|
2. BÖLÜM
VATİKAN, MASON
PAPALAR, MASONLUĞA TERS DÜŞEN
PAPALAR VE PAPA SUİKASTİ
Masonluk, Katolik Kilisesi tarafından yüzyıllar önce
"dinsizlik" olarak tanımlanmış ve
herhangi bir Hıristiyanın mason olmasını
yasaklanmıştı. Masonluk, Kilise'nin en büyük düşmanlardan
biri olarak kabul edilmişti. Ars Quator Coronatorum adlı
masonik yayında bu durumdan şöyle bahsedilir:
1738'de masonluğa karşı bir Papa Emirnamesi
yayınlandı... Buna göre, Papa, hiçbir ayırım
yapmadan tüm masonların açıkça Kilise'ye zarar
vermeye ve bu şekilde Hıristiyanları İsa'nın
getirdiği doğrulardan mahrum etmeye çalıştıklarını
ifade ediyordu.
Fakat yasak olan masonluk, Vatikan üyeleri arasında
beklenmedik biçimde rağbet gördu. İtalya'daki
locaların politika ve dinle bağlantılı olduğu
basında açıkça yer aldı. Roma Katolik
Kilisesi'nde sempatizanları hatta üyeleri olduğu
bildirildi. Vatikan Dışişleri Bakanı
Agostino Casaroli'nin mason olduğu açıklanınca
bu haber büyük sansasyona sebep oldu.Fazlaca deşifre
olduklarını düşünen masonlar, ortalık
sakinleşinceye kadar fazla bir harekette bulunmadılar.
1973'te Kiliseye bağlı olan "Kurtuluş
Ordusu" isimli örgüt ile masonlar arasındaki bağlantı
dikkatlerin tekrar Vatikan üzerinde yoğunlaşmasına
yol açtı. Aynı yıl 19 Haziran'da, Dini
İşler Sorumlusu Baden Hickman Ordu'nun görevlilerinin,
herhangi bir mason locasına girmelerini yasakladığını
söyledi. Daha sonra yapılan araştırmalar sırasında
İngiltere'de üç adet kilisenin mensupları için özel
loca olduğu öğrenildi. Bu localar, Standora Locası
6820, Constant Trust Locası 7347 ve Lubilate Locası
8561 idi. Avustralya'da Melbourne'da da bir diğeri vardı:
Haçlılar Locası...
Aynı dönemde kendine Anglo-Katolik sıfatını
uygun gören biri Masonluk üzerine Bazı Yansımalar
adlı bir kitap yayınladı. Bu kitapta masonik
faaliyetlerle ilgili geniş bilgi bulunmamakla beraber Fort
Newlon, Lawrence, de Castello ve Woodford gibi mason rahiplerin
çalışmalarına geniş yer verilmekteydi.
Yazar, şöyle bir iddiada bulunuyordu: "Tehlike şudur
ki, İsa'nın en büyük düşmanı kiliseyi yönetiyor."
Bir başka din adamı Dr. Cawthorne ise şöyle
yakınıyordu: "Masonluk öğretisi açıkça
anti-Hıristiyandır. Rica ediyorum artık hiçbir
kilise mason locası olarak kullanılmasın."
Vatikan'ın ve kiliselerin bu durumu, Hıristiyanlığa
teslis (üçleme) inancını sokan Yahudi Aziz Paul ile
başlayan bir dejenerasyon sürecinin devamıydı
aslında. Bu dejenerasyon 11. yüzyılda Yahudi Papalar
VII. Gregoir ve II. Orbanus ile devam etti ve Vatikan, Hıristiyan
alemini temsil etme görevini Siyonist Papaların etkisiyle
gerektiği gibi gerçekleştiremedi.
Vatikan'ın özellikle 1940'lı yıllardan
sonraki kadrolaşmasına baktığımızda,
sık sık siyonist Papaların görev aldığını
görürüz. Örneğin Papa XI. Pio "biz hepimiz semitiğiz"
diye demeçler vermekten çekinmemişti, ve ölümünden
sonra Uluslararası Yahudi Birliği (Alliance Israélite
Universelle) "Papa'nın bizim için yaptığı
iyilikleri, gösterdiği çabaları unutmayacağız"
diyerek aralarındaki yakınlığı dünyaya
duyurmuştu. Fransız Yahudileri de çok sevdikleri bu
Papa hakkında şöyle demişlerdi: "Onun büyüklüğü,
değeri önünde saygıyla eğiliyoruz."
Papa
XI. Pio'nun ölümünden sonra yerine geçen Papa XII. Pio da,
halefinin çizgisini aynen korumuş, o da yaptığı
bir açıklamada "biz hepimiz semitiğiz"
deyivermişti. Almanya'da yayınlanan Das Schwarze Korps
dergisi Papa XII. Pio'nun uluslararası Yahudilik ve
masonlukla olan bağlantısından söz etmekteydi.
1949'da Papa XII. Pio'nun Dünya Yahudi kuruluşlarının
sözcüsü olan Jules Isaac ile görüşmeleriyle başlayan
Vatikan-Yahudi Lobileri bağlantısı 1960'da Papa
XXIII. John ile Isaac'ın görüşmeleriyle daha da güçlendi.
Amerikan Yahudi Komitesi ve B'nai B'rith'in Karşıt
İstihbarat Bürosu Anti-Defamation League'i (ADL)
Vatikan'da sesini net ve yüksek olarak duyurmaya başladı.
Aynı zamanda Yahudi Organizasyonları Dünya Konferansı
Başkanı Nahum Goldmann, Papa'ya tüm istekleri
konusunda baskıda bulunuyordu.
Almanya'da çıkan Das Reich dergisi ise Papa XI. Pio ve
Papa XII. Pio'nun Yahudiliğini tescillemişti.
Grand Orient (Fransız Büyük Locası)-Vatikan bağlantısı,
masonluğun Hıristiyan alemine ne derece sızdığını
gözler önüne seren bir başka örnekti. Grand Orient,
İngiltere Bankacılık kuruluşları ve
uluslararası banker Meyer Amshel Rothschild tarafından
finanse edilmekteydi. Bugün Grand Orient; Trilateral Komisyonu,
Bilderberg Grubu ve tüm dünyadaki sosyalist partilerle yakın
ilişki içindedir. Bağlantıları Vatikan'a
kadar uzanmıştır ve geçen seneler boyunca önde
gelen Katolik Kilise mensuplarının anti-Hıristiyan
Grand Orient'in gizli üyeleri olduğu söylenmiştir.
Papa XII. Pio'nun ardından Yahudi Papa XXIII. Jean
1958-63 yılları arasında papalık görevine
getirildi. Gelenek bozulmadan devam ediyordu.
II. Vatikan dönemine gelindiğinde, B'nai B'rith'in
ADL'si Kardinal Bea ile ajanı Joseph Lichten aracılığıyla
ortak çalışma başlatmıştı. 20 Eylül
1964'de B'nai B'rith 2.400 papaz ve kardinale Yahudilerin
durumunu anlatan bir rapor gönderdi. 20 Kasım 1964'de
Roma'da, tüm dünyadaki kardinal, papaz ve piskoposları
kapsayan bir toplantıda Kilise'nin Yahudilere karşı
tutumu ortaya konacak, ve Papalık 2000 yıllık
tutumun hatalı olup olmadığını tartışacaktır.
Bunun tartışılması bile Siyonist teşkilatın
ne kadar güçlü olduğunu gösteriyordu.
B'nai
B'rith ve diğer Yahudi örgütlerinden para aldığı
söylenen Yahudi asıllı Kardinal Bea'nın
faaliyetleri de oldukça ilginçtir. Bu din adamı 1964'te
İsrail ile Kilise'nin ilişkilerini araştırmak
ve düzenlemekle görevli özel bir teşkilat kurmuştu.
Yahudi kökenli Bea üzerinde sayısız iddia dolaşıyordu.
Asıl adının Behar, ya da Beja olduğu, en yakın
destekçileri olan Mgr. Baum ve Mgr. Oesterreicher'in Yahudi dönmesi
oldukları söyleniyordu. Bea da B'nai B'rith ajanı
olmakla suçlanmıştı. B'nai B'rith Katoliklerden
bütün kilise servislerinde bulunabilecek Yahudi aleyhtarı
ifadelerin yok edilmesini istiyordu. Buna İncil'deki
ifadeler de dahildi. Kardinal Bea Yahudilerin istekleri ile
ilgili bir deklarasyon hazırladı. Yahudi
deklarasyonunda Bea'nın yanında Father Baum, Mgr. John
Oesterreicher gibi bazı Yahudiler de çalışmaktaydı.
1963 yılının 31 Mart günü Kardinal Bea,
Amerikan Yahudi Komitesi'nin binasında
"Sanhedrin" örgütüyle görüştü. Toplantı
basından gizli olarak yapıldı. Bea burada
Hahamların sorularını cevaplarken Vatikan'ın
büyük bir hata içinde olduğunu belirtti. Hahamlar İncil'deki
Yahudiler aleyhindeki ifadelerin acilen çıkarılmasını
Bea'ya söylediler.
Bu arada Haham Heschel, Kardinal Richard Cushing'in yardımlarıyla
Vatikan'da gizlice Papa ile görüştü. Bu görüşmeler
Amerikalı Yahudilerin kilisenin arkasında bulunan yeni
bir güç olduğunu gösterdi. Konsülde durum daha da kötüydü.
Katolik piskoposların Yahudiler lehine çalıştığı
söyleniyordu. Bundan sonra Kilise, Liberaller ve Muhafazakarlar
olarak ikiye ayrıldı. Liberaller Yahudi Lobileri doğrultusunda
kararlar alınması için uğraş veriyordu.
Kardinal Bea'nın B'nai B'rith ve diğer ABD orijinli
Yahudi kuruluşlarından İsrail'in çıkarlarını
korumak amacıyla para aldığı biliniyordu. 25
Ocak 1966'da ABD'de yayınlanan Look adlı dergi
Kardinal Bea'nın ABD'de B'nai B'rith ve Yahudi cemaati ile
gizli ilişki kurduğunu yazdı. Bea'nın Haham
Heschel ve diğer B'nai B'rith üyeleriyle çekilmiş
resimleri vardı. Derginin başlığı
şöyleydi: "Yahudiler Katoliklerin düşüncesini
nasıl değiştirdi?" Bu haber Bae'yı çok
kızdırdı. Bu kişilerle görüştüğünün
kimse tarafından bilinmesini istemiyordu.
Ocak 1977'de yayınlanan mason dergisi Renaissance
Traditionnelle Bea'nın masonlarla ve özellikle Birleşik
Alman Locası'yla olan yakın ilişkisini bildirmişti.
Bea öldüğü zaman cenazesinin masrafı Humanum adlı
bir kuruluş tarafından karşılandı. Bu
Kuruluşun başkanlığını Herbert
Rohrer, Max Kohnstamm ve Valerio Crivelli adında 3 mason
yapıyordu.
Papa ve kardinallerin siyonist örgütlerle yakın bağlantıları
oldukça değişik kanallardan yürüyordu. 1965'de BM
toplantısına giden Papa, bir kilisede Amerikan Yahudi
Komitesi Başkanı'yla gizli bir görüşme yapmıştı.
24 Eylül 1970'de Pax Cristi'nin en büyük simalarından
Kardinal Suenens B'nai B'rith'in düzenlediği bir masonik
toplantıda konuşma yaptı. Toplantının
başkanlığını Büyük Haham R. Dreyfus
yapıyordu. 1 Eylül 1987'de Papa Vatikan'da Uluslararası
Yahudi Komitesi temsilcilerini kabul etti; bunlar World Jewish
Committee, B'nai B'rith, Synagogue Council of America gibi
kuruluşlardı. Devlet Sekreteri Kardinal Agostino
Casaroli de 28 Eylül 1957'de mason oldu. 1987 Temmuzunda
Amerika'ya giderek pek çok Yahudi yöneticiyle görüştü.
Mossad-CIA bağlantısının kilit ismi James
J. Angleton da CIA'nın Vatikan danışmanıydı.
"ULUSLARARASI KATOLİK-YAHUDİ
İŞBİRLİĞİ KOMİTESİ"
Vatikan, tarihi boyunca, İncil'in Yahudiler hakkındaki
ifadelerine dayanarak, Yahudilerle belli bir uzaklık içinde
olmuştu. Fakat 1950'lerle birlikte bu görüşlerini değiştirerek
farklı bir çizgiye yöneldi. Uluslararası siyonist örgütlerle
Vatikan arasında ilginç ilişkiler kurulmaya başlamıştı.
II. Vatikan Konseyi'nden sonra, Nostra Aetate Deklarasyonu'na
uyularak Hıristiyan-Yahudi ilişkilerini derinleştirmek
amacıyla birçok ülkede enstitüler, kurumlar, komisyon ve
sekreterlikler kuruldu. Bu amaca yönelik olarak Roma Katolik
Kilisesi birçok önemli Yahudi kuruluşları ile yakın
ilişkilere girerek, büyük çabalarda bulunuyordu.
| VATİKAN'IN
KATOLİK-YAHUDİ İLİŞKİLERİ
KONUSUNDAKİ 20 YILLIK GELİŞME |
Nostra
Aetate
1965
Kilise Yahudilere karşı kınama
ve anti-semitizm manifestoları yöneltiyor.
Yahudiliğin Kutsal kitap sonrası dini
eleneklerine hiç değinilmiyor.
Holocaust'a hiç değinilmiyor.
İsrail Devletinden hiç
bahsedilmiyor.
İsanın çarmıha
gerilerek öldürülmesinin suçu o dönemde yasayan tüm
yahudilere hiçbir ayrım yapılmaksızın
yükletilemez. Aynı şekilde; bu suçtan bugün
yaşayan yahudilerde sorumlu
tutulamazlar... İsa zorluklarını ve ölümünü
bütün insanlığın günahları
nedeniyle yaşadı.
Yahudilerin, Hıristiyanların
İsa ile ilgili iddialarına hayır
demeleri ile ve İsanın olayi ile ilgilenme
eğilimi pek göstermiyor.
Kilise Tanrğnğn
yeni insanlarğ olarak gösteriliyor.
|
VATİKAN TALİMATNEMESİ
1974
Anti semitizmin
her türlüsünü ve ayrımcılığı
kınıyoruz ifadesi yer alıyor.
Yahudi tarihi Kudüsün yakılması
ile sona ermedi, hatta dini bir gelenek geliştirmeye
devam etti (III.7) yorumu yapılıyor.
Yahudi ve Hıristiyan
geleneği arasında bağlantı
kuruluyor.
...yahudiliği ve
kiliseyi birbirine bağlayan manevi bağlardan
bahsediliyor.
Holocausttan sonra Nostra
Aetate ve mevcut yahudi-hıristiyan diyalogunun
tarihsel temeli olarak bahsediliyor.
İsrail Devletinden hiç
bahsedilmiyor.
Nostra Aetate tekrarlaniyor.
Tanrının sözü üzerinde
kurulan yahudi ve hıristiyan geleneği gönüllü
olarak beraber çalışacak ve her yerde sosyal
adaleti ve barışı beraber arayacak.
|
VAAZ
VE DİNİ EĞİTİM İÇİN
NOTLAR 1985
Katileştirilmiş
objektif ve kesin hatlarıyla belirlenmiş
yahudilerle ilgili eğitimin önemi ve
aciliyeti... Anti-semitizmin kınanması
tekrar onaylanıyor.
Tarihte yahudilik ve hıristiyanlik
başlığıyla bir bölüm açıldı.
Papalık tarafından, dini
eğitim programında soykırım
(Holocaust) ile ilgili müfredatın genişletilmesi
emri veriliyor.
İsrail Devleti uluslararası
kanunlar bazında onaylanıyor. Bu arada Ortadoğudaki
çağdaş politik seçeneklere, Kutsal Kitaba
dayalı fundamentalist yaklaşımlara karşı
uyarıda bulunuldu.
Nostra Aetatee detaylar
ekleniyor: Hıristiyanlar yahudilerden daha çok
suçludur, çünkü biz bilerek günah işliyoruz.
İsrailin varlığının
devamına Tanrının planının
bir işareti olarak yorum getiriliyor.
Yahudiler Eski Ahitteki Tanrının
insanları olarak tanıtılıyor. Ve
Tanrının hiçbir zaman bunu feshetmediği
ve seçilmiş insanlar oldukları belirtiliyor.
Hıristiyanlar ve yahudiler komşumuzu
sevmeliyiz emriyle yönlendirilmişlerdir.
...Aynı söze bağlı
olarak ayrı hareketler ve ortak umuda şahitlik
etmeliyiz... Aynı zamanda Sosyal adalet için
beraber çalışarak dünyayı Mesihe
gelmesine hazırlama sorumluluğunu üstlenmeliyiz.
Bunları Tanrının krallığı
için beslediğimiz umutlar yapmalıyız.
|
| KAYNAK: (Fifteen
Years of Catholic-Jewish Dialogue 1910-1985,
International Catholic-Jewish Liaison Comitee, Libreria
Editrice Vaticana, 1988, sf 244-248) |
1966'da Papa VI. Paul, Hıristiyan Birliğini Uyandırma
Sekreteryası'nda Yahudi-Katolik ilişkileri için bir
ofis kurulması fikrini onayladı. 1974'te Yahudilerle
dini ilişkiler için bir komisyon kuruldu. Yahudiler tarafında
ise, 1970'de sekreterlikleri New York ve Cenova'da bulunan IJCIC
(Dinlerarası Konsültasyon Üzerine Uluslararası
Yahudi Komitesi) oluşturuldu. Bu Komite, Dünya Yahudi
Kongresi, Amerikan Sinagog Konseyi, Amerikan Yahudi Kongresi,
Uluslararası B'nai B'rith ve İsrail'de Dinlerarası
Konsültasyon için Yahudi Konsülünden oluşuyordu.
20-23 Aralık 1970'te Hıristiyan Birliğini
Uyandırma Sekretaryası'nda bir toplantı yapıldı.
Bu toplantıya katılanlar şunlardı: IJCIC'den
6 üye, Hıristiyan Birliği Sekreteryası
temsilcileri, Katolik-Yahudi İlişkileri Vatikan Ofisi,
İnanç Doktirini Kongregasyonu, Doğu Kiliseleri
Topluluğu, Katolik Eğitimi Topluluğu ve Adalet ve
Barış için Papalık Komisyonu. Bu toplantı
ile bir Memorandum kabul edildi. Bu Memorandumla Roma Katolik
Kilisesi ile Dünya Yahudi Cemaati arasındaki ilişkiyi
koordune edecek bir komitenin kurulması için ilk adım
atılmış oluyordu.
Karşılıklı ilişkilerde kabul
edilenler şunlardı:
1. Dünyanın çeşitli bölgelerindeki antisemitizm
manifestoları incelenecekti;
2. Nostra Aetate Deklarasyonu'nda belirtildiği gibi, özellikle
dini eğitim ve tarih alanındaki kitaplardan
antisemitizmin çıkartılması ve böylece Yahudiliğin
eğitim ve öğretimin her kademesinde Yahudi anlayışına
göre tanıtılması sağlanacaktı. Buna göre
dini ve dini olmayan tüm yayınlardan ve ifadelerden
Yahudiliğe karşı kullanılan her türlü
ifade çıkartılacaktı.
Bu Memorandum uyarınca Uluslararası Katolik-Yahudi
İlişkileri Komitesi Birliği kuruldu. Roma Katolik
üyeleri, Papa VI. Paul'ün onayı ile Kardinal Johannes
Willebrands tarafından atanıyorlardı. Yahudi üyeler
ise IJCIC'ı oluşturan organizasyonlar tarafından
atandılar. Komite kurulduktan sonra düzenli toplantılarına
devam etti. Bu toplantıların çoğunda Shoah (soykırım)'ın
derin önemi ve İsrail'in siyasi bağımsızlığının
kurulması defalarca ILC (Uluslararası Yahudi-Katolik
İlişkileri Komitesi) tarafından vurgulandı.
ILC'nin çalışmaları Papa VI. Paul ve II. John
Paul tarafından büyük destek ve tasdik aldı.
İncil'in değiştirilmesine kadar varan istekler
bu toplantılarda görüşüldü. Yahudiler İncil'de
aleyhlerine geçen tüm ifadelerin çıkartılmasını
istediler. Bu toplantılara B'nai B'rith'in üst düzey yöneticileri
de katıldı.
1970-1985
YILLARI ARASINDA ULUSLARARASI KATOLİK-YAHUDİ
BİRLEŞTİRME KOMİTESİ'NE
KATILANLAR
| Dr. Ernst Ludwig Enrlich |
: |
Avrupa direktörü, B'nai B'rith
üyesi, Basel. |
| Mr. Theodore Freedman |
: |
Ulusal program direktörü, B'nai
B'rith ADL üyesi, New York. |
| Haham Leon Klenicki |
: |
Dini İşler Komitesi
Yardımcı Direktörü, B'nai B'rith ADL
üyesi, |
| Dr. Joseph L. Lichten |
: |
B'nai B'rith ADL temsilcisi, Roma |
| Piskopos Francis J.
Mugavero |
: |
Brooklyn Piskoposu,
Katolik-Yahudi İlişkileri ve Ulusal
Katolik Piskoposları Konferansı Başkanı,
Washington DC. |
| Haham Jordan Pearlson |
: |
Kanada Yahudi Kongresi üyesi. |
| Dr. M. Bernard Resnikoff |
: |
Amerikan Yahudi Kongresi
Dinlerarası İlişkiler Avrupa Danışmanı. |
| Dr. Gerhart M.
Riegner |
: |
Amerikan Yahudi Kongresi Genel
Sekreteri (1983), daha sonra Yardımcı
Baskan Ve Yönetim Kurulu üyesi. 1982-1984 arası
Dinlerarası Konsültasyon üzerine
Uluslararası Yahudi Komitesi Başkanı,
Cenova. |
| Mr. Juan Rosengold |
: |
Yahudi Cemaati Başkanı. |
| Prof. Avv. Giorgio Sacerdoti |
: |
Milan Yahudi Cemaati Başkanı. |
| Mr. Zachariah Shuster |
: |
Amerikan Yahudi Komitesi
Dinlerarası ve Uluslararası İlişkiler
Bölümü Direktörü. |
| Haham Henry Siegman |
: |
Amerika Sinagog Konsülü Yöneticisi
Başkanı, daha sonra Amerikan Yahudi
Kongresi Yönetici Müdürü. |
| Haham Marc A. Tanenbaum |
: |
Amerikan Yahudi Kongresi,
Dinlerarası ve Uluslararası İlişkiler
Bölümü Direktörü. |
| Dr. Paul Warszawski |
: |
Latin Amerika Yahudi Kongresi
Direktör Asistanı. |
| Haham Mordecai Waxman |
: |
Dinlerarası Konsültasyon üzerine
Uluslarası Yahudi Komitesi Baskanı
(1984-1987); Amerika Sinagog Konseyi Başkanı. |
| Kardinal Johannes
Willebrands |
: |
Yahudilerle Dini İlişkiler
için Komisyonun Başkanı. |
| Haham Walter S. Würzburger |
: |
Amerika Sinagog Konseyi Dini
İlişkiler Komitesi Başkanı;
Yeshiva Üniversitesi'nde Profesör. |
| Prof. Michael Wyschograd |
: |
Amerika Sinagog Konseyi Başdanışmanı. |
| Prof. Tu llia Zevi |
: |
İtalyan Yahudi Cemaatleri
Birliği Başkanı |
| Ms. Marloes Arendsen |
: |
Gençlik Organizasyon Grubunun üyesi. |
| Mr. Fritz Becker |
: |
Dünya Yahudi Kongresi
Temsilcisi. |
| Dr. Claudio Mario Betti |
: |
İtalya dışındaki
gençlik gruplarıyla ilişkilerden
sorumlu St. Egidio Topluluğu üyesi; devlet
yüksek okulunda Din Profesörü. |
| Haham Pynchas Brener |
: |
Dünya Yahudi Kongresi
Uluslararası İlişkiler Komisyonu
Yönetim Kurulu Baskan Yardımcısı,
Caracas Başhahamı. |
Fifteen Years of
Catholic-Jewish Dialogue 1970-1985, International Catholic-Jewish
Liaison Committee, Libreria Editrice Vaticane, 1988,
s.3
|
"VATİKAN AŞ"
Im Namen Gottes adlı kitabında David A. Yallop,
Vatikan'ın ekonomik gücünü tarif etmek için şöyle
bir örnek verir: Vatikan şehrinin çevre duvarının
etrafında bir tur yapılsa bir saatten fazla sürmez,
ama Vatikan'ın servetini saymaya kalksalar, bu şüphesiz
çok daha uzun sürer.
Vatikan, bütün Hıristiyan aleminden asırlardır
büyük bağışlar alıyordu. Bu bağışların
işletilmesi için Vatikan'da bankaların kurulması,
bu küçük toprak parçasını Mafya-masonluk-Yahudi
şirketleri üçgeninin önemli bir ayağı haline
getirdi. Vatikan bankalarının elinde biriken dev
servet, dünyanın diğer sermayedarlarının da
iştahını kabartıyordu. Sonuçta Vatikan,
Rothschild, Morgan gibi uluslararası Yahudi bankerlerle
ortak hale geldi. Vatikan'ın bugünkü ekonomik gücüne
ulaşana kadar ki tarihini David A. Yallop aynı kitabında
şöyle anlatır:
Vatikan Gmbtt'ın kolları bütün dünyaya yayılmıştı.
Başka bankalarla sıkı bağlar örülmüştü.
Paris ve Londra'daki Rothschild bankacılık sistemi 19.
yüzyıldan beri Vatikan'la iş yapıyordu. Nagara
(Papa XI. Pius'un yakın dostu) Vatikan mali işler
bakanlığına seçildiğinden beri, işlerin
çapı ve iş ortaklarının çapı daha da
genişlemişti. Bu ortaklardan bazıları şu
bankalardır: Crédit Suisse, Hambros, J. P. Morgan Bank,
Chase Manhattan Bank, First National Bank, Continental Bank of
Illinois, Bankers Trust Company New York... General Motors, Gulf
Oil, General Electric, Bethleem Steel, IBM, ve TWA gibi şirketlerde
Vatikan'ın ortakları vardı.
Uluslararası Yahudi şirketleri ile ortak hale gelen
Vatikan, tabii ki mafyayla da bağlantı kurdu. Böylece
Vatikan, İtalya'daki ayağını P2 Mason Locası'nın
oluşturduğu mafyanın para aklama merkezi oldu.
Vatikan'ın parası ve bankaları "Allah'a ait
ve kutsal" olarak kabul ediliyordu. İtalyan Mafyası
ya da P2, dışarı para çıkarmak istediğinde
parayı Vatikan bankasına yatırıyor, oradan
yurtdışındaki bir başka bankaya transfer
ediyordu. Vatikan'ın "kutsal" bankalarına
ise kimse sorgu-sual edemiyordu tabii. Yurtdışından
para sokmak için de aynı yöntem kullanılıyordu.
Amerikan Mafyası'nın sınırlarla problemi
yoktu. Aklanmış paranın bir kısmını
İtalya'ya sokmak istediğinde, bunu Vatikan Bankası
üzerinden yapıyordu. Mafyanın Vatikan Bankası'na
İtalya'dan para giriş çıkışları için
hizmet etmesinden dolayı, Vatikan en sonunda para aklama işlemlerinin
tek sahibi durumuna geldi.
VATİKAN MASONLARINA TERS DÜŞEN
PAPA: I. JEAN PAUL
David A. Yallop, Im Namen Gottes adlı araştırmasında
Vatikan içindeki entrikaları, Papa seçildikten sonra
"aniden" ölen I. Jean Paul'ün ağzından
şöyle aktarır:
Papa I. Jean Paul, kuzeyden bir arkadaşına güvenerek
şöyle demişti: "Vatikan'da iki şeyi elde
etmenin çok zor olduğu dikkatimi çekti: Dürüstlük ve
bir fincan kahve."
Siyonist papaların, mason kardinallerin gelip geçtiği
Vatikan'a 1978 yılında Papa I. Jean Paul seçildi.
Papa Paul, diğerlerinden daha uyanık davranmıştı.
Vatikan'da bir şeyler döndüğünü hissediyordu. Papa
seçilmeden bir süre önce Vatikan Bankası'nı ve bu
bankanın bağlantılarını araştırmaya
başladı. Kardinalleri, piskoposları araştırdı.
Sonuçta çok ilginç noktalara vardı. P2 Mason Locası'nın
Vatikan'la bağlantılarını ve "Büyük
Vatikan Locası"nı, bu locaya üye olan 121
kardinal, piskopos ve rahibi keşfetti. Oysa ki, masonluk asırlar
öncesinden kilise tarafından "dinsizlik" olarak
tanımlanmıştı. Bu sisteme engel olmaya çalıştı.
Fakat papa seçildikten 33 gün sonra faili meçhul bir
zehirlenme olayına kurban gitmesi, "tehlikeli" çalışmalarının
sonu oldu.
I. Jean Paul, henüz papalığa seçilmeden önce de
Vatikan'ın mali işlerinde bir "karışıklık"
olduğunu farketmişti. 31 Ağustos 1978'de İtalya'nın
önde gelen ekonomi gazetelerinden Il Mondo'da I. Jean Paul'e
hitaben uzun bir mektup yayınlandı. Mektuptaki sorular
şöyleydi:
"Vatikan"ın, finans marketlerinde spekülatör
gibi davranması hak mı? Vatikan'ın kendi bankası
diye adlandırdığı bir bankanın İtalya'dan
başka ülkelere kanun dışı sermaye transferi
yapması hak mı? Bu bankanın İtalya'daki bazı
kişilerin vergi kaçırmasına yardım etmesi
hak mı?
Vatikan hakkında bu tür şeyler eskiden beri söyleniyordu.
Fakat ilk kez I. Jean Paul, bunların doğru olup olmadığını
araştırmaya başladı. Araştırdıkça
da mason localarını ve bunların Vatikan'daki
kontrollerini farketti. Dikkatini gizli, kanundışı
olan ve çalışmayla gücü ve zenginliği birleştiren,
İtalya'nın çevresine yayılmış bir
mason locası üzerine yoğunlaştı.
Bu locanın adı P2 idi ve Vatikan'a derinlemesine nüfuz
etmişti. Papazlarla ve piskoposlarla ilişkisi ve
bizzat kardinallerle bağlantısı vardı. Papa
I. Jean Paul, P2'yi kilisenin vücudunda yaşayan ve yok
edilmesi gereken zararlı bir virüs olarak gördü.
VATİKAN'DA P2 BİRADERLERİ:
Banker Sindona, Piskopos Marcinkus, Kardinal Cody
I.
Jean Paul'ün masonluk-Mafya-Vatikan bağlantısını
araştırırken karşılaştığı
bir çok isim vardı. Bunların en önemlileri Vatikan
Bankası'nın Başkanı mason Piskopos
Marcinkus, önceki Papa VI. Paul tarafından göreve
getirilen Vatikan'ın mali danışmanı P2 üyesi
Michele Sindona ve onlarla ortak çalışan Kardinal
Cody idi. Papa Paul araştırdıkça, bunların
P2 üyesi olduklarını ve diğer bir P2 üyesi
Banker Calvi ile çalıştıklarını buldu.
Hepsinin ardında da P2 üstadı Licio Gelli vardı
elbette.
Paul, Vatikan'ın mali işlerindeki anormalliği
araştırırken, ilginç bir alışveriş
işlemi gerçekleşti. Vatikan Bankası'nın büyük
hissesine sahip olduğu ve "Papazların Bankası"
olarak anılan Banca Cattolica Veneto, P2 Locası'nın
üyelerinden birine satıldı. Satan kişi, Vatikan
Bankası Başkanı Piskopos Paul Marcinkus, satın
alan ise Banco Ambrosiano'nun Mailand şefi Roberto Calvi
idi. Böylece olayı gizlice araştırmaya başladı.
Roberto Calvi ve Michele Sindona gibi iki isim öğrenebildi.
Öğrendiği şeylerse tüyler ürperticiydi. Doğrudan
Papa'ya gelecek bir suçlamanın varlığını
anladı. Ayrıca Calvi ve Sindona'nın Kilise'nin önde
gelenleri sayıldığını ve Papa VI Paul'ün
yanında yüksek itibar sahibi olduklarını öğrendi.
Bu isimler gerçekten çok önemliydi. Bunlardan Vatikan'ın
mali danışmanı olan Sindona, tüm dünyada kritik
bağlantıları olan bir masondu ve, eroin
ticaretinden, Latin Amerika diktatörlerine uzanan bir zincirin
halkası olan kirli işler uzmanıydı. Sindona,
mafyanın bankeriydi ve yönettiği paraların önemli
bir kısmı, doğrudan eroin ticaretinden geliyordu.
Bu adam, Papa VI. Paul'ün Vatikan'a mali danışman
olarak seçtiği ve İtalya'daki kilisenin bugünkü
ekonomik durumunu inşa etmesini güvenle rica ettiği
adamdı. Sindona'nın tekris olduğu mason locası
Propaganda 2, kısa adıyla P2 idi.
Sindona'nın Vatikan'a yaklaşmasının
nedeni de, para aklama politikasından kaynaklanıyordu.
Cambino Ailesi, (Özellikle New York ve Palermo'da olmak üzere
dünya çapında bağlantıları bulunan bir
mafya ailesi) Sindona'yı, bu ailenin eroin işinden
kazandığı paranın yatırımını
organize etmek için görevlendirmişti. Bir "para
aklayıcı"ya ihtiyaçları vardı. Sindona
büyük miktarda sermayenin İtalya'ya giriş-çıkış
organizasyonundan sorumlu olacaktı. Ve bunu yaparken mali büroyu
uyandırmamalıydı. Sindona bu iş için ideal
kişiydi.
Palermo'daki toplantıdan 17 ay sonra Sindona, mafya
babalarının yardımıyla ilk bankasını
satın aldı. O, ekonomi gangsterliğinin ana kuralını
anlamıştı: "Bir bankayı yağmalamak
istiyorsan eğer, onu satın almalısın."
Sindona İtalyan bankalarından Vatikan Bankası
yoluyla Schweizer Bank kasalarına, kendi hesabına
kanundışı döviz ve kapital transferi yapıyordu.
Vatikan'ın kutsallığını fakirlerin hayrına
yönlendirmek yerine, tam tersine İtalya'nın dışına
kirli para akmasına yardım eder hale getirmişti.
Sindona'nın Vatikan üzerinden aklayarak dışarı
çıkardığı P2'nin kirli paraları, Latin
Amerika'nın faşist diktatörlerinin finanse
edilmesinde kullanıldı. P2 Locası, İsrail ve
Mossad'ın da büyük yardımını alan bu faşist
rejimlere destek olmak için bir ekip oluşturdu. Sindona,
Licio Gelli'nin üstadı olduğu P2'nin adamlarından
etkin birtakım kurdu ve bu adamlar Arjantin, Paraguay,
Uruguay, Venezuella ve Nikaragua'da yönetime gizlice büyük
baskılar yaptılar. Sindona, o zamanın Nikaragua
Diktatörü Somoza hakkında Romalı bir avukata şunları
söylemişti: "Somoza gibi adamlarla çalışmayı
tercih ediyorum. Bir diktatörle, bir demokratik rejimle başa
gelmiş kişiye nazaran çok daha iyi iş yapılabilir.
Bunun gibiler çok kontrollü olur. Onlar dürüstlüğe
inanır ve bu da banka işleri için kötüdür."
I. Jean Paul'ün bağlantılarını keşfettiği
diğer bir önemli isim de Vatikan Bankası Başkanı
mason Piskopos Marcinkus idi. Papa seçilmeden önce, o anki
papaya, VI. Paul'e gitmiş ve mali konulardaki şüphelerini
anlatmıştı. Bu olayın ardından
Marcinkus'la yaptığı görüşme, I. Jean
Paul'ün olayın boyutlarının farkına varmasına
yardımcı oldu. Ortada dolaşan söylentilere göre,
I. Jean Paul, Papa VI. Paul'e mali konulardaki problemlerden
bahsetmiş, Papa ise şu cevabı vermişti:
"Mali durumumuz henüz düzelmedi. Sen en iyisi Monsenyör
Marcinkus'a git ve şikayetini dile getir." I. Jean
Paul, Marcinkus'un bürosuna gitti ve Banca Cattolica Veneto'nun
Roberto Calvi'ye satılışı ile ilgili şikayetini
aktardı. Konuşması bittikten sonra Marcinkus ona
kapıyı gösterdi ve şöyle dedi:"Sizin bugün
yapacağınız daha iyi bir iş yok mu? Siz
kendi işinize bakın, ben de kendi işime bakayım."
I. Jean Paul, adeta "kurtlar sofrası"ndaydı.
Şikayete gittiği kişilerin hepsi zaten bu işe
bulaşmış kişilerdi. Papa VI. Paul de olayın
içindeydi: "Marcinkus'un doğrudan Papa VI. Paul'e karşı
sorumluluğu vardı . Papa'yı, Marcinkus'un ne
kadar çok pisliği gizlediğini bilmiyor kabul etmek çok
çocukça bir şey olur."
Bunların yanısıra, Vatikan Devlet Sekreteri
mason Kardinal Villot, "Vatikan'ın Kissinger'ı"
olarak anılan Vatikan Dışişleri Bakanı
mason Kardinal Casaroli, P2 ile ortak çalışan Şikago'dan
Kardinal Villot gibi isimler de Papa'nın ters düştükleri
arasındaydı. "Cody Vatikan'ın ortasında
kendi Mafya ve P2'sine sahip gibiydi."
PAPA'NIN KEŞFETTİĞİ
"BÜYÜK VATİKAN LOCASI"
I.
Jean Paul, 26 Ağustos 1978 günü Papa seçildi. Uzun süredir
Vatikan'da çevrilen gizli kapaklı işlerin peşine
düşmüştü. Bir süre sonra Vatikan'la ilgili çok önemli
bir bilgiye ulaştı. Masonluğu dinsizlikle eşdeğer
tutan katolik inancının merkezindeki "Büyük
Vatikan Locası"nı keşfetmişti.
Eylül ayının ilk günlerinde eline bir liste geçti.
Bu listede mason oldukları iddia edilen 121 isim vardı.
Bu kişiler arasında, birçok kardinal, piskopos ve diğer
yüksek rütbeli kişiler bulunuyordu. Bu veriler Paul'ün
masonlarla çevrilmiş olduğunu gösteriyordu. Oysa
mason olmak Kilise'den çıkarılmakla eş değerdi!
Kardinallerin papa seçimi için toplandıkları
yerde bir çok önemli pozisyondaki "Papa adaylarının"
mason olduğu dedikodusu dolaşıyordu. Şimdi
12 Eylül 1978'de yeni Papa bu isim listesine sahipti. Papa I.
Jean Paul olaya bir din adamının kesinlikle bir locaya
dahil olamayacağı noktasından hareket ederek baktı.
Kendisinin de tanıdığı bazı yeni
katoliklerin mason localarında olduğunu biliyordu.
Bununla birlikte yaşamayı öğrenmişti, ama iş
din adamlarına gelince olayı katı değerlendiriyordu.
Roma Katolik Kilisesi uzun zaman evvel masonluğu çok açık
bir şekilde reddetmişti. Kuşkusuz yeni Papa konu
hakkında konuşmaya hazırdı, ama 121 loca üyesinin
isminin yazılı olduğu bir listeyi açıklamak,
bir tartışmanın başlangıcı için
fazlaca cesur bir hareket olacaktı. Elindeki listede adı
bulunanlar da yabana atılacak gibi değildi. Devlet
Sekreteri Kardinal Villot Ağustos 1966'da Zürih Locası'na
alınmıştı. Vatikan Dışişleri
Bakanı Kardinal Agostino Casaroli, Kardinal Ugo Poletti,
Roma temsilcisi Kardinal Baggio, Vatikan Bankasından
Piskopos Paul Marcinkus ve Monsenyör Donato de Bonis, hepsi
masondu.
Şaşkın
olan Papa, Vatikan'ın "Kim Kimdir"i gibi bir
liste tutuyordu elinde.
Artık bütün gerçeklerin farkına varmış
olan Paul, Vatikan'daki bu masonları temizlemek için bir
plan hazırladı. Kilit noktalardaki biraderleri yavaş
yavaş Vatikan dışına göndermeyi amaçlıyordu.
1978 Eylülünün ilk günlerinde Papa I. Jean Paul, alışılmışın
dışında bir haber acentası olan Osservatore
Politica (OP)'nın abone listesine gizli bir emirle isminin
eklendiğini keşfetti. Acenta tek kişilik bir işletmeydi
ve Mino Pecorelli adında bir gazeteci tarafından yönetiliyordu.
Osservatore Politica'nın okuyucuları arasında yüksek
mevkili politikacılar, gazeteciler ve "önemli olayları
önceden bilmeye önem veren kişiler" vardı. Bu
kişilere şimdi Papa I. Jean Paul de dahildi.
Marcinkus, I. Jean Paul'le karşılaştıktan
sonra Banka'nın makam dairesine geri döndüğünde,
bir dostuna güvenerek şöyle dedi: "Buradan ayrılabilirim,
bu Papa'nın diğerlerine göre çok farklı görüşleri
var. Burada değişiklikler olacak. Çok büyük değişiklikler."
Marcinkus haklıydı. I. Jean Paul, o gün öğleden
sonra Villot'a, Marcinkus'un hemen görevden ayrılması
gerektiğini söyledi.
Öte yandan Paul, Roma temsilcisi Kardinal Baggio'yu da gönderme
kararı almıştı. Bunun en önemli sebebi ise
eline yeni geçen bilgiydi: Kardinal Baggio masondu, loca ismi
Seba idi, Loca numarası ise 85/2640'dı; 14 Ağustos
1957'de tekris edilmişti.
Vatikan'ı masonlardan temizleme yönündeki bu çabası
I.Jean Paul Luciani için, sonun başlangıcı
olacaktı...
PAPA'YA P2^DEN "İTALYAN ÇÖZÜMÜ"
Papa'nın bu beklenmedik hareketi, P2 kurmayları
arasında büyük bir tedirginlik yaratmıştı.
Bunun üzerine, hiç vakit kaybetmeden Papa için kesin karar
verildi: "İtalyan çözümü."
Sindona için problemler İtalya'da, özellikle
Vatikan'daydı. Eğer Marcinkus devrilirse Calvi'yi de götürürdü,
eğer Calvi düşerse Sindona'yı da beraberinde çekecekti.
Problemlerini cinayetlerle çözmeye alışık bir
adam, kendisine İtalya'da bir tehdit oluşturan Papa'yı
öldürmeyi istemez miydi? Sindona, Calvi, Marcinkus, ve
Kardinal Cody, bütün bu adamların, belirli konularda
karar alan Papa I. Jean Paul için kötü şeyler
planlamaları için sebepleri vardı. Başlarına
gelen olayların korkuttuğu iki adam daha vardı,
Licio Gelli ve Umberto Ortolani. 28 Eylül 1978'de altı
adama bir yedincisi eklendi. Luciani'nin kendilerine karşı
planladığı tedbirleri öğrenen Vatikan'ın
Devlet Sekreteri Kardinal Villot...
Cody, Markinkus, Villot, Calvi, Sindona, Gelli. Bu adamlar
artık "İtalyan Çözümü" üzerinde kafa
patlatıyordu. Papa ölmek zorundaydı.
Ve
29 Eylül 1978'de İtalyan çözümü gerçekleşti.
Papa I. Jean Paul zehirlenerek öldürüldü. Fakat P2'nin adli
tıbba ve savcılıklara uzanan kolları olayın
örtbas edilmesini ve normal bir ölüm gibi gösterilmesini sağladı.
Cesede otopsi bile yapılmadı.
İtalya'da Papa'nın enfarktüsten ölüp ölmediğini
yargılayabilecek birisi varsa o da Profesör Giovanni
Rama'ydı. Rama 1975'ten beri Papa'nın tedavisini yapıyordu.
Fakat, Papa'nın ölümü konusunda Rama'ya bilgi verilmedi.
Profesör Doktor Rama, "beni çağırıp Papa'nın
cesedini incelememi dahi engellemelerine çok şaşırdım"
diyordu.
İtalyan usulü çözümün sahipleri ise Vatikan'daki
kurulu düzenleri sayesinde "iş"lerine devam
ediyorlardı. Villot Devlet Sekreteri olarak kaldı.
Cody mevkiini korudu. Marcinkus ve yardımcıları
Mennini, De Strobel ve De Bonis Vatikan Bankası'nın
kaderini yönlendirmeye devam ettiler ve Banco Ambrosiano ile
olan işlerin gelişmesini sağladılar.
Calvi'nin adamları, P2'nin üstadı Gelli ve Ortoloni,
Vatikan Bankası'nı kalkan olarak kullanarak zimmete
para geçirip, hilekarlıklarını devam ettirdiler.
Polonyalı kardinal Wojtyla, I. Jean Paul'ün Kardinal
Cody'i gözden çıkarmasına sebep olan belgeleri
gizleme görevini üzerine almıştı. Bu belgelere
Vatikan'da masonların sözünün geçtiğini gösterenler
de dahildi.
"Muhafazakarlar"IN LOCASI: Opus
Dei (TANRI'NIN ESERİ)
I. Jean Paul'ün tasviyesinin ardından papa seçilen II.
Jean Paul, masonlarla iyi geçinmek durumunda olduğunu
anlamıştı. Bunun bir sonucu olarak da, kilise içinde
oluşmuş olan bir locayı kutsamaktan kaçamadı.
Locanın adı "Opus Dei Werk Gottes" (Tanrı'nın
Eseri) idi.
   
En solda, Josemaria Escriva de
Balaguer, Opus Dei'nin kurucusu. Solda, Örgütün
karanlık ilşskilerini ortaya döken Michael
Walsh'un "Opus Dei'nin Gizli Dünyasi" adlı
kitabi. Sağda, Papa II. Jean Paul, Opus Dei'nin
lideri Alvaro del Portillo ile birlikte. En sağda,
Papa II. Jean Paul, ünlü mason banker Mario Conde ile
birlikte. |
Vatikan'ın önde gelen isimlerinden Jose Maria Escriva
de Balaguer'in 1928 yılında henüz 26 yaşındayken
kurduğu "Opus Dei" adını taşıyan
bu gizli örgütün 80 bin üyesinin olduğu sanılıyordu.
Örgütün ayrıca, Balaguer'in 999 öğüdünü içiren
Camino (Yol) adında bir de kitabı vardı. Papa II.
Jean Paul'e çok yakın sayılan örgütün üyeleri
arasında 2 bin kadar din adamı mevcuttu. Geriye
kalanlar bulundukları ülkelerin en seçkin işadamları,
bankacıları, yazarları, üst düzey yöneticileri,
akademisyenleri, gazetecileri, ve bilginleri idiler... Bu
insanların çoğu akli yetenekleri nedeniyle
"dahi" olarak da tanımlanıyorlardı. Amaçları
siyasal, ekonomik, bilimsel alanlarda en üst mevkilere yükselmekti.
Vatikan'da büyük söz sahibi olan Opus Dei, Katolik dünyasının
"ekonomik manivelası"nı elinde tutan örgüttü.
Kuruluşun 20-30 milyon dolar aylık gelire sahip olduğu
bilinmekteydi. Dünyanın dört bir yanında önemli sayıdaki
gayrımenkulleri de servetinin diğer bölümünü oluşturmaktaydı.
Birkaç yıl öncesine kadar "Kutsal Mafya" ya da
"Beyaz Masonlar" diye adlandırılan örgütün
son derece katı ilkeleri vardı. Örneğin üstlere
körükörüne itaat, acıya katlanmak, istenilen herşeyi
tereddüt etmeden vermek, bağışlamak bu
ilkelerden birkaçıydı sadece.
Sözde dini bir kuruluş olan Opus Dei, P2 ve diğer
mason localarıyla ortak hareket eden kapitalist bir
organizasyondu aslında. Örgüt, aynı zamanda büyük
bir zenginliği de ifade ediyordu. İspanya'nın en
zenginlerinden sayılan Jose Mateos, örgütün önemli
kaynaklarından birisi konumundaydı. Bu paranın büyük
bir kısmı İspanya ve Arjantin'de Calvi'yle çevirdiği
gizli işlerden geliyordu.
Masonluğun kesinlikle yasaklandığı
Katolik dünyasının kalbinde Opus Dei gibi bir
organizasyonun kurulmuş olması ve II.Jean Paul'un da
bunu kabullenmesi, masonluğun ne derecede teşkilatlanmış
olduğunun ve inanılması en zor yerlere ne derece
kolaylıkla girebildiğinin bir göstergesi olmalıydı.
33 GÜNLÜK PAPADAN SONRA, Papa II. Jean
Paul
33 gün görevde kalabilen I. Jean Paul'ün ardından
yeni bir Papa seçilmişti. Yeni papa, kendisinden önceki
Papa'nın akıbetini düşünerek masonlarla iyi geçinme
politikası güdüyordu. Vatikan'ın ortasında
kurulan Opus Dei Locası'nı kabul etmesi de bundan
kaynaklanmıştı. Fakat zaman geçtikçe bu Papa'nın
da masonları, İsrail'i ve Mossad'ı rahatsız
eden tavırları olacak, sonuçta Mossad'ın emriyle
Mehmet Ali Ağca tarafından "uyarılacaktı."
Bu uyarı Papa II. Jean Paul'ü hemen "kendine
getirdi."
Çiçeği burnunda "Papa" suikast sonrası
İsrail'le ilgili düşüncelerini şöyle belirtmişti:
"Pek çok halk acı çekti. Ama Yahudi halkı özel
bir halktır. Her zaman seçilmiş olarak kaldı ve
kalacaktır. Ama insanlar bunu görmedi ve anlamadı, bu
çok üzücü." 17 Kasım 1990 tarihinde Roma'da bir
sinagogda yaptığı konuşmasında
"Yahudiler Tanrı'nın en sevdiği kullarıdır.
Kilise, "Yeni İsrail" olduğuna göre, İsrail'le
iyi ilişkiler içinde olması çok
normaldir" diyordu.
1970'li yıllardan sonra İsrail terörünün
Avrupa'da aldığı biçim, devletlerin iç
politikalarındaki huzursuzluklara doğrudan müdahale
etmek şeklinde olmuştu. Siyonistlerin amaçlarına
karşı çıkma eğilimi gösteren siyasi güçlerin
var olduğu veya böyle güçlerin iktidara gelmesi olasılığının
yüksek olduğu ülkeler hedef seçiliyordu. Bu konuda
İtalya iyi bir örnektir. Bazı Akdeniz ülkelerinin güvenlik
makamları ile İsrail Gizli Servisi arasındaki yakın
işbirliği CIA'nın yayınladığı
bir raporda da doğrulanmıştı.
Bu işbirliği, bilgilerin karşılıklı
iletilmesine dayanıyordu. Papa suikasti de iyi bir emsal teşkil
ediyordu. Suikast, gizli servislerin ortaklaşa yürüttükleri
çalışma sonucunda FKÖ girişimi olarak lanse
edilmiştir. Daha sonra da KGB süsü verilecektir.
SISMI'nin en üst yetkilileri ve Başkanı General
Sontovitio da P2 Mason Locası'nın üyesiydi. Ağca
hakkında soruşturmalar, General Sontovitio'nun görev
başında bulunduğu sıralarda başlatılmıştı.
Papa suikastinde de, Kennedy suikastinde olduğu gibi
KGB'nin olayı planladığı ileri sürülerek
ve bu yönde Bulgaristan, Mafya yönlü bağlantılar
kurularak hedef saptırılmaya çalışılmıştır.
Vatikan'ın olayla ilgili ilk demeci İsrail'in bu işe
hiç karışmadığı yönündedir. İlerleyen
sayfalarda suikastin KGB üzerine atılarak Mossad'ın
olaydan nasıl sıyrıldığını kısaca
ele alacağız. Fakat herşeyden önce Papa
suikastini gereği gibi inceleyebilmek için suikast öncesi
gelişen olaylara, Abdi İpekçi'nin Ağca tarafından
vurulmasına ve bu saldırının nedenlerine göz
atmak gerekmektedir.
Papa SUİKASTİ
6 Ekim 1991 tarihli Hürriyet gazetesinde Sedat Ergin'in
Washington'dan bildirdiği özel haberde, Başkan Bush
tarafından CIA Başkanlığı'na aday gösterilmiş
olan Robert Gates'in, başkanlık yarışında
önemli bir yara aldığı bildirilmişti.
Gates'e bu yarayı açan olay ise Ağca Suikasti'ydi.
Gates'in Ağca suikastinin KGB tarafından yapıldığı
yolunda düzenlediği yalan raporlar su üstüne çıkmış
durumdaydı. Bu yalan raporlarla basını ve tüm
kamuoyunu yanlış bilgilendiren Gates'in sahtekarlıkları
anlaşılınca, CIA Başkanlığı
tehlikeye düşmüş oluyordu. 2000'e Doğru'daki
haberde bu durum şöyle vurgulanmıştı:
CIA'nın "birşeyler karşılığı"nda
bilgi, haber sızdırarak yönlendirdiği ve bir bakıma
"ilham perisi" olduğu, sözüm ona "her türlü
kuşkunun üstündeki" listede iki ünlü gazete var:
Washington Post ve New York Times. Örneğin Bulgar ve KGB
ajanlarınca yönetilen Mehmet Ali Ağca'nın Papa
II.Jean Paul'e suikast girişiminde bulunduğu yolundaki
senaryoyu bu iki gazeteye sızdıran CIA idi. Amerikan
İstihbarat Örgütü bunu inandırıcı kılmak
için iki ünlü ajanını devreye soktu.
Bu ajanlardan birincisi, Hür Avrupa Radyosu'nda 1974-77 yıllarında
başkan olarak çalışan Paul Henze, ikincisi ise
CIA patronu William Colby ile savaş sonrası İtalya'da
çalışmış Claire Sterling idi. Her iki ajan,
13 Mayıs 1981 yılında Papa Paul'e yapılan
suikastin KGB ve Bulgar Gizli Servisi'nce yönetildiğini
Reader's Digest'te "okumuş oldular". Ardından
ajan Claire Sterling, vakit geçirmeden NBC Yazı
İşleri Müdürü Marvin Kalb'in yanına koştu.
NBC, "terörizm uzmanı" sıfatıyla çağırdığı
Sterling'i kamera karşısına aldı ve Papa
suikastı'na ilişkin görüşlerini diziler halinde
yayınladı. Bu aşamada ünlü Amerikan Newsweek
dergisiyle İngiliz The Times devreye girdiler ve Sterling,
dolayısıyla da CIA'nın yorumunu kitlelere ulaştırdılar.
Böylece dünya kamuoyu, Papa suikastinin, "KGB tarafından
düzenlendiğine" ikna edilmiş oldu. Oysa Fransız
Le Monde Diplomatique'in daha sonra ortaya koyduğu gibi NBC
televizyonunun şefi Marvin Kalb, Sterling'in görüşüne
kolayca ikna olmuştu. Çünkü yalan, hükümetin savunma
sisteminin meşru bir parçasıdır. Gazeteci ise,
milli menfaatlere uygun olduğunu hissettiği oranda bu
yalanlara katılır.

Solda, suikast anında Papa
II. Jean Paul. Sağda, tetikçi Mehmet Ali Ağca. |
Papa suikastindeki son gelişmeler aslında olayın
iç yüzünü tüm açıklığıyla ortaya sermiş
durumdaydı. Hadi Uluengin konuyu şu şekilde özetlemişti:
Garip tesadüf ki, geçen hafta yayınlanan Fransız
dergisi L'Evenement du Jeudi zehir hafiyelerin eski komplo
teorisine bir darbe daha indirdi. Papa suikasti hakkında çok
ayrıntılı bir dosya sunan dergi, suikastteki
"Bulgar parmağı" yalanının,
tamamen Amerikan Gizli Haberalma Teşkilatı CIA ve soğuk
savaş yanlısı azılı şahinler tarafından
uydurulduğunu belirtti. Sıkı durun, L'Evenement
du Jeudi, Mehmet Ali Ağca'nın gerçekleştirdiği
saldırıyı Bulgaristan'a yüklenen senaryonun,
zehir hafiyelerin çok söz ettiği ve Ankara'daki eski CIA
Şefi Paul Henze tarafından yazıldığını
açıkladı.
L'Evenement du Jeudi ise şu bilgileri veriyordu:
Ağca yakalandıktan 9 ay sonra konuşmaya başladı.
Habib Burgiba, Lech Valesa, Simone Veil'e karşı
tasarladığı projelerden bahsetti.
Acaba Metro Goldwyn Mayer'in senaryolarına taş çıkaracak
bu senaryoyu kim hazırladı? İki Amerikalı
yazar Herman ve Franck Brodhead çalışmalarında
bu olayın elebaşı olarak Paul Henze'yi gösteriyorlardı.
Suikaste karışanlar listesinde Kissinger, İsrailli
bir stratejist olan Michael Ledeen, CIA eski yardımcı
direktörü Ray Cline , ve Washington Times'ın editörü
Arnaud de Borchgrave de sayılıyordu.
Eski bir OSS'li olan Papaz Morlion suikast sırasında
Roma'daki CIA temsilcisiydi. Ortaya yeni çıkan bazı
dokümanlar Morlion'un Soğuk Savaş sırasında
İtalya'da çok büyük bir rol oynadığını
göstermişti. Morlion, Antonov'la aynı apartmanda
oturuyordu. Ağca soruşturma sırasında
Antonov'un dairesini anlatırken Morlion'un odası ile
karıştırdı. İki odayı ayıran
akordiyon bir kapıdan bahsetmişti. Ama bu Papazın
evinde vardı, Antonov'unkinde değil...
Ocak 1992'de savcı Rosario Priore, Papa suikasti üzerine
ikinci bir araştırma için ABD'ye gitti. Burada
buldukları onu çok şaşırtacaktı. Beyaz
Saray, savcıya CIA'nın gizli dokümanlarını
araştırma izni vermişti. Dokümanlar arasında
Robert Gates'in iki gizli emrini buldu.
Gates, araştırmacılarına, ne pahasına
olursa olsun Papa suikastinde Sovyetlerin parmağının
olduğunu bulmalarını emretmişti. CIA'nın
SSCB bölüm başkanı Melvin Goodman "gerçeği
saptırmak istediler. Bir ara dış politik güçler
CIA yöneticilerinin üzerinde çok büyük bir baskı
uyguladılar. Araştırmacılarım KGB'nin
olaya karıştığı yolundaki tezi
desteklemek konusunda çok büyük baskı gördüler"
diyordu. CIA'dan John McMahon da o zamanlar bu büyük
dalavereye katılmayı reddetmişti.
1981 Nisanı'nda Francesco Pazienza, SDECE Başkanı
Alexander de Marenches tarafından Papa'ya suikast olacağı
konusunda uyarıldı. Marenches suikasti nereden
biliyordu? Bu bilgileri nereden alıyordu? Marenches, durumu
haber vermek için Vatikan'a iki görevli gönderdi. Bunlar
Arnaud de Borchegrave'nin arkadaşı Dr. Beccuau ve
SDECE Araştırma Bölümü Başkanı General
Fouilland idi. Tüm uyarılara karşın, gereken
tedbirler bir türlü alınmadı. Kısa bir süre
sonra Pazienza Brooklyn'de öldürüldü.
Humanite adlı dergide gazetecilik yapan Alain Guerin'le
yapılan ropörtaj da birçok konuya ışık
tutacak niteliktedir. "Roma'da Papaz Morlion'la görüşmem
sırasında konu OSS ve Allen Dulles'e gelinceye kadar
herşey çok normaldi. O ana kadar Morlion çok sakin konuşuyordu.
OSS'den bahsedince hemen ses tonu değişti. Bana
'sevgili dostum siz çok sempatiksiniz. Başınıza
birşey gelmesini istemiyorsanız, bu konularla hiç
ilgilenmeyin' dedi. Ben de ona teşekkür edip ayrıldım.
Yıl 1978'di. İki yıl sonra Roma'da bir gazeteci
öldürüldü. Bu gazeteci tam Morlion üzerindeki araştırmalarını
tamamlamak üzereydi. Morlion 1945'de İtalya'ya gelirken
yanında OSS Başkanı William Donnovan vardı.
Morlion'un sekreteri ise Giulio Andreotti adlı gelecek
vaadeden bir gençti."
Eski CIA ajanı Melvin Goodmann'ın suikast hakkındaki
L'Evenement du Jeudi'de yayınlanan görüşleri şöyledir:
Papa II. Jean Paul'ü kim vurdu? Daha sonra kamuoyunu suçu
Bulgar ve Sovyetler'e atmak için kim yanılttı? Bu
olay savaş sonrası dezinformasyon operasyonlarının
en inanılmazlarından biri olarak kalacaktır. Eski
CIA yöneticilerinden Melvin A. Goodmann bundan şüphe
duymuyor. "Propaganda harekatının bir kısmı
Sovyetlerin terörü desteklediğini kanıtlamak, diğeri
suikasti içeriyordu. Herşey yalandı. Bu propaganda
malzemeleri Claire Sterling tarafından toparlanan yalan
haberlere dayanıyordu."
Francesco Pazienza SISMI'nin ABD'deki ajanı SISMI içinde
de yuvalanan, anti-komünist görüntü altında kurulmuş
gizli NATO örgütü Gladio'nun bir elemanıydı. SISMI
şefi Santovido'nun danışmanıydı. ABD'de
ise General Alexander Haig ile temas kurmuştu. Aynı dönemde
Panama Devlet Başkanı Noriega'nın da danışmanlığı
görevini yürütüyordu. SISMI şefi General Santovido,
Pazienza'dan Vatikan'la ilgili ilginç bir şey varsa araştırmasını
istedi. Daha açığı Kardinal Mercinkus'u araştırmasını
istemişti. Kardinal Marcinkus Banker Calvi ile bazı
şirketlerde aynı yönetim kurullarında görev
yapan Amerikalı bir din adamıydı. Banker
Calvi'nin ölümünden sonra, 1982'de New York'ta General Haig
ile birlikte çalışmaya devam etti. ABD'de 3 yıl
hapis yattı.
CIA'ya ve SDECE'ye de çalışan Pazienza'nın
Vatikan Bankası'yla da ilişkisi vardı. 2 Ağustos
1980'de 85 kişinin ölümüyle sonuçlanan Bologna Garı
katliamının perde arkasındaki adamlardan biriydi
o. Pazienza Ağca'yla bağlantısını
şöyle anlatmıştı: Papa suikastını
Bulgarlar organize etmemişti. Ama biri Ağca'yı
bunu söylemesi için ikna etti. Ağca ile bu konudaki gizli
görüşmeleri SISMI'nin yeni Şefi General Lugaresi yapıyordu.
Pazienza, Lugaresi'nin Nisan 1982'de işbaşına
geldikten sonra SISMI içinde Ağca'yla ilişki kuracak
yeni bir birim oluşturduğunu ve CIA'yla SISMI'nin o dönemde
aşırı sağla yakın ilişki içinde
olduğunu söyledi. Pazienza'ya göre dezinformasyon ve basını
kullanması için yayılması istenen sahte bilgiler
CIA'dan geliyordu. CIA'dan gelen bu bilgilerle Papa suikastini
Bulgarlar'ın yaptığı uyduruldu. Daha sonra dönemin
CIA Sovyet bölümü şefi de bu "operasyonu" doğrulayacaktı...
1985 yılında ABD'de yargıç Martelli'ye açıklamalarda
bulundu ve Papa cinayetinde Bulgar Bağlantısı
tezlerini çürüttü. Bu konudaki ilk itirafı o yapmıştı.
Bunun üzerine İtalya'ya gönderildi. 1988'de serbest bırakıldı.
Fakat bu özgürlük dönemi çok kısa sürecekti. Bologna
Garı katliamının faillerinden biri olması
nedeniyle cezaevine yeniden kondu. Pazienza'nın itiraflarıyla
Papa suikastine Bulgarlar'ın zorla karıştırılmak
istendiği kanısı güçlenmişti.
Stefano del Chiaie, Pazienza'nın SISMI'den departman
arkadaşıydı ve tıpkı Pazienza gibi
"yakın tarihin en büyük provokasyonlarından"
biri olan Bologna Garı katliamı sanıklarındandı.
Pazienza Ağca'nın Gladio'daki şeflerinin P2
Mason Locası'yla işbirliği yaptığını
da açıklamıştı. Pazienza 1990lı yıllarda
Gladio'nun asıl hedefinin İslam olduğunu da
belirtmekten kaçınmadı.
SUİKASTİN SONRASI VE Papa II.
Jean Paul'ÜN DÖNÜŞÜMÜ
Papa suikastı, İsrail politikalarına ters düşen
Papa'yı ikna etmek için düzenletilmişti. Gerçekten
de Papa, suikast sonrası dönemde kendinden istenilen çizgiye
girdi. Temmuz 1987'deki görüşme sırasında
Yahudi yöneticiler Vatikan'la pek çok ortak çalışma
programı yaptılar. Casaroli ile yapılan bu
toplantılar Devlet Sekreterliği ve Diaspora
temsilcileri arasında doğrudan ilişkiler kurulmasına
kapı açtı.
En son olarak II. Jean Paul, Haham Mordechai Waxman'ın
önünde İsrail'in varlığının İsrail
halkı için bir zorunluluk olduğunu tanıdı.
Bea'nın yerine geçen Kardinal Willebrands de Dünya Yahudi
cemaatlerinin çalışmalarını izlemek için
bir bölüm kurmayı amaçlamıştı.
İtalya'da masonik Katoliklerin kalesi durumundaki Assisi
kenti Vatikan'ın iç mücadelesini yaptığı
yerdi. Burası II. Dünya Savaşı sırasında
önemli bir Siyonist merkez sayılıyordu. P2 skandalında
ise rolü Vatikan'la gizli toplantıların yapıldığı
bir yer olmak idi.
Vatikan-İsrail bağlantısının sonuçları
artık resmi platformlarda da ortaya çıkmaktadır.
1991 Kasımında Vatikan Devlet Sekreteri İsrail'le
ön diplomatik ilişkilerin kurulmasında ilk adımı
atmıştır. Ve gelişmeler Vatikan'ın
İsrail'i tanıması sonucuna doğru
gitmektedir. Siyonist papaları, Yahudi kardinalleri olan
bir Vatikan için aslında bu kaçınılmaz bir son
gibi gözükmektedir.
 
Papa II. Jean Paul, Roma
Sinagogu'na yaptığı tarihi ziyaret sırasında
Başhaham Elio Toaff ile birlikte. |
Papa'nın İsrail'le olan ilişkileri ise oldukça
iyi durumdadır. Suikast öncesi İsrail'i kızdıran
tavırlarından eser yoktur üzerinde. Geçmişte
İsrail'le diplomatik ilişkileri reddeden Vatikan artık
diplomatik ilişkilerin kurulması için Şimon
Peres'i Vatikan'a davet etmiştir.
Vatikan'ın İsrail'i tanımak amacıyla bir
komisyon kurmayı kabul etmesi diplomatları şaşırtmamıştır.
Papa'nın etrafında, ona İsrail'e daha iyi
davranması konusunda baskı yapan pek çok kişi
vardır. İsrailli diplomatlar Papa'nın
devletlerini kabullenmesinden doğan hoşnutluklarını
gizlememişlerdir. Papa'nın İsrail'i tanıması,
İsrail'e çok büyük bir güç verecektir.
Nitekim 2 Ocak 1994'te "King David" Oteli'nde, Hz.
İsa'yı çarmıha yolladı diye 2000 yıldır
Yahudilere diş bileyen Katolik Kilisesi ve Vatikan, varlık
nedenini "Yahudilik'ten" alan İsrail'i resmen tanıdığını
açıklamıştır. Vatikan'ı dize
getirmenin İsrail'de yeterli bulunmadığı ise
açıktır. İsrail Başhahamı İsrael
Rau bu konuya paralel fikirlerini "bu anlaşmayla iki
din arasında açık olan hesaplaşmanın sona
erdiği sanılmasın" diyerek belirtmiştir.
|