|
SİYONİZMDEN TÜRKİYE İÇİN BAŞKA SİNSİ PLAN:
TÜRK ORDUSUNA KARŞI PSİKOLOJİK SAVAŞ!!! SİYONİZME HİZMET EDEN, VATAN HAİNİ MAŞALARINI KULLANARAK; TÜRK ORDUSUNU KARALAYAYIP, YIPRATMAK!!!
|
|
"DERİN DEVLET" DEDİKLERİ
M.Kemal SALLI 28 Haziran 2007
SON ZAMANLARDA GIDEREK DERINLESEN "DERIN DEVLET" TARTISMALARININ ARKASINDAKI GERÇEKLERI GÖREBILMEK IÇIN, DR.TAHIR TAMER KUMKALE'NIN YAZILARINI, ÖZELLIKLE DE "BEYNIMIZI KIMLER VE NASIL YÖNETIYORLAR" ADLI KITABINI OKUMALIYIZ, OKUTMALIYIZ.
Dikkat etmissinizdir, medyamizda derin devleti dillerine dolayip demokrasi özürlü oldugumuzu savunanlar, varliklarini yüzyillar boyu sürdürebilmis olan devletlerin yapilanmalarindan, bas taci ettikleri devlet geleneginden hiç söz etmiyorlar. Adi ne olursa olsun, Almanya'da, Fransa'da, Ingiltere'de, Amerika'da... bir derin devlet yapilanmasi yok mu? Olmaz olur mu, elbette var. Var, ama Saros beslemesi bu 'embedet' kalemsörlerin gerçekleri anlatmak gibi bir kaygilari yok ki. Onlarin asli görevleri gerçekleri çarpitmak, beyin yikayicilara usaklik etmek. Süper Güç'ün yörüngesine girmis medyanin yani sira, iktidar ve muhalefet arasinda da bilinçsizce sürdürülen "çetelesme" suçlamalarinin tozu dumani arasinda gerçekleri görebilmek, ne yazik ki mümkün olamiyor. Peki neler oluyor, nedir bu derin devlet- kotr gerilla tartismalarinin gerçek yüzü? "Derin devlet" suçlamalarinin asil hedefi ne, kimler, ne yapmak istiyorlar? Oyunun gerçek yüzünü göremeyenler, bilerek ya da bilmeyerek bu kurgulamanin bir figürani haline nasil geliyorlar? Sorular, sorular, sorular... Ülkesini seven herkesin gerçek yanitini bulmak için can attigi sorular... Peki, karanlikta kalmaya mahkûm muyuz; derin devlet tartismalarini bos gözlerle mi seyredecegiz? "Derin devlet" saldirilari ile ne yapilmak isteniyor, bilemeyecek miyiz? Hayir; çok sükür ki bir bilgemiz, ömrünü bu ülkede yasayan insanlarin mutluluguna adamis bir vatansever yazarimiz, emekli olduktan sonra bilgilerini, birikimlerini vatandaslariyla paylasabilmek için gece gündüz çalisan bir kurmay albayimiz var. Taniyorsunuz onu: Dr.Tahir Tamer Kumkale. Dr. Kumkale, gazetemizde yazdigi makalelerde ve Beynimizi Kimler Nasil Yönetiyor adli kitabinda, güçlü ülkelerin ele geçirmeyi hedefledikleri ülkelere karsi uyguladiklari psikolojik savas yöntemlerini ve Türkiye'de bu saldirilari bosa çikarma amaciyla yapilan çalismalari ayrintilari ile anlatiyor. Dr. Kumkale, zamanin Genelkurmay Baskani Org. Nurettin Ersin'in yönlendirmesi ile, Türkiye'de psikolojik harekat çalismalarini yönetip yönlendirecek olan Toplumla Iliskiler Baskanligi'nin (TIB) kurulusunda, Binbasi Oguz Kalelioglu ile birlikte çalismistir. 11Kasim 1983'te, Anayasa'nin 118'inci maddesine göre 294 sayili yasa ile kurulan ve daha sonralari Toplumla Iliskiler Baskanligi adini alacak olan Psikolojik Harekât Teskilati'nin ilk baskani, Tuggeneral Dogan Bayazit'ti. 21 yil hizmet görmüs ve uyguladigi Psikolojik Harekât Planlari ile ülkemize yönelik saldirilari gögüslemis ola teskilat, AB uyum sürecinde 2003 yilinda kapatilmistir! DR.
KUMKALE, Psikolojik Harekât'in bir ülke için ne kadar önemli
oldugunu taze bir örnekle, "Kurtlar Vadisi Irak" filmi örnegi
ile anlatiyor. Hepimizi heyecanlandiran, biraz da yüregimizi
soguttugunu sandigimiz bu film, aslinda, Türk Silahli Kuvvetlerini güçsüz,
beceriksiz göstermeyi hedefleyen küresel psikolojik harekâtçilarin-
kendi açilarindan- basarili bir uygulamasidir. Türk ordusunun 11 seçkin
askerinin yapamadigini Polat Alemdar ve üç arkadasi kolayca
becerebilmektedir! Süleymaniye'de 11 seçkin askerinin basina çuval
geçirilmekle, ordu-millet karakterindeki insanlarin gururu
kirilmaktadir. Milletin bilinçaltindaki o abidenin, a sahane imajin,
senaryosu ustaca kurgulanmis bir filmle dinamitlenmesi gibi, Hrant
Dink'in katilinin iki güvenlik mensubu arasinda çekilen bayrakli görüntülerinin
TGTR ekranlarinda tekrar tekrar gösterilmesi, diger televizyon
kanallarina bedelsiz verilmesi de ayni psikolojik savasin bir baska
uygulamasidir. "Derin devlet kavramiyla aslinda hedef alinan, derin devlet suçlamasiyla milletin gözünden düsürülmek istenen birim, Türk Silahli Kuvvetler bünyesinde görev yapan Özel Kuvvetler Komutanligi'dir." Genelkurmay Baskanligi'na bagli olarak görev yapan Özel Kuvvetler, yapacaklari çok özel görevler nedeniyle, çok özel sekilde yetistirilen seçkin askerlerden olusur. "Özel Kuvvetler; ülkemizin herhangi bir düsman bölgesi düsman isgali altina girdigi takdirde, bu topraklarda kalan Türkler tarafindan düsman kuvvetlerine karsi örgütlü ve planli olarak karsi konulmasi ve cephe gerisinde uygulayacagi gerilla eylemleri ile düsmana azami zarar verdirilmesi için baris zamaninda yapilacak hazirliklari yürüten askeri bir birliktir. Çok seçkin subay-astsubay ve uzman personelden olusan birlik, yukarda belirttigim ana görevi disinda, yurtiçinde herhangi bir askeri birligin kabiliyetini asan özel görevleri de yerine getirir. Uçak kaçirmalar, sabotajlar, anarsi ve terör örgütlerine karsi düzenlenecek nokta operasyonlarinda basari ile görev alan Özel Kuvvetler, halk arasinda 'bordo bereliler' olarak isim yapmislardir. Bu birliklerde görev alma ayricaligina erismis rütbeli personelin, kamuoyu nezdinde, kendilerine ve ailelerine gurur verecek hakli, üstün bir yeri vardir." Özel Kuvvetler, 12000 yillik tarihimizin her asamasinda, Cumhuriyet öncesinde de, Cumhuriyet sonrasinda da, degisik ad ve yapilanmalarla, Türk'ün yurt edindigi genis cografyalarin her parselinde etkin görevler üstlenmislerdir. Daha sonralari tümen seviyesinde örgütlenen Özel Kuvvetler, özel durumlarda savasma konusunda, dünyanin en iyi yetistirilmis askeri gücü oldugunu defalarca kanitlamistir. Küresel gücün BOP kapsamindaki cografyada yapmayi düsündügü uygulamalar önündeki en büyük engel, Türk Silahli Kuvvetleri ve özellikle TSK bünyesinde görev yapan Özel Kuvvetler'dir. Kurulus amaci ve görevleri yasalarla belirlenen Özel Kuvvetler'in, her türlü yasa disi olaylari planlayan bir suç örgütü olarak gösterilmesi, küresel çapta planlanmis bir Psikolojik Harekât'tir. Dr. Kumkale, Beynimizi Kimler Nasil Yönetiyorlar adli kitabinda, "düsmanlarimizin bizi bizden iyi tanidiklarini, bu yüzden ünü dünyaya yayilmis güçlü Türk ordusu ile çatisma riskine girmeden", kaleyi içten fethetme usullerini kullandiklarini vurgulayarak, "Bunun da adi psikolojik savastir" diyor. "Aslinda bu etkili ve endirekt olarak hedefe giderek basarili sonuçlar alinmasi kaçinilmaz olan bu savas sekli yeni ve bilinmeyen bir sey degildi. Dünyanin en eski savas metotlarindan biri olan psikolojik savas (psikolojik harekât) insanlik tarihinin bilinen en eski devirlerinden beri kullaniliyordu ve hedefi dogrudan insan beyinleriydi." (...) "Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kurulus dönemlerinden baslamak üzere, Türk halki üzerinde acimasiz ve sinsi psikolojik savas taktikleri uygulanmaktadir. Toplumun bütün kesimleri bu acimasiz ve sinsi fakat çok tesirli savasin etkisi alanindadir." (...)"Insanlarimizin beyinleri, bilinçli sekilde sürdürülen planli ve programli yikici propagandanin bütün saldirilarina karsi korumasiz birakilmistir. Sonunda, dünyanin kendi kendine yetebilen birkaç ülkesinden biri olan, 600 yil dünyaya hükmetmis bir dünya devleti olusturan Türk milleti, kendi kendini yönetemez duruma gelmistir." (...) "Dünyayi yeniden yapilandirmak için birçok proje üretip bunlari birbiri pesi sira yürürlüge sokan küresel güçler, bulundugumuz cografyada bizim gibi potansiyele sahip güçlü bir ülke istememektedir." Bu hedefin önünde en büyük engel olarak Türk Silahli Kuvvetleri görülmektedir. O nedenle, toplumu sarsan her olumsuz gelisme, "derin devlet" suçlamasi ile ordu ile iliskilendirilmeye çalisilmaktadir. Dr.
Kumkale, ordumuzu yipratmaya yönelik Psikolojik Harekat'in argümanlarini
söyle özetliyor: *Ordu içinde çeteler vardir ve bunlar kendi baslarina buyruk illegal isler yapmaktadir. *Bazi ordu mensuplari, kara para aklama, uyusturucu ve silah ticaretine bulasmistir. Bu isleri, ordu içindeki görev geregi olan gizli çalisan birimler, gizlilik ve dokunulmazlik örtüsü altinda yapmaktadir." Jeo-politik konumu ve tarihsel mirasi nedeniyle yasadigimiz topraklar ve de bizler her zaman küresel güç olma iddiasinda olanlarin boy hedefi olmusuzdur. 5bin devletçikten olusan yeni bir dünya haritasi olusturma pesinde olanlar, Türk Silahli Kuvvetlerini yipratmak için her firsati degerlendirmek isteyeceklerdir. Neler
yapilmak istendigini, bizim neler yapmamiz gerektigini bilebilmek için,
Tahir Tamer Kumkale'nin Pegasus Yayinlari'nda çikan Beynimizi Kimler
Nasil Yönetiyorlar kitabini mutlaka okuyalim. Hepimizi ciddi bir tehdit altinda birakan küresel psikolojik saldiri ortaminda "beynimize sahip olabilmek için; yeterli ve dogru bilgilerle donanmis, sadece maddeyi degil, beraberinde milli suuru da özümsemis nesiller yetistirmek mecburiyetindeyiz. Aksi halde, eski de olsa gelisen teknoloji ile sinirsiz güce ulasan psikolojik savas ve onun en güçlü silahi olarak bilinen propagandanin hedefi ve magduru olmaktan kurtulamayiz.
*** -WEBMASTERİN NOTU- YAZARIN BAHSETTİĞİ KİTAP: *** DR.TAHIR TAMER KUMKALE'NIN WEB SITESI: (http://www.kumkale.net/kumkale.net/index2.htm)
|
|
TSK neden hedef alınıyor
Sabahattin ÖNKİBAR02.07.2007
Soğuk savaş bitti. SSCB tehdidi artık yok. Hal böyle olunca emperyal mazisi kayıtlı Türkiyenin Ortadoğu gibi kritik bir coğrafyada artık güçlü,kudretli ve de tarihsel misyonlu ya da kişilikli Ordusu olsun istenmiyor. İstenmiyor çünkü Washington ve Brüksele göre Türk Ordusuna çoğu zaman etki edilemiyor, söz dinletilemiyor. Etki altına alınıp kontrol altında tutulan kimi siyasilerinin aksine onlar yani asker dün Kıbrıs bugün de K.Irak örneklerinde görüldüğü gibi zaman zaman dikleniyor. İşte bunun için TSKnın etkisizleştirilmesi gerekiyor. İlk hedef de Türk askerinin Türk halkı ile aralarında var olan müthiş muhabbet ve güven ilişkisinin bertaraf edilmesi... Bunun için düğmeye basıldı ve psikolojik dezenformasyon için harekete geçildi. Önce Okyanus ötesinden Hudson Enstitüsünden senaryolar AKP zirvelerinin yoğun çabası ile gündeme oturtuldu. Ardından güya subay ve astsubayların oluşturduğu çete operasyonlarına start verildi. İktidarın yüzde yüz kontrölündeki gazete ve tvler bu psikolojik harekat için seferber oldular. Hatırlayın aynı filmi Atabeyler çetesi diye afişe edilen ama yargı kararı ile tek bir kişinin bile şu gün itibarı ile tutuklu olmadığı malum hadisede de şahit olmuştuk. Evet Washington artık buyruğuna diklenecek bir ordu istemiyor.Onun için de TSKnın tıpkı Emniyet Müdürlüğü misali tamamen politize olmuş ve iktidarın güdümüne girmiş bir yapı istiyor.. Peki AKP ABDnin bu desteğine neden mi omuz veriyor? Türkiyede herkese diz çöktürüp biad ettiren AKP, TSKya diz çöktüremedi de ondan. Evet AKP, kendini kabul etmediğini düşündüğü TSKnın etkisizleştirilmesi projesinde Washingtonla kolkoladır. Kimi AKPlilere göre TSK Yeniçeridir ve mutlak bir ıslahat gerekmektedir. Bugün Türkiyede temel mücadelenin artık AKP ile diğer partiler arasında değil, AKP ile TSK arasında olduğu gibi bir görüntü verilmektedir.. Hayır bu komplo teorisi değildir, AKPliler bunu tavır ve tutumları ile ortaya koyuyorlar.. AKPnin seçim kampanyasına dikkat edin ve Gülün Cumhurbaşkanlığının engellenmesinde kimin kast edildiğine (askerin) bakın.. Keza Şemdinlide Büyükanıt Paşa ve diğer komutanlara kurulan tezgahtan Hudson Enstitüsüne gelin ve oradan da askeri çete ile özdeşleştirecek son operasyon ya da sunumlara bakın.. Dahası, AKP ile ona yandaş tarikatların Mayınları asker AKP iktidarı zarar görsün diye kendi patlatıyor fısıltılarına kulak verin.. Bütün bunlar 22 Temmuzda adeta TSK ile seçime girilecekmiş ve ona karşı sonuç alınacakmış gibi gayretlerin tezahürleri değil midir? Evet tablo nettir. TSKyi etkisizleştirme operasyonu bütün şiddetiyle sürmektedir.. Peki TSK ne mi yapıyor? Elbette bu müthiş dezenformasyona karşı direniyor. Burada bir parantez açıp bazı hatırlatmalar yapmak durumundayız. TSK farkında mıdır bilmiyorum ama, AKP iktidarı ile beraber Ordunun artık kamuoyunu oluşturan odaklarda etkisi azalmıştır.. Dolayısı ile kamuoyu beklentilerine dönük hareket ve tavır artık söz konusu edilmemelidir.. Kamuoyu gündemi ve beklentisini artık tamamen AKP belirliyor. Bu itibarla TSKnın bundan böyle kendi kamuoyunu yaratma ve de takip etme zorunluluğu vardır.. Daha açık
bir ifade ile TSK niyet , arzu ya da hedefini belli ettikten sonra
asla ve kata zerre geri adım atamaz.. Atarsa TSKnın
inandırıcılığı yani imajı yerle
yeksan olur ki ABD ve AKPnin askeri polis gibi yapma ya da
etkisizleştirme projesi de işte o gün hayata geçmiş
olur... http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazarlar/selahattinonkibar/tsk-neden-hedef-aliniyor.html |
|
Askerlere hakaretin yeni bahanesi Hudson Enstitüsü
Can Ataklı 23.06.2007
Birkaç gündür bütün medyada ve siyaset dünyasında Amerikadaki thing tank kuruluşu olan Hudson Enstitüsünde konuşulan bir senaryo var. Senaryo şöyle: Anayasa Mahkemesi eski Başkanı Tülay Tuğcuya bir suikast düzenleniyor. Hemen aynı sırada PKKlı bir canlı bomba Beyoğlunda patlıyor ve 50 vatandaşımız hayatını kaybediyor. Bunun üzerine PKK terörünü kökünden kazımak amacıyla Türk silahlı Kuvvetleri 50 bin kişilik bir güçle Iraka giriyor. Toplantıda konuşulan senaryo bu. Gelelim neden böyle bir senaryo hazırlandığına. Dünyanın
her ülkesinde, belli düzeydeki kişiler arasında, geleceği
belli olan krizlerden önce, bu krizin çıkması için oluşacak
koşullar tahmini olarak konuşulur. İşte
günümüzde de üst düzeyde görev yapan kimi kişiler, daha
sonra önlem alabilmek amacıyla gelmekte olan bir tehlikenin nasıl
bir bahane bulacağını tahmin etmeye çalışır.
Bu açıdan bakınca Hudsonda konuşulan senaryo olacak
anlamına değil, böyle olursa bahane bulunur
ihtimalidir. Türkiyenin de çeşitli kuruluşlarının bu tür planlar yaptığı bilinmektedir. Örneğin Cumhurbaşkanının bir nedenle görevini bırakması halinde neler olabileceğini tahmin etmeye çalışan senaryolar da üretilmiştir mutlaka. Yine Türk Silahlı Kuvvetlerinin de elinde sayısız savaş senaryosu ve olası sonuçları ile ilgili tahminler rapor haline bile getirilmiştir. Bunu bilmemiz gerek diye yazdım. Danışman sahneye çıkıyor Gelelim bu senaryonun ortaya çıkış biçimine ve sonraki gelişmelere. Haber nasılsa Türkiyede duyuldu. Duyulur duyulmaz Tayyip Beyin danışmanlarından Egemen Bağış televizyon kanallarına çıkarak Bu senaryoları dinleyen eğer Türkler de varsa onlar vatan hainidir dedi. Bağışın, o sırada söylemediği bir şey vardı. Bu toplantıda Türk Silahlı Kuvvetlerinin Amerika Büyük Elçiliğinde görevli subaylarından ikisi de bulunuyordu. Yani vatan haini olarak kastedilenler olarak askerler ima ediliyordu. İşte o andan itibaren AKP olaya şiddetle sarıldı. Türk Silahlı Kuvvetlerine yönelik yıpratma ve hakaret kampanyası için bahane bulunmuştu artık. AKPye
destek veren ne kadar yazar, çizer, akademisyen, siyasetçi varsa
ekranlara çıkıp Asker açıklama yapmalıdır
demeye başladı. Yani
her ülkede yapılan bir ihtimal senaryosu Türkiyede bir anda
sanki gerçekmiş gibi algılanmış ve Cumhurbaşkanını
seçememenin öfkesi içinde AKPye, bundan sorumlu tuttuğu
kuruluşlardan intikam alma fırsatı yakalamıştı.
Beni iktidardan indirecekler paranoyasına kapılan AKP
ve Tayyip Bey bilmiyorum farkında mı ama giderek batağa
saplanıyor. Soru şuydu: Derin devlet var mı? Cevap Hayır artık derin Türkiye var. Peki derin Türkiye? neymiş. Bu ülkeyi sevenler, demokrasiye inananlar. Tayyip Bey derin devlet kavramını neden reddetmek istiyor? Çünkü adı üstünde derin devlet devletin içindeki bir organizma olarak algılanıyor. Şu anda devletin yönetimi AKPde. Bu durumda derin devlet varsa bunu ortaya çıkarmak AKPnin sorumluluğunda. İktidardan uzaklaştırılacağı paranoyasına kapılan iktidar derin Türkiye kavramı ile askeri yıpratmanın bir bahanesi haline geldi. Tayyip Bey bunu pekiştirmek için Ümraniyeye bakın, işin ucu nerelere gidiyor bir bakın dedi. Peki o zaman Ümraniyeye bakalım. Ümraniyedeki bir gecekonduda el bombaları ve patlayıcılar bulundu. Bununla ilgili olarak da bir emekli yüzbaşı tutuklandı. Bu yüzbaşının adı Danıştay cinayetine de karıştırılmak istenmişti. Şu
anda tam gerçeği bilemiyoruz, bu işin içinde bir tezgah
var mı henüz anlayamıyoruz ama, bu olay, içinde bir yüzbaşının
da bulunduğu çeteden başka bir şey değildir. Kalkışabilir. Peki bunu Türk Silahlı Kuvvetlerinin bir parçası olarak görebilir miyiz? Böyle bir şey mümkün mü? Türk Silahlı Kuvvetleri böylesi bir çete olayının içinde olabilir mi? Ama Tayyip Bey Ümraniyeye bakın, ucu nereye kadar gidiyor diyerek bunu ima etmiyor mu? Aynı şekilde Şemdinli olayında da İşin ucu nereye kadar giderse oraya kadar gideceğiz demiş ve ardından Van savcısı Orgeneral Yaşar Büyükanıtı çete lideri gibi göstermemiş miydi? Türk
Silahlı Kuvvetlerine bu kadar yıpratmaya çalışmak
kimseye yarar sağlamaz. Ardından
bir bakanı Amerikan büyükelçisi ile görüştü. Sonra Çankaya
Köşküne çıktı. Şimdi sanki durum tam tersi gibi. Peki Başbakan neden bu kadar gerginlik yarattı. Sonuçta son bir ay içindeki her gelişmede olduğu gibi yine boyun eğmiş olmadı mı? Gerçi
miting konuşmalarında yine mağduru oynamak
şıkkını seçtiğine göre, bunları başarısızlık
olarak değil, seçmen gözünde prim olarak görüyor. http://www4.gazetevatan.com/haberdetay.asp?tarih=23.06.2007&Newsid=124857&Categoryid=4&wid=142 |
|
Atatürkçülerin Stratejisi: Ordu-Millet Birlikteliği
Kaya Ataberk
AKP, ABD ve ABnin Orduyu Tasfiye Planı Türkiyenin yeniden Sevr koşullarına sürüklenmesi artık toplumun geniş kesimleri tarafından bir paranoya olarak değil, somut ve yakın bir tehdit olarak algılanıyor. Emperyalizm, bölücüler ve Şeriatçılar tarafından kurulan tezgah karşısında örgütlenmek ve direnmek tüm ulusal kuvvetlerin ve devrimcilerin görevidir. Türk düşmanı cephe çok iyi bilmektedir ki Türkiyede bölünmenin, Şeriatın ve işbirlikçiliğin karşısında konumlanan güçlerin başında Türk Ordusu gelmektedir. Bugün Türkiye bölünecekse, Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı ve ardından halife olacaksa, Sevr planı yeniden uygulamaya geçirilecekse, Türk Ordusu gücünü ve varlığını koruduğu sürece bu iş çok da kolay olmayacaktır. Vatan savunması tüm Türklerin ortak görevidir ancak bu savunmanın silahlı boyutunu gerçekleştirecek olan da Türk milletinin silahlı kuvvetleridir. Bu nedenle Batının ve ajanlarının tüm saldırılarının hedefinde Türk Ordusu yer almaktadır ve gene bu nedenle Türk milletini ve vatanını savunacak bir devrimci strateji çizilirken savunulması gereken en önemli mevzi Türk Ordusu olmalıdır. Vatan tehlikededir ve işin daha da kötüsü vatanı korumakla görevli kuvvet de tehlikededir. 3 Ağustos 2002den günümüze kadar yaşadığımız sürecin temel bileşenleri Türkiyede ulus-devletin tasfiyesi ve Ordunun belirli aşamalardan geçirilerek terhis edilmesidir. Bu konuda ABD ve ABnin ortak kararı vardır. Her iki emperyalist güç de bölgede güçlü ulus-devletler ve ulusal ordular istememektedir. Bunun en önemli ve en güçlü örneği de Türkiyede bulunmaktadır. Türkiye sömürgeleştirilmek istenmektedir. Bunu yapabilmek içinse Türk milletinin kendisini koruyacak esas refleksleri veren kurumların tasfiyesi, sömürgeci güçler açısından ilk şart olmaktadır. Burada bu işin yerli işbirlikçileri olarak bölücüler ve Şeriatçılar devreye girmektedir. Bunlar Kürt devletini ve Şeriat devletini kurabilmeleri için Türk devletinin ve özellikle de Ordusunun tasfiye edilmesinin temel zorunluluk olduğunun farkındadırlar. Bunların tüm siyasal doğrultuları emperyalizminkilerle bire bir çakışmaktadır. Artık Türkiye öyle bir noktaya gelmiştir ki Ordu devleti ve milleti korumak temel görevlerini yerine getirebilmek için ilk olarak aslında kendisine yönelik bu tehlikeyi bertaraf etmek zorundadır. Ancak maalesef, halen Ordu düşmanı cephenin kafasının daha net olduğu acı bir gerçekliktir. AB temsilcisi Kretschmer, Soros paralarıyla hazırlanan TESEV Almanağını tanıtırken Silahlı Kuvvetler üzerinde sivil kontrol, Türkiyenin AB sürecinde kilit rol. Asker, hemen her konuda konuşuyor, bunun da halk üzerinde büyük etkisi oluyor. demektedir. Emperyalistler Ordunun milletle olan bağının kuvvetini de görmektedirler. İlk olarak yaptıkları işlerden biri de bu bağı çözmeye çalışmak olmaktadır. Ancak olayın şu anki noktasına gelmesi bir anda olmamıştır. Sürecin gelişi aslında AKP iktidarının ilk günlerinden bugüne ele alınmalıdır. YAŞ Kararlarına Şerh ve Sivil MGK İle Operasyon Başlıyor AKPnin 2002 yılının Kasım ayında iktidara gelmesinin hemen ardından toplanan Aralık ayı Yüksek Askeri Şurasında her zaman olduğu gibi irticai faaliyetlere katıldığı saptanan bir kısım TSK personelinin Ordudan ihracı kararı çıkartılmıştı. Tayyip Erdoğan henüz sabıkası dolayısıyla Başbakan olmadığı için Abdullah Gül bu makamı işgal ediyordu. YAŞ sonucunda alınan ihraç kararlarına Başbakan Abdullah Gül ve Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül muhalefet şerhi koyarak süreci tetiklediler. Bu bir anlamda 28 Şubattan beri Ordunun kararlı bir şekilde yürüttüğü irtica temizliğine bir tepkiydi ve artık kendilerinin iktidar olduklarının duyurusuydu. Ancak mesajın daha derin bir anlamı da vardı. AKP sadece 28 Şubatla değil Türk Ordusunun tüm yapısıyla ve varlığıyla hesaplaşmaya girişmişti. Hedefte 28 Şubatın değil 19 Mayısın rövanşını almak vardı. Ancak bunun anlaşılması hem Ordu hem de Atatürkçü kesimler açısından kolay olmayacaktı. Ağustos 2003e gelindiğinde ise artık Tayyip Erdoğan Başbakandı ve şerh koyma sırası ondaydı. Bu sefer bir adım daha ileri gidilerek YAŞ kararlarının bilgi edinme ilkesi kapsamına alınması ve yargı denetimine açılmasının yolları aranmaktaydı. Böylelikle Ordunun iç işleyişinin felce uğratılması sağlanacaktı ve gerici sızmalara karşı mücadele edilmesi engellenmiş olacaktı. 2003 yılında YAŞın toplanmasının hemen öncesinde, MGKnın yapısının değiştirilmesine yönelik plan da devreye sokulmuştur. ABD-AB-AKP ortak planının ana maddeleri MGKnın Türkiyenin siyasal durumu üzerindeki etkisinin ortadan kaldırılması üzerine kuruluydu. Öncelikle MGKnın hiçbir icra yetkisi bırakılmayarak basit bir danışma kuruluna dönüşmesi sağlanacak, ardından da MGK Genel Sekreterinin AKP güdümünde bir sivil olması sağlanarak kurul tamamen işlevsizleştirilecekti. Temmuz 2003te Abdullah Gül soruyordu: MGKnın icra yetkileri mi yoksa danışma niteliği mi olmalı? AB kriterlerine göre icra yetkisi olamaz. AB ülkelerinin hepsinde danışma niteliğindedir. Cemil Çiçek ise; Sanki her ay bir mahkeme kuruluyor, sivil kesim günah işlemiş gibi gidip hesap veriyor. diyerek Türk askerinin karşısında duydukları suçluluk duygusu ve rahatsızlığı dile getiriyordu. Plan çok açıktı ancak bu plana direnilemedi. ABnin 7. uyum paketinin kapsamında MGK Genel Sekreteri sivilleştirildi, toplantılar iki ayda bire düşürüldü ve MGK tamamen işlevsiz, göstermelik bir kuruma dönüştürüldü. Nisan 2004te ise Silahlı Kuvvetler İç Hizmet Yasasının 35. maddesinin değiştirilmesi gündeme getirildi. Madde, Silahlı Kuvvetlerin görevini Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyetini korumak ve kollamak olarak tanımlıyordu. AKPnin ve tüm işbirlikçi cephenin tezi ise bu maddenin kaldırılmasının darbeleri engelleyeceği idi. Aslında yapılmak istenense Ordunun ulus-devleti koruma ve vatan savunması misyonunun ortadan kaldırılmasıydı. Bu adımları takip edense geniş bir yıpratma kampanyası oldu. Emekli Subayların Yargılanması ve Vicdani Red Kampanyası Subaylara ve emekli subaylara yönelik yolsuzluk ve çete iddiaları son derece süratlendirilerek Ordunun millet gözündeki saygınlığının ortadan kaldırılmasını amaçlayan bilinçli bir karalama kampanyasına girişilmiştir. Aralık 2004te Deniz Kuvvetleri Eski Komutanı Oramiral İlhami Erdil hakkında açılan yolsuzluk davası da bu sürecin en önde gelen oyunu olmuştu. Böylelikle Kuvvet Komutanlarının yargılanmasının da normalleştirilmesi hedefleniyordu. Diğer taraftan Ordunun siyaset tarafından denetlenmesi adına askeri harcamaların Meclis kontrolüne verilmesi gündeme getirilmektedir. AKPnin hakim olduğu bir Meclisin Orduyu ne hale getireceğini bir düşünelim. Bu aynı zamanda Orduyu Milli Savunma Bakanlığına bağlama planının da bir adımı olmuştu. Diğer taraftan, Ordunun normal bir şekilde işbirlikçilere, Şeriatçılara, bölücülere karşı yaptığı istihbarat faaliyetleri fişleme adı altında fırtınalara neden olmaktadır. Bir diğer kampanya da özellikle Perihan Mağden gibi isimler eliyle tezgahlanan vicdani red olayıdır. Planın bu kısmı daha çok 2005 yılı Ağustos ayından sonra ortaya atılmıştır. Bu kampanyayla da Türk halkının askerlikten ve Ordudan uzak durmasının önü açılmaya çalışılmaktadır. Toplumsal yaşantının dışladığı marjinal kişilerin ve sömürge aydınlarının aktör olarak kullanıldığı kampanya, Ordu-millet birlikteliğini baltalamaya yönelmektedir. Ordunun askere alma yetkisinin ortadan kaldırılmasını hedeflemektedir. Kasım 2005e gelindiğinde ise Milli Güvenlik Siyaset Belgesinin hazırlanması ve basına sızdırılmasıyla bir fırtına kopartılmıştır. Gizli Anayasa olarak lanse edilen Milli Güvenlik Siyaset Belgesi (MGBS) Ordunun temel doktrinidir. Demokrasinin çöküşü olarak gösterilen MGSBnin içeriğine bakıldığı zaman ana maddelerinin irtica, bölücülük ve teröre karşı mücadele, Yunanistanın 12 mil iddialarının savaş nedeni sayılması, tek devlet, tek ulus, tek bayrak, tek milletin korunması ve devrim kanunlarının ödünsüz uygulanması olduğunu görmekteyiz. Batıcı, Kürtçü ve Şeriatçı tüm çevreler belgenin varlığına bile saldırmışlardır. Belgeyi 2003te MGKnın işlevini yitirmesine rağmen hâlâ sivillere görev dayatması olarak suçlayan çevreler aslında Ordunun vatan savunmasına yönelik politika üretmesine karşı çıkmaktadırlar. Orduya ABD-İngiliz Modeli Bir taraftan da Orduya Amerikan-İngiliz modeli önerilmektedir. Buna göre Ege Ordu Komutanlığı ve kuvvet komutanlıkları kaldırılacak, 3. Ordu tasfiye edilecek, Savunma Bakanlığına Pentagon işlevi verilecektir. NATO dışında konumlanan Ege Ordu Komutanlığının kaldırılmaya çalışılması Yunan yayılmacılığı karşısında Türkiyenin elini kolunu bağlamayı hedeflemektedir. Bunun yanı sıra planın özü, Jandarmanın da tasfiye edilerek tüm Ordunun Milli Savunma Bakanlığına yani AKPye bağlanarak tasfiye ve ardından terhis edilmesidir. Aslına bakılırsa Türkiyenin son yıllarında Ordunun etkisizleştirilmesi ve adım adım tasfiyesi itiraf edilse de edilmese de gündemin baş maddesiydi. Bu aşamaların tümü aslında hazırlık amacı taşımaktaydı. Artık sıra oyunun son perdesinin tezgahlanmasına gelmişti. Tüm adımlar önceden emperyalist merkezlerde ve Kürt-İslam çetelerinin karargahlarında planlandığı gibi atılmıştı ve artık nihai darbeyi indirmenin zamanı gelmişti. Tasfiye Operasyonunun Son Kilometre Taşları: Şemdinli, Danıştay ve Atabeyler Son yaşanan olaylar içinde üç tanesi özellikle ayrı bir önem taşımaktadır. ABD ve ABnin Orduyu pasifize etme çabaları, Özkökün Genelkurmay Başkanlığının dağıtıcı etkileri ve satılık kalemlerin, sömürge aydınlarının rutin karşı propagandasının ötesinde bir tasfiye operasyonu başlatılmıştır. Bunun ilk perdesi Şemdinlide sahneye konulmuştur. Şemdinlide PKKlı Seferi Yılmazın Umut Kitabevinin bombalanması olayı tezgahlanmış, bir anda tüm ilçe halkı sokaklara dökülerek iki astsubayımızı linç etmek istemiş ve bir çeşit ayaklanma denemesi ortaya konmuştur. Olayın gelişiminin ve sonrasında yaşananların gösterdiği tek şey olayın PKK-AKP ve Fethullahçı istihbaratçılar eliyle düzenlenmiş bir provokasyon olduğuydu. Astsubaylar JİTEM elemanı olmakla ve kitabevini bombalamakla suçlanırken, Org. Yaşar Büyükanıt askerlerine sahip çıkan açıklamalarda bulunmuştu. Ardından Şemdinli olaylarıyla ilgili olarak Van Cumhuriyet Başsavcısı Ferhat Sarıkayanın hazırladığı iddianamede Türkiye tarihinde uzunca bir aradan sonra ilk kez bir kuvvet komutanının çete kurmakla suçlandığı görülecekti. Olayın son olarak varacağı noktanın Org. Büyükanıt ve PKKyla savaşmış diğer komutanların savaş suçlusu olarak yargılanacağı bir ortamın yaratılması olacağı görünüyordu. Türk komutanları adeta Miloseviç durumuna düşürülmek isteniyordu. Olayın bu şekilde Org. Büyükanıta ulaştırılmasıyla ulusalcı kesimlerin aklı başına gelebilecekti. Ancak tezgah Şemdinliyle de sınırlı kalmadı. Şemdinliden sonuç alamayan Kürt-İslam kadrosu bir yeni denemeyi Danıştay baskınıyla gerçekleştirmeye çalıştı. Bu sefer bir taşla birkaç kuş birden vurulmaya çalışılıyordu. Danıştay olayıyla ilk olarak cumhuriyetçi, laik tüm ulus-devlet kurumlarına gözdağı verilmek istenmiştir. Olayı gerçekleştiren Kürt-İslamcı militan Alparslan Aslanın bu iş için özel olarak yetiştirilmiş ve görevlendirilmiş olduğu olayın akışı içerisinde daha iyi anlaşılmıştır. Ancak, tertipçilerin tek amacı bu değildir. AKPli bakanlar olayın hemen ertesinde yaptıkları açıklamalarda emekli yüzbaşı Muzaffer Tekinin olayın azmettiricisi olduğunu ve baskını gerçekleştirenlerin ulusalcı bir çete olduğunu duyurdular. Gözaltına alınan Tekin için tutuklama kararı çıkarılmadığı gibi daha sonra olay hakkında hazırlanan iddianamede adı bile geçmeyecekti. Plan bu noktadan sonra iki amaca yöneliyordu. Muzaffer Tekin, hem emekli bir subay olarak hem de milliyetçi, Atatürkçü bir Türk vatandaşı olarak belirli kesimlere saldırmanın ara aşaması olarak değerlendirilmek isteniyordu. Bir taraftan ulusal güçler toplumun gözünde tecrit edilmek istenirken diğer taraftan da Tekinin emekli bir subay oluşu dolayısıyla olay yeniden derin devlet tartışmalarına vardırılarak Org. Büyükanıtın Genel Kurmay Başkanlığının zora gireceği bir ortam yaratılmak isteniyordu. Son olarak oynanan kart ise Ordunun kendi flaması, marşı olan bir özel birliğine Kürt-İslamcı istihbaratçıların tezgahladığı baskınla ortaya çıkan Atabeyler Çetesi olayı oldu. Tüm Ordu düşmanı cephe yeniden Jandarma tasfiye edilsin, derin devlet açığa çıkarılsın çığlıkları atmaya başladı. Tüm bu tezgahlar boşa çıkmış durumdadır. Ama şimdilik... AKPnin başını çektiği Kürt-İslam cephesi ve onların Batılı efendileri, bir süreliğine tezgahlarını durdurdular. Ancak bu işin burada biteceğini düşünmek saflık olur. Yaşanan olayı sadece Org. Büyükanıtı engelleme tezgahı olarak ele almak da yetersizdir. Yaşanan süreç aslına bakılırsa Ordunun tasfiye edilmesine yönelik kapsamlı bir darbe sürecidir ve darbe ancak geçici olarak savuşturulmuştur. Burada durup bir kez daha düşünelim. Eğer bu tezgah başarılı olsaydı ne durumda olacaktık? İlk başta Türk Ordusu, Kara Kuvvetleri Komutanı hapse atılmış bir durumda madden ve manen çökmüş olacaktı. Başta Jandarma olmak üzere TSKnın tüm birimleri çete olarak adlandırılarak önce tasfiye ardından da terhis edilecekti. Ordu sahneden çekilirken PKK, ABD, AB, Fethullahçılar ve diğerleri artık kendi yazdıkları senaryonun finalini oynayacaklardı: Sevr, Hilafet, Kürt devleti, işgal... Tabii ki, tehlike geçmiş değildir. Son adım atılamadı ama diğer tüm adımlar başarılı olarak tamamlanmıştır ve uyanık olmak gerekmektedir. Ordu Görevenin Anlamı Bir dönem çok saldırılan Ordu göreve çağrısının anlamı da burada daha iyi ortaya çıkmaktadır. Aslında burada Orduya bir darbe çağrısı değil, Ordunun kendisine yönelecek Amerikancı, Şeriatçı, Kürtçü darbeyi engellenmesi çağrısı yapılmaktaydı. Ordu ancak bunu engelleyebilirse Türk milletine karşı esas görevi olan vatan savunmasını yerine getirebilecekti. Ancak bunun engellendiği bir Türkiyede gelinen nokta Danıştay, Şemdinli, Atabeyler gibi tezgahlarla Orduya darbenin başarılı olmasına ramak kalınacak bir yer olmuştur. Ordu göreve çağrısını antidemokratik bulan çevrelerin de akılları ancak iş Org. Yaşar Büyükanıta kadar vardırılınca başlarına gelebilmiştir. Bugün gelinen noktada bu tezgahları hazırlayan odakların aynı zamanda TESEV raporlarının da hazırlayıcısı olan kesimler olduğu iyiden iyiye ortaya çıkmaktadır. Org. Büyükanıtın Harp Akademisi konuşmasında özellikle gönderme yapılan Emniyet içerisindeki Kürt-İslamcı-Fethullahçı yapılanmanın rolü ortadadır. Bu ekip tüm planlarını Org. Büyükanıtın Genel Kurmay Başkanlığının engellenmesi üzerine kurmuştu. Ancak tüm çabalara rağmen amaçlarına ulaşamadılar ve Büyükanıt dönemi açıldı. Bu noktada hem Türk devrimcileri açısından hem de başta Ordu olmak üzere ulus-devlet kurumları açısından bir karar aşamasına gelindiği ortadadır. Ordu ya kendisinden başlayarak tüm ulusal güçlerin tasfiyesini izleyecektir ya da buna dur diyecek önlemleri alacaktır. Atatürkçü halk güçleri açısından da aynı karar verilmelidir. Ya Ordunun tasfiye edilmesine seyirci kalınacak ve ardından gelecek bölünme, parçalanma ve Hilafet karşısında hiçbir şey yapılamayacak noktaya gerilenecek ya da Orduya tam destek çıkarak emperyalist-gerici-bölücü tasfiye planı boşa çıkartılacaktır. Özellikle Ordu açısından gelinen nokta, Org. Yaşar Büyükanıtın Genel Kurmay Başkanı olmasıyla beraber iyiden iyiye kendini belli etmeye başladı. Hilmi Özkök dönemi ile yeni dönem arasında belirgin farklılıklar olduğu daha komutanların ilk açıklamalarıyla ortaya çıkmış bulunuyor. İlk olarak Kuvvet Komutanlarının gericiliğe, PKKya ve ABye verdikleri sert mesajların ardından Org. Büyükanıt artık sessiz kalmayacaklarını, Orduya saldıran kesimlerden hesap soracaklarını açıkladı. Böylece Ordu ile gericilik, bölücülük ve genel olarak siyaset kurumu arasındaki çelişkiler kızıştı. Org. Büyükanıta karşı Tayyip Erdoğan ve Bülent Arınç, Türkiyede gericiliğin olmadığı yönünde bir çıkış yaptılar ama Harp Akademilerinin açılışında yaptığı konuşmada Org. Büyükanıt; bu noktada ısrarcı olduğunu şu sözlerle belirtti: Cumhuriyeti korumak siyaset değil, görevdir. İrtica tehlikesi vardır ve önlem alınmalıdır. Bu durum aslında Yüksek Askeri Şurada bazı askeri personelin ilk kez irticai faaliyet nedeni açıkça belirtilerek uzaklaştırılmalarından da anlaşılmıştı. Ancak gerici siyaset ile Ordu arasında durumun bir gerginliğe dönüşmesi farklı bir tartışma da yaratmış oldu. Tabii ki iş burada da bitmemiştir. PKKnın İmralıdan aldığı direktifle ateşkes ilan etmesinin ardından Tayyip Erdoğan ve DYP lideri Ağarın ateşkes yapılmasını savunmaları, Ordunun tepkisini daha da fazla çekti. Org. Büyükanıt, Ağarı çok sert bir dille eleştirerek Ordu-siyaset tartışmasını bir kez daha gündeme getirdi. Ordu düşmanı Batıcılar, Kürtçüler, Şeriatçılar Özköklü yılları daha şimdiden özlüyorlar. Dört Yıllık Suskunluğun Sonu Önceki Genel Kurmay Başkanlarımızdan Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu yaşanan süreci açık olarak şöyle tanımlamıştır: Dört yıllık suskunluğun sonu. Gerçekten de Türkiye Cumhuriyeti, tarihinin en ağır yıllarını yaşadığı bu son süreçte, Hilmi Özkökün Türk Silahlı Kuvvetlerinin başında bulunması gibi çok önemli bir handikapla karşı karşıya kalmıştı. Tüm yaşananların karşısında Özkök susmayı tercih etmiş, hatta konuşmak isteyen başka komutanları da Ordu adına konuşmaya sadece kendisinin yetkili olduğunu söyleyerek engellemeye çalışmıştı. Ordunun geneli Türkiyenin içine sokulduğu gericileşme ve parçalanma sürecinden rahatsız olup, görevini yapmak isterken Özkök bu duruma sebep olanlarla değil buna engel olmak isteyenlerle sorun yaşamıştır, onları durdurmaya çalışmıştır. Bu yaptıklarıyla, daha doğrusu bir Türk Komutanı olarak yapması gerektiği halde yapmadıklarıyla da, arkasından gidişine ağlayan bir kitle bırakmıştır. İlk kez ikinci cumhuriyetçilerden Şeriatçılara, bölücülerden komprador solculara kadar geniş bir ihanet yelpazesinin bir Genel Kurmay Başkanının gidişine bu kadar üzüldüğüne ve arkasından ağıtlar yaktığına şahit olduk. Bu Özkök açısından o kadar büyük bir başarıdır ki o daha gider gitmez aynı hainler yeni gelen komuta kademesine karşı eskisinden de beter bir düşmanlığa devam etmektedirler. Buradan da anlaşılan şudur ki, ne Ordu değişmiştir ne de Ordu düşmanlarının bakış açısı. Özkök kendi bireysel sempatizan kitlesini gericilerden, bölücülerden, AB temsilcilerinden yaratmış bulunmaktadır. Bunun bir Türk askeri açısından ne kadar acı verici olması gerektiği ise asker ya da sivil tüm Türk milletinin malumudur. Özkök, açık bir şekilde tasfiye planının parçası olmuştur. Aslına bakılırsa Cumhuriyet tarihi boyunca en Amerikancı yönetimlerin Orduda üst kademelere geldiği dönemlerde bile Ordu belirli noktalarda gene de tepki verebilmiştir. Bu genel olarak asker ile komprador siyaset kurumu arasında var olan derin çelişkinin kişilere ve dönemlere bağlı olmaksızın etkisini göstermesinden kaynaklanmaktadır. Özkök ise Kenan Evrenin bile yapmayacağı kadar bu komprador siyaset kurumuyla içli dışlı olmuş ve özel seçilmiş bir isim olduğunu her fırsatta belli ederek Şeriatçılarla ve bölücülerle iyi geçinmiştir. Özellikle AKPnin Orduyu susturma isteğini gönüllü kabullenerek aslında verebileceği en büyük zararı vermiştir. Özkök, askerin en etkin olması gereken dönemde Orduyu suskunluğa mahkum ederek, pasifleştirme, susturma, tasfiye planının Ordunun en tepesinden uygulayıcısı oldu. Hilmi Özköke, AKP hükümeti ile aralarının nasıl olduğunu soran gazetecilerin aldığı cevap gerçekten bu dönemi en iyi özetleyen sözler olmuştu. Özkök, AKP ile kendisi arasındaki uyumu şiir gibi diye tanımlamıştı. Türkiyede ulus-devletin her alanda geri adım attığı, PKKnın hem siyasallaşıp hem terörü artırdığı, Kuzey Irakta aşiret çapulcularının fiili olarak devlet kurduğu, Türkmenleri katlettiği yıllarda Özkök Genel Kurmay Başkanıydı. Türk Ordusunun tasfiyesini kendi gerici amaçlarına ulaşmak için temel strateji olarak belirlemiş olan AKP hükümeti bu uğurda ABD ve AB emperyalizmi ile elinden gelen her türlü işbirliğini yapıyordu. Acıdır ki bu yıllar, Türk Ordusunun başında bulunan Özkök tarafından bu kadar olumlu değerlendirilmiştir. Bugün geriye dönüp bu uyuma daha yakından baktığımızda aslında her şeyin başlangıcının 3 Ağustos 2002 tarihinde olduğunu görmekteyiz. Bu tarihte DSP-MHP-ANAP koalisyonu turuncu devrimlerin ilk örneklerinden birini sergileyecek şekilde AB-TÜSİAD-Aydın Doğan eliyle devrildiğinde Türkiyenin bir darbe süreciyle karşı karşıya olduğunu, bu darbenin muhakkak durdurulması gerektiğini, artık emperyalizmin kendisine daha işbirlikçi bir iktidar aradığını ve bunun engellenmesinin en önemli ödev olduğunu belirtmiştik. Ama darbeyi ancak bir darbenin engelleyebileceği gerçeği görmezden gelinerek AKPnin önü açılmıştır. AB uyum yasaları birer birer geçerken hem CHP hem de Ordu süreci izlemiştir. Duruma ABDnin hakim olmasıyla AKP iktidara gelmiştir. Ardından Erdoğanın Başbakan yapılmasına da tüm bu güçler tarafından seyirci kalınmıştır. Bugün darbelere karşı çok demokrat komutan olarak nitelenen Özkökün şiir gibi uyumu ise bundan biraz daha önce ve aslında AKP icraatlarının da garantisi olarak başlamıştır. Hilmi Özkökün Genel Kurmay Başkanlığı kesindir ve biz o gün için bilmesek de AKP de bu nedenle kendinden emindir. Çünkü şu onlar tarafından çok iyi bilinmektedir ki karşılarındaki isim bir Doğan Güreş hatta bir Kenan Evren dahi değildir. Doğrudur, gerçekten de zaman zaman Amerikancı generaller Türkiyede Şeriatçılığın güçlenmesi için ellerinden geleni yapmaktan geri durmamışlardır. Aslına bakarsanız Türkiyenin bu noktaya kadar gerilemesinde bunun çok ciddi bir payı vardır. Ancak Şeriatçılar ilk defa karşılarında her dediklerini yapacak bir general bulmaktadırlar. Kenan Evren bile en fazla Şeriatçıları güçlendirerek, sola karşı destekleyerek onlara yardımcı olmuştur. Özkök ise açık bir şekilde onlara AKP hükümeti nezdinde tabi olarak hem Şeriatçılara hem ABDye hem de PKKya artık her şeyi rahat rahat yapabilecekleri bir ülke sunmuştur. Burada Özkökün ABDden çekinen ya da ABDye hayran olan, bu nedenlerle de ona dayanarak siyaset güden klasik bir Amerikancı olmadığı ortaya çıkmaktadır. Burada daha derin bir angajmanın kokusu vardır. Özkök doğrudan doğruya Şeriatçıların, Fethullahçıların örgütlediği ve AKP iktidarının gelişinin hazırlayıcısı ve daha sonra da koruyucusu olarak Genel Kurmay Başkanlığına kadar yükseltilmiş bir isimdir. Son yıllarda yaşadığımız tüm olumsuzlukların altında da bu gerçeklik tüm ağırlığıyla yatmaktadır. Burada farklı bir misyon vardır: Özkök eliyle hem Türk Ordusunun onuru kırılmış, mücadele gücü çok zayıflatılmıştır, hem de Ordu ile millet arasındaki bağın kopartılması amacında büyük yol kat edilmiştir. 2002 Ağustosunun sonunda artık Hilmi Özkök Genel Kurmay Başkanıdır ve bir çok şeyin değiştiği zamanla daha iyi anlaşılacaktır. Artık gerçekten de dört yıl boyunca AKP çok rahat bir şekilde at oynatacak ve Ordu da bu durum karşısında sessiz ve pasif kalacaktır. Ordunun pasif kalması ve susması ise kendi tasfiyesine karşı bir şey yapamaması acizliği anlamına gelmektedir. Türk düşmanı tüm güçler aynı zamanda Ordu düşmanıdır ve bu atalet bilinçli bir şekilde onlara hizmet etmek demektir. AKP İktidarı ve Özkök AKPnin ilk icraatı Kıbrısta Milli Davayı ABye satması olmuştu. Vatan toprağından ilk Kıbrısta taviz verilirken tüm gözler askerdeydi. Hilmi Özkök, Türk ulusunun beklediğinin tam tersini yaparak Kıbrısta Türk varlığını sona erdirecek Annan Planının olumluluğunu anlatan bir konuşmayla tüm dengeleri alt üst etti. Böylece hem halkın morali bozulmuş hem de Denktaş davasında sahipsiz ve çıkışsız kalmıştı. Sonuç olarak da Türkiyenin Batı ile ilk karşı karşıya geldiği bir Milli Dava kaybedilmiştir. Bunda Hilmi Özkökün rolü büyüktür. İkinci büyük hata Kuzey Irakta yapılmıştır. ABD, Iraka saldırmadan önce Türkiyenin Kuzey Iraka yapacağı bir operasyonla hem PKKyı hem de Barzani-Talabaniye bağlı aşiretleri ezerek ABDnin saldırı dayanağını ortadan kaldırabileceği bir durum söz konusuydu. Ancak bu dönemde de seyirci kalınmıştır. Sık sık Türkiyenin kırmızı çizgilerinden bahsedilmiş ama Musul-Kerkük gözlerimizin önünde etnik temizliğe tabi tutulmuştur. Fiili olarak Kürt devleti kurulmuştur. Kırmızı çizgilerimizden geriye hiçbir şey kalmazken, Süleymaniyede Türk özel kuvvetlerine bağlı bir birliğin ABD-peşmerge operasyonuyla başına çuval geçirilerek gözaltına alınması durumun vehametini simgeleyen bir olay olmuştur. Tüm bu olaylarda emperyalistlerin stratejik adımlarının yanında, Türk Ordusunun Türk halkının gözündeki güvenilirliğinin zedelenmesi ve Ordunun kendine güveninin kırılması hesapları da yatmaktadır. Halkın güvenini kaybetmiş bir Ordunun kendisine güvenmesi de bölünmeye, Şeriatçı yükselişe karşı çıkması da mümkün olmayacaktır. Maalesef, emperyalist-bölücü-gerici plan bu noktada Özkökün yardımlarıyla önemli adımlar atmıştır. Irak saldırısı sırasında Özkök bir açıklama yaparak, Türkiye için olabilecek en kötü ihtimali ABD ile karşı karşıya gelmek olarak belirtmişti. Aslında bu eşyanın tabiatına aykırı bir tespitti. ABD bir emperyalist olarak gayet doğal bir şekilde Türkiyenin zaten karşısındaydı. Tabii bu tespit çok teorik düzlemde bulunabilir ama kısa ve orta vadeli stratejiler açısından da ABDnin en önemli planının Irakın kuzeyinden tetiklediği bir Kürt devletini Türkiye, İran ve Suriye aleyhine genişleterek bölgede kendisine ikinci bir İsrail yaratmak olduğu ortadadır. Diğer taraftan da ABD, halen Lozanı imzalamamış bir ülke olarak Türkiyenin karşısındadır. Dolayısıyla en kötü seçenekten kaçınmak aslında tamamen çıkışsızdır ve strateji olmayan bir stratejidir. Özkök gerçekten de Türkiyeyi stratejisiz ve politikasız bırakmıştır. ABDnin bir saldırı stratejisi vardır, ABnin bir parçalama stratejisi vardır, AKPnin bir işbirlikçilik stratejisi bile vardır ama Türk Ordusunun eninde sonunda olacak Türk-ABD çatışmasından kaçınmaya çalışmak dışında bir seçeneği yoktur! Ama korkunun ecele faydası yoktur ve bu en kötü durumla yüzleşmek dışındaki tüm planlar yanlıştır. ABDnin işine yaramaktadır. Özkök, Türkiyeyi bu çıkışsızlığın içine itmiştir ve maalesef bu durum bugün de benzer şekilde sürüp gitmektedir. İleride de değineceğimiz gibi ABDye tavır almaktan kaçınmak halen en büyük sorundur. Peki, Özkökün varlığının AKP açısından anlamı neydi? Demokrat Komutan AKP Faşizminin Desteği Oldu Bugün arkasından ağıtlar yakılan demokrat komutan Özkökün Türk Ordusunu böyle kritik bir dönemde atıl bırakması aslında AKPnin Türk ulusu üzerinde kurduğu gerici tahakkümün önünü en çok açan avantajı oldu. Ordunun bir müdahalesinden bahsetmiyoruz. Ordunun AKPnin gerici-bölücü politikalarının karşısında konumlandığının bilinmesi bile tüm dengelerin daha farklı şekillenmesine neden olabilirdi. Ancak bunun tersinin gerçekleşmesi ve Özkökün çizdiği uyum tablosu, AKP gericiliğinin faşist bir diktatörlük kadar rahat davranmasına neden oldu. DP faşizminin destekçisi Rüştü Erdelhun Paşanın rolünü dört yıl boyunca AKP ile beraber Özkök oynamıştır. Ancak belki de Erdelhun sadece kendisini düşünmesine rağmen Özkök, AKPyi de düşünmektedir. AKPye, gericilere, ikinci cumhuriyetçilere, bölücülere bu kadar sempatik gelen bir komutan daha olmamıştır. Tüm dönem boyunca AKP diktatörce çalışmış, tüm devlet kurumlarında örgütlenmiş, kadrolaşmış, irticai faaliyet 28 Şubat öncesine dönmüştür. Buna müdahale eden Danıştay gibi kurumlar da kurşunlanarak susturulmak istenmiştir. Bu ortam yaşanırken, AB ve ABDnin sömürge aydınlarının, Şeriatçı gazetelerin yazdıkları aslında bir Türk askeri için dehşet vericidir. Gülay Göktürk, Org. Büyükanıtı değerlendirirken; Özkökü çok özleyeceğimiz daha şimdiden anlaşılıyor. demektedir. Oral Çalışlar Hilmi Özkökün demokrasi kültürü, sivil yaklaşımı bana çok sıcak geliyor. diyerek onu yere göğe sığdıramamaktadır. Zaman gazetesi yazarları da yaklaşık aynı sıcak duygular içindedir. Bülent Korucu, Genel Kurmay Başkanı yapmadıkları için hedef seçildi. TSKyı anamuhalefet partisi haline getirmek isteyenlerin heveslerini boşa çıkardığı için Ordu göreve pankartlarının dolduruşuna gelmediği için saygısızlığa muhatap oldu. derken; Tamer Korkmaz, En büyük kabahati demokrat olmaktı. demektedir. AKPnin gazetesi Yeni Şafak yazarı Mehmet Ocaktan; Özkök statükocular için zararlı bir paşaydı. değerlendirmesini yaparken CHP Hakkari Milletvekili Esat Canan ise Genel Kurmay Başkanları her zaman hükümetin arkasında, sivil otoritenin arkasında olmalıdır. Bu geleneğin ilk adımını Sayın Özkök attı. diyordu. Bu demokrasi havarisi kadroya baktığımız zaman iki eski Maocu yeni liberal, iki Fethullahçı, bir AKPli gazeteci, bir de her gün Roj TVde konuşan, CHPliden çok DTPliye benzeyen bir zavallı görüyoruz. Batıcı, dinci, Kürtçü demokratlık Özkökün arkasındadır. Ancak bu demokratlık gerici-bölücü parlamenter faşizmin tablosudur. AKP bu sistemin isteklerini yerine getiremediği zamanlarda ise demokrat komutanın adı Amerikancı darbe senaryolarında geçmeye başlayıvermiştir bir anda. Tüm bu destekçilerin karakterleri ve ABDye hizmet konusunda gerçekleştirilen kıvrak manevralar Özkökün hem ABD hem de Fethullahçılar ve Şeriatçılar için ne kadar özel bir isim olduğunun kanıtıdır. Ama halk bu masalların uzağındadır. Hiçbir şeyi anlamadığı varsayılan halk, bröveden Atatürk çıkarıldığı zaman tüm tepkisini bir anda ortaya koymuştur. Aslında bu olayın simgeselliği çok önemlidir. Atatürk, bröveden değil Türk milletinin kalbinden sökülmek istenmiştir. Ancak Ordu düşmanı cephenin tüm çabalarına rağmen tam başarılı olamadığı Büyükanıtın Genel Kurmay Başkanı olmasıyla anlaşılmış oldu. Büyükanıt Dönemi ve Ne Olacak? Büyükanıt döneminin açılmasıyla beraber sadece Genel Kurmay Başkanı açısından, değil tüm Kuvvet Komutanları açısından da suskunluğun gerçekten bozulduğu görülüyor. Büyükanıt ve diğer komutanlar bilinçli ve organize bir şekilde az çok aynı noktaların üzerine vurgu yaparak önemli bir çıkış gerçekleştirmiş bulunuyorlar. Özellikle Kara Kuvvetleri Komutanı Org. İlker Başbuğun konuşmasında çok net olarak verdiği mesaj Türk Silahlı Kuvvetlerinin vatan savunması doktrininin ana bileşenleridir. Bu söylem teorik bir zemin oluşturmaktadır. Laik, üniter yapıda ulus-devletin savunulması gerçekten de hem Türk Ordusunun hem de tüm Atatürkçülerin ve devrimcilerin temel argümanı olmalıdır. Bu yapıya saldıran kesimi ele aldığımızda da ülke içinde AKP-PKK-sömürge aydını ittifakıyla, dışarıda ABD ve AB emperyalizmleri karşımıza çıkmaktadır. Bu noktada ise gene önemli bir handikap oluşmaktadır. Komutanlar gericiliğe, bölücülüğe karşı dört yıldır alınamayan net tavrı almaktadırlar. AKP iktidarının karşısında olduklarını ortaya koyarak Tayyip Erdoğan ve ekibinin işini zorlaştırmaktalar. AB karşısında da artık son derece net tavır alınmaktadır. AB tam açıklıkla Türkiye Cumhuriyetini yıkmak isteyen politikasını ortaya koyduğu için ABye net tavır almak da kolay olmaktadır. Ancak aynı netliğin ABD karşısında gösterilememesi en kötüden yani ABDyle karşı karşıya gelmekten kaçınma mantığının, daha doğrusu mantıksızlığının, Orduda halen etkili olduğunun göstergesidir. Oysa ABD de en az AB kadar kartlarını açık oynamaktadır. PKKya verdiği destek ortadadır, Barzani ve Talabani kukla devletlerini ABD eliyle yaşatmakta ve Türkiyeyi bu sayede tehdit etmektedirler. AKP iktidarının esas güç bulduğu odak ABDdir ve ABDye tavır almamak ya da bulanık tavır almanın diğer tüm olumlu çıkışları da mahvedeceği bilinmelidir. ABD bu zaafın farkındadır ve Yasemin Çongar gibi maşalarının aracılığıyla Komutanlara olumlu mesajlar vererek durumu lehine çevirmeye çalışmaktadır. Bu kritik durumun yanında bir diğer mesele de Atatürkçüler ve ulusal güçler arasında Ordunun artık tepki vermeye başlamasından kaynaklanan tamam, artık bu işi Ordu çözsün anlayışının yaygınlaşmasıdır. Bu noktada durup meseleyi tüm yönleriyle ele almak ve ona göre bir strateji belirlemek gerekmektedir. Bu da birkaç soruyu beraberinde getirir. Ordu kimin ordusudur? Esas misyonu, tarihsel yapısı nedir? Avantajları ve dezavantajları nedir? En önemlisi de Ordunun durduğu yer Türkiyenin geleceği açısından tek belirleyici midir? Devrimci, Atatürkçü güçlerin yapması gerekenler nelerdir? Tüm bu soruların etraflıca tartışılmaması iyi niyetli insanları bile ya Ordu düşmanlığına ya da hiçbir şey yapmadan Ordunun harekete geçmesini beklemeye itmektedir. Bu açıdan net olmak gerekir. Türk Ordusunun Tarihsel Görevi: Vatan Savunması İlk sorunun cevabını vererek işe başlarsak, şunu net olarak belirtmeliyiz ki, Ordu milletin ordusudur ve hatta milletin kendisidir. Orduyu ezen sınıfların baskı aygıtı olarak görerek düşmanlık eden sol, gene Orduya düşman olan Fethullahçı istihbarat şeflerini savunur noktaya gelmiştir. Her fikrin kendi mantıksal sonuçlarına ulaşması doğaldır. Ezilen ulusun ordusunun son geldiği nokta, Batı orduları nasıl sömürgeci talanın gücü olduysa, bunun karşısında direnişin yani vatan savunmasının gücü olmalarıdır. Türk Ordusunun kuruluşu da tamamen bu antiemperyalist direnişe dayanmaktadır. Türk milletinin silahlı direniş gücüdür. Ordusu zayıf olan bir ulusun sömürgeciliğe dayanma şansı da çok yoktur. Atatürk de bunu görerek direnişi güçlü ve düzenli bir Orduya dayandıran bir Ulusal Kurtuluş stratejisi çizmiştir. Bu noktadan bakılarak değerlendirme yapıldığında Ordu düşmanlarının sivillik, demokratlık, militarizm gibi kavramları da hiçbir şeyi açıklayamayan nesnellikten kopuk hayaletler haline gelmektedir. Sömürgeciliği ve ona karşı direnişi temel almayan hiçbir açıklama tutarlı olamaz. Eğer demokratlık halktan yana olmaksa bunun AKPyle şiir gibi geçinmek, ABDye susmak olmadığı ortadadır. Özkökü demokrat komutan ilan eden kesimlere baktığımızda bunların tümünün de aslında Türk halkının karşısında, emperyalizmin yanında konumlanan Şeriatçı, liberal, bölücü kesimler olduğu görülmektedir. Bir taraftan da tüm bu kesimler biz siviliz diye bağırmaktadırlar ve iyi asker olarak Özkökü göstermektedirler. İyi asker olmak açısından bizim bildiğimiz tek bir kural varsa o da Görevini en iyi yapan, vatanını en çok sevendir diyen kuraldır. Bu açıdan yapılacak değerlendirmeler açıktır. Bahsedilen görevin milletin iç ve dış düşmanlarını uzak tutmak olduğu da açıktır. Ordunun yeri halkın, emekçilerin, gençliğin yer aldığı antiemperyalist zemindir. Karşı cepheye baktığımızda ise sivillik iddiasındaki bir lejyonerler grubu görürüz. Kompradorlar, Şeriatçılar, neo-ülkücü aydınlar, gerçek satılmışların cephesi olarak emperyalizmin lejyoneridirler. Sömürgeciler bunları kendi özel saldırı gücü olarak besler. Bunlar da Batının paralı askeri olmaktan memnundurlar. Bu lejyonerliğin kılıfı da militarizm karşıtlığı ve demokratlık olmaktadır. Elli Yıllık NATO Süreci ve Ordu Türk Ordusu, İkinci Dünya Savaşının ardından, İnönü Batıcılığı ve DP faşizmi tarafından ülkenin Batı ittifakına sokulmasına paralel olarak NATOya girmiştir. 50 yıllık NATO süreci aslında Ordunun kendi varlık zemininin de altını oyan bir durum yaratmaktadır. Sonuçta emperyalizm Türkiyede Amerikancı generaller eliyle kullanabileceği bir Orduyu belki bir süre destekler ve ister. Ancak Türk milletinin Ordusunun tamamen ortadan kaldırılması emperyalistlerin gerçek ve nihai hedefidir. Bu durumun Ordu kademeleri tarafından anlaşılması ise ancak 90lı yılların sonunda olacaktır. 12 Mart ve 12 Eylül Amerikancı darbeleri Orduyu toplumun ilerici güçlerine karşı kullandı. 90lı yılların sonlarına gelindiğinde artık 12 Eylül tüm zehirli meyvelerini topluma saçan bir ağaç kadar kökleşmişti. Atatürkün, solun, emekçilerin olmadığı bir Türkiyede artık serbest piyasa kökenli vurgun ekonomisi vardı. Sağcılık, tarikatlar vardı. PKK vardı. Bir taraftan da Türkiye Şeriata gidiyordu. Bu durum artık Refah-Yol iktidarı döneminde iyiden iyiye son noktasına ulaşırken Ordu da kendi içinde bir dönüşüm geçirmeye başlamıştı. Aslında bu durumu Ordunun Atatürkçü özüne geri dönmesi olarak değerlendirmek daha doğru olacaktır. 28 Şubat 1997de Ordunun süreci başlatmasıyla Erbakan Hükümeti istifa etti ve gericiliğe karşı çok ciddi bir mücadele başlatıldı. Şeriatçı gruplar ise kendi kabuklarına çekilerek mevzilerini korumayı tercih ettiler. Ancak kurulan DSP-MHP-ANAP koalisyonu Türkiyeyi ABye tam teslim etmesi yetmiyormuş gibi kendisi de turuncu devrimle devrilerek yerini AKPye bıraktı. Korkulan olmuştu, Şeriatçılar geri gelmişti. Hem de bu sefer kendi özlerine daha da dönmüşlerdi. Artık Batıcılığı, Kürtçülüğü, işbirlikçiliği açıktan yapacakları bir dönemdi. Bu durumun Türkiyeye getirdiği tek hayır Atatürkçülerin ve Ordunun da kendi özüne dönmesi olmuştur. Şeriatçılar dedelerinin çizgisine dönünce Atatürkçüler, Atatürkün antiemperyalist, solcu özüne dönmüşlerdir. Ordu açısındansa 28 Şubat başarısızdır. Ne Şeriatçılar ne de vurguncular engellenememiştir, ancak 28 Şubat gene de Türk Ordusunun millete ve Atatürke doğru öze dönüşünün en önemli belirtisi olarak tarihe geçmiştir. Bu noktaya gelindikten sonra Ordunun neleri yapabileceği ve neleri yapamayacağı konusunda daha net olmamız gerekir. Büyükanıtın göreve gelmesiyle açılan yeni döneme geri dönersek tarihten de bazı dersler çıkararak düşünmek gerekmektedir. Mantıklı ve Türk milletinin ihtiyaçlarını gerçekten karşılayacak bir Atatürkçü Ordu stratejisinin belirlenmesi devrimciler açısından kritik önemdedir. 27 Mayısın Batıya tavır alamama handikabı bugün de farklı bir düzlemde geçerlidir. Ordu gericiliğe, bölücülüğü ve ABye karşı çok net tavır almaktadır. Bu çok olumludur, ancak ABDye gelince tavrın birden sönerek bulanıklaşması diğer tüm olumlu çabaları ve çıkışları anlamsız bırakacak kadar önemli bir hatadır. Bir hata olmasının yanı sıra aslında ABDyle eninde sonunda yaşayacağımız karşı karşıya gelme durumundan kaçma mantığının devamıdır ve Türkiyeyi felakete sürükler. Bunun tek anlamı ABDnin gelip içeriden PKKyı da kullanarak saldırmasına kadar elimiz kolumuz bağlı izlemek anlamındadır. Bu açıdan, Ordunun ABDye net tavır alacağı bir noktada konumlanması acil ihtiyaçtır. Türkiyenin gericileşme ve bölünme sürecinden çıkarılabilmesinin tek yolu da buradan geçmektedir. Bu gerçeklik cesaretle ve hiç durmadan tekrarlanmalıdır. Ordunun atması gereken somut adımlar da bellidir. İrticayı örgütleyen AKPliler Ordu Komutanları tarafından açıklanmalıdır. Eşi türbanlı bir Cumhurbaşkanı olamayacağı netlikle belirtilmelidir. DTPli belediye başkanlarının tutuklanması ve yargılanması sağlanmalıdır. PKKya sınır içinde ve ötesinde operasyon başlatılmalıdır. Bu operasyon Barzani ve Talabaniyi de hedef alarak susturmalıdır. Bunların yapılması bir anlamıyla ABDye de tavır alınması anlamına gelecektir ve bunların yapılmasının da başka bir yolu yoktur. Bu saydıklarımız Ordunun yapabilecekleridir. Aslında daha doğru bir ifadeyle yapması gerekenlerdir. Ulus-devleti, üniter-laik yapıyı korumak görevini yerine getirmesi için izlemesi gereken stratejidir. Bunlar yapılırsa görev yapılmış olacaktır ama Ordunun Türkiyenin tüm sorunlarını çözmesini, siyasal programı olan bir muhalefet örgütlemesini beklemek en hafifinden saflık olur. Bu bahsettiklerimiz ise Ordunun görevi olmadığı gibi esasında yapabileceği bir şey de değildir. Bu İşi Ordu Çözsün Demek... Türkiyenin siyasetle, ideolojiyle, teoriyle yetişmiş; toplumsal, tarihsel olayları analiz edebilen insanların kuracağı bir yapıya ihtiyacı vardır. Bu noktadan baktığımızda Ordu yönetmenin, savaş yönetmenin farklı bir şey, ülke yönetmenin, siyasal, ekonomik, sosyolojik sorunlara çözümler üretmenin farklı şeyler olduğu da ortadadır. Peki böyle her ikisini de yapabilen asker yok mu ? derseniz bizim bu anlamda tek tanıdığımız kişi Atatürktür. Ancak ikinci bir Atatürkün yetişmesini ve ortaya çıkmasını beklemek de bu milletin devrimci evlatlarının yapacağı en büyük yanlıştır. Kendisine bizzat Atası tarafından verilen emanete sahip çıkmamak anlamına gelecektir. Bugün her şeyi Ordu çözsün demek aslında Türkiyede gerçek bir devrimci siyasal muhalefet gelişmesin demenin başka bir tarzıdır. Ancak bugün Türkiyenin en önemli ihtiyacı başta emekçiler olmak üzere toplumun tüm zinde kesimlerinin katkısıyla oluşacak, antiemperyalist, Atatürkçü, halkçı bir siyasi muhalefet ve bunun örgütünün kurulmasıdır. Tabii ki bu tek başına yeterli değildir. Türk milletinin emperyalizmle savaşacak gücü Ordusudur ve dolayısıyla Ordunun da çok sağlam tutulması gerekmektedir. Silahlı gücün görevini yerine getirmesi ne kadar önemli ve olmazsa olmazsa toplumsal gücün görevini yerine getirmesi de aynı derecede önemli ve olmazsa olmazdır. Esas olarak Türkiyenin sorunlarını ne çözer sorusu üzerinde düşündüğümüz zaman bu sorunların tümünün kökeninde Türkiyenin uydu yapısının bulunmasını ve bu uydu yapıyı yıkacak bir devrimci örgütten Türkiyenin yoksunluğunu görürüz. Türkiyenin sorunu emperyalizme bağımlılık sorunudur ve bu sorunun devrimci yöntemler dışında bir çözüm yolu da bulunmamaktadır. Türkiyenin antiemperyalist, Atatürkçü, halkçı bir devrime ihtiyacı vardır ve bunu yapacak örgütün kurulması en önemli stratejik meseledir. Bu sıkıntı güçlü Ordu sıkıntısının da ötesindedir ve bir anlamda Ordunun sorunlarının çözülmesinin de ön koşuludur. Bugün içinden geçilen süreçte NATO içinde konumlanan bir Ordunun yapabilecekleri çok sınırlıdır. Böyle bir Ordu belki daha önceleri işe yaramış olabilir. 27 Mayısta NATOya tavır alınmasa bile Ordu ilerici bir çıkışta bulunabilmiştir. Ancak artık ABDnin Büyük Ortadoğu Projesi çağından geçmekteyiz. ABD Genelkurmayının tüm dünyanın haritasını değiştireceğini açıktan söylediği ve bu uğurda savaşa girdiği bir dönemde Ordu gelsin bizi kurtarsın demek kadar kaçak bir tavır olamaz. Diğer taraftan yapılması gerekenin sadece AKPnin yıkılmasını hedeflemekten ibaret gören bir anlayış da yerleşmeye çalışmaktadır. Ulusalcı çevrelerde gelişen bu yanlış anlayış AKPnin gitmesiyle beraber tüm tehditlerin ortadan kalkacağı gibi bir izlenim yaratmaktadır. AKP giderse ne olacaktır? ABD, Türkiyeyi bölmekten, Ortadoğu hakimiyetinden, İrana saldırmaktan vaz mı geçecektir? Bu açıdan devrimcilerin kafasının net olması önemlidir. AKPnin özü ABDdir ve ABDye düşman bir hareket yaratılmadıktan sonra hiçbir yapılanın anlamı kalmamaktadır. Ordunun da NATOya, ABDye karşı bir yönelime girmesi dışında bir çıkar yol yoktur. Peki bu durumda biz ne yapmalıyız? Burada devrimciler, Atatürkçüler Orduya karşı yürütülen saldırı kampanyasını toplumsal ve siyasal düzlemde bertaraf etmek durumundadırlar. Bu yapılırken 50 yıllık NATO sürecinin Orduya verdiği zararlar bilinmelidir. Ordunun ABD karşısında nasıl pasifize edildiği, suskunlaştırıldığı bilinmelidir. Tarihsel bilincimizin bize öğütleyeceği tek bir gerçeklik kalacaktır ki, o da Atatürkçülerin, Türk devrimcilerinin Orduyu sonuna kadar desteklemeleri zorunluluğudur. Ordu-Millet Birlikteliğiyle Tasfiyeye Engel Olalım! Türkiyenin içine düşürülmeye çalışıldığı Yeni Sevr planının tüm bileşenleri görüldüğü gibi dönüp dolaşıp Türk Ordusunun tasfiye edilmesinde düğümlenmektedir. Ordu zayıflatılırsa PKK rahatça saldıracaktır. ABD, Türkiyeye eninde sonunda gerçekleştirmeyi planladığı müdahalesini yapmaktan çekinmeyecektir. Ege Ordu Komutanlığı tasfiye edilirse, Yunanistanın karasularını 12 mile çıkardığını açıklamaması için bir neden kalmayacaktır. Jandarmanın ortadan kaldırılması hem Şeriatçı tarikat yuvalarını rahatlatacak hem de Şeriatçı ve vurguncu sermaye çevrelerinin korkacakları bir gücün kalmaması anlamına gelecektir. Ordunun gücünü yitirdiği ve en nihayetinde tasfiye edildiği bir ortamda artık Kürt devletinin, Tayyip Erdoğanın hilafetinin, Türkiyenin sömürgeleştirmesinin önünde duracak hiçbir şey yoktur. Atatürkçülerin, devrimcilerin Orduyu savunmak açısından son derece net ve kararlı olması vatan savunması mantığının olmazsa olmazı olarak ortaya çıkmaktadır. Orduyu güçlü tutmak, milleti güçlü tutmaktır. Emperyalizmin planlarını boşa çıkarmanın tek yolu Türk Ordusunun desteklenmesi ve tasfiyesinin önüne geçilmesidir. Emperyalizmin ve onun Kürt-İslamcı uşaklarının oyununu bozmak için Atatürkçü, solcu, devrimci güçlerin tüm ulusa önderlik edecek bir çizgiye geçmesi gerekmektedir. Emperyalizme karşı örgütlenecek ulusal seferberliğin en önde gelen görevi de budur. Peki, bu görev nasıl yerine getirilebilir? Ordunun vatana karşı görevini yerine getirmesinin önünü açacak bir toplumsal hareketin kurulması burada kendini vurgulamaktadır. Artık net bir şekilde ortaya çıkmıştır ki, Türkiyede Atatürkçü, devrimci, milliyetçi güçlere düşen en büyük ve acil görev toplumsal devrimci örgütlenmenin kurulmasıdır. Bu örgütlenme tüm Türk milletinin sesi olarak emperyalizme karşı Atatürkçülük bayrağını yükseltecek, siyasal, şehirli ve eğitimli bir muhalif güç olmak durumundadır Kurulması gereken Ordu-millet bağı ise biz Türklerin tarihin derinliklerinden beri içimize işlemiş bulunan, toplumsal dokunun bir parçası olan bir gönül bağıdır. Bu bağı 12 Eylül bile yıkamadı. Bugün diyebiliriz ki Ordu-millet bağı ne kadar güçlü olursa Atatürkçülük de antiemperyalizm de o kadar güçlü olacaktır. Herkesin üzerine düşeni yapması görevdir. Ancak en önemli görev bize, Türk devrimcilerine düşen örgütlenme görevidir. Vatan savunması için hem Ordunun kendini tasfiyeden koruması gerekmektedir hem de Atatürkçülerin bu tasfiyeye karşı topyekün mücadeleye girişmeleri gerekmektedir. Öyleyse; Vatanı ve Orduyu savunmak için seferberliğe! Ordu göreve! Halk güçleri göreve! Atatürkçüler göreve!
|
|
Askere saldırı için fırsat kollayanlar
Necdet B. Sivaslı 10.03.2007
Genelkurmay'ın basına sızan medya raporundan sonra özellikle bugüne kadar askerlere karşı olanların hep bir ağızdan fırtına kopardıklarını ibretle izliyoruz. Sadece medyada değil, çeşitli kesimlerde de askerlere karşı olanların tam bir koro halinde hareket ettiklerini de görüyoruz. Dikkat edilecek olursa bazıları, askere karşı harekete geçmek, yazmak ve yıpratmak için hep fırsat kollamışlardır. Hiç kuşkusuz askerlerin hiç mi hataları olmuyor? Elbette ki oluyor. Bunları zaman zaman biz de köşemizde dillendiriyoruz. Ama, hiç yoktan da askerlere karşı haksızlık içinde bulunmuyoruz. Bulunanlara karşı da mücadelemizi veriyoruz. Çünkü, son yıllarda askerler üzerinde oynanmak istenilen oyunlara baktığımızda, yıpratılmamış tek kurum olan askerlerin de yıpratılmak istenildiğini görüyoruz. Bu kurumun, içinde bulunduğumuz şartlarda bize çok daha yakın olması gerektiğini de savunuyoruz. Bu nedenle, ön yargılı hareket edip, her defasında askerler karşısında olanlara karşı da bu savunmamızı yapmayı sürdüreceğiz. MEDYA RAPORU YANLIŞ DEĞİL Öncelikle şunu hatırlatmak istiyoruz: Sadece bizim genelkurmayda değil, dünyanın hemen her yerinde askerler, hükümetler ve kurumlar böylesine raporlar düzenliyorlar. ABD Başkanı kendilerine yakın olan veya olmayan medya mensuplarının raporunu tutmuyor mu? CİA' da böyle bir raporun olmadığını mı sanıyorsunuz? Bundan daha doğal ne olabilir ki? Genelkurmay, askerleri ön yargısız yıpratmaya çalışan isimleri rapor etmişse bu suç mu sayılıyor? Kaldı ki, bu tür kurumlarda, yeni iş başı yapanlara bu konularda raporlar da verilir, bilgilendirme de yapılır. Yeni göreve başlayanların bu bilgilere sahip olması kadar doğal bir şey olabilir mi? Kurumun başındakilerin, kendilerine kimlerin yakın, kimlerin uzak olduğunu bilmesinin suç olmaması gerektiğini hatırlatmak istiyoruz. Bir kaşık suda fırtına koparmaya hazır olanlar, işte bu konuyu da gündeme alarak, yine askerleri yıpratma hareketine başlamışlardır ki, bunu da son derece tehlikeli buluyoruz. Rapor, basına sızmıştır, sızdırılmıştır. Bunu araştırıp,çözmek o kurumun görevidir. Buna bir şey demiyoruz. Genelkurmay, bu konuda mutlaka gerekeni yapacaktır. ERDOĞAN' DA DA RAPOR VAR Çok uzaklara gitmeye gerek görmüyoruz. AKP iktidarında, Başbakan Erdoğan da, kendisine yakın medya ve mensuplarını uçağına alıp, yurt dışı gezilerine götürmüyor mu? Onları ismen çağırmıyor mu? Başbakan Erdoğan'a da, kendilerine en yakın gazetecilerin kimler olduğu, muhalif gazetecilerin kimlerden oluştuğu konusunda raporlar verilmiyor mu? Biz, bunu nasıl yadırgamıyorsak, Genelkurmay'ın bu konudaki raporunu da yadırgamadığımızı ifade etmek istiyoruz. Nitekim, bu satırları yazmaya başladığımızda da, Erdoğan'a aylık sunulan medya analiz raporlarında gazetelerle ilgili ilginç saptamaların olduğu haberleri geliyordu. Bunu da ortaya çıkarıp, Başbakan'ın basını fişlediğini söylemek de yanlış sayılmalıdır. Geçmiş hükümet dönemlerinde de bu tür raporlar hazırlanıyordu. Geçmiş Başbakanlara aynı amaçlı raporlar sunuluyordu. Bunların adını "fişleme" diyerek konuyu saptırmanın da bir anlamı yoktur. Askerlerle çatışmayı adet haline getirenlerin yanına şimdi de, askerlerle çatışanlara hoş görünmek isteyenlerin ortaya çıktığını gözlemliyoruz. Bunların içinde bazı medya kuruluş ve mensuplarının bulunması da bizim açımızdan üzücüdür. Görülüyor ki, askerlerle gerilim yaratanların yanında yer almak isteyenlerin, bu kesimden mutlaka beklentilerinin var olduğu da gözlerden uzak tutulmamalıdır. Ülkenin başka sorunu yokmuş gibi, askerlere karşı olan takımların koro halinde medya raporunu ele alıp, bir kaşık suda fırtına koparmaya başlamaları da, ön yargılı hareketten başka bir şey değildir. Askere saldırı için fırsat kollayanlar, bu sakızı şimdi de uzun süre çiğnemeye devam edeceklerdir. Adımızı ne koyarlarsa koysunlar, biz her zaman ülkemizin birliği bütünlüğü yolunda askerlerimizin varlığına olan saldırıların karşısında olduk, bundan sonra da karşısında olmayı sürdüreceğiz. Yıpratılmamış tek kurum olan askerlerimizi yıpratmaya yönelik karalama ve kampanyaların da karşısında olacağız.
http://www.ortadogugazetesi.net/makale_goster.asp?id=2144&yazid=21 |
|
Genelkurmay komplosunun ardındakiler!
Sabahattin ÖNKİBAR 13.03.2007
Cumhurbaşkanlığına
aday olmak için son gün olan 16 Nisan için geri sayım başlamışken. Türk kamuoyu soluğunu tutmuş Recep Tayyip Erdoğanın dudağından çıkacak Adayım ya da Değilim e kilitlenmişken Nokta dergisinde malum haber yani askerin medyayı sorgulaması yayınlanıyor ve kıyamet koparılmaya çalışılıyor.
TSK gibi fevkalade ciddi bir kurumun böyle bir değerlendirme çalışması yapması, olması gereken bir husustur. Bütün medyayı izleme imkanı olmayan komuta heyetinin şekil olarak bu tür bir çalışmaya gerçekte ihtiyacı vardır. Dolayısı ile kopartılan vaveylanın usul açısından geçerliliği yoktur.
Hazırlanan raporun maddi hatalarla dolu olduğu da su götürmez
bir hakikattır. Ayrıntıya girmeyeceğim ama Şakir Süter ya da Cüneyt Arcayürek ve benzeri isimlerin asker karşıtlığı ile itham edilmesi sadece cahillik değil, aynı zamanda dramatiktir.. Eğer kasıt yoksa yapılan bu çalışmanın hadiseye ne kadar basit bakıldığı ve yaklaşıldığı gibi bir sonucu getirir ki bu Genelkurmayımızın geleneğine yakışmaz.. TSK gibi bir kurum böylesine yüzeysel olamaz. Hiç unutmuyorum 28 Şubat sürecinde İslami örgüt ve cemaatlarla ilgili olarak yayınlanan raporlarda da Marksist Yazar Faik Bulutun kitabından pasajlar aynen aktarılmıştı... Hayır, asker elbette yayınlardan istifade edebilir de, kendi görüşü ve bakışı da olur. Genelkurmay, İstihbarat ve MİT bunun için vardır... TSK gibi bir kurum Türkiyenin irtica sorununa Marksist bir yazarın ötesinde analizlerle bakabilmeli, böyle bir birikim onda olmalıdır... Hassasiyet göstermemiz Genelkurmay Başkanlığının devleti temsil ettiğine dair bakışımızdır.. Bin yıllık bir devletin merkez kurumu aşiret devletlerindeki satıhlıkta olamaz.
Bize göre asıl vahim olan, raporda yapılan maddi hatalardan ziyade bu raporun nasıl sızdığıdır? Genelkurmay gibi bir kurumdan böyle bir şey sızamaz, sızmamalıdır. Eğer rapor gerçekten sızma sonucu dışarıya çıkmış ise, bunun adı savaş sürecinde taarruz veya savunma planlarını düşmana vermektir. Bu sızmaya dışarıdan destek verenler de onlarla aynı oranda suç ortağıdır. Hayır abartmıyorum. Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde bütün dünya pürdikkat Genelkurmayı gözlerken askeri böylesi bir görüntü ya da pozisyona sokmanın başka nitelemesi olamaz. İşte bu hadise bile Genelkurmayın irtica ve disiplinsizliğe neden bu denli dikkat gösterdiğini ve de ihraçlardaki haklılığını ortaya koyuyor. Bu kadar titizliğe rağmen (Eğer oradan sızdırıldı ise) karargaha kadar sızma oluyorsa, tehlikenin büyüklüğünü siz takdir edin. Gelelim bu değerlendirme raporunu kimlerin sızdırabileceğine?
Evet askere hamaset adına sahiplenmek için söylemiyorum. Bu olay açık ve seçik olarak Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı kurulmuş bir komplodur... İyi de TSK parti değildir. Akşam kapatıp sabaha yenisini kuramazsınız. Hiç kimsenin bu kurumun imajıyla oynama lüksü olamaz...
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=137&ArticleID=4702 |
|
.Andıçın amacı askeri yıpratmak
Can Ataklı 10.03.2007
Ortaya birden yine andıç
sorunu atıldı. Ne ilginç değil mi? Çok merak ettiğimiz(!)
bir konu açıklığa çıkmış oldu.
http://www7.gazetevatan.com/root.vatan?exec=yazardetay&sid=&Newsid=112326&Categoryid=4&wid=142 |
|
TSK'YA FETHULLAHÇI SALDIRI
29 Mart 2007
Fetullahçı Nokta'nın TSK'ya saldırıları sürüyor!
Nokta dergisinde bugün
yayımlanan eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek'e
ait olduğu öne sürülen notlarda, kuvvet komutanları ve
jandarma komutanının AKP'ye karşı iki ayrı
darbe planladığı ancak dönemin Genelkurmay Başkanı
Hilmi Özkök'ün bu girişimlere karşı çıktığı
iddia edildi.
|
|
Fethullahın andıçları TÜRKSOLU Okan İşbecer
Geçtiğimiz haftaya damgasını vuran en önemli tartışma, hiç kuşkusuz andıç tartışması oldu. Nokta dergisinin 8-14 Mart tarihli sayısında kapaktan verilen habere göre TSK, gazetecileri ordu yandaşları ve ordu karşıtları olmak üzere ikiye ayırıyordu. Genelkurmay halkla İlişkiler Şube Müdürlüğü tarafından hazırlanan üç sayfalık belgede basın-yayın kuruluşları güvenirlik yönünden detaylı bir şekilde incelenmiş görülüyor. İşin buraya kadar olan kısmında bir sorun yok. Genelkurmay Başkanlığının kendi kurumsal yapısı içerisinde güvenlik amaçlı böyle bir değerlendirme yapmasından daha doğal bir şey yok; ancak bu belgenin ortaya çıkarılması ve böyle bir dönemde yeniden ordu tartışmasının alevlendirilmesinin anlamı üzerinde durmakta yarar var. Birincisi, yeniden yayın hayatına dönen Nokta dergisinin çizgisini belirtmekte fayda var. Nokta dergisi Fethullahçı çizgiye olan yakınlığı (içiçeliği) ile dikkat çekiyor. Derginin Genel Yayın Yönetmeni olan Alper Görmüş, yıllardır Başbakanla akraba olan Albayrakların sahibi olduğu Yeni Şafak gazetesinin Medya köşesini hazırlıyordu. Yine derginin devamlı yazarı olan Kürşat Bumin de Yeni Şafak gazetesinde köşe yazarlığı yapmakta. Ahmet Altan ve Fethullahçı Star gazetesi yazarı Mahir Kaynak, öne çıkan yazarlar. Haberi hazırlayan Ahmet Şık ise Radikal gazetesinde yetişmiş bir isim. Bir ay kadar önce 22-28 Şubat tarihli Nokta dergisinde Mersindeki ulusalcı provokasyon üzerine yayımlanan yazıda da yine Ahmet Şık imzasını görüyoruz. 17 Şubat tarihinde Radikal gazetesinin manşetten duyurduğu haberde Mersinde örgütlenen provokatif ulusalcı yapılara dikkat çekilmiş, bu provokatif ulusalcı örgütler listesinin en başına da TÜRKSOLU konularak hedef gösterilmişti. Anlaşılan Fethullah, Ocak 2005te öngördüğü provokasyon haberlere imza atacak bir mürit bulmuş. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin bu kadar tartışıldığı bir ortamda ancak bu kadar başarılı gündem değiştirilip Tayyipin Cumhurbaşkanlığı önünde en büyük engel görülen TSK, hedef tahtasına oturtulabilirdi. Bu olaydan iki gün sonra da Başbakanlığın yayımladığı medya karnesi ortaya çıktı. Genelkurmayın yayımladığı iddia edilen değerlendirmeye göre biraz vasat kalan değerlendirmede gazeteler genel çizgi itibariyle değerlendirilmiş. Başbakanlık Basın Müşaviri Ahmet Tezcanın yaptığı değerlendirmede Cumhuriyet, Hürriyet, Milliyet, Sabah, Vatan, Gözcü, Milli Gazete ve Yeniçağ gazeteleri olumsuz yayın organları olarak fişlenirken; Zaman, Vakit, Yeni Şafak, Türkiye iktidar yanlısı olarak değerlendirilmiş, Radikal gazetesi ise tarafsız olarak nitelendirilmiştir. Raporda en dikkat çekici madde ise solcu Birgün gazetesi hakkında yapılan değerlendirmedir. Öteki sola ait gazeteler içinde en demokrat, gerçekçi olanı ifadeleriyle Kürt-İslamcıların övgülerine mazhar olan Birgün gazetesi, böylece faşist iktidar tarafından önümüzdeki dönem yaşatılacak kurumlar arasındaki yerini almış oldu. TÜRKSOLU olarak kendilerini kutlar, başarılarının devamını temenni ederiz. Ortaya çıkan basın karnesi elbette medya içerisinde geniş yankı buldu. Genel itibariyla yorumlar, iktidarın yaklaşan seçimler öncesinde medyayı hizaya çekme çabası içinde olduğu yönünde. Sabah Gazetesi yazarı Yılmaz Özdil, meseleye farklı bir yerden yaklaşarak kafasında oluşan soru işaretlerini sıralıyor: Neden böyle bir tasnif yaptıklarını anlıyorum Ama neye göre böyle bir tasnif yaptıklarını anlamak güç. Çünkü Hem 12 Eylülcü, hem Özalcı, hem Demirelci, hem Çillerci, hem Erbakancı, hem Yılmazcı, hem 28 Şubatçı, hem Erdoğancı olan gazeteciler var. Bunlar hangi kategoriye giriyor? Şarap içenler fişlenmiş mesela Rakı içenler ne olacak? Şarap sorunsa eğer Hem tarikatçı olup, hem de Ramazana denk gelen happy birthday partisinde şarap içen gazeteci var Bunun AKP lehine yazdıkları caiz midir? Yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimleri ve genel seçimler öncesinde Kürt-İslamcı Tayyip iktidarının medyaya yönelik bu balans ayarı bakalım önümüzdeki günlerde ortaya çıkacak tartışmalara nasıl yansıyacak ... http://www.turksolu.org/131/isbecer131.htm *** Kanal 7: Siyonizmin cesur sesi Gündem
Gazetede çok küçük bir haber bile pek çok ipucu verebilir. 13 Mart tarihli Milliyette sayfanın en dibinde ufacık bir haber: Kanal 7de bomba paniği Haberden Kanal 7ye bomba ihbarı yapıldığı, ihbarın panik yarattığı ancak sonunda asılsız çıktığını öğreniyoruz; ama küçük bir detayda yanlışlıkla habere girmiş. Haberde ihbarın yapıldığı saatte Kanal 7yi İsrail Başkonsolosu Amihainin ziyaret ettiğini ve ihbarın belki de bu yüzden yapılmış olabileceği belirtiliyor. İsrailin Başkonsolosu Amihainin Kanal 7ye düzenlediği teşekkür ve nezaket ziyareti aklımıza Erbakanın Kanal 7 için para toplarken yıllar önce söylediklerini getirdi: Bu televizyon verdiğimiz cihat mücadelesinde tanktan bile daha önemlidir. Demek ki Kanal 7 ve gericilerin verdiği kutsal şeriat kavgası, Siyonistlerin Yahudi şeriatı içinmiş. Amerikan Musevi Konseyi Tayyip Erdoğana Musevi Cesaret Ödülü verirse, İsrail Başkonsolosu da tabii ki Kanal 7yi ziyaret edebilir. Belki de gelecek yayın döneminin programını belirliyorlardır. Gecenin bir saatinden sonra AKP propagandası ve Tayyip Erdoğan yalakalığını bırakan Kanal 7, Kuran yayınına geçiyor. Kimbilir belki yakında Kuran yayını yerini Tevrat yayınına bırakır. *** http://www.turksolu.org/131/gundem131.htm
|
Fethullahçı Tezgâh...Yazan: Hikmet ÇETİNKAYA Nisan 19,2007
Oyunun ilk bölümü sahneye konuldu, ama hiç izleyici toplamadı... Adı "büyük" olan medya, sahte günlüklere balıklama atladı önce... Dönekler hemen kalemlerine sarıldı, dört koldan yaylım ateşine başladı. Eski Genelkurmay Başkanı Özkök Paşa, İzmir Narlıdere'den Anadolu Ajansı 'nı evinde ağırladı... Kafalar karışmıştı... 2004 kışında ya da 2004 yazında dört general darbe mi yapacaktı? Olup bitenleri 10 yıldır ABD'de FBI korumasında ve CIA şemsiyesi altında yaşayan Fethullah Gülen çok yakından izliyordu... Dedi ki: "Hilmi Özkök Paşa, albaylığa terfi ettiğinde biz çok şaşırmıştık..." Nokta dergisi Fethullahçıların eline geçmişti. Paraları boldu. Kendilerini hâlâ "solcu" sayan üç-beş döneği kadrolarına alıp hedef belirlemişlerdi: "Cumhurbaşkanlığı seçimleri sürecinde Türk Silahlı Kuvvetleri'ni yıpratmak..." Okurlar merak ediyor, Nokta dergisinin üst düzey yöneticisini!.. Söyleyeyim: Genel Koordinatör Haluk Görgün (Samanyolu TV'nin eski Ankara temsilcisi). Nokta dergisine Fethullahçılar, iki bin sayfalık bir dosya ve slaytlar gönderiyor... İki bin sayfalık dosyada neler var? Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Özden Örnek 'in günlüğü... Örnek'in günlüğü Heybeliada Deniz Lisesi'ne girdiği 1950 yılından başlıyor ve emekliliğine dek sürüyor... Günlük, Nokta dergisinde yayımlandı. Aynı gün Özden Örnek bir açıklama yaptı: "Ben yaşamım boyunca hiç günlük tutmadım." *** Nokta dergisinin yayımladığı günlükler sahteydi... Şimdi soruyorum: Emekli Oramiral Özden Örnek 1950 yılından başlayıp emekli olana dek (26 Ağustos 2005'te emekli oldu) tuttuğu günlükleri bilgisayara mı yazdı? Yüz sayfa değil, iki yüz sayfa değil, tam iki bin sayfa... Defterleri evinden çalınıp bilgisayara mı yazıldı? Medya bu olayın üzerine gitmedi; bunu Fethullahçıların bir tezgâhı olduğunu ne yazık ki vurgulamadı, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt basın toplantısında "bir tarikat üzerine" vurgu yaptı... İki bin sayfa kolay kolay yazılmaz. Biliyorsunuz yıllar önce " Hitler 'in günlüğü" ortaya çıkmıştı. 1930 'lu, 1940 'lı yılların kâğıtlarına sahte "Hitler'in Günlüğü" yazılmıştı. Üstelik Hitler'in el yazısı taklit edilerek. Amaç, para kazanmaktı. Emekli Oramiral Özden Örnek'in iki bin sayfalık günlüğünü yazan, "din baronu" nun müritleriydi. Müritler, Türkiye Cumhuriyeti devletinin istihbarat birimlerinde, ABD'deki üniversitelerde görevliydiler. Sahtekârlığın boyutu bir kişiyle sınırlı değil, bir örgüt işiydi ve ekip çalışmasıyla yapılmıştı. Bazıları bu olayı, AKP iktidarıyla bağlarını "cemaatçi ilişki" diyerek "Fethullahçılar" ı aklamaya çalışıyorlar. İşin içimi acıtan yanı, bu sahte günlüklere DİSK gibi bir sendikanın yöneticilerinin de inanıp 14 Nisan'da Ankara'da Tandoğan Alanı'ndaki "Cumhuriyet Mitingi" ne katılmamasıydı... DİSK dün bir bildiri yayımladı. Bildiride "Kimse cin olmadan adam çarpmaya çalışmamalıdır, önce herkes haddini bilmelidir" deniliyor... Bildiriyi sanki Başbakan Recep Tayyip Erdoğan kaleme almış. Biçem, sanki Erdoğan'ın Mersin'deki üreticiye "Ananı da al git" demesi gibiydi. Bakın ne deniyor DİSK'in açıklamasında: "... Düzenleyiciler arasında bizim tasvip edemeyeceğimiz bazı kişi ve kurum adlarının geçmesi nedeniyle , yetkili kurumlarda tartışarak mitinge kurumsal kimliğimizle katılmama kararı aldık." *** DİSK'in adını vermediği kurum, bence Atatürkçü Düşünce Derneği ve derneğin genel başkanı emekli Orgeneral Şener Eruygur !.. Çünkü Eruygur Paşa, "sahte günlük" te darbe hazırlığında olan dört generalden biriydi. TBMM Başkanı Bülent Arınç da 14 Nisan mitingi için "Darbecilerin peşinden gitmeyin" demişti. Bu kadarı da olmaz ve DİSK'e böyle bir biçem ve davranış yakışmaz! DİSK , Fethullahçıların oyununa gelmez. Ama geldi işte!.. DİSK yöneticileri hiç konuşmasalar daha iyi!.. Genelkurmay Başkanlığı'nın önünde sivil kişinin sarı zarflar içinde sahte belge dağıtması, komutanların cep telefonlarına Fethullahçıların on binlerce mesaj atmaları örgütlü bir eylemdir, bunu görmemek ise ahmaklık!.. İki bin sayfalık sahte günlük... Türk-İş'in Fethullahçıların oyununa gelmesini anlıyorum da DİSK'in bu oyuna nasıl geldiğini , inanın hiç anlayamıyorum... Yazıma noktayı koymuştum, telefonum çaldı. Arayan, kahpece katledilen Kemal Türkler 'in damadı Oğuz Soydan 'dı... Aynen şöyle dedi: "DİSK'le ilgili yazılarınızı okudum. Eleştirilerinizde haklısınız. Eşim Nilgün ve ben teşekkür ediyoruz, Türkler ailesi adına. Kemal Türkler'in gerçekten, DİSK'in bu tavrı karşısında mezarda kemikleri sızlıyordur."
|
|
Ayetullah Fethullah
Can Ataklı 01.04.2007
Askeri gerçekten zor durumda bırakan iki olayı üst üste
yaşadık. http://www7.gazetevatan.com/root.vatan?exec=yazardetay&Newsid=114669&Categoryid=4&wid=142 |
|
.Türk Ordusuna Çuvalı Bu Kez Amerkancı Fethullahçılar mı Geçirmek İstiyor? Milli Çözüm Dergisi Erdoğan PİŞKİN
Amaçlar: 1- Stratejik amaç, iç savunmayı tahrip edip yıpratmak. 2- Kısa vadeli hedef: Tayip Erdoğan'ı kurtarmak. 3- Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ın önünü kapatmak. "Özel' hücreler, Türkiye'ye karşı", "Yedi ayda beşinci çete" "11 derin hücre daha" şeklinde Yeni Şafak, Zaman ve Akşam gazetelerinin manşetleri, halkı avutup aldatıyor. Başında Fethullah sicilli İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek'in bulunduğu Emniyet'teki kadrosuyla, MİT İstanbul Bölgesi'ndeki ekibin "ulusalcı komplo" imalatında başarısız olmasının ardından, Tayyip Erdoğan'ı kurtarma hamlesine giriştiler. Ancak bu olayın sadece küçük bir parçası. Hem yukarıdaki gazetelerin manşetlerine yansıyan vurgular, hem de yazıların içeriği dikkatle incelendiğinde hedefin daha büyük olduğu anlaşılıyor. Haberlere bakılırsa, içinde iki Özel Kuvvetler Komutanlığı mensubunun bulunduğu "Atabeyler örgütünün" evinde "Tayyip Erdoğan'ın evinin krokisi çıkmış"mış, "Cüneyd Zapsu'nun ve Abdülkadir Aksu'nun oğluna yönelik eylem planı hazırlığı yapılmaktaymış...mış!. Rumsfeld'in "Çuval Tehdidi"nden Stratejik Atak Peki, bu "çete" nasıl çökertilmiş? Bu kadar "gizli" hazırlıklar içinde olan örgüt bir e-postayla ortaya çıkmış!? Üstelik iddiaya göre, Genelkurmay'dan aradığını söyleyen bir kişi gazetelere konuyla ilgili bilgiyi, Genelkurmay'ın kapısında bir zarf içinde iletmiş. Peki son üç-dört ay içinde "sauna çetesi", banka soygunu gibi olaylarla Özel Kuvvetler Komutanlığı (ÖKK) mensupları arasında bir bağlantının kurulması tesadüf mü? Son bir yıl içinde belli aralıklarla ÖKK mensuplarının "çete, soygun, vb" olaylarla bağlantılı gösterilmesi akıllara 2005 yılı başında ortaya atılan ÖKK "inşaat yolsuzluğu" masalını getiriyor. Akşam gazetesi, "Atabeyler'de Irak bağlantısı"na atıf yapıyor. ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, 14 Temmuz 2003'te Tayyip Erdoğan'a gönderdiği mektupta, "Türk Ordu mensuplarının sizin iradeniz dışında Irak'ta faaliyetlerde bulunduğunu biliyoruz" demişti. 6 Ocak 2005'te NATO Başkomutanı Org. Jones, 11 Ocak'ta ABD Merkez Kuvvetler Komutanı Org. Abizaid Ankara'ya geldi. Her iki Amerikalı komutanın gündeminde, "TSK'nın çeşitli kademelerinin iknası" vardı. Aydınlık'a güvenilir kaynaklardan ulaşan bilgiye göre, ABD, "Türk Silahlı Kuvvetlerindeki bazı elemanların kontrol dışı çalışabilecekleri ve bununla ilgili sağlıklı bilgi alamadıkları" yönünde endişelerini Genelkurmay ve Hükümet yetkililerine iletmişti. Tablonun Anlamı İşte bütün bu tablo, olayın gerçek amacını ortaya çıkarıyor. ABD, Türk Ordusu'na karşı cepheden saldırı taktiğine girişti. Türk Ordusu'nu içten bölme faaliyetinde başarısız olunca, bu kez cepheden saldırıya geçtiler. Amerika için en büyük tehdit olan, hem Kuzey Irak'taki operasyon gücü, hem de iç yıkıcılık ve bölücülüğe karşı Türk Ordusunun en vurucu gücüne karşı saldırıyı yoğunlaştırdı. Türk Ordusunda "göz bebeği kurum" olarak nitelenen ÖKK'nin hedefe konmasının nedeni işte bu Amerika, Türkiye'nin iç savunma mekanizmasını yok etme saldırısıyla Orduyu "dize getirmeye" çalışıyor. Bunun için daha önce devşirdiği bazı unsurları devreye sokarak operasyonlar yapıyor. Amerikan derin devleti, Türkiye'nin savunma mekanizmalarını tahrip etmeye çalışıyor. Zaman Yazarı Tamer Korkmaz, Paşalardan Niye Korkuyor? "Alttan-Üstten 12 Eylül tablosunun "dayanılmaz ressamı" Evren Paşa diyor ki: "Ordu içinde darbe yanlısı genç subaylar olabilir... Yeniçeriler, zamanında çok padişah devirmiş... O nedenle darbeci subayların Ordu'dan atılması gerektiğini savunuyorum!" Evren'in bunca olup bitenden sonra artık nedamet getirdiğini; nihayetinde demokratların safına geçtiğini falan sanıyorsanız fena halde yanılıyorsunuz! Evren, 1960 darbesinin "alttan" geldiğini hatırlatıyor: O yüzden, Genç Subaylar'a dikkat çekiyor... Türkçesi: "Memlekette darbe yapılacaksa bu darbeyi genç subaylar değil, paşa paşa üst düzey komutanlar yapar" demek istiyor... Kenan Paşa'nın yağlıboya darbesi alttan değil, üsttendi! Evren'in 1976'da Ege Ordu Komutanlığı'na getirildiği dönemde de Ordu'da darbe yapmak isteyen 'Genç Subaylar' vardı... Ancak bunlar kendi başlarına hareket etmiyorlardı... Liderleri, Kara Kuvvetleri Komutanı Namık Kemal Ersun'du... (Ersun; 1963'teki başarısız darbe girişiminin faturasını hayatıyla ödeyen Talat Aydemir'in ardından Kara Harp Okulu Komutanlığı'na getirilmişti.) 1977 yılı, 12 Eylül öncesindeki en önemli kilometre taşıdır: Yüksek Askeri Şûra'ya iki ay kala 1 Haziran'da Namık Kemal Ersun emekliye sevk edilmişti! Ersun'un ekibinden 850 civarında genç subay da o operasyonda Ordu'dan atıldılar... Şayet böyle bir hadise olmasaydı, Türkiye Kenan Evren diye bir darbe ressamını hiç tanımayacaktı! Önce Ersun, sonra da üç general hepi topu üç ay içinde elenmiş ve Evren'e Kara Kuvvetleri Komutanlığı yolu açılmıştı. Ardından da, Genelkurmay Başkanlığı koltuğu ve nihayet 'darbe liderliği' apoleti gelivermişti... Ezcümle, Evren'i Evren yapan gelişme Haziran 1977'de Genç Subaylar'ın Ordu'dan atılmasıdır: Kenan Paşa'nın günümüzde "Darbe yanlısı gençler behemehal Ordu'dan atılmalıdır" demesi, bundan... Bilinçaltı konuşuyor! Ersun ve arkadaşları tasfiye edildiğinde, Genelkurmay Başkanı Org. Semih Sancar "TSK macera peşinde koşanlara asla iltifat etmeyecektir." diyordu... "ÜGD İkinci Başkanı Abdullah Çatlı!" ile röportaj yapan Washington Post gazetesi ise "Seçimin hemen öncesinde 'ihtilal girişiminde bulunan' Ersun ve arkadaşlarının Ordu'dan atıldığını, tasfiye edilen kadronun Türkeş'e yakın grup olduğunu" yazıyordu! Ersun ve ekibinin tasfiye edilmesinde Çatlı'nın önemli rolü vardı... ABD-NATO, Ersun Cuntası'nın elimine edilmesinden memnundu. "12 Eylül 1980"in güzergâhı "temiz"lenmişti..." Aynı gün Zaman'ın diğer yazarı Şahin Alpay da New York Times'in "Türkiye'de Darbe Tehlikesi"ne dikkat çekiyor! New York Times'ın 30 Mayıs tarihinde yayımladığı "A Violent Detour in Turkey/Türkiye'de şiddetli bir dönüş" başlıklı başyazı, yalnızca Türkiye'yi değil, dünya politikasını izleyenler için de çok dikkate değerdi. ABD'nin önde gelen gazetesi bu başyazısında iki konudaki kuşkularını dile getiriyordu. Birincisi Türkiye ile ilgiliydi. NYT, "Türkiye Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, geçen hafta Türkiye'de yaşanan şiddet olaylarının 'eski günler'e, askeri darbe ve askeri yönetim günlerine dönüşün habercisi olmadığını söyledi. Umarız, haklıdır..." demekle yetinmiyor, tekrar soruyordu: "Cenazeden sonra saldırının arkasındaki saik gittikçe daha büyük bir karanlığa büründü ve gerçeğin ortaya çıkması zaman alacak. Fakat temel soru şu: Eski kötü günler geri mi geliyor?" Yani NYT, Avrupa Konseyi, NATO, OECD, AGİT üyesi ve AB ile üyelik müzakerelerine başlayan Türkiye'de bir askerî müdahale hazırlanıyor olabileceğinden kuşku duyduğunu açıkça ifade ediyordu. NYT gazetesi ABD yönetiminin Türkiye'de "eski kötü günlere dönüş" olasılığı karşısında nasıl bir tutum takınacağı konusunda da kuşkulu olmalıydı ki, başyazıda aynen şu çağrıyı yapıyordu: "Washington, Türk generalleriyle uzun bir geçmişi olan bağlarından yararlanarak onlara askerlerin siyasete karışmalarına sıfır tolerans göstereceğini iletmek suretiyle Türk demokrasisinin güçlenmesine yardımcı olabilir." Yani NYT, "özgürlük ve demokrasiyi dünyaya yayma" iddiasında olan Bush yönetiminin, Türkiye'de askerî bir müdahaleye ses çıkarmayabileceği ihtimaline karşı Washington'u uyarma ihtiyacını duyuyordu. Şu gerekçeyle: "Türkiye İran, Irak ve Suriye'nin komşusu, İsrail'in müttefiki, NATO üyesi ve AB üyeliğine adaydır. Dünya onun daha az demokratik olmasını göze alamaz." NYT böylelikle Bush yönetiminin kendi ülkesindeki inandırıcılığının ne derecede olduğu hakkında da iyi bir fikir veriyordu. Bu bağlamda aynı ölçüde dikkate değer olan, 12 Eylül askerî darbesinden sonra cumhurbaşkanı seçilen emekli Orgeneral Kenan Evren'in, geçen hafta Akşam Gazetesi'ne verdiği beyanattı (1 Haziran). Evren, beyanatında, özetle, 1960 askerî darbesinin genç subaylar tarafından örgütlendiğini, 1980'de ordunun yönetime el koymasında genç subaylardan gelen baskıların rolü olduğunu anlattıktan sonra, "Genç subaylar arasında bunu (askerî darbe) teşvik edenleri yakalayıp ordudan atmak lazım." diyordu. (Evren, unutmuş olabilir; ama 1971 askerî müdahalesi de 1960'takine benzer bir cunta girişimini önlemek amacıyla yapılmıştı.)" diyor. *** http://www.millicozum.com/index.php?option=com_content&task=view&id=140&Itemid=32 |
|
AKP'NİN ARSIZLIĞI İSLAMCI ENTELLERİN DUYARSIZLIĞI Milli Çözüm Dergisi Kazım GÜLFİDAN
Ordu'ya Darbe Tezgâhı Kuruluyordu Erdoğan'ın veya bir başka BOP'a eşbaşkan adayının Cumhurbaşkanı olması için yoğun bir SüperNATO faaliyeti yürütülüyordu. Silah üzerine edilen yeminler emekli ve muazzaf askerlere gönderilen, altında emekli subayların adının bulunduğu düzmece mektuplar, irticai basında darbe yaygarası koparılıyordu... Asıl olay, Ordu'nun darbe yapması değil, Ordu'ya darbe girişimi başlatılıyordu.
Yine Fetullahçı Polis Bağlantısı Genelkurmay bilgisayarına giren hırsızları bulunuyordu: Andıç'ı ABD'den servis eden ekiple bağlantılı kritik bir isme ulaşıldı: Utah Üniversitesi Ortadoğu Çalışmaları Merkezi'nden Emre Uslu. Uslu, Polis Akademisi Güvenlik Bilimleri Fakültesi Dekan Yardımcısı Önder Aytaç'ın yakın arkadaşıydı. İkisinin birlikte kaleme aldığı ve 2007 Mart başında piyasaya çıkan kitabın adı, "Egemenliğin Gizli Ortağı Asker ve Medyadan Demokrasiye Teskere". Kitabın alt başlığı da şöyle: "Org. Yaşar Büyükanıt'ın tarihi konuşmasındaki şifrelerle Türkiye'nin yarını". Nokta dergisine servis edilen basındaki akreditasyonla ilgili andıçın nasıl çalındığı konusunda önemli bilgilere ulaşılmıştı. 30 Mart'ta gazetecilere bilgi veren Genel Kurmay Askeri Başsavcısı Albay Saim Öztürk, 12 Ekim 2006'da Genelkurmay'ın bilgisayarlarından çalındığını ve ABD'de bir adrese postalandığını açıklamıştı. Öztürk, raporun yurtdışı bağlantısının Amerika Birleşik Devletleri olduğu yönünde tespitler olduğunu vurgulamıştı. Genelkurmay Başkanlığı'na ait basın yayın organlarıyla ilgili andıçın sızdırılması üzerine başlatılan çalışmaların ucu, ABD'nin Utah eyaletinde faaliyet gösteren gruba dayanmıştı. Servis sağlayıcı Bluehost şirketinde hesap açtıran kişinin de bir Türk olduğu saptandı. Emekli Oramiral Özden Örnek'e ait olduğu öne sürülen günlüğün yayınlandığı ve Türk Silahlı Kuvvetlerini Yıpratmak amacıyla kurulan ve internette "Kuvayi Milliye", "Milli Güçler" gibi adlarla faaliyet yürüten provakasyon sitelerinin servis sağlayıcısı da Utah merkezli bir firmaydı. Yapılan araştırmada sitelerin yayınlanması için Bluehost Şirketinde hesap açtıran ismin Türk vatandaşı olduğu ortaya çıktı. Bu grubun, aralarında Genelkurmay'da görevli bazı subaylarında bulunduğu bazı kişilerin özel bilgisayarlarına ait şifreleri kırdıkları anlaşıldı. Öte yandan bu grupla ilişkili bir başka dikkat çekici bağlantı daha saptandı. Salt Lake City kentinde yaşayan ve Kukla Devletin Lideri Mesut Barzani ile bağlantılı olduğu bilinen bazı kişilerinde, TSK'yı yıpratmak amacıyla faaliyetlerini buradan gösterdiği bilgisine ulaşıldı. Yapılan araştırma sonucunda Utah'ta bulunan grubun, Fetullah cemaatiyle bağlantılı olduğu, ancak etnik temelli ayrı bir klik olarak hareket ettikleri belirlendi. Grubun, bazı Amerikalıların da teknik destek ve yardımıyla TSK'nın bilgisayar sitesine girerek Genelkurmaya ait bilgi ve belgelere ulaştığı saptandı. Çalınan andıçın gönderildiği saptanan adresle, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Özden Örnek'e ait olduğu ileri sürülen günlüğün "çıkış adresi" aynı. Günlüğü yayımlanan "Denizcilersitesi.com" adlı internet sitesi 2 Ekim 2006'da Utah'ın Orem kentinde Bluehost adlı şirketten satın alındı. Andıçın Genelkurmaydaki bilgisayardan çalınma tarihide 12 Ekim 2006. Fetullahçı Ekibin Beyin Takımı CIA'nın Emrinde Çalışıoyordu: Yine yapılan araştırmada andıçı ABD'den servis eden ekiple bağlantılı kritik bir isme ulaşıldı: Utah üniversitesi Ortadoğu Çalışmaları Merkezinden Emre Uslu. Uslu, Polis Akedemisi Güvenlik Bilimleri Fakültesi Dekan Yardımcısı Önder Aytaç'ın yakın arkadaşı. Uslu'nun, Yeşil'le ilgili mastır tezi, Hizbullah'la ilgili de bir İngilizce makalesi bulunuyor. Yoğunlaşma alanı Kürt Sorunu. Önder Aytaç ve Emre Uslu birlikte İlnur Çevik'in New Anatolian gazetesinde köşe yazarlığı yapıyordu. Ayrıca ikisinin birlikte kaleme ve 2007 Mart başında piyasaya çıkan bir kitap var ki aslında kimliklerini net bir şekilde açığa çıkarıyordu. Kitabın adı "Egemenliği Gizli Ortağı Asker ve Medyadan Demokrasiye Tezkere". Kitabın alt başlığıda şöyle: "Org. Yaşar Büyükanıt'ın tarihi konuşmasındaki şifrelerle Türkiye'nin yarını". Uslu'nun "abisi" Önder Aytaç, bir "psikolojik savaş" uzmanı. Kamuoyunu yönlendirme görevi onundu. "Sauna"dan "Küre"ye, Danıştay'dan "Atabeyler"e kadar Emniyetin bütün operasyonlarında medyaya haber servisi yada başka deyişle "psikolojik harekat" Önder Aytaç ve ekibi tarafından yapılıyordu. Emre Uslu, ABD'den Abdulkadir Aksu ve Ömer Çelik'e düzenli rapor yazıyordu. Fehmi Koru bu işleri yapan adam olarak Hakan Yavuz'u yazdı. Bir süre öncesinde Fetullah Ekibiyle arasında sorun çıkan Yavuz'un yakın çevresine "Kendi adamlarını korumak için beni ortaya atıyorlar" dediği belirtiliyordu. Utah'da ayrıca ordudan atılma bir Fetullahçı Binbaşının rolüne dikkat çekiliyor. Utah'ın Fetullahçı örgütlenmede bir yoğunlaşma yeri olduğu artık biliniyordu. ...
|
|
AKP SORUNU VE TAYYİP BEYİN SONU! Mili Cozum Dergisi Mehmet DENİZ
*** AKP, RTE ve Onun arkasındaki "Artık Bilinen" Güçler 1-Şemdinli'de TSK'yı karalamak ve halkla karşı karşıya getirmek istemişler, bu sebeple ordu mensuplarını orduyu sabotajcı, suikastçı.,. Zalim görüntüsü ile özleştirip terörü meşrulaştırmaya çalışmışlardır. 2-Danıştay 2. Daire'ye başörtüsü konusundaki kararından ötürü sindirme ve korkutma yöntemi kullanarak saldırı düzenlenmiştir. Böylece başörtüsü kararı cezalandırılmıştır. 3-RTE, AKP'nin ve AKP'li bir Anakent Belediye Başkanı'nın desteklediği emekli bir Albay Mit müsteşarı yapılmak istenmiş bu sebeple bir grup oluşturulmuş bizzat RTE'nin yerine oynanan Anakent Belediye Başkanının mali destekçisi izlenimini veren bir grup yakalanmış oluşum maalesef kasıtlı bir şekilde TSK'ya mal edilmeye çalışılarak AKP'nin iç hesaplaşması örtülmek istenmiştir. 4-Atabeyler Gerilla Grubu Baskını, işe AKP'nin yıpranmış inandırıcılığını yitirmiş ve artık siyasi ömrünün bittiğini anlaşılmış başbakanı ve onun kara kutusu Zapsu'yu M. Ali Erbil üzerinden kurtarmayı amaçlamıştır. Ayrıca Şemdinli ve Danıştay'da meydana gelen olaylarda tek devlet ve tek millet yapısını muhafaza kararlılığını, Laik ve Demokratik Cumhuriyeti İngiliz güdümlü hilafet devletine dönüştürmeme azmini ortaya koyan Türk Silahlı Kuvvetlerini sindirme ve yıpratma da asıl hedef olarak belirlenmiştir. Emniyet Genel Müdürlüğü, İktidar Partisinin Kolluk Gücü Haline mi Getiriliyor? Koltuk hırsına kendilerini adayan iktidarın hırsına yetişmek istercesine yenik düşen birkaç yetkilisinin talimatı ile hareket eden Emniyet Genel Müdürlüğü ve Türk Polis teşkilatına böyle giderse Türk Milletini değil "AKP'nin polisi" diyebiliriz. AKP'nin muhalifi isimlere karşı yürütülen araştırmalar. Emniyet istihbarat ve Polis Teşkilatını yıpratacak hale gelmiştir. Başbakan'ın İsparta İl Kongresi'nde EGM'nin AKP'nin muhallilerine karşı yürüttüğü araştırmaları kastederek "Zamanı geldiğinde biz de konuşacağız, şimdi sabrediyorsak bir sebebi var" şeklindeki tehdidi iktidarın ve Başbakan'ın EGM'yi adeta bireysel güvenlik örgütü gibi kullanma güdüsünü yansıtıyordu. Anka Kuşu Hareketi olarak öncelikli olarak Başbakan RTE, elinizdeki kartlarımız açmanızı sabırla bekliyoruz. İçinde çamaşırlarımız olan bir küçük çantamız hazır, umarız söyledikleriniz altında kalmazsınız. Türk polis teşkilatının şerefli mensupları sinesinde çıktığınız Türk Milletine olan yükümlülük ve sorumluluklarınızı birkaç makam sevdalısı için unutarak, EGM'ni AKP'nin Başbakan'ın danışmanlarını belediye başkanlarının, Milletvekillerini özel örgütüne dönüştürülmesine önce siz karşı çıkmalısınız. EGM'nin bazı birimlerini ve üst düzey yöneticilerinin TSK'ya AKP'nin muhaliflerine karşı faaliyet içinde olması kabul edilemez. Atasözlerimizi hatırlayınız. EGM, AKP'nin Talimatları ve Başbakanın İsteği Üzerine TSK'ya Savaş Açamaz! Şemdinlideki provakasyon ihanet Danıştay katliamı, son olarak Atabey Provakasyonu ile EGM ve TSK'nın gücünü ve itibarını AKP adına AKP'nin dış destekçileri adına sıfırlama kullanılmaya çalışılıyor. EGM TSK'nın düşmanı, TSK'da EGM'nin düşmanı haline sokulamaz! TSK'nın artık dış güdümlü bir iktidar olduğu belgelenen AKP iktidarının karşısında yıpratılmasına alet olmak İngiliz, ABD, Fransız ve İsrail gibi devletler adına Türk Vatanı'na saldırmakla eş anlamlıdır. TSK'ya açılan savaş Türkiye'ye ve Türk Milletine açılmış bir savaştır. Küresel oyunun karşısında durabilecek milletinin sinesinden çıkmış Türk Ordusunu oyunun parçası haline getirmek isteyen koltuk sevdalılarının hırsına, Türk Polis Teşkilatı alet edilemez. EGM'nin dış milliyetçi tarikatçılığı ve bölgesel milliyetçiliği tetikleyen, geliştiren, besleyen bir mihrak haline gelen AKP ile ilgili elinde biriken dosyaları yargıya teslim etme zaman gelmiştir. Başbakan R.T. Erdoğan Yunan Gizli Servisi'nin Elemanı Gibi Davranamaz!.. AKP iktidarının ve arkasındaki dış güçlerin içeride TSK'yi yıpratma ve sindirme, provoke etme gözden düşürme etkinliklerine denk düşen bir dış gelişmede Türkiye ile Yunanistan arasında yaşanan ve bir süredir devam eden gerginliktir. Türkiye-Yunanistan gerginliği de TSK'yı dışarıdan yıpratma ve saldırgan gösterme, içeride ise gözden düşürmeyi amaçlamaktadır. TSK'ya karşı hem içeride hem de Yunanistan aracılığı ile dışarıda yürütülen faaliyetlerin odak noktasında AKP iktidarı, yaşananlara, seyirci kalan her fırsatta Türk Ordusu'nu hedef gösteren, Başbakan, Dış işleri Bakanı, İç İşleri Bakanı ve maalesef Meclis Başkanı Arınç bulunmaktadır. Görüldüğü üzere soru ve sorun çok. Burada en kötü ihtimallerden birisi EGM'nin başka ülkenin gizli servis elemanı ya da gizli servisince kullanılma ihtimali olduğu iddia edilen siyasi seçkinlerin bireysel örgütü haline gelerek Türk Devleti'nin kontrolünden çıkması durumudur. Adı konulmamış bir asimetrik savaş yaşıyoruz. Bu savaşta bizi yönetenlerin bir kısmının düşmanın adamı olma ya da onlar tarafından kullanılma iddiası var. Tüm yaşananları akıl süzgecinden geçirdiğinizde duygularının ve hırsının kölesi olmayanlar "bu ihtimalde yüksekliği" görüyor. Hepimiz, hepimizin varlığını hedef alan son gelişmeler ve gerginlikler için Başbakan'dan açıklama bekliyoruz!. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin Başbakanlık koltuğuna oturarak ulaşılabilecek en şerefli makama gelmiş Başbakan'a Türk Devleti'nin ve Türk Milleti'nin her şeye vakıf olduğunu, elindekilerin onlarca kere sağlamasını yaptığını hatırlatarak son kez soruyoruz.
Türk Milleti'ni gerilime taşıyan demeçlerinizi sonuçlarının Türkiye'den ziyade başka devletlerin işine yaraması nedeniyle soruyoruz. Bir başka ülkenin gizli servisi veya çalışanları ile İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminden itibaren birlikte misiniz? Türk Ordusu'nu yıpratma çalışmalarına çanak tutan bazı EGM mensuplarının yetkilerini aşmalarına ses çıkarmayarak "Türk Polis Teşkilatını AKP'nin bir kolu haline getirmekle ısrarlı mısınız?" Size bağlı çalışan bir özel örgüt var mıdır? Soruyoruz ve uyarıyoruz.! Son gelişmeden gerginliklerin ve hükümet icraatlarının bilgi altyapısı oluştuğunda, başta Başbakan Erdoğan olmak üzere; bazı bakanlar, bazı milletvekilleri ve bazı üst düzey bürokratlar, yabancı bir ülkenin gizli servisine çalıştıkları iddiasıyla ya da cürmü meşhut ile gözaltına alınıp tutuklanabilir. Bizden hatırlatması"
http://www.millicozum.com/content/view/696/32/ |
Gündem değiştirme senaryoları
10.03.2007
Türkiye sırat köprüsünden geçerken, İmralı katilinin kılı-tüyü ve asıl sorunları unutturmak için uyduruk haberlerle uğraşılıyor.
TERÖR ve Kürdistan hayalleri artarken, zam sağanağı sürerken, Türk halkı sorunlarına çare ararken yöneticiler ve basın bunlarla değil, gündem değiştirip, göz boyama yollarını seçiyor. Türkiye şimdi de, basına sızdırılan Genelkurmay'ın sakıncalı ve sakıncasız gazeteciler listesini konuşuyor. Hükümettten ise bir ses yok. Ancak Cumhurbaşkanlığı seçimi yaklaşırken bu gibi haberlerin basına sızdırılacağına da kesin gözü ile bakılıyor. GENELKURMAY, köstebeki ararken, askerin asıl "dikkat çekici" bulduğu mesele "İslami basın" olarak tanımlanan gazete ve gazetecilerle ilgili bölümün basına sızdırılmamış veya "yayınlanmamış" olması. Bu da yeni bir komplonun işareti olarak görülüyor. Genelkurmay, bu durumu kritik bir siyasi süreç öncesi, Genelkurmay'ın hedef haline getirilip gazetelerle Genelkurmay arasında bir "gerilim" başlatılması girişimi olarak görüyor. İslami basın neden yok Listenin Nokta dergisi gibi hiçbir gruba bağlı olmayan, bağımsız, İslamcı veya ulusal kimliği ön plana çıkmayan bir dergiyle kamuoyuna duyurulması da Genelkurmay'ın incelediği bir başka nokta. Fakat Genelkurmay'ın asıl "dikkat çekici" bulduğu mesele "İslami basın" olarak tanımlanan gazete ve gazetecilerle ilgili bölümün sızdırılmamış veya "yayınlanmamış" olması. Çünkü Genelkurmay'ın "andıç" adı altında yaptığı değerlendirmeler arasında "İslamcı" olarak nitelenen basınla ilgili bölümler de var. Üstelik buradaki değerlendirmelerin çok daha detaylı ve yer yer çok daha sert olduğu söyleniyor. Fakat bu bölüm ortalıkta yok. Bu da yeni bir komplonun işareti olarak görülüyor. Genelkurmay, bu durumu kritik bir siyasi süreç öncesi, Genelkurmay'ın hedef haline getirilmesi ve liberal gazetelerle Genelkurmay arasında bir "gerilim" başlatılması girişimi olarak görüyor. Genelkurmay'dan rapor soruşturması Öte yandan Genelkurmay Başkanlığı, "Basın Yayın Organları Hakkında Değerlendirme Raporu"nun basına sızdırılmasıyla ilgili adli soruşturma başlattı. Genelkurmay Başkanlığı'nın internet sitesinde yer alan açıklamada, "8 Mart 2007 günü Genelkurmay Başkanlığı'nın basın yayın organları hakkında değerlendirme raporu hazırladığı şeklindeki haberlere medyada yer verilmiştir. Konu ile ilgili adli soruşturma başlatılmıştır" denildi. Rapor ayrıca, Genelkurmay Başkanlığı'nın akreditasyon uygulaması konusunda da öneriler içeriyor. Ekim 2006 tarihli rapor, "Andıç" başlığıyla sunulmuştu. Açıklamada adli soruşturmaya ilişkin başka ayrıntı verilmedi. Bu soruşturmanın sözkonusu çalışmanın dışarı sızdırılmasıyla ilgili kurum içi bir soruşturma olduğu belirtiliyor.
*** Neler oluyor?Orhan Karataş 10.03.2007
Şerefli Türk basını 2 gündür büyük bir telaş içinde. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin kendi iç bünyesinde yaptığı bir çalışmanın, sızdırılmasının yankıları birinci sayfaları işgal ediyor. Birden bire demokrat kesildiler. Birden bire "asker aşkıyla" yanmaya başladılar. Akıl verenler, yol gösterenler, göz yaşı dökenler, teneke çalanlar, ne ararsanız var. Bir gariplik var Türkiye bütün meselelerini, bütün sıkıntılarını, gerçek gündemini unuttu. Estirilen havaya bakarsanız, Türkiye'nin en önemli hatta tek meselesi askerin basınla ilgili tespitleri. Neresinden bakarsanız bakın bu işte bir gariplik var. Herşeyden önce, Silahı Kuvvetlerin kendi iç bünyesinde böyle bir çalışma yapması, tamamen kendi taktirleridir. Bazı gazetelere, bazı gazetecilere ambargo koymak bu çalışmayla birlikte ortaya çıkmıyor. Zaten var olan bir durum. Ancak, bu çalışmanın basına sızdırılmış olmasında bir anormallik bulunuyor. Her ne hikmetse sızan kısımda, Silahlı Kuvvetlerin mesafe koyduğu bazı kuruluşlar, hiç yer almıyor. Ayrıca, Türkiye'nin çok ciddi bir yol ayrımına getirildiği bir dönemde gündem birden bire değişiyor. Cumhurbaşkanlığı seçimi, Kuzey Irak'da olanlar, Kıbrıs'da tezgahlanan oyunlar, Ermeni iftiralarının yeni boyutlar kazanması, unutuluyor. Bütün bu gelişmelerden memnun olan tek bir kurum var. AKP hükümeti. Belli ki bir tezgah kurulmuş. Birileri durumdan vazife çıkarmış ve başbakanın deyimiyle düğmeye basmış. AKP yaparsa demokrasiye uygun Kopan kıyametlerin altında ne var? Asker, basın organları arasında bir çalışma yapmış. Bazı gazete ve gazetecilere ambargo koymuş. Bu basın özgürlüğüne, demokrasiye aykırıymış. Ne güzel değil mi? İyi de adama sormazlar mı, bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu? AKP 4 yıldır çok daha ileri boyutlarda, aynı şeyi yapmıyor mu? Daha dün gazetelere yansıyan ve resmi bir kuruma dayanan, "bizden yana olanlar, bizden yana olmayanlar" çalışmasına ne diyeceğiz? Hiç uzağa gitmeyelim. AKP'nin şakşakçısı olmadığımız için hükümetin hiçbir tanıtımına, başbakanın hiçbir programına çağırılmıyoruz. Yani ambargoluyuz. Basın özgürlüğü, demokrasi diye kıyameti koparanlardan, bugüne kadar neden tek bir kelime duymadık? Herşey kendileriyle sınırlı Yine geldik aynı yere. Bunların demokratlığı da, özgürlükçülüğü de kendileriyle sınırlıdır. Eğer kendilerine yarıyorsa, kendilerinin işini kolaylaştırıp imkan tanıyorsa, basın özgürlüğü, demokrasi, insan hakları önemlidir ve değerlidir. Ama kendilerine dokunmaz veya başkalarını rahatsız ederse, basın özgürlüğünün çiğnenmesinin, demokrasinin askıya alınmasının, insan haklarına aykırılığın hiçbir önemi yoktur. Aynı şeyi 28 Şubat'ta görmedik mi? O günlerde alkış tutanlar, şapka çıkaranlar, "yaşasın asker" diye bağıranlar, AKP iktidarıyla birlikte makas değiştirip, tükürdüklerini yalamadılar mı? Menfaat şebekesi Boşuna uğraşmayın. Türkiye'nin en önemli meselesi basının içine düştüğü durumdur. AKP bugün bu kadar iler gidebiliyor, bu kadar vurdum duymaz oluyor, ülke ve millet menfaatleriyle bu kadar ters düşebiliyorsa, burada herşeyden önce basının suçu vardır. Türk basını, bir menfaat şebekesine dönüşmüştür. Manşetleri ve ana haberleri, patronların ve köşe başını tutan medya baronlarının menfaatleri şekillendirmektedir. Hükümete nefes aldırmak Türk Silahlı Kuvvetlerinin kendi içinde yaptığı bir çalışmanın, bu kadar büyütülüp gündem oluşturmasının sebebi, AKP hükümetine nefes aldırmaktan başka bir şey değildir. Nitekim, AKP'nin borazanı olan bazı gazeteler ve televizyon kanalları, özellikle kapsam dışı bırakılmıştır. Niyet bellidir. Bütün dertleri kamuoyu önünde Türk Silahlı Kuvvetlerinin itibarını sarsmaktır. Bir taşla birkaç kuş vuruluyor. Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde dikensiz bir gül bahçesi oluşturmaya uğraşıyorlar. Kuzey Irak'da Kürt devletinin kurulmasına itiraz edebilecek olanları, zor duruma düşürmeye çabalıyorlar. Millet herşeyin farkında Boşuna çırpınmayın. Türk milleti gerçekleri görmüştür. Türk milletinin en güvenilmez kurumlar arasında basını ilk sıraya koyması, boşuna değildir. Siz ne derseniz, bu millet tersini yapacaktır. Siz askeri kötü göstermeye çalıştıkça, Türk milleti en güvenilir kurum olarak Türk Silahlı Kuvvetlerini görecektir. Siz AKP'yi tek alternatif olarak sundukça, Türk milleti AKP ve yandaşlarından uzaklaşacaktır. Siz, milliyetçiliğin en büyük tehlike olarak gösterdikçe, Türk milleti milliyetçilere daha fazla sarılacak ve itibar edecektir. Herkesin bir hesabı var. Ama unutulmasın ki,bu milletin de bir hesabı var. http://www.ortadogugazetesi.net/makale_goster.asp?id=2068&yazid=33 ***
|
|
Kemal-i ciddiyetle teessüf ederim Engin Ardıç 10.03.2007
Şu andıç olmayan andıç olayında
kimsenin dikkat etmediği bir nokta var: Karşıt
kelimesini Genelkurmay kullanmamış, Nokta Dergisi kullanmış! http://www.aksam.com.tr/yazar.asp?a=70348,10,2 *** Andıç... Dosya savaşlarında sırada ne var? Güler Kömürcü 13.03.2007
Bir uzman dostumun dediği gibi; asker gazetecileri andıçladı,
kendine yakın olan ve olmayanları fişledi biçiminde
patlatılan korsan rapor, provokasyon dosyası, en az Hrant
Dink cinayeti kadar Türkiyeyi ayrıştırmak-kamplaştırmak-çatıştırmak
için yapılmış tehlikeli bir plandır... Her şey
düşünülmüş, mesela mı;
*** Hastalık mı yoksa?! Güler Kömürcü ...
http://www.aksam.com.tr/yazar.asp?a=70929,10,5 |
|
.At gözlüklü basın!
10 Mart 2007 TSK"nın "Hizmete Özel" damgalı raporunun basına sızmasıyla, askeri hedef haline getiren medya, AKP iktidarının her ay düzenli olarak yaptığı fişlemeyi görmezden geliyor
http://www.kuvvaimilliye.net/news_detail.php?id=11482 |
|
Utahdaki kirli karargâh
Alperen Polat Andıç olayı patlak verdikten sonra Genelkurmayın idari soruşturma değil de, adli soruşturma başlatması, olayın ciddiyetini ve tehlikeli bağlantılarını ortaya koyar nitelikteydi. Aradan haftalar geçti ve Genelkurmay "andıç" konusunda çok çarpıcı bilgilere ulaştı.
http://www.yenimesaj.com.tr/index.php?haberno=7005880&tarih=2007-04-06 *** Rand Corporation raporu ve Gülen
Alperen Polat
Utahdaki kirli karargâhın Türkiyedeki tehlikeli faaliyetlerinin asıl menbaını ve hedefini anlayabilmek için, bu karargâhı yönlendiren asıl güce ve bu gücün bu piyonlara yüklediği misyonu açık bir şekilde ortaya koymamız gerekiyor.
Bu konuda Ahmet Eryılmazın Turkish American Journaldaki derlemesinden istifade edeceğiz. ABDnin en etkili düşünce kuruluşu RAND CORPORATION 26 Mart 2007de Modernist Müslüman Ağlarının Tesisi (Building Moderate Muslım Networks) başlıklı 217 sayfalık yeni bir rapor yayınladı.
Raporu hazırlayan ekibin başındaki isim yabancı değil. Ekipbaşı ABDnin Irak eski büyük elçisi Zalmay Khalilzadın yahudi asıllı eşi Cheryl Barnard. Bayan Barnard 2003 yılında da yine Rand Corporatıon adına IIlımlı İslam (Civil Democratic Islam) adlı 83 sayfalık bir rapor yayınlamıştı. Bu raporda Kuran-ı Kerim ayetleri ve Hadisler üzerinde şüpheler ve oynamalar meydana getirerek İslamı dejenere etmek için yeni yöntemler tavsiye edilmekteydi. Bu dejenerasyon sürecinde ABD yönetimine bazı Müslüman liderleri uygun şekilde kullanmayı tavsiye eden raporda, kullanılması gereken sözde İslami liderlerden bazıları şunlardı: Eski Bosna Müftüsü Mustafa Ceric, UCLAnın Islam Hukuku Profesörü Abou El Fadl, Türkiyeden Fetullah Gülen, İslami anlaşmalar için öneriler adlı kitabın yazarı Muhammed Shahrur ve Amerika İslam Yüksek Konseyi (ISCA) başkanı Şeyh Hişam Kabbani.
Amerikanın yeni ismiyle Büyük Ortadoğu Projesi, yani İslam ülkelerini işgal projesi kapsamında müslüman ülkeleri içten çökertmek için Ilımlı İslam adı altında yeni bir yapılanma teşkil ettiğini biliyorsunuzdur.
Sözü daha fazla uzatmadan Ahmet Eryılmazın kaleminden Rand Corparationun 26 Mart tarihli yeni raporuyla sizleri başbaşa bırakıyorum:
Geleneksel ve dogmatic İslam anlayışı Müslümanlar arasında olduğu gibi Amerika ve Avrupada da hızla yayılmaktadır. İslam ülkelerinin çoğunda ılımlı ve modern İslam anlayışının aksine geleneksel islamcıların etkisi hızla artmaktadır.
ABDnin soğuk savaş döneminde Komünizme karşı savunduğu demokrasi propagandası ile elde ettiği tecrübeyi bu kez geleneksel İslam anlayışını benimseyen müslümanlara karşı kullanılabilir. Şöyleki müslüman ülkelerde tatbik sahasına konulacak modernist ve ılımlı İslam düşüncesini savunan İslami gurup ve cemaatleri destekleme programını yürürlüğe koymalıdır. ABD hükümeti bir yol haritası hazırlayarak çeşitli müslüman ülkelerde faaliyet gösteren modernist ve ılımlı İslamcıların arasında bir haberleşme ve dayanışma ağı kurmalıdır. Bu şekilde geleneksel İslamcılara karşı mücadelede başarılı olunabilir.
Sözü edilen rapora göre ABDnin Türkiyede desteklemesi gereken kişi ve cemaatlerden sadece Fethullah Gülen ve tarikatının ismi geçmektedir (Sayfa 74). Rapora göre Gülen Hıristiyan ve yahudilerle diyalog çalışmaları başlatmış, iki kez Bartelemos ile görüşmüş, 1998de Romada Papayı da ziyaret etmiş ve İsrailin Haham başısının ziyaretini de kabul etmiştir.
Eminim bu rapordan sonra Utah merkezli kirli yapılanmanın Türkiyedeki faaliyetlerinin şifrelerini daha kolay çözeceksiniz...
http://www.yenimesaj.com.tr/index.php?haberno=7006210&tarih=2007-04-16 |
|
.Andıçta 'F tipi komplo' iması var
*** http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=6240760&yazarid=6
|
|
'Andıç'taki emniyet kuşkusu araştırılsın'
CHP,
"Emniyetteki cemaatçi" kadrolaşmayı Meclis
gündemine taşımaya hazırlanıyor. Konuyla ilgili
soru önergesi vereceğini belirten CHP İzmir Milletvekili Ahmet
Ersin , devletin tüm kurumlarında "cemaatçi kadrolaşma"
olduğuna dikkat çekerek "Emniyette kendini AKP'nin arka
bahçesi olarak değerlendiren bir kadrolaşma var" dedi.
Cumhuriyet 'in kamuoyuna duyurduğu ve Utah'ta öğretim
görevlisi olan Emre Uslu adlı eski emniyet görevlisi
hakkında Genelkurmay andıcının çalınmasıyla
ilgili inceleme başlatılmasının ardından gözler
emniyet içindeki "cemaatçi kadrolaşmaya" çevrildi.
Konuyu soru önergesiyle Meclis gündemine getirmeye hazırlanan
CHP'li Ahmet Ersin, devlet kurumlarındaki cemaatçi kadrolaşmanın
AKP'li bakanların bile "şikâyet edecekleri"
noktaya geldiğine dikkat çekti. Bu cemaatlerin özellikle
emniyet içinde örgütlenip Türk Silahlı Kuvvetleri'ni hedef
aldığını belirten Ersin, devletin iki önemli
kurumunun karşı karşıya getirilmek istendiğini
vurguladı. TSK'yi yıpratma sürecinin "Şemdinli
iddianamesiyle" başladığını anlatan
Ersin, "Atabeyler operasyonu, Büyükanıt Paşa'ya
iftira kampanyasıyla devam etti. Şimdi son olarak bu andıç
olayı çıktı" dedi. Emniyetteki kadrolaşma
ve Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt
hakkındaki "iftira kampanyası" ile ilgili
iki soru önergesi verdiğini belirten Ersin, "Aradan 1 yıla
yakın süre geçti, 'Araştırmalar devam ediyor' diyorlar.
Konunun üzerine gitmedikleri ortadadır" görüşünü
dile getirdi.
CHP İstanbul Milletvekili Hasan Aydın da "
Fethullah Gülen cemaatinin bir tasarıya itiraz ederek
hükümeti ve AKP'yi ikna ettiği" haberlerini TBMM gündemine
taşıdı. Aydın, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan
tarafından yanıtlanması istemiyle TBMM Başkanlığı'na
verdiği soru önergesinde, yazar Ahmet Hakan' ın, Hürriyet
gazetesindeki köşesinde, etkili bir bakanın "Bu
cemaat de çok olmaya başladı" diye yakındığını
aktardığı yazısının ardından, önceki
günkü yazısında da görüştüğü cemaat içinden
birinin "Bakanın yaptığı bir yasa çalışmasına
karşı çıktık. Hem hükümet hem de AKP bizim haklı
olduğumuza kanaat getirdi. Yasa tasarısı değişti.
Bakan gururunun kırıldığını düşündü
ve bu olayı kişisel husumete dönüştürdü" dediğini
aktardı. Müdahaleden yakınan bakanın kimliği hakkında
bilgi isteyen Aydın, Erdoğan'a şu soruları yöneltti: "Söz konusu bakan kimdir? Gülen cemaatinin itiraz ederek
hükümeti ve AKP'yi ikna eden yasa tasarısı hangi tasarıdır?
Türkiye Cumhuriyeti anayasa ve yasalarına göre illegal özellikte,
varlıkları veya kuruluşları yasak olan cemaatler
hangi düşünce ve mantıkla muhatap alınmıştır?
Türkiye Cumhuriyeti anayasa ve yasalarını korumak ve
kollamakla görevli hükümet bu tavrıyla, anayasa ilkelerine karşı
gelerek ve yasadışı bir cemaatle ortak çalışma
anlamına gelen ilişki ile anayasayı ve yasaları
ihlal etmiş sayılmaz mı?" http://www.cumhuriyet.com.tr/?em=cumhuriyet/w/c05.html |
|
Büyükanıt ne demedi? GÜNEŞ Rıza Zelyut 13 Nisan 2007
<%Tarih%>
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ın
dünkü basın toplantısı merakla bekleniyordu.
***
***
DİSK, KESK, Türk-İş, TTB, Arınç, Vakit ve benzerleri GÜNEŞ Rıza Zelyut
Türkiye aydını; giderek sömürge aydını haline geliyor. Bu aydınların hakim olduğu sendikalar ve sivil toplum kuruluşları da Batı emperyalizminin yan organlarına dönüşüyor. Bu kötü gidişin son örneğini; 14 Nisan Ankara mitingi ile gözledik.
*** http://www.gunes.com/2007/04/19/yazarlar/y4.html |
|
Gündem
http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=6236019&tarih=2007-03-30 |
|
Kontrgerillacılıkta son Nokta
Fethullahın yeni haber dergisi Türkiyenin uzun soluklu dergilerinden Nokta, 2006 yılının Kasım ayı başında yeni bir ekiple işbaşı yapmıştı. Yeni Genel Yayın Yönetmeni Alper Görmüşün deyimiyle efsane haber dergisi, yeni bir anlayışla haberciliğe kaldığı yerden devam edecekti. Yayımlanmaya başlandığı tarihten beri ilgi çekici konulara yer veren dergi, özellikle son bir aydır yayımladığı haberlerle Türkiye gündemini belirleyen ve yönlendiren bir seviyeye ulaştı. Nokta dergisi yüklendiği misyon ve ortaya koyduğu habercilik anlayışı ile Kürt-İslamcı faşist düzenin Türkiyede yerleşeceği bir ortam hazırlama gayreti içine girdi. Yeri geldi Ermenicilik yaptı, yeri geldi Kürtçülük yaptı, yeri geldi Şeriatçılık yaptı; ancak son dönem özellikle iki noktaya odaklandı. O da milliyetçilik ve Ordu düşmanlığı. Türkiyedeki ulusal direniş odaklarını hedef tahtasına koyan Nokta, bu bakımdan diğer haber dergileri arasında farklı bir yere sahip. Nokta dergisinin yayın hayatına geri dönmesi öyle birdenbire olmadı tabiî ki. Türkiyenin son dönemde içine girdiği sürecin bu geri dönüş için önemli bir sebep olduğu bir gerçek. Dergi, Amerikada yaşamını idame ettiren Fethullah imam tarafından finanse ediliyor. Dergide kapaktan verilen bütün haberler, Fethullahın günlük gazetesi olan Zamanda manşetten yer alıyor ve Türkiye gündemine taşınıyor. Özellikle son dönemde Ordu ile ilgili yaptığı haberler, Zaman, Yeni Şafak, Birgün, Evrensel, Radikal gibi gazetelere haber kaynağı oluşturuyor. Derginin genel yayın yönetmenliğini üstlenen Alper Görmüş, tanıdık bir isim. Başbakanlık Andıcında iktidarı tavizsiz desteklediği şeklinde değerlendirilen Yeni Şafak gazetesinin Arşiv köşesini hazırlıyordu. Yeni Şafak ailesi eski çalışanını yalnız bırakmıyor ve tam sayfa ilan vererek ona destek oluyor. Yine dergide şeriatçı Kanal 7 televizyonu ile solcu Birgün gazetesinin tam sayfa reklamları yer alıyor. Ne güzel bir birliktelik değil mi? Şeriatçılar ve ÖDPli Birgüncüler, AKPli Yeni Şafakçılar ve Fethullahın Referans gazetesi, nokta sayfalarında bir arada yaşam alanı oluşturuyorlar. Pentagondan maaşlı Ahmet Altan, Kürşat Bumin, Mahir Kaynak gibi yine tanıdık simalar da dergide boy gösteren diğer Fethullahçılar. Amerika sayesinde finansman bakımından sıkıntı çekmeyen Nokta ekibi Tayyipin yarattığı özgürlük ortamından istifade ederek devlet düşmanlığını had safhaya ulaştırdı. Sayfalarında açıktan Kürtçülük ve şeriatçılık yapan Nokta, bu alanda sınır tanımadan doludizgin ilerliyor. Pentagonun psikolojik savaş aygıtı Para kaynağı gibi haber kaynağı da Amerikan istihbaratı olan Nokta dergisi, Amerikan istihbaratının yönlendirmeleri doğrultusunda, Türk devletinin direnç noktalarına doğru geniş çaplı bir saldırıya geçmiş durumda. Özellikle Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin gitgide yaklaştığı günlerde, Türk Ordusuna yönelik haftalardır süren sistemli yayın politikası, Amerikanın en büyük direniş odağı olarak gördüğü, aynı zamanda Türk Milletinin en çok güvendiği kurum olan Türk Ordusunun üzerinde oynanmaya çalışılan oyunu açıkça ortaya koyuyor. Nokta dergisi; Zaman, Yeni Şafak, Birgün, Radikal gibi gazetelere de haber kaynaklığı yaparak, Amerikanın yürüttüğü Kontrgerilla operasyonunun da başını çekmektedir. Nokta dergisinin başını çektiği Psikolojik Harp Dairesinin operasyonları sadece Orduya yönelik değildir. CHP gibi kurumlar da bu saldırılardan payına düşeni almaktadır. ABDnin Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında Türkiyeye biçtiği Kürt-İslamcı rejimin kurulması çabasında, Fethullah ve ekibinin, Tayyipin yıkıcı faaliyetlerine destek olan, Kürtçülüğü ve bilumum etnikçiliği yücelten ideolojik yayın faaliyeti önemli bir psikolojik savaş aygıtı olarak öne çıkmaktadır. Her ne hikmetse Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yaklaştığı şu günlerde, Nokta dergisinde çıkan ordu ve ulusalcılar merkezli haberler önce zaman gazetesinde manşete taşınıyor, ardından Radikal ve Birgün gibi Başbakanlık andıcında övgülere mazhar olan solcu gazeteler tarafından bir-iki gün tartışılır, Aksiyon dergisinin bir hafta sonraki sayısında da yine kapaktan verilerek insanların beyni kuşatmaya alınır. Bir yılı aşkın bir süre önce Fethullahın Büyük provokasyonlar bekliyorum. şeklindeki açıklamalarından sonra yaşanan Şemdinli Olayları, Atabeyler, Danıştay Baskını, Hrant Dinkin öldürülmesi, TSK andıcı ve son olarak ortaya çıkarıldığı iddia edilen (E) Ora. Özden Örnekin günlükleri olaylarının hepsi birden dikkate alındığında, bütün bu olayların tek bir merkezden yönlendirildiği ve hedefinin Türk ordusu ile birlikte başta TÜRKSOLU olmak üzere ulusalcılar olduğu görülecektir. Bugün Amerikanın Büyük Ortadoğu Projesinin önündeki en büyük engel de bu kesimlerdir. O nedenle Amerikancı-Fethullahçı Psikolojik Harp Dairesi son bir aydır bu kesimleri hedef göstermiştir.
Milliyetçilik tartışmalarının odak noktası TÜRKSOLU Hrant Dink cinayeti sonrasında hedef tahtasına oturtulan yine ulusalcılar olmuştu. Birgün, Radikal, Zaman, Yeni Şafak, Evrensel, Nokta, Aksiyon gibi yayın organları o gün bugündür ulusalcılık-milliyetçilik tartışması yürütüyorlar. Milliyetçiliğin ne kadar ırkçı ve ayrımcı bir fikir olduğundan dem vurup duruyorlar. Türk milliyetçiliğine küfretmek son dönemin yükselen trendi. Cinayet sonrası kamuoyu tarafından milliyetçi olarak bilinen çevreler suçluluk psikolojisi içinde sinerken, bilumum etnikçiler Hepimiz Ermeniyiz sloganlarıyla yürürken, BBP Genel Başkanı olan zat Hranta ağıt yakarken, Hepimiz Türküz yürüyüşü ile bir milletin topyekûn sanık sandalyesine oturtulamayacağını haykıran TÜRKSOLU ve Milli Mücadele Derneği tartışmanın odak noktasında belirdi. Yukarıda adı geçen yayın organları bu andan itibaren tartışmanın seyrini değiştirdiler. Aslında bir aydır tartışılan şey isim verilmeden TÜRKSOLU ve onun fikirleriydi. Sonra ortaya Kuvayı Milliye Derneğinin Mersinde düzenlediği Kuranlı ve silahlı yemin töreni çıktı. Yemin töreninin hemen ardından başlayan tartışmalarda, Mersinin ulusalcı örgütler için öneminden bahsediliyordu. Radikal gazetesi düğmeye bastı. TÜRKSOLUnun 22.03.2004 tarihli sayısına atıfta bulunarak Mersindeki Türk Barikatı politikamızı ırkçılıkla suçlayarak haberleştirdi. Ulusalcı örgütlerin dökümünün yayımlandığı haberde, ulusalcı örgütlerin başı olarak TÜRKSOLUnu ilk sıraya yerleştiren polis bültenine benzer bir dil kullanıldı. Radikalin 14 ve 17 Şubat tarihlerinde yayımlanan sayılarında TÜRKSOLUnun Mersin planı ırkçılık olarak eleştirildi ve TÜRKSOLU,ulusalcı örgütlerin başı olarak gösterildi. Nokta dergisi de 22 Şubat tarihli sayısında Operasyona Uğrayan Şehir Mersin başlıklı kapak haberinde, Radikalin verdiği ulusalcı örgütler listesini aynen yayımladı. Noktadan iki hafta sonra ise Aksiyon dergisi Mersin dosyasını açarak aksiyona dahil oldu. Haberleri yapan kişilerin isimleri farklı olduğuna göre geriye tek bir ihtimal kalıyor, o da aynı metnin tek merkezden iki kişinin eline verildiği. Nokta, Radikalle harfiyen aynı kelimeleri kullanarak TÜRKSOLUna saldırıyor Nokta dergisinin TÜRKSOLU üzerindeki psikolojik savaşı, Milli Mücadele Derneğinin en son geçtiğimiz hafta Çanakkalede Tayyip Erdoğanın Cumhurbaşkanlığına karşı düzenlediği Kürt-İslam Faşizmine Geçit Yok mitinginde devam etti. Bütün medyanın görmezden gelmeye çalıştığı miting, bir tek Radikal gazetesi ve Nokta dergisi tarafından görüldü.
Radikal gazetesi yine bu operasyonda Noktaya çanak tuttu. Radikal gazetesinin 26 Mart 2007 tarihli sayısında Çanakkalede Ürpertici Anma başlığıyla Milli Mücadele Derneğinin mitingi şu cümlelerle haberleştirildi: Hrant Dinkin öldürülmesine sevinen ve Dink cenazesine karşı yürüyüş yaparak boy gösteren Milli Mücadele Derneği (MMD), bu kez Çanakkalede ortaya çıktı. Zafer Haftası kutlamaları kapsamında dün Çanakkalede miting düzenleyen MDD, Türkçü sloganlar attı. Mitingde yaklaşık 500 kişi, şu sözlerin yer aldığı devrim andı da içti: Milli görevimiz, bu memlekette son Amerikalıyı yok edinceye, ağalığın ve gericiliğin kökünü kazıyıncaya, Amerikan doları ile beslenen işbirlikçilerin canlarına okuyuncaya kadar devrimci kavgamıza devam etmektir. Önümüze çıkan bütün düşmanların hakkından gelmeye and içiyoruz. Dernek üyeleri, Başbakan Tayyip Erdoğanın üzerine çarpı işareti çizilmiş Hitler bıyıklı fotoğrafı ve Kürt-İslam faşizmine geçit yok! pankartı taşıdı. Kürtlerin aşağılandığı TÜRKSOLU dergisini çıkaran ekibin 2007 yılı başında kurduğu MMD, Dink, Türk düşmanıydı, öldürülmesine hiç üzülmedik. açıklaması yapmış ve Taksimde, Hepimiz Mustafa Kemaliz, Hepimiz Türküz pankartıyla yürümüştü. Amerikan doları ile beslenen Radikal tayfasının ettiğimiz devrim andından korkması bizce anlaşılabilir; ama haberi yapan vatandaşa biraz tarih eğitimi vermelerinde fayda var. Zira kamuoyu tarafından solcu gazete olarak bilinen Radikal çalışanlarının, 68 gençliğinin söylediği devrim andından ırkçı and olarak bahsetmesi, en hafifinden kara cahilliktir. Tabi Bizim sol tarihimizde böyle bir and yoktur. diyorlarsa o başka. Nokta dergisi de, 26 Mart 2007 tarihinde internet sitesinde Çanakkalede ulusalcı provokasyon başlığı ile haberi şöyle veriyordu: Bakalım Radikalinki ile arasında bir fark bulabilecek misiniz? Hrant Dinkin öldürülmesine sevinen ve Dink cenazesine karşı yürüyüş yaparak boy gösteren Milli Mücadele Derneği (MDD), bu kez Çanakkalede ortaya çıktı. Zafer Haftası kutlamaları kapsamında dün Çanakkalede miting düzenleyen MDD, Türkçü sloganlar attı. Mitingde yaklaşık 500 kişi, şu sözlerin yer aldığı devrim andı da içti: Milli görevimiz, bu memlekette son Amerikalıyı yok edinceye, ağalığın ve gericiliğin kökünü kazıyıncaya, Amerikan Doları ile beslenen işbirlikçilerin canlarına okuyuncaya kadar devrimci kavgamıza devam etmektir. Önümüze çıkan bütün düşmanların hakkından gelmeye and içiyoruz. Dernek üyeleri, Başbakan Tayyip Erdoğanın üzerine çarpı işareti çizilmiş Hitler bıyıklı fotoğrafı ve Kürt İslam faşizmine geçit yok! pankartı taşıdı. Kürtlerin aşağılandığı TÜRKSOLU dergisini çıkaran ekibin 2007 yılı başında kurduğu MMD, Dink Türk düşmanıydı, öldürülmesine hiç üzülmedik. açıklaması yapmış ve Taksimde, Hepimiz Mustafa Kemaliz, hepimiz Türküz pankartıyla yürümüştü. İstanbuldan 10 otobüsle Çanakkaleye gelen yaklaşık 500 kişiden oluşan MMD üyeleri, ilk olarak yürüyüş yapmak ve ardından miting yapmak istedi. Dernek üyelerine güvenlik güçleri önceden izin alınmadığı gerekçesi ile izin vermedi. Salı Pazarında otobüsten yürüyüş yapmak için inen dernek üyeleri tekrar otobüslerine binerek mitingin yapılacağı Cumhuriyet Meydanına gittiler.
Aralarındaki tek fark Noktanınkinde açıkça belli olan metnin polisten alındığının üslubuna daha çok hakim olması. Muhtemelen Radikale de aynı metin verilmiştir; ama yer sıkıntısından dolayı bu kadar ayrıntılı verememişlerdir. Nokta, TÜRKSOLUna saldırırken Amerikan milliyetçilerini yüceltiyor Irkçı
Milliyetçiliğin Yükselişinde Sol Kendi Rolünü Tartışıyor
başlıklı 15 Mart 2007 tarihli sayısında,
Ufuk Uras, Oral Çalışlar, Melih Pekdemir, Fikret Başkaya,
Adalet Ağaoğlu, Perihan Mağden, Akın Birdal gibi
isimlere, ırkçı milliyetçi yükselişi engelleyemediği
için özeleştiri verdirten Noktanın Fethullahçıları,
22 Mart 2007 tarihli bir sonraki sayılarında da Amerikan
milliyetçilerini ulusalcıların üzerine saldırttı.
Milliyetçiler Yeni Komitacılara MHP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Şandırın ülkücüleri provokasyona gelmemeye çağıran, PKKlıları kardeşlik politikasıyla kazanmaya çalışan yönelimine övgüler diziliyor. Görüşüne başvurulan bir diğer MHPli ise, Bahçelinin danışmanı ve MHP MKYK üyesi Doç. Dr. Vedat Bilgin... Bilgin, ulusalcıları şu sözlerle niteliyor: Kendilerine Kızılelmacı veya Ulusalcı diyenlere bakınca, fanatizme vurgu yapan, devlet merkezli bir toplum tasarımını öne çıkaran, anti demokratik, çoğulculuğa karşı zihniyetlerin bu tür gruplar içinde yer aldığını görüyoruz. Ben bunun hastalıklı bir tavır olduğunu söylüyorum. Bilgin, ulusalcıların tavırlarını ise şu şekilde yorumluyor: Bunların tavırları Türkiyeyi istikrarsızlaştırıyor, dışarının müdahalesine açık ve dış servislerin müdahale alanı haline getirmeye uygun bir zemin yaratılıyor. O bakımdan ben kuşku verici davranışlar olarak görüyorum. Yani masum görmüyorum. Bir kere MHPlilere şunu sormak gerekirdi ki, PKKnın bölücü faaliyetlerini en çok artırdığı bir dönemde bayraklarımız yakılırken ya da bölücüler her gün Apo posterleri ile ayaklanma provaları yaparken milliyetçileri sokaktan çekmek nasıl bir taktiktir? Ama sorunun saçmalığı da burada zaten. Apoyu ipten alan bir partiden PKKyı telin mitingleri düzenlemesini beklemek en hafifinden büyük saflık olur herhalde. Vedat Bilgine gelince, onunki tam bir cehalet. 80 öncesinde ülkede gençleri kamplara bölüp birbirini kırdırarak dış servislerin Ordudaki uzantıları aracılığıyla müdahalesine ortam hazırlayan ulusalcılar değil, sizdiniz. Onun hesabını vermeden gerçek milliyetçilere çamur atmak ve milli direnişi içerden vurmaya kalkmak bir hastalık belirtisi midir? Yoksa vatana ihanet midir? Tartışmaya 29 Mart 2007 tarihli dergide dahil olan BBP Genel Başkanı ve Hrant şairi Muhsin Yazıcıoğlu ile milliyetçilik ordinaryusu, aynı zamanda Fethullahçı Zaman gazetesinde köşe yazarlığı yapmakta olan Prof. Dr. Mümtazer Türköne, ağız birliği etmişçesine, Ulusalcılık, ırkçı ve ayrımcı; Türk milliyetçiliği, bütünleştiricidir. ana temasını işlemişler. Fethullah, bir taraftan sahte milliyetçileri ulusalcılara küfrettirirken, diğer taraftan da dergisinde köşe tahsis ettiği ikinci cumhuriyetçi, dönek artığı Ahmet Altan eliyle, milliyetçi yükseliş balonunu patlatıyor! İşte Ahmet Altanın milliyetçi balonu ve patlatma formülü: Altana göre ortada milliyetçiliğin yükselişte olduğu gibi uğursuz bir söylenti varmış; ancak milliyetçiliğin yükselişte olduğunu gösterir hiçbir belirti yokmuş. Ne MHPnin dörtnala iktidara koştuğu bir anket, ne de kalabalık bir milliyetçi eylem. Devlet içinde yuvalanmış birtakım kimselerin yaydığı bir söylentiymiş bu.
Milliyetçilik artıyormuş; ama halkın arasında değil, devlet kademelerinde. Aslında ona göre artan şey milliyetçilik değil, ümitsizlikmiş. AB perspektifinin kaybolmasından kaynaklanan bu ümitsizlik nedeniyle Milliyetçilik yükseliyor! sesi bu kadar gür çıkıyormuş. Aslında Milliyetçilik yükseliyor! sözü psikolojik savaşın bir ürünüymüş. Amacı da iktidarı korkutmakmış. Bunda başarılı olduklarını da itiraf ediyor Ahmet Altan. İktidar beceriksiz olduğu için ümitsizlik artmış, psikolojik savaşı kaybetmişti. Hele bir AB yolu yeniden açılsın, görün bakın milliyetçilik balonu nasıl sönecekmiş. Aslında bu saçma sapan teoriye cevap vermeye bile değmez; ama bir-iki hatırlatma yapmakta yarar var. Behey müsrif Altan, madem milliyetçiliğin yükselişini bir balon olarak görüyorsun, koskoca bir haftalık köşeni niye olmayan şeylere ayırıp Fethullah Efendinin kâğıdını ve mürekkebini israf ediyorsun? İkincisi, öyle olur olmaz yerlerde iktidara beceriksiz falan dersen fişini çekerler. Bizden söylemesi. Sonra ulusalcılar demedi deme. Ordunun gizli belgeleri Noktada Nokta dergisinin son iki bombası ise Ordu ile ilgili. Ordunun kendi içerisinde kalması gereken, gizliliği olan yazılı belgeler nedense son zamanlarda hep Noktanın kucağına düşüyor. Bu durum ister istemez Nokta dergisine bir soru işareti koymamıza sebep oluyor. Özellikle son bir yıldır yaşadığımız, Kürt-İslamcı iktidarın yönlendirdiği provokatif eylemler incelendiğinde, dört unsurun öne çıktığı görülmektedir. Bunlar Kürt-İslamcı iktidar, PKK, Fethullah ve BBPli Nizam-ı Alemciler. Şemdinli olayında Fethullahçı bir savcı eliyle Türkiyenin Kara Kuvvetleri Komutanı zan altında bırakılmaya çalışıldı. Atabeyler olayında yine Özel Harp Dairesine mensup askerlerimiz hakkındaki bilgiler, Fethullahçı emniyetçiler tarafından, Zaman gazetesine servis edilmişti. Tüm bu provokasyonlarda polis bülteni vazifesi gören Fethullahçı medyanın son marifeti de Orduya ait özel belgeleri yayımlaması oldu. Andıç vakası ve Özden Örnekin günlükleri Bunlardan birisi mart ayının başında ortaya çıkan andıç olayı. Ordunun kendi iç güvenliği için medya kuruluşları arasında yaptığı değerlendirmeye ulaşan Nokta ekibi, bu önemli belgeyi kamuoyu ile paylaşmıştı. Haberi yapan Ahmet Şık ismi ise oldukça önemli. Bütün kritik haberlerde onun imzasını görüyoruz. Mersin konusunda TÜRKSOLU üzerinden milliyetçiliğe saldırırken, ya da PKKnın gazetesi Gündemin tarihçesini anlatan haberlerde hep aynı ismi görüyoruz. Buradaki haberde de medya organları, izledikleri yayın politikasına göre TSK yanlısı veya karşıtı olarak kategori ediliyordu. Köşe yazarları da bundan nasibini almıştı tabi. Burada özellikle Ordu açısından iki önemli handikap var. Birincisi bu belgenin başka bir kuruluş tarafından ele geçirilmesi. İkincisi ve daha vahimi ise bu kurumun Fethullahçı olması ve Amerikan istihbaratı ile doğrudan ilişkisinin bulunması. Nitekim bu hafta yayımlanan gazetelerde andıcın çalınarak Utaha götürüldüğü yönünde haberler yer aldı. Bu gelişme üzerine avukatı aracılığı ile açıklama yapan Fethullah, konunun kendisi ile ilgili olmadığını beyan etti. Daha ismi bile geçmeden Fethullahın açıklama yapma gayreti suçlu olduğunun en büyük kanıtı olarak gösterilebilir. İkinci önemli olay ise Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Özden Örneke ait olduğu iddia edilen ve darbe planlarının anlatıldığı günlüklerin yayımlanması idi. İlk olarak Amerika üzerinden yayın yapan denizcilersitesi adlı bir internet sitesinde yayımlanmaya başlayan günlükler, 13 Mart 2007 tarihinde Fethullahçı Star gazetesinde Şamil Tayyar tarafından yayımlandı ve manşete taşındı. Ardından medyada yine darbe karşıtı ve Ordu karşıtı bir hava estirilmeye başlandı. 29 Mart 2007 tarihli Noktanın son sayısında Örnekin günlüklerinin darbe ile ilgili olan kısımlarının tamamı yayımlandı (40 sayfa). Burada darbe planları tüm ayrıntıları ile anlatılıyor ve planlarıyla birlikte yayımlanıyordu. Bütün bunlar alt alta yazılıp değerlendirildiğinde ortaya şu sonuç çıkıyor: Bugün Çankayaya ilerlemekte olan Kürt-İslamcı faşistin, önündeki en büyük engel olarak gördüğü Orduyu ABD ile birlikte tasfiye etmek istediği. Burada Fethullahçı medyanın da Amerikan istihbaratı ile koordinasyonlu uğursuz rolü ön plana çıkmakta. Tayyip Erdoğan 3 Mart tarihinde yaptığı açıklamalarda, bu sözde darbe olayında adı geçen komutanlarla ilgili olarak savcıları göreve çağırmış ve açıktan komutanların kellelerini istemiştir. Genelkurmayın bu olayla ilgili nasıl bir tavır takınacağı da ayrı bir merak konusu. Fethullah, daha önce yaptığı açıklamalardan birinde Ulusalcı dalgayı kolaylıkla aşarız. diye buyurmuştu Amerikadan. Bugün geldiğimiz noktada bunda pek başarılı olamadığını görüyoruz. Hâlâ ulusalcılarla bu kadar uğraştığına göre ulusalcı dalga onun tahmininin çok ötesinde bir güce sahip. Çarpıtmalarla, Amerikancı milliyetçilere sığınarak, ya da Amerikan destekli provokatif aksiyonlarla Türk Milletini teslim alamazsınız. Pentagonun psikolojik savaş aygıtı olduğunuz ortaya çıktı. Artık iyice su yüzüne çıkan entrikacı, darbeci, Türk düşmanı yüzünüzle bu milletin içinde yer alamayacağınızı bildiğiniz için Amerikanın yolunu tuttunuz. Yoksa çok mütedeyyin insanlar olarak başınızdaki imama mı uydunuz?
|
|
Yeşil Elma Koalisyonu
Ali Özsoy
Kızıl Elmayı bırak, Yeşil Elmaya bak Kızıl Elma kavramıyla kamuoyu bir dönem meşgul edilmek istenmişti. Bu siyasi kavram aslında, TÜRKSOLU gazetesinin Türkün Ateşle İmtihanı başlıklı sayısında farklı kesimlerden gelen milliyetçilerin yeniden Kuvayı Milliyeden yana ortak bir tavır beyan etmeleriyle ortaya atılmıştı. Radikal gazetesi, TÜRKSOLUnun yarattığı harekete saldırmak için Kızıl Elma koalisyonu kavramını üretmişti. Oysa TÜRKSOLU zaten milliyetçilik ve solculuğu organik bir bütün içinde tek bir antiemperyalist ideoloji olarak algılıyordu. TÜRKSOLUnun inşa ettiği Ulusal Sol ideoloji ve hareket, milliyetçiliği solculuğa, solculuğu milliyetçiliğe karşı kurgulayan ABD ürünü sahte milliyetçi ve solcuları tarihin çöplüğüne zaten atıyordu. Tek bir Kuvayı Milliye vardı; o da devrimci ve antiemperyalist Atatürkçü halk hareketiydi. Dolayısıyla kavramı üretenler mamullerini satamadılar, ellerinde kaldı. Bir tek Perinçek ve MHP tayfası ABDden aldıkları işaretle, mal bulmuş Mağribi gibi atlayıverdiler Kızıl Elma oltasına. Bir iki komik miting ve basın açıklamasıyla ortalık bulandırılmaya çalışıldı. Ancak Fullerin Kızıl Elması kısa ömürlü oldu; çünkü ABDnin esas koalisyonu olan Yeşil Elma Koalisyonu tarihinin en şaşaalı dönemini AKP iktidarı altında yaşıyordu. Perinçek ve MHP dâhil herkes, bu curcunaya daldı gitti. TÜRKSOLU ise kendi Atatürkçülük yoluna devam etti. Tohumu Kenan Evren attı Aaa, ne garip; solcularla milliyetçiler bir araya geliyor! diye ortalığı velveleye veren tarih bilinci ve ideoloji özürlüsü entel tayfa, telaşla karışık sahte şaşkınlıklarını devam ettiredursun. Biz gelelim Yeşil Elma Koalisyonuna... Bizim karşımızdaki curcuna, yani Yeşil Elma Koalisyonu, karşıdevrimcilik ve emperyalist işbirlikçiliği açısından adeta yeni bir miras yaratacak örnek sunmaktadır. Belki de siyasal düşünce tarihinin gelmiş geçmiş her rengi, her türlü marjinalizm örneği, en sağdan en sol jargona kadar her türlü aktivisti, Atatürkün, Cumhuriyetin ve Türk Milletinin karşısında tek bir cephe oluşturdu. Aslında Yeşil Elma Koalisyonu yeni kurulmadı. Bu hilkat garibesi siyasal hareketin tohumunu 12 Eylülde Kenan Evren attı. Hepsi Kenan Evren çocuğu... Kenan Evrenin tohumu ilk ürününü 28 Şubat döneminde oluşturulan Atatürkçülük karşıtı cepheyle verdi. O zaman Türkiye Cumhuriyetine, Türkiyenin bağımsızlığına, bütünlüğüne ve Atatürk ilkelerine düşmanlık temelinde bir araya gelen çok farklı gruplar herkesi şaşkına çevirmişti. Tabii Türkiye o dönem Yeşil Elmacı imalat hatalarına (ABD açısından harikalarına) henüz alışkın değildi. Beyazıt Meydanında türbana özgürlük eylemi için toplananlar arasında kimler yoktu ki... Zafer işareti yapan ve Biji Azadi! sloganı atan PKKlılardan tutun, parmaklarıyla sözde bozkurt işareti yapan ülkücülere; ılımlı İslamcı Fetocular ve domuz bağcı Hizbullahçılardan tutun, komprador solun her türlü fraksiyonuna kadar herkes alandaydı.
Ne günlerdi o günler... Yiğitlik midir Sivasta insanlara kıymak? şarkılarıyla kaset satıp para kazanan Grup Yorum, Sivas Katliamından tam 5 yıl sonra Sivasın katillerini türban eylemlerinde eğlendirmeye koyulmuştu. 80 öncesinin Dev-Yolcularının artıkları ÖDP adıyla, TDKPcilerin artıkları EMEP adıyla Şeriatçıların kuyruğuna takılıp, cumadan cumaya Beyazıtı doldururdu. Parkalı, pis sakallı solcu müsveddelerinin başlarına türban takıp kameralara poz verdikleri gün unutulabilir mi? Pekin mi, Moskava mı, Tiran mı? tartışmalarının kanlı sayfaları arkada kalmıştı. Vaşingtonun türban örtüsü PKKdan MHPye, Refah Partisinden Dev Yola kadar herkesi tek bir çatı altında toplamıştı. Bugün Mısır Çarşısının bombacı Leylası, PKKya yardım ve yataklıktan hüküm giymiş Pınar Selek ile vatandaşı Herkese bedava TV vereceğiz! diye söğüşleyen, sonra da o paralarla oğluyla masa üstünde çıplak dansöz oynatan Nazlı Hanım türban yasaklarına karşı yeni bir kampanya başlatmış. İnsan böyle haberleri okuyunca birden geçmişe dalıp, nostalji duygularına kapılıyor. 1989da Doğu Perinçek ile Abdurrahman Dilipak ilk türban eylemini yaptığında, herkes ne yapsa yeridir! atasözünü hatırlamış, olayı pek önemsememişti; ama öncü ve cesur Perinçekin kurmaya çalıştığı Kürt-İslam faşizminin ve Yeşil Elma Koalisyonunun kısa sürede Türkiyede iktidara gelip, tam bir faşizm kurmaya kadar işi ilerletebileceğini kim düşünebilirdi? Patronsuz polis papağanları Sene 2007 oldu. Türkiyede her şey o kadar normalleşti ki; artık kimse sağ-sol, şeriatçı-Marksist gibi kavramlarının bu denli piçleşmesini yadırgamıyor. Örneğin medyada son aylarda yaşanan K-9 polis köpekliği vakaları eskiden yaşansaydı bırakın siyasi sonuçları, gazetecilik mesleğinin kuralları açısından bile büyük skandallar yaratırdı. TÜRKSOLUna ve ulusal güçlere saldıran bir haber mi gördünüz? Emin olun, aynı haber tek bir virgül ve noktasına dokunulmadan başka bir gazete veya dergide kısa süre içinde yeniden yayımlanacaktır. Çağımız artık internet çağı. Anlaşılan, Fethullahçı polis bültenlerinden aynen kopyalanan psikolojik savaş metinleri sol ve sağ her türlü Yeşil Elmacıya e-mail ile atılıyor ki, imla ve anlatım hataları bile aynı kalıyor. Kopyala-yapıştır yöntemi hemen sırıtıyor. Radikalde İsmail bilmem ne imzalı çıkan haber, tek bir harfi değişmeden Noktada Ahmet bilmem ne imzasıyla çıkıyor. Sonra CIA ve Fethullah mamulü Noktanın yazarı Ahmet bilmem ne, eski TDKPcilerin verdiği Metin Göktepe gazetecilik ödülünü kapıyor. Adları ne olursa olsun cümleler hep aynı. Polis için ne önemi var? Herhalde onlar muh(a)birlerini isimleriyle değil de, sadece kod numaralarıyla tanıyorlardır. Alın size son örnek: Bir tarafta patronsuz, bağımsız, sosyalist gazete Birgün. Soros, Osman Kavala, Gürbüz Çapan ve daha nice açığa çıkmamış para kaynaklarını patron değil de herhalde proleter kabul eden eski Dev-Yolcuların bu minik marjinal gazetesi, AKPnin hazırladığı Başbakanlık medya andıcında tarafsızlığı ve gazetecilik başarısıyla büyük beğeni toplayan öteki solun renkli gazetesi olarak tanımlanıyor. Şimdilerde AKPnin bu öteki solcuları, ABDnin Fethullahçı Emniyetçilerin önüne, onların ise Zaman gazetesine önüne attığı haber kemiklerini kemirmekle meşgul. Karşılaştıralım: Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Genel Başkanı emekli Orgeneral Şener Eruygur, darbe tahrikçiliği yaptıkları için Ankara Cumhuriyet Savcılığı tarafından haklarında soruşturma açılan TÜRKSOLU grubuyla yemekte buluştu. Söz konusu grup, 4 yıl önceki ADD mitinginde Ordu Göreve pankartları açmıştı. TÜRKSOLUnun ismi, Danıştaya yönelik silahlı saldırı olayında da geçmişti. Bu paragraf Fethullahçı Zaman gazetesindeki 5 Nisan 2007 tarihli Erkan Acar imzalı haberden. Şimdi alttaki paragrafı okuyun: ADD Başkanı olarak Eruygur, darbe tahrikçiliği yaptıkları için Ankara Cumhuriyet Savcılığı tarafından haklarında soruşturma açılan TÜRKSOLU grubuyla yemekte buluşuyor. TÜRKSOLU, 4 yıl önceki ADD mitinginde Ordu Göreve pankartları açmıştı. TÜRKSOLUnun ismi, Danıştaya yönelik silahlı saldırı olayında da geçmişti. Bu paragraf ise Dev-Yolcuların Birgün gazetesinde 9 Nisan 2007 tarihinde imzasız yayımlanan haberden. İkisinde de aynı cümleler, aynı kelimeler ve aynı yorumlar. Arabaşlıklar bile aynı: ADD-TİT ve TÜRKSOLU ittifak kurmuş. Ancak Birgün gazetesinde çıkan paragrafa bakarsanız, Birgünün Emniyetten aldığı metne hiç dokunmadan bastığını hemen anlayabilirsiniz. Kimbilir belki de Vatan Caddesindeki amirlerini kızdırmak istememişlerdir. İmla ve anlatım hataları kendini ele veriyor. Aynı paragrafta hem şimdiki zaman hem de geçmiş zaman kipi kullanılmış. Anlaşılan Fetocu Emniyetçiler ne kadar koleje gitseler, ABDden burs alsalar bile karakol polislerinin bozuk ve lümpen Türkçesinden kurtulamamışlar. Zaman gazetesindeki muh(a)bir, polisin bozuk Türkçesini düzelttiği için imzasını hiç çekinmeden habere atmış. Birgün ise daha etik davranmış. Haberi imzasız yayımlamışlar. Türkiye öyle bir garip ülke oldu ki, yılların bölücü terör örgütü PKK ve Rızgari bile artık tamamen ABD taşeronu haline gelmiş MİT ve Emniyete dört elle sarılıp, sahip çıkıyor. Rızgarinin internet sitesinde sözde TİTe karşı operasyon yapan polislerin yüzü sansürlenerek veriliyor. Ne diyelim, hepinizin Polis Günü kutlu olsun! Pespaye geri döndü Bu arada Nokta dergisini unutmamak lazım... Dergiyi çıkaran Yeni Şafaktan yetişme Alper Görmüş isimli şahsa göre efsane dergi. Gerçekten de çocukluğumuzdan itibaren bu Nokta dergisinin ismini duyarız. 3 ayda bir patronu değişir. Patronu değiştikçe de yayın çizgisi değişir. Bazen ulusalcı, bazen Kürtçü, bazen dinci, bazen komünist, ne idüğü belirsiz bir dergidir. Tirajı falan da yoktur. Kısa süreli operasyonlar için alınır, satılır. Kısacası bu dergi efsane mi, pespaye mi; artık siz karar verin. Pespayenin en son dönüşü CIA ve Fethullah operasyonu olarak gerçekleşti. Sahte günlükler, sözde darbe belgeleri ve Genelkurmaydan çalınan resmi yazışmalar, önce Noktadan piyasaya sürülüyor. Sonra Zaman, Yeni Şafak, Bugün, Star ve Feto Medya Grubunun diğer yayınlarında uydurma dosyalar manşet oluyor. Gündem, Birgün ve Evrensel geriden takip ediyor. Sonra da Tayyip Erdoğan diyor ki: Çeşitli dergi ve gazetelerde çıkan haberleri savcılar niye soruşturmuyor? Yukarıda saydığımız dergi ve gazetelerin hepsinin reklâm ilanı birbirinde çıkıyor. Nokta dergisi bir haftasını PKK propagandasına, diğer haftasını MHP-BBP propagandasına ayırıyor. Alper Görmüş solcuları Nur Risalelerini; Nurcuları ise Hepimiz Ermeniyiz sloganının ne kadar doğru bir slogan olduğuna emin olmaları için Said-i Kürdinin Ermenileri göklere çıkaran sözlerini okumaya çağırıyor. Hrantı katleden zihniyet Zaman, Birgün, Nokta vs. yayınların zihniyeti tam provokasyon zihniyetidir. Kürt-İslam faşizmi cinayet ve provokasyonlarla ilerliyor. Yöntem basit. Fethullahın ışık evlerinde yetişmiş, AKPnin ve Emniyetin kontrolündeki Kürt-İslamcı tetikçiler ses getirecek cinayetler işliyorlar. Sonra önceden hazırlanmış dosyalar ABDden Emniyete, oradan Fethullahçı medyaya, oradan da kemik kemirmeye hazır Birgün ve Evrensel gibi küçük taşeronlara iletiliyor. Sözde dosyalar çerçevesinde cinayetleri azmettirici güçler, bir taşla iki kuş vurma düşüncesiyle Atatürkçüleri ve ulusal direnç odakları tasfiye etmek için çeşitli soruşturma dosyaları düzenliyor. Dosyaların hepsinin asılsızlığı mahkemelerde ortaya çıkıyor; ama önemi yok. Kürt-İslamcı iktidar ve faşizmin propaganda aygıtı konumundaki sağlı sollu yayın organları katilleri aklayıp, AKP karşıtlarını suçlu ilan etmeye devam ediyorlar. Nasıl olsa Tayyip Erdoğan Çankayayı gasp edince bağımsız yargıyı da tasfiye edecek ya, o zamana kadar düzmece haberler gündemde kalmaya devam etmeli. 'Yeşil Elmadaki kurtçukların ortak düşmanı: Atatürk, Türk Ordusu, TÜRKSOLU Atatürkün devrimci ve antiemperyalist milliyetçiliğine karşı ABDnin uydurduğu Türk-İslam sentezinin pabucu yine bizzat ABD tarafından 1990larda dama atıldı. Türk-İslam Sentezi döneminin Maocu karıştırıcısından, faşist tetikçisine kadar ne kadar taşeronu varsa hepsi başta açıkta kalmıştı. Okyanusun ötesindeki babalarına kızıyor, hatta ona karşı eylem yapmayı bile düşünüyorlardı; ama babaları onları unutmadı. Kürt-İslam faşizminin Yeşil Elma Koalisyonuna Soğuk Savaşın Amerikan mamulü sahte milliyetçi ve solcuları da dâhil edildi. Ressam Kenan Evren Kürtlere eyalet sistemi verilmesini savunan son açıklamalarıyla yüzüncü fırça darbesini attı. Böylelikle portre tamamlandı. Kenan Evrenin başlattığı son demokrasi mücadelesine PKK, İHD, ÖDP ve EMEP sahip çıktı. Çizginin başlangıç noktasına dönmesiyle çember bağlandı. Çemberin içine toplanan Yeşil Elma Kurtçuklarının tam listesini yazmaya kalksan sayfalar yetmez. İşte bir deneme... Aşırı sağ ve dinci örgütlerden AKP iktidarı, MHP, BBP, SP, Hizbullah, Fethullah ve Nur Cemaati, Nakşibendi Tarikatı v.s.; merkez sağdan DYP-ANAP; komprador soldan DEVYOL, TDKP, Perinçek; Kürt bölücüsü terör örgütlerinden PKK, KDP v.s... Liste uzar da uzar. Adını yazamadığımız diğer fraksiyon ve terör örgütleri bizi bağışlasın. Kurtçukları besleyen besin piramidinin tepesinde ABD ve Pentagon var. Doğrudan CIA kanalıyla provokasyon, para ve istihbarat trafiği Türkiyeye akıyor. Piramidin bir alt basamağındaki AKP iktidarı MİT ve Emniyet kanalıyla kurtçukları yemliyor. Fullerin sahte Kuvayı Milliyesi operasyonu çerçevesinde kurulan MHP ve İP arasında kurulan sözde Kızıl Elma Koalisyonu topu topu bir cılız miting yapıp dağılmıştı. Öyle çok şaşkınlıkla karşılanacak bir operasyon da değildi bu. Hrant Dinkin cenazesiyle tüm kimliğini açığa çıkaran Yeşil Elma Koalisyonu ise upuzun ve hiçbir zaman araya gelmesi düşünülemeyecek isimleri içeren bir listeden oluşuyor. Şeriatçısından, kozmopolit ateistine, ülkücüsünden bölücüsüne her türlü eğilimi barındıran Yeşil Elma Koalisyonunun öğeleri kalıcı bir hareket olarak Kürt-İslam faşizminin sokak gücünü oluşturmaya niyetleniyor. İlk bakışta birbiriyle bu denli çelişkili görünen bunca akım, bir arada nasıl durabilir? sorusu gündeme geliyor. Hatta istinasız her türlü siyasi gelişmede ortak tavrı alıp, türbana özgürlük, Kıbrısın verilmesi, Türkiyenin bölünmesi gibi konularda hep aynı programa nasıl sahip olabilirler? En son görüldüğü gibi Tayyip Erdoğanın ve Kürt-İslam faşizminin Çankayayı ele geçirmesi için nasıl olup da aynı eylem ve söylem cephesini kurabiliyorlar? Bu sorulara siyaset bilimi veya sosyoloji yardımıyla yanıt bulmak imkânsız... Yeşil Elma kurtçuklarının tek ortak yanı hepsinin Atatürk, Türk Milleti ve Türk Ordusu düşmanı ve hepsinin ABD çocuğu olmalarıdır. Yine istisnasız hepsi kudurganca TÜRKSOLUna saldırmaktadır
|
|
Genelkurmay Noktayı koydu
Okan İşbecer
Büyükanıt dikkat çekmişti Son bir aydır yaptığı haberlerle gündeme gelen ve iki hafta önce TÜRKSOLU sayfalarından Pentagona bağlı kontrgerilla örgütünün psikolojik savaş merkezi olarak faaliyet gösterdiğini duyurduğumuz Nokta dergisi, geçtiğimiz hafta sonu polis baskınına uğradı. Baskın Genelkurmay Askerî Savcılığının istemi doğrultusunda Bakırköy Savcılığının izni ile gerçekleştirildi. Baskında dergi çalışanlarının dışarı ile irtibatı kesilirken, polisin yanında getirdiği bilgisayarlara dergideki bilgisayarlardaki bilgi ve belgeler kopyalandı. Baskının gerekçesi olarak, derginin 5 Nisan 2007 tarihinde çıkan sayısında yer verilen Genelkurmay İstihbarat Dairesi Başkanlığına ait belgenin sızdırılması gösterildi; ancak baskının esas nedeninin bu psikolojik harp merkezini etkisizleştirmek olduğu ayan beyan ortada. Genel Kurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt, 12 Nisan tarihinde düzenlediği basın toplantısında, Türk Silahlı Kuvvetlerini yıpratmaya yönelik sistemli, planlı ve dış bağlantılı birtakım faaliyetlerden bahsetmişti. Nokta dergisinin bir aydır yaptığı yayınlar ve yayımladığı belgeler, dikkatleri derginin üzerine çekmişti. Fethullah aracılığıyla Pentagondan alınan talimatlar doğrultusunda yayın çizgisi izleyen dergi, cumhuriyet düşmanı kesimin beslendiği kaynak haline gelmişti. Org. Büyükanıtın doğru tespiti neticesinde askerî savcının talimatları doğrultusunda bu savaş merkezine karşı bir baskın gerçekleşmiştir. Böylece Ordu, kendisine yöneltilen saldırıların kaynağını doğru olarak tespit etmiş ve bu saldırının kaynağına karşı harekete geçmiştir. Harekâtın neticesinde dergideki bütün bilgi ve belgelere el konulmuştur. Bu belgelerin incelenmesi ile gerçek daha net ortaya çıkacaktır; ancak Genelkurmayın gizli belgelerinin Fethullahçılara sızdırılması ile ilgili bir asteğmen hakkında yasal işlem başlatılmış olsa da, savcılık tutuksuz yargılama kararı vermiştir. Nokta operasyonu, bu hesaplaşmanın burada kalmayacağını, bu işin sonuna kadar gidileceğini gösteriyor. Sonuçta karargâh tehdidi doğru algılamış ve tehdide karşı harekete geçmiştir. Düşmanın sonu gelmedikçe de durulamaz. Yeşil Elma Koalisyonu iş başında Baskının ertesi günü Yeşil Elma Koalisyonu harekete geçti. Bütün gazetelerde baskın birinci sayfadan verilirken klasik basın özgürlüğü teması işlendi. Zaman, Yeni Şafak, Vakit gibi gazeteler, kuyruğuna basılmış kedi gibi ciyaklamaya başladılar. Aydın Doğanın yeni radikal gazetesi Milliyet ise, manşetten duyurduğu habere içerden tam sayfa haberle destek olurken, Milliyet imzalı bir yorum yazısını da birinci sayfadan vermeyi ihmal etmedi. Yeşil Elmanın sol tarafı da baskın üzerinden Ordu düşmanlığına devam ederek dava arkadaşlarını yalnız bırakmadı. Hrant Dinkin öldürülmesinden sonra İstiklâl Caddesinde Agos gazetesi dağıtan güruh, bu kez Nokta dergisi dağıttı. Her Allahın günü sayfalarından Basın Konseyi Başkanı Oktay Ekşiye küfürler yağdıran Vakit gazetesi, Oktay Ekşinin basın özgürlüğü temalı kınama demecine geniş yer ayırdı. Albayrakların tavizsiz iktidar destekçisi gazetesi Yeni Şafak ise, Fehmi Koru aracılığı ile baskını şiddetle kınarken, Fethullahın Star gazetesi Mehmet Altanla olaya müdahil oldu. TMSFnin (AKPnin) kontrolündeki Sabah da, Fatih Altaylının köşesinden Genelkurmaya veryansın etti. Ne yazık ki Yeşil Elma Koalisyonunun bu son kampanyası 14 Nisan mitingi nedeniyle güme gitti. Burada bir parantez de Cumhuriyet gazetesine açmak gerek. Ulusalcı kesimin sesi olma iddiasındaki Cumhuriyet gazetesi de, maalesef Yeşil Elmacıların dümen suyuna girdi. Yeşil Elmacıların İstiklâl Caddesindeki dergi dağıtma eylemini Nokta Dergisi ile dayanışma eylemi başlığı ile veren tek gazete Cumhuriyet oldu. Oral Çalışlar da, Yeşil Elmacıların önde gelen bir şahsiyeti olarak polise ve İçişleri Bakanına çattı: Yayınını sürdüren bir yayın organını basıp bilgisayarlarını denetim altına almak, mesleğini yapan gazetecileri bir odaya kapatıp üstlerini aramak, henüz yayımlanmamış bir habere ilişkin belgeleri aramak polisin işi midir? Böyle bir baskını gerçekleştiren polisler İçişleri Bakanlığına bağlı bir kurumun görevlileri değil midir? İçişleri Bakanlığının bu baskınla ilgili bir sorumluluğu yok mudur? Oral Çalışlar, polise yetki ve görevlerini hatırlattıktan sonra İçişleri Bakanlığı nasıl olur da, böyle bir şeye izin verir? diyerek saçmalamanın dozunu yükseltiyor.
"Kahraman Noktacılar" Baskın olayında öne çıkan önemli bir şey de Noktacıların maruz kaldığı sözde kötü muameleydi. Polis baskın esnasında dergi çalışanlarını duvara dayayarak üstlerini aramış, onları toplantı odasında nezaret altına almış vs... Halbuki, baskın sırasında çalışanlara bilgisayarlara ve telefonlara dokunulmaması söylenmiş, kimlik kontrolü yapılmış, kimlik kontrolü süresince de çalışanlardan toplantı salonunda beklemeleri istenmiş. Nitekim kimlik kontrolü yarım saat sonra bitmiş ve çalışanlar binanın dışına çıkarılmıştır. Yani Yeşil Elmacıların direniş edebiyatı tamamen palavradır. Alt tarafı yarım saat süren kimlik kontrolü, kahraman Noktacılarımızı ağlatmaya yetmiştir. Bu ülkede nice gazeteciler işkenceden geçti, saldırılara uğradı, öldürüldü. Anlaşılan bizim Noktacıların bunlardan pek haberi yok. Olsaydı, basit bir kimlik kontrolünden bu kadar korkup ağlaşmaya başlamazlardı. Anlaşılan salya sümük ağlamayı Hocaefendileri çok iyi öğretmiş. Yüreğimiz parçalandı doğrusu. Derginin Genel Yayın Yönetmeni Alper Görmüşün durumu da çalışanlarınınkinden farklı değil. Askerî savcının olayı soruşturmak için istediği belgeleri, Haber kaynağımı açıklamam! diyerek vermeyen Alper Görmüş, kapısında savcı ve polisleri görünce gazetecilik kurallarını bir tarafa bıraktı. Bilgi Üniversitesinde ders veren Görmüş, baskın günü, siyasi parti lideri edasıyla kameraların karşısına geçti ve Bizi cezalandırdılar! diye ağlamaya başladı. Süt dökmüş kediye dönen Görmüşün öğrencilerine çok iyi örnek olduğu muhakkak. Derginin son sayısı hazırlanırken binada hâlâ polislerin olması dergi çalışanlarını rahatsız etmiş; polis nezaretinde dergi çıkartmak Nokta çalışanlarını niye rahatsız etti biz anlayamadık. Ferhat Sarıkayanın sonu Fehmi Koru, baskını şiddetle kınadığı Yeni Şafaktaki yazısına bir soru ile başlıyor: Biz farkında olmadan Türkiyede rejim değişikliği mi oldu? İktidarlarla basın arasındaki ilişkilerin hep sorunlu olduğundan bahseden Koru, Nokta dergisine karşı başlatılan operasyonun arkasında iktidar olmadığını, bu nedenle iktidar yandaşı bir yayına karşı bir baskını anlayamadığını anlatıyor. Öyle ya, her şey yolundayken neden böyle bir baskın gerçekleşti? Fehmi Koru bir şeylerin değiştiğinin farkına varmış. Ordu artık dört yıllık suskunluğun ardından konuşmaya başlamış, kendisine yönelen tehdidi kavramış ve bu tehdidi ortadan kaldırmaya yönelik adımlar atmaya başlamıştır. Artık AKP ve Yeşil Elmacılar için her şey eskisinden farklı olacaktır. Yeşil Elmadan bir önemli tespit de Vakit Gazetesi yazarı Serdar Arsevenden geldi. Arsevenin yazısında baskın değerlendirilirken şu cümle dikkat çekti: -Şimdi haberi geldi: Andıç ve günlük haberleri ile öne çıkan Nokta dergisine polis baskını yapılmış. Ne diyorsunuz? -Ne diyeyim. Ferhat Sarıkaya faciasını hatırlattı bana. Hatırlanacağı gibi Şemdinli provokasyonunun ucu Büyükanıta kadar uzatılmış; ancak Ordu, İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun ile Fethullahçı savcı Ferhat Sarıkayanın kellelerini almıştı. Alper Görmüş, Genel Yayın Yönetmeni koltuğunda daha fazla oturamayacağını bilsin!
|
|
Bu hükümet gitmelidir
Hüseyin Adıgüzel
Şemdinlide uygulamaya konulan plan Yaz bütün haşmetiyle yüzünü gösterdi. Ortalık yanıyor. Ortalık yanarken biz de yanıyoruz, hem de ne yanma! AKP hükümeti milleti kasıp kavuruyor, ortalığı yangın yerine çeviriyor, milleti ümitsizlik girdabına adım adım yaklaştırıyor. Ekonomideki dalgalanmalar, bir gece içinde trilyonlar kazananlar, bir gece içinde bütün birikimlerini büyük sermayeye aktarmak zorunda kalanlar, bu ülkenin insanları. Her gün getirilen şehit cenazeleri, yakılan ağıtlar ve siftah yapmadan dükkanını kapatan esnaflar, tarlasını sürmek için mazot parası bulamayan çiftçiler, IMFnin insafına terk edilen memur, işçi ve emekliler, mezarda emeklilik yasasını protesto edeyim derken polis copu yiyen devlet memurları... Hepsi bu ülkenin insanları... Gayrı memnun kitle çığ gibi büyüyor, memnunlar keyif sürüyor. Bunların hepi gerçek ve hepsi, memleketimin manzarası olarak orta yerde duruyor. Sıkıntı o kadar çok, o kadar büyük, o kadar çeşitli ki, insan hangisini yazayım diye sıkıntıya düşüyor. Biraz bu hükümetin en son marifetlerinden bahsetmek istiyorum. Düşüncelerimi sizlerle paylaşmak, sıkıntıyı hafifletmek istiyorum. Aslında çok öncesi var, ama, ben Şemdinliden başlamanın doğru bir seçim olacağını düşünüyorum. Hani şu serhıldan (isyan) çığlıklarını gündeme sokan Şemdinliden. Çünkü, yıllardır hazırlanan, cumhurbaşkanını, orduyu, devletini seven ve korumaya çalışan kurumları devredışı bırakma ve milliyetçi kesimi korkutma ve ezme operasyonunun düğmesine Şemdinlide basıldı. Sonraki, Diyarbakır, Hakkari, Yüksekova olayları, Danıştay baskını, Atabeyler çetesi olayları, Şemdinlide uygulamaya konulan planın tamamlayıcı unsurları. Aynı zincirin halkaları. Bunların bir bir arkasına ortaya çıkmasını tesadüfle izah etmeye çalışmak, deliye postaki saydırmaktan da öte bir iştir. Bir gün Şemdinlide iki bomba patlatıldı. Halbuki, daha önceleri de Şemdinlide onlarca bomba patlatılmıştı. Yani hazırlık yapılmıştı. Son iki bomba günü, bomba patlatılan kitabevinin karşı kaldırımında park etmiş, ordu mensubu iki kişinin arabası anında saldırıya uğradı. Arabadan neler çıktı, neler? Hatta, Gökçe Fırat, bu konuyla ilgili yazısının bir yerinde, arabada bir TürkSolu gazetesi eksik kalmış diyerek bir de espri yapmıştı. Sonra, Apo posterli, hayali Kürdistan bayraklı, her yeri kırıp döken, devletin tüm kurumlarına saldırılan bir gösteri düzenlendi. Bomba patladıktan iki dakika sonra ROJ TV, Danimarkadan Serhıldan çığlıkları ile yayına başladı. Gösteriler yayıldı. Diyarbakırda, Hakkaride, Yüksekovada, Vanda, Bitliste, Şemdinliyi aratır gösteriler yapıldı. Büyük (!) başbakanımız oralara kadar giderek Kürt Sorunundan bahsetti. Ama hiçbir sonuç alamadı. Araya Diyarbakır Belediye Başkanı girdi. Başbakana, siz şöyle durun, ben onlarla anlayacakları dilden konuşur, onları yatıştırırım dedi. Onların anlayacağı dilden konuştu ve olayları yatıştırdı. Başbakan, başbakanlığının ayaklar altına alındığını bile anlayamadı ya da anladı da, anlamamazlıktan geldi. İş yargıya intikal etti. Vanda görevlendirilmiş bir savcı, iddianame hazırladı. Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt başta olmak üzere, ordu mensupları tarafından bir çete oluşturulduğunu ve bu olayları bu çetenin gerçekleştirdiğini beyan eden bu iddianame ortalığa bomba gibi düştü. Danıştay olayında TÜRKSOLU büyüyen gücü nedeniyle gündeme geldi Günler sonra, bir avukat, belinde silahı ile, güvenlik kameralarının çalışmadığı bir gün Danıştaya girdi, 2. Daireyi kan gölüne çevirdi. Yakalandı. Daha sorgusu bile yapılmadan Başbakan Yardımcısı M. Ali Şahin gazetecilere Sürprizlere hazırlanın şeklinde bir açıklama yaptı. Bu tip suçluların sorguları Cumhuriyet Savcılığınca yapılmasına rağmen, yargı devreden çıkarıldı ve emniyet içindeki Fethullahçı yapılanmanın temel taşlarından biri olan, bir Emniyet Genel Müdürü Yardımcısına verildi. Bu sefer sanığın arabasından Danıştay 2. Dairesinin türban kararı almasına olumlu oy veren üyelerinin resimleri basılı Vakit Gazetesi çıktı. Sorgulamanın devam ettiği aşamada Başbakan, büyük bir çete ile karşı karşıya olunduğunu ve ana muhalefet partisi genel başkanının da bu komplonun içinde olduğunu söyledi. Muzaffer Tekin isimli ordudan ayrılmış eski bir yüzbaşının arandığı açıklandı. Muzaffer Tekinin evinde yapılan aramada, komployu doğrulayan belgelerin yanı sıra, TürkSolu ciltlerinin de bulunduğu kamuoyuna duyuruldu. Herhalde bu duyuruyu yapan şahıs, Türksolu gazetesinin on beş bin tirajla basıldığını ve yüz bine yakın okuyucusunun olduğunu bilmiyordu. Ya da biliyordu da TürkSolunun gittikçe büyüyen gücünden endişe etmişti ki, onu da hedef tahtasının önüne koyuyordu. Muzaffer Tekin teslim oldu. Onun çetesine mensup olduğu söylenen dört kişi ile hakim karşısına çıkarıldı. Mahkeme, Muzaffer Tekin ve çetesi olduğu söylenen dört kişiyi de serbest bıraktı. Çünkü, onların bu işle ilgisi olduğunu gösteren en küçük bir kanıt bile yoktu. Cürümü işleyen sanıkla telefonla konuşmasından başka bir kanıt getirememişlerdi. Halbuki, sanığın telefonunda belki yüzlerce isim vardı, ama, aralarından pervasızlıkla ayıklayarak Muzaffer Tekini seçtiler. Çünkü, Muzaffer Tekin emekli de olsa ordu mensubuydu, milliyetçi güçlerle fikri planda iş birliği yapıyordu, düzenlenen konferanslara, panellere, protesto eylemlerine katılıyordu ve KKTC Eski Cumhurbaşkanı Rauf Denktaşa da büyük destek veriyordu. Aranan kan bulunmuştu. Hemen üstüne atıldılar. Emniyet içindeki Fethullahçı yapılanma Daha Danıştay olayının perde arkasını bırakın, perde önü bile aydınlanmadan, ortalık toz duman içindeyken emniyet içindeki Fethullahçı yapılanma, basına, hem de hiç olmayacak şekilde, evlere servis yaparak bir çetenin daha çökertildiğini açıkladı. Atabeyler çetesi mensupları olarak üçü emekli asker, sekiz kişi basının önüne çıkarıldı. Emniyet Genel Müdürlüğü sözcüsü İsmail Çalışkan, 2 Haziran günü düzenlediği basın toplantısında, bir gazetecinin operasyon ile ilgili bir sorusuna Bu operasyon, Genelkurmay Başkanlığı ile ortaklaşa gerçekleştirilmiştir dedi. Fakat, 3 Haziran günü Genelkurmay Başkanlığı, televizyonlardan yayınlanan yazılı bir açıklama ile, operasyondan haberlerinin olmadığını, bütün gelişmeleri ertesi günkü gazetelerden öğrendiklerini, kamuoyuna duyurdu. Yani, sağ elin, sol elden haberi yoktu. Bu nasıl iş demeyin. Bu işte öyle bir iş! En üst düzey emniyet yetkilisinin açıklaması ile, operasyonun içinde gösterilen Genelkurmay Başkanlığı, operasyonun bırakın içinde olmayı, haberlerinin bile olmadığını açıklıyor. Yani operasyon, emniyet güçleri tarafından yapılmıştır, askeri kanadın bundan haberi yoktur. Peki öyle ise neden emniyet üst düzey yöneticisi böyle bir açıklama yapma gereğini duymuştur? Çünkü, gözaltına alınanların içinde ordu mensupları da vardı. Onların göz altına alınmalarından Genelkurmay Başkanlığının haberinin olması yasa gereği idi. O da, orada zevahiri kurtarmak için böyle bir açıklama yaptı, diye düşünüyorum. Neyse, burası bizi pek ilgilendirmiyor. Bu hesabı aralarında görürler. Emniyetteki Fethullahçı grup Orduyu kendisine engel görüyor Şimdi gelelim sorunun temeline... Sorun emniyetin açıklamalarının doğru olmadığındadır. Emniyet, Şemdinli olaylarından beri, tüm olayların içinde Ordunun, yani TSKnın faal olarak rol aldığını gösterme çabasındadır. Burada, Türk Silahlı Kuvvetlerini kendisine anayasa ile verilmiş bulunan devleti ve milleti koruma ve kollama görevini yapamaz hale getirmek başat amaçtır. Emniyetin bundan çıkarı nedir? Emniyetin bundan hiçbir çıkarı yoktur. Fakat, hükümete büyük destek veren Fethullah Hoca grubu, emniyetin içerisinde güçlü bir yapılanmaya sahiptir. Bu grup, siyasi iktidarın tercihi ile o mevkilere getirilmiştir. Siyasi iktidarın işlevini sürdürebilmesi için, bu grup vasıtasıyla, Ordunun millet nezdinde olan prestiji aşağıya çekilmek istenmektedir. Siyasi iktidarın ve Fethullahçı grubun, kafalarının içindekileri gerçekleştirmelerine en büyük engel olarak Orduyu görmeleri, onları bu yönde çalışmaya mecbur etmektedir. Ordu pasifize edilirse ki, Avrupa Birliği rüyası da bu süreç içinde değerlendirilmelidir, o zaman, dikensiz gül bahçesi içinde rahatça çalışabileceklerdir. Bu yüzden emniyet içindeki Fethullahçı grup ve siyasi iktidar, Şemdinliden bu yana oluşan bütün olayların sorumluluğunu, Silahlı Kuvvetlere ve ulusalcı güçlere yıkma uğraşının içindedir. Bu olayların tümü, siyasi iktidar, emniyet içindeki Fethullahçı grup, PKK, AB ve ABDnin tertibidir. Çünkü; ülkemizin ve dünyanın içinde yaşadığı siyasi şartlar, önümüzdeki bir yılı, Türkiyenin bugün ve yarınki kaderinin belirleneceği bir yıl haline sokmuştur. Ülke içinde, özellikle tırmandırılan gerilim ortamı içerisinde AKP, üç önemli seçimi atlatmanın telaşını yaşamaktadır. Ülke dışında, yaklaşan İran operasyonu ve ABnin reformların yavaşladığı uyarıları, AKPyi zor duruma sokmuştur. AKP Büyükanıt Paşayı neden istemiyor Üç önemli seçimden söz ettik: 30 Ağustosta yapılacak Genel Kurmay Başkanlığı ve Nisan 2007de yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile 2007 Kasımında yapılacak parlamento seçimleri AKPyi tam anlamıyla köşeye sıkıştırmış durumdadır. Genel Kurmay Başkanlığına Yaşar Büyükanıtın getirilmesi, PKK ile olan mücadelede, ipin ucunun Ordunun eline geçmesi demektir. Bu durum, PKKyı yok etmeye yönelik büyük bir temizlik harekatını da beraberinde getirecektir. Doğal olarak bu harekat, AKPnin hem zemin, hem de prestij kaybına uğramasına sebep olacaktır. Öyle ise ilk etapta, Yaşar Büyükanıtın Genel Kurmay Başkanı olması önlenmelidir. Yaşar Büyükanıtın Genel Kurmay Başkanı olması ile başlayacak PKK temizlik süreci ile, AKPnin ABD desteği de sona erecektir. Bu oluşum, daha sonra yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimi ile, genel seçimleri de derinden etkileyebilecek bir oluşumdur. Bunun önlenmesi için, Ordunun yıpratılması, pasifize edilmesi gerekir. Pasifize edilen ve yıpratılan bir Ordu, hükümetin atayacağı Genel Kurmay Başkanına ses çıkaramaz, tepki koyamaz. Düşünülen operas yon için genelde emniyet içindeki Fethullahçı kanat kullanılmakta ve bütün olaylar, hükümetin bilgisi dahilinde, o kanatın eli ile tertip edilmektedir. Bu arada günden güne tırmanan AKP- Ordu gerilimine de dikkatinizi çekmek isterim. Danıştaydaki cenaze töreni sırasında, halkın ortaya koyduğu tepkiyi olumlu bulan Genel Kurmay Başkanı Sadece bu olayda değil, daha başka olaylarda da bu tepkiyi görmeyi dilerim deyince, Başbakan sert bir çıkış yapmış, Genel Kurmay Başkanını emekliye sevk etmeyi bile ima etmişti. Fakat, burada Cumhurbaşkanı Sezerin tavrı önem kazandığından, onun laiklik yanı tavırlarından ürktüğü için öncelikle Sezeri yalnız bırakmayı düşünerek köşesine çekilmeye zorlamaktadır. AB de AKPye karşı: AKP iktidarı eski hızını kaybetti İçeride tırmanan AKP-CHP gerilimi, AKP-Sezer, AKP-Ordu, AKP-ulusalcı güçler gerilimleri AKP iktidarını zor bir dönemece taşımış ve dönemecin başına oturtmuştur. Durum dışarıda da farklı değildir. AKP-AB, AKP-ABD, AKP-İsrail ilişkileri de istenilen düzeyde yürümemektedir. AB Komisyonu Eşbaşkanı Lagendjik 4 Haziran Pazar günü yaptığı bir açıklamada, AKP iktidarının eski hızını kaybettiğini, reformların yavaşladığını ve yargıya yapılan saldırının, Türkiyenin işini zorlaştırdığını söyledi. Bir gün önce TÜSİADın eleştirilerine cevap veren Abdullah Gül AB ile işlerin istenildiğinden de iyi gittiğini ve hükümetin bütün enerjisini ABye ayırdığını söylemişti. Fakat, görünen o ki, AB Komisyonu Eşbaşkanı, işlerin iyi gitmediğini söyleyerek bir gün sonra, adeta Abdullah Gülü tekzip etme gereğini duymuştur. İran operasyonu ve AKP ABD İrana operasyon kararını yakınlaştırıyor. Türkiye ne yapacak? ABDnin kendisine biçtiği rolü mü oynayacak yoksa İranın yanında mı yer alacak? Bize göre, kendisine biçilen rolü oynayacak. Aslında oynamaya başladı bile... Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi daimi üyesi ülkeler ile Almanyanın Dışişleri Bakanlarının yaptıkları ortak çalışma sonucunda, çıkan karar, ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice tarafından İran Dışişleri Bakanına bildirilmesi için Abdullah Güle havale edilmiş, o da görevini yaparak kararı İran Dışişleri Bakanına iletmiştir. Elbette, sadece bu olaya bakarak karar vermiyoruz. Öncesinde de neler olduğunu sizler de biliyorsunuz. Fakat, bu bizim öngörümüz. AKP iktidarı halen bu sorun ile boğuşuyor ve önünde en büyük sorunlardan biri olarak duruyor. PKKya müdahalenin önündeki engel ABD değil AKPdir PKK üzerine ABD ile ortak bir harekat yapılması sorunu da ortada, muallakta duruyor. Kandil Dağı da her gün can almaya devam ediyor. Akan ve bir sürü ödüne rağmen durdurulamayan bu kanın, iktidarı sarstığı da bir gerçek. Sebep olarak, operasyon yapmayan ve yaptırtmayan ABD gösteriliyor, ama, bana göre sorunun temeli AKPnin iç dengeleridir. Çünkü, AKP içinde bu operasyonun yapılmasının zaruri olduğunu düşünenler olduğu gibi, bunun asla yapılmamasını isteyen hatırı sayılır milletvekili olduğu da bir gerçek. Bu durumda, bu operasyonu AKP yapamaz demek, herhalde en doğrusu olur. Danıştay tertibi öncesinde, millet,Türk Ordusunun Kuzey Irak operasyonunu tartışıyordu. Danıştay baskını ile, tartışmalar bıçak gibi kesildi. Komplonun boşa çıkarıldığının en büyük göstergesi, Türk milletinin en acil sorun olan Kürt bölücülüğü sorununa geri dönmesidir. Artık, PKK konuşulmalı, sönen ocaklar konuşulmalı, bölünen ülke konuşulmalı, istila edilen bölgeler konuşulmalı ve Kürt bölücülüğüne karşı mücadele konuşulmalıdır. Bu konuşma içinde AKPnin yerinin olmadığı açıktır. PKKnın Türkiyedeki destekçisi, ABDnin Türkiyedeki destekçisidir. Çünkü, PKK; ABDnin ileri karakoludur. Kim ABD ile birlikte ise, o PKKnın destekçisidir. İktidar yıkılma noktasına geldi Bütün bu gelişmeler ve ülkede tırmandırılan gerilim ortamı, AKPyi köşeye sıkıştırmıştır. AKP hükümetinin artık suyu ısınmıştır. Dış destekler, neredeyse sıfırlanmış durumdadır. Cumhuriyeti ve tam bağımsızlığı savunan başta Cumhurbaşkanı, Ordu, Yargı kurumları ve ulusal güçlerin karşısında, yurdun her yerinde yuhalanan bir AKP vardır. Siyasi arenalarda, muhalefet etmek yerine iktidarı yıkma söylemleri artmıştır. Bu durumda AKP, artık bu ülkeyi daha fazla yönetme şansına sahip değildir. AKP iktidarı yıkılma noktasına gelmiştir. Toplumun bütün dinamik güçleri ile kavgalı olan, Orduya, Yargıya ve ulusalcı güçlere komplolar hazırlamaya çalışan, PKK terörünü yok etmeye gücü yetmeyen, Danıştaydaki cenaze töreninde Başbakanı ve bakanları yuhalanan bir iktidarın yaşaması mümkün değildir. Seçim sandığı mutlaka milletin önüne getirilmelidir. Bunun sağlanması için miting, grev gibi demokratik haklar kullanılmalı; millet, meydanları doldurmalıdır. ABDnin turuncu darbelerinin ilki ile iktidar yapılan AKP kırmızı beyaz bayraklarla doldurulan meydanların gücü ile iktidardan indirilmelidir. Gökçe Fıratın deyimiyle Yıkılana kadar sallamak, meydanları doldurmak gerekir. Sivil güçler, iktidarı ancak halkın inanç ve desteği ile yıkacaklardır. Halkın gücü karşısında hiçbir gücün duramayacağını, artık AKP iktidarı da anlamak zorundadır. Önünde iki seçenek vardır. Ya erken seçime gidecektir, ya da iktidarı zorlayacaktır. İktidarı zorlamanın nelere gebe olduğunu herhalde düşüneceklerdir. Burası ABD ya da herhangi bir Avrupa ülkesi değildir. Burası Türkiyedir ve Türkiyenin dünyanın hiçbir ülkesine benzemeyen şartları ve moral güçleri vardır. Kendisinden önce iktidarı zorlayanların nelerle karşılaştıklarını, herhalde AKP kurmayları da bilmektedirler. Bu iktidar Türkiyeye, Türkiye Cumhuriyetine, Türk devletine ve Türk milletine zarar vermektedir ve bu yüzden gitmelidir. Gitmiyorsa yıkılmalıdır!
http://www.turksolu.org/109/adiguzel109.htm |
|
Kürt-İslam Mahkemeleri Türksolu Dergisi
Gökçe Fırat Şemdinli tertibi nasıl gerçekleşti Kürt-İslamcı AKP iktidarının devlet kadrolarını Kürt-İslamcılaştırma çabasının çok yakın gelecekte Türkiyeye nasıl bir hukuk düzeni getireceği Şemdinli mahkemesinin kararı ile birlikte daha net görüldü Bilindiği gibi Şemdinlide PKK üyesi olmaktan 15 yıl hapis cezasına mahkum edilen Seferi Yılmaza ait bir kitabevine bomba atılmış, kitabevi sahibi eski PKKlı Seferi Yılmaz bomba atılan kitapçıdan dışarı çıkmış, kapının önünde bekleyen bir sivil arabayı görmüş, arabaya doğru ilerleyerek o sırada o caddede bulunan birkaç yüz kişilik PKKlı grupla birlikte arabaya, arabadaki astsubay Ali Kaya ve iki istihbaratçıya saldırmış, arabasını yakmış, o sırada yine orada bulunan Danimarkadan yayın yapan PKK televizyonu Roj TV Şemdinliden naklen yayına başlamıştı. Bu olay neresinden bakarsanız bakın bir komploydu. Ancak komployu yapanlar sanki bizlerle alay edercesine yapıyordu bu işi. Olayın hemen ertesi günü gazeteler Susurluk manşetleri atmaya, derin devlet yorumları yapmaya başlamış ve PKK mahkumu Seferi Yılmazla röportaj kuyruğuna giren basın onu bir demokrasi kahramanı ilan etmeye başlamıştı. Şemdinli olayı olur olmaz TÜRKSOLU Türkiyedeki tüm basının tersi bir tavır aldı, bunun Orduya yönelik önemli bir komplo olduğunu yazdı. Komplonun düzenleyicileri olaraksa AKP ve PKKyı adres gösterdik. O zamanlar ortada Şemdinli iddianamesi henüz yoktu, Ferhat Sarıkaya yoktu, Orgeneral Büyükanıtın adı henüz geçmemişti. CHP ve Cumhuriyet gazetesi dahil her çevre olayı Türk Ordusuna yıkarken bir tek TÜRKSOLU olayın bir komplo, bir provokasyon olduğunu yazıyordu. Şemdinli bize göre AKP iktidarının önemli bir hamlesiydi. Gerçekten de bir süre sonra Ferhat Sarıkayanın iddianamesi geldi, Orgeneral Büyükanıt çete lideri olmakla suçlandı. O anda Susurluk, derin devlet gibi bir oltaya atlayan kimi insanlar uyanıverdiler. Şemdinlideki araçta demek ki astsubay değil, Orgeneral Büyükanıt linç edilmek istenmişti! Saflar birden yer değiştirirken, Orgeneral Büyükanıtı suçlayan Emniyet İstihbarat Daire Başkanı ve savcı görevden alındı. Kamuoyu olayın Orduya yönelik bir tertip olduğuna büyük ölçüde kanaat getirmişti. İddianame nasıl hazırlandı... Fakat bu sırada Şemdinli davası da başlamıştı. Aslında iddianamenin hazırlanması, bu arada Mecliste kurulan Araştırma Komisyonu Türkiyede bir şeylerin nasıl da değiştiğini gösteriyordu. Ki bizce bu değişikliğin üzerinde durmak yarına hazır olmak için son derece önemlidir. Şemdinli olayı yargıya yansıdığı andan itibaren Mecliste bir araştırma komisyonunun kurulmasına kimse tepki göstermedi. Oysa yargıya intikal etmiş bir soruşturmaya Meclisin dahi karışma yetkisi yoktur. Kuvvetler ayrılığı prensibi gereği, yasama organı olan TBMM yargıya müdahale edemez. Oysa Komisyon çalışması doğrudan yargıyı yönlendirecek, baskı altına alacak bir çalışmaydı. Komisyon üyeleri ne hikmetse hep Güneydoğulu milletvekillerinden oluşuyordu ve tanık olarak da hep PKKlılar dinleniyordu. PKK mahkumu Seferi Yılmaz gibi bir bölücü itibar sahibi olmuş, Meclis Araştırma Komisyonuna akıl veriyordu. Fakat yasama organının yargıya müdahalesinin bununla sınırlı olmadığı da görüldü. Savcı Ferhat Sarıkaya Meclis Araştırma Komisyonu ile temas halindeydi. Araştırma Komisyonu Başkanı, komisyondan bile gizlice savcı Ferhat Sarıkayaya ifadeleri gönderiyordu. Daha da ötesi, savcı Sarıkaya idianamesini bitirdikten sonra bu iddianameyi e-maille aynı komisyon üyesine gönderiyordu. Oysa iddianameyi hazırlayan savcı bunu sadece mahkemeye sunabilirdi. Buraya kadar olan düzenek iyi işliyordu. Şemdinlide yuvalanan PKK hücresi, TBMM Komisyonu, Adalet Bakanı, İçişleri Bakanı, Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı, Van Adliyesi arasında inanılmaz bir eşgüdüm vardı. Artık ortada bir iddianame değil, senaryo vardı. Bu senaryonun baş destekçisi ise Fethullahçı medyaydı. Fakat senaryo bir noktada kesintiye uğradı. Ferhat Sarıkaya meslekten atılınca Şemdinli davasının iddianame sahibi ortadan kalkmış oldu. Onun görevden atılması ile birlikte normal bir hukuki işleyiş başlayabilirdi ama olmadı. Yeni savcı iddianameyi aynen sahiplendi. Oysa iddianameye siyaset karıştırıldığı ortadaydı. Normalde yeni savcının tüm iddianameyi baştan, siyasal önyargıdan uzak bir şekilde hazırlaması gerekirdi. Fakat bu yapılmadı. Dava aynı iddianame ile başladı.
Bu nasıl mahkeme Üstelik iddianame kısmından sonra dava kısmı tam anlamıyla bir hukuk katliamı oldu. Mahkeme önünde herkes eşittir. Devlet görevlisi de, sıradan vatandaş da birdir. Ancak mahkemeler, hakimler, kanaat belirlerken tarafların geçmişlerini göz önünde bulundururlar. Örneğin bu davada bir tarafta PKK üyesi olmaktan 15 yıla mahkum bir Seferi Yılmazla, diğer tarafta devlete hizmet etmiş, pek çok takdirnamesi olan bir astsubay arasında kanaate hükmedecek hakim, kendi siyasal tercihlerine göre hareket edemez. Ama bu davada böyle olmamıştır. Sanıklar aleyhine delil olmadığı için hakimler kanaatle karar vermişlerdir. Peki o kanaat nedir? Devlet görevlilerinin suçlu olduğu! Hakimler kanaat belirlerken Fethullahçı medyanın derin devletle mücadele eden yazarları gibi hissetmiş ve o şekilde karar vermişlerdir. Fakat sadece karar aşamasında değil önceki saflhalarda da büyük hukuksuzluklar yaşanmıştır. Örneğin devlet görevlileri, Jandarma Komutanlığının raporları, mahkeme heyeti tarafından dikkate alınmamıştır. Oysa mahkeme heyetinin bu tür devlet rapor ve elemanlarına öncelikle dikkat etmesi gerekirdi. Fakat bu davada bir Türk mahkemesi, PKKlıları ve yandaşlarını dinlemiş, dikkate almış, onların beyanlarına göre kanaat oluşturmuş ama Türk Ordusu mensuplarını dinleme zahmetine bile katlanmamıştır. Sanık avukatları olayın büyük bir provokasyon olduğunu, daha derinlemesine bir soruşturma gerektiğini belirtmiş, yeni tanıklar bulmuş, soruşturmanın genişletilmesini talep etmişlerdir. Normalde mahkeme heyetinin sanık avukatlarının bu taleplerini dikkate alması gerekir. Neden gerekir? Çünkü sanıklar zaten tutukludur, yeni tanık dinlenmesi ya da soruşturmanın genişletilmesi sanıklara bir yarar sağlamayacağı gibi bu davanın uzamasından zarar görecek bir kişi de yoktur. Bu noktada mahkeme heyetinin sanık avukatlarının talebini reddetmesinin imkânı yoktur. Reddederek hukuk dışı hareket etmişlerdir. Fakat mahkeme heyeti açısından daha söylenecek çok şey var. Aynı mahkeme heyetinin Van Üniversitesi Rektörünü de aynı şekilde iki ay tutukladığını biliyoruz. Ama rektör şu an görevinin başındadır! Demek ki mahkeme heyeti güçlü hukuki delillerle değil kanaatle hareket etmeyi alışkanlık haline getirmiştir. PKKdan al haberi Bu davada ise mahkeme heyetinin ne yapacağını PKKnın yayın organı zaten bilmektedir! 13 Haziran tarihli Özgür Gündem gazetesinde aynen şunlar yazılmıştı: Kararın bugünkü duruşmada ya da yetişmemesi halinde en fazla birkaç gün içinde çıkması bekleniyor. Bu arada mahkeme başkanının da tayininin çıktığı ve 19 Haziranda ayrılmadan önce Şemdinli davasını karara bağlayacağı kaydediliyor. Şimdi ne var bu haberde diyebilirsiniz. Haberin tarihi 13 Haziran. O gün Şemdinli duruşması var. Henüz duruşma yapılmamış. Yani o günkü duruşmada ne olacağı bilinmiyor. Belki mahkeme o gün karar verebilirdi. Ama Özgür Gündem mahkemenin o gün karar vermeyeceğini biliyor. Daha da garibi, mahkemenin bir sonraki duruşmasının 19unda yapılacağını da biliyor! Yani Özgür Gündem bir tek 19undaki duruşmada sanıklara 39.5 yıl hapis verileceğini yazmamış! Peki 13ündeki mahkeme neden son savunma için sadece altı gün sonrasına karar kılar? Normalde bu tür davalarda en az bir ay, hatta Erbakanın davalarında 3 aylık bir süre tanındığını biliyoruz. Yani son savunma önemlidir, mahkemeler de son savunma için 6 gün süre vermezler. Burada da hukukun doğruyu bulmak için değil infazı bir an önce gerçekleştirmek için işletildiğini akla getiriyor. Ama daha önemli bir ayrıntı da var. Mahkemeden bir gün önce Ali Kaya GATAya sevkediliyor. Bu durumda son duruşmaya katılamıyor. Ceza davalarında ise sanığa son söz hakkı verilir ve bundan önce karar verilmez. Bu durumda mahkeme heyetinin 19unda karar vermesi beklenemez. Nitekim PKKlı avukatlar astsubayın kararı geciktirmek için GATAya kaldırıldığını yazıyor. Ama mahkeme heyeti de PKKlı avukatlarla aynı kanaatte ki son sözü bile sormadan 39.5 yıl hapis veriyor! Dikkat edelim sıradan bir cezadan değil 39.5 yıl hapisten bahsediyoruz. Kürt-İslamcının adaleti Hukuki ayrıntılardaki tutarsızlıklar, hukuksuzluklar ve çok açık bir şekilde tertipler çoğaltılabilir. Fakat burada asıl meselemiz bu değil. Şemdinli davası açılışından kapanışına kadar tam anlamıyla adaletin ne duruma geldiğini göstermektedir. Artık bu ülkede hiç kimsenin adil yargılanma güvencesi kalmamıştır. Adalet Bakanlığı içindeki kadrolaşma mahkeme seviyelerine ulaşmış, karar mercileri Kürt-İslamcıların denetimine geçmiştir! Mahkeme Yaşar Büyükanıtı yargılayamamıştır ama sadece şimdilik. Bu ülkenin bir rektörünü suçsuz yere, gereksiz yere iki ay hapse atabilecek kadar kendilerine güvenmektedir bu Kürt-İslamcı kadrolar. Ferhat Sarıkayanın görevden alınması onları biraz ürkütse de kanlarındaki Kürt-İslamcı devlet düşmanlığı geni ağır basmakta, yargılayıp cezalandıracak bir Türk aramaktadırlar! Ordu mensubu aramaktadırlar! Artık adliyenin niteliği değişmiştir. Türk adaletinin yerini Kürt-İslam mahkemeleri almıştır. Danıştaya yapılan saldırı burada anlam kazanmaktadır. Yine bir Kürt-İslancı olan Başbakan, Danıştayı açıkça tehdit ediyor ve engel olarak suçluyordu. Hemen ardından yine aynı bölge doğumlu bir Kürt-İslamcı tetikçi Danıştayı bastı! Şimdi Şemdinli davası Yargıtaya gidecek ve oradan geri dönecek. Bunu kararı veren mahkeme heyeti de gayet iyi biliyor. Ama bilmesine rağmen bu kararı veriyor. Çünkü devlete, yargıya ve Orduya mesaj veriyorlar! Demokrasi, insan hakları, hukuk diye diye iktidara gelenler, artık hukuku rafa kaldırmışlar, komplolar, baskınlar, infazlarla iş görmektedirler. Artık Türkiyede bir Kürt-İslamcı çete iktidarı vardır
http://www.turksolu.org/110/basyazi110.htm |
|
Yaşar Büyükanıt Görevde
http://www.ufukotesi.com/yazigoster.asp?yazi_no=20060922 |
||||||
|
Şemdinli oyunu Yeni Mesaj Muharrem Bayraktar Kara Kuvvetleri Komutanı
Orgenaral Yaşar Büyükanıtı yargıyı
etkilemeye teşebbüs ve çetecilik gibi ağır
ifadelerle mahkemeye sevkeden Van Cumhuriyet Savcısı Ferhat
Sarıkaya, Türkiyenin gündemine bomba gibi düştü.
http://www.yenimesaj.com.tr/index.php?haberno=6005965&tarih=2006-03-11 |
|
AKP SORUNU VE TAYYİP BEYİN SONU! Yazar Mehmet DENİZ (Mili Cozum Dergisi) .
*** AKP, RTE ve Onun arkasındaki "Artık Bilinen" Güçler 1-Şemdinli'de TSK'yı karalamak ve halkla karşı karşıya getirmek istemişler, bu sebeple ordu mensuplarını orduyu sabotajcı, suikastçı.,. Zalim görüntüsü ile özleştirip terörü meşrulaştırmaya çalışmışlardır. 2-Danıştay 2. Daire'ye başörtüsü konusundaki kararından ötürü sindirme ve korkutma yöntemi kullanarak saldırı düzenlenmiştir. Böylece başörtüsü kararı cezalandırılmıştır. 3-RTE, AKP'nin ve AKP'li bir Anakent Belediye Başkanı'nın desteklediği emekli bir Albay Mit müsteşarı yapılmak istenmiş bu sebeple bir grup oluşturulmuş bizzat RTE'nin yerine oynanan Anakent Belediye Başkanının mali destekçisi izlenimini veren bir grup yakalanmış oluşum maalesef kasıtlı bir şekilde TSK'ya mal edilmeye çalışılarak AKP'nin iç hesaplaşması örtülmek istenmiştir. 4-Atabeyler Gerilla Grubu Baskını, işe AKP'nin yıpranmış inandırıcılığını yitirmiş ve artık siyasi ömrünün bittiğini anlaşılmış başbakanı ve onun kara kutusu Zapsu'yu M. Ali Erbil üzerinden kurtarmayı amaçlamıştır. Ayrıca Şemdinli ve Danıştay'da meydana gelen olaylarda tek devlet ve tek millet yapısını muhafaza kararlılığını, Laik ve Demokratik Cumhuriyeti İngiliz güdümlü hilafet devletine dönüştürmeme azmini ortaya koyan Türk Silahlı Kuvvetlerini sindirme ve yıpratma da asıl hedef olarak belirlenmiştir. Emniyet Genel Müdürlüğü, İktidar Partisinin Kolluk Gücü Haline mi Getiriliyor? Koltuk hırsına kendilerini adayan iktidarın hırsına yetişmek istercesine yenik düşen birkaç yetkilisinin talimatı ile hareket eden Emniyet Genel Müdürlüğü ve Türk Polis teşkilatına böyle giderse Türk Milletini değil "AKP'nin polisi" diyebiliriz. AKP'nin muhalifi isimlere karşı yürütülen araştırmalar. Emniyet istihbarat ve Polis Teşkilatını yıpratacak hale gelmiştir. Başbakan'ın İsparta İl Kongresi'nde EGM'nin AKP'nin muhallilerine karşı yürüttüğü araştırmaları kastederek "Zamanı geldiğinde biz de konuşacağız, şimdi sabrediyorsak bir sebebi var" şeklindeki tehdidi iktidarın ve Başbakan'ın EGM'yi adeta bireysel güvenlik örgütü gibi kullanma güdüsünü yansıtıyordu. Anka Kuşu Hareketi olarak öncelikli olarak Başbakan RTE, elinizdeki kartlarımız açmanızı sabırla bekliyoruz. İçinde çamaşırlarımız olan bir küçük çantamız hazır, umarız söyledikleriniz altında kalmazsınız. Türk polis teşkilatının şerefli mensupları sinesinde çıktığınız Türk Milletine olan yükümlülük ve sorumluluklarınızı birkaç makam sevdalısı için unutarak, EGM'ni AKP'nin Başbakan'ın danışmanlarını belediye başkanlarının, Milletvekillerini özel örgütüne dönüştürülmesine önce siz karşı çıkmalısınız. EGM'nin bazı birimlerini ve üst düzey yöneticilerinin TSK'ya AKP'nin muhaliflerine karşı faaliyet içinde olması kabul edilemez. Atasözlerimizi hatırlayınız. EGM, AKP'nin Talimatları ve Başbakanın İsteği Üzerine TSK'ya Savaş Açamaz! Şemdinlideki provakasyon ihanet Danıştay katliamı, son olarak Atabey Provakasyonu ile EGM ve TSK'nın gücünü ve itibarını AKP adına AKP'nin dış destekçileri adına sıfırlama kullanılmaya çalışılıyor. EGM TSK'nın düşmanı, TSK'da EGM'nin düşmanı haline sokulamaz! TSK'nın artık dış güdümlü bir iktidar olduğu belgelenen AKP iktidarının karşısında yıpratılmasına alet olmak İngiliz, ABD, Fransız ve İsrail gibi devletler adına Türk Vatanı'na saldırmakla eş anlamlıdır. TSK'ya açılan savaş Türkiye'ye ve Türk Milletine açılmış bir savaştır. Küresel oyunun karşısında durabilecek milletinin sinesinden çıkmış Türk Ordusunu oyunun parçası haline getirmek isteyen koltuk sevdalılarının hırsına, Türk Polis Teşkilatı alet edilemez. EGM'nin dış milliyetçi tarikatçılığı ve bölgesel milliyetçiliği tetikleyen, geliştiren, besleyen bir mihrak haline gelen AKP ile ilgili elinde biriken dosyaları yargıya teslim etme zaman gelmiştir. Başbakan R.T. Erdoğan Yunan Gizli Servisi'nin Elemanı Gibi Davranamaz!.. AKP iktidarının ve arkasındaki dış güçlerin içeride TSK'yi yıpratma ve sindirme, provoke etme gözden düşürme etkinliklerine denk düşen bir dış gelişmede Türkiye ile Yunanistan arasında yaşanan ve bir süredir devam eden gerginliktir. Türkiye-Yunanistan gerginliği de TSK'yı dışarıdan yıpratma ve saldırgan gösterme, içeride ise gözden düşürmeyi amaçlamaktadır. TSK'ya karşı hem içeride hem de Yunanistan aracılığı ile dışarıda yürütülen faaliyetlerin odak noktasında AKP iktidarı, yaşananlara, seyirci kalan her fırsatta Türk Ordusu'nu hedef gösteren, Başbakan, Dış işleri Bakanı, İç İşleri Bakanı ve maalesef Meclis Başkanı Arınç bulunmaktadır. Görüldüğü üzere soru ve sorun çok. Burada en kötü ihtimallerden birisi EGM'nin başka ülkenin gizli servis elemanı ya da gizli servisince kullanılma ihtimali olduğu iddia edilen siyasi seçkinlerin bireysel örgütü haline gelerek Türk Devleti'nin kontrolünden çıkması durumudur. Adı konulmamış bir asimetrik savaş yaşıyoruz. Bu savaşta bizi yönetenlerin bir kısmının düşmanın adamı olma ya da onlar tarafından kullanılma iddiası var. Tüm yaşananları akıl süzgecinden geçirdiğinizde duygularının ve hırsının kölesi olmayanlar "bu ihtimalde yüksekliği" görüyor. Hepimiz, hepimizin varlığını hedef alan son gelişmeler ve gerginlikler için Başbakan'dan açıklama bekliyoruz!. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin Başbakanlık koltuğuna oturarak ulaşılabilecek en şerefli makama gelmiş Başbakan'a Türk Devleti'nin ve Türk Milleti'nin her şeye vakıf olduğunu, elindekilerin onlarca kere sağlamasını yaptığını hatırlatarak son kez soruyoruz.
Türk Milleti'ni gerilime taşıyan demeçlerinizi sonuçlarının Türkiye'den ziyade başka devletlerin işine yaraması nedeniyle soruyoruz. Bir başka ülkenin gizli servisi veya çalışanları ile İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminden itibaren birlikte misiniz? Türk Ordusu'nu yıpratma çalışmalarına çanak tutan bazı EGM mensuplarının yetkilerini aşmalarına ses çıkarmayarak "Türk Polis Teşkilatını AKP'nin bir kolu haline getirmekle ısrarlı mısınız?" Size bağlı çalışan bir özel örgüt var mıdır? Soruyoruz ve uyarıyoruz.! Son gelişmeden gerginliklerin ve hükümet icraatlarının bilgi altyapısı oluştuğunda, başta Başbakan Erdoğan olmak üzere; bazı bakanlar, bazı milletvekilleri ve bazı üst düzey bürokratlar, yabancı bir ülkenin gizli servisine çalıştıkları iddiasıyla ya da cürmü meşhut ile gözaltına alınıp tutuklanabilir. Bizden hatırlatması"
http://www.millicozum.com/content/view/696/32/ |
|
.Şemdinli: Devlete karşı savaşın adı! Türksolu Dergisi
Kuzey Fırat
http://www.turksolu.org/96/firat96.htm |
|
Emniyetteki örgütün adı: F (Fethullah) tipi Yöneten: Ramazan Akyürek Adil Serdar Saçan
Danıştaya
yapılan saldırı sonrası yaşanan kamuoyunu
yönlendirme faaliyetini emniyet içindeki Fethullahçı yapılanma
örgütledi. Bu örgütlenmenin başında Emniyet İstihbarat
Daire Başkanı Ramazan Akyürek bulunuyor.
Telefon
görüşmemizde Danıştay saldırısı
sonrası yaşanan gelişmeleri Emniyet içindeki Fethullahçı
yuvalanmanın organize ettiğini söylediniz. Bu örgütlenmeyi
ve bu olay içindeki rolünü anlatır mısınız? Polis
Kolejine 1978 yılında girdim. Birden Işık
Evlerini buldum karşımda. Bu yıllar Polis
Kolejinin bu örgüt tarafından ele geçirilme dönemidir.
Polis Akademisinden o dönem mezun ilk komiser yardımcıları
-seçilmiş bir grup Polis Kolejine gelmişti. Şimdi
kolejdeki örgütlenmeyi yapan bu kişilerin hepsi şu anda
emniyet müdürü. Bunlardan birisi de şu anki İstihbarat
Daire Başkanı Ramazan Akyürek.
Emniyet
Genel Müdürü, Danıştaya saldırı olayının
arkasında, adı belli olmayan bir örgütün varlığından
bahsediyor? Ben
F Tipi örgütten bahsediyorum. İstihbarat Dairesi, Terör
Dairesi, Kaçakçılık Dairesi ve Eğitim Dairesinde
örgütlenmiş durumdalar ve illerin istihbarat teşkilatları
bunların elinde. Teknik dinleme yapan polis birimleri tamamen
bunların elinde. Dinlemeyi polis mi yapıyor, yoksa polis üniforması
giymiş F tipi adam mı yapıyor? Bunu merak eden savcı
varsa ben onları isim isim veririm.
Daha enteresan bir şey. Rektör Aşkının avukatı (TBB eski başkanı Teoman Evren-Aydınlıkın notu) Ankarada, şimdiki Barolar Birliği Başkanı Özdemir Özokla birlikte aynı büroyu kullanıyor. Bu büroya giriliyor, talan ediliyor. Bu da yüksek teknik kullanabilecek kişiler tarafından yapılabilecek bir arama. Ondan sonra da Şemdinli olayı meydana geliyor. Burada da askere kurşun sıkılıyor. Herkes bu savcı yetkisini aştı falan filan dedi. Peki bu savcı kim? Son olayda Muzaffer Tekinin dedesine kadar araştırıyorsun. Bu savcıyı araştırdılar mı? Bu savcı ışık evlerine hiç gitmiş mi acaba? Şemdinlide bir güç gösterisi var. TSKnın en üst düzeydeki paşası çetecilikle suçlanıyor. Bu güce kim sahip Türkiyede.
SAÇAN:
Somut olay şu. Cumhuriyet Gazetesi üç defa bombalandı.
Birinci bombalamada, tamam, polis olarak bu eylemi yersiniz. İkinciyi
yemezsin, gazetenin önünde tedbirini alırsın. Bu olay örneğin
Zaman Gazetesine olsaydı, ikinci eylem yapılabilir miydi?
İddia ediyorum yapılamazdı. Neden oraya bir izleme aracı
atmıyorsunuz. Üçüncüyü de attılar. Ekipler orada
duruyor, adamlar yürüyüp gitti. Aynı adamlar Danıştayda
Cumhuriyetin hâkimini katletti. Ondan sonra polis çıkıp
biz başarılıyız diyor. Aynı yerde üç
olay oluyorsa bir kere bu görevlilerin yakasından tutacaksın.
Hiç soruşturma açıldı mı bunlar hakkında?
Aksine ödüller veriliyor. İstanbul Cumhuriyet Başsavcısının
bu konuda soruşturma açması lazım. En azından
görevi ihmal var burada. Ondan sonra Ankara adamı yakalayınca
İstanbul polisi, Ben bu adamları vermem, bu adamlar
Cumhuriyet Gazetesine bomba attı diyor. Ankaradaki eylem
olmasaydı sen yakalayamıyordun ki bunu. Bence o adam oraya
yakalanmak için gitti zaten. Bu ya görevi ihmaldir, ya da acemilik
sebebiyle ölüme sebebiyettir. Bir komplo varsa komplo buradan başlıyor. AYDINLIK:
Komplo, Fethullahçı yuvalanmadan sağlanan imkânlarla mı
yapılıyor? SAÇAN:
Tabii tabii. İstihbarat dairesi, kaçakçılık dairesi.
Dikkat edin hepsi tekniğe dayalı. Telefon görüşmeleri...
Eraslan Özkaya telefonla görüşmüş, bir avukatın bürosunda
Nuh Mete Yükselle ilgili kaset çekiliyor. Planlı...
SAÇAN:
Basın ne veriliyorsa onu yazıyor. O merkez aynı zamanda
bu işin psikolojik harekâtını da yapıyor. Onlar
ne verirse basın da onu yazıyor. AYDINLIK:
Tüm bunları kim planlıyor? SAÇAN: Şemdinli olayıyla bu iki olaya baktığınızda bu olaydan zarar görenlerden biri kabul etsek de etmesek de hükümet. İkincisi, ulusalcı olan bir yargıç öldü, ulusalcı olan bir grup zarar gördü. Bir de askere bağladılar işi. Bu iki gücü İstediğim an kafa kafaya tokuştururum diyen üçüncü bir güç çıkıyor ortaya. Bu üçüncü gücü destekleyen yer neresi? Biraz evvel bahsettiğim devlete sızmış olan, biz X imamına bağlıyız diyen grup. Bunlar taşeron. Planlayan kim peki? İran meselesinde hem hükümet hem ordu bir merkezin verdiği işi yapmadılar veya geciktiriyorlar. Devletin belirli kademeleri ele geçirilmiş. Bu örgütün başı, bir başka ülkenin istihbarat servisi ne derse onu yapıyor. O ülke, o örgüt vasıtasıyla bizim ülkemize operasyon yapıyor. Burada hem hükümete operasyon yapılıyor, hem de bize yani ulusalcı güçlere
http://www.ip.org.tr/lib/pages/detay.asp?goster=haberdetay&idhaber=149 |
|
.Aslolan, haritadan silme kararlılığını gösterebilmektir!
Kuzey Fırat
http://www.turksolu.org/95/firat95.htm |
|
Büyükanıt Paşaya Miloseviç sonu hazırlanıyor
Ali Özsoy
Esas hedef ABnin son dayatması Uluslararası Ceza Mahkemesi Yasasının yıl sonuna kadar Meclisten geçirilmesi ve Van Savcısı gibilerinin AB kanatları altında istedikleri TSK subayına saldırabilmesi. ABnin dayattığı bu yeni uyum yasasına göre savaş suçuyla itham edilen herhangi bir komutan, hangi rütbede olursa olsun, kolluk güçleri tarafından hiçbir ulusal merciden ve yargı organından izin almadan tutuklanıp, yurt dışına çıkarılıp yargılanıp cezalandırılabilecek. Laheydeki veya Romadaki bir mahkemenin herhangi bir terör örgütü üyesinin başvurusu sonucu alacağı kararla teröre karşı savaşan bir Türk subayı yargılanabilir. Bu yargılama ve tutuklama kararına Türkiye hükümeti uymak zorunda olacak ve uluslararası yükümlülükleri çerçevesinde Türk subayını yakalayıp ABye teslim edecek.
O zaman sadece Büyükanıt Paşa değil, Türkiyenin bütünlüğü için savaşan tüm subay ve askerler savaş suçlusu damgasıyla yargılanabilir. Esas hedef bu. Şemdinli iddianamesini kim hazırlattı sorusunu soranlar, Uluslararası Ceza Mahkemesi Yasasını kim yasalaştırmak istiyor sorusuna yanıt versinler doğru sonuca ulaşırlar. Yargılanmak istenen, Türk Ordusu ve terörle mücadele Şemdinlinin Türk Ordusuna karşı ABD, PKK ve ABDnin Türkiyedeki derin işbirlikçilerinin bir komplosu ve saldırısı olduğunu TÜRKSOLU ilk günden yazmıştı. Bugün Türk Ordusuna saldırının esas amacı bütün boyutlarıyla ortaya çıkmaktadır. Savcının iddianamesinde Büyükanıt ismi öne çıktı. Büyükanıtın dosyasını Askeri Savcılığa gönderen Van Savcısı, Büyükanıtı ve Onunla birlikte bölgede terörle mücadele eden üst düzey yedi komutanı çete kurmak, çıkar amacıyla görevi kötüye kullanmak, yargıyı etkilemeye çalışmak hatta devlet terörü uygulamak gibi suçlarla itham etti ve suç duyurusunda bulundu. Org. Büyükanıtın hâlen Kara Kuvvetleri Komutanı olması, esas yargılanmak istenenin onun şahsında Türk Silahlı Kuvvetleri ve teröre karşı verilen mücadele olduğunu açıkça göstermektedir.
Türk Ordusunun Ortadoğudaki gücünü ve manevra kabiliyetini ortadan kaldırmak isteyen ABD, terörist başı Apoyu Türkiyenin ele geçirmesine izin verdi. Ardından ABD ve AB dayatmasıyla salt Apo için idam kararı kaldırıldı. AB süreci adı altında Kürtçü bölücülüğün yasallaşma süreciyle birlikte Aponun yargılanması ve cezalandırılması AİHM tarafından adaletsiz ilan edildi. TÜRKSOLUnun 2002 yazında öngördüğü süreç, yani Aponun salınıp Meclise taşınması süreci, bir koldan ilerlemektedir. Ancak esas önemli süreç, Türk Ordusunun kuşatılıp tasfiye edilmesi sürecidir. Kürtçü bölücülüğün yerelde ve merkezde iktidara taşınması süreciyle paralel ilerleyen Türk Ordusunu tasfiye sürecinin adına, AB ve sivilleşme süreci dendi. MGKnın sivilleşmesi ve tasfiyesi, Kıbrıs, Ege, Kuzey Irakta kırmızı çizgilerin terk edilmesi, ulusalcı olarak bilinen paşaların tasfiyesi sürecin bir sonraki adımıydı.
Van Savcısının iddianamesinin temel tezi de budur. Bu iddianameye göre bürokrasi ve ordu içinde bir grup, terör tehdidini gerçekte olduğundan daha fazla abartılarak devletin şiddetli önlemlere başvurmasının yolunun açılması, bölgedeki idari sisteme olağanüstü yönetim araçlarının hâkim olmasının sağlanması, birinci ve ikinci halde bölgedeki güvenlik kaosunun siyasi otorite üzerinde baskı unsuru olarak kullanılmasının yolunun açılması, son olarak ise bütün bu sayılanların üzerinde Türkiyenin temel politik yönelimlerinin (modernlik projesi, AB süreci) akamete uğratılması ve merkezdeki siyasi/bürokratik yönetim elitinin güç ve yerlerini muhafaza etmesi için şiddet eylemleri örgütlemiş ve çete kurmuştur. Savcı zaten Ladjendikin Türk Silahlı Kuvvetlerine saldıran ifadelerini doğrudan iddianamesine almakta ve esin kaynağını saklamamaktadır. Bürokrasinin bizzat kendisi devletin bekasını tehdit eder noktaya gelebilir diyerek savcı, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin tüm bürokrasisini bir suç çetesine indirgemektedir.
PKK devlet, Türkiye Cumhuriyeti örgüt konumuna indirgeniyor Bu iddianame ile Van Savcısı Türk devletinin varlık nedenini sorgulamaktadır. Bölgedeki terör ortamından doğrudan devlet güçlerini sorumlu tutmaktadır. Öyle ki, Şemdinlide son 6 ayda onlarca güvenlik gücünün şehit edilmesine ve yaralanmasına neden olan 17 bombalama olayından dolayı açıkça Bölge Jandarma Komutanını sorumlu tutmaktadır. Jandarma Komutanı Erhan Kubat göreve gelmeden önce bombalama olayları yoktu iddiasını ortaya atan savcı, 17 bombalamanın yalnızca 2sini PKKnın üstlendiğini, zaten PKKnın kendi kitlesine zarar vermek istemeyeceğini, en fazla 2 eylemi daha PKKnın yapmış olabileceğini geri kalanın 14 eylemin ise kesinlikle PKK eylemi olamayacağını iddia etmektedir. Atatürk, Cumhuriyet savcılarının, isimlerinden anlaşılabileceği gibi Cumhuriyetten yana taraf olduğunu belirtir. Ancak Van Savcısı PKKnın açıklamalarını objektif kabul etmekte, PKKnın halka zarar vermek istemeyeceğini iddia etmekte ve terör eylemleri için Jandarma Komutanını sorumlu tutabilmektedir. Yine Savcı, Türkiye Cumhuriyetinin yeni Terörle Mücadele Yasası çerçevesinde devletin kendi kendini terörist ilan edebileceğini iddia etmekte ve şu yargıyı öne sürmektedir: Yukarıda yapılan tanımlardan ve tecrübelerden hareketle devlet dışı organizasyonların devleti hedef alarak terör eylemi gerçekleştirebilecekleri gibi devlet içerisindeki bir takım organizasyonların da terör eylemi gerçekleştirebileceği kabul edilmektedir. Ancak bu noktada şu soru kritik önem kazanmaktadır: Devlet içerisindeki odaklar neden terör eylemi gerçekleştirmektedirler? Sorunun cevabını yine Savcı vermektedir: Cumhuriyetin ilanında da kabul edilerek devam ettirilen modernlik projesi Kürt milliyetçiliğinin ve siyasal İslâmın devletin temel yaklaşımlarına hâkim olmasını temel tehdit unsurları olarak belirlemiştir. Savcıya göre merkezdeki bürokratik elit çevreden gelen Kürt milliyetçisi ve siyasal İslâm etkisine karşı durmak için çeteleşmektedir. Bu noktada sanık sandalyesine oturtulmak istenenin sadece Büyükanıt ve TSK değil, Türkiye Cumhuriyeti ve Cumhuriyetin temel ilkeleri olduğu açıktır. Tıpkı Batılı emperyalistlerin ve bölücü beslemelerinin iddia ettiği gibi devlet gayri meşru temellerde kurulmuştur, bu yüzden kendini savunmak için sürekli suç işlemekte ve savaş suçluları üretmektedir. Türkiye Cumhuriyeti artık bir örgüt konumuna indirilmekte, PKK ve her türden devlet düşmanı güç ise iktidar ve devlet olma konumuna yükseltilmektedir. Bu yol Laheye çıkar Teröre karşı mücadele eden devlet görevlilerini suçlu ilan etmenin varacağı son nokta Türk komutanlarının ve askerlerinin savaş suçlusu olarak yargılanmasıdır. Zaten AB yetkilileri iddianameyi memnuniyetle karşılamış ve bir dönüm noktası olabilir demiştir. PKKnın yayın organı, Van Savcısını göklere çıkarmaktadır. Yine PKK terör örgütünü K. Iraktan yönlendiren Karayılan: Büyükanıt savaş suçlusu ve çete lideri olarak yargılanmalıdır diyerek iddianameye taraf oldu. İddianame yıllardır PKKnın kirli savaş ilan ettiği terörle mücadeleye karşı propaganda olarak ortaya sürdüğü tüm uydurmaları gerçek ihbar ve delil olarak ele alıyor. Kulpta ortaya çıkan cesetlerden, Gaffar Okan suikastına kadar pek çok terör eylemini Türk Ordusuna ve Büyükanıta mal ediyor. PKKnın internet sitesini kaynak göstermekten çekinmiyor. Son günlerde PKK yanlılarının topladığı, 1 milyonu aştığı iddia edilen imzanın temel talebi de Türk Ordusunun teröre karşı fiili görev üstlenmiş tüm komutanlarının savaş suçlusu olarak yargılanması. Bu imzalar Brüksele ve Laheye gönderiliyor. Teröre karşı mücadele etmiş ve toplumda saygı gören paşalara yönelik, PKK taraftarları bu çerçevede provokatif saldırılarda bulunuyor. En son Hurşit Tolon Paşanın Ege Üniversitesindeki konferansını basmaya kalkan PKK yandaşları Savaş suçlularının yeri üniversite değil, mahkemedir pankartı açtılar. İşte AB sürecinin ve ABDye taviz çizgisinin geldiği nokta. Terörist başı Aponun serbest bırakılması tartışılırken, TSK komutanları savaş suçlusu, on binlerce şehit ve gazimiz ise çete üyesi ilan ediliyor. Esas hedef Uluslararası Ceza Mahkemesi Yasası İddianame üzerine pek çok teori üretildi. Olayda AKP parmağından ve TSK içinde 30 Ağustos öncesi çatlak yaratma çabalarından bahsedildi. Bunların hepsinde gerçeklik payı var. Ama esas hedef ABnin son dayatması Uluslararası Ceza Mahkemesi Yasasının yıl sonuna kadar Meclisten geçirilmesi ve Van Savcısı gibilerinin AB kanatları altında istedikleri TSK subayına saldırabilmesi. ABnin dayattığı bu yeni uyum yasasına göre savaş suçuyla itham edilen herhangi bir komutan, hangi rütbede olursa olsun, kolluk güçleri tarafından hiçbir ulusal merciden ve yargı organından izin almadan tutuklanıp, yurt dışına çıkarılıp yargılanıp cezalandırılabilecek. Laheydeki veya Romadaki bir mahkemenin herhangi bir terör örgütü üyesinin başvurusu sonucu alacağı kararla teröre karşı savaşan bir Türk subayı yargılanabilir. Bu yargılama ve tutuklama kararına Türkiye hükümeti uymak zorunda olacak ve uluslararası yükümlülükleri çerçevesinde Türk subayını yakalayıp ABye teslim edecek. ABDnin imzalamadığı bu sözleşmeyi, AKP iktidarı Türkiye adına imzalayıp, yasalaştırmaya hazırlanıyor. O zaman sadece Büyükanıt Paşa değil, Türkiyenin bütünlüğü için savaşan tüm subay ve askerler savaş suçlusu damgasıyla yargılanabilir. Esas hedef bu. Şemdinli iddianamesini kim hazırlattı sorusunu soranlar, Uluslararası Ceza Mahkemesi Yasasını kim yasalaştırmak istiyor sorusuna yanıt versinler doğru sonuca ulaşırlar. AKP iktidarı ABD ve ABnin Türkiyeye yönelik son ölümcül darbesine hizmet ediyor. Bu iddianamenin PKK, ABD ve AByle birlikte taraf olan diğer gücü de, Van Savcısının da belirttiği bürokrasiye rağmen ayakta durmaya çalışan siyasi otorite yani AKP iktidarıdır. Miloseviçleştirme operasyonu İşin en acı yanı TSKya operasyonun, TSK içine sızmış bazı güçleri de kullanma olasılığının belirmesidir. Şemdinliye o subayları gönderip, PKK tuzağına düşürenler kimdi? PKKnın propaganda malzemesi olarak kullanmaya çalıştığı sözde toplu mezarların yerlerini bildirip kazdırtanlar kimler? Ancak TSK görevlilerinin bilebileceği sırlar nasıl olup da bölücü odakların ve Türkiye düşmanlarının eline geçebiliyor? Eğer birileri kariyer ve komutanlık sevdasıyla ABD ve AB emperyalistlerini de arkalarına alıp, Türk Ordusunun karalanması ve bölücülüğün güçlenmesi pahasına bu tür eylemler içine giriyorlarsa büyük bir gaflet ve hıyanet içindedirler demektir. Çünkü bu süreç tüm Türk Devletinin ve Ordusunun tasfiye edilmesi sürecidir ki, bu işten kişisel çıkar ve gelecek umanlar en büyük zararı görecektir. Van Savcısı iddianamesinde, Jandarmanın yetkilerini artık Emniyete (İçişleri Bakanlığı ya da meşhur Abdülkadir Aksu diye okuyabilirsiniz) teslim etmesini talep ediyor. Cumhuriyetin kuruluşundan beri devam eden olağanüstü güvenlik önlemlerinin artık aşırı kaçtığını ve bırakılması gerektiğini öneriyor. Bu, Jandarmanın ve Türk Ordusunun terörle mücadele mevzisinden uzaklaştırılması demektir. Komutan yargılamaları da bu yüzden gündeme geliyor. Bir sonraki aşama, PKK yandaşı yerel yönetimlerin yerel iktidarı tamamen ele geçirmesi ve BMyi savaş suçlularına karşı müdahaleye çağırmasıdır. Bu noktadan sonra gelinecek nokta Büyükanıt Paşa dahil Güneydoğuda görev yapmış tüm komutanlarımızın Sırp kasabı denen ve binlerce Müslümanın ölümünden sorumlu tutulan Miloseviçin damgasını yemesidir. Büyükanıtla birlikte adı anılan başlıca paşalar Hurşit Tolon, Aytaç Yalman gibi Güneydoğuda yıllarca görev yapmış diğer üst düzey komutanlardır. Zaten TSKda kuvvet komutanı veya Genelkurmay Başkanı olan son yıllardaki tüm isimler terörle mücadelede yer almış komutanlardır. İşin ilginci bir tek şimdiki Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök Güneydoğuda değil, yıllarca görev yaptığı yurtdışındaki NATO karargahlarında sivrilmiştir. Ortaya atılan teorilerde AKP ile Hilmi Özkökün adının yan yana anılması bu yüzden daha etkili olabilmektedir. Batının kendi eli kanlı katillerini asla yargılamadığını biliyoruz. Yine Batılı emperyalistlerin başlattığı Yugoslavya iç savaşının sorumlularından gösterilen Miloseviç ise daha yargılanmadan öldürüldü. Türk komutanlarını Miloseviç gibi bir soykırımcı olarak göstermek isteyen Batının eline fırsat geçtiğinde, Türk Ordusuna ve Türkiyeye nasıl bir kinle saldıracağı tahmin edilebilir. Büyükanıt Paşanın 30 Ağustostan önce önü kesilmek isteniyor yorumu hafif kalmaktadır. Bu gerçeğin
sadece küçük bir parçasıdır. Esas olan, Türkiyenin
parçalanması ve yok edilmesinde son adımların atıldığıdır.
Türk Ordusu son kale olduğu için hedefte. Son kale de direnmez
veya içeriden düşürülürse yük tamamen milletin omuzlarına
kalacaktır.
http://www.turksolu.org/103/ozsoy103.htm *** .Evin içindeki hırsız yoksa Sabri Uzun mu? Ali Özsoy Evin
içindeki hırsızlara bu sorularla ulaşın Savcı Sarıkayanın Kara Kuvvetleri Komutanı Büyükanıt şahsında Türk Ordusunu çete iddiasıyla hedefe oturtan iddianamesinden sonra TÜRKSOLU olarak gerçek şebekenin ve çetenin kaynağını ortaya koymuştuk. Şemdinli iddianamesindeki amaç, Türk Devletini örgüt, PKK terör örgütünü ise yargılayan merci konumuna getirmekti. Eğer savcı, Meclis Araştırma Komisyonu üyeleri, Diyarbakır AKP milletvekili Cavit Tosun, AKPli bürokratlar, bölgedeki PKK taşeronu belediye başkanları ve AKP iktidarının en tepesine kadar uzanan ağ açığa çıkarılıp yargılanmazsa devlete yapılan saldırı yanıtsız kalacaktır. Türk Devleti ya teröristleri ve işbirlikçileri yargılayacak ve cezalandıracaktır ya da ABD ve ABnin savaş suçlusu terör devleti listesine dahil olarak kendini yargılatacaktır.
Bu açıdan baktığımızda Meclis Araştırma Komisyonuna Büyükanıt ve ondan önce bölgede görev yapan bütün komutanlara çete imasıyla suçlamalarda bulunan, AKPnin İçişleri Bakanlığına bağlı Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı Sabri Uzunun hırsız evin içindeyse kilit işe yaramaz açıklaması daha çok anlam kazanmaktadır. Sabri Uzunun bu açıklamasını mercek altına alalım. Uzun, bu sözleri Türk Ordusuna çeteleşme ve sivil halka PKK süsü vererek bomba atma suçlamaları dahil pek çok suçlama yönelttiği Meclis Araştırma Komisyonu toplantısında söyledi. Bunlar aslında iftira niteliğindedir, çünkü Emniyet istihbaratının başındaki kişi olarak, tek bir belgeye dayanmaksızın, kişisel yorum olarak ortaya atılmıştır. Hırsız meselesine geri dönersek şu soruların yanıtları bizleri gerçek hırsıza ulaştıracaktır: 1. Sabri Uzunun Meclis Araştırma Komisyonuna verdiği ifadeyle Tayyip Erdoğana sunduğu bilgi notunda kendi Emniyet Genel Müdürünü, 2004 tarihinden önceki tüm Jandarma Genel Komutanlarını, Org. Yaşar Büyükanıtı suçluyordu. Yaz aylarından beri PKKnın yoğunlaştırdığı bombalı saldırıları jandarmanın gerçekleştirdiğini iddia ediyor, amacın siyasi iktidarı yıpratmak ve 27 Mayıs tarzı bir darbe gerçekleştirmek olduğunu ifade ediyordu. Başbakanın ve Genel Kurmay Başkanının hedefte olduğunu iddia ediyordu. Sabri Uzunun iddialarının uzun süredir PKK yayın organlarında, Gündem gazetesinde, Vakit gibi gerici yayın organlarda yer alan propagandalarla birebir aynı olması ne anlama gelmektedir? Sabri Uzunun istihbarat faaliyeti bölücü yayınları takip etmekten mi ibarettir? Nasıl olur da PKK iddiaları devletin zirvesinde bilgi notu, komisyon ifadesi olarak yer alabilir? Devletin emniyet kurumunun istihbarat başkanı hırsız diye devlet içinde çete varsayımıyla güvenlik görevlilerini karalarken, hırsız olarak teröristleri ve işbirlikçileri kabul edecek istihbarat organı hangisidir? 2. Sabri Uzunun bu iddiaları hemen hemen aynı cümleleriyle savcı Sarıkayanın iddianamesinde yer aldı. Daha Sarıkayanın iddianamesi basına sızdırılmadan önce komisyonda Uzun Savcı doğru yolda demişti. Sabri Uzuna kim tarafından Şemdinli iddianamesiyle ilgilenme görevi verildi? Tayyip Erdoğana sunduğu Türk Ordusunu suçlayan bilgi notu aslında bir çalışma raporu mu? Uzun, AKP iktidarının Jandarma İstihbaratının görev alanını sınırlandırma, şehir merkezlerinin dışına atma ve fiilen terörle mücadeleden uzaklaştırmaya yönelik çalışmalarını desteklemekte midir? Sıklıkla yaptığı siyasi yorum ve tahlillere bir ekleme yaparak jandarmanın iç güvenlikten tasfiyesini savunan ve Uluslararası Ceza Mahkemesi Yasasının onaylanmasını isteyen AB ile ortak görüşte olup olmadığı konusunda kamuoyunu aydınlatabilir mi? 3. Sabri Uzun Meclis Araştırma Komisyonunda niçin Roj TV ve PKKyı savundu? Devletin resmi raporunda bile Roj TVnin 5 dakika içinde Şemdinlideki bomba olayıyla ilgili canlı yayına geçtiği yazılıyken, Uzun niçin bunun yalan olduğunu, PKKnın halka zarar verecek bomba atamayacağını savundu? Şemdinlide bombalardan birinin Fethullah Gülene yakın bir dershaneye atıldığını, bunu da PKKnın yapamayacağını savunan Uzun, niçin böyle bir iddia ortaya atıyor? PKK-Roj TV-Gülen ve Sabri Uzun arasındaki bağlantı nedir? Jandarma düşmanı, CIA ve FBI dostu 4. Kendi başarılarını övmek için CIA ve FBI ile en sıkı işbirliği içinde olan İstihbarat Daire Başkanı olduğunu, bu sayede El Kaideye karşı Sakka operasyonu gibi çok başarılı işler başardığını savunan Uzun, CIA ve FBI ile ne düzeyde ve hangi konularda görüşmektedir? ABD için El Kaideye karşı istihbarat toplamak dışında Türk Devleti için terör örgütü PKKya karşı istihbarat çalışması yapmakta mıdır? ABD ile bu ülkenin El Kaide mücadelesine destek olmanın ötesinde başka bir işbirliği de var mıdır? PKK örgütüne karşı ABDnin kamuoyunca çok iyi bilinen gizli-açık destek tavrını paylaşmakta mıdır? 5. PKKnın elinde devletin istihbarat raporları olduğu, JİTEM raporlarının PKKya sızdırıldığı artık medya manşetlerine kadar sızdı. Şemdinlide görev yapan jandarma subaylarıyla ilgili bilginin o gün PKKya ulaştırıldığı da ortadadır. Subaylar nasıl tuzağa düşürüldü? Devletin içinde PKK için çalışan hırsızlar kim? 6. Kasım 2005ten itiba-ren Jandarmanın istihbarat raporlarına atılması gereken üçlü imzadan MİT ve Emniyet istihbaratının imzaları niçin eksiktir? Jandarmanın tüm operasyonlarını yasadışı göstermek gibi bir gayret mi söz konusudur? Sabri Uzun görevden alındı. Peki Meclis Araştırma Komisyonunda Jandarmayı suçlayan bölge MİT görevlisi Ç. Ş. hâlâ görevde midir? Hırsızlar ortaya çıkıyor TÜRKSOLUnun geçtiğimiz sayısında Orduya yönelik saldırılarda PKKnın eline geçen devlet içindeki gizli bilgileri sızdıran kaynağı sormuştuk. Artık evin içindeki hırsızların kim olduğu yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Emniyet istihbaratının artık terörle mücadelenin değil, ters yöndeki amaçların hizmetinde olduğu açığa çıktı. MİTin durumu ise belli değil. Hırsızı eve sokan ise bizzat sorumlu mevkide olan İçişleri Bakanı Aksu ve Başbakandır. Türkiyeyi istihbarat kurumları kendi aleyhine çalışan bir devlet durumuna getirdiler. Bir kısım bürokratın ismi artık medyada açıkça ifade ediliyor. Hilmi Özkökün geç de olsa gelen sert açıklaması ve Büyükanıtın Tayyip Erdoğan ile görüşmesinden sonra sınırlı da olsa devlet içinde artık kendini gizleyemeyen Kürtçü-İslamcı şebekenin üyelerinin üstüne gidilmeye başlandı. Sarıkaya Adalet Bakanlığı müfettişlerince soruşturuldu ve cezalandırılması istendi. Sabri Uzun görevinden kızağa çekildi. Şimdi ise Tayyip Erdoğanın tüm suçlama ve iddialara karşın koruduğu ve asla toz kondurmadığı bilimsel sahtekarlığı sabit, müsteşarı Ömer Dinçerin görevden alınacağı konuşuluyor. Vana giden Meclis Araştırma Komisyonu üyeleri Ordu kışlasına sokulmadı. Astsubay Ali Kayayı sorgulamaya kalkan Komisyon üyeleri adeta kendileri sorgulandı. Artık süreç tersine dönmeli. Eğer devlet kendini savunmaz ve bu iş yarıda kalırsa Şemdinli operasyonu PKK ve onu besleyen iç ve dış güçlerin başarı hanesine yazılacak. İsminden çokça bahsedilen bürokratlar siyasi iktidarın uzantısıdır. Kimse Ömer Dinçer, Sabri Uzun, Savcı Sarıkayanın durup dururken irtibata geçip Orduya tertibe giriştiğini iddia edemez. Sabri Uzun, Abdülkadir Aksunun bürokratıdır, Sarıkayayı Vana, Adalet Bakanı Çiçek göndermiştir. Meclis Araştırma Komisyonunu, Ömer Dinçeri, tüm bakanları seçen ve bürokraside son üç yılda oluşturulan Kürtçü-İslamcı şebekenin başında bulunan isim AKP lideri Tayyip Erdoğandır. Türkiyede hukuk devleti hatta devlet kaldı mı sorusunun yanıtı ancak tüm bu sorumlu mevkidekiler soruşturulduğunda ve cezalandırıldığında bulunabilir. Yoksa her gün şehit olan vatan evlatlarının kanı sadece yerde değil, devlet içine sızan hırsızların da ellerinde kalacaktır.
http://www.turksolu.org/104/ozsoy104.htm *** Sabri
Uzun, Ferhat Sarıkaya yetmez Ali Özsoy
Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzunun görevden alınmasından sonra, meşhur Şemdinli İddianamesini yazan Van Savcısı Ferhat Sarıkaya da Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun (HSYK) kararıyla meslek onuru ve şerefini lekelemek suçundan dolayı meslekten ihraç edildi. Medya bunu domino taşlarının devrilmesi olarak yorumladı. Böylelikle Türk Devletinin kendini savunması ve yasaları uygulaması için bir şans doğdu. Bu süreç bazıları tarafından Ordunun siyasete yeniden ağırlığını koyması olarak adlandırıldı. Oysa tam tersine son yaşananlar, 2002 yazında başlayan ABD-AB destekli sivil AKP darbesine karşı Türkiye Cumhuriyetinin Anayasal kurumlarının yeniden normal bir şekilde işleyişinin müjdecisidir. Hilmi Özkök ve Yaşar Büyükanıtın AKP lideri Tayyip Erdoğan ile görüşmelerinde verilen sert mesajlar, sonra kulislere AKP iktidarına Ordu tarafından muhtıra verildiği şeklinde yorumlandı. Akşam gazetesi yazarı Şakir Süterin iddiasına göre AKPye Ordu tarafından 22 orgeneralin toplanması sonucu 7 maddelik bir muhtıra verildi. Bu muhtıranın ilk dört maddesinin de, Sabri Uzun, Ferhat Sarıkaya ve Başbakanın meşhur danışmanı Ömer Dinçerden başlayarak çeşitli isimlerin Orduya yönelik provokasyondan dolayı cezalandırılmaları ve görevlerinden alınmaları olduğu iddia edildi. Gerçekten de önce Uzun sonra da Sarıkayayla domino taşları devrilmeye başladı. Bundan sonra gelmesi gereken isimler hakkında herkes bir tatmin yürütüyor.
Başbakanlık Şakir Süteri şiddetle yalanladı. Ancak Genelkurmay Başkanlığının açıklamasında Süterin gazeteciliğin gereklerini yerine getirmediği ve haberle ilgili Genelkurmay Başkanlığından bilgi almadığı açıklaması geldi ki kimse bunu doğrudan bir yalanlama olarak adlandıramaz. Muhtıra olsun veya olmasın Türkiye yeni bir sürece girdi. Türk Ordusu ve devletin direnen mevzileri, AKP iktidarıyla başlayan, Türkiye Cumhuriyetinin temellerini sarsan sivil darbeye karşı normalleşme süreci başlattı. AKPli vekillerin, gerici ve Batıcı basının hatta AKP liderlerinin son günlerde yaşadığı telaş ve çeşitli açıklamalarla kuyruğu dik tutma çabaları bu çevrelerde yaşanan moral bozukluğunu gösteriyor. Çünkü AKP bugüne kadar, RPden farklı olarak hiç adamlarını harcatmamıştı. Şimdi AKPnin Orduya karşı en ön safta kullandığı savaşçılar feda edilmek zorunda kaldı ki bu gerçekten de Batıcı-gerici-Kürtçü medyanın da belirttiği gibi geride kalan sivilleşme kahramanlarını sindirecek bir gelişmedir. Rejim tartışmaları kızıştı, AKP liderleri hastalandı Ancak hem AKP hem ABD süreci manipüle etmek için pusuda bekliyor. Bu iki güç de sürecin yeni bir 28 Şubata hatta 27 Mayısa evrilmesini engellemek istiyor. ABD, AKPnin güç kaybetmesine İran operasyonu için AKPnin iyice kıvama gelmesi veya alternatif bir Amerikancı iktidar kurulması durumunda karşı çıkmayacaktır. Ancak Türkiyedeki iktidar boşluğu PKK terörüne halk desteğini almış bir Ordu inisiyatifine dönüşürse bu ABD için en büyük çıkmaz olacaktır. ABDnin Türkiyeden istekleri artık herhangi bir işbirlikçi iktidarın karşılayamayacağı istekler. Tarihin en Amerikancı iktidarı AKP bile yetersiz kalıyor. Bundan dolayı AKPnin devrilmesi yerine yeni bir Amerikancı iktidar hazırlanmadan ABD için son derece tehlikeli olabilir. Diğer yandan Türk Ordusunun subaylarını savaş suçlusu ilan etmek ve ileride Türkiyeyi terörist devletler listesine dahil etmek ABDnin temel hedefi. Şemdinlide PKK eliyle yürütülen operasyonu ABD bu yüzden gerçekleştirdi. AKP içindeki Kürt-İslamcı egemen kliğin yönetimindeki operasyon belli bir aşamaya kadar da getirildi. Ama silahları geri tepti. Türk Ordusunun teröre karşı inisiyatifi ele alma olasılığı da son derece arttı. Bu yüzden ABD, AKPnin içindeki Kürt-İslamcı klikle yönettiği operasyonu askıya aldı. Aksi takdirde ani bir yenilgi ve Ordunun erkenden inisiyatifi eline alması gelecekte planladıkları Amerikancı darbe olasılığını da tamamen ortadan kaldırabilirdi. AKP ise Türk milleti ve Ordusunun teröre karşı artan tepkisinin altında kalmak üzere olduğunun farkına vardı. Kendi isimlerini harcamaya başladı. Sonuçta Türk Ordusu ve devletine karşı ABD ve PKKyla ortak operasyon düzenlemek ciddi bir iştir. Annan Planı için Kuzey Kıbrısta para dağıtmaya benzemez. Bu suçun altında kalmamak için Tayyip Erdoğan meydandan tüymek zorundaydı. Nitekim her fırsatta ABD ve AB talimatıyla yargının işine doğrudan burnunu sokan, Adalet Bakanı Cemil Çiçek, HSYKnın Sarıkayayı ihraç eden toplantısına katılmaya cesaret bile edemedi. Zaten Cemil Çiçek ve Hüseyin Çelik iddiaya göre Ordunun talep ettiği sıradaki domino taşlarıdır. Bu iki isim de Şemdinli operasyonunun tam ortasında görülmektedir. Türkiyede bir önceki rejim krizi Ecevitin hastalanmasıyla başlamıştı. Bu sefer Türkiyede rejim ve iktidar krizi başladıktan sonra ne hikmetse Abdullah Gül ile Tayyip Erdoğan hastalanmaya başladı. ABDnin AKPye fırçaları ve Zapsunun bizi kullanın yakarmaları gündeme geldiğinde birdenbire Gül haftalarca süren bir rahatsızlıkla ortadan kaybolmuştu. Tüm Türkiye Sarıkayanın görevden alınmasını ve AKPnin artık muktedir olup olmadığını konuşurken Tayyip Erdoğan birden bire sırt ağrısını bahane ederek günlerce evinde saklandı. Şiir gibi geçinme tablosu mazi oldu Bu aşamada AKP saflarında bile Sarıkayaya tek bir isim sahip çıkamaz duruma geldi. Saflardaki yenilgi psikolojisini dağıtmak için en sonunda Arınç 23 Nisanda Mecliste yaptığı konuşmayla bir çıkış yaptı. Arınç rejim tartışmasını kasıtlı olarak başlatarak türbanı savunan, Milli Güvenlik Siyaset Belgesine karşı çıkan ve milli egemenlik adına laikliğin tartışmaya açılmasını isteyen çıkışlar yaptı. Dinci basın yüreğimize su serpti başlıklarıyla açıklamaları verdi. AKPliler konuşmayı ayakta alkışladı. Oysa meclis locasında Cumhurbaşkanı Sezer, Genelkurmay Başkanı Özkök, Kuvvet Komutanları, Anayasa Mahkemesi Başkanı dahil kimse konuşmayı alkışlamadı bile. Artık Başbakan ile Ordunun gül gibi geçindiğini kimse iddia edemez. Arınçın açıklamaları kuyruğu dik tutmak içindi. Son günlerde Ordunun Tayyip Erdoğana Şemdinli ve terörle mücadele konusunda bazı ilkeleri dikte ettirdiği şeklinde yaygınlaşan haberler karşısında Arınç mecliste çoğunluk biziz, stratejik hedeflerimize ulaşacağız mesajı vererek Tayyip Erdoğanın ortalıktan kaybolduğu koşullarda kendi kitlesine sahip çıkmaya çalıştı. Arınçın meclis çoğunluğuna gönderme yaparak Anayasayı ve laikliği tartışmaya açma çabası ve meclisin 80 yıldır hiç halkın meclisi olmadığı ve ilk defa milli egemenliği uygulama aşamasına geldikleri iddiaları ise AKPnin köşeye sıkışmaya başladığı şu günlerde komik kaçıyor. Gerçekten de meclis halkın meclisi değil. Özellikle Arınçın kendi genel başkanı için ABDde yapılan onu kullanmaya devam edin görüşmeleri bunun en açık göstergesi. ABD ne emretse yapan, IMFnin emrettiği bütçeyi ve yasaları şip şak çıkaran, ABnin emrettiği bölücü yasaları bir günde meclisten geçiren bir meclisin başkanı acaba hangi yüzle AKPnin arkasında halk olduğunu iddia ediyor. ABD isterse birkaç gün içinde bölünecek olan AKPnin ancak laikliğe karşı mücadele ekseninde bir arada tutulabileceğini düşünen Arınç, milli egemenliği gericilik, devlet ve anayasa karşıtlığı gibi tanımlamaya çalışıyor. Oysa Türk milleti kendi devletine değil, ABD ve ABye düşmandır. Bunu herkes bilir. Biraz olsun milletin egemenliğini yansıtmak istiyorsa buyursun Arınç, ABD ve Batı düşmanlığı yapsın mecliste. Milli egemenlik nedir bir nebze bilgisi olsaydı, koltuğunu ABD büyükelçisi, AB temsilcisi veya IMF koordinatörüne bırakır; Batının milli egemenliği ezme aracına dönüşen meclisten hemen istifa ederdi. Tabii o zaman gevezelik yapacak kürsüleri kalmaz. Tayyip Erdoğanın sırt ağrıları sonunda geçti Ortalıktan kaybolan Tayyip Erdoğan ise Arınçın çıkışlarından hemen sonra sırt ağrıları sonunda geçmiş olacak ki kendini göstermeye karar verdi. Tayyip Erdoğan, feda ettikleri isimler yüzünden kendi saflarından yükselen şikayetleri yanıtlamak ve Kürtçü-İslamcı çevrelerdeki moral bozukluğunu dağıtmak için Meclis grup toplantısında takiye stratejilerini açıkça şöyle özetledi: Gelecekteki hedefler için, konuşmak gereken yerde susmayı tercih ettiğimiz oldu Yaşayanlar görecek, bir gün gelecek bugün üstü örtülmeye çalışılan kimi gerçekler, Türkiyenin gelecek 10 yılında, 20 yılında, 30 yılında millet tarafından hep bir ağızdan söylenecek. Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir sözü duvarda kalmayacak, gerçekten millete geçecek. Tayyip Erdoğan taktik olarak geri çekildiklerini ama stratejik olarak hiçbir hedeflerinden vazgeçmediklerini belirtti. Aslında AKPnin egemenliğinin sarsıldığının da bir itirafıdır bu. Tayyip Erdoğan karşıt güçlere değil kendi saflarına mesaj vermektedir. Buna siyasette kısaca ajitasyon denir. Zamanında kanlı mı olacak kansız mı diyen Erbakan tükürdüklerini bayağı uzun bir süre yalamıştı. Arınç ve Erdoğanın açıklamaları ancak ABD kendilerini bir dönem daha kullanmak isterse kitlelerini biraz ajite edebilir. Ancak aksi takdirde bu açıklamalar geri tepecektir. Hem Tayyip Erdoğan hem de Ordunun güçlenmesinden korkan Batıcı güçler ilişkilerin gerilmemesi ve rejim tartışmalarının ertelenmesini sürekli dillendiriyor. Kimisi ekonomi, kimisi AB kimisi ABD için bunun şart olduğunu ileri sürüyor. Ancak ulusal güçler açısından tam da şimdi AKPnin üzerine daha çok gidilmelidir. Şemdinli olayı devlet üzerindeki Kürt-İslamcı ablukayı kırmak için bir fırsattır. Suç üstü yakalandılar. Bu süreci ABDnin Türkiyeyi tamamen ABden kopmuş ve ABDnin elleri içine düşmüş bir iktidar oluşturmak için kullanmak isteyeceği açıktır. AKP Türk Ordusuna karşı direnmeyi seçerse çok daha güçsüz bir şekilde ABDnin kucağına kendini yeniden atacak. Sarıkayaya üzülenler Şemdinli failleridir Bunun engellenmesi için bazılarının sürekli dediği gibi Şemdinlinin gerçek failleri açığa çıkarılmalıdır. Ancak gerçek failler şu sorulara doğru yanıt verilmesiyle açığa çıkarılabilir: 1. Jandarma subaylarını kim pusuya düşürdü? PKKya istihbarat bilgisini Türkiyede devlet içine sızmış hangi Amerikancı çete verdi? 2. Emniyetteki ve Vanda açığa çıkan yargıdaki Kürt-İslamcı kadroyu, Şemdinli operasyonu için kuran Adalet Bakanı ve İçişleri Bakanının süreçteki rolü nedir? 3. Sarıkaya kimlerden emir alarak iddianameyi yazmıştır? Meclisteki Kürtçü AKPli milletvekilleriyle bağlantısı nasıl kurulmuştur? 4. Sabri Uzunun övünmek amacıyla ağzından kaçırarak itiraf ettiği CIA ve FBI bağlantıları nelerdir? 5. Tayyip Erdoğanı yönlendiren ve ABDde yeniden kullanılması için pazarlama çalışması yürüten Kürt-İslamcı danışman grubunun süreçteki rolü nedir? Tayyip Erdoğan PKKnın hüküm giymiş bir bombacısını muhatap kabul ederek Şemdinli olayından hemen sonra niye ayağına kadar giderek ziyaret etmiştir? Bu sorunların yanıtları Şemdinlideki bomba olayıyla Türk Ordusuna yönelik provokasyonu düzenleyen çetenin üyelerini ortaya çıkarmak açısından belirleyici olacaktır. Aslında Sabri Uzun ve Savcı Sarıkaya için ağıt yakanlara bakıldığında olayın arkasındaki siyasi güçler ortaya çıkacaktır. Başta AKP, DTP olmak üzere BBP ve MHP dahil Türkiyede Amerikan beslemesi ne kadar siyasi güç varsa Sarıkaya konusunda PKKyla birebir aynı tavrı aldı. Efendileri ABD olanların kılavuzları artık açıkça teröristbaşı Apodur. Türkiye bu yüzden bir yol ağzına gelmiştir. Eğer bölücülüğe karşı mücadele edilecekse bunun tek yolu ABDye ve Türkiyedeki uzantılarına karşı mücadele etmektir. Çatışma alanında teröriste kurşun sıkan Mehmetçik bile attığı her kurşunda, çete üyesi olarak kendisini sanık sandalyesine oturtmak isteyen bu Amerikancı çeteyle de savaşmak zorunda kalmaktadır. Tayyip Erdoğanın beklediği güne kadar beklemeyelim Türkiyede bu adımlar atılmadan Anayasal rejimin tekrar olağan işleyişine kavuşması imkansızdır. Aksi takdirde ABD-AB desteğiyle AKPnin kurmuş olduğu yasadışı sivil darbe iktidarı yıkılmayacaktır. ABDnin Türkiyeyi işgali öncesi beşinci kol faaliyetleri devlet bürokrasisinin her aşamasında devam edecektir. Dolayısıyla Türkiyenin sadece, ABDnin piyonu olmaktan öteye gidemeyecek bölücü-gerici domino taşlarını değil, Kürt-İslamcı iktidarı devirmesi zorunluluktur. Aksi takdirde Türk Ordusu ve devletine karşı Şemdinli provokasyonu başarılı olacaktır. Belki Kara Kuvvetleri Komutanı şimdi yargılanmayacaktır. Ancak bu yol, gelecekte kendini daha güçlü hisseden ve yeni provokasyonlara girişmeye hazırlanan ABD ve AB piyonları için her zaman açık bırakılmış olacaktır. Kürt-İslamcıların beklediği o gün gelmeden devlet kendini savunmak için bugün harekete geçmelidir.
http://www.turksolu.org/106/ozsoy106.htm *** Sabri Uzunun solcuları! Nur Arslan
Sonuçta siyasi tavrının hükümetten yana olduğu herkes tarafından bilinen Sarıkayanın Cumhuriyete ve Orduya savaş açması olağandışı bir durum değil. Yıllarca sağcı ve gerici kadrolarla doldurulmuş olan bir teşkilatın üst düzey bir yetkilisinin savcıyı desteklemesi de karşılaşılması muhtemel olaylardan biri. Peki solcuların tavrını neyle açıklamalı? Türkiyede solcular ne zamandan beri polisi, hem de bir istihbaratçıyı savunur oldular? Olur olmaz her eylemlerinde faşist polis diye slogan atanlar, ne zamandan beri faşistlerin yanında tavır alır oldular? İşte Atatürke, Cumhuriyete ve Cumhuriyetin yarattığı kurumlara olan karşıtlığın ÖDPyi, EMEPi getirdiği nokta bu; polisle işbirliği yapmak! Öyle ki Birgün, Evrensel gibi gazeteler, bu istihbaratçının iddialarını veri kabul edip, birilerinin uluslararası mahkemelerce cezalandırılmasını isteyecek kadar faşist bir tavır aldı. 68lerin hızlı devrimcisi Oral Çalışlar ise bir sosyal faşist olduğunu ortaya koymakta gecikmedi. Sabri Uzunun görevden alınmasını, açık sözlü ve sivri dilli bürokratların tasfiye edilmesi ve Avrupa Birliği yolunda atılmış bir geri adım olarak yorumladı. En komik yorum ise Kürtçü gazetenin yazarı Delil Karakoçana aitti. Delil Karakoçan, toplumsal barış ve adaletin sağlanması için, demokrat polis şeflerini, MİTçileri, göreve çağırdı, bildiklerini anlatmaya davet etti. Ne diyelim, bir kısım solcuların polis-gençlik el ele, Yaşasın MİT-CIA-Kontragerilla, polis göreve gibi sloganların atıldığı eylemler yapacağı günler yakın olsa gerek!
http://www.turksolu.org/104/arslan104.htm ***
|
||||||||
|
Türk-İslam
Sentezinden
Kuzey Fırat
Kürt-İslamcıların amacı Türklüğü ve Cumhuriyeti ortadan kaldırmaktır
Cumhuriyetin ilk yıllarında, Cumhuriyete karşı girişilen isyanların başında kimler vardı ve hangi taleplerle ortaya çıkmışlardı hatırlamakta fayda var. Kurtuluş Savaşı sırasında da, Cumhuriyet ilan edildikten sonra da Kuvayı Milliyecilere karşı isyan eden, devrimcilere başkaldıranlar, hep Şeriatçılar ve Kürtçüler olmuştur. İsyancıların taleplerine bakın, hem ayrı bir Kürt devleti istenmekte, hem de insanlar din elden gidiyor diye, Kemalist hükümete karşı kışkırtılmaktadır. İstisnasız tüm isyanların talepleri aynıdır. Türklüğe karşı, Kürtçülük hakim kılınmaya çalışılmakta, laik Cumhuriyet yıkılarak, yerine Şeriat devleti kurulmak istenmektedir. Kürt-İslam Sentezinin fikir babası, Atatürk ve Cumhuriyetin amansız düşmanlarından Said-i Kürdidir. Said-i Kürdi, arkasına batı emperyalizmini alarak Cumhuriyete karşı ayaklanmış, ancak Cumhuriyetin devrimci iradesi karşısında başarılı olamamıştır. Atatürkün ölümünden sonra batıcı siyaset kurumunun Kürt-İslam çizgisiyle buluşması gecikmemiştir. Bu süreç aynı zamanda, Türkiyenin sağcılaşma sürecinin başladığı dönemdir. 1945te iktidara gelen DPnin, arkasındaki en önemli güç Kürt toprak ağalarıdır. Menderesin başında bulunduğu sağcı iktidarın, Atatürk Cumhuriyetine karşı giriştiği şeriatçı saldırı, devrimci gençliğin tepkisiyle karşılaşmış, devrimci gençlik eylemleri neticesinde Ordu sürece müdahale ederek Menderesi ipe göndermiştir. Sağcıların amacı Cumhuriyete karşı ayaklanan Şeriatçı ve Kürtçülerin amaçlarıyla aynıdır. Türklüğü ve Türkiye Cumhuriyetini ortadan kaldırmak. Hepimiz İslamız, Türklüğün bir önemi yoktur, İslam birleştirici kimliktir denilip Türklüğe saldırılarak, yok edilmek istenen Türklüğün yerine Kürtlük konulmaktadır. AKP iktidarı, Kürt - İslam çizgisinin ete kemiğe bürünmüş halidir. Hükümette görev alan etkin bakanların hemen hepsi Kürttür ve Şeriatçıların önemli temsilcilerindendir. AKP iktidarı süresince bölücü hareketin güçlenmesi, devletin laikliği savunan kurumlarına açıktan saldırılması boşuna değildir. Çünkü bu hareketlerin arkasında olan güç AKP hükümetidir.
Kürt İslamcılar, etnik kimlikler üzerinden saldırırlar. Arka plana itilmek istenen Türklüktür. Bu hiçbir dönem değişmeyen bir gerçektir. AKPnin de Türklüğü hedef alıp özellikle Kürt kimliğini ön plana çıkarma çabaları boşuna değildir. Onlara göre Türklük, diğer kimlikleri baskı altına almakta, Türk olmayanları devlete düşman yapmaktadır. O zaman çözüm, Türklüğün dışlanarak, etnik unsurların hakları, kimlikleri için mücadele etmektir! Kimlik tartışmaların temelini ümmetçilik oluşturur. Yalnız ülkemizde bir fark vardır. Ümmetçiler, tüm Müslüman âlemini tek bir millet olarak kabul ederken, bizdeki sentezciler sadece Türklüğü dışlayarak, etnik unsurların önünü açmaktadır. Özellikle Kürtlerin önünü açmak için, bu kimlik tartışması yaratılmıştır. Kimlik tartışmasını ortaya atanların başında başında Abdullah Öcalan gelmektedir. Öcalanın, Demokratik Cumhuriyet, Kürtlere kültürel özerklik tanınması yönündeki söylemleri bir süre sonra Tayyip Erdoğan tarafından dillendirilmiştir. Öcalan ve Tayyip Erdoğanın aynı cephede buluşması hiç de tesadüf değildir. Birisi bölücülüğün başı, diğeri ise şeriatçıların başıdır. Hem Türk-İslamcılar, hem de Kürt-İslamcıların dayanak noktası budur. Amaç ikisinde de aynıdır. Kürtlüğü kabul ettirmek. Kendilerini hem milliyetçi hem de Türk İslamcı olarak tanımlayan ülkücüler, kimlik tartışmaları sırasında AKPyle aynı tavrı almışlar, Kürt kimliğinin tanınması için çaba harcamışlardır. Birbirinden ayrı gibi gözüken bu iki sentezin de ortaya atılmasının esas nedeni Türklüğün ortadan kaldırılmasıdır. İkisinde de dışlanan kimlik Türklüktür. Türk-İslamcıların Türklüğü kullanmalarının nedeni Şeriatçılıklarını, Atatürke, Türkiye Cumhuriyetine karşı olan düşmanlıklarını gizlemek içindir. Bunun için Kürt İslamcılarla aynı noktada çok kolay buluşmaktadırlar. Sonuç itibariyle ikisi de Şeriatçıdır. Yeni Osmanlıcılık: Türk coğrafyasını küçültmek,Türklüğü bu coğrafyaya hapsetmek Türk ve Kürt İslam sentezcilerini bir başka ortak noktası Osmanlıcı olmalarıdır. Tüm sentezcilerin ortak düşmanı milliyetçiliktir. Bu tartışmalar sırasında karşı çıkılan her türden milliyetçiliğe karşıyız söylemlerine aldanmamak gerekir. Çünkü Türk ya da Kürt İslam sentezcileri Türklüğü dışlarken Kürtlüğü ön plana çıkarırlar. Karşı oldukları sadece Türk milliyetçiliğidir. Dinci gericilikle, milliyetçileri engelleyemeyen emperyalistlerin yardımına, etnik bölücüler yetişir. Böylece, emperyalistler, Türkiye Cumhuriyetine karşı dinci bölücülerle, etnik bölücüleri birleştirmiş olur. Atatürkün ölümünün hemen ardından hâkim olan ve sağcı siyasettin temelini oluşturan çizgi işte bu çizgidir. Çıkış itibariyle doğrudan emperyalizmin hizmetindedir. Türkiyenin bu noktaya gelmesi, Atatürkçü güçlere, ulus devlete pervasızca saldırılmalarının nedeni, bu çizginin Türk siyasetine hâkim olması ve etnik milliyetçilerin güçlenmiş olmasıdır. Türk siyasi yaşamındaki partilere baktığınızda, en milliyetçisinden, en şeriatçısına hepsi Kürt-İslam çizgisinde birleşmektedirler. Bunun bir diğer adı yeni Osmanlıcılıktır. Yeni Osmanlıcılar için Misak-ı Millinin bir önemi yoktur. Türkiyenin toprak kaybetmesi veya federasyonlara bölünmesinin de bir önemi yoktur. Zaten yapılanların asıl amacı budur. Türkiyenin toprak kaybederek küçülmesi, küçültülen coğrafya içersine Türklerin hapsedilmesi. Emperyalistlerin yıllardır yapmak istedikleri budur. Bunu yapabilmek için ülke içersinde dayandıkları güçlerde sağcı güçlerdir. Sağcıların her dönem, bu çizgide ısrar etmesi emperyalistlerle olan bağlarındandır. Siyaset yapabilmek için, batıya mahkûm oldukların farkındadırlar. Batıyla düşüp kalkanlar vatan satıcılar olmakta, Türk düşmanı olmaktadırlar. Kürt-İslam çizgisi bölücülüğü güçlendirmiştir Batıya karşı olanlar, ulus devleti savunanlar, Türklüğe sahip çıkanlar, sağcıların her zaman hedefi olmuştur. Menderesi ipe gönderen Atatürkçü güçler, arkasına Batının desteğini alan sağcılar tarafından ezilmişlerdir. Sola, Atatürkçü güçlere en büyük darbenin vurulduğu 12 Eylül darbesinden sonra güçlenen iki akım vardır. Şeriatçılık ve Kürtçülük. PKKnın etkin şekilde ortaya çıkışı 12 Eylülün hemen sonrasıdır. Özal iktidarının söylemleriyle, bu günkü iktidarın söylemleri bire biri örtüşmektedir. 12 Eylülden sonra Kürt İslam tezleriyle ortaya çıkan ilk isim Özaldır. Kemalizm içersine biraz Müslümanlık katmak söylemiyle gericiliğin önünü açmıştır. Kürt meselesine, federasyon çözümünü, ilk seslendiren Özal olmuştur. Türkiyenin ABD denetiminin en üst noktaya ulaştığı dönem Özal dönemidir. Yani PKKnın ve bölücülüğün, Özal döneminde hortlaması tesadüf değildir. Benzer şekilde, her türlü sol talebin şiddetle bastırıldığı, Atatürkçülere saldırıların yoğun olarak yaşandığı ve şeriatçıların, Nurcuların en çok güçlendiği dönemin Özal dönemi olması da tesadüf değildir. Dinci bölücülükle, Kürtçü bölücülük eş zamanlı büyümektedir. Özal, Nakşi tarikatına mensuptur ve Nurcu bir kökenden gelmektedir. Onun için Kürtçülükle buluşması hiç de zor olmamıştır. Atatürk karşıtlığının, ulus devlet karşıtlığının temeli budur zaten. ABD ile arasının iyi olması, ABD denetiminin Özal döneminde artmasının en büyük nedenlerinden biri, Özalın gericiliğidir. Gerici Özal, doğal olarak ABDnin kucağına oturmuştur. Aynı çizgi Demirel tarafından devam ettirilmiş, 28 Şubata gelindiğinde, şeriatçılar Cumhuriyeti tehdit edecek güce ulaşmışlardır. 28 Şubat sonrasında hem gericilerin üzerine gidilmiş, hem de PKKya önemli darbeler vurulmuştur. Tarih bize, bölücülükle dinci gericiliğin birlikte güçlendiklerini, Kürtçü taleplerin arttığı dönemler, Şeriatçı taleplerin de arttığını göstermektedir. İşin ilginç tarafı bu dönemlerde, hükümet Kürt İslamcı çizgiyi en uç noktaya götürenlerden oluşmaktadır. Kürt İslamcıların değişmeyen ismi: Abdülkadir Aksu Özellikle 1990lardan sonra, Kürt İslamcıların hükümet olduğu dönemlerin bir önemli özelliği daha vardır:Adülkadir Aksunun İçişleri bakanı olması. Türt-İslamcılığın en yüksek aşamasına geldiği ANAP iktidarının İçişleri Bakanı ile Kürt-İslamcılığının en yüksek aşamasına geldiği ve devleti tehdit ettiği günümüz AKP iktidarının İçişleri bakanı aynıdır. Yine büyük bir tesadüf olacak, emniyette, devletin kritik mevkilerinde, Kürtçü ve Şeriatçı kadrolaşmanın yoğun olduğu, İçişleri Bakanlığına bağlı kurumların, devlete karşı gelme, devlet düşmanlığı yapma cesaretini gösterdiği dönemler yine Aksunun İçişleri Bakanı olduğu dönemlerdir. Polis içersinde Fethullahçı yapılanmanın temellerini Aksu atmıştır. Bir iki ay öncesini hepimiz hatırlıyoruz. DTPli belediye başkanları, Türkiye Cumhuriyetine karşı, devletin aleyhinde ortak bildiri yayınlamışlar ve hiçbir yaptırımla karşılaşmamışlardır. Doğu illerinde devlete karşı ayaklanan insanları yönlendirenler yine bu belediye başkanlarıdır. İnsanlar, devleti değil belediye başkanlarını dinlemektedirler. PKKlıların cenazeleri, DTPli belediyelerin tahsis ettiği ambulanslarla kaldırılmakta, ölen PKKlılar için yine bu belediyeler tarafından anıtlar dikilmektedir. Ancak İçişleri Bakanı tüm bunlar karşısında sessizdir. Tüm bu olup bitenlere göz yummaktadır. Tüm bunlara göz yummak, devlete karşı PKKlıyı desteklemekten başka anlama gelir mi? Aksu Emniyeti öyle bir hale getirmiştir ki, kendi milletine düşman, Türk devletine düşman, Atatürke düşman insanlar Emniyeti doldurmuşlardır. Hemen hatırlatmakta fayda var. Atatürkçü aydınlara karşı en çok kimin döneminde saldırılar olmuştur, en çok kimin döneminde Atatürkçü aydınlar öldürülmüştür? Bu dönemlerde İçişleri bakanı hep Abdülkadir Aksudur. Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Bahriye Üçok, Necip Hablemitoğlu gibi Atatürkçü aydınlar Aksunun İçişleri Bakanlığı döneminde öldürülmüş ve hiç birinin faili bulunmamıştır. Kürt-İslamcıların devlete karşı operasyonları Son dönemde, yaşanan olaylara bir anlam veremeyenler veya olayları açıklamakta yetersiz kalanlar, yanlış yönlendirenler, Cumhuriyet tarihine baktıklarında bu olayların arkasında Kürt İslamcıların olduğunu hemen göreceklerdir. Bu sonuca ulaşmak için derin tahlillere girmeye bile gerek yoktur. Yaşanılanları alt alta sıralamak, olayları planlayanların Kürt İslamcılar olduğunu hemen görecektir. En baştan başlayalım. PKKnın siyasal talepleri, hangi iktidar döneminde sesli olarak ifade edilmeye başlamıştır? AKP iktidarı döneminde. PKKya karşı silahlı mücadelenin dibe vurduğu, Ordunun elinin kolunun bağlandığı dönem hangi dönemdir? AKP dönemi. Türklüğe en çok saldırının olduğu dönem hangi dönemdir? AKP dönemi. Eğitimde Şeriatçı kadrolaşmanın olduğu, Atatürkçü üniversite rektörlerine karşı en çok saldırının olduğu dönem hangi dönemdir? AKP dönemi. Milli Eğitimin içersini gerici kadrolarla doldurarak, Cumhuriyetin temellerini kim dinamitlemektedir? AKP. Tabi en önemlisi, Türk Ordusuna karşı bu kadar açıktan saldırma cesareti gösteren, işi komuta kademesine, geleceğin Genelkurmay başkanına komplo düzenlemeye kadar vardıran başka bir hükümet var mıdır? Türk Ordusuna saldırmanın iki yönlü anlamı vardır. Orduya saldırarak hem Kürt bölücülüğün karşındaki silahlı güç etsizleştirmeye çalışılmaktadır, hem de Şeriatın önündeki en büyük engel kaldırılmaya çalışılmaktadır. Bu işten kârlı çıkan iki kesim vardır, birisi terör ögütü PKK ikincisi Şeriatçılar. İkisinin de hedefi aynıdır. Bölücülüğün ve Şeriatçılığın karşısında duran en büyük güç Türk Ordusudur. Burada bir parantez açmakta fayda var. Şeriatçıyla, Kürtçüyü birleştiren çizgi ortak düşman değildir. Onları birleştiren emperyalizme olan bağlılığıdır. Bu bağ tarihi temelleri olan bir bağdır. Bu bağ, Atatürk Türkiyesine, Türk devletine duyulan kin temelinde yükselir. Görevi Türk devletini korumak olan Ordu da doğal olarak düşman olmaktadır. Ordu düşmanlığının devamı olarak, Kürt İslamcı saldırının hedefi, Türk milliyetçileri, Atatürkçü ve solcu güçlerdir. Bu güçler emperyalizme karşı direnen, ulus devlete Atatürkçülüğe sahip çıkan güçlerdir. AKP hükümetine karşı yöneltilen İslam faşistleri suçlamaması boşuna değildir. Kendileri, demokrasinin arkasına sığınırlarken, Atatürkçüler, milliyetçiler, solcular, ulusal güçleri baskı altına almaya çalışmaktadırlar. Atatürkçülerin konuşma hakkı dahi ellerinden alınmaya çalışılmaktadır. Başbakan kendisine muhalefet eden, kendisini eleştiren, vatandaşından tutun da, devletin büyük elçisine kadar herkesi fırçalamakta, davalar açarak susturup, yok etmeye çalışmaktadır. Bu hükümetin Danıştay üyelerini hedef göstermesini kimse unutmayacaktır! Bedel ödeyen kim, AKP mi, devlet mi? Şemdinli ile başlayan, Danıştay saldırısıyla devam eden operasyonun arkasında Kürt-İslamcılar vardır. Başta hükümet olmak üzere İçişlerine bağlı tüm kadrolar bu operasyonların içersindedir. Şemdinliden önce, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi rektörü, Şeriatçılar tarafından etkisiz hale getirilmeye çalışılmış, Şemdinlide patlatılan PKK bombaları ile Ordu etkisizleştirilmeye çalışılmıştır. Genelkurmay Başkanı olması halinde PKKya karşı operasyonları yoğunlaştıracağı bilinen Yaşar Büyükanıt, tutuklanarak ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır. Bu operasyonlarda kimler vardır? Emniyet yetkilileri bu operasyonun içersindedir, devletin savcısı bu operasyonun içersindedir. Ancak plan geri tepmiştir. Savcı ve operasyonun içinde olan emniyet yetkilileri görevden alınmıştır. Ancak operasyon durmamış, bu sefer Danıştay saldırısı gerçekleştirilmiştir. Danıştaya saldıran güçle, Şemdinliyi yapan güçle aynıdır. Saldırıyı gerçekleştiren Alpaslan Arslanın kimliği bile, saldırının arkasında hangi güçlerin olduğunu ortaya koymaktadır. Arslan kendisini Kürt ve İslamcı olarak tanıtmaktadır. Tüm bunları alta alta topladığınızda karşınıza, saldırıya uğrayan bir devlet ve saldıran Kürtçü ve gerici bir yapı çıkar. Bu dönemler herkesin safını belirlediği, gerçek yüzünü gösterdiği kritik dönemledir. Tüm sağ, devlete karşı birleşmiştir. Bir tarafta devlet bir tarafta sağıcı güçler vardır. Sağcı güç dediğimiz, Kürtçü ve gerici güçlerdir. Hükümetin bakanlarına baktığınızda, hükümete bağlı güçlerle devletin diğer kurumları arasında yaşanan savaşın nedeni ortaya çıkacaktır. İçişleri Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Adalet Bakanlığı gibi bakanlıkların başında Kürtçülüğü ve gericiliği ile en çok ön plana çıkan insanlar vardır. Sadece bu bile, hükümetle devlet arasında yaşanan savaşın görülmesi için yeterlidir. İçişleri Bakanı Orduyla kavgalıdır, Milli Eğitim Bakanı eğitim kurumlarının tamamına yakınıyla kavgalıdır, Adalet Bakanı en büyük yargı kurumlarıyla kavgalıdır! Bu zamana kadar devlet, Kürtçü ve gerici saldırılar karşınında güç kaybetmiş, Atatürkçü aydınlarını, devrimci gençlerini, Atatürkçü hâkimlerini, Atatürkçü savcılarını yitirmiştir. Son operasyonlarla devlete daha fazla bedel ödetmek istenmiştir. Ancak bedel ödeme sırası sağcı, Kürt-İslamcı çetededir
http://www.turksolu.org/109/kfirat109.htm
*** Anzavurlar Eryamana dayandı
Gökçe Fırat
Süleymaniye:İlk baskın
Danıştay komplosu çöken Kürt-İslamcı çete tertiplerine devam ediyor. En son Ankara Eryamanda bir eve baskın düzenleyen polis burada Özel Kuvvetler Komutanlığında görevli subayları gözaltına aldı ve subayların Atabeyler adlı bir çete kurduğunu açıkladı. Danıştay tertibi ile başlayan Ordu düşmanlığı böylelikle devam etmiş oldu. Görülen o ki devam edeceğe de benziyor... Peki tüm bu tertipleri nasıl değerlendirmeliyiz? Tertipçilerin hedefleri ne? Bu tertiplere nasıl engel olabiliriz? Bu soruların sağlıklı bir cevabını vermek için önce üç yıl öncesine gidelim. Hatırlanacağı üzere bundan üç yıl önce Kuzey Irakın Süleymaniye kentinde görevli Özel Kuvvetler Komutanlığına bağlı bir Türk Özel Timi, ABDli işgalci askerler tarafından kuşatılmış, başlarına çuval geçirilerek esir edilmişlerdi. Türk-ABD ilişkilerinde derin bir krize yol açan bu olay Çuval krizi olarak belleklere kazındı. Peki ABDliler bu davranışla ne yapmak istiyorlardı. Onlara göre Türk Özel Timi, Kuzey Irakta, Süleymaniye, Kerkük ve Tel Afer gibi Türkmen nüfusun bulunduğu bölgede bir yeraltı örgütlenmesi oluşturuyordu. Bu, olası işgal ve iç savaşa karşı bir gerilla direnişinin örgütlenmesi anlamına geliyordu. ABD işgal ordusu bu tür bir hareketi bastırmak için Süleymaniyedeki Türk Karargâhını basmıştı. Baskın yapıldığı zaman tüm Türkiye büyük tepki gösterdi. Çünkü hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım anlayışı ile yetişmiş asker bir milletin en seçkin birliğinin başına çuval geçirilmişti. Fakat olayın bu psikolojik tahribat boyutunun ötesinde değerlendirilmesi gerekiyordu. O olaydan sonra 4 Ağustos 2003 tarihli Başyazımızda aklımıza takılan soruyu şu şekilde sormuştuk:
Çok açık bir şekilde Süleymaniyede Türk askeri, ABD-AKP ve peşmergelerin ortak operasyonu ile basılmıştır. AKPnin orada baskına katılıp katılmadığını bilmiyoruz. Umarız bunu yapmamışlardır. Ama bu baskına yardım ve yataklık ettiklerine adımız gibi eminiz. AKP için bu baskın bulunmaz bir fırsattır. Bir yandan baş düşmanın Türk Ordusunun prestijini sarsacaksın. Diğer taraftan Türk askerini ABD ile karşı karşıya bırakarak Ordunun geri adım atmasına yol açacaksın. Ve ABDyi gösterip Orduya bak onunla savaşmak zorunda kalmak istemiyorsan ayağını denk al diyeceksin. Süleymaniyedeki birliğimizin ne yaptığının çok büyük önemi yok aslında. Türk askerinin Coniye teslim olması bizim için onur kırıcı bir durum. Yine de askerimizi suçlamak istemiyoruz. Elbet bir bildikleri vardır ve bunları açıklamalarını da kendilerinden isteyemeyiz, çünkü bunlar Türk devletinin güvenliğini ilgilendiren şeylerdir. Ama olayı soruşturan Genelkurmay yetkililerinin, oradaki Türk timinden haberdar olan, ilişkisi olan ne kadar sivil görevli ve yetkili varsa, hepsi hakkında yoğun bir soruşturma-araştırma yapmalarını öneriyoruz. .... Süleymaniye baskınından sonra Türk Ordusunun Kuzey Iraktaki Türkmenleri korumak, gerekirse onları işgale karşı örgütlemek görevi bitirilmiş oldu. Bugün Kerkük ve Telaferde yaşanan Kürtlerin Türklere yönelik soykırımları, istilaları ve ABD işgal kuvvetlerinin Türkmenlere yönelik katliamları ancak bu Süleymaniye baskınından sonra mümkün olmuştur. Süleymaniye baskınının kimi rahatlattığı ise açıktır, Kuzey Iraktaki Barzani-Talabani aşiretleri ile PKK çetesi. Bu olayla birlikte Kuzey Irakla Türkiyenin Güneydoğusu arasında bir bölücülük birlikteliği kurulmuştur. Şemdinli: İhbar ve ihaneti gördük Süleymaniyeden sonra ikinci baskın Şemdinlideki Jandarma İstihbarat kuvvetlerinedir. Hatırlanacağı üzere Şemdinlide önceden örgütlenmiş bir grup PKK militanı halkı da sokağa çıkararak bir arabanın içindeki Jandanma İstihbarat görevlilerimize saldırmıştı. Jandarma görevlileri linç edilmemiş ama sözde suçüstü yakalanmışlardı. Şemdinlideki bu baskın da tıpkı Süleymaniye gibi garipti. Bir özel timin o dakikada orada olmasını örgütleyen ve bunu PKKya bildiren birileri vardı. Şemdinliden sonra olayın özellikle bu yönüne dikkat çektik. İçerden birileri Türk özel timini ihbar etmişti. Daha sonrasında iktidar Şemdinliyi Orduya saldırmak için önemli bir koz olarak kullanmaya kalktı. Hatta saldırılarını Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Yaşar Büyükanıtı suçlamaya kadar vardırdılar. Sözde Şemdinlide ortaya çıkarılan derin devlet propagandası ile hükümet askeri hiyerarşiye müdahale edecek ve derin devleti temizleyecekti. Fakat tam tersi oldu. Ordu sağlam bir tavır alarak kendi komutanını düşmana teslim etmedi. Şemdinlinin bir PKK operasyonu olduğu ortaya çıktı. Şemdinli operasyonunda özellikle dikkat çekici bir sonuç Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzunun Ordunun isteği üzerine görevden alınmasıdır. Bu görevden alma Türk askeri örgütlenmesine karşı polis içinde bir Amerikancı yapılanmanın olduğunun, bu yapılanmanın düşmana bilgiler sızdırdığının, ABD ve PKK ile ortak operasyon düzenlediğinin kanıtıydı.
Danıştay Hemen ardından Danıştay Saldırısı geldi. Bu defa gözaltına alınan isim Muzaffer Tekindi. Muzaffer Tekin kimdi peki? Muzaffer Tekin Kıbrısta olağanüstü kahramanlıklarda bulunmuş bir Türk subayıydı. O da özel kuvvet eğitimi almıştı. Uzun süre Güneydoğuda görev yapmış PKKya karşı savaşmıştı. Muzaffer Tekinin ordu içinde hâlâ çok sevilen ve saygı duyulan bir isim olduğu biliniyordu. Dahası Muzaffer Tekinin, Susurlukta pusuya düşürülen Özel Kuvvetlerde görevli Türk polis ve subayları ile de irtibatı vardı. Sık sık Kıbrısa gidip geliyordu. Denktaşı destekliyordu. Üstüne üstlük bir de TÜRKSOLU okuyordu. Eryaman Danıştay tertibi çöken ve zor durumda kalan iktidar içindeki Kürt-İslamcı çete acele yeni bir operasyona girişti. Hedef bu defa Atabeylerdi. Ankara Eryamanda bir evde, kendi flaması, marşı olan bir Özel Kuvvetler Grubu, Eryamanlar çetesi denilerek basına servis edildi. Hem de bu çetenin evinde Başbakana suikast krokileri bile bulunmuştu. Hatta sorgularında her şeyi kabul etmişlerdi... Böyle çete her iktidara nasip olmazdı doğrusu! Burada çok dikkat çekici bir nokta da Atabeyler grubunun evinde Kuzey Irak Türkmen Cephesinin bir ajandası bulunmuştu. Eryamanlardaki subayların Zaho ile bir bağlantısı olduğu yazılıyordu. Ancak ertesi günden itibaren tıpkı Danıştay tertibi gibi Eryamanlar olayının da tümüyle iktidar tarafından tertiplendiği ortaya çıktı. Polis ifadeleri, krokiler vb. şeylerin tümünün uydurma olduğu ortaya çıktı. Birileri kamuoyunu manipüle ediyordu. O derece ki büyük basın bile hükümeti dezenformasyon yaptırmakla suçlamaya başladı. Hedef Özel Kuvvetler Komutanlığı Şimdi burada duralım ve tüm bu operasyonları alt alta yazarak ortak nokta ve hedefleri saptıyalım. 1- Süleymaniye 2- Şemdinli 3- Danıştay 4- Eryaman Tüm bu olaylarda bir baskın söz konusudur. Hükümet kuvvetleri tarafından suçüstü gibi, hatta polisin iyi çalışması gibi sunulan olaylarda, önceden belirlenen, hedef alınan, izlemeye alınan isimlerin, provokatif bir olaydan sonra baskına uğradığı görülmektedir! Bu kuşku vericidir. Demek ki bu isimlere yönelik bir istihbarat faaliyeti uzun süredir yürütülmektedir. Bu istihbarat çalışmasını yürüten ekip nerededir? Bu ekip çok açık bir şekilde Emniyet içinde yuvalanmıştır. Sabri Uzunun görevden alınmış olması bu ekibi tasfiye etmemiştir. Aksine bu ekip daha dayanaksız ve pervasız operasyonlara başlamıştır. Ekip adeta zıvanadan çıkmış, sağa sola saldırmaktadır. Peki bu istihbarat ekibi kimle birlikte çalışmaktadır? Genelkurmay tüm bu operasyonları ancak basından takip ettiğini açıklamıştır. Bu açıklama aslında Emniyet içindeki bu istihbarat ekibinin, Genelkurmayla ortak hareket etmediğini değil, Genelkurmaya karşı hareket ettiğini ifade etmektedir. Peki bir Emniyet istihbaratı nasıl olur da o ülkenin Ordusuna karşı istihbarat ve operasyon yürütür? İşte bu sorunun cevabı da tüm bu olaylarda ortadadır. Operasyonlar kime karşı yapılmaktadır? Operasyonların hedeflerinin tümü istisnasız Özel Kuvvetler Komutanlığı mensuplarıdır. Peki Özel Kuvvetler Komutanlığı ne iş yapmaktadır? Özel Kuvvetler Komutanlığının görevi, ülkede bir işgal ve iç savaş durumunda halk örgütlenmesini gerçekleştirmektir. Bu kuvvetler doğal olarak gerilla kuvvetleridir. Eryamanlardaki Atabeyler grubunun kendisini gerilla grubu olarak tanıtması normaldir. Çünkü bir ülke işgal edildiğinde, dikkat edin işgal gerçekleştikten sonra diyoruz önce değil, işgalciye karşı düzenli birlikle değil gerilla ile mücadele edersiniz. Fakat gerilla birden kurulmaz. Yani hele bir işgal olsun, düzenli birlikler teslim olsun, o zaman gerilla kurulur lüksü yoktur ordunun. Bu tür bir olasılığı göz önünde bulundurarak bu gerilla harbini de örgütler. Bunun için özel birlikler oluşturur, bu birlikler halk içine girerek taban çalışması yaparlar, ülke işgal edildiğinde direnişçi olacak sivil unsurları tanır ve onlarla temasa geçerler. Tüm bu faaliyet, ordunun resmi ve kanuni faaliyetidir. Ortada yasadışı bir olay yoktur. Derin devlet, kontrgerilla vs. suçlamaların dayanağı da yoktur. İşte şimdi hedefe alınan Özel Kuvvetler Komutanlığının görevi budur. Peki bugün için Özel Kuvvetler Komutanlığının özellikle hedef olmasının bir nedeni var mı? Bu nokta en hassas noktadır. Özel Kuvvetler neden hedef? MGK üç yıl önceki bir toplantısında Iraktaki gelişmeleri de göz önünde bulundurarak, olası bir işgale karşı sivil savunma kuvvetlerinin örgütlenmesi kararını aldı. Bu karar elbette TÜRKSOLU üslubu ve açıklığı ile yazılmamıştı. Ama tespit ortaktı: Yarın öbür gün ABD Irak gibi Türkiyeyi de işgal ederse, buna karşı bir gerilla harbini örgütlemek artık Ordunun gündemindeydi. Demek ki ortada olası bir işgal senaryosu ve buna karşı Türk Ordusunun tedbirleri vardır. Süleymaniyeden başlayan ve Eryamana uzanan operasyonu bu çerçevede ele almak gerekir. ABD, Türkiyeye saldırmayı kafasına koymuştur ve bu saldırı öncesinde Türkiyenin gerilla harbi imkanını elinden almak istemektedir. Özellikle Şemdinli ile başlayan kontrgerilla ve derin devlet tartışmalarının nedeni de tümüyle budur. Kimileri bilerek, kimileri bilmeyerek, derin devleti gündeme getirerek ABDnin öncü kuvvetliğini yapmaktadır. Bizim uzun bir süredir Derin devletimi geri istiyorum çığlığı atmamız boşuna değildir. ABD Türk Ordusuna saldırmadan önce, ordunun direnişçi yapısını kırmak ve dağıtmak istemektedir. Özel Kuvvetler bu nedenle ABDnin öncelikli hedefidir. Burada ABD işgalinin dışında ikinci hassas noktayı da belirtelim. Yine geçtiğimiz aylarda MGK bir iç göç raporu yayınladı. Bu raporla, PKKnın bilinçli bir nüfus hareketliliği yarattığı tespit ediliyordu. Bu, iç savaşı hazırlamaktı. İşte ikinci hassas nokta olası bir iç savaşa ülkeyi hazırlamak, böylesi bir iç savaşta halkın can güvenliğni korumak ve asayişi temin etmektir. Ordu bu olasılığı da göz önünde bulundurarak bir hazırlığa girişmiştir. Bu hazırlık da Özel Kuvvetler Komutanlığının görev alanındadır! Demek ki operasyonların Özel Kuvvetler Komutanlığını hedef alması boşuna değildir. Bundan sonrası için planlama şudur: 1- Derin Devlet suçlamaları daha da artırılarak Özel Kuvvetler Komutanlığının lağvedilmesi istenilecektir. PKK ve yandaşları bunun propagandasına başlamışlardır bile. 2- Jandarma İstihbaratı da Özel Kuvvetlerin istihbarat birimi gibi algılanmaktadır. O nedenle JİTEM suçlamaları artırılacak ve Jandarma İstihbaratının lağvedilmesi istenilecektir. 3- Özel Kuvvetler Komutanlığı, Kara Kuvvetleri Komutanlığına bağlıdır. Kara Kuvvetleri Komutanı ise Yaşar Büyükanıttır. Önümüzdeki dönemde Yaşar Büyükanıtı doğrudan zanlı konumuna düşürecek yeni çete operasyonları başlayacaktır. Bilindiği üzere Eryamanlardaki subaylara üst kademelerden emir aldıkları kabul ettirilmeye çalışılmıştır. Üst kademeden kasıt Yaşar Büyükanıttır. Şimdiden hazırlıklı olalım, yarın öbür gün yine böylesi bir çete yakalanır ve bu çete mensuplarının Yaşar Büyükanıt ile telefon görüşmeleri yayınlanır! Ergenekon büyüyor! Yakında dağı deler Kuzey Iraka taşarız! Burada tertipçilerin yapacaklarını yazdık ancak tertipçilerin başarı ihtimali bulunmamaktadır. Çünkü ulusal güçler bu tür tertipleri atlatacak kadar bilinçli, planlı ve kararlıdır. Hemen burada Ergenekona girelim. Danıştay tertibi sonrası bazı gazeteler Türk kontrgerillasının Ergenekon adıyla yeniden kurulduğunu yazdılar. Hatta bu Ergenekonun beyni olarak da TÜRKSOLUnu gösterdiler. Bu haberleri yazanlar aslında böyle bir örgütlenme olmadığını çok iyi biliyorlar. Ama Ergenekon adlı hayali örgütten bu kadar korkmaları da ayrı bir gerçeğe işaret etmektedir. Danıştay tertibi ile başlayan süreçte tertipçiler beklemedikleri bir direnişle karşılaştılar. En önemli darbeyi hastanede Muzaffer Tekinden yediler. Muzaffer Tekin Başıma çuval geçiremeyecekler diyordu. Gerçekten de geçiremediler! Üstelik Muzaffer Tekinden istedikleri türde bir ifade de alamadılar. Aynı şekilde Şemdinlide Astsubay Ali Kayadan da istedikleri ifadeyi alamamışlardı. En son Eryamanda da Özel Kuvvet subayları bu tertipçilere konuşmadı. Eğer tüm bu güçler Ergenekon ise, tertipçiler Ergenekoncuların sağlam direnişçi olduklarını görmelidirler! Fakat Ergenekon olarak hedef alınan örgüt bugün daha da büyümüştür! Eskiden bu örgütün beyni olarak görülen bir tek TÜRKSOLU vardı. Ancak son süreç değerlendirildiğinde CHPnin de artık TÜRKSOLU paralelinde siyaset yürüttüğü görülmektedir. Demek ki Ergenekon büyümektedir! Hele biraz daha büyüsek, kalabalıklaşsak da şu dağdan çıksak! Bakalım tertipçiler nereye kaçar o zaman? Bizi Kıbrısta mı, Balkanlarda mı, Kuzey Irakta mı durdururursunuz şimdiden düşünün! Metenin oğlu Attila biliyorsunuz Ergenekondan çıkışta tüm Avrupaya kadar yayılmıştı! Özel Kuvvetleri hedef alan bu tertipler, Ordunun bütününü birleştirmiştir. En halim selimler bile artık tertipçilerin karşısına dikilmektedir! Tertipçiler burada Ergenekonculara çete damgası vurmaya kalkmıştır ama tüm Orduyu Ergenekon etrafına toplamıştır! Bakın Ergenekonun bir de ordusu oluverdi! Danıştayda ulusal güçleri hedef tahtasına oturtanların aslında Ulusalcı denilen bir düşmana karşı da çıkmadıklarını özellikle belirtelim. Kimdir ulusalcılar ve bu son tertiplerde hangi ulusalcı hedefe oturtulmuştur? Yayınlanan çete şemalarından, iğrenç saldırı yorumlarına kadar tümünde ulusalcı denilen kesim içinde bir tek adı geçen siyasal çizgi TÜRKSOLUdur. TÜRKSOLUnun dışında herhangi bir gazete, dergi, tv vs. hedef alınmamıştır. Hatta o kadar ki saldırganın üzerinden Ulusal Haber kartı çıkmasına rağmen İşçi Partisi hedef alınmamıştır. Tüm yorumlarda Ergenekonun beyni olarak TÜRKSOLU gösterilmiştir. Demik ki tertipçi Kürt-İslamcı çete için tehdit kaynağı TÜRKSOLUdur. Hedefe oturtulanlarsa, şu ya da bu ölçüde TÜRKSOLU yörüngesinde olduğu düşünülen şahıs ve kurumlardır. Vatansever Kuvvetler Güçbirliği TÜRKSOLU paralelinde faaliyet yürüten bir dernek olarak suçlanmaktadır. Avukat Kemal Kerinçsiz MHPnin teslimiyetçi çizgisinin dışında biri olarak görülmekte, TÜRKSOLUna dahil olmasa bile TÜRKSOLUnun direnişçi mantığını sahiplendiği ve uyguladığı için özellikle hedef olmaktadır. İşçi Partisi bile olaya ancak TÜRKSOLUna düşman olduğu için dahil edilmektedir. Görüldüğü gibi TÜRKSOLUna düşman olmak bile bir siyasetçinin işine yaramaktadır. Vay be diyoruz kendi kendimize, biz neymişiz de haberimiz yokmuş! Bize düşmanlık dışında tek bir politikası olmayan ve sadece bize düşmanlık yaptığı zaman basına çıkabilen bir Perinçeki bile meşhur edebiliyoruz! Bu da doğal bugün Özel Kuvvetler Komutanlığına ve TÜRKSOLUna saldırılırken birileri arşivleri karıştırsa, bugün TÜRKSOLUna saldıran Perinçekin dün de, Özel Kuvvetler Komutanlığına, JİTEMe karşı büyük bir savaş açtığını görür. Perinçek dün orduya saldırdığı için basına çıkıyordu;bugün TÜRKSOLUna saldırdığı için. Bu da gayet normal, partisi kırk yıldır binde beşi geçemeyen bir adama siz basın olsanız ne zaman sayfalarınızı açardınız ki? Ancak ordu ve TÜRKSOLU gibi etkin kurumlara saldırdığı zaman
http://www.turksolu.org/109/basyazi109.htm *** Kürt-İslam Mahkemeleri Gökçe Fırat
Şemdinli tertibi nasıl gerçekleşti Kürt-İslamcı AKP iktidarının devlet kadrolarını Kürt-İslamcılaştırma çabasının çok yakın gelecekte Türkiyeye nasıl bir hukuk düzeni getireceği Şemdinli mahkemesinin kararı ile birlikte daha net görüldü Bilindiği gibi Şemdinlide PKK üyesi olmaktan 15 yıl hapis cezasına mahkum edilen Seferi Yılmaza ait bir kitabevine bomba atılmış, kitabevi sahibi eski PKKlı Seferi Yılmaz bomba atılan kitapçıdan dışarı çıkmış, kapının önünde bekleyen bir sivil arabayı görmüş, arabaya doğru ilerleyerek o sırada o caddede bulunan birkaç yüz kişilik PKKlı grupla birlikte arabaya, arabadaki astsubay Ali Kaya ve iki istihbaratçıya saldırmış, arabasını yakmış, o sırada yine orada bulunan Danimarkadan yayın yapan PKK televizyonu Roj TV Şemdinliden naklen yayına başlamıştı. Bu olay neresinden bakarsanız bakın bir komploydu. Ancak komployu yapanlar sanki bizlerle alay edercesine yapıyordu bu işi. Olayın hemen ertesi günü gazeteler Susurluk manşetleri atmaya, derin devlet yorumları yapmaya başlamış ve PKK mahkumu Seferi Yılmazla röportaj kuyruğuna giren basın onu bir demokrasi kahramanı ilan etmeye başlamıştı. Şemdinli olayı olur olmaz TÜRKSOLU Türkiyedeki tüm basının tersi bir tavır aldı, bunun Orduya yönelik önemli bir komplo olduğunu yazdı. Komplonun düzenleyicileri olaraksa AKP ve PKKyı adres gösterdik.
O zamanlar ortada Şemdinli iddianamesi henüz yoktu, Ferhat Sarıkaya yoktu, Orgeneral Büyükanıtın adı henüz geçmemişti. CHP ve Cumhuriyet gazetesi dahil her çevre olayı Türk Ordusuna yıkarken bir tek TÜRKSOLU olayın bir komplo, bir provokasyon olduğunu yazıyordu. Şemdinli bize göre AKP iktidarının önemli bir hamlesiydi. Gerçekten de bir süre sonra Ferhat Sarıkayanın iddianamesi geldi, Orgeneral Büyükanıt çete lideri olmakla suçlandı. O anda Susurluk, derin devlet gibi bir oltaya atlayan kimi insanlar uyanıverdiler. Şemdinlideki araçta demek ki astsubay değil, Orgeneral Büyükanıt linç edilmek istenmişti! Saflar birden yer değiştirirken, Orgeneral Büyükanıtı suçlayan Emniyet İstihbarat Daire Başkanı ve savcı görevden alındı. Kamuoyu olayın Orduya yönelik bir tertip olduğuna büyük ölçüde kanaat getirmişti. İddianame nasıl hazırlandı... Fakat bu sırada Şemdinli davası da başlamıştı. Aslında iddianamenin hazırlanması, bu arada Mecliste kurulan Araştırma Komisyonu Türkiyede bir şeylerin nasıl da değiştiğini gösteriyordu. Ki bizce bu değişikliğin üzerinde durmak yarına hazır olmak için son derece önemlidir. Şemdinli olayı yargıya yansıdığı andan itibaren Mecliste bir araştırma komisyonunun kurulmasına kimse tepki göstermedi. Oysa yargıya intikal etmiş bir soruşturmaya Meclisin dahi karışma yetkisi yoktur. Kuvvetler ayrılığı prensibi gereği, yasama organı olan TBMM yargıya müdahale edemez. Oysa Komisyon çalışması doğrudan yargıyı yönlendirecek, baskı altına alacak bir çalışmaydı. Komisyon üyeleri ne hikmetse hep Güneydoğulu milletvekillerinden oluşuyordu ve tanık olarak da hep PKKlılar dinleniyordu. PKK mahkumu Seferi Yılmaz gibi bir bölücü itibar sahibi olmuş, Meclis Araştırma Komisyonuna akıl veriyordu.
Fakat yasama organının yargıya müdahalesinin bununla sınırlı olmadığı da görüldü. Savcı Ferhat Sarıkaya Meclis Araştırma Komisyonu ile temas halindeydi. Araştırma Komisyonu Başkanı, komisyondan bile gizlice savcı Ferhat Sarıkayaya ifadeleri gönderiyordu. Daha da ötesi, savcı Sarıkaya idianamesini bitirdikten sonra bu iddianameyi e-maille aynı komisyon üyesine gönderiyordu. Oysa iddianameyi hazırlayan savcı bunu sadece mahkemeye sunabilirdi. Buraya kadar olan düzenek iyi işliyordu. Şemdinlide yuvalanan PKK hücresi, TBMM Komisyonu, Adalet Bakanı, İçişleri Bakanı, Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı, Van Adliyesi arasında inanılmaz bir eşgüdüm vardı. Artık ortada bir iddianame değil, senaryo vardı. Bu senaryonun baş destekçisi ise Fethullahçı medyaydı. Fakat senaryo bir noktada kesintiye uğradı. Ferhat Sarıkaya meslekten atılınca Şemdinli davasının iddianame sahibi ortadan kalkmış oldu. Onun görevden atılması ile birlikte normal bir hukuki işleyiş başlayabilirdi ama olmadı. Yeni savcı iddianameyi aynen sahiplendi. Oysa iddianameye siyaset karıştırıldığı ortadaydı. Normalde yeni savcının tüm iddianameyi baştan, siyasal önyargıdan uzak bir şekilde hazırlaması gerekirdi. Fakat bu yapılmadı. Dava aynı iddianame ile başladı. Bu nasıl mahkeme Üstelik iddianame kısmından sonra dava kısmı tam anlamıyla bir hukuk katliamı oldu. Mahkeme önünde herkes eşittir. Devlet görevlisi de, sıradan vatandaş da birdir. Ancak mahkemeler, hakimler, kanaat belirlerken tarafların geçmişlerini göz önünde bulundururlar. Örneğin bu davada bir tarafta PKK üyesi olmaktan 15 yıla mahkum bir Seferi Yılmazla, diğer tarafta devlete hizmet etmiş, pek çok takdirnamesi olan bir astsubay arasında kanaate hükmedecek hakim, kendi siyasal tercihlerine göre hareket edemez. Ama bu davada böyle olmamıştır. Sanıklar aleyhine delil olmadığı için hakimler kanaatle karar vermişlerdir. Peki o kanaat nedir? Devlet görevlilerinin suçlu olduğu! Hakimler kanaat belirlerken Fethullahçı medyanın derin devletle mücadele eden yazarları gibi hissetmiş ve o şekilde karar vermişlerdir. Fakat sadece karar aşamasında değil önceki saflhalarda da büyük hukuksuzluklar yaşanmıştır. Örneğin devlet görevlileri, Jandarma Komutanlığının raporları, mahkeme heyeti tarafından dikkate alınmamıştır. Oysa mahkeme heyetinin bu tür devlet rapor ve elemanlarına öncelikle dikkat etmesi gerekirdi. Fakat bu davada bir Türk mahkemesi, PKKlıları ve yandaşlarını dinlemiş, dikkate almış, onların beyanlarına göre kanaat oluşturmuş ama Türk Ordusu mensuplarını dinleme zahmetine bile katlanmamıştır. Sanık avukatları olayın büyük bir provokasyon olduğunu, daha derinlemesine bir soruşturma gerektiğini belirtmiş, yeni tanıklar bulmuş, soruşturmanın genişletilmesini talep etmişlerdir. Normalde mahkeme heyetinin sanık avukatlarının bu taleplerini dikkate alması gerekir. Neden gerekir? Çünkü sanıklar zaten tutukludur, yeni tanık dinlenmesi ya da soruşturmanın genişletilmesi sanıklara bir yarar sağlamayacağı gibi bu davanın uzamasından zarar görecek bir kişi de yoktur. Bu noktada mahkeme heyetinin sanık avukatlarının talebini reddetmesinin imkânı yoktur. Reddederek hukuk dışı hareket etmişlerdir. Fakat mahkeme heyeti açısından daha söylenecek çok şey var. Aynı mahkeme heyetinin Van Üniversitesi Rektörünü de aynı şekilde iki ay tutukladığını biliyoruz. Ama rektör şu an görevinin başındadır! Demek ki mahkeme heyeti güçlü hukuki delillerle değil kanaatle hareket etmeyi alışkanlık haline getirmiştir.
PKKdan al haberi Bu davada ise mahkeme heyetinin ne yapacağını PKKnın yayın organı zaten bilmektedir! 13 Haziran tarihli Özgür Gündem gazetesinde aynen şunlar yazılmıştı: Kararın bugünkü duruşmada ya da yetişmemesi halinde en fazla birkaç gün içinde çıkması bekleniyor. Bu arada mahkeme başkanının da tayininin çıktığı ve 19 Haziranda ayrılmadan önce Şemdinli davasını karara bağlayacağı kaydediliyor. Şimdi ne var bu haberde diyebilirsiniz. Haberin tarihi 13 Haziran. O gün Şemdinli duruşması var. Henüz duruşma yapılmamış. Yani o günkü duruşmada ne olacağı bilinmiyor. Belki mahkeme o gün karar verebilirdi. Ama Özgür Gündem mahkemenin o gün karar vermeyeceğini biliyor. Daha da garibi, mahkemenin bir sonraki duruşmasının 19unda yapılacağını da biliyor! Yani Özgür Gündem bir tek 19undaki duruşmada sanıklara 39.5 yıl hapis verileceğini yazmamış! Peki 13ündeki mahkeme neden son savunma için sadece altı gün sonrasına karar kılar? Normalde bu tür davalarda en az bir ay, hatta Erbakanın davalarında 3 aylık bir süre tanındığını biliyoruz. Yani son savunma önemlidir, mahkemeler de son savunma için 6 gün süre vermezler. Burada da hukukun doğruyu bulmak için değil infazı bir an önce gerçekleştirmek için işletildiğini akla getiriyor. Ama daha önemli bir ayrıntı da var. Mahkemeden bir gün önce Ali Kaya GATAya sevkediliyor. Bu durumda son duruşmaya katılamıyor. Ceza davalarında ise sanığa son söz hakkı verilir ve bundan önce karar verilmez. Bu durumda mahkeme heyetinin 19unda karar vermesi beklenemez. Nitekim PKKlı avukatlar astsubayın kararı geciktirmek için GATAya kaldırıldığını yazıyor. Ama mahkeme heyeti de PKKlı avukatlarla aynı kanaatte ki son sözü bile sormadan 39.5 yıl hapis veriyor! Dikkat edelim sıradan bir cezadan değil 39.5 yıl hapisten bahsediyoruz. Kürt-İslamcının adaleti Hukuki ayrıntılardaki tutarsızlıklar, hukuksuzluklar ve çok açık bir şekilde tertipler çoğaltılabilir. Fakat burada asıl meselemiz bu değil. Şemdinli davası açılışından kapanışına kadar tam anlamıyla adaletin ne duruma geldiğini göstermektedir. Artık bu ülkede hiç kimsenin adil yargılanma güvencesi kalmamıştır. Adalet Bakanlığı içindeki kadrolaşma mahkeme seviyelerine ulaşmış, karar mercileri Kürt-İslamcıların denetimine geçmiştir! Mahkeme Yaşar Büyükanıtı yargılayamamıştır ama sadece şimdilik. Bu ülkenin bir rektörünü suçsuz yere, gereksiz yere iki ay hapse atabilecek kadar kendilerine güvenmektedir bu Kürt-İslamcı kadrolar. Ferhat Sarıkayanın görevden alınması onları biraz ürkütse de kanlarındaki Kürt-İslamcı devlet düşmanlığı geni ağır basmakta, yargılayıp cezalandıracak bir Türk aramaktadırlar! Ordu mensubu aramaktadırlar! Artık adliyenin niteliği değişmiştir. Türk adaletinin yerini Kürt-İslam mahkemeleri almıştır. Danıştaya yapılan saldırı burada anlam kazanmaktadır. Yine bir Kürt-İslancı olan Başbakan, Danıştayı açıkça tehdit ediyor ve engel olarak suçluyordu. Hemen ardından yine aynı bölge doğumlu bir Kürt-İslamcı tetikçi Danıştayı bastı! Şimdi Şemdinli davası Yargıtaya gidecek ve oradan geri dönecek. Bunu kararı veren mahkeme heyeti de gayet iyi biliyor. Ama bilmesine rağmen bu kararı veriyor. Çünkü devlete, yargıya ve Orduya mesaj veriyorlar! Demokrasi, insan hakları, hukuk diye diye iktidara gelenler, artık hukuku rafa kaldırmışlar, komplolar, baskınlar, infazlarla iş görmektedirler. Artık Türkiyede bir Kürt-İslamcı çete iktidarı vardır.
http://www.turksolu.org/110/basyazi110.htm ***
|
|
DERİN HESAPLAŞMA VE MİLLİ JANDARMA Milli Çözüm Dergisi Mehmet DENİZ MART 2007
Jandarma, CIA'nın Jön Adamlarını Ürkütüyor Dink suikastini araştıran mülkiye müfettişleri, jandarma için özel bir rapor hazırlıyor. İçişleri Bakanı Aksu, Pelitli'deki jandarma faaliyetlerinin araştırılması talimatını veriyor. Trabzon'daki sorunlara mülkiye müfettişlerinin iki yıl önce işaret ettiği ancak emniyet yetkililerinin bu uyarılara önem vermediği belirlendi. Raporda, hızlı silahlanmaya dikkat çekilerek işsizliğin arttığına dikkat çekildi. Hrant Dink suikastinden sonra gözlerin çevrildiği Trabzon'un patlamaya hazır bomba haline geldiği mülkiye müfettişlerinin geçen yıl hazırladığı "İl Performans Raporu"nda ortaya kondu. Müfettişler yıllık raporlarında silahlanma ve ekonomik zayıflama uyarısında bulundu. İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu ise müfettişlerden, tetikçi Ogün Samast ile azmettirici Yasin Hayal'in yaşadığı Pelitli beldesinde jandarma faaliyetlerinin tüm yönleriyle araştırılmasını istedi. Emniyet görev alanı ile jandarma görev alanının ayrı olması, polis ve jandarmanın yetki kullanma biçimi ve hiyerarşik yapılanmadaki farklılıklar müfettişlerce sorgulanmaya başlandı. Suç Jandarmaya Yıkılmak İsteniyor Halen Trabzon'da çalışmalarını sürdüren mülkiye müfettişleri, Samast ve azmettirici Yasin Hayal'in yaşadığı Pelitli beldesinin jandarma bölgesi olduğunu dikkate alarak ayrı bir çalışma başlattı. Jandarma teşkilatının bu bölgede görev ve sorumluluğunu ne ölçüde yerine getirdiği inceleniyor. Bir jandarma müfettişinin de eşlik ettiği soruşturma kapmasında askeri personelin yerel istihbarat çalışmasında hangi bilgilere ulaştığına, istihbari bilgilerin ne zaman kimlerle paylaşıldığına bakılıyor. Böylece jandarma suçlanmak ve yıpratılmak isteniyor. Polis Dinlemiş Ayrıca 2004'de bir hamburger restoranını bombaladığı için hüküm giyen Hayal'in, tahliye olduktan sonraki ilişkileri, irtibatlı olduğu kişilere yönelik uyarı yazısı yazılıp yazılmadığına bakılıyor. Öte yandan bombalama olayından sonra emniyet istihbaratın Hayal ve bağlantılı olduğu kişiler için mahkemeden dinleme kararı çıkardığı bildirildi. Organize suç örgütleri ile ilgili başka bir dinleme kararı kapsamında da Hayal'in telefon trafiği ayrıca kayda alındı. Ancak bu konuşmalarda Dink suikasti ile ilgili ipucu içeren bilgilere rastlanmadı. Silahlanma Uyarısı Geçtiğimiz yıl Trabzon'a giderek ilin performansı ile sosyo-ekonomik durumu hakkında rutin rapor yazan mülkiye müfettişleri özellikle silahlanmaya dikkat çekti. Raporda, Trabzon'un son yıllarda ekonomik ivmesini kaybettiği, ildeki dinamizmin zayıfladığı vurgulandı. İşsiz sayısındaki artış, yatırımlardaki gerileme de diğer risk unsurları arasında gösterildi. İstanbul ve Trabzon'daki incelemelere ek olarak Samsun'daki güvenlik birimlerini de mercek altına alan mülkiye müfettişleri, Samast'a kahraman muamelesi yapıldığı izlenimini veren video görüntüleri ile ilgili çarpıcı değerlendirmelerde bulundu. Müfettişler, basına yansıyan görüntülerde polis kadar jandarmanın da kusurlu olduğu sonucuna vardı ve hem polislerin hem de jandarma personelinin açığa alınmasını istedi. Oysa bu olay tamamen, Emniyete sızmış Fetullahcı şebekenin ve MOSSAD müritlerinin bir marifetiydi. Jandarma kasıtlı olarak suça ortak gösterilmiştir. Ancak jandarmaya görevden el çektirme konusunda İçişleri Bakanlığı müfettişlerinin tam yetkili olmadığı görülünce kamuoyundaki tepkilerin azaltılması amacıyla acilen görev yeri değişikliği önerildi. Müfettişlerin bu yöndeki görüşü Jandarma Genel Komutanlığı'nca da uygun bulundu. Jandarmadan Kim Rahatsız Oluyor? AKP'nin ve arkasındaki küresel akreplerin yalakası Yeni Şafak şöyle bir haber yazmıştı: "Jandarma, Trabzon'un Pelitli Beldesini kendi sorumluluk alanından çıkartıp polise vermeye yanaşmıyor. 1997 yılında Trabzon Güvenlik Kurulu, Çaykara ve Düzköy ilçeleri ile Pelitli ve Söğütlü beldelerinden jandarmadan çekilerek polise verilmesi kararı aldı. Ancak Pelitli'den jandarmanın çekilmesine yönelik karara Jandarma Genel Komutanlığı izin vermedi. Mart 2006'da ise Pelitli'nin polise bırakılmasına yönelik Trabzon Valiliği'nin yazısına Jandarma Genel Komutanlığı cevap bile vermedi." Nuh Gönültaş ise Jandarma ile ilgili bazı gerçekleri saptırmaya çalışmıştı. Acaba, Türkiye'de Ordu'nun içinde Jandarma diye ayrı bir birim kurulmasının altında ne yatıyor? Silahlı Kuvvetlerde Kara Kuvvetleri, Deniz Kuvvetleri ve Hava Kuvvetleri dışında Jandarma Genel Komutanlığı'nın varlığı şuna dayanıyor: Bir NATO ülkesi olan Türkiye'nin Silahlı Kuvvetleri NATO gücünün bir parçası, ama jandarma buna dahil değil. Bir anlamda Jandarma, Türkiye'nin yedekteki "milli ordusu" mantığını yansıtıyor. "Nitekim NATO görevleri dışındaki bir askeri yapı olan Jandarma, ilk dönemde Güneydoğu'daki terör mücadelesinin bütün sorumluluğuna sahipti. Sonradan tehdit büyüyünce devreye Kara Kuvvetleri girdi. Jandarma, tamamen "askeri görevlere" dayalı bir yapı iken son zamanlarda Türkiye'de çok daha değişik bir yapılanma ile karşımıza çıkmaya başladı. Buna kısaca "jandarmanın polisleşmesi süreci" diyebiliriz. Özellikle 28 Şubat sürecinden sonra jandarma adeta polise alternatif bir yapılanmaya gitti. En modern dinleme cihazları ile donatılmış bir jandarma istihbarat mekanizması kuruldu. Öte yandan Türkiye'de polis birimlerinin henüz yaygın olmadığı merkezlerde güvenliği sağlamakla görevli olan jandarma, yasalar gereği zaman içinde polise devretmesi gereken bu alanları da devretmiyor. O kırsal alanlar şimdi belediye oldu, ilçe oldu, ama jandarma buralardan çıkmadı. Antalya'da ata binmiş jandarmanın sahillerde yaptığı gezinti, ne kadar iyi niyetli düşünsek düşünelim, kumsalda güneşlenen turist üzerinde hiç de iyi bir imaj bırakmıyor. Bugün İstanbul'un veya Ankara'nın göbeğindeki pek çok yer hâlâ jandarmadan soruluyor. Şimdi, yavaş yavaş 28 Şubat olağanüstü sürecinin etkisini üzerinden atmaya çalışan Türkiye'de, jandarmanın askeri gereklerle bağdaşmayan bu pozisyonunu sürdürmekteki ısrarını en azından ben anlayamıyorum." Diyen Nuh Gönültaş ayarını ve rahatsızlığını ortaya koyuyor. Alınan bilgilere göre Başbakan Tayyip Erdoğan, jandarmanın polise devretmesi gereken yerlerden çıkması için talimat veriyor. Ancak öte yandan Ankara'da İçişleri Bakanlığı ile Jandarma Genel Komutanlığı arasında ilginç bazı görüşmelerin sürdüğüne dair de haberler geliyor. Bu haberlere göre, jandarma adeta ikinci bir Emniyet Genel Müdürlüğü birimi kuruyor. Çünkü bu haberlere göre jandarma, şehir merkezlerinde istihbarat ve operasyon yapabilme yetkisi istiyor. Bu söylentiler yaygınlaşınca Jandarma Genel Komutanlığı bir açıklama yapma ihtiyacı hissetti. Ancak bu açıklama, adeta bu tür haberlere güç katan cümleler taşıyor: "Jandarma, görev alanını genişletme çabası içinde olmayıp, tam tersine yasal görevleri ve genel kolluk sıfatıyla sorumlu olduğu hizmetleri daha iyi yerine getirmek üzere AB normlarında organize olma ve kapasite arttırma çalışmalarını sürdürmektedir." Ama bu Milli ve Haysiyetli girişimler AB aşıklarının ve NATO uşaklarının canını sıkıyor. Ve Nuh Gönültaş şöyle sızlanıyor: "Zaten jandarmanın görev alanını genişletme çabası içinde olmasına gerek yok, çünkü şehir merkezleri hariç Türkiye'nin yüzde 92'lik bölümünü kontrol ediyor. Problemin temelinde jandarmanın polisiye bir rol üstlenme talebinin olup olmaması yatıyor. Bizim gözlemimiz, Jandarma Genel Komutanlığı'nda, özellikle de 2003 Yüksek Askeri Şurası sonrasında yapılan yeni bazı atama ve yapılanmalarla, polisiye çizgiye doğru hızlı bir kaymanın olduğu yolundadır. Şu soruyu açıkça soralım: Jandarma'nın organize suçlarla ve terör örgütleriyle mücadele etmesini gerektirecek bir durum içinde miyiz? Elbette, nasıl ki Güneydoğu'daki terör mücadelesinde jandarma yetersiz kalınca devreye polisin özel timleri ve Kara Kuvvetleri birlikleri girdiyse; polisin de organize suçlarla veya terör örgütleriyle baş edememesi halinde, jandarmanın yardımı gerekebilir. Ama şu anda Türkiye'nin böyle bir ihtiyaç içinde olduğunu söylemek çok komik olacaktır. Jandarma, Türkiye'nin ihtiyacı olduğu bir durumda "savaşmak" üzere görev almış olan tamamen askeri bir yapı, Türkiye'nin yedek milli ordusudur. Dolayısıyla her an böyle bir savaş görevi alacak şekilde hazır olmak ve buna göre yapılanmak durumundadır. Yedek milli ordunun giderek polisiye bir görünüm kazanması, askeri ulusal çıkarlarımızla da bağdaşmıyor. Eğer yarın bir gün polis de jandarmalaşmaya heveslenirse, aynı şey polis için de geçerli olur. O halde noktayı koyalım. Jandarmadan polis, polisten jandarma olmaz. Ve, bir köyde iki muhtar, bir ülkede iki polis gücü olmaz." Diyor. Ama MİT ve Emniyetteki, CIA ve MOSSAD güdümündeki Fetullahcı ekibin gizli ve tehlikeli kadrolaşmasına karşı, elbette Milli ve haysiyetli bir hesaplaşmanın kaçınılmazlığını göz ardı ediyor. Jandarmanın her yönden güçlenip etkinleşmesi, masonik ve münafık güruhun böbrek taşlarını oynatıyor!. Gül'den Washington'a, İran ve sınır ötesi için garanti veriliyor. Hükümet Avrupa'da yakalanan PKK'lıların teslimiyle Ordu'ya karşı bir adım öne geçmeyi hesaplıyor. Gürün ABD ziyareti bu eksende gerçekleşti. Cheney, Hadley ve Rice ile görüşen Gül, "sınır ötesi harekat gündemimizde değil" ve İran konusunda 1 Mart gibi olmaz" taahhüdü verdi. Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanlığı ve genel seçimler arifesinde gerçekleşen Amerika ziyareti bir taahhüt ziyaretine dönüştü. İktidarının beşinci yılında kilit konularda Washington'un istediği adımları atmakta zorlanan AKP yönetimi, "bir şans daha" istiyor. Gül'ün Amerikan yönetimiyle görüşmelerinin başladığı 5 Şubat günü Paris ve Brüksel'de PKK'ya operasyon başladı. PKK'nın Avrupa sorumlusu ve kasası Rıza Altun Paris'te, askeri kanadından Canan Kurtyılmaz Belçika'da tutuklandı. Eski DEP milletvekilleri Zübeyir Aydar ve Remzi Kartal da sorgulandı. Washİngton'da bulunan Abdullah Gül, Avrupa operasyonunun Amerika'nın girişimiyle yapıldığını söyledi. Sızan bilgiler, AKP yönetiminin seçimler öncesinde Avrupa'da tutuklanan PKK'lıların teslimi ile Ordu karşısında bir adım öne geçmeyi planladığı yönünde. Sınır Ötesi Gündemde Değil 5 Şubat'ta Başkan Yardımcısı Dick Cheney ve Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Stcphan Hadley ile görüşen Gül, İran ve sınır ötesi harekat konularında garanti verdi. Diplomatik kaynaklara göre Gül, sınır ötesi harekatı kesinlikle düşünmediklerini ve işbirliğine yanaşmaması durumunda Tahran'a karşı Amerika'yı destekleyeceklerini söyledi. Hükümetin Amerikan yönetimi ile yeni bir gerginlik istemediğini vurguladı. Dışişleri Bakanı, "1 Mart'taki gibi olmaz" mesajı verdi. Ankara İle Washington arasındaki en dikenli konu Irak. Hükümet bu konuyu lehine kullanmak için manevra yapıyor. Gül, kapalı kapılar arkasında yaptığı görüşmelerde Kerkük'te önce nüfus sayımı yapılması durumunda Türkiye'nin referanduma hayır demeyeceği sözünü Amerikalı yetkililere verdi. Ankara'nın Kerkük referandumunu erteletmek için önerisi, nüfus sayımı ve normalleşme komisyonunun engellenmesi üzerine kurulu. Kerkük için kurulan normalleşme komisyonunun bir buçuk aylık sürede sonuç alamaması durumunda referandumun erteleneceği hesaplanıyor. Ancak Amerikan tarafı anayasal sürecin işleyeceğini vurguladı. Kafkaslar Ve Orta Asya Haritası Masada Gül'ün Cheney İle görüşmesinde masaya harita kondu ve üzerinden ortaklaşa neler yapılacağı konuşuldu. Cheney, Türkiye'nin Kafkaslar, Orta Asya ve Karadeniz'de Amerika ile işbirliğine gitmesi gerektiğini söyledi. Gül; enerji ve güvenlik konularını kapsayan alanda işbirliğine hazır olduklarını belirtti. Görüşme sonrasında yaptığı açıklamada ise "Kafkasya ve Orta Asya konularında yararlı görüşmeler yaptıklarını" vurguladı. Beyaz Saray'da Cheney ile gerçekleştirdiği görüşmede, enerji konuları özellikle gündeme geldi. Cheney ve Gül, harita üzerinde boru hatları, enerji güvenliği konularını ele aldılar. Amerikan tarafı, Rusya ile Türkiye arasındaki enerji işbirliğinin sınırlanmasını istiyor. Hadley'le yapılan görüşmede ise Kosova ele alındı. "Filistin'den Uzaklaşıp İsrail'le Yakınlaşıyoruz" Gül, 6 Şubat'ta meslektaşı Condoleezza Rice ile bütün bu konulara ek olarak Ortadoğu sorununda işbirliğini görüştü. Gül'ün en tartışmalı görüşmeleri ise Yahudi lobisiyle gerçekleşti. Yahudi lobisinden William Daroff, kapalı kapılar arkasında Gül'ün ne söylediğini basına açıkladı: "Bize 'HAMAS'la ilişkileri sınırlandırdık, İsrail'le ilişkilerimizi geliştiriyoruz' dedi". Daha sonra Dışişleri Sözcüsü'ne yaptırılan açıklama da bu sözlerin söylendiğini doğrulamış oldu. Sözcü Levent Bilman, "geçmişe yönelik anlattıkları böyle yorumlanmış olabilir" dedi. Hrant Dink nasıl vuruldu Cinayetin üzerinden tam on dört gün (Bu yazı 2 Şubat Cuma günü yazıldı) geçti. Ama en "kritik" soru, halen cevapsız. Neredeyse Hrant Dink mezarından kalkıp, o "kritik" soruyu polise, yakın arkadaşlarına, basın organlarına kendisi soracak: "Yahu, beni gazete binasından dışarı çıkartıp, tetikçilerin ayağına gönderen kişiyi niçin araştırmıyorsunuz?" Elbette Hrant Dink, bunu yapacak durumda değil. O halde, "üzeri örtülen" soruları biz soralım: Hrant Dink, tam da tetikçilerin kendisini beklediği sırada niçin "dışarı" çıktı? Bunun cevabını, geçen hafta yazmıştık: Cinayetten on dakika önce, Hrant Dink'e bir "dost" telefon edip, acilen 2.500 (iki bin beş yüz) dolar bulmasını istedi. Telefon Eden ya da Parayı İsteyen Kim... Bu kişi "kim" olursa olsun. O telefon olmasaydı Dink dışarı çıkmayacak ve belki de katiller onu öldüremeyecekti. Bu İhtimal, Dink'in yakınlarının ve ailesinin "kafasını kurcalamıyor" mu? Özellikle Dink'İn "yakın arkadaşları" telefon eden kişiyi merak etmiyorlar mı? Mutlaka merak ediyorlardır. O telefonu "eden" kişinin iyi niyetli olduğunu biliyorlarsa, kendileri açısından bu sorunun cevabı önemli olmayabilir. Ne var ki, cinayete ilişkin bütün ayrıntıların ortaya çıkmasını "herkes" istemiyor mu? Onlar bu sorunun cevabını "saklamak" hakkına sahip değil, iki haftadır Türkiye, bu olay nedeniyle çalkalanıyor... Tayip Erdoğan, bu olay nedeniyle "derin devlet" korosuna katıldığına göre, bu önemli konuyu "merak etmek zorunda" değil mi? Diyelim ki, Dink'ten 2500 dolar isteyen kişi, "tesadüfen" o saatte telefon etmiştir. O zaman ortaya çıkıp, bunu açıklaması gerekmez mi? İkinci Tetikçi Meselesi... Ortaya çıkan bilgilere bakılırsa, cinayet için üç ayrı senaryo üzerinde çalışılmıştı. Bunların ikisini, geçen hafta aktarmıştık. Üçüncü senaryoya göre, Dink'e, yine gazete binasında saldırı yapılacaktı. Çünkü, banka ile gazete binası çok yakın. Dink, bu mesafeyi beş-altı saniye içerisinde geçip, binaya girebilir, katiller o sürede "işlerini" yapamayabilirlerdi. Belki de Dink, bu mesafenin çok kısa olduğunu düşündüğü için tuzağa düştü. Olaya tanık olduğunu söyleyenler, katillerin birden fazla olduğunu söylüyor. Bu söylenti, "üçüncü" cinayet senaryosuna uyuyor. Çünkü. Dink'e telefon edip, onu tuzağa düşüren kişi, muhtemelen; istediği parayı almak üzere, birisini gazeteye, Dink'in yanına gönderecekti. Dink, kendisinden para isteyen kişinin adını vermediği için, katil yakalansa da, o "dost"un adı, şimdiki gibi gizli kalacaktı. Ogün Samast, daha önce kapıdan çevrildiği için, gönderilecek kişi de "bir başka tetikçi" olacaktı. Ama buna gerek kalmadı. Kim, Kime Ne Kadar Güveniyor Dink'i tuzağa düşüren telefonu eden kişi, kimliğinin ortaya çıkmayacağına nasıl güvendi? Bu konuda, telefonu eden kişinin, "tetikçiler" bakımından içi rahattı. Çünkü, tetikçiler, o kişiyi tanımıyordu. İsteseler de o kişinin adını veremezlerdi. O kişi ile doğrudan görüşmemişlerdi. Kimliğin açığa çıkması konusundaki tek "risk", Dink'in o kişiden, gazetedekilere söz etmesiydi. Ama; işte Dink, o telefon görüşmesinden sonra, "apar-topar" dışarı çıkarken, hiçbir şey söylememişti. Demek ki, o kişi, bu riski de "sıfırlayacağını" biliyordu. Dink'in gazetedeki arkadaşları, "görünüşe göre" bu mesele üzerinde hiç durmuyorlar ama aralarında bunu tartıştıklarını tahmin etmek zor değil. Onlar, bu cinayeti gerçekten, 301. maddeye "bağlıyorlarsa" cinayetin aydınlatılmasını istediklerine kim inanır? "Fetullahın İstihbaratı Çok Kuvvetlidir" 10 yıldır ABD'de oturduğu halde, Fetullah'ın eli-kolu o kadar uzun ki... Her yere yetişiyor. Üstelik, Nazlı Ilıcak'ın açıkladığı gibi, "Fethullah'ın istihbaratı çok kuvvetli" imiş. Bakın Fetullah neler söylüyor: "Bundan 8-9 ay evvel bana, bu türlü şeyleri bilen, çok üst seviyelerde vazife görmüş bir insanın 'Önümüzdeki aylarda Türkiye'de yeniden kan gövdeyi götürecek, seri cinayetler işlenecek' dediği nakledildi. Evet, o uzman 'Kan gövdeyi götürecek' diyor." Acaba o uzman kimdi? "Bu tür şeyleri bilen" kişi, acaba Emniyet teşkilatından mıydı? Yoksa, polisin istihbarat görevlilerinin yazdığı yazılar, Fethullah Gülen'in eline geçiyor da bu neden ile mi önlem alınamıyor? Bunun cevabını, "Fetullah sicilli", üst seviyelerde "vazife" gören birine mi sormalı... Artık o kadarını da, Hrant Dink'in "yakın" dostları düşünsün. KOM Eski Şube Müdürü Dr, Adil Serdar Saçan: Cinayetlerin arkasında "F Tipi Örgüt" var Amerika'da ikamet eden hoca, "ulusalcılığı aşacağız" demiş ve Türkiye'de kanlı olaylar olacağını açıklamıştı. Bu açıklamaları takip eden süreçte, Şemdinli olayları ve iddianamesi, Danıştay cinayeti, Atabeyler operasyonu ile Türk Silahlı Kuvvetleri hedef alındı. Hrant Dink cinayeti öncesinde ve sonrasında gelişen olaylar üzerine, Kaçakçılık ve Organize Suçlar İstanbul Şubesi'nin "daha önceki" müdürü Dr. Adil Serdar Saçan, "cinayetlerin arkasında F tipi Örgüt var" diyor. Dr. Adil Serdar Saçan, Ulusal Kanal'ın bir saati aşan canlı yayınında, olayları şöyle yorumladı: Önce, Hablemitoğlu cinayeti. Sonra; Van 100. Yıl Üniversitesi Rektörüne karşı açılan kampanya, Şemdinli olayları iddianamesi, Rahip cinayeti, Cumhuriyet Gazetesine saldırılar, Danıştay saldırısı, Atabeyler operasyonu ve Dink cinayeti... Bu süreçte genel durumu görelim: Üç önemli konu var. TSK'yı Yıpratmak, İşbirlikçi Güçler Yaratmak Türk Silahlı Kuvvetleri'ni yıpratmak, ülke içerisinde etnik milliyetçiliği ve bölücülüğü desteklemek ve İslamı yeniden "şekillendirmek"... Sevr Antlaşması sonrasında, yüzlerce Osmanlı paşasından sadece 9-10 tanesi Kurtuluş Savaşı'na katıldı. Mustafa Kemal Atatürk, bu paşalardan ve onlara bağlı kuvvetlerden bir ordu yaratarak emperyalist işgalcileri yendi. Bu nedenle, günümüzün emperyalistleri olan "küreselciler", Türk Silahlı Kuvvetleri'ni yıpratmak ve savaş yeteneğini zayıflatmak zorundadır. İkincisi; İngiliz, Fransız, İtalyan, Yunan filan... Bu millet bunları her zaman yenmeye muktedirdir, ama biliyorsunuz Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı'nda, emperyalistlerden daha çok, içteki gericilikle, iç isyanlarla uğraşmak zorunda kalmıştı. Küreselciler, "içeride" işbirlikçi güçler yaratmadan hedeflerine ulaşamayacaklarını biliyorlar. Üçüncü konu İslam dininin, kapitalizme, emperyalizme uygun biçimde değiştirilmesidir. Musa Peygamber'in "On Emir"inde ne varsa, tersini uyguluyorlar. Hıristiyanlığı, İncil'i de istedikleri biçime soktular. Şimdi, İslam dinini değiştirmeleri gerekiyor. "Zekat", yani "karşılıksız yardım" kapitalist-sermayeci zihniyete uygun değil. Müslümanların "emperyalizmden korkmaları"nı sağlamaları da gerekir. Dinler arası diyalog, buradan kaynaklanıyor. Yaşadığımız süreçte, hedef bunlardır. Amerika'da İkamet Eden Hoca, İşareti Vermişti Amerika'da ikamet eden hoca, "ulusalcılığı aşacağız" demiş ve Türkiye'de kanlı olaylar olacağını açıklamıştı. Bu açıklamaları takip eden süreçte, Şemdinli olayları ve iddianamesi, Danıştay cinayeti, Atabeyler operasyonu ile Türk Silahlı Kuvvetleri hedef alındı. Rahip cinayeti, Trabzon'da milli futbolcuların tehdit edilmesi, işyerleri ve otoların kurşunlanması, Cumhuriyet Gazetesi'ne saldırılar, ve Dink cinayeti... Bu olayların hepsinde de Ramazan Akyürek, önce Trabzon Emniyet Müdürü olarak, sonra Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi Başkanı olarak sorumlu görevlerde. Yaşadığımız olayların hepsinin arkasında, bu "F tipi" örgüt var. Akyürek, Danıştay Sonrası Görevden Alınmalıydı Danıştay Cinayeti sonrasında Aydınlık Dergisi'nde yayınlanan söyleşide, bu örgütü açıklamıştım. Siz de o zaman Danıştay saldırısının sorumlusunun İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek olduğunu yazmıştınız. Ramazan Akyürek'in "Fethullah sicili olduğu" ortaya çıkmıştı. O zaman derhal görevden alınması gerekirdi. Alınmadı. Hrant Dink cinayeti ile ortaya çıkan gerçekleri herkes gördü. Görevden alınması gerekenlere dokunulmazken, Hrant Dink cinayeti ile, "F tipi örgüt" arasındaki bağlantıyı açığa çıkartabilecek olan emniyet müdürü Reşat Altay, hemen görevden alındı. Çünkü Reşat Altay, "F tipi" örgüte karşıydı. Hrant Dink cinayeti sonrasındaki olaylar da öğreticidir. Cinayetten sadece bir saat sonra, "Hepimiz Ermeniyiz" bez pankartları açılıyor. Kendisine vaktiyle, "solcuyum, komünistim" diyenler, ABD Büyükelçisinin, Türkiye'yi soykırımcı ilan eden Ermeni diasporasının arkasından "Hepimiz Ermeniyiz" diye yürüyor. Bizleri de, "Siz Hrant Dink'i anlayamıyorsunuz" diye eleştiriyorlar. Oysa, cinayetten hemen sonra, Hrant Dink'in kızı, gazetenin balkonundan, "şimdi kanınız temizlendi mi?" diye konuşuyor. Demek ki, kızı da, babasının, "Zehirli Türk kanından" bahsettiğini düşünüyor. O da mı babasını anlamamış?
http://www.millicozum.com/content/view/872/26/ |
|
|