|
Soğuk Savaş'ın bitimi ve ABD'nin tek süper güç
olarak belirmesinin hemen ardından, Başkan George
Bush'un, Henry Kissinger'ın "sağ kollarından
biri" sayılan Ulusal Güvenlik Danışmanı
Brent Scowcroft ile tasarlayıp gündeme getirdiği
"Yeni Dünya Düzeni" kavramı çok tartışılır
oldu. Kimileri, bu yeni Düzen'de bir tür Pax Americana ummaya
başladılar. ABD'nin önderliğinde daha özgür ve
barışçı bir dünya kurulacağını
beklediler. Irak'ın Kuveyt'i işgalini cezalandıran
Körfez Savaşı ile başlayan sürecin, artık
dünyada zorbalık çağını büyük ölçüde
sona erdirdiğini duyurdular.
Fakat bu yeni Düzen, tartışma götürmeyecek bir
biçimde, üstte tarif edilen süslü tabloyu gerçekleştirmedi.
Evet, Soğuk Savaş bitmiş, ideolojik çatışmalar
büyük ölçüde geri kalmıştı ama dünyanın
belli bölgeleri, eskisine oranla çok daha fazla çatışmaya
sahne oluyordu. Bunun en belirgin örneği kuşkusuz
Bosna-Hersek'te yaşandı. 200 bin Müslüman, Sırp
saldırganlığının sonucunda yaşamını
yitirdi. Benzeri etnik çatışmalar daha başka bölgelerde,
ancak Azerbaycan, Çeçenya gibi örneklerde olduğu gibi özellikle
Müslümanların yaşadığı coğrafyalarda
da gerçekleşti.
Peki bu durumu nasıl yorumlamak gerekiyordu? Soğuk
Savaş'ın bitimiyle birlikte ABD önderliğinde
huzur ve barış dolu bir Yeni Dünya Düzeni kurulacağı
ilan edilmişken, eskiye göre çok daha fazla kan akmıştı.
Ve bu kanların önemli bir bölümü Müslüman kanıydı.
Bazı yorumlara göre, bu son derece normaldi, çünkü
Soğuk Savaş'ın bitmesi, sosyalizm ve kapitalizm
arasındaki uzun çatışmayı sona erdirmişti
ve artık birleşmiş olan modern dünyaya karşı
tek alternatif ve muhalefet İslam'dı. Yeni Dünya Düzeni,
bu yeni kutuplaşmanın bir ifadesiydi. Nitekim kısa
bir süre sonra Amerikalı stratejist Samuel Huntington
ortaya çıktı ve dünyanın gelecek yüzyılda
büyük bir "medeniyetler çatışması"na
sahne olacağını öne sürdü. Huntington'a göre,
artık ideolojiler ölmüş ve dinlerden kaynak bulan
medeniyetler çağı geri dönmüştü. En büyük
çatışmanın ise, Batı ve İslam
medeniyetleri arasında yaşanacağını
haber veriyordu. Huntigton'a göre, Müslümanların
Bosna-Hersek'te Batılılar'dan destek beklemelerinin de
bir anlamı yoktu. "Medeniyetler çatışması"
çoktan başlamıştı ve artık saflar
belirleniyordu. İslam dünyasının öteki bölgelerindeki
çatışmalara da dikkat çekmiş ve "İslam'ın
kanlı sınırları" olduğundan söz
etmişti. (Bu "kanlı sınırlar"dan
ise, Müslümanları sorumlu tutuyordu, temsilcisi olduğu
Batı medeniyetini temiz göstermek için.)
Bazı yorumcular ise Yeni Dünya Düzeni'nin pembe
tablosunu savunmaya devam ettiler. Onlara göre, ortada büyük
bir çatışma yoktu ve olmayacaktı da. Bosna'da ve
diğer İslam coğrafyalarında akan kanlar,
yerel bir takım saldırganlıkların sonucuydu
ve Yeni Dünya Düzeni'nin bir parçası değildiler.
Yeni Dünya Düzeni, bu olumsuzlukları ortadan kaldırmayı
amaçlıyordu.
Bu iki farklı yorum karşısında durup düşünmek
gerekir. Gerçekten yakın gelecekte Batı ve İslam
arasında bir çatışma yaşanacak mıdır?
Daha da önemlisi, Batı, bu çatışmayı gözönünde
bulundurarak şimdiden rakip tarafa kaşı eyleme mi
geçmiştir? İslam'ın "kanlı sınırlar"a
sahip olmasının nedeni bu mudur? Yeni Dünya Düzeni,
dünyaya barış ve adalet dağıtmak için mi
tasarlanmıştır? Yoksa bu süslü laflar arkasında
yeni bir cephe mi oluşturulmaktadır? Yeni Dünya Düzeni'ni
kurmaya soyunan medeniyet, kendinden olmayanlara, yani en başta
Müslümanlara karşı dostluk daveti mi, yoksa bir
"komplo" mu içermektedir. Bunlar çok kişinin
zihnini meşgul eden önemli sorulardır.
Ancak biz, bu soruları cevaplandırmak için farklı
bir yol izleyeceğiz. Eğer Yeni Dünya Düzeni'nin gerçek
içeriğini merak ediyorsak, öncelikle yapılması
gereken Yeni Dünya Düzeni'ni ilan eden medeniyeti tanımaktır.
Eğer bu medeniyetin kimliğini ve yöneticilerini doğru
tespit edebilirsek, niyetlerini, özellikle de karşı
tarafa yönelik niyetlerini daha iyi belirleyebiliriz.
Bugün pek çok insan Batı'yı çok iyi tanıdığını
iddia edebilir. Oysa dünya kimi zaman göründüğünden, gösterildiğinden
çok daha farklı olabilmektedir. Bu nedenle, Batı'yı
tanımak için, öncelikle Batı'nın resmi tarihini
ve resmi görüntüsünü aşmak gerekmektedir.
Resmi Tarih ve Resmi
Görüntü
Bir resmi, bir de gerçek tarihin olduğu herkesçe
bilinir. Resmi tarih, tarihi yazanların-daha doğrusu
yazdıranların-olayları istedikleri gibi
yorumlamalarından ve çarpıtmalarından doğar.
Bir ülkenin tarihini yazdıranlar, ki bunlar o ülkeyi yönetenlerdir,
kimi zaman tarihi resmi ideolojiyi sağlamlaştıracak
bir araç olarak görürler. Öyle ki iki ülke arasında geçmiş
olan bir savaşın, her iki ülkede de "zafer
bayramı" olarak kutlandığı durumlar
bile vardır: Her iki tarafın tarih kitapları da
savaşı kendilerinin kazandığını
yazmaktadır...
"Resmi"lik yalnızca tarih için değil,
bugün için de geçerlidir. Resmi tarihi tarihçiler yazarken,
resmi görüntüyü de devlet ve medya belirler. Buna, çoğu
ülkede çok sayıda medya kuruluşu olduğu ve
bunların farklı konularda farklı yorumlar yaptığı
noktasından yola çıkarak itiraz edilebilir. Ama
dikkat edilirse, medyanın büyük çoğunluğu,
aralarında başka konularda ne anlaşmazlık
olursa olsun, "düzen" konusunda konsensüse varmış
durumdadır. Düzene alternatif olanlar ise, dışlanırlar
ve belki daha da önemlisi güvenilir kaynak olarak kabul
edilmezler.
Ünlü Amerikalı dilbilimci ve siyasi yorumcu Noam
Chomsky, Necessary Illusions: Thought Control in Democratic
Societies (Gerekli İlüzyonlar: Demokratik Toplumlarda
Düşünce Kontrolü) adlı kitabında, medya
yoluyla düşünce kontrolünün nasıl yapıldığını
detaylarıyla anlatır. Chomsky'nin bildirdiğine göre,
en özgür ve demokratik toplum olarak bilinen ABD'de bile çok
etkili bir "düşünce kontrolü" vardır.
Amerikan devleti, özellikle yüzyılın başından
bu yana, totaliter yöntemler kullanmaktadır. ABD'nin yönetici
elitlerini buna zorlayan şey, toplumun pek çok konuda
kendilerinden farklı düşünmesidir. Özellikle dış
müdahale konularında Amerikan halkı geleneksel olarak
isteksizdir; oysa silah tüccarlarından uluslararası
şirketlere kadar pek çok güç merkezi ile birlikte (ve
onların desteğiyle) Beyaz Saray'da oturan politikacılar,
dış müdahaleyi çoğu kez bir zorunluluk olarak görürler.
Bu durumda ne yapılmalıdır? Elbette politika
halka rağmen oluşturulacaktır ama açık açık
totaliter olan devletlerde olduğu gibi, halkın kafasını
ezerek değil, propaganda yoluyla "rıza"sını
oluşturarak. Chomsky, "rıza üretme" olarak
adlandırdığı bu yöntemin çok sayıda
örneğini veriyor. Bazılarına kitabın
ilerleyen bölümlerinde değineceğiz.
Burada düşünülmesi gereken bir soru, bu resmi tarih
ve resmi görüntü kavramlarının ve bunlarla yapılan
düşünce kontrolünün hangi boyutlara kadar geçerli olduğudur.
Ülke boyutunda, sözkonusu kavramların, ülkeyi yöneten
elitlerden ve onların kurduğu düzenden kaynaklandığını
belirttik, gerçek tarih ve yorumları onların çarpıttığını
söyledik; ki bu zaten pek bilinmeyen bir şey değildir.
Peki resmi tarih ve resmi yorum dünya bazında da geçerli
midir? Bugün dünyaya egemen olan Batı uygarlığıdır.
Doğal olarak da bu uygarlığın, kurduğu
dünya düzeni için bir resmi tarih ve resmi yorum yaratma çabası
olmalıdır. Bu uygarlığı yönetenlerin,
egemenliklerini korumak ve sağlamlaştırmak, düzenlerini
ayakta tutmak için böylesi bir yol izlemesi doğaldır.
Ancak bu noktada biraz ürpertici bir gerçekle karşı
karşıya kalıyoruz. Eğer Batı uygarlığı
tarafından kurulmuş olan dünya düzeninin üretilmiş
bir resmi tarihi ve resmi görüntüsü varsa, bu, insanların
büyük kısmının zihnine etki ediyor demektir.
Mevcut dünya düzenini benimseyen insanlar, bu büyük telkinin
etkisi altına girmiş olmalıdırlar ve kendi
kendilerine de bu kapalı zihin sistemini yırtıp dışarı
çıkmaları oldukça zordur. Balıklar nasıl
suyun içinde yaşadıklarının farkında
değillerse, dünya düzeninin resmi tarihi ve resmi görüntüsü
ile aldatılmış olan insan da kapalı bir düzenin
içinde yaşadığını farkedemez.
Dolayısıyla insanın etrafındaki tüm
yalanlardan kurtularak gerçek dünyayı tanıyabilmesi,
kendi başına yapabileceği bir iş değildir.
Bu işi yapmak için "entellektüel" bir çabaya
giriştiğinde kullanacağı düşünce ve
araştırma yöntemleri bile aslında dünya düzeni
tarafından belirlenmiştir. Örneğin gerçek dünyayı
anlamak için yola çıkan bir insan, büyük ihtimalle
kurulu düzenin felsefi dayanaklarına başvurmadan
edemeyecektir. Aydınlanma çağının "akıl"
modeliyle düşünecek, pozitivist bilimsel metodolojiyi
kullanacak, kendisine empoze edilen mantık yapısını
ve değer yargılarını terkedemeyecektir. Bu
halde pek fazla mesafe kaydedemez.
Kısacası, eğer bir insan, kurulu dünya düzeninin
kendisine tanıtılandan farklı olduğunu düşünüyor
ve gerçeği arıyorsa, o düzenin kıstaslarını
kendisine rehber edinmemelidir.
Öyleyse, neyi rehber edinmelidir?...
Doğruyu Yanlıştan
Ayıran Bir Rehber
Zaten bütün tartışmalar bu noktada düğümlenir.
Dünyayı anlamaya çalışırken yol göstericimiz
nedir?... Aslında çoğu insan bu soru üzerinde hiç düşünmemiştir.
Onun rehberi toplumdur. Toplumdan öğrendiği doğrulara
ve yanlışlara göre değer yargıları oluşur.
Toplum, dünyanın düz olduğuna inanıyorsa, o da
öyle düşünecektir. Yamyam kabilesinde büyüyorsa, insan
eti yemeyi doğal karşılayacaktır. Nazi
Almanyası'nda Hitler'e tapınmayı haklı
bulacaktır. Kısacası, çoğunluğa uymak,
bir değer taşımamaktadır.
Dünyayı anlamak için, bir de toplumdan yüz çevirip
"dahi"lerin buluşlarına yönelinebilir.
İdeolojilerden medet umulup, ideologların düşüncelerine
bel bağlanabilir. Örneğin, Marx'ın tüm dünyanın,
hatta evrenin, nasıl oluştuğunu, hangi yasalara göre
işlediğini, geleceğinin ne olduğunu keşfettiğine
inanılabilir. Bu gidişatta, Marx'ın en büyük öğrencisi
olan Lenin'in "o muhteşem beyni", muhafaza edilip
"insanlığın istifadesi" için
saklanabilir.
Ama gün gelir ideolojiler çöker ve yanlış
oldukları anlaşılır. Ve Lenin'in beyni çöpe
atılır... Bu kaçınılmaz son, tüm
ideolojilerin başına gelecektir.
Çünkü, evren ve dünya hakkında ortaya doğru bir
kıstas koyabilmek için, tüm evrenin tüm bilgilerine
sahip olmak, tüm geçmişi ve geleceği bilmek
gerekmektedir. İnsanın böyle bir işin milyarda
birini bile başarmaktan çok uzak olduğu ortadadır.
Dolayısıyla, insan aklının ürettiği
ideolojiler, temelden çürük, hatta komik birer sistemdir. Bu
nedenle gerçek bir rehber, ancak insan-üstü bir kaynaktan
gelebilir. Tüm evreni, geçmişi ve geleceği bilen, hiçbir
şey bilgisinin ve gücünün dışında olmayan
insan-üstü bir kaynaktan...
Bu da, hiç şüphesiz Allah'tır.. Allah, her şeyi
yaratan, ilmi her şeyi kuşatan, geçmişi ve
geleceği bilendir. İnsanı yaratan ve onu şekillendiren
O'dur. İnsana gerekli olan herşeyi bilen ve onun için
en doğrunun ne olduğunun bilgisine sahip olan da
O'dur. Dolayısıyla güvenilir bir kıstas ve doğruyu
yanlıştan ayıran bir rehber ancak O'ndan
gelebilir. Gelmiştir de... Kuran, O'nun insanlara rehber
olarak gönderdiği kitabıdır.
Biz, Müslüman olmanın bir gereği olarak, herşeyi
olduğu gibi, dünyada kurulu olan düzeni de incelerken kıstas
ve rehber olarak Kuran'ı kullanacağız. Dünyayı,
resmi tarihe, resmi görüntüye, toplumun üzerinde ittifak
ettiği genel-geçer doğrulara ya da bir takım
ideolojilere göre değil, Kuran ayetlerine ve Kuran'ın
getirdiği düşünce metotlarına göre değerlendireceğiz.
Kuran'ı tanımayan bir kişi, bunun nasıl
yapılacağını anlamakta zorlanabilir. Bir
"din kitabı"nın, dünyanın politik yapısını,
hem de son derece yeni bir kavram olan Yeni Dünya Düzeni'ni
anlamak için temel kaynak olarak kullanılmasını
yadırgayabilir. Çünkü o, Kuran'ı asırlar önceki
insanlara seslenen ve dolayısıyla da bugünle fazla
bir ilgisi olmayan bir kitap sanmaktadır. Oysa gerçek böyle
değildir... Kuran, her döneme ve her topluma seslenen,
onları kavrayan ve açıklayan bir kitaptır. Onun
ilahi olmasının özelliğidir bu.
İmani konuların yanısıra, Müslümanın
karşılaşacağı toplum ve dünya modeli
de Kuran'da açıklanır. Çünkü Kuran, "muttakiler
(Allah'tan sakınanlar) için yol gösterici olan bir kitaptır"
(Bakara Suresi, 2) ve "herşeyin açıklayıcısı"
(Nahl Suresi, 89) olarak indirilmiştir. Dolayısıyla
bir müminin ihtiyaç duyacağı her yol gösterici
bilgi, hikmetli bir biçimde Kuran'da açıklanmıştır.
Mümin, davasının bir gereği olarak içinde
bulunduğu toplumu ve dünyayı da sosyolojik ve politik
yönden tanımak zorundadır. Bu nedenle Kuran, mümine
dünyanın politik ve sosyolojik yapısı hakkında
da çok önemli bilgiler ve işaretler verir.
Biz bu kitapta, kurulu dünya düzenini ve bu düzenin bir aşaması
olan Yeni Dünya Düzeni kavramını Kuran'ın verdiği
kıstaslara göre inceleyeceğiz. Çünkü Yeni Dünya Düzeni
ya da onun içeriği olan "medeniyetler çatışması",
Müslümanlarla yakından ilgilidir. Müslümanlara karşı
açılan bir cephe sözkonusudur. Müslümanları bu
denli birinci dereceden ilgilendiren bir konuda ise, bir Müslüman
için Kuran'dan daha önemli bir yol gösterici olamaz.
Kuran, Dünya, 'İsrailoğulları'
ve Düzen...
Madem dünyaya bakarken kıstasımız Kuran
olacaktır, o halde Kuran'ın dünyanın politik
durumu hakkında ne gibi bilgiler vermekte, ipuçları
aktarmakta olduğuna bakmamız gerekmektedir.
İşte bu noktada Kuran'da hemen göze çarpan "İsrailoğulları"
faktörüyle karşılaşırız.
Kuran'da, çok dikkat çekici bir biçimde, sürekli
olarak "İsrailoğulları"ndan söz
edilir. Allah Kuran'da, "İsrailoğulları"nın
en çok "dünya hırsı"na
sahip olan topluluk olduğunu (Bakara Suresi, 96);
kendilerini diğer insanlardan üstün gördüklerini (Cum'a
Suresi, 6); diğer insanların "mallarını
haksızlıkla yediklerini" ve onları
faiz yoluyla sömürdüklerini (Nisa Suresi, 161); peygamberleri
"öldürdüklerini" (Al-i İmran Suresi,
183); yeryüzünde savaş çıkarıp "bozgunculuğa
çalıştıklarını" (Maide
Suresi, 64); kendi soydaşlarını da öldürdüklerini
veya yurtlarından sürdüklerini (Bakara, 84-85);
"zalim" olduklarını (Bakara Suresi,
59); sıkça "ihanet"
ettiklerini (Maide Suresi, 13); İslam'a "kin
ve hınç" beslediklerini (Nisa Suresi, 46); Müslümanlara
karşı "düzen"
kurduklarını (Al-i İmran Suresi, 54); Müslümanlar
için "en şiddetli düşman"
olduklarını (Maide Suresi, 82); "küfre
sapanlarla dostluklar kurdukları"nı (Maide
Suresi, 80); insanlara "zulüm"
yaptıklarını ve onları "Allah'ın
yolundan" alıkoyduklarını (Nisa
Suresi, 160) bildirir.
Bu ayetler, bizlere, dünyanın politik, ekonomik ve
sosyolojik yapısı üzerinde "İsrailoğulları"
faktörünün çok önemli bir yeri olduğunu haber
vermektedir. Hele, Müslümanlar açısından, kendileri
için en şiddetli düşman olan ve dinlerine kin ve hınç
besleyen "İsrailoğulları"nın büyük
önem taşıdığına kuşku yoktur.
Bunların yanında hemen belirtmek gerek, Kuran,
"İsrailoğulları"ndan söz ederken "onların
hepsinin bir olmadığını" (Al-i
İmran Suresi, 113) da haber verir. "İçlerinde
aşırı olmayan (mutedil) bir ümmet vardır.
Onlardan çoğunun yapmakta oldukları ise ne kötüdür!"
(Maide Suresi, 66) ayetiyle tüm Yahudileri aynı safta değerlendirmenin
doğru olmadığını söyler.
Nitekim Müslümanlara düşen görev de İsrailoğulları'na
karşı düşmanca davranmak değil, aksine
onları barışa, adalete ve ortak bir imana çağırmaktır.
Allah Kuran'da, Müslümanlara, Kitap Ehli (Hıristiyan ve
Yahudiler) hakkında bir emir verir; onları "ortak
bir kelimede birleşmeye" çağırmak:
De ki: "Ey Kitap Ehli, bizimle sizin
aranızda müşterek bir kelimeye gelin. Allah'tan başkasına
kulluk etmeyelim, O'na hiç bir şeyi ortak koşmayalım
ve Allah'ı bırakıp bir kısmımız
bir kısmımızı Rabler edinmeyelim. (Ali
İmran Suresi, 64)
Biz de bu bakış açısıyla hareket ediyor
ve Yahudileri ortak bir kelimeye, barış ve adalete çağırıyoruz.
Ancak bunun yanında bir kısım Yahudilerin dünya
üzerinde yaptıkları-ve Kuran'da ve hatta Eski Ahit'te
işaret edilen-bozgunculukları gözler önüne sermeyi
de bir görev kabul ediyoruz. Bu kitapta bu görev yerine
getirilmektedir.
Kuran'da Yahudilerin dünya üzerindeki etkileri ile ilgili
ayetlerin birinde oldukça dikkat çekici bir bilgi verilir.
Allah Kuran'da İsra Suresi'nin başında yer alan
ayetlerde, Yahudilerin yeryüzünde iki kez "bozgunculuk çıkaracaklarını
ve büyük bir yükselişle yükseleceklerini"
bildirir:
Kitapta İsrailoğullarına
şu hükmü verdik: 'Muhakkak siz yer(yüzün) de iki defa
bozgunculuk çıkaracaksınız ve muhakkak büyük
bir kibirleniş-yükselişle kibirlenecek-yükseleceksiniz.
Nitekim o ikiden ilk-vaad geldiği zaman, oldukça zorlu
olan kullarımızı üzerinize gönderdik de (sizi)
evlerin aralarına kadar girip araştırdılar.
Bu yerine getirilmesi gereken bir sözdü. Sonra onlara karşı
size tekrar 'güç ve kuvvet verdik', size mallar ve çocuklarla
yardım ettik ve topluluk olarak sizi sayıca çok kıldık.
Eğer iyilik ederseniz kendinize iyilik etmiş olursunuz
ve eğer kötülük ederseniz o da (kendi) aleyhinizedir.
Sonuncu vaad geldiği zaman, (yine öyle kullar göndeririz
ki) yüzlerinizi 'kötü duruma soksunlar', birincisinde ona
girdikleri gibi mescid (Kudüs)e girsinler ve ele geçirdiklerini
'darmadağın edip mahvetsinler'. (İsra Suresi,
4-7)
Ayetlerin ifadesine göre, Yahudilerin birinci "bozgun
ve kibirli yükseliş"lerinin ardından, Allah
onların üzerine güçlü bir ordu göndermiş, bu ordu
Kudüs'e girmiş ve mescidi (Kudüs'teki Süleyman Tapınağı)
darmadağın etmiştir. Bu ayette anlatılan Tapınak'ın
birinci yıkılışı ve birinci sürgün,
Yahudilerin MS 70 yılında Romalılar tarafından
Kudüs'ten sürülmelerinin karşılığıdır.
Bu olay, Yahudilerin Hz. Yahya'yı öldürdükleri ve Hz.
İsa'yı da öldürmek için tuzak kurdukları dönemin
hemen ardından, yani "kibirli bir yükseliş ve
bozgunculuk" hareketinin ardından gelmiştir.
İsrailli tarihçi Moshe Sevilla-Sharon, ayetin ifadelerine
uygun olarak gelişen yıkım ve sürgün olayıyla
ilgili bazı bilgileri şöyle veriyor:
Romalıların kumandanı Titus kısa süre içinde
tüm İsrail ülkesini ele geçirdi ve 70 yılının
ilkbaharında Kudüs'ü sardı... Titus şahsen
kuvvetlerinin başına geçip dört lejyonla saldırıya
başladı. Kısa süre içinde Kudüs'te açlık
başgösterdi, silah ve insan gücü azaldı. Romalılar
Mayıs ayında surların bir bölümünü yıktılar
ve bazı noktalardan kente girdiler. Bununla birlikte 'evden
eve' savaş bir ay daha sürdü ancak Kudüs 9 Av 70 (Taşa
be Av) tarihinde düştü. Son kalan Yahudi kuvvetleri Büyük
Tapınak çevresinde mevzilendilerse de, aynı gün
Romalılar bu engeli de aşarak Büyük Tapınak'ı
yıktılar ve burada kalan Yahudileri katlettiler.
Birinci bozgunculuk ve yükseliş döneminin sonu budur.
Peki acaba ikinci bozgunculuk ve yükseliş dönemi ne
zamandır? Bu sorunun cevabını vermeden önce,
konuyu Yahudi kaynaklarından inceleyelim. Acaba Yahudiler,
kendileri, bir "yükseliş dönemi" kavramına
sahipler mi?
Yahudi İnancındaki
'Yükseliş': Mesih Beklentisi
70 yılında Filistin'den sürülmelerinin ardından,
Yahudiler için "diaspora" dönemi, yani İsrail
toprakları dışındaki dönem başladı.
Çeşitli ülkelere dağıldılar. Gittikleri
her ülkede azınlık konumundaydılar. Hıristiyan
dünyası, onlara fazla sempati göstermiyordu. "İsa'nın
katilleri" sıfatını kazanmışlardı
bir kez. Bu ortamda, Yahudiler arasında, eskiden beri
kutsal metinlerde yer alan bir konu gittikçe önem kazanmaya başladı.
Bu, bir gün bir "Mesih"in geleceği ve
Yahudilerin onun önderliğinde Filistin'e geri dönecekleri
inancıydı. Mesih'in gelişi, asırlar boyu
Yahudi gettolarında en çok konuşulan ve beklenen
kehanet oldu. Her gün düzenli olarak, Mesih'in gelişi için
dua edilirdi. Mesih inancı, güçlenerek devam etti.
"Yahudi Ansiklopedisi" Encyclopaedia Judaica, konuyla
ilgili olarak şu bilgileri veriyor:
Hahamların düşüncesine göre, Mesih, insanlık
tarihinin en üst noktasında, İsrail'i kurtaracak ve yönetecek
olan kraldır. Bu şekilde, Tanrı'nın Krallığı,
kurulmuş olacaktır... Mesih, İsrail'in düşmanlarını
yenecek, Yahudi halkını yeniden topraklarına kavuşturacak,
onları Yehova'yla yakınlaştıracaktır.
Bir peygamber, savaşçı, hakim, kral ve Tevrat öğreticisi
olacaktır... Hahamlar, Mesih'in Davud'un soyundan geleceğine
inanırlar.
Yahudi öğretisinin temel taşlarından biri
olan Mesih inancı, görüldüğü gibi, İsrailoğulları'nın
yükseliş beklentisidir. Kuran ayetinde "İsrailoğulları'nın
yükselişi"nin yeryüzünde bozgunculuk (anarşi,
adaletsizlik, dejenerasyon, şiddet, zulüm vb.) çıkarmakla
paralel olduğu vurgulanıyordu. Acaba, Yahudilerdeki
Mesih inanışı, bu "bozgunculuk"
boyutunu da içeriyor mu?
Yahudi kaynakları, Mesih'in gelişinin Yahudiler için
bir kurtuluş olduğunu söylerler ama bu "kurtuluş"un
Yahudi olmayanlar için ne anlama geldiği üzerinde pek
durmazlar. Mesih, Yahudileri "kurtarırken" diğer
milletleri ve dinleri ne yapacaktır? Bunun cevabını
önce Yahudi kaynaklarında diğer millet ve dinlere nasıl
bakıldığında aramak gerekiyor. Bu
kaynaklardan en önemlisi Eski Ahit (Tevrat)tır. Eski
Ahit'e göre, Yahudiler diğer tüm halklardan üstün ve
"seçilmiş" bir halktır. Yeryüzünün gerçek
sahipleri onlardır ve yeryüzünü yönetme hakkı da
onların elindedir. Bu konudaki yüzlerce Tevrat hükmünden
birkaçı şöyledir:
Siz Allahınız Rabbin oğullarısınız...
Çünkü sen Allah'ın Rabbe mukaddes bir kavimsin ve Rab
yer üzerinde bütün kavimlerden üstün olarak kendisine has
bir kavim olmak üzere seni seçti.... Ve onlardan nefret ettim.
Fakat size dedim: Siz onların topraklarını miras
ola rak alacaksınız ve ben size onu mülk olmak üzere
vereceğim, ben sizi milletler den ayırt eden Allahınız
Rabbim Ben dedim. Siz ilahlarsınız ve hepiniz yüce
olanın oğullarısınız. Kalk ey Allah
yeryüzüne hükmet. Zira milletlerin hepsine sen varis olacaksın.
Bu "yeryüzüne hükmetme" hakkını tanımayanlar,
"Tanrı'nın seçilmiş kavmi"ne karşı
gelmiş olurlar ki, cezalandırılmaları
gerekir. Ceza, şiddetle olur. Bir M. Tevrat ayetinde şöyle
denmektedir: "İşte benden ve miras olarak sana
milletleri, mülkün olarak yeryüzünün uçlarını da
vereceğim. Onları demir çomakla kıracaksın;
bir çömlekçi kabı gibi onları parçalayacaksın."
Bu durumda Mesih'in yapacağı da bu inanışın
gereklerini yerine getirmek, yani diğer millet ve dinlerin
Yahudilere boyun eğmesini sağlamaktır. Kabul
etmeyen, ayetlerdeki yöntemlerle, cezalandırılacak ve
yola getirilecektir...
Yahudi kaynakları, başta belirttiğimiz gibi
Mesih'in bu misyonundan pek söz etmezler. Biraz söz eden bir
tanesi, The Universal Jewish Encyclopedia, Mesih'in diğer
milletleri ne yapacağını şöyle bildiriyor:
"Mesih geldiğinde diğer milletler ya fethedilecek
, ya imha edilecek ya da dinlerinden döndürüleceklerdir.
Ama sonları ne olursa olsun, o tarihten sonra İsrail için
sıkıntı kaynağı olmaktan çıkacaklardır."
Kısacası Yahudilerin beklediği Mesih, Kuran'da
sözü edilen "bozgunculuk" hareketini en üst noktada
uygulayacak kişidir. Kimileri, sözkonusu Mesih düşüncesinin
Yahudi dininin içinde önemli bir yer tutmayan ve yalnızca
bazı Yahudi grupları tarafından savunulan bir
inanç olduğunu sanabilir. Mesih inancı, Yahudi
dininin temel taşlarından biridir ve dinlerine bağlı
olan tüm Yahudilerce büyük bir bağlılıkla
korunmaktadır. Yahudi geleneğinin en büyük
isimlerinden olan Haham Maimonides, Mesih inancının
Yahudiliğin temellerinden biri olduğunu ve Mesih
gelince diğer milletlerin Yahudilere boyun eğeceğini
bildirir:
Maimonides, Mishne Torah (İkinci Tevrat) adlı
eserinde, Davud'un soyundan bir kişinin bir gün eski Krallık'ı
kuracağını ve Yahudileri zafere kavuşturacağını
yazar. Buna göre bu kişi, diasporaya dağılmış
olan Yahudileri Kutsal Topraklar'a döndürecek ve Tapınak'ı
yeniden inşa edecektir. Dolayısıyla, Tevrat'ın
yasaları, Tapınak'la ilgili olanlar da dahil olmak üzere,
yeniden Kutsal Topraklar'da uygulanmaya başlayacaktır.
Ve sonunda bütün milletler, Yahudilerin 'Tanrı'nın Oğulları'
olmaktan gelen üstünlüklerini kabul edecektir... ...
Maimonides şöyle der: 'Mesih'in gelişine tam bir inançla
inanıyorum. Ne kadar geç kalırsa kalsın, her gün
onun gelişini bekliyorum'... Mesih'in gelişi kuşaklar
boyunca ertelenmesine ve onbir yüzyıldır diasporanın
sürmesine rağmen, Maimonides son derece kararlıydı.
Mesih ile ilgili şu hükmü veriyordu: 'Mesih'e inanmayan,
hatta onun gelişini sabırsızlıkla beklemeyen
kimse, yalnızca resullerin haberlerini değil, tüm
Tevrat'ı da yalanlamış olur'.
Peki Mesih ne zaman gelecektir? Bu kuşkusuz önemli bir
sorudur ve binlerce yıllık Yahudi tarihinin de en önemli
konularından biridir. Öyle ki, Yahudi tarihinde çok sayıda
"sahte Mesih" yer alıyor. Bu kişiler gözlenen
vaktin geldiğini ve kendilerinin beklenen Mesih olduklarını
öne sürerek Yahudi cemaatlerinde dalgalanmalar yaratmışlardır.
Ama bu Mesihler'in "sahte"liklerinin en açık göstergesi
Filistin'e dönüş ve Kudüs'ü ele geçirme operasyonunu
başaramamış olmalarıdır.
Ama bugün, Yahudiler, ilk sürgünden 19 yüzyıl sonra
Filistin'e dönmüş ve Kudüs'ü almış
durumdalar! İşin en ilginç yanı da, Yahudi önde
gelenlerinin, bu dönüşü, yani İsrail Devleti'nin
kuruluşunu Mesih inancına paralel olarak yorumlamaları.
Bu, hem Mesih inancının günümüz Yahudileri arasında
da ne denli güçlü olduğunu gösteriyor, hem de Mesih'in
gelişi ile ilgili olarak hangi tarihlerin beklendiğini
ortaya koyuyor. Encyclopaedia Judaica, İsrail Devleti-Mesih
inancı paralelliğini şöyle bildiriyor:
Geleneksel (ortodoks) düşünceye göre, Mesih, Davud'un
soyundandır. Kudüs'te hükmedecek ve Tapınak'ı
yeniden inşa edecektir. Çoğu ortodoks haham, ilk başta
Siyonizme karşı çıkmış, bu akımın
tanrısal olan kurtuluş yerine tümüyle insan yapımı
bir kurtuluş öngördüğünü öne sürmüştü.
Fakat, İsrail Devleti'nin kurulmasıyla birlikte,
ortodoksinin genel görüşü, İsrail'in 'Mesih'in gelişinin
başlangıcı' olduğu şekline dönüştü:
Yani Tanrı'nın yönlendirmesi ile insanların
kurdukları yapı, Tanrı'nın doğrudan müdahalesi
ile gerçekleşecek olan Mesihi dönemin hazırlayıcısı
olacaktı. Ortodoks hahamlar arasında, çağımızdaki
olayları Mesih'in gelişinin
ışığında değerlendirme yöntemi de
çok yaygındır. Öyle ki, M. Kasher, Eski Ahit'teki
'Ve ay kızaracak ve güneş utanacak; çünkü orduların
Rabbi Siyon dağında ve Yeruşalayim'de (Kudüs)
krallık edecek; onun ihtiyarları karşısında
da izzet!' ayetinde yer alan kehanetteki ayın inişini,
İsrail Devletinin kurulması olarak yorumlamıştır.
Üstteki alıntıdan da anlaşıldığı
gibi Yahudilere göre, İsrail Devleti'nin kurulması
ile birlikte Mesih'in gelişinin ön şartları hazırlanmış
olmaktadır. Bu inanca göre, "insani" çabayla başlayan
bu süreç, "ilahi" bir gelişme olan Mesih'in
gelişi ile devam edecektir. Ancak bu "mutlu son"a
varılabilmesi için Yahudilerce Mesih'in gelişinden önce
yapılması gereken ve Mesih'e ortam hazırlayacak
olan üç misyon vardır. The Universal Jewish Encyclopedia
bu misyonları şöyle anlatır:
Siyasi Siyonizmin ortaya çıkması ile birlikte
Haham Hirsch Kalischer tarafından geliştirilen teori
diğer hahamlarca da kabul gördü. Buna göre, Mesih'in dönüş
süreci, doğal olaylarla başlayacaktı:
Yahudilerin Filistin'e yerleşme isteği ve diğer
milletlerin gönüllü olarak bu işe yardım etmesi
ile. Mesih'in ortaya çıkışı ve vaadedilen
mucizelerin gerçekleşmesi için gereken şartlarsa
şunlardı: Kutsal Topraklar'da büyük ve yeter sayıda
Yahudinin yerleşip devlet kurulması, Kudüs'ün ele geçirilmesi
ve Tapınak'ın yeniden inşa edilmesi.
Bu üç şartın birincisi olan Kutsal Topraklar'daki
Yahudi nüfusunun arttırılması, Siyonist
hareketin önderleri tarafından bu yüzyılın başından
beri uygulanmaktadır. Devlet ise 1948'de kuruldu. İkinci
şart, yani Kudüs'ün ele geçirilmesi, 1967'deki Altı
Gün Savaşı'nda yerine getirildi. 1980'de Kudüs
"İsrail'in ebedi başkenti" ilan edildi...
Dolayısıyla, Mesih'in gelişini sağlayacak
misyonlardan geriye bir tek Tapınak'ın yeniden inşa
edilmesi kaldı. 19 yüzyıldır yıkık
olan ve sadece tek duvarı ayakta kalan Tapınak, ilk
bozgun döneminin ardından gelen yıkılışın
anısına, Yahudiler tarafından Ağlama Duvarı'na
dönüştürülmüş olan Süleyman Tapınağı.
"Peki Tapınak'ı inşa etmek zor birşey
midir?" sorusu akla gelebilir hemen. Öyle ya, İsrailliler
için bir Tapınak inşa etmenin zorluğu nedir?
Zorluk, Tapınak'ın inşa edilmesinde değildir.
Eski Tapınak'ın bulunduğu alan üzerinde bugün
iki İslam mabedi durmaktadır: Mescid-i Aksa ve Kubbet-üs
Sahra. Tapınak'ın yapılabilmesi için bu iki
mabedin de yıkılması gerekmektedir. Pürüz dünya
Müslümanlarıdır. Onlar, varoldukları sürece,
İsraillilerin bu iki mescidi yıkmalarına izin
vermemektedirler...
Tüm bu incelediğimiz bilgilerden, Kuran'da anlatılan
"İsrailoğulları'nın ikinci yükselişi"
olayının içinde bulunduğumuz çağa baktığı
anlaşılıyor. Yahudiler 19 yüzyıl süren sürgünün
ardından Kutsal Topraklar'a dönmüş, "Mesih'in
ayak sesleri"ni dinliyorlar. 19 yüzyıldır ilk
kez bu kadar "yükselebilmiş" durumdalar. Dünya
üzerinde, ünlü lobileri sayesinde ne denli etkin oldukları
biliniyor. Ortadoğu'da uyguladıkları şiddet,
Balkanlar'dan Filipinler'e kadar uzanan coğrafyada anti-İslam
hareketlere verdikleri destek ya da Latin Amerika'dan Afrika'ya
Üçüncü Dünya'da faşizme yaptıkları yardımlar,
"bozgunculuk" çıkardıklarının açık
birer göstergesidir. Bu kitabın ilerleyen bölümlerinde sözkonusu
bozgunculuğu ayrıntılı bir biçimde
inceleyeceğiz.
Peki günümüze denk düştüğü anlaşılan
bu "yükseliş"in, Yeni Dünya Düzeni kavramı
ile ilgisi nedir? Yeni Dünya Düzeni, bu "yükselişle"
ne kadar ilgili, hatta ne kadar paraleldir?
Kitap boyunca bu sorunun cevabını inceleyeceğiz.
Kabala, Sefirot ve
Tarihle Oynama Sanatı
Kuran'da anlatılan "ikinci yükseliş"in,
Yahudi literatüründe yer alan Mesih'in dünyaya gelişi
projesinin karşılığı olduğunu
inceledik. Burada, Yahudi literatüründe bu inançla yakından
ilgili olan bir başka konu kendiliğinden gündeme
geliyor: Kabala.
Kabala, İbranice'de "Gelenek" anlamına
gelir. Yahudi ruhbanlarının, asırlardır
birbirlerine aktardıkları ve Kutsal Kitap'ın
"gizli anlamları" ile ilgilenen bir tür okültizm
ve mistisizm yöntemidir. İsrailli tarihçi Moshe
Sevilla-Sharon Kabala'yla ilgili olarak şunları yazar:
Ortaçağ'ın zulüm rejimleri baskılarını
arttırdıkça, birçok Yahudi gerçek yaşamdan
elini eteğini çekmeye ve kendilerini, evrenin büyük sırları
hakkında spekülasyonlara vermeye başladılar...
Bu dönemde yazılan Yaradılış Kitabı
(Sefer ha Yetsira), Yahudi mistik düşüncesinin büyük
eseri olan Kabala'nın başlıca kaynaklarından
oldu... Bu mistik patlama İspanya'da meydana geldi ve
gizli, esrarlı 'bilimlere' merak saran mistiklerin itişiyle
durmadan genişledi. Mistik isyanın başlıca
eseri Zohar Kitabı oldu. Bu eser Rabbi Şimon Bar
Yohay'a atfedilmekle birlikte, büyük bir ihtimalle, XIII. yüzyılın
İspanyalı bilginlerinden Moşe de Leon tarafından
yazıldı. Tevrat'ın ilk beş kitabının
ve diğer bölümlerinin mistik bir yorumu olan Zohar,
Tora'da bulunan ve 'herkesin anlamadığı' birtakım
gizli kavramları açıklama amacını güttü...
Aslında ilk kez Babil'de gelişmesine rağmen
Ortaçağ'daki diaspora döneminde daha da güçlenen
Kabala'nın en önemli özelliği ise, Mesih inancıyla
yakından ilişkili olmasıydı. Sevilla-Sharon
şöyle diyor:
... Kabala edebiyatının gelişmesi, Mesih'in
geleceği inancıyla yakından ilişkilidir.
Bilindiği üzere, bu inanca göre, Mesih Büyük Kurtarıcı
geldiğinde İsrail ulusu sürgünden kurtulacak, İsrail
devleti yeniden kurulacaktır... Hıristiyan çevrenin
baskıları karşısında da Yahudiler,
Kabala'nın karanlık ve esrarlı felsefesi dışında
sığınacak yer bulamamışlardı.
Yahudi bilginlerin o zamanki yaklaşımına göre,
ulusun nasıl izah edileceği bile bilinmeyen bu kötü
kaderi, ancak 'gizli bilimlerin' yardımıyla aşılabilirdi.
"Ulusun kötü kaderini 'gizli bilimlerin' yardımıyla
aşmak"... İşte Ortaçağ Avrupası'ndaki
Kabalacı hahamların amacı buydu. "Kötü
kaderin" aşılması, Mesih'in dünyaya gelişi
anlamını taşıyordu. Kabala'nın asıl
amacı, işte bu büyük rüyayı gerçekleştirmekti.
The Universal Jewish Encyclopedia şöyle yazar:
"Pratik Kabala'nın temel amacı Mesihin dünyaya
gelişini sağlamaktır. Kabala'ya göre, bu amaca
ulaşmak için, kişisel yoğunlaşma, derin
dua-konsantrasyon ve çile egzersizleri ile çalışılmalıdır..."
Ortaçağ Avrupası'nın Yahudiler üzerinde oluşturduğu
baskı ve kısıtlamalar, Mesih'in gelişi
konusunun tümüyle Kabalistik bir faaliyet haline gelmesiyle
sonuçlandı. Öyle ki, Yahudilerin İsrail'e yeniden dönebilmeleri
için asırlardır sürdürülen "tikkun" duası
da, Ortaçağ'la birlikte Kabala'yla özdeşleşti.
Tikkun, son derece sapkın bir Allah inancı içeriyor,
Yahudileri İsrail'den sürdüğü ve kendi Tapınak'ını
yıktığı için kendi kendine isyan eden
Yehova'dan söz ediyordu:
Tikkun Hazot: (İbranice geceyarısı duası)
Tapınak'ın yıkılışının
anısına ve İsrail topraklarına geri dönüş
için özellikle tam gece yarısı yapılan dua. Bu
gelenek, hahamların Tanrı'nın da benzer şekilde
Tapınak'ın yıkılışını
nedeniyle yas tuttuğunu kabul etmesiyle başladı...
Hahamların söylediğine göre, Tanrı, geceyarısı
'oturuyor ve bir aslan gibi kükrüyor' ve şöyle diyordu:
'Çocuklarıma öfkeyle doluyum, onların günahları
yüzünden kendi Tapınak'ımı yıktım ve
onları diğer milletlerin arasına dağıttım.'
Isaac Luria döneminde bu gelenek, Kabalistik çalışmalarla
iyice özdeşleşti ve kurallaştırıldı.
Kısacası Kabalacılar'ın amacı
"Mesih'i dünyaya döndürmek"ti. Bunun için çeşitli
"gizli bilim"lerden yararlanılmalıydı.
Kabala, bu gizli bilimlerin yöntemini açıklayan ama yalnızca
"anlayanlara" açıklayan bir Gelenek'ti.
"Gizli bilimlerle uğraşmak, bunun için yoğun
ayin ve trans yöntemleri kullanmak..."; bu tanımın
bir diğer ifadesi büyü yapmaktır. Acaba Kabala büyü
sanatı mıdır?
Bu sorunun cevabını ararken, Yahudilerle ilgili önemli
bir Kuran ayetiyle karşılaşırız.
Kuran'da, Yahudilere, Babil'delerken, özel bir "büyü
ilmi" öğretildiği, fakat Yahudilerin bunu
"hayır" değil, "şer" yolda
kullandıkları bildirilir:
Ve onlar (Yahudiler), Süleyman'ın mülkü
(nübüvveti) hakkında şeytanların anlattıklarına
uydular. Süleyman inkâr etmedi; ancak şeytanlar inkâr
etti. Onlar, insanlara sihri ve Babil'deki iki meleğe
Harut'a ve Marut'a indirileni öğretiyorlardı. Oysa o
ikisi: 'Biz, yalnızca bir fitneyiz, sakın inkâr etme'
demedikçe hiç kimseye (bir şey) öğretmezlerdi.
Fakat onlardan erkekle karısının arasını
açan şeyi öğreniyorlardı. Oysa onunla Allah'ın
izni olmadıkça hiç kimseye zarar veremezlerdi. Buna rağmen
kendilerine zarar verecek ve yarar sağlamayacak şeyi
öğreniyorlardı. Andolsun onlar, bunu satın alanın,
ahiretten hiçbir payı olmadığını
bildiler; kendi nefislerini karşılığında
sattıkları şey ne kötü; bir bilselerdi. (Bakara
Suresi, 102)
Ayet, Yahudilerin Hz. Süleyman'ın saltanatını
büyü yolu ile kurduğunu iddia ettiklerini, oysa Hz. Süleyman'ın
böyle bir şey yapmadığını bildiriyor.
Bunun ardından, Babil'deki iki meleğin Yahudilere büyü
ile ilgili bazı şeyler öğrettiklerini ama bunu
inkar için kullanmamaları gerektiğini söylediklerini
anlatıyor. Buna rağmen, Yahudilerin bu ilmi kötülük
yolunda kullanmaya başladıklarını ve tümüyle
bu işle ilgilendiklerini haber veriyor.
Bundan çıkan sonuç şudur: Babil'de, Yahudilere büyü
(bu büyünün içeriği tam belli değildir, cinleri
kullanmak ya da benzeri bir şey olabilir) ile ilgili bazı
gizli bilgiler verilmiş, fakat onlar bunu Allah'a başkaldırmak
ve insanlara zarar vermek yolunda kullanmışlardır.
Bu ilmin Babil'de verilmiş olması ise çok ilginçtir:
Çünkü Babil, Kabala'nın da çıkış
yeridir. Aslında Kabalistler, Kabala geleneğinin
tarihin başından beri sürdüğünü iddia
ederler; ancak Kabala'nın ilk yazımı sürgün döneminde
Babil'de yaşayan Simeon Ben Yohai tarafından gerçekleştirilmiştir.
Diaspora döneminin başlaması ve Yahudi merkezinin doğudan
batıya kaymasıyla birlikte, Kabala'nın merkezi de
değişmiş, Kabalistik çalışmalar
Babil'den İspanya'ya ve diğer Avrupa merkezlerine kaymıştır.
İspanya'da ise Kabala geleneğine yeni bir boyut
daha eklendi. Burada, 13. yüzyılda yazılan ve
Kabala'nın en önemli kitabı haline gelen Sefer
ha-Zohar doğdu. Zohar'la birlikte de Sefirot kavramı.
Sefirot, aslında bir tür şemaydı. Kabalacılar,
Sefirot'un Tanrı Yehova'nın "yansıma şekli"
olduğuna inandılar. Bu mistik doktrine göre, bütün
herşey Sefirot'a göre yaratılıyordu. İnsanın
ruhundan, evrenin yapısına kadar herşey Sefirot
şemasıyla uyumluydu. Tüm varlıklar Sefirot'a göre
konumlanıyor, Sefirot'a göre işliyordu.
Ve Kabalacılar, bu noktadan hareketle çok ilginç bir
sonuca vardılar. Dünyadaki olaylar, yani tarih de
Sefirot'a uygun olarak gelişiyordu!... Yahudi yazar Eli
Barnavi şöyle yazıyor:
Kabala, Ortaçağ'daki ilk ortaya çıkışını
12. yüzyılda Güney Fransa'daki Provins'te yaptı.
Bununla birlikte, asıl doruk noktasına 13. yüzyılda,
Sefer ha-Zohar'ın yazımıyla birlikte, İspanya'da
ulaştı... Burada geliştirilen Kabala teorisine göre,
Kutsallık, kendisini, Tanrı ve yaratılış
arasındaki ilişkiyi açıklayan on Sefirot ile açıklıyordu.
Bu Sefirotlar, Tanrısal aklı temsil ettiklerine göre,
bütün varlıklar da bunlara göre konumlandırılabilirdi.
Bu durumda insan, bazı belirli ritüelleri uygulayarak, bu
Sefirotları etkileyebilir ve dolayısıyla dünyanın
gelişimine yön verebilirdi. Bu Sefirot teorisi, İspanya'daki
Kabalacı öğretinin temel noktası haline geldi.
"Bazı belirli ritüelleri (ayinleri) uygulayarak
Sefirot'u etkilemek ve böylece tarihe yön vermek", bu
teori İspanya Kabalacıları'nı çok etkiledi:
Düşündüler ki, bu ilginç yöntemle Kabala'nın
temel amacına ulaşılabilir, yani Mesih'in gelişi
için gerekli şartlar da yerine getirilebilirdi.
Kısa zamanda sözkonusu "Mesih'in gelişini hızlandırma"
yöntemi, Kabalacılar'ın temel uğraşısı
oldu. Bu tehlikeli ve karanlık yola giren hahamların
başına bazen kötü şeyler de geliyordu. Amerikalı
Yahudi yazar Edward Hoffman, Amerika'daki ortodoks Yahudi
mezhebi Lubaviç'i konu edinen kitabında ilginç bir olay
aktarıyor:
Mesih beklentileri, özellikle Mesih'in gelişini çeşitli
ritüellerle hızlandırmaya çalışan haham sınıfında
çok güçlüydü. Bize ulaşan bilgilere göre, cezbe ve
transa geçen bazı hahamlar, yatağa şafak sökmeden
Mesih'in geleceği inancıyla gidiyorlardı. Çeşitli
kaynaklarda, bazı hahamların sinagogta, halkın önünde
Mesih'in gelişini bu kadar uzattığı için
Tanrı'ya meydan okudukları anlatılır... 1814
Sonbaharı'nda, üç ünlü haham, bazı yöntemlerle
Mesih'in gelişini 'zorlamaya' çalıştılar.
Haham Lubliner, Haham Rimanover ve Haham Medzybozer, biraraya
gelip bir grup oluşturarak, kutsal gelişi zorlamaya
karar verdiler. Ne yaptıkları ile ilgili detaylı
bilgi tarih kitaplarında yer almıyor. Tek bilinen, her
üç hahamın da aynı yıl içinde öldüğüdür.

Modern çağa ait bir Kabala çalışması,
Diagramın ortasında yer alan şema ise
Kabala'nın en can alıcı tasarımı:
Sefirot.
|
Sefirot sayesinde ve çeşitli metafizik ritüelleri
uygulayarak maddesel dünyayı etkilemek, İspanya'dan
başlayarak tüm Kabalacıların en büyük uğraşısı
haline geldi. Ortaçağ ve okültizm uzmanı ünlü
İtalyan romancı Umberto Eco, bu inancı Foucault
Sarkacı adlı romanında bir Yahudinin ağzından
şöyle aktarıyor:
Haham Meir, haham Akiba'dan ders alırken, mürekkebe zaçyağı
katıyormuş, ama hocası hiç ses çıkarmıyormuş.
Haham Meir, Haham İsmail'e, doğru mu yapıyorum,
diye sorunca, o da şöyle demiş: 'Sevgili oğlum işinde
dikkatli ol, çünkü kutsal bir iştir bu iş; bir harf
atlarsan ya da bir harf fazla yazarsan tüm dünyayı yok
edersin'... Kitap'ın harflerini yeniden düzenlemek, dünyayı
yeniden düzenlemek demektir.. Kitap'ın harflerini yeniden
düzenlemek için de çok dindar olmak gerekir... Her kitap,
Tanrı (Yehova)nın adıyla dokunmuştur...
Tevrat'la uğraşan kimse, dünyayı devinim içinde
tutar; okurken, yeniden yazarken, kendi bedenini de devinim içinde
tutar, çünkü bedenin dünyada dengi bulunmayan hiçbir parçası
yoktur.. Kitap'ı değiştirirsen, dünyayı da
değiştirirsin; dünyayı değiştirirsen
bedenini de değiştirirsin.
Tüm bu aktardıklarımız elbette bir ölçüde
fantastik olaylardır. Kabalacı Yahudiler Sefirotla uğraşıp
çeşitli büyüler yaparak dünyayı değiştirdiklerine
inanıyor olabilirler ama bu kuşkusuz ihtiyatla karşılanması
gereken bir iddiadır. Bu konuda göz önünde bulundurulması
gereken bir bilgi varsa, o da Allah'ın Kuran'da Babil'de
Yahudilere büyü ile ilgili özel bir ilim öğretildiğini
haber vermiş olmasıdır. Bu noktadan hareketle,
Kabalacı Yahudilerin bu ilmi daha da geliştirerek
Sefirot kavramına vardıkları belki iddia
edilebilir; ama belirttiğimiz gibi bu oldukça belirsiz bir
konudur.
Ama zaten bizim için burada önemli olan, Kabalacıların
tarihin akışını değiştirebilecek
bir büyü ilmine sahip olup olmadıkları değildir.
Önemli olan, Kabalacıların tarihin akışını
etkilemek gibi bir niyete, bir hedefe sahip olmalarıdır.
Neden, diye sorarsanız somut bir cevap verilebilir: Çünkü,
Ortaçağ'ın sonlarında yaşayan Kabalacıların
tarihin akışını değiştirerek
varmak istedikleri hedefler, bugün büyük ölçüde gerçekleşmiş
durumdadır. Önceki sayfalarda değindiğimiz gibi
bugün gerçekten de Mesih'in gelişinin ön şartları
Yahudiler eliyle gerçekleşmiş, İsrail Devleti
"Mesih'in ayak sesleri" olarak tarih sahnesine çıkmıştır.
Madem Kabalacıların hedeflerinin büyük kısmı
gerçekleşmiştir, o halde "tarihin akışı"
içindeki bu gelişmenin gerçekten Kabalacıların
müdahalesi ile mi oluştuğunu merak etme durumundayız.
İki ihtimal vardır: Ya tarih, çok mükemmel bir
tesadüf sonucu, Ortaçağ'ın sonlarında İspanya'da
yaşayan Kabalacıların amaçlarına çok uygun
bir biçimde gelişmiştir. Ya da, sözkonusu Kabalacılar
ve onların mirasçıları gerçekten de tarih üzerinde
etki oluşturmuşlar ve dünyanın gidişatını
kendi lehlerine değiştirmişlerdir.
Bu ihtimallerden hangisinin gerçeğin kendisi olduğunu
bulmak içinse, Ortaçağ'ın sonundan bu yana tarihin
akışı üzerinde titiz bir inceleme yapmak
gerekiyor. Dünyayı Ortaçağ'dan bu yana değiştiren
etkenler arasında, acaba Kabalacı Yahudilerin Mesih
getirme ve dolayısıyla dünyaya hakim olma hesapları
da var mıdır?
Elbette Kabalacıların dünyayı nasıl
etkilemiş olabileceklerini bulmak için, bu mistik
Yahudilerin büyü ayinlerini keşfe çıkacak değiliz.
Çünkü Kabalacıların hedeflerine varmak için
metafizik yöntemlerin yanında normal yöntemler (yani her
türlü politik, ekonomik, sosyal, psikolojik, vs. girişim)
de kullanılabilir. Kabalacıların metafizik dünyaları
bizi fazla ilgilendirmemektedir ama normal dediğimiz yöntemlerle
bir şeyler gerçekleştirmiş olabilirler ve bunu
keşfetmek de son derece ilginç olacaktır.
Ortaçağ'ın Kristof Kolomb'un 1492'deki Yeni Dünya
keşfi ile sona erdiği kabul edilir. O zamandan şimdiye
5 asır geçmiştir. Eğer gerçekten de bu 500 yıl
içinde Kabalacılar tarihin akışı içinde
etkili olmuşlar ve kurulu dünya sistemini kendi Mesih
hesapları ve dünya egemenliği planları için değiştirebilmişlerse,
karşımızda çok ilginç bir düzen, 500 yıllık
bir düzen duruyor demektir.
Bu kitap, işte bu 500 yıllık düzeni keşfetmek
ve bu noktadan hareketle de geleceği kestirebilmek için
yazılmıştır.
Mesih'in Anahtarı: Süleyman Tapınağı
Bu 500 yıllık dönemin biraz karmaşık ama
son derece ilginç ve şaşırtıcı öyküsüne
girmeden önce, son olarak konuyla ilgili çok önemli bir
noktayı daha gözden geçirmek gerekir: Yahudilerin ve
Yahudilik'ten etkilenmiş örgütlerin hep dönüp-dolaşıp
konuyu getirdikleri yeri, Kudüs'teki Süleyman Tapınağı'nı...
Önceki sayfalarda incelediğimiz gibi, 19 yüzyıldır
yıkık olan Kudüs'teki Süleyman Tapınağı,
Yahudiler ve sahip oldukları Mesih inancı açısından
büyük önem taşır. Tapınak'ı yeniden inşa
etmek, asırlardır Yahudilerin en büyük rüyası
durumundadır. Tapınak, Yahudi halkının
sembolü ve sahip olduğu sözde üstünlük ve egemenliğin
işareti olarak yorumlanmaktadır. Kutsal mekanın
ayakta kalan tek duvarının Ağlama Duvarı'na
dönüştürülmüş olması da, Yahudilerin bu
mabedin yıkık olmasından dolayı duydukları
hüznün ifadesidir.
Tapınak'ın önemi yalnızca Yahudiler için geçerli
değildir. Kitabın ilerleyen bölümlerinde ayrıntılarıyla
inceleyeceğimiz gibi, Tapınak'ı inanç ve
felsefelerinin merkezine yerleştirmiş olan başka
güçler de vardır. Haçlı Seferleri sonucunda Kudüs'te
kurulan Tapınak Şövalyeleri (Templar Knights) ve
onların devamı niteliğindeki masonlar da Kudüs
Tapınağı'na büyük önem verirler. Öyle ki,
masonluğun temeli olan Hiram efsanesi, Tapınak'ın
inşası sırasında gelişen bir olaya
dayanır. Buna göre Tapınak'ın yapımını
üstlenmiş olan duvarcı ustası Hiram Abiff, bazı
kıskanç öğrencilerince öldürülmüştür.
Masonlar, Tapınak'ın inşasını üstlenmiş
olan Hiram Usta'nın geleneğini devam ettirdiklerini söylerler.
Ve aynı Yahudi inanışındaki gibi mason düşüncesinde
de Tapınak'ın yeniden inşası hedefi yer alır.
Bu insanlar için Tapınak dünya üzerindeki en önemli
şey konumundadır.
Peki acaba bu insanları Tapınak'la bu denli
ilgilenmeye yönelten şey nedir? Neden bir halkın
tarihteki en büyük hedefi bu mabedi yeniden inşa
etmektir? Nasıl olur da tüm dünyada elit kesimden
milyonlarca üyesi olan masonluk, asırlar önce yapılmış
ve yine asırlar önce yıkılmış bir tapınaktan
bu denli etkilenebilir?... Anlaşılıyor ki, bu güçler
için Tapınak, yalnızca taştan-topraktan oluşmuş
bir bina değildir. Başka anlamları vardır...
Acaba nedir bu anlam? Nedir Tapınak'ı yeniden inşa
etmekle ulaşmak istedikleri sonuç?...
Bu soruların cevabını bulmak için Tapınak'ın
neyi sembolize ettiğine bakmak gerekiyor. Tapınak, Hz.
Davud'un oğlu olan Hz. Süleyman tarafından inşa
edilmişti. Bilindiği gibi Hz. Süleyman, yaşadığı
dönemde çok büyük bir güce ve mülke ulaşmış
bir peygamberdi. O zamanın standartlarına göre bir tür
"dünya egemenliği" elde etmişti. Ulaşabildiği
diğer tüm din ve toplumlar, onun egemenliğini kabul
etmişti.
Dolayısıyla Tapınak, Hz. Süleyman'a verilmiş
olan bu büyük güç, iktidar ve mülkü sembolize etmektedir.
Ve en önemlisi, bunlar sıradan güçler değildir.
Kuran'da Hz. Süleyman'a olağanüstü bazı "ilimler"
verildiği belirtilir ve onun rüzgarları kontrol etme
gücüne sahip olduğu, hatta
"madde nakli" olarak tanımlanabilecek bazı
işlemler gerçekleştirdiği, cinleri yönettiği
ve kullandığı haber verilir. (Sebe Suresi, 12-14
ve Neml Suresi, 15-44)
Mesih'in gelişiyle birlikte "dünyaya egemen
olma" hesapları yapan Yahudi önde gelenlerinin Tapınak'la
bu denli ilgilenmeleri de, Tapınak'ın sembolize ettiği
Hz. Süleyman'ın mülk ve iktidarı nedeniyle olmalıdır.
Bekledikleri Mesih, inançlarına göre, Hz. Süleyman'ın
soyundan olacağına ve yeniden inşa edilecek olan
Tapınak'tan dünyayı yönetecek olduğuna göre,
Mesih'le birlikte aynı Hz. Süleyman dönemindeki gibi bir
hakimiyet ve güç elde etmek istiyorlar demektir. Aynı güç
beklentisi, Tapınak'ı felsefelerinin merkezine yerleştiren
diğer güçler (Tapınak Şövalyeleri, masonlar
vb.) için de geçerlidir.
Bu anlatılanlardan, belki Yahudilerin bu tür bir
beklenti içinde olması doğal karşılanabilir.
Öyle ya, Yahudiler eski bir peygamber dönemindeki yönetimlerine
yeniden kavuşmak istiyorlar, denebilir. Ama gerçek böyle
değildir...

Süleyman Tapınağı'nı yeniden
inşa etmek, hem Yahudilerin hem de Yahudilikten
etkilenmiş örgütlenmenin başlıca
hedefidir.
Yahudiler, Hz. Süleyman'ı peygamber değil
"kral" olarak kabul ettiklerinden, Tapınak'tan
"King Solmon's Temple" diye (Kral Süleyman'ın
Tapınağı) söz ederler.
Yanda, masonik bir kaynaktan alınmış
olan Tapınak'ın detaylı bir planı
yer alıyor.
|
Çünkü bu aşamada Kuran'da dikkat çekilen çok önemli
bir noktayı göz önünde bulundurmak gerekiyor: Hz. Süleyman
bir peygamberdir ve elde ettiği güç ve iktidar da
"rahmani"dir. Yani güç ve iktidarını Allah
yolunda, Allah için, doğruluk ve iyilik yönünde kullanmıştır.
Oysa Yahudilerin Hz. Süleyman'a yönelik bakış açıları
çok farklıdır. Kuran'da işte bu noktaya dikkat
çekilir. Yahudiler, Süleyman hakkında "şeytanların
söylediklerine" uymuşlardır: "Ve
onlar (Yahudiler), Süleyman'ın mülkü (nübüvveti) hakkında
şeytanların anlattıklarına uydular. Süleyman
inkâr etmedi; ancak şeytanlar inkâr etti..." (Bakara
Suresi, 102)
Bu ayetten anlaşıldığına göre
Yahudilerin kendi zihinlerinde oluşturdukları Hz. Süleyman
imajı, gerçek Hz. Süleyman'ın tamamen zıttıdır.
Dolayısıyla Süleyman Tapınağı da,
Yahudiler ve onlarla aynı bakış açısına
sahip olanlar için, "rahmani" değil, Kuran'ın
deyimiyle "şeytani" gücün sembolüdür.
Hz. Süleyman, yaşadığı dönemde imanı
temsil etmişti. Yenilgiye uğrattığı
ordular, Allah'a ve O'nun dinine düşman olan ve yeryüzünde
bozgunculuk çıkaran ordulardı. Kurduğu düzen
ise tüm insanlar için adalet düzeni olmuştu. Herhangi
bir ırkı kayırmamış, bir ırkın
peygamberi olmamıştı. Krallığı
"rahma- ni"ydi. Oysa Yahudiler Hz. Süleyman'ı
peygamber olarak kabul etmezler. Onu, Yahudi ırkının
egemenliğini kurmuş olan bir "kral" olarak
kabul ederler. Yöntem olarak da, üstteki ayette bildirildiği
gibi "büyü"yü kullandığını öne
sürerler. Dolayısıyla ona "inkar"
atfederler, mülkünü "şeytani" bir biçimde
elde ettiğine inanırlar.
Bakara 102'yi tefsir eden İslam alimleri bu konuya
dikkat çekmişlerdir. Elmalılı Hamdi Yazır,
Hz. Süleyman hakkında yapılan bu iftirayı anlatır
ve Kuran'da sözü edilen "şeytan"ların
" ... ey insanlar, bilmiş olunuz ki, Davud oğul Süleyman,
bir sihirbazdı. Cinleri ve şeytanları, rüzgarları
hep sihriyle emri altına alırdı. O neye ulaştı
ise sihir ilmiyle ulaştı" dediğini
bildiriyor. Ayrıca bu iftiranın Yahudilerce kabul görmesinin
ardından, Yahudilerin de aynı gücü elde etmek için
büyüyle yoğun biçimde ilgilenmeye başladıklarını
yazıyor. (Kabala, işte bu büyünün yöntemidir). Bir
başka kaynakta, Safvetü't-Tefasir'de bildirildiğine göre
ise, Peygamberimiz Yahudilere Hz. Süleyman'ın da bir
peygamber olduğunu söylediğinde, Yahudiler şaşırarak
"O, sadece bir sihirbazdı" demişlerdir.
İşte bu yüzden, Hz. Süleyman'ı büyücü
olarak kabul eden ve aynı yöntemle yani Kabala'yı
kullanarak aynı iktidarı Mesih önderliğinde
yeniden elde etmek isteyen Yahudi önde gelenlerinin umdukları
krallık, Kuran'ın deyimiyle "şeytani"dir.
Tapınak'ın yeniden inşasıyla başlamasını
umdukları Mesihi dönemin, İsra Suresi'nin başında
bildirildiğine göre, Allah'a karşı büyük bir
isyan ve "yeryüzünde bozgunculuk" dönemi olacak
olması da sanırız bundandır...
Kabalacılar, bu "şeytani" krallığı
kurmak için Mesih'in gelmesi gerektiğini, Mesih'in gelmesi
için de kutsal kaynaklarda yazılı olan kehanetlerin
yerine getirilmesi ve bir yandan da dünyanın hedeflenen
"Yahudi egemenliği"ne hazırlanması icab
ettiğini düşünmüşlerdir. Kehanetleri yerine
getirmek ve dünyayı "Yahudi egemenliği"ne
hazırlamak ise kuşkusuz son derece detaylı bir iştir
ve kapsamlı bir plan gerektirir. Kısaca ifade etmek
gerekirse, bir Mesih Planı.
Şimdi, Mesih Planı'nın Süleyman Tapınağı
etrafında dönüp-dolaşmış olan 500 yıllık
gizli tarihini incelemeye başlayabiliriz.
|