|
İSRAİL'İN
ULUSLARARASI CİNAYET ŞEBEKESİ: MOSSAD
Ve Rab Musa'ya söyleyip dedi:
İsrailoğulları'na vermekte olduğum
Kenan diyarına casusluk
yapmaları için adamlar gönder.
Eski Ahit, Sayılar, 13/1
Mossad; tüm dünyada faaliyet gösteren, en gizli, en bilinmeyen, en
korkutucu ve belki de en "etkili" istihbarat örgütü... Çoğu
kimse İsrail gibi "küçük" bir devletin niçin böyle
bir organizasyona sahip olduğunu, ve nasıl olup da onu bu
kadar başarıyla çalıştırdığını
anlayamaz. Bunu anlayabilmek için İsrail'in içinde bulunduğu
sendromları, bu sendromlara yol açan coğrafi, sosyo-politik
ve psikolojik sebepleri, ve İsrail'in orta ve uzun vadeli planlarını
iyi analiz etmek gerekir. "Süper Güç" ABD'nin haberalma aygıtı
CIA'dan sonra dünyada bu kadar etkin tek istihbarat örgütünün
İsrail'e ait olması ancak bu saydığımız ve
ilerleyen sayfalarda izah edilecek sebeplerden kaynaklanmaktadır.
 
Solda; İtalyan Panorama
Dergisi'nin, İsrail'in uluslararası cinayet
şebekesi MOSSAD'ı tanıtan kapağı. Sağda;
MOSSAD'in dini motifler içeren amblemi. |
Mossad'ın global ölçekte 20.000 kişisi faal, 15.000 kişisi
ise "uyuyan" (göreve hazır durumda bekletilen) olmak üzere
yaklaşık olarak 35.000 ajanı bulunmaktadır. Bu
ajanların oluşturduğu örgüt, Şubat 1978 tarihli
Time dergisine göre dünyanın en başarılı
istihbarat servislerinden biridir. Onu bu konuma getiren üstünlüğü
ise, mükemmel bir organizasyona sahip olması ve dışarıdan
içeriye sızılmasının mümkün olmayışıdır.
Mossad'dan önce İsrail Devleti'nin istihbaratı SHAI isimli
örgüt tarafından sağlanıyordu. MOSSAD'ın kurulmasıyla
bambaşka bir yapılanmaya gidildi ve dünyanın en
tehlikeli "cinayet şebekesi" oluşturuldu. Bu cinayet
şebekesi tüm dünyada mafyayı, terör örgütlerini ve
kontrgerillayı örgütledi. Bu konunun ayrıntıları
ilerleyen bölümlerde görülecektir.
İsrail'in Mossad henüz yokken gizli kapaklı işlerini
yürüten örgüt SHAI'dir ve bu, İbranice "Bilgi (İstihbarat)
Servisi" anlamında "Sherut Yediot" kelimelerinin baş
harflerinden oluşan bir kısaltmadır. SHAI, 1948'e kadar
Haganah'ın (Devlet öncesi yahudi ordusu) istihbarat bölümü
olarak görev yapar. Ancak İsrail Devleti'nin resmen kurulmasıyla
Haganah İsrail Ordusu'nun içinde erir ve dolayısıyla
SHAI de izleyen altı hafta içinde görevini yeni kurulan
istihbarat servisi Mossad'a bırakır.
MOSSAD'ın Tel Aviv'deki binası |
SHAI'nin son başkanı Isser Beeri, örgütün son toplantısında
yaptığı açıklamada, Ben Gurion'un SHAI'nin dağıtılmasını
istediğini ve bunun yerine çok daha profesyonel ve iyi organize
olmuş yeni birimler kurulmasını emrettiğini duyurur.
Anlaşıldığı kadarıyla olay sadece basit
bir isim değişikliği değildir. Artık resmen bir
Devlet kurulmuştur ve İsrail, yeni oluşumlar ve yeni
hedefler doğrultusunda daha güçlü ve etkin bir gizli servise
ihtiyaç duyacaktır.
İşte bu aranılan özelliklere sahip örgüt, 1 Nisan
1951'de Mossad adı ile çalışmalarına başlar.
İbranicesi "Ha-Mossad Le-modi'in Ule-tafkidim Meyuhadim",
yani Özel Konular ve İstihbarat Örgütü'dür.
Mossad'da ilk Başkanlık görevini, bir hahamın oğlu
olan Reuven Shiloah üstlenir. Shiloah, görevi çok kısa sürmesine
rağmen teşkilatın temel kurallarını belirleyen
kişi olmuştur. Ona göre başarılı bir haberalma
örgütü düşmanlarının "kimlik tesbitini" açıkça
yapmalı, bunlar hakkında geniş çaplı bilgi sahibi
olmalı ve müttefik edinmek amacıyla sürekli bir arayışta
olmalıdır. Ortadoğu'da, kendini zorla içine
"zerkettiği" coğrafyada, bu sevilmeyen yeni devlet
dostuyla düşmanını iyi ayırabilmelidir.
Shiloah'ın kişisel görüşleri kısa zamanda
İsrail Devleti'nin stratejileri haline gelir.
İSRAİL'İN HABERALMA ORGANLARI
İsrail Devleti'nin istihbarat çalışmalarında,
Mossad'ın yanısıra bir kaç örgüt daha görev yapmaktadır.
Bunları şöyle sıralayabiliriz:
1. Askeri İstihbarat Bölümü "Aman"
2. İç Güvenlik Servisi "Shin Bet"
3. Yabancı İstihbarat Servisi "Varash Komitesi"
4. Aliyah Bet Enstitüsü
AMAN
İbranice adı "İstihbarat Kanadı" anlamında
"Agaf ha-Modi'in"dir. Görev yelpazesi Arap orduları hakkında
bilgi toplamaktan, İsrail ordusu içindeki güvenliği temin
etmeye kadar uzanabilmektedir.
Aman çok iyi organize edilmiş askeri bir birliktir. Altı
kademeden oluşur. En etkin iki bölümü "Collection" ve
"Production"dır. "Collection" bölümü sınır
ötesine ajanlar göndermekten, radyo kanallarını ele geçirmekten,
ve gerekli görüldüğü taktirde hedef ülkelerdeki telefon konuşmalarını
dinlemekten sorumludur. "Production" bölümünde görev yapan
3.000 memurun temel sorumluluğu ise, yabancı ülkelerden çalınan
belgelerin ve sızdırılan bilgilerin analizidir. Bu
analizler raporlar halinde politikacılara sunulur ve bunların
karar almalarında rol oynar. "Aman" basına verilen
bilgileri de kontrol altında tutar.
Aman'ın bir başka bölümü, sınır ötesi
harekatlar için oluşturduğu Sayeret Matkal adlı çok
gizli bir komando birliğidir. Bu bölümün faaliyetlerine bir örnek
olarak, Unit 131 adında ve Sayeret Matkal'a bağlı bir
kolun 30 Haziran 1954'te Mısır'da dözenlemiş olduğu
bir operasyon gösterilebilir.

Aharon Yariv. 1964-72 döneminde Aman şefiydi. |
Eli Zeria, 1972-74 döneminde Aman şefiydi. |
Shloma Gazit. 1974-79 döneminde Aman şefiydi. |

Ammon Sahahak. 1986'da Aman şefi oldu. |
"Operation Susannah" adlı harekat bir seri sabotaj görevidir.
Bombaların hedefi ise Mısır askeri üsleri değildir.
Hedef olarak tamamen sivil kurumlar olan İngiliz ve Amerikan enstitüleri,
sinema salonları ve postaneler seçilmiştir. Operasyonun temel
amacı Washington ve Londra'da Mısırlılara karşı
bir öfkenin provoke edilmesi ve Kahire'deki yeni hükümetin istikrarsız,
güvenilmez bir yapıda gösterilmesidir. Bu operasyonun başına
bir Alman Yahudisi olan Avraham Seidenwerg getirilir. Seidenwerg, 1952 yılında
Unit 131'e alındığında ordudan atılmış,
işsiz ve boşanmış biridir. Yani düşman
topraklarında gerçekleştirilecek tehlikeli görevler için
"biçilmiş kaftan"dır. Askeri İstihbarat ona
bir Kibbutz üyesinin kimliğini verir. Artık yeni adı
Paul Frank'dır. Frank iki yıl içinde kendisine verilen ufak
çaplı görevleri başarıyla sonuçlandırır ve Mısır'da
düzenlenecek operasyonu yönetmeye hak kazanır.
Ardı ardına patlayan bombalardan sonra, eylemcilerden biri,
Philip Nathanson, üzerinde patlayıcılarla yakalanınca
Operation Susannah sona erdirilir. Ancak Mısır hükümeti basına
şiddetli bir sansür uyguladığından harekat
istenilen sonuçları vermemiştir.
Aman'ın bir diğer eylem kolu ise, Gadna adı verilen
yarı askeri bir gençlik grubudur.
Tüm bu gizli operasyon grupları sayesinde Aman, Mossad'ın
stratejik planlarını uygulayabileceği uygun zeminler
meydana getirme görevini yürütür. 1989 yılından beri
Mossad'ın başında bulunan Shabtai Shavit'in açıklamaları
da Aman'ın önemini vurgular niteliktedir. Buna göre Mossad, yeni
dönem politikalarında, dış istihbarat bağlantılarını
Aman'a bağlı olarak çalışan ve İsrail elçiliklerinde
görev yapan askeri ateşeler aracılığıyla yürütecektir.
Shin Bet

Yosef Harmelin. 1964-74 ve 1986-88 döneminde Shin Bet şefi. |

1974-91 yılları arasında Shin Bet sefliği
yapan Avraham Ahituv (sağda), dönemin Başbakanı
Menahem Begin
ile birlikte.
|
"Genel Güvenlik Servisi" anlamına gelen Shin Bet,
İsrail'in yurtiçi gizli servisidir. İbranicesi
Sherut-ha-Bitachon ha-Khali'dir. "Destek" ve
"Operasyon" olmak üzere iki bölüme ayrılır.
Destek bölümünde, sorgulama teknolojileri, koordinasyon ve
operasyonlar için lojistik destek vardır. Operasyon bölümü ise
üç aygıttan müteşekkildir:
1. Koruma ve güvenlik. (İsrail elçiliklerini ve görevlilerini,
Başkan'ı ve İsrail Savunma Sanayini şemsiyesi altına
alır.)
2. Müslüman ülkelerle ilişkileri yürüten teşkilat. (Özellikle
İsrail sınırlarındaki Arap ülkeleriyle ilgilenir.)
3. Müslümanlar olmayan ülkelerle ilişkileri yürüten teşkilat.
(En geniş kadroya sahip ve en önemli departmanlardan biridir. Karşı-casusluk,
yabancı diplomatların takibi görevlerinin yanı sıra,
komünistlerle ve diğer politik aşırı-uçlarla mücadele
eder.)
Varash KOMİTESİ
Bu servisin ilk başkanı Boris Guriel'dir.
Yabancı İstihbarat Servisi Varash'ın toplantı
yeri ve saati, görevlileri ve üst düzey askeri yetkiler dışında
kimse tarafından bilinmez. Bu bilgi dikkatlice saklanır.
Varash'ın faaliyetleri de halka hiç açıklanmamıştır.
Varash'ın temel görevi, çeşitli gizli servisler arasında
bağlantı kurmaktır.
Politika Şubesi, Machlakit Medinit adıyla, İsrail
istihbaratının denizaşırı kolunu oluşturur.
Bu şubenin ajanları diğer gizli servislerle bağlantı
halindedirler. Politika Şubesi ajanları operasyonlarını
Londra, Roma, Paris, Viyana, Bonn ve Cenevre gibi Avrupa'nın büyük
başkentlerinde bulunan İsrail konsolosluklarında
diplomasi kisvesi altında yürütürler. Böylece diplomatların
sahip oldukları bir çok ayrıcalıktan ve en önemlisi
dokunulmazlık zırhından faydalanabilirler.
ALIYAH BET ENSTİTÜSÜ
İbranice "ha-Mossad le-Aliyah Bet" olan örgüt, isim
benzerliğine rağmen Mossad teşkilatıyla karıştırılmamalıdır.
Shaul
Avigur (solda) başkanlığında ilk kurulduğu dönemde,
Yahudileri gizlice Filistin'e kaçırma görevini üstlenmiş
olan örgüt, Davlet kurulduktan sonra bu iş yasal hale gelince çalışmalarını
değişik yönlere kaydırmak zorunda kalır.
Siyonistlerin "yapay antisemitizm yaratma" taktiklerini
uygulama görevini bu bölüm üstlenmiştir. Bunun en güzel örneklerinden
birisi "Operation Magic Carpet" (Sihirli Halı
Operasyonu)dur. Bu gizli görevin amacı, Yemen ve Aden topraklarında
yaşayan Yahudilerin İsrail'e kaçırılmasıdır.
Amerikan orijinli Near East Air Transport Corporation bu amaçla kurulur
ve başına da bir İngiliz işadamı görünümündeki
Richard Armstrong geçer. Aslında bu kişinin gerçek adı
Sholomo Hillel'dir ve o da Mossad ajanıdır. Şirket
1948-1949 yılları arasında elli bin Yahudinin İsrail'e
ulaşmasını sağlar.
İki yıl süren aktif anti-semitik baskıdan sonra, Irak
Hükümeti, ülkeyi terketmeyi arzulayan her Yahudinin bu hakkı
kullanabilmesini sağlayan yasayı meclisten geçirir.
Yahudilerin tek yapmaları gereken şey, Irak vatandaşlığından
feragat etmeleridir. Aslında bu yasanın, İsrail'e savaş
açmış ve yüzlerce Yahudiyi siyonist aktiviteleri yüzünden
tutuklamış bir rejim tarafından çıkarılmış
olması şaşırtıcıdır. Ancak herşey,
göç kapılarını açan Başbakan Tevfik El-Sawidi'nin
durumu incelendiğinde aydınlanacaktır. O, aynı
zamanda Iraq Tours isimli şirketin Yönetim Kurulu Başkanı'dır,
bu şirket ise Near East Air Transport Corporation'un yetkili
acentası olarak çalışmaktadır. Sözün kısası,
Irak yönetimi, İsrail Gizli Servisi'nden hiç beklemediği
şekilde bir darbe yemiştir. Bu darbenin kaynağı da
Aliyah Bet'tir.
Son günlerde basında çıkan bir haber de İsrail'in bu
yapay anti-semitizm çalışmalarını gözler önüne
sermiştir. 1997 Nisanında, Gazze Şeridi'nde bulunan
Yahudi yerleşim yerleri Kfar Darom ve Netzarim yakınlarında
intihar saldırıları gerçekleştirilmiş, bunun
neticesinde yakalanan İbrahim Halebi adındaki Filistinli ilginç
açıklamalarda bulunmuştur. Halebi'ye göre bu intihar saldırılarının
arkasında İsrail'in İç Güvenlik Servisi Shin Bet vardır.
Filistin güvenlik güçlerinin düzenlediği basın toplantısında
konuşan Halebi, kullanılan patlayıcıları Shin
Bet istihbarat görevlilerinin sağladıklarını söylemiştir.
MOSSAD'IN EYLEM METODLARI
Mossad propaganda mahiyetindeki, büyük stratejik önemi olmayan
eylemlerini açık bir güç gösterisi şeklinde yapar. Bunların
sonuçlarını da yine kendi kontrolündeki basın organları
aracılığıyla dünya kamuoyuna duyurur. "Entebbe
Baskını" gibi operasyonlar bu sınıfa dahildir.
Ancak İsrail'in ve siyonizmin menfaatlerini doğrudan
ilgilendiren ciddi konularda son derece gizli ve örtülü bir politika
uygulanmaktadır. Mossad bu gibi durumlarda kendi eylemlerini başka
kişi ve örgütlere yıkarak, tamamen ilgisiz bir tutum takınır.
Bunu da yine dünya çapında kendine bağlı basın
organları, gazeteci ve yazarlar, film yönetmenleri, siyasi
yorumcular kanalıyla kamuoyuna benimsetir.
Türkiye'de de yapısı itibariyle bu konuda idealist yaklaşımları
olan bazı özel TV kanalları sayesinde, Mossad patentli bazı
filmleri izlemek mümkün olmaktadır. "Zalim"
Filistinlilerin rehin aldığı "mazlum"
Yahudilerin öyküsünün anlatıldığı "Delta
Force", Münih Olimpiyat Köyü'ndeki olayların İsrail
lehinde çarpıtılarak aktarıldığı "Münih'te
21 Saat" bunlardan sadece bir kaçıdır.
1972'de Münih Olimpiyat Köyü'nü basan Filistinlilerin öldürülmesi,
1976 Entebbe Baskını... Bu eylemler hakkında filmler çekilmiş,
kitaplar yazılmış ve Mossad dünya kamuoyuna yalnızca
İsrail Devleti'ni çıkarlarını koruyan, diğer
devletlerin içişlerine karışmayan, kahraman bir örgüt
gibi tanıtılmıştır.
Nazi savaş suçlusu olarak lanse edilen Adolf Eichmann ve İsrail'in
nükleer santralı Dimona ile ilgili bilgileri basına sızdıran
Mordecai Vanunu'nun kaçırılmaları gibi eylemler tüm dünyaya
"İsrail'e ihanet edenleri nerede olurlarsa olsunlar buluruz,
cezalandırırız" mesajı vermek için düzenlenmiş
Mossad eylemleridir. Bu eylemler dünya kamuoyu önünde rahatlıkla
gerçekleştirilir. Daha sonra basın organları aracılığıyla
da sıkça gündeme getirilerek Mossad'ın caydırıcı
mesajı kitlelere ulaştırılmış olur.
CIA'dan bürokratik kanallarla elde edilebilecek enformasyonları,
Mossad'ın bir güç gösterisi yapmak amacıyla köstebek
kullanarak sızdırmasını da bu grup eylemlere dahil
edebiliriz.
Tüm dünyaya yayılmış örümcek ağını
andırır şebekesiyle Mossad'ın, uyuşturucu ve
silah ticaretinin hatırı sayılır bir bölümünde
parmağı vardır. Kendi çıkarlarına ters düşebilecek
"sevkiyatlara" ise kesinlikle izin vermez. Papa ve Kennedy
suikastleri, Olof Palme'nin öldürülmesi, Maxwell'in sır dolu ölümü,
Türkiye'nin güneydoğusundaki eylemler, çeşitli ülkelerdeki
faili meçhul cinayetler, mafyanın örgütlenmesi, kontrgerilla ve
terör örgütlerinin teşkilatlandırılması, tüm dünyadaki
kontralara verilen destekler hep Mossad'ın belirli noktalardan müdahaleleriyle
sonuçlanmaktadır. 2000'e Doğru dergisi bu konuda şu
saptamada bulunmaktadır:
Mossad, Kıbrıs'tan Sibirya'ya uzanan Irak, Suudi Arabistan,
Pakistan ve Birleşik Arap Emirlikleri'ne Seylan üzerinden ajan
sokan tek örgüt, ve Afrika ve Latin Amerika'ya ajan ihraç eden en
belalı şirkettir. Türkiye'de Güneydoğu Sorunu'na ilişkin
sıkı önlemler alınırken okun sivri ucunu Irak ve
Suriye'ye yöneltmeye çalışan, bu arada Türkiye'yle ilişkileri
geliştirmeye çalışan bir örgüt şeması çizer
Mossad.
Mossad Kuzey Irak'taki Barzani bağlantısıyla, Orta
Asya'daki Türk Devletleri'nde İslam aleyhinde gösterdiği yoğun
propaganda faaliyetleri ve bu ülkelerin birçok yeraltı kaynaklarının
kullanımını kendi tekeline almasıyla, Ortadoğu'da
maaşa bağladığı piyon devlet başkanlarıyla,
Bosna-Hersek'te müslümanların maruz kaldığı
katliamlara yaptığı katkılarla, sürgün ettiği
aydın Filistinlilerle, Latin Amerika'daki uyuşturucu işini
organize eden kontralarıyla, gündemi meşgul eden bir yeraltı
örgütüdür.
MOSSAD'IN AÇIK EYLEMLERİ
1969 yılında Fransa Devlet Başkanı Charles de
Gaulle'ün İsrail'e göndermekten kaçındığı 5
roket-atar hücumbotunu, Mossad düzenlediği bir operasyonla kaçırır.
İsrailli komandoların 1970 yılında Mısır'ın
Şedvan Adası'na düzenledikleri "Rodos Operasyonu",
Sayeret Matkal'ın 1972'de beş üst düzey Suriyeli istihbarat
görevlisini kaçırdığı "Sepet Operasyonu"
da Mossad'ın başarılı eylemlerindendir.
Solda, Eski İsrail Genel Kurmay Başkanı Ehud
Barak ve Rabin Döneminin Savunma Bakanı. Sağda,
1949-50 döneminde Aman sefliği yapmış olan Hayim
Herzog, Cumhurbaşkanlığı sırasında,
yine Aman'in eski şeflerinden Ehud Barak ile
birlikte. Genel Kurmay Başkanlığı'na kadar yükselen
Ehud Barak, ordudan ayrıldıktan sonra İşçi
Partisi saflarında siyasete atıldı. Peres'in ardından
parti liderliğine aday. |
1972 yılında FKÖ'lülerin Münih Olimpiyat Köyü'nde
İsrailli sporculara yönelik yaptığı baskın
bahane edilir ve 12 Filistinli, Golda Meir tarafından kurulmuş
olan X Komitesi tarafından tek tek katledilir. Mossad'ın ölüm
listesindeki 12 kişi tek tek "temizlenirken" Filistinli
olmayan birçok kişi de bu 12 kişinin yanında ölüm
timlerinin hedefi olur. Bu kişiler arasında eylemle en ufak
ilgisi olmayan Filistinli aydınlar da bulunmaktadır.
2 Ağustos 1976 Entebbe Baskını, Mossad ajanlarının
giriştiği önemli eylemlerden biriydi. Uganda sınırları
içinde FKÖ tarafından esir alınan uçaktaki İsrailli
yolcular Entebbe Havaalanı'ndan kurtarıldı. Bu baskın
Mossad'ın tüm dünyaya bir gövde gösterisi oldu. Entebbe Baskını
hemen filme alınmış ve "Entebbe" adıyla gösterilerek
dünya çapında Mossad propagandası yapılmıştır.
İsrailli deniz komandolarının El-Fetih eylemlerinde
kullanılan Lübnan'ın Tyre limanında demirli gemileri batırmaları,
Lübnan'daki FKÖ kamplarının bombalanması hep Mossad'ın
planlı eylemlerindendir. Bu eylemler dünya kamuoyunun önünde açıklıkla
yapılarak, İsrail'in FKÖ-İsrail mücadelesi veren bir
ulus olduğu imajı verilerek dünya çapındaki asıl
eylemlerinin meraklı gözlerden saklanması sağlanır.
İsrail Dimona nükleer santraline sahip olduğu halde Bağdat
yakınlarındaki Osirak nükleer reaktörünü havaya uçurarak
dünya kamuoyuna nükleer silahlara karşı bir imaj verme
gayretini de sürdürür.
Ebu Cihad "269. Birim" tarafından 1988 yılında
evinde öldürülür. 1989 yılında İsrail komandoları
Hamas lideri Şeyh Abdülkerim Obeid'i kaçırır. 1992'de
Hizbullah lider kadrosundan Abbas Musavi Güney Lübnan'da İsrail
timleri tarafından öldürülürken, Körfez Savaşı sırasında
Scud füzesi saldırılarına misilleme olarak Irak lideri
Saddam'ı öldürmek için "269. Birim" komando timinin Türkiye
üzerinden Irak'a girmesine ilişkin plan tim görevlilerinden
birinin kazayla silahını erken ateşlemesi üzerine yarım
kalır. Bu operasyonun detaylarını İsrail Genelkurmay
Başkanı General Ehud Barak ve Aman Başkanı'ndan oluşan
bir grup saptamıştır. 1994 yılında da İslami
Cihad üyesi gazeteci Hani Abed Gazze Şeridi'nde arabasına
konulan bombayla öldürülür.
Aman tarafından yürütülen operasyonla İslami Cihad örgütü
lideri Fethi Şakaki Ekim 1995 tarihinde Malta'da öldürüldü.
Saldırının kim tarafından düzenlendiği resmi
olarak ortaya çıkmadıysa da, İsrail tarafından gerçekleştirildiği
biliniyordu. Kaddafi'nin bu operasyonda Aman'a yardım etmesi iddiası
ise bir başka çarpıcı gerçektir.
Bir süre sonra da yine Filistin direnişinin önemli
isimlerinden biri olan Yahya Ayaş öldürülür. Mossad Ayaş'ı
cep telefonuna yerleştirdiği patlayıcı ile ortadan
kaldırmıştır.
ENTEBBE BASKINI VE İDİ AMİN'İN
MİSYONU
27 Haziran 1976'da, Paris-Tel Aviv seferini yapmakta olan 139 sefer
sayılı Air France uçağı, teröristlerce kaşırılarak
Uganda'nın Entebbe Havaalanı'na indirilir.
Basına yansıtıldığı kadarıyla teröristlerin
liderleri, ikisi FKÖ'ye mensup Filistinli, diğer ikisi ise
Baader-Meinhof Çetesi üyesi toplam 4 kişidir ve uçağı
da hapisteki arkadaşlarını serbest bıraktırmak
amacıyla kaçırmışlardır. Ancak olayı ayrıntılarıyla
incelediğimizde bu "senaryo" ile uyuşmayan bir çok
ayrıntı ile karşılaşmaktayız.
Uçakta mürettebat ile birlikte 250 kadar yolcu vardır ve
bunların 83 tanesi İsraillidir. Çok iyi silahlanmış
oldukları görülen teröristler, uçaktaki tüm Yahudileri alıkoyarken,
kalan yolcuların hepsinin gitmelerine izin verirler. Teröristlerin
kalabalık arasından Yahudileri bularak yaptıkları bu
seçim insanlara, Nazilerin toplama kamplarına gelenler arasından
gaz odalarına yollamak üzere Yahudileri seçmelerini anımsatmıştır.
Terörist grubun lideri konumundaki kişi Wilfred Boese'dir.
Boese, Baader-Meinhof Çetesi'ne üyedir ve Avrupa polis teşkilatları
tarafından aranılan bir suçludur. Ancak asıl önemli özelliği
"Çakal" Carlos olarak tanınan "suç
makinesi"nin yakın dostu, yardımcısı ve teknik
danışmanı olarak tanınmasıdır. Terörist
gruptaki bir diğer kişi, Gabriele, Alman uyruklu bir suçludur
fakat o da kendisini Halime isminde bir Filistinli olarak tanıtmıştır.
Carlos'un onunla da organik bir bağı vardır: Gabriele ve
"Çakal"ın birlikte yaşadıkları
bilinmektedir.
Boese ve Gabriele'in yanısıra, uçakta Carlos'un da bulunduğu
açıklanır. Çakal "İlich Ramirez Sanchez"
Carlos dünyaca tanınan bir teröristtir ve pek çok şiddet
eylemine karıştığı için o da Boese gibi dünyanın
her köşesinde aranmaktadır. Üstelik hareketleri gizli
servisler tarafından adım adım takip ediliği halde
bir türlü yakalamak mümkün olmamıştır. Bu durum da
onun bazı istihbarat teşkilatları ve özellikle de yakın
bağlantıda olduğu Mossad tarafından taşeron
olarak kullanıldığı imajını güçlendirmektedir.
Peki ama teröristlerin açık kimlikleri böyleyken, neden
kendilerini Filistinli olarak lnse etmek yoluna gitmişlerdir?
Eylemin ayrıntılarını incelemeye devam edelim.
Uçağın kaçırılarak indirildiği yer özellikle
seçilmiştir. O sırada Uganda'nın başında
İdi Amin görev yapmaktadır ve İsrail ile oldukça sıcak
ilişkilere sahiptir. Daha 1963 Nisanında, o zaman İsrail
Savunma Bakanlığı'nda Müsteşar olan Şimon
Peres Uganda ile askeri işbirliği yolunu açmıştır.
Dışişleri Bakanı Golda Meir İsrail-Uganda arasında
yardım ve işbirliği anlaşması imzalar. Mossad'ın
askeri kanadı Uganda Ordusu'nun eğitimi görevini üstlenir ve
ihtiyaç duyulan tüm teçhizatı tedarik eder. İsrail'in bu
"yakın ilgi" politikası 1967'de Arap ordularıyla
yapılan savaştan hemen sonra artarak gelişir ve İsrailliler,
Afrika ülkeleri üzerinde daha fazla söz sahibi olabilmek amacıyla
aktif bir siyaset benimserler. Uganda'da kurulan askeri eğitim
merkezleri bu aktif siyasetin meyveleridir. 1971'e gelindiğinde 26
adet eğitim ve taşıma uçağı Ugandalılara
teslim edilmiş, İsrailli danışmanlar bu ülkeyi
"komşu kapısı" yapmışlardır.
Zamanla kurulan sıcak ilişkiler güçlenecek ve İsrail'in
"adamı" İdi Amin, henüz orduda albay rütbesinde
olduğu yıllarda, Devlet Başkanı Milton Obote'yi karşısına
almak pahasına İsrail'i savunup destekleyecektir.
İsrail'in Uganda'daki askeri birliğinin komutanı,
Albay Bar-Lev, 1970'lerde Uganda'daki yabancı uzmanların
faaliyetlerine son verilmesi kararı alındığında,
İdi Amin'i ikna edebilmiş ve iki ülke arasında üç yıllık
bir askeri eğitim programı imzalanmıştır. Amin
tüm bu yardımları karşılığında,
ilerleyen yıllarda fazlasıyla ödüllendirilecektir.
Ugandalı askerler eğitim amacıyla dönüşümlü
olarak İsrail'e gönderiliyordu. Bu arada İdi Amin de sık
sık yahudi ülkesini ziyaret ediyor, yeni dostluklar kuruyordu. Bir
süre sonra Amin, çok nadiren yabancılara layık görülen
"Paraşütçü Nişan Madalyası" ile şereflendirilir.
Moritanya seyahatinde nişanını gururla göğsünde taşımaktadır.
İlişkiler, Amin'in Uganda'nın başkenti Kampala'da
İsrail Askeri Ataşesi olarak görev yapan Za'av Şaham'dan
özel bir operasyon isteğiyle doruğa ulaşır.
Kongo'dan çok yüklü miktarda altın çalınmıştır
ve bunların elden çıkarılması için İsrail'den
yardım talep edilmektedir. İsrailli bankerler, altının
kaynağını fazla "kurcalamadan" satış
işlemlerini gerçekleştirirler.
1970 yılına girildiğinde Uganda'yı çalkantılı
günler beklemektedir. Askeri bir darbeyle "anti-siyonist"
Devlet Başkanı Milton Obote devrilir ve yerine İsrail'in
"yakın müttefiki" İdi Amin başa geçer.
Darbenin her aşamasında Mossad'ın desteği Amin'in
yanındadır. CIA ve MI6 da bu darbeye bulaşmış
görünmektedir.
Amin Uganda'nın başına geçer geçmez İsrail ve
İsraillilerden nefret eden bir yahudi düşmanı görünümüne
bürünür. Bu tavır, geçmişini bilenler tarafından
komik bulunmaktadır.
Böylece 1976 yılına gelindiğinde, Air France uçağı
önceden planlandığı şekilde Uganda'ya kaçırılır
ve Entebbe Havaalanı'na indirilir. İsrail bu gizli operasyon
sayesinde bir taşla iki kuş avlayacaktır: Hem "yapay
anti-semitizm yaratma" faaliyetlerine bir yenisi eklenecek, İdi
Amin yahudi düşmanı görüntüsünü tazeleyecek ve İsrailli
askeri timlerin yapacağı rehine kurtarma operasyonu açık
bir güç gösterisi olarak dünyaya duyurulacaktır. Her ne kadar
"Entebbe" filminde Amin İsraillilere karşı hiç
de dostane olmayan tavırlar sergiliyor gibi görünse de, hergün
onları ziyaret ettiği, onların koruyucusu pozunda dolaştığı
da bilinmektedir. Uçaktaki rehinelerden birinin günlüğünde göze
çarpan şu satırlar, son derece çarpıcıdır:
İdi Amin Uganda'daki kalışımız süresince mümkün
olduğu kadar rahat edebilmemiz için elinden geleni yapacağını
söyledi. Afrikalı kadınlar bulunduğumuz yere koltuk taşıyorlardı.
Hepimize yetecek sayıda koltuk getirdiler. Bundan sonra kahvaltı
verildi: Çay, muz, ekmek, tereyağı, yumurta ve hatta patates.
Arkadan bir doktorla bir hemşire geldi. Her birimize hasta olup
olmadığımızı ya da tıbbi müdahale
gerektiren herhangi bir şeyimiz olup olmadığını
sordular.
Sonunda Mossad'ın ölüm timleri bitirici vuruşu gerçekleştirirler.
Sayeret Matkal, Sayeret Tzanhanim ve Sayeret Golani Timleri başarılı
bir operasyonla rehineleri kurtarırlar. Taaruz Gücü Komandoları
ilk ateşi açtıklarında, bir dakika kadar bir süre içinde
7 teröristi avlamışlardır. Diğer üçünün ise
Timler tarafından gizlice esir alındığı sanılmaktadır.
Açılan ateş sırasında sadece iki yolcu hayatını
kaybetmiş, İsrail askerleri ise sadece Seçkinler Birliği'nin
lideri Teğmen Yonatan Netanyahu'nun öldüğünü açıklamışlardır.
Netanyahu Ugandalı bir Sniper'ın (keskin nişancı)
silahından fırlayan kurşunla vurulmuştu. Operasyon dünyaya
şaşırtıcı boyutlarda destansı öğelere
sahip askeri bir "macera" olarak tanıtılır.
Komandolar da "savaşçılar"ın ruhuna sahip,
askeri istihbarat ve rehine kurtarma konularında son derece iyi eğitim
görmüş cesur insanlar olarak lanse edilir.
Operasyon esnasında nedense havaalanında çok az Uganda
askeri bulunmaktadır ve bunlar operasyona hemen hiç müdahale
etmemişlerdir. Operasyon son derece dakik yürütülmüş ve
Uganda Ordusu'nun askeri destek ekipleri havaalanına ulaştıklarında
rehineler uçaktan çıkarılmışlardır.
Görünürde operasyonla ilgili hiçbir bilgi dışarı sızdırılmamıştı
ama çok sayıda gazeteci olayı dramatik boyutlarda ele alarak
yazıya dökmüş, bir kaç hafta içinde tüm dünya basınında
operasyonla ilgili methiyeler birbiri ardınca yayınlanmaya başlamıştı.
Bu gelişmeleri müteakiben baskınla ilgili kitaplar yayımlandı
ve bir de film çevrildi. Başrollerde dünyanın en meşhur
aktörlerinden Burt Lanchester, Kirk Douglas, Elizabeth Taylor vardı.
Üzerinden yıllar geçtikten sonra, insanların hatırlarında
Entebbe Havaalanında bir uçak kaçırma olayının yaşandığı,
FKÖ'nün yeni bir terörist eylem amacıyla masum İsraillileri
rehin aldığı ve mükemmel organizasyonuyla İsrail
timlerinin rehineleri kurtardığı kaldı.
"Operasyon" amacına ulaştı sözün kısası.
MÜNİH OLİMPİYAT KÖYÜ BASKINI ÜZERİNDEKİ
ŞÜPHELER
1972 yılında Münih Olimpiyat Köyü'nde İsrailli
sporcuların bir grup özel tim tarafından kurtarma operasyonu
sırasında öldürülmesi, "başarılı"
Mossad eylemlerinden biridir.
İsrailli sporcular Olimpiyat öncesi yapılan onca tehdide
rağmen neden korumasızdı, Olimpiyat Köyünde, olay esnasında
neden hiç polis yoktu ve bu sporcuların kurtarılması için
neden Filistinlilerin istekleri ısrarla yerine getirilmedi? Moshe
Dayan'ın Başkanlığı'nda Mossad Şefi Zwi
Zamir'in de aralarında bulunduğu, Münih'e gelen özel tim,
kurtarma adı verilen katliamda ne gibi rol aldı? Golda Meir ve
Zwi Zamir neden ısrarla uzlaşmaya yanaşmadı? Herkes
özel timin Filistinlileri ve İsrailli sporcuları öldürdüğünü
bildiği halde bu neden kamuoyundan gizli tutuldu ve katliamı
Filistinliler yapmış gibi göstererek Golda Meir'in kurduğu
X Komitesi tarafından birçok Filistinli aydın katledildi?
Neden İsrailli sporcuların sürekli korumaları baskın
sırasında görevleri başında değildi?
Tüm bu soruların cevapları hep aynı noktada
kilitlenmektedir: Mossad bu eylemi propaganda amaçlı bir şova
dönüştürmüş, Filistinli teröristlerin yanısıra
İsrailli sporcuları da öldürtmüştür. Sporcuların
ölümü FKÖ'ye yıkılmış, olayın ardından
bir çok Filistinli aydın da olayla ilgili oldukları iddia
edilerek vurulmuştur. Mossad'ın güvendiği dostlarından
Yahudi Markus Wolf Doğu Alman Gizli Servisi STASI'nin başındadır
ve Filistinli eylemcilerin kullandıkları silahları temin
eden kişinin de kendisi olduğu iddialar arasındadır.
Sonradan yayınlanan bir deklarasyonda, Filistin Devrimci Destek
Grubu, bu rehine pazarlığının İsrail
hapishanelerindeki 200 Filistinliyi kurtarmak amacıyla yapıldığını
açıklar. Bunun için İsrailli sporcular rehin alınır
ve Alman polisiyle bir anlaşma yapılır. Ancak en başından
itibaren Almanların bu anlaşmaya sadık kalmaya hiç
niyeti yoktur, çünkü Bonn'daki İsrailli yetkililer hiçbir
şekilde rehine-mahkum değiş tokuşuna yanaşmamaktadır.
Tel Aviv'den gelen ve başkanlığını Moshe Dayan'ın
yaptığı özel tim, Alman polisiyle toplantıya girer.
Bu timde Mossad'ın başı Zwi Zamir de bulunmaktadır.
Operasyonun hemen öncesinde Tel Aviv-Münih seferini yapan bir Boeing
737 ile iki İsrailli uzman Almanya'ya gelir. Kimlikleri çok gizli
tutulan bu subaylar, operasyonun stratejik adımları için görüş
bildirirler. Ardından ölüm operasyonuna yeşil
ışık yakılır. Filistinlilerin yanında
masum İsrailli sporcular da vurularak öldürülür. Her Filistinli
eylemci için ikişer keskin nişancı olması
gerekirken, 11 Filistinlinin bulunduğu yere sadece 5 vurucu görderilir.
Bu yüzden atış kontrolü kaybolur ve nişancılar tüm
hareketli hedefleri "nötralize" ederler. Kurtarma
helikopterini kullanan pilot bile açılan ateş sonucu hayatını
kaybeder. Yardımcı pilot yere yatarak ölü taklidi yapar ve
canını kurtarmayı başarır.
Almah polisi İsrailli sporcuların kimler tarafından öldürüldüğünü
kesin olarak ortaya çıkarabilecek otopsi sonuçlarını
halka açıklamayı reddetmiştir. Tüm bunların bilançosu
olarak FKÖ ve terörizme duyulan nefret bir kat daha artar, bir çok
Filistinli aydın öldürülür, ve Mossad dünya çapında terörizmi
bir kez daha kınadığını duyurur. Yahudi Dayanışma
Birliği Başkanı Bertram Zweiben, verdiği demeçte
"bunun misillemesi ancak dünya çapında Arap diplomatlarının
öldürülmesiyle olabilir" diye konuşur. Çok açık bir
mesajdır bu.
MOSSAD'IN NÜKLEER OYUNLARI
Mossad'ın en önemli görevlerinden biri de İsrail'in büyük
bir nükleer güce ulaşmasıdır. Nükleer saldırı
silahları dünyada çok az devletin sahip olduğu bir avantajdır
ve caydırıcı özellikleri de tüm konvansiyonel silahların
üzerindedir. Ortadoğu'da henüz nükleer silah üretebilecek
teknolojiye ulaşmış devlet İsrail'in haricinde
yoktur ve bu ayrıcalığını İsrail asla
kaybetmek istememektedir. Bununsa tek yolu vardır, kendi gücü
korunup geliştirilirken, tehdit arzedebilecek tüm düşmanların
nükleer güce sahip olma girişimleri engellenmelidir.
İsrail'in kuruluşundan itibaren Devlet Başkanı
Ben Gurion, nükleer güç elde etmeyi Devletinin en önemli stratejik
hedeflerinden birisi olarak açıklar ve İsrail kurulduktan henüz
7 ay sonra , Fransız Atomik Enerji Komisyonu üyesi ve Fransız
atom bombasının mimarı Maurice Surdin İsrail'e
getirtilir. Rus kökenli bir Yahudi olan Maurice (asıl adıyla
Moshe Surdin) önderliğinde, İsrail Atomik Enerji Komisyonu
1952'de faaliyete geçer. Komisyonun başına Ernst David
Bergman getirilir. Ben Gurion, bilim adamları, askerler ve politik
danışmanlar, nükleer bir reaktör satın almak için her
fırsatı değerlendirmeye çalışırlar. Bu fırsat
karşılarına 1955 yılında çıkacaktır.
Tel Aviv'in 10 mil güneyindeki Nahal Sorek'te Eisenhover'ın
"barış için atom programı" dahilinde küçük
bir reaktör oluşturulur. Aynı yıl Şimon Peres daha
büyük bir tanesi için Fransa Hükümeti ile temasa geçer. Ben Natan,
Fransa'nın İsrail'e nükleer reaktör vermesi için yoğun
lobi faaliyetlerinde bulunur. 3 Ekim 1957'de Bourgers Maunoury ve Dışişleri
Bakanı Pineau, Peres ve Natan ile gizli bir antlaşma imzalar.
Anlaşma 24 megawatlık bir reaktörün gerekli tüm teknik
donanımı ile İsrail'e verilmesini içermektedir.
Benjamin Yeruşalmi; MOSSAD ajanı
Benjamin Yeruşalmi Burhan Yarısal takma adını
kullanarak Türk pasaportu edindi ve İsrail'e uranyum kaçırdı
|
İsrail'de nükleer santral projesi tarihte görülmediği
kadar gizli yürütülmüştü. Peres, İsrail istihbaratından
nükleer santrallerine koruma vermesini istemedi. Çünkü ona göre
İsrail'in nükleer gücünün, tamamen bağımsız bir
"nükleer istihbarat servisine" ihtiyacı vardı.
1957'de Peres, nükleer meseleler için bu istihbarat servisini kurdu ve
başına Bünyamin Blumberg'i getirdi. Blumberg daha önce
Haganah'da çalışmış, 1948-49 Savaşı'ndan
sonra Shin-Bet'e katılmış bir uzmandı. Shin-Bet'in
"Lakam" departmanındaki görevi, Savunma Bakanlığı
adına çeşitli projeler üstünde çalışan
fabrikaların güvenliğini sağlamak ve bu projelerin
gizliliğini korumaktı. Lakam ajanları bilim ataşeleri
olarak Avrupa ve ABD'deki İsrail konsolosluklarına giderler ve
edindikleri bilgileri Dışişleri Bakanlığı'ndan
önce kendi ofislerine rapor ederlerdi. Bilim danışmanları
halktan her türlü enformasyonu almakla ve gönderildikleri ülkedeki bütün
bilim adamları ile ilişkiye geçmekle yükümlüydüler.
Peres'in desteği ile Blumberg, Lakam istihbaratını diğer
branşlardan ayrı tutuyordu. Isser Harel'e göre "Devletin
üst düzeyinde bazı kişiler bile Lakam'ı oluşturan
ünitelerden habersizdi" Fransa'dan gelecek yeni reaktör en üst
derecede gizlilik konumuna sahipti. Bu reaktör için Negev Çölü seçildi.
(Negev Tevrat'ta Hz. İbrahim'in sevdiği vaha olarak geçer) Bu
konuda sadece Lakam değil, Fransız İstihbaratı da
hassastı. Paris'ten bir ajan papaz kılığında
Negev'e gönderildi. Dimona'daki nükleer santralin inşaatı başladığında
yerli halka bir tekstil fabrikasının yapımına başlanıldığı
söylendi. Bu fikir Blumberg'indi. Ancak Charles De Gaulle, İsrail'in
Dimona Reaktörü'nü askeri amaçlarla kullanacağını
hissediyordu ve bu, Fransız Başkanı rahatsız
ediyordu. Mayıs 1960'da De Gaulle Dışişleri Bakanı'na,
İsrail Konsolosluğu'nu artık Dimona'ya uranyum göndermeyecekleri
konusunda haberdar etmesini istedi.
Fransa'nın silah ambargosu koyarak uranyum sevkiyatını
durdurması üzerine İsrailliler zor durumda kalmıştı.
Ama Moşe Dayan her ne pahasına olursa olsun bir atom bombası
istiyordu. "Gerekirse bu nesneyi çalmalıyız"
diyordu. Isser Harel'in yerine Mossad Şefi olan Meir Arit'e, 200
ton uranyum bulma görevi verildi. İsrail Gizli Servisi, Brüksel'deki
Madenler Genel Merkezi'nin (MGM) depolarında büyük miktarda
uranyum bulunduğunu tespit etmişti. Bu uranyum MGM'ye, Belçika
Kongosu'nda faaliyet gösteren bir firmadan kalmıştı. Böylece
bir operasyon planı yapıldı ve buna kimyadaki bir kurşun
bileşeninin adı verildi: "Plumbot Operasyonu".
Operasyonun ilk adımı, uranyumu şüphe çekmeden satın
alabilecek bir "iş arkadaşı" bulmaktı.
Tabii bu kişi uranyumu olduğu gibi İsrail'e devredecekti.
Nihayet Mossad ajanlarından Daniel Aerbel Tel Aviv'e göreve uygun
birisini bulduğunu bildirdi. Bu kişi Alman bir işadamı
olan Herbert Schulzen'di. Shulzen, Wiesbaden de kurulmuş olan
"Asmara Kimya Şirketi"nin ortağıydı. Bu
şirket kimyasal ve radyoaktif zehirlenmelere karşı
kullanacak yeni ilaçlar ve yöntemler bulmakla uğraşıyordu.
Fakat Shulzen'in küçücük şirketinin 200 ton uranyumu değil
işletmek, depo bile edemeyeceği aşikardı. Bunun MGM
yöneticileri tarafından anlaşılması zor olmayacağından,
Asmara'ya İtalya'dan Sarca adında paravan bir ortak firma
bulundu.
Plumbot Operasyonu bir saat gibi kusursuzca işliyordu. MGM'nin
elindeki plutonyumu "yasal" yollardan alabilmek için gerekli
zemin oluşturulmuştu. Ancak aşılması gereken
iki önemli nokta daha vardı. Bunlardan birincisi plutonyumun
İsrail'e sevkiyatıydı. İkincisi ise EURATOM (Avrupa
Atom Enerjisi Teşkilatı) kontrollerinden sıyrılabilmekti.
Eğer teşkilat derinlemesine bir inceleme yaparsa işin iç
yüzü meydana çıkabilirdi. Ancak Mossad tüm bunlara hazırlıklıydı.
EURATOM başkanı Etienne Hirsch ve Atom Enerjisi Komiserliği
başkanı Robert Henry Hirsch bilinçli birer yahudiydi.
Sevkiyatı
gerçekleştirmek amacıyla Zürih'te, 24 saat gibi kısa
bir sürede "Biscayne Traders Shipping Corporation" isimli
paravan bir şirket kuruldu. Ardından bunun aracılığıyla
Liberya orijinli bir başka deniz taşımacılığı
şirketi meydana getirildi. Şirketin başkanı Daniel
Ert tecrübeli bir Mossad ajanıydı. Diğer ortak ise bir Türk
armatörü, Burhan Yarısal olarak gösterilmişti. Ancak bu
isim sahteydi ve aslında Burhan Yarısal diye tanıtılan
kişi de bir başka Mossad ajanı, Benjamen Yeruşalmi
idi. Yarısal/Yeruşalmi 1968 yılının 27 Eylülünde
1,2 milyon mark nakit ödeyerek 78 metre boyunda "Scheersberg"
isminde bir tekne satın aldı. Geminin kaptanı Percey
Barrov da, rahatlıkla tahmin edilebileceği gibi, bir Mossad
ajanıydı.
Barrov ve emrindeki istihbarat subaylarından oluşan mürettebat,
EURATOM'dan izin çıkar çıkmaz uranyumu gemilerine yüklediler
ve Kıbrıs'a doğru rota çizdiler. 29 Kasım 1968'de,
gece yarısına doğru Scherrsberg bir israil tankeriyle Kıbrıs
açıklarında buluştu ve yükünü buna devretti. Artık
İsrail nükleer güce çok yakındı.
İsrail tankeri "malı" hızla Hayfa Limanı'na
ulaştırdı ve uranyum buradan büyük güvenlik önlemleri
altında Negev Çölü'ndeki Dimona Nükleer Santrali'ne taşındı.
EURATOM uranyumun satış işlemlerindeki gariplikleri ancak
7 ay sonra farketti, ama bu da bir işe yaramayacaktı, olay örtbas
edilmişti.
Böylece İsrail nükleer saldırı silahları üretebilecek
kapasiteye ulaşır ve hiç gecikmeden bunların hazırlanmasına
da başlar. Bu arada yahudi lobilerinin ve İsrail Gizli
Servisi'nin yoğun çalışmaları bu nükleer silahların
dünyanın gözüne batmasını engeller. The Samson's
Option adlı kitabında yazar Seymour Hersh, ABD başkanlarını
İsrail'in sürekli genişleyen nükleer kapasitesini dünya
kamuoyundan saklamakla itham eder. Ayrıca çeşitli çevreler
tarafından batılı ülkeler, tüm casus uyduları ve
gizli teknolojik "sürveyans" sistemlerine rağmen İsrail'e
inanmakla "saflık" gösteriyor olmakla suçlanır.
Ancak tüm bunlar sonucu değiştirmez.
Bugün, Nükleer Silahların Sınırlandırılması
Antlaşması'nı imzalamamış olan İsrail'in füzeleri,
Yakın ve Ortadoğu'da nüfusu 100 bin kişinin üzerindeki
her şehri vurabilecek kabiliyettedir. Hedefe isabet oranı son
derece yüksek olan Jericho 2B tipi balistik füzeler, taşıyabildikleri
nükleer savaş başlıklarıyla 1.660 km'lik hedef çapına
sahiptirler ve bu mesafe Türkiye sınırlarındaki her
noktaya ulaşabilecekleri anlamına gelir. Bu uzun menzilli füzelerin
yanısıra, İsrail ordusunun cephaneliklerinde Jericho 1
tipi 650 km menzilli, ve MGM5-2C Lance tipi 130 km menzilli füzeler
bulunmaktadır. İsrail Ordusu ayrıca nükleer savaş
başlıklarını yükleyebileceği bombardıman
uçakları ve uzun namlulu toplarıyla büyük bir nükleer
tehdittir.
Kurulduğu günden bu yana hep ulaşmaya çalıştığı
hayali artık İsrail için gerçek olmuştu. Dünyanın
en büyük nükleer santralleri arasında girmeyi başaran
Dimona ile birlikte, İsrail de dünyanın en güçlü
devletleri arasına katılmıştı. Şu an
tahmin edildiği kadarıyla (İsrail gerçek rakkamları
ve sahip olduğu gücü dikkatle gizlemektedir) İsrail, dünyada
ABD, Rusya ve Çin'den sonra dördüncü büyük nükleer güçtür.
Ancak İsrail'in çok önemli bir problemi vardı. Nükleer
bir reaktör kurmuş, uranyum çalmış, uzmanlar getirtmiş
ve sonunda nükleer silah üretme teknolojisine kavuşmuştu.
Fakat tüm bunlar büyük gizlilik içinde yürütülüyordu. Durum böyle
olunca da dünyanın bundan haberdar olması beklenemezdi. Oysa
nükleer silahların en önemli özellikleri kullanılırlıkları
değil, caydırıcılıklarıydı. Nitekim
Soğuk Savaş döneminde, dünyanın iki süper gücü, ABD
ve SSCB, inanılmaz bir silahlanma yarışına girmişlerdi.
Bunun temelinde ise "düşmanından bir fazla silaha sahip
olursan sana saldıramaz" düşüncesi yatmaktaydı.
Aynı satrançtaki gibi, taraflar ilk saldırıyı
yapabilmek için güç dengesinin kendi lehlerine değişmesini
bekliyorlardı. Bunun yolu da daha çok, daha kabiliyetli, vuruş
gücü ve savaş başlığı sayısı daha yüksek
nükleer silaah üretmekten geçiyordu.
Bu güç İsrail'de vardı. Ama sorum şuydu: Bunu kimse
bilmiyordu. İsrail tüm çalışmalarını son
derece gizli yürütmüş, planlarını dünyanın gözünden
kaçırmayı başarmıştı. Zaten plutonyum çaldığını,
kurduğu santrali enerji üretimi için değil askeri amaçları
için kullandığını açıklaması da
beklenemezdi. Peki o halde sahip olduğu üstün nükleer silahların
tanıtımını nasıl yapmalıydı? Kendisi
için tehdit oluşturanlara nasıl gözdağı verecekti?
Mossad bunu da sansasyonel biçimde yapmanın yolunu buldu.
Mordecai Vanunu OLAYI
1986 yılı Ekim ayında, tüm dünyada yankı uyandıran
bir olay gerçekleşti. İsrail'den kaçan bir teknisyen, bir
İngiliz gazetesine İsrail'in dev bir nükleer santrale sahip
olduğunu ve burada çok sayıda nükleer silah ürettiğini
açıkladı. Söz konusu reaktör, Negev Çölü'ne kurulmuş
olan Dimona Nükleer Santrali idi. Dünyanın en büyük nükleer
santrallerinden biri olan Dimona'da silah üretildiğini haberini
basına sızdıra "hain", Mordecai Vanunu adında
Dimona'da on yıl geçirmiş bir bilim adamıydı.
İsrail ordusunda askerlik görevini mühendis-teknisyen olarak
yaptıktan sonra, Tel Aviv Üniversitesi'nde açılan nükleer
fizik kurslarına devam etti. Ardından Dimona'daki Nükleer Araştırma
Merkezi Kamag'a (Kirya le-Mechkar Gar'ini) iş başvurusunda
bulundu. İşe alınmadan önce ilk olarak Dimona'nın güvenlik
subayları tarafından araştırıldı. Bu
subayların Shin-Bet ile yakın çalıştıkları
bilinmekteydi. Alkol ve uyuşturucu kullanmadığı, sabıkası
olmadığı, radikal siyasi görüş taşımadığı
tesbit edildikten sonra ilk aşamayı geçtiği bildirildi.
Ardından fizik, kimya, matematik ve İngilizce kurslarına
yollandı. İki aylık eğitimden sonra sınava alındı
ve bunu da başarıyla geçti. Tüm bunların ardından
ilk defa Dimona'ya getirildi ve burada bir "sözleşme"
imzaladı. Öğrendiği herşeyi gizli tutacağına,
gördüğü ve duyduğu hiçbir şeyi başkalarına
anlatmayacağına dair yemin etti ve sonunda Vanunu, Dimona'daki
görevine başladı.
Bu seremonilerin üzerinden on yıl geçti ve Mordecai Vanunu,
elinde bir sürü belge ve fotoğrafla Avustralya'ya
"tatile" gitti. Dimona'daki işinden kovulmuş ve
parasız kalmıştı. İki ay sonra bir gelişme
daha oldu ve Vanunu Hristiyan olmayı tercih etti. Avustralya'da tanıştığı
Kolombiya asıllı bir gazeteciyle, Oscar Guerrero ile yakın
dostluk kurdu. Ve bir süre sonra da sırrını yeni dostuna
söyleyiverdi. Elinde, Dimona'da gece vardiyalarında çektiği
iki rulo renkli film vardı ve bunları ne yapacağını
bilemiyordu! Guerrero bu filimleri çekebilecek kamerayı nükleer
tesise nasıl soktuğunu, neden böyle bir tehlikeyi göze aldığını,
çektiği filmleri İsrail'den nasıl çıkardığını
hiç sormadı. Bu detaylara gerek yoktu. Karşısında
altın bir yumurta yumurtlamak üzere olan bir tavuk duruyordu.
Elindeki sansasyonel haberi bir kaç gazete ve dergiye teklif etti ancak
hiçbiri bunun güvenilir bir kaynak olduğuna inanmıyordu.
Sonunda Londra Sunday Times Guerrero'ya bir şans vermeyi kabul
etti. Kısa bir süre sonra İsrail'in nükleer gücü dünyanın
gözleri önüne serilmişti. Bu, İsrail'in düşmanlarına
açık bir mesajdı: Sakın denemeyin...
Mordecai Vanunu yakalandı ve İsrail'de hapse atıldı,
fakat belleklerde cevaplanmamış bazı sorular kalmıştı:
- Vanunu neden vatanına ihanet etti?
- İsrail'in en değerli ve en iyi korunan tesisine bir
kamerayı nasıl sokabildi?
- Kimseye yakalanmadan 60 poz film nasıl çekebildi?
- Bu filmleri tesisten nasıl kaçırdı?
- Aceleyle çektiğini söylediği filmlerde tüm ayrıntılar
çok net ve berraktı, bunu nasıl başardı?
- Bu filmleri ülke dışına nasıl çıkarabildi?
Detaylarına indikçe daha da çetrefilleşen ve izahı
zor bu senaryo, Mossad'ın bilgisi haricinde gerçekleşme imkanı
bulamazdı. Dimona'nın onlarca kilometre çapındaki çevre
bölgesinde "uçan kuştan" haberdar olan Mossad, elindeki
tüm teknolojiye rağmen bu teknisyenin ihanetini görememiş
miydi?

Solda, İsrail'in Necef Çölü'nde gizlice inşa ettiği
Dimona Nükleer Santrali. Ortada, Mordechai Vanunu. Dimona'da çalışırken,
santralin fotoğraflarını "gizlice" çeken
ve İsrail'in nükleer kapasitesini dünya basınına
yansıtan İsrailli teknisyen. Ancak İsrail gizli
servisi tarafindan yakalandı ve İsrail'e götürülüp
mahkum edildi. Sağda, "Vanunu Şovu"nun en çarpıcı
örneği. Vanunu olayını konu eden Hollywood yapımı
"Secret Weapon" adlı film. Gerçekte İsrail'in
nükleer gücü Vanunu olayından çok daha önceleri de
biliniyordu. Ancak Yahudi devleti, bilinçli olarak yaptırdığı
bu sızıntı ile birlikte, Ortadoğu'daki diğer
ülkelere gövde gösterisi yapmış oldu. |
Aslında Dimona'nın varlığı, ilk olarak
Mordecai Vanunu tarafından ortaya çıkarılmış
da değildi. Belirli çevrelerin durumdan, reaktör kurulduğu
zamanlardan beri haberi vardı. Kennedy'nin olağanüstü bir
suikaste kurban gitmesi, Dimona'ya karşı çıkmasıyla
bağdaştırılmamış mıydı? 1980 yılı
Aralık'ında Dimona'nın resmini basarak tesisi tanıtan
dergi, Türkiye'de yayımlanan Hayat Dergisi değil miydi? 19
Aralık 1960'da Times Dergisi'nin birinci sayfasını
muhabir Finney'in "Dimona" başlıklı haberi
kaplamamış mıydı?
Aslında İsrail'in gözbebeği tesisi biliniyordu, ama
son zamanlarda cesareti artan bazı düşmanlara açık
mesaj vermek ve caydırıcılık gösterisi yapılması
gerekliydi. Vanunu işte bu planın küçük bir parçasıydı
sadece.
MOSSAD'IN BİR BAŞKA CASUSLUK NUMARASI:
"Eichmann'IN KAÇIRILMASI"
İsrailin ulusal propaganda konusu olan "Soykırım"
anlatımını tüm dünya çapında canlı tutmak
Mossad'ın işlevlerinden birisidir. Bu amaçla düzenlenmiş
olan operasyonlardan biri de ünlü "Eichmann Olayı"dır.
Nazi Almanyası'nda Yahudi konusuyla ilgilenen en üst düzeyiki
SS'den birisidir Adolf Eichmann. Savaş sonrasında, Mossad'ın
verdiği bilgilere göre, Mossad tarafından gizlendiği
Arjantin'de yakalanıp İsrail'e götürülür ve yargılandıktan
sonra idam edilir. Şimdi bu operasyonun detaylarını
inceleyelim.
İkinci Dünya Savaşı'nın ardından Eichmann,
savaş suçlusu olarak hapse atılmıştır. 1950'de
hapisten kaçar ve Arjantin'e sığınır. Burada on yıl
boyunca Ricardo Klement adıyla burada yaşar. Fakat Mossad onun
peşindedir. Sonunda İsrail Gizli Servisi'nin ajanları
Eichmann'ın izini yakalarlar ve operasyon planı yapılır.
11 Mayıs 1960'da akşam saat 18:30 da, Eichmann her zamanki
gibi otobüsten indiğinde, 3 kişi tarafından etrafı
sarılır. Bir dakikadan kısa bir süre içinde, bekleyen
bir arabaya bindirilip, Buenos Aires'te kiralık bir eve götürülür.
Yakalanışı esnasında hiçbir direnişle karşılaşılmadığından,
sodyum pentatol gibi bir uyuşturucu, ya da kaçmasını
engelleyecek ip veya kelepçe kullanılmaz. Eichmann kendisini kaçıranlara
karşı koymaz, ve dudaklarının arasından şu
sözler çıkar: "İsraillilerin elinde olduğumu
biliyorum" (Daha sonra, bir gazetede Ben Gurion'un kendisinin
bulunup yakalanmasını istediğini okuduğunu açıklayacaktır.)
Böylece Mossad elemanları Eichmann'ı İsrail'e götürürler.
Hem ABD hem de SSCB bu operasyona destek verirler. Sözde Soykırım
suçlularının yargılanmaları konusunda
hassasiyetlerini göstermektedirler. Eichmann 1961 yılında
Nisan-Aralık ayları arasında mahkemeye çıkarılır,
yargılanır ve suçlu bulunur. 1962 yılına gelindiğinde
bir savaş suçlusu olarak Ramleh Hapishanesi'ne atılmıştır.
Aynı yıl burada asılarak cezası infaz edilir. Ölüsü
de yakılır ve külleri de Akdeniz'in sularına savrulur.
Eichmann'ın bilinen öyküsü böyledir. Fakat arkasında hiçbir
iz bırakmadan tarihe gömülmüştür, kaçırılıp
İsrail'e getirilen ve yargılanarak idam edilen kişinin
gerçekten Eichmann olup olmadığı bile sadece Mossad
tarafından bilinen bir sırdır.
Eichmann'IN SİYONİST İLİŞKİLERİ
Adolf Eichmann, III. Reich'in "Yahudi İşleri"
sorumlusu olduğu yıllarda gizli bağlantılar kurmuş
biriydi. "Yahudi düşmanı" olmaktan çok,
Siyonistlerin Alman Yahudilerini Filistin'e transfer etme hedefine
destek olan bir yardımcı görünümündeydi. Öte yandan, kültürlerini
incelediği Yahudilere de giderek daha fazla hayranlık
besliyordu. Şalom'un ifadesine göre "Eichmann hiçbir zaman
Yahudi karşıtı olmadığını her zaman
Yahudileri sevdiğini söylüyordu". Eichmann'ın gençlik
arkadaşlarından çalıştığı şirkete
kadar hepsi, Yahudi cemaatinin içindeydi. Masonlara yaklaşması
da bu sıralarda oldu ve Schlaraffia Locası'na kabul edildi.
Bu gelişmelerin hemen ardından da bir Nazi olarak daha iyi
görev yapılacağına inandığından SS teşkilatına
alındı. O yıllarda bugün bilinenin tam aksine Nazi
Partisi Yahudi ve masonlarla dolup taşmaktaydı. Eichmann'ın
görevindeki ilk işi masonluk hakkındaki bütün bilgileri
dosyalamak ve masonluk müzesini kurmak oldu. Ardından Yahudilerle
ilgili yepyeni bir bölüme geçti.
Eichmann'ın kariyerindeki hızlı yükseliş de bu sıralarda
başladı. Öncelikle tam bir siyonist olarak yetiştirildi.
Hatta Theodor Herzl'in "Der Judenstaat"ını (Yahudi
Devleti) okuduktan sonra siyonizmi SS arkadaşları arasında
yaymayı amaçladı. Eichmann'a verilen görev Almanya'daki
Yahudilerin sağ ve güvenli şekilde Filistin'e yerleştirilmesiydi.
O tarihte Nazi Partisi'nde Yahudi işlerine bakan görevlilerin
izlediği politikanın özü, eski şartlardan nefret eden
ve Filistin'e göç etmeyi istemeyen Alman Yahudilerinin üzerindeki
siyonist etkiyi genişletmekti. Özel eğitilmiş olan SS
subayları Siyonist çalışmaları teşvik ederken
anti siyonist olanları da engelliyorlardı. Hatta Eichmann 1935
yılında Alman polis kararnamesinde, Filistin'e göç etmeye eğilimli
olan siyonist gençlerin, diğer Yahudilere oranla kayırılmasını
öneren bir kanun çıkarılmasını da başarmıştı.
Amaçlanan tek şey Alman Yahudilerinin kendi istekleriyle ya da
bilinen diğer yollardan Filistin'e göç etmelerini sağlamaktı.
Aynı yıl içinde Eichmann, Haavarah-Transfer adıyla
bilinen bir antlaşmanın Nazi otoriteleri ve Filistin Yahudi
Acentası arasında yapılmasını sağladı.
Bu antlaşmaya göre Filistin'e gidecek olan Yahudiler paralarını
da yanlarında götürebileceklerdi. Bunların yanısıra
Eichmann Filistin'e gidecek öncülerin kullanması için 6 milyon
poundun da toplanması işiyle ilgilendi.
1937 yılında Eichmann, Filistin topraklarının
Yahudilerin yerleşmesine uygun olup olmadığını
araştırmak üzere Filistin'e gitti. O sıralarda bir
Nazi'nin ülke dışına çıkması özellikle uzak
bölgelere gitmesi yasaktı.Bu hareket doğal olarak garip karşılandı.
Eichmann bir yıl sonra Yahudi Göç Ofisi'nin Viyana Başkanı
olarak Viyana'ya atandı. Burada siyonist delege Motze Bar Gilad'la
bir antlaşma imzaladı. Bu antlaşma uyarınca,
Eichmann genç Yahudilerin eğitilmesi için Viyana dışında
bir çiftlik satın aldı. Gerekli malzeme sağlanarak burası
bir savaş kampı haline getirildi. Elbetteki kampın ve eğitilen
Yahudilerin korunması da Nazi askerlerine aitti. 1938'in sonuna
kadar bu kampta 1.000 kadar Yahudi genç eğitildi. Bu gençler daha
sonra Filistin'de bir çok Müslüman Arab'ın öldürülmesinden
sorumlu Haganah, Stern ve Irgun çetelerinin kadrolarını oluşturdular.
Aynı sırada 150.000 kadar Yahudinin kanuni yollardan yurt dışına
çıkarılması ve Filistin'e yerleştirilmesi yine
Eichmann'ın sayesinde gerçekleştiriliyordu. 1939'da Prag'daki
Yahudiler için, bir başka Yahudi göç bürosu kurdu.
1939 Şubatı'nda Viyana'da yapılan bir toplantıda
Eichmann, Alman Yahudi liderleri ile bir antlaşmaya vardı.
Viyana'da kurduğu kampların aynısının işgal
altındaki Prag'da da kurulmasını kararlaştırdılar.
1940 yılında savaş bütün hızıyla devam
ederken Eichmann gene Avrupa'dan 35.000 Yahudinin Filistin'e gönderilmesini
organize etti. 1941 yılına gelindiğinde Eichmann,
250.000'den fazla Alman Yahudisinin düzenli bir şekilde Filistin'e
yerleşmesini sağlamıştı.
Bu Yahudiler göç ederken mal varlıklarının büyük
bir bölümünü Yahudi otoritelere bırakıyorlardı. Bu
para yeni İsrail Devleti'nin kurulmasında kullanılıyordu.
Parası olmayan "niteliksiz" Yahudiler ise Nazi Almanyası'na
işgücü sağlamak için kamplarda toplanıyorlardı.
"Eichmann'IN İDAMI" HİKAYESİNDEKİ
KUŞKULAR
Hayatı boyunca Yahudi davasına hizmet etmiş birisinin
Mossad tarafından yakalanıp İsrail'e getirildiği ve
burada asılarak idam edildiği şeklindeki senaryo hiç
inandırıcı değildir. Nitekim bir çok yazar ve araştırmacı
bu konunun üzerine gitmiş, karanlıkta kalan sorulara cevap
aramışlardır. Bu araştırmanın zorluğu,
ortada Mossad'ın bilinmesini istediğinden başka bilginin
bulunmayışında gizlidir. Eichmann'la ilgili tüm evraklar
kayıplara karışmıştır ve hiçbir yazılı
kaynak bulunamamaktadır.
  
Üstte, "Adolf Eichmann", İsrail'deki yargılanışı
sırasında. |
Adolf Hitler'in özel sekreteri Martin Bormann hakkında iki
dosya hazırlayan Nazi avcısı Simon Wiesenthal'ın
iddiasına göre, Eichmann hiçbir zaman Arjantin'e gitmemiştir.
Ölümüne kadar Avrupa'da yaşamış ve orada son nefesini
vermiştir. Ayrıca Buenos Aires'deki Alman Büyükelçiliği'ne
Arantin'de hiçbir savaş suçlusunun bulunmadığı
haber verilmiştir.
MOSSAD'IN SOYKIRIM PROPAGANDASINI CANLI TUTMAK
İÇİN 7 YILLIK "KORKUNÇ IVAN ŞOVU"
Eichmann olayının bir benzeri de "Korkunç İvan"
davasıydı. Yedi yıl boyunca İsrail mahkemelerinde
yargılanan ve basın yoluyla sürekli gündeme getirilen John
Demjanjuk, İsrail'in soykırım propagandası yapmak için
kullandığı bir şov malzemesine döndü.
  
Demjanjuk'un (solda) göstermelik mahkemesi 7 yıl sürdü.
İsrailli yazar Yoram Sheftel'in "The Demjanjuk
Affair" adlı kitabında (ortada) yazdığı
gibi, bu sadece bir "şov mahkemesi"ydi. Sovu
malzeme olarak kullananlar da doğal olarak en başta
yahudi medyasıydi. Türkiyeli yahudilerin yayınladığı
Salom gazetesi, konu hakkında düzinelerce haber yaptı.(sağda) |
Oysa deliller, daha mahkeme başlarken bile bu olayın düzmece
olduğunu açıkça ortaya koyuyordu. Duruşmalar sırasında
Treblinka'dan kurtulmayı başaran beş kişi olduklarını
iddia eden şahıslar Demjanjuk'un Korkunç İvan lakaplı
kişi olduğunda ittifak ettiler. Fakat Sovyet arşivleri
aksini idda ediyordu. Buna göre tanımlanan Korkunç İvan
Manchenko, Demjanjik'tan 9 yaş büyüktü. Fakat Ona karşı
büyük bir kampanya başlatılmıştı. Dönemin
Adalet Bakanı Avraham Sharir, mahkeme öncesinde Demjanjuk'tan hep
Nazi savaş suçlusu diye bahsediyordu. Savunma Avukatı Yoram
Sheftel "Mahkemede hiç şansımız yoktu. Davalıya
her gün gözdağı veriliyordu. Herkes onu linç etmek
istiyordu" demişti. Kudüs İbrani Üniversitesi'nden
Yehuda Bauer ise "Demjanjuk davası, soykırım vahşetini
İsrailli genç nesillerin gözleri önüne sunmuş olması
açısından son derece önemlidir" diyordu.
Demjanjuk olayında şahitler ve avukatlar görevlerini tam
anlamıyla yaptılar. Eichmann'ın avukatı gibi
Demjanjuk'un avukatı da Yahudiydi. Bir yetkilinin belirttiği
gibi İsrailli avukat Yoram Sheftel Demjanjuk'a yapılabilecek
en kötü savunmayı yaptı. Soykırım senaryosu Korkunç
İvan temsiliyle yedi sene kamuoyunu meşgul etti. Ve sonunda
Demjanjuk serbest kalıp mükafatını aldı.
Kennedy SUİKASTİNE GİDEN YOL
1960 yılında ABD'de yapılan başkanlık seçimlerini
Demokrat Parti'nin genç ve karizmatik adayı John F. Kennedy kazandı.
Başarılı her lider gibi onun da en az dostları kadar
düşmanı vardı.
Özellikle İsrail Lobisi Kennedy'e sıcak bakmıyordu.
Amerikan tarihindeki ilk Katolik Başkandı; ayrıca eski
bir büyükelçi olan babası Joseph Kennedy de zamanında Lobi
tarafından boy hedefi haline getirilmişti. Kennedy de Lobiye
ve İsrail'e pek sıcak bakmıyordu; propaganda çalışmaları
sırasında Yahudi Lobisi'nden aldığı ve seçim
kampanyasına yapılacak yüklü bir bağış karşılığında
Ortadoğu politikasını yeniden gözden geçirme teklifi
onu Lobi'den bir hayli soğutmuştu.
İlerleyen aylarda da Başkan, İsrail yönetimiyle büyük
bir çatışmaya girdi. Anlaşmazlık, İsrail'in nükleer
programı nedeniyle patlak vermişti. İsrail Başbakanı
Ben-Gurion, hummalı bir nükleer silah üretme programı
izliyordu, Kennedy ise nükleer silahlanmayı durdurma programı
çerçevesinde Yahudi Devleti'ni bu işten vazgeçmesi için ikna
etmeye çalışıyordu.
Pulitzer ödüllü Amerikalı yazar Seymour M. Hersh, The Sampson
Option: Israel, America and the Bomb adlı kitabında Kennedy
ile Ben-Gurion arasında, İsrail'in nükleer programı hakkında
"kavga"ya dönüşen fikir ayrılığını
ayrıntılarıyla aktarır. Buna göre, bir keresinde
dostu Charles Bartlett'e "Bunların (İsraillilerden
bahsediyor) nükleer kapasiteleri konusunda bana sürekli yalan söylediklerini
biliyorum" diyen Kennedy, elinden geldiğince Yahudi
Devleti'nin Dimona reaktöründeki gizli nükleer çalışmalarını
engellemeye çalışmıştı. Ben-Gurion'un yazdığı
mektuplarda kendisinden "genç adam" diye söz etmesi ve daha
üst bir konumdaymış gibi bir üslup kullanması yüzünden
de çileden çıkıyordu.
Bu arada Kennedy'nin Araplara yönelik olumlu bakış açısı
da, onu İsrail ve Yahudi Lobisi nezdinde tam anlamıyla boy
hedefi haline getirmişti. Kennedy'nin Ortadoğu'da adil bir
politika uygulamaya niyetlendiği, daha senatör olduğu sıralarda
Fransa'ya karşı bağımsızlık savaşı
veren Cezayir'i desteklemesiyle ortaya çıkmıştı.
Cezayir'in bağımsızlığını kazanmasını
engellemek için Fransa'ya büyük askeri destek veren İsrail,
JFK'nın "tehlikeli" biri olduğunu daha o zaman sezmişti.
Genç Başkan, Beyaz Saray'a yerleştikten sonra da Arap ülkeleriyle,
özellikle de Mısır'la olumlu ilişkiler kurmaya çalışmıştı.
Kısacası, Amerika ve İsrail'deki Yahudi liderler,
oldukça büyük bir sorunla karşı karşıya kalmışlardı.
Ancak Kennedy halktan çok büyük destek alıyordu ve bir sonraki
seçimleri kazanacağına da kesin gözüyle bakılıyordu.
Ancak İsrail ve Lobi, bir beş sene daha kendi ideolojilerine
ve stratejik çıkarlarına karşıt bir başkana
tahammül edemezdi..
Peki ne yapmalıydılar? Kennedy ikna edilemeyecek gibi gözüküyordu;
bunu zaten seçimden kısa bir süre önce denemiş ve ters
tepkiyle karşılaşmışlardı. Bu durumda
Kennedy'nin yerine geçebilecek muhtemel başkanlar üzerinde düşünmek
gerekiyordu. Kennedy'nin Cumhuriyetçi Parti'den rakibi olan Nixon da
onlar için pek işe yarar gözükmüyordu. Seçimlerde Nixon'a büyük
bir destek verip Kennedy'nin kaybetmesini sağlasalar bile, yine de
ellerine bir şey geçmeyecekti. Ancak bir başka isim, onlar için
çok uygun sinyaller veriyordu. Bu, Kennedy'nin yardımcısı
Lyndon B. Johnson'dı. Son dönemlerde özellikle dış
politika konularında Kennedy'le çokça tartışan ve Başkan'la
arası oldukça açık olan Johnson, Lobi açısından
"ideal Başkan" prototipi çiziyordu. Politik kariyeri
boyunca İsrail'e desteğini sık sık vurgulamış
ve Başkan Yardımcılığı yaptığı
dönem boyunca da Yahudi Devleti'ne olan sempatisini açığa
vurmuştu.
Eğer İsrail ve Lobi, bir yolunu bulur da Kennedy'nin yerine
Johnson'ı Başkan koltuğuna oturtabilirlerse, oldukça büyük
bir iş başarmış olacaklardı. Ama bu normalde mümkün
değildi; böyle bir koltuk değişimi için Başkan'ın
ya istifa etmesi ya da ölmesi gerekiyordu. Başkan'ın istifa
etmeye hiç niyeti yoktu ve geriye tek bir yol kalmıştı...
SUİKASTTE "SON HÜKÜM": BAŞKAN'I
MOSSAD ÖLDÜRDÜ!...
Amerikan Kongresi eski üyesi Paul Findley'e göre Kennedy suikasti
hakkında üretilen komplo teorileri arasında İsrail'in adı
hiç geçmemektedir. Oysa Yahudi Devleti'nin Kennedy'i ortadan kaldırmak
için çok fazla sebebi vardır. Ayrıca Findley'in dediği
gibi Kennedy suikasti ile ilgili olarak sanık sandalyesine
oturtulan Küba lideri Castro, mafya, fanatik anti-komünistler ya da diğer
zanlılar bu işin üstesinden gelebilecek güç ve yeteneğe
sahip değillerdir. (Oliver Stone'nun JFK adlı filminde ortaya
konduğu gibi Kennedy suikasti son derece planlı ve sofistike
bir eylemdir ve devlet içindeki bazı odakların işin içine
karıştığı kesindir.) Findley, Mossad'ın
Kennedy'i ortadan kaldırmayı isteyecek nedenlere ve bu işi
yapabilecek güç ve yeteneğe kesin olarak sahip olduğunu hatırlatır.
Bu gerçeğe rağmen sanıklar listesinde Mossad ve İsrail
isimlerinin hiç geçirilmemesi, kuşkuları daha da artırmaktadır.
Kennedy'nin vurulduğu an |
Kennedy suikastinde Mossad'ın rolü ile ilgili en detaylı
çalışma ise Amerikalı araştırmacı Michael
Collins Piper'ın 1993 yılında yayınladığı
Final Judgement (Son Hüküm) adlı kitapta ortaya konur. Piper, 335
sayfa ve 600 dipnottan oluşan kitabında Kennedy suikasti ile
ilgili "son hükmü" vermektedir: Suikast Mossad ürünüdür!...
Piper, öncelikle Kennedy ile İsrail yönetimi arasındaki
çatışmanın detaylarını inceliyordu. Bu çatışma
o kadar keskindi ki, İsrail Başbakanı Ben-Gurion, Nisan
1963'te Kennedy'nin varlığının İsrail'i tehdit
ettiğini öne sürerek istifa etmişti.
Suikastin ayrıntılarında çok sayıda Mossad bağlantısı
vardı. Piper, New Orleans Savcısı Jim Garrison (JFK
filminde Kevin Costner'ın canlandırdığı kişi)
tarafından suikast ile ilgili olarak soruşturmaya uğrayan
Clay Shaw'a dikkat çekiyordu. Çünkü delil yetersizliği ile
davadan beraat eden, ancak suikastle ilgisi olduğu aşikar olan
Shaw, Mossad'ın paravan şirketi olarak işlev gören bir
firmanın yönetim kurulunda çalışıyordu. (Piper'a göre,
yönetmen Oliver Stone, JFK filminde Clay Shaw'un bu Mossad bağlantısını
atlamıştır, çünkü Stone'un en büyük finansörü,
Arnon Milchan adlı İsrailli bir silah tüccarıdır).
Piper'ın kitabında konuyla ilgili önemli bilgiler aktaran
eski bir Fransız istihbaratçı vardır. Bu kişi,
Mossad'ın suikastçilerle bağlantı kurarken, Fransız
istihbaratındaki bir ajandan yararlandığını söyler.
Mossad'la suikastçiler arasında aracılık yapan bu Fransız
ajan, Cezayir yanlısı tutumundan dolayı Kennedy'den
nefret etmektedir.
Piper, suikastteki Mossad bağlantısının hasıraltı
edilmesine de değinir. Belli kişiler, suçu mümkün olduğunca
uzak adreslere göndermeye çalışmışlardır.
Suikasti inceleyen Warren Komisyonu'na, sorumlunun KGB olduğu
konusunda en çok telkinde bulunan kişi, CIA eski Şefi James
J. Angleton'dır. Angleton'ın en önemli özelliği ise
İsrail ve Mossad'a olan yakınlığıdır; CIA
Şefi olduğu dönemde "Mossad'ın manevi babası"
ünvanını kazanmıştır.
Suikastteki "İsrail bağlantısını"nı
güçlendiren bir başka nokta ise, Kennedy'nin ardından Başkan
olan Johnson'ın İsrail'e olan büyük yakınlığıdır.
O tarihe kadar görev yapan Amerikan başkanları içinde
"en İsrail yanlısı" sayılan Johnson, ilk
kez Yahudi Devleti'ne büyük miktarlarda silah yardımı yapmış,
1967 Savaşı sırasında İsrail'e gizli yollardan
askeri araç ve deneyimli personel göndermişti. Paul Findley,
Johnson hakkında şunları söylüyor: "İsrail hükümeti
Johnson Başkan olursa herşeyin lehlerine dönüşeceğini
bilmekteydi ve gerçekten de öyle oldu. Kennedy'nin ölümünden sonra
ABD ilk defa İsrail'e çok geniş çapta silah göndermeye başladı.
Lobi, Johnson döneminde lobi yapmaya gerek bile duymamıştı.
http://www.harunyahya.org/kitap/hy_terorun_perde_arkasi/Teror1a.html |