepimiz Türküz! yürüyüşlerini yasaklayan, PKK teröristlerinin karşısında dikmediği polislerini Atatürk resimleriyle yürüyen Milli Mücadele Derneğinin karşısına çıkaran bir zihniyetin Başkanlık döneminde neler yapacağını varın bir de siz düşünün. Bugün AKP Türküm demeyi yasaklamaktadır. Yarın ise Türk olmayı yasaklayacaktır. Göreceksiniz, nüfus cüzdanlarında etnik kökene ilişkin bir bölüm de eklenecektir. Ve yazılacak seçenekler içinde Kürt olacak, Laz olacak, Çerkez olacak; ama Türk olmayacaktır. En iyimser tahminle Türkmen ya da Yörük olacaktır! Tüm milliyetçiler tutuklanacak Faşizmin yıllardır sol içinde kullanılan tanımlarından birisi şudur: Büyük sermayenin emperyalizmle işbirliği içinde ülke içindeki her tür demokratik hak ve özgürlüğü kısıtlayan diktatörlüğü. Üçüncü Dünyadaki faşist diktatörlüklerde yükselen halk mücadelesini bastırmakta emperyalizmin her tür askeri, siyasi ve ekonomik desteği de alınır. Bu anlamda Pinochetnin kanlı rejimi unutulmazdır. San Tiego Stadında toplanan binlerce Allende taraftarını gösteren fotoğraflar faşizmi en güzel anlatan karelerdir. Erdoğan diktatörlüğünde ise statlar milliyetçilerle doldurulacaktır. Danıştay saldırısında, Atabeyler Operasyonunda ve Hrant Dink suikastında suçun hep milliyetçi kesimler üzerine yıkılmak istendiği, Kuvayı Milliye örgütlenmelerinin mafya çetelerine benzetilmek istendiği bir ortamda daha farklı bir şey beklenemez. Henüz rejime tam anlamıyla hakim olamayan AKP, Yargıda da güçsüz olduğu için bu operasyonlardan istediği sonuçları alamamıştır. Başkanlığa gelmesiyle birlikte Yasama-Yürütme ve Yargıya tam anlamıyla hâkim olacak olan Erdoğan, operasyonları istediği gibi yürütebilecektir. Bugün 3-5 kişiyi gözaltına alabilen Erdoğan rejimi, yarın tutukladığı binlerce milliyetçiyi toplayabilmek için statları kullanmak zorunda kalacaktır. Halkın milliyetçi tepkilerini ifade edebileceği yegâne yer haline gelen statlar, yarın tepkisini gösterenlerin toplandığı açık hava nezarethanelerine dönüşecektir. Yargıtay ve Danıştay, Ulema Danışma Heyetine dönüşecek AKPnin bir türlü istediği gibi kadrolaşamadığı alan Yargı oldu. AKP tepeden atamalarla Yargı içindeki hiyerarşiye müdahale edemedi. Çünkü Yargı kendi yönetimini belirleme konusunda bir özerkliğe sahip. Üstelik yargıda hiyerarşide yükselmek büyük ölçüde kıdeme dayanıyor. Bu yüzden AKP ancak ve ancak yeni hâkim ve savcı atamalarıyla bir kadrolaşma yaratabildi. Yüksek Yargı organlarındaki atamalarda hükümetin değil de Cumhurbaşkanının yetki sahibi olması da AKPnin elini kolunu bağlayan bir başka unsurdu. Bu nedenle Yüksek Yargı aldığı kararlarla sürekli AKP iktidarının isteklerinin dışında yer aldı. Özellikle Danıştay, adeta AKP kadrolaşmasının önünde tek başına direndi. Erdoğanın Başkanlığı, Yüksek Yargı üzerinde de denetim kurulmasını sağlayacak. İmam-hatip mezunu yargıç ve savcıların Yargıtay ve Danıştay gibi Yüksek Yargı organlarını işgal ettiğini göreceğiz. Böylelikle Yüksek Yargı adeta bir Ulema Heyetine dönüşecek. Zaten bu konuda ilk ipucunu Tayyip Erdoğan türbanla ilgili bir tartışmada vermişti. AİHMnin verdiği türban kararını eleştiren Erdoğan, AİHMnin bu konuda bilirkişi olarak ulemaya başvurması gerektiğini söylemişti. Böylelikle Kürt-İslam diktatörlüğünün İslam ayağının yasal organı da oluşmuş olacak. Kimbilir, belki de bugünkü Diyanet İşleri Başkanının Yüksek Ulema Heyeti Başkanı olarak tüm yüksek yargı organlarının üstü bir kurumu yönetir göreceğiz Apo Meclise Af tartışmalarını hatırlayalım. PKK terörünü anlaşarak bitirmek adı altında lider kadrosu dâhil tüm silah bırakan PKKlıları affetmek AKPnin baştan beri savunduğu program. Gelecek tepkileri göğüsleyemeyen Erdoğan şimdilik Aponun affını yasalaştıramıyor. Ancak PKKnın, Aponun affedilmesi halinde silah bırakacağının açıklaması durumunda Erdoğan bu affın çıkmasını sağlayacaktır. Affedilen Apoyu da Diyarbakır milletvekili olarak bir sonraki seçimlerde Mecliste görmek sanırız sürpriz olmaz. Tabii, Aponun Meclise girmesi bir semboldür. Erdoğanın Başkanlığıyla birlikte PKKyı masaya oturmaya çağıran zihniyet, Kürtçü teröre yasal zemin sağlamaktadır. PKKya silah bıraktırdım. diye propaganda yapacaklardır; ancak PKK, Meclise girerek silahla elde edemediğini zaten elde etmiş olacaktır. Eyalet sistemi: PKKlı Valiler Bilindiği gibi, Başkanlık sisteminin en önemli özelliklerinden birisi federal bir yönetim biçimi olmasıdır. Nitekim Başkanlık sistemini savunan herkesin Türkiyeye eyalet sistemini önermesi bir tesadüf değildir. İktidar, yani Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı, Başkanlıkta tek elde toplanırken, yerel iktidarlar federal yapıyla dağıtılacaktır. Böylece Türkiyenin etnik temelde bölünmesinin ilk aşaması tamamlanmış olacaktır. Bugün birer yerel yönetim birimi olarak karşımıza çıkarılan eyaletler yarın etnik yönetim birimlerine dönüşecektir. İlk aşama olarak Doğu ve Güneydoğudaki eyaletler PKK kontrolüne girecektir. Afla birlikte dağdan indirilen ve siyasete sokulan PKK böylece Doğu ve Güneydoğunun tek hâkimi olacaktır. Belediye seçimlerinde Doğu ve Güneydoğuda pek çok ilde birinci olan DTP, doğal olarak eyalet yönetimlerinde esas söz sahibi olacaktır. Böylece geçmişin kanlı teröristlerini karşımızda birer vali olarak göreceğiz. Üniversitelerde molla yönetimi Faşist diktatörlüklerin en korktuğu kurumlardan biri üniversitelerdir. AKP bu gerçeğin bilincinde olarak iktidarının ilk günlerinden itibaren üniversiteler üzerindeki hâkimiyetini artırma peşine düştü. Üniversiteler adeta bir molla kuşatması altına alındı; ancak bu kuşatma üniversitenin ve özellikle bir kurum olarak YÖKün direnci nedeniyle istenilen başarıya ulaşamadı. Üniversite rektörlerinin atanmasında ve YÖK yönetiminin belirlenmesinden esas yetkili olan Cumhurbaşkanının da direnci bu anlamda önemliydi. Erdoğanın Başkanlığıyla birlikte, AKPnin üniversiteler üzerindeki hâkimiyeti artacaktır. YÖK yönetimini üyeleri ve başkanıyla birlikte belirleme yetkisini eline alan AKP, işte o an YÖK karşıtlığını da bırakacaktır. Ömer Dinçer gibi bürokratlarla Milli Eğitim sistemini felç eden AKP, sanırız YÖKe de Ömer Dinçer gibi bir Başkan atayacaktır. Bir mollanın yönetimindeki YÖK de molla kuşatmasının bir molla yönetimine dönüştüğü ilk kurum olacaktır. Ve tüm üniversiteler, rektörlerinden başlayarak tepeden tırnağa değiştirilecek ve birer medreseye dönüştürülecektir. Böylece YÖK bir Medreseler Üst Kurumuna dönüşecektir. YÖKün özerkliğe karşı olduğunu yıllardır savunanlar özerk olmamanın ne anlama geldiğini işte o zaman anlayacaktır. Namaz kılmayanların ya da türban takmayanların asistan olması bile mümkün olmayacaktır. Faşist medya ve ulusal basın üzerinde diktatörlük Faşist diktatörlüklerin ortak özelliği basını tamamen kontrol etmek ve muhalif olanı korkutup susturmaktır. Bu özellik anlaşılan Tayyip Erdoğanın Başkanlığı döneminde de geçerli olacak. Ancak Kürt-İslam diktatörlüğünün bir başka işlevi daha olacak. Halk ve basın üzerindeki faşist baskıyı yalnızca iktidar kurmayacak. Basının kendisi de bu baskının bizzat uygulayıcısı ve destekçisi olacak. Kısacası basının faşistleştirilmesiyle karşı karşıya olacağız. Şu an Türk medyasının büyük bir otosansür uyguladığı söylenebilir. Bir kısım Kürtçü ve Şeriatçı basın, zaten AKPye koşulsuz desteğini sunuyor. Geri kalan grupların ise tamamına yakını Erdoğan iktidarıyla kurdukları iş ilişkileri ve birtakım ekonomik çıkarlar nedeniyle AKPnin en azından karşısında yer almıyor. Ancak Türk medyası aynı zamanda bir sansür de uyguluyor. Kürt-İslamcı olmayan düşüncelerin ifade edilmesine neredeyse tüm yazarlar ve medya kuruluşları karşı çıkıyor. Basında Atatürkçü ve milliyetçi görüşler adeta aforoz ediliyor. Milliyetçi eylemler ırkçı hezeyan olarak değerlendiriliyor. Milli Mücadelenin düzenlediği yürüyüş Cinayeti sahiplendiler başlığıyla adeta polise ihbar ediliyor. Bir yandan da statlardaki Hepimiz Türküz! pankartlarına dahi karşı çıkılıyor. TÜRKSOLU ve benzeri Atatürkçü yayınların başına ne geleceğini tartışmaya bile gerek yok. Gerek tazminat davalarıyla gerekse kapatma davalarıyla Atatürkçü-milliyetçi basın yok edilmek istenecektir. Çok geç olmadan Cumhurbaşkanlığının yetkisiz ve önemsiz bir makam olduğunu düşünenler uykudan uyanmalıdır. Cumhurbaşkanlığı bu ka-dar önemsizse Vakit, Cumhurbaşkanı Sezeri niye her gün manşet yapmaktadır? Erdoğanın Cumhurbaşkanlığını tercih etmeyeceği hayallerini görenler, AKPnin bölünüp Tayyip dışında başka birisini Cumhurbaşkanı seçileceğini düşünenler de kendilerine gelmelidir. AKP, 5 yıllık iktidarı boyunca hangi konuda bölünmüştür ki, Cumhurbaşkanlığı seçiminde birbirine düşsün! Erdoğan milletvekili bile değilken, onu Başbakan yapmak için hep beraber yasaları bile değiştirmediler mi? Siirt milletvekili, Erdoğan için istifa etmedi mi? Başbakan koltuğuna oturan Gül, bir an olsun koltuğuna yapışmayı aklından geçirdi mi? Erdoğan, Başbakan olunca partisi üzerindeki kontrolünü mü azaldı? Erdoğanın Başbakanlığı önünde çok daha fazla engel vardı; ama ne yapıp edip Başbakan oldu. Ve bu noktada partisi de doğal olarak yekvücut arkasında durdu. Şimdi de Mustafa Kemalin oturduğu o makamı, Kürt-İslam diktatörlüğünün sarayı haline getirmek için sabırsızlanıyor Çok geç olmadan uykudan uyanıp bir şeyler yapmanın zamanıdır. Bir iktidarı devirmek kolaydır; ama bir diktatörlüğü devirmek çok zordur.
http://www.turksolu.org/127/erdem127.htm *** CHP Tayyipi Başbakan yaptı Cumhurbaşkanı yapmamalı
Kaya Ataberk
Haluk Koç açıklamalarının devamında Cumhurbaşkanlığı seçimine CHPnin katılmayacağını söylemektedir. Eğer Koçun bu açıklaması belirlenmiş ve üzerinde karar kılınmış CHP stratejisiyse durumun hiç de iç açıcı olmayacağını bugünden belirtmek durumundayız. CHPnin cumhurbaşkanı seçimi yapıldığı gün oylamaya katılmamakla çizilmiş planının vereceği tek sonuç vardır o da Tayyipin AKPlilerin oylarıyla cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmasıdır. Seçim belki CHPnin ve Haluk Koçun gözünde meşru olmayacaktır ama Tayyip de resmen Cumhurbaşkanı olacaktır. Yani engellenmek istenen şey engellenmediği gibi bunun tek anlamı sözde bir pasif direnişten başka bir şey olmayacaktır. Solda ve CHPde öze dönüş Cumhurbaşkanlığı seçimi iyiden iyiye yaklaşırken, Türkiyede tüm siyasi gelişmeler de bu eksende oluşmaya başlıyor. Cumhurbaşkanlığı seçimi Türk devletinin en üst düzey yöneticisinin seçilmesi anlamında zaten kritik önemi olan bir olay. Ancak bu seferki seçimin özel bir anlamı var: İlk kez Şeriatçı hareketin, bu makamı ele geçirme tehlikesiyle bu kadar yakından karşı karşıyayız. Tabi ki bizim için tehlike olarak ortaya çıkan bu durum şeriatçılar için de liderlerinin ülkeyi yönettiği bir ortamın doğması ve artık her şeye hakim oldukları bir Türkiyeye kavuşmaları yolunun açılması anlamına gelmektedir. Kimileri Cumhurbaşkanlığını, devleti sembolik olarak temsil eden bir kurum olarak algılamak istemektedirler. Bu, aslına bakılırsa düşülebilecek en vahim değerlendirme yanlışlarından birisidir. Cumhurbaşkanı devletin başı olarak, sadece Türkiyeyi dünya düzeyinde temsil etmesi anlamında değil ülke içindeki yargıdan, üniversitelere kadar bir çok önemli kurumun yapısının şekillendiren makam olarak da son derece önemlidir. Dikkat edilirse bu kurumlar AKPnin yarattığı molla kadrolaşmasının belli anlamlarda gelip tıkandığı noktalardır. Geçtiğimiz dönem boyunca buralardaki kadrolaşma Cumhurbaşkanlığı tarafından engellenmiştir. Bu noktaların Şeriatçılar tarafından ele geçirilmesinin anlamı ortadadır. Tüm yargıçların, rektörlerin Tayyip Erdoğan tarafından atandığı bir Türkiyenin artık gerçekten de ABDnin görmek istediği ılımlı İslam devletinden bir farkı kalmayacaktır. Bunun da ötesinde Şeriatçı hareketin altında toplandığı bayrak olan türban, Emine Erdoğanla beraber Türk devletinin başına taşınacaktır ve bu Şeriatçıların zaferinin en önemli göstergesi olacaktır. Dahası bununla da yetinilmeyecek, cumhurbaşkanlığı başkanlığa dönüştürülerek Tayyip Erdoğanın hilafeti kurulacaktır. Bu Şeriatçıların 80 yıllık karanlık adını verdikleri Türkiye Cumhuriyeti devletinin sonu Amerikancı İslam devletinin başlangıcı olacaktır. Şeriatçılık doğası gereği bölücülükle, Kürtçülükle beraber ortaya çıkmaktadır. Bu iki hareketin ortak tarihi en az Şeyh Sait kadar eskidir. Hilafet zaten Yeni Sevri kabul edebilecek tek yönetim olacağı için Batının da bu kadar desteğini almaktadır. Tüm bu açıları göz önüne alarak bir değerlendirme yapıldığında Tayyip Erdoğanın cumhurbaşkanlığının engellenmesinin kritik anlamı ortaya çıkmaktadır. Ancak bu noktada genel olarak solun da, CHPnin de kafası karışıktır, yanlış strateji ve taktiklere saplanmış bir durumdadır. Gelinen koşullar içerisinde artık Türkiye siyasetinin sağ ve sol blokları özüne dönerek yeniden saflaşmaktadır ve bloklar açıklıkla ortaya çıkmaktadır. Bir yanda Yeni Sevr koşullarının uygulayıcısı olarak MHPden, AKPye, Ağarın DYPsine ve PKKya uzanan bölücü gerici sağ, diğer tarafta da ciddi bir öze dönüş süreci yaşayan Sol Blok yer almaktadır. Sol Blok cumhuriyete, bağımsızlığa sahip çıkmanın, ulus devletin, laikliğin savunucusu olarak kökenini doğal olarak Atatürke ve milliyetçiliğe dayandırmaktadır. Sevr tehdidinin bu kadar netleşmesi, Tayyip Erdoğanın cumhurbaşkanlığının bu kadar yakına kadar gelmesi tüm solu silkinmeye zorlarken CHP de önemli ölçüde bu dönüşümden payını almaktadır. Aslında yaşanan ilginç bir dönüşüm değildir. Dünyanın tüm ezilen ülkelerinde de, Türk tarihinde de sol her zaman milliyetçi ve antiemperyalist, sağ ise her zaman işbirlikçi ve bölücü olmuştur. Dolayısıyla Türkiyede yaşanan süreci taşların yerli yerine oturması olarak algılamak gerekmektedir. Özellikle geçtiğimiz yıl yaşanan Şemdinli provokasyonu ve ardından işin tam anlamıyla Kürt-İslam sentezi ekibinin Orduya ve Cumhuriyete darbesi durumuna dönüştüğünün ortaya çıkması, Savcı Ferhat Sarıkayanın iddianamesinde Org. Yaşar Büyükanıtın çete lideri olarak adının geçirilmesi tüm sol açısından uyarıcı olmuştu. Biz TÜRKSOLU olarak AB-ABD destekli bu ekibin siyasal organının AKP olduğunu ve tüm planlarının Orduyu tasfiye ederek hem Kürt devletinin hem de hilafetin kurulması olduğunu çok önceden tespit etmiştik. Ancak Şemdinli olayından sonradır ki CHP de bu durumun farkına vararak Orduya karşı girişilen bir sivil darbeden bahsedip TÜRKSOLUnun ürettiği kavramları kullanarak yaşanan süreci açıklamaya gitti. Artık CHP de görmektedir ki AKPye karşı eğer varlık gösterilmek isteniyorsa bunu yapabilmenin tek yolu solun kendi özü olan Atatürkçülük ve milliyetçilik ekseninde bir direniş hattı oluşturmasından geçmektedir. Son bir ayın siyasi gündemine baktığımız zaman bile aslında Türkiyede sağ ve sol blokun mücadelesinin hangi zeminde şekillendiği görülebilir.
CHPnin direndiği noktalar ve CHPye saldıranlar Sağ ve sol blokun mücadelesinin özellikle ulus-devlet merkezli keskinleşmesi, CHPnin milliyetçi bir politik hatta girmesinde yansımasını buluyor. Önemli bir gündem olarak 301. maddenin kaldırılması konusunda CHP önemli bir direniş gösteriyor. Bu noktada sadece AKPyle değil AKPnin örgütlediği çevrelerle de karşıya gelindi. Baykal; Türkiyenin bunca sorunu varken 301 için bir araya geliyorlar, zaman harcıyorlar. Başka sorunlar için gık demediler, 301in peşine takıldılar. Çünkü hükümet istiyor, AB istiyor diyerek bu kuruluşların aslında Şeriatçıların ve ABnin güdümünde siyaset yürüttüğünün de saptamasını yapmıştı. 301. madde meselesinde gösterilen direncin bir benzeri de vakıflar yasasıyla ilgili olarak ortaya çıktı. Azınlıklara vakıflarının yetkilerini genişletme, yabancılara ise vakıf kurma haklarını tanıyan yasaya CHP karşı çıktı. AKP ise bir kez daha demokrat söylemden klasik mürteci tarzına geçerek 1936da -yani Atatürk döneminde- CHPnin vakıfları ve camileri ahır yaptığını iddia etti. AKPli Hamza Albayrakın sarf ettiği bu sözler aslında AKPnin Menemen ayaklanmacısı mürtecilerden hala pek farklı olmadıklarının kanıtı. O gün Atatürkün cumhuriyetine başkaldıran Şeriatçı bugün maalesef meclistedir ve maalesef tek fark budur. İşin daha da kötüsü bir başka mürteci Atatürkün koltuğuna gözünü dikmektedir. CHPnin Atatürkçü-milliyetçi bir çizgi izlemesi doğal olarak Kürtçü-Şeriatçı-liberal cephenin tüm oklarını da üzerine çekmesine neden oldu. Sosyalist Enternasyonalin Şili-Santiago toplantısında DTPliler CHPyi ateşkesi engellediği için şikayet ettiler, PKK CHPli Kürt vekillere ırkçı CHPden istifa çağrısı yaptı. Baykal ise CHPnin ırkçı olduğu ve soldan uzaklaştığı iddialarını da milliyetçiliğin Altı Oktan biri olduğunu, kafatasçılık demek olmadığını, ayrıca müstemleke solcusu olmadıklarını söyleyerek yanıtladı. Burada da TÜRKSOLUnun komprador sol kavramının içeriğinin anlamı ortaya çıkmaktadır. CHP, milliyetçileşmektedir ve bu yüzden saldırıya uğramaktadır. Bu noktada sebat etmenin CHPye kazandıracağı ise açıktır. ABnin ve ABDnin Türkiyeyi bölecek projenin esas aktörleri olduğunu tespit etmek de önemlidir. CHP Grup Başkanı Haluk Koçun Neşe Düzelle yaptığı röportaj bu anlamda doğru mesajlar içermektedir. Koç, özetle; Türkiye koşullarına uygun yeni bir sol anlayış geliştirmenin gerektiğini vurgulamıştır ve bunun emperyalist planları göz önünde bulundurarak yapılması gerektiğini belirtmiştir. Ardından; Haritalar ortada, planlar ortada. Türkiyeyi bölmek isteyen siyasi sürecin arkasında dolaylı olarak Amerika, Amerika eksenli bir proje var diyerek önemli bir çıkış yapmıştır. Tüm bu söylenenler ve yapılanlar önemli doğrulardır ve desteklemek gerekmektedir. Ancak cumhurbaşkanlığı meselesinde CHPnin halen çok net tavır alamaması tüm doğruları anlamsız kılabilecek kadar tehlike arz etmektedir. CHP, Tayyip Erdoğana göz mü yumacak, engel mi olacak? Baykal, erken seçim konusundaki tavrını açıklarken, Cumhurbaşkanlığı seçiminden önce ülkenin muhakkak erken seçime gitmesi gerektiğini vurgulamıştı. Gerçekten de eğer bu meclisle Cumhurbaşkanlığı seçimine gidilirse Tayyip Erdoğanın seçimden zaferle çıkması işten bile değildir. Ancak bunu hayata geçirecek AKPyi erken seçime zorlayacak bir politika henüz ortalıkta gözükmemektedir. Haluk Koç açıklamalarının devamında Cumhurbaşkanlığı seçimine CHPnin katılmayacağını söylemektedir: Böyle bir seçim süreci içerisinde oy kullanmamak durumundayız. Katılmayacağız tabii Muhalefet olarak seçime katılıp meşruiyet figüranı olmayacağız. Eğer Koçun bu açıklaması belirlenmiş ve üzerinde karar kılınmış CHP stratejisiyse durumun hiç de iç açıcı olmayacağını bugünden belirtmek durumundayız. CHPnin cumhurbaşkanı seçimi yapıldığı gün oylamaya katılmamakla çizilmiş planının vereceği tek sonuç vardır o da Tayyip Erdoğanın AKPlilerin oylarıyla cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmasıdır. Seçim belki CHPnin ve Haluk Koçun gözünde meşru olmayacaktır ama Tayyip Erdoğan da resmen Cumhurbaşkanı olacaktır. Yani engellenmek istenen şey engellenmediği gibi bunun tek anlamı sözde bir pasif direnişten başka bir şey olmayacaktır. Buradan bizim çıkarabildiğimiz tek sonuç ise CHPnin Tayyip Erdoğanın cumhurbaşkanlığının ne anlama geldiğinin tam farkına varamamış olduğudur. CHP, belki Tayyip Erdoğanla o cumhurbaşkanı olduktan sonra mücadele etmeyi planlıyordur ama bunun aslında CHPnin bile olmadığı bir Türkiye tablosuna gidiş olduğu anlaşılan kavranmamıştır. CHP, aynı hatayı bir kez yapmıştır ve Tayyip Erdoğan CHP ve Baykal sayesinde Başbakan olabilmiştir. Aynı hatayı tekrar yapmak ne anlama gelecektir sorusunun cevabı biraz da ilk hatanın sonuçlarından çıkarılabilecek bir şeydir. CHP, Tayyip Erdoğanı Başbakan yaptı, cumhurbaşkanı yapmamalı 3 Kasım 2002 seçimlerini takip eden süreci hatırlarsak, aslında bugün gelinen noktada Baykalın ve CHPnin ağır bir sorumluluğu olduğu gerçeği bir kez daha karşımıza çıkıyor. 3 Kasımın ertesindeki tabloda Tayyip Erdoğan bir sabıkalı olarak, muhtar bile olamayacakken CHPnin göz yumması ve desteğiyle önce milletvekili ardından da başbakan yapılabilmiştir. Burada yapılan hesabın AKPnin gerçek lideriyle iktidara gelmesinin ve iktidar yıpranmasının bizzat Tayyip Erdoğan üzerinde gerçekleşmesinin üzerine kurulduğu söylenmektedir. Bugün gelinen noktadan baktığımızda Tayyip Erdoğanın yaşadığı iktidar yıpranmasının, kazandığı siyasal avantajın yanında bir hiç olduğunu söylemek sanırız ki abartmak olmaz. AKP ve Tayyip Erdoğan, iktidarların umulanın da ötesinde iyi değerlendirdiler. Bugün tüm bakanlıkların kadroları AKPli imamlar ordusu tarafından yönetilmektedir. AKP, halen Türkiyenin en yaygın siyasi gücüdür ve milletvekilliği bile tartışmalı olan Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanlığına doğru yürümektedir. Eğer bunun adı yıpranmaysa, bir de yıpranmasaydı neler olacaktı diye sormak dışında yapılacak bir şey kalmamaktadır. Bu noktada CHP önemli bir kararla karşı karşıyadır. Ya girdiği öze dönüş sürecinde kararlı olacak ve Tayyip Erdoğana engel olacak adımı atacaktır ya da Tayyip Erdoğanı başbakan yaptığı gibi cumhurbaşkanı da yaparak tarihe öyle geçmenin ağırlığını yaşayacaktır. Yıpranma meselesine geri dönersek. Yoksa, Tayyip Erdoğan gizli CHPli mi? Şeriatçı hareketin son on - on beş yıllık gelişimine baktığımız zaman bugün gelinen noktayı daha rahat anlayabiliriz. 1989 yerel seçimlerinde atılım yapan Şeriatçı hareket o dönemden beri gelişimini tüm hızıyla sürdürmektedir. Belediyeleri yönetmek onları yıpratmadığı gibi daha da güçlendirmiştir. Bugünkü ekonomik güçlerinin ve örgütlülüklerinin arkasında bunca yıllık birikim vardır. Refah-Yol koalisyonuyla iktidarın büyük ortağı olan Şeriatçı hareketi 28 Şubat bile durduramamıştır. AKP ile yeniden toparlanan hareket 2002de iktidar olmuştur ve 2007de eğer kimse engellemezse hilafete doğru gitmeyi planlamaktadır. Bu durumun şakaya gelir bir tarafı da yoktur. Batı, Türkiyede Sevri uygulamak istemektedir ve Sevri uygulayabilecek tek idarenin tarihte de olduğu gibi işbirlikçi bir hilafet rejimi olacağını bilmektedir. Durum bu kadar açık ve vahimken hala Tayyip Erdoğanın Cumhurbaşkanlığında AKPnin zayıflayacağından bahsedilebilmektedir. Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı olacak, böylece AKP liderini yitirecek ve CHP karşısında zayıflayacaktır. Bu mantık neresinden tutulsa elde kalmaktadır. 2002de Tayyip Erdoğan AKPnin gerçek lideri olarak başbakan olsun ve partinin başında yıpransın, AKP zayıflasın diyenler bugün de Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı olsun AKP gene zayıflasın demektedirler. Diğer taraftan Tayyip Erdoğan başbakan olduğunda, Şeriatçı hareket nasıl güçlendiyse, cumhurbaşkanı olduğunda zayıflayacağı neye dayanılarak iddia edilmektedir? Bir hareketin başındaki adam ülkeyi yönetecektir ve o hareket zayıflayacaktır... Olayı dışardan izleyen birileri olsa olsa bu Tayyip Erdoğan herhalde gizli CHPli, tüm adımlarını kendi partisi zayıflasın diye atıyor gibi bir komplo teorisi kuruyordur herhalde. Başbakanlık da zayıflamak içindi, şimdi Cumhurbaşkanlığı da herhalde AKP ve Şeriatçılık tamamen bitsin diyedir Bu önerilerle ciddiyetle mücadele etmenin pek olanağı yok ama tehlikenin ağırlığı da bir gerçeklik. Ve buna karşı CHPnin atabileceği tek bir adım kalmıştır. Sine-i millete dönün, Tayyip Erdoğanı engelleyin Bu meclisin Cumhurbaşkanı seçimi yapamamasının tek yolu bu şekilde devam etmesi imkanının kalmamasından geçmektedir. Oylama yapılırken meclisi terk etmek önce savaşı düşmanın istediği zaman ve mekanda kabul edip ardından ona sen tek başına ne yaparsan yap demek anlamına gelebilir. Ama düşman bu durumda sizi dinlemez ve sizi avantajını kullanarak ezmekten kaçınmaz. CHP, çatışmayı bu zeminde kabul etmemelidir. CHP nasıl öze dönüş sürecine girerek, Atatürkçü, milliyetçi politikalar oluşturuyorsa aynı kararlılıkla bu meclisin Tayyip Erdoğanı cumhurbaşkanı yapmasını ve dolayısıyla hilafeti, bölünmeyi engellemek zorundadır. CHPnin süreci durdurmak için bu son fırsatı değerlendirmesi tarihsel bir sorumluluktur. Sine-i millete dönerek durumu değiştirmek tek yol olarak hem bizlerin, hem de CHPnin karşısındadır. Tarih sizi nasıl yazsın istersiniz?
http://www.turksolu.org/121/ataberk121.htm |
|
Cumhurbaşbakanı!
Arslan BULUT 20.03.2007
22 Şubat 2007 tarihli yazımda Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezerin, Anayasadaki yetkisini kullanarak bir an önce yürütme görevine el koyması, Türkiyenin büyük zarar görmesine yol açabilecek olan Tayyip Erdoğanı derhal azletmesi ve bir seferberlik hükümeti kurması gerekir. Tayyip Erdoğan, artık bu ülkenin güvenlik meselesi olmuştur! demiştim!
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=77&ArticleID=4792 *** Arslan BULUT 22.02.2007 Cumhurbaşkanı, Erdoğanı derhal azletmelidir!
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=77&ArticleID=4461 ***
Arslan BULUT 04.01.2007 Kissinger-Erdoğan görüşmesi ve Koşaner Paşanın verdiği Çankaya teminatı!
Tayyip Erdoğanın başbakanlığının önünde bir sürü engel vardı. Birileri sihirli değnekle ilgilileri hipnotize edercesine bu engelleri ortadan kaldırdı!
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=77&ArticleID=3838 *** Cumhurbaşkanını CFR mi belirleyecek? Arslan BULUT 14.02.2007
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=77&ArticleID=4362 *** Erdoğan'ın ve Türkiye'nin siyasi kaderi nereye bağlı? Arslan BULUT 30.05.2006
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=77&ArticleID=835 *** CIAnın oyununa ortak olanlar! Arslan BULUT 26.02.2007
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=77&ArticleID=4513 *** TSK, ABD güdümlü "özel örgüt"ün hedefi! Arslan BULUT 04.06.2006
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=77&ArticleID=906 *** Beş maddelik Türkiyeyi yıkım programı! Arslan BULUT 25.02.2007
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=77&ArticleID=4496 *** |
|
"AKP İddianamesi Cumhuriyet Başsavcılığına Sunuldu!
Anayasaya aykırı eylemlerin odağı haline gelen AKP kapatılmalıdır !
İşçi Partisi, Anayasaya aykırı eylemlerin
odağı haline gelen AKPnin kapatılması ve Başbakanlık
koltuğunda oturan R.T.Erdoğan ve diğer hükümet üyelerinin
cezalandırılmaları için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına
başvurdu. İşçi Partisi Genel Sekreteri Ferit İLSEVER,
tarafından 13 Nisan 2006 günü Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına
sunulan dilekçe ve ekinde yer alan İşçi Partisi Adalet
Komisyonunca hazırlanan AKP İDDİANAMESİ aşağıda
sunuyoruz.
http://www.ip.org.tr/lib/pages/detay.asp?goster=haberdetay&idhaber=6 |
|
.ANAYASA MAHKEMESİNİN TARİHİ GÖREVİ! Milli Çözüm Dergisi Ufuk EFE MART2007
Laçin ilçesi Narlı beldesinde, okula türbanıyla giden bir öğretmenle ilgili, Genel Sekreterliği aracılığıyla ve 13 Kasım 2006 tarihli bir yazıyla Çorum Valiliğine soruşturma ve rapor tutma talimatı yağdıran ve İslam'ın simgesi olan başörtüsü avcılığında bu kadar hassas davranan Cumhurbaşkanı Sn. Sezer, Kıbrıs'ta ve Kuzey Irak'ta kırmızı çizgilerimizin tepelenmesi ve AB hayaliyle egemenliğimizden ve geleceğimizden taviz verilmesine niye ciddi ve gerçekçi bir tavır koymuyor? Yoksa AKP'ye mazeret ve meşruiyet kazandırmak için danışıklı dövüş mü oynanıyor? Sn. Cumhurbaşkanı, Müslüman Milletimizi devletten ve cumhuriyetten soğutan, din istismarcılarının ve AKP gibi Amerikan İslamcılarının kucağına atan bu Radikal laiklik kahramanlığını yaparken, Genel Sekreteri (Mason ve sabataist olduğu söylenen, gizli ve gerçek Cumhurbaşkanıymış gibi hareket eden) Kemal Nehrozoğlu'nun; AKP'li, karışık kökenli, Yahudilerin GAP bölgesinde toprak alımını kolaylaştırmak üzere gizli tamim çıkaracak kadar İsrail hizmetçisi, hinlikleri ve hainlikleriyle malum Korkut Özal ve Fetullah Gülen takipçisi İçişleri Bakanı Abdulkadir Aksu ile, Mardinli bir iş adamının özel ofisinde buluşup neler kaynaştırdığını ve kararlaştırdığını niye merak etmiyor? Ve asıl sorumuz ve sorunumuz: Meclisiyle, Köşküyle; Hükümetiyle, Muhalefetiyle, bekamız ve bağımsızlığımız konusunda, Atatürk'ün işaret ve ifade ettiği gibi, böylesine "gaflet, delalet ve hatta hıyanet" tavırları sergilenirken: Sıradan bir tabela partisini bile; ülke birliğimiz, Milli dirliğimiz ve anayasal düzenimiz için tehdit ve tehlike arz ettiğini görüp kapatan Anayasa Mahkememiz, gerekli tedbirleri almak için, ne günü bekliyor?! Anayasa Mahkemesi; Hukuki, tarihi ve Milli görev ve yetkilerini yerine getirmesi zamanı gelmiştir ve geçmektedir. Evet, Anayasa Mahkemesi Nedir? Anayasa Mahkemesi; temel görevi Yasama organının kimi işlemlerinin Anayasa'ya uygunluğunu denetlemek olan, Türkiye Cumhuriyeti'nin bağımsızlık garantisi "olmazsa olmaz bir kurum" konumundadır! Anayasa Mahkemesi, Türkiye Cumhuriyeti'nin istikbal ve istiklali için vardır! Anayasa Mahkemesi; "sınırları Anayasa ile çizilmiş bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti"nin adalet kılıcı, Türk Devleti'nin bağımsızlığını temsil ve teslim eden çok önemli bir makamdır! O halde "bugün bayrağı altında onurlandığımız Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin var oluş sebebi olan Milli Mücadele'yi sekteye uğratabilmek için elinden geleni yapan İttihat ve Terakki Hükümeti misali bir kadro" tam mesai çalışıp ülkenin tüm ana dinamiklerini dinamitlemekle meşgul olurken; o her şeyden aziz gördüğümüz "Anayasal süreç" neden çalışmıyor, çalışamıyor? Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin geleceğini ve tam bağımsızlığını "AB'ciler ile BOP'çuların rant sofrası"na meze yapmaya kalkan "Edelman ataması, yabancı kurgu bir demokrasi kazası" olan (AKP Hükümeti); ülkede "Biz ne istersek o olur!" edasıyla boy gösterip tüm sosyo-ekonomik parametreleri alarm noktasına getirmişken, "Anayasal çerçevedeki emniyet sibopları" neden devreye girmiyor, giremiyor? Acaba sistemin güvenlik ayarları neden "tehdit algılamasının sınırları"nı sürekli esnetiyor, genişletiyor? Bu talihsiz ve tehlikeli girişimlere niçin göz yumuluyor ve ne gün bekleniyor? Bu her şeyin üzerinde gördüğümüz "Anayasal çerçeve"nin kapsam ve gücünü hatırlayabilmek adına belki Anayasa Mahkemesi'nin temel görevlerine bir göz gezdirip, bu şablon üzere gitmek faydalı olacaktır. Nedir Anayasa Mahkemesi'nin görevleri ya da yetkisi ve gücü? 1) Anayasa Mahkemesi; Cumhurbaşkanı'nı, Bakanlar Kurulu Üyeleri'ni, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, Askeri Yargıtay, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Başkan ve Üyeleri'ni, Başsavcıları'nı, Cumhuriyet Başsavcı Vekili'ni, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ve Sayıştay Başkan ve Üyeleri'ni görevleriyle ilgili suçlardan dolayı Yüce Divan sıfatıyla yargılayabilecek güç ve yetkiye sahiptir! (Yüce Divan'da savcılık görevini Cumhuriyet Başsavcısı veya vekili yapar. Yüce Divan Kararları kesindir!) 2) Anayasa Mahkemesi; siyasi partilerin kapatılmasını Cumhuriyet Başsavcılığı'nın açacağı dava üzerine karara bağlar! 3) Anayasa Mahkemesi; siyasi partilerin mali denetimini de yapar!.
Türkiye'ye dikkat çekiliyor! Economist'in 2007 yılı tahminleri mide bulandırıyor! The Economist'in tahminlerine göre "2007 yılında terör özellikle Avrupa ülkelerini tehdit edecek" diyor. Türkiye'de önümüzdeki yıl yapılacak genel seçimler ve cumhurbaşkanlığı seçimlerine bir de sürekli olarak yalpalayan döviz kurlarının eklenmesi, yatırımcıların daha dikkatli davranması gerektiği anlamına geliyor. Eğer Başbakan Erdoğan ve AKP, Cumhurbaşkanlığı için İslami kökenli bir aday gösterirse buna laik cepheden sert bir tepki gelmesi bekleniyor. AKP seçimden sonra koalisyon hükümeti kurmak zorunda kalabilir. Sonuç olarak, hükümetin kaderini ekonomik gelişmeler belirleyecek. Ancak 2007'de milli gelirin yüzde 6.1'i olması beklenen cari açık, Türkiye'yi risklere en açık gelişmekte olan ülke konumuna getiriyor. Emekli Paşalardan Genel Kurmay'a mektup yazılıyor! Başbakan Tayip Erdoğan'ın cumhurbaşkanı olmasına karşı çıkan emekli generaller, "Çankaya Harekâtı" başlatıyor! Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt'a mektup yazan emekli generallerin de aralarında bulunduğu 20 eski subay, "Genelkurmay Başkanlığınız döneminde Çankaya'da anti laik bir kişinin oturuyor olmasını ve böyle bir talihsizliğin tarihte yer almasını içinize sindiremeyeceğinizi olan inancımız sonsuzdur" deniliyor. Böylece bir doğru yine yanlış kişilerce ve işbirlikçi hainlere yarayacak biçimde gündeme getiriliyor!. Emekli bir tümgeneral tarafından imzaya açılan mektubu kaleme alan 20 eski subayın arasında emekli generaller çoğunlukta. Mektupta imzası bulunan eski paşalar isimlerinin açıklanmasını istemezken sadece biri adının açıklanmasına izin verdi. Emekli subay ve eski Manisa Milletvekili olan Tevfik Diker imzaladığı mektupla ilgili olarak "Biz sadece demokratik teamüllerin işlemesini istiyoruz. Askerlerin adının darbeyle birlikte anıldığı bir dönemde bu konudaki sorumluluğumuzu ve hassasiyetimizi Genelkurmay Başkanımıza iletmekten başka bir amacımız yok" dedi. Ankara Merkez Orduevi'nde 7 Aralık günü Orgeneral Büyükanıt'a gönderilen mektupta, açıkça cumhurbaşkanlığı seçimi sürecine ilişkin sessiz kalınmayarak girişimde bulunulması isteniyor." Türkiye'nin 5 yıllık sürede hemen her alanda büyük değişikliklere uğradığı ve bu değişimin süreceği belirtilen mektupta, "Türkiye'de eskiyi temsil eden milli iradeye dayalı olarak uzlaşmasız yapılacak bir cumhurbaşkanlığı seçimi hukuki olabilir ama gerçek temsili demokrasiye ve güncelliğe aykırı olur. Bu sadece gerginlik yaratır. Bundan ülke fayda değil zarar görür" görüşleri dile getiriliyor. Org. Büyükanıt'a Kıvrıkoğlu hatırlatması: Genelkurmay Başkanı Büyükanıt'a yazılan mektupta, "10'uncu Cumhurbaşkanı seçimi öncesi zamanın Genelkurmay Başkanı Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu, Anayasa'dan kaynaklanan yetkisini kullanarak TSK'nin görüşünü kamuoyuna ve zamanın Başbakanı Ecevit'e bildirmiştir. 11'inci Cumhurbaşkanı seçiminin yapılacağı bir dönemde zatınızın Genelkurmay Başkanı olmasını yüce milletimiz ve devletimiz için çok büyük bir şans olarak değerlendiriyoruz" deniliyor! İsrail, son engel Türkiye'yi görüyor! İsrail bugün artık sudan bahaneler bile bulmaya gerek görmeden istediği ülkeye meşhur kurt kuzu bahanesi gösterme cesaretini bulabiliyor. Çünkü programladığı zihniyet onun artık "Büyük İsrail Krallığı" nı kurma vaktinin geldiğini söylüyor. Har saat gecikme kendisini programlayan bu sabırsız varlığın hışmını üzerine çekmek olacaktır. Kudüs'te konuşlanmış 3 Rabbi bunu çok iyi biliyorlar... Jacques Bordist', 1974 yılında kaleme aldığı eserinde "Gizli Bir El", Dünya Hükümeti'nin Hedeflerini şu cümlelerle açıklamaktadır: Uluslararası finans sorunları, Karşılıklı muhaceret özgürlüğü, Gümrük engeli olmaksızın malların serbest dolaşımı, Uluslararası ekonomik birlik, Silahlı Kuvvetlerin kaldırılmasıyla eş zamanlı olarak uluslararası bir kolluk gücünün kurulması, Uluslararası bir parlamentonun oluşturulması, Devletlerin egemenliklerinin sınırlanmasıyla birlikte egemenliğin BM veya uluslar üstü herhangi bir başka hükümete devri, belirtilen ilkelere göre bir Dünya Hükümeti'nin kurulması" şeklinde açıklamaktadır... Emekli Albay Talat Turhan bu konuyla ilgili yaptığı araştırmalarda Yeni Dünya Düzeni ile ilgili olarak yaptığı teşhisler ise taşı gediğine oturtuyor: "Yeni Dünya Düzeni kuruluyor... Zenginler Kulübü' yeni düzenin kurucusu ve egemenidir. Doruklardan gelen ideolojik esintiye göre ABD'nin liderliğinde küresel bir sistem' söz konusudur... Öyle görünüyor ki savaş, iç savaş, darbe, ayaklanma, dikta, terör gibi yöntemleri Zenginler Kulübü' yoksullara bırakmaktadır. Evet Serbest piyasa ekonomisi' olacak ama, yeryüzündeki stratejik maddelerin denetimini ve fiyatını, yeryüzünü ahtapot gibi saran tekeller saptayacak; petrol kaynakları neredeyse Amerika da oradadır; Suudi Arabistan'dadır, Kuveyt'tedir, Türkiye'nin Güneydoğusundadır; küresel' serbest piyasa ekonomisinin egemenleri, ülkelerin sınırlarını paspas gibi çiğneyen uluslararası tekellerdir... Yeni Dünya Düzeni'nin hammadde kaynağına sahip ülkelere işsizlik yanında açlık, yokluk, sefalet getireceği olgusu görünür hale gelmiştir. Dünya Jandarmalığına' soyunan ABD'nin gözü kara şiddet politikalarının amacı tüm dünya "halklarının başkaldırılarının engellenmesidir. Ayaklanma, Bastırma' yöntem ve örgütleri bu nedenle CIA'nın destek ve kontrolüne alınmıştır... Tüm dünyadaki politik liderler koro halinde ve papağan gibi Yeni Dünya Düzeni, Küreselleşme - Globalizm, Mondializm - Serbest Piyasa Ekonomisi, Özelleştirme' vb. gibi sözcükleri yineleyerek aslında kendilerini ele vermektedirler. Dünya'nın masallar dönemini çoktan aşması lazımdı ancak gün geçtikçe parapsikolojik güçlerle de şekillenen Yahudi Ütopyası'na sürükleniyor. "Ve İsrail Parapsikologlarının İstanbul Sorumlularının Topkapı Müzesinin "Kutsal Emanetler Bölümünde!" gece yarısından sonra düzenledikleri "Kara Büyü Ayinleriyle" bu milletin talihini değiştirmeye çalışsalar da onların da onlara izin veren "Vakıflardaki İşbirlikçilerinin" akıbetini hangi filmin karelerine sığdıracaklar merak ediyorum? İngilizler uyarıyor: "Uyandırmayın Türkleri; lokum gibi bankalar alıyoruz" Türkiye, lokum gibi bir banka veya stratejik kuruluşunu yargının elinden dahi alarak küresel sermayeye teslim ediyor. AB süreci budur. İngiltere'nin Financial Times gazetesinde 7 Aralık 2006 tarihinde, Vincent Boland ve Paul Betts, "Türk Lokumu" başlıklı yorumda "Türkiye'nin AB'ye üyelik süreci yatırımcılar açısından nasıl bir önem arz ediyor?" sorusunu cevaplandırmaya çalıştılar: "Yaygın kanı bu dürtünün, hisse ve tahvil fiyatlarına destek sağlayacağı ve yabancı yatırımcıların AB sürecini, IMF ile yürütülen ilişkiler kadar önemli bulduğu yönünde. Bu bakış açısının güncellenmesi gerekiyor. Geçtiğimiz hafta Türkiye'nin AB'ye üyelik sürecinde gerileme yaşandı. AB üyesi bazı ülkelerle Kıbrıs meselesi dolayısıyla yaşanan tartışma neticesinde Ankara'nın üyelik müzakerelerinin bir kısmının askıya alınması tavsiye edildi ve bu karar gelecek hafta yapılacak olan AB zirvesinde kesinlikle onaylanacak... ABD-İngiltere merkezli dev şirketler, "Aman AB sürecini kesmeyin, 'Ankara'nın şerrinden Brüksel'in şefaaatine sığınan' bir iktidar sayesinde bakın Türkiye'de ne kadar karlı bankalar satın aldık. Bu bankalar üzerinden İstanbul'da çok ciddi alımlar yapıyoruz. Türkiye'nin elindeki bütün serveti alana kadar Türkleri oyalayın" diyor... Türkiye'nin altın yumurtlayan tavuklarını, değerinin çok altında satın almaları için, böyle demeleri lazım. İşte Türkiye'nin AB'ye üyelik sürecinin defalarca kopma noktasına geldiği halde devam etmesinin sebebi, bu alımlar veya Türkiye açısından bakarsak bu satışlardır! Yüzde 2 azınlık, dünya genelinde servetin yüzde 85'ine sahip bulunuyor! Yapılan bir istatistiğe göre, dünya nüfusunun % 2 oranındaki küçük bir azınlık, dünya genelindeki zenginliğin, % 85'ine sahip bulunuyormuş. Zenginlik oranında ABD zenginleri birinci sırada, Japon zenginleri ikinci sırada imiş. Ama hayret, bunların tamamı Yahudi! İnsan bu durum karşısında inanmakta zorluk çekiyor. Bunun adı düpedüz zulüm ve düpedüz vahşi kapitalizmdir. Demek ki, % 2 oranındaki bir mutlu azınlık, dünyayı insafsızca sömürüyor. Dünyanın bugünkü yapılanmasına, köle düzeni demek yerden göğe kadar haklı imiş. Paranın adeta putlaştırılması, faizin bir sömürü aracı olarak temel ekonomik politikaların vazgeçilmez unsuru sayılması, bu korkunç dengesizliğin itici faktörlerini teşkil ediyor. Üstelik dünyanın giderek daha da fakirleşen ve köleleşen büyük çoğunluğunun, içerisinde bulunduğu tahammülü imkansız sıkıntıların hafifletilmesi dengelenmesi için alınan tedbirler son derece yetersiz. Bu sebepten giderek dünyamız insanca yaşanacak bir gezegen olmaktan çıkıyor. Bu gelir grupları arasındaki uçurum ise terörün sürekli olarak yaygınlaşmasının en önemli sebebidir. Bu haksız yapılanma karşısında insanların isyan etmemesi ve teröre sapmaması psikolojik olarak çok zor. Oysaki insanlığın bu çıkmaz yoldan kurtuluşunun reçetesini yüce kitabımız göstermiştir. Kur'ân-ı Kerîm'in 546'ıncı sahifesinde yer alan HAŞR suresinin 7'nci ayeti kerimesinde, mealen: "Ta ki mal sizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet olmasın" denilmektedir. Zira adalet mülkün temelidir. Adalet gözetilmezse, "Biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar" atasözündeki karmaşa, kaos ve kavgalar kaçınılmaz olur. Dünya adaleti arıyor Dünya Kalkınma Ekonomileri Araştırma Enstitüsü'nün "küresel servet araştırması", dünya genelindeki adaletsizliği çarpıcı rakamlarla gözler önüne seriyor. Araştırmaya sonuçlarına göre, insanlığın yüzde ikisi dünya servetinin yarısından fazlasına sahip iken, insanlığın yarısı dünya zenginliğinden sadece yüzde 1 oranında pay alabiliyor. Dünyada en zengin yüzde 1'lik kesim, küresel servetin yüzde 40 gibi çok büyük bir oranına hükmediyor. En zengin yüzde 10'luk kesim de söz konusu servetin yüzde 85'ini elinde bulunduruyor. "Küresel servet araştırması"nın verilerine baktığımızda karşımıza şöyle bir dünya çıkıyor: "Dünyanın toplam zenginliğinin yüzde 90'ı Kuzey Amerika, Avrupa ve yüksek gelirli bazı Asya-Pasifik ülkelerinin elinde toplanmış durumda... Dünya zenginliğinin yüzde 50'sinden fazlasını elinde bulunduran en tepedeki yüzde 2'lik grup, en az 1 milyon dolar sermayeye sahip olan kişilerden oluşuyor. Bu kişilerin sayısının 37 milyon olduğu tahmin ediliyor. Bunların yarısı ABD ve Japonya'da yaşıyor. Dünyadaki en zengin yüzde 50 içinde kişi başına düşen servet 2200 dolar olurken, bu oran en zengin yüzde 10 için 61 bin dolar, en zengin yüzde 1 için ise 500 bin doları buluyor. Kişi başına servet ABD'de 144 bin dolar, Japonya'da 181 bin dolar iken, Hindistan'da bu rakam 1100 dolar, Endonezya'da 1400 dolar, Demokratik Kongo Cumhuriyeti ve Etiyopya'da ise 200 dolar'a kadar düşüyor..." Araştırmayı yapan Enstitünün Müdürü Anthony Shorrocks, ülkeler ve bölgeler arasındaki servet dağılımının son derece dengesiz olduğuna dikkat çekerek, çarpıklığı şu ifadelerle daha da anlaşılır kılıyor: "Eğer dünya nüfusunu on kişiden ibaret sayarsak, bunlardan biri ortadaki zenginliğin yüzde 99'unu alırken, geri kalan 9 kişi geriye kalan yüzde 1'i paylaşıyor..." İşte dünyamızın hali... Bir kişi zenginliğin yüzde 99'unu ele geçirirken, geriye kalanlar ise yüzde 1'lik oranla yetinmeye mahkum ediliyor. Bu tablo ortada iken, dünya'daki açlığın, yoksulluğun, terörün, güvenlik sorunlarının, fuhuş ve uyuşturucunun nedenlerini başka yerde aramaya gerek var mı? Kuzey Amerika dünya nüfusunun sadece yüzde 6'sına sahip
olduğu halde dünyadaki toplam servetin yüzde 34'ünü alıyorsa,
bu geriye kalan yüz milyonlarca insanın aç ve açıkta
kalması, yoksulluk çekmesi, insan gibi yaşayacak koşullardan
mahrum olması demek değil midir?
Demek istediğim o ki, Sovyetlerin dağılmasının ardından normal olarak NATO'nun feshedilmesi gerekirken giderek eskiye göre muharip gücünü artırma yönünde adımlar atıyor olması bu teşkilatın ABD'nin Yeni Dünya Düzeni ve Büyük Ortadoğu Projesi'nde görev alacağını ve bu iş için de Acil Müdahale Gücü adı altında şimdilik 20 bin kişilik -3 bini Türk askeri- bir güç oluşturuluyor. ABD'nin öncelikli hedefleri arasında İslam dünyasının her bakımdan yeniden şekillendirilmesi bulunduğuna göre NATO ACİL Müdahale Gücüne vereceğimiz askerlerimiz de ABD'nin bu hedeflerine hizmet için kullanılmış olmayacak mıdır?" Washington'da titanların savaşı' başlamış görünüyor! Irak raporu, Önce İsrail' diyen, Yahudi lobisi ve neocon'ların güdümündeki Bush yönetiminin, Ortadoğu'ya yönelik diplomatik ve militarist yaklaşımının topyekûn reddi ve eski şeflerin, Önce Amerikan çıkarları' uyarısıyla başlayan mücadelesinin işareti. Geçen hafta açıklanan ve ilk bakışta Irak konusunda 'bilinmedik bir şey söylemediği' düşünülebilecek Baker-Hamilton raporunda 'yeni bir şey yok' denilebilir. Zira rapor, altı yıldır neocon'ların Ortadoğu'daki politikalarının şakşakçılarının görmezden gelmek isteyebileceği türden bir ana tema içeriyor. Sırf hazırlayıcılarının kimliği bile, raporu ciddiye almak gerektiğine işaret ediyor... İşin Türkçesi, rapor 'Önce İsrail' diyen, Yahudi lobisi ve neocon'ların güdümündeki Bush yönetiminin, Ortadoğu'ya yönelik diplomatik ve militarist yaklaşımının topyekûn reddi. Amerikan emperyal gücünün elde avuçta kalanları yitirme kaygısıyla yeniden göreve çağırdığı eski şeflerin, 'Önce Amerikan çıkarları' uyarısıyla başlayan mücadelesinin işareti... Amerikalılar, İsrail'in Ortadoğu'nun 'tek nükleer gücü' olduğunu gayet iyi bilir. Lakin politikaları 'sorma-söyleme'dir... Baker, muhtemelen Bush politikalarının artık sınırı aştığını düşünen yönetici sınıflar tarafından, Ortadoğu'daki hasarı sınırlamak üzere göreve çağrıldı. Neocon'lar IÇG raporuyla mevzilerinin eskisi kadar sağlam olmayabileceğine kanaat getirmiştir. Muhtemelen yanıtları gecikmeyecek. 'Titanların savaşı' başladı. Yahudi lobisi Büyük İsrail peşinde koşuyor! Suriye ve İran'la konuşmaktan kaçan Washington'ın isteksizliği kendini zayıf durumda hissetmesinden kaynaklanıyor. Zira başta Irak ve Lübnan olmak üzere bölgedeki bütün dinamikler ABD ve İsrail aleyhine gelişiyor. Irak Çalışma Raporu, beklenenin aksine, Amerikan güçlerinin Irak'tan çekilmesi konusunda ivedi ve katı bir takvim öngörmüyor. Rapor, savaşçı birliklerin 2008 başlarında Irak'tan çekilmeye başlaması gerektiğini savunuyor. Bu tavsiye Irak'tan 2007 yılında çekilmek isteyen Demokratları pek memnun etmedi. Öte yandan raporun Amerikan ordusunun temel önceliği Irak ordusunu eğitmeye vermesi gerektiği yönündeki tavsiyesi, hem Cumhuriyetçiler hem de Demokratlar tarafından destekleniyor. Başta Irak ve Lübnan olmak üzere bölgedeki bütün dinamikler ABD ve İsrail aleyhine gelişiyor... Sonuç olarak Bush yönetimi Suriye ve İran konularında ciddi bir açmaz içinde. Irak Çalışma Grubu Raporu geldi geçti. Daha nice Irak raporları yazılacak ve sihirli formüller aranacak. Gerçek şu ki, Washington için Irak'tan çıkış daha şimdiden ikinci bir Vietnam olarak görülmeye başlandı. Kendi düşen ağlamaz. Bütün bunları, Anayasa Mahkemesi hukuki sorumluluğunun gereğini yapmaktan kaçınırsa, tarihi suçluluğun da altında kalacağını hatırlatmak için yazdık.. Üstelik, ABD, AB ve İsrail'den ve onların içimizdeki işbirlikçi hainlerden korkmaya da gerek yok, çünkü Siyonist canavar can çekişiyor!..
http://www.millicozum.com/content/view/874/26/ |
|
11. Cumhurbaşkanı
Özgür Erdem
Cumhurbaşkanlığının önemi Türk siyasetinde sular ısınıyor. Özellikle bu yazın hareketli geçeceği tespiti zaten herkes tarafından yapılıyor. 30 Ağustosta yeni Genel Kurmay Başkanı belirlenecek. Nisan 2007de yeni Cumhurbaşkanı seçilecek ve Ekim-Kasım 2007de olağan gelen seçimler var... Dolayısıyla Türkiyeyi önümüzdeki 5-10 yıl içinde yönetecek kadro önümüzdeki dönem belirlenecek. Bu yüzden Türkiye üzerinde söz sahibi olmak isteyen tüm güçler özellikle bu yaz döneminde büyük bir saflaşma yaşayacaklar. Ancak, yaşanan saflaşma basit bir iktidar kavgası değildir. İktidarda şeriatçı bir partinin bulunması, hele hele o partinin Mecliste Cumhurbaşkanını tek başına seçebilecek çoğunluğa sahip olması saflaşmayı bir hesaplaşmaya dönüştürüyor: Atatürk Cumhuriyetini tasfiye etmek isteyen gerici güçler ve bu güce karşı direnenler... İşte bu noktada Cumhurbaşkanlığı seçimi daha da büyük önem kazanıyor. Türkiyede Cumhurbaşkanlığının aslında icra yetkisi yoktur. Devletin önemli kadrolarını belirleme ve Hükümetin faaliyetlerini denetleyip onaylama gibi yetkileri bulunmaktadır. İşte bu da kimilerinde bir kafa karışıklığı yaratmaktadır. Tayyip Erdoğan gibi icra yetkisi olan Başbakanlığı elinde tutan biri, neden Cumhurbaşkanlığını tercih etsin ki? Kimilerine göre, Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı olursa, hem daha az yetkiye sahip bir konuma gelecektir, hem de partisini yitirecektir.
Halbuki durum başkadır. Tayyip Erdoğanın ve AKPnin gerçek hedefini ortaya koyamayan Tayyip Erdoğanın Cumhurbaşkanlığı hırsını da anlayamaz. AKPnin en önemli amacı Atatürk Cumhuriyetini tasfiye etmektir. Yani, Tayyip Erdoğanın hedefleri sıradan bir politikacı gibi, icra yetkisine sahip olmak, güç sahibi olmakla sınırlı değildir. Tayyip Erdoğan tüm bunların yanı sıra, Atatürk Cumhuriyetinin tüm kurum ve kuruluşlarıyla birlikte tasfiye edilmesi için çabalamaktadır. Aslında Tayyip Erdoğan başkanlığında rejimi değiştirmek isteyen bir yapıyla karşı karşıyayız. Cumhurbaşkanlığı Tayyip Erdoğan için bu noktada iki açıdan önem kazanmaktadır. Birincisi, Cumhurbaşkanlığı bir kurum olarak AKPnin rejim değiştirme çabalarında önünde bir engel olarak durmaktadır. Cumhurbaşkanının AKP zihniyetinde olması durumunda ise AKPnin önündeki bir engel ortadan kalkacaktır. Hatta Cumhurbaşkanlığı rejim değişikliği sürecinde yardımcı bir unsur haline dönüşecek. Bilindiği gibi Cumhurbaşkanlığı devletin önemli noktalarında kadroların belirlenmesi ya birinci dereceden karar verici konumda ya da Cumhurbaşkanının kesin onayı gerekiyor. Zaten AKP iktidarı döneminde Sezer, AKPnin pek çok atamasını onaylamayarak devlet içindeki Şeriatçı kadrolaşma önünde önemli bir engel olmuştu. Bunun dışında Genel Kurmay Başkanlığı gibi önemli konumlara kimlerin geleceğinin belirlenmesi bizzat Cumhurbaşkanının onayı ve takdirine bağlı. Bununla da sınırlı değil, Anayasa Mahkemesi üyelerinin tümüyle, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyelerinin tümünü, Danıştay üyelerinin ĵünü, askeri yargı üyelerini, YÖK Başkanını atayan, Valiler ve başka yöneticiler için yetkili bulunan Cumhurbaşkanının tek imzalı işlemleri yargı denetimi dışında tutuluyor. Asıl mesele: Atatürkün koltuğunda kim oturacak? Ancak Cumhurbaşkanlığının AKP için önemi çok daha fazla. Cumhurbaşkanı devleti temsil eder. Cumhurbaşkanının kişiliği rejimin niteliklerini gösteren önemli bir unsurdur. Simgesel olarak da Cumhurbaşkanlığı Atatürkün oturduğu koltuğu temsil etmektedir. Bu nedenle, Cumhurbaşkanlığı koltuğuna kimin oturduğu yapacağı atamalardan çok, o koltuğa daha önce oturmuş olan Atatürk nedeniyle önem kazanmaktadır. Çankayaya çıkan şüphesiz Atatürk kadar önemli bir olmayacaktır. Ya da bir kişinin Cumhurbaşkanı seçilmesi, onun Atatürkün devamcısı olacağı anlamına da gelmez. Ancak Atatürk düşmanlığı tescillenmiş birinin Atatürkün koltuğuna oturması çok önemli mesajlar içerir. Atatürkün koltuğuna oturabilenler, Onun yarattığı Cumhuriyeti de rahatlıkla yıkabilir, Onun rejimini de değiştirebilir. Tayyip Erdoğanın esas derdi: Başkanlık Her ne kadar Cumhurbaşkanlığı hayaliyle yanıp tutuşsa da, Hasan Celal Güzelin de dediği gibi Tayyip Erdoğan 11. Cumhurbaşkanı olarak değil 1. Başkan olarak gelecek Kısacası, Tayyip Erdoğan aslında Cumhurbaşkanı değil, Başkan olmak istiyor. Peki Başkanlığın Tayyip Erdoğan açısından önemi nedir? Öncelikle Başkanlık icra ile denetimin aynı elde toplanması anlamına geliyor. Türkiyedeki Cumhurbaşkanlığı-Başbakanlık sisteminde Yürütme yetkisini elinde tutan Başbakan ve Bakanlar Kurulu aynı zamanda Cumhurbaşkanının bir denetimine tabidir. Yürütmenin yaptığı atamaların bir kısmı Cumhurbaşkanının onayını gerektirdiği gibi, Başbakanı atayan ve gerektiğinde onu görevden alacak olan, hatta Meclisi bile feshedebilecek olan Cumhurbaşkanıdır. Aynı şekilde Meclisin de Başbakanı görevden alma yetkisi bulunmaktadır. Başkanlık sistemiyle birlikte Hükümet üzerindeki Cumhurbaşkanı denetimi ortadan kalkmaktadır. Ayrıca Meclisin Başkanı görevden alma yetkisi de olmaz. Başkan seçimle gelir, seçimle gider. Dolayısıyla Başkanlık sisteminde istediği gibi at oynatabilecek bir yürütmeyle karşı karşıya bulunuyoruz. Ayrıca Başkanlık sisteminde yürütmenin başındaki Başkanın yetkileri ve konumu da Başbakanın günümüz sistemindekinden çok daha fazladır. Bakanlar, Başkanın danışmanı konumuna indirgenir. Böylece Başkan üzerindeki denetim azaldığı gibi, Başkanın yürütme üzerindeki kontrolü de kat be kat artırılmış olur. Ayrıca dünyadaki tüm Başkanlık sistemleri federatif yapılarda geçerli olmaktadır. Dolayısıyla Başkanlık sistemi Türkiyenin ulus-devlet yapısına ve üniterliğine darbe vuracaktır. Tayyip için Başkanlık Halifeliğinin ilk adımı olacak Başkanlık, Türkiyedeki pek çok siyasetçinin hayalinin süslemektedir. Örneğin Demirel, Türkiyede başkanlık sisteminin önde gelen savunucularındandı. Özal da bu sistemi ilk gündeme getiren kişi olmuştur. Ancak Tayyip Erdoğanın Başkanlık hayalinin zemini farklıdır. Demirel ve Özal için başkanlık güce güç katmak olarak anlaşılabilir. Ülkeyi 40 yıl yöneten ve Cumhurbaşkanı olarak gelebileceği en üst noktaya ulaşan Demirel için Başkanlık şüphesiz yeni bir heyecan ve hedeftir. Özal için de öyleydi... Ancak Tayyip Erdoğan için Başkanlığın farklı bir anlamı bulunmaktadır: Başkanlık, Padişahlığa ve Halifeliğe giden yolun başlangıcıdır. Bir başkanlık sistemini padişahlığa dönüştürmek çok kolaydır. Başkanın artırılan yetkileriyle yönetim gittikçe tek kişinin iradesine dönüştürülecek, bu yetkiye dini birtakım yetkilerin de eklenmesiyle fiili bir Halifelik yaratılacaktır. Bu yazdıklarımız kimilerine inandırıcı gelmeyebilir. Tayyip Erdoğanın rejimi değiştereceğinden şüphesi olmayanlara soruyoruz: Tayyip Erdoğan bu rejimi devirip yerine ne koyacak sanıyorsunuz? Dolayısıyla Tayyip Erdoğanın Cumhurbaşkanlığına karşı çıkmak aslında Tayyip Erdoğanın halifeliğine ve Türkiyenin hilafetle yönetilmesine karşı çıkmaktır. Tayyip Erdoğanın anlaşılan yol haritası şu şekildedir: Önce 11. Cumhurbaşkanı olacak. Ardından 1. Başkan olacak. En sonunda kendisini 40. Padişah ve Halife olarak duyuracak. Cumhurbaşkanı faşist olamaz Hilafet tehlikesini anlayamayanlara sesleniyoruz: Tayyip Erdoğanın herhangi bir Cumhurbaşkanı olarak kalmayı kabullense bile yine büyük tehlikedir. Neden mi? Bir kere Tayyip Erdoğanın ve partisi AKPnin faşist çizgisi bu konuda uyarıcı olmalıdır. Tayyip Erdoğanın iktidardaki icraatlarını, rakiplerine karşı yaptıklarını incelediğimiz zaman Tayyip Erdoğanın kuracağı rejimin adeta bir faşist diktatörlük olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin, Tayyip Erdoğanın Cem Uzana yaptıkları hâlâ akıllarda olsa gerek. Herhalde dünyanın hiçbir ülkesinde bir Başbakan kendisine rakip bir siyasetçiye yönelik bu derece kökten, tüm mülkiyetine el koyacak kadar gözü dönmüş, bir operasyon düzenlenmemiştir. Tayyip Erdoğanın iktidar olur olmaz Cem Uzana yaptıkları nasıl bir rejim hayalinde olduğunun bir göstergesi sayılmalıdır. Bunun dışında, Tayyip Erdoğan, gerek partisi içinde kendisine muhalefet edenlere, gerekse basın olsun, diğer siyasi partiler olsun kendisini eleştirenlere karşı da tamamen tahammülsüz davranmaktadır. Kendisini kediye benzeten bir karikatüre milyarlarca TLlik dava açacak kadar tahammülsüz bir karaktere sahip olduğunu göstermiştir. Tayyip Erdoğan hiçbir eleştiriye tahammül edemediği gibi yürütme yetkisiyle korkutup sindirdiği kimi hakimler yoluyla muhalif yazarlara terör estirmektedir. Tayyip Erdoğanın Mersinli çiftçiye yaptıkları herhalde halk düşmanlığının ve faşist karakterinin güzel bir yansımasıdır. Tayyip Erdoğanın eleştiri kaldıramayan kişilik yapısı ve iktidar hırsının siyasi güçle birleşince nasıl faşizme dönüşeceğini sanırız herkes farkındadır. Bu haliyle Tayyip Erdoğan bize II. Abdülhamiti hatırlatmaktadır. Cumhurbaşkanı Kürt-İslamcı olamaz Tayyip Erdoğanın Şemdinlide yaptığı Türkiyelilik tartışmalarını başlatan açıklamaları çoğu kişiyi şaşırtmıştı. Tayyip Erdoğanın Türklükle Kürtlüğü eş değer görmesi, Türk kimliği yerine Aponun söylemlerine benzer bir şekilde Türkiyeliliği savunması aslında doğal karşılanmalıydı. Çünkü, Türkiyede gerici hareket, her zaman Kürtçülükle kol kola yürümüştür. Hatta genellikle Kürtçülükle gericilik aynı isimler üzerinde birleşmiştir. Buyurun Şeyh Saite bakın. Ya da Said-i Kürdiye... Bunun nedeni açıktır. Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlığı ve emperyalizmle işbirliği yapma zorunluluğu iki hareketi önce birbirine yakınlaştırmıştır, sonra tek bir kimlikte eriterek birleştirmiştir: Kürt-İslamcılık. Ancak Türkiyede Kürt-İslamcılık Şeyh Sait isyanı bastırıldıktan sonra ya da Said-i Kürdinin ölümüyle birlikte ortadan kalkmamıştır. Aksine, yıllar geçtikçe Kürtçülük ve İslamcılık daha çok birbirine yaklaşmıştır. Güneydoğuda PKKnın güçlü olduğu ama DEHAPın belediye başkanlığı kazanamadığı her yerde istisnasız bir şekilde AKP ya da Fazilet Partisi kazanmaktadır. Hatta DEHAPın milletvekili çıkaramadığı tüm seçim bölgelerinde milletvekillerini Milli Görüşçüler almaktadır. Dolayısıyla aynı tabana sahip iki hareketle karşı karşıyayız. Zaten Şeriatçılar vatan kavramından yoksun insanlardır. Milliyetçilik ve millet kavramlarından ziyade din kardeşliği ve kozmopolitizm tüm Şeriatçılarda hakimdir. Bu bakışla Tayyip Erdoğanın şu sözleri anlam kazanmaktadır: Gazetenin bir tanesi yazmış: Türkiye, Türklerin diye. Ahlâksız bu, hayâsız... Bunu derseniz, Türkiyeyi 30a bölersiniz. Çünkü Türkiyede sadece Türkler yaşamıyor: Türkiyede Kürtü de var, Lazı, Çerkezi de var. Türkiyede yaşayan herkes Türktür diyor. Olmaz böyle şey... Tayyip Erdoğan döneminde PKK terörünün azmasında, Şemdinli gibi provokasyonların gerçekleşmesinde, Ordunun terörle mücadele azmini kıran ve bu konudaki yetkilerini azaltan yasal düzenlemelerin ardında aslında Tayyip Erdoğan ve AKP çizgisinin Kürtçülüğü yatmaktadır. Türk değil Türkiyeli bir Başbakana bir türlü alışamayan Türkiye acaba böyle bir Cumhurbaşkanını kabullenebilecek midir? Cumhurbaşkanı devleti ve milletiyle kavgalı olamaz Tayyip Erdoğanın Ben aslında değişmedim açıklamalarına dikkatinizi çekmek istiyoruz. Aslında Şeriatçı olmayan ancak çıkarları gereği Tayyip Erdoğanı savunanların en önemli argümanı bu değil miydi: Tayyip Erdoğan değişti, eskisi gibi değil. Halbuki Tayyip Erdoğan değiymediğini vurguladığı gibi, eski gerici günlerini de hiç aratmıyor. Tayyip Erdoğanın gericilikleri üzerine yüzlerce örnek verilebilir. Ancak türban konusundaki ısrarı sanırız kimseni gözünden kaçmamaktadır. Çocuklarını ABDde okutmasının nedeni olarak türban yasağını gösteren Tayyip Erdoğan iktidara geldiği günden beri türban meselesini kaşımaktadır. Türbanı devlet protokolüne sokma çabası da gözden kaçırılmamalıdır. Tayyip Erdoğanın tüm dış gezilerine eşini götürmesine dikkatinizi çekeriz. Bunun nedenlerinden biri türbanı bir devlet giysisi haline getirmek değil de nedir? Halbuki bizim bildiğimiz gericiler eşlerini evinden bile çıkarmaz. Türban meselesi başta olmak üzere, gerici faaliyetlerine engel olan devlet kurumlarıyla çatışmaya giren Tayyip Erdoğan, devletin neredeyse tüm kurumlarıyla kavgalı. Danıştay saldırısından hemen önce, Danıştay ile ilgili yaptığı açıklamaları bir hatırlayın. Danıştayı bürokratik oligarşiye benzeten açıklaması sanırız Türk siyasetinin unutulmazları arasına girmiştir. En son Büyükelçi İrtemçeliki kalabalık önünde azarlaması da sanırız Erdoğan-devlet kavgasının kamuoyuna yansıyan yüzüdür. Tayyip Erdoğanın başına buyruk tavırları ve geniş kadrolaşma hareketleri de devletle olan kavgasını şüphesiz artırıyor. Gerici kadrolaşmaya tepki gösteren ve AKPnin dilediği gibi at koşturmasına elinden geldiğinde engel olmaya çalışan Atatürkçü-ilerici bürokratlara uyguladığı sürgün ve belki de en önemlisi Cumhurbaşkanıyla gergin ilişkileri, devletle kavgasının ne derece büyük olduğunu sanırız gösteriyor. Devletle bu kadar kavgalı birisinin devletin başına nasıl geçeceği de önemli bir soru olarak karşımızda duruyor. Tayyip Erdoğan yalnız devletle değil, milletiyle de kavgalı... Danıştay saldırısının ardından cenazeye katılan yüzbinlerin Katil Başbakan diye bağırması Menderesten beri görülmemiş bir şeydi. Daha da trajik olan, Tayyip Erdoğanın o cenazeye katılmayı cesaret edememiş olmasıydı. Bakanları bile görünce büyük protestolarda bulunan, hatta Bakanları tartaklayacak derecede öfkeli olan kalabalık acaba Tayyip Erdoğan o meydanda olsa ne yapardı? Üstelik Tayyip Erdoğan cenazede o tepkilerden bir şeyler öğrenmek yerine, cenazede aleyhinde slogan atanlara dava açmaya hazırlanıyor. Bu da herhalde dünyada ilktir! Kameralarda slogan atanlar tespit edilecek ve Başbakanı eleştiren slogan atanlar ceza alacak! Sanırız lise disiplin kurullarında bile böyle bir şey yapılmıyordur... Tayyip Erdoğanın Fethi Dördüncüye yaptıkları ise herhalde milletle olan kavgasının boyutları hakkında bize bir fikir verecektir. Dördüncünün deftere yazdıklarını, sanki o defter kendisininmiş gibi, ne cüretle, yırtıp atan ve sinirinden etrafına bağırıp çağırmaya başlayan bir Başbakanla karşı karşıyayız. Üstelik, Tayyip Erdoğanın tepkisi bununla da sınırlı kalmadı ve tüm AKPli milletvekellirini 82 yaşındaki Fethi Dördüncüye karşı dava açmaya çağırdı. Milletiyle ve devletiyle bu derece kavgalı olan ve milleti tarafından Katil olmakla suçlanan bir Cumhurbaşkanını kim nasıl içine sindirebilir? İmam Cumhurbaşkanı! Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Cumhurbaşkanı tabii ki faşist olmamalı... Gerici olmamalı... Devletiyle ve milletiyle kavgalı olmamalı... Kürt-İslamcı olmamalı... Ve tabii ki Cumhurbaşkanlığını hilafete giden yolda bir basamak olarak görmemeli... Bunların hepsinin altına herkes imza atacaktır. Şüphesiz bu saydığımız kriterlerin hiçbirisine Tayyip Erdoğan uymuyor. Ancak bir de şu trajik durumu hatırlatmak isteriz. Tayyip Erdoğanın mesleği nedir? Tayyip Erdoğan bir imamdır! Tabii ki imamlara bir sözümüz yok. İsteyen imam olabilir, tüm hayatını dini vecibelere adayabilir. Ancak bir imamın devlet yönetiminde ne işi vardır? Aldığı tamamen dini eğitimi devlet yönetiminde ne şekillerde kullanabilecektir? Ve şimdi çok daha önemlisi, bir imam nasıl Cumhurbaşkanı olabilir? Bir molla rejimine doğru gittiğimizi daha güzel hiçbir şey anlatamaz. Molla rejimi nedir? Molla rejiminde tüm önemli görevlere mollalar, yani din adamları getirilir. Çünkü yaşam artık Şeriat hükümlerine göre yönetilecekse, toplumu da bu hükümleri en iyi bilenler tarafından yönetilmesi tabii ki en doğal olanıdır. Bir Cumhurbaşkanının imam kökenli olması molla rejimi anlayışının güzel bir örneğidir. Tayyip Erdoğanın Cumhurbaşkanlığının Şeriatçılar açısından böyle bir anlamı bulunmaktadır. Elinizden ne geliyorsa yapın, Ne olursa olsun engelleyin Tayyip Erdoğanın Cumhurbaşkanlığı bir olasılık değil bir tehlikedir. Üstelik gerçekleşme olasılığı yüksek bir tehlikedir. Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanı tanımı yaparken aslında kendisini anlatmaktadır. Öyleyse, Tayyip Erdoğanın Cumhurbaşkanlığı Türkiyenin en önemli meselelerinden birisidir. Tayyipin Cumhurbaşkanı olması durumunda Türkiye geri dönülmez bir sürece girecektir. Daha Haziran ayındayız. Cumhurbaşkanlığı seçimi Nisan ayında... Vaktimiz bol... Tayyip Erdoğanın Cumhurbaşkanlığını engellemek için vakit daha geç değil
http://www.turksolu.org/110/erdem110.htm |
|
Seferberlik hükümeti şart
03.03.2007
Yurt Partisi lideri
Tantanın, Savaş hukuku uygulansın ve yazarımız
Arslan Bulutun Seferberlik hükümeti kurulmalı uyarılarından
sonra Hürriyet yazarı Türenç de, yeni bir politika
belirlenmesini istedi
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=89&ArticleID=4572 |
|
Ya sine-i millet ya sine-millet! Cumhuriyeti korumak için sine-i millet
İnan Kahramanoğlu
Tayyip Erdoğanın Cumhurbaşkanlığı adaylığı tümüyle bir rejim tartışmasına dönüşmüş durumda. Bu tartışma Cumhuriyet cephesiyle Cumhuriyet düşmanı Kürt-İslam cephesinin bir kez daha karşı karşıya gelmesi olarak da ortaya konabilir. Cumhuriyet karşıtı irtica hareketinin Mecliste tek başına iktidarı ele geçirmesinin ardından rejimi savunacak son kale olan Cumhurbaşkanlığının da kaybedilmesi ihtimali toplumun tüm kesimlerinde büyük bir endişe yaratıyor. Bu haliyle meselenin bir rejim meselesine indirgenmesinden daha doğru ve daha doğal bir durum söz konusu olamaz. Gerçekten de Tayyip Erdoğanın Cumhurbaşkanı olduğu bir Türkiyede Cumhuriyet rejimi tartışmalı hale gelecektir. Adım adım iktidara gelen ve devletin tüm noktalarında, belediyelerde ve toplum içinde büyük bir güce ulaşan irtica kuvvetleri şimdi Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile seksen yıllık emellerini gerçekleştirmek ve cumhuriyetten rövanşı almak için gün sayıyorlar. Dolayısıyla Tayyip Erdoğanın Cumhurbaşkanı seçilmesini engellemek için Cumhuriyetten yana olan tüm toplumsal kesimlerin ve siyasal yapıların bir an önce harekete geçmesi ve sürece müdahale etmesi bir zorunluluktur. Sine-i millet tartışması tam da böylesi bir zorunluluğun sonucu olarak ortaya çıkmış durumda ve aslına bakılırsa bu süreci engelleyebilecek tek seçenek. Ancak bu noktada ulusal güçler açısından ciddi yanlışlıklar yapılmakta ve bu yanlışlar düzeltilmediği taktirde ortada korunacak bir cumhuriyet kalmayacağını herkes görmeli. Cumhuriyetten yana tavır koyan tüm kesimlerin bir an önce silkinmesi ve Tayyip Erdoğanın Cumhurbaşkanı olmasını engelleyecek bir mücadeleye girişmesi gerekiyor. Sine-i millet seçeneği liberal ve Şeriatçı basın tarafından öylesine topa tutuldu ki CHP başta olmak üzere pek çok kesimde Tayyipin Cumhurbaşkanlığını engellemek için nelerin yapılması ve yapılmaması konusunda ciddi bir kafa karışıklığı ortaya çıkmış durumda. Bunun için yapılacak ilk iş şu ana kadar yapılan ve halen devam eden yanlışların düzeltilmesidir. Dün Tayyip Başbakan olamaz diyenler bugün de Cumhurbaşkanı olamaz diyor Birinci ve en önemli yanlış Tayyip Erdoğanın Cumhurbaşkanı olmayacağını düşünmektir. Bu fikri savunanlar çok değil daha birkaç yıl önce Tayyip Erdoğanın Başbakan da olamayacağını söylüyorlardı. Bunlara göre AKP kısa bir süre sonra erken seçime gitmek zorunda kalacak ve DYP başta olmak üzere birkaç merkez sağ partinin Meclise girmesiyle birlikte dengeler değişecek ve AKP iktidardan düşecekti. Ancak bu çarpık anlayışın bugün Türkiyeyi getirdiği nokta dört yıllık bir gerici döktatörlük ve Cumhurbaşkanlığını da ele geçirmeye çalışan bir Tayyip Erdoğan manzarasıdır. Dolayısıyla dün Tayyip Erdoğan Başbakan olamaz diye milleti kandıranlara bugün de inanmamak gerekmektedir. Kanunlar gereği muhtar bile seçilemeyecek olan Tayyip Erdoğan nasıl cezaevinden çıkıp, hileli Siirt seçimleriyle Başbakanlık koltuğuna oturtulduysa şimdi de Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmaması için hiçbir neden yoktur. Kaldı ki bu sefer Mecliste de tek başlarınalar ve önlerinde herhangi bir hukuki engel de bulunmamaktadır. 367 olmadan Cumhurbaşkanı seçilemez mi? Sabih Kanadoğlu 367 milletvekilinin katılmadığı bir oylamayla Meclisin Cumhurbaşkanı seçilemeyeceği fikrini ortaya atınca CHP dahil tüm ulusal kesimler yanlış bir noktaya sürüklendiler. Bu fikir o derece etkili oldu ki sine-i millet tartışmasını bile gölgede bıraktı. Cumhuriyet gazetesi de bu fikrin günlerce propagandasını yaparak Tayyipin adaylığına karşı eylem planı yapan Atatürkçülerin kafasını bulandırdı. Oysa Kanadoğlunun ortaya attığı ve Cumhuriyetin de balıklama atladığı bu tez iki yönüyle yanlıştır ve çok vahim sonuçlara yol açacak kadar tehlikelidir. Birincisi hukuki açıdan böyle bir şart yoktur. Kaldı ki Turgut Özal bu şartın yerine getirilmediği bir oylamayla Cumhurbaşkanı olmuştur. Dolayısıyla anayasal açıdan böyle bir hukuki yorum tümüyle zorlamadır ve sonuç alıcı olmaktan da çok uzaktır. Ancak ikinci ve en önemli nokta; bu tez Tayyip Erdoğanın Cumhurbaşkanı seçilmesini ve seçildikten sonra onu indirmek için hukuki bir mücadele önermektedir. Bu yönüyle karşı devrimci bir tezdir ve AKPnin ekmeğine yağ sürmektedir. Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı olduktan sonra yani iş işten geçtikten sonra yürütülecek ve üstelik sonuç alınması da mümkün olmayan bir yolun Atatürkçülere önerilmesi gafletten başka bir şey değildir. Herkesin meydanlara dökülerek sürece müdahale etme, Çankayada oturma eylemi düzenleme gibi eylem biçimlerini tartıştığı bir dönemde toplumun önüne Tayyip Erdoğan seçilsin, nasılsa 367 rakamına ulaşılmadan yapılan seçim iptal edilir ve Anayasa mahkemesinden geri döner gibi bir seçenek koymak içeriden yapılabilecek en büyük ihanettir. Aslolan Tayyip Erdoğanın Cumhurbaşkanı adayı olmasını ve olursa da seçilmesini engelleyecek bir mücadele yolunun çizilmesidir. Tayyip Cumhurbaşkanı seçilirse indirilebilir mi? Tayyip Erdoğanın Cumhurbaşkanı seçilmesine engel olmak yerine Cumhurbaşkanı seçilsin sonra vatana ihanet suçlamasıyla indiririz gibi tehlikeli bir başka anlayış da benzer bir biçimde topluma empoze edilmektedir. Bu da son derece tehlikeli sonuçlar doğurabilecek bir hatadır. CHP dışında MHP tarafından da dillendirilen bu anlayışa göre Erdoğan Cumhurbaşkanı seçilse bile vatana ihanet suçlamasıyla yüce divana gönderilecek ve Cumhurbaşkanlığı koltuğundan indirilecektir. Ancak Tayyip Erdoğanı Yüce divana gönderecek güç kimdir? CHP ya da bir başka partinin bir Cumhurbaşkanını yüce divana götürecek gücü elde etmesi mümkün müdür? Cumhurbaşkanlığını ele geçirecek AKP iktidarı ülkeyi seçime götürür mü, seçim olsa bile Cumhurbaşkanlığını alan bir parti bu avantajla girdiği seçimlerde de başarı kazanmaz mı? Bu soruların cevabını kimse kesin olarak verememektedir. Kaldı ki CHP ya da diğer bir başka parti ile böyle bir meclis çoğunluğu yakalansa bile vatana ihanet suçu nasıl kanıtlanacaktır. Zira Cumhurbaşkanı gibi bir makamdaki bir kişinin vatana ihanetten yargılanması ve suçlu bulunabilmesi için bu suçun kanıtlanması gerekmektedir. Evet gerçekten de bugünkü iktidar Kıbrısı satarak, terörü destekleyerek, Türkiyeyi AB-ABDye peşkeş çekerek vatana ihanet etmektedir ancak bunların hukuki anlamda kanıtlanması mümkün değildir. O halde Tayyip hele bir seçilsin nasılsa indiririz anlayışı daha en baştan çökmüş durumdadır. CHP Meclisi terk ederek Tayyipi engelleyebilir mi? CHP üst yönetimi tarafından açıklanan ve Tayyip Erdoğanın aday olması durumunda Meclisi terk etme resti de benzer bir büyük yanlıştır. CHP içinde artık yüksek sesle dile getirilen ve sine-i milletten bile daha öncelikle bir tercih olarak ortaya konan bu tavır ne kadar gerçekçi ve sonuç alıcıdır. Herhalde kimse AKPlilerin CHP Meclisi terk etti diye Cumhurbaşkanlığı seçiminden vazgeçeceğini beklememektedir. O halde Meclisi terkedecek CHP sadece AKPli milletvekilerinin Erdoğanı sorunsuzca Cumhurbaşkanı seçmesini sağlar. CHPlilere de bunu seyretmek kalır. Dolayısıyla Meclisi terk etme stratejisinin Tayyip Erdoğanı engellemesine imkan yoktur. Bu yanlıştan yol yakınken dönülmelidir. CHPlilerin istifası kabul edilmezse ne olur? CHPyi sine-i millet seçeneğinden uzaklaştırmak isteyen liberal ve gerici basının temel argümanlarından birisi CHPli vekillerin istifa etseler bile bunun Meclis Başkanlığı tarafından kabul edilmeyeceğidir. Bu açık bir çarpıtmadır. Zira istifa tek taraflı bir eylemdir. Meclis Başkanı bunları işleme koymayı geciktirebilir ancak CHPlileri zorla Mecliste tutması anayasal özgürlükler açısından da mümkün değildir. Kaldı ki sine-i millet sadece hukuki bir prosedür değildir ki Meclis Başkanı bunu engelleyebilsin. Sine-i milletin temel mantığı Meclisi boşaltan CHPnin milletle birleşerek Cumhurbaşkanlığı seçimine halkla birlikte müdahale etmesidir ki bunun için Meclis Başkanından icazet ve izin alınacak değildir. Dolayısıyla CHPli milletvekillerinin istifa etmesi durumunda sine-i millet süreci başlayacaktır. Bunu engelleyecek hiçbir güç yoktur. Sine-i millet kime zarar verir, CHPye mi AKPye mi? Sine-i millet seçeneğine karşı çıkan liberal ve gerici takımının temel tezi CHPnin sine-i millete dönmesi durumunda bundan kendisinin zararlı çıkacağıdır. Bunlara göre CHP zaten halktan kopuk ve seçkinci bir partidir ve böylesi bir seçeneği uygulaması durumunda milletten gereken yanıtı alacaktır. İyi de madem sine-i millet CHPye zarar verecektir o zaman bu gerici güruh bıraksın da CHP bu seçeneği kullansın ve cezasını çeksin! Ama sine-i milletten söz açıldığında tüm bu çevrelerin sözbirliği etmişçesine CHPye saldırmaları da göstermektedir ki bu güruh sine-i milletten korkmaktadır ve yalnız sine-i milletten korkmaktadır. Zira Kanadoğlunun ortaya attığı teze gülüp geçenler sine-i millet söz konusu olduğunda çabucak sinirlenmekte ve ne yapacaklarını şaşırmaktadırlar. Nedenine gelince. Sine-i milletten zarar görecek esas güç CHP değil AKPdir. %25e denk düşen temsil gücüyle Meclisin %75ini elinde bulunduran ve tek başına iktidara konan AKP, sine-i millet süreci işlerse bu egemenliğinin ortadan kalkacağını görmektedir. Kaldı ki Tayyip Erdoğan bile AKPnin oy oranının %35lerden %20lere gerilediğini kabul etmektedir. Yapılacak bir seçimde AKPnin tek başına iktidar şansı da bulunmamaktır. Kısacası Meclis aritmetiği nasıl oluşursa oluşsun bundan en çok zararlı çıkacak kesim AKP olacaktır. CHP ise sine-i millete dönerek Cumhuriyetten yana tavır alan tüm kesimlerin desteğini kazanacaktır. Bugün CHP dışında AKP tehdidini dizginleyecek bir alternatif de olmadığına göre bu kesimlerin tümüyle CHP etrafında toplanmaması için hiçbir sebep yoktur. Demek ki CHPnin sahte senaryoları bir yana bırakarak bir an önce Türk milletiyle bütünleşmesi ve milletin gücüne güvenerek rejimi kurtarması gerekmektedir. Bunun da tek bir yolu vardır: sine-i millet. Bunun dışındaki tüm seçeneklerin oyalamadan başka bir anlamı olmadığını CHP yönetiminin görmesi gerekmektedir. Sine-i millet seçeneğini hayata geçirmek konusunda tereddüt yaşayan CHPliler şunu görmek zorundadırlar. Sine-i millet sonuç alınabilecek bir seçenektir. Elbete bunun garantisi yoktur. Ancak bunun dışında önerilen yolların hiçbirinden sonuç almanın imkanı kalmamıştır. Halk hareketi beklemek mi halk hareketinin başına geçmek mi? Sine-i millet tartışmalarının başladığı günlerde CHP lideri Baykal 1 milyon kişi Ankaraya toplanırırsa sine-i millete döneriz demişti. Bu da gösteriyor ki CHP sine-i millet seçeneğini gündeme almak için büyük bir halk hareketi beklemektedir. Bu büyük bir yanlıştır. Böyle bir halk hareketini kim yaratacaktır? Yoksa CHP kendisine bile hayrı olmayan milli hükümet ya da ulusal birlik gibi marjinal sloganlar atan kuruluşlardan mı medet ummaktadır? Kaldı ki sokaklara dökülecek bir milyon kişi olduktan sonra bu iktidar zaten kaçacak delik arayacaktır. O zaman CHPye niye ihtiyaç olacaktır? CHP üzerine düşen sorumluluktan kaçmak yerine bu tarihsel sorumluluğu yerine getirmeye çalışmalıdır. Bugün kısa vadede Türkiyede güçlü bir halk hareketi örgütleyebilecek ve tüm mlilleti seferber edebilecek tek güç beğensek de beğenmesek de CHPdir. Türkiyede diğer ulusalcı parti ve örgütlerin toplayabildiği insan sayısı birkaç binin üzerine hiç çıkmamıştır ve görülüyor ki hiçbir zaman da çıkamayacaktır. O halde CHP halk hareketi beklemek yerine alanlara inerek, milletin arasına karışarak büyük bir halk hareketinin liderliğini üstlenmek gibi tarihi bir görevle karşı karşıyadır. CHP açısından tarihi bir kararın yol ayrımına gelinmiştir. CHP ya sine-i millet seçeneğini hayata geçirerek cumhuriyete sahip çıkacaktır ya da tarihe cumhuriyetin yıkılışını seyreden parti olarak geçecektir. Bugün susan Ordu yarın terhis edildiğinde de susacaktır Dört yıllık AKP iktidarının tüm uygulamalarına rağmen sine-i millet seçeneğine karşı çıkanlar ya da bundan kaçanlar sadece Türkiyenin geldiği noktayı kavrayamayanlar olabilir. Tayyip Erdoğanın Cumhurbaşkanı olduğu bir Türkiye manzarasına herkesin kafasında canlandırması gerekmektedir. Bu ihtimalin gerçekleşmesi durumunda neler olacağını tahmin etmek hiç de zor değildir. AKP iktidarı öncelikle tüm üniversite rektörlerini görevden alacak ve yerine kendi yandaşlarını atayacaklardır. Hemen ardından da Ordunun komuta kademesini Bakanlar Kurulu kararıyla görevden alacaklardır. Tabii Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan bu kararları jet hızıyla onaylayacak ve muhtemelen komutanlar emekli edildiklerini televizyondan öğreneceklerdir. Üniversitelerde ve tüm milli eğitim sisteminde laik eğitim son bulacak tevhid-i tedrisat ortadan kaldırılacak, okullar medreseye dönüştürülecektir. Yüksek yargı organları baskı altına alınacak isifa ve görevden alma gibi zorlamalarla bağımsız yargı ortadan kalkacaktır. Bu saatten sonra Cumhuriyetten değil ancak bir Hilafet rejiminden söz edilebilecektir. Kimilerine biraz fazla abartılı gelebilir ancak Tayyip Erdoğanın Cumhurbaşkanı olduğu bir Türkiyenin manzarısı tam da böyle olacaktır. Görmek için ille de yaşamak mı gerekmektedir? Bu noktada Ordunun sessizliğinin çok tehlikeli bir sürece doğru ilerlediğini de tespit etmek zorundayız. Toplumun tüm kesimlerine ve muhalefetin tüm çabalarına karşı Meclis çoğunluğuna güvenerek Tayyip Erdoğanı Cumhurbaşkanı seçmekte ısrarlı olunduğu taktirde Ordunun mutlaka devreye girmesi gerekmektedir. Oysa toplumun irticanın Çankayaya tırmanmasına karşı harekete geçtiği bir dönemde Ordunun görülmedik derecede suskun kalması halkın bir ulusal seferberlik başlatmasını da sekteye uğratmaktadır. Bugün suskun kalan ve cumhuriyete yönelik bu tehdidin bertaraf edilmesi görevini yerine getirmeyen Ordu yarın terhis edileceği zaman da kimsenin kuşkusu olması suskun kalmaya mahkumdur. Cumhuriyeti koruma ve kollama iddiasındaki tüm kurumların biranönce silkinmesi ve üzerine düşen görevi eksiksiz yapmaları gerekmektedir. Ya sine-i millet ya sine-i millet Bugün Türkiyenin temel eksikliği Cumhuriyetten yana tavır alacak bir Ulusal Sol hareketin bulunmayışıdır. Bu koşullada gericiliğin güçlenmesi toplum üzerinde gemenlik kurması ve rejimi yıkacak güce ulaşmasından daha doğal ne olabilir ki. Gerici tehdidin de Batı kıskacının da ortadan kaldırılmasının tek yolu Türkiyede güçlü ve halk sınıfları içine nüfuz etmiş Ulusal Sol geleneğin yeniden canlandırılmasındadır. Bu herkesin görmesi gereken bir gerçektir. Ancak Türkiye şimdi büyük ve acilen bertaraf edilmesi gereken bir tehditle burun burunadır. Gelinen noktada Cumhuriyete yönelik Şeriat tehdidi artık tüm toplumun canını acıtacak derecede güçlenmiştir. Umutsuzluğun ve inançsızlığın baş gösterdiği böyle bir dönemde cumhuriyet güçlerini toparlayacak ve harekete geçirecek bir kıvılcıma ihtiyaç bulunmaktadır. Sine-i millet dışında bunu sağlayabilecek bir yöntemin olmadığı artık görülmelidir. Görev en başta CHPnindir. Cumhuriyeti kuran parti Cumhuriyeti yıkan parti olmamalıdır. Korkmayın! millet arkanızdadır. Ya sine-i millet ya sine-i millet!
http://www.turksolu.org/123/yon123.htm |
|
***
Bu seradan bir de cumhurbaşkanı mı çıkacak? 23 Aralık 2006 Tayyip Erdoğan ve birkaç arkadaşı tarafından kurulan AKP, dinsel inanç serasında yetişmiş bir bitkidir.
http://www.milliyet.com.tr/2006/12/23/yazar/munir.html *** Kim Çankaya'ya çıkamaz?
08 Mart 2007
... http://www.milliyet.com.tr/2007/03/08/yazar/heper.html ***
|
|
Tayyip Bey Cumhurbaşkanı, Gül başbakan olursa ne olur?
Sabahattin ÖNKİBAR 07.03.2007
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=137&ArticleID=4625 |
|
.İşte cumhurbaşkanı olursa Erdoğanın görev ve yetkileri
Can Ataklı 11.03.2007
Tayyip Erdoğan henüz kendisi açıklamış
olmamakla beraber Cumhurbaşkanı olmak istiyor. Cumhurbaşkanlığı
sadece sembolik bir temsil makamı değil. Türkiyenin en
hayati kararları bu makam tarafından alınıyor ya da
onaylanıyor.
... http://www7.gazetevatan.com/root.vatan?exec=yazardetay&sid=&Newsid=112409&Categoryid=4&wid=142 *** Cumhurbaşkanı olacak başbakanlık yapacak! Can Ataklı 12.03.2007
Yer muhtemelen AKP Genel Merkezindeki Başbakan Tayyip Erdoğanın
makam odası. AKP 367yi bulabilir
http://www7.gazetevatan.com/root.vatan?exec=yazardetay&sid=&Newsid=112479&Categoryid=4&wid=142 ***
|
| .
|