|
TAYYİP ERDOĞAN, SİYONİZM İLİŞKİSİ VE İŞBİRLİĞİ |
|
|
|
''AKP'ye oy vermek, siyonizme oy vermektir'' Eski başbakanlardan Necmettin Erbakan, AKP'ye karşı tavrını iyice sertleştirdi. 04 Temmuz 2007
Eski başbakanlardan
Necmettin Erbakan, "AKPye oy vermek, siyonizme oy vermek
demektir. Köle olmak istiyorum demektir" dedi. Meydanlarda
ne konuşuyorsun. Sen daha dişi çıkmamış çocuk
gibisin. AKPnin 5 yıldır yaptıkları beceriksizlik
değil. Zaten kendileri yapmıyor. IMF yapıyor. Bunlar at
spikeri olarak konuşuyorlar. Atın üzerinde IMF var. Bir defa
ata binmeye çalıştı, onda da attan düştü. AKP işbaşına
gelir gelmez ne yaptı? Kendi eliyle ekonomiyi IMFye teslim etti.
Her sene 200 milyar dolar dışarıya aktarılıyor.
Sadece 40 milyar dolar değil ödenen faiz. Bu paralardan ırkçı
emperyalizm faydalanıyor. AKPye oy vermek, siyonizme oy vermek
demektir. Köle olmak istiyorum demektir." http://www.haber3.com/haber.php?haber_id=256239 *** "AKP'ye oy vermek; Siyonizme oy vermek!"
Arslan BULUT 05.07.2007
Türkiye yaklaşık 50 yıldır Avrupa içinde yer almak için çabalarken, Gananın başkenti Accrada düzenlenen Afrika Birliği zirvesi, bir kıta hükümeti kurulmasını tartıştı. Libya tarafından desteklenen Birleşik Afrika Devletleri projesi komisyonlarda ele alındıktan sonra bir sonraki zirvede Devlet Başkanları Komitesine sunulacak. Gana Devlet
Başkanı John Kufuor Biz, Amerika Birleşik Devletleri
ya da Avrupa Birliği gibi şu ya da bu birliği kopya
etmeyeceğiz, bizler kıtamıza uygun gelen bir şeyler
yapacağız dedi. Erbakan,
ırkçı emperyalist güçlerin Türkiyeyi bölmek için
mutlaka AKPyi yeniden işbaşına getirmeye çalıştıklarını
belirterek Türk halkı 22 Temmuzda var olma-yok olmaseçimi
yapacak. AKPye oy vermek, siyonizme oy vermek demektir. Köle
olmak istiyorum demektir. Nasıl bu seçimler Çanakkale Savaşı
kadar önemliyse, onlar da adeta bu seçimlerde AKP üzerinden Çanakkaleyi
geçeceğiz diyorlar dedi. Erbakanın
AKPye oy vermek siyonizme oy vermektir sözlerinin arkasında
bu tespit vardır. Bir düşünelim! Türk ülkeleri arasında gümrükler kaldırılmış, ithalat ve ihracat serbest. Karayolu bağlantısı ve yolların güvenliği de sağlanmış, araçlar serbestçe girip çıkabiliyor. Bir ticari malın her türlü vergisi satın alındığı ülkeye veriliyor. Türk Cumhuriyetleri arasında rahatlıkla para transferi yapılıyor. Zaten ortak para birimine geçilmiş. Sınırlarda kimlik kontrolü bile olağanüstü durumlarda yapılıyor. Her Türk ülkesi bankası diğer Türk ülkelerinde şube açabiliyor. Tüketici hakları bütün Türk ülkelerinde aynı yasalarla korunuyor. Türk ülkelerindeki bütün televizyon istasyonları. serbestçe bütün Türk dünyasına yayın yapabiliyor. Türk Birleşik Devletleri tek bir haberleşme sistemine bağlanıyor. Devlet ihalelerine bütün Türk devletleri firmaları serbestçe katılabiliyor. Havayolları şirketleri aynı lisans ve güvenlik kurallarına bağlı oluyor. Türkopol adlı ortak bir polis teşkilatı kuruluyor. Süper bir topluluk! Türkiyenin
de Türk cumhuriyetlerinin de çıkış yolu Türk Birleşik
Devletleridir. Millet, Avrupa ve Amerikan emperyalizmini yöneten Siyonizmin kölesi olmak istemez elbette. Fakat üzücü olan şu ki AKPnin karşısında olan kadrolar da laik-antilaik cepheleşmesi ile oyalanıyor!
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazarlar/arslanbulut/akpye-oy-vermek-siyonizme-oy-vermek.html |
|
SIRA BU FOTOĞRAFIN SIRRINDA 29.06.2007
CIA belgesi maskeleri düşürüyor.Evrenle gizli işbirliği yaptığı iddia edilen Kissingerın AKP bağlantısı kafa karıştırdı ABDde
gizliliği kaldırılan CIA belgeleri Türkiyeyi karıştırdı.
Dışişleri eski Bakanı Henry Kissingerın 12
Eylül darbesini gerçekleştiren Kenan Evrenle gizli işbirliği
yaptığı iddia edilen belgelere göre, Yahudi politikacı,
Türkiyeye el altından silah da satmış. Tarİh:
20 Aralık 2006. 12 Eylüle
giden yolda Evrenle gizli işbirliği yaptığı
iddia edilen ABD eski Dışişleri Bakanı Kissingerın
Zapsu ile olan bu fotoğraf kafaları karıştırdı Raw
Storyye konuşan ve kimiliklerinin açıklanmasını
istemeyen istihbarat kaynakları Kissingerın Türkiyenin
Kıbrıs harekâtına destek verdiğini doğruladılar.
O dönemde Türkiyede çalışan bir istihbarat yetkilisiyse,
Kissingerin Eceviti by-pass ederek daha sonra 12 Eylül darbesini
gerçekleştiren Orgeneral Kenan Evren le gizli işbirliği
yaptığını öne sürdü. Kıbrıs müdahalesinin
ardından ABDnin uyguladığı silah ambargosuna karşın
CIAnın Kissingerın talimatıyla Türkiyeye
gizlice silah satmaya devam ettiğini kaydeden yetkili, Evren ve
Kissinger arasındaki ilişkilerin 12 Eylül darbesine giden
yolu açtığını savundu. Eski bir CIA
yetkilisi, Kissingerın Sosyal Demokrat olan Ecevit konusunda kuşkuları
olduğunu kaydetti. Kıbrıs harekatından sonra
askeri yardımı teknik olarak kestik diyen yetkili, yardımın
teknik olarak kesilmekle birlikte CIA üzerinden sürdüğünü
ifade etti. Yetkili, Sonunda Ecevitin devrilmesine de bunun yol açmış
olabileceğini savundu. Eski CIA yetkilisine göre demokratik
yollarla seçilmiş Ecevitin Johnson yönetimiyle ilişkileri
iyiydi, ancak Kissingerın görev yaptığı Nixon yönetiminin
Ecevitle bazı meseleleri vardı. Bunların ne olduğunu
hatırlamıyorum diyen kaynak Ama Beyaz Sarayın
Ecevitten hoşlanmadığını hatırlıyorum
dedi. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 2006da Amerikaya yaptığı ziyarette Yahudi lobisinin etkin isimleriyle gizli görüşmeler gerçekleştirmişti. Erdoğan, ABD eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ve eski Dışişleri Bakan Yardımcısı Richard Holbrook ile biraraya gelmişti. Kissinger ve Holbrook ile görüşme 20 Aralıkta Başbakan Erdoğanın kaldığı New York St. Regis Otelide yapılmıştı. Ayrı ayrı yapılan görüşmelerde Başbakan Erdoğanın siyasi danışmanı Cuneyt Zapsu da bulunmuştu. Kissinger ve Holbrooka Zapsu eşlik etmişti. Cüneyt Zapsunun ayarladığı toplantılar basına kapalı yapılmış ve içerde neler konuşulduğuyla ilgili sorular cevapsız bırakılmıştı.
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/haberler/sira-bu-fotografin-sirrinda.html ***
ZAPSU AYARLADI, ERDOĞAN BULUŞTU 21.12.2006
Erdoğan'ın görüştüğü iki Yahudi isim; Eski ABD Dışişleri Bakanlarından Henry Kissinger ve eski ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Richard Holbrook. Başbakan Tayyip Erdoğanın New Yorkta yaptığı toplantılarda, basın içeri sokulmadı. Yahudi Örgütleri Konferansı Derneğinin sözcüsü Malcolm Hoenlin, özel buluşmanın ardından soruları cevaplandırırken, Türkiye ile aralarında sürekli bir işbirliği bulunduğunu söyledi. Hoenlin, Başbakan Erdoğanla yaptıkları toplantıda, Türkiye ile ABD ilişkileri kapsamında ve dünyada teröre karşı yapılan savaşla ilgili önemli konular üzerinde görüş alışverişinde bulunduklarını söyledi. Fikir birliğindeyiz Hoenlin, Pek çok konuda fikir birliği içindeyiz ve aynı endişeleri paylaşıyoruz. Farklı düşüncelerimiz, önemli olmayan konular üzerinde diye konuştu. Gazetecilerin bu görüş farklılıklarının neler olduğunu sormaları üzerine, Hoenlin, kendilerinin Filistinde seçimlerin yenilenmesini istediklerini, Erdoğanın ise seçimlerin yenilenmesinin yararlı olmayacağı görüşünü taşıdığını söyledi. Holbrook- Zapsu- Kissinger Eski ABD Dışişleri Bakanlarından Henry Kissinger ve eski ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Richard Holbrook, Başbakan Tayyip Erdoğanla New Yorkta kaldıgı St. Regis Otelinde göruştü. Kissinger ve Holbrooka, Erdoğanın danışmanı Cüneyd Zapsu eşlik etti. Başbakan, ABD ziyaretlerinde mutlaka Yahudi örgütleriyle biraraya gelerek fikir alışverişinde bulunuyor. AKPnin Yahudi lobisiyle buluşmasını, bir süre önce ölen Ahmet Münir Ertegün ayarlıyordu... Yahudiler Erdoğandan çok memnun Başbakan her ABD ziyaretinde olduğu gibi yine Yahudi cemaatinin temsilcileri ile biraraya geldi. Toplantının ardından açıklama yapan Yahudiler bir çok konuda Erdoğanla aynı fikirde olduklarını belirttiler . Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, eski Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanlarından Henry Kissenger ve Yahudiler örgütlerinin temsilcileriyle ayrı ayrı görüştü. Görüşmeler, Erdoğanın konakladığı St. Regis Otelinde basına kapalı olarak gerçekleştirildi. Toplantının ardından gazetecilere kısa bir açıklama yapan Yahudi Örgütleri Konferansı Derneğinin (Conference of Presidence of Major Jewish Organizations) Başkan Yardımcısı Hoenlin, Başbakan Erdoğanla yaptıkları toplantıda, Türkiye ile ABD ilişkileri kapsamında ve dünyada teröre karşı yapılan savaşla ilgili önemli konular üzerinde görüş alışverişinde bulunduklarını söyledi. Hoenlin:Fikir birliği içindeyiz Yahudi Örgütleri Konferansı Derneğinin Başkan Yardımcısı Hoenlin, Pek çok konuda fikir birliği içindeyiz ve aynı endişeleri paylaşıyoruz. Farklı düşüncelerimiz önemli olmayan konular üzerinde diye konuştu. Gazetecilerin bu görüş farklılıklarının neler olduğunu sormaları üzerine, Hoenlin, Bunlar temel meselelerle ilgili değil diyerek kendilerinin Filistinde seçimlerin yenilenmesi fikrini desteklediklerini, Başbakan Erdoğanın ise seçimlerin yenilenmesinin Filistinliler için yararlı olmayacağı görüşünü taşıdığını söyledi. Başbakan yeterli bilgi vermedi Başbakan Erdoğan ise Yahudi cemaatiyle yaptığı görüşmede nelerin görüşüldüğü konusunda fazla bilgi vermedi. Erdoğan New Yorkta düzenlediği basın toplantısında Yahudi cemaati temsilcileri ile bir görüşmeniz oldu. Neler konuştunuz, burada Hamas konusundaki görüş ayrılıklarını giderdiniz mi? sorusuna da şu cevabını verdi: Filistinde seçim doğru değil Biz kendilerine düşüncemizi söyledik. Şu anda Filistinde erken seçimin Sayın Abbas tarafından ilan edilmiş olmasını, ben bunu tabii kendi açımdan söylüyorum, doğru bulmadığımı söyledim. Onlar ise bir tıkanıklığı aşmak için sayın Abbasın bunu istediğini söylediler. Ben de Abbasın tek başına erken seçime taraf olması Filistin halkının iktidara taşımış olduğu bir siyasi partiyi yok farzetmek anlamına gelir dedim. Adayımızı Nisanda açıklayacağız Başbakan Erdoğan kendisinin cumhurbaşkanı adayı olup olmayacağı tartışmaları hakkındaki soruyu da Biz kamuoyu araştırmaları, halk, milletvekileri, parti teşkilatı, ilgili kurumların kanaatinin görüşlerini aldıktan sonra kararımızı veririz. Şahsım üzerindeki tartışmalar art niyetlidir. Nisandan önce herhangi bir isim açıklamayacağız şeklinde yanıtladı. Yeniçağ
http://www.haber10.com/haber/53612/
|
|
ILIMLI İSLAM, İSLAM DEĞİLDİR
Mehmet Çelebi 06.07.2007
http://www.ortadogugazetesi.net/makale_goster.asp?yazid=28&id=3412 |
|
.AKP, HAK ETMİŞTİR! Milli Çözüm Dergisi Ufuk EFE
Olayları doğru okuyan ve akılları yatan yazarlar, aylar öncesinden uyarmıştı... Milli Çözüm Dergimizde defalarca yazılmıştı. Ayrıca: "AKP ve Akıbeti, AKP İntihara Gidiyor, AKP Ülkeyi Uçuruma Sürüklüyor" kitaplarımızla, başlarına gelecekler hatırlatılmıştı... Ama kör, sağır ve duyarsız davrandılar... Çünkü hırs, akıllarını bağlamış, gözlerini kapatmıştı... Çünkü hidayetleri kararmıştı. Onun için uyarılar hesaba katılmamıştı. Ve son olarak 14 Nisan Tandoğan mitinginden de gerekli dersi çıkarmamışlardı. Bu Aziz Milletin ABD ve AB'ye eyalet, İsrail'e vilayet yapılamayacağını haykıranlara kulak tıkamışlardı. Rejimin dengeleri (Ve AKP'nin densizlikleri) "Bu, 2007'nin reform değil gerilim yılı olacağı anlamına geliyor. Özellikle ilk yarısının. Başbakan Erdoğan istediği kadar "Biz o işi Nisan'a bıraktık" desin, cumhurbaşkanlığı seçimi tartışmaları Türkiye'yi rehin aldı bile. Biliyoruz, bu tartışmalarda asla sağlıklı ve sağduyulu bir sonuca ulaşılmayacak ama yine de biz can alıcı soruları sıralayalım: 1- Bu parlamentonun 11'inci cumhurbaşkanını seçmesi doğru mu? Hukuk ve Anayasa açısından evet. Ancak siyaseten hayır. Evet; çünkü Anayasa'nın 101'inci maddesi cumhurbaşkanı seçiminin tek adresi olarak, o tarihte yasama görevini yürütmekte olan parlamentoyu gösteriyor. Hayır; çünkü görev süresinin sonuna gelmiş ve seçmen iradesindeki değişikliğin yansımadığı mevcut parlamentonun seçeceği cumhurbaşkanı 7 yıl boyunca hem sorun yaratır, hem sorun yaşar. 2- Bu iktidar uzlaşma arayışına girmeden, sadece kendi çoğunluğuyla yeni cumhurbaşkanını seçebilir mi? Hukuk ve Anayasa açısından evet. Ancak siyaseten ve kamu vicdanı açısından hayır. Evet; çünkü Anayasa'nın 102'nci maddesi cumhurbaşkanının 4 turluk seçimin üçüncü turundan itibaren salt çoğunlukla seçilebilmesine imkân veriyor. Hayır; çünkü tek partinin oyuyla Çankaya'ya çıkan cumhurbaşkanı, Anayasa'nın 104'üncü maddesinde belirtilen "Türk milletinin birliğini temsil etme" niteliğini en azından tartışmalı duruma getirebilir. Olayları doğru okuyan ve akılları yatan yazarlar, aylar öncesinden uyarmıştı... Milli Çözüm Dergimizde defalarca yazılmıştı. Ayrıca: "AKP ve Akıbeti, AKP İntihara Gidiyor, AKP Ülkeyi Uçuruma Sürüklüyor" kitaplarımızla, başlarına gelecekler hatırlatılmıştı... Ama kör, sağır ve duyarsız davrandılar... Çünkü hırs, akıllarını bağlamış, gözlerini kapatmıştı... Çünkü hidayetleri kararmıştı. Onun için uyarılar hesaba katılmamıştı. Ve son olarak 14 Nisan Tandoğan mitinginden de gerekli dersi çıkarmamışlardı. Bu Aziz Milletin ABD ve AB'ye eyalet, İsrail'e vilayet yapılamayacağını haykıranlara kulak tıkamışlardı. Rejimin dengeleri (Ve AKP'nin densizlikleri) "Bu, 2007'nin reform değil gerilim yılı olacağı anlamına geliyor. Özellikle ilk yarısının. Başbakan Erdoğan istediği kadar "Biz o işi Nisan'a bıraktık" desin, cumhurbaşkanlığı seçimi tartışmaları Türkiye'yi rehin aldı bile. Biliyoruz, bu tartışmalarda asla sağlıklı ve sağduyulu bir sonuca ulaşılmayacak ama yine de biz can alıcı soruları sıralayalım: 1- Bu parlamentonun 11'inci cumhurbaşkanını seçmesi doğru mu? Hukuk ve Anayasa açısından evet. Ancak siyaseten hayır. Evet; çünkü Anayasa'nın 101'inci maddesi cumhurbaşkanı seçiminin tek adresi olarak, o tarihte yasama görevini yürütmekte olan parlamentoyu gösteriyor. Hayır; çünkü görev süresinin sonuna gelmiş ve seçmen iradesindeki değişikliğin yansımadığı mevcut parlamentonun seçeceği cumhurbaşkanı 7 yıl boyunca hem sorun yaratır, hem sorun yaşar. 2- Bu iktidar uzlaşma arayışına girmeden, sadece kendi çoğunluğuyla yeni cumhurbaşkanını seçebilir mi? Hukuk ve Anayasa açısından evet. Ancak siyaseten ve kamu vicdanı açısından hayır. Evet; çünkü Anayasa'nın 102'nci maddesi cumhurbaşkanının 4 turluk seçimin üçüncü turundan itibaren salt çoğunlukla seçilebilmesine imkân veriyor. Hayır; çünkü tek partinin oyuyla Çankaya'ya çıkan cumhurbaşkanı, Anayasa'nın 104'üncü maddesinde belirtilen "Türk milletinin birliğini temsil etme" niteliğini en azından tartışmalı duruma getirebilir. Havlamasını bilmeyen köpek, sürüye kurt getirir!!! (Türk Atasözü) (Yönetmesini bilmeyen hükümet, ülkeyi kaosa sürükleyecektir!) "Ak Köpeğin Pamuk Pazarına Zararı Dokunur" (Türk Atasözü) (En tehlikeli yanlış, doğruya en yakın olan yanlıştır. Çünkü doğru diye yutturulma şansı çok yüksektir. Prof. Dr. Necmettin Erbakan) (Devlet adamı imiş gibi yapan ama devleti, milleti ve dünyayı algılayıp kendi yol haritalarını kendileri hazırlayamayan "yarım" yöneticiler hem kendilerinin, hem de ülkelerinin başına bela açar.) Sesar'ın parmak bastığı gibi: 1. Türkiye'yi karıştırma makinesi çalıştırılırken, 2. Mossad hükümetten sonra Ankara Büyükşehir belediyesi'ne çöreklendiği iddialarına sessiz kalınırken! 3. İngiliz büyükelçisi Wesmacott birçok genel başkana periyodik ayar verirken, 4. İngiliz laikçileri ve sahte Atatürkçüler halkı ve laik duyguları provoke ederken Dış güdümlü laikler tasfiye edilirken, dış güdümlü İslamcılar sisteme yerleştirilirken: Laik vatandaşları uyarmak gerekiyor. İngilizci, İsrailci, BOP'çu sahte laiklerin ve satılmış laikçilerin oyununa gelmeyin! Ama laikçilerin provokasyonlarına önce Atatürkçülerin "dur" demesi gerekmez mi? Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği'ne kimlerin dezenformasyon ve manüplasyonu ile oturtulduğu bilinen Kemal Nehrozoğlu'yu bu olayda merkeze alınız. Sezer'in ajite olmasını (kışkırtılmasını) sağlayan Nehrozoğlu, birçok gerilimin üreticisi ve faili gibidir. Birileri Başbakan'ı, Cumhurbaşkanlığı'nı, Danıştay 2. Daire'yi ve medyayı espiyonaj sarmalına alarak dezenforme, manüple ve provoke ederek milleti, devleti ile; ve milletin değerleri ile karşı karşıya getirmiştir. Maalesef herkesle oynanmış ve oyuna getirilmiştir. Bunun dışında olayın sonuçları birçok pisliği, ilişkiyi, yolsuzluğu hem örtecek hem de ifşa edecek niteliğe sahiptir. Türkiye'nin varlığının devamı ise: pislikleri, işbirlikçi ilişkileri ve diplomatik, siyasal, hukuki ve ekonomik şaibeleri ifşa etmek ve temizlemekle mümkün görülmektedir. AKP'nin marifetleri Ekonomideki alarm çanları, İran'a yönelik ABD ve Batı baskısı, Irak'ta giderek artan kaos ortamı, AB ile belirginsizleşen ilişkiler yumağı, İngiltere'nin Türkiye Genel Valisi (!!!) Wesmacott'un gizli başbakanlığı, İşgal altındaki Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği makamı, Dünya'daki enerji/petrol/doğalgaz panik atağı, Cumhurbaşkanlığı seçiminin yaklaşması, Erken seçim senaryoları, Laik-antilaik kutuplaşması, Sahte İslamcılar'ın iktidar hırsı ve provoke edilmeye çalışılan laiklerin saflığı, Sahte laikçilerin, İngiliz laikçilerin, sahte Atatürkçülerin provoke etmeye çalıştığı, yine; mütedeyyin laik ve askeri kesimin kışkırtılması. Yabancı devletlerin Türkiye'deki amaçlarının truva atı haline gelmiş/getirilmiş ve öyle kurgulanmış siyasi anlayış mekanizması. AKP iktidarı döneminde Türk tarihindeki yolsuzlukları milyona katlayan vurgun ve soygun iddiaları, AKP'yi ilk karmaşada satacak olan AKP severlerin (Bunlar İstanbul'a yuvalanmış paragöz adamlarından oluşuyor) AKP'yi ceplerini doldurmak için kullanmaları, Parsel parsel satılan Türkiye ve özellikle İstanbul manzarası, Talan edilen Ankara fotoğrafı (MOSSAD'ın desteği ile birilerinin belediye başkanlığı koltuğuna oturtuluş manevrası): Bunların mahiyetini ve tiyniyetini ortaya koymaktadır. Ve yine: Sahte İslamcıların yerine stepne olarak tutulan masonik laikçi dikta (Sahte Atatürkçüler, sahte ulusalcılar) İngilizci, BOP'çu, BİP'çi laik dikta yerine stepne olarak uzun süre bekletildikten sonra iktidara getirilen BOP'çu, BİP'çi İngilizci sahte İslamcılar. İngilizci, BOP'çu, BİP'çi laikçilerin hoşgörüsüzlüğü ve patavatsızlığı (dış ve iç kaynaklı provokasyonları), Rakı kadehine ve başörtüsü karşıtlığına indirgemiş içi boşaltılmış katı laiklik kavramı, Başörtüsü taraftarlığına indirgenmiş içi boşatılmış İslamcılık anlayışı, Batılı devletlerin ekonomik ve siyasal paniği ve D-8 oluşumunun bu paniğe katkıları ABD, İngiltere, İsrail, Almanya, Fransa, Rusya ve Çin arasındaki enerji rekabeti ve strateji savaşları, Ankara Büyükşehir Belediye'sine yuvalanmış şer odakları, Melih Gökçek, Avi Alkaş, Bensiyon Pinto, MOSSAD ortakları ve (Melih Gökçek'in Başbakan olmak için ABD'de yürüttüğü faaliyetleri, mercek altına alınmalı.) İstanbul Büyükşehir Belediyesinin Bizanslaştırılması, Özelleştirme İdaresi Başkanlığının gizli dolapları, Etnik karmaşa yaratmak için yürütülen Balkanizasyonlaştırma süreci ve sonuçları, İşadamlarının özelleştirme yağmaları, Medya patronlarının AKP İktidarı ile ilişkiler ağı, Kapkaçlar, intiharlar, iflaslar ve sosyal patlama hazırlıkları bir müdahaleye davetiye çıkaran, hatta kaçınılmaz kılan yanlışlıklardır. Türkiye'nin hemen hemen kaba hatları çiziliveren bu tablosuna; Yargı, Yürütme ve Yasama rekabeti ve uyumsuzlukları AKP'nin yetersizliği, projesizliği, teslimiyetçiliği ve sadece günü kurtarma politikaları, Ekonomideki kırılganlık ve kriz çanları, Ve Türkiye'ye aktif dış müdahale sıkıntıları üst üste eklenince, hem Danıştay ve Hrant Dink cinayetinin arka planı, hem de AKP'nin sistemde nasıl bir kangrenleşmeye yol açtığı gün yüzüne çıkacaktır. Cinayetler basit; ama oturduğu zemin oldukça karmaşık ve de kafa karıştırıcıdır. Cinayetleri işletenlerin ya da cinayetlerin sonuçlarının; dikkatleri bu karmaşık tablodan uzaklaştırmak olduğu açıktır. Cumhurbaşkanı, "Laik Cumhuriyet'e karşı bir saldırı" nitelemesi yapıştırmıştı. Oysa Sezer, eğer Türkiye'yi rahatlamak istiyorsa önce Genel Sekreteri Kemal Nehrozoğlu'nu görevinden almalıydı.. Yine Sezer, başta Özelleştirme İdaresi, TOKİ Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı, İstanbul Büyükşehir Başkanlığı'ndaki yolsuzluklar için gereğini yapmalıydı..Ve hele, Emniyet, Yargı ve Ordu gibi stratejik kurumlarda kadrolaşan Fetullahçı şebekeye, özellikle AKP döneminde göz yumulması ve bu ekibin Hrant Dink cinayetine bulaşması, başlı başına bir skandaldı! Türkiye'deki son dönem yağma ve talanın idare edildiği merkezlerden biri haline gelen Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı, MOSSAD'ın Türkiye birimine dönüşmüş durumda. Türkiye'deki yolsuzluk sarmalının "imamesi" durumunda bulunan İ. Melih Gökçek'in Danıştay cinayeti ile ilişkisi ya da cinayetin sonuçlarından elde edeceği yargısal, siyasal ve bürokratik çıkarlar mutlaka mercek altına alınmalıydı.. "Melih Gökçek, belediyeden uzaklaştırılmadan bu türden cinayetler için yabancı servislere bazı kurumların yataklık yapmasının önü alınamaz." İddiaları üzerinde durulmalıydı... İngiliz Büyükelçisi Wesmacott: Türkiye'deki en önemli sorunlardan birisi de Wesmacott'ur. Büyükelçi'nin tezgahından gelen siyasi parti genel başkanlarını hatırlarsak, ne demek istediğimiz daha iyi sezilecektir. İngilizler, sahte İslamcı hareketlerin hamisi oldukları gibi, AKP İktidarı'nın da hamisidir. Finansbank'ı satın alan National Bank of Greece'den başlamak üzere Türkiye'nin varlığını hedef alan birçok operasyonun arkasında diğer Batılı ülkelerle birlikte, hep İngilizleri görmek bir tesadüf değildir. Danıştay ve Hrant Dink cinayetleri, laik ve antilaik kutuplaşmasını artırarak Türkiye'de bir iç savaş provokasının öncüllerindendir. Bu öncülü izleyecek diğer suikastlar önemli ölçüde önceden kullandıkları kişilere yönelik olacaktır. İngilizci laikçiler ve sahte Atatürkçüler, halkı, laikleri ve alevi vatandaşlarımızı tahrik ederek Türkiye'yi kontrol altına almayı, olmaz ise tasfiye etmeyi düşünmektedir. Yabancılar tarafından kullanılan sahte laikçilerin ve sahte Atatürkçülerin kendi hayatları da tehlikededir. Çünkü onların işi bitmiştir çöpe atılma zamanı gelmiştir.31 Ve maalesef AKP ve Recep Bey, bunları görememiştir. "KAOS" Ayarlı Sosyo-Politik Bomba; AKP'nin Elinde Patladı Patlayacak..! Uyarılarına kulak verilmemiştir. Ve söylenenlerin aksini iddia eden "AKP Severler" için kısa bir ufuk turu niteliğinde bazı önemli hatırlatma sorularını sıralayalım... 1) Demogojik bir "Demokrasi Tellallığı" üzerinden rant sağlamaya dönük siyasi söylemlerle öne çıkan AKP Eş Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan; dönemin ABD Büyükelçisi Siyonist Eric Edelman gibi bir "küresel aktör"ün Yüksek Seçim Kurulu gibi müstesna bir makamı ziyareti ve akabindeki "9 Mart Siirt Seçimleri gibi gayr-i meşru bir siyasi formül" ile "vekillik" ve "başbakanlık" statüsüne eriştirilmiş bir siyasi değil midir? 2) 58. Hükümet Dönemi'nde hiçbir resmi statüsü olmadığı halde Beyaz Saray'da "başbakan" edasıyla boy gösteren aynı RTE; acaba bu uluslararası ve özgüven sınırlarını aşan kişisel profilini sadece ve sadece Kasımpaşalılığı'yla mı hak etmiştir? 3) "Siirt'te okunan şiire açılan soruşturma üzerinden yürütülen siyasi mağdurizasyon çalışması" ve "9 Mart İllüzyonu" sayesinde tüm engelleri aşan RTE ve hükümetinin, "Üç yıl bizden bir şey beklemeyin!" söylemine paralel derhal uygulamaya koydukları "acil eylem paketi"nden "Türkiye adına somut bir netice" elde edilmiş midir; yoksa bu "jet eylemler dizisi", "AB-IMF" kıskacına katık mı edilmiştir? 4) "Küresel protein zehirlenmesi"ne uğradıkça "Milli Güvenlik Sorunu"na dönüşen; "küresel protein kaybına uğradıkça" da "millet iradesine sığınan hamaset nutukları"na güvenen AKP Hükümeti; bu "kısır döngü" açısından iktidara geldiği günden bu yana her hangi bir değişiklik sergilemiş midir, yoksa "diplomatik virajlar"a göre "aynı küresel ve popülist gelgitler" yaşanmaya devam mı etmiştir? 5) 2002 Genel Seçimleri öncesi nasırına basan vekilleri en geri sıralara ötelemeyi adet edinen ve geçen sene tam da bu zamanlar yaptığı "kabine revizyonu" ile Abdullah Gül'e göz kırpan küresel üstlerine "Başbakan benim!" mesajı veren (Gül'e yakın Sami Güçlü'yü bakan koltuğundan indirerek) RTE ile düşman kardeşi Abdullah Gül arasındaki "gizli ve gergin rekabet"te herhangi bir iyileşme olmuş mudur; yoksa birilerinin yarış atı olmaya son derece müsait olan bu meşhur ikili arasındaki çekişme her geçen gün daha da vahim bir noktaya ulaşarak, "eş genel başkanlar arasındaki gizil çekişme" Arınç ve Şener senaryoları ile daha da genişleyen bir çember haline mi gelmiştir? 6) BOP'a giden yolda Türkiye'den "gevşetilmiş bir konfederalizm" yaratabilmek ve "AB üyeliği"nin "BOP Tezgahı"na yem edildiği bir düzlemde "etnik kaos"u tırmandırabilmek adına çalışanların ekmeğine yağ sürecek söylemlerle gündeme gelen RTE; acaba "Bu başbakan hangi ülkenin başbakanı?" dedirten bu ilginç tavırları bilerek ve isteyerek mi, yoksa nereye varacağından son derece habersiz, masumane (!) bir anlayışla mı gerçekleştirmiştir? 7) "Türk Kimliği"ni önce alt kimliğe indirgeyip sonrasında da Tunceli Mitingi ile "Çevir kazı yanmasın!" yapan Sayın Başbakan; Roj TV'ye tepki verirken aslında kanalın müteşekkir kalacağı bir reklam çalışmasına da imza atmış olabileceğini acaba hiç aklına getirmemiş midir? Ayrıca "Terörle Mücadele Yasa Tasarısı'nın olay yaratan 6. Maddesi'nin kimin önerisi ile hazırlandığı" sorusuna "Kimse bizden ispiyonculuk beklemesin!" diyerek yanıt veren Başbakan Erdoğan; bu ifadesi ile "ortada suç teşkil eden bir durumun olduğunu" mu doğrulamıştır, yoksa bu durum rutin bir koruma girişimi, masum bir ifade olarak mı kabul edilmelidir? 8) "AB'ye Uyum Süreci" adı altında yürütülen "sözde reform çalışmaları" ile Türk Ceza Kanunu ve Terörle Mücadele Yasası üzerinde yapılan oynamalarla abartısız bir "suç ülkesi"ne dönüştürülen Türkiye'de, "ekonomik kıskaç"a paralel izlenen tüm bu çarpık politikalarla tetiklenen "sosyal patlama"; acaba hangi "ekonomik büyüme"nin neticesidir? "Türkiye Ekonomisi'ndeki büyüme"nin mi, yoksa "Türkiye Ekonomisi üzerinden büyüme gayreti içinde olanlar"ın mı marifetidir? 9) İngiltere gibi AB içindeki bir "Küresel Truva Atı"nın yardımlarıyla AB Süreci'ni ite kaka ve taviz vere vere bir noktaya getiren RTE ve kurmayları; acaba bol keseden dağıtıp illegal yollardan "küresel tefeciler"e peşkeş çekecek kadar ayağa düşürdükleri özelleştirmeleri "AB ile müzakerelerin başlatılabilmesi" adına "rüşvet" olarak mı kullanmışlardır; yoksa hız verilen özelleştirme süreci gerçekten de "atıl durumda olan ve devlete yük olan işletmeleri değerlendirerek ekonomiyi canlandırmak" adına mı yapılmıştır? Eğer öyle ise dört tane canavar gibi rafinerisiyle hizmet veren toplam 27.6 milyon ton kapasiteli TÜPRAŞ'ın "Kar edeni de satarız, zarar edeni de!" diyerek elden çıkarılışını anlamlandırabilmek nasıl mümkün olabilecektir? 10) "24 Ocak Kararları" ile vizyona sokulan "statükocular-reformistler" masalının, 28 Şubat sürecindeki tekrarlaması olan "Gelenekçiler-Yenilikçiler" senaryosunda Siyonist sermayenin sahte kahramanı RTE ve hükümetinin bir "kapkaç cenneti"ne çevirdiği İstanbul, "küresel tefeciler" tarafından "finansal işgal yöntemleri ile yağmalanıp talan edilirken bu "küresel sızma faaliyeti"ni meşru gösterme gayreti içinde olanlar; tarih, devlet ve millet nezdinde nasıl hoşgörülebilecektir? Filistin'deki "küresel istimlak hareketi"nin izleri dünya sahnesinden henüz silinmemişken, "finansal çıkartmalar"la Türkiye'nin batısını, "sürekli tırmandırılan etnik kaos" ile de doğusunu ele geçirme gayreti içinde olanlara kapı aralayıp yardımcı olan bir siyasi erk; bu millet tarafından nasıl hazmedilebilecektir? 11) Cari açık, büyüme, işsizlik, iç ve dış borç sarmalı, ihracattaki tıkanma ve sürekli pompalanan ithalat çılgınlığı gibi makro sorunlar almış başını giderken "birileri bir cari açık türküsü tutturmuş gidiyor! Dalgalı kurda devalüasyondan söz edenler ise en hafif tabirle büyük bir cehalet örneği sergiliyorlar!" türünden zırcahil kelamlar ederek günü kurtarmaya çalışan bir başbakan profili; bankacılık ve medya sektörlerinin de dış güçlerce parsellenmeye çalışıldığı, yerli üretimin durdurularak "sosyal patlama"nın tetiklendiği bir dönemde nasıl bir işlev görebilecektir? 12) "Enflasyonu tek haneli rakamlara indirdik!" söylemine asılabilmek için "kur"u IMF'in avuçlarına teslim eden AKP Hükümeti, acaba Arjantin Krizi patladığında enflasyonun % - 2, reel faizlerin ise % 8-9 düzeyinde olduğunu bilmemekte midir; yoksa yıllarca "enflasyon canavarı" ile boğuşan halkın gözünü boyayarak "sanal bir kahraman"a dönüşüp kamufle olabileceğini mi düşünmektedir? 13) Arjantin Krizi öncesi ülkeye servis edilen "neo-liberal politikalar"ın en önemli araçlarından birinin "özelleştirme furyası" olduğu ve uygulanan politikaların Arjantin'i önce % 7.7'lik bir büyümeye taşıdığı ve akabinde de ülke ekonomisinin yerle yeksan edildiği de yine Sayın Başbakan tarafından bilinmemekte midir; yoksa bu gerçekler bilindiği halde "Dış destek-popülizm dengesi ile gittiği yere kadar götürürüz!" anlayışıyla mı hareket edilmektedir? 14) 2005 Yılı Mart Ayı'nda 2.8 Milyar Dolar'a çıkan ve ondan sonra ise katlanarak çığ gibi büyüyen cari açık bugün 2006'nın ilk üç ayı itibarıyla 8.6 Milyar Dolar'a gelip dayanmışsa ve toplamda 20 Milyar Dolar'ı aşan cari açığın 2006 Yılı sonunda 30 Milyar Dolar'ı geçmesi bekleniyorsa; geminin kaptanı olduğunu iddia eden başbakanın çıkıp da, bu tehlikeye işaret ederek endişe duyanları "cari açık türküsü tutturarak hükümeti zafiyete uğratmak"la suçlaması ne şekilde algılanabilecektir? 15) "AKP Hükümeti'ni zayıf göstermek adına rakamlardan hiç söz etmiyorlar!" diyen başbakanın, 1999-2002 yılları arasında % 6 civarında seyreden işsizliğin 2002 sonrası ilk etapta % 10, daha sonra da % 11.2 düzeyine (resmi, yani minimal rakamlar) yükselmiş olmasından haberi olmaması düşünülebilir mi; yoksa asıl amaçlanan: dikkatleri "duran üretim" ve "önlenemez bir tehdide dönüşen işsizlik olgusu"ndan, "uygulanan IMF güdümlü kur politikasına paralel bilinçli olarak düşürülen enflasyon oranları"na çekerek "siyasi pirim" yapmak niyeti midir? 16) "ENOSİS"in, "EOKA"nın, "Megola İdea"nın, "Akritas Planı"nın ve "Dört T" gibi tarihi planların "diplomatik dayatmalar" ve "finansal sızmalar"la Türkiye'nin üstüne üstüne geldiği günümüzde ekonomiyi "IMF" ve "tarihi İngiliz oyunları" arasında sürekli dalgalandırarak oyuncak etmeye kalkan ve sürekli "siyasi alternatifsizlik" perdesinin arkasına saklanarak kurtulabileceğini sanan bir iktidar; acaba önümüzdeki seçimlerde bu halkın karşısına nasıl çıkabilecek, hangi yüzle oy isteyebilecektir? Zekice olduğu sanılan kamuflaj hamleleri ile "başarılı bir profil" çizdiğini vurgulamaya gayret eden AKP İktidarı'nın gerçek arka planı işte bu temel sorularda gizlidir! Selanik'teki Güneydoğu Avrupa Ülkeleri İşbirliği Süreci (SEECP) Devlet ve Hükümet Bakanları Zirvesi'nde resim çektirmek için platforma koyulan Türk Bayrağı'nı yerden alarak manşetlere taşınan ya da köşeye sıkıştıkça İstiklal Marşı'na sarılarak "milli irade nutukları" atmaya başlayan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın gerçek vatan sevgisi işte böyledir! "Yabancı istihbarat servisleri" ve "küresel lobiler"ce Türkiye'ye doz doz enjekte edilen "kaos yaratma stratejisi"nin manivelası olmak, Türkiye'yi istikrarlı bir şekilde istikrarsızlaştırarak "kişisel rant" peşinde koşmak, "Bizim lügatimizde popülizm yoktur!" diye diye "halk düşmanlığı", "sermaye uşaklığı" ve "Siyonizm hizmetkarlığı" yapmak, Kendi siyasal rezaletlerini örtmek adına devletin en seçkin kurumlarını kışkırtmaya çalışarak yakayı kurtarmaya uğraşmak, Parti 3 K'lardan (AKP içindeki Kürtler, Karadenizliler, Kayserililer örgütlenmesi), türlü yolsuzluk ve arsızlıklardan çatlamaya başladıkça açık kapatacak bin bir çeşit yama icat ederek gündem değiştirmeye çalışmak, Her gittiği yerde ülkesini şikayet eden ve seçim öncesi de köşeye sıkışınca da Karamanlis gibi kadim bir dostundan "Ek Protokol" için süre isteyecek kadar küçülen bir başbakan profili ortaya koymak! (Türkçesi, "İstediniz, Gümrük Birliği gibi bir yükü genişlettik. Zamanı gelince istediğiniz üzere Rumlar'a limanları da açarız! Ama bu Ek Protokol seçim öncesi başımıza iş çıkarır, ayağımız kayabilir! Siz de bizi az idare ediverin! Sözümüz söz, sonuçta açacağız!) ... Vs. vs. ... Sonuç: "KAOS Ayarlı Sosyo-Politik Bomba AKP'nin Elinde Patladı Patlayacak!" gibidir. Ve ne "devalüasyon savuşturma teknikleri", ne de "Valla biz rejimin üstüne basmadık!" ifadeleri AKP'nin gidiş sürecini durduramayacak..! (görünmektedir.) "Türkiye'nin gireceği yeni siyasi peron" tüm halkımıza hayırlı uğurlu olsun!32 diye dua etmekten başka seçenek bırakmayan AKP'lilerin, Milli Görüş'e, Millete ve memlekete yaptıkları kötülüklerin kefareti, herhalde ödenecektir!.
http://www.millicozum.com/index.php?option=com_content&task=view&id=940&Itemid=26 *** KIBRIS VE KERKÜK İSRAİL'E! TÜRKİYE KİME? Milli Çözüm Dergisi Selman YÜCEL
İsrail istihbaratının da Kürt liderlerle yakın çalışma içinde olduğu ve bölgede kök saldığı söyleniyor. Bu gelişme, sözüm ona Kürdistan'ın ülkenin kalanındaki İsrail operasyonları için kalkış noktası işlevi görmesine yönelik kaygıları da artırıyor. Kerkük'ü kuşatan söyleme baktığımızda, sanki İsrail'in sahnelediği bir oyunla karşı karşıya gibiyiz. Bugün Kerkük'e 'Kürtlerin Kudüsü' deniyor.... Bu politika sürerse Kürdistan bol bol petrole sahip, çok büyük azınlık nüfusunu ezmekle meşgul ve ABD'ye kendisini 'farklı' komşularından 'koruması' için yalvaran küçük bir faşist devlete dönüşür. Ve elbette ABD de bu isteğe bayıla bayıla icabet eder, aynı petrolden dolayı Körfez ülkelerinin isteklerini kırmadığı gibi.33 "Kanlı takvime göre: Büyükanıt ve akabinde Gül Şubat ayında Amerika'da... Kerkük'te nüfus sayımı Mart ayında. Yeni cumhurbaşkanımızla Nisan sonunda tanışacağız. PKK eylemlerine Mayıs'ta başlayacak. PKK koordinasyonu o sırada çöpe atılacak. Takvim nasılmış efendim? Şubat, Mart, Nisan, Mayıs... Sırasıyla: Nabız ölçme Şubat'ta yapılacak... Kerkük Mart'ta referandumla Türkmenlerden alınıp Kürdistan'a katılacak.. Köşk Nisan'da, cenazeler Mayıs'ta... Ama, Türkiye, Kerkük konusunda HİÇBİRŞEY yap-a-mayacak. Sadece izleyip bakacak"34 iddiaları umarız sadece zandır. Ve umarız bu şeytani senaryoların uygulamasına fırsat kalmadan, Türkiye'de Milli ve köklü değişimler yaşanacaktır. ABD'li Siyonist patronlar, AKP'li piyonları parlatmaya mı geliyor? İstanbul'da iki esrarengiz Yahudi ne arıyor? Geçen ay, ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Nicholas Burns Ankara'daydı. Avrupa Yahudi Konseyi Başkanı Pierre Besnainou Ankara'daydı. Aynı günlerde İsrail Polis Şefi Moshe Karadi Ankara'daydı. Ankara bu konukları ağırlarken, İstanbul da o sırada yine Amerika'dan iki ilginç ve önemli ismi misafir ediyordu. Bunlar kimselere duyurmadan, sessiz sedasız İstanbul'a gelip önemli görüşmeler yaptılar. İstanbul'un en tepesindeki isimlerle bir araya geldiler. Peki kimdi bu iki ilginç Amerikalı ziyaretçi? Stephen Schneider ve Jeffrey Shulman... Jeffrey Shulman; kısa adı AIPAC olan Amerikan-İsrail Halkla İlişkiler Komitesi'nin Ulusal Faaliyetler Direktörü... AIPAC ilginç bir kuruluş. Amerika'nın İsrail yanlısı en etkili lobi kuruluşlarından biri. New York Times'a göre "Amerika-İsrail ilişkilerini AIPAC belirliyor." Ancak aynı AIPAC geçtiğimiz yıllarda çok ilginç bir suçlamayla karşı karşıya kaldı. Pentagon'da çalışan bir görevlinin İran'la ilgili çok gizli bazı askeri bilgileri AIPAC aracılığıyla İsrail'e verdiği ileri sürüldü. AIPAC basıldı bazı bilgisayarlarına el kondu. Stephen Schneider ise Küresel Liderlik Enstitüsü (GLIPA) İcra Direktörü. GLIPA 2005 yılında Washington'da kuruldu. O da İsrail yanlısı bir kuruluş. Zaten Schneider de Shulman gibi AIPAC üyesi ve Yahudi asıllı Amerikalılardan. AIPAC'ın eski Siyasi Bilgilendirme Bürosu Direktörü.. Peki bu iki ilginç ve bir o kadar önemli iki ismin İstanbul ziyaretinin sebebi neydi? Çok fazla detaya sahip değiliz. Dedik ya kimselere haber vermeden, sessiz sedasız gelip gittiler. Ama öğrenebildiğimiz kadarıyla, Nisan ayında bu ilginç kuruluşun yani AIPAC'ın üyeleri İstanbul'da toplanacakmış. Scheider ve Shulman da bu önemli toplantının güvenlik başta olmak üzere ön görüşmesini yapmışlar. Sözün özü şu ki; son dönemde Amerikalıların ve özellikle de Yahudi asıllı Amerikalıların Türkiye ilgisi gerçekten dikkat çekici. Türkiye'nin, Cumhurbaşkanlığı'ndan, Kerkük'e önemli kararlar arefesinde olduğu bir dönemde bu ilgi daha da dikkat çekici hale geliyor.35 Kürt sorununu Amerika çıkarıyor! Ankara'da Kürt sorunu tartışılıyor, ama büyük resimde Irak ve ABD'nin yeni siyaseti baskın çıkıyor. Bölge topyekûn daha koyu bir savaşın içine çekilme tehlikesindeyken, Türkiye kendi içinde Kürt sorununa silahsız çözüm bulabilirim diye oyalanıyor. ABD Kongresi'nde yapılan açıklamalar başka bir sonuç göstermiyor. Dışişleri Bakanı Condolezza Rice, Dış İlişkiler Komitesi'nde, Savunma Bakanı Robert Gates de Silahlı Hizmetler Komitesi'nde aynı şeyi söylediler: 'Şimdi çekilirsek Kürtler bağımsızlık ilan eder, Kerkük'e el koyarlar, Türkiye de müdahale eder'... Siyaset bir algılama işi ve Irak'ta (Kerkük dahil) bir Kürt devleti ilan edilirse, Türkiye'nin (ve muhtemelen İran'ın) buna müdahale edeceği bekleniyor. PKK bunun farkında. Irak Devlet Başkanı görevini de yürüten KYB'nin 'oportünist ama modernist' lideri Celal Talabani de farkına varmaya başladı. Ama Barzani farkında görünmüyor. ABD Başkanı George Bush nasıl kaybeden kumarbaz sendromu içinde sürekli bahsi artırıyorsa, barzani de sıkıştıkça taleplerini çoğaltıyor. Belki bisikletin pedalını çevirmezse düşeceğine inanan çocuk gibi, frenin varlığını unutmuş; durmaya korkuyor. Bölge böylece topyekûn daha koyu bir savaşın içine çekilme tehlikesindeyken, Türkiye kendi içinde Kürt sorununa silahsız çözüm bulabilir mi? Akılcı baktığınızda hâlâ mümkün." Ama bunu AKP iktidarıyla başarılamayacağını aklı yetenler biliyor. Enis Berberoğlu soruyor: ABD'nin petrol ortağı Kürtler mi? ABD'nin Kürt merakı yeni değil ve maalesef her seferinde kürtlere ihaneti de unutuluyor. Halepçe katliamı, Türk sınırına dayanan soykırım bile ABD'yi harekete geçirmedi. ABD'nin korumak istediği Kürtler mi, yoksa petrol mü? Tabii ki petrol! ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice'ın adresini doğru anlamak önemli. "Başaramazsak, Kürtler devlet kurar, Türkiye ile problem yaşanır" diyor. Rice'ın bu sözlerini ABD kamuoyuna dönük gerekçe olarak mı okumalı? Yoksa Türkiye ve Kuzey Irak Kürtlerine son uyarı diye mi algılamalı? Gelin biraz geriye gidelim, resmin tamamına göz atalım. ABD'nin Kürt merakı yeni değil ve fakat ihaneti de sayısız. 1970'lerde Saddam'a karşı İran-İsrail ittifakının üçüncü ayağı Kürtlerdi. Şah ve Saddam anlaşınca Kürtler ortada kaldı, ABD kılını kıpırdatmadı. 1980'de Saddam, ABD'nin emriyle Humeyni İran'ına savaş açtı. Sekiz yıl sonra gelen ateşkeste fatura yine Kürtlere çıktı. Halepçe katliamı, Türk sınırına dayanan soykırım bile ABD'yi harekete geçirmedi. Ama Saddam petrol zengini Kuveyt'e saldırınca o saat ipi çekildi. Kabaca dünya petrolünün dörtte birini ABD kullanıyor. Önümüzdeki on yıllarda bu oranı üçte bire kadar yükseltmek zorunda. Ama küresel rekabette mukayeseli üstünlük de önemli: ABD petrol akışını kontrolle yetinmiyor. Enerji talebi tırmanan, ekonomik büyüme rekorları kıran Çin ve Hindistan'ın dünya gücü olarak ABD'nin karşısına çıkmasını önlemek gibi stratejik hedefi de var". Ama bunları başaramayacak ve çöküş süreci daha da hızlanacak. Çünkü öldürülen ABD başkanı Kennedy, "Eğer Güney Amerika, Hindistan ve Ortadoğu elimizden çıkarsa, silah sanayi gücümüz Amerika'yı ayakta tutamaz" demişti.. Ve şimdi Güney Amerika ve Hindistan ellerinden çıkıp, karşı cepheye geçti. Ortadoğu'da ise, batağa saplanmış, can çekişiyor!.. Çömez, "TBMM'nin acilen toplanmalı" demişti Ankara - AK Parti Balıkesir Milletvekili Turhan Çömez, "Türkiye'nin Kerkük konusunda derli toplu bir politik açılım ortaya koyması gerektiğini" belirterek, TBMM'nin Kerkük özel oturumuyla acilen toplanmasını istemişti. Çömez, yaptığı açıklamada, Kerkük'te endişe verici gelişmeler yaşandığına dikkati çekerek TBMM'nin Kerkük gündemiyle acilen bir toplantı yapması gerektiğini ifade etmiş ve bütün gelişmelerin yapılacak özel oturumda tartışılması gerektiğini önermişti. AKP'li Çömez, "Türkiye'nin hassasiyetleri ortaya konmalı. Türkiye, 2007 sonunda Kerkük'te yapılması planlanan referandumu tanımayacağını, iç savaş durumunda ise buraya müdahale edeceğini dünyaya ilan etmeli" demişti. Sık sık Kerkük'e giderek incelemelerde bulunduğunu anımsatarak: "Kerkük'te 800 bin civarında olan nüfusun şu anda 1 milyonu aştığını ve buraya göçmen statüsü şemsiyesi altında Kürtler'in yerleştirildiğini, şehrin yapısının değiştirildiğini" söylemişti. Osmanlı'nın, Kerkük'ten çekilmesiyle birlikte Türkmenler'in "hiç gün yüzü görmediğini" savunan Çömez, "Burada hep kan, hep gözyaşı var. 2006'da 20 bin insan Kerkük'te hayatını kaybetti. Buraya demokrasi getirmek isteyen ABD neden hala başka politikalar üretmeye çalışıyor? Bağdat ortadan ikiye ayrılmış durumda. Kerkük'te iç savaş an meselesi" diyerek "1967 yılından bu yana Kerkük'e giden bir Türk devlet başkanı olmadığını da hatırlatıp; "Kerkük'ün Türkiye'nin bir mutfağı ve arka bahçesi olduğunu" ama Süleymaniye'den getirilen Kürtler'in göz göre göre Kerkük'e yerleştirildiğini ve demografik yapının bozulduğunu, tapu dairelerinin yakılarak bütün kayıtların da yok edildiğini" belirtmiş ama kimseye söz dinletememişti. Türkmenleri bölme tezgahı! Kerkük'te Şaab, Şuruk, Ahat gibi beş altı kukla Türkmen partisi var. Bunlar Barzani ve Talabani tarafından kurdurulan Türkmen partileriymiş. Amerikan güdümlü guruplar bu partileri yapılacak referandumda Türkmenleri bölmek için kurmuşlar. Maalesef sahipsiz Türkmenler bu oyuna geliyor. Oysa Amerikan yanlısı Kürt guruplar Irak'ın parçalanmasını istiyor. Bu nedenle bölgeye Kürt nüfus yerleştirilip referandum sonucunu etkilemek ve Kerkük'ün Irak'tan ayrılacak bir Kürdistan içinde kalmasını sağlamaya çalışıyor. Malum olduğu üzere bağımsız bir Kürdistan'ı en çok İsrail ve ABD arzuluyor. Onlardan cesaret alan Barzani "Kerkük bir Kürt şehridir. Türkiye içimizden elini çekmeli ve haddini bilmelidir" diyebiliyor. Çünkü ona arka veren ABD ve İsrail'dir. Erbil-Dohuk bölgesinde Badinani olarak isimlendirilen Kırmanci Kürtleri yaşıyor. Bu Kürtler üzerinde Barzani etkinken, Süleymaniye bölgesinde yaşayan Sorani Kürtleri üzerinde Talabani etkin bulunuyor. Her iki bölgede de İslami oluşumların ağırlığı biliniyor. Ancak İslami partilerin adları fazla duyulmuyor. Çünkü bunlar Amerika ile işbirliğine girmiyorlar. İslami oluşumlara faaliyetlerinde sıkıntı çıkarılıyor. Barzani baskıcı bir politika güderken, Talabani biraz daha yumuşak duruyor. Barzani-Talabani çekişmesi Barzani-Talabani çekişmesi ve güç mücadelesi Körfez Savaşı sonrası silahlı çatışmaya dönüşmüştü. Bağdat yönetimine yasaklanan kuzey bölgelerde yaşanan bu duruma ABD, İngiltere ve Türkiye müdahale etmişti. İki gurubun ateşkesi bozmaması için de bir barış gücü oluşturulmuştu. 1995 yılında kurulan Peace Monitory Force (PMF)-Barışı İzleme Gücü, 2004 yılında feshedildi. Erbil ve Süleymaniye'de karargâhı olan PMF, büyük oranda Türkmenlerden oluşuyordu ve 700 civarı askeri sahip bulunuyordu. Feshedildikten sonra çok az sayıda asker yeni kurulan Irak ordusuna alındı. Böylece Türkmenlerin hiçbir silahlı gücü kalmadı. Kerkük Meclisi'nde yaşanan olaylar 140. madde gereği "kurulan Irak'ı istikrara kavuşturma komisyonun" üyelerinden Adalet Bakanı, Kerkük valisi ile görüşmüş. Komisyonda Türkmenleri temsilen bir bayan görevlendirilmiş ancak bu atamayı Türkmenler kabul etmemiş. Türkmen il meclis üyesi Ali Mehdi, bakanla görüşmek isteyince valinin korumalarınca engellenmiş. Elinde tuttuğu "Kerkük'e hoş geldiniz! Buradaki oldu bittilerin farkında olun." yazılı kâğıt da korumalar tarafından yırtılmış. Mecliste Türkmenlerin sekiz temsilcisi var. İTC Gençlik Örgütü Mitingi Olay 2006 10 Ekim'de yaşanmıştı. Ertesi gün İTC Gençlik Örgütü'nün tertip ettiği ve Fatihin Torunları Derneği gibi Türkmenlerin önde gelen gençlik kuruluşlarının katıldığı büyük bir miting gerçekleştirildi. Saat 12.00'de Kerkük Ticaret Odası önünde başlayan mitingde, Irak'ın bütünlüğüne bağlılık dile getirildi. Oysa işgalciler Irak'ı üçe bölmeye çalışıyorlar. Kuzeyde İsrail güdümlü bir Kürt devleti, ortada ABD'ye bağımlı bir Sünni Arap devleti ve güneyde de yine ABD kontrolünde bir Şii Arap devleti. Atılan yanlış adımlar, Kıbrıs davamızı içinden çıkılmaz hale getirdi. Kıbrıs 'Kurtlar Sofrası'nda Kerkük anahtar şehir Kerkük'te bir Türk konsolosluğu maalesef yok, ama ABD ve İngiltere konsolosluğu var! Erbil'de konsolosluğumuz varmış fakat yaklaşık dört aydır konsolos atanmamış. Yapılacak referandumla Kerkük Kürdistan'a katılıp Irak'tan koparsa bölgede yeni çatışmalar yaşanabilir. Şehre 600 bin Kürt yeni yerleşimci olarak getirilmiş ve şehrin sosyal yapısı değiştirilmiş. Şehrin etrafına yapılan 10 bini aşkın evin pencereleri bile yok. İnsanlar dışardan gelip bu evlerde oturuyor gibi görünerek seçimde oy kullanmışlar. Referandumda da böyle olma ihtimali yüksek. ABD Musul'da yaşayan 70 bin Kürt'ün Kerkük'e göç etmesini istiyor. Musul'da Kürtlerin silahları toplanmış. Buna karşın Arapların silahları duruyor. Kerkük'te ise Türklerle Arapların silahları toplanmışken, Kürtlerin silahlarına dokunulmamış. ABD, Türkmenler ve Araplarla Kürtlerin çatışmasını istiyor. Ardı ardına patlayan bombalar bunu sağlamak için. Kerkük referandumda Irak'tan ayrılma yönünde oy kullanırsa ABD'nin istediği olacak. Bu yüzden önümüzdeki dönemde Kerkük'te başka olayların yaşanma ihtimali yüksektir. El-Mukavame: Direniş Kerkük'e vardığımızda ilk ziyaret ettiğimiz kardeş kuruluşumuzun camları yerlerdeydi. Biz varmadan iki gün önce çok yakında patlayan bombanın etkisi ile çevredeki binalar hasar görmüştü. Döndükten hemen sonra, tam yedi patlama birden oldu. Sonra yine patlama haberleri gelmeye devam etti. Bu tür patlamalar ülkenin çeşitli bölgelerinde sık sık yaşanıyor. Kimin yaptığını sorduğumuzda "el-Mukavame " cevabını alıyoruz. Yani Direniş. Ülkede kaldığımız süre boyunca bu tür olayların tamamının müsebbibi olarak el-Mukavame gösterildi. Halk, üniformalı olmayan tüm silahlı guruplara "el-Mukavame" adını veriyor. Her tür eylem, patlama, çatışma el-Mukavame'den biliniyor. Peki, nedir bu el-Mukavame? Kaç guruptur? Neleri hedefliyor? Bunlar pek bilinmiyor. Kıbrıs'ın son dönemi, Türkiye açısından tavizlerin ve haklı olduğumuz halde "geri adımlar tarihi" haline gelmiştir. AKP'nin Rumları tanıma şartı olarak öne sürdüğü izolasyonları kaldırma önerisi de, KKTC'nin ve ada üzerindeki haklarımızın bitişi demektir. Türkiye'siz toplandılar Avrupa Birliği'ne üye ülkelerin dışişleri bakanları 2006 14-15 Aralık'taki devlet ve hükümet başkanları zirvesi öncesinde Brüksel'de bir araya geldi. Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül, müzakere sürecinin "raydan çıkmaması" için AB'ye seslendi. 17 Aralık'ta "müzakere tarihi" aldıklarını zannederek bayram havasında Türkiye'ye dönen AKP yöneticilere Brüksel'de Türkiye ve Kıbrıs gündemi ile toplanan AB'li liderlerin arasında yer bile verilmedi. Asıl hedef egemenlik devri Maraş'ın BM, Gazimağusa'nın AB eliyle Rumlara teslimini öngören Finlandiya önerisinin, Kıbrıs sorunu ve Türkiye-AB ilişkilerinde başlatılan 'ucu açık oyalama sürecinde' Türkiye ve KKTC yönetiminden tavizlerin elde edilmesine yönelik olduğuna dikkat çekiliyor. Kıbrıs sorununda nihai bir çözüme ulaşılmadan limanların açılmasının AB tarafından şart koşulmasının KKTC üzerindeki izolasyonların kaldırılması ile hiçbir ilgisinin bulunmadığı belirtilerek, asıl hedefin KKTC egemenliğinin devredilmesi olduğu ifade ediliyor. Daha önce Doğrudan Ticaret Tüzüğü'ne karşılık pazarlık konusu edilen Maraş'ın BM, Gazimağusa'nın da AB eliyle Rumlara teslimini öngören Finlandiya önerisinin Kıbrıs sorununda nihai bir çözüme ulaşılmadan limanların açılmasını da şart koşmasının KKTC üzerindeki izolasyonların kaldırılması ile hiçbir ilgisinin bulunmadığı bildirildi. KKTC ile hava ulaşımı gerçekleştirilmesini içermeyen hiçbir önerinin, izolasyonun kaldırıldığı anlamına gelmediğini belirten uzmanlar, GKRY ile sadece turizm gelirlerinin karşılaştırılması dahi, dünya ile Türkiye dışında uçuş bağlantısı olmayan KKTC'nin kaybının büyüklüğünü gösterdiğine işaret ediyor. KKTC, büyük çoğunluğu Türkiye'den gelen yaklaşık 500 bin turistten yılda 200 milyon dolar gelir elde ederken, GKRY 2,5 milyon turistten iki milyar dolar gelir sağlıyor. Bu tablo, "ambargolar kaldırıldı görüntüsü altında" Magosa Limanı'nın AB veya BM denetiminde kullanıma açılması halinde yılda elde edilebilecek ilave 10 milyon doların gülünçlüğünü ortaya koyuyor. Finlandiya önerisinin, Kıbrıs Türklerine uygulanan ambargoların kaldırılması görüntüsü altında Türkiye-AB müzakerelerinde Kıbrıs şartlarının ve Rum taleplerinin yerine getirilmesini amaçladığı ifade ediliyor. Fin önerisinin, siyasi, ekonomik ve hukuki açıdan çok ağır sonuçlar doğuracağının altını çizen uzmanlar, Türkiye'nin Rum gemilerine limanlarını açması durumunda, bunun Rum yönetimini 'Kıbrıs Cumhuriyeti'nin meşru temsilcisi' olarak önce fiili sonra da hukuki olarak tanınmasına gidecek yolu açma anlamına geldiğini kaydediyor. Uzmanlar, Türkiye-AB ilişkilerinde bir "tren kazası" yaşanabileceğinin AB yetkililerince sıklıkla dile getirildiği bir dönemde ve 8 Kasım 2006'da açıklanması beklenen İlerleme Raporu öncesinde başlatılan Finlandiya girişiminin zamanlama açısından da dikkat çektiğini vurguluyor. Talat yönetimi Maraş'ı vermeye hazır Fin önerileri aslında, ilk olarak, Rum Yönetimi'nin Temmuz 2004'te açıkladığı, Eylül 2004'te ise AB'ye sunduğu '"askerî alanda gerilimin azaltılmasına ve Kıbrıs Türklerine yönelik güven artırıcı öneriler" içinde yer almıştı. Bu öneriler; "Maraş'ın BM denetiminde açılması, Magosa Limanı'nın AB denetiminde iki tarafın ortak kullanımına sunulması, Larnaka ve Magosa Limanlarında Türk işçi istihdam edilmesi" şeklinde sıralanmıştı. Rumların o dönemdeki önerilerini Türkiye ve KKTC, "gündem saptırma" olarak değerlendirmiş, zamanın KKTC Başbakanı Mehmet Ali Talat, önlemleri "hedef şaşırtmaca" diye nitelendirmişti. Talat, Maraş'a karşılık Magosa Limanı'nın ortak işletilmesi önerisine ise "bu ne cüret" şeklinde tepki göstermişti. Ancak, son yıllarda Türkiye ve KKTC hükümet yetkililerinin açıklamalarında bu çizgiden bazı sapmalar yaşandığı ve "ambargolara karşılık Maraş" denkleminin sıklıkla kurulduğu görülüyor. KKTC Cumhurbaşkanı Talat, zaman zaman "Maraş'ın kapsamlı çözümün bir parçası olduğu" bazen de "ambargoların kaldırılması halinde Maraş'ın açılabileceği" yönünde açıklamalarda bulunuyor. KKTC Cumhurbaşkanlığı Müsteşarı Raşit Pertev'in, Haziran 2005'te Brüksel'de Rumlarla tüzüklerle ilgili olarak yapılan görüşmelerde, "Türkiye'den habersiz olarak, izolasyonlar karşılığı Maraş'ı Rumlara vermeyi teklif ettiğinin" ortaya çıkması da bu konuda izlenen politikalara işaret ediyor. Taşınmazlarla ilgili yeni tazminat davaları gelebilir. Rum önerilerini bir paket halinde Türkiye'nin önüne koyan Fin önerisi, Maraş gibi ancak kapsamlı bir çözümün parçası olarak ele alınabilecek bir konunun ısrarla gündeme getirilmesi ile dikkat çekiyor. ASAM Kıbrıs Uzmanı Sema Sezer, Maraş konusunun, artık AİHM'deki gelişmeler nedeniyle "kapsamlı bir çözüm çerçevesinde varılacak uzlaşmayla egemenliğin devrinden" öte sonuçlar doğurmaya başladığını söylüyor. Sezer, Maraş'taki taşınmazların tamamının, KKTC Mahkemelerinde belgeleriyle tespit edildiği üzere Türk vakıflarına (Lala Mustafa Paşa ve Abdullah Ağa) ait olduğuna işaret ediyor. Sezer, "Ancak, Rumlar, İngiliz yönetimi döneminde Vakıf hukukuna aykırı bir şekilde ve sahte yöntemlerle bu Vakıf mallarını üzerlerine geçirmiş, üstelik AİHM'de Türkiye'den tazminat ve mallarının iadesi talebiyle dava konusu yapmıştır" tespitinde bulunuyor. AİHM'in sonbaharda açıklaması beklenen Arestis Davası'nın bu konuda emsal oluşturacak önemli bir pilot dava niteliğinde olduğunun altını çizen Sezer, AİHM'deki süreçle birlikte değerlendirildiğinde, Finlandiya önerisi doğrultusunda Maraş'ın BM denetiminde açılmasının; bir çözüme gerek kalmaksızın önce Rumların bu taşınmazlara yerleşmesini, sonra da mülkiyet davaları yoluyla Vakıf mallarına sahip çıkmalarını beraberinde getireceğine vurgu yapıyor. Türkiye'ye istihbarat darbesi vurulacak Sema Sezer, Magosa Limanı'nın AB ya da BM denetimine verilmesinin askerî ve istihbarat açısından ağır sonuçları olacağını ifade ederek, " Türk Barış Kuvvetleri'nin ikmal ve lojistik ihtiyaçları için Magosa Limanı'nı kullanmaktan mahrum bırakılması, Rumların Türkiye'nin Ada'daki askerî varlığı ve imkânlarının kısıtlanması amaçlarına hizmet edecektir" diye konuşuyor. Sezer, BM denetiminin gerçekleşmesi halinde, gelecekte BM Güvenlik Konseyi'nin alacağı kararlar çerçevesinde, Magosa Limanı'nın yabancı savaş gemileri ve uçakları tarafından kullanılması gibi gelişmelerin gündeme gelmesinin de sürpriz sayılmaması gerektiğini söylüyor. Sema Sezer, Ek Protokol'ün uygulanması ve limanların açılmasının, KKTC açısından ekonominin giderek Güney'e kaymasına da sebep olacağının altını çiziyor. Sezer, protokol'ün uygulanması halinde, Türkiye ile KKTC arasında gümrük birliği olmaması ve KKTC'nin doğrudan ticaret imkânına sahip olmaması nedeniyle KKTC ile ticaret ve yatırımın rasyonel olmaktan çıkacağını belirtiyor. Sezer, bu durumda Türkiye dışında diğer ülkelerle deniz ve hava ulaşımı olmayan KKTC'nin, giderek Rum ekonomisine daha bağımlı olacağını kaydederek, "En kötüsü de bir anlamda Türkiye tarafından ambargo uygulanır hale gelecektir" uyarısında bulunuyor. Rumlar Ceyhan'dan pay almak istiyor ASAM Uzmanı Sema Sezer, limanların açılması halinde Rum yönetiminin Ceyhan bölgesinden dünya pazarlarına dağıtılacak petrolün taşınmasında da en büyük payı alacağını vurguluyor. Sezer, Rumların tanker taşımacılığında dünya sıralamasında 6. durumda olduğuna dikkat çekerek, Türkiye'nin Rum gemilerine kısıtlamalarını sürdürmesi halinde ise Rum denizcilik sektörü için önemli bir darbe alacağını ve gümrük birliğinin sağlayacağı avantajları kaybedebileceğini belirtiyor.
http://www.millicozum.com/index.php?option=com_content&task=view&id=942&Itemid=26 |
|
Arslan BULUT 22.02.2007 Cumhurbaşkanı, Erdoğanı derhal azletmelidir!
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=77&ArticleID=4461 ***
Arslan BULUT 04.01.2007 Kissinger-Erdoğan görüşmesi ve Koşaner Paşanın verdiği Çankaya teminatı!
Tayyip Erdoğanın başbakanlığının önünde bir sürü engel vardı. Birileri sihirli değnekle ilgilileri hipnotize edercesine bu engelleri ortadan kaldırdı!
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=77&ArticleID=3838 ***
|
|
"AKP İddianamesi Cumhuriyet Başsavcılığına Sunuldu!
Anayasaya aykırı eylemlerin odağı haline gelen AKP kapatılmalıdır !
İşçi Partisi, Anayasaya aykırı eylemlerin odağı
haline gelen AKPnin kapatılması ve Başbakanlık
koltuğunda oturan R.T.Erdoğan ve diğer hükümet üyelerinin
cezalandırılmaları için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına
başvurdu. İşçi Partisi Genel Sekreteri Ferit İLSEVER,
tarafından 13 Nisan 2006 günü Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına
sunulan dilekçe ve ekinde yer alan İşçi Partisi Adalet
Komisyonunca hazırlanan AKP İDDİANAMESİ aşağıda
sunuyoruz.
*** Not: Bu yazının tamamını okumak istiyorsanız tıklayınız http://www.ip.org.tr/lib/pages/detay.asp?goster=haberdetay&idhaber=6 |
|
Millî Görüş Lideri Erbakan IMF ve Dünya Bankasından alınan kredilerin iç yüzünü açıkladı
13.09.2005 Sömürü tiyatrosu
http://www.milligazete.com.tr/index.php?action=show&type=news&id=7712 |
|
İsrail seninle gurur duyuyor!
Simon Peres niçin Tayyip Erdoğana hayran Tüm dünya kamuoyu İsrailin Lübnanı işgalini ve katliamlarını nefretle kınayarak izliyor. Mazlumların emperyalizm ve Siyonizme kini ve savaşma azmi artıyor. Türkiyede bu hisler çok daha güçlü ortaya çıkıyor. Sağlı sollu tüm partiler taban dedikleri Türk Milletinden kopmamak için bu konuda genellikle hümanizmin ötesine geçmeyen kınama açıklamaları yapıyor. ABDnin asla izni dışına çıkamamış siyaset kurumunun halkı kandırmak için ortaya serdiği klasik bir oyundur bu. Türk Milleti İsraile düşmandır. Ama bunlar düşman olamaz. O yüzden görüntüyü kurtarmak zorundadırlar. Bu kukla oyununu bırakırsak ve İsrailin en azılı Siyonistlerinden bakan Simon Peresin açıklamalarına kulak verirsek, sadece Türkiye için değil, Büyük Ortadoğu dedikleri bölge için çok açık bir gerçeği hemen görebiliriz.
Bu kadar basit. Peres AKP hükümetinin ilk aylarında da AKP bizim için Türk lokumu demişti. Bu sözleri ise Lübnanın güneyinde Kana Kasabasını İsrail kasapları bombaladıktan ve 50ye yakın çocuğu katlettikten hemen sonra söylendi. Rastlantı değil...
AKP iktidarına İsrail ne kadar hayran olsa yeridir. Çünkü AKP iktidarı, Türkiye Cumhuriyetinin İsraille en sıkı ilişkiler kuran, askeri, ekonomik ve siyasi her alanda işbirliğinin geliştirildiği ve en son İsrailin Lübnan işgalinde olduğu İsrail politikalarına Türkiye hükümetinin en çok angaje edildiği bir dönemin sorumlusudur. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde İsraile en çok resmi gezi AKP döneminde gerçekleşmiştir. En çok bakan, başbakan ve resmi heyet AKP iktidarı döneminde İsraile gitmiştir. Yine İsrailli bakan, başbakan ve cumhurbaşkanlarının Ankaraya en çok geldikleri dönem AKP iktidarı dönemidir. AKPnin TBMMde büyük bir çoğunluğunu ele geçirdiği son dönemde tarihimizde ilk defa Mecliste Türk-İsrail Dostluk Grubu kurulmuştur. 160ı aşkın İsrail Dostuyla en kalabalık dostluk grubunu AKPli milletvekilleri kurmuştur.
AKP iktidarı sayesinde İsrail sermayesi ilk defa Türkiyede stratejik kaynaklara el koymuştur. AKP iktidarı sayesinde İsrailin satın aldığı Türk toprakları ve gayrimenkulları kat kat artmıştır. Ve tüm bunlar ne zaman oldu? İsrailin Filistine en vahşice saldırdığı dönemde bu hayranlık duyulacak büyük dostluk inşa edildi. Filistin direniş liderlerinin suikastla katledildiği, Arafatın zehirlenerek şehit edildiği, Filistin mülteci kamplarında İsrailin büyük katliamlar gerçekleştirdiği ve İsrailin Filistin topraklarını duvarlarla bölüp, yeni işgallere giriştiği bir dönemde, Tayyip Erdoğan Pereste ve İsrail devletinde hayranlık uyandıracak bir bölgesel liderlik örneği ortaya koydu. Aslında sadece AKPye değil, Türkiyede gerici siyasi akımın tüm geleneğine ABD ve İsrail çok şey borçludur. Bugünden geçmişe tek tek örnekleri sıralayalım.
AKP Yahudi sermayesinin bekçisi Gericiler gözlerini kısıp, tüm dünyadaki Siyonist komplodan bahsetmeyi, uluslararası Yahudi sermayesinin başımıza ördüğü çoraplardan bahsetmeyi çok severler. Meğersem bu arka sokak tüccarlarının tüm derdi Yahudi sermayesinin desteğiyle biraz da kendi ceplerini doldurmakmış. AKP iktidarı sayesinde adeta masal kahramanı gibi adından o çokça bahsedilen uluslararası Yahudi sermayesi Koçu, Sabancıyı veya herhangi bir yerli acentayı da aşarak tüm endamıyla Türkiyenin içine girdi. AKP iktidarının ekonomideki en kahramanca (!) ve şiddetli olarak verdiği mücadele, dünyaca meşhur Yahudi tefecisi Sami Oferi Türkiyeye usulsüz ihaleler, kamu teşekküllerinin kanunsuz hisse satışları kanalıyla sokmak oldu. Yasalara karşı amansız bir mücadele veren Tayyip Erdoğan ve Kemal Unakıtan, bu talancı Yahudi sermayesine karşı çıkanları, ırkçı ve antisemitist olmakla suçladı. Böylelikle on binlerce Müslümanı helal sermaye, faizsiz kazanç, İslami kalkınma palavralarıyla kandırıp dolandıranlar, Türkiyeye Yahudi sermayesini fiilen, aracısız ilk sokan kazanç ortakları olma şerefine ulaştı. Sadece İsrail devleti değil, Yahudi sermayesi de sizinle gurur duyuyor. Sınırlar İsraile, Telekom CIA-MOSSADa Bu kadar yeter mi? Yetmez. Siyonistin hayranlığını kazanmak için daha çok hizmet gerekir. Devam edelim. Bugün İsrail Lübnanda bu kadar kolay katliamlar düzenliyorsa nedeni Suriye birliklerinin ABD ve tüm Batı dünyasının baskılarıyla Lübnandan çıkarılmış olmasıdır. Bu dönemde Abdullah Gül, Beşar Esadın kulağını çekip, akıllı olması için uyarmak gibi büyük bir misyon üstlenmişti. Washington, Tel Aviv ve Şam arasındaki mekik diplomasisi başarılı oldu diyebiliriz. Bugün Lübnan İsrailin saldırılarına karşı korunmasız. Suriye de saldırılacak ülkeler sırasına girdi. Ama AKP iktidarının İsraile hizmetleri bunlarla da sınırlı değil. Bilindiği gibi Lübnandan Suriyeyi çekilmek zorunda bırakan olaylar dizisi Hariri isimli Batı ve İsrail yanlısı bir sermaye babasının öldürülmesiyle başlamıştı. Lübnanda Soğuk Savaş döneminden kalma, Batı tarafından örgütlü işbirlikçi ve Ortadoğunun genel nüfusuna aykırı etnik gruplar Hariri lehine, Suriye aleyhine gösterilere başlamış, Müslüman Arap nüfus ise karşı gösteriler yapmıştı. Ama Hariri ailesine en ballı başsağlığı taziyesini yine AKP sundu. İsrail-ABD-İngiliz sermayesine paravanlık eden Haririnin Oger firması AKP sayesinde, Türkiyenin en büyük ve en kârlı kamu kuruluşuna, Telekoma el koydu. Bu özelleştirmenin ekonomik yağma olarak ihanet kısmını bir tarafa bırakıyoruz. Sadece istihbarat anlamında AKPnin, CIA ve MOSSADa ne büyük bir hizmet yaptığını daha geçtiğimiz haftalarda gazetelere yansıyan küçük bir haber ortaya çıkarıyor. Telekomda çalışan 10 İngiliz, ajanlık suçlamasıyla gözaltına alındı. Artık her gün ortaya çıkan Türk Ordusunun komutanlarına yönelik tele-kulak skandalları, suçsuz insanlara telefon kayıtları vesilesiyle komplolar düzenlenmesi olayları Türkiye için olağan olaylar haline gelmiştir. Sadece İsrail değil, CIA ve MOSSAD da sizinle gurur duyuyor. Bu arada AKPnin Türkiye-Suriye sınırlarını mayın toplama adı altında İsraillilere teslim etmek istemesini de hatırlatalım. İsrail daha ne ister?
Daha fazlasını da ister? İsrailin istekleri bitmez. Ve AKPnin tüccar kafalı olmakla övünen Başbakanı ve bakanları da bu isteklere hemen atlar. Tayyip Erdoğanın son İsrail gezisinde imzalanan ve büyük ticari proje, bölgesel barışın güvencesi, Türkiyenin liderlik misyonu olarak adlandırılan anlaşma bunlardan biri. İsrail Filistini parça parça işgal ederken, halkını da kendi topraklarında duvarlar örerek hapsediyor. Tayyip Erdoğan ise bu duvarların çevireceği bir serbest ticaret ve sanayi bölgesinde İsrail-Türk sermayesinin ortaklığıyla İsrail ile Filistin arasında ekonomik ve ticari ortaklık temelinde barış köprüsü kurmak hayalleri kuruyor.
İsrail Filistin halkından gasp ettiği topraklarda Filistinlileri karın tokluğuna işçi (ya da köle diyelim) olarak çalıştıracağı kârlı çalışma kampları kurma derdinde. Kendi güvenliğine çok düşkün olduğu için Filistinli işçileri Tel Avivde Kudüste görmek istemiyor. Ve bu toplama kampına bulduğu en iyi ortak Tayyip Erdoğan. Kendisinin Filistinlileri de ikna edeceğini umuyorlar. Filistinlilere AKP eliyle İsrailden gelecek barış ve özgürlük ancak böyle olur. Serbest ticaret ve sanayi bölgesinin duvarlarına da büyük harflerle şu sloganları yazsınlar: Arbeit macht frei, Kazancımız faizsiz ve helâldir. Arafatın ölümüne sevinen Müslümanlar Arafatın ölümüne dünyada en çok kimler sevindi? Hatırlayalım. Bush bunu terörizmi kapatacak yeni bir dönemin başlangıcı olarak adlandırdı. ABDye göre zaten dünyadaki tüm Ulusal Kurtuluş Hareketleri ve liderleri teröristtir. Zamanında Atatürk için de ABD gazeteleri ve devlet adamları eşkıya derdi. Arafat ölünce İsrail resmi bayram ilan etti. Sokaklarda Siyonistler dans etti. Türkiyede ve tüm Müslüman dünyada ise halk adeta Filistin direnişinin adı haline gelmiş Arafat için yas tutarken, bir büyük dış politika atılımı için daha heyecanlanan Abdullah Gül tıpkı Bush gibi sevincini saklayamadı. Bundan sonra barış için daha uygun bir ortamın ortaya çıktığını duyurdu. Barış dedikleri, teslimiyet ve esaret. Arafat yaşarken gerçekten de buna asla boyun eğilmeyeceği ortadaydı. HAMAS ve El Fetih gerginliğine bu yüzden İsrail gibi en çok AKP sevindi. HAMAS lideri Türkiyeye çağrıldığında Tayyip Erdoğan ABD ve İsraildeki efendilerini kızdırmamak için kendisinden köşe bucak kaçtı. Dünyaya da Biz Haması terörizmden vazgeçirmek için çağırdık dediler. Kendi tabanlarına ise yüzsüzce İslamcı bir Filistin iktidarını destekledikleri propagandasını yaptılar. Sonunda yine İsraili memnun etmeyi başardılar.
K. Iraka girmek delilik, Lübnanda İsrail emrine girmek fırsat AKPnin İsrail için yapabileceği daha ne kalmış olabilir diyenler biraz beklesin. AKPnin kalan son bir hizmeti var: AKP İsrail için paralı askerlik yapmak için fırsat kolluyor. İsrail her gün tepeden Lübnana bomba ve füze yağdırıyor. Ancak karada Lübnan işgali tıkanmış durumda. ABDnin Irakta yaşadıkları İsraili oldukça korkutmuş gibi. Hizbullah direnişi kolay bir İsrail zaferinin bu sefer mümkün olmadığını açıkça gösteriyor. Ateşkes olsun olmasın tartışması buradan kaynaklanıyor. İsrailin Lübnanı işgal edemeyeceği ortaya çıktı. ABD önderliğinde uluslararası bir gücün Lübnanı işgal etmesini istiyor. ABD buna dünden razı. Ama önce Güney Lübnandaki halkın tamamen katledilmesini veya göç ettirilmesini istiyor. Lübnanda ortaya çıkan yeni Arap direnişinden onlar da korkuyor. Bu yüzden Bush ve Rice İsraile ateşkese kadar biraz daha vakit vermek gerektiğini savunuyor. Tüm Batı dünyası Arap direnişine karşı İsrailin düzenleyeceği soykırım için verilen bu süreyi onayladı. BM zaten Irak işgalinden önce tarihin çöplüğüne atılmış bir sahtekarlık anıtı haline gelmişti. Şimdi ise İsrail katliamlarını resmi onaylayan mercii durumunda. Türk askerine ve milletine haince saldıran ABD ve İsrail uşağı PKK teröristlerine karşı K. Iraka girmeyi delilik ve duygusallık addeden AKP, ABD ve İsrailin Lübnana Türkler uluslararası güç olarak girsin teklifine büyük bir sevinçle evet dedi. Zaten İsraili tüm laf ebeliklerine rağmen bir kez bile Lübnan saldırılarından dolayı kınamayan AKP, kendisine biçilen yeni görevi memnuniyetle kabul etti. Bush-Olmertin güvendiği savaş gücü AKP İşte AKP için bölgesel liderlik fırsatı doğdu. İsrailin paralı askeri olarak Arap direnişine karşı Türk çocukları Güney Lübnana sokulacak. Hem Tayyip Erdoğan hem de Abdullah Gül buna ilkesel olarak onay verdiler. Hatta Tayyip Erdoğan heyecanla Blair ve Bushla konuyla ilgili görüşmelere başladı. İşte Cüneyt Zapsunun ABDde bahsettiği kullanılma fırsatı. Hem ecdadımızın, Osmanlının topraklarına gidiyoruz palavralarıyla iki yüzlü propaganda da yapabilirler. Oysa Hizbullah ve Filistin sözde barış gücüne tamamen karşı. Gelenlerin bedel ödeyeceklerini açıkça duyurdular. Bu gücün amacı Güney Lübnanı İsrailin güvenliği için işgal etmek olacak. İsrail Lübnandaki Arap direnişinden böyle kurtulmayı hayal ediyor. ABD ise Lübnandan Suriyeye sıçramayı planlıyor. Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan BM kararı olsun gidelim diyor. Hiç merak etmesin. Irakın işgalini gecikmeli olarak onaylayan BM bu sefer erkenden Lübnanın işgali için karar verir. ABD ve İsrailin uluslararası gücü bu kadar çok istediği bir dönemde, Tayyip Erdoğan bu işgal gücüne barış gücü adı vererek hemen gönüllü yazıldı. İsrailin yeni katliam sorumlusu Başbakan Olmert en çok güvendiği kişilerden birinin Tayyip Erdoğan olduğunu açıkça söyledi. Barış gücü dediklerinin ne olduğunu da gizlemeden ortaya koydu: Türk hükümetine çok güveniyoruz. Güney Lübnana BM kararıyla yerleşecek güç, savaşçı birliklerden oluşmalıdır. İçinde Fransa, İngiltere, İtalya, Türkiye ve Avustralya yer alabilir. Onlar gelir gelmez ateşi kesebiliriz. İşte Tayyip Erdoğanın çokça bahsettiği ateşkes ve barış gücü çözümü budur. İsrail için savaşçı birlikler Lübnanı işgal edecek. İsrailin 60 yıldır ezemediği Arap direnişi böylelikle bölgenin 1. Dünya Savaşından kalma eski sömürgeci güçleriyle ezilecek. Türk askeri ise kendi ülkesini de bölecek olan Ricein bahsettiği Yeni Ortadoğu Düzeni için gurkalık yapacak. Zaten Tayyip Erdoğan dememiş miydi: Büyük Ortadoğu Projesinin eşbaşkanı biziz. Şimdi yaptıkları da tüm Ortadoğuyu parçalamak olan bu projeye taşeronluk. Olmert Lübnana NATOnun gelmesini isterken, Tayyip Erdoğan PKKya karşı Türkiyenin güvenliğini NATO sağlasın dedi. Aynı günlere rastlayan bu demeçlerdeki paralellik rastlantı değil. Türkiye değil tüm Ortadoğuyu NATO kanalıyla ABD-İsrail işgali altına almak istiyorlar. Bölücülüğü azdırıp, Türk askerini PKKnın önüne canlı hedef gibi atan AKP iktidarı, bu sefer Mehmetçiki ABD- İsrail ordusunun emrine verip kurban etmek istiyor. Eğer bunu gerçekleştirebilirlerse sadece ABD ve İsrail AKPyle gurur duymaz, İsraildeki işgalci Yahudiler ve ABDnin emperyalizmin tehlikeli yönlerinden korunan tüm vatandaşları da sonsuz vefa borcu hisseder. Yahudi Cesaret Ödüllü tek başbakan Tayyip Erdoğan ise İsraile bu kadar hizmetten sonra emeklilik hayatını belki de İsrailde devam ettirmek istiyordur. Vahdettin İngiliz gemisiyle Maltaya kaçmıştı. Amerikan Yahudi Konseyinden Yahudi Cesaret Ödülü olan Davut Boynuzunu alan sadece Türkiyeden değil, tüm Müslüman dünyadan tek devlet adamı Tayyip Erdoğandır. Bir gün İsraile gidip, orada yaşamak zorunda kalırsa İsrailliler kendisini omuzlarına alıp: İsrail seninle gurur duyuyor diye karşılayabilirler. Tabii hâlâ sığınabilecekleri bir İsrail kalır mı bilemeyiz. Onu da Ortadoğu halklarının mücadelesi tayin edecek. Yahudi cesaretine karşı bizlerin cesaretinin mutlak ağır basacağını düşünüyoruz.
http://www.turksolu.org/116/arslan116.htm |
|
GÜLEN, RTE VE AVANESİ ADL HİZMETÇİSİ
|
|
Türkiye - İsrail İşbirliğinde Yeni Gelişmeler Ahmet Varol, 29 Aralık 2005 Perşembe, İstanbul, es-Sebil gazetesi
Türkiye, İslâm dünyasında İsrail işgal devletiyle en sıkı münasebetler ve işbirliği içinde olan ülkedir. İşgalci siyonist devletle işbirliği bu devletin kuruluşuyla birlikte başlamıştır. Türkiye aynı zamanda işgalci siyonist devleti ilk tanıyan devletler arasındadır. Bu işbirliğini "İslâmî" veya muhafazakâr çizgide görünen partilerin iktidara gelmesi de önleyememiştir. Hatta bu gibi partilerin iktidara geldiği dönemlerde söz konusu işbirliğinin trendinde bir yükseliş bile göze çarpmaktadır. Son AKP iktidarında da böyle olmuştur. Geçtiğimiz yaz işgalci siyonist devlete görkemli bir ziyaret gerçekleştiren başbakan Receb Tayyib Erdoğan bu devletle ekonomik işbirliğini geliştirmek için birçok anlaşmaya imza attı. Daha sonra Türkiye ve İsrail'in işbirliğiyle Ortadoğu'da nitelikli sanayi bölgeleri kurma amaçlı muhtelif projeler geliştirildi. Galataport ihalesi olarak bilinen büyük bir ihale, üstü kapalı bir şekilde işgalci siyonist devletin önemli şirketlerinden Ofer Kardeşler Şirketi'ne verildi. Öyle ki Türkiye'deki birçok sanayici böyle bir ihalenin açıldığından kendilerinin haberlerinin bile olmadığını dile getirdi ve: "Haberimiz olsaydı biz de talip olurduk" diye açıklama yaptılar. Onların bu açıklamaları hükümetin söz konusu ihaleyi işgalci siyonist devletin Ofer Kardeşler Şirketi'ne kapalı kapılar ardında verdiğini gözler önüne seriyordu. Bu sıralarda ihaleyle ilgili bazı itirazlar bulunduğundan kesinleşmeyi bekliyor. Kesinleşmesi durumunda Ofer Kardeşler Şirketi İstanbul'un önemli tarihi merkezlerinden Karaköy'e büyük bir ticaret merkezi, oteller ve uluslar arası liman inşa edecek ve burayı işletme, üzerinden para kazanma hakkına sahip olacak. Karşılığında ise devlete 3,5 milyar Euro ödeyecek. Ama bu parayı 49 yıl gibi oldukça uzun bir süre içinde ödeyeceğinden devlete bir yararı olmayacak. Oysa kendisi böylesine büyük bir ticaret merkezini, otelleri ve limanı işletmekten büyük çıkarlar elde edebilecek. Belki devlete 49 yılda ödeyeceği parayı kendisi bir yılda kazanacak. Üstelik yahudi şirketine bu paranın kazandırılması hatırına İstanbul'un en eski semtlerinden biri durumundaki Karaköy'ün tarihi vechesi, görünümü de değişmiş olacak. Galataport ihalesinin başbakan Receb Tayyib Erdoğan ile Maliye bakanı Kemal Unakıtan'ın, Ofer Kardeşler Şirketi'nin başkanı Sami Ofer'le yaptıkları özel görüşmeler vasıtasıyla bu şirkete devredildiği tahmin ediliyor. Çünkü Erdoğan ve Unakıtan'ın ihalenin verilmesi öncesinde Sami Ofer'le bazı özel görüşmeler yaptığı kesinlik kazandı. Mevcut hükümetin Ofer Kardeşler Şirketi'ne önemli bir kıyağı da 2005 yılının Ocak ayında, Türkiye'nin en büyük petrol şirketi durumundaki Tüpraş'ın % 14.76'sını oldukça ucuz bir fiyata satması oldu. Sami Ofer yine kapalı kapılar ardında gerçekleştirilen satış işlemiyle Türkiye'nin en büyük petrol şirketi Tüpraş'ın % 14.76'lık hissesine 446 milyon dolar gibi bir fiyatla sahip oldu. Oysa aradan dokuz ay bile geçmeden aynı şirketin % 51'lik kısmı Shell-Koç grubuna 4 milyar 140 milyon dolara satıldı. Bu satış sonrasında Tüpraş'ın % 14.76'sına tekabül eden kısmının değeri 1 milyar 200 milyon dolara çıkmış oluyordu. Yani Sami Ofer'in hissesi durduğu yerde dokuz aydan daha kısa bir süre içinde 754 milyon dolar değer kazanmış oluyordu. Üstelik satış işlemini iktisatçı gözüyle tahlil edenler Tüpraş'ın gerçek değerinin bu fiyatın da bayağı üstünde olduğunu, % 51'lik hisse için verilen 4 milyar 140 milyon dolar paranın da az olduğunu ifade ediyorlardı. Yani Sami Ofer'e Türkiye'nin en önemli petrol şirketinin % 14.76'lık bir kısmı gerçek değerinin iyice altında bir fiyatla peşkeş çekilmişti. Bu peşkeş çekme işlemi ise Erdoğan ile Unakıtan'ın yaptığı özel görüşmeler vasıtasıyla kapalı kapılar ardında gerçekleştirilmişti. Mevcut hükümetin siyonistlerin işine yarayacak önemli bir işlemi de geçtiğimiz günlerde çıkarılan ve yabancıların Türkiye'de toprak satın almalarını kolaylaştıran kanunu yürürlüğe sokması oldu. Bu kanun Türkiye'nin topraklarında da gözü olan siyonist locaların paralarını kullanarak bu ülkede açıktan mülk sahibi olmalarına imkân sağlayacak. Türkiye'yle İsrail arasındaki işbirliği ve yardımlaşma bugünlerde de askeri alana kaymış görünüyor. Bu konudaki son sıcak gelişmeler Türkiye Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Faruk Cömert'in İsrail'e üç günlük ziyaret gerçekleştirmesiyle başladı. Ardından İsrail Genelkurmay başkanı Dan Halutz 22 Aralık 2005 tarihinde Türkiye'yi ziyaret etti. Halutz, ziyareti esnasında Türkiye Genelkurmay başkanı Org. Hilmi Özkök, cumhurbaşkanı Ahmet Nejdet Sezer ve başbakan Receb Tayyib Erdoğan'la görüşme yaptı. Halutz'un ziyaretiyle ilgili muhtelif yorumlar ve değerlendirmeler yapıldı. Haberlere yansıdığına göre Halutz'un öncelikli taleplerinden biri İsrail komandolarının Türkiye'deki zor arazi şartlarında eğitim görmelerine imkân sağlanmasıydı. İşgal devletinin genelkurmay başkanı kendi komandolarının Türkiye'deki kar ve dağ şartlarında eğitim görerek bu tarz arazi şartlarına alışmalarını istiyordu. Tabii onun böyle bir talepte bulunması: "Bunu ne için istiyor?" sorusunun da akla gelmesine sebep oldu. Bazılarının yorumlarına göre böyle bir talepte bulunmasının amacı İran'a karşı herhangi bir savaş haline hazırlıktı. Diğer bazı yorumcuların iddialarına göre İsrail'in Türkiye'de de gözü olduğundan ileride Türkiye'yle herhangi bir savaşa girmeyi muhtemel görüyor, bu yüzden askerlerinin şimdiden Türkiye arazisinin şartlarına alışmalarını istiyordu. Halutz'un ziyareti esnasında gündeme gelen konuların içinde İran'a ve Suriye'ye karşı işbirliği de vardı. Ancak bu konuda resmi ağızlardan net bir bilgi verilmiş değil. Ziyaretle ilgili olarak bazı haber kaynaklarında Halutz'un Türkiye'den Suriye ve İran'la ilgili istihbarat raporlarını istediği de vurgulandı. Talep edilen istihbarat raporlarının içinde bazı harita verilerinin de olduğu aynı haberlerde dile getirildi. Dikkat çeken önemli bir husus da Halutz'un bu ziyaretinin ve söz konusu konuların gündeme gelmesinin CIA ve FBI başkanlarının Türkiye'ye ziyaretler düzenlemelerinin hemen ardından gerçekleşmesiydi.
http://www.vahdet.com.tr/filistin/dosya5/1498.html |
|
AKP'nin PERDE ARKASI Yazar Milli Çözüm Araştırma Ekibi
Karasinekler, iltihaplı yaraları arayıp kondukları gibi, Siyonizmin süvarileri de makam ve menfaat düşkünlüğü dışa vurmuş tipleri bulup, onları kendi milletine ve ülkesine karşı kullanmakta ustalaşmıştır. ABD'nin eski Ankara Büyükelçisi Morton Abramowitz de (aslen Yahudi olup Siyonizmin Türkiye ve Ortadoğu stratejisti) Refah Partisi İstanbul Beyoğlu İlçe Başkanı Tayyip Erdoğan'ı keşfetmesinden sonra Erdoğan malum medya marifetiyle toplum gündemine taşınmış, İlçe Başkanlığından İl Başkanlığına, oradan belediye başkanlığına ve derken Parti kurulup başbakanlık adaylığına varan hızlı yükseliş tirendi başlatılmıştır. Erdoğan'ın Abramowitz'le Kasımpaşa'daki özel bir vakıfta başlayan tanışıklıkları, belediye başkanı seçilme öncesi ve sonrası Belediyenin Florya tesislerindeki görüşmelerle devam etmiş, ardından Tayyip Erdoğan'ın Amerika ziyaretleri yoğunlaşmıştır. İlk defa 17-21 Nisan 1995'te başlayan, daha sonra 17-22 Kasım 1996, 20-23 Aralık 1996, Cezaevine girmeden hemen önceye rastlayan 1 Mart 1998 ve yine 16 Temmuz 2000 tarihlerinde tekrarlanan ABD gezileri bunların bazılarıdır. Tayyip Erdoğan'ı Belediye makamında 15 Ekim 1996 günü ziyaret eden Abramowitz'in "Siz İstanbul'u yönetip yıldızınızı parlatabildiğinize göre, Türkiye için de çok şey yapabilirsiniz!..." sözleri basında yer almış ve "Tayyib'in bazı şartları kabul etmesi halinde, ABD'nin kendisini başbakanlığa hazırlayabileceği mesajı" şeklinde yorumlanmıştır. Hatta o günlerde bazı gazeteler "Abramowitz Erbakan'ın yerine Tayyib'i hazırlıyor" manşetlerini atmıştır.[1] Abramowitz ise zaten bu gerçeği çok önceden ve Ertuğrul Özkök'ün köşesinden şöyle açıklamıştır: "Evet, kravatlı ve daha şehirli kılıklı görünen Erdoğan'ı Erbakan'a tercih ederiz"[2] Bilindiği gibi her olayın bir görüneni var, bir de derinliği!... Temel fizik kuralıdır, "derinlik kolay oluşmaz, zaman gerektirir!" Şimdi AKP'ye derinlemesine bir bakalım. İlk göze çarpan ilişki, Korkut Özal-Tayyip Erdoğan ilişkisi. Gözü keskin insanlar, AKP üzerindeki Korkut Özal hakimiyetini açıkça görebilir. İşte ilginç ve esrarengiz danışman ve gizli kabine bakanı (!) Cüneyt Zapsu'ya bakın. Beynelminel ve önemli bir adam. Tayyip Beyin danışmanı, Korkut Özal'ın da bir numaralı adamı. Korkut Özal'la Cüneyt Zapsu'nun birlikteliklerini anlamak için, Demokrat Parti'yi hatırlamak yeterli. Zapsu, Korkut Özal'ın Demokrat Parti Başkanlığı döneminde, O'nun Genel Başkan Vekilliğini yapmıştı. Peki Mücahit Arslan ismini hiç duydunuz mu? AKP Diyarbakır Milletvekili İhsan Arslan'ın oğlu. Eğer hükümetle bir işiniz varsa ve işinizin görülmesini istiyorsanız, tek adres olarak Mücahit Arslan gösteriliyor. Bu zat "olsun" dedi mi, hükümette olmayacak işiniz yokmuş! Bu kadar etkili olan Mücahit Arslan Tayyip Bey'in "kare aslarından" biri. Yine ilginçtir, Tayyip Bey'le Mücahit Arslan'ı tanıştıran isim de Korkut Özal'mış. Dikkat ederseniz bu kişiler Hükümet üzerinde en etkili isimler olmasına rağmen, hiçbiri ön planda değil. Daha etkili olmak için, etiketsiz olmak, yani perde arkasında durmak gereğinin farkındalar. Bu yüzden Milletvekili bile olmadılar. Çünkü: "göz önünde olmak, gözlerin üzerinizde olması demektir". Bu da, derinlik teorisine ters düşmektedir!?.. Şimdi derinliğin ilk oluşum dönemine gidelim. Yani MSP'li yıllara dönelim. Bilenler bilir, Milli Görüş içinde ilk ayrılış MSP döneminde yaşanmıştı. Ayrılık hareketinin başını çekense, tabii ki Korkut Özal'dı. 1977 MSP Kongresinde Hoca'ya karşı aday olmuştu... Şimdi, 10 puanlık uzman sorusu; peki Korkut Özal'ın o sırada en yakın destekçisi kimlerdi? Tayyip Erdoğan, Bülent Arınç... Nerden baksanız, Tayyip Erdoğan-Korkut Özal-Bülent Arınç işbirliğinde, çeyrek asrı aşan bir derinlik var. Yani siyasette hiçbir şey tesadüf değildir. Ve Korkut Özal, bu derinliğin ilk perdesidir. Daha derin kökleri ise, K.Özal'ın, yıllar önce katıldığı bir Star TV Kırmızı Koltuk programında sarf ettiği; "Türkiye İsrail'in liderliğinde oluşacak bir Orta Doğu ortak pazarına girmelidir!" sözlerinde gizlidir. Tayyip Erdoğan'ın Abramowitz'in ziyaretinden sonra Erbakan Hoca'dan uzak durmaya başladığı ve Hoca'nın İstanbul'daki açılış törenlerine bile katılmadığı da dikkat çekici bir ayrıntıdır.[3] Erbakan Hoca, elbette bütün bunların farkındadır. Ama O, hem İstanbul'da büyük başarılar kazanılması yolunda bu rüzgardan yararlanmayı, hem de T.Erdoğan'ın bu tuzaktan kurtulacağını ummaktadır. Ve tabi içimizden bazıları şimdilerde her ne kadar "biz bu hıyanetleri yeni anlamaya başladık" deseler de, aslında Erbakan Hoca'ya bir rakip hazırlanmasından ve Milli Görüşün altının oyulmasından gizli bir memnuniyet duymaktadır. O sırada Abramowitz-Erdoğan görüşmelerini ayarlayan kişilerden birisi ise gazeteci Ruşen Çakır'dır. Ruşen Çakır 1992'de Türkiye'ye gelen CIA Ortadoğu şefi ve Yahudi asıllı Graham Fullerle görüşüp, ılımlı Amerikancı İslamcılar hakkında bilgiler verip onların ele başlarıyla buluşmalarını da sağlamıştı. Bunun arkasından Çakır, Graham Fullerin de yetkili olduğu Rand Corporotion'dan burs alarak Amerika'ya yollanmıştır. Daha sonra Milliyet Gazetesine "özel Muhabir" atanan Ruşen Çakır İsrail'e gidip birkaç ay kalmıştır. Ruşen Çakır şimdi de, Dönme İsmail Cem'in YTP'sine katılmıştır. 312-2'den aldığı cezanın onanmasından bir gün sonra 28 Eylül 1998'de, ABD'nin İstanbul başkonsolosu bayan Caroline Hagins, Tayyip Erdoğan'ı Belediye makamında ziyaret edip, Washington'un talimatıyla, "bu tür gelişmeler, Türkiye demokrasisine olan güveni azaltır" açıklamasını yapmıştı. Oysa aynı ABD yetkililerinin Erbakan'a karşı girişilen, haksız yere partilerini kapatma, hükümetini yıkma ve cezaevlerine tıkma olayları karşısında sessiz ve tepkisiz kalmaları dikkatlerden kaçmamıştı. Tayyip Erdoğan'ın AKP'yi kurmadan önce 18 Temmuz 2001'de İsrail büyükelçisi David Sultan'la bir görüşme yaptığı ve Ona "Yeni oluşacak partinin İsrail ve ABD politikalarına asla ters düşmeyeceği" yolunda garanti verdiği konuşulup yazıldı. Bu David Sultan, uzun yıllar İsrail ordusunda görev yaptıktan sonra dışişleri kadrosuna alınan azılı bir İslam düşmanıydı...[4] Hatırlanacağı gibi, daha önceleri Erbakan Hoca'ya "İsrail ve Amerikan karşıtı politikaları terk edelim" teklifini getiren kişi olan Korkut Özal da Tayyip Erdoğan'ın fikir babalarındandı. Tayyip Erdoğan ve ekibinin, AKP'yi kurma aşamasında ABD Büyükelçiliğinde görevli üst düzey mason, müsteşar Lawrence ile sık sık görüştükleri ve yine Abdullah Gül'ün İngiltere Büyükelçisi Sir David Logan'ı makamında ziyaret edip parti çalışmaları hakkında bilgilendirdiği basına sızdı. Ve zaten Londra Üniversitesi Öğretim Üyelerinden Türkiye Uzmanı Dr. Andrew Mango, Abdullah Gül'ün sık sık ABD ve İngiltere'ye giderek görüşmeler yaptığını açıklamıştı.[5] Dış güçlerin, T.Erdoğan'ın seçimlere sokulmayarak mağdur edilmesini ve bu durumun merhamet istismarıyla AKP'ye birkaç puan daha getirmesini ve böylece kendilerine daha yakın gördükleri ve güvendikleri Abdullah Gül'ün genel başkanlığa seçilmesini kurguladıkları da sezilmeye başlanmıştı. Ve zaten SP'li Mehmet Bekaroğlu'nun T.Erdoğan'a da yarayacak olan kanun değişiklikleri teklifine AKP yönetiminin özellikle ilgisiz kalmaları da bu görüşümüzü haklı çıkarmaktaydı... Ve AKP'ye hangi zihniyetin hakim olduğunu ortaya koymaktaydı... Başsavcı Sabih Kanadoğlu'nun itirafıyla, affa uğrayan katillerin, çetecilerin ve ırza tecavüzcülerin bile milletvekili olabildiği, ama 312. mağdurlarının engellendiği bir uygulamaya AKP'lilerin razı olmaları, insanların kafalarını karıştırmaktaydı. Ülkemize hıyanet ve hakaretleriyle meşhur AB'nin eski Türkiye temsilcisi bayan Karen Fogg da "Erdoğan'ın Hıristiyan Demokratlara benzediğini, sol ve sağın boşalttığı alana yöneleceğini, siyasal ve ekonomik bakımdan batılı değerlere yanaşacağını ama bunlara ahlaki ve kültürel bakımdan yerli öğeler katacağını ve başarılı olacağını" ortaya atmıştı.[6] Böylece, AKP'nin IMF zehirine, yerli çikolata sürerek millete yutturacağı anlaşılmıştı. Daha da düşündürücü olanı, Tayyip Erdoğan'ın Yenilikçi Hareketine meşhur Siyonist ve CIA ajanı Graham Fuller'in tam destek vermesiydi... Fuller, Türkiye'de artık Kemalizm'in modasının geçtiğini ve "ılımlı İslam"a öncülük etmesi gerektiğini ileri sürmekteydi. Bir röportajında "Fazilet Partisindeki gençlerin baskın çıkacağı ve Yenilikçi Hareketin ılımlı İslama liderlik yapacağı" kehanetini dile getirmekteydi!?..[7] Batılı güçlerin ve masonik merkezlerin sık sık seslendirdiği "ılımlı İslam", Siyonizmin sömürü saltanatına taşeronluk yapacak... Kuran'ın adalet ve asaleti öngören kurum ve kavramlarını teferruat sayıp yozlaştıracak... Müslümanları köle ruhlu, uysal ve uygar(!) vatandaşlar haline sokacak bir anlayışı ifade etmektedir. Türkiye için tasarlanan "ılımlı İslamın" siyasi aktörlüğüne: "Biz din eksenli parti değiliz..." "Dinsel milliyetçiliği reddederiz..." "Adil Düzen, faizsiz sistem, İslam Birliği gibi içi doldurulmamış kavramları terk etmişiz, değişmişiz..." "Milli Görüş markasıyla alakamızı kesmişiz..." itirafında bulunan Tayyip Erdoğan... Dini önderliğine ise Fethullah Gülen seçilmiştir. Bunlara sorarsanız, hakkında açılan mahkemelerden kaçarak Amerika'ya sığınan Fethullah Gülen'in bu davranışı "Hicret", Mason zenginlerin yüz binlerce dolar karşılıksız burs vererek Tayyib'in kızlarını, oğlunu ve gelinini Amerika ve İngiltere'de okutması, başörtüsü yasağından kaynaklanan bir "mağduriyet"tir. Açıkça görüldüğü gibi dini kavramları ve manevi duyguları istismar etmek, bunların mesleğidir. Evet, Peygamber Efendimiz, Mekke'den Hicret etti ama, önce Medine'de müsait bir ortam meydana getirdi. Halbuki şu andaki Amerika hala zulmün ve Siyonizmin kalesidir. İkincisi, Peygamberimiz önce sahabesinin en fakir ve çaresiz olanlarını... Bir müddet geçince orta halli bulunanları ve nihayet kısmen iyi durumda sayılanları Medine'ye göndermiş... Böylece hepsini emniyete aldıktan sonra en tehlikeli döneme Hz.Ali ve Ebubekirle birlikte kendi hicretini ertelemişti... Halbuki hoşgörü edebiyatıyla, dünyadaki bütün dinlerin karışımıyla ortaya çıkarılan Siyonist Moon tarikatının temsilcisi gibi davranan kişi, en küçük bir baskı karşısında Amerika'ya önce kendisi kaçıyor, ardından ekibinden bir iki zengin ve saygın kimseyi çağırıyor... Binlerce talebesini ise kendi haline terk ediyor... Bunun adı da "hicret" oluyor!.. Ve yine on binlerce kız evladımızın, okullarının önünde en temel haklarından mahrum edildiği bir ortamda, Tayyip Erdoğan'ın kızlarının bu mağdur ve mazlum yavrularımızın yanında ve arkasında mücadele etmesi gerekirken, tutup, hem de kaynağı karanlık ve kıskandırıcı imkanlarla Avrupa ve Amerika'ya kaçırması "mecburiyet" sayılıyor!.. Üstelik artık başörtüsü AKP için öncelikli sorun olmaktan da çıkmış bulunuyor. Hem, Türkiye'de Müslümanların eğitim özgürlüğünün kısıtlandığından ve bu yüzden çocuklarını yurt dışına kaçırmak zorunda kaldığından bahsediyor, hem de başörtüsünün öncelikli sorunları olmadığını beyan ediyor!... Her konuda olduğu gibi bunda da çelişkiye düşüyor. Ve zaten Fethullah Gülen tarafından, başörtüsü sadece teferruat kabul ediliyor!.. Mayıs-2000 de gerçekleşen ABD ziyaretinde Tayyip Erdoğan, orada yaşayan Fethullah Gülen'le görüşmüş ve kuracakları partinin genel politika ve projelerini konuşmuşlardı. Bu arada Erdoğan-Gülen arasındaki köprü görevini eski radikal İslamcı yazar bilinen ve "Mekke Resullerin Yolu" gibi kitaplarını şimdi inkar eden Ali Ünal yürütüyor, İstanbul Washington arasında mekik dokuyor. Fethullah Gülen-Tayyip Erdoğan partisinin teorik temellerinin hazırlanmasına Yeni Şafak yazarı Fehmi Koru katkıda bulunuyor... Ve yine Fethullah Gülen'in onursal başkanlığını yaptığı ve İshak Alaton, Üzeyr Garih gibi Musevi iş adamlarına ödül dağıttığı Gazeteciler Ve Yazarlar Vakfının düzenlediği meşhur Abant Toplantılarında bu yeni oluşumun siyasi zihniyet ve şahsiyetleri eğitilip yetiştiriliyordu. Bugün AKP'de siyaset yapan Bülent Arınç, Ali Coşkun, Cemil Çiçek ve Prof. Burhan Kuzu gibi isimler Abant Toplantılarını kaçırmıyordu... Bülent Arınç, Saadet Partisi Genel Başkanlığı kendisine verilecek hevesiyle günlerce bekleyen, olmayınca AKP'ye geçen ilkeli bir isim!... Eğer Genel Başkanlık verilseydi şu anda Milli Görüşü savunurdu... Ve geçenlerde, sayesinde Amerika'nın Türkiye'yi telefonla yönetmeye başladığı, döneminde hırsızlık ve soysuzluğun meşrulaştığı ve ABD hatırına bulaştığımız Körfez Savaşıyla ülkemizin 50 Milyar dolar zarara uğratıldığı Turgut Özal için "Eğer yaşasaydı gidip şortunu öperdim... Çünkü Özal şortla asker teftiş ediyordu" diyecek kadar da, ordumuza karşı içlerinde bir hınç besledikleri ortaya çıkıyordu... Halbuki zaman zaman bazı yamuk ve yanlış kafalar çıksa da, ordumuz vatanımızın ve bağımsızlığımızın sigortasıdır ve komuta kademesinde, Milli Şuur giderek ağırlık kazanmaktadır. Ve zaten Tayyip Erdoğan'ın 90 yıllarında Trabzon'daki bir miting konuşmasında ordumuzu hedef alan sorumsuz ve seviyesiz sözleri de, aslında davamızı ve Erbakan Hocamızı sıkıntıya sokmaya yönelik kasıtlı bir ucuz kahramanlıktı... Çünkü ilk yıllarında belki yeterli eğitimi almamış askerlerimizle PKK mücadelesi başlatılmış olabilir-bu da tabiidir. Çünkü hiçbir devlet teröristlere, siz katliama devam edin, benim eğitilmiş askerim yok diyemez- Ama 1983'lerden sonra terörle mücadele için özel eğitimli birlikler oluşturulmaya başlanmıştı. 1990'larda ise tamamen hazırlıklı ve her bakımdan donanımlı olan güvenlik güçlerimiz, bütün Siyonist ve emperyalist dünyanın desteklediği PKK terörüne karşı üstün başarılar kazanmaktaydı. Mayası ve marifeti belli olan Çevik Bir ekibiyle sıkı fıkı ilişkiler kuran bu AKP'lilerin Milli ordumuza karşı olumsuz tavırları acaba nereden kaynaklanmaktaydı? Herhalde bazıları, Erbakan karşıtlığı yanında ordu düşmanlığının da, Siyonist odaklarda pirim yaptığının ve puan kazandırdığının farkındaydı... Milli Görüş bünyesine uyum sağlayamadıkları için bu davadan kopan radikal ve marjinal unsurların, bütünüyle AKP'de buluşmaları... Ve daha önce bunları bahane ederek Milli Görüş'e saldıran masonik merkezlerin şimdi aynı kesimlere sahip çıkmaları da, beyinleri zorlamakta ve kuşkuları arttırmaktadır. Fethullah Gülen-Tayyip Erdoğan ortaklığındaki önemli bir aracı da "Müthiş Türk" diye isim yapan Ali Rıza Bozkurt'tur. Sivas'ın Kangal İlçesine bağlı, alevi Mamaş Köyünden, çiftçilik yapan Ali Rıza Bozkurt, şimdi Dünya Mason locasının en gözde simalarından... ABD'li Siyonist şirketlerin Orta Asya ve Orta Doğudaki en önemli simsarlarından... Körfez Savaşında bir ara Irak askerlerine esir düşen Ali Rıza Bozkurt, 24 saat içinde serbest bırakılmıştı.[8] Bir ara Amerika'dan dönen Mason Ali Rıza Bozkurt ayağının tozuyla AKP'ye katılmıştı. Orta Asya petrollerinin Akdenize taşınması konusunda BOTAŞ'ın karşısında ABD şirketlerini savunan Meşhur Türk(!) Tayyip tarafından ayakta karşılanmıştı... Gülen-Erdoğan arasındaki önemli ayaklardan birisi de Azizler Holding A.Ş.'nin başkanı ve BİM Marketler zincirinin ortağı mason Cüneyt Zapsu'dur. Aynı zamanda TÜSİAD üyesi olan ve F.Gülen'e yakınlığıyla tanınan Zapsu, Tayyip Erdoğan'ı TÜSİAD'çılara pazarlayan kişidir. Bülent Eczacıbaşı, Tuncay Özilhan, Can Peker, Kaya Turgut gibi Mason TÜSİAD'çılarla Tayyib'in buluşmasını sağlayan, Fethullah Gülen'in gözdeleri Cüneyt Zapsu ile Münci İnci'dir.[9] AKP'nin AB ile ilgili yaklaşımları da tutarlı ve yararlı değildir. Çünkü "Sevr"i uygulamaya koymak, yani Türkiye'mizi parçalamak isteyenler, şimdi bu emellerini Avrupa Birliği dayatmalarıyla gerçekleştirmek istiyorlar. PKK'ya siyasallaşma ve Kürtçe eğitime kapı açma girişimleri, Kürt kardeşlerimizin hak ve hürriyetlerini sağlamaktan ziyade, Sevr'in "Elbistan'dan Musul'a kadar olan bölgede Kürdistan kurulmasını öngören" maddesine hazırlık niyeti taşımaktadır. Ve yine AB uyum yasalarıyla "azınlık vakıflarına tanınan haklar ve imkanlar", Bizansı, Ermenistan'ı, Pontus Rum planını diriltmeye yarayacak sinsi fırsatlar tanımaktadır. Şu anda ülkemizde sadece 100 bin kadar azınlık bulunmasına karşılık tam 160 tane vakfın ortaya çıkması ve hak aramaya başlaması... Yahudilerin Almanya'dan aldığı gibi, Ermeniler'in de Türkiye'den sözde soykırıma karşı tazminat talebinde bulunması, öyle zannedildiği gibi insan hakları ve demokratikleşme ile pek ilgisi olmadığının kanıtıdır. Böylece misyonerlik faaliyetleri (Hıristiyanlaştırma hıyanetleri) de resmiyet ve cesaret kazanacaktır. Ve yine AB'ye alınmak için ille de çözüm diye, Kıbrıs'ın bütünüyle Rumlara devredilmesi şart koşulmaktadır. Ve hele İngiliz Başbakanı Blair dışında, başta Fransa, Almanya, Rusya, Çin ve İslam ülkeleri olmak üzere bütün dünyanın, Bush'un kovboy mantığıyla Irak müdahalesine karşı çıkmasına rağmen, AKP'lilerin masum ve müslüman Irak halkını değil zalim ABD'nin bu saldırganlığını destekler mahiyetteki tavırları, bunların hangi güçlerin güdümüne girdiğini açığa vurmaktadır. Tayyip Erdoğan'ın uluslar arası Yahudi Lobileriyle ilişkili bazı generallerle bağlantılarını kuran kişi ise, Çevik Bir'dir. Çevik Bir Siyonist kuruluş JİNSA'dan ödül alan birisidir.[10] JİNSA (Yahudi Milli Güvenlik Enstitüsü) JEWİS COMMİTE (Amerikan Yahudi Komitesi) USIP (Birleşik Devletler Barış Ve Strateji Enstitüsü) gibi Siyonistlerin kontrolündeki örgütlerin Tayyip Erdoğan, Fethullah Gülen ve Çevik Bir'le ortak ilişkileri dikkat çekmektedir. USIP, CIA ve Pentagonla bağlantılı, başka ülkelerde ve özellikle Türkiye'de iktidara gelecek kişilerin İsrail ve ABD'ye sadık kalıp kalmayacaklarını araştıran ve garantiye alan bir üst kuruluş olarak bilinmektedir. 1998 yılında bu USIP'ın düzenlediği Lonra'daki bir özel toplantıya Abdullah Gül ile, MÜSİAD'ın eski başkanı Erol Yarar katıldı...Ve ne tesadüf aynı tarihler Tayyip Erdoğan da Londra'daydı. ABD'nin Yahudi kökenli iki Türkiye stratejisti Marc Grosman ile Morton Abramowitz ise bu toplantının mimarlarıydı... Çevik Bir, talihsiz 28 Şubat hareketinde ABD'nin truva atı görevini üstlenmişti. Şükür ki bu ekip kısa bir zaman sonra tasfiye edilmişti. Tayyip Erdoğan'la münasebetleri, belediye başkanlığı döneminde başladı. Ocak 1999 da cezaevinden çıktıktan sonra Çevik Bir'le İstanbul'da yine bir araya gelindi. Bundan bir müddet önce de Çevik Bir ekibinden emekli Koramiral Atilla Kıyat'la Hidiv Kasrında yemek yenildi. Çevik Bir'le Atilla Kıyat'ın Danışma Kurulu üyesi olduğu Cumhuriyet Gazetesinin yayın yönetmeni İlhan Selçuk, Tayyib'i "gerçekçi" ilan etti ve "değiştiğine inandığını" yazıverdi. Daha da enteresanı İlhan Selçuk "Yeni oluşumcuların miladının (AKP'nin doğum başlangıcının) 28 Şubat olduğunu" dile getirdi!.?[11] İlhan Selçuk doğru söylemekteydi. Çünkü 28 Şubatın gizli ve kirli olan asıl hedefi, Siyonist sömürü sermayesinin korkulu rüyası Erbakan'ı etkisiz hale getirmek, Milli Görüşü bölmek ve Tayyip Erdoğan'ı sivrilterek yeni oluşumu "kurtuluş ümidi ve can simidi" diye millete takdim etmekti... Yoksa, görünürde farklı kutupların adamları olan Tayyip Erdoğan'la, Çevik Bir'in irtibat ve ittifakı nasıl izah edilebilir? Çevik Bir ekibinden olan ve 2 Temmuz Pazartesi NTV de İshak Alaton'la yaptığı bir programda "Eylül ayında halkı sokağa dökülmeye" çağıran yani ordumuza ve Milli oluşumlara karşı halkımızı isyana kışkırtan bu Atilla Kıyat... Ve yine Çevik Bir ekibinden olup, ordudan ayrıldıktan sonra Albayraklar Holding'e girip Tayyib'e danışmanlık yapan emekli Albay Adem Darama gibi kişilerle Tayyip Erdoğan'ın buluşmasını "Askerle iki temas" manşetiyle duyuran ve güya Genel Kurmayın Tayyib'i desteklediği imajını yayan Hürriyet gazetesinin[12] bu balonu Genel Kurmayın net ve sert açıklamasıyla söndürüldü. 3 Kasım 2002 seçimleri öncesi Deutsche Bank, Chase Manhattan, Moore Kapital, American Expres gibi siyonist sermayenin güdümündeki finans kurumlarına:"AKP'nin tek başına iktidara taşınacağını, ve bunun endişe duyulacak bir sonuç doğurmayacağını" söylemek üzere bilgilendirme çıkan ve bu ziyeretlerini araştırma şirketi verso'nun başkanı Erhan göksel ve mesut Yılmaz'ın kuzeni meşhur borsacı Mehmet Kutman'la birlikte yapan kişi'de yine çevik Bir'dir.[13] Bu Atilla Kıyat ki, Fethullahçıların Aksiyon Dergisi "Terfisine kesin gözüyle bakılırken, teamüllere aykırı olarak emekli edildi" diye sahip çıkılmıştı ve uzun uzadıya övülmüştü... Tayyip hareketinin önemli finansörlerinden Asya Finansın yönetim kurulu başkanı ve Fethullah Gülen'in yakın adamı İhsan Kalkavan da Tayyip Erdoğan, Çevik Bir, Atilla Kıyat buluşmalarına önemli katkılar ve kolaylıklar sağlamaktaydı. Bu arada "Genel kurmaya kulak yerleştirmek ve elde ettiği bilgileri ABD'ye iletmekle" suçlanan eski emniyetçi Bülent Orakoğlu, Hanefi Avcı ve Meral Akşener ekibinin de önce Tayyip Erdoğan'la birlikte hareket ettiklerini açıklayıp, sonra her ne hikmetse bundan vazgeçmeleri de oldukça ilginçti.[14] Ve yine Amerikan güdümünden çıkan Milli ve güçlü orduya karşı, alternatif bir polis teşkilatını kurmayı ve bunu ılımlı ve Amerikancı İslamcılarla doldurmayı ve ordu-polis çatışması gibi bir kaos ve kavgayı başlatmayı amaçlayan, Emniyetteki "Süper NATO" örgütlenmesinin ele başlarından sayılan Abdulkadir Aksu ve ekibi de Tayyip Erdoğan'ın çekirdek kadrosunu teşkil etmekteydi. Turgut Özal 1983'ten itibaren, ABD'nin talimatları doğrultusunda "Polis vazife ve Selahiyetleri yasasını" değiştirdi. 1987 de polis, iç güvenlik harekatında TSK'nin önüne geçirildi. Polise olağanüstü yetkiler hatta TSK içinde bile istihbarat toplama imkanları verildi. Bu "Özel Harekat Timleri" ABD'li subaylar ve MOSSAD tarafından eğitildi. Emniyetteki ele başları ise, Korkut Özal'ın hazırlayıp, ANAP'a devrettiği bir ekipti. 21 Şubat 1998 tarihli "2000'e Doğru" Dergisinde "Gizli Kırıkkale Toplantısı" başlığıyla TÜPRAŞ Tesislerinde, dönemin Gaziantep Valisi Abdulkadir Aksu, İzmir Valisi Vecdi Gönül, Ankara Valisi Cahit Bayar, Emniyet Genel Müdürü Saffet Arıkan Bedük, içişleri Müsteşarı Galip Demirel gibi isimlerin 21 Ocak 1987 de toplanarak, TSK ya karşı emniyette oluşturulan bu tehlikeli yapılanmayı planladıkları bildirildi. Polisimizin her bakımdan güçlendirilmesi elbette milletimizin takdir edeceği ve sevineceği bir şeydir. Ama hıyanet kokan ve kuşku uyandıran gelişmeler, polisimizi ordumuza karşı kullanma girişimleriydi... Yine sevinerek söyleyelim ki, bu yöndeki girişim ve oluşumlar, sonunda fark edilip etkisiz hale getirildi. Son yıllarında genel merkezi kısmen bazı masonların kontrolüne giren MTTB'nin bir nevi devamı mahiyetinde görünen ve 29 Mayıs 1985 de MTTB eski başkanlarından İsmail Kahraman, Ali Coşkun, Cemil Çiçek, Abdulkadir Aksu, Zeki Ergezen, Hasan Kalyoncu ve Tayyip Erdoğan tarafından kurulan BİRLİK VAKFI'da Yenilikçilerin karargahı gibi faaliyet gösterdi. Açılışına, Star Tv'nin bir "Kırmızı Koltuk" programında "Türkiye İsrail'in önderliğinde oluşacak bir Orta Doğu ortak pazarına girmelidir!?." diyen Korkut Özal ve Necati Çetinkaya da iştirak etti. 1 Temmuz 1995'teki 10.Genel Kuruluna ise Mesut Yılmaz, Hasan Celal Güzel, Muhsin Yazıcıoğlu, Abdullah Gül, Tayyip Erdoğan ve Abdulkadir Aksu'nun yanında Fethullah Gülen ve yakın adamı Manisa milletvekili Rıza Akçalı'nın da katılımı dikkatleri çekti. O dönemde Prof. Esat Coşan'ın da desteklediği bilinen bu hareket, Milli Görüş bünyesinde anti Erbakan bir oluşuma hız verdi ve partide yenilikçi-gelenekçi tartışmasını tetikledi. Tayyip Erdoğan'ın, ABD ile ilişkili İslam ülkelerindeki bazı masonik mahfillerle münasebetlerini ayarlama konusunda Riyad Büyükelçisi Yaşar Yakış ta önemli görevler üstlendi. Ve yine eğitimini Amerika'da yapan, ABD'deki birçok lobiyle ve özellikle Amoco petrol şirketiyle irtibatları saptanan ve MİT eski Kontr-terör daire başkanı olup sonra Amerika'ya kaçan Mehmet Eymür'le de ilişkileri bulunan ve Kanal 7'nin Ankara temsilciliğinde görev alan bir kişinin de Tayyip Erdoğan'ın Amerikan Büyükelçiliğindeki görüşmelerinde rol aldığı iddia edildi. Şimdi bütün bunların ışığında, izanla ve insafla düşünelim; Siyonist lobilerden TÜSİAD üyelerine... Din istismarcılarından Atatürkçü geçinenlere... Mason Localarından, medya temsilcilerine bütün karanlık ve kiralık merkezlerin el birliği içinde Tayyib'i desteklemeleri ve sürekli şişirmeleri... Müslüman kesimi ürkütmemek için bir yandan vuruyor görüntüsüyle tozunu silkelemeleri... Ama diğer taraftan da suni ve sahte anketlerle AKP'yi yüzde 30'larda göstermeleri... Evet bütün bunlar sadece tesadüflerin ve ülkemiz hakkında iyi temennilerin bir sonucu olabilir mi? Ve hatta AKP'nin kendisini batıya beğendirmek için geçmişini bu denli inkar etmesinin ve kimliksizleştirmesinin toplum tabanında nefret uyandıracağını ve AKP'nin hazır dünya düzenine fark eden Cengim Çandar'ın İsrail'den yazdığı yazı ibret ve dikkatle okumaya değerdir. "Hele hele AKP'li Murat Mercan'ın Ariel Sharon'a yakın The Jerusalem Post gazetesine verdiği ve Türkiye-İsrail ilişkilerinin asla zarar görmeyeceğini dile getirdiği demeci, bende "ama yeter artık!" gibisinden bir duyguya yer açtı. "Bu yatıştırma girişimlerinin AK Partiyi "Kimliksizleştirme" sonucunu vermeye dönüşmesi tehlikesini de fark etmek gerekir." "Ak partinin "İslami Kimlik" imajını top yekun ortadan kaldırmasının hiçbir gereği yoktur." "Böyle bir gelişme AK Partiyi anlamsızlaştıracağı gibi, Türkiye'yi uluslar arası sisteme yapabileceği en önemli katkıdan da mahrum bırakır."[15] Yarım asır boyunca ülkemizi yapay sağ-sol çekişmeleri ve Ecevit-Demirel ikilisiyle oyalayan güçler, şimdi aynı oyunu Tayyip'li AKP ve Dervişli CHP tahterevallisiyle sürdürmek peşindedir. Evet AKP, köksüz, renksiz, fikirsiz ve hedefsiz bir derlemedir. Bu gerçeği anlamak için dahi olmak gerekmiyor, biraz samimiyet ve feraset yeterlidir. Ve zaten, medya patronları ve Amerikancı parti başkanlarının katılımıyla gerçekleşen Frankfurt mutabakatı da bunun açık bir göstergesidir. Ve yine Erbakan Hoca'nın defalarca uğradığı haksız mahkumiyet ve mağduriyet kararlarına ilgisiz kalan, hatta alkış tutan kesimlerin, şimdi Tayyip Erdoğan'a doğrudan veya dolaylı destek çıkmaları da düşündürücü değil midir? AKP'nin kaynak için düşündüğü 12 projeye dikkat edin:
Bu arada asla unutulmasın ki, mazlumların bedduasını alıp zalimlere yanaşanlar, en büyük hıyanet ve hakareti yine onlardan görecektir. Bu ilahi adaletin bir tecellisidir. Ve herkes cezasını işlediği suçun cinsinden çekecektir. Uğruna Hak'tan ve hayırdan ayrıldığı şeylerden de mahrum edilecektir. Derin devletin ve gizli güçlerin ortaya çıkardığı ve paravan olarak kullandığı Genç parti'nin MHP,DYP, ve ANAP gibi partilerden kopardığı birkaç puanla onların barajın altında bırakılması sayesinde tek başına iktidara taşınan ve hatta anayasayı değiştirebilecek şekilde önü açılan AKP'nin hiçbir mazerete sığınamayacağı bu şartlarda neleri yapıp yapamayacağına çok kısa bir sürede anlaşılacak ve bir tasfiye sonucu Milli güçler yönetime el koyacaktır. Artık bu oyunları bozmak ve şeytan şebekelerinin tuzağından kurtulmak zamanı gelmiştir. İşte bunun için Erbakan ve Milli Görüş her zamankinden daha çok anlamlı ve önemlidir. Ve göreceksiniz, AKP'de her şey tersine dönecek ve Milli Görüş, saflaşmış olarak saadet sabahına erişecektir. Ve tüm Mili güçlerin toparlanma zamanı gelmiştir. Evet; AKP hükümetinin karnesini doldurmak için yeterli zaman verilmiş, işte bir yıla yakın süre geçmiştir. Bugüne kadar AKP iktidarının başarılı ve yararlı sayılacak ve hayra yorumlanacak hiçbir icraatı görülmemiştir.Yapılan bütün anket ve kamuoyu araştırmaları da bu yöndedir.Ekonomi bütünüyle IMF'ye,dış politikamız siyonist CFR'ye teslim edilmiştir.Geleceğimizi karartma pahasına,"günü kurtarma" politikaları ve "suni bahar" havaları ile,halkımız boşuna ümitlendirilmiştir. Mirasyedi kafasıyla bütün KİT'leri,devlet arazilerini, SİT alanlarını,hatta okul binalarını satılığa çıkaran...Misyonerlik faaliyetleri,yani fakir ve fikirsiz bırakılan halkımızı Hıristiyanlaştırma hıyanetleri için; "Apartman Kiliseleri" oluşturmak üzere özel kanunlar hazırlayan,ama 365 milletvekiline rağmen İmam Hatip mezunlarına ve Başörtüsü mağdurlarına sahip çıkamayan...İşçiyi,emekliyi,memuru,köylüyü,esnafı,sanatkarı unutan, tarımı, sanayileşme ve kalkınmayı perişan bırakan...AB'ye alınmak hayaliyle Kıbrıs'ı ve Ege'deki hayati çıkarlarımızı feda etmeye hazırlanan...Batılı dostlarımızın dayatmasıyla Milli savunma harcamalarımızı kısıtlayarak ve yerli politika ve projeler üretiminde,Milli duruş sergileyen askerleri etkisiz bırakarak,ordumuzu zayıflatmayı, amaçlayan...Amerikanın isteği doğrultusunda 2.tezkereyi Meclisten çıkaramamış olmanın ayıbını ve kaybını(!)telafi etmek üzere,bu sefer "gizli kararnamelerle" bütün üs ve limanlarımızın ,İran,Suriye,Arabistan ve Pakistan saldırılarında kullanılmak üzere ABD ve yandaşlarının emrine verilmesini sağlayan ve hatta AKP İstanbul Milletvekili ve Milli Savunma Komisyonu üyesi Emin Şirin'i bile çileden çıkaran ve tayip taraftarı eşi Nazlı Ilıcakla boşanmaya kadar varan, ve sonunda partiden ayrılmasına sebep olan...Ve hatta, Irak işgaline ve Amerikan vahşetine direnen Müslümanları sindirmek ve Irak'ı rahat sömürmek için,oraya Türk askeri göndermeyi bile tasarlayan...ABD askerlerinin Süleymaniye'deki 11 gözlemci subay ve astsubayımızın ve karargah çalışanlarının küstahça bir girişimle ve Türk ordusunu küçük düşürmek niyetiyle göz altına alınması ve yine Türkmen parti merkezi ve TV vericisinin basılıp görevlilerin tutuklanması karşısında Abdullah Gül'ün ağzı ve aracılığıyla Amerika'dan bile Amerikancı davranarak ve ABD'nin avukatı gibi konuşarak "Bu baskın lokal bir davranıştır.ABD üst yönetiminin bu gelişmeden haberi olmamıştır" deyip köle ruhlu bir tavır takınan...Ve kendi ördüğü koza içerisinde boğulan ipekböceği misali,etrafımızdaki İslam ülkelerinin tek tek istila edilmesine göz yumarak,hatta taşeronluk yaparak,asıl hedef olarak Türkiye'mizin işgaline ve Arz-ı Mev'ud-Büyük İsrail hayaline zemin hazırlayan...Ve böylece,ülkemizi,şuursuz ve sorumsuzca korkunç kriz ortamlarına ve sosyal patlamalara doğru,hızla yuvarlayan bu AKP hükümetini, İsrail cumhurbaşkanı Siyonist Moshe Katsav : "Türk halkının, 3 Kasım seçimlerinde en doğru kararı verdiği her geçen gün daha iyi anlaşılmaktadır.Çünkü AKP, İsrail'den önce TÜRKİYE'Yİ AB'ye sokacaktır!?" sözleriyle alkışlamakta ve böylece AKP'yi hangi güçlerin iktidara taşıdığı ve kendi şeytani amaçları için kullanmaya çalıştığı da,kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.Ama unuttukları-daha doğrusu şiddetle korktukları ve unutmaya çalıştıkları- bir şey daha var!..Amerika'nın da, Siyonist saltanatının da, işbirlikçileri olan iktidarların da sonları yaklaşmıştır.Erbakan Hoca'nın ve aklı selim erbabının tarihi uyarılarına kulak tıkayan ve bu son fırsatlarını da kaçıran zavallıların, zelil ve rezil olacakları günler kapıdadır...AKP iktidarının duyarsız ve ayarsız davetiyle hem de 90 kişilik bir ekiple Türkiye'ye gelen, İsrail'in Terör başkanı Moshe Katsav'ın, Cumhurbaşkanı Sezer tarafından kabul edildiği, aynı gün ve saatte, Erbakan Hoca'nın Filistin temsilcisini Parti merkezinde misafir etmesi ise, anlayanlar için, şeytanları şaşkına çeviren onurlu bir davranış ve çok anlamlı bir karşılıktır.İşte AKP iktidarının ilk bir yıllık karnesi: Devlet her gün 248 Trilyon kazanıyor... Ama buna karşılık 386 trilyon harcıyor... Yani her gün 138 trilyon açık... Günlük 248 trilyon gelirin, 207 trilyonu, işçi, memur, esnaf ve köylüden toplanan vergilerden, 3 trilyonu da çeşitli ceza ve gelirlerden oluşuyor. Günlük 248 trilyonluk gelirin 194 trilyonu faize gidiyor. Elde kalan 54 trilyon da memur işçi maaşına ve cari harcamalara veriliyor. Yani yatırıma bir kuruş kalmıyor. AKP İstanbul milletvekili Cengiz KAPLANOĞLU, Silivri de "Allah'ın gavuru İMF bile, AKP'den çok razı, ama bu millet hala bizden şikayetçi !?" diyerek kime hizmet ettiklerini itiraf ediyor.[17] Ve Tayyip Erdoğan YAŞ kararlarına şerh koyma şovlarıyla halkı oyalamaya çalışıyor... YAŞ toplantısında Başbakan "İrticai faaliyetleri tespit edilenlere, bu tür ihraç kararları verilmesin demiyoruz. Ama ille gerekiyorsa bu platforma gelmeden, kendi bünyelerinde halledilsin istiyoruz!?[18] Diyerek, bu tür uygulamaların kamuoyu gündemine taşınmadan ve tartışma konusu yapılmadan, gizlice yürütülmesini öneriyor... Ama topluma ve tabanına da, "Bakınız tepkimizi koyduk..." diyerek sahte kahramanlık gösteriyor. Pentagon'un yarı resmi sözcüsü sayılan Newyork Post gazetesinde eski general Ralph Peters'in "Türkiye 2. tezkereyi çıkarmamakla ABD'ye kalleşlik yapmıştır. Artık Türkiye'yi hesaba katmadan Irak'ı 3'e bölmenin ve Kürdistan'ı kurmanın zamanıdır."[19] Şeklinde küstahça açıklamalar yaparken AKP yöneticileri hala Amerikan dostluğundan bahsediyor. Amerika ve Avrupa'nın dayatmasıyla ülkemizin geleceğini karartacak kanunları bir bir çıkarırken, başörtülüye imam hatipliye sahip çıkılmıyor. Annesi Sebataycı, babası sabataycı, eşinin annesi sabataycı, kendisi İsrail'de yetişmiş, iyi derece ibranice bilen Yahudi asıllı mason Türk diplomatını MİT'in başına geçirme görüşmeleri için Tayip Erdoğan kalkıp Avusturya'ya gidiyor.[20] "Hortumcularla savaşan kahraman" edasıyla Uzan Grubuna müdahale eden AKP iktidarına sormak lazım: 1-Evet hırsızların, hortumcuların üzerine mutlaka gidilmesi gerekir. Ancak, niye sadece Uzanlar seçilmiştir? Yoksa, daha büyük vurgun ve soygunları gözlerden gizlemek için midir? 2-Uzan Grubu'nun üzerine, her haltına ve haksız kazancına rağmen, "Milli ve yerli" cephede gözükmesi, ABD, AB ve IMF karşıtı bir tavır sergilemesi yüzünden mi gidilmiştir? 3- Halkımızı Türkiye üzerindeki oyunlar konusunda uyaran yayınların susturulması da hedeflenmiş midir? Evet dürüst, değerli ve dengeli bir aydın olan Mehmet Şevket Eygi Beyefendi soruyor: Uzanlar Başbakana saldırmamış olsalardı başlarına bunlar gelecek miydi? Gelmeyecekti... Uzanlar Başbakanla, AKP ile iyi geçinselerdi, onlara şirin görünselerdi bunca dosya ortaya çıkacak, takibat yapılacak, mahvetme ve bitirme hareketlerine girişilecek miydi? Hayır... İşte Türkiye'nin hastalığı budur. Kanunlar, nizamlar var ama onlar bazen işletiliyor, bazen işletilmiyor. Şimdi soruyoruz: Niçin Aydın Doğan'a (ve perde arkası asıl patronlarına) dokunulmuyor?[21] Ve dikkatli ve deneyimli yazar Vahap Munyar soruyor: "Onları devirmeyi ABD mi istedi." OKUYAN, yazan, çok bilen'' iki entelektüel, Uzan olayını tartışıyor... ENTELEKTÜEL 1: AKP'nin Uzan Grubu'nun üstüne gitmesini ABD istedi. Cem Uzan'ın Genç Parti'si (GP) öne çıkmaya başlayınca ABD bundan rahatsız oldu. Adamlar Petkim ihalesini de kazanınca, ABD iyice huysuzlandı. ENTELEKTÜEL 2: Uzanlar, Çukurova Elektrik ve Kepez'de halka açıklık'' kurallarını yıllarca çiğnedi. Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) bu iki şirkete 50 dolayında dava ve soruşturma açtı. Tek başına iktidara gelen AKP, önce ÇEAŞ ve Kepez'e el attı, iki şirketi yeniden devlet yönetimine aldı. Bu, yıllar önce yapılmalıydı. Bunlar olurken, Petkim Uzanlar'a verilemezdi. ENTELEKTÜEL 1: Neden geçmiş hükümetler bu işe el atmadı? Bence çıkarları çakışıyordu. Şimdi siyasi çatışma var, ABD de bastırınca AKP düğmeye bastı. ENTELEKTÜEL 2: Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) İmar Bankası'nı kapattıktan sonra içinden bin bir türlü oyun çıkmaya başladı. Bankanın içine girilince, 8-9 katrilyon liraya varan kayıt dışı hesap'', açığa bono satışı'' gibi oyunlar çıktı. Türkiye bunları yabana mı atacak? ENTELEKTÜEL 1: Bu durumu geçmişte Hazine, son birkaç yılda BDDK nasıl görmedi? Bence göz yumulmuş. ABD istedi, Uzan'a karşı kahraman kesildiler. Zaten ABD Motorola ve Nokia'nın başına gelenlerden sonra Uzan'ın ipinin çekilmesini istedi. Sonrasında hep ABD parmağı var.[22] Ve usta yorumcu Necati Doğru soruyor: Bütün bunlar ABD uşaklığına, kahramanlık kılıfı geçirmek midir? Amerikan özel timine bağlı komandolar Washington'dan verilen emirle Kuzey Irak'ta görev yapan 11 Türk subayının karargahını basmışlar, tıpkı Saddam'ın askerlerine yaptıkları gibi, bizimkilerin de başlarına çuval geçirmişler, ellerini arkadan plastik kelepçelerle kelepçelemişler, dipçiklerle kollarına, kanatlarına vurarak kamyonetlere yükleyip götürmüşlerdi. Özür de dilememişlerdi. Sadece; "Bizi sizin askerinizin başına çuval geçirmek zorunda bıraktığınız için teessürlerimizi bildiririz" türünden aşağılayıcı, küstah tavırlarına devam da etmişlerdi. Şunu anlatmak istediler. Türk Ordusu bir hiçtir. Gücü yoktur. ABD arkasında olmazsa Türk ordusu hiçbir şey yapamaz. Karargahına gideriz, "parola söylemeden" içeri gireriz, çuvalı geçiririz, ateş bile edemezler. Lütfen hatırlayın. 11 çuvalın anlamı neydi? Bu değil miydi? Şimdi aynı ABD, Irak'ta girdiği "belalı-kanlı-yalanlı bunalımdan" çıkabilmek için Türkiye'den ordusunu istiyor. Gücü yoktur. Hiçtir. ABD olmazsa savaşamaz. Durumuna düşürmeye çalıştığı Türk Silahlı Kuvvetleri'nden 10 bin Mehmetçik Irak'a gidecek, her gün 2-3 Amerikan askerinin öldüğü bölgeyi "Iraklı direnişçilerden temizlemek" için çarpışacak. Her gün Amerikan askerleri yerine 2-3 Mehmetçiğin cesedi ülkeye gelmeye başlayacak. Ve böylece... Dünyaya yalan söylemiş Amerika... Irak'ı işgal etmiş Amerika... Irak üzerindeki yetkilerini Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ne devretmek istemeyen Amerika... Savaşta tahrip gücü çok yüksek, fakat girdiği ülkede kalabilme gücü çok düşük olduğu ortaya çıkan Amerika... Haftada üç gün askerlik yapmak, dört gün de bira içip kafa bulmak, yüksek maaşlar almak için orduya yazılmış paralı askerleriyle Irak'ta direnenleri durduramayacağını anlayan Amerika, Türk ordusuna "Irak'ta yarattığı kaosu temizletmede" hizmet erliği yaptıracak. Başına çuval geçirdi. Hizmet eri de yapacak. Ve bütün dünyaya "Ben hem çuval geçirir, hem de çuval geçirdiğime uşaklık yaptırırım" diye ilan edecek. Birleşmiş Milletler şemsiyesi ve bütün dünya ülkelerinin ortak katılımı olmadan Irak'a Türk askeri göndermek, "Amerikan uşaklığı" değilse nedir? Geçmişte, "dünyanın egemeni benim" diyen bütün imparatorlukların sonu hep aynı oldu. Roma'yı tarih doğurdu, tarih gömdü. Bizans'ı tarih doğurdu, tarih gömdü. Osmanlı'yı tarih doğurdu, tarih gömdü. Üzerinde "güneşin batmadığı İngiliz İmparatorluğu"nu da tarih doğurdu, tarih gömdü. ABD imparatorluğunu da.. Tarih doğurdu. Tarih gömecek. Belki 25 yılda gömecek... Belki 50 yılda... Ama mutlaka gömecek... Saldırma ve işgal etme gücü çok yüksek, fakat işgal ettiği ülkede kalma gücü çok düşük bir sürece girmiş olması, ABD imparatorluğunun da bitişe dümen kırdığının göstergesidir. Bitecek bir imparatorluğun bataklık temizleyicisi olarak biz tarihe niçin geçelim? Dört koldan çembere aldılar. AKP; ABD'ye söz vermiş. Başbakan çok istekli. Genelkurmay "olur" diyor. İş dünyası, "Amerika'yı zaten küstürdük, şimdi asker göndererek kendimizi affettirelim" plağını çalmakta. Bazı aydınlar; "Amerika'nın istediğini yapmaz, asker göndermezsek Kürtler'in arkasına geçer, isyan çıkarır, Güneydoğu'yu elimizden alır" özgüvensizliğine batmışlar. ABD'deki Bush yönetiminin Türkiye'deki yerli uzantıları ise Amerikan direktiflerinin şakçakçılığını yapmaktalar.[23] İsrail Dışişleri Bakanlığı eski müsteşarlarından... 1977'de Ankara'ya büyükelçilik diplomatı olarak atanan... Ve 25 yıldır ülkemiz ve milletimizle ilgili araştırmalar yapan, İsrail'in Türkiye özel uzmanı Alon Liel adlı Siyonist, son yayınladığı: "Demo-İslam: Türkiye'nin Yeni yüzü" adlı, ibranice kitabında "Tayyip Erdoğan'ı 10 yıl öncesinden keşfettiklerini" itiraf etmesi... Ve yine "İsrail'de ders verirken Tayyip Erdoğan'ın ne olduğunu soran öğrencilere "Light (layt) İslam" (yani kullanılmaya ve korkutulmaya müsait adam) cevabını verdiğini söylemesi, AKP'nin perde arkasının, en net aynasıdır.[24] Tayyip Erdoğan'ı "Kuranın Adil düzenini ve İslam Birliğini önleyen Adam" anlamında "Şeriatı o engelledi... Erdoğan, İslam'ın özel hayattaki yeriyle Kamudaki yeri arasına bir duvar çekti. Bu ise tam aradığımız şeydi.." diye öven İsrailli diplomat, bu ifadeleriyle önemli bir gerçeği ortaya koymaktadır.[25] Bu arada Turkısh Daily News'in haberine göre: "Bir iki ay içerisinde, ABD Kuzey Irakta bağımsız bir Kürdistanı ilan edecek ve bu devletin cumhurbaşkanlığına sıra ile Barzani ile Talabani getirilecek. Bunların ardından, Türkiye'de de, adım adım "federe sistemine" geçilecek ve yerel yönetimlere yetki verilmek suretiyle ve dış güçlerin de desteğiyle, yapılacak iç oylamalar sonucu, Güneydoğu da bağımsızlığa erişecek ve böylece 2. Sevr'in gerçekleşecek." İşte bu iki fotoğrafı birleştirdiğinizde, T.Erdoğan'ın ve AKP olayının gerçek yüzü daha iyi sırıtmaktadır. 25 Eylül 2003 TRT 2 11.00 haberlerinde verildiği gibi, 27 İsrail pilotu, Hava kuvvetlerine dilekçe verip, Filistin mevzilerine yapılacak vahşi ve çağdışı saldırılara katılmayacaklarını, bu zulme alet olmaktansa istifalarını sunacaklarını" söylemelerine karşılık, AKP'nin ABD ve İsrail'in Iraktaki katliamlarına jandarmalık yapmaya can atmaları, "Layt (ılımlı) İslam'ın" anlamını ve amacını yansıtmaktadır. AB'ye kabul edilme hevesiyle, Millete danışılmadan, mecliste bile tartışılmadan, CHP ile birlikte kabul edilen, 7. uyum paketiyle MGK sekreterliğinin işlevsiz hale getirilmesi gibi, Orduyu etkisizleştirme girişimlerini... Ve yine Orduya lojistik destek sağlayan ve Ulusal Kriptoloji Enstitüsü gibi, gizli ve milli strateji ve projeler üreten birimleri bünyesinde barındıran TÜBİTAK'ı siyasallaştırma ve dolaylı olarak orduyu sıkıntıya sokma denemelerini hayra yormak imkansızdır! Eski Cumhurbaşkanı Kenan Evren'in dediği gibi: Adnan Menderes'de bazı merkezlerin yönlendirmesiyle bu tür girişimler başlatmış, ama bütün bunlar hüsranla sonuçlanmıştır. Bu hükümetin geleceğimizi ve milli güvenliğimizi ipotek altına sokan Kıbrıs ve Irak politikaları da umarız hedefine ulaşmadan gafil başlarına bela olacaktır.
[1] Bak:Aydınlık:26 Ekim 1996 [2] Bak:Hürriyet-1994 [3] Milliyet.24 Nisan 1995 [4] Bak:Yenilikçi Hareket. Nasuhi Güngör.sh.97 [5] 7 Mayıs 2000-Aydınlıktaki röportajı [6] Milliyet, 23 Temmuz 2002 [7] Aktüel Dergisi, 520.sayı [8] 2000'e Doğru Dergisi-13 Eylül 1992 [9] Bak.Hürriyet 28 Ekim 1999 [10] Nasuhi Güngör-Yenilikçi Hareket, sh.46 [11] Cumhuriyet-24 Temmuz 2001 [12] Hürriyet- 25 Haziran 2001 [13] 06 kasım 2002 T. Kıvanç Y. Şafak [14] Bak: Hürriyet-25 Temmuz 2001 [15] 7 Kasım Y. Şafak [16] http://www.internethaber.com/ 6kasım 2002 [17] 06 Ağustos 2003 Milli Gazete [18] 06 Ağustos 2003 Star Murat Çelik [19] 29 Temmuz 2003 G. Kömürcü Akşam [20] 31 Temmuz 2003 Milli gazete Mehmet Şevket Eygi. [21] Milli Gazete. 20 Ağustos 2003 [22] 22 Ağustos 2003 Hürriyet [23] 22 Ağustos 2003 Sabah [24] Aylık "Bilgi ve Düşünce" dergisi Eylül-2003. Mehmet Gündem'in Alon Liel'le röportajı [25] 24 Eylül Hürriyet ve 25 Eylül Milli Gazete- Zeki
http://www.millicozum.com/index.php?option=com_content&task=view&id=595&Itemid=58 |
|
Türkiye'deki Yahudi lobisi Türksolu Dergisi
Nur Arslan
Vakitten tezkereye destek: Haydi hayırlısı AKPnin ABD ve İsrailin dayattığı Barış Gücüne Türk Ordusunu sokmak için gösterdiği inanılmaz çaba, bunların iddia ettikleri gibi Müslüman olmadığını ortaya çıkardı. AKP, meclisten geçirdiği tezkere ile Lübnanda direnen Hizbullahın, Filistinde direnen Hamasın, ABD ve İsraile kafa tutan İranın karşısında yer aldı. Bu süreçte halkın dini duygularını sömürerek, Müslümanlığı siyasete alet ederek iktidara gelen AKPnin işbirlikçi tavrını aklamak için Şeriatçı basının gösterdiği çaba dikkate değerdi. Kendi tabanı ve ABDnin talepleri arasında sıkışan Tayyip Erdoğanın imdadına Şeriatçı basın yetişti. Gazeteciliğin yan gelip yatmak olmadığını, Hıristiyan ABD ve Yahudi İsrail için nasıl çalışabildiklerini göstermiş oldular. Müslüman tabanın nasıl Siyonist ve emperyalist saldırganlığa karşı tarafsız hale getirilebileceğinin örneğini sergilemiş oldular. Tezkerenin geçişini Yeni Şafak Gazetesi 86 yıl sonra Lübnanda manşetiyle açıkladı. Zaman gazetesi Osmanlı hinterlandında bize düşen görevin bölgesel bir güç olarak Ortadoğuda söz sahibi olmamız gerektiği tezlerini işleyip durdu. Eski bir vilayetimiz olan Lübnana sanki egemen bir güç olarak Türk askeri gidiyormuş gibi bir hava yaratıldı. Peki, 1948e kadar Osmanlının vilayeti olan Filistin toprakları o çok barışçıl BM tarafından İsraile hediye edilmedi mi? İsrail Devleti BM aracılığı ile Filistin topraklarında ilan edilmedi mi?
Vakit Gazetesi ise tezkerenin geçişini Haydi hayırlısı manşetiyle duyurdu. BM Barış Gücü bünyesinde Somalide görev yapan emekli askerlerin önerilerini sayfalarına bakın nasıl taşıdı: Türk askeri kendisine selam veren halka Aleykümselam şeklinde karşılık vermeli, üniformalarıyla camilerde namaz kılmalı, İsraile yakın görüntü vermekten kaçınmalıymış. Vakit Gazetesi takiyyecilikte sınır tanımıyor. Türk milletini kandırdığına o kadar emin ki, aynı yöntemi Türk askerine Lübnanlıları kandırmak için öneriyor. Lübnan halkı İsrail füzelerine karşı elindeki silahlarla direnmeye çalışırken, Türk askerine onların elindeki silahları toplama görevi vereceksin, sonra da gidip camilerde üniformalarla namaz kıldıracaksın! Gerçekten de haydi hayırlısı!
Şeriatçı basın Hıristiyan ABDnin ve Yahudi İsrailin yanında Tezkerenin geçmesinden evvel Tayyip Erdoğan Türk askerinin Lübnanda Hizbullaha karşı askeri güç kullanmayacağını taahhüt etti. Şeriatçı basın ise bunun üzerine, BM kararlarını halktan saklayacak her türlü oyuna başvurdu. Oysa İsrailin Lübnana yönelik saldırılarının başlamasının ardından ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, Yeni Ortadoğu için artık zaman geldi açıklamasında bulunmuş, İsrail saldırılarının nedeni olarak Hizbullah ve Haması göstermişti. Ancak İsrailin Güney Lübnan işgali beklenen sonucu vermemiş, Hizbullah güçleri müthiş bir direniş örneği sergilemişti. Lübnan içersinde ancak birkaç kilometre ilerleyebilen, kara savaşında başarısız olan İsrail tüm bunlar yetmiyormuş gibi kendi evinde de vurulmaya başlanmış, Hayfa gibi şehirleri Hizbullahın füze saldırılarının hedefi olmuştu. Şimdi ise ABD, İsrail eliyle başaramadığı işgali bölgede konuşlandırılacak bir Birleşmiş Milletler Barış Gücü oluşturulması eliyle gerçekleştirmek istiyor. ABDnin uydusu olarak bilinen BM Güvenlik Konseyinin aldığı 1071 sayılı karar tam da bu amaca hizmet ediyor: Bölgeyi Hizbullah türü silahlı örgütlerden arındırmak, İsrailin yeni saldırıları için yeni fırsatlar yaratarak Lübnanı ele geçirmek ve böylece açtığı bu kanaldan İran ve Suriyeye saldırmak. Türkiye ise meclisten AKP milletvekillerinin geçirdiği tezkere ile bu cepheleşmede yerini aldı. Türk halkının ezici çoğunluğun karşı çıkmasına rağmen Türk Ordusu ABD-İsrail cephesinin bir parçası oldu. Bu noktada meclisin iradesiyle Türk Ordusunun Barış Gücünde yer almasının tek bir anlamı var. Yahudi İsrailin, Hıristiyan Haçlı Batısının yanında yer almak. Eğer BMin hedefi barış için bir tampon bölge oluşturmaksa neden Güney Lübnana yerleşmektedir? Barış gücü adındaki bu güç neden İsrail topraklarına değil, sadece Lübnan topraklarına konuşlandırılmaktadır? Bu gücün barış gücü değil, işgal gücü olduğu ortadadır. Aksini iddia eden Şeriatçı basın bu soruları cevabını vermek zorundadır. Lübnana asker göndermek, 1974te Kıbrısa asker çıkarmakla aynı şey mi? Tayyip Erdoğan tezkereden evvel yaptığı konuşmasında, masum insanların ölümüne seyirci kalamayacağımızı, Lübnan Başbakanının sürekli aradığını söylemiş, Türk halkını bananeci olmakla suçlamıştı. Bu açıklamanın ardından tüm Şeriatçı gazeteler tek bir ağızdan Tayyip Erdoğanın bu çıkışını güçlendirecek haberler yapmaya başladılar. Yasin Doğan Yeni Şafaktaki köşesinden ABD ve İsrailin kısmi çıkarları olacak diye Lübnan halkının yardım talebine duyarsız kalmak sadece siyasetsizlik değil, ahlaki tutarsızlıktır diye buyurmuş. Resul Tosun ise aynı gazetede Türkiyeye Lübnan halkından açık davet var. Başbakanın da dediği gibi İsraili savunmak ve ABDnin yanında yer almak için gitmiyoruz. Bulunmamız gereken yerde bulunmak için gidiyoruz. şeklinde yazmış. Yalan makinası öyle bir çalışıyor ki sanki, hem İran Devleti hem de Hizbullah Türk askerini Barış Gücünün içinde görmek istiyormuş gibi bir hava yaratılıyor. Ancak bu kesimlerden bu yönde buldukları tek açıklama Şii din adamı Hüseyin Fadallahın Müslüman Türk Ordusunun barış gücü olarak Lübnana gelmesini teşvik ediyoruz şeklindeki açıklaması. Oysa Hizbullahın televizyonu El Manar adına tezkere oylamasını izleyen Hassan Tahravi; Bu karar Lübnan halkını incitmiş ve yaralamıştır şeklinde bir açıklamada bulunmuş, yine Hizbullah milletvekillerinden Emin Şerif Hizbullah olarak hiçbir ülkeden yardım istemiyoruz. Lübnanlılar Türk halkını çok sever. Onlar bizim kardeşimizdir. Fakat BM, Türk askerinden Hizbullahın silahsızlandırılması yönünde bir talepte bulunursa karşı çıkarız. Türk hükümeti Lübnana aksar gönderirse sonuçlarına katlanır. açıklamasını yapmıştı. İsrail Lobisi öyle çalışıyor ki, Türkiyenin 1974teki Kıbrıs Harekâtı ile Lübnan çıkarması aynı kefeye konuluyor. Zaman Gazetesine göre Türkiye 1974teki gibi risk almalıdır. Yeni Şafak yazarı Taha Kıvança göre ise Türkiye tüm itirazlara rağmen nasıl Koreye asker gönderdiyse, bu gün de aynı kararlılığı göstermeli, bölgesel bir güç olduğunu göstermelidir. Oysa Türkiye Kıbrıs Çıkartmasını ABDye rağmen gerçekleştirmiş, bölgesel bir güç olduğunu göstermiştir. Kore ve Lübnan meselelerinde ise durum farklıdır. Türk askeri burada başka emperyal güçlerin vurucu gücü yapılmak istenmektedir. Şurası açıktır ki, Hizbullah kaybederse Lübnan düşecektir. Lübnan düşerse Suriye düşecektir. Suriye düşerse Filistin tamamen kaybedilecek, İrana saldırı için gerekli koşullar oluşacaktır. Siyonist saldırı bu yoldan Mescidi Aksaya saldırabilecektir. Türkiye İslam coğrafyasının kuşatılmasına alet olacaktır. İşte bu noktada tezkereyi savunmak, Türk halkını bunun gerekliliğine inandırmak için gerçekleri saklamak Siyonizmin uşaklığını yapmaktan başka nedir? Türkiye bu şekilde Şeriatçı basının iddia ettiği gibi masum insanlara yardım etmiş olmamakta, tersine masumların elindeki silahları toplamaktadır. Şeriatçı basın; satılık İsrail askeri Tezkere sürecinde Lübnana gidecek Mehmetçiğe günlük 150 ila 200 dolar oranda görev tazminatı, ayrıca subay ve astsubaylara da maaşlarına ek olarak Lübnan tazminatı şeklinde gibi haberler başta Yeni Şafak gazetesi olmak üzere tüm Şeriatçı basında yer aldı. Şeriatçı basın bu şekilde paralı İsrail askerliğini Türk halkı için cazip bir öneri haline getirmeye mi çalışıyor bilmiyoruz? Bu şekilde Türk gençlerinin güle oynaya İsrailin paralı askerliğini kabul edeceğini mi düşünüyorlar acaba? Herşeyi pazarlama yetkisini elinde bulunduğunu sanan Tayyip Bey bu şekilde bir pazarlığı İsrail le yapmış mı bilmiyoruz: Tek bildiğimiz iktidarın da, onun kiralık kalemlerinin de kendilerini iyi pazarladıkları. Tek gördüğümüz yıllardır karşı oldukları, tüm dünyadaki kötülüklerin arkasında gördükleri Yahudi sermayesinin artık kendi ceplerini doldurmaya başladığı.
http://www.turksolu.org/116/arslan116.htm |
|
"İBRAHİM YOLU" MU, "ABRAHAM OYUNU" MU? Milli Çözüm Dergisi Orhan YILAN
Kur'ani ve tarihi gerçekler kesinlikle ortaya koymuştur ki: Hz. İbrahim (as) başka, Yahudi Abraham başkadır. Kabalist ve Siyonist hevesler ve şeytani hedefler doğrultusunda, Tevrat'ı tahrif edip bozan, Hz. Musa'nın Hak dinini yozlaştıran ve tamamen yoldan çıkan, sinsi Yahudilerin "Abraham"ı; İslam Milletinin timsali ve nice peygamberin atası Hz. İbrahim'le, ismen ve resmen aynı sanılsa da, hakikatte ve özde tamamen ayrıdır. Hz. İbrahim'in: Gerçek imanın, örnek İslam'ın, yüksek ahlakın, ilmi ve akli araştırmanın, insani ve vicdani yaklaşımın rehberi ve peygamberi olmasına karşılık; Siyonist Yahudilerin Abraham'ı: Siyonist hizmetçiliğinin; emperyalist düşüncenin; hile, hıyanet ve bencilliğin, din istimrarcısı bir faşizmin simgesi konumundadır. Şimdi, Fetullahcıların, ılımlı İslamcıların, kısaca Amerikan amigosu istismarcı Müslümanların da, hararetle sahip çıktıkları "Üç Dinin Kucaklaşması ve medeniyetler İttifakı" safsatasının devamı ve yeni bir adımı olan, Urfa Harran'dan başlayıp Kudüs'te son bulacak "İbrahim Yolu" projesi de, yine çok gizli ve kirli amaçlar taşımaktadır. Önce Hz. İbrahim'in yolu Kudüs'te değil, Mekke'de ve Kabe'de son bulmaktadır. İkincisi, bu proje "İbrahim yolu" jelatinli bir "Abraham" oyunudur!.. Bu girişime; Hz. Peygamberimizin kafirlerinin, Kur'anın lanetlediklerinin ve işte Irak'ta, Afganistan'da, Lübnan'da, Bosna'da gece gündüz Müslüman katillerinin destek çıkması, şeytani bir şarlatanlık olduğunun en açık ispatıdır. Bu oyunun Türkiye piyonları şöyle diyor: "Üç büyük din olan Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam; tarihte herkesin bildiği bir anın ertesinde doğdu; Tanrı Demir Çağı'nda adına İbrahim denilen bir şeyhe göründü ve onu sonsuza kadar sürecek bir yükümlülükle bağladı. İbrahim ki, bütün inananların babası, bu üç toplumda Tanrı'ya ibadet edenlerin inancının ve ilahiyatın özü oldu." Arka planını "üç dinin eşitliği" anlayışının oluşturduğu girişimin yeni bir adımı ile karşı karşıyayız. İtiraz ettiğinizde "barış düşmanı", "iyi niyet celladı", "şiddet ve terör yanlısı" olarak yaftalanmanız işten değil. Zira "birlik", "inanç" ve "misafirperverlik" sloganları eşliğinde amaçlarını "Ortadoğu'da bir yol açmak, Peygamberin ayak izlerini takip etmek (ve) saygıyı adım adım yaymak" olarak deklare ediyorlar. Güzergâh Harran'dan başlıyor, Suriye ve Ürdün üzerinden Filistin'deki el-Halil'de sona eriyor. Projenin getirilerini de şöyle izah ediyorlar: Dinî/kültürel bakımdan kutsal yerlerin onarılması, ekonomik bakımdan binlerce iş alanı oluşturulması, çevresel bakımdan yol boyunca doğanın korunması... Benzer girişimler daha önce Avrupa'da da olmuş ve hayli "olumlu" sonuçlar vermiş. "İbrahim Yolu Projesi"ne de onlar ilham kaynağı olmuş... Yazının başında verdiğim paragraf, "Neden Hz. İbrahim?" sorusuna, girişimi başlatanların verdiği cevabı yansıtıyor. Kur'an'ın ve Efendimiz (s.a.v)'in Hz. İbrahim (a.s)'a, diğer dinlere, o dinlerin kendilerini Hz. İbrahim (a.s)'a nisbet etmelerine ne dediğini sormaya gerek var mı? Esasında karşı karşıya bulunduğumuz durumun vehameti dolayısıyla ne kadar tekrar edilse yeridir, ancak bu noktaları bu yazıda tekrar etmeyeceğim. Bu paragrafın İslam'dan onay alıp alamayacağı yahut Projenin Harvard Üniversitesi Küresel Müzakere Birimi tarafından ortaya atılmış olması ve finansörleri arasında Rockefeller Vakfı'nın bulunması üzerinde de durmayacağım. Dikkat çekmek istediğim problem, İslam ile diğerleri arasında "ortak noktalar" tesbit etmeye dayanan yöntem. Yani bu ve benzeri girişimleri -ki üst başlık "Dinlerarası diyalog" veya "Medeniyetler buluşması"dır-mümkün kılan "bilinç kayması" durumu. Bir Müslüman, "Hz. İbrahim (a.s), Ümmet-i Muhammed'in, Yahudiler'in ve Hıristiyanlar'ın ortak atasıdır" diye düşünmeye başladığı anda o "arzu edilen" bilinç kayması durumunu yaşamaya başlamış demektir. Daha önemlisi ise, bunun bir adım sonrasında, "Ben Müslüman'ım" diyenlerin, İslam ile diğerleri arasındaki en temel teolojik/itikadî farklılıkların sıfırlanmasından hiçbir farkı olmayan "empati" sürecine girmesidir. İşte o zaman mesele gelip şu sorunun cevabına dayanıyor: Bir Müslüman itikadî zeminde kendisini bir Yahudi veya Hıristiyan'ın yerine koyabilir mi? Eğer eşyanın bir tabiatı varsa -ki Kelâm kitaplarımız "Eşyanın hakikati sabittir" der-bu soruya olumlu cevap vermek işte o tabiata aykırıdır. Belki suyu yukarıya akıtabilirsiniz, ama bu soruya "evet" demeniz kendinizi inkâr olacağından, mümkün değildir! Dinlerarası diyalog sürecinin böyle bir bilinç kayması durumu ile başladığını söylemek birilerince "çok abartılı" bir tesbit olarak ifade edilebilir. Ancak sürecin, kitleler nezdinde böyle bir bilinç kaymasına yol açmayacağını, hatta açmadığını kim iddia edebilir? Birileri bizi nasıl görmek istiyorsa kendimizi öyle tarif etmek üstümüze bir "ahir zaman bid'ati" olarak yapıştı sanki." ABD'nin yeni planları! Demokratlar ve Cumhuriyetçiler'in ortak planı gereğince; ABD yakında yeni bir Ortadoğu stratejisi açıklayacak. Önümüzdeki aylarda uygulanacak bu strateji gereğince Amerikan ordusu yoğun olarak Kuzey Irak'a yerleşecek. Şiiler ve Sünniler arasında ABD kara gücünün yer almayacağı çok keskin bir mezhep savaşı başlayacak. Kuzey Irak'ta yoğun olarak sınır bölgelerine yerleşecek iç savaşın seyrine göre yapılacak plana göre müdahaleye hazır bekleyecek. ABD sadece hava gücüyle çatışmalara müdahale edecek. Ancak yerine göre kara birlikleriyle de Sünni bölgeleri Şiilere karşı savunacak. İç savaş Bush yönetiminin Irak başarısızlığını büyük oranda örtecek. İran, Şii gruplar üzerinden Irak'ta olacak. Tahran savaşın içine çekilecek ve İran'a yönelik ABD stratejisi devreye girecek. ABD Sünnileri destekleyerek, İran-Irak savaşında olduğu gibi Tahran yönetimini ekonomik açıdan zayıflatacak ve rejimi yorgun düşürecek. İran, ABD ile işbirliğini reddederse olacaklar bu. Ancak bir başka aşama daha var. Irak'ın parçalanmasının resmileşmesi ve Kürdistan Devleti'nin bağımsızlığının kabul ettirilmesi. Kürdistan'ın bağımsızlığı karşısında Türkiye AB üyeliği ile yumuşatılacak. Ve ardından Domino Etkisi devreye girecek. İran etnik olarak parçalanacak. Huzistan ve Güney Azerbaycan kopacak. Tahran işte o zaman kutsal değerler üzerinden savaşı bütün bölgeye yayacak. Bazıları da böyle düşünüyor. Bakalım hangisi doğru çıkar. Ama kesin bir şey var: O da Ortadoğu'da haritaların böyle değiştirildiği gerçeği. Yahudi milletvekilleri kazandı!.. ABD'deki son seçimde daha fazla Musevi asıllı politikacı başarılı olmuş... Temsilciler Meclisi'nde 26 Musevi asıllı üye yer alıyormuş daha önce, bu sayı son seçimde 30'a yükselmiş; Senato'da 11 Musevi senatör varmış, Musevi senatör sayısı şimdi 13'e çıkmış... İsrail gazetesi Haaretz, "Buna rağmen, ABD, Musevi yasama üyesi sayısı bakımından İsrail ile İngiltere'yi geçemiyor" diyor... Haaretz'e göre, İngiltere'deki Museviler sayıca ABD'den 20 defa daha azmış; buna rağmen İngiliz Parlamentosu'nda tam 59 Musevi asıllı üye bulunuyormuş; bunların 18'i milletvekili, geri kalanı (41) da Lordlar Kamarası üyesiymiş... İngiltere'deki Musevi Cemaati'nin şemsiye örgütü, Lordlar Kamarası'nda üye olan Musevi asıllıların sayısının daha fazla -en az 46- olduğu iddiasındaymış... İsrail gazetesi, parlamento üyeleri arasında Musevi asıllıların bulunduğu ülkeleri sıralamış: Fransa ve Ukrayna'da 18'er, Rusya'da 13, Kanada ve Macaristan'da 10'ar... Meclis'inde Musevi milletvekili bulunan tek Arap ülkesi ise Tunus'muş... Bu konunun sahibi olan ve 1988'den buyana faaliyet gösteren ICJP örgütü, İsrail dışarıda bırakıldığı taktirde, bütün dünyada, bugün, 246 Musevi'nin değişik ülkelerin parlamentosunda yasama görevi yaptığını bildiriyor. 2005 yılında bu rakam 208 imiş; 2006'da yüzde 18 artış gerçekleşmiş... Peki de, böyle bir haber Haaretz'de neden yayımlanmış olabilir? Ne yapsalar, boş... Donald Rumsfeld'in altın tepsi içindeki kellesi, ABD'nin Irak stratejisinin çöktüğünü resmen ilan etmiş oldu... Pentagon'un Rummy'si, Irak Batağı'nın baş mimarıydı: 11 Eylül'den hemen sonra paşaya kelle yetiştirir gibi saldırının sorumlusunun Saddam Hüseyin olduğunu öne süren bilgi notunu Bush'un önüne koymuştu... Rumsfeld, Başkan ve Adamları Camp David'de 11 Eylül için ilk toplantıyı yaptıklarında -Wolfowitz'le birlikte Irak'a saldırmayı öneren iki kişiden biriydi... Neo-Con'ların senaryosunu 1992'de yazdıkları küresel planı hayata geçirmek için artık en elverişli zaman dilimine gelinmişti. Bu nedenle "Gerçeğin iyi bir öyküyü bozmasına izin verme!" kuralı Bush ve Şahinler'in lokomotifi olmuştu. Rummy, "Kaleminden Ebu Garib Damlayan" bir Kâbusyazar olarak tarihin en karanlık sayfalarından birinde mahpus yatacak... Değil bir istifa, altı yüz elli beş bin istifa ile bile sıyrılması mümkün değil, bu kâbustan: Ebu Garib'in Laneti, asla peşini bırakmayacak... İşte, "Savaş Suçu Davası" da geliverdi, gecikmeksizin: Çeşitli ülkelerden bir grup avukat Almanya'da ilk hukuk kurşununu attı. Rumsfeld, işkence emrini vermekle suçlandı!.. Kartlar, İran ve Suriye'nin eline geçmiş durumda: Irak'ta gardı düşen/nakavt edilme yolunda hızla ilerleyen taraf, ABD! "İran'ın nükleer silahları tehdit unsuru" numarasını da özellikle bu saatten sonra hiç kimseye yediremez, Sam Amca... İran/Suriye ikilisi, ABD'nin kendilerine saldırmaması konusunda garanti alamadığı müddetçe Irak işgalcisine kapıyı gösterecektir... ABD, sadece Irak'ta değil, bütün Ortadoğu'da kaybetti... Giderek daha saman tadı vermeye başlayan Fetullahçı-Amerikancı Zaman Gazetesinin Washington'dan yazarı Ali H. Aslan, hala AKP'nin ve Türkiye'nin kurtuluşunun, ABD'ye uyumluluk ve uşaklıktan geçtiğini tavsiye ediyordu: "Demokratların iktidar partisi Cumhuriyetçileri yapılan ara seçimde devirerek Kongre'yi ele geçirmesiyle Washington'da siyasi tablo değişti. Amerika'da yeni bir dönem başlıyor. Başkan Bush'un neden yenilgiye uğradığı, farklı bir analiz konusu. Peki mevcut tablodan Türkiye nasıl etkilenecek? Ankara, Cumhuriyetçi Bush yönetimiyle Irak savaşı sürecinde ciddi oranda yıpranan ilişkilerini onarmaya çalışıyordu. Ancak iktidarla ilişkileri öncülleme kolaycılığı, Demokrat muhalefetle gerektiği gibi iletişim kurulmasına imkan vermedi. 12 yıldır Kongre'ye hakim olan Cumhuriyetçilerin eski liderlerinden Bob Livingston'un lobicilik firmasının yardımıyla şimdiye kadar işin büyük kısmı halledilebiliyordu. Ama artık Kongre Demokratların... Türkiye 'eski kral öldü, yaşasın yeni kral' havasına mı girmeli? Bence hayır. Çünkü Cumhuriyetçiler çoğunluğu kaybetmiş olabilir; ama Kongre'nin yarıya yakın kısmı ve Beyaz Saray hâlâ ellerinde. Dolayısıyla zayıflamış olsalar da Washington'da hâlâ azımsanmayacak güçleri var. Diğer yandan, Ankara'nın Demokratlara açılma esnekliğini göstermemesi için bir sebep yok. Biraz geç kalınmış olsa da tren hâlâ tamamen kaçırılmış değil... Kongre'de dış politikada kilit pozisyonları tutacak Demokrat liderlerin çoğunun farklı sebeplerle Ankara'yla sorunları var. Müstakbel Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi, Senato Başkanı Harry Reid, Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Senatör Joe Biden ve Uluslararası İlişkiler Komitesi Başkanı Tom Lantos bu cümleden sayılabilir. Kilit Demokrat liderlerle soğuklukları gidermek önemli. Başbakan Erdoğan, Washington ziyaretini, Kongre'nin tatile girdiği seçim kampanyası dönemi yerine, taşların yerine oturacağı Ocak 2007'den sonra gerçekleştirseydi ve Demokratlarla da görüşülebilseydi çok daha verimli olabilirdi... Türk-Amerikan ilişkilerinde yakın dönemde kriz potansiyeli taşıyan sözde Ermeni soykırım tasarıları ve Irak konularında Demokratların genel çizgisi Türkiye'den biraz uzak. Ermeni tasarısı bu nisanda Kongre'den geçerse, Irak'ta Türkiye'nin kaygılarını derinleştirici adımlar atılırsa ve PKK varlığına karşı gözle görülür tedbirler alınamamış olursa, baharda kendimizi pekala yeni bir Türk-Amerikan krizi içinde bulabiliriz. Sırf sözde Ermeni soykırımı meselesi bile Türk-Amerikan ilişkilerini zehirlemeye yeter. Böyle bir gelişmenin Washington'a karşı zaten bayağı tepkili olan Türk kamuoyu ve idari erkanınca nasıl karşılanacağını tasavvur edin. Ülkenin doğusunun Ermeni ve Kürtler arasında bölüştürüleceği korkuları iyice ayyuka çıkar. ABD'nin artık Türkiye'nin dostu olmadığı kanaati pekişir. Seçim havasına giren Ankara'da ilişkilere sahip çıkacak babayiğit de kolay kolay bulunamaz. Ve iki ülke arasında pekiştirilmeye çalışılan ortak stratejik vizyon ciddi zarar görebilir. Amerika'da siyasi tablonun değişmesi, dış politikasında taktiksel varyasyonlara yol açabilir; ama genel stratejik duruş pek değişmez. Türkiye gibi önemli bir bölgesel gücü küstürmemek, ABD için stratejik zorunluluk. Türkiye eskisi gibi çantada keklik değil. Türkiye küserse, ABD ve İsrail'in Ortadoğu'daki vahim konumunu düzeltmeye yeterince katkıda bulunamaz ve teröre karşı mücadelede radikallerin eli güçlenir. Türk-Amerikan stratejik ilişkileri, her iki ülkedeki iç siyasi kaygılara kurban edilmemeli. Muhtemel tren kazalarını önlemek, yoğun diyalogdan geçiyor." TÜSİAD'ın Tasası, AKP'nin yasası: Bu kökten ve körden Batıcı kalantorlar, esasında kendi işletmelerinin lehine olan bir eğitim düzenlemesini bile tamamen ilkel, ideolojik şartlanma ile hatta biraz da İslam korkusu ile reddetmektedirler. Milli Eğitim Şurası'nda üniversitelere girişte meslek okullarına sıfır katsayı uygulanması ve genel lise konumuna sokulmaları yolunda önerilerin yer alması Türkiye'nin önde gelen kalantorlarının örgütü TÜSİAD'ı öfkelendirmiş: - Heeyt, sakın Şura'yı siyasete alet etmeyin! Emriniz olur!.. Bir toplumda meslek okullarının cazip hale gelmesi her şeyden önce sanayici ve işadamlarının, yani en kalantorları TÜSİAD denen örgüt çatısı altında kümeleşen kesimin lehinedir. Zira bu okullar cazip hale geldikleri takdirde, ülkemizde ara kademeler için nitelikli eleman bulabilmek kolaylaşacaktır. Lakin gelin görün ki, imam hatip lafını duydukları zaman nevirleri dönen bütün yükseltilmiş değer zebanileri, laiklik bağnazları, İslam karşıtları, gizli Haçlı işbirlikçileri gibi, kalantor sermayedarlarımızın da asap -ayrıca belki de nesep- damarları çatlıyor. - Milli Eğitim Şurası'na siyaset karışmasın. Neymiş, imam hatipliler de öteki meslek liseleri gibi sıfır katsayı hakkına kavuşacak, genel liselere benzeyecekler... Aman ne felaket! Peki ama bir işin yapılması siyasettir de, yapılmaması neden siyaset değildir? İmam hatiplilere sıfır katsayı uygulaması siyaset oluyor da, eksi katsayı uygulamak neden siyaset olmuyor? Bu ülkenin kalantorları adına ahkam kesen bir kurumun, temel terimleri kullanabilmek ve fikir ifade edebilmek bakımından ilkokul düzeyinde seyretmesi gerçekten çok acı ve utanç vericidir." Diyen Sn. yazar, ya TÜSİAD'ın AKP'nin işini kolaylaştırmak ve tabanına ve topluma karşı bu iktidara mazeret kazandırmak için böyle davrandığını fark edemiyor... Veya, aynı danışıklı dövüşte üzerine düşen rolü oynuyor.. Çünkü aynı TÜSİAD'ın yan ve paravan kuruluşu TESEV'in, AKP'yi aklayan ama orduyu haklayan raporuna arka çıkmışlardı... Ama, o fırsat buldukça, demokrasi kılıcıyla saldırdıkları ordumuz, Fransa'nın Ermeni yanlısı tasarıyı kanunlaştırmasına karşılık, susan ve pusan AKP iktidarına rağmen, ilk ve ilkeli tepkiyi koyarak Milli ve haysiyetli bir tavır takınmıştı. M.S. bakanı da, artık utanma pazarına, bu onurlu çıkışın ardından bazı kararlar almak durumunda kalmıştı. TSK, Fransa'yla neleri askıya aldı? Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ, Fransa meclisinin Ermeni soykırımını tanıyan karar almasından sonra, bu ülkeyle askeri ilişkileri askıya aldıklarını açıkladı. TSK neleri askıya aldı? Türkiye'nin durdurduğu faaliyetler arasında iki ülkenin akademik nitelikli askeri çalışmaları bulunuyor. Karşılıklı askeri heyet ziyaretlerine ilişkin programlar da durduruldu. Karşılılık esasıyla 2007'de Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Faruk Cömert'in Fransa'yı ziyareti planlanmıştı. Ermeni kararından sonra komutanın ziyareti 2007 programıyla birlikte iptal edildi. Ayrıca Fransa'nın onur nişanı verdiği generaller de kendi istekleriyle bu nişanları iade ettiler. TSK'nın ihtiyaçlarını karşılamak için Savunma Sanayii Müsteşarlığı'nca açılan ihalelere katılma konusunda da Fransa şansını yitirmiş görünüyor. Tank ve helikopter ihaleleri gibi önemli satın almalarda Fransız şirketlerinin ihalelere katılmaları artık olanaksız denilecek kadar zor. Türkiye ile Fransa arasındaki askeri ilişkiler tam anlamıyla donmuş durumda. Askerlerin aldığı bu karar ve gösterdikleri tepki, sivil alandaki ekonomik ilişkilere de yansıyacak boyutta görülüyor. Fransa, Ermeni soykırımı iddiasını kabul eden kararın yasalaşarak yürürlüğe girmesini engellemeden; bu konudaki tutumunu değiştirmeden, askeri ilişkilerin normale dönmesi de beklenmiyor. AKP'nin başörtüsünden sonra katsayı diye bir probleminin olmadığı ortaya çıktı Milli Eğitim Bakanlığı, akşamüstü yapılan son dakika operasyonuyla, büyük beklenti içinde olan meslek lisesi ve imam hatip lisesi öğrencilerini ve mezunlarını bir kez daha üzdü. 17. Milli Eğitim Şûrası'nda tüm lise mezunlarının eşit şartlarda ve eşit puanda sınava girebilme' imkânı getiren komisyon raporundaki açılım, Bakanlık bürokratlarının verdiği önerge ile sınırlandırıldı. Genel kurulda meslek lisesi ve imam hatip liselerinin katsayı mağduriyetini ortadan kaldıracak ağırlıklı temayüle rağmen alan dışında tercih yapmayı yine kısıtlayan' son dakika değişikliği, bakanlığın medya ve birkaç laikçi çevrenin baskısına boyun eğerek geri adım atması' olarak değerlendirildi. Şûra'da temayül de vardı Genel kurula sunulan komisyon raporunda, meslek liselerinin üniversiteye girişte karşılaştığı katsayı engelinin kaldırılması önerisi de yer alıyordu. Bazı çevreleri rahatsız eden bu öneri, raporda şu şekilde yer alıyordu: "Tüm ortaöğretim öğrencilerinin ayrım yapılmaksızın eşit şartlarda sınava girebilmeleri ve eşit şartlarda puanlamaya tabi tutularak tüm üniversitelere girebilmeleri benimsenmiştir". Ancak Şûranın dördüncü günü akşamüstü verilen bir önerge ile katsayı sorununu tamamen ortadan kaldıran bu öneriden geri adım atıldı. Sınava eşit şartlarda ve eşit puanlarda girilmesi yerine, liselerin sayısal, sözel ve eşit ağırlık alanlarına göre eşit olacağı' kararı alındı. Buna göre, ağırlık olarak sözel bölümde olan İmam Hatip Liseleri sadece sözel alandaki üniversitelere liselerle eşit şartlarda sınava girecek. Ancak sözel ve sayısal alanlarda bir tercih yaparsa, puanı yine düşük hesaplanacak. Bürokratlarının da katıldığı 3 maddelik önergeyle kendi alanlarında üniversiteye gidenlere ek puan verilmesi' uygulamasını birçok şura üyesi anlamakta zorlandı. Meslek lisesi ve İmam Hatiplerin mağduriyetini yakından tanık olan birçok üye, getirilen yeni öneriyi sorunu çözmekten çok uzak olarak değerlendirdi. Önergede, "tüm orta öğretim kurumlarında ders ağırlığına göre, alan belirlemesinin yapılması aynı alanlardan mezun olan her türlü ortaöğretim mezunlarının eşit olarak yarışması benimsenmiştir" şeklinde ifade edilen yeni öneri, İmam Hatip ve meslek liselerine yine birçok yükseköğretim programını sınırlandıracak. Sağlam: İlk karara göre geri adım Milli Eğitim Bakanlığı ve YÖK Başkanlığı yapan Prof. Dr. Mehmet Sağlam, genel kurula sunulan ilk kararın liseler arasındaki katsayı farkını tamamen ortadan kaldırdığına işaret ederek, son değişikliğin bir geri adım niteliği taşıdığını söyledi. Şûra kararlarının tavsiye niteliğinde olduğu belirten Sağlam, hükümetin bu kararı uygulayıp uygulayamayacağına ilişkin olarak ise, "YÖK orada bulunduğu müddetçe, yükseköğretime girişle ilgili kararların uygulama şansı olduğu kanaatinde değilim" dedi. Sağlam,"Son alınan kararla, şu ortaya çıkıyor: İmam hatip, öğretmen liseleri ve Mesleki teknik eğitimdeki çocuklardan eğer sözel bölümleri tercih edenler varsa, bunlar sözel bölümde lise mezunları ile eşit muamele görecekler. Anadolu İmam Hatip Lisesi mezunları ise, eşit ağırlıklı bölümde bu alandaki liselerle eşit muamele görecekler. Ve eşit ağırlıkla öğrenci alan üniversitelere girebilecekler. Sayısal olanlar da, sayısal alandaki liselerle eşit şekilde girecekler" dedi. İmam Hatip ve meslek liselerinin; ya sözel ya da eşit ağırlıkta değerlendirileceğinin altını çizen Sağlam, "Bu şekilde en azından liselerdeki başarı puanlarına göre alanlarında eşitlik getirilmiş oluyor. Ancak, ilk alınan karardan bir geri adım söz konusu" dedi. Bu kararın tüm lise mezunlarının istediği bölüme eşit şekilde girmesine imkân tanımadığını vurgulayan Sağlam, ilk önerinin bu açılımı sağladığını dile getirdi. Gündoğdu: Gönlümüzden geçen olmadı Eşit şartlarda ve eşit puanlarda sınava girilmesi öngören kararın çıktığı komisyonda yer alan Eğitim Bir Sen Genel Başkanı Ahmet Gündoğdu ise, gönlünden geçenin katsayının tamamen kaldırılması olduğunu söyledi. İlk katsayı düzenlemesinde öğrencilerin çözebildikleri soru oranında puan alabilecekken son değişiklikle kendi alanında, başka alanlardaki öğrencelere göre avantajlı bir şekilde puan alacaklarını söyleyen Gündoğdu, "Ortaöğretim komisyonunda, delegelerin iradesi, eşit şartlarda sınav girebilme ve 1999'a dönüş şeklindeydi. Genel kurulda ek önergelerle, alan belirleme ve alana göre yükseköğretime girme temayülüne dönüştü. Bizim beklentimiz, Milli Eğitim Bakanlığının bu kararları referans olarak yürürlüğü koymasıdır" dedi. Önder: Derinden ikaz gelince, AKP geri adım attı!. ÖNDER Genel Başkanı Yusuf Ziyaettin Sula ise, "Son dakika operasyonu, derinden bir yerlerin ikazıyla yapılmış gibi geldi bize" diye konuştu. TÜSİAD benzeri kuruluşların açıklamalarından sonra bu değişikliğin yapıldığını hatırlatan Sula, "Lafı dolandırmanın bir anlamı yok. Neticede eşit şartlarda girilebilecek ve puan hesaplaması yapılabilecek bir imtihan bu. Bir takım formüllere hiç gerek yok. Hala bir takım kısıtlamalarla bir şey yapılmaya çalışılıyor. Tek çözüm, meslek liselerinin önündeki engelin tamamen kaldırılmasıdır" diye konuştu. Lafı dolandırmanın anlamı var mı? Şuurlu Öğretmenler Derneği Genel Başkanı İsmail Hakkı Akkiraz ise, geri adımı "Beklenen oldu" şeklinde değerlendirdi. Şûranın yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimi ve genel seçimlerin arifesine denk getirilmesi nedeniyle milletin beklentilerinin aksine radikal kararlar alınmaktan çekinildiğini vurgulayan Akkiraz, " Daha önce komisyonlarda kabul edilen kararlar, sırf bir takım çevreleri ürkütmemek için lightlaştırılmıştır. Bizim kuşkumuz millete verdiği sözlerine yerine getiremeyenlerin bu Şûra'yı, millete karşı takiyye aracı olarak kullanma temayülü idi. Ve bunun gerçekleştiğini görüyoruz. Çok değerli fikirlerin ortaya çıktığı bu şura, adeta yaklaşan seçimlere kurban edilmiştir" diye konuştu. Ahlâk Reformu ve Millî Eğitim Şûrası Eğitimde, Toplumsal gerginlikler ve çatışmalar değil, ilmi yaklaşımlar ve Milli uzlaşmalar aranması gerekir. "Gelenek ve değer tanımayan, her şeyi iktidar hırsının aracına dönüştüren AKP'nin, 17. Milli Eğitim Şurası'nı da politik amaçlarına alet eden ilk örnek olarak tarihe geçmiştir. 17. Milli Eğitim Şurası "sorunlara her zaman ikiyüzlü politikalarla yaklaşan iktidarın değişmez karakterine bir kez daha şahitlik etmiştir. Şuraların, milli eğitimin faaliyet ve yaklaşımlarını kapsamlı bir biçimde değerlendirme amacı taşıdığını, eğitim tüm toplumun geleceğini ilgilendiren bir kurum olduğundan eğitimde, toplumsal gerginlikler ve çatışmalar değil uzlaşmalar aranması gerekmektedir. "İkinci utanç verici tavrı, dört yıldır Anayasayı değiştirecek bir çoğunlukla iktidar olmasına rağmen, dördüncü yılın sonunda imam-hatiplere uygulanan haksız katsayı uygulamasını şuranın gölgesine saklanarak gündeme getirmesidir. İktidara sormalı: 2002'de iktidar oldunuz, ortada yıllardır süren bir mağduriyet var, bugüne kadar vicdanınız sızlamadı da seçimlere bir yıl kala mı adalet, hakkaniyet aklınıza geldi? Açıkça ifade ediyorum, yolunuz yönteminiz yanlış, aklınızdaki fikir yanlış, toplumsal sorunlara yaklaşımınız yanlış, sorunlarla iktidarınız arasında kurduğunuz bağ yanlış. Siz yanlış bir iktidarsınız, sizden milletin derdine bir derman olmaz. Refahyol farkı AKP Hükümeti döneminde bütçeden yatırıma ayrılan kaynak sürekli geriliyor. Faiz dışı fazla hedefi ve faiz ödemelerinden dolayı yatırımları sürekli ikinci plana atan hükümet, ayırdığı düşük kaynağı datam olarak kullanmıyor. Bütçeden yatırıma ayrılan kaynaklar bakımından Refahyol Hükümeti dönemi ile AKP Hükümeti dönemleri karşılaştırıldığında arada büyük bir farkın olduğu ortaya çıkıyor. 2007 bütçesinden yatırımlara ayrılan ödeneğin (12.1 milyar YTL) toplam giderlere oranı yüzde 5,9'da kalırken, bu rakam Refahyol Hükümeti dönemin de ise yüzde 8 seviyesindeydi. Son dört yıllık sürede yatırıma ayrılan kaynakların tamamı kullanılmadığı düşünülürse 2007'de bu rakam yüzde 5'lerin de altına da düşecek. Oysa Refahyol döneminde yüzde 8'in tamamı yatırımlarda kullanılmıştı. Öte yandan Refahyol döneminde KİT'ler tarafından yapılan yatırımlar, destekli bütçe yatırım ödenekleri içerisinde yer alınıyordu. KİT'ler tarafından gerçekleştirilen yatırımlar da dikkate alındığında Refahyol iktidarında gerçekleştirilen yatırımların bütçenin yüzde 20'sine kadar çıktığı görülüyor. AKP ise KİT'lerin önemli bir kısmını özelleştirme adı altında sattığı için ve geri kalanlara da yatırım yaptırmadığından dolayı, gerçekleşen yatırımlar bütçe ile sınırlı kaldı. Bütün bunlar incelendiğinde Refahyol Hükümeti'nin 1 yılda yaptığı yatırımların, AKP'nin 4 yılda yaptığı yatırımlardan daha fazla olduğu ortaya çıkıyor. AKP Hükümeti'nin yatırım karnesi' incelendiğinde ortaya acı bir tablo çıkıyor. 3 Kasım 2002 tarihinden Eylül 2006 tarihine kadar olan zaman zarfında, toplam 30.9 milyar YTL kamu yatırım harcaması gerçekleştirildi. Aynı dönemde faiz ödemelerine ise 200 milyar YTL ödendi. Yani söz konusu dönemde, gerçekleşen yatırımların faiz giderlerinin 7 de bir'i kadar olduğu izleniyor. Bu da hükümetin, 72 milyona harcadığının 7 katını bir avuç rantiyeciye harcadığı gösteriyor. 2007 yılında kamu yatırım harcamaları için 12.1 milyar YTL ödenek öngörülüyor. Yatırım harcamalarının bütçe içindeki payı öngörülen ödeneğin tamamı harcansa bile yüzde 5,9'a inmiş durumda. Bu rakamın GSMH'ya oranı ise yüzde 1,9 seviyesinde. 2007 için hedeflenen bu rakamın da gerçekleşmesi mümkün görünmüyor. Çünkü AKP iktidarı boyunca yatırım gerçekleşme rakamları daima bütçeye konulan yatırım ödeneklerinin altında kaldı. Nitekim 2006 yılı bütçesine yatırım harcamaları için 12,4 milyar YTL ödenek konulduğu halde Eylül ayı sonu itibariyle yatırım giderleri gerçekleşmesi 6 milyar YTL' de kalmış ve yıl sonuna kadar en fazla 10.8 milyar YTL harcama gerçekleştirilebileceği öngörülüyor. Aradaki bu 1,6 milyar YTL ise geçmiş yıllarda olduğu gibi yine faiz ödemelerinde kullanılacak. Böyle olunca, 2007'de de 12.1 milyar YTL hedeflenirken, gerçekleşen rakamın 10 milyar YTL seviyesinde kalacağı tahmin ediliyor.
http://www.millicozum.com/content/view/865/26/ |
|
RECEP TAYYİP ERDOĞAN'IN İLİŞKİ ve İŞBİRLİĞİNDE BULUNDUĞU SİYONİSTLER: Richard Perle Morton Abramowitz ADL(Anti-Defamation League) HAKKINDA ***
Harun Yahya Richard Perle'nin Gerçek Yüzü
"Karanlıklar Prensi bir beyefendidir." - Shakespeare, Kral Lear, III, IV, 140 Türkiye'nin ABD'deki "imajı"nın değiştirilmesi ve ABD karar mekanizmalarında, özellikle de Kongre'de Türkiye lehinde "lobi" yapılması gerektiği, yıllardır söylenir. Türk hükümetleri de bu konuda girişimde bulunmuş ve Türkiye lehinde lobi yapmaları için yıllardır Washington'da bu iş için özel görevli "lobi kuruluşları"na para akıtmışlardır. Ancak bu kuruluşların işe yaradığına henüz rastlanmamıştır (Tansu Çiller bile bu gerçeği kabul etmiş, lobi kuruluşlarına verilen paraların sokağa atıldığını söylemişti). Ve bu "işe yaramaz" lobi kuruluşlarının bazı ünlü isimleri vardır ki, ülkemizdeki bir kısım medya tarafından ısrarla "Türk dostu" olarak tanıtılmaktadırlar. İlginçtir, bu kişilerin çoğu yahudidir ve ABD'deki yahudi lobisinin de etkin üyeleri arasındadırlar. Bu kişilerin en ünlülerinden biri, kuşkusuz, Richard Perle'dir. Washington kulislerinde "Karanlıklar Prensi" olarak bilinen Richard Perle... "Irk bilinci" yüksek bir yahudi olan Perle, Washington'daki geçmişi boyunca İsrail'e hizmet etmiş bir kişi olarak tanınıyor. Eski Kongre üyesi Paul Findley, ABD'deki İsrail lobisinin inanılmaz gücünü ortaya koyan They Dare to Speak Out: People and Institutions Confront Israel's Lobby adlı kitabında, Perle'nin İsrail bağlantılarını ayrıntılı olarak anlatıyor. Buna göre Perle, İsrail hükümetine bilgi sağlamasıyla ünlü. Perle, kariyerine önce Washington'da Demokrat Senatör Henry Jackson'ın yanında çalışarak başlıyor. Senatör Jackson da İsrail'in en ateşli destekçilerinden. 1970 yılında FBI'ın düzenlediği bir operasyon sonucunda Perle, İsrail elçiliğine gizli Amerikan bilgilerini aktarırken yakalanıyor. Perle Reagan döneminde ise Savunma Bakanlığı'nda göreve geliyor. İsrail'i yakından ilgilendiren yüksek teknolojiler ile ilgili kararlar genelde Perle'nin ofisinde alınıyor. Perle Pentagon'da göreve getirildiği zaman da bir İsrail savunma şirketi adına lobicilik yapıyor. Ve İsrail'in ABD'deki uzantılarından biri olan Perle, bir kısım "büyük medya"ya bakarsanız, Türkiye'nin büyük bir dostudur. Aynı medya sık sık "Ermeni Soykırımı" iddiaları hakkında gösterdiği tavıra dayanarak (*) yahudi lobisinin de "Türk dostu" olduğunu telkin etmektedir. Sözkonusu medyanın İsrail'in Türkiye için ne denli büyük bir dost olduğu masalını "yutturabilmek" için de uğraştığını hatırlarsak, Perle'nin (ve onun benzeri olan Washington'daki diğer yahudi "Türk dostları"nın) gerçek konumunu yakından incelemek gerekmektedir. Öncelikle Perle'nin Amerika'nın dış ülkelere karşı nasıl bir yaklaşım izlemesi gerektiği yönündeki düşüncelerine bakmakta yarar var. Ufuk Güldemir, Türk-Amerikan ilişkilerini konu alan kitaplarında bu konuda ilginç bilgiler vermektedir. Örneğin Güldemir'in Çevik Kuvvetin Gölgesinde adlı kitabında, Perle'nin savunduğu "strateji" şöyle yorumlanır: Reagan yönetiminin şahinler kanadından olan Perle'nin 'anti-Amerikan çizgideki müttefik ülke devlet adamlarının cezalandırılması' şeklinde özetlenecek stratejisi, ABD'nin koruyucu şemsiyesinden faydalanmak isteyen her ülkenin anti-Amerikan siyaset ve sloganları terk etmesi gerektiğine olan inancından doğuyordu.23 Kısacası Perle, müttefik ülkelerdeki buna kuşkusuz Türkiye de dahildir "anti-Amerikan" devlet adamlarının cezalandırılması, yani o ülkenin zorla da olsa "yola getirilmesi", Amerikan hegemonyası altına alınması stratejisinin savunucusudur. (Bu aslında "yahudi önde gelenlerinin politik kurumu" olan CFR'nin geleneksel stratejisidir. İsrail'in Amerikalı uzantıları arasında yer alan Perle'nin CFR çizgisini savunması ise yadırganacak bir durum değildir elbette. CFR için bkz. 6. bölüm) Perle, müttefik ülkelerin "yola getirildikten" sonra da, Amerika tarafından istenen şekilde kullanılabilir halde olmasını savunmaktadır. Perle'nin 19 Mayıs 1986'da Brüksel'de toplanan "Ulusal Güvenlik İçin Savunma" konulu panelde yaptığı konuşma, bu açıdan çok anlamlıdır: Avrupalıları korumak için Avrupa'da konuşlandırdığımız Amerikan Kuvvetlerinin, dünyanın başka bölgelerinde Amerika'nın çıkarlarını korumak için kullanılmasına Avrupalıların karşı çıkacağına ilişkin Amerika'da bir kuşku vardır. Bu kuşku biraz yersiz geliyor bana. Amerikan askeri gücünü, bulundukları yerden kriz bölgesine yollamak hakkına sahibiz ve bunu yapmak için üslenmiş bulundukları ülkenin onayını almak zorunda da değiliz.24 Perle'nin "müttefik" ülkelere bakışı işte budur: Onları, gerekirse devlet adamlarını "cezalandırarak", Amerikan egemenliği altına sokmak ve sonra da istediği gibi kullanmak. Perle'nin özellikle sözkonusu ülkelere Amerikan birlikleri konuşlandırmak ve bu birlikleri de o ülkelere sorma gereği duymadan harekete geçirmek konusunda çok hevesli olduğu da açıktır. Ve ilginçtir Perle daha doğrusu Perle'nin temsil ettiği güç bu stratejiyi Türkiye üzerinde ustalıkla kullanmıştır: 1985'teki Türkiye-ABD Savunma ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması'nın (SEİA) görüşmelerini yürüten, bazı "şantaj"ları da kullanarak anlaşmayı Türk tarafına kabul ettiren ve en önemlisi, Körfez Savaşı'nda ABD uçaklarının Türkiye'deki üsleri kullanmasının ve Çekiç Güç'ün Türkiye'ye yerleşmesinin, yasal zeminini hazırlayan kişi Perle'dir. "Karanlıklar Prensi", böylece "müttefik ülkelere konuşlandırılan Amerikan güçlerinin istendiği gibi kullanılabilmesi" tezini Türkiye'ye karşı uygulamıştır. Türkiye daha sonra Perle ile bir lobi firması kurulmasına ilişkin bir anlaşma da yapmıştır. Yahudi lobisinden başka isimlerin de biraraya gelmesiyle International Advisers Inc. diye bir şirket kurulmuş, Perle bunun danışmanı olmuş, bu şirketin önde gelen ortaklığına ise ABD ve İsrail'de şubeleri bulunan Feith and Zell avukatlık şirketinin Douglas Feith adlı ortağı getirilmiştir. Feith, ABD Savunma Bakan Yardımcısı olarak da görev yapmıştır. Ve gerek Perle, gerekse onun diğer International Advisers Inc.'deki yahudi "ırkdaş"ları, Türkiye'ye karşı ikiyüzlü bir politika izlemiştir. Ferruh Sezgin bu durumu şöyle anlatıyor:
ABD'deki 'Türk lobi hareketleri'ni denetim altına almada, Yahudiler Amerikalılar'ın gerisinde kalmadılar. Onlar üstelik, Amerikalılar kadar insaflı da olmadılar. Yahudiler, kendilerine ait bazı kamuoyu oluşturma şirketlerini Türkiye'ye kiralayıp, Türkiye'den bol bol para aldılar. Tabii, bunun karşılığı olan hizmeti Türkiye'ye değil, 'bir başka yere' sundular. 1988 yılı sonbaharında, Richard Perle birden Türkiye'ye geliverdi. Richard Perle de kim?... Siyasetle ilgilenenler hatırlayacaklardır... Milletlerarası çevrelerde ' Karanlıklar Prensi' olarak anılan Perle, ABD'nin eski Savunma Bakanı yardımcılarından idi. 1987 yılı başlarında, Türkiye-ABD Savunma ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması'nın (SEİA) geleceği konusunda başlatılan müzakerelerde Türk tarafı şöyle bir direnmeye başladığında, o direncin 'Perle'nin şantajları' sayesinde kırılabildiği söylenirdi. İşte, bu Perle, 1988 sonbaharında, kimseden davet almamış olduğu halde, Türkiye'ye geliverdi. Perle Türkiye'de Özal'la görüştü ve onu 'ikna etti.' Türkiye Başbakanı ikna olunca da, Perle'nin başında bulunduğu International Advisers Inc. ile yıllığı 875 bin dolara sözleşme imzalandı. O zamanlar Hürriyet'te yazmakta olan Cengiz Çandar'a göre, birkaç yıl öncesinde Türkiye'yi SEİA'yı uzatmak için zorlamış ve bunda başarılı da olmuş olan Perle, 'tamamlanmamış bazı görevlerini' bu danışmanlık şirketi sayesinde tamamlayacaktı. Neydi bunlar?... Cengiz Çandar, Perle'nin tamamlanmamış görevlerini şöyle sıralıyordu: 1- Türkiye'nin, Körfez'e yönelik siyasi-askeri planlarda rol alması. 2- Türkiye'nin, nükleer modernizasyona (topraklarındaki Amerikan nükleer silahlarının yenilenmesine) razı edilmesi. 3- O dönemin Sovyetler Birliğindeki Türkler'in yaşadıkları bölgelere yayın yapmak üzere Amerika'nın Sesi Radyosu (VOA) antenlerini Doğu Anadolu'ya yerleştirilmesinin sağlanması. 4- Türkiye'nin İsrail ile olan ilişkilerinin geliştirilmesine yardımcı olunması, Kimdi o 'birileri?...' O birilerini kim olduğunu anlamak için, International Advisers Inc.'in üst yönetimine bakmak gerekecek: * Richard Perle, ABD eski Savunma Bakanı Yardımcısı, Yahudi. * Douglas Feith, Perle'nin yardımcılarından, Yahudi. * Michael Mobbs, Perle'nin Pentagon ekibinden, Yahudi. * Mark Feldman, ABD Dışişleri Bakanlığı Hukuk Bürosu eski görevlilerinden, Yahudi. * Bloomfied, ABD'deki İsrail lobisinin en etkili yan kuruluşu olan AIPAC'ın (American-Israel Public Affairs Committee) eski sekreteri, Yahudi.
Bunları yazan Sezgin, bir de önceki sayfalarda "Nevruz neşesi"nden söz ettiğimiz AIPAC eski direktörü Morris Amitay'a ve Türkiye hakkındaki bölücü yorumlarına değiniyor: Mart 1989'da, Morris Amitay isimli bir yahudi daha şirkete (International Advisers Inc.'ye) katıldı. Amitay, AIPAC'ın 1974-1980 dönemi direktörüydü ve görevi sırasında da İsrail'e yakınlık duymayan ABD Kongresi üyelerinin 'korkulu rüyası' olmuştu. Amitay, Washington Jewish Weekly adlı dergide yayımlanan 'Self-determinasyon: Kürtler hala bekliyor' başlıklı yazısında şunları ileri sürüyordu: '... Türkiye, İran, Irak, Suriye ve Sovyetler Birliği'ne dağılmış olarak yaşayan 20 milyon kadar Kürt, bağımsız devletlerini kurma imkanını bulamamıştır... Kürtler'e kendi siyasi kaderlerini tayin edebilme hakkı tanınmadıkça, Orta Doğu'da huzursuzluğun ve isyanların devamı kaçınılmazdır.' Bunları yazan Morris Amitay, International Advisers Inc.'den 5.000 dolar aylık ücret alıyordu. Yani, Türkiye adına çalışması için kendisine Türkiye hazinesinden para verilen Amitay, parayı aldığı yere değil, 'kendi anavatanına' hizmet ediyordu. Çünkü, Amitay'ın fikirleri ile Kürt sorununu kaşımakta fayda gören İsrail'in bakış açısı arasında en küçük bir fark yoktu. Richard Perle hala Türkiye ile yakından ilgileniyor. Yahudi lobisinin parlak ismi, son olarak 1995 Ocak'ta İzmir'e gitmiş ve burada yahudi cemaatinin önde gelen isimleriyle İzmir'deki Bet Israel sinagoğunda görüşmüştü.
Yine Kürtler ve Yahudiler Richard Perle örneğinden yola çıkarak varılabilecek sonuç, Türkiye'nin "dost" zannettiği yahudi lobisinin, gerçekte Kürt sorununun asıl mimarı olduğudur. Buna örnek olarak Richard Perle, Morris Amitay, Douglas Feith gibi isimlerin yanısıra başka kişileri de sayabiliriz. (WINNEP'e ise önceki sayfalarda değinmiştik). Örneğin, uzun süre Kongre üyeliği yapan ve "Dış İlişkiler Komitesi üyesi olmak istiyorum, çünkü o zaman İsrail'e daha iyi destek verebilirim" sözünün sahibi, "ırk bilinci" yüksek yahudi Stephen Solarz da piyon Kürt devleti projesinin önemli mimarlarından. Morton Abramowitz
Bunun yanısıra eski ABD Ankara Büyükelçisi, Carnegie Endowment Başkanı ve "Mossad ajanı" Morton Abramowitz; 1987-1989 arası B'nai B'rith başkanlığı yapmış yahudi lobisinin etkili isimlerinden Morris Abram; CIA Ortadoğu analizcisi Ellen Laipson; Al Gore'un Senato'daki dış politika danışmanı Leon Fuerth; Pentagon Türk masasından B'nai B'rith üyesi Harold Rhode ve Paul Goble; Ted Kennedy'nin dış politika danışmanı Nancy Soderberg; Uluslararası Güvenlikten sorumlu Savunma Bakanlığı sekreteri Fred Ikle gibi "ırk bilinci" yüksek Amerikalı yahudiler de hep piyon Kürt devleti projesinin önemli destekçileri. Bu üstte sayılan isimler arasında Abramowitz'in üzerinde bir parça durmakta yarar var. İsrail ve Mossad'la özel bir yakınlığı olan Abramowitz, Türkiye'ye Büyükelçi olarak atanmadan önce yollanmak istediği ülkelerden Mısır, Malezya ve Pakistan bu şahsın ülkelerine büyükelçi olarak gönderilmesine karşı çıkmışlardı. Her üç ülkenin Washington'a bildirdikleri gerekçe şuydu: "Sözkonusu kişi CIA ajanıdır. Görev yaptığı ülkelerin içişlerine müdahale etmeyi alışkanlık haline getirmiştir. İstemiyoruz!" Morton Abramowitz kriz ülkelerinin büyükelçisi olarak tanınıyordu. Tayland örneğinde olduğu gibi Abramowitz'in kriz çözme yöntemi darbe planlamaya kadar da gidebiliyor. Ankara'daki görevinden sonra Ortadoğu ile ilgili Carnegie Endowment'ın başına geçen Abramowitz, Ankara'ya da ABD Dışişleri Bakanlığı istihbarat ve Araştırma Müsteşar yardımcılığı görevini bırakarak gelmişti. Abramowitz burada CIA, FBI, SIA, DIA gibi ABD'nin haberalma örgütleri arasında koordinasyonu sağlıyordu. Şu sıralar bölgeden Talabani ve Barzani gibi siyasileri konuk eden Abramowitz, aynı zamanda ABD'de 208 numaralı komitenin üyesi. Komite ABD'nin üçüncü dünya ülkelerindeki operasyonlarıyla yakından ilgileniyor. Bu ülkelerde gizli ve açık ilişkiler kurup çalışmalar yürütüyor. Taktik ateşkes sırasında Kuzey Irak'ta bulunan Abramowitz Kürt hareketinin önemli stratejistlerinden. Foreign Policy'nin 1993 yaz sayısında Abramowitz Türkiye'nin parçalanacağı gibi cüretkar bir iddia ortaya savurarak ve Kürt sorununun da kendi haline bırakılamayacağını belirterek ilginç mesajlar vermişti. Abramowitz'in ilginç bir girişimi, ABD'deki yahudi "Türk dostları"nın gerçek niyetleri konusunda önemli ipuçları verdi. 1994 yılının Haziran ayında Washington'da Türkiye'yi de yakından ilgilendiren bir toplantı düzenlenmişti. Toplantıyı Abramowitz yönetecekti. İlginç olan toplantıya Türkiye'den bazı milletvekillerinin yanısıra, bölücü terör örgütünün de temsilcilerinin çağrılmış olmasıydı. Türk basınında "PKK ile aynı masada" gibi manşetlerle verilen haberlere göre, bu "tesadüfi" karşılaşmanın iki taraf arasındaki "müzakereler"in başlangıcı olması hedeflenmişti. Yani Abramowitz gibi "Türk dostu" (!) Mossad ajanlarının arabuluculuğu ile Türk hükümeti ve ayrılıkçı akım uzlaştırılacak ve belki de Türkiye, Güneydoğu'yu (ya da daha yerinde bir deyimle "Fırat'ın doğusu"nu) "sen sağ, ben selamet" mantığıyla terketmeye zorlanacaktı. Toplantı son anda iptal edildi ama bazı gerçekleri de gün ışığına çıkardı. ABD'nin niyeti, Mümtaz Soysal'ın da zaman zaman belirttiği gibi, "büyük ağabey" ve "uzlaştırıcı" rolü oynayarak Türkiye'nin bölünmesine çanak tutmaktı. Abramowitz gibi İsrailli beyinlerin yardımıyla gerçekleşecek "bölünme" ise İsrail'in Vaadedilmiş Toprakları'nın Kuzey sınırını, yani Fırat'ın doğusunu İsrail hegemonyasına açık hale getirecekti... Abramowitz sık sık Türkiye'ye gelerek önemli temaslarda bulunuyor ve etkinliğini koruyor. Ankara'ya yeni atanan (Eylül 1994'te) ABD Büyükelçisi Marc Grossman ise Abramowitz'in eski "çırak"larından biri. Kendisi de yahudi olan Grossman, yahudi lobisinin "has adamı" olarak tanınıyor. Hatta bu nedenle Şalom gazetesi, 28 Eylül 1994 tarihli sayısında, Grossman'ın atanmasıyla ilgili haberinde "Ankara'ya eski dost" başlığını kullanmıştı. Grossman daha önce Abramowitz'in yanısıra Lord Carrington gibi önemli yahudilerle de beraber çalışmıştı. (Carrington, Rothschildlar'ın akrabası ve Kissinger'ın iş ortağıdır). Amerika'daki yahudi sermayesinin güdümündeki Carnegie Endowment adlı think-tank'in başkanlığını yürüten Abramowitz, Bosna-Hersek'te Sırplara stratejik avantaj sağlamaktan başka bir işe yaramayan "güvenli bölgeler" uygulamasının da mimarıydı. Şu aralar Abramowitz, yanına Stephen Solarz gibi yahudi dostlarını da alarak "International Crisis Group" (Uluslararası Kriz Grubu) adlı BM'ye alternatif bir örgüt kurma çabası içinde... Kürt sorununu kışkırtma heveslisi yahudiler yalnızca bu ünlü isimlerle sınırlı da değildi. Helsinki İzleme Komitesi'nin Türkiye'deki 1992 yılı Nevruz olaylarını izlemesi için gönderdiği komitenin raportörü olan Amerikalı yahudi David E. Nachman'ın "Kürt'ten çok Kürtçü" raporu, Andrei Saharov'un eşi yahudi Yelena Bonner'in "Kürtlere yaptıklarından dolayı Ankara'nın bombalanması" talebi ve bir başka yahudi Daniela Mitterand'ın Uluslararası yahudi lobisini de arkasına alarak, Kürt ayaklanmasına verdiği açık destek hafızalardan silinmiyor. Yelena Bonner'in Mazzini'den aktardığı "her ulusa bir devlet" ilkesi ise İsrail'in böl-yönet stratejisinin farklı bir anlatımı olsa gerek. Fransa'nın eski Ankara Büyükelçisi yahudi Eric Rouleau'nun, CFR'nin yayın organı olan Foreign Affairs dergisinin yaz 1993 sayısında Kürt ayrılıkçılığına desteğini sunarken yaptığı kehanet de ilginç doğrusu: "Bu gidişle Türkiye'nin eski Yugoslavya'nın bugün bulunduğu duruma düşmesi uzak bir olasılık değil..." Kürt-Yahudi ilişkileriyle ilgili ilginç bir gelişme de, 1994 Nisanı'nda İsrail'de yaşandı. Kudüs'te bir "İsrail-Kürdistan Dostluk Derneği" kuruldu. ABD'de yayınlanan The Kurdistan Review adlı derginin verdiği habere göre, derneğin amacı, "İsrail kamuoyunda Kürt halkına ve onun verdiği kendi kaderini tayin etme (self-determinasyon) mücadelesine destek sağlamak"tı. Ama nedense İsrail'in ve yahudilerin Kürt sorununu kışkırtmasını bu denli istekli olduğu gerçeği nedense bir türlü gündeme getirilmiyor. "Masonik medya" nedense bu konuya değinmekten özenle kaçınıyor. Oysa arada sırada öyle skandallar patlak veriyor ki, gözardı etmek mümkün olmuyor. Bu skandallardan birisi, 24-25-26 Ocak 1994 tarihlerinde Başbakanlığa bağlı "Politik Psikolojik Merkez" tarafından organize edilen "Türkiye'de Terörizm Olgusunun Psikolojik Açıdan Değerlendirilmesi" konulu toplantıda yaşandı. Toplantıya ABD heyetinden Prof Dr. Norman Itzkewitz ve Prof Dr. Joseph Montvile adlı iki yahudi akademisyen katılmıştı. Skandal, bu iki kişinin toplantı sırasında Türkiye'nin Güneydoğusu'nu "Kürdistan" olarak nitelendirmeleriyle patlak verdi. Ancak bir tek RP TBMM Grup Başkanvekili Şevket Kazan gerekli sağduyu göstererek konuyu gündeme getirdi. Kazan toplantıya katılan Amerikalıların CIA ajanı olmakla birlikte iki tanesininde yahudi asıllı olduğunu hatırlattı. Kazan toplantının İsrail Cumhurbaşkanının Türkiye'yi ziyareti ile aynı tarihte yapılmış olmasının bir rastlantı olmadığını bildirdi ve "bu planlı bir düzenlemenin sonucudur. Amerikalı uzmanların dinleyiciler arasında yer alması gerekirken başkanlık divanında oturmaları Türk milleti ve Türk hükümeti açısından onur kırıcıdır" diye konuştu. Gerçekten de iki yahudi "uzman"ın Türkiye'nin Güneydoğusu'nu "Kürdistan" olarak nitelediği anda İsrail Cumhurbaşkanı Weizmann'ın Güneydoğu'yu geziyor olması ilginçti. Ayrıca bu iki "eşanlı" olayın yanına bir üçüncü garip olay daha katıldı. Weizman'ın Ankara'da kaldığı Sheraton otelinde dört yahudi ilginç bir biçimde biraraya geldi. İsimleri tanıdıktı: Morton Abramowitz, Karanlıklar Prensi Richard Perle, İslami fundamentalizm masallarından tanıdığımız Bernard Lewis ve B'nai B'rith'in önemli ismi, Pentagon'un eski Türk masası şefi Harold Rhode. Türkiye'de bir stratejik araştırmalar kurumunun think-tank oluşturulmasına yardımcı olan bu dört isim daha sonra da Kuzey Irak'a geçti. "Önemli temaslar" yapmak için...
http://www.harunyahya.org/kitap/YMD/YMD3_9.html *** ADL; Lobinin Toplumsal Denetim Mekanizması
Amerikalıların çoğu ADL'nin (Anti-Defamation League of B'nai B'rith) adını duymamıştır, ancak duyanlar, örgütün ne denli güçlü ve "belalı" olduğunu bilirler. Bu nedenle de ellerinden geldiğince ADL'ye "bulaşmamaya" özen gösterirler. Çünkü örgüt uzun yıllardır bir tür düşünce polisi olarak çalışmakta, İsrail aleyhine konuşan Amerikalıları çeşitli baskı ve yıldırma yöntemleriyle susturmaktadır. ADL, sözde Yahudileri aşağılanmaktan kurtarmak, yani Yahudi düşmanlığı ile savaşmak için kuruldu. Ama örgüt, İsrail ya da Amerikalı Yahudiler hakkında söylenen en ufak bir sözü bile "Yahudi düşmanlığı" olarak algılıyor ya da gösteriyordu. Geçmiş yıllarda yüzlerce Amerikalı ADL tarafından; antisemit, ırkçı, neo-Nazi ve de psikopat olmakla suçlanmış ve Yahudi kontrollü medya tarafından da damgalanmıştır. Amerika'daki Yahudi lobisinin etkisine karşı koymak için kurulduğunu ilan eden "Liberty Lobby" (Bağımsızlık Lobisi) adlı kuruluş, yayınladığı White Paper on the ADL adlı kitapçıkta, ADL'nin İsrail Devleti ve Mossad'la olan ilişkilerinden söz eder. Bu konuda ortaya çıkan bilgiler, ADL'nin Mossad'ın bir uzantısı olduğunu göstermektedir. Kitapçıkta, bu noktadan hareketle bir önemli bağlantı daha kurulur; ADL ve Jewish Defence League adlı örgüt arasındaki ilişki!... Jewish Defence League (Yahudi Savunma Birliği), son derece radikal, hatta terörist bir örgüttür. Haham Meir Kahane tarafından kurulan ve İsrail'de de "Kach" adı altında örgütlenen JDL, başta Araplar olmak üzere tüm "İsrail düşmanları"na hem Amerika'da hem de İsrail'de pek çok kanlı saldırı düzenlemiştir. (Kahane'nin ölümünün ardından bir de "Kahane Chai" adlı ikinci bir fraksiyon doğdu). Örgütün sloganı "en iyi Arap, ölü Arap'tır" şeklinde özetlenir. 1994 yılında El-Halil kentindeki İbrahim Camii'nde namaz kılan Müslümanları topluca tarayan Baruch Goldstein de bir Kahane müridiydi. Bazıları, faşist yöntem ve ideolojisi nedeniyle JDL'yi ve onun türevi olan diğer bazı Yahudi örgütlerini, "judeo-Nazi" olarak tanımlamaktadır. Bu noktada önem kazanan soru, JDL'nin bu terörist faaliyetlerinin İsrail devleti ile bir ilgisi olup olmadığıdır. JDL'nin terörist faaliyetleri, yıllar boyu hem İsrail otoriteleri, hem de Yahudi lobisinin önde gelenleri tarafından kınanmakta ve bu terörist örgütün İsrail ve lobiye rağmen eylem yaptığı vurgulanmaktaydı. Oysa bu açıklamalar, yalnızca göz boyamak içindi; JDL İsrail yönetiminden ve Mossad'dan aldığı emirleri uyguluyordu. Bu gerçek, Amerikalı Yahudi gazeteci Robert I. Friedman'ın Kahane'yi konu edinen The False Prophet adlı kitapta delillendirildi. Kahane ve örgütünü yıllarca incelemiş olan Friedman, JDL'nin ilk kurulduğu günden bu yana üçlü bir komite tarafından yönetildiğini ortaya çıkardı. Bu üçlü komite, örgütün görünüşteki lideri olan Kahane'ye direktif vermekteydiler. Üçlü komitedeki isimler ise oldukça ilginçti: Örgüt kurulduğunda Mossad operasyon şefi olan ve sonradan Başbakanlığa kadar yükselen Yitzhak Şamir, sağ kanat İsrail politikacısı ve Gush Emunim'in önemli ismi Geula Cohen ve ADL'nin üst düzey yöneticilerinden Bernard Deutch!... Bu üçlü komitenin JDL'yi yönlendirmelerinin bir örneği, 1969 yılında İsrail'den örgüte yollanan hedef değişikliği emriydi. O tarihe kadar Amerika'daki zenci örgütlerine karşı eylem düzenleyen Kahane, Ocak ayında Tel-Aviv'den gizlice gelen bir kurye ile görüşmüştü. Kurye, Kahane'ye artık bir numaralı hedef olarak Sovyetler Birliği temsilciliklerini belirlemeleri gerektiğini söylemişti. Sebep, Sovyet yönetiminin ülkedeki Yahudilerin İsrail'e göç etmesine izin vermemesiydi. Kahane'ye bu mesajı gönderenler, Friedman'ın deyimiyle "İsrailli ve Amerikalı Yahudi iş adamları, emekli İsrail subayları ve üst düzey Mossad görevlilerinden oluşan bir grup"tu. Kurye, JDL militanlarına Mossad tarafından İsrail'de askeri eğitim verileceğini de haber vermişti. Sözkonusu eğitimin idaresini üstlenen kişi ise o zaman Mossad subayı olan Yitzhak Şamir'di. Tüm bunlar, bize, JDL'nin gerçekte Mossad tarafından perde arkasından yönetildiğini göstermektedir. Diğer bir Mossad uzantısı olan ADL ise doğal olarak JDL'yle gizli bir işbirliği içindedir. ADL yöneticisi Bernard Deutch'un JDL'yi koordine eden üçlü komitede yer alıyor oluşu, bunun bir diğer göstergesidir. Eski Mossad ajanı Victor Ostrovsky de, Mossad'ın; Kahane takipçileri, ADL ve hatta AIPAC ve UJA (United Jewish Appeal) ile "direk bağlantılar" içinde olduğunu yazar. ADL ve JDL arasındaki işbirliği ise hedef gösterme ve vurma yönünde bir işbölümü niteliğindedir. White Paper on the ADL'de, ADL'nin Amerikan toplumu içinde "Yahudi aleyhtarı" olduğuna karar verdiği kişi ve kurumları tespit edip "kara liste"ye aldığını, bu listedeki isimlerinde JDL militanlarının saldırılarına hedef olduğuna dikkat çekiliyor. JDL'nin fiili saldırıları ile karşı karşıya kalanlar arasında, en başta Müslüman ve Arap kuruluşları ya da "Yahudi Soykırımı"nı yalanlayan Institute for Historical Review gibi (bkz. 5. bölüm) akademik merkezler yer almaktadır. Bu hedefler, ADL tarafından belirlenmekte, JDL tarafından vurulmaktadır. Bir başka deyişle, Jewish Defence League, bir anlamda ADL'nin "cephe" fraksiyonu, bir tür "ADL- C"dir.
ADL'nin hedef göstermek için seçtiği Amerikalılar ise oldukça ilginç bir yöntemle tespit edilir: Örgüt, "İsrail düşmanları"na karşı daha etkin mücadele etmek için, yasadışı bir "fişleme" yöntemi uygulamış ve bunun için de FBI ve CIA'dan bazı görevlileri rüşvetle satın almıştır. Bu konu, 1993 baharında patlak veren bir skandalla ortaya çıktı. 8 Nisan'da California eyaleti polisleri, ADL'nin Los Angeles ve San Francisco şubelerine baskın düzenlemiş ve tüm evraklara el koymuştu. Aynı gün savcılık 800 sayfalık bir soruşturma raporunu basına dağıttı. Ancak hiçbir etkili medya kuruluşu konu hakkında haber yapmadı. Oysa soruşturma sonucunda ortaya çıkan bilgiler çok ilginçti: ADL, yaklaşık 100 politik organizasyon ve 10 bin Amerikan yurttaşı hakkındaki son derece özel bilgileri, kanunları ihlal ederek, hem de FBI ve CIA'nın cesaret edemediği yöntemleri kullanarak dosyalamıştı. Bunun için de FBI'da görevli olan pek çok istihbaratçıya rüşvet vermişti. Bu FBI mensupları, zaman zaman ADL tarafından İsrail'e düzenlenen bedava turlara da katılıyorlardı. Aslında ADL'nin FBI'yla ilgisi, 1960'lı yıllardan beri sürüyordu. II. Dünya Savaşı'nın ardından ADL yöneticileri ile FBI şefi Edgar J. Hoover arasındaki çok yakın bir ilişki kurulmuştu. 1960'lı yıllarda ise ADL, siyah lider Martin Luther King hakkında elde ettiği bilgileri Hoover'a ileterek FBI için ajanlık yaptı. (O sıralar "insan hakları savunucusu" gözüken ADL, Martin Luther'le çok içli-dışlıydı). Edgar Hoover'ın yüksek dereceli bir mason, hatta "Tapınakçı" ve de homoseksüel olduğuna ise bir önceki bölümde değinmiştik. ADL'nin bir başka kirli yöntemi daha vardır: Yapay antisemitizm üretmek... Bu örgütün Amerika'da antisemitizmle savaşmak iddiasıyla kurulduğunu belirtmiştik. Yaptığı düşünce kontrolünün, İsrail'i eleştirenler üzerinde kurduğu baskının tek dayanağı, "antisemitizm tehdidi" iddiasıdır. Dolayısıyla ADL, antisemitizmin varlığına muhtaçtır. Bu yüzden de, antisemitizm olmadığı yerde, onu üretme yoluna gitmektedir. (Bu geleneksel yöntemin İsrail devleti tarafından da yoğun olarak kullanıldığını bir sonraki bölümde göreceğiz.) ADL'nin ürettiği yapay antisemitizmin ilginç bir örneği, ADL üyesi Arnold Forster'in yıllar önce bir sinangogun duvarlarına gamalı haçlar çizerken yakalanmasıydı. Benzer taktikler ADL'nin "cephe" örgütü JDL tarafından da kullanılmaktadır: Associated Press'te yer alan bir habere göre, JDL'nin Batı Yakası liderlerinden Irving Rubin, kuzey Hollywood'da Beth Sar Shalom adlı Yahudi dini merkezinin bombalanması olayında rol oynadığına dair ipuçları üzerine tutuklanmış, delil yetersizliğinden serbest bırakılmıştır. ADL'nin yapay antisemitizm üretmek için kullandığı kanallardan birisi de, az önce değindiğimiz gibi bir B'nai B'rith-masonluk ürünü olan Ku Klux Klan'dır. The Ugly Truth about the ADL'de, ADL'nin Ku Klux Klan gösterileri düzenlettiği ve buralarda özellikle Yahudi aleyhtarı sloganlar attırdığına dair bilgiler yer almaktadır. Bir JDL lideri olan Mordechai Levy, Philadelphia'da Ku Klux Klan ve Amerikan Nazi Partisi'nin ortak bir miting düzenlemesini organize etmiştir!... ADL; Sekülerizmin Amerika'daki Bekçisi Tüm bunların yanısıra, ADL'nin belki de en büyük icraatı, Amerika'da sekülerizmi güçlendirmek ve genişletmek oldu. Bu yolda ADL'nin en büyük destekçisi ise her zaman olduğu gibi masonlardı. The Ugly Truth about the ADL'de, ADL'nin, İskoç Riti masonluğu ile birlikte, "Amerika'yı paganlaştırma" yönünde uzun bir mücadele verdiği anlatılıyor (pagan: putperest). Buna göre, bu ikili, Amerika'da Hıristiyanlığı toplum hayatının tümünden çıkarmak ve din-aleyhtarı bir laiklik yerleştirmek hedefindedir. Bu yönde şimdiye dek atılmış olan adımlar, hep bu ikilinin çabalarının sonucudur. Masonluk ve ADL işbirliği, Amerika'yı Hıristiyanlıktan koparmak ve yerine "seküler hümanizm", yeni dinler ya da "Yeni Çağ" (New Age) gibi öğretiler yerleştirmek amacına yöneliktir. ADL'nin masonlarla olan işbirliği, en çok Yüksek Mahkeme kararlarında ortaya çıkmıştır. Amerikan hukuk sisteminin en üstünde yer alan Yüksek Mahkeme (Supreme Court), bizdeki Anayasa Mahkemesi'nin işlevini görür; çıkarılan kanunların Anayasa'ya uygun olup olmadığına karar verir. Mahkemenin en önemli özelliklerinden biri ise üyelerinin çok büyük bölümünün mason oluşudur. Loca görünümündeki bu "anayasa mahkemesi"nin en büyük misyonlarından biri ise laikliğin güç ve etkisini genişletmektir. Mahkemenin tarihi, dinin toplum hayatından tamamen çıkarılmasına yönelik kararlarla doludur. Yüksek Mahkeme'nin bu konuda aldığı kararlar arasında; devlet okullarında her sabah yapılması önerilen duayla ilgili kanunun iptali, dini sembollerin kamu alanlarında kullanılmasının yasaklanması, dini bayramların kutlanmasının yasaklanması, devlet okullarında sınıflarda Kutsal Kitap bulundurulmasının yasaklanması, normal mahkemelerin dua ile açılmasının yasaklanması gibi örnekler yer alır. Mahkeme'nin bu konudaki bakış açısı, İskoç Ritine bağlı 33. dereceden mason olan Hugo Black'ın 10 Şubat 1947 yılındaki bir açıklamasında özetlenmiştir. Black şöyle demiştir: "Anayasada bir dinin devlet eliyle tesis edilmesini yasaklayan madde, gerçekte din ile devlet arasında kalın bir duvar örülmesini gerektirmektedir." Yüksek Mahkeme'nin bu sekülerizm misyonunun en büyük destekçisi ise yıllardır ADL'dir. İki ADL üyesi, Jill Donnie Snyder ve Eric K. Goodman'ın kaleme aldıkları Friend of the Court, 1947-1982 adlı kitapçıkta da açıkça belirtildiği gibi ADL "din ve devlet arasındaki kalın duvar"ın başta gelen savunucusudur ve Mahkeme'nin dini toplum hayatından çıkarmaya yönelik uygulamalarının hepsini büyük bir heyecanla desteklemektedir. Hatta kitapçıkta yazıldığına göre, ADL sözkonusu "duvarın daha da kalınlaşmasından" yanadır. Okullardaki din derslerinin kaldırılması ve benzeri uygulamaların başta gelen savunucusu olan örgüt, çok defalar "ispiyonculuk" görevini de üstlenmiş ve laikliğe aykırı bulduğu yerel bazı uygulamaları Yüksek Mahkeme'ye şikayet etmiştir. ADL, Hıristiyanlığı toplum yaşamından çıkarmak için bu denli uğraşırken, bir yandan yeni türeyen bir takım sapkın dini akımlara da var gücüyle destek olmaktadır. Dindarların, bu örgütü "Amerika'yı paganlaştırmak"la suçlamalarının nedeni budur. Masonluk ve başta ADL olmak üzere Yahudi lobisi, Amerika'nın "zinde güçleri" konumundadırlar... Yahudi önde gelenleri ve masonluk arasındaki İttifak'ın Amerika'yı daha da sekülerleştirmek istemelerindeki amaç açıktır. Amerika'nın bir "hıristiyan" toprağı olmasını değil, adı konmamış da olsa bir "Yahudi toprağı" olmasını hedeflemektedirler. Aslında, sekülerizmin, ya da daha yerinde bir ifadeyle Yeni Seküler Düzen'in (Novus Ordo Seclorum) üretilmesindeki gerçek amacın bu olduğunu söyleyebiliriz. 2. bölümde İttifak'ın hıristiyan dini otoritesine karşı giriştiği uzun savaşı ve bu savaşın bir parçası olarak ürettiği sekülerizmi incelemiştik. Amerika'da ya da başka bir yerde yapılan "daha da sekülerleşme" hareketleri, bu büyük planın, tüm dünyayı kapsayan bir Yahudi egemenliğini öngören Mesih Planı'nın birer parçasıdır. Yahudi egemenliği, bu egemenliğe temel prensipleri nedeniyle karşı çıkacak olan diğer dinleri tasviye etmeye çalışmaktadır. Ancak burada ilginç bir istisnanın varlığından söz etmek gerekiyor: Yahudi egemenliği, genel olarak diğer dinlerin zayıflatılmasını gerektirirken, bazı Hıristiyan mezhepleri bu kuralın dışında kalmaktadır. Çünkü bu Hıristiyan, daha doğrusu Protestan mezhepleri, Yahudilik'ten etkilenmiş, Yahudi dini kaynaklarını benimsemiş ve Yahudi dünya egemenliği hedefini de onaylamış durumdadırlar. Kitabın önceki bölümlerinde, en başta Püritenlik ve onun türevleri olan bazı Hıristiyan mezheplerinin Yahudilere olan ilginç bağlılığına ve Mesih Planı'na verdikleri desteğe değinmiş, bu mezheplere bağlı kişilerin "Hıristiyan Siyonistler" sıfatını kazandıklarını görmüştük. İşte Yahudi egemenliğine engel çıkarmayan, aksine onu destekleyenler, sözkonusu "Hıristiyan Siyonistler"dir. Ve bu "judaizer" mezheplere bağlı olanlar, geçmişte Mesih Planı'nı destekledikleri gibi bugün de desteklemektedirler. Amerika'nın üzerindeki Yahudi egemenliğinin önemli bir boyutu da budur.
http://www.harunyahya.org/KITAP/YMD/YMD7b.html |
|
Pime
Minister Erdogan Tells ADL That "Anti-Semitism Has No Place in
Turkey" New York, NY, June 10, 2005 In accepting an award from the Anti-Defamation League (ADL) on behalf of diplomats who saved Jews during the Holocaust, Turkish Prime Minister Recep Tayyip Erdogan strongly condemned anti-Semitism and stressed his country's close relationship with the modern State of Israel.
"Anti-Semitism has no place in Turkey. It is alien to our culture," Mr. Erdogan said in accepting the League's Courage to Care Award, which pays tribute to those who risked their lives to save thousands of Jews during the Holocaust. Mr. Erdogan accepted the honor at ADL's National Headquarters in New York City at a ceremony attended by various high-level Turkish government ministers, U.N. diplomats and leaders of the Turkish and American Jewish communities. "The Turkish nation has been living for centuries with the Jewish people and will continue its close and friendly relations with them in the future and will struggle together with them against any racism with determination," Mr. Erdogan said. "It is the task of leaders around the world to join me in condemning the spread of hatred, whether through publications or otherwise. Our consistent policy towards anti-Semitic diatribes can be nothing short of zero tolerance." Mr. Erdogan reaffirmed his nation's commitment to maintaining strong ties with the U.S. and the State of Israel. He said that while few Jews still live in Turkey, "They are cherished and prized elements of the Turkish society." In presenting the award, Abraham H. Foxman, ADL National Director and a Holocaust survivor, said that Turkey's role in saving Jews has been ignored for too long. "With the millions upon millions of words that have been written about the Holocaust, and about those who upheld the honor of humanity at a time when that word had become utterly grotesque, Turkey's role in the forefront of those few nations who provided refuge and rescue to the tragic Jews of Europe has been largely omitted or overlooked," said Mr. Foxman. "While millions were murdered before the eyes of an indifferent world, Turkey was one of the tiny handful of nations who acted in the name of conscience and community." Bernard Turiel, a Holocaust survivor from isle of Rhodes, recalled how he and his family were rescued as the island's community of about 1,700 Sephardic Jews was rounded up by the SS in July 1944. The Turkish Consul of Rhodes, Selahattin Ulkumen, intervened on behalf of Turkish subjects and saved 42 Jews from deportation to the Nazi death camp Auschwitz. Ulkumen, who also attempted in vain to save other Jews from being deported, received the ADL's fourth Courage To Care Award in 1988. "On behalf of my family and on behalf of all Turkish Jews, thank you for opening up your shores and your homes and welcoming the Sephardic Jews of Rhodes to your wonderful home," said Turiel, an attorney who now lives in New Jersey. Turiel's family immigrated to the United States in July 1946. The League's Courage To Care Award was established to pay tribute to those men and women of courage and honor who, in the midst of the Holocaust, risked their own lives to save Jews. The Anti-Defamation League, founded in 1913, is the world's leading organization fighting anti-Semitism through programs and services that counteract hatred, prejudice and bigotry
http://www.adl.org/PresRele/ASInt_13/4730_13.htm |
|
Turkish Prime Minister Strongly Condemns Anti-Semitism
Remarks
(translated to English) by H.E.
Recep Tayyip Erdogan Prime
Minister of the At
the Courage to Care Award Ceremony Of
the Anti-Defamation League The
human history throughout millennia has been witness to the endless
struggle by courageous men and women against unspeakable crimes.
To their determination and courage in the face of evil, that we
owe our progress, our peace and sometimes our very existence. We
are emboldened by the ability of humanity to produce these distinguished
persons who despite their own suffering do not fail the human
civilization by standing up against the wrongful, however powerful the
wrongful may be. It
is our common duty to remember the sacrifices and achievements of these
men and women of courage and be inspired by their stories in our efforts
to preserve the goodness of the values they uphold. The
Holocaust is the most inconceivable crime against humanity throughout
history. Its
immediate victims may have been the millions of Jews. But with every Jew
murdered the humanity in its collective has lost an irreplaceable piece
of its conscience. It is
incumbent on us all to ensure that it is not forgotten, and that
humanity should never again have to face such a crime. Anti-Semitism
is a manifestation of a criminal disease of mind.
It is a perversion that kills.
It cannot be tolerated, justified nor left unchallenged.
It is not the only manifestation of the same disease of despising
or dehumanizing any religion or people. Genocide, ethnic cleansing,
racism, Islamo-phobia, Christiana-phobia, xenophobia, terrorism are all
facets of the same historical yet also contemporary evils. If we
understand the danger and the threat these evils pose and fight
effectively against them, our children will certainly live in a better
world. The
ADL has been a flagship in this noble effort.
I should like to thank the ADL and its National Director, Abe
Foxman and its Chairwoman, Barbara Balser, for their work in combating
prejudice, racism and anti-Semitism around the world. Anti-Semitism
has no place in The
Turkish nation has been living for centuries with the Jewish people and
will continue its close and friendly relations with them in the future
and will struggle together with them against any racism with
determination. Our
friendship with the Jews was established then and has endured ever
since. Today, there may be
relatively few Jews still living in I
am greatly honored to accept today the ADL's Courage
to Care Award to honor Turkish diplomats for the role they played in
saving Jews during World War II. As
we should not forget our victims, we should also not forget our
courageous men and women who stood against evil. The
world recognized the brave actions taken by Mr. Selahattin Ulkumen, the
Righteous Gentile who saved Jews on the Inspiration
must be taken from the brave Turkish diplomats and translate our belief
in tolerance into action. The
Turkish nation and the Turkish diplomatic corps of today are the moral
heirs of this heritage. The Turkish diplomacy of today is the vanguard
of the same moral virtuousness. As
Abe Foxman has observed in a recent article, We
are proud of our democratic achievements at home and our relentless
efforts to promote peace in our region and the world.
Our generation owes it to our ancestors and our children a world
at peace, with justice for all. We
are committed to further deepening our alliance and partnership with the
In
my recent visit to In
accepting this award, I pledge on behalf of my countrymen to continue
our efforts to defeat hatred and tyranny, and sow the seeds of perpetual
peace and justice. The
Turkish diplomats while selflessly defending the innocent have been
upholding our national and indeed universal values.
They have earned this award.
We can only be inspired and encouraged by their righteousness.
They have shown the courage to care.
I salute them in appreciation and pride. Thank you for this award and your attention.
http://www.adl.org/main_International_Affairs/intl_erdogan_050610.htm |
|
Turkish
Prime Minister Pledges to ADL: Will Fight Anti-Semitism and Promote
Israeli-Palestinian Peace Talks New York, NY, December 15, 2004 Capping a series of meetings with high-level officials in Istanbul and Ankara, a delegation of leaders from the Anti-Defamation League (ADL) this week met with Turkey's Prime Minister, Recep Tayyip Erdogan, who pledged that his country would continue to fight anti-Semitism and take a leading role in Israeli-Palestinian peace talks. The mission to Turkey, which also included meetings with the Justice Minister, members of parliament, representatives of the Jewish community and Christian, Jewish and Muslim religious leaders, was led by Barbara B. Balser, ADL National Chair and Abraham H. Foxman, ADL National Director.
Mr. Foxman told Prime Minister Erdogan that his clear denunciation of anti-Semitism and expressions of solidarity with the Jewish community following last year's bombings of two synagogues in Istanbul, "will never be forgotten." Mr. Erdogan responded, "The same God created us all. Anti-Semitism is a crime against humanity. It is our red line." Mr. Erdogan told the ADL leaders that Turkey will send its Foreign Minister to Israel before the end of the year and that he himself planned to visit Israel in 2005. Mr. Foxman emphasized the important role Turkey could play in Israeli-Palestinian negotiations, as well as in re-energizing peace talks between Israel and Syria. Ms. Balser assured the Prime Minister that, "ADL strongly supports Turkey's bid for full membership in the European Union."
In the meeting with Justice Minister Cemil Cicek, he
expressed interest in bringing to Turkey the League's anti-bias training
programs for law enforcement. ADL urged the Justice Minister to
use the powers available to him under the Turkish laws against
incitement to fight hatred on the Internet and in the media.
http://www.adl.org/PresRele/Mise_00/4604_00.htm |
|
.ANAYASA MAHKEMESİNİN TARİHİ GÖREVİ! Milli Çözüm Dergisi Ufuk EFE MART2007
Laçin ilçesi Narlı beldesinde, okula türbanıyla giden bir öğretmenle ilgili, Genel Sekreterliği aracılığıyla ve 13 Kasım 2006 tarihli bir yazıyla Çorum Valiliğine soruşturma ve rapor tutma talimatı yağdıran ve İslam'ın simgesi olan başörtüsü avcılığında bu kadar hassas davranan Cumhurbaşkanı Sn. Sezer, Kıbrıs'ta ve Kuzey Irak'ta kırmızı çizgilerimizin tepelenmesi ve AB hayaliyle egemenliğimizden ve geleceğimizden taviz verilmesine niye ciddi ve gerçekçi bir tavır koymuyor? Yoksa AKP'ye mazeret ve meşruiyet kazandırmak için danışıklı dövüş mü oynanıyor? Sn. Cumhurbaşkanı, Müslüman Milletimizi devletten ve cumhuriyetten soğutan, din istismarcılarının ve AKP gibi Amerikan İslamcılarının kucağına atan bu Radikal laiklik kahramanlığını yaparken, Genel Sekreteri (Mason ve sabataist olduğu söylenen, gizli ve gerçek Cumhurbaşkanıymış gibi hareket eden) Kemal Nehrozoğlu'nun; AKP'li, karışık kökenli, Yahudilerin GAP bölgesinde toprak alımını kolaylaştırmak üzere gizli tamim çıkaracak kadar İsrail hizmetçisi, hinlikleri ve hainlikleriyle malum Korkut Özal ve Fetullah Gülen takipçisi İçişleri Bakanı Abdulkadir Aksu ile, Mardinli bir iş adamının özel ofisinde buluşup neler kaynaştırdığını ve kararlaştırdığını niye merak etmiyor? Ve asıl sorumuz ve sorunumuz: Meclisiyle, Köşküyle; Hükümetiyle, Muhalefetiyle, bekamız ve bağımsızlığımız konusunda, Atatürk'ün işaret ve ifade ettiği gibi, böylesine "gaflet, delalet ve hatta hıyanet" tavırları sergilenirken: Sıradan bir tabela partisini bile; ülke birliğimiz, Milli dirliğimiz ve anayasal düzenimiz için tehdit ve tehlike arz ettiğini görüp kapatan Anayasa Mahkememiz, gerekli tedbirleri almak için, ne günü bekliyor?! Anayasa Mahkemesi; Hukuki, tarihi ve Milli görev ve yetkilerini yerine getirmesi zamanı gelmiştir ve geçmektedir. Evet, Anayasa Mahkemesi Nedir? Anayasa Mahkemesi; temel görevi Yasama organının kimi işlemlerinin Anayasa'ya uygunluğunu denetlemek olan, Türkiye Cumhuriyeti'nin bağımsızlık garantisi "olmazsa olmaz bir kurum" konumundadır! Anayasa Mahkemesi, Türkiye Cumhuriyeti'nin istikbal ve istiklali için vardır! Anayasa Mahkemesi; "sınırları Anayasa ile çizilmiş bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti"nin adalet kılıcı, Türk Devleti'nin bağımsızlığını temsil ve teslim eden çok önemli bir makamdır! O halde "bugün bayrağı altında onurlandığımız Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin var oluş sebebi olan Milli Mücadele'yi sekteye uğratabilmek için elinden geleni yapan İttihat ve Terakki Hükümeti misali bir kadro" tam mesai çalışıp ülkenin tüm ana dinamiklerini dinamitlemekle meşgul olurken; o her şeyden aziz gördüğümüz "Anayasal süreç" neden çalışmıyor, çalışamıyor? Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin geleceğini ve tam bağımsızlığını "AB'ciler ile BOP'çuların rant sofrası"na meze yapmaya kalkan "Edelman ataması, yabancı kurgu bir demokrasi kazası" olan (AKP Hükümeti); ülkede "Biz ne istersek o olur!" edasıyla boy gösterip tüm sosyo-ekonomik parametreleri alarm noktasına getirmişken, "Anayasal çerçevedeki emniyet sibopları" neden devreye girmiyor, giremiyor? Acaba sistemin güvenlik ayarları neden "tehdit algılamasının sınırları"nı sürekli esnetiyor, genişletiyor? Bu talihsiz ve tehlikeli girişimlere niçin göz yumuluyor ve ne gün bekleniyor? Bu her şeyin üzerinde gördüğümüz "Anayasal çerçeve"nin kapsam ve gücünü hatırlayabilmek adına belki Anayasa Mahkemesi'nin temel görevlerine bir göz gezdirip, bu şablon üzere gitmek faydalı olacaktır. Nedir Anayasa Mahkemesi'nin görevleri ya da yetkisi ve gücü? 1) Anayasa Mahkemesi; Cumhurbaşkanı'nı, Bakanlar Kurulu Üyeleri'ni, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, Askeri Yargıtay, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Başkan ve Üyeleri'ni, Başsavcıları'nı, Cumhuriyet Başsavcı Vekili'ni, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ve Sayıştay Başkan ve Üyeleri'ni görevleriyle ilgili suçlardan dolayı Yüce Divan sıfatıyla yargılayabilecek güç ve yetkiye sahiptir! (Yüce Divan'da savcılık görevini Cumhuriyet Başsavcısı veya vekili yapar. Yüce Divan Kararları kesindir!) 2) Anayasa Mahkemesi; siyasi partilerin kapatılmasını Cumhuriyet Başsavcılığı'nın açacağı dava üzerine karara bağlar! 3) Anayasa Mahkemesi; siyasi partilerin mali denetimini de yapar!.
Türkiye'ye dikkat çekiliyor! Economist'in 2007 yılı tahminleri mide bulandırıyor! The Economist'in tahminlerine göre "2007 yılında terör özellikle Avrupa ülkelerini tehdit edecek" diyor. Türkiye'de önümüzdeki yıl yapılacak genel seçimler ve cumhurbaşkanlığı seçimlerine bir de sürekli olarak yalpalayan döviz kurlarının eklenmesi, yatırımcıların daha dikkatli davranması gerektiği anlamına geliyor. Eğer Başbakan Erdoğan ve AKP, Cumhurbaşkanlığı için İslami kökenli bir aday gösterirse buna laik cepheden sert bir tepki gelmesi bekleniyor. AKP seçimden sonra koalisyon hükümeti kurmak zorunda kalabilir. Sonuç olarak, hükümetin kaderini ekonomik gelişmeler belirleyecek. Ancak 2007'de milli gelirin yüzde 6.1'i olması beklenen cari açık, Türkiye'yi risklere en açık gelişmekte olan ülke konumuna getiriyor. Emekli Paşalardan Genel Kurmay'a mektup yazılıyor! Başbakan Tayip Erdoğan'ın cumhurbaşkanı olmasına karşı çıkan emekli generaller, "Çankaya Harekâtı" başlatıyor! Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt'a mektup yazan emekli generallerin de aralarında bulunduğu 20 eski subay, "Genelkurmay Başkanlığınız döneminde Çankaya'da anti laik bir kişinin oturuyor olmasını ve böyle bir talihsizliğin tarihte yer almasını içinize sindiremeyeceğinizi olan inancımız sonsuzdur" deniliyor. Böylece bir doğru yine yanlış kişilerce ve işbirlikçi hainlere yarayacak biçimde gündeme getiriliyor!. Emekli bir tümgeneral tarafından imzaya açılan mektubu kaleme alan 20 eski subayın arasında emekli generaller çoğunlukta. Mektupta imzası bulunan eski paşalar isimlerinin açıklanmasını istemezken sadece biri adının açıklanmasına izin verdi. Emekli subay ve eski Manisa Milletvekili olan Tevfik Diker imzaladığı mektupla ilgili olarak "Biz sadece demokratik teamüllerin işlemesini istiyoruz. Askerlerin adının darbeyle birlikte anıldığı bir dönemde bu konudaki sorumluluğumuzu ve hassasiyetimizi Genelkurmay Başkanımıza iletmekten başka bir amacımız yok" dedi. Ankara Merkez Orduevi'nde 7 Aralık günü Orgeneral Büyükanıt'a gönderilen mektupta, açıkça cumhurbaşkanlığı seçimi sürecine ilişkin sessiz kalınmayarak girişimde bulunulması isteniyor." Türkiye'nin 5 yıllık sürede hemen her alanda büyük değişikliklere uğradığı ve bu değişimin süreceği belirtilen mektupta, "Türkiye'de eskiyi temsil eden milli iradeye dayalı olarak uzlaşmasız yapılacak bir cumhurbaşkanlığı seçimi hukuki olabilir ama gerçek temsili demokrasiye ve güncelliğe aykırı olur. Bu sadece gerginlik yaratır. Bundan ülke fayda değil zarar görür" görüşleri dile getiriliyor. Org. Büyükanıt'a Kıvrıkoğlu hatırlatması: Genelkurmay Başkanı Büyükanıt'a yazılan mektupta, "10'uncu Cumhurbaşkanı seçimi öncesi zamanın Genelkurmay Başkanı Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu, Anayasa'dan kaynaklanan yetkisini kullanarak TSK'nin görüşünü kamuoyuna ve zamanın Başbakanı Ecevit'e bildirmiştir. 11'inci Cumhurbaşkanı seçiminin yapılacağı bir dönemde zatınızın Genelkurmay Başkanı olmasını yüce milletimiz ve devletimiz için çok büyük bir şans olarak değerlendiriyoruz" deniliyor! İsrail, son engel Türkiye'yi görüyor! İsrail bugün artık sudan bahaneler bile bulmaya gerek görmeden istediği ülkeye meşhur kurt kuzu bahanesi gösterme cesaretini bulabiliyor. Çünkü programladığı zihniyet onun artık "Büyük İsrail Krallığı" nı kurma vaktinin geldiğini söylüyor. Har saat gecikme kendisini programlayan bu sabırsız varlığın hışmını üzerine çekmek olacaktır. Kudüs'te konuşlanmış 3 Rabbi bunu çok iyi biliyorlar... Jacques Bordist', 1974 yılında kaleme aldığı eserinde "Gizli Bir El", Dünya Hükümeti'nin Hedeflerini şu cümlelerle açıklamaktadır: Uluslararası finans sorunları, Karşılıklı muhaceret özgürlüğü, Gümrük engeli olmaksızın malların serbest dolaşımı, Uluslararası ekonomik birlik, Silahlı Kuvvetlerin kaldırılmasıyla eş zamanlı olarak uluslararası bir kolluk gücünün kurulması, Uluslararası bir parlamentonun oluşturulması, Devletlerin egemenliklerinin sınırlanmasıyla birlikte egemenliğin BM veya uluslar üstü herhangi bir başka hükümete devri, belirtilen ilkelere göre bir Dünya Hükümeti'nin kurulması" şeklinde açıklamaktadır... Emekli Albay Talat Turhan bu konuyla ilgili yaptığı araştırmalarda Yeni Dünya Düzeni ile ilgili olarak yaptığı teşhisler ise taşı gediğine oturtuyor: "Yeni Dünya Düzeni kuruluyor... Zenginler Kulübü' yeni düzenin kurucusu ve egemenidir. Doruklardan gelen ideolojik esintiye göre ABD'nin liderliğinde küresel bir sistem' söz konusudur... Öyle görünüyor ki savaş, iç savaş, darbe, ayaklanma, dikta, terör gibi yöntemleri Zenginler Kulübü' yoksullara bırakmaktadır. Evet Serbest piyasa ekonomisi' olacak ama, yeryüzündeki stratejik maddelerin denetimini ve fiyatını, yeryüzünü ahtapot gibi saran tekeller saptayacak; petrol kaynakları neredeyse Amerika da oradadır; Suudi Arabistan'dadır, Kuveyt'tedir, Türkiye'nin Güneydoğusundadır; küresel' serbest piyasa ekonomisinin egemenleri, ülkelerin sınırlarını paspas gibi çiğneyen uluslararası tekellerdir... Yeni Dünya Düzeni'nin hammadde kaynağına sahip ülkelere işsizlik yanında açlık, yokluk, sefalet getireceği olgusu görünür hale gelmiştir. Dünya Jandarmalığına' soyunan ABD'nin gözü kara şiddet politikalarının amacı tüm dünya "halklarının başkaldırılarının engellenmesidir. Ayaklanma, Bastırma' yöntem ve örgütleri bu nedenle CIA'nın destek ve kontrolüne alınmıştır... Tüm dünyadaki politik liderler koro halinde ve papağan gibi Yeni Dünya Düzeni, Küreselleşme - Globalizm, Mondializm - Serbest Piyasa Ekonomisi, Özelleştirme' vb. gibi sözcükleri yineleyerek aslında kendilerini ele vermektedirler. Dünya'nın masallar dönemini çoktan aşması lazımdı ancak gün geçtikçe parapsikolojik güçlerle de şekillenen Yahudi Ütopyası'na sürükleniyor. "Ve İsrail Parapsikologlarının İstanbul Sorumlularının Topkapı Müzesinin "Kutsal Emanetler Bölümünde!" gece yarısından sonra düzenledikleri "Kara Büyü Ayinleriyle" bu milletin talihini değiştirmeye çalışsalar da onların da onlara izin veren "Vakıflardaki İşbirlikçilerinin" akıbetini hangi filmin karelerine sığdıracaklar merak ediyorum? İngilizler uyarıyor: "Uyandırmayın Türkleri; lokum gibi bankalar alıyoruz" Türkiye, lokum gibi bir banka veya stratejik kuruluşunu yargının elinden dahi alarak küresel sermayeye teslim ediyor. AB süreci budur. İngiltere'nin Financial Times gazetesinde 7 Aralık 2006 tarihinde, Vincent Boland ve Paul Betts, "Türk Lokumu" başlıklı yorumda "Türkiye'nin AB'ye üyelik süreci yatırımcılar açısından nasıl bir önem arz ediyor?" sorusunu cevaplandırmaya çalıştılar: "Yaygın kanı bu dürtünün, hisse ve tahvil fiyatlarına destek sağlayacağı ve yabancı yatırımcıların AB sürecini, IMF ile yürütülen ilişkiler kadar önemli bulduğu yönünde. Bu bakış açısının güncellenmesi gerekiyor. Geçtiğimiz hafta Türkiye'nin AB'ye üyelik sürecinde gerileme yaşandı. AB üyesi bazı ülkelerle Kıbrıs meselesi dolayısıyla yaşanan tartışma neticesinde Ankara'nın üyelik müzakerelerinin bir kısmının askıya alınması tavsiye edildi ve bu karar gelecek hafta yapılacak olan AB zirvesinde kesinlikle onaylanacak... ABD-İngiltere merkezli dev şirketler, "Aman AB sürecini kesmeyin, 'Ankara'nın şerrinden Brüksel'in şefaaatine sığınan' bir iktidar sayesinde bakın Türkiye'de ne kadar karlı bankalar satın aldık. Bu bankalar üzerinden İstanbul'da çok ciddi alımlar yapıyoruz. Türkiye'nin elindeki bütün serveti alana kadar Türkleri oyalayın" diyor... Türkiye'nin altın yumurtlayan tavuklarını, değerinin çok altında satın almaları için, böyle demeleri lazım. İşte Türkiye'nin AB'ye üyelik sürecinin defalarca kopma noktasına geldiği halde devam etmesinin sebebi, bu alımlar veya Türkiye açısından bakarsak bu satışlardır! Yüzde 2 azınlık, dünya genelinde servetin yüzde 85'ine sahip bulunuyor! Yapılan bir istatistiğe göre, dünya nüfusunun % 2 oranındaki küçük bir azınlık, dünya genelindeki zenginliğin, % 85'ine sahip bulunuyormuş. Zenginlik oranında ABD zenginleri birinci sırada, Japon zenginleri ikinci sırada imiş. Ama hayret, bunların tamamı Yahudi! İnsan bu durum karşısında inanmakta zorluk çekiyor. Bunun adı düpedüz zulüm ve düpedüz vahşi kapitalizmdir. Demek ki, % 2 oranındaki bir mutlu azınlık, dünyayı insafsızca sömürüyor. Dünyanın bugünkü yapılanmasına, köle düzeni demek yerden göğe kadar haklı imiş. Paranın adeta putlaştırılması, faizin bir sömürü aracı olarak temel ekonomik politikaların vazgeçilmez unsuru sayılması, bu korkunç dengesizliğin itici faktörlerini teşkil ediyor. Üstelik dünyanın giderek daha da fakirleşen ve köleleşen büyük çoğunluğunun, içerisinde bulunduğu tahammülü imkansız sıkıntıların hafifletilmesi dengelenmesi için alınan tedbirler son derece yetersiz. Bu sebepten giderek dünyamız insanca yaşanacak bir gezegen olmaktan çıkıyor. Bu gelir grupları arasındaki uçurum ise terörün sürekli olarak yaygınlaşmasının en önemli sebebidir. Bu haksız yapılanma karşısında insanların isyan etmemesi ve teröre sapmaması psikolojik olarak çok zor. Oysaki insanlığın bu çıkmaz yoldan kurtuluşunun reçetesini yüce kitabımız göstermiştir. Kur'ân-ı Kerîm'in 546'ıncı sahifesinde yer alan HAŞR suresinin 7'nci ayeti kerimesinde, mealen: "Ta ki mal sizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet olmasın" denilmektedir. Zira adalet mülkün temelidir. Adalet gözetilmezse, "Biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar" atasözündeki karmaşa, kaos ve kavgalar kaçınılmaz olur. Dünya adaleti arıyor Dünya Kalkınma Ekonomileri Araştırma Enstitüsü'nün "küresel servet araştırması", dünya genelindeki adaletsizliği çarpıcı rakamlarla gözler önüne seriyor. Araştırmaya sonuçlarına göre, insanlığın yüzde ikisi dünya servetinin yarısından fazlasına sahip iken, insanlığın yarısı dünya zenginliğinden sadece yüzde 1 oranında pay alabiliyor. Dünyada en zengin yüzde 1'lik kesim, küresel servetin yüzde 40 gibi çok büyük bir oranına hükmediyor. En zengin yüzde 10'luk kesim de söz konusu servetin yüzde 85'ini elinde bulunduruyor. "Küresel servet araştırması"nın verilerine baktığımızda karşımıza şöyle bir dünya çıkıyor: "Dünyanın toplam zenginliğinin yüzde 90'ı Kuzey Amerika, Avrupa ve yüksek gelirli bazı Asya-Pasifik ülkelerinin elinde toplanmış durumda... Dünya zenginliğinin yüzde 50'sinden fazlasını elinde bulunduran en tepedeki yüzde 2'lik grup, en az 1 milyon dolar sermayeye sahip olan kişilerden oluşuyor. Bu kişilerin sayısının 37 milyon olduğu tahmin ediliyor. Bunların yarısı ABD ve Japonya'da yaşıyor. Dünyadaki en zengin yüzde 50 içinde kişi başına düşen servet 2200 dolar olurken, bu oran en zengin yüzde 10 için 61 bin dolar, en zengin yüzde 1 için ise 500 bin doları buluyor. Kişi başına servet ABD'de 144 bin dolar, Japonya'da 181 bin dolar iken, Hindistan'da bu rakam 1100 dolar, Endonezya'da 1400 dolar, Demokratik Kongo Cumhuriyeti ve Etiyopya'da ise 200 dolar'a kadar düşüyor..." Araştırmayı yapan Enstitünün Müdürü Anthony Shorrocks, ülkeler ve bölgeler arasındaki servet dağılımının son derece dengesiz olduğuna dikkat çekerek, çarpıklığı şu ifadelerle daha da anlaşılır kılıyor: "Eğer dünya nüfusunu on kişiden ibaret sayarsak, bunlardan biri ortadaki zenginliğin yüzde 99'unu alırken, geri kalan 9 kişi geriye kalan yüzde 1'i paylaşıyor..." İşte dünyamızın hali... Bir kişi zenginliğin yüzde 99'unu ele geçirirken, geriye kalanlar ise yüzde 1'lik oranla yetinmeye mahkum ediliyor. Bu tablo ortada iken, dünya'daki açlığın, yoksulluğun, terörün, güvenlik sorunlarının, fuhuş ve uyuşturucunun nedenlerini başka yerde aramaya gerek var mı? Kuzey Amerika dünya nüfusunun sadece yüzde 6'sına sahip olduğu
halde dünyadaki toplam servetin yüzde 34'ünü alıyorsa, bu
geriye kalan yüz milyonlarca insanın aç ve açıkta kalması,
yoksulluk çekmesi, insan gibi yaşayacak koşullardan mahrum
olması demek değil midir?
Demek istediğim o ki, Sovyetlerin dağılmasının ardından normal olarak NATO'nun feshedilmesi gerekirken giderek eskiye göre muharip gücünü artırma yönünde adımlar atıyor olması bu teşkilatın ABD'nin Yeni Dünya Düzeni ve Büyük Ortadoğu Projesi'nde görev alacağını ve bu iş için de Acil Müdahale Gücü adı altında şimdilik 20 bin kişilik -3 bini Türk askeri- bir güç oluşturuluyor. ABD'nin öncelikli hedefleri arasında İslam dünyasının her bakımdan yeniden şekillendirilmesi bulunduğuna göre NATO ACİL Müdahale Gücüne vereceğimiz askerlerimiz de ABD'nin bu hedeflerine hizmet için kullanılmış olmayacak mıdır?" Washington'da titanların savaşı' başlamış görünüyor! Irak raporu, Önce İsrail' diyen, Yahudi lobisi ve neocon'ların güdümündeki Bush yönetiminin, Ortadoğu'ya yönelik diplomatik ve militarist yaklaşımının topyekûn reddi ve eski şeflerin, Önce Amerikan çıkarları' uyarısıyla başlayan mücadelesinin işareti. Geçen hafta açıklanan ve ilk bakışta Irak konusunda 'bilinmedik bir şey söylemediği' düşünülebilecek Baker-Hamilton raporunda 'yeni bir şey yok' denilebilir. Zira rapor, altı yıldır neocon'ların Ortadoğu'daki politikalarının şakşakçılarının görmezden gelmek isteyebileceği türden bir ana tema içeriyor. Sırf hazırlayıcılarının kimliği bile, raporu ciddiye almak gerektiğine işaret ediyor... İşin Türkçesi, rapor 'Önce İsrail' diyen, Yahudi lobisi ve neocon'ların güdümündeki Bush yönetiminin, Ortadoğu'ya yönelik diplomatik ve militarist yaklaşımının topyekûn reddi. Amerikan emperyal gücünün elde avuçta kalanları yitirme kaygısıyla yeniden göreve çağırdığı eski şeflerin, 'Önce Amerikan çıkarları' uyarısıyla başlayan mücadelesinin işareti... Amerikalılar, İsrail'in Ortadoğu'nun 'tek nükleer gücü' olduğunu gayet iyi bilir. Lakin politikaları 'sorma-söyleme'dir... Baker, muhtemelen Bush politikalarının artık sınırı aştığını düşünen yönetici sınıflar tarafından, Ortadoğu'daki hasarı sınırlamak üzere göreve çağrıldı. Neocon'lar IÇG raporuyla mevzilerinin eskisi kadar sağlam olmayabileceğine kanaat getirmiştir. Muhtemelen yanıtları gecikmeyecek. 'Titanların savaşı' başladı. Yahudi lobisi Büyük İsrail peşinde koşuyor! Suriye ve İran'la konuşmaktan kaçan Washington'ın isteksizliği kendini zayıf durumda hissetmesinden kaynaklanıyor. Zira başta Irak ve Lübnan olmak üzere bölgedeki bütün dinamikler ABD ve İsrail aleyhine gelişiyor. Irak Çalışma Raporu, beklenenin aksine, Amerikan güçlerinin Irak'tan çekilmesi konusunda ivedi ve katı bir takvim öngörmüyor. Rapor, savaşçı birliklerin 2008 başlarında Irak'tan çekilmeye başlaması gerektiğini savunuyor. Bu tavsiye Irak'tan 2007 yılında çekilmek isteyen Demokratları pek memnun etmedi. Öte yandan raporun Amerikan ordusunun temel önceliği Irak ordusunu eğitmeye vermesi gerektiği yönündeki tavsiyesi, hem Cumhuriyetçiler hem de Demokratlar tarafından destekleniyor. Başta Irak ve Lübnan olmak üzere bölgedeki bütün dinamikler ABD ve İsrail aleyhine gelişiyor... Sonuç olarak Bush yönetimi Suriye ve İran konularında ciddi bir açmaz içinde. Irak Çalışma Grubu Raporu geldi geçti. Daha nice Irak raporları yazılacak ve sihirli formüller aranacak. Gerçek şu ki, Washington için Irak'tan çıkış daha şimdiden ikinci bir Vietnam olarak görülmeye başlandı. Kendi düşen ağlamaz. Bütün bunları, Anayasa Mahkemesi hukuki sorumluluğunun gereğini yapmaktan kaçınırsa, tarihi suçluluğun da altında kalacağını hatırlatmak için yazdık.. Üstelik, ABD, AB ve İsrail'den ve onların içimizdeki işbirlikçi hainlerden korkmaya da gerek yok, çünkü Siyonist canavar can çekişiyor!..
http://www.millicozum.com/content/view/874/26/ |
|
.AKPnin gizlediğini Yahudiler itiraf etti
Haber : Yüksel MUTLU 07.03.2007
Farklı görüntü
Gerçek niyetlerini açıkça ortaya koydular
Itiraf Yahudiden geldi
Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu, Başbakan Recep Tayyip Erdoğanın başkanlığında dün toplandı. Erdoğan, çok sayıda bakanın da katıldığı toplantının açılışında bir konuşma yaptı. AKP, vatandaşın satışa tepkisinden korkuyor
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/newsdetail.asp?NewsID=5111 *** Toprakları alan Yahudileri açıklayın Haber : Fatih ERBOZ 09.03.2007
İsraillilerin Türkiyede farklı görüntüler
altında iş yapıyoruz itirafı, AKP hükümetini
zor durumda bıraktı. Türk topraklarının
yabancılara peşkeş çekilmesini gizlemeye çalışan
iktidara çağrıda bulunan emekli Tümgeneral Osman Özbek,
Bugüne kadar kim ne satın almış. Mutlaka açıklanmalıdır
diye konuştu.
Yahudiler el altından Türk topraklarını yağmalıyor haberlerine karartma uygulayanların süçüstü yakalanmasının ardından gözler iktidara çevrildi. Emekli Tümgeneral Osman Özbek, bugüne kadar Kim ne almış bunun açıklanmadığını hatırlatırken, siyasi partilerin temsilcileri ile konunun uzmanları Satışta gerçek rakamlar açıklansın, peşkeş durdurulsun dediler. Rakamları vermekte zorlanırlar
Takip kurulu oluşturulsun
Niyetleri perdeleniyor
Önlem almak şart oldu
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/newsdetail.asp?NewsID=5122 |
||||||
|
28 ŞUBAT HIYANETİ VE HAİNLERİN AKİBETİ Milli Çözüm Dergisi Nail KIZILKAN TEMMUZ 2006
1990'lı Yıllar'ın ortalarında (Yani Refah Partisi 1995 Genel Seçimleri'nden % 21.4 oy oranı ve 158 milletvekili ile birinci çıkar çıkmaz...) Washington Enstitü gibi etkin ve yetkin "küresel merkez"lerde yapılan gizli toplantılarla ipi çekilmeye karar verilen Milli Görüş, "Yenilikçiler'in başını çektiği küresel bir köleliğe" dönüştürülmeden önce; Türkiye en sağlam zincir olan ekonomi kanalı ile bağlanıp çepeçevre kuşatılmalıydı. Hedef zemini, yani Türkiye gibi stratejik bir bloğu tamamen kuşatabilmek için ise; Türkiye Ekonomisi'ne, baş etmekte zorlanacakları bir bela musallat edip, ondan sonra da ülkeye, derde deva olacağına yarayı iyice genişletecek bir "hain doktor" göndermek lazımdı!.. Zaten Onlar da tam böyle yaptı! Önce ekonomi denizinde önü alınamayacak bir tufan yaşandı ve hemen akabinde de derviş kılığında bir mesih (!) görünür oldu ufukta! Sonrası ise hepten hezimet, hepten ihanet...
Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin iç tehdit sıralamasında PKK Terörü'nün önüne geçerek ilk sıraya oturan ve ülke gündemini tamamıyla işgal ederek etkili bir panik havası doğuran "irtica"; tetikleyici unsur olarak ülkenin post-modern bir darbe görmesine vesile olmuş ve Milli Görüş Tabanı'nı tuzla buz ederek aynı kumaştan daha "farklı" bir elbisenin podyumlara servis edilmesini sağlayacak süreci başlatmıştı. AKP'nin amacı ise; desenleri arasına gizlenmiş siyonist motiflerin kitleyi gizliden gizliye hipnotize ederek, (Örneğin bu süreçte kurulan ASAM'ın, Hz. Muhammed'e büyü yapan Yahudi Lebib Bin Asam'dan etkilenerek siyonist telkinlerle kurulduğunu AKP Kulisleri'nden söyleyerek) ülkeyi Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika Projeleri için istenilen kıvama getirmesi olacaktı... Ve "Bindik bir alamete, gidiyoz kıyamete!" demeksizin gayet büyük bir kararlılıkla bu kayığa bindirilen Türkiye; Türk Silahlı Kuvvetleri içine yerleştirilen "küresel çipler" ile o çiplerin yarattığı "yapay kamuoyu"nun etkisiyle operasyonun amacını bilmeksizin aynı safta yer tutan paşaların sergilediği kararlılıkla "irtica canavarı"nın kafasını koparmak adına son derece tarihi bir adım attı... "Bugün 28 Şubat Süreci'ni küçümsemeye çalışanlar, Çevik Bir ve Güven Erkaya'ya karşı kıskançlık hissiyle' hareket ediyorlar. Tek bir mermi atılmadı, tek bir burun kanamadı. Tıpkı NATO'nun Varşo Paktı'nı teslim alması gibi! 28 Şubat, günün koşullarına uygun bir yöntemde gerçekleştirildi. O günün dünya ve ülke koşullarında 12 Mart ve 12 Eylül gibi klasik bir müdahale yapılamazdı. Cumhuriyetin karşılaştığı tehlike (!), bir tek mermi atılmadan, demokratik mekanizmaların harekete geçirilmesiyle bertaraf edilmiştir. Silahsız kuvvetler kavramını kullanmamızın nedeni ve amacı budur." şeklindeki son derece kendinden emin açıklamalarla övünecek ve o savunmasını yaptığı güzide TSK paşası Çevik Bir, ilerleyen süreç içinde operasyonun verdiği sürgünlerden vücuda gelen AKP'nin en flaş danışmanlarından biri olacaktı... Emekli Tümgeneral Erol Özkasnak; art niyetlerini ele veren şu konuşmayı yapacaktı: "O günün koşullarıyla ilgili yapılan değerlendirmede varılan sonuç şudur; Tıpkı 31 Mart Vak'ası gibi ülke, 75 yıllık cumhuriyet tarihinde eşi görülmemiş planlı bir irticai kalkışmayla (TSK'nın Türk Toplumu ile ilgili bilgisinin yüzeyselliği ve halka olan yabancılığının ne kadar şaşırtıcı boyutlarda olduğu da, bundan daha çarpıcı bir şekilde anlatılamaz olsa gerek...) karşı karşıyadır. Bu tespitten sonra demokratik mekanizmaların harekete geçirilmesi yoluyla tehlikenin bertaraf edilmesi kararına varılmıştır. Bu amaçla bir seri brifing verilmesi planlanmıştır. 28 Şubat Süreci'nin başlangıcı 11 Ocak 1997 Tarihi'dir. O tarihte dönemin Cumhurbaşkanı Sayın Demirel, Genelkurmay'a davet edilmiş ve kendisine 28 Şubat Günü Milli Güvenlik Kurulu'nda verilen bilgileri içeren bir brifing sunulmuştur. Cumhurbaşkanı'ndan başlayarak bu bilgiler toplumun aydınlatılması amacıyla basına, yargıya ve üniversite mensuplarına tekrarlanmıştır. (Basının, yargının ve üniversitenin, çok önemli enformasyon merkezleri olduğu gözönüne alınırsa; Türkiye'deki yabancılaşmanın ve yüzeyselliğin çok geniş mesafelere uzanışı ve buralardan aykırı bir ses gelmeyişi; ilüzyonun yoğunluğu hakkında fikir vermektedir.) Bugün 28 Şubat'ı küçümsemeye çalışanların bilmesi gereken bir gerçek de şudur; O süreç başarılı olmasaydı 18 Nisan 1999 Seçim sonuçları alınamazdı! Cumhuriyete karşı irticai faaliyetlerin kaynağı olan akımlara 18 Nisan'da verilen oy desteği düşmüşse, bunun nedeni 28 Şubat'tır!" 28 Şubat Süreci'nin mağdurlarından biri olan RP kurmaylarından Recai Kutan "post-modern darbe" tanımlamasını kabul eden Özkasnak'ın bu tavrını "Anayasa ihlali suçunu itiraf etmek" olarak niteleyip "Demokratik ve hukuk düzenine sahip olan bir ülkede bu tür davranışlar için yasalar ne diyorsa aynen yapılmalıdır!" diyerek savcıları göreve çağıracaktı. Ve taraflar arası tartışmalar sürüp giderken operasyon içinde ayrı ayrı saflar oluşacak; senaryoyu şaşkın ve kaygılı gözlerle izleyen toplumsal kitle ise ne bu safların varlığının, ne de 28 Şubat Örtüsü altından yürütülen operasyonun farkına varacaktı... Sözü edilen saflar ise; (28 Şubat'ın figüranları):
3) Basın içinde yer alıp beslendiği küresel kaynaklar hasebiyle operasyon bilgisine sahip olan ve buna bağlı olarak "irtica canavarı"nı pompalayanlar, 4) Basın içinde yer alıp yürütülen operasyonun farkında olmamakla birlikte, yaratılan "yapay kamuoyu"nun tesirinde kalarak "irtica canavarı"yla toplumu korkutanlar 5) Operasyon esnasında "ani bir tasfiye"ye uğratılan ve ne olduğunu anlamakta güçlük çeken mağdurlar 6) Ve düğmeye basarak operasyonu yönlendiren odaklar ile onlara ait mason locaları ve medya kuruluşlarıydı. Erbakan Hükümeti'nin "Sakıncalı" İcraatları Toplumsal kitlenin farkında olmaksızın şaşkın ve kaygılı gözlerle izlediği "28 Şubat"; sonuçta böylesi bir toz bulutundan başka bir şey değildi. Bu toz bulutunun aniden Türkiye'nin başına musallat edilmesinin ardında yatan ana neden ise; daha önce de sözü edildiği üzere, ülke üzerinden gitmesi planlanan "küresel senaryolar"ın arzulanan hız ve kalitede götürülemiyor olması ve işin başına direkt "küresel odaklar" tarafından programlanan uygun bir yönetsel zincirin getirilerek sorunun aşılması istemiydi.
Dolayısı ile bu akarların Kamu Tek Hesabı'na geçilmesi ile büyük oranda tıkanacak olması "küresel kurgu ile irtibatlı tezgâh' sahipleri"nin canını sıkmaya başlar başlamaz, "siyonist kumandanların ellerindeki kumanda" da hızlı bir yazılıma programlanıverdi. Erbakan Hükümeti'nin "küresel teşkilat" açısından hoşa gitmeyen bir diğer önemli çalışması ise; İslam Ülkeleri ile sırt sırta vererek dünya üzerindeki ekonomik dengelere dahil olmak ve "küresel sömürü"nün önüne geçebilmek adına vizyona koyulmak istenen "D-8 örgütlenmesi"ydi. O yüzden 15 Eylül 1996'da İzmir'de yapılan ECO (Ekonomik İşbirliği Teşkilatı) toplantısında "İslam'ın Ortak Pazarı" anlayışına dikkat çeken konuşmasıyla D-8 Zirvesi'ne hazırlık yapan Başbakan Erbakan'ın bu adımları karşılıksız kalmadı ve D-8 Hareketi'nin öncülüğünü yapan Refah Partisi, 15 Haziran 1997'de İstanbul'da yapılan ilk D-8 Zirvesi'ne katılamadan devre dışı bırakılıverdi. Ve Refah Partisi'nin 28 Şubat Süreci ile devre dışı bırakılmasının akabinde de oluşuma destek veren diğer İslam Ülkeleri'ni baltalamak yönünde girişimler başlatıldı. Zira tıpkı Türkiye gibi diğer D-8 Ülkeleri'nde de boyundan büyük işler yapmaya çalışan yönetimler taciz edilerek saha dışına atılmıştı. Nijerya Devlet Başkanı suikaste uğrarken, Endonezya'da iç savaş başlatılıp ülke bölünerek Habibi uzaklaştırıldı. Pakistan'da ise direkt darbe yapılmıştı. Gerçi bu gelişmelerin ardından 22 Ekim 1996'da İstanbul'daki Kalkınma İşbirliği Konferansı ile kurulup, Bangladeş, Endonezya, İran, Malezya, Mısır, Nijerya ve Pakistan'ın katılımı ile yine İstanbul'da gerçekleştirilen zirve ile başlatılan D-8 Zirveleri
ile devam etti. Ancak oluşumun hızı kesilerek verilmesi gereken caydırma mesajları verildiğinden şimdilik tehlikenin önü alınmıştı... Bu nedenle: "küresel iradenin eteğindeki küresel tefeciler"in "havuz sitemi" ile ilgili S.O.S'leri ve Orta Doğu'daki "küresel teşkilatlanma"ya engel olacak "sakıncalı" politikalar nedeniyle alınan bu karar sebebiyle ülkede ani bir siyasi değişim yaşanması aslında son derece planlı bir olaydı. Sonuçta "toplumsal dikkat" profesyonel hamleler ile havuz hesabından "irtica"ya kaydırılmış ve etkili bir darbe ile dağıtılan Milli Görüş Tabanı'ndan biçilecek yeni kıyafete işlenilecek olan "siyonist motifler"in hazırlık çalışmaları başlatılmıştı... Yenilikçiler'in Muhteşem Üçlüsü "Gülen - Bir - Zapsu" (Erdoğan ve Gül; 28 Şubat'ı Önceden Biliyor muydu?) Küresel odaklardan alınan güç temeli üzerinde yavaş yavaş yükselecek olan Yenilikçi Hareket'in üçlü sacayağı ise; Amerikancı Hoca Fethullah Gülen, Kürt Teali Cemiyeti'nin 52 no'lu kurucu üyesi, Kürt Hevi Cemiyeti Kurucusu olan ve "Kürdistan'da Kürt'ten başka hiçbir devlet yoktur!" diyen Abdurrahim Zapsu'nun torunu olan H. Cüneyt Zapsu ile "28 Şubat'ın truva atı" Çevik Bir'dir. Yenilikçi Hareket'in, tek başına iktidar koltuğuna oturan AKP'ye dönüşme serüveninde ciddi katkısı bulunan bu üç noktadan biri olan Fethullah Gülen oluşuma onursal başkanı olduğu Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı tarafından düzenlenen Abant Toplantıları üzerinden kaynak sağlayıp Abant Toplantıları'nın müdavimleri arasında yer alan Bülent Arınç, Cemil Çiçek, Ali Coşkun ve Burhan Kuzu gibi isimleri partiye entegre ederken; Gülen'e yakınlığı ile bilinen Azizler Holding A.Ş.'nin Yönetim Kurulu Başkanı ve BİM Marketler Zinciri'nin ortaklarından H. Cüneyd Zapsu da Erdoğan'ın TÜSİAD ile olan yakınlaşmasını sağlayabilmek adına çaba sarf etmişlerdir. Erdoğan bir yandan Bülent Eczacıbaşı'nın Zapsu'nun organizasyonu ile evine yaptığı davete yine Zapsu ile iştirak ederken, bir yandan da 28 Şubat'ın TSK içindeki baş tetikleyicisi olup, süreci "Demokrasiye balans ayarı çektik!" diyerek özetleyen Çevik Bir ile görüşmelerine hız vermiştir. Erdoğan'ın, ABD ve Uluslararası Yahudi Lobileri'nden özellikle JINSA ile ilişkileri ödül alacak kadar iyi olan Çevik Bir'le olan ilişkisi İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı Dönemi'nde başlamış ve Bir'in emekliliğinden sonraki bu son derece meşakkatli dönemde de kuvvetlenerek devam etmiştir.
Kanarya ve Loca Kardeşliği
Kıyat - Erdoğan görüşmesinin Çevik Bir köprüsü dışında yer alan diğer bir hazırlayıcısı ise Gülen'e yakınlığı ile bilinen ve Erdoğan'ın hatırı sayılır finansörlerinden olan Asya Finans'ın Yönetim Kurulu Başkanı İhsan Kalkavan'dır. Haberde adı verilmeyen emekli albay ise emekli olduktan sonra Albayraklar Holding'e ve Erdoğan'a danışmanlık yapmaya başlayan Adem Darama'dan başkası değildir... İçeride "Teşkilatçılık", Dışarıda "Taahhüt" Dönemi Ülke içindeki teşkilatlanmasını hızla genişletmeye çalışan Erdoğan'ın o dönem içinde asıl kuvvetlendirmeye çalıştığı bağlantılar ise dış bağlantılardır. İçerideki teşkilatlanmaya iktidarın nimetleri vaat edilirken, dış bağlantılara yönelik vitrini ise; yeni kurulacak partinin iktidara geldiği vakit ABD - İsrail ve AB Politikaları'na uygun hareket eden "uslu" bir iktidar olacağı yönünde taahhütte bulunulması oluşturmaktadır. (Tam taahhüt = tam teslimiyet) Erdoğan'ın bilerek ya da bilmeyerek kendisine destek veren içerideki taraftarlarından bir diğer üçlü ise; "Akşener - Avcı - Orakoğlu Üçlüsü"dür. Zira 28 Şubat Süreci'nin ardından "Çiller Özel Örgütü" yakıştırmasıyla kamuoyunda yer alan Meral Akşener, Hanefi Avcı ve Genelkurmay'a kulak yerleştirip elde ettiği bilgileri ABD'ye servis etmekten ötürü suçlanan Bülent Orakoğlu da Yenilikçi Hareket'e "Arkandayız!" mesajı veren diğer isimlerdendir. (Ve artık hadisenin bir kurgu olduğu, askerin niyetinin ciddiliğini ortaya koyacak bir senaryoya Avcı ve Orakoğlu'nun alet olduğu söylenebilir.) Gerçi Orakoğlu daha sonra Erdoğan'ın hararetli bir muhalifi olan Genç Parti'den Eskişehir Belediye Başkan Adayı olup "AKP ile Çevik Bir'in yakınlaşmasına tepki vermek adına GP'de siyaset yapma kararı aldım." diyerek zigzaglar çizecektir ama o dönemin oyuna gelmiş veya getirilmiş etkili AKP destekçilerinden biridir. İçerideki kaleler ile dışarıdaki güç dengeleri arasındaki hassas teraziyi gözetmeyi ihmal etmeyen Erdoğan, ülke içindeki teşkilatı genişletme çabalarına dış destekli köşe başlarının da yardımı ile hız verirken; İsrail Büyükelçisi David Sultan'la buluşup yeni kurulacak partinin İsrail ve ABD Politikaları'na ters düşmeyecek "cici" bir parti olacağının garantisini vermekte ve Abdullah Gül'ü de İngiltere Büyükelçiliği'ne gönderip aynı garantinin İngiltere'nin Türkiye Büyükelçisi Sir David Logan'a da verilmesini sağlamaktadır. Ülkeyi Satılığa Çıkarmanın Adı "Yenilikçilik" Olursa, "İktidarı Verin, Türkiye'yi Alın!'' Diyenler de "ilerici" sayılır!... Ancak Erdoğan ve ekibi "ülkeyi satılığa çıkarma"nın adını "Yenilikçilik" koyarak konuyu yumuşatmaya çalışanların hazırladığı şemsiye altında kamufle olmaya çalışsalar da; ABD Büyükelçiliği'ndeki Müsteşar Silver Lawrence'la sık sık yinelenen gizli görüşmelerin de, Anadolu'da görev yapan Kenny Bob gibi çeşitli CIA görevlilerinin Erdoğan'a olan yakın ilgisinin de, "Tayyip Hıristiyan Demokratlar'a benziyor." diyen Karen Fogg'un bu açıklamalarının ne anlama geldiği de gayet açıktır...
ABD İsterse ATATÜRK Bile Hain İlan Edilir... CIA Washington Bürosu'nun etkin isimlerinden olan ve 12 Eylül'den sonra Türkiye'de Kemalizm Modası'nın geçtiğini savunan ünlü CIA ajanı Graham Fuller basına verdiği demeçlerle "Kapatılan FP içindeki yenilikçi gençler ağır basarak kazanacak. Çünkü bu gençler Türkiye ve dünya için değişimi temsil ediyorlar. Yaşlı ve gelenekçi akım ise zaman içinde kaybolacak. Yenilikçi kanat İslami Hareket'in lideri olacak." şeklinde açıklamalar yaparak, "Ilımlı İslam" vitrini ile Büyük Orta Doğu Projesi'nin pazarlamacılığını Yenilikçi Gençler'e ihale ettiklerinin sinyallerini vermişti. Ayrıca, Atatürkçülüğün eskidiğini ve bittiğini de söylemişti... "Küresel Piramit"in En Tepesinde Tertiplenen Madalya Töreni! (ABD'ye Gittiği Kadar Umre'ye Ya da Eyüb'e Gitseydi, Hırsına Yenilmezdi!) 1994'te RP Beyoğlu İlçe Başkanı'yken o dönem ABD Ankara Büyükelçisi olan Morton Abramowitz tarafından keşfedilen ve kendisiyle bir çok kereler kamuoyundan gizli görüşmeler yürüten Tayyip Erdoğan'ın, sonraları ABD Yolları'na düşerek neredeyse yılda iki kez ABD'ye gitmeyi adet haline getirmesinin arkasında da bu önemli başlangıç yatmaktadır. Zira İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevinin öncesinde ve sonrasında bir çok kez bir araya gelen ikilinin bu özel görüşmeleri; "küresel tefeci ve efendiler" önünde görücüye çıkan Erdoğan'ı ABD Yolları'na düşmeye mecbur bırakmıştır. Amerika'ya ilk kez 17-21 Nisan 1995'te giden Erdoğan, ardından "küresel seferler"ini sıklaştırarak 17-22 Kasım 1996, 20-23 Aralık 1996 tarihlerinde ve cezaevine girdiği 26 Mart 1999 Tarihi'nin hemen öncesinde de birer ABD ziyareti yapmıştır. Ayrıca AKP'nin kuruluş çalışmalarının hız kazandığı 16 Temmuz 2000 Tarihi'nde de ABD'yi ziyaret etme gereği duyan Erdoğan'ın bazı "önemli ziyaretler"de yanında bulundurmayı tercih ettiği isim ise tahmin edilebileceği üzere Çevik Bir'dir... (Nerede o "ihanet"in hesabını soran Genelkurmay Başkanı?) Hidayeti Kararıp, Hıyanete Yolculuk Eden Bir "Müslüman"ın Tehlikeli Gidişi Bu önemli ziyaretlerin bazı adresleri ise şöyledir; İlerleyen süreç içinde Erdoğan - Çevik Bir İkilisi'ne "üstün hizmet madalyası" neviinden bir ödül takdim edecek olan JINSA (Yahudi Milli Güvenlik İlişkileri Enstitüsü) ve Amerikan Jewish Commite (Amerikan Yahudi Komitesi)... Bu iki kuruluşun üstünde yer alan NSA (Beyaz Saray'ın Ulusal Güvenlik Örgütü) ve NSA ile eşit statüde bir resmi devlet kuruluşu olup ABD Gladyosu'nun beyin takımını bir araya toplayan bir örgütlenme olan USIP'te (Birleşik Devletler Barış Enstitüsü) görevli yetkililer ise yine Erdoğan ile yakından ilgilenmektedirler. USIP'in CIA ve Pentagon ile irtibatlı olan, bünyesinde generaller, diplomatlar ve bilim adamları bulundurarak İsrail'in askeri, siyasi ve ekonomik güvenliğini öncelikli hedef olarak gözeten bir devlet kuruluşu olduğu göz önüne alınacak olunursa; Erdoğan ve ekibinin hızla basamakları tırmanan başarı grafiği ile iktidara geldikten sonra sergiledikleri "siyon merkezli politikalar"ı anlayabilmek şüphesiz daha kolay olacaktır... Ayrıca Erdoğan'ın İsrail'i devlet terörü yapmakla suçladığı ve "kendi yolu" açısından son derece "talihsiz" olan bu açıklamanın, daha sonra kendisini Bush'tan randevu alabilmek için öncelikle İsrail Toprakları'nı arşınlamak zorunda bırakışı da hatırlanacak olursa; Erdoğan'ın özellikle de 1 Mart Tezkeresi sonrasındaki süreç içinde mahrum kaldığı "küresel bonuslar"ın ne hikmet taşıdığı daha iyi algılanacaktır... Türkiye'yi Rüşvet Veren Bir "Siyaset Oyuncağı"nın Beklenen Akıbeti Çok genel satırbaşları ile Erdoğan Gerçeği'nin ne olduğuna işaret etmeyi amaçlayan bu veriler eşliğinde çok net olarak söylenebilir ki; Milli Görüş bünyesinde beslenmiş olan ve Erbakan'a hıyaneti karşılığı sivriltilmiş olan Erdoğan; siyasi geçmişi boyunca, şahsi internet sitesinde "Siyasetin tek limanı ahlaktır!'' demekle birlikte düstur edinilmesi gereken bu özlü sözün yakınından dahi geçmemiştir! Zira
Aslında yakın çevresine "Benim sonum Menderes'inkinden beter olacak!'' şeklinde pek de üstü kapalı olmayan itiraflarda bulunan T. Erdoğan; oynadığı tehlikeli oyunun kendisini nasıl bir sona doğru sürükleyeceğini çok iyi biliyor olmakla birlikte, yarı beline kadar içine battığı bu aşağılık senaryoyu çaresiz devam ettirmeye çalışmaktadır. En yalın ifade ile Erdoğan'ın en büyük hatası; kendisine vaadedilenlerin parlaklığı ile kamaşan gözlerinin, kendisini yönlendirenler ve etrafını alan sözde danışmanlar eşliğinde tertiplenen organize tuzağı layıkıyla fark eden ferasetten mahrum olmasıdır. Onun bu belaya bulaşmadan önce gördüğü yegâne şey "başbakanlık koltuğuna oturmuş bir Tayyip fotoğrafı'' olmuş ve bu buram buram intikam kokan etkileyici fotoğrafın cazibesi eşliğinde attığı hipnotize adımların da ne yeterince bilincinde olmuş, ne de bu hamlelerin sonunu düşünmüştür. Etrafını alan bu "küresel zincir''in kendisinden neler talep edebileceğini anlayıp işin kendisini fersah fersah aşan boyutlarını yavaş yavaş algılamaya başladığında ise; iş işten çoktan geçmiş, ok bir kere yaydan çıkmıştır.
ABD ve AB üzerinden takip ettiği politikalarla iyice içinden çıkılmaz bir hale getirdiği Kuzey Irak meselesi ve PKK Terörü karşısında ne yapacağını şaşırıp, "Ne aracıyız ne aydın!'' diyerek teröre oluk gibi kan akıtmış bir Türkiye'ye akıl vermeye çalışan kuryelerden fikir almak zorunda bırakılması da yine kendi ördüğü çorapların bir çıkmazıdır. Akabinde yaptığı Diyarbakır gezisi ise neredeyse Misakı - Milli sınırları dışında yeralan yabancı ülkelerden birine yapılan bir ziyarete dönüştürülmüş ve eli kolu uzun Sorosçular'ın sıkıştırmaları ile "Kürt Sorunu'' ifadesini devlet literatürüne sokmayı başaran Tayyip, PKK ve PKK uzantısı olan çevrelerce sempati toplamış, ancak yavuz hırsız ev sahibini bastırır misali AKP'nin 4. Yaş Kutlamaları'nda yaptığı konuşmada da kan üzerinden siyaset yapmanın ne kadar aşağılıkça birşey olduğuna vurgu yapmadan sakınmamıştır. Ancak şurası bir gerçektir ki; KATİL RUM'u, HAİN ERMENİ'yi ve KALLEŞ PKK'yı tepemize çıkarıp hem kendini hem de ülkeyi gittikçe daha fazla çarşafa dolayan Erdoğan; "bir yalan söyleyip söylediği yalana kendi de inanan adam'' misali, gözünü kulağını kapayıp siyaset kazanı içindeki iddiasını sürdürme yoluna da gitse, orasından burasından çekiştirilip kendisine cumhurbaşkanlığı yolunu açacak olan olası Yeni Anayasa ile Çankaya'ya çıkma yolunu da seçse; bu ülkeye yaptığı ihanetin bedelini kesinlikle ödemekten kurtulamayacaktır!.. Bu "hesaplaşma'' Yüce Divan kanalıyla mı olur, "Siyasete devam!'' diyen Erdoğan'a üzerinden prim yaptığı Türk Halkı'nın indireceği Osmanlı Tokadı ile mi olur, yoksa tamamen "bambaşka metotlar'' üzerinden bir hesaplaşma mı yaşanır bilinmez ama; o hesaplaşma bir gün mutlaka yaşanacaktır!.. İktidara geldiği ilk günlerde "Zafer sarhoşu olmayacağız!'' şeklinde halkın gönlünü okşayıp güven telkin eden açıklamalarla yıldızını parlatan Erdoğan; yazık ki janjanlı bir siyaset koltuğunun içinde eriyip tükenmeye başlamıştır. Ve bu yokoluş; toplumsal düzlemde sık sık dile getirilir olan ve gün be gün büyüyen "dip dalgası''na iştirak edenlerce yakinen görülmektedir! "Saf duygularla oy verdikleri Tayyip'in, hangi amaçlara hizmet ettiğinden bihaber olmakla birlikte "vatanın bölünmez bütünlüğü''nü herşeyin üzerinde tutan HALK ise; kendisinin gözünü boyamak için türlü dolaplar çevrilerek aziz şehitlerin kanları üzerinde yükselen bu yüce devlete yapılan ihaneti fazla uzak sayılmayacak bir süreç içinde öğrenerek, böylesi bir onursuz harekete cüret edenlerin ipini bizzat kendi elleri ile çekecektir!"
http://www.millicozum.com/index.php?option=com_content&task=view&id=133&Itemid=32 |
|
|