5)
BAĞDADÎ
(1878 - 2050)
Bağdadî'ye geçmeden önce, temel konuyu hatırlatıp, genel çerçeveye bir bakmak istiyorum. Ben ne yapıyorum? Ben size Hans'ı anlatıyorum! O bir "Kıyamet İşçisi" olduğundan, sözü önce Kıyamet'ten açtım. Sonra Kıyamet'in altı ünlüsünü anlattım. Bunlar içinde Hans'la Kıyamet arasında ilişkiyi kuran temel halkalardan biri "Hızır". Hans'a gidebilmek için, önce Kıyamet'i, sonra Hızır'ı, sonra Bağdadî'yi, sonra ZİG-ZAG'ı tanımak gerekiyor. Diyeceğim, bir zincirin halkaları gibi olan bu kavramlardan "Bağdadî" halkasına geldik. Niyetim sizi Hans'a götürmek! Bunu yaparken de "Tümdengelimli" bir yol izliyorum. Bu durum bazı okuyucularda sorun yaratabilir. Onlar, konuları birbirinden bağımsız fragmanlar olarak algılayabilirler. Bu durumda benim anlatım tarzımı abuk subuk bulacaklarından kuşkum yok. Oysa niyetim, genelden özele, yukarıdan aşağı bir anlatım sergileyip, konuları "Tümevarımla" toparlamayı okuyucuya bırakmak. Eğer küçük parçalara ayırarak ve uzun aralıklarla okumazsanız, kitap bittiğinde, size Hans'ı niçin kapakta "Bir Kıyamet İşçisi" olarak sunduğumu anlamış olacaksınız. İşin doğrusu benim izlediğim yoldur! O 6 ünlüyü tanımadan Müslüman dünyasındaki Kıyamet söylemini, o 6 ünlü içinde Hızır ve Bağdadî ilişkisini bilmeden Zig-Zag'ı, Zig-Zag'ı bilmeden Hans'ı eksiksiz tanımanız olanaksız. Onun için Kıyamet, Kıyamet'in 6 ünlüsü, o 6 ünlü içinde Hızır, Hızır ve Bağdadî ilişkisi, Bağdadî ve Zig-Zag, Zig-Zag ve Hans dizimini oluşturdum. Bu plan ve dizim içinde şimdi Bağdadî'den söz edeceğim. Halid-i Bağdadî... Garip ki ne garip! Türkiye'de Bağdadî, Halidiye Tarikatı'nın kurucusu olarak, Halidiye de bir Nakşi kolu olarak geçiyor. Tarikatların kendi söylemlerinden Bağdadî'yi tanımaya kalktığınız zaman, ölüm doğum tarihleri arasında ve Nakşi sularında sıradanlaşmış bir çok erenlerden, pîrlerden biri olarak karşınıza çıkıyor. Oysa, yukarıdaki başlıkta verdiğim tarihlere bakarsanız, hiç de onun ölüm doğum tarihlerini vermediğimi görürsünüz! O tarihler, Bağdadî misyonunun tarihleridir. Ve sanırım onu, burada sözünü edeceğim misyonu ile tanımak, en doğru olanı. Kaçımız Bağdadî'yi duyduk? Kaçımız onu tanıyor? Aslında Türkiye'de Bağdadî'nin gündeme gelişi de yine Hans'la oldu. Hans, 1987'de Kitsan'dan "Arzdan Arşa" dizisini çıkardığında oldukça toz kaldırdı. Dinli, dinsiz, entel çevre... gençler... özellikle Müslüman gençler...Çok ilgi duydular Hans'a ve kitabına. Yollarda bir "Aranan kan bulunduu!" diye çığrışmadıkları kalmıştı. Bu arada, kalkan toz arasında Hans'ın adı yükseliyordu ama onun kitabını okuyan dikkatli gözlerde bir isim daha varlık kazanıyordu : HALİD-İ BAĞDADÎ. Dört bir yanı Hans'ın kaldırdığı toz kaplamıştı ama giderek Mevlânâ Halid-i Bağdadî'ye de kendiliğinden bir ilgi oluşuyordu. Hatta bazı gençler bana da sordular Halid-i Bağdadî'yi... Bilmiyordum! Bilmiyordum ama o sorular Halid-i Bağdadî'yi getirip böğrüme böğrüme soktu. Sonunda beni de bir merak sarmıştı. Buna bağlı olarak kendi yarıçapımda Bağdadî'yi araştırdım. Önce, "Bağdadî'yi tanımak" üstüne bir şey söylemeliyim : "Bağdadî'yi tanımak", için yola çıkmak, birçok fotoğraf sergisinde dolaşmaya benziyor. Her sergide bir Bağdadî fotoğrafı görüyorsunuz ve hepsi de "Bağdadî işte bu!" diye size sunuluyor. Birkaç sergiyi gezdikten sonra anlıyorsunuz ki Bağdadî, o size sunulandan ibaret değil; Bağdadî biraz daha fazla bir şey. Bu yüzden, daha işin başında, ilk fark ettiğim şey, zor bir oyuna girdiğim oldu. Zor bir işe soyunmuştum gerçekten; çünkü Türkçe kaynaklar yetersizdi. Olanlar da Halid-i Bağdadi'yi değil "Kendilerinin Halid'ini" anlatıyorlardı! Hem az bilgi vardı hem de "araziye uydurularak" boğmacasına örtülüyordu Bağdadî... Bir kere dini, hukuktan ibaret sananların kaynaklarında asla adı geçmiyordu... Sufiye kaynaklarında ise, tamamen arabesk ve uçuk bir sufiye gizemciliği açısından veriliyordu Bağdadî... Peygambere ne kadar bağlı olduğu, nasıl ağlayıp ağlayıp gezdiği, nasıl ibadetine düşkün olduğu ve hangi kerametleri gösterdiği anlatılıyordu... Bu durumda yapılması gereken neydi? Ya Arapça öğrenip Bağdadî'yi orijinal kaynaklarından, kendi kitaplarından incelemeliydim... Ya çevremde Halidî Tarikatı'ndan olan insanları aramalıydım...Ya da eldeki kıytırık kaynaklarla yetinmeliydim... İşte tam bu noktada Hans Aiberg'in kitabı yetişti yine imdadıma. Bu arada, sanırım beni, Halidî'yi "farklı açıdan fotoğraflamaya" da Hans'ın kitapları itti. Nedir dersiniz bu farklı açıdan fotoğraflama? Bakın, bir İmam-ı Gazalî'yi tanımak isterseniz, Türkiye'de hiç zorluk çekmezsiniz. İbni Sina için de aynı şey söylenebilir ama "İbni Sina'da Parapsikoloji" konulu bir araştırmaya kalktınız mı yine aynı güçlükle karşılaşırsınız; çünkü İbni Sina Türkiye'de bir "Türk-İslâm Filozofu" olarak vardır. Gazali ise, nasıl oluyorsa, çağdaş bir ehli sünnet müceddidi olarak vardır! Halid-i Bağdadî "Ne?", "Neci?" ki, o yönü ile Türkiye'de pazarı, müşterisi olsun? Halid-i Bağdadî, bi şeyci değil! O "Teşkilattan"! Onun için de ona geniş pazarlarda ulaşmak, olası değil. Bu arada bilmem "Teşkilâttan" sözcüğü ilginizi çekti mi? "Tasavvuf"la "İslâm Tasavvufu" hâlâ kozlarını paylaşamamışken, ben size başka bir kavram getiriyorum : "Aktif ilişki" ve "teşkilât"! İşte "Bağdadî'yi farklı açıdan fotoğraflama" derken bu iki kavramı kastediyorum! Pek çok sufî ve ileri geleni, vahdet-i vücutçudur. Eğitim programına göre aldığı telkinlerle belli bir düzeyde temizlenmiş de olabilir ama çoğu "Teşkilât"tan değildir. Sezgi ve doğuşları ile küçük, bireysel enerji odaklarıdır. Anladığım kadarı ile MEVLÂNÂ HALİD-İ BAĞDADÎ, teşkilattan. Doğrusu bu onu çok özel yapıyor. Hem tanınması zor hem de olağanüstü özel! Neden olağanüstü, neden özel ve neden tanınması zor? Teşkilattan olanların bir yüzü aziz, eren, evliya, sufî ileri geleni, bir yüzü ezoterik öğreti üstadı, bir yüzü ruhani ya da dinî lider, bir yüzü de pek resmî okullarda okumamış ama üst düzeyde devrimci bilim adamı. Bu insanların özellikle "bilgi" ile ilişkileri dikkat çekici. Belki de tek ayırıcı nokta burası. Bağdadî de öyle. Garip bir bilme özelliği var. Hans da öyle... Küp gibi insanlar bunlar. Her biri bilgi küpü! Ve "Teşkilât"la aktif ilişki içindeler. Bu "aktif ilişki", olağanüstü zonklamalı bir kavram! Durun bir öykücük patlatayım da meramım dile gelsin: Olay güya Bursa'da geçiyor. Vaktiyle bir yoksul adam fena şekilde bunalmış. Buna "Kırk gün Ulucami'de sabah namazı kıl, kırk birinci gün, batı Kapısı'ndan çık ve bekle. Hızır gelir, derdini ona anlatırsın!" demişler. Adam da söyleneni yapmış. Kırk birinci gün batı Kapısı'ndan çıkıp beklemeye başlamış. Gün ağarmış, kent canlanmış ne gelen var ne giden. Adam bozulmuş. Tam bırakıp gidecekken, aşağıdan tam bir "pîri fani" çıkıp gelmiş. Elindeki sopaya dayanıyor, güçlükle yürüyormuş. Yoksul adama yaklaşınca durmuş. Ayakta zor duruyormuş. Selâm vermiş ve ne beklediğini sormuş. Yoksul adam da durumu anlatmış. O zaman ihtiyar, yoksul adama "Peki Hızır'ı görsen tanır mısın?" diye sormuş. Bu arada baş parmağı ile oynamaya başlamış. Yoksul adam "Hayır!" deyince, ihtiyar "Bak" demiş, "Hızır'ın bu baş parmağı yumuşaktır, çektikçe uzar!" İhtiyar hem bir yandan bunu söylüyor hem de bir yandan baş parmağını uzatıyormuş! Yoksul adam bir iki "He Hı" demiş ama uzayan parmağı görmemiş. Hızır can sıkıntısıyla arkasını dönmüş, yürümeğe başlamış. Adam da arkasından öylece bakakalmış! "Aktif ilişki" diyordum ve çok zonklamalı bir kavram olduğunu söylüyordum bunun... Herkesin kafasında, gelmek üzere olan bir İsa var. Her Alevî'nin kafasında bir Ali, her Müslüman'ın kafasında bir Muhammed. Meleklere saygımız sonsuz, cinlere öfkemiz ve korkumuz derin ve cennet tek özlemimiz... ama hepsi de öğretileştirilerek zihinselleştirilmiş. Kimsenin görse ne cini ne Muhammed'i tanıyacağı var! Aslında "Teşkilât" da öyle! Siz görseniz evliyayı tanır mısınız? Ya teşkilattan olanı? Hiç sanmıyorum! Ama şurada iddialıyım : Bu bölümü okuduktan sonra, Bağdadî'nin teşkilattan ve teşkilatla aktif ilişki içinde olduğunu anlayacaksınız! Sonra siz de benim gibi kimseye bir şey söyleyemez olacaksınız! Aynı şey Hans Aiberg için de geçerlidir. Aiberg'e dokunan, Teşkilât'ın sonsuz uçlarından birine dokunmuş olur. Ve bunu ancak bilgilenerek Hans'a dokunmak suretiyle gerçekleştirebilirsiniz. Bunun dışında o, bazen seks azgını, bazen sıyrık, bazen acınılası bir berduş, akşamı sabahını tutmayan zavallının biri... Kötü bir dolandırıcı vs. Bağdadî'ye gelince... Sanırım o Hans'tan daha derli toplu ve saygı gören biriydi. Doğrusu Hansçığımın Allah'ı var... Kimse onun kadar derbeder, acınılası ve huylandırıcı olamaz! Ne ki, ikisi de teşkilattan ve hayli yetkinler... O küçük araştırmada ben Bağdadî'nin doğulu kaynaklarda ya yok sayıldığını ya sufi fantazyacılığına bulaştırıldığını ama her iki durumda da etkisiz kılındığını gördüm. Öbür taraftan, Hans Aiberg'in verdiği bilgiler, orijinal kaynağa dayandığından, Nakşî Pazarlama'nın sunduğu Halidî'den daha net, daha vurgulu ve daha "diri" geldi bana. Doğrusu şu ki, doğu dünyasının elinde ölü bir Mevlânâ Halid-i Bağdadî var. Dirisini sevebileceklerini, taşıyabileceklerini pek sanmıyorum! Dirisi çok ağır Bağdadî'nin; çünkü Teşkilât'a dayanıyor. Hele hele din adına kurulu düzeni-tezgâhı olan ve "Kıl beşi, ye aşı, bak dalgana!" diyen zihniyet açısından çok da tehlikeli biri! Çok rahatsız edici, gayetle "sakıncalı piyade". Çünkü tarikat söylemlerinde anlatılan Bağdadî'den çok farklı. Önce, kavramsallaştırılarak efsaneleştirilmiş ve böylece de öldürülmüş değil. Üstelik onun öyküsü "Hızır"la başlıyor ve bu Hızır, öğretinin efsaneleştirip zihinselleştirdiği bir fantazya değil, etli butlu, kanlı canlı, gerçek bir varlıktır. Halit de Halitle Hızır'ın ilişkisi de öyle... Bu durum ve onun teşkilattan olması, din adına kurulu düzenleri, kemikleşmiş öğretileri olanlar için gerçek bir tehlike! Kısa özgeçmişiMevlana Halid-i Bağdadî, 1750'de Irakta, Süleymaniyeye sekiz kilometre uzaklıktaki Karadağ kasabasında doğmuş, 1827'de Şam'da vebadan ölmüştür. Asıl yolculuğu, Medine'yi ziyareti ile başlamıştır. Orada, başından geçen ilginç olayı şöyle anlatır: "Medine-i Münevverede, "salih"lerden biri ile karşılaşıp, özellikle irşadım konusunda faydalanmak istiyordum. Bir gün, Yemenli, "istikamet sahibi", âlim ve amil bir zatla karşılaştım. Hiç bir şey bilmeyen bir kişinin, büyük bir âlimden nasihat istemesindeki tavrını takınarak, bana öğüt vermesini talep ettim. Bir çok nasihatte bulundu ve sonunda şöyle dedi: "Mekke-i Mükerremede, zahiri görünüşü şeriata ters düşse bile, gördüğün her şeye hemen karşı çıkmaya kalkışma". Mekke-i Mükerremeye vardığımda, bir cuma günü, bir deve kurban eden kişinin eciri kadar sevaba nail olmak için, Mescid-i Harama erkenden geldim. Kâbeye karşı oturup "Delail" okumaya başladım. Bu sırada, siyah sakallı, gösterişsiz, basit bir kıyafet giymiş bir adamın geldiğini ve sırtını Kâbenin duvarına dayayıp, yüzünü bana çevirdiğini gördüm. İçimden, "Bu adam Kâbeye karşı edep dışı davranıyor" diye düşündüm. Bu düşüncemin akabinde, o adam bana şunları söyledi: "Be adam! Sen bilmiyor musun, Allah katında mümine hürmet, Kâbeye hürmetten daha üstündür. Tutup da, benim Kâbeye sırtımı dönüp, yüzümü sana çevirmeme itiraz ediyorsun. Hem sen Medinede yapılan nasihati ne çabuk unuttun". Bu sözler üzerine, onun kesinlikle büyük bir "veli" olduğunu anladım ve hemen ellerine kapandım. Özür dileyerek beni irşat etmesini istedim. O da, "Senin irşadın bu diyarda değildir" deyip, eliyle Hindistan tarafını işaret etti. "Sana bu yönden işaret gelecektir ve irşadın orada olacaktır" diyerek sözünü tamamladı." Bağdadî, bu olaydan dört yıl sonra, Hindistanın Cihanabad kentine giderek, orada Şeyh Abdullah Dehlevî'nin rehberliğinde Nakşibendi tarikatının eğitimine girdi. Orada bir yıl kadar kaldıktan sonra, rehberi ona, "velayeti ikmal ettiğini", dirayet ve tam bir vukufla gelişimini tamamladığını bildirdi ve aydınlatma belgesi verdi. Yani artık o da bir rehber ve aydınlatıcı idi. Böylece Dehlevî onu, beş tarikata birden rehberlik edebilir belgesi ile Bağdat'a doğru yola çıkardı. Rehberlik edebilir onayı verilen tarikatlar Nakşibendi, Kadiri, Sühreverdî, Kübrevî ve Çeştî idi. Bağdat'a doğru yola çıktığında, Dehlevî ona ne kadar önem verdiğini göstermek için, onunla birlikte beş kilometre yürüdü. Bağdadî, beşinci gün, Şi'raz yakınlarındaki bir limandan İsfahana geçti. Oradan Semedüc'e geçti. Orada matematik, geometri, astronomi ve coğrafya öğrendi. Daha sonra tekrar Süleymaniyeye geri geldi. Bundan iki yıl sonra, Bağdata yerleşen Bağdadi, burada on yıl kadar kaldıktan sonra, Şama yerleşti. Orada 1827 yılında, vebadan öldü. Eğer biraz tasavvufa bulaştıysanız, bu anlatılan yaşam öyküsünde size olağanüstü gelecek hiçbir şey bulamayacaksınız. O halde, size biraz da Bağdadî hakkında bilgi veren birkaç kitaptan da söz edeyim de sonra bu ölü Bağdadî'yi defnedelim gitsin! Türkiye'de Bağdadî hakkında bilgiye ulaşabileceğiniz başlıca kitaplar şunlar: Feraid Başbuğ Velilerden 33 Rehber Ansiklopedisi Menkıbelerle İslâm Meşhurları Ansiklopedisi İslâm Âlimleri Ansiklopedisi Arzdan Arşa Sonsuzluk Kulesi Yakup Çiçek tarafından çevrilen kitapları ise; Mecd-i Talit (Büyük Doğuş) Tercümesi "Halidiye Risalesi" "Şemsüs Şümus" (Güneşler Güneşi)'dir. Teşkilât
elemanı olarak Bağdadî
Garip bir şeydir bu: Bir insanı daha önce hiç görmediyseniz, anlatılanlardan onu tanımak zordur! Hatta daha önce hiç görmediğiniz bir insanın resmine uzun uzun baktığınızı düşünün. Hatta o resim elinizde olsun. Sonra bir gün o insanla karşılaştığınızı varsayalım. O insanı şıp diye tanımanız mümkün müdür? Oysa bize sadece anlatılmış kişi ve olaylar söz konusu. Bu anlatılanlardan yola çıkarak onları tanımamız ne denli olanaklı görünüyor size? Hiç de olanaklı değil. Bu yüzden hangi peygamber gelse, cemaati tarafından tanınamaz. Cennete gitseniz bile fark edemezsiniz! Bir evliya ile düşer kalkar ama onun evliya olduğunu anlayamazsınız. Bir teşkilât elemanı için de aynı şey söylenebilir! Bu durumda, bir teşkilât elemanı olarak Bağdadî'yi nasıl tanıyabiliriz? Teşkilât elemanı olarak Bağdadî'yi, ancak Hızır'la olan ilişkisi içinde kavrayabiliriz. Bağdadî ile Hızır arasındaki ilişki için de Hans şunları söylüyor: "Bağdadî aslında Apdülkadir Geylânî'nin dergahında Hz. Hızır'ın başkanlık ettiği "Kırklar Meclisi"ne yükseldiğinde, bu makamla yetinmeyip, Hz, Hızır'a "Benim kırklarda daha büyük makamlarda gözüm yok. Benim gözüm senin ilminde; çünkü senin ilmin, Allah rızasını kazandı. Senin ilmin seni doğrudan âlim olarak kuşatan Allah'tandır, kuldan değildir. Sana Hz. Musa'nın sorduğu gibi, üç soru sormak gafletine düşene kadar bana yanında yoldaş olmam için izin ver. Göreceksin, beni sabırlı bulacaksın ve senin Allah reyi ile yaptıklarının hiç birisinden soru sormayacağım." demiş. Müslüman Dünyasına özgü gizli bilimcilikte anlatıldığına göre, Hz. Hızır onun isteğini kabul etmiş, zaman ve mesafe tanımadan, Hz. Hızır'ın izin verdiği ölçüde büyük etkinlikler oluşturmuştur. Örneğin, söylentiye göre, bilmediği dilleri konuşmaya başlamış, hiç Prusya'ya gitmediği halde Alman prensi Bismark'a kesintisiz, mükemmel bir Fransızca ile İslâm'ı tebliğ etmiş. Etmiş mi etmemiş mi? Orasını biz bilmeyiz ama Bismark'ın İslâmiyet eğilimi öteden beri biliniyor. Bana öyle
geliyor ki, eğer "Kadirî" ya da "Halidî" değilseniz,
bu söylenenler sizi kesmeyecek ve Bağdadî'yi bir "Teşkilât
Elemanı" olarak algılayamayacaksınız. Bu durumda da artık sözü "Tezkire"ye getirmekten başka çare kalmıyor. Onun için ben de şimdi size "Tezkire"den söz edicem. "Hızır
Tezkiresi" ya da "Risale-i
Kameriye" Peki bu "Tezkire" neyin nesidir?
Tezkire, genel anlamda "öğüt" demektir. Ama burada sözü
edilen tezkire, Bağdadî'nin yazmış olduğu bir kitapçıktır.
"Hızır Tezkiresi", "Risale-i Kameriye"
gibi isimler de almıştır. Tamamı
yedi bölümdür. Birinci bölümü Hz.
Muhammed ve Hızır'a yöneliktir. "Nun" (Kalem) başlığı ile başlayan
ikinci bölümünde ise, Ayın keşfi ile ilgili çok ilginç
önbililer yer almaktadır: "Arzdan
Süreyya arzına kadar (Sirius kastediliyor.) kamer silsilesi vardır.
Ademoğlu, kıyamete kadar bunları keşfedecektir. Arz'ın
kameri ismini, NÛN-KALEM ve
bunun kaf harfinden almıştır. KAF-NUN icazıyla Dünya
kamerine, ilk Nasrani'den Nisra Nail olacaktır. Onların şeytanı
Dünya'da kalacağı için, kâlp, göz ve kulak mühürleri açılacaktır.
Ayın şeytan yerine geçen aşağılık varlığı
Dünya'ya inecektir. Ay o gün toplantı yeri olacak, Ademoğlu,
Ademoğlunun oğlu, aşağılık müekkili,
rahmanî müezzini ve münadi müekkili hazır bulunacaktır. Hristiyan
Nisrası Nail olup kameri keşfederken şeytanı kesfe uğrayacağından
küsufu da hüsufu da görecektir. Ademoğluna, Ademoğlunun oğlu,
Süreyya kameri ehlinden mahfuz beyz, refaketeyn ve nezareteyn olacaktır.
O tabakeyn ki, sultandandır, Hızır'dandır, izhardandır,
ivtisaktandır. Onları mühürsüz gözler görecek, mühürlü
gözler de yarılacaktır. Hüsuf ve küsufu Rasulullah şakkı
kamer icazı ile o gün için mübarek etmiştir. Sonraki ümmeti
de, evvelki ümmeti de mübarek
kılmıştır o gün. Onlar da zürriyetten ümmetin âhiri
bir acaip rakibdir de rakîbdir. "El-Rakîb" tâlimindendir."
Biraz
daha anlaşılır bir Türkçe ile söyleyecek olursak,
şöyle diyor: Ayın keşfi ile başlamak üzere, Güneş
sistemimizdeki gezegenler ve Süreyya Yıldızına kadar
bir çok gezegen, Kıyamet Gününe kadar, sırasıyla,
insanoğlu tarafından keşfedileceklerdir. Aya ilk adımı
atacak olan insanlar, Tezkirede, "Nasrani" (Hristiyan),
"Nisra" (kartal) ve "Nail olmak" (muradına
ermek) sözcükleri ile şifrelendirilmişlerdir. Bilindiği
gibi, Hazreti İsanın doğum yeri Nasıra (Nezareth)
kentidir ve bu nedenle, Hristiyanlara "Nasrani" de
denilmektedir. Buradan, Aya ilk gidecek insanların Hristiyan
olacağının Tezkirede belirtildiğini anlıyoruz.
"Kartal"
anlamına gelen "Nisra" ise, iki yoruma da uymaktadır:
Birincisi, Amerika Birleşik Devletlerinin ambleminin "kartal"
olmasıdır. Ayrıca, Aya ilk inen uzay aracının
adı da "Eagle" (Kartal) dır. Hatta bu araç Aya
ilk indiğinde, Dünyaya, "Kartal kondu!" mesajı gönderilmiştir.
"Nail
olmak" ise, "umduğunu bulmak, muradına ermek, yarışı
kazanmak" gibi anlamları içerir. Tezkiredeki
"Nail" sözcüğü ile, hem ABD ve Sovyetler Birliği
arasındaki Ayın keşfi yarışının
ABD tarafından kazanılacağı ve hem de, büyük bir
raslantı yoksa, Aya ilk ayak basacak olan astronotun adının
"Neil" olacağı bildirilmiştir. İngilizce
"Neil" isminin kökeni, İncilin indirildiği dil
olan İbraniceden gelmektedir. "Neil", İbranicede, "Umudun gerçekleşsin, muradına eresin"
anlamında bir temenni-isimdir. İbranice
ve Arapça, bilindiği gibi, akraba dillerdir ve her ikisi de Sami
dil ailesindendir (Örneğin, Arapça "El-Melik" ismi,
İbranice "Al-Maleh"dir). Dolayısıyla, Arapça
"nail" sözcüğü ile İngilizce "Neil"
ismi arasında, yazılışı kadar, aynı anlamı
taşıması açısından da şaşırtıcı
bir benzerlik vardır. "Hristiyanlara
ait "Kartal" uzay aracı muradına erip Ayı keşfederken,
içindekiler husufu da yani Ay Tutulması'nı da küsufu da yani
Güneş Tutulması'nı da görecektir. Onlara,
"Süreyya Yıldızı" ehlinden ve uzak gelecekteki
torunları olan, oval (tabak)
biçimli "saklı" iki nesne (mahfuz beyz) refakat ve
nezaret edecektir. Bu iki tabak biçimli oval araçlar, "Sultan"dandır
yanu sultan denen güçle çalışır ve "Hızır"dandır
yani Hazreti Hızıra bağlı olanlardandır.
Onlar, Hızır'ın "zaman yolculuğu"
teknolojisine sahiptir. Açıkça görünürler (izhardandır)
ve bir görevi tamamlamak için orada bulunmaktadırlar (ivtisaktandır).
Şakk-ı Kamer icazı yani Ay'ın yarılması
bir başka deyişle Ayın paylaşılması, o
gün mübarek kılınmıştır." Hazreti Muhammedin "önceki ümmetim" ve "sonraki ümmetim" dediği bir çift ümmeti vardır. Gelişmiş teknolojileri ile ileriki zamandan, atalarının Ayın keşfi olayını izlemeye gelen bu uzaylılar, acaba Hazreti Muhammedin bir konuşmasında sözünü ettiği "Sonraki ümmeti" midir? Yasin Suresinin 41. âyetinde geçen "zürriyet" sözcüğü, Tezkirenin bu paragrafında da geçmektedir. Tezkiredeki "acip" sözcüğü, "acayip, tuhaf" ve "rakib" sözcüğü, "binici, sürücü" anlamındadır. Acaba bu zürriyet, sonraki ümmetten kişiler olup, acip (acayip) teknolojileri ile, Ayın keşfini izlemeye gelen rakibler (sürücüler), yani astronotlar mıdır?. "Tabakeyn" yani iki tane tabaksı biçimli gerçekten Ayın keşfi sırasında bir çift UFO olarak görülmüştür. Bu ikiz UFOlar TV yayını sırasında milyarlarca kişi tarafından izlenmiş, video banda çekilmiş; ancak ışık opakları sanılarak pek çok kişi tarafından o sırada fark edilmemiştir. Doğruluğu kesinlikle kanıtlanan bu görüntüler, sonraları UFOlarla ilgili çeşitli belgesel yayınlarda yer almıştır. Yukarıdaki açıklama, okuyanlara, ilk anda şok etkisi yapmaktadır. Bunun bir de Ayın keşfinden yaklaşık iki asır önce kaleme alındığını da düşünürseniz hayret ve şaşkınlığınız daha da artacaktır. Şimdi burada biraz duralım... Sanırım, Osmanlıcaya çevrilmiş olan metni okuduğunuzda siz de benim gibi şöyle bir duraksamışsınızdır. Acaba Osmanlıca'ya bulaşmış olsaydınız metni hemen söküp atar mıydınız? Hiç sanmıyorum. Hatta yanına bir de Arapça koyalım. Eğer siz Osmanlıca'dan başka bir de Arapça biliyor olsaydınız, metni hemen kavrayacak mıydınız? Yine sanmıyorum. Yanına Farsça ve İbranice de ekleseniz yine aynı mesafede uzak kalacaktınız metne. Burada "Ebced" ve "Cifir" yanında Kur'an'ın üst sembol dilini de bilmeye gerek var gibi geliyor bana. Sanırım ancak bütün bu donanımdan sonra yukarıdaki metin, günlük diliniz kadar olağan gelecektir. Demek ki, sadece Arapça olmayan bir "Üst Kat Kur'an Dili" söz konusu. Metinde, Dünya'dan Sirius'a kadar birçok ayların olduğu söyleniyor. Kıyamete kadar bunları keşfedeceğimiz ve belki de bunlarla yakın ilişkiye geçeceğimiz söyleniyor. Ayımızın "Kamer" adını Nun ve Kalemden aldığı söyleniyor. Kaf ve Nun izniyle aya gideceğimiz ve ilk gidenin Hristiyan olacağı söyleniyor. İşte dil konusunda asıl dikkatinizi çekmek istediğim nokta burasıdır. Bu nasıl bir dildir? Bu dili sökmek için neden Arapça bilmek yetmiyor? Sanırım bu Ebcet ve Cifir kullanan bir "Hurufiye" sembolizmidir. Hans'ın en az konuştuğu, daha doğrusu kendisinden en az talep edilen konu budur. Oysa Hans, bu konunun da yer yüzündeki çok az sayıdaki uzmanlarından biridir. Hurufiye, Ebcet ve cifir üstüne çok dışlayıcı ve aşağılayıcı tepkiler, yorumlar olmuştur. Kendi payıma bunun gerçek bir bilim olduğunu sanmıyorum. Uzun yıllar boyunca çok az sayıda insanın ilgilendiği ve bu yüzden ağır ilerlemiş ya da ağır gelişmiş bir alandır. Var olan gerçeği keşfetme üzerine değil, ustaca "yakıştırma" yani "uydurma" üzerine kuruludur. Ama ilginç ve şaşırtıcı olan, Bağdadî veya Hans gibi insanların elinde, çok farklı bir bilgi alanını açımlayan ve matematik kesinlikte işleyen bir "dil", bir bilgi dili görünümü almasıdır. Özellikle de bu dilin, Kur'anî üst kat sembol diliyle örtüşmesi ve böylece Kur'an'da Arapça bilmenin bile yetmediği bir bilgi ve yorum katının anahtarı haline getirilmesi çok ilgimi çekiyor. Belki de asıl Hans'ı Hans yapan, bu dili çok iyi bilmesi, çok iyi kullanması ve şimdiye kadar ulaşılamamış Kur'an'î yorum katının anahtarı haline getirmesidir. Yukarıdaki tezkire metnine dönelim... Evet ilk giden Hristiyandı. Nasranî yani ama biraz daha geri giderseniz, Ay'ımızın "Kamer" adını Nûn ve kalemden alması ne demek? Kaf ve Nûn izniyle aya gitmek ne demek? Bunlar nasıl Türkçe? Nasıl bir anlatım? Ve ne anlatmakta? Hurufiye dili mi, cifir dilimi bu? Ebced ya da cifir bilmek yetecek mi bu söylenenleri anlamaya? Temelde ad ve sıfatı "şey"in özü kabul eden bir kuramdan yola çıkıldığını ve bu kuramın temellerinin Aristoteles'e dayandırılabileceğini biliyorum. Ama eğer bu bir kuram değil de bilimse ne olacak? Bu insanlar bu bilimle iş tutuyorlarsa ne olacak? Hangi ilahiyatçı çözecek bunların dilini? Hangi kriptolog çözecek? Ayda
Duyulan Ezan Sesi
Ve şu "Ay" konusu bu kadarla bitmiyor. Apollo-11in, hem Ay aracındaki ve hem de Houston Uzay Merkezindeki ses kayıtlarına esrarengiz bir müzik sesinin girdiği görüldü. Ancak bunun ne olduğu bir türlü anlaşılamamıştı. Bu esrarengiz müziğin ne olduğu, olaydan 14 yıl sonra, astronot Armstrong, 1983 yılında, bir konferans vermek üzere Kahireye geldiğinde anlaşıldı. Konferans sırasında bir ezan sesi duyuldu. Armstrong konferansı kesti ve ezanı sonuna kadar dinledikten sonra şöyle dedi: "Bu ses, Ayda ilk adımı attığımda duyduğum ve ürpererek dinlediğim sestir". Diğer
taraftan, 1971 yılında, Apollo-15 uçuşu ile Aya
gidildiğinde, Houstondaki ve Ay aracındaki ses kayıtlarında,
astronotların konuşmaları dışında, "uzunca
bir söz" de uğultulu bir şekilde kaydedilmiştir.
NASA tarafından yasaklanmasına rağmen, bazı
kaynaklarca medyaya sızdırılan ve 3 Ağustos 1972 günü
saat 20.00de, Fransız tarihçi ve yazar Robert Charrouxnun çabaları
ile, Fransız TV kanalı Inter-TV tarafından yayınlanan
bu sözler şöyledir: "Mara Rabbi Allardi Dini Endovour Esa
Couns Âlim" Bu, ilk dinlemede Hristiyan kulakların o
sesleri toparlamasıdır. Onun için de İbranice filan sanıldı.
Sesler Müslüman kulakta şu şekli alıyordu: "lam...
rabbi... ard... dini... endavour... iza count... âlim..." Astronot Jack Worden, bu sözler duyulmadan önce, Houston Uzay Merkezi ile olan bağlantısının birden kesildiğini, daha sonra derin bir nefes alış sesi ile birlikte bir ıslık sesinin duyulduğunu, bunun üzerine alarma geçtiğini; akabinde, aynı tonda, keskin ve vurgulu bir şekilde söylenen yukarıdaki sözleri kayda aldığını bildirmiştir. İlk olarak, Wordenın ve dil uzmanlarının katılımı ile bu sözler çözülmeye çalışıldı ama bir sonuca ulaşılamadı. Daha sonra, içinde İbraniceye benzer bazı sözcüklerin bulunması nedeniyle, ilk önce NASAdaki Musevi ve Hristiyanlar bu sözlere sahip çıktılar. Ancak bu sözlerin Arapça olduğu, NASAdaki Müslüman bilim adamlarınca resmen kanıtlandı. Yukarıdaki sözlerin Arapça üzerinden tamamlanmış şekli ise şöyledir: "(İs) lam.. Rabbi.. (ves Sema) vel Arz Dini.. indehu.. iza Kûn Âlim" Şimdi, Hızır Tezkiresinin konuyla ilgili bölümünü birlikte okuyalım: "Acip
zürriyet ve siftah eden ademlerden başka, orada, cismani olmayan
Kamer süflisi vardır. Biiznillah vakit girince, bir nûraîi müezzin
ezan okur; Kamer ehli namazını kılar ve namaz bitince,
bir münadi Ademoğullarına Kur'an okur. Sonra şöyle
seslenir: "Bugün, buraya, göklerin ve yerlerin ve her ikisi
arasındakilerin Rabbi indindeki Din-i İslâma geldiniz. O,
"Ol!" dediğinde, oluverir. O, âlimler âlimidir,
ilminden dilediği kadar verir. Gökler ve yer onun mülküdür. Bu
Arz da onundur". Bu
nidayı, kulağı mühürlü olmayan her bir adem duyacak,
fakat dönerken onu bekleyen şeytanı vesvese ile unutturacak.
Yalnız, "üç taneden biri", vesveseye
kanmayınca, kalbinin mührü açılacak. Besmelesiz ayak bastığı
Kamerde unuttuğu besmeleyi Arza dönünce hatırlayacak.
Kim secde etmeyi dilerse, Rabbi ona secde etmede kolaylık verir;
kim yüzünü çevirirse, onu afete boğar." İşte kolayca anladığınız gibi, tezkirede anlatılan olay, Neil Armstrong'un öyküsüdür. O üç kişiden biri odur ve Kahire'de ezan sesini duyunca uyanmıştır. Ve Müslüman olmuştur. Sonra da "kafayı sıyırdı" denerek söyledikleri sıfırlanmıştır! Kayıtlara
geçen sözler de namazdan sonra münadînin
okuduğu kurandandır. Yani
eksik olarak kayda geçmiş olan o sözlerin tamamı "Bugün,
buraya, göklerin ve yerlerin ve her ikisi arasındakilerin Rabbi
indindeki Din-i İslâma geldiniz. O, "Ol!" dediğinde,
oluverir. O, âlimler âlimidir, ilminden dilediği kadar verir. Gökler
ve yer onun mülküdür. Bu Arz da onundur." Burada, sırası gelmişken, İnşikak Suresinin 16. ila 25. âyetlerinden de söz etmek yerinde olacaktır: "Siz muhakkak tabakadan tabakaya bindirileceksiniz. Öyleyse, onlara ne oluyor ki iman etmiyorlar ve kendilerine Kuran okunduğu zaman neden secde etmiyorlar? Bilakis, o küfredenler yalanlıyorlar. Oysa, Allah onların tüm düşündüklerini en iyi bilendir. Bunun için, onları acı bir azap ile müjdele. İman ederek güzel işler yapanlar istisnadır. Onlar için sonsuz bir ecir vardır." Bu
âyetler, sanki Ayda ezanı ve Kuranı duydukları
halde secde etmeyen üç astronot ve onların gördüklerini,
duyduklarını saklama çabaları içine giren ABD
yetkilileri için söylenmiş gibidir. Ayı keşfe çıkan
bu üç astronot, ezanı ve Kuranı duydukları halde
secde etmemişler; üstüne üstlük, bu olay yetkililerce yalanlanmış,
belki de âyette belirtildiği gibi küfürle karşılanmıştır.
Burada ilginç olan ve gözardı edilmemesi gereken şey şudur: Evet, refakatçi UFOlar göz göre göre yalanlanmıştır. UFO'ları resimleyen "Life" dergisi toplatılmıştır. Ses ve görüntü kayıtları devletçe sansür edilmektedir. Bütün bunların, askerî ve politik nedenlerle yapıldığı söylenmektedir. Oysa daha ağırlıklı neden, ABD yetkililerinin, İslamiyetin bu olayda beklenmedik bir şekilde öne çıkmasıdır. Onlar asıl bu durumun bilinmemesini istemektedirler. Ayın
Keşfi Sırasındaki Ufo Gözlemleri Aya
çıkıldığı günü hatırlıyorum.
Radyolar bangır bangır olayı anlatıyordu. Bense,
okuduğum bilimkurgu romanlarının etkisiyle çok sakindim.
"Ayda atılan küçük bir adım ama insanlık için büyük
bir adım" gibisinden bir söz tekrarlanıyordu ha bire.
Bense olayın abartıldığını düşünüyordum.
Açıkçası küçümsüyordum. İkindi vaktiydi, kıra
çıkmıştım ve orada günlüğüme bunları
yazıyordum. Olayın asıl heyecanı iki yıl sonra
filân çıktı ortaya. Çünkü o heyecanlı günlerde yaşananların
kayıtları ancak elimize ulaşıyordu.
Ayın keşfi,
Neil Armstrong, Edwin Aldrin ve Michael Collins adlarındaki üç
Amerikalı astronot tarafından, Apollo-11 uzay aracı ile
20 Temmuz 1969 tarihinde gerçekleştirilmişti ve bu üç
astronotun Ayda başına gelenler oldukça ilginçti. Astronotlar, daha yolculuklarının
ilk gününde, uzay aracı ile Ay arasında, ne olduğunu
anlayamadıkları olağandışı bir nesne gördüler.
Bu iri ve garip nesne, astronotlara, nasıl ve nereden baktıklarına
bağlı olarak değişik biçimlerde görünmüştü.
Neil Armstrong, bu anlaşılmaz cismi, "iki birleşik
halkaya" benzetiyordu.
Michael Collins ise şöyle tanımlıyordu:
"Bana
göre, iki birleşik halkaya değil, içi boş bir silindire
benziyordu. Cisim, takla atarken görülebildiğinden, tam pruvada
iken, doğrudan içine bakılabiliyordu. İçi boş bir
silindirdi. Fakat, daha sonra sekstantın odağını değiştirdiğimizde,
silindirin şekli, açık duran bir kitaba benziyordu. Gerçekten
çok tuhaftı."
Apollo-11 uzay aracı Aya yaklaşırken, astronotlar, siren seslerine, ya da tren düdüklerine benzeyen radyo parazitleri işitmeye başladılar. Haberleşme sistemine de karışan bu seslerden şaşkına dönen Houston Uzay Merkezi: "Orada sizinle birlikte başkalarının da bulunmadığından emin misiniz?" diye soruyordu. Ayda ilk adımlarını atarken de Neil Armstrong, gördüğü garip bir şeyden söz eder: "Diyebilirim ki, 800 metre kadar ötede yer üzerinde bazı izler var. Sanki tırtıllı bir traktör tarafından bırakılmış gibi". Tekerlek izlerine benzeyen bu izler acaba neydi? Diğer taraftan, astronotların, Ayda bulundukları süre içersinde Dünya ile yaptıkları konuşmalar büyük ölçüde sansürlenmiştir. NASAda görevli bilim adamlarından Dr. Farouk El-Baz bu konuşmalarda şifreli sözcüklerin kullanılmış olduğunu kabul etmektedir. NASAnın bilim yazarlarından Otto Binder ise, astronotların, UFO gözlemleri sırasında konuşmamaları konusunda önceden uyarıldıklarını söylemiştir. Böylece, UFO gözlemleri Dünya kamuoyundan saklanmaya çalışılmıştır. Ancak, Apollo-11in, Houston Uzay Merkezi ile olan konuşmaları başka dinleme merkezlerinden de saptanmıştır. Örneğin, Armstrong ve Aldrinin Ay yüzeyinden Houston ile yaptıkları bir konuşma kaydı şöyledir: "Astronot: Neydi o?. Ne biçim
şeydi? Anlamak isterdim. Houston:
(sansür). Astronot: Bebekler kocaman! Kocaman! Hayır! Hayır!
Bu bir optik yanılgı değil.
Hiç bir şey beni buna inandıramaz. Houston:
Ne? Ne oluyor yukarıda? Size ne oluyor Allah aşkına? Astronot:
Onlar burada! Yüzeyin altındalar. Houston:
Ne orada? (Yayın kesiliyor). Astronot:
Ziyaretçiler gördük. Buradalar! Araçlarını gördük. Houston:
Son bilgiyi tekrar edin. Astronot:
Diyorum ki, orada uzay araçları var. Kraterin karşı yanında
bir sıra halindeler. Houston.
Tekrar edin! Tekrar edin! Astronot:
Ses bu yörüngede
(kesilme). 6.25den 5e kadar
(kesilme). Otomatik Yayın Kontrola bağlıyorum.
Ellerimi çırpıyorum. Başka bir şey yapamam. Filme alındı mı? Tanrım! Eğer bu
lanet kameralar
kayıt
yaptıysa. Sonra ne? Houston:
Bir şey alabildiniz mi? Astronot: Elde kayıt yok. Disklerin veya her neyseler,
üç çekimlerini yaptım. Filmi
bozuyorlar.
Houston:
Kontrol! Burası Kontrol! Yolda mısınız? UFOlar üstünüzde
mi? Astronot:
Buraya indiler! Buradalar ve bizi görüyorlar. Houston:
Aynalar? Aynalar? Onları kullanabildiniz mi? Astronot: Evet! Doğru yerdeler. Fakat, bu uzay araçları
veya her neyseler, yarın gelip
alabilirler." Bu
görüşme, İsviçre Televizyonu ve diğer bazı TV
kanalları tarafından Ocak 1997de yayınlanmıştır.
Dr. Vladimir Azhazha, Armstrongun "Ay aracının yakınına
inen iki büyük yabancı
nesnenin onları gözlediğini" Houston Uzay Merkezine
bildirdiğini, ancak bu mesajın NASA tarafından sansür
edildiğini yazmıştır.
Dr.
Aleksandır Kasantseve göre de, astronot Aldrin, Ay aracının
içindeyken, UFOların renkli filmini çekmeyi başarmış;
dışarıya çıkıp Armstrong ile buluştuğunda
da film çekmeyi sürdürmüştür. NASAdan
sızdırılan, Aldrinin çektiği fotoğraflardan
birinde, Armstrongun hemen arkasında, çok büyük bir
ışık kümesi net olarak görülmektedir. Armstrong tarafından
çekilen diğer bir Ay fotoğrafında da, yüzey üzerinde
yine "çok güçlü bir ışık saçan büyük bir obje"
göze çarpmaktadır. Houston Uzay Merkezince kaydedilen konuşmalarında,
gerek Aldrin ve gerekse Armstrong, gördükleri objelerin "çok büyük"
olduğunu bildirmişlerdir. 11
Ağustos 1969da, Kanadanın "Minuit" gazetesi, büyük
puntolarla, ABD astronotlarının Ayda "canlılar"
görmüş olduklarını yazmıştır. Gazeteye göre,
Armstrong, yumurta biçiminde bir araç görür; bu aracın içinden,
kendilerini izlemekte olan ve yuvarlak başlıkları olan
insan benzeri "iki yaratık" çıkar. Armstrong,
Houstona, bu konuda ayrıntılı bilgi vermek üzere iken,
kendisine, gördüklerinin filmini çekmemesi
ve derhal başka gizli bir kanala bağlanması
bildirilir. Apollo
uçuşları sırasında, NASA Yer İzleme Üssü
Şefi olarak görev yapan Christopher Kraft, Ay ile NASA arasındaki
iletişimin uzun zamandan beri gizlilik kapsamına alındığını,
yayınların ancak iki dakikalık gecikme ile Dünyaya
yayınlanmasına izin verildiğini açıklamıştır.
Diğer taraftan, yukarıda da belirttiğimiz gibi, Ay modülünün
Aya inişinin oval biçimli bir çift UFO tarafından yakından
izlenmesi olayı, TV yayınları ve fotoğraflarla çok
net bir şekilde saptanmıştır. Hatta bu görüntüye
"Life" dergisi kapağında yer vermiş, ancak bu
baskı daha sonra toplatılmıştır. Ayda karşılaşılan
canlılarla ilgili görüntü ve bilgiler başka yayınlarda
da yer almıştır.
Ayda
neler oluyor?
Yukarıda
anlatılanlardan sonra sizin de Ay konusunda kafanızın karışacağını
ve tıpkı benim gibi Ay'dan huylanmaya başlayacağınızı
sanıyorum. Ay'dan huylanmakta haklıyız; çünkü oralarda
bir şeylerin döndüğü, artık uzay paranoyası ile açıklanabilir
olmaktan çıkıyor! Yıllar önce, iki ünlü bilim adamı, Guglielmo Marconi (1874-1937) ve Nikola Tesla (1856-1943) Aydan radyo sinyalleri aldıklarını söylemişler, hatta bu sinyalleri cevaplamaya çalışmışlardı. Ayda yaşam olduğu yönünde toplumun ilgisini çekmeye çalışan bu bilim adamlarına o devirde inanılmadı. Daha sonraları, 1920li, 30lu yıllarda, Amerikalı, İngiliz ve Fransız astronomlar, bir çok kereler, Ayda hareket eden, yanıp sönen ışıklardan söz ettiler. Çeşitli yerel gazetelerde ve bilimsel yayınlarda yer alan bu bilgiler, bugün mevcut arşivlerden çıkarılabilir. Bu gibi iddiaların doruğa çıkmasına neden olan kişi ise, saygın bir gökbilimci olan, Pulitzer ödüllü astronom John ONeilldir. ONeill, 1950 yılında, Ayda bir köprü gördüğünü söylemiş ve bunun doğal bir yapı olamayacağını, ancak bir zekanın ürünü olabileceğini açıklamıştı. ONeill çok ciddi bir isimdi ve itiraz edilemez birisiydi. Daha sonra, uzunluğu 20 kilometre olan böyle bir köprünün varlığından söz eden iki gözlemci daha çıktı; ancak zamanla unutuldu. NASAnın, Ay uçuşları sırasında karşılaşılan UFO gözlemlerine çok sıkı bir sansür uygulamasına karşın, bugün artık NASAdan emekli olmuş bir çok eski görevli ve astronot, bu uçuşlarda ve Ayda UFOlarla karşılaştıklarını açık açık söylüyorlar. Bunlardan astronot Gordon Cooper, gördüğü ve resmini çektiği araçların zeki canlılar tarafından yönetildiğinden emin olduğunu ısrarla belirtiyor. Astronot Edward Mitchell, James Lovell, Frank Borman, Ed White, James McDivitt, Robert White, Joseph A. Walker, Eugene Carnan, Mourice Chatelain, Walter Schirra ve Donalt Slayton, Ay uçuşları sırasında UFOlarla karşılaştıklarını medyaya açıkladılar. Daha önceleri, NASAnın sansürüne uyarak seslerini çıkarmayan bu astronotlar, artık gördüklerini açıklamaktan çekinmiyorlar. 14 Ekim 1997 tarihli "Florida Today" gazetesi, "Apollo astronotları Dünya dışı canlılar gördüklerini açıklıyorlar!" başlığı altında bu haberi vermiştir. Sovyetler Birliği kozmonotlarının uçuşları sırasında da, uzay aracının önünde ve arkasında sıçrayarak dolaşan UFOların görüldüğü arşiv kayıtlarına girmiştir. Ay çevresinde Apollo uçuşları başladığı yıllarda, Ay yüzeyinde görülen bazı garip şekillerin resimleri çekilmiş; ancak bu resimler NASA tarafından şiddetle sansür edilmişti. Bu fotoğraflar, ABDdeki Bilgilendirme Yasasına dayanılarak, Fred Stecking gibi araştırmacılar tarafından devletten istenmiş; bunun üzerine NASA, "No Comment" (Yorumsuz) başlığı altında bu fotoğrafları yayınlamak zorunda kalmıştır. Söz konusu fotoğraflarda, Ay kraterlerinde "kubbeler" görülmektedir. Aslında, Ayda görülen kubbeler, bundan 50 yıl kadar önce Fransız astronomlar tarafından rapor edilmiş; 1950li ve 60lı yıllarda, Ay yüzeyinde hareket eden, yanıp sönen veya sabit durumda iken ışık saçan bir çok objenin fotoğrafı, sivil astronomlar tarafından da çekilmiştir. 1967de, Lunar Orbiter-2 tarafından çekilen 33 Ay kubbesi fotoğrafı, yine "No Comment" başlığı altında NASA tarafından yayınlanmıştır. 1 Haziran 1996 tarihinde, NASA, basın mensuplarına, astronotların UFOları görmüş olduklarını ilk kez açıklamış; ancak, bu açıklama bir süre sonra yalanlanmıştır. Bazı astronotların halen susmalarına karşın, astronot Gordon Cooper, gördüklerini şöyle anlatmaktadır: "Dünya
dışı yaşama inanıyorum. 1951de Almanyada
görevli iken UFOlarla karşılaştığım
gibi, "Gemini" uzay aracında 16. yörünge dönüşünü
yaparken de bir UFO ile karşı karşıya geldim.
NASAda, Aydaki kubbelerin, yapıların fotoğraflarını
gördüm. Bunlar mükemmel geometrik şekillerden oluşmuşlardı.
Uzun, beyaz bir kule; kraterleri, vadileri ve tepeleri kesen virajsız,
dümdüz yollar vardı. Bazı kubbelerde ışıklar
yanıp sönüyordu. Bir çok NASA fotoğrafında, Ayın
üzerinde duran puro şeklinde araçlar vardı. Bunları da
gördüm. Ayrıca, Ayın karanlık yüzeyinde piramide
benzer bir yapı var. Ayda atmosfer bulunmamasının bir
sorun yaratacağını hiç sanmıyorum. Şu an, yeryüzünde,
kendi oksijenini kendi üreten özel yeraltı tesislerinde olduğu
gibi, benzer bir teknoloji Ayda neden uygulanmasın?" Bir Fransız TV kanalı, Apollo uçuşları sırasında kaydedilen bazı konuşmaları yayınlamıştır: Bu konuşmada, "Kubbe biçimli yapılar yüzeye göre çok genç, yani sonradan yapılmışlar" denilmiştir.Yapılan konuşmalarda, "yanıp sönen ışıklar", "yollar", "izler", "dev bloklar" terimleri sık sık geçmiştir. Diğer taraftan, NASA, gerçekleri mümkün olduğu kadar saklamak istemekte, konuşmalarda geçen sözcüklerin jeolojik terimler olduğunu ileri sürmektedir. Aslında NASAdan sızdırılan fotoğraflarda, bu kubbelerin yüksekliklerinin 400 metreye kadar çıktığı saptanmıştır. Başka bir fotoğrafta anten kulesine benzer bir yapı ve önünde hareket eden bazı araçlar görülmektedir. Apollo-8 tarafından çekilen ve Ayın arka yüzünü gösteren bir diğer fotoğrafta ise, uçuş pistine benzer şekiller ve çok uzun bir yol net bir şekilde görülmektedir. Dr. Farouk El-Baz, kendisine yanıp sönen ışıkların ne olduğu sorulduğunda, "Doğal değiller" cevabını vermiştir. "Saga" dergisine verdiği bir röportajında ise, "Dünya dışından da Aya gitmiş olanlar bulunabilir. Ay yüzeyinin üzerinde, ya da altında Dünya dışı objelerin bulunabileceğini ihtimal dışı bırakmamalıyız" demiştir. "Yıldızlardan Gelen Tanrılar" adıyla S. Gerçeksever tarafından hazırlanan ve 2000 yılında yayınlanan kitapta Ay'daki gizemli olgular hakkında daha ayrıntılı bilgiler verilmektedir. 1972 yılında yapılan Apollo-17 uçuşundan beri, son 28 yıldır yeni bir Ay uçuşunun yapılmamış olması dikkat çekicidir. Gerçekten, o tarihten beri bu konuda yeni bir girişimin yapılmamış olması, "Ayın acaba başka sahipleri mi var?" sorusunu akla getirmektedir. Bütün
bunların ötesinde, Apollo-11 astronotu Neil Armstrongun, Ay yüzeyinde
yürüdüğü sırada duyduğunu söylediği bir "ses",
olaya apayrı bir görünüm kazandırmıştır.
Uzayda
ilk Namaz
Bağdadî'nin
"Hızır Tezkiresi"nden söz ediyorduk. Bu tezkire,
Nostradamus'un ünlü kehanetlerinden çok daha şoklayıcı.
Haberler, hiç sağa sola saptırmadan, sözleri eğip bükmeden,
doğrudan veriliyor ve şaşmıyorlar.
Hızır
Tezkiresi'ne önem verdiğimi anlamış olmalısınız.
Buraya kadar anlattıklarım sizi yeteri kadar uyarmamış
olabilir ama uyarmalı. Uyarmalı çünkü işin doğalı
hatta kaçınılmazı bu. Bundan sonraki bölümlerde bu
tezkireden yine sıkça söz edeceğim. Belki de ancak o zaman
onun için "Teşkilât Elemanı" derken ne kastettiğimi
ve neden heyecanlandığımı anlayacaksınız.
Şimdi son olarak yine Tezkire'den bir doğru "Haber"i sizinle paylaşmak istiyorum. Bu haber uzayda kılınan ilk namazla ilgili. Şöyle diyor:"Fezadaki
yeni Kamer mahrekine uhruç eden ilk müslim, Ehl-i Beytten bir
seyyid ve Kureyş Emiridir. Fezadaki namazını eda
ederken, yeni Kamer ona bayram müjdesi verir. Nafilesi vacibe tebdil
olacaktır. Namazının ezanı ise, ruhani müezzinin
daha önce okuduğudur. Bunun zuhuratı vasat alamettendir.
Kureyş Emiri secdeye güç kifayet eder." Bu, paragrafta bildirilenler aynen gerçekleşmiştir. 17 Haziran 1985'de, Müslüman Suudi Prensi Ahmed Bin Salman Abdelaziz Al-Saud, uzay mekiklerinin 18. Discovery uzay mekiğinin 5. uçuşu olan STS - 51G kodlu uzay programına alınmıştır. Prens Salman Al-Saud, yeni Ayın yörüngesine yerleşen (mahrekine uhruç eden) ilk Müslüman olmuş ve uzayda ilk namazı eda etmiştir. Bu namazın ezanı, daha önce "ruhani" bir müezzin tarafından Ayda okunan ezandır. Prens, uzaydaki çekim azlığı nedeniyle, namaz sırasındaki beden hareketlerini zor kontrol edebildiğini (secdeye güç kifayet ettiğini) açıklamıştı. Namazını kıldığı sırada da, yeni Ayı, Dünyadakilerden çok önce, ilk olarak uzaydan o görmüştü. Bilindiği gibi bir vakit namazı, yeni Ay göründüğünde iptal olur. Vakit namazının bu şekilde iptal olması üzerine Prensin kılmaya niyetlendiği nafile namaz ise, yeni Ayın görünmesi ile başlayan Kurban Bayramı nedeniyle, bir bayram namazına dönüşmüştür. Görüldüğü gibi, bütün bunlar, Hızır Tezkiresinde bildirilenlerle tam bir uyum içindedir ve bu olay Kıyametin ortanca alametlerinden sayılmaktadır. Hızır Tezkiresinin diğer bir bölümünde de şunlar yazılıdır : "Müslüman
âlimler acibe hayret edeceklerdir. Fezada kıyam, rükun, kade
ve secde ile ufkî yatış hep birdir. Müslüman âlimler,
Kainatı ve Kainatın "Kûn"unu idrak ederler.
Hidayet, fezadakilere erişir. Gazap, Dünyada ertelenmiştir;
ama feza kafiri olursa, ona da ateş azabı erişir; onlara
hiç bir yardım da erişemez. Kim Allahın azamet ve
kibriyasını yanüstü, yüzüstü, sırtüstü de olsun düşünürse,
Müslüman olur. Bir de secde ederse, ona da sonsuz nimet vardır ve
ona emanetçi olarak Allah yeter. Kameriyye Tezkiremizin mahreki, sıratal
müstakiymden; mahreci sadaka Hızır Aleyhisselamdan tamamdır.
Doğrusunu Allah bilir." Tezkirenin bu bölümü oldukça açıktır. Uzayda "kıyam" (ayakta duruş), "rükun" (eğiliş), "kade" (oturuş) ve "secde" (secde etme) ile yatay duruşun aynı şeyler olacağını; Müslüman âlimlerin, Kainatı (kozmolojiyi) ve Kainatın "Kûn"unu (kozmogoniyi), yani "yaratılış bilimini" idrak edeceklerini söylemekte; uzayda iman edenlerin Müslüman olabileceğini bildirmektedir. Yukarıda, Hızır Tezkiresinin, ilk bakışta okura çarpıcı geleceğini umduğumuz, genelde Ayın keşfi ile ilgili bölümlerini sundum. Kuşkusuz, Tezkire sadece bunlardan ibaret değildir. Diğer bölümlerinde, içinde bulunduğumuz evrenin yaratılışı, diğer alemler ve bunlara ilişkin çeşitli konularda çok değerli bilgiler ve kehanetler ve evrensel sırlar yer almaktadır. Şiir dili ile ve bir takım sembollerle anlatılmış olan Nostradamusun kehanetleri çeşitli yorumlara oldukça açıktır. Halbuki, Mevlana Halid-i Bağdadinin bu yazdıkları, kolayca anlaşılabilir bir Arapça ile yazılmış olup, cifiri ve Kuranı iyi bilen bilim adamlarınca kolaylıkla açıklanabilir niteliktedir. Hızır Tezkiresinin en önemli tarafı, bir takım kehanetlerin yanısıra, özellikle evrenin oluşumu, yasaları, kuantum fiziği ve bunlarla ilgili çeşitli konularda çok çarpıcı bilgileri içermiş olmasıdır. Bağdadî, bütün bu bilgilerin kendisine Hızır tarafından verildiğini, hatta zamanda ve evrende gezdirilerek verildiğini söylemektedir. Halidî'ye
Tarikatı Bağdadî "Hızır Tezkiresi"nin başında şöyle der: "Allah
katından şimdiye kadar verilmiş en yüce bilimi almış
olan mübarek bir zatın öğrencisiyim. Ondan aldıklarımı
batılı cemaate emanet ediyorum. . O bilgiler sizin pusulanız
olacaktır. Onda zamanın efendisinin bilimin gelişmesi için
ilahi işaretlerini bulacaksınız. Zamanın efendisi
yalnız beni değil, hepimizi irşat ediyor. Ben onun öğrencisi
ve müridiyim. Ben
onun öğrencisi ve müridi olmakla ebedîyim! Bana sakın mürşit
denilmesin. Sakın ardımdan "hazret" kuyruğu takılmasın.
Eğer beni evliya diye takdim ederseniz size lânet olsun! Saygı
ayrı, tapınma ayrıdır. Sakın
Rasulullah'ı Allah'tan çok sevmeyin. Sakın beni hepsinden çok
sevmeyin! Ben olduğum gibi göründüm, göründüğüm gibi
oldum ve şerefimle yaşadım. Benden sonra sakın olduğumdan
başka türlü göstermeyin. Ne bana ne Resülullah'a tapın!
Çünkü bütün geçmiş velilerin ardından baktığımızda
o mübarek zatların vefatlarından sonra bile çevresinde
dalkavukluklarını sürdüren yüz karalarnı, uydurukçuları,
mübalağayı hiç bırakmayanları dehşetle
gördüm. Bu sahte çevreyi vefatımdan sonra dergahımdan
uzaklaştırın. Unutmayın
ki, hiçbir veli, yaşadığı sürece, kendisi hakkında evliyalık iddiasında bulunmamıştır.
Çünkü "Velî" Allah'ın özel adlarından biri olup,
kullarına ait olamaz. Bizler sadece Abdülvelî yani velinin kulu
olabiliriz. Bana bunları ve öbür lâkapları yakıştırmayın!
" Halidi Bağdadî "velî" lâkabını istemiyor ama Mevlâna deyimine talip. Onun için "Mevlânâ Halid-i Bağdadî" deniyor. Bu konuda şöyle diyor: "Çünkü
Mevlâna, veli demek değil, Allah'ın veli ismini tâlim eden
demektir. Bunu sadece dostum Mevlâna Celâleddin-i Rumî anladığından
onun lâkabını almak için öncelikle Mevlevî oldum. Tevazu
sahibi ve kendinin münekkidi olan, başkasını tenkit
etmeyi öğrenir. Allah ne kadar büyükse kul o kadar "Melâmî"
olmalıdır. Mevlânâ lâkabı içinde o güzel kelime de
vardı. Ben şeyh de mürşit de değilim. Benim mürşidim
her çağın dirisidir. " "İslâm'da
isme ait olmak yoktur. Nasıl ki Allahî denmiyorsa İsevî.
Muhammedî de denmesin. Ne Halidî ne Halidî tarikatından olduğunuzu
söyleyin. Yolumuz gerçekte tarikat değil tarikatler üstü erişilmiş
bir İslâm sünnetidir. Bir tarikat seçecekseniz ya hiç birini ya
da hepsini seçin. Bunun ikisi de yararlıdır. Ama yalnızca
biri çok zararlıdır. Çünkü tarikat yoldur. Ya yolunuz çıkmaz
ise? Bütün yolları izleyin, ki, taassup şeytanının
ve istismarcı bir insanın uşağı olmayasınız.
Ola ki husumete, rekabete düşer, nifak, ifrat ve tefrite
itilirsiniz." diyor. C:1 Bant:3 S:41 Mektubat-ı Mağribiye'sinde ise
şöyle diyor: "Mümin, fırkaperverliğe tenezzül
etmesin. Benim mütevazi dergahıma tenezzül etsin. Sonra hemen
dergahımı da terk etsin. Nakşi, Mevlevî, Melâmî, Geylânî,
Halvetî ve meşru olan her dergaha sırasıyla feyizlenene
kadar girsin. Sonra gidecek hiçbir dergah kalmayınca,
sünnetin dört mezhebine birden girsin. Dördünün de mensubu
olun. O zaman anlayacaksınız ki, bittiği yerde İslâm
başlamıştır. Siz İslâm'a gelince, işte
sizi en başta uğurlamış fakat en sonda ağırlamış
olacağım. Buluşmamız o güne kalmıştır.
" Öyle görünüyor ki, kendisine şeyh, mürşit, veli denmesini istemeyen Halid-i Bağdadî (1750-1826) ölmeden önce bir "Halidiye" tarikatı kurmuş ve daha hayattayken tarikatı doğu ve batı kolu olarak ikiye ayırmıştır. Doğu kolunun başında bulunan EKİM BEY, batı kolunun başında bulanan ise KARL M. ALLEİN olarak anılmaktadır. Bunlar tek bir kişiye özgü isimler değil, sadece her iki grup için yönetici ya da koordinatörlerin kod adlarıdır. Aiberg'in kitabında doğu kolundan ve yapıp ettiklerinden pek söz edilmemektedir. Sanırım bunun nedeni, daha hayattayken Bağdadî'nin bu iki kolu ayırmış ve birbirleri ile görüşmelerini engellemiş olması! Bu arada görünen o ki, Ekim beyin batı kolu ile tek teması, zaman zaman batı koluna Hızır Tezkiresi'nden parçalar göndermekten ibaret. Hans bu konuda kısaca, "Bağdadî, klâsik doğuda kendi adıyla bilinen dergâhı kurmuş fakat batıdaki Müslüman bilim adamları için ZİG-ZAG isimli İslâm bilimci ekolünü kurarak, doğuda mürşit, batıda ise inisiyatör olarak anılmıştır." diyor. Hızır
Tezkiresi'nde konu çok daha netleşiyor. Orada, "Doğulu mensuplarım ile batılı mensuplarım
birbirinden ayrılsınlar. Aralarında manevî kardeşlik
rabıtasından başka rabıta bulunmasın. Çünkü
doğudan mürşit çıkar fakat batıda âlim olamadan
batar. Batıdan ise âlim doğar. O zaman batıdan Güneş
de doğar! Ben
bir ağaç ektim. Büyüdü. Bir çatalı doğuya, bir çatalı
batıya ayrıldı. Her ikisi de başka başka meyve
verirler! Doğunun
meyvesi tohuma kaçmış! Batının meyvesi tazedir.
Batılı, doğuludan uzak duracak; çünkü doğulu
mümin, malı olan ilmi kaybetmekten sabıkalıdır! Batıdakiler
bu kayıp ilmi bulacaklar. Doğulu, ev sahibi haleti ruhiyesi
takınıp, batılıyı seyyah haleti ruhiyesine
sokar, kendine bend eder. Zühd ve takvası ile ilmini örter. Emanetlerim
doğuda kalacak fakat batının olacak. Bunun için ağacımın
gövdesine bir zeval emanetçi bıraktım." deniyor.
Hans, batı kolu üyelerinin genelde tezkiredeki tâlimata uyduğunu, onun için İslâm ülkeleri ile ilişki kurmadıklarını ama altı mensubunun İstanbul'da Âşiyan'a gömülecek kadar gönüllerinin burada özellikle de Türkiye'de olduğunu söylüyor. Şimdi
burada kısaca "Doğu Kolu"ndan söz edip sonra da
"Batı Kolu"nu ele alacağız. Hans'ın verdiği bilgilere göre doğu kolu, bildiğimiz tarikatlardan biri ama başındaki kişiye şeyh ya da mürşit denmiyor. Sadece "Ekim Bey" deniyor ve bu onun kod adı oluyor. Hızır Tezkiresi ona emanet edilmiş. Batı kolundan talep geldikçe, bu tezkireden bir takım parçaları, batı kolu koordinatörüne gönderiyor. Yine Hans'ın verdiği bilgilere göre, ilk Ekim Bey, bir Türk doktoru...Araplar ona "Seyyit Hekim", Fransızlar ise "le toubip" dermiş. Zamanla onlar da hekim yerine "Ekim" demeyi tercih etmişler. Tezkire bu Türk doktoruna emanet edilmiş. İlk Ekim Beyden sonra torunu tezkireleri almış ve Mısır'a yerleşmiş. Batıda tezkirenin şifreleri çözüldükçe kendisine haber veriliyor, Ekim Bey de bir parça daha gönderiyor. Sonra bu gönderilen parçanın açıklanması için, bu parçanın rehberliğinde batıda bilimsel çalışmalar yapılıyor, kuramlar üretiliyor. Çalışmalar böyle böyle gidiyor. Bu parçalar bazen tıkanan bilimcilere gönderilip uyarılıyorlar. Ve önleri açılıyor. Bunun karşılığında sadece Müslüman olmaları isteniyor. Hans 90'larda bu Ekim Beyin Mısırlı bir Türk olduğunu söylüyor. Batı
Kolu
Bağdadî, batılı bilim adamları için hazırladığı "Hızır Tezkiresi'nin" girişinde, "Allah katından şimdiye kadar verilmiş olan en yüce bilimi almış olan mübarek bir zatın öğrencisiyim. Ondan aldıklarımı batılı cemaate emanet ediyorum. O bilgiler sizin pusulanız olacaktır. Onda zamanın efendisinin bilimin gelişmesi için ilâhî işaretlerini bulacaksınız." diyor. Buradan da Hızır Tezkiresinin amacının kehanet döktürmek değil, batıdaki bilimsel gelişmelere rehberlik etmek olduğu anlaşılıyor. Bunları anlamak ve macerayı birinci elden dinlemek sizi de heyecanlandırmayacak mı? İşte işin içinde olan biri olarak Hans, "Arzdan Arşa" dizisinde bütün bunları açıklıyor. Böylece, bize doğunun öldürdüğü Bağdadî'yi canlı ve aktif bir Teşkilat elemanı olarak tanıtıyor. Bana öyle geliyor ki, Bağdadî'yi batı etkinliği ile tanımak, teşkilatla ilişkisini sezmek için iyi bir başlangıç! Peki tezkirede sözü edilen bu "batılı cemaat"
kimdir? Nedir? Neyin nesidir? Yazar "Tarikat değil." diyor. Uluslar arası bir kuruluş ya da dernek ya da kulüp filan da sayılmamalıymış. "Sadece bir cemaattir." diyor. Bürosunu, merkezini arayan bulamazmış. "Zig-Zag, sadece bilim yoluyla Müslüman olan batılı bilim adamlarının sembolik bir ismidir." diyor. "Arzdan Arşa" dizisini okudukça anlıyoruz ki, 310 kişilik bir Zig-Zag profesyonel grubu var. Sonra asistan düzeyinde Zick-Zack grubu var. Bunlar o günkü tarih itibariyle 300 kişi olarak belirtiliyor. Bir de Sieg-Saga grubundan söz ediyor yazar. Bu grubun bir tür sempatizan grubu olduğunu anlıyoruz. Kelime Almanca'da "Zafer destanı" anlamına geliyor. Bütün ZİG-ZAG elemanlarının bir resmî çalışma yaptıklarını yani batılı bilim üretme merkezlerinde maaşlı bilim işçisi olarak çalıştıklarını, bir de grup için çalışma yaptıklarını anlıyoruz. Zig-Zag öğretisinden olmadığı halde her batılı Müslüman bilim adamının, grubun doğal üyesi olduğunu söylüyor yazar. Bunlara örnek olarak bazı isimler veriyor : Cousteau, Garaudy, Bucail, Feinberg, Hawking diyor. İngiliz ekolü gizliliği severken, Fransızların açıklığa özen gösterdiklerini söylüyor. Bu
arada 1987'lerde Hans bir sürpriz yapıyor ve tutup Türkiye'de ZİG-ZAG'ı
açığa çıkarıyor. Bir ZİG-ZAG üyesi olarak: "Hem
doğunun hem batının Rabbi'nin selamını batıdan
doğuya sevgi ile iletiyoruz! Bizler, milyarlık ümmet
yelpazesi içerisinde, batı sınırınızdan
itibaren tüm İslâm âleminde ülkenizin nüfusuna eşit bir
sayıyı temsil etmekteyiz. Bundan nicelik olarak haberdar
olmakla birlikte, nitelik olarak üç kişiden fazlasını
tanımadığınızı göreceksiniz; çünkü özellikle
doğu ile diyalogdan kaçınmak zorundaydık. Oysa sizleri
hep seviyorduk ve seviyoruz. Niçin
ilişkimiz böylesine alt düzeyde idi? Klâsik
oryantal Müslümanlık anlayışı, kısa zamanda
İslâm gerçeğini saptırmış, demokrasi ve
cumhuriyetten saltanatçılığa, bilim ve teknikten cahilliğe,
hak gerçeklerden peri masallarına dönüştürdüğü
İslâm'la birlikte geri kalmışlığını
omuzlamış, oryantal bid'atlarını (doğulu eklentilerini) Sünnetullah'a sokarak, taassupçu
din komünizmini gözde kılmış, ölü din liderlerinin
evini Allah'ın mabetleri ile özdeşleştirmiş, kin ve
kan davası güden mezhep liderlerine tapınma dönemini başlatmıştı.
Tapınacak tek Allah iken, kimi Rasulullah'a, kimi onun kuzenine tapınmaya yönelince, daha da alt bölünmelerle, öz çocuklarını sözde mürşit ve şeyhlere kurban edenlerin sapıklığına dönüştü." diyor. "Böylece biz de sizden ayrı kalmak zorunda kaldık, Bağdadî bunu gördüğü için ayrıca tâlimata bağlamıştı" demek istiyor. Son değerlendirmede anlaşılan o ki, Bağdadînin tâlimatıyla, batıda bir ZİG-ZAG bilim adamları grubu oluşturulmuş... Mehdî misyonu için muhteşem bir grup ve bilgi meydana getirilmiş. Grup hemen hemen bütün bilim dalları üzerinde çalışıyor ve Dünyanın en ileri bilgilerini oluşturuyor. Ellerinde gerçekten ileri bilgi birikimi ve teknolojik avantaj olduğuna kesinlikle ben de inanıyorum. Bu konuda sadece Aiberg'in Arzdan Arşa dizisini okumak yeterli. Von Aiberg'in kitaplarını bu Zig-Zag grubunun çalışmalarının bir meyvesi olarak değerlendirmek gerektiğini sanıyorum. Peki bir sembol olarak Zig-Zag ne anlama gelmektedir? Halidiye tarikatı'nın batılı bilim adamları kolu neden bu ismi almış? Yazar Zig-Zag'ın sözcük açıklamasını şöyle yapıyor: "Zig-Zag aslında Zez-Zağ'dır! Bu da Arş'ın en alt tabakasını göstermektedir. Burada "Levhi mahfuz" bulunur. Tüm bilgiler oradadır. Hızır bu katın hizmetlisidir ve aslında Zig-Zag bir cifir sembolüdür" diyor ve ekliyor : "Bu kelimenin Kur'an karşılığı Zil-Zal'dir" diyor. Zil-Zal'ın anlamı, dalgasal oluşlar, gelgitler, indi çıktılar ve Zig-Zag çizen dinamizmlerdir" diyor. Bir başka yönü, Allah'ın Zülcelâl ve Zahir isimlerinin karşılığı imiş. Bundan başka, Zem-Zem yani Zemin Zeman olarak da anlaşılmalıymış Zig-Zag, yani öteki adıyla Zez-Zağ. Telaffuz zorluğu nedeniyle batıya Zig-Zag olarak uyarlandığını söylüyor. Aslında "Z" Hızır'ın da simgesiymiş! Yazar bunları zahmet edip açıklama olarak veriyor ama, gördüğünüz gibi bunların da açıklanmaya ihtiyacı var! Anlaşılan o ki, Kur'ana bağlı muhteşem bir sembol dili de var ve bunu yazar çok iyi biliyor. Bu dil, pozitif bilim dünyasına da uygulanıyor ve böylece ortaya "Kur'anî bilimcilik" çıkıyor. Bu durum ilahiyatçılarda da pozitif bilimcilerde de büyük bir şaşkınlık yaratıyor. Hans ve söylemi karşısında, kafalarının içinde bir tür hava boşluğuna düşüyorlar, bilim ve bilgi adına tek bir karşıt söz söyleyemiyorlar, düştükleri dil felci çözülür gibi olunca da Hans hakkında kişisel karalamalara başlıyorlar.
Amaç
ne? Bu soru, çağrışımsız, havada bir soru olarak görünebilir. Aslında açık: "ZİG-ZAG'ın amacı ne?" diye soruyorum. Aslında soruyu şöyle sormak gerekiyor: Hızır bu Tezkire'yi neden yazdırmış? Bağdadî neden bir batı kolu oluşturmuş? Zig-Zag'la ne yapılmak isteniyor? Bu
soruların cevabına ulaşmak için, Tezkire'deki şu
ifade bize ipucu verebilir: "Doğudan mürşit çıkar
fakat batıda âlim olamadan batar. Batıdan ise âlim doğar.
O zaman batıdan Güneş de doğar!" "Doğunun
meyvesi tohuma kaçmış! Batının meyvesi tazedir." "Doğulu
mümin, malı olan ilmi kaybetmekten sabıkalıdır! Batıdakiler
bu kayıp ilmi bulacaklar."
Bu
ifadelerde "Güneşin
batıdan doğması"
ve "bilim"
iki ağırlık merkezini oluşturmaktadır. Güneşin
batıdan doğması... Bunun ne olduğunu, Müslüman coğrafyasında
yaşayan bir çok insan biliyor. Biliyor da o bildik hazımsızlık
içinde sağır kulağının üstüne yatıyor.
Bu açıkça, topun doğudan, özellikle de Müslüman Coğrafyadan
alınıp batıya atıldığının Bağdadî
tarafından da dile getirilmesidir. Necip
Fazıl Kısakürek "Başbuğ Velîlerden: 33"
adlı kitabında Bağdadî'ye ayırdığı bölümün
son paragrafında "63 yaşında Türkiye'de Tanzimat
Hareketi'nin başlamasına doğru doğu-batı
hesaplaşmasının bir türlü yerine getirilemediği
hayret ve tereddüt çığırının eşiğinde,
İslâm kubbesinin sönükleşen kandillerini Güneş
halifelerine ısmarlayarak, sonsuzluk tacını başlarına
geçirdiler!" diyor. "İslâm
kubbesinin sönükleşen kandilleri"... Bu deyime dikkat edin.
Sonra bir de şu: "Hayret ve tereddüt çığırı!"...
Yani batıyı fark edememenin bönlüğü... Ama Bağdadî
için durum hiç de öyle değil... Usta oyuna katılıyor.
Hem de topun batıya atıldığını söyleyerek...
"Yıldızı parlayacak olan batıdır!"
diyor. Bilim, teknoloji, siyasi üstünlük... Evet, batının...
Görüyor. Kem küm etmiyor. İtiraf ta etmiyor. "Evet, aynen
öyle!" diyor. Sonra oyuna katılıyor. Hızır
Tezkiresi ile yapılan şeylerden biri de batının
bilim yönünde desteklenmesi. Bilimsel kuramlar peşpeşe
gelirken, olası tıkanıklığı açmak üzere
oyuna katılıyor. Ama bu ne güç, bu ne potansiyel, bu ne
ileri görüşlülükse, oyuna katılıp, batıyı
destekleyip, sonunda oradan Mehdî'yi destekleyecek bir Hanif Müslüman
bilim adamı grubunu oluşturmayı akıl edebiliyor! Böyle
bir taktik, böyle bir oyun, bana pek beşerî görünmüyor! Şu
şimdilerde sırıtmaya başlayan planda hiç kuşkusuz
Hızır'ın parmağı var! Hızır'ın
parmağı demek, teşkilâtın panmağı demek...
Ve
Güneşin batıdan doğması... Hem medeniyet güneşinin
hem de İslâm güneşinin! Nasıl? Hangi araçla? Bilim ve
teknoloji yoluyla. Neden? Hans, "Bilim, Mehdînin sıfatıdır!" diyor. Bundan ne anlamalıyız? ZİG-ZAG ve Mehdî bağlantısının kurulmak istendiğini elbet... Daha sonra Hans açıkça şunları söylüyor: "... Zig-Zag öğretisi akıl-soruşturma yöntemi ile klâsik Müslümanları çağcıl Müslümanlara çevirmek, taklidi bıraktırarak tahkike, nakli bıraktırarak aklî yoldan Allah'a Sırat-el müstakim ile ulaştırmak amacındadır. Batıda altı milyonun yapılanması budur. Bu sayıyı oryantal bir milyar içinden Güneşin batıdan doğacağına inananlarla çoğaltmak ve Mehdî Resul bağlantısı kurmak üzere devralmaya çalışıyoruz. Çünkü, gelecekte, çağını yaşayanlar ile gelecekte geçmişi yaşayanlar (irtica) iki sınıf mümin birbirinin kanını içecek! Bu kan içmenin bir tek nedeni var : Mehdî, tek mezhep kurmak isteyecek. Fakat Mehdî karşıtı olan Süfyanilerin fukahası (âlimleri, fetva yetkilileri) kendi bid'atlarını koruyup 73 fırka ayrılıkçıları ile hep birlikte Mehdî ile savaşacaklardır." diyor. "Siz
sevgideğer okurların sırları kısmen bilmenize
karşılık, asıl okurlar, gelecekteki kuşaklardır.
Gelecekle ilgili bütün bilimsel
mimarî, bu Zig-Zag öğretisinde sunulmaktadır. Öğretinin amacı,
geleceğin Müslüman'ını şimdiden bilinçlendirmek,
bilgilendirmek, bilimde ve ümmetler yarışında öne geçirmek,
Hz. Mehdî'ye taraftar ya da açık düşman olanlara, yol ayırımındaki
son uyarıyı getirmektir. Gelecekteki
okurlar, bu iç savaşın işaretlerini görünce o Süfyanî'nin
zâlimliğine karşı taraftar bulmayı amaçladığımızı
anlayacaklardır. Zig-Zag öğretisi ilk ve son kez olarak, müminlerin hangi saftan olduklarını belirlemeleri için yazılmıştır. Kritik, çatal yol ağzındayız." diyor. Böylece Halidî misyonunu Mehdî misyonuna bağlıyor. Öykünün özeti budur. Şimdi
yukarıdaki soruları bir daha sorabiliriz. "ZİG-ZAG'ın
amacı ne?" Zig-Zag'ın
amacı, batıda bilimsel ve teknolojik gelişmeyi
destekleyerek hatta bazen rehberlik-öncülük ederek, batıda yürütülen
bilimsel çalışmalarla Hızır tezkiresini deşifre
etmek ve böylece, a)
İnsanlığın bilim ve teknoloji alanında sıçrama
yapmasını sağlamak. b)
Bu yolla insanlığı Mehdî'li günlere hazırlamak. c)
Mehdî'ye batıda bilimsel niteliği yüksek bir Hanif Müslüman
grubu sağlamak. Hızır
bu Tezkire'yi neden yazdırmış?
Gelecekte Müslüman Dünyası'na taze ve temiz kan sağlayarak
Mehdî misyonluğunu desteklemek için. Bağdadî'nin
hâlâ "Teşkilât Elemanı" olduğundan kuşku
duyuyor musunuz?
|