|
BÜYÜK İSRAİL (ARZI MEV'UD) SINIRLARI |
| .
HANS AİBERG'İN E-MAİL YAZILARIYLA SİYONİZMİN SİNSİ PLANI ve BÜYÜK İSRAİL (ARZI MEV'UD) SINIRLARI:
***
|
|
İSRAİL'İN NİL'DEN - FIRAT'A HAYALİ (Bu bolum Harun Yahya Sitesi, İSRAİLİN DÜNYA EGEMENLİĞİ POLİTİKASI kitabindan alinmistir)
Vaat edilmiş topraklar kavramı, Siyonizmi bilen,İsrail devletinin tarihi hakkında az da olsa bir bilgi sahibi olan pek çok insan için tanıdık bir kavramdır. Bu kavramla, Siyonistlerin, Yahudilerin mutlaka bir gün ele geçireceklerine inandıkları topraklar ifade edilir. Diğer bir deyişle, Siyonistlerin hayalini kurdukları dev bir harita söz konusudur. Bu haritanın boyutları nedir acaba? Bu soruya cevap ararken, İsrail'in en ünlü entelektüellerinden biri olan ve geçtiğimiz yıllarda yaşamını yitiren Israel Shahak'ın yazılarına başvurabiliriz. Shahak, Siyonizmi ve Yahudi dinindeki bazı tutucu yönleri eleştiren eserleriyle tanınan bir aydındır. Yazdığı Jewish History, Jewish Religion: The Weight of Three Thousand Years (Yahudi Dini, Yahudi Tarihi: Üç Bin Yılın Ağırlığı) adlı kitabında, "Yahudi ideolojisi" dediği bir kavramı inceler. Yahudi ideolojisi, İlahi bir din olan Yahudiliği, aşırı milliyetçi bir öğreti olarak yorumlayan geleneği ifade etmektedir. Shahak'a göre Ortaçağ'da gelişen bu gelenek, modern dönemde de Siyonizmle ifade bulmuştur. Shahak'a göre İsrail devletinin politikalarında da söz konusu "Yahudi ideolojisi"nin büyük rolü vardır. Israel Shahak, "Yahudi ideolojisinin İsrail devletine empoze ettiği temel düşüncelerden biri, 'Vaat Edilmiş Topraklar' kavramıdır" dedikten sonra bu kavramı şöyle açıklar: "Yahudi ideolojisi, Tanrı tarafından İsrailoğullarına Kutsal Kitap'ta vaat edilen ve tarihte bir zamanlar da Yahudi bir Kral tarafından yönetilmiş olan toprakların, bugün de İsrail devletine ait olması gerektiğini öngörür; çünkü İsrail bir 'Yahudi devleti'dir." "Yahudilere vaat edilen topraklar" ise, Eski Ahit'e göre "Nil'den Fırat'a" uzanan ünlü coğrafyayı kapsamaktadır. Muharref Tevrat'ın Tekvin kitabının 15. Bab'ında şöyle yazar: O günde Rab, Abraham'la ahdedip dedi: Mısır ırmağından büyük ırmağa, Fırat ırmağına kadar bu diyarı, Kenileri ve Kenizzileri ve Kadmonileri ve Hittileri ve Perizzileri ve Refaları ve Amorileri ve Kenanlıları ve Girgaşileri ve Yebusileri senin zürriyetine (soyuna) verdim. Tesniye kitabında ise (12:25) aynı "kutsal sınırlar" şöyle çizilir: O zaman Rab bütün milletleri önünüzden kovacak ve sizden büyük ve kuvvetli milletlerin mülkünü alacaksınız. Ayak tabanınızın basacağı her yer sizin olacak, sınırınız çölden ve Lübnandan, ırmaktan, Fırat ırmağından garp denizine kadar olacaktır. Önünüzde kimse duramayacak, Allahınız Rab size söylediği gibi, dehşetinizi ve korkunuzu ayak basacağınız bütün diyar üzerine koyacaktır.
Muharref Tevrat'ta tarif edilen bu sınırların, günümüzde hangi devletlerin topraklarına dahil olduğuna baktığımızda ise oldukça ilginç gerçeklerle karşılaşırız. Yahudi dini otoriteleri, söz konusu toprakların tam tarifi konusunda farklı fikirler öne sürmüşlerdir, ancak en geniş kapsamlı ve en çok kabul gören haritanın hangi bölgeleri kapsadığı Israel Shahak tarafından şöyle açıklanır: İsrail Toprakları'nın Tevratsal sınırlarını gösteren farklı haritalar içinde en büyük sınırlara sahip olan versiyon, şu bölgeleri içine alır: Güneyde tüm Sina Yarımadası ve buna ek olarak Kuzey Mısır'ın Kahire'ye kadar uzanan bir parçası; doğuda, Ürdün'ün tamamı ve Suudi Arabistan'ın kuzey bölgesi; Kuveyt'in tümü ve Irak'ın çok büyük bir bölümü; kuzeyde Lübnan'ın ve Suriye'nin tamamı ve buna ek olarak Türkiye'nin Van Gölü'ne kadar uzanan büyük bir parçası; ve batıda Kıbrıs. Bu sınırlar hakkında yapılmış çok geniş kapsamlı araştırmalar, devlet desteğiyle, atlaslara, kitaplara ve makalelere dökülmekte ve okullarda bu sınırların propagandası yapılmaktadır. Başta Gush Emunim olmak üzere kimi etkili dini gruplar, söz konusu coğrafyanın İsrail tarafından fethedilmesini istemekle kalmamakta, bu fethin ilahi bir emir olduğuna inanmaktadırlar. Shahak'a göre, İsrail'de "Tevratsal Sınırlar" (Biblical Borders) denildiğinde anlaşılan harita -Türkiye'nin Güneydoğusu'nu ve Kıbrıs'ı da içeren- söz konusu coğrafyadır. (Biraz daha "sınırlı" olan bir ikinci versiyona ise "Tarihsel Sınırlar" adı verilir.) En önemlisi, "aşırı milliyetçi çevrelerde çok popüler olan" bu "Tevratsal Sınırlar" hakkında, "ne İsrail'de ne de onun diasporadaki destekçileri arasında bu kavramın geçerliliğine yönelik hiçbir itirazın var olmayışı"dır. "Tevratsal Sınırlar"a prensip olarak karşı çıkanlar, Shahak'ın bildirdiğine göre, İsrail'in bir "Yahudi devleti" olmasına karşı çıkan küçük bir azınlıktan ibarettir. Bunların dışında, "Tevratsal Sınırlar"ı savunanlara yapılan yegane eleştiri, "İsrail'in henüz bu sınırlara ulaşacak kadar güçlü olmadığı" yönündedir. En ılımlı kanat ise, bu sınırların fethedilmesinin ileriki bir tarihe bırakılması gerektiğini, bir gün "barışçı bir fetih" ile bu toprakların ele geçirileceğini, Arapların bu toprakları vermeye "ikna edileceği"ni öne sürmektedir. Ariel Şaron, Mayıs 1993'te yapılan Likud Kongresi'nde, İsrail'in "Tevratsal Sınırlar"ı resmi politika olarak benimsemesini önermiştir. Bu teklife karşı ne Likud'un içinden ne de diğer partilerden ciddi bir tepki gelmiştir, gelen tepkiler ise yine "ilkesel" boyutta değil, "pragmatik" boyuttadır. Şaron'u eleştirenler, İsrail'in bu coğrafyayı ele geçirecek ve elinde tutacak güce henüz sahip olmadığı argümanına dayanmışlardır. Buna karşın, başta da belirttiğimiz gibi, "Tevratsal Sınırlar"a ilkesel olarak karşı çıkanlar, İsrail'in bir "Yahudi devleti" olmaktan vazgeçmesi, Doğu Kudüs dahil işgal edilen topraklardan çekilmesi ve burada bir "Filistin Devleti"nin kurulması gerektiğine inanan ve küçük bir azınlıktan ibaret olan gerçek barış yanlılarıdır yalnızca. Siyonizmin etkisi altında kalan çoğunluk, "Tevratsal Sınırlar"ı ilkesel olarak kabul etmektedir. Çünkü bu çoğunluk "Yahudi ideolojisine" bağlıdır ve o "ideoloji"nin bu konudaki hükümleri gayet açıktır. Öte yandan, son dönemlerde yaşanan gelişmeler barış yanlısı İsraillilerin de sayısını gittikçe artırmaktadır. İsrail ordusunda görev yapan bazı askerler dahi, Siyonizmin saldırganlığına karşı çıkarak, işgal altındaki topraklarda askerlik yapmak istemediklerini açıklamaktadırlar. Gerçekleri görenlerin çoğalması, Siyonizmden etkilenenlerin de doğruya ulaşabilmelerinde yol gösterici olacaktır. Bununla birlikte radikallerin faaliyetleri de devam etmektedir. İsrail'deki radikal çevrelerce yazılıp okullara dağıtılan bir prensipler bildirgesinde şöyle denmektedir: Biz burada en uygun yayılma yönteminden söz ediyoruz... Politik açıdan, (Kuzey'de) ulaşmamız gereken sınır Fırat ve Dicle nehirleridir. Bu Halakha'da (Yahudi şeriatında) yazılıdır. Dolayısıyla bu konuda herhangi bir anlaşmazlık olamaz. Tartışılabilecek tek konu, bunun nasıl hayata geçirileceğidir. Ancak dediğimiz gibi, İsrail topraklarının sınırları bellidir, bu konuda tartışılacak hiçbir şey yoktur, hükümler açıktır. Siyasi Siyonizmin kurucusu olan Theodor Herzl, 1897 yılında Basel'deki Siyonist Kongre'nin açılışında "kuzey sınırlarımız Kapadokya'daki dağlara kadar dayanır, güneyde de Süveyş Kanalı'na (Nil nehri). Sloganımız, David ve Solomon'un Filistini olacaktır" derken aynı sınırları kastetmiştir. David Ben-Gurion da 1948 yılında İsrail devletinin kuruluşunu ilan ettiği ünlü konuşmasında aynı haritayı çizer: Filistin'in bugünkü haritası İngiliz manda yönetimi tarafından çizilmiştir. Yahudi halkının, gençlerimizin ve yetişkinlerimizin yerine getirmeleri gereken bir başka harita daha var; Nil'den Fırat'a kadar. "Yahudi ideolojisi"nin Yahudi devletine çizdiği bu harita, takdir edilir ki, çok büyük coğrafyayı kapsamaktadır ve yerine getirilmesi de son derece zor bir hedeftir. Sahip olduğu Yahudi nüfusu hala 5 milyonu bulmayan İsrail'in bu denli dev bir bölgede hegemonya elde etmesi, görünür bir gelecekte mümkün dahi sayılamaz. Ancak gözüken odur ki, Siyonistler, bu haritayı nihai hedef olarak benimsemekten yine de vazgeçmemektedir. Bu emperyal yaklaşım, daimi bir endişe içinde yaşayan bir ülke için son derece lüks sayılabilir elbette. Yahudi devleti, başta da belirttiğimiz gibi, Nil'den Fırat'a uzanan dev coğrafya şöyle dursun, Batı Şeria ve Gazze Şeridi'ni bile kontrol altında tutmakta zorlanmış ve bu yüzden FKÖ ile barış masasına oturmuştur. Bu noktadan bakıldığında, kendi varlığını sürdürebilmenin endişesi içinde olan küçük bir devletin, tüm Ortadoğu'yu kapsayacak bir hegemonyanın peşinde koşması tamamen çelişkili gözükmektedir. Ama ne ilginç, Yahudi devleti tam da bu çelişkili pozisyondadır. Çünkü, yanyana konduğunda tam bir zıtlık arz eden yok edilme korkusu ile "Nil'den Fırat'a" uzanan emperyal vizyonu birleştirerek ortaya bir sentez çıkarmaktadır. Sentez şudur: Yahudi devleti, "yok edilme korkusu"nu aşmak için, "Yahudi ideolojisi" tarafından kendisine gösterilen emperyal vizyona sadık kalmalıdır. Bir başka deyişle, eğer yok edilme korkusunu aşmak ve Ortadoğu'yu güvenli bir yer haline getirmek istiyorsa, bunu Nil'den Fırat'a uzanan coğrafya üzerinde hegemonya kurarak gerçekleştirmelidir. En iyi savunmanın saldırı olduğu şeklindeki eski -aynı zamanda son derece yanlış olan- kurala uygun olarak şekillenen bu sentez, Ortadoğu'nun Yahudi devleti için bir "hayat sahası" haline getirilmesini öngörmekte ve bunun da İsrail'in bekasının tek yolu olduğunu savunmaktadır. Sentezin en somut sonucu ise, Nil'den Fırat'a uzanan dev coğrafyayı kapsayan bir "beka stratejisi"dir.
*** |
|
Gush Emunim'in Kutsal Toprak Haritası: Nil'den Fırat'a (Bu bolum Harun Yahya Sitesi, YENİ MASONİK DÜZEN kitabindan alinmistir)
***
Tamamına yakını, Haham Zvi Yehuda Hacohen Kook'un Kudüs'teki Merkaz Harav adlı yeshiva'sında Kabala dersleri almış olan Gush Emunim ha- hamları, hemen her politik gelişmeyi kehanetler çerçevesinde yorumlarlar. Buna göre, İsrail'in BM Güvenlik Konseyi tarafından saldırganlığı nedeniyle kınanması, Kutsal Kitap'ta anlatılan Jacob ve Esau arasındaki çatışmanın yeni bir örneği, Araplarla süren savaş ise, Isaac ve Ismael arasında Yahudi kaynaklarına göre yaşanmış olan mücadelenin bir parçasıdır. Kuşkusuz yerine getirilmesi gereken en büyük kehanetlerden biri de, Vaadedilmiş Topraklar'ın tümünün ele geçirilmesidir. Çünkü Yahudi inanışına göre, Mesih geldiğinde tüm Vaadedilmiş Topraklar, onun kuracağı Krallık altında birleşecektir. Bu, daha açık bir ifadeyle, tüm Vaadedilmiş Topraklar'ın işgal edilmesi anlamına gelir. Kabalacılar'ın politik uzantısı olan Gush Emunim'in de elbette bu yönde bir planı olmalıdır. Nitekim vardır da. Az sonra bu plana değineceğiz. Ama önce Vaadedilmiş Topraklar'ın neresi olduğunu belirlemekte yarar var. Bu topraklar, acaba Filistin toprakları mıdır? Yoksa daha büyük bir alanı mı kapsamaktadır?... Ehud Sprinzak, Gush Emunim'in Vaadedilmiş Topraklar'dan neyi anladığını şöyle açıklar: "Gush ideologları 'İsrail'in tam ve eksiksiz toprakları'ndan söz ederlerken, 1967 sonrası sınırları değil, (Tanrı ile yapılan) Ahit'te İsrailoğullarına verilen ve Tekvin 15 Bap'da bildirilen sınırları kastederler." M. Tevrat'ın Tekvin kitabının 15. Bab'ında ise şöyle yazmaktadır: O günde Rab, Abraham'la ahdedip dedi: Mısır ırmağından büyük ırmağa, Fırat ırmağına kadar bu diyarı, Kenileri ve Kenizzileri ve Kadmonileri ve Hittileri ve Perizzileri ve Refaları ve Amorileri ve Kenanlıları ve Girgaşileri ve Yebusileri senin zürriyetine (soyuna) verdim. Bir başka M. Tevrat ayeti yine aynı haritayı çizer: O zaman Rab bütün milletleri önünüzden kovacak ve sizden büyük ve kuvvetli milletlerin mülkünü alacaksınız. Ayak tabanınızın basacağı her yer sizin olacak, sınırınız çölden ve Lübnandan, ırmaktan, Fırat ırmağından garp denizine kadar olacaktır. Önünüzde kimse duramayacak, Allahınız Rab size söylediği gibi, dehşetinizi ve korkunuzu ayak basacağınız bütün diyar üzerine koyacaktır. Buna göre, Yahudilere vadedilmiş olan topraklar, Mısır ırmağı (Nil) ile Fırat arasında uzanmaktadır. Sina yarımadası, Filistin, Lübnan, Suriye, Irak, Ürdün topraklarını ve hatta Türkiye'nin bir bölümünü (Fırat'ın güneydoğusu) içine alan, yani Ortadoğu'nun oldukça büyük bir bölümünü kaplayan bu harita, ilk bakışta oldukça çılgın gelmektedir insana. Acaba gerçekten Gush Emunim ve onun etki altına aldığı İsrail liderleri böylesine dev bir coğrafyaya yayılmacı bir gözle bakıyor olabilirler mi? İsrail istihbaratından emekli olan Yehoshafat Harkabi, bu soruya şöyle cevap verir: Yahudi dini çevreleri asıl olarak İsrail'in yayılmacı politikasını beslemektedirler. Ha'aretz gazetesinin 24 Ağustos 1985 tarihli sayısında, dini çevrelerce yazılıp okullara dağıtılan bir prensipler bildirgesi yayınlamıştır. Bildirgenin yazarı, şöyle söyle- mektedir: 'Biz burada en uygun yayılma yönteminden söz ediyoruz... Politik açıdan, (Kuzey'de) ulaşmamız gereken sınır Fırat ve Dicle nehirleridir. Bu Halakha'da (Yahudi kutsal kaynağı) yazılıdır. Dolayısıyla bu konuda herhangi bir anlaşmazlık olamaz. Tartışılabilecek tek konu, bunun nasıl hayata geçirileceğidir. Ancak dediğimiz gibi, İsrail topraklarının sınırları bellidir, bu konuda tartışılacak hiç bir şey yoktur, hükümler açıktır'. Görüldüğü gibi, Gush Emunim tarafından temsil edilen İsrail'in radikal dincileri açısından bu çılgın harita son derece gerçekçidir. İlginç olan, bize çılgın gelen bu haritanın, yalnızca Gush Emunim gibi dindar Siyonistlerce değil, laik Siyonistlerce de kabul görmesidir. Önceki sayfalarda incelediğimiz gibi, laik Siyonistler de, dindar olmasalar bile, M. Tevrat'ı Yahudi ırkının temel kaynağı kabul edip onun özellikle toplumsal ve politik hükümlerine sıkı sıkıya bağlı kalınması gerektiğini savunmuşlardır. İşte bu nedenle Theodor Herzl, 1897 yılında Basel'deki Siyonist Kongre'nin açılışında şöyle demiştir: "Kuzey sınırlarımız Kapadokya'daki (Orta Anadolu) dağlara kadar dayanır. Güneyde de Süveyş Kanalı'na (Nil nehri). Sloganımız, David ve Solomon'un Filistini olacaktır." İşçi Partisi'nin efsanevi lideri "laik" David Ben Gurion da 1948 yılında İsrail devletinin kuruluşunu ilan ettiği ünlü konuşmasında şöyle demiştir: "Filistin'in bugünkü haritası İngiliz manda yönetimi tarafından çizilmiştir. Yahudi halkının gençlerimizin ve yetişkinlerimizin yerine getirilmesi gereken bir başka haritası vardır. Nil'den Fırat'a kadar." Gush Emunim'in manevi lideri Kabalacı haham Zvi Yehuda Hacohen Kook'un aşağıdaki sözleri, İsrail'in resmi ideolojisini belirlemektedir: Tora (Tevrat) bize ait olan toprağın tek bir parçasının bile bırakılmasına izin vermez. Burada bir işgal sözkonusu değildir: Biz evimize dönmekteyiz, atalarımızın yurduna. Burada Arap toprağı diye bir şey yoktur, yalnızca Tanrı'nın bize vadettiği toprak vardır. Kendilerini bu gerçeğe alıştırmaları, tüm dünya için iyi olacaktır. Ancak sözkonusu harita öylesine çılgındır ki, akla birçok soru getiriyor: Bu harita, yalnızca ütopya mıdır İsrailliler için? Acaba, yalnızca, asla gerçekleşmeyeceğini bildikleri bir hayal midir? Yoksa, İsraillilerin, en azından İsrail devlet aygıtının aklında gerçekten uzun vadede böylesine dev bir coğrafyayı işgal etmek ya da bir şekilde İsrail kontrolü altına almak gibi bir hedef var mıdır? Gush Emunim'in sözkonusu haritası, İsrail'in stratejilerini belirlemekte midir?
Nil'den Fırat'a İsrail Stratejileri Kuşkusuz İsrail devlet aygıtının Ortadoğu hakkında ne gibi stratejiler geliştirdiğini dışardan bilmek pek mümkün değildir. Ancak bazı sızıntılar, fikir edinmemize yarayabilir. İsrail Dışişlerinde eski bir görevli olan Oded Yinon'un belki de bir boşboğazlık sonucunda 1982'de Dünya Siyonist Örgütü'ne bağlı Enformasyon Dairesi'nin İbranice yayın organı Kivunim'de yazdığı rapor, bu noktada oldukça önemlidir. "1980'lerde İsrail İçin Strateji" başlığını taşıyan yazı, İsrail'in yayılmacı hedeflerinin gerçekten de "Nil'den Fırat'a" tüm Ortadoğu'yu kapsadığını göstermektedir çünkü. Bertrand Russel Barış Vakfı eski genel sekreteri Ralph Schoenman, Oded Yinon'un sözkonusu raporunun sıradan bir belge olmadığını, "İsrail'de gerek ordu, gerekse haberalma örgütünün üst kademelerine egemen olan düşünce yapısını" sergilediğini söylemektedir. Bu, bizim açımızdan oldukça önemlidir. Az önce Gush Emunim'in Mossad'a hakim olduğunu ve bu yolla devlet aygıtını kontrol ettiğini söylemiştik. Ralph Schoenman'ın verdiği bilgi ise, Gush'un ideolojisinin, "haberalma örgütü"nün yanında ordunun da üst kademelerinde de egemen olduğunu gösteriyor. Raporun önemli olduğu ve İsrail'in gerçek stratejisini yansıttığı, İsrail'in muhalif seslerinden Israel Shahak tarafından da vurgulanmıştır. Shahak, The Zionist Plan for the Middle East adlı çalışmasıyla, raporu ayrıntılı olarak yorumlamıştır. Yinon'un raporunun "ciddiyeti" daha sonra Noam Chomsky tarafından da vurgulanmıştır. Kısacası, Oded Yinon'un "1980'lerde İsrail İçin Strateji" başlıklı raporu, İsrail devlet aygıtının gerçek hedeflerini görebilmek için oldukça önemli ve sağlıklı bir kaynaktır. (Cengiz Çandar da 1983 yılında yayınlanan Ortadoğu Çıkmazı adlı kitabında bu rapora değinmişti.) Raporda anlatılan mantık oldukça ilginçtir. Israel Shahak'ın da vurguladığı gibi, rapor, İsrail devlet aygıtının tüm Ortadoğu'yu kapsayan bir fetih stratejisi güttüğünü ortaya koymaktadır. Ancak "fetih"in başlamasından önce, gidilecek uzun bir yol vardır. Önce, hedef olarak seçilen ülkelerin parçalanması hedeflenmektedir. Etnik ve dini yönden karmakarışık bir yapıya sahip olan hedef ülkelerin İsrail'in de katkısıyla bölünüp-parçalanması öngörülmektedir. Bu, klasik böl ve yönet (divide et impera) yönteminin İsrail versiyonudur. Yinon, söze Ortadoğu'daki devletlerin kolayca parçalanabilecek bir yapıya sahip olduklarını vurgulayarak girer: Müslüman Arap alemi, buralarda yaşayan insanların dilek ve arzuları hiç dikkate alınmadan yabancılar tarafından bir araya getirilmiş, iskambil kağıtlarından yapılma geçici bir ev gibidir. Keyfi olarak 19 devlete bölünmüştür. Herbiri birbirine düşman azınlıklardan ve etnik gruplardan oluşturulmuştur. Dolayısıyla bugün her Müslüman Arap devleti, içten etnik toplumsal çöküntü tehdidi altındadır; bazılarında iç savaş başlamıştır bile. Peki böylesine karışık bir Ortadoğu'da İsrail'in stratejisi ne olacaktır? Bu konuda, Shahak'ın sözleriyle, rapor özet olarak aşağıdaki senaryoları anlatmaktadır: ... Lübnan zaten fiilen var olan beş bölgeye bölünecektir. Bu bölgeler, bir Maruni-Hıristiyan bölgeyi, bir Müslüman bölgesini, bir Dürzi Bölgesi'ni ve bir Şii bölgesiyle Haddad'ın milisleri aracılığıyla İsrail'in denetimi altındaki bölgeyi içerecektir. Daha sonra sıra, Suriye ve Irak'ın etnik ve mezhebi temeller üzerine bölünmesine gelecektir. Suriye'nin, kıyısında bir Alevi devleti, Halep bölgesinde bir Sünni devleti, Şam'da bir başka Sünni devleti ve Golan, Hauran ve Kuzey Ürdün'de bir Dürzi devletine bölünmesi öngörülüyor. Projede, Irak'ın da Basra çevresinde güneyde bir Şii devleti, kuzeyde Musul çevresinde bir Kürt bölgesi, ortada Bağdat çevresinde bir sünni devleti olarak üçe bölünmesi hedefleniyor... Lübnan'ın beş bölgeye bölünmesi, Mısır, Suriye, Irak ve Arap Yarımadası dahil bütün Arap alemi için işarettir ve o yolda da ilerlenmektedir. Sonradan Suriye ve Irak'ın da Lübnan'da olduğu gibi etnik ve dini bakımdan ayrı ayrı bölgelere bölünmesi İsrail'in, uzun vadede Doğu cephesindeki birinci hedefidir. Kısa vadedeki hedefi ise bu devletlerin askeri gücünün dağılmasıdır... Suriye, etnik ve dini yapısına uygun olarak, bugünkü Lübnan'da olduğu gibi çeşitli devletlere ayrılacaktır. Böylece kıyıda bir Şii Alevi devleti, Halep bölgesinde Sünni devleti, Şam'da buna düşman başka bir Sünni devleti ve Havran, Kuzey Ürdün ve belki bizim Golan'da bir Dürzi devleti. Böyle bir devlet uzun vadede bölgede barış ve güvenliğin garantisi olacaktır ve bu hedef bugün artık erişebileceğimiz kadar yakındır.... İktidardaki güçlü askeri rejim dışında Suriye'nin, temelde Lübnan'dan hiçbir farkı yoktur. Bugün Suriye'de Sünni çoğunluk ile iktidardaki Alevi azınlık (nüfusun yalnızca % 12'si) arasında sürmekte olan iç savaş, ülkedeki sorunun dev boyutlarını gözler önüne sermektedir... Irak bir yandan petrol bakımından zengin, öte yandan da içte bölük pörçük bir ülke olarak, İsrail İçin sağlam bir hedef olmaya adaydır. Irak'ın bölünmesi bizim için Suriye'nin bölünmesinden çok daha önemlidir... Irak, çoğunluğun Şii, yönetici azınlığın ise Sünni olmasına karşın özde komşularından farklı olmayan bir ülkedir. Nüfusun % 65'nin iktidara hiçbir siyasi katılımı yoktur. İktidar, % 20'lik bir seçkin tabakanın elindedir. Ayrıca, kuzeyde büyük bir Kürt azınlık vardır. İktidardaki rejimin elinden, ordu ve petrol gelirleri alındığında Irak'ın gelecekteki durumu, Lübnan'ın geçmişteki durumundan farklı olmayacaktır.... Irak etnik ve mezhebi temeller üzerine bölünecektir; kuzeyde bir Kürt Devleti; ortada bir Sünni ve güneyde Şii devleti. Görüldüğü gibi, "İsrail İçin Strateji"de, Lübnan'ın bölünmesinin Irak ve Suriye için de bir örnek olduğu ve bu iki ülkenin de Lübnan gibi bir iç savaş yaşayarak parçalanacağı söyleniyor. Ne ilginç değil mi?... 1982 yılında yazılmış olan bu raporda geçen "Irak'ın bölünmesi" hedefi, bugün nerdeyse gerçekleşmiştir. Raporda Irak'ın kuzeyde bir Kürt Devleti, ortada Sünni, güneyde ise Şii Devletleri olarak üçe bölüneceği öngörülmektedir. Ve bugün Irak gerçekten de fiilen bu tarife göre bölünmüş durumdadır!... Körfez Savaşı'nı izleyen gelişmeler, 36. paralelin kuzeyinde bir Kürt Devleti, 32. paralelin güneyinde ise Bağdat'tan bağımsız bir Şii bölgesi oluşturma yolundadır. Bu parçalanmanın mimarı ise ABD'dir, yani tüm Ortadoğu politikasını İsrail'e endekslemiş olan süper güç, Yahudi Devleti'nin en büyük dostu!... Peki Suriye acaba raporda belirtilen bölünme sürecine girmiş midir?... Şu anda Türkiye'den bakıldığında böyle bir tablo gözükmüyor. Ancak, anlaşılan, Kudüs'ten bakanlar olayı daha farklı değerlendiriyorlar: Türkiye'nin İsrail'e en yakın gazetecisi olan Sedat Sertoğlu, "üst düzey bir İsrailli ile yaptığı görüşme"yi köşesinde anlatırken "Hafız Esad sonrası Suriye'nin parçalanma olasılığı üzerinde duruluyor. Yugoslavya örnek gösteriliyor... Bunu söyleyen de Suriye uzmanı bir İsrailli idi" diye yazmıştı. Evet görünürde "Suriye'nin parçalanması" ile ilgili bir işaret yoktur, ama "İsrailli uzman"lar, Sertoğlu gibi yakın dostlarına ufukta böyle bir parçalanmanın gözüktüğünü fısıldayabilmektedirler. Bu, İsrail'in Suriye'nin parçalanması konusuyla oldukça yakın ilgilendiği anlamına gelmez mi sizce? Bu yakından ilgilenme; yönlendirme, provoke etme boyutunu da içeriyor olabilir mi?... Her neyse, sonuçta bunu ister "tesadüf" olarak yorumlayın, ister İsrail'in stratejisinin adım adım ilerlediği şeklinde yorumlayın, Oded Yinon'un yazdıkları doğru çıkmaktadır ve Sertoğlu'nun İsrailli dostuna bakarsak, Suriye'nin parçalanması ile daha da doğru çıkacaktır. "İsrail İçin Strateji"de yalnızca Suriye ve Irak değil, Vaadedilmiş Topraklar'ın üstündeki başka ülkelerde değerlendirilmektedir. Örneğin Mısır, İsrail devlet aygıtının parçalama içgüdüsünden nasibini alan ülkelerden biridir: Bugünkü iç siyasal görünümüyle Mısır tam bir ölüdür; hele hele, Müslüman ve Hıristiyan alemleri arasındaki gitgide derinleşen uçurumu da göz önüne alırsak, bu daha da doğrudur. Mısır'ı farklı coğrafi bölgelere ayırmak, İsrail'in 1980'lerde batı cephesinde güttüğü başlıca siyasi hedefidir... Israil uzun vadede, ekonomik açıdan olsun, enerji rezervi olarak olsun, stratejik öneme sahip olan Sina üzerinde denetimi yeniden sağlamak için doğrudan veya dolaylı harekete geçmek zorunda kalacaktır. Mısır içteki sorunları nedeniyle askeri stratejik bir sorun yaratmamaktadır. Dolayısıyla, 1967 Savaşı sonrasındaki yerine itilebilir. Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta var: Rapor, İsrail'in 1980'lerde batı cephesinde güttüğü başlıca siyasi hedef'in Mısır'ı parçalamak olduğunu bildirmektedir. Oysa bilindiği gibi, İsrail ile Mısır 1978 yılında Camp David barış anlaşmasını imzalamışlar ve sözde dost olmuşlardı. Ancak görülmektedir ki, İsrail devlet aygıtı Mısır'a hiç de dost gözüyle bakmamakta, bu ülkenin parçalanmasını hesaplamaktadırlar. Parçalanma ile hedeflenen sonuç da önemlidir: Mısır'ı 1967 Savaşı (Altı Gün Savaşı) sonrasındaki sınırına itmek, yani Sina yarımadasını yeniden işgal etmek. Ya da bir başka deyişle, Nil'e ulaşmak... Bu bize çok önemli bir şey göstermektedir: İsrail, Camp David'i gerçekten barış istediği için değil, bazı stratejik hesaplar nedeniyle yapmıştır. Camp David bir barış değil, uzun bir savaşın içindeki geçici bir ateşkestir ve İsrail Mısır üzerindeki yayılmacı hedeflerinden vazgeçmemiştir. Bu yayılmacılık ise, Vadedilmiş Topraklar'ın ele geçirilmesi misyonuna dayanmaktadır; çünkü İsrail Nil'e ulaşmak istemektedir ve Vaadedilmiş Topraklar da, az önce incelediğimiz gibi, Fırat ve Nil arasında uzanır. Aslında Camp David'in bir "barış" değil "ateşkes" olduğu, kimi zaman devlet aygıtından bazı kimseler tarafından vurgulanmaktadır. İsrail Savunma Bakanlığı üst düzey yetkilisi David Irvi, 1992 yılındaki bir demecinde, açıkça "Camp David bir ateşkesti, savaş ihtimali her zaman gündemdedir" demişti. Yinon, raporunun devamında Mısır'ın nasıl bölüneceğini anlatırken, bu olayın gerçekleşmesinin Kuzey Afrika'da bir domino etkisi yaratacağını belirtiyor: Mısır birden çok iktidar odağına bölünmüştür. Eğer Mısır parçalanırsa, Libya, Sudan ve hatta daha uzaktaki devletler de bugünkü biçimleriyle varlıklarını sürdürmeyip Mısır'ı izleyeceklerdir. Yukarı Mısır'da, çok sınırlı güce sahip ve merkezi hükümetten yoksun bir takım zayıf devletlerin yanıbaşında kurulacak bir Hıristiyan Kopt Devleti tasarısı, ancak barış antlaşması ile ertelenebilen, fakat uzun vadede kaçınılmaz görünen bir tarihsel gelişmenin anahtarıdır. Yinon, Mısır hakkındaki bu tehlikeli kehanetlerinin ardından, Suudi Arabistan, Kuveyt, Bahreyn gibi petrol zengini ülkelerin de son derece istikrarsız ve zayıf bir yapıya sahip olduklarını, İsrail'in de katkılarıyla kolayca kaosa sürüklenebileceklerini ve dolayısıyla İsrail için engel oluşturma gibi bir şanslarının olmadığını söyler. Ürdün'den söz ederken de, ülke içindeki Filistinlilerin potansiyel bir istikrarsızlık unsuru olduğuna dikkat çeker ve şöyle der: "Ürdün, uzun vadede değil ama, kısa vadede yakın bir stratejik hedeftir. Ürdün'ün bugünkü yapısıyla uzun süre var olabilmesi mümkün değildir ve İsrail'in politikası da, savaşta ve barışta Ürdün'ün bugünkü rejiminin tasfiye edilip, iktidarın Filistinli çoğunluğa devredilmesine yönelik olarak işletilmelidir." Çünkü Ürdün'deki Filistinliler'in iktidara tırmanmaları, ülkeyi tam bir kaosa sürükleyecektir. Kuşkusuz böyle bir durumda "Lübnan örneği" yeniden tekrarlanabilir, ülke İsrail işgaline maruz kalabilir. "İsrail İçin Strateji"de ortaya konan tüm bu planları, tekrar vurgulamakta yarar var, "İsrail'de gerek ordu, gerekse haberalma örgütünün üst kademelerine egemen olan düşünce yapısı" sergilenmektedir. Bu bize, İsrail devlet aygıtının Eski Ahit'te "Nil'den Fırat'a" olarak tanımlanan Vaadedilmiş Topraklar'ı ele geçirmek için gerçekten de ciddi bir hazırlık içinde olduklarını gösterir. Bu işgal planının asıl hazırlayıcısı ise, Mossad gibi kanallarla devlet aygıtı üzerinde büyük bir egemenliğe sahip olan Gush Emunim'dir. Noam Chomsky, Oded Yinon'un planının, aslında Tehiya Partisi'nin görüşlerinin bir ürünü olduğunu söylemektedir ki, Tehiya, Gush'un Knesset'teki temsilcisinden başka bir şey değildir. Oded Yinon'un raporu ile ilgili olarak bir noktaya daha dikkat edilmelidir: Bu strateji, basit bir işgal planı değildir, oldukça uzun vadeli bir hesaptır. Öncelikle bölgedeki ülkelerin işgale, ya da en azından İsrail egemenliğine girmeyi kabul etme haline hazırlanmasını öngörmektedir. Bazıları, bunu İsrail'in Ortadoğu'yu "Osmanlılaştırması" olarak yorumlamışlardır. Buna göre, Yahudi Devleti'nin nihai hedefi, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki eyalet ve "millet" sistemlerini uyarlayarak, bölgede kendi içinde özerk, ancak sonuçta İsrail'e bağımlı devletçikler oluşturmaktır. Ayrıca, raporda yazılanlar, İsrail'in bu uzun vadeli fetih stratejisi içinde, gerektiğinde geçici bir barışa ve toprak tavizine yönelebildiğini de ortaya koymaktadır: Oded Yinon, az önce belirttiğimiz gibi, İsrail'in 1978'de barış masasına oturduğu ve Sina yarımadasını kendisine geri verdiği Mısır için, parçalama ve Sina'yı geri alma hesapları içinde olduğunu bildirmektedir. Yani, Camp David barışı, bir aldatmacadır, uzun bir savaşın içindeki geçici bir ateşkestir. Ralph Schoenman, Siyonizmin Gizli Tarihi adıyla Türkçe'ye çevrilen kitabında, Oded Yinon'un raporunu konu edindikten sonra şöyle der: Bu stratejiden çıkan sonuç, Siyonist hareket için herşeyin bir zaman tablosu üzerinde yazılı olduğu, her bölgenin fetih için işaretlendiği ve bir fırsat hedefi olarak kabul edildiği, ancak bu arada uygun güçler dengesi, ani ve yararlı sonuçlar sağlayacak bir savaş durumu beklendiğidir. Gush Emunim ideolojisine bağlı olan İsrail devlet aygıtı, son aşamaya başlamak, yani tüm Vaadedilmiş Topraklar'ı işgal etmek için belki Mesih'in gelişini bekliyor olabilir. Ancak şu bir gerçektir; Mesih gelinceye dek "şartlar uygun hale getirilecek", yani Ortadoğu işgale hazırlanacaktır. Önümüzdeki yıllarda etnik çatışmaların tüm Ortadoğu'yu kaosa sürüklediğini görme şansımız oldukça yüksektir. Bu arada, bu planda, Türkiye'ye de ayrılan bir pay vardır.
Kenan Diyarının Etnik Temizliği Kitabın başından beri incelediğimiz gibi, Kuran'ın İsra Suresi'nin başında haber verilen "İsrailoğulları'nın ikinci yükseliş ve bozgunculuğu", Yahudi geleneğindeki Mesih inancına karşılık gelmektedir. Kuran'da, İsrailoğulları'nın bozgunculuk özelliği şöyle bildirilir: "Kitapta İsrailoğullarına şu hükmü verdik: "Muhakkak siz yeryüzünde iki defa bozgunculuk çıkaracaksınız ve muhakkak büyük bir kibirleniş-yükselişle kibirlenecek-yükseleceksiniz." (İsra Suresi, 4) Bu bozgunculuğun iki ayrı boyutu vardı. Biri, global olanıydı: 20. yüzyılı kasıp kavuran savaşların önemli bir bölümünün ardında, "İsrailoğulları"nın büyük rolü olduğuna değindik. I. ve II. Dünya Savaşları'nda, Vietnam Savaşı gibi bölgesel savaşlarda ya da Amerikan kaynaklı dış müdahale/terör geleneğinde Yahudi önde gelenlerinin politik kurumunun, yani CFR'nin büyük etkisinin olduğunu gördük. 11. bölümde, İsrail'in Üçüncü Dünya'yı saran terör ağını daha ayrıntılı olarak inceleyeceğiz. Bozgunculuğun ikinci boyutu ise daha dar kapsamlıydı; yalnızca Kutsal Topraklar'a yönelikti. Yahudiler, Mesih Planı'nın 500 yıl süren ilerleyişi sonucunda Kutsal Topraklar'a döndüklerinde orayı boş olarak bulmadılar. Kutsal Topraklar'da Müslüman Araplar yaşıyordu. Bu kuşkusuz bu toprakları kendi ırklarının malı olarak gören Yahudi önde gelenleri için kabul edilemez bir durumdu. Kutsal Topraklar, tüm Yahudi-olmayan unsurlardan temizlenmeliydi. Zaten Mesih Planı'nın temelini oluşturan Yahudi kutsal kaynakları bu konuda yeterince aydınlatıcı oluyorlardı. M. Tevrat'ın yüzlerce ayeti, sözde Yahudi ırkına ait olan Kutsal Topraklar'ın (Kenan diyarı) nasıl "temizlenmesi" gerektiğini detaylarıyla anlatılıyordu. Bu ayetler, İsrail devletinin Mesih Planı içinde uygulaması gereken bir başka kehaneti oluşturdu.
M. Tevrat'ın Katliam Emirleri Eski Ahit'in Tesniye kitabında, 7. Bap şöyle başlar: Allahın Rab, mülk olarak almak için gitmekte olduğun diyara seni götüreceği ve senin önünden çok milletleri, Hittileri ve Girgaşileri ve Amorileri ve Kenanlıları ve Perizzileri ve Hivileri ve Yebusileri, senden daha büyük ve kuvvetli yedi milleti kovacağı; ve Allahın Rab onları senin önünde ele vereceği ve sen onları vuracağın zaman; onları tamamen yok edeceksin; onlarla ahdetmeyeceksin ve onlara acımayacaksın ve onlarla hısımlık etmeyeceksin; kızını onun oğluna vermeyeceksin ve onun kızını oğluna almayacaksın... Çünkü sen Allahın Rabbe mukaddes bir kavimsin; Allahın Rab, yeryüzünde olan bütün kavimlerden kendine has bir kavim olmak üzere seni seçti. I. Samuel kitabı 15. Bap'ın başında ise şu ayet yer alır: Orduların Rabbi şöyle diyor: Amalek'in İsrail'e yaptığını, Mısır'dan çıktığı zaman yolda ona karşı nasıl durduğunu arayacağım. Şimdi git, Amaleki vur ve onların herşeylerini tamamen yok et ve onları esirgeme ve erkekten kadına, çocuktan emzikte olana, öküzden koyuna, deveden eşeğe kadar hepsini öldür. Ayetlerde geçen Hittiler, Yebusiler, Amalekler gibi kavimler, M. Tevrat'ın yazıldığı dönemlerde Ortadoğu'da bulunan toplumlardır. Bu nedenle bu ayetlere (ve M. Tevrat'ın içindeki yüzlerce benzerlerine) göz atan pek çok kişi, tarihin derinliklerinde kalmış birer şiddet olayının hikayesini okuduğunu sanabilir. Oysa gerçek böyle değildir... İsrail'in "güvercin" siyasetçilerinden Amnon Rubinstein, şu satırları yazıyor: Gush Emunim'in kullandığı lisanda, günümüzdeki Araplar; Yebusiler'dir, Amalekler'dir ya da Kenan diyarının Tevrat tarafından lanetlenen yedi kavminden herhangi birisidir... Tesniye'de, 'geride hiç bir şey kalmayacak şekilde' Amalek'i yok etmek üzere verilen emir, doğrudan bugünkü Araplar'a yönelik olarak yorumlanmaktadır... İsrail'in savaşları da bu çerçevede anlaşılmakta ve bu savaşlarda bu 'yeni Amalekler'e karşı insancıl davranılmaması gerektiği söylememektedir. Haham Menachem M. Kasher, 1967 savaşından sonra yazdığı bir yazıda, Tevrat'ın 'onları sizin önünüzden yavaş yavaş azaltacağını ve yurtlarına sizi yerleştireceğim' şeklindeki ifadesinin, İsrail'in Araplar'la olan ilişkisini tarif ettiğini yazmıştır... Bar Ilan Üniversitesi'nden Haham Israel Hess, daha da ileri gitmiş ve 'Tanrı'nın Amaleklere karşı girişilen savaşa bizzat katıldığını' söylemiştir. Israel Hess'in konuyla ilgili yazısının başlığı ise, 'Tevrat'ın katliam emirleri'dir. Kısacası, M. Tevrat'ın katliam emirleri, tarihi birer bilgi değil, günümüzdeki Araplar'a yönelik bakış açısının kaynağıdır. İsrail'in resmi ideolojisini üreten Gush Emunim, bu ayetleri böyle yorumlamakta, İsrail ordusu da buna göre davranmaktadır. Gush Emunim'in yaptığı bu yorum, İsrail devlet aygıtı tarafından da yıllar boyu topluma telkin edilmiştir. Roger Garaudy, bu konuya dikkat çekerek şöyle der: Bugün 'kutsal savaş'ı körüklemek amacıyla askeri hahamlar tarafından durmaksızın dile getirilen ve İsrail'de okullarda ders kitabı olarak okunan Yeşu'nun Kitabı (Eski Ahit'in Yeşu bölümü), ele geçirilen ülkelerde halkın kutsal amaçla yok edilmesi ve herkesin 'erkekler gibi kadınların da, çocukların da, ihtiyarların da kılıçtan geçirilmesi' üzerinde ısrarla durmaktadır. İsrail devletinin Yeşu'nun Kitabı'nı kullanarak yaptığı beyin yıkama etkili olmuştur. İsrail'de Tel-Aviv Üniversitesi psikoloji uzmanı G. Tamarin tarafından yapılan bir testte, 4. ve 8. sınıf öğrencilerine, Yeşu Kitabı'nda anlatılan tarihi Eriha katliamıyla ilgili ayetler dağıtılmış ve şu soru sorulmuştur: "İsrail ordusu savaş sırasında bir Arap köyünü ele geçirdiğinde, Yeşu'nun Erihalılar'a yaptığını Arap halka yapmalı mıdır?" Bu soruya "evet" cevabı, % 66 ve % 95 arasında değişmiştir. (Anketi yapan ve yayınlayan Tamarin de üniversiteden atılmıştır.) Roger Garaudy, Yeşu Kitabı'nın ve genel olarak M. Tevrat'ın İsrail terörünün kaynağı olduğunu şöyle vurgular: Siyasi Siyonizm, 'vaad' kavramını ve bu vaad'in gerçekleşmesi için kullanılan yöntemleri Yeşu'nun kitabından çıkarmıştır. Buna göre, Tanrı, Yeşu peygambere diğer halkları yok etme emri vermiş, Yeşu da bu emri yine Tanrı'nın yardımı ile yerine getirmiştir. Aynı şekilde 'seçilmiş halk' ve Nil'den Fırat'a uzanan 'Büyük İsrail' gibi kavramlar da Yeşu'nun kitabına dayalı olup Siyasi Siyonizmin temel ideolojisidir. Bu nedenle de İsrail'in onyıllardır uyguladığı devlet terörü, Livia Rokach'ın kullandığı isimle "kutsal" bir terördür. Mesih Planı'ndaki bir kehanetin yerine getirilişidir çünkü... ***
http://www.harunyahya.org/kitap/YMD/YMD8a.html |