7) Bir Zig-Zag üyesi ve bir Kıyamet işçisi:

 

                                  HANS  VON  AİBERG



Anne Eva Weischild. Alman. Halktan bir kız. Baba, İsveç-Danimarka kraliyet akrabası. İkinci Dünya savaşında  öldürülmüş. Anlayacağınız, kökler Almanya, İsveç ve Danimarka'ya dağılıyor.  Annesi Hans'ı daha küçücük bir bebekken para karşılığında satıp başkasıyla evlenmiş. Oğlunu hiç aramamış. Negatif bir anne yani...Sonuç; var mı yok mu belli değil ama garip bir biçimde Almanlaşmış bir aile.

Üç-dört yaşlarında yüklü bir miras... Dadılar elinde din masalları ile geçen bir çocukluk. Sıkı bir Hristiyan disiplini... Yaşlar toparlanınca, anne babasını sormuş, baba diye İsa, anne diye Meryem ikonasını göstermişler. Biraz daha büyüyünce onların ana oğul olduğunu öğrenmiş ve bir daha yıkılmış. Bunun üzerine, Hans'ın mirasını yemekle meşgul olan amcası ile halası, kendilerini ana baba diye yutturmaya kalkmışlar. Onların sert saraylı disiplini çocuk olmayı yasaklamış Hans'a.

Yeni yetmeliğin sonlarına doğru İsveç'te lise eğitimi... Ve kafasında karıncalaşmalar.        

Alman-İsveç-Danimarka kökleri, milliyet ve vatan fikrinden uzak durmasına yol açıyor. Zorla dayatılmış Hristiyanlığa tepkiler başlıyor. Yeni yetmeliğin sonlarına doğru Hristiyanlığın çelişkilerini farketme... Hristiyanlığı bilim ve mantık dışı görme... Giderek soğuma ve düşmanlaşma... Maddeciliğe soyunma ama komünizmin köleci topluma gittiğini görme. Maddeciliğin "Öteye" inatla rest çekmesi, onu rahatsız etmiş. Bu yüzden doyurmuyor Hans'ı... Bunu Dünya dinleri, spritualizm ve doğu hikmeti ile ilgilenme izliyor. Bütün kötü giden koşullara karşın, içinde bilime ve matematiğe demirlemiş biri var. Bu yüzden, genç yaşta bilime, bilimselliğe ısınma... "Kozmopolit bir elit ve enteldim. Diğer insanlar tebamdı." diyor. Müslümanlık mı? Onlar barbar, yağmacı, talancı... Bakire düşkünü hepsi de..cariyeci... O yüzden Kur'ana uzak durmuş... Nereye kadar? Uzun bir tren yolculuğuna kadar.

İsveç'te Lisede iken, annesinin hayatta olduğunu söylemişler. Kendisini parayla satıp bir daha aramadığını da. Annesinin yeni evliliğinden 4 kız kardeşi olmuş. Bu kızlar gidip annesini görmesini istemişler. Bir gün İsveç'ten kalkıp Almanya'ya annesini görmeye gitmiş.  Kadın eve bile almamış. Otelde kalmasını söylemiş. "Buz gibiydi  (beni doğuran) evinde bile ağırlamayacaktı" diyor. O yıkımla otelde kalacağına, hemen İsveç'e okuluna dönmeye karar vermiş. Hiç oyalanmadan, hemen o gece geri dönmek istemiş. Bu dönüş sırasında, içinde acı çeken ve bir vatana, bir ulusa ve gerçek bir anneye, gerçek bir dine bağlanmaya, bilimle çatışmayacak bir Allah inancına susamış olan bir Hans vardır. Çok acılı, yıkık ve kırgındır. Gece uzun, acı uzun, yol uzun olacağa benzemektedir.

Koca vagonda bir kendisi bir de orta yaşta bir kadın vardır. Rahibe gibi giyinmiş, örtülü, yabancı bir kadın. Arada tapındığı hissini veren garip hareketler yapmaktadır... Merak edip, sormuş: "Ne yapıyorsun böyle?" Kadının cevabı "Seferî namazı kılıyorum!" İngilizce söylüyor bunu. Temiz bir İngilizce... Ve sonra kadın hem İngilizce hem Arapça bir Kur'an çıkarıp veriyor delikanlıya... Delikanlıda bir ılınma, bir ısınma... makul geliyor Kur'an. İncil'e göre çok makul... Bir çok yerde İsa'yı da övüyor. Hiç de sandığı gibi değil. Ardından Müfide hanıma ısınma. Bildik bir kadın değil o... Müşfik, derin, dolu ve dindar. Delikanlının kafasındaki seksüel ve şımarık meta kadın değil, anne... Dağlar gibi bir dişi yürek. Bu yürek, delikanlının içinde o acı çeken, bir vatana, bir ulusa ve gerçek bir anneye, gerçek bir dine bağlanmaya, bilimle çatışmayacak bir Allah inancına susamış olan asıl Hans'a dokunur ve onu kıpırdatır. Çünkü bütün bunların cevabının bu kadın olduğunu içi bilmektedir. Kadın bir ara, lâf arasında İngilizce "Oğlum!" deyiverir. İşte aradığı cevap buradadır: "Oğlum!"

Bildiğiniz "oğlum"dur bu! Hani Türk Müslüman'ına özgü... Harbici, sevecen, hesapsız, dost ve yakın ve sıcak... Ve işte böyle... Bir koca gönüllü Müslüman kadınının "Oğlum!" deyişi Hans'ı alıp götürür. Aşktan da öte bir şey başlar aralarında... Tarifsiz bir gönül bağı, tarifsiz bir yakınlık duygusu, tarifsiz bir bağlanma. Müfide Atalay... Çatlak toprağa düşen su... Çöle yağan yağmur... Bu buluşma, bu temas, yalnızca tren yolculuğu ile başlayıp bitmiyor elbet. Tam aksine sürüp gidiyor. Sonunda Hans'ın durumu iyice anlaşılıyor ve daha lisede iken Müfide Atalay onu üzerine "evlatlık" alıyor.

Bütün bu çalkantılı hayat içinde sürpriz bir şey var: Hans'ın kafası! O çok özel ve ne işse yıkılmıyor, yıpranmıyor. Başarılı bir öğrenci. Zeki de... Daha lise de matematik ilgisi ve başarısı göze batıyor. Evrene derin ilgi duyuyor. Açılır açılmaz evrene dikilmiş gözler yani. Böyle bir alt yapı ile gelmiş, Müslüman olmuş. Müslümanlığa yeni gelin gibi tutku ve coşku ile sarılmış. Girdiği yeni Dünya'nın tutkulu bir hayranı. Bu tutkulu hayranlıkla insan her türlü marjinalliği doğal bir şey gibi yapar. Kısa zamanda o da bu duruma düşmüş ve kafasına Kâbe'yi takmış. Kâbe'ye gitmek, oralarda bir tür Veysel Karânî olmak istemektedir. Bu arada "Müfide Anne" sevdasına, Türkçe sular seller gibi tabi.

"Aradığımı, artık İslamiyet’te bulmuştum. Kur’an’ı hıfz ettiğimde hayranlıkla gördüm ki, bilim adamının aradığı tüm gerçekler ve hedefler Kur’an’da yazılıydı. Evrenin yaratıcısı Allah, Kur’an yoluyla bilim adamlarına hedef gösteriyordu. İşte, "O"na teslim olmuştum" diyor ve şöyle devam ediyor: "Önceleri tek başına olduğumu sanıyordum. Fakat, benden önce ve sonra, pek çok ünlü Batılı bilim adamının aynı hidayet yolundan geçtiğini ve "Zig-Zag" adında bir cemaat oluşturduklarını sevinçle öğrendim. Ben ve benim gibi olanlar için, bu beklenmedik dönüşümün bir tek ortak paydası ve açıklaması vardı: Bu da, Allah’a hidayet yoluna aklen ve "tahkiken" ulaşma kerametinin bilimden gelmiş olmasıydı. Sayısı 300’ü geçen Batılı bilim adamı aynı kerameti yaşamış; kendilerinden başka, aileleri, öğrencileri ve ikna edebildikleri ile birlikte, bilim aracılığı ile İslamiyet’i seçmişlerdi. Demek ki, bu Dünya’dan Allah’ın zirvesine kadar gitmekte olan yol, bilimin ta kendisiydi." diyor.

Aiberg, Zig-Zag Grubu ile karşılaşmasını şöyle anlatıyor:

"Müslüman oluşumdan sonraki yıllar içersinde, genellikle Kur’an dışındaki İslâmî eserleri daha çok okuyup inzivaya çekildiğimi gören manevi annem Müfide Hanım kaygılanmaya başlamıştı. Bir gün, bana, "Önce Kur’an’ı oku! Korunmuş olan sadece Kur’an’dır. Eğer onu ihmal edersen, o da seni bırakır; Müslüman olduğunu sanırken, olmadığını görürsün" uyarısında bulundu. Gerçekten o güne kadar, içimdeki gerçek Allah aşkının yerine zamanla Hazreti Muhammed aşkının yerleştiğinin farkına varamamıştım. Sünnetleri coşkuyla, fakat Allah farzlarını sanki gönülsüz yapıyordum. Eğer ben bir Zig-Zag mensubu olmayıp sıradan bir Müslüman olarak kalsaydım, rahmetli annem Müfide Hanım’ı da dinlemeyerek, Hicaz’a yerleşmeyi ve orada Hazreti Muhammed’in yaşadığı gibi sade ve  bir bedevi gibi de düşük düzeyli bir hayat sürmeyi kafama koymuştum. Bunu yapmaya beni çeken şey, Kur’an’ın dışında okuduğum hadisler ve İslamî eserler olmuştu. Gerçekten, o hadislerin pek çoğunda, "Nerdeyse her şeyin günah olduğu, ancak bu tarzda yaşayanların cennetlik olacağı" yazıyordu.

Müfide Annem’le bu konuyu tartışarak bir Finlandiya yolculuğu yaptık. Dönüşte onunla vedalaşıp Hicaz çöllerine gitmeye kararlıydım. Finlandiya’ya gitmişken, oradaki Fin-İslâm cemaati ile görüşmeden olamazdı. Bu görüşme sırasında, annem beni onlara şikayet etti. Onlar da önce beni onaylayıp, gitmeden önce bir de oradaki batılı Müslüman bir grupla görüşmemi önerdiler ve acele bir randevu ayarlayıverdiler.    

Bu randevuda, İstanbul’da medrese öğretmenliği yapmış Norveçli bir bilim adamı ile buluştuk. Konuşurken, namaz saati geldiğinde, beni, kapısında "Sieg-Saga" yazılı bir mescide davet etti. Namazdan sonra, bu mescidde hayatımın en güzel söyleşilerinden birine tanık oldum. İslam’da bilimsel "yeniden yapılanma" görüşülüyordu. Söylenen her sözde bir hikmet ve ince bir düşünce vardı. "Allah" ismi sadece mescidin kubbesinde ve "Rasulullah" ismi de sadece çıkış kapısının üzerinde yazılıydı. Alıştığımız diğer isim ve sözlerin hiç biri yoktu. Bunu merak edip sorduğumda şu cevabı aldım: "Onlar kalbimizdedir, kalbimiz onların sevgisi ile yaşar. Ancak, mescitler asla birer puthane değildir. Estetik şeyler süslenebilir, ancak "uhrevi" süslenmez. Allah’ın adını yazmak, Allah’ın kendisi demek değildir. Dolayısıyla, "Allah" yazısını kıbleye koyup tapamayız. Rasulullah ise, Allah ile aynı kefeye konamaz, yanyana, eşit yazılamaz. Onun için, ismini çıkış kapısının üzerine yazdık. Diğer halifelere ve peygamberin ahfadına saygımız, sevgimiz sonsuzdur. Ancak, güzel bir yazı da olsa, bunlar ikona, put yerine geçer. Dinimizde buna yer yoktur."

Söylenenleri çok beğenmiştim. "Ne güzel fikirleriniz var" dediğimde, aldığım cevap o andan itibaren hayatımı değiştirdi: "Bunlar bizim değil; "Mevlana Halid-i Bağdadi"nin fikirleridir" demişlerdi. 

Bu mescitte yaptığım uzun söyleşiler görüşlerimi tümden değiştirdi. Artık Hicaz’a gidip yerleşme isteğimin yerini, yeniden yapılanmakta olan "bilimsel İslam gerçeği" almıştı. O sıralarda, Hazreti Muhammed’in bir gece rüyama girdiğini ve bana: "Naşıma gelmek istiyorsan, bildiğin yerdeyim. Bana gelmek istiyorsan, sancağımın, emanetlerimin olduğu yerdeyim" dediğini ayrıca belirtmeden edemiyeceğim (Aslında, rüyanın bir tanığı olamayacağı için, dinimizde böyle mükaşefekelere yer vermemek gerekir. Ancak, okurumun bana olan inancına güvendiğim için bunu yazmadan edemedim).

Kutsal emanetler İstanbul’daydı. Bu rüya, 23 yıldır İstanbul’da kalmam için bana köklü bir bahane olmuştu. Oysa, Bağdadi ve onun zamanımızdaki temsilcisi olan Zig-Zag mensupları, benim Müslüman bir ülkeye yerleşmeme karşıydılar. Bağdadi: "Batı’ya gidin" demişti. Müslümanlık Batı’da yayılmalıydı. Avrupa’daki Müslüman nüfusu son 150 yılda 6 milyonu bulmuştu. Bunun dört buçuk milyonunun kökeninde "Bağdadi" vardı. Müslüman bir ülkede Müslümanlığı yaymanın bir anlamı olamazdı; bu nedenle görüşlerinde haklıydılar. Bağdadi, Batılı Bilimsel Müslüman ile Doğulu Klasik Müslüman’ı birbirinden ayırmış, bir arada bulunmalarını yasaklamıştı. "Bilimin olmadığı yerde, zühd ve takvanın bizi arabesk miskinliğe ve taassuba düşüreceğini" sıkı sıkıya tembihlemişti. Bu yüzden, hiç bir Zig-Zag mensubu bir Müslüman ülkeye yerleşmiyordu. Ancak, bugüne kadar, "altı Zig-Zag mensubu", vasiyetleri gereği, İstanbul’daki Aşiyan Kabristanı’na defnedilmişlerdir. Bu vasiyetler, onların Müslüman kardeşliğine ne denli bağlı olduklarını göstermektedir.

Ben, ilk önce, hazırlık grubu olan "Sieg-Saga"ya; daha sonra, ana grup olan "Zig-Zag"a alındım. Zig-Zag mensupları, Türkiye’deki çalışmalarımla buraya gelen turistleri bile etkilediğimi biliyorlardı. Nitekim, o güne kadar 80 kadar yabancının Müslüman olmasında yardımcı olmuştum. Buna rağmen, kural dışı olarak klasik Doğulu Müslüman bir ülkede kalmamam gereği, Bağdadi’nin tartışılmaz vasiyetlerinden biriydi. Ancak, ben rüyamda gördüğüm Rasulullah’ın sözlerini benimsemiştim ve bu nedenle 23 yıldır bu ülkede kalmaktayım" diyor Hans.

 

 

 

 

 

önceki bölüm                               Kitap Ana Sayfa                                    sonraki bölüm