|
Başımızın Tacı Mustafa Öz Hoca Vefat Etti. Genel "Sahibinin Sesi" Türk Medyasinin aksine Hans Aiberg'i önyargısız sagduyu ile eleştiren, Biz Hanifleride lütfedip göndermiş oldugu yazılarıyla onurlandıran: Mustafa Öz Hoca HAKK'IN rahmetine kavuştu. ALLAH kendisine rahmet eylesin. Lütfen Fatihalarımızı kendisinden esirgemiyelim. |
|
derKi'nin YAZISI
MOZ Hocam Sizi Çok Özleyeceğiz...
derKi'de
"Hans Von Aiberg" üzerine yazılarından tanıdığımız
ve derKi'mizin en çok okunan yazarlarından, emekli felsefe hocası
sevgili Mustafa Öz'ü, geçirdiği by-pass ameliyatı sonrasında
kaybetmenin derin hüznünü yaşıyoruz derKi ailesi olarak.
Moz Hoca gibi çok değerli bir insan ve yazarın yokluğunu
hep hissedeceğiz. Başta oğlu Murat Öz olmak üzere tüm
ailesine başsağlığı dilerken, yazarımız
Ertan Yurderi'nin Moz Hoca'mız için yazdığı yazısını
okuyoruz.Bugün çok sevdiğimiz ağabeyimiz, felsefe hocamız, derKi yazarımız Mustafa Öz'ü kaybetmenin tarifsiz acısını içimizde yaşıyor ve yaşatıyoruz, derKi ailesi olarak... Bir hoca düşünün ki; Çocukları, dostları ve arkadaşları olarak addettiği bizleri bir araya getirebilmek için bizlere "Çalışkan Öğrenciler Aranıyor" anonsuyla şu çağrıyı yapmıştı seneler önce... ÇALIŞKAN ÖĞRENCİLER ARANIYOR! Junyır Murat'ın babası, yerin, göğün, Ortadoğu ve Balkanların en bi hocası, senyör Möz'e çalışkan, dilbaz, eli kalem tutan, sevgiye ilgi duyan genç ve güzel, bay ve bayan öğrenciler aranıyor. Hoca; a) E-mail tabanlı bir sevgi sınıfı oluşturmak, b) Burada öğrencileri ile birlikte bir program çerçevesinde, c) İnteraktif bir iletişimle, d) Sevgi üzerine dilleşmek e) Sonra da konuşulanları kitaplarına ve sitesine yansıtmak istiyor. Meraklı turşucuların en kısa zamanda aşağıdaki adrese kayıtlarını yaptırmaları... Mustafa Öz... Gönlü "Sevgi 1-A"dan yanayken Cennetlikler grubunda öğrencileri oldu hocanın... Burada, bu sınıfta ummadığımız, beklemediğiniz şeylerle karşılaştık elbet. En başında şunu öğrendik örneğin: "değişmek"!.. Derslerin ilk başına Hoca'dan öğrendiğimiz şuydu: Sevgi duyguya bulanmış iyilik, iyimserlik değil, 7000 yıldır içinden geldiğimiz, üzerimizde uygulanan bir eğitim müfredatının son dersidir! O, dişili erkekli bir "hoşâmedî" değil, yeryüzünde görüp göreceğiniz en yüksek bilgeliktir! O, bir "hep birlikte iyi saatlerde olalım" programı değil, hızlandırılmış bir "yükselme programı"dır. İçimizdeki pembe sayfaları okuma değil, beyaz sayfaları arttırma işidir. Bir eğitim müfredatının son derslerini öğretmeye azmetmiş bir Hoca'nın öğrencisi olmak öyle kolay değildi elbet... Birçoğumuz mezun olamadan onun yanından ayrıldık, bir çoğumuz ise onun YOL'undan YOL'umuza devam ettik... Son dersi ise ayrılık üzerineydi: "Şimdi
ayrılık zamanı. Hepinize en güzel ve en kızgın
duygularımı sunuyorum. Güle güle sevgili Mustafa Hocam, bilerek çıktığın yolculuğunda sana iyi yolculuklar... Allah'ın rahmeti üzerine olsun... Bu vesile ile tüm MOZ Hocaseverlere, ailesine ve tüm eski/yeni sınıf arkadaşlarıma başsağlığı ve bu acıya dayanma sabrı diliyorum... Ertan Yurderi
http://www.derki.com/mambo/content/view/797/58/ |
|
derKi'deki SON YAZISI
Yahu, eleştirel bir Hans Sistematiği yazalım dedik, başımıza gelmeyen kalmadı ha. Bir kere benim Hans için kendime verdiğim rol ve görev, eleştirmenlikti. Olaylar döne dolana neredeyse beni Hans avukatı yaptı-yapacak. E valla, millet haklı ve tabi ben de haklıyım. Bir çok insan artık benim Hans'la "yediği ayrı gitmeyen" biri olduğumu sanıyor. Bre aman! 20 yıl önce bir kere karşılaşmışız hepsi bu! "Hans'la görüştüğüm falan yok. Sen ne biliyorsan ben de onu biliyorum" dediğim zaman hemen Türk ya da doğulu kafası kabak gibi sırıtıveriyor. Gözler "Hadi canım sen de! Bu ne biçim fırıldak şimdi?" demeğe getiriyor! Peki öyle ise önce Hans'la bağlantı noktamı söyleyeyim: Hans Sistematiği yazmak. Bunu yapan kitaplarımı satmak. Allah var şimdi; sistematiği iyi yazıyorum. Ama iş satmaya gelince fena şekilde hava kaçırdık! Örneğin, ikinci kitap güzel bir "İslâmî Parapsikolojiye Giriş" olabilirdi. "Dİ" diyorum, çünkü elimde kaldı yazık, çiçeklerimle mendil! Hans'ın kahraman muhaliflerinden biri, Hans'ı eleştiren bir yazımı almış, sitesine koymuş. Orada eleştirdiğim için beni övmüş. Bir ay filan sonra da adresime meil atmış: "Ama siz Hans'ı tefrika ediyorsunuz. İnanamıyorum!" diyor. Yazdıklarımı okumadığı belli. Hans'ı tefrika ediyormuşum gibi yaptığım doğru ama aslında çok sinsice başka bir iş kotarmağa çalışıyorum: Kitabımın reklâmını yapmak! Sanırım bu işi de pek iyi beceremedim; çünkü bir Allah'ın kulu çıkıp da "Şu kitabından bir tane göndersene!" demedi! İyi saatte olsunlar! Ümit fakirin ekmeği... Ye Memet ye! Öyle değil mi? Sonuç itibarıyla ben nerelere bakıyorum, sayın dost ve müşterilerim nereye bakıyor? Söylediklerim yeterince net değil mi? Ama olsun, daha uzunca bir süre ne Hans'ın ne benim yazdıklarımı okumadan, bu insanlar Hans için atıp tutmağa devam edecekler. Hans'ı ucuz bir ciklet gibi çiğneyip çiğneyip patlatacaklar sonra da bana dönüp "Hocam sen ne diyorsun bu işe yaa?" diyecekler. "Allah" diyorum, bi daha da bir şey söylemek içimden gelmiyor.
Sizin anlayacağınız adamın neyle suçlandığı belli değil, sonra dönüp bana soruyorlar "Ne olacak bu işler?" diye Görünüşe bakılırsa kına gibi un olacak. Bu arada Hans'ın karısını üniversiteden uzaklaştırmışlar! Hans zaten kum döküyordu en son O medya vicdansızlarının umurunda mı? İdamla yargılayacağımız insanlar eğer hastaysalar, alıp hastanede tedavi ediyoruz, ondan sonra alet adına gereken yapılıyor da Hans'a ve ailesine verilecek zarar neden önceden hesaplanmıyor? Sonuçta bunlar suçlu değil, zanlı! Ama medyaya bakarsanız infaz çoktan yapıldı bile. İyi de ne olur? Yani Hans düşünmekten, konuşmaktan vaz mı geçer? Dinleyicisini mi kaybeder? Hayır, ona inananlar biraz daha bilenmiş olarak yollarına devam ederler. Düşünüş tarzından ve içeriğinden hoşlanmayanlar ise, kendilerinin ne denli haklı olduklarını göstermek için durup durup o haberden çok saldırıyı andıran medya şamatasından nameler okur. Ama bu arada üç ay geçmiş, adamın neyle suçlandığı belli değil. Bence böyle bir tezgahla Hans'ı artık geri dönüşsüz bir bilim ve inanç kahramanı yaptılar. Yapabilecekleri en mikrobik faaliyet sadece görmezden gelmekti oysa. Bir de Kanada'dan İsmail Nangır yazmış bana İsmail'in kim olduğunu tahmin edersiniz? Yurt dışında her ay Hansa para toplayan örgütün (!) ileri gelenlerinden. Oyalanmadan asılması gerekiyor yani! Bu arada evet paralar toplanmış, yurt dışında Hansın kitaplarını basması için yayınevi kurulmuş. Bu arada Hans'a da harcaması için üç beş kuruş gönderilmiş. "Hocam biz onu takip ettik elbet. Kendisi için gönderdiğimiz paraları fakir fukraya dağıtıyordu yahu!" diyor. Hani Hans'a o para kaptırdığı söylenenler var ya, hepsi de çok iyi niyetli, adanmış, saf ve temiz insanlar. Hayatta bir yaralı parmağa işemiş olmak istiyorlar. Bunu insanlara çok göremeyiz. İsmail: "Biz bu para toplama işinin bu kadar sıkı kurallara bağlandığını bilmiyorduk. Alan razı, veren razı olduktan sonra kime ne yahu? Bu ne biçim mantık?" diyor. Sizin anlayacağınız nitelikli dolandırıcılığın arkasından çok değişik bir resim çıkmağa başladı. O resim Hans'ı üzenlerin başını ağartacağa benziyor. İyice belirginleşmeden, şu adamı assalar da kurtulsak! Hani zaten iki kişi şikayetçi imiş, biri şikâyetini geri almış. Tamam tamam Buzlar çözülmeden diyorum! Bu arada medyanın büyü gücünü de görmek ve yabana atmamak gerek. Hemen birkaç tane kanal satın alsam iyi olacak!
Sonuç? Ya dinleyecek, anlayacak ve eleştireceksin, ya da görmezden geleceksin. Baskı, zulüm ve laga lugaya dayalı eleştiriler, reklâm kategorisine girer! Arz ederim!
http://www.derki.com/joomla/index.php?option=com_content&task=view&id=300&Itemid=64 |
|||
|
.Mustafa Öz'ün lütfedip bize gönderip; biz hanifleri ve web sitemizi onurlandırdığı yazıları: Lütfen dikkatle okuyunuz! |
| .
HANİFLİĞİN
ZEMİNİ MUSTAFA ÖZ Aslında şu Haniflik konusu kafamda dört başı mamur netleşmiş değil. Onun için, durup durup o konuya ilişkin bir şeyler söylemek gereksinimi duyuyorum. Bu kere şunu sormak istiyorum: Hanifliğin zemini ne olabilir? Sanırım soru da yeteri kadar net değil. Bakın şöyle; sen, ben, biz ve bir de bizim oğlan. Diyoruz ki, "Biz hanifiz". Yani neyiz? Acaba; · "Bizim şu genetik ortaklıklarımız var" mı demek istiyoruz ? · "Biz, Müslüman cemaat içinde, bu ad altında toplanmış bir alt kliğiz" mi demek istiyoruz? · "Biz İbrahim ümmetinin devamıyız" mı demek istiyoruz? · "Hanif olan İbrahim'dir, biz de ona benzemeğe çalışıyoruz" mu demek istiyoruz? · Yoksa "Şu davranış özellikleri olan bir ahlâkın yandaşlarıyız" mı demek istiyoruz? Yani Hanifliğin oturduğu zemin, ahlâkî bir zemin midir? Sosyolojik bir zemin midir? Cemaatsal bir zemin midir, Genetik bir zemin midir? Ekonomik bir zemin midir? Yoksa bu zemin yalnızca coğrafya ile mi ilgilidir? Bana Hanifliğin zemini kişilikle ve ahlâkla ilgili görünüyor. Bu anlamda daha önce yazdığım bir yazıda, bu ahlâk ve kişiliğin temel özelliklerini çıkarmıştım. Sanırım bu konudaki ilgi ve çalışmaları, bu yazıda belirtilmiş olan maddeleri artırmaya yöneltmek gerekecek. Bu konuda fikri, eleştirisi, yorumu olan varsa konuşsun lütfen!
|
|
BİLGİ
ALANLARIMIZDA ÖNCELİK SIRASI
MUSTAFA ÖZ Bu grubu nasıl görüyorum? Bu grubu ne olarak görüyorum? Herkes bir şey olarak görüyor tabi! Sanırım çoğunluğun görüşünü şu sözcüklerle özetleyebiliriz: Sapık! Sıyrık! Kafayı yemişler topluluğu... Neymiş? Neymiş? Dappeymiş. . . Hııaaahhaahaa! Bayılıyorum bu sade suya tiritlere! Aslında grubun dışındakilerin grubu nasıl gördüğü, ne dediği ve nasıl nitelediği pek o kadar önemli değil; asıl önemli olan, grubun üyelerinin grubu nasıl ve ne olarak gördükleri. Dışarıdakilerin saldırısından, karalamasından, dalga geçmesinden kimse asla yakasını sıyıramaz. Düşünsenize, o gül yüzlüye taş, topaç yağdırıyorlar, kesmiyor bir de işkembe atıyorlar başına geçirmek için. Aaa!.. ama harika bir şey oluyor sonra. Sıkı durun. Zeydle birlikte tabanları yağlıyorlar. Koş baba koş. . . Kaç baba kaç. . . sonra sakin, güvenli bir yere gelince Zeyd o gül yüzlünün yüzünü gözünü siliyor. Yüzünde ciddi ciddî sıyrıklar vardır. İnce ince kan sızmaktadır. O zaman tepesi atıyor Zeydin Ya Resül diyor. Şunları lânetle. Şunlara öyle bir beddua et ki, feleklerini şaşsınlar! O zaman o deli, o kafayı sıyırmış olan gül yüzlü yukarıya el açıp ne diyor biliyor musunuz? Ya Rabbi! Onlar cahil. Onlara acı... Onlar bilmiyorlar!" Üff... Zurnanın zırt ettiği yer burasıdır! Ve sanırım bu gruptan beklenen de budur. Burada anlaşalım. İyi anlaşalım. . . Sıkı sıkı anlaşalım. Benim bu grubu nasıl gördüğüme gelince; elbette bu önce Hans'ı nasıl gördüğüme bağlı. Ben Hans'ı Müslüman coğrafyalara bilinç sıçraması yaptırmak üzere görevlendirilmiş "İş adamı!" olarak görüyorum. Yani "Görevli"! Onun "Kur'an'la bilen" özelliği, bilgiye ve bilime verdiği önem, "Kur'anî Âlim" niteliği çok açık hissedilir bir bilgi-bilim işçiliğini de beraberinde getiriyor. Dolayısıyla bu grup artık sadece ve sıradan bir kıyamet işçiliği misyonuna kilitlenmiş, insanı bıyık altından gülümseten bir Mehdici grup değil! Üst düzeyde bilgi ve bilimin fokurdadığı bir misyonluk! Doğrusu misyonluk dediğine de bu yakışır. Üst düzeyde bilgi, üst düzeyde zihinsel enerji, ve kendini çabucak açığa vuran bir hizmet bilinci yoksa hiç uzatmadan naylon bir misyonlukla karşı karşıya olduğunuza karar verebilirsiniz! İşte bu noktada Hans'daki bilginin enginliğine dikkatinizi çekiyorum. Eğer bu grup, Hans'tan sonra da varlığını sürdürecekse, mutlaka yukarıdaki üç niteliğe sahip insanlar tarafından bu iş başarılacaktır. Şimdi bir çok grup elemanı, Hans'ın söylediklerinin yüzde onuna ulaşınca kendini seçkin ve ulema sanıyor. Bu, grubun karnının yumuşak noktalarından biridir! Yok öyle yağma! Zamanla her şey yerli yerine oturduğunda, dışarıdakiler tarafından yine "üşütük" olarak algılanmağa devam edeceksiniz ama işte o oturuşma günlerinde, bu grup üyelerinin tek belirgin niteliği "Bilgi" olacak. Bu gruptan olmak, önce kafayı sıyırmış olmak anlamına gelecek ama ardından hemen "Tekin değil bu herifler, hiç umulmadık konularda birçok şey biliyorlar" diyecekler. Kendimden bir örnek vereyim: Hans'la ilgili birinci kitabı yazdığımda, kafama elektrik yükü takılmıştı. Daha lise birdeyken de Manyetizmayı merak ederdim. Kütlelerde iten veya çekenin ne olduğunu sorardım hocalara. Yeni yetmelik işte! Maaşına maşallah tipler olduğunu nereden bilebilirdim? En son numaram bir kaç lise fizik öğretmenine bu elektriğin ne olduğunu, elektromanyetik alandaki o itme ve çekmenin ne olduğunu ve nereden kaynaklandığını sormak oldu. Hafazanallah! Adamlar soruyu anlamıyorlardı! Ama lâpinler misali konuya atlıyor ve alt alta formülleri döşeniyorlardı! Sonra da beni bilgi düzeyimin yetersizliği ile suçlayıp, bu işlerle ilgilenmemem gerektiği konusunda öğütleyip öğütleyip sepetliyorlardı! Birine boyutlardan söz edeyim dedim. Olmadı. Konudan haberleri yokmuş. Dışa açılan dört boyutu da ben anlatamadım herhalde! Yedi mesani fazla gaz yaptı bunlarda! Sonra bir ara "Quark"lardan söz ettim. Tepki şu: "Biz okumadık bilmiyoruz!" sonrası fırça... "Sen ne ilgileniyorsun bunlarla? Senin işin mi bunlar? Felsefeciysen felsefe yaz, din yazacaksan din yaz. Bu seninki ne biçim dalga böyle! Bak bi de emekli olmuşsun. Baksana dalgana sen!" İşte böyle... fırça üstüne fırça... Hem de tel fırça! Ama devamında gelen değerlendirme farklı: "Hoca tekin değil!" Olayın bir de sidik yarıştırma boyutu var. Oraya göz dikmenizi önermicem ama başıma geldi diye söyliyeyim: Bu muhteremlerin çoğu, fizikçi ve felsefeci arasında bilgi adına doluluk, boşluk, hafiflik ağırlık ve ille de ille bir de solcuk karizması kovalıyorlardı. Hiç biri kalmadı. Beni görünce hafife almaları kalmadı. Siz bu konuda bu söylediklerimi ya da beni değil, becerebilirseniz Hans'ı izleyin. İyi izleyin. Onunla ilk karşılaşanlar, bir bilim adamı ile ya da bilime adanmış biri ile değil de "Haneberduş" biri ile karşılaştığını sanıyor. Ama konuşma uzadıkça o ilk kanaat değişiyor ve konuşmanın sonunda ise o kişi, kendisine tır çarptığını sanıyor! "Kardeşim, bu adam var ya bu adam!.." Ve işte gelecekte, bu grup oturduğunda sanırım grubun her üyesi için bu söylenecektir. Bunu dedirtemeyecek olan hazırcı ve tembel, üretici değil de tüketici olanlar, elbet zaman içinde elenecek ve muhalefet saflarında yerlerini alacaklardır! Yani demem o ki, işin içine girenler yani bu grubun üyesi olanlar, en kısa zamanda şunu anlayacaklar: Bu grup içinde geçer akçe bilgidir. En değerli olan, en çok üreten ve en çok bilgiye ilişkin etkinlikte bulunandır! İnanmasanız da olur; elime o sihirbazların sihirli sopasını alıyor ve grubun üzerinde dolaştırdıktan sonra şunu diyorum: "Kahramanlık dönemi kapanmıştır!" Anlayan anladı! Şimdi bilgi insanı olmasını istediğim bu grubun üyelerinin her biri için, standart saydığım bilgi ile ilgili alanlara değinmek istiyorum. Örneğin, herkesin orta boy bir felsefe tarihi formasyonu olmalı. Buna ek olarak: Parapsikoloji, Tarih, Dinler Tarihi, Çağdaş Spritüel öğreti ve gelişmeler, Ezoterizm, Tasavvuf, Quantum Fiziği konularında her üyenin en az orta boy bir formasyonu olmalı. Bana öyle geliyor ki, zamanı gelince, bu grubun gerçek üyesi olabilmenin en önemli koşulu bu alanlarda yeterli bir formasyon kazanmış olmak olacak. Bu bilgilenme ve aydınlanma zemini üzerinden, özel işlere, konu ve alanlara yönelecek olanlar yönelir. Ama bu ortak zeminde buluşamayanlar, bu grubun gelecekteki normal üyeleri bile olamayacaklar gibime geliyor. Bence daha fazla vakit kaybetmeden, çalışmak ve üretmek üzere gerekli planlar yapılmalı, örgütlenme sağlanmalı. Bu grup, bana uzun yıllar çekirdek olarak iş yapacakmış gibi görünüyor. Burada insanlar bilgilenmeli, eğitilmeli ve işlerinin başına getirilmeli. O günler yahşi olacağa benziyor. Yeter ki, bilim idealinden ayrılınmasın. Yeter ki meydan kahramanlara kalmasın!
|
| .
GÜLÜMSEYEN
TARTIŞMA MUSTAFA ÖZ Arada Hans karşıtı sitelere de bakıyor musunuz? Bakın, bakın... Romatizmalarınıza iyi gelir! Bayağı çatık kaşlı ve ciddi şeyler ha. Belli ki Hans çok kötü biri... Bunu durup durup söylemek onların hayatlarının en önemli işi olmuş! E... bir de hazır işe çıkmışken ne yapmalı? Dünyayı Hans'tan kurtarmalı! Dikkat edin, tam da sözün burasında insan kendisine bile çaktırmadan bir küçük vücut çalımı yapıyor. Böylece konu Hans'ın itlaf edilmesi olmaktan çıkıyor, konu koskocaman dünya oluyor... E o koskoca kafalara, o kocaman gönüllere de tabi dünya ile uğraşmak yakışır. O yaramaz canparelerin Hans deyince ciddileşmelerinin ardında yatan asıl neden sanırım, Hans gibi küçük bir iş değil, dünya gibi bir kocaman iş tutuyor olmak var! Haa... sanki Hans'çı siteler onlardan daha mı az ciddi? Ne münasebet? Ama tabi onlar da haklılar. Çünkü onlar da "En kahraman Rıdvan" modundalar! De get lo! Hayat bu kadar ve hele hele böylesine ciddiye almaya değmez. Tabi bu arada belden aşağı vurmalar ve kişiselleşmeler de oluyor. Bunlar da ciddiyeti kışkırtıyor. Ve insanlar yaşamlarının en ciddi işi olarak düşen onurlarını kaldırmayı bellemişler. Özellikle televizyonlardaki tartışma programlarını iyi izleyin. Tam ibretlik muhteremler! Hele o posbıyıklı "Parçala Behçet" yok mu? Nasıl da yırttırıyor ortalığı? Benzerleri de hayli var tabi. Peki ne yapıyor bu insanlar? Nefis pazarlıyorlar efendim! Pardon mils, siz nefsin sözlük karşılığının, ağızdan çıkan koku olduğunu biliyor muydunuz? Tam bu tanım üzerinden, o tartışmaları izleyin de görün nefis neymiş! Televizyondaki mega kahramanlarımız bir yana, gençliğimde okuduğum ama şimdi adını unuttuğum bazı kitaplar var. Baba isimler yazmış. Hepsi yakından bildiğimiz din ve bilim kahramanları. Kimi mezhep imamı düzeyinde, kimisi de tasavvuf büyüklerinin bir konudaki kendi düşünce ve inançlarını savunmalarına ilişkin. Breee!.. Adamlarda küfrün bini bi paraya! Kefir, küfür duman dumana... İyi de yakışıyor mu? Şu soruyu sorabilseler hiç de öyle sövüp saymayacaklar elbet. Ama galiba insanı bir kahramanlık güdüsü sarıyor, bir de çaresizlik yüklenince insanın omuzlarına, ver Allah ver küfrü! Sanki bir tür islim atmak gibi bir şey bu. Galiba bu arada buhar kazanını patlatmaktan kurtuluyorlar ama burada çok kalleş bir seçimin yapıldığını görmeliyiz. Şu çok açık; muhterem "Ben patlayacağıma dünya patlasın!" diyor ve de sanırım bunu dediğini fark etmiyor. Kendi payıma bu konuda farklı bir tarz getirmeyi isterdim: "Muzip çizgide tartışmak!" ya da "Gözlerinin içi gülen tartışma!" Nasıl? Bunu kesinlikle "Hicivle" karıştırmayın. Burası çok önemlidir. Hiciv, bir dille saldırmadır. Küfürsüz kendini çok güçsüz hisseder! Belden aşağı vurmadı mı, amacına ulaşamadığını düşünür. Bunun için hayır. Hiciv yok. Ama muziplik var. Komik, gülünç şeyler söylemek var. Öyle bir komik olmalıdır ki, onu, o sözü duyan herkes gülümsemelidir. Yani şahsi saldırı olmamalı ve kendi egomuzu öne sürüp üste çıkarmağa çalışıyor olmamalıyız. Bu iki noktayı sağlayan, versin coşkuyu, bakalım ortaya nasıl bir şey çıkacak? Ha... Bu arada beni de merak edenleriniz olabilir. Yahu kuyruk acısı olmasa niye bu yazıyı yazayım? Bir kere, söz konusu, kalın kafalı Müslümanlar oldu mu, fena coşuyor, hızla köpürüyor ve arada kefir küfür kaynayıveriyorum. Bundan dolayı kendime çok kızıyorum. Buraya kadar pek incitici saldırı olan yazımı okumadıysanız sanmayın ki, küfür bilmez, doğuştan centilmen bir tipim. Ne gezer? Üzerinize afiyet, ben hâlâ sövüyorum. Hatta küfürbazlığı Milli Eğitimce tescilli biriyim. Bilirsiniz, bazı öğrenciler pek şekerdir. Onları cebime doldurup, yolda belde canım sıkıldıkça çıkarıp çıkarıp yiyesim gelir ama bazıları da vardır ki, hafazanallah! Her biri anasından bir avuç cam kırığı ile birlikte doğmuştur. Günde üç öğün sopalasam doymam. Böyle bir fırlama, bir gün dersin başında bana afilenerek karizma çekti. Demek ki katlanma katsayımın üstüne çıkmış. Defteri imzalayıp, çocuğa döndüm: "Bana bak!" dedim. "Sınıfın önünde hava yapıp şansını deneme. Sen daha babanın deldiği büzükle osuruyorsun. Ne karizması bu?" Bree! Sen misin söyleyen? Sınıf yıkıldı gülmekten. Bizimki yerlere yatıyor, kasıklarını tuta tuta. Eh, buraya kadar iyi de, 20 gün sonra o müfettiş gelmeseydi tabi. Adamın ilk sorusu "Bu sözü sen mi söyledin?" oldu. "Bu cıvarda bu sözü benden başka bilen yoktur. O zaman ben söylemişimdir" dedim. Yakınmanın bir başka maddesi de "İçinizdeki hayvanı sıkıca zaptedin" sözümdü. Yok ben öyle demiyor muşum da "İçinizde bir hayvan var!" diyormuşum. Onlar da bundan çok korkuyorlarmış! Bir insanın mayası piçlikle karılmayagörsün... Gerisini bilirsiniz... Ve sonuçta o yıl küfürbazlıktan bir adet ihtar almıştım. Yanına bir de şerh düşülmüş: Dili iyi kullanamıyor muşum! Hani müfettiştir, ne dese yeridir! Kısacası demem o ki, küfür konusunda ben de icazetliyim. Bıçağım pek keskindir. Ama bu işi gerçekten de beğenmiyorum. Ne yapıcam edicem size o güleryüzlü tartışmaların örneğini vericem. Yani beni izlemeğe devam edin. Aaazzz sonraaa!
|
| .
ARKA
BAHÇE
ÇOCUKLARI Mustafa
Öz Sosyolojik açıdan her topluluk, en azından duygusal itme ve çekmeler açısından alt gruplara ayrılırlar. Bir topluluktaki bu alt gruplara "Klik" ya da "Hizip" denir. Bunlar bir toplumda bazen karşımıza alt kültürler, bazen de etnik alt gruplar olarak çıkar. Devlet düzeyinde düşünüyorsak, inanç gruplarını da bu alt gruplar kategorisine alabiliriz. Peki "ana grup" nedir? İşte bunu tanımlamak çok zor. Çünkü ana grubu belirleyen şey, bazen kelle sayısında çoğunluk, bazen, yıldızı parlayan değerleri elinde tutmak, bazen erk bazen çok daha başka bir şeydir. Kısacası, ana grubu tanımlayıp belirleyen şey, kitle adına üzerine yöneldiğimiz konudur. Yani ilgilendiğimiz, üzerine yürüdüğümüz konuya göre, ana grubun tanımı değişir. Örneğin Türkiye'de Sebataycılar sayıca çok az ama gizli iktidar onlardır. Onların borusundan başka ya da onların izin verdiklerinin borusundan başka kimsenin borusu ötemez! Müslümanlarsa, her ne kadar % 99 fazla abartılı ise de, gerçekten de çoğunluk olmasına karşın garip bir biçimde kendi memleketlerinde bir çeşit azınlıktır! Ana grup ve onun baskın değerleri çok başkadır. Fukaralar, Ankara'yı ele geçirmekle pramidin tepesine geçip oturacaklarına ve kendi değerlerini baskın değer yapabileceklerine inanıyorlar. Hani nasıl derler? Allah herkesin gönlüne göre versin! Ama şu kesin ki, bir Müslüman genç, sevgilisi olsun, el ele tutuşsun, hatta tehlikenin az olduğu yerde kumrular gibi öpüşüp koklaşsın istiyor. Altında marka bir araba olsun istiyor. Pabuçlarını Paris'ten getirtmek, artizan takımının doluştuğu partiler düzenlemek, bikini giymek ve öylece plajda dolaşmak istiyor. 17-18 yaşlarımda "İmperteks" modası çıkmıştı. İmperteks, sık dokunmuş, yağmur geçirmez, mor renkli, ince, naylon bir kumaştı. Yalnızca pardesüsü oluyordu. Ve insanı doğrusu çok bi başka gösteriyordu. Bunlar ilkin şehirde zengin semt olan "Çekirge"de oturanlarda görüldü. Bu durum impertekse apayrı bir çekicilik kazandırıyordu. Boy dizlerinin üzerine geldi mi, bi de kafaya fotör geçirdin mi tıpkı tıpkısına batıyla iş tutan genç bir iş adamı oluyordun! Hepsinden önemlisi de Çekirge'li görünmekti! Akabinde ve detayında tavlayamayacağın kız yoktu o zaman! Yaa... Asıl zurnanın mayıştığı yer burasıydı! İyi de yıllar sonra şimdi çok daha net anımsıyorum o günleri. O memur züğürdü babama saldırdım. Bi tane imperteks aldırdım ama o da ne? Neredeyse ayak bileklerime geliyordu! Artiz olalım derken molla olup çıkmıştım. Bıraksalar zavallı adamı çiğ çiğ yiyecektim! Sonra bağıra çağıra pardesünün eteklerini diz boyuna getirdik tabi ama ne demezsiniz: Ben o deneyden sonra Çekirge'de oturan zenginlere daha bir yabancılaştım, düşmanlaştım. İçim dışım vıcık vıcık kompleks kesti. Onlarla aramdaki mesafeyi asla kapatamayacağımı düşünmelere başladım. Durun bakayım ne zaman sıyrıldım bu kompleksten? Felsefe okumağa başlayıp, yogayı tasavvufu incelemeğe başladığımda yani kendimi kaldırıp derin sulara atınca. Yani o işlerle uğraşırken, ben arka bahçe çocuğu olduğumu unutmuştum. Sonra ölüm karşısında herkesin eşitlendiğini görünce, bende hiyerarşi, terbiye, saygı neyim hiçbir şey kalmadı. Mahallenin eşrafı benim için babama "Sakin çocuk, iyi çocuk ama üniversiteye başladıktan sonra bir hava geldi üstüne. Bize selam vermez oldu" diyorlardı! Neyse... Diyeceğim şu: Bu "Arka bahçe sendromu" bayağı ciddi bir sorundur. Özellikle Müslümanlarımızın bu dertten aşırı derecede acı çektiğini düşünüyorum. Birileri ilgilenir, sorar isterse bu kompleksi aşmanın yollarını hep birlikte arayabiliriz. Şimdi buna zaman ayıramayacağım. Yer dar. Şimdilik, yalnızca böyle bir yaranın olduğunu fark edelim yeterli. Özellikle Müslüman genç kızlar dikkatimi çok çekiyor. Duruş, tepki ve sinyalleri hiç de dış dünya ile barışık, kasları gevşek değil ve dünyaya gülümseyerek bakmıyorlar. Ses titreşimlerinden, gergin davranışlarına kadar birçok sinyal üzerlerinde yerleşik bir nevrozu işaret ediyor. Sinirli, gergin ve her an insanı çarpabilecek düzeyde elektrik kaçağı yapmağa hazır! Hoş değil. Görülmesi gerekiyor. Genç Müslüman kızlar kadar Tarikatçılar da dikkatimi çekiyor. Aman Tanrım! O ne uzaklık öyle, o ne düşmancalık. Temmuz sonu metroda gidiyorum. İki tanesi karşımda. Tepelerinde o Yahudi takkeleri... yüzde sakal, yanaklarda ter, altta şalvar. Belli ki, farklı cemaatlerden. Birbirlerine pas vermiyorlar. İkisi de camdan dışarı Atatürk gibi bakıyorlar! Belli ki, mühim ve büyük adamlar! Ama bütün foyalarını meydana koyan o yanaklarındaki ter olmasa! Sokakta ne kadar da yalnız bu insanlar? Hani Eminönünde su satan, yolda simit satan doğulu çocuklar bunlardan çok daha sosyal. Değer ve insan açısından bu kadar dar bir alanda yaşamak doğrusu her kalın kafalıya göre değil. Aslında bu insanlar kalın kafalı falan da değil ama girdikleri formatta o hale geliyorlar. Kalın kafalı, başka, yabansı, bu dünyadan değil, yaşam ve dış dünya ödleği... Zor, zor... oynadıkları oyun zor. Ve tek bir meziyetleri var: Bu insanlar bizim yapamadığımız bir şeyi yapmağa çalışıyorlar: Adanmak! Buna saygı duyuyorum ama sanırım onların pirlerinin biraz daha terbiye edilip, onları insana sevk etmesini sağlamak gerekiyor. Ne diyordu Yunus? "Yetmiş iki millete bir gözle bakmayan/ Görünüşte evliya olsa/ Hakikatta âsidir!" Bunlarda bu sözün esintisi, tadı, kalıntısı filan yok. Hafazanallah! Ayı gibiler! Bu ayılık da "başkalarına" elbet. Üstelik bunu sevap ve iyi bir şey sayıyorlar. Buralarının tamir edilmesi gerekiyor. Ben bunları arabada yaşlılara yer verirken ve hem de bunu güler yüzle yaparken, kendi gruplarından olmayan birilerine yardım ederken, hal hatır sorarken, onlara iyilikler dilerken görmek istiyorum. En büyük özellikleri aynı zamanda en büyük sorunlarının da kaynağı; Bunlar, kapalı gruplar! Dilleri bile kendilerine göre. (S.A.V)'den yanlarına yaklaşılmıyor. Sokaktaki insanın diline bir türlü ulaşamıyorlar. Kafaları bir garip. Sokaktaki insanın, merkezî, ana ya da baskın grubun ne kafası ne dili var onlarda. Oysa başarılı bazı dindarlarımıza bir bakın. Örneğin Yaşar Hoca, Hans, Harun Yahya, Mehmet Aydın, Diyanet işleri başkanı, Ahmet Hulusi... Hepsinin de bir ortak yönü var: Sokaktaki, gazetedeki dili kullanıyorlar. Evet...Evet...çıkış noktası olarak dili alabilirsiniz. Sanırım şu bizim kendilerine Hanif süsü verenler durumu fark ettiler ve benim bu konuda iyi bir örnek oluşturduğuma karar verdiler. Buralarda bu yazıları yazmamın bir çok nedenlerinden biri de onlara bu konuda yardımcı olmak. İnşallah maksada ağır da olsa yürüyoruzdur. Arka bahçe sendromu yaşayan bütün "Kenarın insanlarına" şunu söylemek istiyorum: İnsanda buluşmak zorundayız. Önce Müslüman olun sonra insana doğru yürüyün. Kültür, inanç, ırk, renk, cins ayırmadan insana yürüyün, ona ulaşın, onun elinden sıcak bir elle tutun. Buna herkesin gereksinimi var. Kapalı toplum olmaktan çıkın. Gerçekten Allah'ınız varsa, dünyayı ve yaşamı öcü olarak görmeyin, yardım edilmesi gereken bir şey olarak görün ve her an onun hizmetinde olmak için kendinize söz verin. Vee... öncelikle de basit bir kapalı devre yayın aracı olmaktan öte gidemeyen dilinizi değiştirin. Halkın dilini zaten konuşuyorsunuz ama onu yazıda da kullanın. Yoksa "Sadece Müslüman olma"nın tuzağından asla kutulamayacaksınız. Böylece belki bir gün iyi bir Müslüman olabilirsiniz hatta cennete gitmeniz bile olanaklı ama bu ot yeşilinde bir varyasyon (çeşit) olmaktan daha fazla bir şey değildir. Önce bilgiye, sonra insana odaklı olmak gerekiyor. Bakalım o zaman arka bahçe sendromu diye bir şey kalıyor mu? Bu arka bahçe sendromunu bir de doğulu yurttaşlarda görüyorum. Adamlar rüyamda göremediğim marka arabaların birinden iniyor öbürüne biniyor ama batılı vatandaşa karşı bitmeyen bir eksikliği, dinmeyen bir yarası var. Kendilerini batılı yurttaşlara karşı işte o sözünü ettiğim arka bahçenin çocukları olarak görüyorlar da ondan. Bir zamanlar bütünüyle Türk insanının batılılara karşı duyduğu bir kompleks bu. "Adamlar yapıyorlar kardeşim!" tarzında kendini ifade ederdi ama şimdi ikiyüzlü, çıkarcı ve sahtekâr olduklarını görüyor ve gördükçe daha önce kullandığımız o takdir sözcüklerinin çoğunu unutuyoruz. Dayılanmaya giden bir özgüven değil ama "bilgi ve insan için" konumlanmasının getirdiği bir duruş ve yaklaşım, sanırım sorunun çözümüne yetecektir. Diyeceksiniz ki, "Adamı camide bıçaklayan hasta ve taş yürekliden mi bekleyeceğiz bu duruş ve çözümü?" Hayır, onların pirlerinden. Bu o kadar da uzak bir hayâl değil. Bence tam zamanıdır, hatta gecikme vardır. Ruhanî liderlere mutlaka bu bilimseverlik ve insanda buluşma öğretilmelidir. Bu yapılamaz bir şey değildir. Bu konuyu üç-beş ay gündemde tutmak bence yetişir. Evet tarikatlar ve tarikatçılar için yeni bir slogan: Bilimseverlik ve insanda buluşma! Tabi, önce sayın dost ve müşterilerimizin ilgisini bir görelim bakalım! Bu slogan size de "Arka bahçe Sendromunu" düzeltecek gibi görünmüyor mu gerçekten?
|
| .
MUHAMMED
Mİ?
ONUN BİLİNÇ
DÜZEYİ Mİ? İbadetin neliğinin sorgulanması... Tapınmanın tanımlanması, Tapınma mı, farkındalığı artırma ve arınma yoluyla Tanrı'ya yaklaşma mı? Kur'an'da sözü geçen "Âlim"in ne olduğunun sorgulanması... "Sadece Müslümanlık"ın yeterli olup olmadığının tartışılması... Arka Bahçe Sendromu'nun aşılması yani kliklerden evrensel olana yönelme. Başka bir deyişle, bilime ve insana yönelme... Bu ve daha yeri geldikçe ele alacağım konular, Müslümanlar için bilinç sıçramasının yapılacağı, o büyük bilinç devrimini gerçekleştirmeleri gereken tramplen konulardır. Bu tramplenlerde yaylanacak cesur yürekler, uzun ufuklu kafalar isterim. Suçlayıcı cagala cugala kolay ama içinizde, kın kanatlılar kadar iri kanatlılar da var. Bu kanatlar uçmak ister, bu kanatlar irtifa ister. Sıradan kuşların uçtuğu semalar onlar için kuş kafesi gibi bir şeydir. Kesmiyor ve bu büyük kanatlılar darlanıyor! Başka mecralara yönelmeden onları yukarı doğru uçmağa zorlayarak yormak gerek. Ve biliniz ki, onların dikey uçuş çabaları hepimiz için rahmet olacaktır. Ve işte yukarıda saydığım bilinçte sıçrama yaptıracak konulardan bir tanesi de başlık olarak verdiğim konudur: Size bir seçenek sunulsaydı, siz Müslüman olarak Muhammed'i mi seçmeliydiniz yoksa onun bilinç düzeyini mi? Soruyu biraz daha inceltebiliriz: Siz Muhammed'in öğretisinden yana mısınız yoksa onun bilincinden yana mı? Bir Müslüman hangisini seçmeli? En lapacı, en sade suya tirit yanıt "İkisini de! İkisini de!" diyen yanıttır. Bu yanıt, kendini kurnaz sanan ama büyümeğe, değişmeğe, dinamikleşmeğe niyeti olmayan "Kıl beşi, ye aşı" politikasının yandaşlarının verebileceği bir yanıttır. Onlara göre "Sadece iyi bir Müslüman" olmak son derece gerek ve yeterli bir şeydir. Bunlar değişime kapalı hatta değişimden dolayısı ile yaşamdan korkan insanlardır! Devrim yapmağa kalkarlarsa devrilmeleri kaçınılmaz olan insanlardır! Bırakın derin, sakin ve durgun sularında uyusunlar! Öbür taraftan, "Bir Muhammed daha" olanaklı değil. Bunu biliyorsunuz. Yani Muhammed olmaya özenmekle, gerçekleşme olasılığı olmayan bir seçim yapılmış olur. Diyeceksiniz ki; "Bu ne biçim soru? Bu güne kadar hangi Müslüman Hz. Peygambere öykünmüş? Kim o olmak, onun yerini almak istemiş?" Bu doğru bir tepki ve sorudur ama bunca hadis düşkünlüğünü düzgünce analiz ederseniz, acaba oldukça derinlerde ve arkalarda Hz. Muhammed olma, ona benzeme isteği yok mudur? Diyelim ki, "Hayır yoktur. Bu, onun öğretisine uyma, uyum sağlama amaçlıdır, o olma amaçlı değildir" diyorsunuz. Bunun da tutar bir yanı var elbet ama sonunda alacağınız şekil, geleceğiniz yer, olacağınız tip nedir? Buna kısaca "Muhammedî tip" diyemez miyiz? O zaman "Muhammedî tip" kavramını inceleyin bakalım ne göreceksiniz? Yine ona benzemeye ilişkin bir gidişattan, oluşumdan, yapılanıştan söz edilmiyor mu burada? Aslında Hz. Muhammed'e benzemeğe çalışmak suç değil, belli bir düzey için erdem bile ama bir düzey de var ki, eni konu suç. Çünkü bize Muhammed'e benzememiz söylenmiyor, "Allah'ın ahlâkı ile ahlâklanın!" deniyor. Bizden, işin açığı "Muhammedî" olmamız da istenmiyor. Hans'ın deyimi ile "Allahî" olmamız isteniyor. İşte böyle bir bağlam içinde Hadisçiliğe karşı çıkmak da yukarıda sözünü ettiğim bilinç sıçramalarından birini sağlayıcı bir şeydir. Hans'ın ısrarla üzerinde durduğu bir şey var: "Dini Allah'a has kılmak". Hah... işte bu da tramplenlerimizden biridir. İş bu yazı üstüne düşünün ve konuşun lütfen. Sizi zevkle dinleyeceğim. Sorarsanız, en az sansürle fikrimin ince gülünü arz edeceğim! Yeter ki, hareket başlasın. Özellikle Hans'ın etrafında toplananlar, kendilerini çok özel, farklı ve seçkin görerek babalanıp durdular. Oysa, uzun zamandır Hans'ın hınk çekiciliğini yaptılar! O halde hareket başlasın ve önce buradan başlasın. Bu yazının tepki ve yorumlarını önce onlardan almak istiyorum. Hadi bakalım, pamuk eller klavyelere!
|
| .
BİRAZ
HAFİFLİK AZ
BİRAZ MAVİ Mustafa
Öz "Sevginin olmadığı yerde hayat, şekersiz çay gibidir!" Tüh be! Şekersiz çay içenleri hesaba katamadım, onun için de sözün başında bir "çift sarılı" dökeyim de milleti çarparak söze başlayayım dedim ama olmadı. Neyse ki, işin aslı şu, biliyorsunuz: Sevgi yoksa her birimizin yaşamı gayet tatsız, saman gibi hatta marazlı. Peki sevgi ne? Bunu en son Hülya Avşar'la İbo tartışmağa kalkmıştı da yüzlerine gözlerine bulamışlardı! Ben gayet uzman ve bilirkişi olarak söyleyeceğim: Aşk çok istemek, sevgi, sevinçle bir olmak üzere yaklaşmaktır. "Yaklaşmak" güdüsel olarak ortaya çıkar ve eylemde sevgiyi temsil eder. İşin temeli duygudur ve o da "Sevinçten" başka bir şey değildir. Buna göre, güvenlik içinde ve sevinçle kucaklaşmak üzere üstüne yürüyeceğim insan sayısı kadar cennette, güvenlikte, neşeli ve sevinç içindeyim demektir. Yahu şu son söylediğim, gerçekten de çift sarılı oldu ama bazı çatık kaşlı dindarlar geliyor şimdi gözümün önüne. Dövecek gibi bakıp "Cenneti karıştırma, o bizim. İpten kazıktan kurtulmuş yorumlarınla din alanına girmee!" diyorlar. Ah, oysa, eğer benim bulunduğum yerden bakıp, benim gözlerimle görseydiniz hiç duraksamaz, "neşeliliği" İslâm'ın birinci şartı yapardınız! Oysa şu Müslümanlara bakıyorum da her biri kendini çok önemli, bu yüzden de ciddî olması gereken zerzevat olarak görüyor. Şu ölümlü dünyada kime yapılıyor bu afi anlamıyorum bir türlü! Haa... Müslümanlıkta sevgi, sevinç hiç mi yok dersiniz? Hiç kuşkusuz Müslümanlığın başına gelen en kötü şeylerden biri, çok uzun zamandır "kullanılır" olmasıdır. O başlıbaşına bir uygarlık düzeyine ulaşacak kadar gelişmiş olduğundan, onda her fikir ve slogan için bir tutamak bulmak ve oradan lâf şişirmek olanaklı. Oysa belli dönemlerde, belli coğrafyalarda sadece belli kavramlar öne çıkar ve yorumlanır. Geri kalan bütün kavramlar âtıl vaziyette asırlar boyu bekler! Ama ne işse hiçbir zaman ve hiçbir yerde sevgi kavramı gündeme gelmemiş ve o hep bir ara nağme, bir dolgu maddesi olarak, Hikmet-i Teşri' faslından bir şey olarak kalmıştır. Bakın şöyle bir öykü anlatılır: Ensar'dan (Hicretten sonra Medinelilerden) biri peygambere gelmiş ve yoksulluğundan yakınarak, gelen Mekkeli kardeşi için ne yapacağını sormuş. Peygamber ona, "Ekmeğinin yarısını ver" demiş. Adam, "Ekmek filan yok evde!" demiş. "Beş tane hurma ver bari!" demiş. "O da yok" demiş adam. Sonra da "Ben bu koşullarda Mekkeli kardeşim için ne yapabilirim?" demiş. O zaman o gül yüzlü demiş ki; "Senden ayrılıken gülümsemesini sağla!" Fesuphanallah yani... Şu inceliğe bakar mısınız? Ama ille de ille "Gülümsemesini" sağlamak. Neden "Tanrı'ya birlikte şükredin" dememiş? Neden "Bu yoksulluk yüzünden ortaya çıkması olası öfkeniz için tövbe edin" dememiş? "Gülümsemesini sağlayın!" yani sevindirin. Yani sevginizi paylaşın. Bunun kendini paylaşmak, kalbini paylaşmak olduğunu biliyorsunuz. Varsa beş hurma vermek kolay ama dar zamanda gülümsemek ve gülümsetmek, yani kendini paylaşmak, her kişinin değil, er kişinin harcı elbet! Bir gün uzun zamandır görüşmediğim bir çocukluk arkadaşım çıktı geldi. Kalın meşe odunu istiyordu. Çünkü önümüz kıştı. Kayınpederin deposuna gittik. Ona hep istediği boy ve kalınlıkta meşeleri seçtim. Kayın peder gelip bana yardımcı olmamı söyledi. "Arkadaşına yardım et, hangilerini isterse onları ver" dedi. Dedi ama bizimkinin yüzü bir türlü gülmüyor. Her türlü kıyak yapılıyor ama bizimkinin yüzü mahkeme duvarı gibi. Buna sevgi üstüne bir çözüleyim dedim. Hayatın sanıldığı kadar ciddiye alınmaması gerektiğini, sevinci çay şekeri gibi hep yanımızda taşımamız gerektiğini anlattım. Daha birinci susmada, "Nasrettin hocalığın lüzumu yok oğlum!" diyerek beni tersledi. On beş gün sonra bir de ne duyayım? Bizim ki, karısından boşanmış! Doğrusu arkadaşıma acıdım ve sevgisizlik için bahanesine olur verdim ama şu din sitelerine bir bakın hele. Hans siteleri de karşıtları da öyle. Adamlar vatan kurtarmayı bitirmişler, artık dünyayı kurtarmağa çıktıklarından suratlarından dökülen bin parça! Bence duyusal olarak önce bunların kurtarılmağa ihtiyaçları var! Ey benim genç ve ihtiyar, devlet adamı ve generallerim! Siz o, on sekiz cihan serverinin torunları ile nasıl "dehdehçilik" oynadığını biliyor muydunuz? Bildiğiniz numara aslında. İkisini birden sırtına oturtur, kendi de at olurmuş. Onlarla oynamayı, oynaşmayı pek severmiş. Hele oyun elemanları insanın torunu olursa, bu keyif kolay reddedilebilir mi? Bir keresinde de yanında bulunan çirkin bir kadının gözünün içine bakıp bakıp "Çirkin kadınlar cennete giremeyecek!" demiş. Kadıncağız eşekten düşmüş karpuza dönmüş ama o sonra gülerek şöyle demiş: "Herkes 33 yaşında olacak. "Her kes en güzel haliyle haşredilecek!" Tabi kadının etekleri zil çalarak ayrılmış yanından! Şimdi gelelim şu bizim Orta Çağ papazlarına! Anaa! Orta Çağ dedim de hayalime düştü. O ne çirkinlik öyle be! Siyah siyah cüppeler. Gülmesiz suratlar. Dikkat edin bakın, nasıl da benziyorlar birbirlerine! Hatta aynı be aynı! Boyun posun devrilmesin! Nasıl da buldunuz birbirinizi? Nasıl da becerdiniz bu kadar benzeşmeyi? Oysa kafamdaki hiçbir peygamberin fotografı bu eşkale uymuyor. Onlar ya dalgın olarak ufka bakıyorlar ya da yakınında birileriyle konuşurken gülümsüyorlar! Bendeki peygamber resimleri böyle! Leydiiz centilmenlers! Gözlerinin içi gülen yazılar istiyorum. Bir de gülerek ve güldürmek amacıyla sövmeyi deneyin bakalım neye benzeyecek? Belki sonunda sövmekten vazgeçip sadece gülmek ve güldürmekte karar kılarsınız. Ve bu gerçekten de harika bir şey olur. İnanın bana!
|
| .
ESNEYELİM
BEYLER! MUSTAFA ÖZ Biraz esnesek nasıl olur? Bence herkesin romatizmasına iyi gelecek bir şey bu ama galiba önce sorunun ne dediğinin yeterince net bir biçimde anlaşılması gerekiyor. Esnemek... yani oryantal mi yapmak? Tam bir iki yüzlülükle adamakıllı kaypaklaşmak mı? Sonra hepsinden önemlisi bu esneme uyanırken mi olacak, uykuya doğru giderken mi? Yani uyumaya yönelmenin işareti mi, uyanmanın işareti mi olacak? Bunların hiç biri değil; düşünme kireçlenmesine karşı bir şey bu. Dar kafalılıktan çıkma. Bol alternatifli düşünme. Bir tek yorumla, bir tek algılama biçim ve düzeyi ile yetinmeme... Tolere etme yetisini geliştirme... Hâlâ düşmedi değil mi jeton? Peki örneklere geçelim o zaman. Geçmiş yıllarda kendi aramızda Hans'ı eleştirirdik. En çok da Hawking ve Borges üzerine söyledikleri sinir yapardı! Hawking Zig-Zag'çıymış da Zip-Zap'ın başıymış da... Bilmemneymiş de bilmem ne! Papaya söyledikleri tipik bir ateisti gösteriyordu işte! Her tarafı Kelimei şahadet olsa ne olacaktı? Hele o Borges denen adam! İşte Hans'a yağ yakmış diye Hans da ona koltuk çıkıyor, kıyak yapıyordu açıktan. Olay buydu. Adam İspanyol edebiyatçısıydı ve ne Hans'ı tanıyordu ne de Zig-Zag'ı. Hans bu konularda oturduğu yerde halleniyor, bol miktarda yelleniyordu! Adamların hele Müslümanlıkla bulaşık suyu kadar bile ilişkisi yoktu! Ne kelimei şahadet getirmişlerdi ne de secdei rahmana baş koymuşlardı. Aman geri dursundu böylelerinin Müslümanlığı... Bu arada Allah'ın işini ustaca ellinden kaptığımızı göremiyorduk tabi! Kelimei şahadet ve secde. Ölçü buydu. Gerisi fasafiso! Bu arada ölçüyü bulmuş olmanın ve aldatılmazlık mertebesine ulaşmanın dayanılmaz hafifliği de işin cabası idi! Daha sonraki yıllarda Hilbert'in süper uzayı ileri sürerken nasıl Einstein'ı ve onun dört boyutlu evrenini aştığını anlayınca, Allah'ın bildiğini şimdi sizden saklamayayım, "Bu herif büyük oyuncu. Yaptığı şey ise, Quantum Fiziği çerçevesinde Müslümanlık!" demiştim. Şimdi bir çok kireçlenmiş kafanın "Höst bre hoca! Müslümanlığın Quantumcası mı olurmuş?" diyerek üstüme yürüyeceğini biliyorum. Bilenler bilmeyenlere anlatsın lütfen. Hilbert, Hawking, Borges gibiler nasıl bir ortamdalar? Nasıl kuşatılmışlar? Ancak nereye kadar konuşabilirler? Hilbert maddeciliğin dört boyutunu aşarken Süper Uzay'ı Tanrılaştırmak tuzağına düşmüş. Yani çok riskli biri. "Tuzakçı kalleşin teki" diye de algılanabilir, "E ne yapsın o kadarını yapabilmiş!" diye de algılanabilir. Ama Borges'in o tıkanıklığı açmak için getirdiği "Elif Noktası" kuramı, öyle böyle değil. Matematik dünyasında yeterince ötelenmiş (tenzih edilmiş) bir Tanrı fikrine yer veriyor ve sonsuzluğun ötesinde bir noktayı, sonsuzluğun kuşatıcısı olarak bize sunuyor. Ve bu noktanın sonsuzluğu oluşturan her noktada var olduğunu da söylüyor. Bunun matematik bir kafa ve dille söylenmesi ya da bu söyleme ortam hazırlanması, Allah biliyor ya, kafamda bir çok din büyüğünü solluyor! Adam hiç duraksamadan kafamın içinde doğru Müslümanların safına katılıyor. Yoo... Durun hele... Öyle birilerinin sanacağı gibi değil. Yani ünlü bir bilim adamı olduğu için viran bir Müslüman olarak adama ve başarısına sığınmak gibi bir derdim yok. Hans Kitsan'dan konuşmağa başladığında bazı fukara Müslümanlar yapmışlardı bunu. "Görün laayn! Müslümanlık ve ben böyle harika bir şeyiz işte! Kanıtı da Hans Ayberg!" demeğe getirmişlerdi. Sonra Hans mızrağı ellerindeki çuvala sığmayınca "Vur gâvura, gitmez yabana!" oynamağa başladılar. Bu günkü Hans karşıtlarının çoğu bu Hans'ın ilk hayranlarıdır. Sanırım Hans'ın da bunu bilmesi gerekiyor. Muradına eremeyen aşk saldırıya geçiyor. Durum budur. Evet... gerçekten de garip bir şeyden söz etmeğe çalışıyorum. Galiba asıl konu "Yükselen zihinlerin farklı algılaması" ile ilgili. Dar ufukla geniş ufuk arasındaki farklardan birinden söz ediyorum galiba. En son deneyimim Ecevit'in ölümünden sonra oldu. O televizyonların mal bulmuş mağribi gibi Ecevit'in ölüsüne saldırdığı günlerde, kanallardan biri onun ölüm karşısındaki bir güzellemesinden söz ediyordu. Orada Ecevit şöyle diyordu: "Gidiyorum... Boş eller ve ümit dolu bir kâlb ile..." Bre aman! Ölüm karşısındaki sıfırlanmadan sonra bir Müslüman'ın da bundan farklı mıydı ki, söyleyebileceği? Kendi kendime "Bu adam Müslüman yahu!" dedim. "Boş eller ve ümit dolu bir kâlb..." bana yetiyordu, Ecevit'i Müslüman saymak için! Biliyorum bunun karşısında bir de "Aptezi, namazı vaa mıydı? Kelimei şahadet getirmiş miydi?" diye soran bir kafa daha var. Benim onlara diyecek tek bir sözüm var: "Evet biz o tür insanları Müslüman saymakla yanılıyor olabiliriz ama Ecevit, Hilbert, Borges ve Hawking gibiler cennete giderse bunun size ne zararı olur?"
|
| .
MEDİTASYON
VE TRANSANDANTAL MEDİTAYON MUSTAFA
ÖZ Yani ne? Yani düşünmek ve düşüncenin ötesine geçmek. Yani düşünmek ve düşünmesiz durabilmek. Elbette düşüncesiz durabilmek, düşünmekten daha zor ama konu bu değil. Konu çok daha başka bir şey. Bence konu, kitlelere ustaca yapılan gözbağı ile bir şeyleri yokmuş gibi göstermek. O birinci Irak savaşını biliyorsunuz. Hayır aslında bilmiyorsunuz. Hiç birimiz bilmiyoruz. Biliyoruz dediğimiz şey, Amerika'nın o savaşta görmemize izin verdiği kısım ve biçim. Çiu çiu fırlayıp giden ışınları biliyorsunuz, biliyoruz. Çünkü bunu Amerika görmemizi istedi. Niye? Göz dağı verip o teknolojisi olmayanları tırstırmak için! Demek ki günümüzde biricik büyü aracı, medya ve basın! Eskiden bunlar yoktu ama yine de hani o "Ne sihirdir ne keramet, el çabukluğu marifet!" hep vardı. Kitleler o zaman da âtıldı. Yani esnek değildi, düşünce hareketleri sanıldığı kadar hızlı ve hele hele kontrolsuz değildi. O yüzden kolayca gözbağı yapılabiliyor ve bazı şeyler yokmuş gibi gösteriliyordu. O zamanların göz bağcıları, yöneticiler ve düşünürlerdi. Düşünürler, kendi yandaşlarını esir alarak, hipnotik durumlara sokuyor ve onların başka düşüncelerle ilişkilerini, kendilerine bağlama yoluyla kesiyorlardı. Yöneticilerse, düşünce ve inançlara trafik polisliği yapıyorlardı. Öğreti ve inançlar karşısında onların işi buydu. Yani "Sen geç, sen kal!" Hangisi yönetim için iyi, ehven ya da zararsızsa, onlar izin verilen bölgelere girebiliyorlardı. Bütün bunları neden anlatıyorum dersiniz? Aynı oyun hâlâ oynanıyor. Üstelik medya ile güçlendirilmiş olarak. Yeter ki, din köylülerin elinde olmayagörsün! Koskoca Hint bilgeliği nasıl da aşağılanarak horlanıyor! Aman Tanrım! O Yogilerin yaptıkları şey, hemen istidraç sınıfına alınıyor. "Cin işi" kılınıyor. Ve böylece 6-7 bin yıllık düşünceler, bilgiler ânında birkaç metrelik beton çukurlara gömülüyor. Ben size yalnızca "Yoga"nın ne anlama geldiğini araştırmanızı söyleyerek yapılan hatanın hangi boyutlarda olduğunu görmenizi sağlamaya çalışacağım. Ve çok olağanüstü bir şey: İbadetin bizde sözlü yazılı bir tapınma, onlarda ise, bir tür ayıkma çabası olması... Biz düşünmenin dakkasına şu kadar cennet vermeye çalışırken, adamlar çoktan düşüncesiz kalabilmek için çalışmalara girişmişler bile. E peki düşüncesiz kalınca ne oluyor? Eğer ibadeti Tanrı'ya yaklaşmak olarak alıyorsanız ki, bu biraz tasavvufun ibadet anlayışına uyar, düşüncesiz kalmak yoluyla kendi zeminini yani öz yapını keşfedersin ve böylece Tanrı'ya yaklaşırsın. Bu aynı zamanda tasavvufun ta kendisidir ama Hindistan tasavvufa ancak "Mantra"yı yani zikri vermiş yani böylece "temerküzü" (konsantrasyonu) vermiş ama düşüncesizliği verememiş! Sanırım buna evliya dediğimiz tasavvufun din uluları izin vermediler. Böylece bir işaret parmağının fiskesi ile ne büyük kapıların kapatıldığını ben görüyorum. Siz de görün. Bu yüzden, bu grup üyeleri için daha önce söz ettiğim temel bilgi alanlarına geri dönüp oraya Hint bilgeliği ve Yoga'yı da eklememiz gerekecek. Ben Hans'ta da bu konuda eleştiriye hatta uyarıya değer bir tutum ve politika izliyorum. Onun Hint bilgeliğini bilmemesi olanaksız. Bir çözülürse çoğunuzun dinini imanını iptâl eder. Onun sorunu sistemi dağıtmamak. Yani bu grubun üyelerini belli bir İslâmî çizgi üzerinde bir araya getirip tutmak. Bunun için de indir bindir Kur'an ve İslâm modunu kolluyor. Ama işin aslı şu ki, hele tasavvufu da çeker alırsanız, kültür olarak İslâm'ın daha doğrusu kültür açısından şeriatçılığın beş para etmediğini görürsünüz. Lütfen şeriatta ve İslâm kültüründe donup kalmayın. Önce bir kültür felsefesi öğrencisi olun. Sonra kimliğinizi kültürüstü olarak yeniden dizayn edin. Hele bir de felsefeye bulaştınız mı işte o zaman burada anlatmağa çalıştığım şeyi olanca netliği ile görürsünüz. Bu, sadece Müslümanlıktır. "Sadece Müslümanlık", aslında büyük bir zihinsel ve kültürel daraşmadan başka bir şey değildir. Lütfen ne dediğimi anlayın ve durumu görün. İş bu sözü ettikten sonra, bu gruptakilerin çoğu gözlerini belertip belertip üstüme yürüyecek ve "Hoca sen ne diyorsun Allah aşkına! Ben o dediğin Müslüman'ı olabilmek için ne kadar çok ot yoldum sen biliyor musun? Sen ver o Müslümanlığı bana, al gezegen olarak bütün dünyayı! Hiç derdimde olmaz! Şu Müslümanlığı amma aşağılıyor ama küçümsüyorsun ha. Meydanı boş bulunca insan böyle de hoplayıp zıplamaz ki!" diyecek. Haklılar! Onlar burada becerebildikleri kadar Hanif olup grup için hınk çekicilik yapsınlar bari ama şunu bilin ki, Sevgili Hans, iyi bir "sadece Müslüman"dan çok daha fazla bir şey. Demem o ki, siz de gençsiniz!.. Siz de güzelsiniz!.. Sizin neyiniz eksik? Gerçek bir bilgi ve ışık işçisi olmak yerine İslâm Kahramanı olmayı seçmeden, bu günkü bilimsel, düşünsel, kültürel sığlığınızı sürdüremezsiniz. Namaz mı, bilim öğrenmek ve bilim üretmek mi? Hangisi size daha İslâmî görünüyor? Aslında bu soruyu siz sadece kendi kendinize değil, bu soruyu tüm Müslümanlar birbirlerine sormalıdırlar? Ve ille de ille bu arada başka kültür ve öğretilere, düşünce ve felsefelere mutlaka açık olmalı, onlara elden geldiğince derinden ve elden geldiğince çok sayıda bulaşmalısınız. Yoksa bön Müslümanlıktan, o aptal "biz bize Müslümanlığından" kimse bizi kurtaramaz. Sonuç hep "Kıl beşi, ye aşı, bak dalgana" olacak. Bu mâkûs talih daha ne kadar sürsün?
|
| .
GELECEKTE
KUR'AN VE
İSLÂM
MUSTAFA ÖZ Her ideoloji, her toplumsal hareket, her öğreti önüne parlak günler koyarak yola çıkar! Ama konu Kur'an'a ve İslâm'a gelince, durum hiç de iç açıcı görünmüyor artık! Çok açık, nice zamandır artık Kur'an'ın ve İslâm'ın zaferlerinden, gelecekteki dünyayı teslim alışından, insanlığı bir kere daha kurtarışından söz edilmiyor. Hans'ta bile belirginleşen resim, göz alıcı bir geminin ihya etmek üzere kasabanın iskelesine yanaşmasını göstermiyor; o kasabadan ayrılan bir geminin resmi var ortalıkta. Kendi müşterisini beklemiş beklemiş de artık demir alıyor gibi. Son ziller, kampanalar çalmış, gemi iskeleden ayrılmağa hazırlanıyor gibi. Birkaç tayfa belki bir gelen olur diye ağırdan iskele ile gemi arasındaki yolcuların geçmesini sağlayan o küçük köprüleri kaldırmağa doğru gidiyor. Sonra o gemi hızla kalkacak ve kısa bir süre sonra görünmez olacak belki!.. Acaba öyle mi olacak gerçekten? Kimse bu konuda net ve kesin konuşamaz ama Hans'ın hesaplarına bakılırsa, bu konuda her şey en geç üç yüz sene içinde belli olacak! Evet, içinde Allah adının geçtiği "Büyutîn"... o tek tük evler...Aman Tanrım! Teknoloji zaman gezmenliğini olanaklı kılıyor ama Kur'an ve İslâm birkaç ihtiyarın, birkaç toplumsal kaçağın yani sosyal aktivitesi kalmamış insancığın elinde... biraz elinde biraz dilinde... Bu vizyonu gördüğüm zaman doğrusu içim burkuldu. İsyanlara geldim. Tek başıma koca kentin arka sokaklarına dalıp "Öyle olmaz, böyle olur!" diyerek ortalığı ateşe vermek geldi içimden! Sonra nasıl olduysa birden sakinleştim. Tam bir kel alâka ile kendimi elimde ince bir fışkı ile Müslüman bir kalabalığı sopalarken gördüm. İnananları ve inanmayanları döve döve ayıklıyordum! Ne kadar da çok inanmayan vardı! Sonra bir ses "Onlar Müslüman değil ki!" diye bağırdı. Sesin geldiği yöne döndüm. Gene o çok bilmiş ak sakallı dedem. "İyi ama bunlar ne zaman bu kadar çoğaldı?" dedim. Gülümsedi ve "Yavaş yavaş!" dedi. Birden çöküşün mekanizmasını kavradım. Kimse ne Kur'an ne İslâm üzerine tartışmıyordu. Tartışma çıkarmamağa özen gösteriyordu ama böylece başka bir şeyle ilgileniyorlardı. Kitlenin ışıldağı bireysel güce ve güç oyunlarına yönelmişti. Kur'an ilgi çekici gelmiyordu. Bu yüzden besleyici de görünmüyordu. "Eyvaaah!" deyip hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım, öylece uyanmışım. O geceyi ve sahneyi anımsadıkça içim hâlâ burkulur. İyi de baba, romanın sonuna gelinmişse, iş bu romanı uzatmağa çalışmanın pek bi anlam manası da yok. Pekâlâ bu da yol vuruculuk, bu da oyun bozanlık. Bu dönemde belki de yapılacak en iyi şey, "ak basen", "kara basen" ayırımını hızlandırmak. Yani iman ettiğini söyleyenlere ulaşıp onlara o ürkütücü hitabı ulaştırmak: "Ey iman edenler! İman ediniz"! Dedim ya belki de yapılacak en iyi şey, bunu işletmek, bunu (bu sesi) kulak kulak dolaştırmak. Giderek Şeytan'ı daha iyi anlıyor ve onu kutsuyorum! Onunki, sayı yapmak için tersten dalmak! İyi yapıyor. Hem de çok iyi yapıyor. Kavrulan fıstıkların düşmesi için eleğin sallanması gerekiyor. Bu kaçınılmaz. Bunu şeytandan daha iyi yapacak kimi kimse de yok! O işini iyi yapıyor. Önümüzdeki "Çeyrek kala" süresi, o kadar uzun görünmüyor. O halde herkes artık işini bilsin ve iyi yapsın! Ve bilinsin ki, zafer, kendimizleştirerek okuduğumuz Kur'an'ınn değil, yüce Allah'ındır!
|
| .
KUZULUKTAN
KÖPEKLİĞE
MUSTAFA ÖZ Başka nasıl anlatabilirim? Güvercinlikten atmacalığa! Teslimiyetten güç oynamaya! Meleklikten Şeytanlığa! "Tanrı'sal Rıza" aramaktan kişisel iktidar oyunlarına... Sanırım anlaşılmıştır. Kısacası, iyilik için yola çıkanların, insanlara kan kusturmaya başlaması. Pek üzeri eşelenmeyen çok ciddi bir sorun bu. En son örnek, hazreti Bush efendimiz! Hafazanallah! Adam her gün Irak'ta ölenlerin sayısınca sevaba girdiğini sanıyor. Öyle ya, iyi medeniyetle kötü medeniyetin savaşı bu. Kendileri de bir inceden mesihtirler yani. Boru değil. Oysa oynadığı oyun şu: Üstündeki güç efendilerine karşı ne denli hevesli ve kullanılışlı bir âlet olduğunu anlatmak! Böylece siyaset bittiğinde bile toplumun saygın irtifalarında yerini almak. Elden geldiğince güç efendilerine yakın bir yerlerde bulunmak. Bu arada, Bush'un ne kadar iyi niyetle yola çıktığına dikkat etmenizi isterim. Yani o bildik söz yine iş başı yapmış durumda: "Cehennemin yolu iyi niyet taşları ile döşenmiştir!" Şimdilerde bir de Tapınakçılarımız var. Bu Şeytan uşağı güç efendileri nereden geliyor dersiniz? Kudüs dolaylarında bir küçük vadi ve bu vadide bir tapınak. Üç dinin temsilcileri ara sıra buraya uğruyor. Burada ortak görüşmeler, seanslar yapılıyor. Sonra alınan kararlarla birlikte dağılıp gidiyorlar. Bir de bunlara hizmet eden yamaklar var. Bunlar tapınağın hizmetlileri. Kendisine hizmet verdikleri din büyükleri giderlerken bunları üç beş görüyorlar. Bunların da para harcayacak yerleri yok. Derken o paralar birikiyor. Bunlar öyle bir güçleniyorlar ki, kendilerine ordu yapıyorlar ve o üç dinin ileri gelenlerini yola getirmek üzere artık devlet olmayı filan planlıyorlar. Roma ve Bizans kralları karar alıp, onlar harekete geçmeden önce harekete geçiyor ve bir gecede bu Tapınakçıların alayını kılıçtan geçiriyorlar. Şimdi bu, sıradan basit bir öykü değildir. Önce Allah, Lillâh uğruna bir araya geliniyor. Tanrı'ya teslimiyet şarkıları söyleniyor. Allah'ın rızası başa alınıyor. Cennet için yanıp yakılma başlıyor ama derken kalabalıkta ilk "hiyerarşi" teşekkül ediyor. Bir süre sonra da rütbelerden, statülerden geçilmez oluyor. Bazı tarikatlarda adama "Senin yaşın kaç?" diye sorarlar. Bazılarında ciddi ciddi onbaşılar, çavuşlar var! Bütün bunlara inat, kafamın bir köşesinde Hz. Ömer'le ilgili bir resim vardır hep. Şam'dan bir Yahudi, evi Amr İbnül As tarafından gasp edildiği için şekvaya gelir ve bir saray arar. O sarayın içinde Ömer bir taht üzerinde, doğu işi rengârenk ipekler içinde olacaktır. Ama böyle bir ne Ömer ne de Halife vardır! Caminin gölge düşen bahçe kısmında pabuçlarını başının altına almış, şekerleme yapan bir adamcağızla karşılaşır. Hayal kırıklığına uğrar. "Bu iş yattı!" diye düşünür. Ömer konuyu anlayınca, etraftan bir kemik parçası bulur ve üzerine "Ben Nuş-i Revan'dan âdilim!" diye yazar. "Al bunu ver. Gereği yapılacak" der. Yahudi baştan savıldığını zanneder ama yine de kemiği Amr İbnül As'a iletir. Amr bunu okuyunca beti benzi uçar. Kırmızı ile mor arasında bütün çağdaş renkleri kuşanır. Amr'ın neden bu kadar telaşlandığını başka bir gün size anlatırım. Siz bu olayın olduğunu kabul edin yeter. Bir de ruhun gücünün sâdelikte parladığını anlamamız gerekiyor. Bunlar hiç de sallayıp atılası şeyler değil. Bakın şimdi... Kur'an'da pek çok yerde Hanif kavramından söz eder. Bu kavram 1400 sene unutturulmuş ve Hans'la yeniden canlandırılmıştır. Eğer bu unutturma bir plan işi değilse, anlayın ki, apaçık Kur'an'ının başarısızlığıdır! Yani 1500 senedir Kur'an olmuş ama İslâm olamamıştır! Kur'an ve Feodalizm kırması bir Müslümanlık olmuş ama Kur'anî bir İslâm da Müslümanlık da olamamıştır. Ya ne olmuştur? Irkçı, soycu, güçcü, seçkinci zihniyetin Arabik Kur'an yorumculuğu olmuştur. Yani bu ırkçı, soycu, elitçi ve güçcü zihniyet Kur'an'ı kendine göre yorumlayarak iktidar için kullanmıştır. Emevi'si de Abbasi'si de Osmanlısı da aynı şeydir. Hepsi de fermanın fetvayı kullandığı seküler rejimlerdi. İşte bunun için de İslâm filan değillerdi. Bu sapma ve aykırı gelişme nasıl olmuştur? Ebu Süfyan ve zihniyeti sayesinde olmuştur. Ebu Süfyan, peygambere "Eslemnâ" derken "O tek olan Allah'a" dememiş, kafasının içinden "Arkandaki askeri ve siyasi güce!" demiştir. Sonra Muaviye ve Yezid. Ne yapmışlar? Kraldan kralcı kesilmişler ama bu arada "Şura", "Meşveret" demokrasisini, el çabukluğu ile "saltanat"a dönüştürmüşlerdir. Çok açık; Arap olmayanlara "Mevalî" demişler. Yani "Köle" demişler. Bunun Siyonist Yahudi milliyetçiliğinden ne farkı vardır? Lütfen şimdi söyleyeceklerimi çok dikkatle irdeleyiniz. "Veren el, alan el" hikâyesi... O malum hadisi bilirsiniz. "Veren el, alan elden üstünmüş!" Asırlardır kimse de bu sözden huylanmıyor. Çünkü asırlardır Müslümanlığın paradigması "Hüman Dominandi" de ondan! Şunu daha bir anlaşılır hale getirelim. Ne demek "Human dominandi"? Kısaca, insanlara baskın çıkma politikası demek. Yani kişisel güç isteği ile kışkırtılmış savaş oyunu, mücadele. Şimdilerde "Power Politicks" de deniyor. Böyle bir dünya görüşünün, motivin ya da politikanın temel hedefi nedir? "Üstünlüktür". Böyle bir zihniyet, sadece ve sadece üstünlüğün peşindedir. Asırlardır işte bu Müslümancıklar da üstünlüğün peşinde olduğundan, bu hadisin böyle bir çevirisinden ve bu sözcükler içinde tekrarlanmasından rahatsız olmadılar! Evet. .. veren el, alan elden "ÜSTÜN"dür! Be adam, niye "İyidir" değil de "ÜSTÜNDÜR"? Konu iyilik değil, üstünlük de ondan. Peygamber bile bunu aynen böyle söylemişse yanlış söylemiştir. Bu söz soycu, seçkinci, güçcü olmadan söylenecek bir söz değildir. Hâlâ burada benim ileri sürdüğüm inceliği anlamayan bir sürü kalın kafalı "Canım Kardeşim!" var. Anladığı halde konuyu hafife alan bir sürü dandik insan da tanıdım. Oysa çok ince ve çok önemli bir konudan söz ediyorum. Bence "Veren el, alan elden üstündür!" diyen, İslâm dışı kalır! Çünkü bir daha bakın lütfen... Eğer İslâm, ve Selam "Barış"sa, "üstündür" ifadesinde barış nerededir? "Üstünlük" size iyilikten mi söz ediyor, savaştan mı? Egemen paradigmanın bireylere "gerçeği" belirlerken, öte yandan nasıl bir göz bağı yaptığını da görün lütfen! Ne garip! 1500 sene kimse huylanmamış bu hadisten. Veren el, hep üstün olup gitmiş. Bunları konuştuğum bir sürü Müslüman, gözlerini belerte belerte "Bunu anlamayacak ne var? Bundan daha doğal ne olabilir? Sen bu hadisin neresine huylanıyorsun?" diye çıkıştılar. Benim ne dilimi ne derdimi anlayabildiler... Bunun nedeni, güç kafasının ya da güç paradigmasının bu insanları da yakalamış olmasıydı. Bu güççülük, insanı öyle kolay yakalayıp güç gözlüğünü öyle çabuk ve kolay monte eder ki, insan kan içici bir yarasaya dönüşür de kendini melek sanır! İşte kuzuluktan köpekliğe dönüşmenin temel mekanizması budur. Bu konuda söylenmiş hiçbir sözü ölçü almayın. Yanlıca damağınızdaki tada bakın. Bir söz söylediğinizde, bir iş yaptığınızda içiniz bunu bilir ve ağzınıza tat olarak yansıtır. Derininiz "Oh iyi yaptım!" diyorsa sorun yoktur. Bu konuda âyet ve Hadisleri de ölçü almamanızı öneririm. Çünkü kolayca, "Allah için sevmeyi" unutur, "Allah için buğzetmeyi" ileri sürerek kendinizi savunmaya geçebilirsiniz ama içiniz, aydınlık değildir. Bir yerleriniz tatsız, hatta acılıdır. Derinden bir ses, acı vererek yanlış yaptığınızı fısıldıyordur. Dünyanın sayın güç efendileri! Lütfen bu söylediklerimi duyun. Duyun ve artık değişin! Ağzınızdaki tat, içinizdeki hafiflik, size iyi ya da kötü yaptığınızı söyleyecektir. Güç size tapmanız için değil, kullanmanız için verildi. Hatırlayın! Biz Tanrı'nın kuzuları! Barışın ak güvercinleri! Uyumun izdaşları!.. Siz Rabbin atmaca rolü verdiği kardeşlerimize, hastalık ve ölümü kara bir kâbus haline getirdiğiniz için acıyoruz. Sizi yalnız, güvensiz ve düşmanlıkla kuşatılmış görüyor ve üzülüyoruz. Kurtuluşunuz, efendilikten vazgeçip hizmete dönmenizdedir. Dileriz bu sesi duyar ve dönersiniz. Çünkü sizin de günleriniz sayılı. Tiranlar valsi sona yaklaşıyor. Hayırla bitmek, ihtişamla çökmekten evlâdır!
|
| .
PARAPSİKOLOJİ MUSTAFA
ÖZ Müslümanların orta yaş ve üstü, "Parapsikoloji" denince, insana mal mal bakıyor! Çoğu hemen hemen ilk kez duyar gibi. Ama Türk nüfusunun 25 ve altı, bu konuda kulağı delik. Haberli ve ilgili. Yani afedersiniz, yeni kuşak, herkesimde biraz önde! Bu Müslüman genç kuşağa gelince, öbür Müslümanlardan yalnızca ilgi yönünden farklı ama içlerinden bu konuda pek araştırıcı çıkacağa benzemiyor. Bunun nedeni bence cin kavramının önlerini tıkaması. Gerçekten de cin kavramı önlerini tıkıyor; çünkü içeriğini bilmedikleri bir kavramla, içeriğini bilmedikleri bir kavram ya da olayı açıklamağa çalşıyorlar. Böyle bir üslup edinilmiş ve farkında değiller. Aslında kafacıkları bu kadarcık derinliğe bile basmıyor. Bunların sorunu indir bindir namaz da ondan! Bu iki tutum ve duruş yanlana gelince, cin konusunda bilimsel çalışma gerekmiyor. Bilinmeyen ya da olağanüstü olaylar karşısında garip bir el çabukluğu ile Müslümanlar araştırmacı değil, açıklamacı üslubunu seçtiler. Bu da onların Cin konusunda araştırma yapmalarını engelliyor! Öyle ya, "Ateşten! Ateşten!" deyince cinler açıklanmış oluyor! Bence bunlar zekâ, kurnazlık falan değil, zihinsel düzey düşüklüğünün işaretleri. Bu tutum ve gidişat içinde ne kadar kaba, itici vekalınkafalı olduklarını görmeleri olanaklı değil. Kolaycılığın böylesi görülmüş şey değil! "İstidraç" ya da "Cin" diyorlar, onlara göre olay açıklanmış oluyor! Bir açıklayıcı kavram da "Keramet ve Mucize"! Çok ilginçtir, onlar bu sözcükleri kullandıkları zaman olayları açıkladıklarını sanıyorlar. Şurası da ilginçtir; hemen hemen her toplumda cin ürkütücü, itici, korkulup kaçılması gereken bir şeydir. Yani görünmez bir el, insanlarla cinler arasına böyle görünmez bir soğuk ve demir perde örmüş, cinler için "öcü" demiş ve insanları cinlerden uzak durmaya zorlamıştır. Özellikle bir insandan ortaya çıkan olağanüstü olaylar karşında "istidraç" kavramı da işte böyle öcüleyici, tehlikeli, aşağılayıcı hatta derinden ve gizliden lânetleyici bir sözcüktür. "Hani Yogiler bir sürü numaralar yapıyorlar ya abicim, onların alayı istidraç ha!" dedin mi, bir insanın ortaya koyduğu o olağanüstü olayı hem açıklamış hem aşağılamış hem de lânetlemiş oluyor ve hızla konudan uzaklaşıyorsun! Yani yalnızca açıklamış olmuyorsun; şu mesaj da el altından karşıdakine gönderiliyor: "Bu konuyu hemen kes. Bu kâfir heriflerin dünyasına ilgi gösterme. Bunları "Burhan" haline getirip zihnini çeliverirler, aman ha"! Böylece bu insanlar, ikili gariplik yapıyorlar: Birincisi bu söylemle yani istidraç ve cin söylemi ile Müslüman dünyasında parapsikolojinin ilerlemesini engelliyorlar. İkincisi ise, bilinmeyen bir kavramla, bilinmeyen bir olayı açıklamağa çalışıyorlar. Bunu yaparken ağırlığı "Cin"e veriyorlar. O zaman da "Madem Cin diyorsunuz, niye bunu laboratuara getirip incelemiyorsunuz?" diye sorduğumda, "Cenab-ı Allah Kur'an'ı azimüşşanında..." diye başlayan konuşmalara girişiyor ama soruya bir türlü yanıt vermiyorlar. Versinler, ilgilensinler ve bir İslâmî parapsikoloji olsun. 1500 senede isteselerdi her türlü cinin canını çıkarırlardı. Kaldı ki, cini tanımlayabildikleri de yok. Dumansız ateş de dumansız ateş... Yahu bu dumansız ateş sadece cinler için mi geçerli bakalım. Bir de korku dağları bekliyor ya...örtün uyusun...hemen ardından bir sürü korku öyküleri anlatılıyor ve cinlerin incelenmesi hep gelecek bahara kalıyor. "Ne bu cin?" diye sorduğunda da doğru dürüst, yeteri kadar açık ve net bir yanıt alamıyorsun. Oysa bu gün UFO ne ise, eskilerde de "Cin" kavramı o! "İnsanın etrafında, insana ilişkin doğaüstü olayların oluşma, oluşturulma nedeni"...İnsanın olağaüstüne ilişkin olaylarındaki tetikleyici, âmil, bilinmeyen (Unknown) etken... Hemen her kültür ve coğrafyada da var üstelik. Örneğin, Sokrat onu eni konu bir iç ses olarak almış ve "Daimon" demiş. Bu Daimon, zamanla bazı toplumlarda "Öcü" anlamına gelmiş! Her neyse. Kısacası Müslümanlar parapsikoloji ve cin konusunda hiç hoşlanmadığım bir yer, durum ve düzey içinde. Onların bu durumlarından ve bu konudaki tepkilerinden ben yalnızca zihinsel perişanlıklarını okuyabiliyorum. Beş para etmez, kalitesiz bir zihin sergiliyorlar. Bu yüzden de İmam-ı Bunî'den başka adamları "Şemsül Maarif"ten başka kitapları yok (gibi). Bu arada "İslâmî Occultizm" hiç yok değil. Her toplum ve kültürde kafasına kan yürüyenlerin aslında temel ilgi alanıdır occultizm. Müslümanlıkta bu kültür, başlangıç olarak var ve adı "Havas"! Hans hem ocuultizmi hem ezoterizmi hem de Havası birlikte ifade etmek üzere "Kriptoloji" diyor. Belli ki, işi biliyor. Öbür muhteremler ise, hâlâ namaz kaç vakit, kaç rekat diye kovalamakla meşgûl... İyi de tek başına Hans yetiyor mu? Yetmiyor ve zaten Hans bu konuda pek de öyle tek başına değil. Geçenlerde bir kitap gördüm; "48. baskı" diyor. Hem de konusu işte şu bizim konu...Üfürük, tükürük konusu yani! Benim 30-35 sene önce tanıştığım parapsikoloji konuları ve kavramları. Azerî karı-koca yazmış. Hem de anlatılanlara bakılırsa bunlar birlikte araştırma filan da yapıyorlar. Telepatisinden, ruhsal şifasına, girip çıkmadıkları konu yok gibi. Ha bir özelliği var. Parapsikolojinin temel kavramları yine batı dillerinden ama araya becerebildikleri kadar Arapça deyim ve kavram da sokuşturmaktan geri durmamışlar. Yani sözüm ona üst düzeyde bilim araştırmacıları. Kitap hemen hemen "İslâmî Parapsikolojinin" tek başına hem yapıcısı hem temsilcisi! Yeğenimi bu kitaptan haberlendireyim dedim. O benden uyanık çıktı. Haberi varmış. "O kitabı Azeri bir karıkoca yazdı, Fethullah hoca da (Yazsın, yazsın!) demiş. Kırksekiz baskı oradan geliyor!" dedi. İyi güzel de malzemeyi dışarıdan alıp Müslüman boyası çekmek ne derece tutacak? Yani orijinal yöntem, kavram ve anlayışlarla bir İslâmî parapsikoloji ne zaman olacak? Bakalım böyle bir şey olası mı? Bu soruya kitle yanıt verir ve kitle "Evet" derse olur! İlk elde Amerika'yı bir kez daha keşfetme abukluğu kaçınılmaz ama sonunda kültür ve grup kendi sesini bulur. Bu her alanda böyledir. Üzerinize âfiyet, şimdi elimde bir kitap daha var. Ben yazdım. Kitabın adı "Bir Alternatif Bilim İşçisi Olarak: Hans Von Aiberg 1" "Hans Von Aiberg 1"'e dikkatinizi çekerim. İkincisi de gelecek de ondan. Bu kitapta ne yaptım dersiniz? Hans'ın bu üfürük tükürük yönünü anlattım! Edeplice söylersek, onun "Parapsikolojik" yanını anlattım. O parapsikoloji demiyor "Transcience" yani "Geçiş Bilimleri" diyor. Onu da ben öyle çeviriyorum, aslında o "Geleceğin bilimleri" diyor. Şimdi buraya bir mim koyalım ve geri yaslanıp bazı şeyleri anımsayalım. Bu adam Zig-Zag elemanı. Zig-Zag biliyorsunuz, 20 sene öncesinde 65 bilim dalı üzerinde üst düzey çalışma yapan bir Bağdadî hareketi. Hans 49 Transscience bilim dalı olduğunu söylüyor. Ve hepsi de dosya dosya Hans'ın elinin altında. Hem yazması için bu bilgiler kendisine ulaştırılmıştı hem de zaten ayrıca koordinatörlüğü de var. Dolayısıyla o bilgilerin onun eline geçmesi kaçınılmazdı ve Hans'ın bütün cinleri işte bu dosyalardı! Allah'ı var, adam kafaca da yatkın. Öyle beş cigabaytlık bilgi ile evin yolunu şaşıranlardan değil! Haa...birden bire sözün nereye geldiğine dikkat edin. Parapsikoloji dediğin de Hans'tan sorulması gereken bir şey yani. Her türlü ve en taze ve en üst düzey bilgiler onlarda, dolayısıyla Hans'ta. Bu, onun oturduğu yerde parapsikoloji otoritesi olmasını bile sağlayan bir şey. Yani demem o ki, bir İslâmî parapsikoloji olacaksa veya yapılacaksa elbette bu önce Zig-Zag'ın ve Hans'ın işi gibi görünüyor. Çünkü afedersin müdürüm, yeryüzündeki her türlü bilgi bu adamlardan soruluyor. Boru değil! Ama ne var ki, ne Zig-Zag ne de Hans bir İslâmî Parapsikoloji yapmağa niyet etmiş değil. Ben Hans'ın güvercinlere darı diye dağıttığı o ÇET bilgilerinden parapsikolojiyi ilgilendiren kısımlarını topladım ve bu ikinci kitabı yaptım. Bu kitap bile bolca topallayarak da olsa, hiç değilse "İslâmî Parapsikolojiye Giriş" olabilir. Bu kitabı tamamladıktan sonra fark ettiğim şeylerden biri şuydu: Hans yalnızca elektriğe ve manyetizmaya açıklama getirmiyordu. Parapsikolojik olaylara da açıklama getiriyordu. Onlar burada olan ama buradan olmayan şeylerdi. Tıpkı sinema gibi. Olay perdede cereyan ediyor gibi görünüyordu ama başka bir yerde oluşuyor oraya yalnızca yansıyordu. Çekim burada görülüyordu ama çeken şey buradan değildi! Beynimizin içinde düşünüyor gibiydik ama aslında düşünme ve anlama başka bir yerde olan, oluşan şeylerdi. Beynimiz onların bir yansıma alanıydı. Görmenin insanda olup bittiğini sanıyoruz. Yani onu fiziğe ve fizyolojiye hapsettik ama rüyayı hangi gözle gördüğümüzü söyleyen çıkmadı. Aslında görme de başka bir yerde vuku buluyordu. Gören beyin filan değildi. Görmek beyinde bir takım kimyasal olaylara yol açma, bir takım elektrik olayları oluşturma ve onları yorumlama değildi. İlgili beyin hücrelerine bir takım elektrik impalsları gidiyordu ama sonrası beşinci boyutta cereyan ediyordu. Telepati, ortak ve bilinçlilik özelliği gösteren bir havuzda (tüm evreni kuşatan kozmik bilinçte) cereyan eden bir farklılaşmanın, yine o havuzda birimleşmiş bilinçlerce fark edilmesiydi. Telepatide iki ayrı insan telefon görüşmesi yapmıyor, aynı canlı denizde farklılaşmalar oluşturuyordu. Gönderme ve alma aynı anda ve aynı iletken üzerinden oluyordu. Geçiyorum. Kısaca Hans, bütün parapsikolojik olaylar için beşinci boyut olan kozmik bilinci ve Karadelikleri açıklayıcı öğe olarak kullanıyor ki, bundan daha bilimsel bir duruş olamaz. Buradaki ekstra olan şey, Hans'ın parapsikolojik olaylara açıklama getirmesidir. Dünyanın hiçbir yerinde parapsikoloji hâlâ bilim değil; çünkü fizik nedenler göstererek açıklama yapamıyor. O yüzden bu genç bilim, bilim olmağa çalışan bilim, henüz vaka toplama ve sınıflama aşamasında. Bu aşamayı da uzun yıllardır bir türlü aşamıyor; çünkü açıklamaktan yoksun. Öbür taraftan Hans'ın ruh kavramına getirdiği açıklama da olağanüstü: "Manyetik matris" diyor. Böyle bir açıklama şimdiye kadar hiç yapılmadı. Transscience adıyla sağını solunu çekelediği geleceğin bilimlerinin İslâmî bir kisveye bürünmesinin en güçlü sinyali ise, Cin konusunda söylediklerinden geliyor. E peki yeterli mi? Hiç de değil! Ama kuramsal açıdan Cin kavramı İslâmî parapsikoloye bir giriş olabilir. Ne ki, kesinlikle deneyle desteklenmesi gerekir. Bu ikinci kitabımda cin konusu, düşler, zaman gezmenliği ve bildik bir çok parapsikolojik konu yeteri bir genişlikte anlatıldı ve açıklandı. Hans'ın özellikle cin konusunda söyledikleri şaşırtıcı. Kur'an'da "Ateşten yaratılmış olmayı" şöyle anlaşılır hale getiriyor: Bunlar, bedenleri daha yüksek titreşimlere sahip varlıklar. Bize göre ışınsı olmak zorundalar. Aslında enerjik bedenler. İnsansa, madde ve enerjiden oluşuyor. Yani insanlar madde giyinmiş enerji bedenler, cinler ise salt enerjiden oluşan bedenler. Hiç kuşkusuz bu basit ve sade ayırım hiç sorunsuz değil. Bu "enerji bedenliler"in içine yalnızca cinler girmiyorsa, seyreyle gümbürtüyü! Evet bir şeyler kıpırdıyor. Derinlerde bir yerlerde hareket var. Parapsikoloji Müslümanların sahiline de yavaş yavaş ulaşıyor ama benim gönlüm ister ki, şimdiye kadar Müslümanca bir parapsikolojimiz de olsundu. Bu konuda Hans'ta da fazla ümit yok. Hem Zig-Zag olarak böyle bir şeyi kendilerine sorun etmemişler hem de ondaki parapsikoloji bilgileri sonuçta batıda kotarılmış, batı kavramlarıyla batı damgasını taşıyan bir şey. Belki benimki abartılı bir düşünce ve heves. İyi ama neden olmasın?
|
| .
SINIRDAKİ
ŞEYTAN!
MUSTAFA ÖZ Ooo! Gene ince kıyım doğrayacağım! İnce yerden, ince ince üfleyeceğim. Sözlerim gene bıçak sırtında kayıp gidecek. Gene iğvaya yatkın, aykırılığı yüreklendiren şeyler söyleyeceğim. Bu kere, eğer annem yakalarsa, kesin ağzıma biber sürecek! Ama ne yapayım? Dikey uçuşa yatkın çok özel kuşlar var. Onların bir teki için bırakın dünyalı sistemleri, dünyanın kendisini bile yakarım! Çünkü onlar çok özel, çok güzel ve çok da gerekli. Dünyanın onlar için döndüğünü söyleyeceğim, beni abartmakla suçlayacaksınız! Bu arada başlıktaki karizmaya da dikkatinizi çekerim. Çok gâvur bir başlık oldu çok! Şimdi sözün başında şöyle bir geri yaslanıp A4 ekranıma bakıyorum. Acaba başlığı tanım düzeyinde açıklamaya girişsem mi? I-ıh! Gözüm kesmiyor. Onun için hemen söze bodozlamadan girmek istiyorum. Anlatmak istediğim şey, Hz. Muhammed'in Cebrail ile ilk görüştüğü andaki ruh haline ilişkin. Rivayet ne diyor? Korkmuş. Korku ile titreye tireye eve gelmiş. Kat kat yorganların altına girmiş ve karısına "Hatice ben cinlendim galiba!" demiş. İnsanı kuyruk sokumundan yakalayan bir korkudur bu. Nevriniz döner. Ayağınızın altındaki dünya hışır hışır kaymağa başlar. İçte ve dışta ne güvenilir ne tutarlı bir şey kalır. En harbi Arafat da Arasat da burasıdır! Tek başınasızdır. Umarsız, takatsız, güvensiz, güçsüz. Kendinizden başka yaslanacak bir şeyiniz yoktur! İnanç ne ki? Tüm bilgileriniz iflas etmiştir. Kimse de gelip size bunun yeni bir doğum olduğunu söylemez. Bir ayağanız, alışkanlıklarınızın oluşturduğu güvenli sulardadır ama öbürü, bütün bildiklerinizi ve inandıklarınızı size unutturacak bir heyecan ve adrenalin bolluğu içinde karanlık boşluğu tarıyordur. Bu durumda bildiğiniz ve inandığınız hiçbir şeye tutunamazsınız. Aslında o gül yüzlü, mağaradan eve değil, karısının yanına, alışkanlıklarının oluşturduğu güvenli sulara kaçmıştır. Karlos Kastaneda'nın kitaplarında bu durum, geçiş zamanı ve sırası gelmiş büyücü grubunun (Bilgi savaşçılarının) yüksek bir uçurumdan atlamaları ile temsil edilmiştir. Kryon'da, bildik, alışkanlıkların sahilinden engine açılan bir inanç insanının öyküsü olarak anlatılır. Sahilden yeteri kadar açıldıktan sonra, yakında deniz, uzakta sisten başka bir şey görünmez olur. İmân burada imandır! Ta ki, bir adanın silüetini görünceye kadar devam edersin. Ya da devam edemezsin ama bazen artık geri dönemeyecek kadar da açılmışsındır. İşte zurnanın zırt ettiği yer burasıdır. "Bilinmeyen" burada adamakıllı donanır ve yalınkılıç insanın üstüne üstüne gelir! Bu, harbiden şeytanın insana peşrev çekmesidir! Üç buçuk değil, üç yüz buçuk atarsın, o da dakka başı! Sonra bir şey ya da bir şeyler olur. Rahatlarsın. Bir yerlerden bir biçimde destek gelir. Burada ancak araştırmacılar, öyle iman ehli filan değil, ancak araştırmacılar, bilmek isteyenler, gerçek bilgi ve bilim açları sırat-ı müstakim üzere durabilirler. Burada o iman kahramanları da kolayca sapıverirler. En basitinden kendinizi seçkin, güçlü ve Allah'ın özeli sayar ve bu hat üzerinden yürümeğe başlarsınız. Saptığınızı bütün eforunuzu, araştırmalarınızı ve aldığınız yolu egonuzun bloke ettiğini anlamazsınız bile! Yani Hz. Muhammed Ebu Süfyan'a kıç attıracak bir bencil olabilirdi ama onun "Muhammed-ül Emin" kimliği, Hilmi, Mekke'nin zihinsel çalkantısı içinde içine girdiği araştırma perspektifi onu korudu! Ama ne demezsiniz, yine de korkmasına engel olamadı. Hiç kuşkusuz, böylesi geçiş anlarında, sınırda o şeytanla yapılan karşılaşmalar ve oradaki zorlanmalar yani sınırdaki şeytanla boğuşup onu yenmelerin en makul çözümlerinden biri de hemen karar vermemek ve sabırlı olup, olayı, durumu kavrayıncaya kadar kendine yeterli bir süre tanımaktır. Yani zamana bırakmaktır. O güzeller güzeli, üç buçuk atarak mağaradan evine geldi. Zangır zangır her tarafı titriyordu! Peki bu ne kadar sürdü? Hiç de o kadar uzun değil. Aradan bir sene geçti geçmedi, Kureyşliler onu ayartmak istediler. "Al sana şu kadar ipek yüklü deve. Kabileden şu, şu, şu genç ve güzel kadınlar. Ticarette kolaylık vs. vs... peki o ne dedi? "Bir elime Ay'ı, bir elime yıldızları verseniz, ben bu yoldan dönmem!" dedi. Hah! Demek ki sınırın ötesinde bir yeşil ve aydınlık alan buldu. Her gün burada bir bahar sabahına uyanmağa başladı ve buranın değerlerinin, aşağıdaki katın değerlerinden üstün ve gerekli olduğunu anladı. Yani doğum tamamlandı! Ve sınır çizgisinin ötesinde bir yere yerleşildi. Böylece daha büyük inanç, bilgi ve sezgilerle donanmış olarak sınırın ötesindeki bir yerin "sakini" oldu. Bence gerçek "Şakkı Sadır" budur! Şimdi size bir de pek duymadığınız bir Mevlânâ ve Şems öyküsü anlatacağım. Bunu olmuş bir olay gibi değil de dilsel sembollerle yüklü bir mesaj olarak okuyun. Menakıpçılar Şems'le Mevlânâ'nın buluşmasını iki denizin buluşmasına benzetirler. Pek de yabana atılası bir benzetme değildir bu. Ama bir çok aktarımcı da bir kilitle anahtarın buluşması olarak niteler bu buluşmayı. Bu da olayın başka bir yönünü anlatır. Şems Cuma'dan sonra Mevlânâ'nın atının yularını yakalar ve "Hasan Basri dedi ki (Süphanım, Şanım ne yücedir! Cübbemin içinde Allah'tan başka kimse yoktur!) Muhammed de dedi ki, (Ya rabbi seni Hakkıyla tenzih edemedik!), buna göre, hangisi daha yüksek bir irtifadan konuşmaktadır?" Zor ve gıcık yapıcı bir sorudur bu! Mevlânâ'nın yanıtını biliyorsunuz. "Hasan bir uçtu, sarhoş olup takılıp kaldı. Oysa Muhammed Mustafa, günde 72 makam geçerdi. O yüzden o çözümü tenzihte buldu, öbürü kendi sarhoşluğuna takılı kaldı". Böyle der koca Mevlânâ... Ve siz Mevlânâ'nın burada üst seviyeden bilgi verdiğini sanırsınız; oysa cayır cayır polemik yapar. Bu polemik kalabalıkların gerçeklik dünyası ile gelişigüzel oynanmamasına ilişkindir. Aslında Mevlânâ, görevin namusuna sahip olmanın, kişisel uçuşlarla değişen içsel gerçekliklere feda edilmemesi gerektiğini söylemiştir. Bakın anlamıyorsunuz. Hadi dönün bir daha baştan okuyun. Anlayacaksınız, anlayacaksınız. Peki daha başka olan neydi? Eh işte bildiğiniz gibi Şems naralanıp kendini yere atar. O zamanların moda gösterileridir bunlar. Hâlâ da kalıntıları vardır. Mevlânâ da gelenin kim, sorunun da neyi sorduğunu anlar. Aslında Şems Mevlânâ'ya "Heey, ahpap! Senin için iri kuştur, yücelerden uçar dediler. Senin kaç metreye takatın vardır bakayım?" demiştir. Mevlânâ da "Back Raundum sağlamdır âbicim. Beri gel hele, şöyle yaklaş içime içime!" demiştir. Halkın önünde iletişimlerini sağlayacak bir gösteri yapmışlar sonra da mesajı aldığı için Mevlânâ Şemsi salmamıştır. Hatta Şems'in Mevlânâ'yı halkın elinden aldığı düşüncesi ile dedikodular üretilmiş, büyük rahatsızlıklar olmuştur. Benim size yapmağa çalıştığım şeyi Şems Mevlânâ'ya yapıyordu. Yani durmadan sınır ötesine çağırıyordu. Ve sınırda şeytanların beklediğini, umulmadık fırıldaklar çevirebileceklerini biliyordu. Ama o durmadan Mevlânâ'yı fitillemeğe, sınır ötesi aykırılıklara doğru kışkırtıp duruyordu. Şu ünlü öykü Şems'in en bilindik kışkırtmasıdır: Bir ara Mevlânâ'ya içkiyi sormuş. O da "Falanca böyle der, filanca böyle der, şu alime göre..."filan diye sonu gelmez kaynaklara boğmuş konuşmayı. O zaman Şems yerinden kalkmış, Mevlânâ'nın kitaplığındaki bütün kitapları havuza atmış ve sonra karşısına geçip "Eh" demiş. "Artık onlar yoklar. Sen ne diyorsun, söyle bakayım!" Bu öyküye bayılır tasavvuf sevenler. Oysa Şems'çe kışkırtmaların en masumudur! Sonunda Mevlânâ'nın istiab haddi dolar ve Şems'den huylanmağa başlar. Öyle şeyler söylemektedir ki, Mevlânâ taşıyamaz hale gelmiştir. Halk da iyice öfkelenmiştir Şemse. Ve bir gece Mevlânâ kapı dışındaki homurtuları duyar. Artık test etme ve Şems'den kurtulma zamanıdır! Der ki, "Aşk, söğüt gölgesinde hak sohbeti değil, can pahasına girişilen bir oyun derdin. Aşkında sabit misin, görelim!" der. O zaman Şems yerinden fırlar ve "Sen bizi kendi canımıza mı uğraşır sandın?" der ve hızla kapıya ilerler. Üç adım sonra da Şems'in sırtına inen bıçakla duyduğu acının feryadı duyulur ve sonra ortalık sessizleşir. Bu test pahalıya oturmuştur. Bu durum da yukarıdan ayarlanmış bir senaryonun uygulamasıdır. Bu yolla Mevlânâ coşturulup, kaynatılmak istenmiş, bir tür boyut atlayıp, enerji tazelemesi sağlanmıştır. Bu öyküde size anlatmak istediğim şey, Mevlânâ'nın Şems'ten kuşkulandığı anlar. Yani sınırdaki şeytan! Sınırda herkesi böyle bir ya da birden çok şeytan bekliyor. Siz İsa'nın çölde, hani o işe başlamadan önce altı ay kadar dolaşmasını öylesine bir şey mi sandınız? Çölde değil, sınırda dolaştı. Şeytanla yüzleşti ve onu yendi. Yoksa Tanrı'nın kelâmı onun ağzından asla bu dünyaya dökülemezdi. Kafamda "Ebul Haris" diye kalmış, böyle biri. Sanırım sahabelerden. Bir ara şöyle demiş: "Ben peygamberden iki çeşit bilim öğrendim. Birini sizlerle paylaştım. Öbürüne dair bir şey söylesem, kellemi götürürdünüz!" Hoppala! Demek ki iş içinde iş, oyun içinde oyun var! Biricik hakikat, biricik bilgi bize şeriat dairesinde öğretilenlerden ibaret değil. Oysa işler ne güzel ve ne kolay olurdu! Kılardın beşi, yerdin aşı, iş biterdi. Bütün sorun kuralları bilmek ve uygulamak sanılıyor. Bu aslında dine ve İslâm'a bir bakış tarzı. Birileri öyle bir yerden bakıyorlar ki, kolayca tüm din ve dine ilişkin şeyler, kuralları bilmek ve uygulamaktan ibaret görünüyor. Ve bunlar bir görüşe (bir paradigmaya) göre böyle görüp düşündüklerini fark etmiyorlar. Yani artık tek doğru yok; bakış ve sistem doğruları var. İki kere iki, yalnızca onlu sayı sisteminde 4 ediyor! Bir zamanlar tüm dış dünya gerçeklerini kavradığını sandığımız Öklit geometrisi bizi artık Ay'a bile götüremiyor! Artık hakikat, "Kıl beşi, ye aşı" da değil! Din, vahyî metinlerde anlatılan ilkelere uyumdan ibaret olmayabilir. Artık bir tane İslâm, bir Tane Kur'an da yok. Bakış sayısı kadar İslâm ve Kur'an var. 1500 yıldır feodalizmin Kur'an'ı okundu da kimse fark etmedi. Tüm bir Müslüman coğrafya, Ebu Süfyan'ın güç dini için Kur'an'ı kullandı da fark etmedi! Bir de kendilerine "HANİF" dediler! Leydiler ve centilmenlers! Yeşil, durgun ve güvenli sularda dalgasına bakmak isteyenler çoğunlukta. Bunlar bence gerçek dinî kitle değil Kur'an'ın gereği gibi boyayamadığı defolu malzemedir! Köylü Müslümanlığından söz ediyorum! Köylüleri kötülemek, aşağılamak değil derdim elbet. Ama bir zihin ve kültürlenme düzeyinden söz ediyorum ki, buna köylü kardeşlerimin de itiraz edeceğini sanmıyorum. Ve uzun zamandır Müslümanlık, bu köylü Müslümanlarından oluşuyor. Bunlar, bilmez, bilmek istemez, Kafa tembelidirler. Öğrenmek bunlara göre değildir. Oysa ilk emir "Oku"dur. İlk emir, bildiğimiz namaz biçiminde tapınmak değil, bilgi ile uğraşmaktır. Bunun doğru olduğunu biliyorlar ama yanlarında bu tür şeyler konuşulmağa başlandığında kendilerine daral geliyor. Ve işte bu durgun suların içinde öyle balıklar var ki, tam nehre katılacağı sırada sınırda şeytanla hesaplaşmak zorunda kalıyor. Oysa bunların fazla zorlanmadan nehre katılmaları gerekiyor. Ama tam tersine, korkak köylü kafası bu balıkları etkiliyor ve içlerine korku ekerek onların dinamizmlerini öldürüyorlar. Ben bu yazıyı, bu zor zamanlarda bıçak sırtında yürüyenlere yardımcı olsun diye yazdım. Kısaca öğüdüm şu: Bekleyin ortalık ağarsın ve harita netleşsin. Ama sakın gözünüzü en uzaktaki ufuktan ayırmayın! Sınırdaki Şeytan'ı görmek ve onunla boğuşabilmek için yardımcı olmak dileği ile bir örnek de kendimden verip sözü bitireceğim: Her öğretmenin özeline aldığı çok özel öğrencileri vardır. İmam Hatip'te çalıştığım yıllarda böyle bir özel öğrencim oldu. İyiydik. Hoştuk. Benden besleniyordu. Bu arada bana uzun mesafe uçuşları için uygun olduğu sinyallerini veriyordu. İmam Hatipten sonra Yüksek İslâm Enstitüsünü okudu. Okul İlahiyat Fakültesi oldu. Diplomayı oradan aldı. Sonra Uludağ Üniversite'sinde Din Psikolojisi kürsüsünde asistan olarak çalışmaya başladı. Bu noktaya geldiğimizde artık çocukta felsefe öğretmenini irşat eğilimleri belirdi. Bunu yapabilirse çok mutlu olacaktı. İyi de beni aydınlatmak için ışığı neremden vereceğini bilemedi, bulamadı. Bir yandan beslenmeğe devam ediyordu. Ve hiç de zamanının geldiği sinyallerini vermediği halde ben bunu İslâmî sınırların ötesine taşımağa kalktım. Hata bende oldu. Bir gün ona "Ben Müslüman'ım demek, kendine eş koşmaktır" dedim. Bu düşünce etrafında üç seans da tur atınca, kendisini ayartmağa çalıştığımı düşünüp, bana hidayet dilemeyi de bırakıp, bucak bucak kaçmaya başladı. Üç sene filan uzak durdu. Yenilerde ilişkiye geçti. Altı ay filan oluyor. Çok ağır tempo görüşüyoruz. Artık kendi heves ve heyecanlarımı denetliyorum. Yalnızca talebine yanıt veriyorum. Tekrar beni irşat etmeğe kalkarsa ne yapacağımı hâlâ bilmiyorum. Ama verdiği izlenim, yalnızca benden yararlanmakla ilgili görünüyor. Sınır ötesine düşen lâflarım ona göre karanlıkta dağılır gider ama beri tarafa düşenler, ona besleyici ve dopingleyici görünüyor. Sanırım şimdi bu ana tema üzerindeyiz. Konuyu şu mübarek ve hikmetli sözle bitirmek istiyorum: Zor dostum zor!
|
| .
|