|
ARKA BAHÇE
ÇOCUKLARI Mustafa
Öz Sosyolojik açıdan her topluluk, en azından duygusal itme ve çekmeler açısından alt gruplara ayrılırlar. Bir topluluktaki bu alt gruplara "Klik" ya da "Hizip" denir. Bunlar bir toplumda bazen karşımıza alt kültürler, bazen de etnik alt gruplar olarak çıkar. Devlet düzeyinde düşünüyorsak, inanç gruplarını da bu alt gruplar kategorisine alabiliriz. Peki "ana grup" nedir? İşte bunu tanımlamak çok zor. Çünkü ana grubu belirleyen şey, bazen kelle sayısında çoğunluk, bazen, yıldızı parlayan değerleri elinde tutmak, bazen erk bazen çok daha başka bir şeydir. Kısacası, ana grubu tanımlayıp belirleyen şey, kitle adına üzerine yöneldiğimiz konudur. Yani ilgilendiğimiz, üzerine yürüdüğümüz konuya göre, ana grubun tanımı değişir. Örneğin Türkiye'de Sebataycılar sayıca çok az ama gizli iktidar onlardır. Onların borusundan başka ya da onların izin verdiklerinin borusundan başka kimsenin borusu ötemez! Müslümanlarsa, her ne kadar % 99 fazla abartılı ise de, gerçekten de çoğunluk olmasına karşın garip bir biçimde kendi memleketlerinde bir çeşit azınlıktır! Ana grup ve onun baskın değerleri çok başkadır. Fukaralar, Ankara'yı ele geçirmekle pramidin tepesine geçip oturacaklarına ve kendi değerlerini baskın değer yapabileceklerine inanıyorlar. Hani nasıl derler? Allah herkesin gönlüne göre versin! Ama şu kesin ki, bir Müslüman genç, sevgilisi olsun, el ele tutuşsun, hatta tehlikenin az olduğu yerde kumrular gibi öpüşüp koklaşsın istiyor. Altında marka bir araba olsun istiyor. Pabuçlarını Paris'ten getirtmek, artizan takımının doluştuğu partiler düzenlemek, bikini giymek ve öylece plajda dolaşmak istiyor. 17-18 yaşlarımda "İmperteks" modası çıkmıştı. İmperteks, sık dokunmuş, yağmur geçirmez, mor renkli, ince, naylon bir kumaştı. Yalnızca pardesüsü oluyordu. Ve insanı doğrusu çok bi başka gösteriyordu. Bunlar ilkin şehirde zengin semt olan "Çekirge"de oturanlarda görüldü. Bu durum impertekse apayrı bir çekicilik kazandırıyordu. Boy dizlerinin üzerine geldi mi, bi de kafaya fotör geçirdin mi tıpkı tıpkısına batıyla iş tutan genç bir iş adamı oluyordun! Hepsinden önemlisi de Çekirge'li görünmekti! Akabinde ve detayında tavlayamayacağın kız yoktu o zaman! Yaa... Asıl zurnanın mayıştığı yer burasıydı! İyi de yıllar sonra şimdi çok daha net anımsıyorum o günleri. O memur züğürdü babama saldırdım. Bi tane imperteks aldırdım ama o da ne? Neredeyse ayak bileklerime geliyordu! Artiz olalım derken molla olup çıkmıştım. Bıraksalar zavallı adamı çiğ çiğ yiyecektim! Sonra bağıra çağıra pardesünün eteklerini diz boyuna getirdik tabi ama ne demezsiniz: Ben o deneyden sonra Çekirge'de oturan zenginlere daha bir yabancılaştım, düşmanlaştım. İçim dışım vıcık vıcık kompleks kesti. Onlarla aramdaki mesafeyi asla kapatamayacağımı düşünmelere başladım. Durun bakayım ne zaman sıyrıldım bu kompleksten? Felsefe okumağa başlayıp, yogayı tasavvufu incelemeğe başladığımda yani kendimi kaldırıp derin sulara atınca. Yani o işlerle uğraşırken, ben arka bahçe çocuğu olduğumu unutmuştum. Sonra ölüm karşısında herkesin eşitlendiğini görünce, bende hiyerarşi, terbiye, saygı neyim hiçbir şey kalmadı. Mahallenin eşrafı benim için babama "Sakin çocuk, iyi çocuk ama üniversiteye başladıktan sonra bir hava geldi üstüne. Bize selam vermez oldu" diyorlardı! Neyse... Diyeceğim şu: Bu "Arka bahçe sendromu" bayağı ciddi bir sorundur. Özellikle Müslümanlarımızın bu dertten aşırı derecede acı çektiğini düşünüyorum. Birileri ilgilenir, sorar isterse bu kompleksi aşmanın yollarını hep birlikte arayabiliriz. Şimdi buna zaman ayıramayacağım. Yer dar. Şimdilik, yalnızca böyle bir yaranın olduğunu fark edelim yeterli. Özellikle Müslüman genç kızlar dikkatimi çok çekiyor. Duruş, tepki ve sinyalleri hiç de dış dünya ile barışık, kasları gevşek değil ve dünyaya gülümseyerek bakmıyorlar. Ses titreşimlerinden, gergin davranışlarına kadar birçok sinyal üzerlerinde yerleşik bir nevrozu işaret ediyor. Sinirli, gergin ve her an insanı çarpabilecek düzeyde elektrik kaçağı yapmağa hazır! Hoş değil. Görülmesi gerekiyor. Genç Müslüman kızlar kadar Tarikatçılar da dikkatimi çekiyor. Aman Tanrım! O ne uzaklık öyle, o ne düşmancalık. Temmuz sonu metroda gidiyorum. İki tanesi karşımda. Tepelerinde o Yahudi takkeleri... yüzde sakal, yanaklarda ter, altta şalvar. Belli ki, farklı cemaatlerden. Birbirlerine pas vermiyorlar. İkisi de camdan dışarı Atatürk gibi bakıyorlar! Belli ki, mühim ve büyük adamlar! Ama bütün foyalarını meydana koyan o yanaklarındaki ter olmasa! Sokakta ne kadar da yalnız bu insanlar? Hani Eminönünde su satan, yolda simit satan doğulu çocuklar bunlardan çok daha sosyal. Değer ve insan açısından bu kadar dar bir alanda yaşamak doğrusu her kalın kafalıya göre değil. Aslında bu insanlar kalın kafalı falan da değil ama girdikleri formatta o hale geliyorlar. Kalın kafalı, başka, yabansı, bu dünyadan değil, yaşam ve dış dünya ödleği... Zor, zor... oynadıkları oyun zor. Ve tek bir meziyetleri var: Bu insanlar bizim yapamadığımız bir şeyi yapmağa çalışıyorlar: Adanmak! Buna saygı duyuyorum ama sanırım onların pirlerinin biraz daha terbiye edilip, onları insana sevk etmesini sağlamak gerekiyor. Ne diyordu Yunus? "Yetmiş iki millete bir gözle bakmayan/ Görünüşte evliya olsa/ Hakikatta âsidir!" Bunlarda bu sözün esintisi, tadı, kalıntısı filan yok. Hafazanallah! Ayı gibiler! Bu ayılık da "başkalarına" elbet. Üstelik bunu sevap ve iyi bir şey sayıyorlar. Buralarının tamir edilmesi gerekiyor. Ben bunları arabada yaşlılara yer verirken ve hem de bunu güler yüzle yaparken, kendi gruplarından olmayan birilerine yardım ederken, hal hatır sorarken, onlara iyilikler dilerken görmek istiyorum. En büyük özellikleri aynı zamanda en büyük sorunlarının da kaynağı; Bunlar, kapalı gruplar! Dilleri bile kendilerine göre. (S.A.V)'den yanlarına yaklaşılmıyor. Sokaktaki insanın diline bir türlü ulaşamıyorlar. Kafaları bir garip. Sokaktaki insanın, merkezî, ana ya da baskın grubun ne kafası ne dili var onlarda. Oysa başarılı bazı dindarlarımıza bir bakın. Örneğin Yaşar Hoca, Hans, Harun Yahya, Mehmet Aydın, Diyanet işleri başkanı, Ahmet Hulusi... Hepsinin de bir ortak yönü var: Sokaktaki, gazetedeki dili kullanıyorlar. Evet...Evet...çıkış noktası olarak dili alabilirsiniz. Sanırım şu bizim kendilerine Hanif süsü verenler durumu fark ettiler ve benim bu konuda iyi bir örnek oluşturduğuma karar verdiler. Buralarda bu yazıları yazmamın bir çok nedenlerinden biri de onlara bu konuda yardımcı olmak. İnşallah maksada ağır da olsa yürüyoruzdur. Arka bahçe sendromu yaşayan bütün "Kenarın insanlarına" şunu söylemek istiyorum: İnsanda buluşmak zorundayız. Önce Müslüman olun sonra insana doğru yürüyün. Kültür, inanç, ırk, renk, cins ayırmadan insana yürüyün, ona ulaşın, onun elinden sıcak bir elle tutun. Buna herkesin gereksinimi var. Kapalı toplum olmaktan çıkın. Gerçekten Allah'ınız varsa, dünyayı ve yaşamı öcü olarak görmeyin, yardım edilmesi gereken bir şey olarak görün ve her an onun hizmetinde olmak için kendinize söz verin. Vee... öncelikle de basit bir kapalı devre yayın aracı olmaktan öte gidemeyen dilinizi değiştirin. Halkın dilini zaten konuşuyorsunuz ama onu yazıda da kullanın. Yoksa "Sadece Müslüman olma"nın tuzağından asla kutulamayacaksınız. Böylece belki bir gün iyi bir Müslüman olabilirsiniz hatta cennete gitmeniz bile olanaklı ama bu ot yeşilinde bir varyasyon (çeşit) olmaktan daha fazla bir şey değildir. Önce bilgiye, sonra insana odaklı olmak gerekiyor. Bakalım o zaman arka bahçe sendromu diye bir şey kalıyor mu? Bu arka bahçe sendromunu bir de doğulu yurttaşlarda görüyorum. Adamlar rüyamda göremediğim marka arabaların birinden iniyor öbürüne biniyor ama batılı vatandaşa karşı bitmeyen bir eksikliği, dinmeyen bir yarası var. Kendilerini batılı yurttaşlara karşı işte o sözünü ettiğim arka bahçenin çocukları olarak görüyorlar da ondan. Bir zamanlar bütünüyle Türk insanının batılılara karşı duyduğu bir kompleks bu. "Adamlar yapıyorlar kardeşim!" tarzında kendini ifade ederdi ama şimdi ikiyüzlü, çıkarcı ve sahtekâr olduklarını görüyor ve gördükçe daha önce kullandığımız o takdir sözcüklerinin çoğunu unutuyoruz. Dayılanmaya giden bir özgüven değil ama "bilgi ve insan için" konumlanmasının getirdiği bir duruş ve yaklaşım, sanırım sorunun çözümüne yetecektir. Diyeceksiniz ki, "Adamı camide bıçaklayan hasta ve taş yürekliden mi bekleyeceğiz bu duruş ve çözümü?" Hayır, onların pirlerinden. Bu o kadar da uzak bir hayâl değil. Bence tam zamanıdır, hatta gecikme vardır. Ruhanî liderlere mutlaka bu bilimseverlik ve insanda buluşma öğretilmelidir. Bu yapılamaz bir şey değildir. Bu konuyu üç-beş ay gündemde tutmak bence yetişir. Evet tarikatlar ve tarikatçılar için yeni bir slogan: Bilimseverlik ve insanda buluşma! Tabi, önce sayın dost ve müşterilerimizin ilgisini bir görelim bakalım! Bu slogan size de "Arka bahçe Sendromunu" düzeltecek gibi görünmüyor mu gerçekten?
Elestiri ve yorumlariniz icin: e-mail mozhoca@softhome.net |