SİYONİZMİN SİNSİ PLANI:

TÜRK YURDUNU KÜRTLEŞTİRME, ARDINDAN TÜRK YURDUNU BÖLÜP KÜRDİSTAN KURMA PROJESİ

MUTLAKA OKUYUNUZ-OKUTUNUZ!!!

 

HANS AİBERG'E; SIYONİZMİN TEPELERİNDEN GELEN EMİRLE KOMPLO UYGULANMASININ EN ÖNEMLİ NEDENİ:

HANS AİBERG "COK GİZLİ TUTULAN" FETHULLAH GÜLEN-SİYONİZM İLİŞKİSİ ve İŞBİRLİGİNİ ORTAYA ÇIKARMIŞTIR!!!

"FETHULLAH GÜLEN TALMUD ÜZERİNE YEMİN ETMİŞ BİR BİLDERBERG ÜYESİDİR"

Note: Her sene degisik ulkerede toplanti yapan "Bilderberg Group" gercek Bilderberg degildir. Bilderberg Group, "Gizli Siyonist orgut BİLDERBERG'İ" gizlemek icin maske olarak kurulan orguttur. 

Gercek Bilderberg gizli bir Siyonist Orgut olup, yahudi olmayanlarin cikabilecegi en ust basamaktir siyonist hiyararside. Bundan sonraki basamaklarda sadece yahudiler vardir. Yahudi olmayan hic kimse Bilderberg uyeliginden daha ust basamaga cikmamistir-cikamaz.

Ayrica gercek Bilderberg uyeleri ancak "Yahudilerin kutasl kitabi Talmud" uzerine yemin ederek Siyonizme baglilik yemini etmek zorundadirlar.

***
HANS AİBERG'İN E-MAİL YAZILARIYLA SİYONİZMİN SİNSİ PLANI ve FETHULLAH GÜLEN'İN GERÇEK YÜZÜ:


Herzl deklare etti ve protokol olarak yemin edildi:



Arzı Mev’ud 7 ülke üzerinde Nil-Fırat arasında, Toros yayı ve bunun
kuzey doğusu olan “MURAT havzası=Aczmendi” ile güneyde Akabe ile
Basra hattı boyunca ÇİZİLMİŞTİR.
Bundan dönmenin HİÇBİR MÜMKÜNÜ YOKTUR. Bu yemindir ve sonuna kadar
ilerletilecektir.

Aynı yeminli protokolde, Türklerin ve Arapların bu havzadan
çıkarılmaları ve sadece “GOYİM” tabiatlı (Öküz de demektir)
Kürtlerin Yahudi ırkının ayak işlerini yapmaları için “Yudaik-
Kürdo” müstemlekesi kurulmasına imza atıldı. Bu protokol
ayrıca “Zero-n” denen gelecekteki torunlarına da YEMİNLİ olarak
iletildi.

Oynanan satrançta, Türk hakanlığının içinde bu unsur korundu.
Wilson’a göre bu unsur “Pontus+Ermenistan+Kürdistan” üçlüsü bir
federe devlet olmalıydı.


İnönü zaten bu planın bir Masonik parçasıydı ve “ABD
mandasını/mandate” HEMEN isteyiverdi. Yani Atatürk de aynı kafadan
olsaydı, bugün Doğu Karadeniz ile Van gölünü tamamen içine alan,
Ermenistan ile birleşik bir ERMENİ dominant, teba olarak da KÜRT
halklarını içeren bir ülke oluşturulacaktı.


Herzl, Ermeni unsurunu istemediğini baştan belli ettiği için,
Wilsan’un Ermeni devleti oluşmadı ve Sevres’de kurulmak
istenen “Kürdistan” da Kazım Karabekir ve Maraş, Urfa, Anteb
milislerince engellendi.


Misakı Milli içinde yer alan “Musul-Kerkük-Erbil-Süleymaniye”
dörtgeni için DAİMA SİYONİZMİN ABD ile yandaşı olan İngiltere
imparatorluğu, sözkonusu bölgeyi işgal etti.
Sinsice Kudüs yöresini “1948’de kurulacak olan” İsrail için
örgütlemeye ve ilk Yahudi göçmenleri oraya toplamaya başladı.

Petrolün değeri o zaman da çok iyi biliniyordu. İşgal ettiği Osmanlı
toprakları üzerinde “Arap aşiret şeyhlerine” göre SALTANATLAR
kurdurdu. Haşimi(Hişam) oğullarına ÜRDÜN’ü, Emeviye soyu olan
Suudilere (Toplam 12 Emevi kabilesinden en kalabalık olanı)
Arabistan’ı ve diğer “PETROL” hassas bölgelerine de (Birleşik Arap
Emirlikleri adıyla bilinen) sultanları atadı. Petrolü olmayan
bölgeleri (Aden/Hadramut, Yemen, Umman vb.) de diğer sultanlıklara
paylaştırdı.

Fransa’nın şiddetli itirazları üzerine ASIL IRAK’tan kopardığı
Suriye eyaletini ve Lübnan denen Hristiyan ağırlıklı devleti de bu
meyanda oluşturdu.


Cetveller kondu ve düzgün sınırlar çizildi. Arapların tamamı
Osmanlı ordusunu arkadan vurdu ve şehitlerin sayısı milyona ulaştı.
Ürdün ve Irak ile Suriye-Lübnan dörtlüsü “MÜSTAKBEL ARZI MEVUT İÇİNDE yer almak üzere kurulmuş, geçici devletlerdi. ZATEN
GEÇİCİLERDİR…

İngiliz müstemlekeciler sınırları oluştururken, uzanamadıkları
bölgelere doğru bilhassa “GOYİM” denen halkın geri ve miskin
olmalarından yararlanarak, Türk Misakı Millisini Lasuanne’a
götürmemek için “ŞEYH” isyanları tertiplediler.


Bu kuzeyli 17 kadar şeyhlerin tamamı KÜRT(Goyim) idi.
Bunların bir kısmını artık tanıyorsunuz (Yahudi Barzan’lar, Yahudi-
kurdo Saddam vb.Saddam Kürt ve Türkmenlere yapılan tüm
saldırılarında ASLA VE ASLA YAHUDİ MALLARINA DOKUNMAMIŞ ve onları BUGÜNE KADAR KORUMUŞ idi. Oysa onu Antisiyonist, İsrail düşmanı diye tanıyorsunuz ;))))


17 KÜRT (Goyim) Aşiret şeyhlikleri oluşturulurken, ana fikir tıpkı
güneydeki gibi SALTANAT devletçikleri kurmaktı. Bunların kimi açık
kimi de gizliydi (Tarafsız bölge devleti, İran’a bırakılon Şii Arap-
Khuzistan devleti vb.)


Bu 17 şeyhliklerden Üçü de Atatürk önderliğindeki TBMM hükümeti topraklarındaydı.


1. Kürt milliyetçiliği-ki şoven aşiretlerin şeyhleri- (Bugün
Hadep-Kadek, PKK vb. diye anlatılan devletçikler)


2. Kürt milliyetçiliği YANINDA SÜNNİ MEZHEB adı altında DİNSEL
MİLLİYETÇİLİK dümeni yaratıldı. (Şeyh Saidi Kürdi) Burada
amaç “KAFİR (!) MUSTAFA KEMAL’E ALTERNATİF DEVLET” idi.


3. Türklerden yandaş bulunması için “Şeyh Saidi Kürdi-2 veya
Saidi Nursi önderliğindeki SİNSİ ve UZUUUN HAREKET! Saidi Kürdi- Nursi’nin de diğerleri gibi ASIL AMACI, Kerkük ile
aramızda “İSYAN”ları meşrulaştırarak, Türkiye’den koparma
tiynetsizliğiydi.


Böylece üç hareketten birincisi başarılı oldu: Zap suyundan Celal
Talebani topraklarına kadar olan Misakı Milli toprakları “Irak”a
bırakıldı ve Kürt isyanları “MEŞRU” sayıldı. Bu belgeyle Lausanne’a
gidildi.


Buna rağmen Karabekir ve Çakmak ile yapılan kurmay
toplantıda “Kerkük’den vazgeçilmeyeceği” karara bağlandı.
Saidi Kürdi’nin Kürdistan ayaklanması bastırıldığında,
Türkiye’nin “Soykırımcı” olduğu da tescil edilmişti. Lausanne’da bu
gizli gündem veya gizli müeyyide kapalı kapılar arkasında Türk
heyetine dayatıldı.


Üstelik bundan sonraki KÜRT ŞEYHLERİNE iyi muamele yapılması ve
Türkiye BMM’sinde kendilerine “Milletvekilliği” hakkı verilmesi
şart koşuldu.


Atatürk mozayığımızı biliyordu. Kürt Said(Nursi)i meclise çağırdı.
Ama Kürt Said’in tavrı şuydu:


“Ben Kürdistan’ı TÜRK zındık cumhuriyeti içinde düşünmem bile…”
İngilizler ile işbirliği saptandı. (Karabekir anıları)
Tutuklandı. Ve tutuklandığı hücrede kendisine bugün “Nur Külliyatı”
diye bilinen ASLI KÜRT ŞEYHLERİNİN güdümündeki “Sözde alimlerin hazırladığı” risaletler (adları hiç değiştirilmeden Lem’a=Şualar
gibi) gönderildi.


Hitler’in Mein Kampf yapıtı da HAPİSHANEDE yazılmıştı.
Atatürk’ün NUTUK yapıtı da “Dolmabahçe’de hiç dışarı çıkmayarak
hazırladığı bir eserdir.


Aynısını Saidi Kürdi de yaptı.


Fakat bir iki özgün laf ve dipnot dışında tamamı BAŞKALARININ
eseridir. Risalei Nur BİR KOPYADIR ve edebi ya da bilimsel olarak
beş para etmez bir kopyadır.

Amacı KÜRT bilincindeki bir TARİKATTEN başka bir şey değildir.

Bu tarikat 8’e bölünmüştür ve bunların dördü günümüzde geçerlidir.


1. NEV ASYA (Yeni Asya, Yeni Anadolu) Tarikatı: Amacı İsrail
suyu olarak öngörülen MURAT/GAP havzasını KÜRT MİLLİYETÇİLİĞİ altında tutmak. Günü gelince GOYİM olmak üzere Büyük Arzı Mev’ud’a teslim etmek. Bu tarikata son 25 yıl itibariyle Türk alınmıştır. Ama aslı astarı ŞEYH MEHMET KUTLULAR’IN komutasında olmak üzere oluşturulmuştur.


2. NEV ASYA’nın eyaletlerinden biri olan ve ASIL KÜRDİSTAN
(ACZMENDİYE) ile birleşmek amacıyla kurulan ACZMENDİLİK denemesi de Saidi Kürdi’nin vasiyetindendir. Cübbesi, sarığı ve kalın sopasına kadar “KİTABINDA” sayılmıştır. Ancak beklenen patlamayı
yapamamıştır.


3. 1950’lerde ortaya çıkarılan SAİDİ KÜRDİLİK (Şimdiki adıyla
Süleymancılık) da bir TARİKATTIR ve Takıyyeyi doğru bulmadıkları
için TARİKAT olarak ortaya çıkmışlardır. Tüm dış istihbaratlar
bunları desteklemişlerdir. Ancak bu üçünün kitlelere yaygın
olamayışı yüzünden “Fethullahçılığı” kayda değer bulmuşlardır. Çünkü
Türklerin KÜRT MİLLİYETÇİLİĞİNİ desteklemedikleri ortaya çıkmıştır.


4. Fethulahçılık başlangıçta “Abdullah Öcalan” gibi “Saf ve
bireysel gösterilmiştir. Fethullah Gülen de “Kürtçülükten rahatsız
olduğu” bahanesiyle diğer hempalarından ayrılmıştır.
Ancak Londra G Cemiyeti şu saptamalara yer vermiştir:


a- Türk ve Kürt etnikler geniş ölçüde birbirlerine
karışmışlardır. Kimi de melezdir veya yansızdır. Yanlı olanlar
arasında Kürt-Türk sorunu oluşturulması ve karşı karşıya
getirilmesi. (Apo’nun varlığının nedenidir)


b- Kürtlerin Türkiye’yi pasif asimile olarak ele geçirme planı:


Aa Türkiye’deki türk nüfusun “doğum kontrolüne özendirilmesine
karşın” Kürt nüfusun sınırsız artırılması için çalışmaların TC
hükümetlerine mas ettirilmesi.

Bb Gecekondu ve kaçak yapılar aracılığıyla Kürtlerin büyük kentlere
kaydırılması. Pilot bölge olan Diyarbakır başarılınca, bu kez
İstanbul’da yeni ve kalabalık ilçeler oluşturulması planına
geçilmiştir. Bugün İstanbul Dünyanın en büyük Kürt Kentidir. İkinci
olarak Diyarbakır ve Üçüncü olarak da Süleymaniye sıralarını
almışlardır.


Türkiye’de “Kürtlük” böylece tescil ettirilmiştir.

Cc Apo’dan önceki dönemde, bizzat Siyonizm güdümlü süper devletler
ve istihbaratlarınca büyük bir karapara akışıyla ve özellikle
SAHİLLERDEKİ ya da Turistik ve eğlence dinlence alanlarındaki tüm
ihalelere el altından para verilmiştir ve sahipleri kürt asıllı
olarak TESCİL edilmiştir. 

Üç yanı deniz olan Türkiye’de istediğiniz yere gidiniz ve bir bardak çay içiniz. Biraz muhabbeti deşiniz “Arkada Kürt patronları” göreceksiniz. İstanbul’un göbeğindeki çaybahçeleri bile İSTİSNASIZ kürt karaparacılarının elindedir. Hatta Ülkücü Mafyası da kendilerinin ORTAKLARIDIR. Çünkü burada yapılan “Birlikte ORTAK uyuşturucu kaçakçılığıdır, menfaatler birleşmiştir” artık… (Tecrübe konuşuyor)

Dd-Türkiye’de KADROLARIN ele geçirilmesi taşaronu ise FETHULLAH GÜLEN’E verilmiştir. Tescilli Bilderberg üyesi yani İPEK CÜBBESİ ile Gülen, tüm idari kadroları (Vali, kaymakam, Emniyet Müdürlükleri, Hakimler vb.) ve stratejik zirveleri (Harb okulları, finans kuruluşları, basın-yayın vb.) eline geçirmek için “Masum Işık evlerinden başlayarak, dersaneciliğe, buradan da kolej ve Üniversitelere kadar büyük bir ağ oluşturmuştur. Amacı (Kendi ağzından naklediyorum: “Tedbir(Takıyye) ile 3 kuşak boyunca bu
kadroları yerleştirip, GİZLİ ŞERİAT İHTİLALİ yapmaktır.”

Fethullah Gülen “Bilderberg yemini” yaparken, kendisine sunulan TEK KİTAP olan TALMUD’dan başkasına yemin edemez. Sadece onların verdiği KAFTANI giyebilir.
Ve şimdi o BİLDERBERG yuvasındadır.

EN ALTTAN ÜSTE  SİYONİST YAPILANMA:


1. Altta LİONSLAR (Mahalle komiteleri vb. Genç Leo (Lioness) kızlar ve genç Leon erkekler)


2. Bunun üstünde Rotaryenler.


3. Bunun üstünde Carbonary ve Masonnry (Farmasonlar)


4. Bunun üzerinde yani alttakilere emir verme yetkisine sahip
BİLDENBERG GROUP (Fethullah bunların içinde. Mason olacak kadar küçülmedi)


5. Siyonizm kuruluşları (Bunlar sadece Yahudilerdir. Diğer alt sınıflar ise "Yerli uşak"lardır. (Goyim)

Fethullah Gülen Siyonizmin bir alt kuruluşlarından olan
Bilderberg'in (Ecevit ve Yılmaz ile birlikte) üç YÜKSEK üyesinden biridir. ABD'ye ömürboyu transferi yapılmıştır.


Eğer Türkiye “Şii” devlet olsaydı, ÇOĞUNLUK gereği bu DİN TİCARETİNİ şia üzerine sergileyecekti. Çoğunluğa uyarak “Sünniliği” takıyye edinmiştir. Onun mezhepçiliği de sahtedir. Çünkü Şii
ülkelerde “Şiilik ağırlıklı özel okullar” kurmuştur. Hatta orada “genelde Sünniliğin tekelinde olduğu için ” o okullarda HADİS bile okutulmamaktadır.


Yatılı bölümlerdeki Atatürk büstü “Yüzüne tükürülmek” için
konmuştur. Atatürk’ün adı ise KÖR DECCAL’dir. Okullarındaki Türk bayrağının öteki adı ise “Defiu Haced bezidir” (Tuvalet kağıdı)


Bunları BİLE BİLE tüm hükümetler “OY POTANSİYELİ HESABI” tüm zamanlarda ve her partiden (DSP’li Hüsamettin Özkan’ı anımsayınız,
Baykal’ın kurmay listesindeki nurcuları ve DYP’nin Tantan gibi nurcularını anımsayınız)


Harbokulları için “Süpe minili degaje Nurcu sosyetik kızlar ve
mankenler eğitilmiştir. Amaç onları “Harbokulu öğrenci veya
mezunlarıyla evlendirmek”tir.


Matahariler bununla da kalmamıştır. Hiç evlenmemiş olduğunu iddia
eden tüm nurcuların zinacı zevk malzemesi olmuşlardır. (Kurmayların
imtiyazıdır bu, öğrencilere ise harem selamlık yaparlar)

***

Belçika Bilderberg ise kendine bağlı olan diğer Bilderberg'lere EMREDİYOR:

1. Fethullah Gülen'i HALİFE derecesinde ve türk seçimlerinde oy belirleyici güç yapmak için ardına kadar güç verilecektir. Fethullah Gülen'in BİLDERBERG'li olduğuna ilişkin ipekli Breech'ini (Hakim, savcı, Avukat, öğretim üyesi, öğrenci mezuniyet kıyafeti, eski Haham cübbesi olan) KAFTANINI giymesi davasına olan sadakatini ŞEKLEN gösterecektir. Bu muvacehe içinde adı anılan üyemiz, ABD yurttaşı olarak ihdas edilecektir." (Türkeş'in elindeki orijinallerden okuduklarımı naklediyorum. Bunlar şu anda Ya oğul Tuğrul ya da eşleri Seval'de olabilir. Türkeş "BUNLAR NE YAPMAK İSTİYORLAR?" diye sormuştu da ;-)

2. AYDIN DOĞAN'I ÖNEMLİ KILINIZ, arkasında KOÇ'un olduğu saklanmalıdır. (Türkeş IR zarfında üçüncü belge.)

3. YENİ ÜYEMİZ TURGUT&MESUT'u da...

4. (Dönemin) BAŞBAKAN(ı) Mr. Buelend Acevit'i (Böyle yazıyordu, ben yanlış yazmadım) Avrupa topluluğuna girmeye engel olması için ...............
(Bürokratik açmaz ve çıkmazlardanh oluşmuş 46 sayfa)
.......
(Türkiye İşbankası yönetim kurulu başkanı......
Murahhas üye Rachel (Roxanne, Rahşan)....

SONUÇ: Türkiye AB. girmedi ve şimdi de 20 yıl sonrda girmeyi
düşünüyor.

Ecevit, ileride, AB'nin Kıbrıs dolayısıyla Yunan üslerinden
Constantinopolis'e dek işgfal edileceğini de biliyordu.
Eğer AB'ye girseydi bu olmayacaktı. Ama girmemizi Ecevit engellemiştir ve Yunan ordusuna yani Batı Avrupa birliği kollektif ordusuna davetiye çıkarmıştır.

Siyasi boyutlar bir yana dursun, ekonomik boyutlar olarak da, KOÇ'un
(Sabancı o dönem zayıftı) tek ekonomik güç olması Türkiye'de
corporation biçiminde tekelleşmesi ve Dünya Ekonomi imparatorları
soydaşlarınız ile Chartelleşmesini kamufle etmek için, adları pek
duyulmayan, Gülen-Kutlular, Yılmaz Kardeşler ve adı hiç duyulmayan
AYDIN DOĞAN diye birine GÜÇ verdiği artık deşifredir.

(Bunun altında minik burjuvalar olan İhlas, Al Baraqa=Faisal Finance
vb. gibi sömürgecilere de destek vermiştir. SİNEKTEN YAĞ ÇIKARMAK bir türk değil, enternasyonal Yahudi özdeyişidir. Tevrat'taki adıyla Kralların memelerinden süt emmek!)

Yahudi elbette , uyuşturucu, porno, moda-marka, SİNEMA ve BASIN
endüstrilerini tekelleştirmiş ve kendi egemenliği altına sokmuştur.
CNN gibi CNN Milliyet'e franchaise verdi, logo sattı!
DEMİREL gibi AYLDIN DOĞAN da sadece bir gün içinde birden meşhur oldular.

Milliyet, Hürriyet vb. satın alındı. CNN Türk (İsme bakın isme! Bu kadar da Cartel belli edilmez ki! Pes doğrusu!)


Doğan Grubu daha bir çok gazete çıkardı.

 

 

***

 

Türkiye jeopolitik açıdan İSRAİL ilgi alanındadır. 

Yazmıştım:

Toros yayının Güneyi, büyük İsrail'in rezerv Arz-ı Mev'ut'udur. Oranın
 adını KÜRDİSTAN diye koymuşlar.


Türkiye Kürdistanı (Yeni Asya=Asya minor Anadolu demek) SU AÇISINDAN;


Irak Kürdistanı MUSUL PETROLLERİ açısından  


İran Kürdistanı da  YAHUDİLERİN İLK ÇIKTIĞI, sonra göç ederek,


sırayla Irak'a ve oradan da Mısır'a köle olarak gittikleri
güzergahın kaynağı olan ANAYURT olma açısından (Hamedan ya da
Isfahan) vazgeçilmez ve orta vadede ellerine geçirecekleri alanlar
olacaklardır.

Büyük İsrail, Arap ve Türk istemiyor. İşçi olarak,
devlet tecrübesi olmayan ve primitiv özellikli olan Kürtleri Goyim
(İşhayvanı) olarak belirlemiştir. Sevres antlaşması bu ORTA VADELERE ertelenmiştir. Kürdistan, askeri israil devletinin DOMİNYONU olarakbelirlenmiştir. 

Siyonizmin bu protokollerini değiştirmek mümkün
değildir. Hedef bellidir ve taviz verilmiyor. Verilseydi, geçici
kurulan Filistin Devleti'ne izin verilirdi. Onlar ARAP istemiyor...


Sadece kürt köle istiyorlar bu orta-vadeli genişletileCEK İsrail
topraklarında... Kürtlerin devlet olamayışı nedeniyle kurulacak
devleti de yüzlerine gözlerine bulaştırıp, açlıktan neredeyse ölecek
duruma getirecekler. Sonra onları İsrail DEVLETİ mandası altında
sözde azbuçuk kalkındıracaklar.


Türkmenleri de orada istemiyorlar. Gelecekte TAKAS yaptırmaya
kalkacaklar. Yani gizli protokollerinde (Jana'dan gizli protokol
olmaz ya!) Türkmen Nüfus Diyarbakır'a; Amid ayrılıkçı kürtleri de
Kerkük, Musul'a takas edilecektir.


Türkiye işte bu hendikaplar içinde yer almaktadır.


Türkiye bunun için SIKIŞTIRILMALIDIR:


Yahudi Bankerler ve onların şubeleri olan IMF, Dünya Bankası vb.
bizim ekonomik rotamızı (Fakirleşmemizi) çizerken, enflasyon ve
devalüasyonlarla borçlarımız döviz cinsinden katlandırılmakla
başlayan kumpaslar, TÜM GELMİŞ GEÇMİŞ PARTİLER kendilerinden olduğu için onların elinden halkımızı sinsi planlarla zavallı hale getirmiştir.


Türkiye'nin iyileşme umudu yoktur. Özal bunu yaptığı anda ÖLDÜRÜLÜP yerine Bilderbergçimiz Yılmaz getirilmiş ve yeniden hiper enflasyon başlatılmıştır.


Avrupa birliği tek çare, fakat umutsuz çaba:


Çünkü siyaseten bizi bünyelerine alsalar bile, iktisaden BU AĞIR
BORÇLARI üstlenecek halleri yok. "Kardeşim size 25 yıl süre verelim,
borçlarınızı ödeyip gelin!" mazereti hazır!


Ondan önce de "Kıbrıs denen BİRLİK toprağımızı işgal ettiniz. Avrupa
ordusu sizinle savaşacaktır!" diyecekler. Çünkü Avrupa birliğinin
ASIL KURULUŞ AMACI da sinsi:

"Avrupa'nın zenginliklerini kucaklayın. (Arş yılanını sarın kodu)
Tek tip devlet yapın, birleştirin ve beyinlerini yıkayın. Tek bayrak
altına alın. Bir an önce "Transisrael'i de üye olarak alın."
Trans İsrael kodu, KIBRIS oluyor.


Avrupa Birliğine KIBRIS alınırsa, Diaspora olarak yaşayan Avrupa
Yahudileri'nin nüfusu da İsrail'in on katından kalabalık olduğundan,
sırada alınması gereken KIBRIS (Asya'ya aittir) var. 

Sonra İsrail EFENDİ olarak tüm AB'nin başına geçmek üzere teşrif edeceklerdir. 

Bu beyin yıkama işine daha katılımlar bekleyiniz.

Hırvatistan, Sırbistan, Ukrayna, Beyaz Rusya, Ermenistan, Gürcistan,
Moldava en sonra da Rusya federasyonunun Hristiyan nüfusu/Uralbatısı
ülkeler da alınacak.


Ama Bosna, Arnavutluk, Azerbaycan ASLA alınmayacak.


Türkiye süründüre süründüre alınacak birliğe... 

Kürdistan'ın kurulmasına razı edilecek, Ermenistan ile aynı birlikte
olduklarından Ermeni diasporasının "Wilson / Ani Ermenistan'ını TAPU
ile kurduracaklar. Doğu topraklarımızda Kürdistan'dan sonra
Ermenistan da kuruldu mu? Sevres süreci hiç bitmemişti devam ediyor.

Türkiye'yi görülmemiş bir ekonomik çöküntüye çekiyorlar.
Kıbrıs'da yenildik ve artık işgalciyiz.


Türkiye Kürdistan'ının PRESİDENTİ yerine konan simge olan APO
Öcalan'ı da haksız yargılamışız! (Apo'ya koca ada vermişiz, tüm
dünyanın ve internasyonal hukuk gözetmen bürolarının eşliğinde
yargılamışız. Ama bu yetmez. Apo'nun devamı olacak yine yahudi kanı
taşıyan birisi 

Yeni Asya (Türkiye) Kürdistanının CUMHURBAŞKANI olmak zorunda. APO'yu asla ve kat'a GÖZDEN ÇIKARMADILAR. İran ve Irak'ta kürt nüfusunu toplam 4 milyon gösterirken, Türkiye Kürdistanı dedikleri yerdeki nüfus ABARTILARAK, (Alevilerle birlik sayılıp) 15,5 milyon gösterilmiştir. 

Yani Türkiye'de her 5 kişiden biri Kürt'tür demeye getirdiler işi. Mesela grubumuz 300 kişi ise bunun 60 tanesi APOCU oluyor. 

Gel de inan! (GAP bölgesini bu şişirme
rakamlar ile ellerinde tutuyor İsrail sinsiliği... Texas
Üniversitesine hazırlatılan KÜRDİSTAN haritası İsrail isteği
doğrultusunda hazırlandı. 

Kanserli bir Makedon doktor (Babası da doktor) eliyle tam 200 bin tane KAN ÖRNEĞİ gönderildi. Siz bu BABUNA dümenine inanıyor musunuz? 


Sahi Oktay öldü mü? 

Şimdi niçin Amerika'da yaşıyor? Ve iştigal
alanı "Irkların GENLER ile belirlenmesi"

Ve Teksas Üniversitesinin "Kürdistan haritası"

Candaşım, İstatistik bilgilerin için teşekkür ederim.
Ben analist olduğum için, istatistiklerin varmak istedikleri
noktayı "OKUDUM"


Üstelik Arjantin, Brezilya ve Meksika kadar ŞANSLI değiliz.
Çünkü biz ÖNASYA BATAĞINDA yaşıyoruz.


Sağımızda Kafkas batağı; solumuzda Balkan batağı, yukarıda AB
batağı...

***

 

Dünyanın en tehlikeli satranç ustası bir siyonist örgütü var:


FPA (Foreign Politics Association) 

Yani dış politika derneği. Ama işin aslı başka: 

F=FAR kodudur. (Birazdan değineceğim) 

P=Gladio (Birazdan değineceğim)


A=Affairs ("P" affairs)


P >> Tüm locaların "Gladio" misyonunu üstlenmiş AYRICALIKLI bir
gizli teşkilattır. 

Mesela İtalyan P-1, P-2 ve P-3 locaları eliyle bu "Affair"ler yürütülmektedir. Berlusconi tüm P localarının TEK başkanıdır.


Gladio nedir? 

Üç görevi vardır: 

İlki tüm dünya istihbaratlarının başında bulunan Yahudi kökenli şeflerin (Türkiye'yi şu anda öldü gösterilen ancak YAŞAYAN HİRAM ABAS yönetmektedir)buluşumu olan Das Som aracılığıyla istihbari bilgilerin tümünü Mossad'a iletmek; İkinci görevi de G İ Z L İ ASKERİ komutanlıktır.


Müttefik tüm askeri yaptırımların birinci planlayıcısıdır (BM-Barış
gücü, NATO bunun emrindedir)


Üçüncü bileşeni/görevi de tamamen Dünya Yahudi Lobileri birliği olan
FPA aracılığıyla, kendi (askeri ve istihbari) planlarını "Yaptırım"
ülkeleri ÜYE başkan/başbakanlarına empoze etmekten öte "EMİR
VERMEK"tir.

Bu sözde dernek, sandalyesinden tuğlalarına kadar SAF/pür SİYONİST
B'B' örgütüdür. Önce TÜMDEN GELELİM:


En tepedeki üç majisyen (Yüksek haham/Rabbi/Ruben) yahudi
aracılığıyla (Biri Miss(H)ourie Geller)B'B' örgütünün en en en
başıdır. (Komik gelecek ama üçü de RESMEN SİHİRBAZdır.)
B'B' (B'niath B'riath) üç majisyeninin adı BİG BOSS'dur.


Bunun altındaki SİNARŞİK konsül ise Big Bross (Brothers/Biraderler)
adını alır. Görüldüğü gibi BB simgesine kafayı takmış bulunuyorlar.
Şimdi bu noktada duralım ve TAVAN yerine TABAN'a başvuralım, TÜME VARALIM!

En tabanda "Mahalle" düzeyinde YAYGIN örgütlü LEO ve Lioness ( Genç Erkek ve Dişi aslan)lar bulunmaktadır. 

Bunlar LYONAİSE adıyla bir üste ve üsttekiler de Leon Klüplerine bağlıdırlar. Buradaki Leon aslında GOYİM (evcil/ehlileştirilmiş konuşan hayvan olan yani yahudi olmayan, yahudi efendilerine hizmet eden)lerin BAŞI/en şahı anlamındadır. L harfi aslında bir Kabala yılanıdır ve G harfinin okunuşudur. L ile ilgisi yoktur. (L her ne kadar Leon, Lobby, Logo, Lodge ve Lunge demek ise de...)


İkinci elde ise diğer Goyimler, yani ülkenin ekonomisini ellerinde
tutan (Tüsiad gibi açık değil; GİZLİ) EN EN EN zengin TÜCCARLAR/Tüm ülke Holdingleri grubu vardır ve bunlara "ROTAYA GİRMİŞ/Yörüngeye oturmuş/Dönüştürülmüş/Gizli çarka dişli yapılmış" anlamında ROTARİENdenmektedir. Aslında o çark G harfinin ta kendisidir. (Etüd ediniz) Klüblerin başı ise Rotary adını alır.


Üçüncü elde G grubu da altı köşeli israil yıldızının bir logosu olan
pergel ve Gönye içinde G harfi bulunan F.A.R grubudur. (Her nekadar
Far=Free demekse de...) Bunlar ise iki teşkilatta toplanırlar:


a)Far Masonry 

(Masun=Dokunulmaz kelimesinden türetilmiştir, her ne
kadar Duvarcı ustası/Mason demekse de...)Bu gruba çok özel ise Kadın
üye (Bizden Çiller) alınabiliyor. Bir de F.A.R içinde çooook gizli
olan Carbonary yüksek asker üyeler grubu bulunmaktadır. (Birazdan
anlatacağım)

b)Masons: 

Bildiğimiz klasik Masonlar... Bunlar arasında kadın ve
asker olmaz. İLLA Zengin ve de POPÜLER politikacılardan Goyimler
oluşturulmuştur.

Yukarıdaki tüm adı geçen dernekler içinde KONTROL babında, yani
mutlak gardiyanlık görevi yapan YAHUDİ üyeler de bulundurulmaktadır.
O halde, tüm bu ALT dernekleri/klübleri temsilen YAHUDİ WATCH Grubu bir üsteki sistemin de doğal üyesidirler.


Tabandan tavana yolculuğumuzda sırada bu saydığım gizli örgütlerinTEK KALEMDE toplandığı BİLDERBERG (BB) vardır. Bilderberg İKİ AŞAMALIDIR:


a)ÖN Bilderberg'ler>>BB: 

Bunlar FPA toplantılarına asla alınmazlar. GENÇ Yeminli üyelerdir ve içeride konuşulan hiçbirşeyi dışarı sızdıramazlar(anında ailece trafik kazasına kurban giderler>>>GENÇ Adnan Kahveci)Yine istifa edemezler. (Mezarlarını kendi elleriyle kazarlar ve infazı beklerler)


Bunlar "Kendi ülkeleri aleyhine alınan çoğunluk kararına da itiraz
edemezler. Örneğin Türkiye aleyhine 3K kararı alınmıştır:
(Kerkük'ün, Kıbrıs'ın, Kürdistan'ın simgeleri) Türkiyeden katılan
GENÇ Ali Babacan buna itiraz edemez. (Elbette bir ÜST BİLDERBERG
olan Başbakanı da...)

b)YÜKSEK BİLDERBERGLER (B:.B:.)

Bunlar "Anlaşmaya varılmış, üye edinilmiş, Tevrat üzerine yemin ettirilmiş, kapalı kapılar ardında SİHİRLENMİŞ" ve bunun karşılığında o ülkeye başbakan yapılmış kişilerdir. Bunlar FPA toplantılarına direkt katılırlar. Ön
Bilderberg'in aldığı tüm kararları "EKSİKSİZ ve itirazsız" uygularlar.


Bülent Ecevit'i örnek verelim: 

Kendisine verilen sayısız görevi ülke aleyhine uygulamıştır. Örneğin Kıbrıs harekatından sonra Yunan Cuntası düşünce, Türkiye ile birlikte Yunanistan'ın AYNI ANDA AvrupaTopluluğuna girmeleri yolu açılmıştır. Ancak o yıl yapılan ÜST BİLDERBERG (B:.B:. başka B'B' başka BB başkadır, karıştırmayalım.) toplantısında, "Gümrük kaldırılmasına muhalif tüm Holdingelerin ve Yerli Türk otomotivcilerin özellikle Vehbi Koç'un TAVİZLERİYLE, Türkiye'nin "Birliğe girmeMEsi için H A T A yapması istenmiştir. Böylece Ecevit de, 15 günlük MÜRACAAT süresini savsaklayarak "Bir hata yaptık, idari olarak bizi bu sefer Avrupa birliğine almıyorlar,seneye inşaallah..." açıklaması yaptı. Değil 1974 "SENE"sine ŞİMDİ BİLE giremiyoruz!


FPA Ecevit'e "Bravo=Brave=Courage" madalyasını böylece verdi.
İkinci olarak da BUGÜN bunu öteki Başbakanımız alacak!
Verilecek olan bröve bir kağıt parçası, bir şilt ve bir de GİZLİ
madalya'dır.


Bu Madalya'yı MALTA BAYRAĞI armasında göreceksiniz: MALTA ŞÖVALYESİ oluyor başbakanımız BUGÜN!


Bu madalyaya karşılık, Berlusconi (O da malta şövalyesi/Etüd ediniz)
dev İtalyan-Amerikan şirketi Pirally/Pirelli'nin YÜKSEK hisselerini
DAHA önceden aldı bile...

Şimdi gelelim 3K planına:


1. Kerkük Kürdistan'a verilecek.

 (Kerkük+Musul petrolleri, Irak petrollerinin % 60'dır)YANİ İŞ BAŞKA! Petrol savaşı! Kerkük Kürdistan'a verilmesi kaçınılmaz biçimde elden gitmiştir. (Üçüncü maddede nedenini anlatıyorum)


2. Kypros/Kıbrıs. 

Mutlaka Avrupa birliğine girecektir. Çünkü,
İsrail'in TAM karşısında duran ve İsrail'in içinde toprağı (İngiliz
üsleri İsrail'in resmi toprağıdır. (İngilizlerin görevi İsrail'i
ACİL BİR DURUMDA H E M E N korumaktır. Agrotur ve Dikelia üslerinin toplam toprak alanı Kıbrıs'ın % 17'sidir. Kıbrıs ayrıca İsrail'in
MAFYASININ KARAPARA aklama merkezidir. İbranice Kıbrıs
MAFU'dur/Mahfuz/Vaad edilmiş toprak)


Bunlardan daha önemlisi: 

Kıbrıs'ın AB'ye girmesiyle İsrail'in de İSTEDİĞİ ANDA/Salisede ÜYE O L M A yolunu açmaktadır. Çünkü Avrupa topluluğu içindeki Yahudi Diasforası 10 milyon kişidir. İsrail'denkalabalıktır. 

Sözkonusu Dias ilkesine göre "Çift yaşamlı
tıplulukların kendi ülkelerinden daha çok nüfus barındırması
halinde, o topluluk hangi bloka dahil ise , temsil edilen ülke de o
gruba aittir. (Bunun için bir Asya ülkesi olan İsrail, Avrupa spor
karşılaşmalarında oynayabilmekte ve her türlü organizasyonunu Asya
ülkeleriyle değil Avrupa Topluluğuyla yapmaktadır. Kaldı ki Anadolu
bile ASYA sayılırken, Kıbrıs gibi bir ASYA adasının AVRUPA'lı
sayılması da beni doğrulamaktadır.) 

Yineliyorum:


Kıbrıs'ın % 17'si İsrail'in R E S M İ (Fakat tarafsız bölge adıyla
bilinen gizli devlet gibi SAKLI) bir parçasıdır. İsrail Kıbrıs
toprağındaki hissesi itibariyle gizli bir şekilde AVRUPA birliğine
bu yıl alınacaktır. (İsrail sonradan gelir elbette...)

3. Kürdistan: 

Yeni Asyası, Vaadedilmiş Büyük İsrail'in İSRAİL
efendileri dışında tek tercih ettiği topluluk olan KÜRT köleleri
içermektedir. (Türkler ve Araplar dışarı atılacaktır.)


Türk Kürdistanı (13 Milyon nüfuslu ACZMENDİA)İsrail'in kanı-canı
olan GAP/FIRAT-Murat ve Dicle stoklarını içermektedir.


Irak Kürdistanı, (Trafsız bölge dışında) bir petrol ülkesi olmayan
İsrail'i Petrol zengini yapacaktır. (Irak'da 5 milyon kürt vardır
ayrıca bu gruba dahil 1 milyonluk Suriye kürdistanı ile 6 milyon
olmaktadırlar)


İran Kürdistanı ise "Yahudilerin Tarih'de ilk çıktıkları ANAVATANLARIDIR, olmazsa olmazlardandır ve büyük hatırası vardır. Bu yüzden siyonistler ilk çıkış noktaları olan Civanşir ve yayıldıkları
ikinci bölge olan Hamadan'da SEMBOLİK kürt devleti kurma
alıştırmaları yapmışlar ve prova etmişlerdir. (Hamadan KÜRT
devletini hem de Azeri Topraklarındaki Civanşir (Jevanshir) öteki
adıyla Kızıl Kürdistanı'nın KURDURMUŞLARDIR. Ayrıntılı etüd ediniz
ve hatta haritalayınız lütfen)


Bu egzersizlerden sonra sıra Arz'ı Mev'ut'un bir parçası olan BÜYÜK
KÜRDİSTAN'a gelmiştir. Önce IRAK'da kurulacaktır. (Türkmen ve
Arap'lardan arındırılacaktır.) Bu kısa vadede oluşturulmuştur.


Suriye ve İran'a bilahare GLADİO saldıracaktır ve buradaki
Kürdistanlar da Irak'a katılacaktır. Bu da ORTA VADE'lidir.


Sırada Türkiye Kürdistanı var: 

Bu da UZUN VADELİ'dir. Türkiyeyi AB içinde "Hak ve özgürlükler" dümenleriyle "Önce Otonom, sonra tam bağımsız Kürdistan'a yönlendireceklerdir. Ermenistan'ın da AB içine alınmasıyla, VAN'dan Doğuya doğru bir SERBEST dolaşım bölgesi oluşturacaklardır. Böylece SEVRes anlaşması yürürlüğe girecektir)

Pekiyi bunlar nasıl olacak?


İşte Carbonary'den söz etme sırası geldi:


Carbonary (Genel kurmay düzeyinde komuta kademesi
mensupları/Carbonary'yi etüd ediniz. İbranice Garbon=Batılı savaşçı
demektir. Her ne kadar C=Karbon elementiyle bağdaştırsalar da...)
Carbonary'nin simgesi C değil G'dir: Çünkü onun mensuplarına
GLADİATORS denmektedir.


Her ülkenin genelkurmayındaki "EKİP"lerinin dünya federasyonu
biçiminde birleştirilmesine de GLADİO denmektedir. Bu dünya
kurmayları demektir. Askeri İKNA grubudur.


Carbonary adı günümüzde hiç kullanılmamakta, bunun yerine "Gladio"
nicki veya P-1, P-2, P-3 simgeleri kullanılmaktadır. İlki birleşmiş
milletler barışgücünü; ikincisi NATO'yu ve üçüncüsü de "Üçüncü Dünya
Devletleri Genelkurmay Goyim üyelerini temsil eder.)


Üç P-loca ve Gladio (NATO bile bunun emrinde) ile Das Som (Cia bile
bunun emrinde. Emrinde olmayan tek istihbarat örgütü Mossad'dır,
çünkü BAŞKAN bizzat kendisidir.)

Bravo BB, MM, CC sahibi başbakanımıza...


İşte ÜÇ-OTUZA satma CESARET Courage(Carbonary Courageous Shield)


MM= (Maltaise Medall/Malta şövalye madalyası)
BB= Brave Bross (Cesur Birader Nişanı)
BB= Big Brain sertifikası....


Bunlara karşılık "Milli Eğitimin tamamen Atatürk karşıtı
örgütlenmesi ve öğrencilerin beyninin yıkanması için İZİN kopardı
Berlusconi'den...


Bugün ABD'de ATA DÜŞMEDEN BİNMEYİ öğrenecek Başbakanımız!
Bugün ABD'de FPA Türkiye'nin 3K'sının yaptırımı için aleyhimize tarih yazılıyor!

Yazdıran da Wolf Messing (Karşıbağın analist ve statejisti/benimle
hempa... Tabii Messing'in ÖLMEDİĞİNİ söylememe gerek bile yok)

Bu yenilgi karşılığında boş durmadım: Mighty için BUGÜNDEN askeri
olacak yeni DEVLETLER oluşturdum. Bunlar YARIN da H A N İ F
karasancaklı olacaklar: Çünkü Mehdi'nin öteki kolu MUSLİMALEZYA'dır.


Bu yeni Karasancak devletlerini aşağıda ilk kez açıklıyorum.


Başkan Terengganu devleti olmak üzere:
a)Terengganu
b)Kelantan
c) ohore
d)Selangor
e)Meleka
+ Aceh

 

 

 

 

Kürt sorunu yok, Kürt istilası var!

Gökçe Fırat

 

 

 

Terörle mücadeleyi yasalar değil ABD kısıtlıyor

Ordu ve Hükümet kanadından Kürt meselesi üzerine açıklamalar gelmeye devam ediyor.

Genel Kurmay İkinci Başkanı’nın “sınır ötesi” açıklamasından sonra bu defa da Genel Kurmay Başkanı’ndan “Yetkilerimiz kısıtlı. Bu kısıtlı yetkilere karşın terörle mücadele ediyoruz” açıklaması geldi.

Ordu kanadının terörle mücadeleye vurgu yapan açıklamalarına karşın Hükümet sorunu bir “terör” ve “terörle mücadele” sorunu olarak değil, “demokratikleşme” sorunu olarak gördüğünü, hatta “milli bir mesele” olarak gördüğünü bizzat Başbakan’ın ağzından açıkladı.

Öncelikle Ordu kanadının görüşleri üzerinde biraz durmakta fayda var. Genel Kurmay, mevcut yasaların kendilerinin terörle mücadelesini kısıtladığından bahsediyor. Hükümet ise askerin terörle mücadele etmesi için herhangi bir kısıtlama olmadığı cevabını veriyor.

Terörle mücadele hukuki bir mesele değildir. Çünkü ortada terör varsa, hukuk dışı bir olguyla karşı karşıyayız demektir. Böyle bir durumda, yapılacak iki şey vardır, birincisi hukuk dışına çıkan terör güçlerini yakalamak ve hukuka teslim etmek. İkinci yol ise hukuk dışına çıkan terör güçlerini, silah yolu ile engellemek, yani askeri yol.

Ordu, terörle mücadelede silahı kullanır. Onun görevi, devlete silah çeken teröristi etkisiz hale getirmek, silah bırakmaya zorlamak, yakalamak, en son seçenek olarak da yok etmektir.

Ordu’nun şikayeti eğer mevcut yasalarla teröristlere, onların destekçi ve yandaşlarına caydırıcı bir veza verilemediği ise bunda elbette haklıdır. Bir terör örgütünün, örgüt üyelerinin ve yandaşlarının serbestçe hareket etme hakkına sahip oldukları bir ülke durumundadır Türkiye. Ama bunun böyle olması, Ordu’nun terörle mücadele etmesinin kısıtlanması değildir. Siz teröristi yakalarsanız ve onu hukuk bırakırsa yapmanız gereken teröristleri yakalamaya devam etmektir. Zaten serbest bırakılıyorlar diye bir bahane olamaz.

Burada Ordu’nun, terörle mücadelede en büyük kısıtlayıcı gücü açıklamadığını belirtmeliyiz. Bugün Türk Ordusu terörle yeterli şekilde mücadele edememektedir çünkü Ordu’nun terörle mücadelesi ABD tarafından kısıtlanmaktadır. Türk Ordusu, arkasında ABD’nin bulunduğunu bildiği teröristlerle mücadele edememektedir. Çünkü böyle bir mücadelenin sonunda ABD ile savaşma riski bulunmaktadır.

Ancak gerçek bu olduğu halde Ordu, terörün arkasındaki esas güç olan ABD’nin askeri gücünü ortaya koyacağına, tam tersi kaçamak bir yol tutmakta ve AB Uyum Yasaları’nı hedef almaktadır. Ordu burada açıkça hedef saptırmaktadır. Bunun siyasi izdüşümü ise, AB karşıtı ABD’ciliktir.
Kurtuluş Savaşı’nda Türkler ve Kürtler
Kurtuluş Savaşı’nda Türkler ve Kürtler
Türkiye’de açıktan Kürtçülük yapamayanların önemli bir tezi Kurtuluş Savaşı’nı Türklerle Kürtlerin birlikte verdiğidir. Böylelikle denilmek istenir ki, ülkenin kurtuluşu ve kuruluşuna katılan Kürtlerin hakkı sonradan tanınmamıştır.

Gizli Kürtçülerin diğer propagandaları gibi bu da tümüyle yalandır. Yandaki haritada Kurtuluş Savaşımızda şehit düşen askerlerin hangi askerlik şubesine kayıtlı olduklarını gösteriyor. Hiçbir işgal olmamasına karşın, yani savaşa katılmalarının önünde hiç bir engel olmamasına karşın en az katılım Güneydoğu’dan olmuştur. Oysa işgal altındaki Marmara ve Ege bölgesinden bile insanlar savaşa katılmıştır.

Kaldı ki Kurtuluş Savaşı’na katılmayan Kürtler çıkardıkları isyanlarda bu devleti yıkmak için savaşmaktan ve ölmekten çekinmemişlerdir. Kürt isyanlarında ölenlerin sayısı Kurtuluş Savaşı’nda ölenlerin on mislidir!

Türkiye’de Kürt istilası
Türkiye’de Kürt istilası

Nüfus artış oranı: Türkiye ortalaması %24. Ortalamanın üstündeki iller Kürt göçüne maruz kalan bölgeler: İstanbul %57, Ankara %33, İzmir %35, Bursa %48, Muğla %39, Antalya %77, Mersin %44, Adana %26, Antep %39, Diyarbakır %34, Şırnak %51, Mardin %37, Urfa %65, Malatya %29, Batman %47, Adıyaman %31, Hakkari %55, Van %55, Ağrı %29

Türkiye’de Kürt istilası
Kurtuluş Savaşımıza katılmayan Kürtler, özellikle 1990 yılından itibaren yoğunlaşan bir şekilde Türk devletine savaş açmıştır.

Kürtçülerin en önemli tezlerinden biri de Güneydoğu’da ekonomik ve sosyal zorlukların olduğu ve devletin bu bölgeleri boşladığıdır.

Oysa nüfus artış oranları Kürtçüleri yalanlamaktadır. 1990’dan itibaren Türkiye’de 15 yıllık nüfus artış oranı ortalama %24’tür. Oysa bu rakam Güneydoğu’da %40’tır. Karadeniz, İç Anadolu ve Doğu Anadolu’nun Türk nüfusu azalırken Kürt nüfusu artmaktadır.

Kürt nüfus artışı doğal bir artış değildir, bir istila hareketinin parçasıdır.

Diyarbakır merkezli Kürtçü hareket bu noktadan çevresine doğru bir Kürtleştirme hareketine girişmiştir. Irak ve İran sınırına doğru başarı ile tamamlanan hareket (yeşil bölge) artık kuzeye doğru yönelmiştir. Haritada turuncu renkte görülen bölge son beş yıldır PKK’nın sızmaya ve yerleşmeye çalıştığı bölgedir.

PKK stratejisnin en önemli ayağı ise, büyük şehirlere ve kıyı şeridinde hakim olmaktır. Bu nedenle Güneydoğu’dan bu bölgelere planlı bir nüfus kaydırma politikası izlenmektedir. Antap’ten İzmir’e kadar güney sahillerinin etnik yapısı değiştirilmiştir. Hedef alınan bölgenin özelligi denize açılma kapısı olması ve ekonomik rant kaynağı olmasıdır.

Yandaki haritada görüldüğü gibi, Kürtler Türk nüfusun dört misli üremekte ve bu nüfus fazlalığının bir bölümünü Güneydoğu’da tutmakta, önemli bir bölümünü ise Türk bölgeleri istila etmek için göçertmektedir.

 

ABD uluslararası Kürt meselesinde dümeni ele aldı

PKK’nın son dönem artan silahlı eylemliliğinin arkasındaki gücü Ordu doğru bir şekilde tespit edebilmiş midir? Ya da bunu açıklayacak cesarete sahip midir acaba?

PKK eylemliliğini, Türkiye’nin AB sürecini baltalamakla açıklayan teoriler, özellikle iktidar içindeki Kürtçüler tarafından ve bir kısım medya tarafından yüksek sesle dillendirilmeye başlandı.

PKK’nın silahlı eylemleri, AB Uyum Yasaları’nı hedef konumuna getirecektir. Çünkü gerçeken de mevcut yasal düzenlemeler terörü cezasız bırakmakta, hatta devlete karşı terörü korumaktadır. Bu nedenle PKK eylemleri, nesnel bir şekilde, toplum içinde AB’ye ve AB Yasaları’na tepkiyi yükseltecektir.

Bu işin doğasıdır. Bu eylemlere girişen PKK da elbette bunun bilincindedir. Ancak PKK’nın eylemleri, Türkiye’nin AB sürecinde tam olarak nereye düşmektedir?

PKK’nın son silahlı kampanyası dikkat edilirse ABD’nin tüm Orta Doğu’da PKK’ya yüklediği yeni misyonla doğrudan alakalıdır. PKK’yı uluslararası operasyonel güç olarak değerlendiren ABD, bu gücü Türkiye, İran ve Suriye’nin üzerine salmıştır. Artan PKK terörünün nedeni, ABD’nin uluslararası Kürt meselesinde dümeni ele almış olmasıdır.

Kuzey Irak merkezinde denetimi ele alan ABD, bölge ülkelerine ve elbette Kürt meselesinde söz sahibi olmak isteyen rakibi AB’ye karşı önemli bir avantaj elde etmiştir. Bu avantajı değerlendirerek, uluslararası Kürt hareketinin ikinci ayağı olan PKK’yı da tümüyle ele geçirmiştir. PKK’nın ABD tarafından tümden ele geçirilmesi, uluslararası Kürtçülüğün hamiliğinin Avrupa’nan ABD’ye geçmesi demektir. Bu bakımdan ABD, çok önemli bir uluslararası mevzi kazanmış bulunmaktadır.

PKK saldırıları neyi hedefliyor?

Böyle bir mevzide başlayan PKK saldırıları, doğrudan ABD’nin lehine bir süreci tetiklemektedir.

Şöyle ki:

1- PKK saldırganlığı Türkiye’de AB’ci çevreleri tecrit etmektedir. Böylece ABD, AB’ye karşı güçlenmektedir. Türkiye’nin AB üyelik görüşmelerinde sıkışacağını gören ABD, PKK’yı Türkiye’ye saldırtarak Türkiye’yi AB’dern kopartmakta ve kendine bağlamaktadır.

Bu noktada Kıbrıs’taki gelişmelerle Kürt meselesindeki gelişmeler birbirini doğrulamaktadır. ABD’nin Kürt meselesinde inisayatifi ele almasına Fransa, Rumların hamiliğine soyunarak ve Türkiye’yi köşeye sıkıştırmaya çalışarak cevap vermektedir. Ancak bu silah da geri tepmekte, Türkiye’de AB karşıtlığını arttırmakta, Türkiye’yi daha çok ABD’ye itmektedir.

2- PKK saldırıları Türk hükümetini bir çıkmaza sokmaktadır. Terör, bir hükümet için olabilecek en önemli sorundur. Terörle mücadelede yetersiz kalan hütkümet ayakta kalamaz.

Bunu gören Hükümet, ister istemez ABD taleplerine boyun eğmek zorunda kalacaktır. Terörün bitmesi karşılığında teröre ve arkasındaki ABD’ye belli bazı tavizlerin verilmesi gerektiği düşüncesi güç kazanacaktır. Nitekim öyle de olmaktadır.

3- PKK saldırıları sadece Hükümeti değil aynı zamanda Ordu’yu da yıpratmaktadır. Teröre karşı eli kolu bağlı bir asker görüntüsü Ordu’nun prestijini düşürmektedir.

Ancak Ordu üzerindeki asıl etkisi prestij kaybından ziyade askeri bir tehdittir. ABD, PKK’yı saldırtarak Türk Ordusu’na bir savaş durumunda ne kadar güçlü olduğunu göstermektedir. Teröre karşı mücadelede bile yetirsiz kalan bir ordunun ABD’ye karşı savaşı göze alması elbette beklenemez.

4- Son olarak PKK saldırıları Amerikancı bir darbenin ön koşullarını sağlamaktadır. Artan terör, ister istemez sivil idareden askeri bir idareye geçişi zorlar. Dünyanın her yerinde yoğun şiddet olan ülkelerde askeri önlemler çoğalır. Türkiye’de artan terörün askeri önlemleri arttıracağı beklenmelidir.

Ama sadece önlemler değil aynı zamanda askerin siyasal varlığı da artacaktır. Bu ise, ABD’nin tam da 12 Eylül stratejisidir. Terörü önce tetiklemek, sonra ise onu dizginleyecek bir komuta kademesine olur vermek! Artan terör kampanyasının böyle bir sonucu da beklenmelidir.

Türkiye’yi Apo ve PKK’ya muhtaç etme operasyonu

Türkiye’ye böylesi bir stratejik saldırı başlatan ABD aynı zamanda kendi denetimindeki medyayı da manipülasyon için devreye sokmaktadır.

1- Amerikancı Akşam gazetesi, artan saldırıların Türkiye’yi sınır ötesine çekmeye çabaladığını, bu tuzağa düşülmemesi gerektiğini yaymaktadır.

2- Amerikancı Yeni Çağ gazetesi, artan ladırıların Türkiye’ye Kerkük’ü unutturmak için başlatıldığını yaymaktadır.

3- Amerikancı Aydınlık dergisi ve Amerikancı Başyazarı Perinçek artan terörün Türkiye’yi Barzani ile ittifaka zorlamak için yapıldığını yaymaktadır.

Enteresandır bu üç Amerikancı yayın organı da, terörün arkasında ABD’nin olduğunu söylemekte ama ısrarla Türkiye’nin Apo ile ve PKK ile mücadele etmesinin yanlış olacağını iddia etmektedir. Hatta hedef saptırma olduğunu söylemektedir.

Oysa asıl hedef saptırma, PKK’yı ve elebaşısı Apo’yu aklayan, olumlayan, destekleyen bu teorilerdir. Böylece Türkiye tek bir şeye zorlanmakatadır. Sınır ötesinde, Kerkük’te, Kuzey Irak’ta başını belaya sokmak istemeyen Türkiye, kendi Kürdü ile, yani PKK ve Apo ile barışmalıdır. Ne de olsa Apo, yine de olabilecek en iyi Kürttür!

Bu teorileri, mevcut AB karşıtlığı, PKK içindeki AB’ci bölünme haberleri ile birlikte ele aldığımızda oyun daha net ortaya çıkar. Amerikancı medya, Türkiye’yi Apo’ya gül vermeye zorlamaktadır. Bu kampanyada kullanılan Amerikancılardan Perinçek’in zaten Apo’ya gül vermişliği vardır. Yani ABD doğru insanı kullanmaktadır!

Tayyip Erdoğan’ın Diyarbakır’dan verdiği mesaj

Bu noktada Tayyip Erdoğan’ın Diyarbakır gezisi devreye girmektedir. ABD’nin tehdidini gören Tayyip, Kürt meselesinde isteneni yapmaktadır. Şimdilik PKK ve elebaşısı ile görüşemeyen Tayyip, PKK destekçisi aydıncıkları makamında toplayıp onlarla barış sözleşmesi yapmaktadır. Bu sözleşme gereğince Diyarbakır’a gitmekte ve orada da aynı barış çağrısını yinelemektedir.

Tayyip Erdoğan’ın böyle hareket etmesi bizleri hiç şaşırtmadı. Tam da yapması gereken hamleyi yaptı.

1- Kürt sorununu kabul etti. Bilindiği gibi PKK terör örgütünün temel çıkış noktası Türkiye’de bir Kürt sorunu olduğu ve bu sorunun demokrasi içinde çözülmesi gerektiğidir. Başbakan tam da bunları ifade ederek PKK ile aynı çizgide olduğunu belirtti.

Ancak bu işte Tayyip’ten önce, Perinçek ve Demirel’in katkıları unutulmamalı. Bilindiği gibi Perinçek dergisi aracılığı ile Kürt sorununu kabul ettirmek için onca çabalamış ve Demirel de “Kürt realitesini” tanıdığını açıklamıştı.

Bu üç Amerikancının, Tayyip, Perinçek ve Demirel’in Lozan’da buluşması gayet manalıdır. ABD, has adamlarını AB’ye karşı mevziye sürmektedir.

2- Tayyip Erdoğan Kürt sorununu tanımakla kalmamış bunu İrlanda meselesine benzetmiştir. Bilindiği gibi İrlanda yüzyıllardır İngiltere’nin sömürgesidir.

Türk olmasa bile Türkiye’nin Başbakanının kendi ülkesi için bula bula bu örneği bulması anlamlıdır. Aynı Başbakan’ın yarın bir Pontus meselesinden bahsetmesi ve bu sorunun demokratik yoldan çözümünü savunması herhalde hiç bir Rumu şaşırtmayacaktır!

3- Tayyip Erdoğan’ın Diyarbakır’ı seçmesi de gayet anlamlıdır. Geçtiğimiz ay gerekirse sınır ötesine geçeriz efelenmesinin arkasından gelen bu gezi, Başbakan’ın sınır ötesinden kastının Diyarbakır olduğunu ister istemez düşündürtmektedir!..

PKK’ya ve ABD’ye mesaj

Görüldüğü gibi Türkiye her halükarda Kürt sorunu adı altında PKK’yı tanımaya ve onunla barışmaya zorlanmaktadır. Böyle bir zorlanma karşısında neler yapılması gerektiğine gelince...

Öncelikle silahlı eylemlerin en sert şekilde karşılanması gerekmektedir. Ordu’nun herhangi bir yasal yetkiye ihtiyacı yoktur. Bunu göstermesi için Ordu’nun ABD’ye savaşırım mesajını iletmesi gerekmektedir.

PKK son dönemde özellikle mayın saldırıları düzenlemektedir. Mayın saldırısı, yüksek teknoloji kullanılan bir saldırı türüdür. Doğrudan ordu gücü göstermektir. ABD, PKK’ya NATO mayınlarını vermekte, Türkiye’nin mayın tarama araçlarını etkisiz kılacak teknolojik desteği sağlamakta ve Türk devletini açıkça tehdit etmektedir.

Türkiye bu saldırıya karşı öncelikle yurt içinde geniş çaplı bir operasyon başlatmalıdır. Bir kaç yüz PKK teröristinin leşini yere sermeden ABD’ye mesaj verilemez.

PKK saldırılarının kesilmesi için İmralı umursanmalıdır. Terörün elebaşısı İmralı’dadır. İmralı’daki elebaşını tam tecride almak, dışarıyla tüm bağını kesmek, ABD’ye ikinci mesaj olaccaktır.

Kürt istilasının nüfus kayıtları

Ancak bu tür askeri önlemlerle bu mesele çözümlenemez. Öncelkle Türk milletinin Kürt meselesi konusunda bilinçlendirilmesi gerekmektedir. Türkiye Başbakanının tersine biz Türkler Türkiye’de bir Kürt meselesi değil bir Kürt istilası olduğunu düşünüyoruz. Yaşadığımız en önemli sorun budur.

PKK terör eylemlerini 15 Ağustos 1984’te başlatmıştı. Terör örgütünün arkasında emperyalist bir güç bulunmakla birlikte terörün sonuç alınacağı toplumsal dokunun yaratılması da önemli bir meseleydi. Yani bölücülüğün sosyal, siyasal ve herşeyden önce de demografik zemininin yaratılması gerekiyordu.

Bu amaçla Özal iktidarı ile birlikte Türklere yönelik doğum kontrol kampanyası başlatılırken Kürtlerin nüfusunun arttırılması için özel çaba harcandı. 2005 yılı nüfus istatistikleri bugün karşı karşıya olduğumuz tehlikenin boyutlarını ortaya çok acı bir şekilde koymaktadır.

1- PKK’nın aktifleştiği 1990’dan 2005’e geçen on beş yılda Türkiye nüfusu toplam %24 artmıştır. Ancak bu nüfus artışının üstünde kalan bir bölge bulunmaktadır: Güneydoğu. Güneydoğu nüfusu son onbeş yılda %40 artmıştır.

Güneydoğu’daki bu artışla birlikte Türk bölgelerdeki nüfus azalması da dikkat çekicidir. Karadeniz, İçanadolu ve Doğu Anadolu’nun Türk nüfusu artış göstermemiştir.

2- PKK, sadece Güneydoğu’da Kürt nüfusu arttırmakla kalmamıştır. Aynı zamanda Güneydoğu’dan Batı illerine doğru istila halinde bir Kürt göçü yapılmıştır.

Kürt istilası iki ana hattan ilerlemiştir.

Birinci hat Antep’ten Muğla’ya hatta Kuşadası’na kadar giden sahil şerididir. Bu hatta kalan tüm iller Kürt akınına uğramıştır. Nüfus yapısı tümüyle değişmiş kentler Kürtleştirilmiştir. Bu hat, kıyı şeridi olarak, uluslarası ticaret, turizm ve tarım alanında Türkiye’nin en önemli bölgesidir. Şu anda buraya yerleşen Kürt istilacıların eline geçen bölge PKK’nın ekonomik gücünün önemli kaynağıdır.

İkinci hat doğrudan büyük şehirlere, sanayi merkezlerinedir. İstanbul, Ankara, İzmir, hatta Bursa ve Kocaeli gibi şehirler büyük oranda Kürtleştirilmiştir.

Bu iki hatta başarıya ulaşan Kürt istilacılığı şu anda iki yeni hat daha açmış bulunmaktadır.

1- Sivas-Tunceli hattından Doğu Anadolu, İçanodolu ve Karadeniz’e çıkma.

Nitekim Erzincan, Sivas, Tokat, Ordu, Samsun şu an bu yeni hattın hedefi durumundadır. Bu yoldan PKK Karadeniz’e açılacaktır.

2- Çanakkale, Tekirdağ, Kırklareli hattından İstanbul’u Trakya’dan kuşatmak.

PKK’nın uzun yıllardır süren Trakya’ya yerleşme çabası özellikle Trakya’nın sanayi bölgesinde gerçekleşmiştir.

Böyle bir istila hareketi kaçınılmaz bir şekilde Türkiye yöneticilerini olmasa bile Türkleri rahatsız etmekte ve uyandırmaktadır. Yıllardır topraklarını, mahallelerini, evlerini bu istilacılara açan Türkler yavaş yavaş bu komşuların hiç de iyiniyetli olmadığını görmekte ve gördüğü yerlerde de tepkisini oltaya koymaktadır. Son aylarda, Gönen’de, Çerkezköy’de, Bursa’da, İstanbul’da yaşanan gerginlikler bu durumun habercisidir.

Böyle bir olasılık tüm Amerikancıları ürkütmektedir. Hükümet provokasyon önlemleri alırken, diğer taraftan Amerikancı medya devreye girmekte ve Türk-Kürt kardeşliği mavalı okumaktadır. Lozan’da Tayyip Erdoğan’ın himayesinde konuşan Perinçek o nedenle biz Kurtuluş Savaşı’nı Türklerle Kürtler birlikte verdik demektedir.

Böylelerine hadi ordan diyoruz. Kurtuluş Savaşı’nda 33 bir şehit verdik, bunun ancak 700 tanesi Kürttü: Yani %2!

 

http://www.turksolu.net/88/basyazi88.htm

 

.Türk oğlu, Türk kızı Türklüğünü koru!

Kürtler Vadisi

 

Başyazı

Gökçe Fırat

Türksolu Dergisi

 

Başbakan, Apo’yu kurtarmaya çalışıyor

Başbakan Erdoğan’ın “Terör sorunundan bağımsız bir Kürt sorunu vardır” sözü, aslında tam da PKK’nın ne demek istediğinin iyi bir ifadesi. Eğer Kürt sorunu ile PKK sorununu, yani terör sorununu birbirinden ayırırsanız, meselenin nasıl ortaya çıktığı da ortadan kayboluverir.

O halde hemen soralım; PKK’dan önce nasıl bir Kürt sorunu vardı?

Bugün Türkiye’nin Kürt sorunu vardır diye tonlarca laf dökenlerin bu soruya verecekleri bir cevap yoktur, çünkü PKK’dan önce, en azından bir 50 yıl Kürt sorunu diye birşey yoktu bu ülkede. Kürt sorunu, PKK ile, yani terörle birlikte ortaya çıktı. Çünkü PKK terörü, varolduğunu iddia ettiği Kürt sorununu çözmek için başladı.

O halde Başbakan ne demek istediğinin farkında mı?

PKK teröründen bağımsız bir Kürt sorunu varsa ve siz bu sorunu PKK sorunundan ayırarak, demokratikleşme yolu ile çözeceğiz diyorsanız bunun ne anlama geldiğini de açık seçik ortaya koymalısınız.

Bu şu anlama gelir:

1- Türkiye’de Kürtlere demokrasi tanınmamıştır. Bu nedenle Kürt sorunu bir demokratikleşme sorunudur.

2- Kürtler demokrasi istemektedir.

3- PKK, Kürtler demokrasi istediği için ortaya çıkmıştır.

4- PKK terör uygulamıştır ama bunu da demokratik hakların elde edilmesi için yapmıştır.

5- O halde PKK terörünü ortadan kaldırmanın yolu açıktır: Devlet teröre engel olmak için demokratikleşecek, PKK ise demokratikleşmenin önünü açmak için terörü bırakacaktır.

6- Böylelikle Demokratik Cumhuriyet’e gidilecektir.

7- Terörden vazgeçmiş bir terör örgütüne siyaset yolu açmak, onun bir daha teröre başvurmasına engel olacak bir yöntemdir. Bu nedenle PKK’ya siyasi af çıkarılacaktır.

8- PKK terörden vazgeçip siyaset yapacağına göre, PKK’ya bağlı militan güçleri yatıştırmak için bu örgütün elebaşısı da hapisten çıkarılabilir, yani Apo affedilebilir.

9- Böylelikle Türkiye gücünü kanıtlamış olur. Terör örgütünü terörden vazgeçirmiş olur!

Başbakan’ın Türkiye’yi getireceği yer tam da burasıdır.

Başbakan, çok açık bir şekilde PKK’yı siyasallaştırmaya ve Apo’yu hapisten çıkarmaya çalışmaktadır.

 
Emperyalistler Sevr’i Kürtlere uygulattırıyor

Sevr Haritası

Kürt İstilası haritası

Cumhuriyet’ten bugüne Kürtler’in bir istila hareketi şeklinde gelişen nüfus hareketi yukarıda sağdaki haritada görülüyor. Kırmızı renkli bölgeler, Kürtlerin yoğunlukta olduğu bölgelerle göçtüğü ve nüfus yapısını kendi lehlerine değiştirdiği bölgeler. Bu haritayı emperyalistlerin Sevr haritası ile karşılaştırdığımızda aynı bölgelerin 80 yıl öncesinde de emperyalistler tarafından paylaşılan ve Türkiye’den kopartılan bölgeler olduğunu görürüz. Kısacası emperyalistler Sevr hayallerini Kürtlere gerçekleştirtmektedirler. Fakat görülen o ki Sevr’i yırtan Ankara merkezli Milli Mücadele’den ders alan emperyalistler bu defa Ankara’yı da es geçmemişler ve Kürtleri yoğun bir şekilde Ankara’ya göç ettiriyorlar. Kürt göçünün masum bir ekonomik ihtiyaçtan kaynaklandığını düşünen gözlerin iki haritayı bir kez daha incelemelerini tavsiye ederiz.

Devlet silah bırak demez, teslim ol der!

Terörü engellemenin yolu eğer teröristin istediklerini yapmaksa, doğrusu Başbakan’ın yöntemi en iyi sonuç verecek yöntemdir. Tüm istediklerini yaptıran bir terör örgütü, bu noktadan sonra niye silahlı mücadele versin ki!

Dünyanın her yerinde terörle mücadele, teröristle silahlı mücadeledir. Devlet, kendisine silah çeken teröristlerle savaşırsa devlet olarak kalabilir. Yok eğer kendine silah çeken örgütle silahlı mücadele etmiyor, onu ikna etmeye çalışıyor, onunla pazarlığa oturuyorsa, orada bir devletten değil ancak bir örgütten sözedilebilir. Şu an Başbakan Türkiye’yi tam da böyle bir durumun içine sokmuştur.

Terör, elbette kendisine dayanak olacak belli toplumsal, ekonomik sorunları kullanır. Bunları kullanarak kendi terörünü meşrulaştırmaya çalışır.

Bu durum elbette PKK açısından da geçerlidir. PKK da, kendi terörü için belli bazı gerekçeler ortaya sürmektedir. Başbakan ise, bu gerekçelerin doğru olduğunu kabul etmekte, devlet geçmişte hata yaptı demektedir. O halde, PKK sizin gözünüzde bir meşruiyet, haklılık kazanmış demektir. PKK ile anlaşamadığınız tek nokta, bu haklılığın ifadesi için seçilen yoldur. Şiddetten vazgeçen PKK, her şeyin çözümüdür.

Kamuoyunda kendine aydın diyen PKK yardımcısı ve yatakçısı bir grubun PKK’ya ısrarlı ateşkes çağrılarının altında böylesi bir psikoloji oluşturma güdüsü vardır. PKK, silah bırakılmaya davet edilebilecek, yüce bir örgüt konumuna getirilmektedir.

Oysa PKK silahlı bir örgüt değil terör örgütüdür. Ona en fazla, teslim ol çağrısı yapılabilir. Silah bırak, acziyetin göstergesidir. Nitekim teröristler bu çağrılardan sonra iyice şımarmaktadır.

Tüm Türkiye’ye ve o PKK yatakçılarına da soralım a zaman: PKK silah bırakmazsa ne olur? Bundan kendileri mi zarar görür, Türk devleti mi!

Elbette PKK. PKK zaten yirmi yıldır silah kullanıyor. Silah kullanmak PKK’nın kaybedeceği savaşa devam etmesi demektir. PKK’nın kaybetmesini ve bitmesini istemeyenler, sözde silah bırakma çağrısı ile PKK’yı kurtarmaya çalışmaktadırlar.

Kimse Türkleri ve Türk devletini saf yerine koymaya kalkmasın. O halde biz de PKK’ya şöyle bir çağrı yapalım: Madem Kürtlerin demokratik haklara kavuşmasını istiyorsun, devlet demokrasinin önünde engel olarak seni görüyor, sen devlete teslim ol, devlet de demokratik hakları tanısın!

Ama PKK’nın terörist elebaşıları, silahın kendi güvenceleri olduğunu söylemektedirler. O halde siz demek ki demokrasi için değil, kendi örgütsel varlığınızı korumak için çalışıyorsunuz. Bir de devletin, Türk ordusunun operasyonları durdurmasını istiyorsunuz.

Ama bu komedi çok fazla bu haliyle devam edemez. Bunu Başbakan da anlayacaktır. PKK terörü, silahla bastırılacak, eşkıya gebertilecek ve sorun morun kalmayacaktır. Türk ordusunun da, Türk milletinin de buna misliyle gücü vardır. Görecekler...

 
Kurtuluş Savaşı’nda savaşmayan Kürtler
Türklerle nasıl savaştı...

Sevr Haritası

İsyan Tarih Bölge İsyancı
Nasturi isyanı 28 Eylül 1924 Beytüşşebab
1.000
Raçkoyan-Reman 2 Ağustos/
11 Ağustos1925
Siirt-Sason-Silvan
1.000
Şeyh Sait 15 Şubat/
31 Mayıs 1925
Diyarbakır-Kulp- Bingöl
3.000
Koçuşağı 7 Ekim/
30 Kasım 1926
Ovacık-Hozat- Çemişkezek
500
Bicar 7 Ekim/Kasım Hani-Lice-Kulp
2.500
Zeylan 4 Temmuz 1930 Tendürek-Erciş
1.000
1. Ağrı 16 Mayıs 1926 Ağrı
200
2. Ağrı 13/18 Eylül 1927 Ağrı
800
3. Ağrı 7/14 Eylül 1930 Ağrı
1.500
1. Tunceli 21 Mart/
22 Ekim 1937
Tunceli
1.500
2. Tunceli 1 Haziran/
7 Ağustos 1938
Tunceli
4.000
Toplam:
17.000

Gerçek sorun: Türklerin Kürtleşmesi

Fakat buraya nasıl geldiğimizi sorgulamamız gerekmektedir. Türkiye bugün bir Kürt sorununu, hem de Başbakanın ağzından ortaya koyuyorsa, bir yerlerde yanlış yapıldı demektir.

Bizce de bir Kürt sorunu vardır, o da Türklerin Kürtleşmesi sorunudur. Cumhuriyet’in ilanından bugüne, bir dönem ivme kaybetse de, Türkler Kürtleştirilmektedir.

Tarihi olgular ve rakamlarla bu durumu ortaya koyalım. Cumhuriyet ilan edildikten dört yıl sonra 1927 yılında nüfus sayımı yapılır. O nüfus sayımında 11 milyonluk Türkiye’nin 1 milyonu Kürtçe konuşmaktadır. Kabaca Türkiye’nin %10’u Kürttür. Bu Kürt nüfusun, yani 1 milyonun yarısı Güneydoğu’da oturmaktadır, kalan yarısı ise tüm Türkiye’ye dağılmış durumdadır. Kürtlerin büyük çoğunluğu Güneydoğu’da yaşamaktadır ama Güneydoğu’nun bile %25’i Türktür.

1924 ile 1938 arasında 16 tne Kürt isyanı çıkar. 1930 Ağrı isyanı devleti çok uğraştırır. İsyan bastırılır ama bölgede yeni bir isyan beklenmektedir. 1932 yılından başlanarak Türk devleti bu mesele üzerine eğilir. Başbakan İsmet İnönü, 1935 yılında Doğu gezisine çıkar. Gezide tespit ettiklerini raporlaştırarak Atatürk’e sunar.

Rapor’da bölgede Kürtlerin hızla çoğaldığı, Türk bölgelerin içine girip Türkleri zorla Kürtleştirdiği, Kürt hareketinin bir istila hareketi halini aldığı, bölgede Türk dayanak noktaları yaratılarak, bölgede hızla bir Türkleştirme seçeneğinin uygulanması önerilir.

Gerçekten de 1927 yılından 1935’e gelindiğinde Güneydoğu’da 206 bin olan Türk nüfus, 228 bine çıkmış, buna karşın 543 bin olan Kürt nüfus 765 bine çıkmıştır. Bu doğum oranları arasındaki farkla açıklanamayacak bir olgudur. Kürtler Türklerin 10 katı artmıştır. Bununsa tek bir sebebi vardır, Türkçe konuşanlar dillerini yitirmekte, Kürtçe konuşmaya başlamakta ve yavaş yavaş Kürtleşmektedir. İşte devlet, Atatürk’ün başında olduğu devlet sorunu böyle ortaya koymuştur.

Bu sorunun çözüm yolu olaraksa nüfus politikası önerilmiştir. Nüfus politikasının bir yanı, Güneydoğu’daki ağa ve şeyhlerin, Batıya iskanı ile bölgede yoğunluğun dağıtılmasıdır, diğer yanı ise özellikle mübadele ile gelen Türklerin bölgeye yerleştirilmesidir.

Bu amaçla iskan kanunu çıkar. Belli ölçülerde sonuç alınır. Nitekim 1965 yılına gelindiğinde toplam nüfus içinde Kürtçe konuşanların oranı %6’ya kadar gerilemiştir.

Fakat 1960’lı yıllarda hızlı sanayileşme ve kentleşme ile birlikte işler yeniden tersine dönmeye başlar. Kürtçülük bir akım olarak ortaya çıkar. Büyük şehirlere ve Batı’ya akan Kürtler hemen hemen tüm bölgelerde Türklerin içinde erimek ve kaynaşmak yerine, Türklerin içinde ayrı adacıklar oluşturmaya, zamanla Türkleri tehdit etmeye ve etkisiz hale getirmeye başlarlar. Vanlılar, Diyarbakırlılır, Muşlular vs. hemşehri dayanışması gibi başlayan örgütlenme, Kürt istilacılığının başlangıcını oluşturur. Bugün tüm Batı kentlerinde, Türk’ün kafasında bir kılıç gibi sallanan Kürt tehdidi işte budur.

Tehdidin çok daha önemli bir boyutu ise kültüreldir. Kürtler, özellikle Doğu ve Güneydoğu’da Türk köylerini kuşatır ve Kürtleştirir. Zayıf Türk köyü dirençsizdir. Bunu bilen Kürtler, zor yoluyla Türk köylerini istila ederler. Devlet ise buna ancak seyirci kalır.

Şehre gelen Kürt önce şehir hayatının çok dışındadır. O varoştaki zavallıdır. Türkler, memur ve işçi iken onlar ancak seyyar satıcıdır. Fakat şehirde kalma hakkı bulan Kürt derhal dayanışma grubunu oluşturur. Aynı şehirliler birbirine sırt çıkar. Böylece kentler, Kürt kabadayıların eline geçer.

İş kabadayılıkla bitmez. Bu kaba güce dayanarak, ticaret sektörüne el atarlar. Türk, işçi ve memur olarak ancak sabit gelire talim ederken Kürt, inşaattan giyime, yemekten finansa tüm ekonomik alanlarda hızla sermaye birikimi yaratır. Böylece şehir Kürtleşmeye başlar.

Kürt istilasında bir üçüncü yol ise Aleviler üzerinden etkileşimdir. Güneydoğu’nun Batıya açılan, Malatya, Erzincan, Sivas, Tokat, Maraş gibi Alevi yoğunluklu şehirlerde Kürtler Aleviler üzerinde hızla tesir ederler. Böylece geçiş bölgesinde de Kürtleşme yaşanır.

Bugün Türkiye’nin hem köyleri, hem şehirleri, hem de geçiş bölgeleri Kürtleştirilmiştir. Böyle bir noktada ortada bir Kürt sorunu, hele hele demokratikleşme sorunu olmadığı açıktır. Sorun, Türk nüfusun baskı altına alınması ve eritilmesidir. O halde çözüm, Türk’ün Türklüğünü koruması olmalıdır.

Türkoğlu Türklüğünü koru

Bugün PKK terrü ile mücadelede en önemli nokta budur. PKK, Kürtleşmeden güç almaktadır. Türkler Türklüğünü korursa PKK zayıf düşecektir. Bu ise askeri değil toplumsal bir çözümü gerektirir. Türk, kendi sorununu kendisi çözecektir.

Bunun için ilk başta yapılması gerekenlerse şunlardır.

1- Her Türk, alışverişini mutlaka Türkten yapmalıdır. Kürde aktarılan para PKK’ya maddi destek demektir. Türk, bu maddi desteği kesmezse, hem Türklerin mali gücü olmayacaktır, hem de Kürdün altında ezilecektir

2- Her Türk, Türkçe konuşmalıdır. Bunu da İstanbul şivesi ile konuşmalıdır. Dil varsa millet vardır. Ancak şehri istila eden Kürtler kendi dillerini hakim kılmaktadır. Bunlarla temas içinde Türkler de şivelerini bozmakta, Türkçe konuşsa bile adeta Kürt şivesiyle Türkçe konuşmaktadır.

TV’lerdeki Kürt dizilerinin, Kürt müziğinin, her adım başı Kürtçe müzik çalan barların, kasetçilerin, minibüslerin ortasına düşen Türk ister istemez lisanını yitirmektedir.

Buna direnmek için:

Türk,   Kürt dizisi izlemez.
           Kürtçe müzik dinlemez.
           Kürtçe müzik çalan barlara gitmez.
           Kürtçe konuşulan minibüse binmez.
           Kürtçe kaset satan dükkandan alışveriş yapmaz.

3- Türk, ancak modern şehir hayatında kendini ifade edebilir. Türk medeniyeti, köyden gelen etkilere kapatılmalıdır. Köy, her halükarda Kürtçülüğün yaşam alanıdır.

Yıllarca İstanbul’da Sivaslı, Erzincanlı, Malatyalı, Tokatlı Alevi kitlenin yarattığı köy ortamı, Kürtçülüğü güçlendirmiştir. Türk’ü saza mahkum eden köylü kafası, bugün şehirleri Kürt kültürüne teslim etmiştir.

4- Türkler, yemeklerine sahip çıkmalıdır. Türk’ün damak tadı, Kürt yemekleri ile yer değiştirmektedir. Türk’ü kebaba, lahmacuna mahkum eden anlayışla mücadele edilmelidir. Yemek, kültür savaşının bir parçasıdır. Mc Donaldslar ne kadar tehlikeli ise Kürt mutfağı da o kadar tehlikelidir.

Başka kültürlerin yemeklerini yiyen kültürler asimile olur. O nedenle Türk, Türk mutfağına sahip çıkmalı, başka şeyler yememelidir.

5- Her şeyden önce Türk üremelidir. Artan her bir Türk bebesi, bizi Ergenokan’dan çıkartacak bir kurtarıcıdır.

Not: 30 Ağustos Zafer Bayaramı dolayısıyla asılan afişlerde şu ifade vardı: Türk ordusunun kışlası milletinin yüreğidir!

Çok doğru, Türk ordusu o zaman kışlana dön!


harita 1927 ve 1935 nüfus sayımı baz alınarak hazırlanmıştır. Kırmızı işaretli bölgeler Kürtlerin yoğunlukta olduğu bölgelerdir.
Kürt istilasının çok uzun dönemli bilinçli bir politika olduğunu Cmhuriyet’ten bugüne izlemekteyiz.
Solda birinci harita 1927 ve 1935 nüfus sayımı baz alınarak hazırlanmıştır. Kırmızı işaretli bölgeler Kürtlerin yoğunlukta olduğu bölgelerdir. Bu bölgelerde 1927 yılında toplam 877 bin kişi yaşamaktadır. Bunların 206 bini Türkçe, 543 bini Kürtçe konuşmaktadır. Yani Türkçe konuşanlar nüfusun %23’ünü, Kürtçe konuşanlar %77’sini oluşturmaktadır.
1935 yılı nüfus sayımında ise bölge nüfusu 993 bine çıkmıştır. Bunun 228 bini Türkçe konuşanlar, 765 bini Kürtçe konuşanlardır.
Yani 8 yılda Türkler 22 bin kişi çoğalırken Kürtler 222 bin kişi artmıştır. Kürtler Türklerin on katı çoğalmıştır. Bunun doğum oranının yüksekliği ile açıklanamayacağı açıktır.
Nitekim Atatürk iktidarı bu durumu Kürtlerin Türk bölgelerini istila etmesi ve Kürtleştirmesi olarak değerlendirir. Bu durum üzerine Başbakan İsmet İnönü Doğu gezisine çıkar ve bir rapor hazırlayarak Atatürk’e sunar.
İsmet İnönü’ye göre bölgede en sağlam Türk kalesi Bitlis’tir. Aynı şekilde Van da Türk hakimiyetindedir. Bu bölgenin sağlam tutulması gerekmektedir. Diyarbakır ve Urfa da Türklerin dayanağı olacak bölgedir.
Kürt nüfus üç merkezli bir istila hareketi gerçekleştirmektedir. 1- Bugünkü Mardin, Hakkari, Diyarbakır üçgeninden yayılan Kürtleştirme hareketi. Bu hareket özellikle Diyarbakır, Urfa ve Bitlis’i hedef almaktadır. 2- Ağrı merkezli Kars, Iğdır, Ağrı ve Muş’ta Kürtler Ermenilerden boşalan verimli toprakları istila etmiştir. 3- Tunceli merkezinden Erzincan, Elazığ ve Bingöl’e doğru istila hareketi.
Tüm bunların önlenmesi için Atatürk iktidarı,
1- Kürtlerin başka bölgelere iskanını 2- Bölgede ağalığın tasfiyesini 3- Bölgenin Türk yerleşimcilerle doldurulmasını politika olarak belirler.
Yanda bu politikanın sonuçlarını oransal olarak
görüyorsunuz.
Kürt nüfus üç merkezli bir istila hareketi gerçekleştirmektedir. 1- Bugünkü Mardin, Hakkari, Diyarbakır üçgeninden yayılan Kürtleştirme hareketi. Bu hareket özellikle Diyarbakır, Urfa ve Bitlis’i hedef almaktadır.  2- Ağrı merkezli Kars, Iğdır, Ağrı ve Muş’ta Kürtler Ermenilerden boşalan verimli toprakları istila etmiştir. 3- Tunceli merkezinden Erzincan, Elazığ ve Bingöl’e doğru istila hareketi.
1927 nüfus sayımı:
Toplam nüfus: 11 milyon 778 bin. Kürtçe konuşan 1 milyon 134 bin. Yani Türkiye’nin
% 10’u. Bu Kürt nüfusun 543 bini Güneydoğu’da oturur. Güneydoğu Kürtler’in %50’sini barındırmaktadır. Güneydoğu’nun %23’ü ise Türktür.
1965 nüfus sayımı:
Toplam nüfus:31 milyon 391 bin. Kürtçe konuşan 2 milyon 291 bin. Yani Türkiye’nin %6’sı. Güneydoğu’da ise Kürtler’in oranı %40’tır.
Yani Cumhuriyet döneminde alınan tedbirlerle Kürt istilası durdurulabilmiştir.
2005:
Toplam nüfus: 70 milyon. Güneydoğu’da yaşayan nüfus 6 milyon. 20 milyon olduğu iddia edilen Kürt nüfus. Yani toplam nüfusun neredeyse %30’u. Bu rakam abartılı olsa bile 1965’te %6’ya düşen Kürt nüfusun nasıl birden artış gösterdiğinin açıklanması gerek: Atatürk dönemi politikaları terkedildiği için.

 

 

http://www.turksolu.org/89/basyazi89.htm

 

.Türk-İslam Sentezi’nden Kürt-İslam Sentezi’ne

AKP'nin Siyasal İdeolojisi: Kürt-İslam Sentezi
 

Kapak

Kuzey Fırat

 

 

Kürt-İslamcıların amacı Türklüğü ve Cumhuriyeti ortadan kaldırmaktır

 

Cumhuriyet’in ilk yıllarında, Cumhuriyet’e karşı girişilen isyanların başında kimler vardı ve hangi taleplerle ortaya çıkmışlardı hatırlamakta fayda var.

Kurtuluş Savaşı sırasında da, Cumhuriyet ilan edildikten sonra da Kuvayı Milliyecilere karşı isyan eden, devrimcilere başkaldıranlar, hep Şeriatçılar ve Kürtçüler olmuştur.

İsyancıların taleplerine bakın, hem ayrı bir Kürt devleti istenmekte, hem de insanlar “din elden gidiyor” diye, Kemalist hükümete karşı kışkırtılmaktadır.

İstisnasız tüm isyanların talepleri aynıdır. Türklüğe karşı, Kürtçülük hakim kılınmaya çalışılmakta, laik Cumhuriyet yıkılarak, yerine Şeriat devleti kurulmak istenmektedir.

Kürt-İslam Sentezinin fikir babası, Atatürk ve Cumhuriyet’in amansız düşmanlarından Said-i Kürdi’dir. Said-i Kürdi, arkasına batı emperyalizmini alarak Cumhuriyet’e karşı ayaklanmış, ancak Cumhuriyet’in devrimci iradesi karşısında başarılı olamamıştır.

Atatürk’ün ölümünden sonra batıcı siyaset kurumunun Kürt-İslam çizgisiyle buluşması gecikmemiştir. Bu süreç aynı zamanda, Türkiye’nin sağcılaşma sürecinin başladığı dönemdir. 1945’te iktidara gelen DP’nin, arkasındaki en önemli güç Kürt toprak ağalarıdır. Menderes’in başında bulunduğu sağcı iktidarın, Atatürk Cumhuriyet’ine karşı giriştiği şeriatçı saldırı, devrimci gençliğin tepkisiyle karşılaşmış, devrimci gençlik eylemleri neticesinde Ordu sürece müdahale ederek Menderes’i ipe göndermiştir.

Sağcıların amacı Cumhuriyet’e karşı ayaklanan Şeriatçı ve Kürtçülerin amaçlarıyla aynıdır. Türklüğü ve Türkiye Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırmak. “Hepimiz İslamız, Türklüğün bir önemi yoktur, İslam birleştirici kimliktir” denilip Türklüğe saldırılarak, yok edilmek istenen Türklüğün yerine Kürtlük konulmaktadır.

AKP iktidarı, Kürt - İslam çizgisinin ete kemiğe bürünmüş halidir. Hükümette görev alan etkin bakanların hemen hepsi Kürttür ve Şeriatçıların önemli temsilcilerindendir.

AKP iktidarı süresince bölücü hareketin güçlenmesi, devletin laikliği savunan kurumlarına açıktan saldırılması boşuna değildir. Çünkü bu hareketlerin arkasında olan güç AKP hükümetidir.

Kürt-İslamcıların SoyağacıBölücü başıyla Şeriatçı başının buluştuğu nokta: Kimlik tartışmaları

Kürt İslamcılar, etnik kimlikler üzerinden saldırırlar. Arka plana itilmek istenen Türklüktür. Bu hiçbir dönem değişmeyen bir gerçektir. AKP’nin de Türklüğü hedef alıp özellikle Kürt kimliğini ön plana çıkarma çabaları boşuna değildir. Onlara göre Türklük, diğer kimlikleri baskı altına almakta, Türk olmayanları devlete düşman yapmaktadır. O zaman çözüm, Türklüğün dışlanarak, etnik unsurların hakları, kimlikleri için mücadele etmektir!

Kimlik tartışmaların temelini ümmetçilik oluşturur. Yalnız ülkemizde bir fark vardır. Ümmetçiler, tüm Müslüman âlemini tek bir millet olarak kabul ederken, bizdeki sentezciler sadece Türklüğü dışlayarak, etnik unsurların önünü açmaktadır.

Özellikle Kürtlerin önünü açmak için, bu kimlik tartışması yaratılmıştır. Kimlik tartışmasını ortaya atanların başında başında Abdullah Öcalan gelmektedir.

Öcalan’ın, Demokratik Cumhuriyet, Kürtlere kültürel özerklik tanınması yönündeki söylemleri bir süre sonra Tayyip Erdoğan tarafından dillendirilmiştir.

Öcalan ve Tayyip Erdoğan’ın aynı cephede buluşması hiç de tesadüf değildir. Birisi bölücülüğün başı, diğeri ise şeriatçıların başıdır.

Hem Türk-İslamcılar, hem de Kürt-İslamcıların dayanak noktası budur. Amaç ikisinde de aynıdır. Kürtlüğü kabul ettirmek.

Kendilerini hem milliyetçi hem de Türk İslamcı olarak tanımlayan ülkücüler, kimlik tartışmaları sırasında AKP’yle aynı tavrı almışlar, Kürt kimliğinin tanınması için çaba harcamışlardır.

Birbirinden ayrı gibi gözüken bu iki sentezin de ortaya atılmasının esas nedeni Türklüğün ortadan kaldırılmasıdır. İkisinde de dışlanan kimlik Türklüktür. Türk-İslamcıların Türklüğü kullanmalarının nedeni Şeriatçılıklarını, Atatürk’e, Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı olan düşmanlıklarını gizlemek içindir. Bunun için Kürt İslamcılarla aynı noktada çok kolay buluşmaktadırlar. Sonuç itibariyle ikisi de Şeriatçıdır.

Yeni Osmanlıcılık: Türk coğrafyasını küçültmek,Türklüğü bu coğrafyaya hapsetmek

Türk ve Kürt İslam sentezcilerini bir başka ortak noktası Osmanlıcı olmalarıdır.

Tüm sentezcilerin ortak düşmanı milliyetçiliktir. Bu tartışmalar sırasında karşı çıkılan “her türden milliyetçiliğe karşıyız” söylemlerine aldanmamak gerekir. Çünkü Türk ya da Kürt İslam sentezcileri Türklüğü dışlarken Kürtlüğü ön plana çıkarırlar. Karşı oldukları sadece Türk milliyetçiliğidir.

Dinci gericilikle, milliyetçileri engelleyemeyen emperyalistlerin yardımına, etnik bölücüler yetişir. Böylece, emperyalistler, Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı dinci bölücülerle, etnik bölücüleri birleştirmiş olur.

Atatürk’ün ölümünün hemen ardından hâkim olan ve sağcı siyasettin temelini oluşturan çizgi işte bu çizgidir. Çıkış itibariyle doğrudan emperyalizmin hizmetindedir. Türkiye’nin bu noktaya gelmesi, Atatürkçü güçlere, ulus devlete pervasızca saldırılmalarının nedeni, bu çizginin Türk siyasetine hâkim olması ve etnik milliyetçilerin güçlenmiş olmasıdır.

Türk siyasi yaşamındaki partilere baktığınızda, en milliyetçisinden, en şeriatçısına hepsi Kürt-İslam çizgisinde birleşmektedirler. Bunun bir diğer adı yeni Osmanlıcılıktır.

Yeni Osmanlıcılar için Misak-ı Milli’nin bir önemi yoktur. Türkiye’nin toprak kaybetmesi veya federasyonlara bölünmesinin de bir önemi yoktur. Zaten yapılanların asıl amacı budur. Türkiye’nin toprak kaybederek küçülmesi, küçültülen coğrafya içersine Türklerin hapsedilmesi.

Emperyalistlerin yıllardır yapmak istedikleri budur. Bunu yapabilmek için ülke içersinde dayandıkları güçlerde sağcı güçlerdir. Sağcıların her dönem, bu çizgide ısrar etmesi emperyalistlerle olan bağlarındandır. Siyaset yapabilmek için, batıya mahkûm oldukların farkındadırlar. Batıyla düşüp kalkanlar vatan satıcılar olmakta, Türk düşmanı olmaktadırlar.

Kürt-İslam çizgisi bölücülüğü güçlendirmiştir

Batıya karşı olanlar, ulus devleti savunanlar, Türklüğe sahip çıkanlar, sağcıların her zaman hedefi olmuştur. Menderes’i ipe gönderen Atatürkçü güçler, arkasına Batının desteğini alan sağcılar tarafından ezilmişlerdir.

Sol’a, Atatürkçü güçlere en büyük darbenin vurulduğu 12 Eylül darbesinden sonra güçlenen iki akım vardır. Şeriatçılık ve Kürtçülük.

PKK’nın etkin şekilde ortaya çıkışı 12 Eylül’ün hemen sonrasıdır.

Özal iktidarının söylemleriyle, bu günkü iktidarın söylemleri bire biri örtüşmektedir.

12 Eylül’den sonra Kürt İslam tezleriyle ortaya çıkan ilk isim Özal’dır. “Kemalizm içersine biraz Müslümanlık katmak” söylemiyle gericiliğin önünü açmıştır.

Kürt meselesine, federasyon çözümünü, ilk seslendiren Özal olmuştur. Türkiye’nin ABD denetiminin en üst noktaya ulaştığı dönem Özal dönemidir. Yani PKK’nın ve bölücülüğün, Özal döneminde hortlaması tesadüf değildir.

Benzer şekilde, her türlü sol talebin şiddetle bastırıldığı, Atatürkçülere saldırıların yoğun olarak yaşandığı ve şeriatçıların, Nurcuların en çok güçlendiği dönemin Özal dönemi olması da tesadüf değildir.

Dinci bölücülükle, Kürtçü bölücülük eş zamanlı büyümektedir.

Özal, Nakşi tarikatına mensuptur ve Nurcu bir kökenden gelmektedir. O’nun için Kürtçülükle buluşması hiç de zor olmamıştır. Atatürk karşıtlığının, ulus devlet karşıtlığının temeli budur zaten. ABD ile arasının iyi olması, ABD denetiminin Özal döneminde artmasının en büyük nedenlerinden biri, Özal’ın gericiliğidir. Gerici Özal, doğal olarak ABD’nin kucağına oturmuştur.

Aynı çizgi Demirel tarafından devam ettirilmiş, 28 Şubat’a gelindiğinde, şeriatçılar Cumhuriyet’i tehdit edecek güce ulaşmışlardır. 28 Şubat sonrasında hem gericilerin üzerine gidilmiş, hem de PKK’ya önemli darbeler vurulmuştur.

Tarih bize, bölücülükle dinci gericiliğin birlikte güçlendiklerini, Kürtçü taleplerin arttığı dönemler, Şeriatçı taleplerin de arttığını göstermektedir. İşin ilginç tarafı bu dönemlerde, hükümet Kürt İslamcı çizgiyi en uç noktaya götürenlerden oluşmaktadır.

Kürt İslamcıların değişmeyen ismi: Abdülkadir Aksu

Özellikle 1990’lardan sonra, Kürt İslamcıların hükümet olduğu dönemlerin bir önemli özelliği daha vardır:Adülkadir Aksu’nun İçişleri bakanı olması.

Türt-İslamcılığın en yüksek aşamasına geldiği ANAP iktidarının İçişleri Bakanı ile Kürt-İslamcılığının en yüksek aşamasına geldiği ve devleti tehdit ettiği günümüz AKP iktidarının İçişleri bakanı aynıdır.

Yine büyük bir tesadüf olacak, emniyette, devletin kritik mevkilerinde, Kürtçü ve Şeriatçı kadrolaşmanın yoğun olduğu, İçişleri Bakanlığına bağlı kurumların, devlete karşı gelme, devlet düşmanlığı yapma cesaretini gösterdiği dönemler yine Aksu’nun İçişleri Bakanı olduğu dönemlerdir. Polis içersinde Fethullahçı yapılanmanın temellerini Aksu atmıştır.

Bir iki ay öncesini hepimiz hatırlıyoruz. DTP’li belediye başkanları, Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı, devletin aleyhinde ortak bildiri yayınlamışlar ve hiçbir yaptırımla karşılaşmamışlardır. Doğu illerinde devlete karşı ayaklanan insanları yönlendirenler yine bu belediye başkanlarıdır. İnsanlar, devleti değil belediye başkanlarını dinlemektedirler.

PKK’lıların cenazeleri, DTP’li belediyelerin tahsis ettiği ambulanslarla kaldırılmakta, ölen PKK’lılar için yine bu belediyeler tarafından anıtlar dikilmektedir. Ancak İçişleri Bakanı tüm bunlar karşısında sessizdir. Tüm bu olup bitenlere göz yummaktadır. Tüm bunlara göz yummak, devlete karşı PKK’lıyı desteklemekten başka anlama gelir mi? Aksu Emniyet’i öyle bir hale getirmiştir ki, kendi milletine düşman, Türk devletine düşman, Atatürk’e düşman insanlar Emniyet’i doldurmuşlardır.

Hemen hatırlatmakta fayda var. Atatürkçü aydınlara karşı en çok kimin döneminde saldırılar olmuştur, en çok kimin döneminde Atatürkçü aydınlar öldürülmüştür?

Bu dönemlerde İçişleri bakanı hep Abdülkadir Aksu’dur.

Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Bahriye Üçok, Necip Hablemitoğlu gibi Atatürkçü aydınlar Aksu’nun İçişleri Bakanlığı döneminde öldürülmüş ve hiç birinin faili bulunmamıştır.

Kürt-İslamcıların devlete karşı operasyonları

Son dönemde, yaşanan olaylara bir anlam veremeyenler veya olayları açıklamakta yetersiz kalanlar, yanlış yönlendirenler, Cumhuriyet tarihine baktıklarında bu olayların arkasında Kürt İslamcıların olduğunu hemen göreceklerdir. Bu sonuca ulaşmak için derin tahlillere girmeye bile gerek yoktur. Yaşanılanları alt alta sıralamak, olayları planlayanların Kürt İslamcılar olduğunu hemen görecektir.

En baştan başlayalım. PKK’nın siyasal talepleri, hangi iktidar döneminde sesli olarak ifade edilmeye başlamıştır? AKP iktidarı döneminde.

PKK’ya karşı silahlı mücadelenin dibe vurduğu, Ordu’nun elinin kolunun bağlandığı dönem hangi dönemdir?

AKP dönemi.

Türklüğe en çok saldırının olduğu dönem hangi dönemdir?

AKP dönemi.

Eğitim’de Şeriatçı kadrolaşmanın olduğu, Atatürkçü üniversite rektörlerine karşı en çok saldırının olduğu dönem hangi dönemdir?

AKP dönemi.

Milli Eğitim’in içersini gerici kadrolarla doldurarak, Cumhuriyet’in temellerini kim dinamitlemektedir?

AKP.

Tabi en önemlisi, Türk Ordu’suna karşı bu kadar açıktan saldırma cesareti gösteren, işi komuta kademesine, geleceğin Genelkurmay başkanına komplo düzenlemeye kadar vardıran başka bir hükümet var mıdır?

Türk Ordusu’na saldırmanın iki yönlü anlamı vardır. Ordu’ya saldırarak hem Kürt bölücülüğün karşındaki silahlı güç etsizleştirmeye çalışılmaktadır, hem de Şeriatın önündeki en büyük engel kaldırılmaya çalışılmaktadır.

Bu işten kârlı çıkan iki kesim vardır, birisi terör ögütü PKK ikincisi Şeriatçılar. İkisinin de hedefi aynıdır. Bölücülüğün ve Şeriatçılığın karşısında duran en büyük güç Türk Ordusu’dur.

Burada bir parantez açmakta fayda var. Şeriatçıyla, Kürtçüyü birleştiren çizgi ortak düşman değildir. Onları birleştiren emperyalizme olan bağlılığıdır. Bu bağ tarihi temelleri olan bir bağdır. Bu bağ, Atatürk Türkiye’sine, Türk devletine duyulan kin temelinde yükselir. Görevi Türk devletini korumak olan Ordu da doğal olarak düşman olmaktadır.

Ordu düşmanlığının devamı olarak, Kürt İslamcı saldırının hedefi, Türk milliyetçileri, Atatürkçü ve solcu güçlerdir. Bu güçler emperyalizme karşı direnen, ulus devlete Atatürkçülüğe sahip çıkan güçlerdir.

AKP hükümetine karşı yöneltilen İslam faşistleri suçlamaması boşuna değildir. Kendileri, demokrasinin arkasına sığınırlarken, Atatürkçüler, milliyetçiler, solcular, ulusal güçleri baskı altına almaya çalışmaktadırlar. Atatürkçülerin konuşma hakkı dahi ellerinden alınmaya çalışılmaktadır.

Başbakan kendisine muhalefet eden, kendisini eleştiren, vatandaşından tutun da, devletin büyük elçisine kadar herkesi fırçalamakta, davalar açarak susturup, yok etmeye çalışmaktadır.

Bu hükümetin Danıştay üyelerini hedef göstermesini kimse unutmayacaktır!

Bedel ödeyen kim, AKP mi, devlet mi?

Şemdinli ile başlayan, Danıştay saldırısıyla devam eden operasyonun arkasında Kürt-İslamcılar vardır. Başta hükümet olmak üzere İçişlerine bağlı tüm kadrolar bu operasyonların içersindedir.

Şemdinli’den önce, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi rektörü, Şeriatçılar tarafından etkisiz hale getirilmeye çalışılmış, Şemdinli’de patlatılan PKK bombaları ile Ordu etkisizleştirilmeye çalışılmıştır.

Genelkurmay Başkanı olması halinde PKK’ya karşı operasyonları yoğunlaştıracağı bilinen Yaşar Büyükanıt, tutuklanarak ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır.

Bu operasyonlarda kimler vardır?

Emniyet yetkilileri bu operasyonun içersindedir, devletin savcısı bu operasyonun içersindedir.

Ancak plan geri tepmiştir. Savcı ve operasyonun içinde olan emniyet yetkilileri görevden alınmıştır.

Ancak operasyon durmamış, bu sefer Danıştay saldırısı gerçekleştirilmiştir.

Danıştay’a saldıran güçle, Şemdinli’yi yapan güçle aynıdır. Saldırıyı gerçekleştiren Alpaslan Arslan’ın kimliği bile, saldırının arkasında hangi güçlerin olduğunu ortaya koymaktadır. Arslan kendisini Kürt ve İslamcı olarak tanıtmaktadır.

Tüm bunları alta alta topladığınızda karşınıza, saldırıya uğrayan bir devlet ve saldıran Kürtçü ve gerici bir yapı çıkar.

Bu dönemler herkesin safını belirlediği, gerçek yüzünü gösterdiği kritik dönemledir. Tüm sağ, devlete karşı birleşmiştir. Bir tarafta devlet bir tarafta sağıcı güçler vardır. Sağcı güç dediğimiz, Kürtçü ve gerici güçlerdir. Hükümetin bakanlarına baktığınızda, hükümete bağlı güçlerle devletin diğer kurumları arasında yaşanan savaşın nedeni ortaya çıkacaktır.

İçişleri Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Adalet Bakanlığı gibi bakanlıkların başında Kürtçülüğü ve gericiliği ile en çok ön plana çıkan insanlar vardır. Sadece bu bile, hükümetle devlet arasında yaşanan savaşın görülmesi için yeterlidir. İçişleri Bakanı Ordu’yla kavgalıdır, Milli Eğitim Bakanı eğitim kurumlarının tamamına yakınıyla kavgalıdır, Adalet Bakanı en büyük yargı kurumlarıyla kavgalıdır!

Bu zamana kadar devlet, Kürtçü ve gerici saldırılar karşınında güç kaybetmiş, Atatürkçü aydınlarını, devrimci gençlerini, Atatürkçü hâkimlerini, Atatürkçü savcılarını yitirmiştir.

Son operasyonlarla devlete daha fazla bedel ödetmek istenmiştir.

Ancak bedel ödeme sırası sağcı, Kürt-İslamcı çetededir.

 

http://www.turksolu.org/109/kfirat109.htm

 

“Kürt” varsa sorun var...

Türk'ün Sabirla Imtihani

Basyazi

Gökçe Fırat

 

Tarihi ve sosyolojik açıdan ırk, etnik grup, millet

 

İstanbul Kürt bölücülüğünün hedefi

İstanbul, uzun yıllardır Kürt bölücülüğünün en önemli hedefi oldu. Kürt mafyası, Beyoğlu, Aksaray-Laleli, Eminönü ve Kadıköy’de piyasaya hakim konumdadır. Kürt mafyasının ekonomik hakimiyeti ile birlikte, şehrin varoşları PKK’lı milisler tarafından ele geçirilmektedir. Yandaki haritada Kürt mafyasının denetlediği piyasa bölgesi yeşil bir çember içinde gösterilmektedir. Mavi noktalı semtlerde ise, sıradan vatandaş görünümünde PKK yandaşları yoğun bir şekilde yerleşmekte ve bir ayaklanmaya hazırlanmaktadır. Son bir haftadır tüm bu semtlerde Apo posterli gösteriler ve polisle çatışmalar gerçekleşmiştir.

PKK’nın organize ettiği Gemlik yürüyüşü ve bu yürüyüşe karşı Türklerin direnişi kimileri tarafından olağandışı gelişmeler olarak nitelendiriliyor. Bugün ülkemizin içine çekildiği sorunu kavramamızın önündeki en büyük engel de bu. Çünkü olaylar ne bir provokasyonla, ne tahrikle, ne de başka bir şeyle açıklanabilir. Olayların bu şekilde gelişmesi, tarihsel ve sosyolojik sebeplerle açıklanabilir, ki böylesi bir perspektif içinde tüm gelişmeler hiç de beklenmedik değildir tersine beklenen gelişmelerdir.

Bugün yaşadığımız sorun nedir? Başbakan bir Kürt sorunundan bahsetti. Zaten PKK da yıllardır aynı Kürt sorunundan, aynı ifadelerle bahsediyordu. PKK eylemlerinin durduğu bir dört yıllık dönem de oldu. Kürt sorununu çözmek için devlet, eğitim, kültür, yayın gibi pek çok hak tanıdı. Ama tüm bu “demokratikleşme” adımlarına karşın, bugün sorun, dünden, yani PKK’nın açık silahlı savaşından kat kat büyümüş durumda. O halde sorunu açıklamak için terörün ve demokratikleşmenin dışında bazı kavramlara ihtiyacımız var demektir. O kavramları ise ancak tarih ve sosyolojide bulabiliriz.

Kürt sorunu demek, bir etnik kimlikten doğan sorun demektir. Çünkü sorun Kürt’le alakalıdır. O halde Kürt nedir? Eğer Kürt, Türklerden ayrı bir etnik grup ya da millet ise, Kürt sorunu dediğimiz sorun, etnik ya da milli bir sorun demektir.

Tarih boyunca insan toplulukları, çeşitli “ırk”lardan, çeşitli etnik kökenlerden gelirler, ama bu tür “ırki” ve etnik kimlikler birbiri ile etkileşerek, birbirini eriterek, birbirini yok ederek, birbiriyle birleşerek daha büyük halk topluluklarına dönüşür ki, çağdaş milletler böyle meydana gelir. Millet aşaması, etnik, “ırki”, kökenlerin tarihsel olarak silindiği bir aşamadır. O nedenle çağdaş milletler bir bütün oluşturur, milletin bütünlüğü ya da tekliği kavramı da buradan türer.

Türkiye açısından baktığımızda ise, binlerce yıldır Türkiye coğrafyasında biraraya gelen çeşitli etnik kavimler, binlerce yıl içinde birleşerek, birbirinin içinde eriyerek tek bir millet oluşturmuştur ki, bunun da adı Türk milletidir. Türk, bir etnik ya da “ırki” kavram değil, bu yörede yaşayan milletin adıdır. Bu ad, binlerce yıldır kullanılmaktadır ve binlerce yıldır da aynı anlama gelmektedir.

 

Kürt mafyası, Türkiye’nin denize açılan Güney bölgesinde planlı bir şekilde denetimi ele almıştır. Ele geçirilen bölgeleri bir okla birleştirdiğimizde planın kapsamını anlayabiliyoruz. Gelibolu, Gökçeada, Ayvalık üçgeninde Çanakkale Boğazı’na hakim olmaya çalışan Kürt mafyası aynı zamanda İzmir ve Antalya limanını da denetlemektedir. Bodrum gibi bölgeler eğlence sektörü açısından bir planı gösterirken, özellikle Didim’de simgeleşen toprak alımları, tehlikenin bir başka boyutunu göstermektedir.

Türk ulus devleti

Türkiye Cumhuriyeti, bu çağdaş gerçekler temelinde kurulmuş bir ulus devlettir. Ulus devlet, milletin bölünmezliği ve mutlak hakimiyeti üzerine inşa edilir. O nedenle “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir”. Millet bu egemenliğini kullanırken, kendi içinde bir bütün olarak kullanır.

Türkiye Cumhuriyeti’ni, ABD türü bir etnik federasyondan ya da Avrupa türü prenslikler federasyonundan ayıran gerçeklik budur. ABD’de ve Avrupa’da hiçbir zaman bizdeki gibi bir bütün millet oluşamamıştır. Oluşmadğı için de, çeşitli etnik gruplar ya da bunların idari adı olan prenslikler biraraya gelerek federasyon kurarlar. Bu nedenle çoğu Avrupa devleti ve ABD, ulus devlet değildir. Bu nedenle de içlerinde farklı dilleri barındırırlar.

Avrupa ve ABD’nin dışında kalan dünyada ise tarihsel gelişme farklıdır. Örneğin Türkler, bu tür federasyon aşamalarını çoktan geçmiştir. Selçuklu ve Osmanlı’daki sistem çözülmüş, bu çözülme ile birlikte ulus devlet oluşmuştur. Ulus devlet bir Ulusal Kurtuluş Savaşı ve devrimle kurulmuştur, ama bu da bu kuruluşun bir dışarıdan müdahale ile olduğu anlamına gelmez, tam tersine içsel gelişim bu tür bir devrime yol açmıştır.

Şimdi böylesi bir ulus devlette bir Kürt sorunundan bahsediliyorsa, birilerinin politik argümanlarını ve iddialarını bilimle ve tarihle ölçüp sınaması gerekir. Örneğin Başbakan Kürt sorunu diyorsa, bir ulus devletin başbakanının böylesi bir ifadeyi kullanamayacağını bilmelidir. Çünkü ancak ulus devlette Başbakan, ulusal meclisin tayin ettiği hükümetin başıdır. Bu ise milletin iradesini yürütme gücüne dönüştürmektir. Başbakan ulus devlet gerçeğini reddediyorsa, kendisini o ulustan görmeyenleri temsil hakkından vazgeçtiğini de anlamalıdır.

Bir ulus devlette, azınlık olabilir. Azınlıklar ulus devlet içerisinde belirli ve sınırlı haklara sahip olurlar. Bu tür yasal düzenlemeler ulus devlet otoritesini ve milli egemenliği zedelemez. Ancak bir ulus devlette, alt kimlik olamaz, ikinci bir asli unsur olamaz, ikinci bir kurucu öğe olamaz. Çünkü ulus devlet tek bir ulus tanımı üzerinde yükselir.

Bu açıdan baktığımızda, Türkiye’de etnik sorun olarak görülebilecek aslında bir azınlık sorunu olan, Rum, Ermeni ve Yahudi sorunundan bahsedilebilir. Bu tür azınlıkların, kendini ait hissettikleri ulusla birlikte Türk devletine karşı hareketleri olabilir. Nitekim Osmanlı’nın yıkılış dönemi böyledir. Bu tür sorunların çözüm noktası, azınlıkların dışlanması değil, azınlıkların azınlık bölücülüğü yapacakları zeminin Türklükle doldurularak, onlara bölücülük zemini bırakılmamasıdır. Zeminsiz kalan azınlıklar, kendilerini ait hissetmeseler, hissetmek zorunda olmasalar bile, yaşadıkları devletin ve ülkenin mutluluğunu düşünmek zorunda kalacaklardır.

Kürt varsa sorun var

Ancak Kürt meselesini de aynı etnik mesele içine sokmaya çalışırsanız işler değişir. Çünkü Kürtler, azınlık hakkı değil başka bir şey istemektedir. Kürtler, Türk milletinden ayrı bir millet olduklarını, bu nedenle de ikinci milli unsur olarak kabul edilmeyi istemektedirler. Bu, tam da bugünkü Irak’a dayatılandır. Yani hem bir Kürt federe bölgesi, hem de Türkiye Cumhuriyeti üzerinde mutlak bir güç.

Eğer gerçekten de Kürtler, Türklerden ayrı bir millet ise, olayın tarihsel ve sosyolojik iki çözümü olabilir. Birincisi, Türkler ve Kürtlerin, bugünkü Irak gibi, federatif bir devlet içinde birleşmeleri ya da ikincisi Kürtlerin tamamıyla bağımsız bir devlet kurması. Kürtler bugün, her ikisini de istemektedirler.

Peki Kürtlere bu hak, tanınmamazlık edilebilir mi? Eğer Kürtlerin Türklerden ayrı bir millet olduğunu kabul ediyorsak, bu hakkı tanımak zorundayız. Çünkü her milletin kendi iradesini belirleme ve isterse ayrı devlet kurma hakkı vardır. Bu hak, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nden de alınmaz, tarihsel bir haktır. Hiç kimse de bu tür bir milli isteğin önünde duramaz.

İşte Başbakan’ın Türkiye’yi getirdiği nokta burasıdır. O halde sorunun kaynağı, teröre, PKK’ya, demokratikleşmeye indirgenemez. Sorunun kaynağı tanımlamadadır. Siz, bir kısım vatandaşa ayrı bir milli kimlik tanırsanız, onlar da bu milli kimliği hakkıyla kullanırlar. Bu nedenle sorun, Kürdü kabul eden çağdışı, bilimden, tarih bilincinden yoksun kafadadır.

Oysa çok basit bir şekilde ifade etmek gerekirse Kürt varsa sorun vardır, sorunun çözümü ise PKK’nın bitirilmesi değil, Türk milletinden bağımsız bir Kürt kimliğinin bitirilmesidir. Hem ayrı bir Kürt kabul etmek, hem de bundan doğan sorunları çözmek, Türk devletinin kendi başına açtığı bir iştir.

Eğer Türkiye Cumhuriyeti bir ulus devlet olarak kalacaksa, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan herkesin kendisine ben Türküm demesini isteyecek, Türkçe konuşmasını isteyecektir. Bu aynı zamanda tarihsel açıdan da bir gerçekliktir. Çünkü, bugün kendisine Kürdüm diyenlerin çok büyük bölümü Kürt değil, has be has Türktür, ama zorla Kürtleştirilmişlerdir.

Bu bakımdan Kürt sorunundan bahsediyorsak, Türkiye Cumhuriyeti’ne ve Türk milletine sorun yaratan Kürtlerin yarattığı sorundan bahsetmemiz gerekir ki, bu sorunun çözümü zorla Kürtleştirilen Türklere Türklüklerini anımsatmak olmalıdır. TÜRKSOLU’nun ısrarla yapmaya çalıştığı, Kürtler tarafından zorla asimile edilmek istenen Türklerin milli haklarını korumaktır.

Bu ise Atatürk tarafından 1923 ile 1938 arasında uygulanmış ve sonuç almış politikadır. (Önümüzdeki sayıda Atatürk’ün Kürt politikasını işleyeceğiz.)

“İyi Kürt”le “Kötü Kürt” arasına sıkıştırılmak!

Atatürk politikası terk edildikten sonra durum değişti. Türkiye Cumhuriyeti’ne yıllar süren etnik ve köktendinci saldırı, Türkiye’deki tek milleti, etnik ve mezhepsel parçalara ayırma amacı güttü. Bu saldırı altında, Türkiye Cumhuriyeti’nin ulus devlet niteliği aşındırıldı. Bir taraftan dinsel kimlik milli kimliğin önüne geçirilirken, diğer taraftan ayrı bir milli kimlik bilinçli bir şekilde yaratıldı ve güçlendirildi.

Bugün Bozüyük’te yaşanan sorun tam da budur. Türk milletinden ayrı bir Kürt kimliği kabul edilmiş, güçlendirilmiş, eline silah verilip dağa çıkartılmıştır.

Şimdi o kimlik, otobüslere bindirilerek Gemlik’e yürüyüşe götürülmektedir.

O kimlik, eline molotof tutuşturulup karakollara saldırtılmaktadır.

O kimlik, eline silah verilip mafyalaştırılmakta, ekonomiyi esir etmektedir.

O kimlik, eline mikrofon verilip Türk televizyonlarını Kürtçeye boğmaktadır.

Yani sorun, o kimliğin ifade edilişidir.

Milli kimlik kimi zaman dille, kimi zaman türküyle, kimi zaman yazıyla ifade edilir. Ama kimi zaman da yürüyüşle, ayaklanmayla, silahla, terörle...

Bugün kimileri “demokrasi” diyerek, iki tür ifade biçimi arasına ayrım koymak gerektiğinden bahsetmektedir. İlk anda mantıklı gelse de, bunun çok daha büyük bir tuzak olduğu görülmelidir. Tanınan kimliğin, kendisini ne zaman ve nasıl ifade edeceğini bilemezsiniz, bir. Bazen kimlikler silahsız istediğini daha rahat elde edebilir, iki. Örneğin bugün kendini silahlı mücadeleye ve PKK’ya karşı tanımlayan kimi Kürtler, Bağımsızlık Manifestosu yayınlamakta, kimileri ise federasyon için imza toplamaktadır!

O halde, “iyi Kürt”le “kötü Kürt” arasında ayrım yapmanın pek bir anlamı kalmamaktadır. İnsanların iyi niyeti, tarihsel olayların belirli akışını durdurmaz. Tarihsel akışa ancak kapılır gider. O nedenle aklı başında devletler, tek tek bireylerle, örgütlerle değil, tarihsel yasalarla ilgilenirler. Yarın devletin başına iş açacak bir talep, en iyi niyetli ve sadık bir kişi tarafından bile söylense buna engel olmak, gidişatı durdurabilir.

Ancak bugün gidişat, maalesef, durdurulamaz bir aşamaya gelmiştir. Çünkü yaklaşık 20 yıldır bir silahlı Kürt terörü yaşıyoruz. Bu yirmi yıl içinde, kabul etsek de etmesek de, bölücü Kürtçüler, kendilerine uygun bir millet yarattılar. Bu, kendi diline, kültürüne, “önderliğine” sahip çıkan bir milli topluluktur. Bu topluluğun yaratıldığını görmezden gelerek hiçbir yere varamayız!

Sokağa çıktığımızda, henüz beş altı yaşındaki Kürt çocuklarının “Benim önderim Atatürk değil Apo” dediğini görüyoruz. Bu, artık Kürt milli kimliğinin, doğar doğmaz benimsendiğini göstermektedir. Bugün beş yaşındaki zararsız, masum çocuk, yarın belki de bir terörist olacaktır.

O nedenle her Kürt Kürtçü değil anlayışı bir yerden sonra sarpa sarmaktadır. Doğru, her Kürt bugün için Kürtçü değildir. Ancak ben bölücü değilim, ama Kürdüm diyen, istese de istemese de, Türk ulus devletinin temelini dinamitlemektedir.

Türk kimliğini yıkarak, bölücü Kürtçülüğün pasif destekçisi konumundadır. Zaten her mücadele sadece aktif savaşçılarla değil, aynı zamanda daha kalabalık pasif destekçilerle verilebilir. Bugünün pasif destekçileri ise o mücadelenin ihtiyat kuvvetidir. Kimileri kabul etmese bile, ben Kürdüm diyen herkes, potansiyel bir PKK’lıdır.

O nedenle en iyi Kürt, ben Türküm diyen Kürttür...

Türk olan herşey Kürdün sadırısı altında

Son yirmi yıldır Türkiye’de bir Kürt örgütlenmesi yapılmaktadır. Kürtler, tek bir temelde örgütlenmektedir: Kürtsen bizdensin. Yani, siyasal inanışlar, toplumsal özlemler değil, etnik aidiyet Kürtleri birleştiren noktadır. Böyle böyle, bir “bizden” kimliği yaratılmıştır. Bu ise artık önü alınamaz bir Kürtlüktür. Bu Kürtlük şimdi gemi azıya almıştır.

Türkiye’nin hemen hemen her ilinde, PKK ve Apo posterleri ile sokağa çıkan binlerce “iyi Kürt” bulunmaktadır. Türkiye’nin her yerinde eline taşı alıp Türk polisine, Türk karokollarına saldıran “iyi Kürt” bulunmaktadır. Bu tür toplumsal eylemlere, bir kışkırtma denilerek geçilemez. Kışkırtmanın bir zemini vardır. O zemin, yaratılan milli kimliktir.

Bugün yaratılan Kürt milli kimliğinin en önemli özelliği ise Türk düşmanlığıdır. Türk karakolu, Türk askeri ya da polisi saldırı altındadır, ancak bunların saldırıya uğramasının temel nedeni Türk olmalarıdır. Karakol, asker, polis, Türk egemenliğinin simgesi olduğu için saldırıya uğramaktadır.

Bu ülkede bir etnik çatışmadan ve kışkırtmadan bahsedeceksek, bu etnik kin tohumlarını ekeni görmemiz gerekir. Türkiye’de Türkler, değil herhangi birine karşı etnik kin beslemeyi, “Ben Türküm” bile demezler.

Ama ısrarla “Ben Kürdüm” diyenler, bir süre sonra “Ben Türk devletini istemiyorum” demektedir. Böyle bir ortamda, bu devleti istemeyen Kürdün, bu devleti isteyen Türkle karşı karşıya gelmesi kaçınılmaz olur.

Bugün böyle bir karşıtlık olmadığı söylense de gelişmeleri iyi okumak gerekir. PKK, tüm yurtta “serhıldan” çağrısı yapmıştır. Serhıldan, halk ayaklanması demektir. Yani eli ayağı tutan her Kürt, eline bayrağı, afişi alıp sokağa çıkıp eylem yapacaktır. Bu tür küçük gösteriler, büyük ayaklanmanın hazırlığıdır. Önce halk devletle karşı karşıya gelmeye alıştırılacaktır.

Son dönemde Batman’da, Van’da, Diyarbakır’da, Adana’da, Mersin’de bir türlü durdurulamayan küçük ayaklanmalar bu çerçevede ele alınmalıdır. Bu, yanlış bir ifade ile PKK’nın Türkiye’yi Filistinleştirme politikasıdır. Eline taş alan her Filistinli çocuk nasıl ki İsrail hedeflerine -sivil, asker!- saldırıyorsa, Kürt çocuk da aynısını yapacaktır.

Devletin en tepelerinde bu sözlerin sarfedilmesi PKK propagandasına alet olmaktır. Türkiye’yi İsrail konumuna sokan yönetici, İsrail’de devletin kendisini savunduğunu, bu işi vatandaşa havale etmediğini de bilmelidir!

PKK’nın etnik kışkırtması kendi zeminini bulmuştur. Etnik milliyetçilikle beslenen Kürtler bugün Türk devletine savaş açmıştır. Ancak buna karşı Türk devletinin bir tutunma zemini yoktur.

Bir PKK propagandası: Türk-Kürt kardeşliği

Başbakan PKK’yı durdurmak için Türklüğü gömüp Türkiyeliliğe geçmeyi önermektedir. Bir kısım saf aydınımızsa ısrarla Türk-Kürt kardeşliği mavalı okumaktadır. Oysa eğer iki kimlik varsa ve biz bunların gerçekten kardeşliğini istiyorsak, kardeşimize seçme hürriyeti tanımamız gerekir. Yani Türk-Kürt kardeşliği diyenler, Kürt kardeşlerine seçme hakkı tanımalıdır. O zaman Kürt kardeşiniz, teröre başvurmadan, iyi niyetle biz ayrılalım diyorsa ona ne cevap vereceksiniz!

Görüldüğü gibi Türk-Kürt kardeşliği teorisi, aslında Türk’ten ayrı bir Kürt kimliği oluşturmanın teorisidir. Günümüzde PKK bölücülüğünden bile güçlü olan teori de budur.

Bugün Türk-Kürt kardeşliği diyenler, güçlenen Kürt milliyetçiliğine karşı, Türklerin birleşmesine ve uyanmasına engel olmak istemektedirler. Dikkat edilirse bu grup, ısrarla Türklere hitap etmekte ve Türkleri sessiz olmaya çağırmaktadır. Oyun açıktır, PKK etnik Kürt milliyetçiliğini yaratırken, bunlar da Türk milli uyanışını engelleyecektir. Görüldüğü gibi Türk halkı, hem PKK tarafından dıştan, hem de bu tür gruplar tarafından “içten” bombalanmaktadır.

Bu tür teorilerin üretim merkezini iyi deşifre etmek gerekir. Bunlar günümüzün Taşnak-Hoybun’udur. Bu grubun lideri Erzincanlı bir Ermeni, sözcüsü ise Tuncelili bir Kürttür. Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı Ermeni-Kürt ittifakının tarihsel devamıdırlar. PKK’dan tek farkları, kitle tabanları olmaması ve bu nedenle de PKK’ya taşeronluk yapmalarıdır!

Bu Ermeni-Kürt çetesinin peşinden gidenlere şunu hatırlatmak gerekir. Neden ısrarla Türk-Kürt kardeşliği diyorsunuz? Türkler bugüne kadar kimsenin hakkını mı yediler, kimseye kötü bir davranışta mı bulundurlar? Ya da daha açık soralım, siz Kürtlerin Türkler tarafından asimile edildiğini, baskı altına alındığını mı düşünüyorzsunuz: Çıkarın ağzınızdaki baklayı!

Türkiye’de zaten yirmi yıldır fiilen Türk-Kürt kardeşliği politikası uygulanmıyor mu? Özal’ın teorilerini devrimci sosuna bulayıp Türk’e yutturabileceğinizi mi sanıyorsunuz? Türk-Kürt kardeşliği denilen 20 yılda bir Kürt milleti yarattınız ve bir milleti susturdunuz, sindirdiniz. Bu 20 yılda tek bir Kürde bir gram zarar mı geldi? Gelmedi ama neden Kürtler hep bölücüleşiyor, hep daha da azıyor?

Türk’ün susturulduğu yerde Kürtçülük hortlar, Türkiye’de olanın özeti budur.

Bir, iki, üç; daha fazla Bozüyük...

Elbette Türkler -tarihin gördüğü en barışsever, hakbilir, sabırlı millet- oynanan oyunun farkında. Yüzlerce otobüslük PKK’lı sürüsünün bu ülkede eli kolu serbest dolaşabilme özgürlüğü olduğunu bu millet görüyor. Türk’e şehit cenazesi kaldırmanın bile provokasyon görüldüğü yerde, Kürdün Türkiye’yi istila ettiğini görüyor. Binlerce yıllık yurdunun, şehrinin, mahallesinin, içten işgal edildiğini görüyor.

Her şeyi gören Türk’e şimdi sus diyorlar. Provokasyona gelme, kıştkırtmalara kapılma!

Türk biliyor, bunca yıldır susa susa bu ülkede Kürtçülük güçlendi. Türk’ün susturulduğu yerde elbet barış olur. Ama nasıl bir barış? Türkiye Cumhuriyeti’nin bölündüğü, hem de sessiz sedasız, provokasyona gelinmeden bölündüğü bir barış!

Ne dersiniz Yunan işgalinden daha mı onurlu? O zaman da işgale karşı direnişin adı provokasyondu çünkü. Padişah efendimiz o zaman da Türklere kışkırtmalara gelmeyin diyordu.

Ama sabır bir yere kadardır.

Her millet bir yere kadar susar, bir yerde patlar.

Bir bakmışsınız bir Hasan Tahsin çıkmış ve ilk kurşunu atmış. İlk kurşunu atacak da, bu savaşa katılacak da her zaman çıkar. Bu tabiatın yasasıdır. O nedenle Bozüyük’te olanlara şaşırmamak gerekir. PKK’nın sokağa indiği yerde Türk de sokağa inecektir doğal olarak. Bu işin bir Bozüyük’le kalmayacağını, iki, üç daha fazla Bozüyük olacağını öngörmek içinse müneccim olmak gerekmez. Bunun arkasında bir provokasyon arayan kafa, ipi dışarda kafadır. Bunlar sanırlar ki, halk da kendileri gibi dışardan yönetiliyor. O nedenle halkın her davranışının arkasında bir provokatör ararlar.

Bu provokatör arayışı bile gayet bilinçlidir.

Bir yandan MHP ve ondan türeme faşist partiler sözde hedef gös terilmektedir. Oysa herkes biliyor ki, MHP türü ırkçı hareket 1950’den 1980’e kadar Türklere karşı sokağa salınmış ve antiemperyalist devrimci Türk çocuklarını öldürmüştür. 1980 sonrası bu hareketler sokaktan çekilmiştir. Çünkü 1980 sonrası sokakta PKK vardır. Sokağa iki Amerikan hareketi çoktur. O nedenle MHP eve çekilmiş, PKK sokağa inmiş ve MHP’nin kaldığı yerden Türk öldürmeye başlamıştır. (Tüm MHP’liler kendilerini hele bir sorgulasın, neden PKK’ya karşı MHP’nin çıtı bile çıkamaz!)

Diğer yandansa doğmamış Kuvayı Milliye boğulmak istenmektedir. Amerikancı Akşam yazarları, her ilde ve her semtte Türklerin Kuvayı Miliye türü örgütler kurduklarını ve savaşa hazırlandığını yazmaktadır. Peki neden? Böyle örgütler mi bulunmuştur, deşifre edilmiştir? Hayır! O halde? Çünkü Amerikancılar, bu milletin bir Kuvayı Milliye geleneği olduğunu bilmektedir. Bu gidişatın, milleti uyandırdığını görmektedir. Bu uyanışınsa örgütsel bir yanı olacağını bilmektedirler. Ama doğmamış Kuvayı Milliye’ye, “linççi Türk” damgası vurup, ana rahminde boğmak istiyorlar!

Provokasyon ve linç kelimelerinin gazete manşetlerine taşındığı bir dönemde ne yapmalı? Susup evimizde mi oturalım?

Açıkçası, kimseye sokağa çıkıp şunları yapın deme pozisyonunda görmüyoruz kendimizi. Halkı sokağa döktüğünüz zaman, onu koruyacak bir gücünüz olması gerekir. Korumanın ötesinde sokağa inen halkın çözüm üretmesi gerekir. Türkiye’nin Atatürkçü birikimi henüz o aşamada değildir. O nedenle bizler de, her tür erken Kuvayı Milliye örgütlenmesine uzun süredir karşı çıkıyoruz. Çünkü halkın umutları ile oynama hakkı yoktur kimsenin.

Ama biz bu pozisyonu benimsemekle ve halka da bu yönde çağrı yapmakla birlikte, halkın kendi bildiğini yapacağını da görüyoruz. Ok yaydan çıktıktan sonra ancak izleyebilirsiniz.

İki yıl önce “Türk’ün ateşle imtihanı” demiştik!

Şimdi ise “Türk’ün sabırla imtihanı!”

Türk oğlu, Türk kızı: Zor bir dönemeçten geçiyorsun. Türklüğünü koru! Milletini, vatanını, dilini, davanı koru!

Her şeyini millet davasına gözünü kırpmadan, arkana dönüp bakmadan vereceğin günler geldi.

Türk’ün güveneceği evladısın. Güveni boşa çıkarma...

 


http://www.turksolu.org/90/basyazi90.htm

 

İçimizdeki PKK’lılar

Ne Mutlu Türküm Diyene

Yön

Ali Özsoy

 

Barış arayan etnik teröristler

Ankara’nın göbeğinde, en lüks otel salonlarında “Sayın Öcalan”lı bir “Kürt Konferansı” daha düzenlendi. Bu sefer konferansın adı “Türkiye Barışını Arıyor.” Ancak konferansa katılanlar Türk ve Türkiye kelimesiyle uzaktan yakından alakası olmayan kesimler.

DTP yöneticileri, “Kürtçe”yi zorunlu kılan malum belediye başkanları, terör ve bölücülük suçlarından hüküm giymiş bazı “aydın”lar, Meclis’teki tüm partilerden bir kısım Güneydoğu milletvekilleri, PKK taşeronu “sivil toplum örgütleri”, Doğan, Ciner ve Karamehmet’in gazetelerinde yüksek maaşlı kadroları bölücülük konusuna tahsis edilmiş “muhalif yazarlar”, her fırsatta Apo posterleriyle yürüyen, büyük medyanın ve PKK’nın “barış anaları” ismi taktığı teröristlerin anneleri, Kürtçe konuşmak ve yazmaktan aciz büyük “Kürt edebiyatçısı”, Nobel fakiri Yaşar Kemal ve daha niceleri…

Fakat haksızlık yapmayalım. Konferansı esas yıldızı bir eski “devlet görevlisi”: Emekli MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş. Mitçi Cevat Bey konferansta hiç konuşmadı ama basında günlerce süren kampanyada adeta konferansın resmi sözcüsü gibi sivrildi. Bu eski MİT’çiye ve söylediklerine geri döneceğiz. Ancak önce, başkentin göbeğinde, tüm medya ve mülki amirlerin gözü önünde yapılan bu “Barış Konferansını” irdelemek şart.

 
Ömer Sabancı
Ömer Sabancı
Mehmet Ağar
Mehmet Ağar
Cevat Öneş
Cevat Öneş
Osman Pamukoğlu
Osman Pamukoğlu
Eğer bir ülkede devletin Cumhurbaşkanlığına kadar yükselen bir Kürt-İslamcı “Federasyon kuralım”, Başbakanlığa kadar ulaşan bir diğeri “Kürtlerin gücü yeterse bağımsız olabilirler” diyorsa, eski MİT’çileri Türklüğü Anayasa’dan çıkarmayı, İçişleri eski Bakanı PKK’lıları ovaya indirmeyi öneriyorsa, kimse teröre ve bölücülüğe karşı Türk milletinin ve Ordusu’nun mücadelesini suçlayamaz. Bu koşullarda bile 30 yıldır bu vatanı korumuşuz demek ki 1000’lerce yıl koruruz.

PKK’nın “ateşkes şartları” barış bildirgesi oldu

Yaz aylarında Türk Ordusu’nun K. Irak’a girme olasılığı kaçınılmaz bir hale gelince ABD ve PKK yeni bir strateji geliştirdi. PKK bir anda “ateşkes” ilan etti. Teröristler terör eylemlerine devam etmekle beraber “karşılıklı silah bırakma” çağrısı yaparak Türk Ordusu’nun K. Irak’a girişini engellemeyi hedefledi. Bu çağrı ABD’nin PKK’ya verdiği en son talimatın sonucuydu. Zaten ABD “ateşkes fırsatının” değerlendirilmesi için resmen Türk devletine çağrıda bulundu.

Böylelikle Türkiye’nin PKK’yla masaya oturtulması için ABD baskısının ilk resmi adımı atılmış oldu. Tayyip Erdoğan da “Onlar saldırmazsa biz de sebepsiz yere operasyon düzenlemeyiz” diyerek resmen PKK’yı ve “ateşkesini” tanımış oldu.

PKK ise İmralı’dan verilen karar çerçevesinde alınan “ateşkes” koşullarını deklare etti. Ayrıca PKK, DTP’ye ve kendine bağlı yasal kılıflı kurumlara da uyarı gönderdi. “Bu sefer iyi kamuoyu çalışması yapılması, sivil toplum örgütleri, aydınlar ve mümkünse hükümet temsilcileriyle ortak görüşmelerin ve ‘barış konferanslarının’ düzenlenmesi, şehirlerde ise ‘barış serhildanlarının’ devam ettirilmesi” talimatı PKK’nın yayın organı Gündem gazetesinde yeni dönemin yönelim talimatları olarak duyuruldu.

Açıkça ortadadır ki, Ankara’da düzenlenen konferans PKK’nın konferansıdır. Hatta PKK’nın verdiği “Yaşar Kemal, Sezen Aksu gibi ünlü sanatçılar ve aydınlar dolaylı sözcü ve aracılarımız olsun” kararı dahi bu konferansta birebir uygulanmıştır.

Konferansın açılışı ve kapanışını Yaşar Kemal yaptı. Yaşar Kemal PKK’lı teröristleri yücelterek, “yıllarca gerillaya terörist dedik” dediği açılış konuşmasında “kendi halkına savaş açtı” suçlamasıyla Türk devletini de açıkça işgalci ilan etti.

Konferans bir örgüt disiplin içinde geçti. Konuşma yapan herkes “barış anası” denilen PKK’lı teröristlerin annelerinin elini öptü, bu şahıslar da el öpenlere karanfil ve beyaz tülbent verdi. Konferansın sonucunda kararlar alındı. “Sonuç bildirgesi” denen kararlar PKK’nın ilan ettiği “ateşkes şartlarıyla” birebir aynıydı.

“Siyasi, ekonomik, kültürel ve medya alanına yönelik öneriler” diye dört kategori altında sıralanan kararlar açıkça PKK’nın asgari programını yansıtmaktadır.

ABD, TÜSİAD, AKP ve PKK yeni anayasa yazdılar

Federatif bir yapı ve yeni bir anayasayı temel alan öneriler Apo konusuna da özel olarak eğiliyor. Büyük medyanın sevinerek “Galiba PKK’yı Apo’ya aftan vazgeçirdik” diye duyurduğu “Toplumsal, kamusal ve siyasal yaşama katılımı sağlayacak, planlanmış ve kamuoyu vicdanını rencide etmeyecek bir siyasi af veya demokratik katılım programı yürürlüğe konmalıdır” kararı, aslında PKK jargonunda Apo’nun serbest bırakılması anlamına geliyor. PKK Apo’yu serbest bırakmayan her türlü genel siyasi affa bile karşı çıkıyor. Kendi siyasi müttefiklerinden bile gelse aksi önerileri “Kürt halkını rencide edici” nitelikte bulduklarını defalarca deklere ettiler.

Kararlar Güneydoğu için tam anlamıyla ekonomik, siyasi, kültürel ve askeri otonomi içeren bir anayasal değişikliği öngörüyor. Atatürk’ün 1923 yılında Kürtlük kavramını ve Kürt özerkliğini reddetmek için söylediği sözler ise, sansürlenerek ve çarpıtılarak Perinçek’in yıllardır öne sürdüğü şekilde federatif yapı için tekrar gerekçe yapılıyor.

Bu konferansın bundan öncekilerden farklı olarak önemli bir sonucu oldu. Konferansın bitmesinin hemen ardından TÜSİAD Başkanı Sabancı büyük medyanın “son uyarı” olarak duyurduğu bir açıklama yaptı. Bu muhtıraya göre Türkiye 12 Eylül Anayasası’nı hemen kaldırmalı, Anayasa’daki vatandaşlık kavramı yeniden tanımlanmalı, Kürtçe eğitim seçmeli olarak başlatılmalıdır.

TÜSİAD’ın 12 Eylül Anayasası’na karşı olmadığı açık. TÜSİAD 12 Eylül Anayasası hazırlanabilsin diye ABD ile birlikte Türkiye’nin en kanlı faşist yönetiminin kurulması için canla başla çalışmıştı. Onların karşı olduğu, Anayasa’nın değiştirilmesi mümkün olmayan ilk üç maddesi ve Atatürk Cumhuriyeti’ni koruyan ve temsil eden diğer maddeler.

Anayasanın değiştirilmesini ve Türklük kavramının yerine “Türkiyelilik” veya “anayasal vatandaşlık” kavramlarının getirilmesini isteyen ve bunu defalarca deklere eden bir diğer isim ise Başbakan Tayyip Erdoğan.

Böylelikle ABD, TÜSİAD, AKP ve PKK “yeni anayasa” bayrağı altında Türkiye’yi bölmek ve Cumhuriyet’i yıkmak için açık bir siyasi deklarasyonda bulunmuş oldular. Bu ortak deklarasyon artık formal bir metine dönüşmek üzere.

Konferansın sözcüsü AKP’nin MİT’çisi

Tam da bu noktada kendini devletin sözcüsü ilan eden isimler ortaya çıkmaktadır. PKK’nın örgütlediği konferansa katılan eski MİT’çi Öneş tüm konferans boyunca, susarak not aldı. Büyük medya Öneş’i toplantıda AKP hükümetinin gayri resmi temsilcisi olarak değerlendirdi ve bunu sevinçle karşıladı.

Toplantı boyunca sahneyi Yaşar Kemal ve diğerlerine bırakan MİT’çi Öneş konferans biter bitmez kendisine yüklenen misyon çerçevesinde sahneye çıktı.

Öneş “Devlet olarak özeleştiri yapmalıyız” diyerek yaptığı çıkışla günlerce medyayı işgal etti. Öneş’e göre Türkiye Cumhuriyeti “asimilasyoncu” politikalarla tüm sorunları yaratmıştı. Bunun özeleştirisini şimdi kendisi vermekteydi. Öneş adeta konferans tarafından resmi sözcü ve arabulucu olarak atanmış gibi konferansın kararlarını “yıllarca terörle mücadele etmiş, devlet adına konuşan ve özeleştiri veren” isim olarak savundu. Bu ise toplantının örgüt disiplini içinde yapıldığını çok iyi gösteriyor. Konferansa katılan milletvekili, büyük medya yazarı veya eski MİT’çi kim olursa olsun toplantı biter bitmez kendi platformu ve köşelerinde kararları ve konferansı tanıtıp savundular.

MİT’çi Öneş ise daha ileri gitti. Kendine devlet adına özeleştiri verme yetkisi veren Öneş, yine sanki Meclis’in, Anayasa Mahkemesi’nin ve Cumhurbaşkanı yetkilerini elinde toplamış gibi Cumhuriyet’i ve Anayasa’yı resmen ayaklar altına alan yeni bir idare şekli ve anayasa önerdi. Öneş’e göre devlet şeklen PKK’yla görüşemez olsa bile, “Kürt siyasi hareketinden ortaya çıkan” legal alandaki siyasi partilerin, sivil toplum kuruluşlarının, “Türkiye Barışını Arıyor” konferansının düzenlenmesinde görev olan organizasyonlar gibi kurumları muhatap alınabilir.

Böylelikle Öneş resmen PKK’yla arabuluculuk görevi üstlendiğini deklere etmiş oldu. Türk devletini temsil ettiğini iddia eden bu şahıs ancak ABD ve AKP’yi temsil edebilir. Ancak bu bile Türkiye’nin büyük bir dayatmayla karşı karşıya olduğunu göstermeye yeter.

MİT’çi Öneş PKK, TÜSİAD ve konferans kararlarından adeta kelime kelime aktararak kendi çözüm önerilerini şöyle sıralıyor: Anayasa’nın değiştirilmesi, Anayasa’nın 66. maddesindeki Türklük tanımının kaldırılması, Türk kavramı yerine yurtseverlik kavramının getirilmesi ve Atatürk’ün “Ne mutlu Türküm diyene” anlayışının terk edilmesi…

“Efsane komutan”a bak

Türkiye yeni bir döneme girdi. Bir takım isimler ortaya çıkıyor. “Ben teröre karşı yıllarca devlet adına mücadele ettim ama bu iş olmaz. Gelin beni dinleyin!” diye ABD ve PKK taleplerini Türk devletine ve milletine dayatıyor. Hiçbir resmi kurum da ortaya çıkıp “Bu şahıs bizi temsil etmez, dediklerini de kınıyoruz” diyemiyor.

Türk milleti bu tuzağa düşmez. Teröre karşı mücadeleyi de, Kıbrıs Barış Harekatı’nı da, Kurtuluş Savaşı’nı da biz milletçe verdik. Kimse milletin bu uğurda dökülen kanını kendi sermayesine katıp, Türk milletinin iradesi ve egemenliğini yok etmeye kalkamaz.

Emniyet eski Genel Müdürü ve İçişleri Bakanı olan, ancak kamuoyunun daha çok Kürt aşiretleri ve Kürt mafyasıyla çevrilen bir kısım karanlık ticari ve siyasi komployla tanıdığı ABD’nin “dokunulmazı” Mehmet Ağar bu yeni kervanın başını çekiyor. “Teröristlerle ben savaştım, siyasi riskini ben alırım” diyerek PKK’lıları düz ovada beraber siyaset yapmaya ve keklik avlamaya çağırıyor. Zaten şimdiden gazeteler teröristbaşı Öcalan ile Mehmet Ağar arasındaki iltifatlardan geçilmiyor.

Teröre karşı mücadele edenleri karalamaktan başka hiçbir zaman TSK’nın komutanları ve neferleri hakkında haber yapmayan büyük medya ise ne hikmetse son iki yıldır bir “efsane komutan” keşfetti. Herkesin büyük hayranlığını toplayan Osman Pamukoğlu nedense on binlerce komutan, subay, astsubay ve er arasında seçildi ve Doğan Medya tarafından teröre karşı mücadelenin sembol ismi seçildi. Biz de merakla bakalım bu işin sonu ne olacak diye bekledik.

Bu öyle bir “efsane komutan” ki röportajlarında terör örgütünü “Partiya Karkeran Kürdistan” ismiyle anıyor. PKK’nın artık bir halk hareketi haline geldiğini, teröre karşı mücadelenin çok daha zor olduğunu ve artık yenilgiyle sonuçlanabileceğini savunuyor. Kendisi hariç tüm komutanları neredeyse adeta hainlikle, Türk Ordusu’nu ise acizlikle suçluyor. İstiklâl Savaşı kahramanlarına “höst dürzü, vatan haini” gibi hakaretler ediyor. TSK’nın pek çok mensubuyla davalık oluyor.

Anı kitabında İran’a karşı “Niçin sınır ötesi operasyon yapmadık” diyecek kadar radikal fikirler savunan “efsane komutan”, Türk Ordusu’nun bugün K. Irak’a girmesini ve Kerkük’e müdahalesini ise intihar olarak nitelendiriyor.

“Türk Ordusu batağa saplanır”, “işgalci konumuna girer”, “bedelini çok ağır öder” sözlerini Apo’dan, Barzani’den ve Talabani’den defalarca duymuştuk. Eskiden kamuoyunu uyutmak için “Bak şu küstaha, nasıl konuşuyor?” manşetleri atan gazeteler, aynı cümleler birebir aynı kelimelerle “efsane komutan” tarafından tekrarlanınca, “Helâl komutana! Ordu aptallık yapma, efsane komutanı dinle!” yaygaraları koparıyor.

30 yıldır terörü bitirtmeyen içimizdeki PKK’lılar

Kısacası “30 yıldır terörü bitirmedik, bir de “ver kurtul” yolunu deneyelim” kampanyası büyük bir yüzsüzlükle yürütülüyor. Türk halkı yılgınlık ve teslimiyete sürüklenmek isteniyor.

Birileri de sanki teröre karşı mücadele etmek bir kahramanlık ve azizlik payesiymiş gibi ortaya çıkıyor ve “teröristlere kan kusturan” komutan, emniyetçi etiketiyle bu kampanyanın sözcülüğünü üstleniyor.

Bölücülere karşı mücadele dahil her türlü vatan savunması bir meziyet değil, her Türk için bir görev ve zorunluluktur. Binlerce şehit ve gazi en doğal milli duygularla bu görevi yerine getirdi. General veya er fark etmez. Kendini Türk hisseden herkes şartlar ne olursa olsun bu görevi yine yerine getirecektir. Kimse de kendini milletin üstünde görüp, milletin değerlerini pazarlamaya cüret edemez.

30 yıldır terör tabii bitmez. Eğer bir ülkede devletin Cumhurbaşkanlığına kadar yükselen bir Kürt-İslamcı “Federasyon kuralım”, Başbakanlığa kadar ulaşan bir diğeri “Kürtlerin gücü yeterse bağımsız olabilirler” diyorsa, eski MİT’çileri Türklüğü Anayasa’dan çıkarmayı, İçişleri eski Bakanı PKK’lıları ovaya indirmeyi öneriyorsa, kimse teröre ve bölücülüğe karşı Türk milletinin ve Ordusu’nun mücadelesini suçlayamaz. Bu koşullarda bile 30 yıldır bu vatanı korumuşuz demek ki 1000’lerce yıl koruruz.


MİT’çi Öneş’e sorular

MİT’çi Öneş’in açıklamaları, AKP Cumhurbaşkanlığını ele geçirirse Anayasal rejime ve Cumhuriyet’e yönelik saldırının ne şekilde olacağını açıkça ortaya çıkardı.

Ancak eski MİT’çi Öneş’in bu kadar cüretli konuşması ve hatta bunu “devlet adına” yaptığını söylemesi ilginç. Anlaşılan Tayyip Erdoğan şimdiden kendini Cumhurbaşkanı olarak görüyor ve Ilımlı Hilafet rejimini ABD ve PKK şemsiyesi altında kısa sürede kurabileceğini hayal ediyor.

Fakat Türk devletini hâlâ savunan Türk milleti adına bizim de diyeceklerimiz var. Bu MİT’çi veya onun benzeri bir takım eski emniyetçi, istihbaratçı veya sözde komutan ne Türk milleti ne de Türk devleti adına konuşamaz. Atatürk’ün Cumhuriyeti ve Türk milleti adına özeleştiri verme hakları ise asla yoktur. Eski MİT’çi Öneş özeleştiri verecekse buyursun önce şu konularda hesap versin:

1.) Türk milli istihbaratını yok eden, devletin tüm sırlarını CIA’ya teslim eden ve hatta ABD’den resmen maaş ve bütçe alarak çalışan bir takım MİT mensupları bu halka eylemleri, mal varlıkları ve CIA bağlantıları hakkında hesap vermeye hazırlar mı?

2.) 1970’lerde MİT PKK’nın kurulması, güçlenmesi ve silahlanmasına destek oldu mu? Apo’nun eşi Kesire’nin MİT mensubu babasının ve yine Apo’nun MİT mensubu Pilot Necati olarak adlandırdığı isimlerin PKK’ya hizmetleri ne olmuştur? PKK’nın 1980 öncesi Güneydoğu’da katlettiği yüzlerce solcu bir MİT operasyonu muydu? 1980 öncesi Türk evlatlarını birbirine kırdıran diğer provokasyon ve operasyonlarda MİT’in rolü nedir?

3.) Apo’nun Yalçın Küçük’e yaptığı “MİT ile birlikte çalıştık. Onlar beni kullanmak istedi ama ben onları daha çok kullandım” itirafı doğrultusunda hiçbir MİT mensubu soruşturuldu veya yargılandı mı?

4.) Uğur Mumcu niçin PKK ve MİT ilişkisini ortaya çıkardıktan hemen sonra katledildi? PKK ve MİT arasında hâlen ilişki var mı?

5.) Türk Ordusu’na yönelik son iki yılda artan pusular, saldırılar ve karşı istihbarat çalışmalarında MİT mensuplarının olası ihaneti araştırıldı mı? Şemdinli’de Türk Ordusu’na ve Kara Kuvvetleri Komutanı’na yönelik gerçekleştirilen provokasyonda Emniyet İstihbaratı’nın adı geçti. Adı geçen görevli görevden alındı ve hakkında soruşturma açıldı. Ancak bölgede Jandarma İstihbarat operasyonlarının raporlarına imza atmayan MİT görevlilerinin provokasyondaki payı gün yüzüne çıkmadı. Bunlar hâlâ görevde mi?

6.) MİT’in ilk kuruluş yılları için “kızıl tehlikeye karşı zorunluluk” olarak meşrulaştırılan, CIA ve MOSSAD’ı üst hiyerarşi olarak kabul eden organik ilişkiler devam ediyor mu? ABD’den maaş alma, bütçeye katkı alma ve karşılığında bilgi aktarma ve ortak operasyon düzenleme şeklindeki uygulamalar hâlen mevcut mu? MİT Türk devletinin mi yoksa ABD’nin mi istihbarat kuruluşudur.

7.) MİT’çi Öneş kim adına konuşuyor? Türk devleti adına konuşmadığı kesin. MİT mi görev verdi? ABD mi? AKP mi? Yoksa kendisi “barış dili yaratan bir aydın” olarak demokrasi mücadelesi vermeye mi karar verdi?

 

http://www.turksolu.net/124/ozsoy124.htm

 

Safları sıklaştırın,
Safları sıklaştırın çocuklar!
Uzaktan duyduğunuz,
Çakalların ulumasıdır!..

Türk'ün Sabirla Imtihani

 

Basyazi

Gökçe Fırat

 

Türkiye'nin çevresi çok kimlikliliğin yol açtığı bölünmelerle doluHain erkekler, namussuz kadınlar”...

“İstanbul şehri bir yara. Burada büyük idealler ve ilhamlar yok. Burası kirli sokaklarda yaşayan bayağı insanların şehri. Burası entrika, rezalet, hile, korkaklık karargâhı. Hain erkekler ve namussuz kadınlar şehri.

“Üsküdar’a giderken akıntı bizi Yunan zırhlısı Averof ile hemşiresi Kılkış’ın yanından geçirdi. Bir nöbetçi baktı. Ben bu gemilerin burada emniyetle durabilmelerine şaşıyordum. Yunanlılar Osmanlı başkentini üs diye kullanmakta, buradan Karadeniz ve Marmara kıyılarına akın ederek Türk köylerini ateşe tutmakta idiler. Türklerin de bu gemileri batırmaya girişmediklerine şaşıyordum. Küçük bir çabayla batırılmaları mümkündü.”

Bu değerlendirmeler, mütareke döneminde İstanbul’a gelen İngiliz subay Armstrong’a ait.

PKK otobüsleri Gemlik’e doğru yola çıkınca, ister istemez bu sözler geldi aklımıza. PKK otobüsleri Gemlik yolundan geri dönerken Bursa’nın “hain erkekler ve namusuz kadınlar şehri” olmadığını görüp sevindik.

Doğrusu provokasyon denilen, kışkırtma denilen tüm halk tepkilerini bu çerçevede değerlendirmek gerekir. PKK teröristlerinin her gün karakol bastığı, eşkıya destekçilerinin şehir merkezlerinde Apo posteri açıp gösteri düzenlediği, bilimsel kılıflı bölücü konferansların iktidar desteğinde düzenlendiği, ülkenin bölünmesi için imza kampanyalarının sokaklarda düzenlendiği bir ülkede, vatanına ve namusuna sahip çıkan her sıradan Türk’ün göstereceği en basit tepkilerdir bunlar.

Halkın bu doğal tepkisinin, tüm siyaset kurumu ve medya tarafından provokasyonla, “iç savaş çıkar ha!” korkutmalarıyla sindirilmeye çalışılması da doğal, çünkü ülkemizde hain erkekler ve namussuz kadınlar da var ve bunlar genellikle, sayıları bir avuç olmasına karşın sesi çok çıkan siyaset ve basın kurumlarında yuvalanmış durumda.

TÜRKSOLU’nun geçtiğimiz üç sayısında işlediği “Kürt istilası” temasına ve Türk çocuklarına yapılan uyarılara, bu hainlik namussuzluk cephesinden saldırı gelmesi gerekiyordu. Çünkü hainler ve namussuzlar, kendi ihanet ve namussuzluklarını, ancak böyle gizleyebilirler, daha doğrusu gizlemeye çalışırlar. Mütareke basını, her direnişçiye saldırmak, onu provokatörlükle, akılsızlıkla, ırkçılıkla suçlamak zorundadır ki, kendi hainlik ve namussuzluğunu dengeleyebilsin. Şimdi bizimkiler de öyle yapıyor.

Ancak bir tarafta TÜRKSOLU gibi bir Türk direniş odağı ile diğer tarafta mütareke basını gibi bir hainlik odağı arasında kurulacak terazide, TÜRKSOLU bu hain ve namussuzların kendi günahlarından arınmalarına yetmeyecek kadar küçük bir sestir. Bu da Türkiye’nin milli güçlerinin bir ayıbıdır. Örgütlü milli güçlerin yetersiz kaldığı yerde, her şeyi yaratan halk sokağa inmekte ve olaya el koymaktadır.

TÜRKSOLU’na saldıran Mütareke basını, aslında TÜRKSOLU nezdinde halka uyarıda bulunmaktadır: Sus, evinde otur, sokağa çıkma! Sen harekete geçersen ben de geçerim ve tüm medya olanakları ile sana saldırırım.

Düzenin Milli Sol korkusu

Geçtiğimiz onbeş gün boyunca süren Mütareke basınının saldırılarını nasıl değerlendirmek gerekir?

Bilindiği gibi Doğan medyanın, TÜRKSOLU’nu her ne şekilde olursa olsun gündemden saklamak gibi bir kararı vardır. TÜRKSOLU’ndan hiçbir yazarlarının hiçbir şekilde bahsetmesine, eleştirmek için dahi olsa, izin vermezler. Sonuçta TÜRKSOLU’nun eleştirilmesi bile, aslında bizi güçlendirmektedir. Ancak alınan bu kararın, yani kendi yayın organlarında TÜRKSOLU yokmuş gibi davranmalarının, TÜRKSOLU’nu yok etmediğini çok iyi bilmektedirler. Bu noktada köşeye sıkışmaktadırlar.

TÜRKSOLU’nun son üç kapağı ve yazıları ise, bu grubun eski kararlarını gözden geçirmelerine neden oldu. Böyle olması da çok doğaldı, çünkü son yazılar, Türkiye’de birşeylerin artık değişeceğinin çok açık sinyallerini veriyordu.

Aslında olay çok basittir. Türkiye, dışarda AB ve ABD, içerde ise AKP ve PKK tarafından kuşatılır ve bölünürken, ülkenin çıkış noktası da en baştan yok edilmiştir. Bir yanda doğrudan Amerikancı sağ parti ve örgütlerin, diğer tarafta Kürtçülüğe taşeronluk yapan sol parti ve örgütlerin oluşturduğu, sağlı sollu siyaset arenasında, Türkiye için bir çıkış noktası yoktur.

Sağın milliyetçiliği Amerikancılıkla, Avrupacılıkla sınırlıdır, solun solculuğunun sınırı ise bir “halkların kardeşliği” sloganı ile PKK kuyrukçuluğuna dolanmaktadır. Her koşulda, bu ülke insanının, yani Türk milletinin, bu ülkede kendi kuralları ve namusu ile yaşama olanağı, bir kısım dış güçlere teslim edilmektedir. “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” dense de, bu ülkede bir tek Türk’ün hakkı tanınmamaktadır.

TÜRKSOLU böylesi kapalı devre bir siyaset arenasında tam anlamıyla düzen bozucu ve tasfiye edici harekettir. Çünkü TÜRKSOLU kendisini sadece işçi sınıfı ile ve emekçilerle sınırlayan bir teorik referansla davranmamaktadır. TÜRKSOLU doğrudan Türk milletinin sözcüsü olarak ortaya çıkmaktadır. Bu ise, kendi milletinden kopuk sol hareketlerle karşılaştırıldığında ciddi bir tehlikedir. Çünkü ilk defa bir sol hareket aynı zamanda milli bir hareket olma yolundadır.

Sol: Kürtçülük ve Alevicilikten Türk milliyetçiliğine

Oysa Türkiye’nin Batıcı siyaset rejiminde millilik, ancak faşist partilere bırakılmış dar bir alanda oynanan oyundur. Bu noktada TÜRKSOLU’nun milliyetçiliği, en başta sağ güçleri, yani sahte milliyetçi partileri dağıtan bir güçtür. O nedenle mütareke basını, TÜRKSOLU’na saldırırken, “Bu gazetenin önerdiklerini MHP bile önermiyor” demektedir. Aslında burada gizli bir üzüntü sezilmektedir, çünkü TÜRKSOLU’nun dediklerini MHP türü harekatler söyleme cesaretine sahip olsalardı, bu tür bir milliyetçi çıkış sol güçlere kalmazdı!

Evet, Batıcı siyaset rejimi sarsılmaktadır. On yıllardır MHP türü hareketlere sahte milliyetçilik yaptırıp Türk milletinin tepkisini dizginleyen siyaset kurumu TÜRKSOLU’nun milliyetçiliği karşısında çaresizdir. Ancak sağdan yapacağı saldırının imkânı yoktur. O nedenle sağ güçler, TÜRKSOLU’na saldırırken soldan vurmaktadırlar. Sanmaktadırlar ki, TÜRKSOLU’nun solcu olmadığını ispatlarlarsa, bu milli sol akım durdurulacaktır.

Burada ayrı bir aymazlık sözkonusudur, çünkü TÜRKSOLU’nun solculuğu, düzenin bunca yıldır el altında tuttuğu, kökü dışarda sol hareketlerden tümüyle farklı bir halk hareketidir. Farkındaysanız eğer, TÜRKSOLU dogmalarla, şablonlarla değil, halk diliyle konuşur.

Burada düzenin hiç hoşuna gitmeyen iki nokta vardır ki, bu, solun gerçekten milli bir harekete dönüşeceğini göstermektedir. TÜRKSOLU birincisi Kürtçülük yapmamaktadır, ikincisi Alevicilik yapmamaktadır. Bu ise sağ güçleri hepten çileden çıkartmaktadır, çünkü Türkiye’de solu, kendi içine hapsedenin ve bir türlü ketleseleşememesinin temel sebebinin, sola bırakılan Kürtçülük ve Alevicilik politikasından kaynaklandığını çok iyi bilmektedirler.

Kürtçülük ve Alevicilik yerine Türk milliyetçiliğini tercih eden sol, eski tür düzen solunun sınırlarını hemen aşar ve milli bir harekete dönüşür. Bu tür bir açılım, sahte milliyetçi hareketi de dağıtırsa, gerçekten düzen güçleri ile karşılarında bir tek TÜRKSOLU kalacaktır ki, o zaman tüm denge değişecektir.

Sokağın sesi

Peki TÜRKSOLU tüm dengeleri değiştirecek ne yapmaktadır?

TÜRKSOLU Türkiye’de bir Kürt istilası olduğunu savunmakta ve bunu rakamları ile, haritaları ile kamuoyuna duyurmaktadır. Gerçekten mütareke basınının dediği gibi, bunlar ırkçı, faşist sloganlar olsa, üzerinde çok fazla durmamaları gerekirdi. Öyle değil mi, hiçbir gerçekliğe dayanmayan bir yazıyı neden önemsiyesiniz!

Ama mütareke basını, Türkiye’de gerçekten de bir Kürt istilasının olduğunu gayet iyi bilmektedir. Onlar, bu olgunun, bu kadar açıklıkla ifade edilebileceğine pek ihtimal vermiyorlardı sadece. Şimdi birileri çıkıp bunu haykırdığı andan itibaren, ülkenin siyasi statükosunun hızla değişeceğini görmektedirler. Feryatları ondandır.

Evet, Türkiye’de bir Kürt istilası vardır. Bunu TÜRKSOLU ifade etsede böyledir, etmese de. Çünkü mütareke basını da çok iyi bilmektedir ki, bu istila, Türk toplumunun gündelik yaşamını artık iyice rahatsız atmektedir. Bunca zaman, iyi komşuluk gösteren Türkler, artık oynanan oyunun farkına varmıştır. Sokakta yaşanan gerçeklik, sıradan Türk’ün, kendi ülkesini, mahallesini, sosyal yaşantısını, kültürel değerlerini, ahlaki değerlerini, kısacası yaşamının her alanını Kürtlerin istila ettiğini görmesidir. Bu gerçeklik, bir sol hareket tarafından formülize edilip teorileştirildiğinde, gerçekten sokaktaki Türk kendi hareketine kavuşmuş olacaktır. Medya bu kaçınılmaz gidişatı görmüş ve bunu engellemek için çırpınmaktadır.

Ancak TÜRKSOLU’nu sustursalar bile sokakta yaşanan gerçekliği ortadan kaldıramayacakları için, bu tür bir milli cereyanı durduramazlar. TÜRKSOLU burada sadece bir simgedir, tarihin akışının bu ülkeye dayattığı siyasal öznedir. Bu özne, boğulacak olursa, sanılmasın ki sokak kendi sesini kısacaktır. Olgunlaşan fikirler artık halka malolmuştur. Halk, bir yolunu bulup, yine aynı fikirlerle, doğru bildiğini yapacaktır.

Peki bu durumdan kimler rahatsız olmaktadır?

Böyle bir gidişattan en başta Türkiye’nin solcu geçinen, Atatürkçü geçinen, milliyetçi geçinen bir kısım aydınları rahatsız olmaktadır. Rahatsızlıklarının sebebi, rahatlarının bozulacağını bilmelerindendir.

Gerçekten de sokağın sözcülügünü üstlenmek cesaret ister. Böyle bir sözcülüğün, bu sözcülüğü üsteleneceklere çok ağır yükler getireceğini, hatta ağır bedellerinin de olacağını bilmektedirler. Ülkenin bir uçuruma gittiğini, bölünmeye gittiğini görmekte ama buna karşı bir şeyler yapmanın kendi konumlarını da sarsacağını görmektedirler.

Bunlar, mütareke dönemi deyişiyle tatlı su frenkleridir. Tatlı su frenginin ağzından tek bir açıklama duyarsınız: Tamam hepsi doğru ama, hani, şey, sanki daha yumuşak bir üslup kullansak biraz daha kazanıcı olmazmıydık? Aslında üslup sorunları yoktur. Çünkü her sağlam duruşun bir üslubu vardır. Bu üslupsuzluk çağrısı, sağlam duramayacaklarının ifadesinden başka bir şey değildir.

Kebap savaşı mı Kürt savaş ağaları mı?

İkinci bir kesim ise, son derece sessizdir. Daha doğrusu bunlar kendileri konuşmazlar, başkalarını konuştururlar. TÜRKSOLU’nun geçtiğimiz sayılarda yayınlanan haritaları, Kürt mafyasının ekonomik gücünü ortaya koymuştur. Şimdi bu ekonomik rant üzerine çöreklenen Kürt mafyası bir kısım taşeronu üzerimize salmaktadır.

Türkiye’de Türk milliyetçiliğinin en önemli düşmanı baştan itibaren Kürt ağalığı olmuştur. Cumhuriyet idaresi boyunca ayaklanan Kürtler aslında ağalık düzenini istemişlerdir. Kapalı aşiret yapısını ise, şehre geldiklerinde bile bozmamışlardır. Şehre hakim olan aşiret rejimi ise ekonomide başka bir olguyu ortaya çıkarmıştır: Kürt savaş ağaları. Kürt savaş ağaları, iki yölü bir iktisadi çark kurmuştur. Bir yandan Türk milletinin kaynaklarını kurdukları iktisadi ağ ile ele geçirip PKK’ya aktarma, diğer yandansa PKK desteğini arkasına alarak, tüm Türk ekonomisinde hakim olma. Bugün için Kürt bölücülüğü ile mücadelenin en önemli halkası, kendilerine Kürt işadamları denilen, ama gerçekte savaş ağası olan bu grubun çökertilmesidir.

TÜRKSOLU’nun bu kesimi deşifre etmesini kemileri “Kürtten alışveriş etmeyin demek açık faşizmdir” “Ne yani Kebap yemiycek miyiz? Bu kadarı da komik olmuyor mu” şeklinde laubalilikle ele almıştır. Örneğin Doğan Medya da bu noktadan bize saldırmaya kalkmıştır. Ancak onların laubaliliklerinin tersine bizler son derece ciddiyiz. Tüm ülkeyi saran bir kebapçı ağının, aslında aynı zamanda bir teröre maddi kaynak aktarma şebekesi olduğunu çok iyi biliyoruz. Bu noktada savaşın “ulusal kebap savaşı” olarak konması belki de çok doğrudur. Bugünün kebapçı zinciri, yarın iç savaş çıktığında Kürt bölücülerinin örgütlenme ağıdır.

O nedenle ister kebapçı olsun, ister simitçi olsun, ister kasetçi olsun, her türlü Kürt iş sahası dikkatle incelenmelidir. Ekonomi savaşın can damarıdır. Şeriatçı hareket nasıl, cami-yeşil sermaye etrafında hızla güçlendi ise, Kürtçü hareketin de benzer bir yol tututğunu görmeliyiz.

Bu noktada Kürtçülüğe para aktarmaktan kaçınmak elbette her Türk’ün görevidir. Geçtiğimiz dönemlerde, Genel Kurmay’ın ve Emniyet’in, Yeşil Sermayeye yönelik bilgilendirme ve önünü kesme politikasını biliyoruz. Türkiye’de Şeriat tehlikesi biraz da bu şekilde önlenmiştir. Şimdi acil ihtiyaç, aynı şekilde bir çalışmanın bu defa Kürt işadamlarına yönelik yapılması gerekmektedir. Bu ise halkın yapacağı bir iş değildir. Genel Kurmay’ın, MİT’in, Emniyet’in bu iş üzerinde çalışması ve devletin tedbir alması gerekir.

Alevi Baronlar

Bir üçüncü kesim ise Alevi Baronlardır. Bunlar Anadolu’nun yoksul ve ezilmiş Alevi kitlesi üzerinde dinsel bir sömürü mekanizması kurmuşlardır. Sünni şeriatına karşı çıkarlar ama aslında kendileri de Alevi şeriatını savunurlar. Nedeni ise basittir, Alevi cemaati olmasa kendileri de olamayacaklardır.

O nedenle Alevi Baronlar, Alevilerin Türk toplumu içinde kaynaşmasını değil, Alevi kimliğini korumak ve yaşatmak sloganı arkasında bağımsız bir cemaat olarak kalmasını isterler. Böyle bir cemaat toplumu her zaman için korunmaya muhtaç olacaktır. Bu korumayı ise bu Baronlar sağlayacaktır.

Bugün Aleviler üzerinden rant sağlayan bu Baronların, Ermeni ya da Rum Patriklerinden pek farkları yoktur. Aslında güttükleri politika ile Alevileri toplumdan soyutlamakta, dışlamakta, tecrit etmekte kısacası azınlıklaştırmaktadırlar. Böyle bir politika Alevilere büyük zarar vermektedir ama tıpkı tarikat şeyhleri gibi Alevi Baronları da bunu pek önemsemezler.

TÜRKSOLU, önemli bir tespit yapmıştır. Alevilik üzerinde büyük bir oyun oynanmaktadır. PKK, Alevi kitlesini, doğal lojistik alan ilan etmiştir. Peki bunun sebebi nedir? Yıllardır Alevilere Türk devletine düşmanlığı aşılayan Alevici ideoloji, ister istemez Türk devletine düşman PKK ile ittifak kurmaktadır. Kimileri itiraz edebiler ama kimi Alevi dermekleri, neredeyse tümüyle PKK’lı ve benzeri terörist grupların egemenliğindedir.

Kaldı ki PKK’nın genişleme güzergahında Alevi bölgesi önceliklidir. Şimdi bunun nedenini de birilerinin açıklıkla ortaya koyması gerekir. Bunun suçu, elbette Alevilerde değildir. Ama Alevileri cemaatleştiren Alevi Baronları Alevi kitlesini PKK’ya yem etmiştir.

Bu noktada hemşehri dayanışması, köy örgütlenmesinin ve yaşantısının şehre taşınması, şehir içinde bile ayrı özerk cemaat alanları oluşturmaktadır. Bu tür toplumdan soyut, içe kapalı, hemşehri mahalleleri, her türlü devlet düşmanı ve PKK yandaşı akımların güçleneceği sosyal zemini yaratmaktadır.

Sıradan Atatürkçü Alevi insanlarımız bu durumdan elbette büyük rahatsızlık duymaktadır. Ancak duyulan rahatsızlığın da bir şekilde ortaya konulması gerekmektedir. TÜRKSOLU laik bir harekettir. Alevicilik yapmanın bu ülkede bölücülük olduğunu düşünmekte, solun öteden beri düştüğü hataya düşerek Alevilik üzerinden varolma stratejisi izlememektedir. Aleviler en çok bu tür bir stratejinin kurbanı olmuştur.

Bizim için aslolan herkesin kendisini milliyetiyle ifade etmesidir. Eğer birileri Alevi kimliğini Türk kimliği yerine geçirmeye çalışırsa, burada bir yanlış vardır ki bu yanlış bölücülüğe kapı açmaktadır. 21. yüzyılda insanların kendilerini dinsel kimlikleri ile değil, milliyetleri ile tanımlaması doğaldır. Ama “ben Aleviyim”in artık bir etnik kimlikmiş gibi kullanıldığı bir ortamda, birilerinin de çıkıp uyanıklık çağrısı yapması gerekmektedir.

Perinçek’e sadece üzülüyoruz

TÜRKSOLU’na yöneltilen saldırılardan belki tek eğlenceli olanı Perinçek grubununkidir. Aslında Perinçek grubu, Türkiye’nin sağcı düzen güçlerinin tam da aradığı sol harekettir. Öyle sol harekettir ki, büyüme ihtimali sıfır, kırk yıldır aldığı oy oranı ise binde birdir! E böylesi sol hareketi her düzen elbette ister.

Tabi düzen böylesi bir grubu istediği zaman kullanır. Örneğin TÜRKSOLU’na karşı saldıracağı zaman hemen Perinçek’i kullanırlar. Tabi bizim gibi bir halk hareketi açısından Perinçek’in saldırısı olsa olsa olumlu bir referanstır. Ne de olsa Perinçek’e oy vermeyen Türkiye’nin %99,9’unun sempatisini kazanmış olursunuz!

Ama bizim için eğlenceli olanın bu grup ve lideri açısından çok da sıkıcı olduğunu sanıyoruz. Çünkü bir siyasi parti düşünün ki TÜRKSOLU ve Gökçe Fırat olmasa ne basına çıkabilecek ne de siyaset yapabilecek. Sanırız zor bir durumdur. Gökçe Fırat olmasa bizim misyonumuz ne olacak, ne yapacağız diye düşünür herhalde insan...

Ama üzülmemek gerekir: Çünkü TÜRKSOLU ve Gökçe Fırat, Türk siyasetinin yükselen güçleridir. Bu yükselen güçler oldukça, sanırız Perinçek de siyasette kalıp boy gösterecektir. Bizim de ona böylesi bir katkımız olsun artık.

İç savaşın zeminini hazırlayanlar sizlersiniz

TÜRKSOLU’na yönelik saldırıların temelinde bir iç savaş kışkırtma suçlaması yatıyor. Ancak iç savaş korkusu yayanların aynı zamanda iç savaş için zemini hazırlayanlar olduğu da ayrı bir durum.

Bu hassas nokta üzerinde çok önemle durmak istiyoruz.

1- 18 Nisan 2005 tarihinde, bu sütunda, “Sol’un tarihi seçimi” başlıklı yazımızda, gelişecek olayları önceden görerek bazı oyarılar yaptık. Mersin’de Türk bayrağının yakılmasının hemen ardından, sokak hareketinin gelişeceğini, burada ABD’nin bu sokak eylemlerini manüple etmek isteyeceğini ilk kez yazarak kamuoyunu uyardık. Ancak yine bu yazımızda Türklere susmayı değil sokağa hakim olmayı önerdik.

2- 23 Mayıs 2005 tarihinde, yine bu sütunda, ABD’nin darbe senaryosunu açıkladık. Bu senaryonun önemli bir ayağını, Türk-Kürt çatışması çıkartarak olası bir darbeye zemin hazırlamak olduğunu ilk kez burada biz açıkladık.

3- 1 Ağustos 2005 tarihinde, bu sütunda, “PKK sınırın ötesinde mi?” başlıklı yazımızda PKK’nın Apo’ya özgürlük için sokağa inme kararı aldığını ve bunun bir iç savaş ilanı olduğunu yazdık.

Görüleceği gibi Türkiye’nin bugünkü gündemini işgal eden iç savaş olgusu, ilk kez TÜRKSOLU tarafından ele alınmış, bunun Amerikancı bir darbe tezgahı çerçevesinde değerlendirilmesi yapılmıştır. Türk milletine de, Amerikancı darbe tuzağına düşülmemesi noktasında uyarı yapılmıştır. Bu bakımdan TÜRKSOLU’nu iç savaş kışkırtıcılığı ile suçlayanlar bizimle yanlış zeminde kapışmaktadırlar.

Türkiye’ye Irak modeli: Türk, Alevi, Kürt Federasyonu

Ancak TÜRKSOLU olarak burada yine geleceğe ışık tutma görevi ile karşı karşıyayız. Türkiye üzerinde esas oynanan oyun, Türkiye’ye Irak modelinin dayatılmasıdır. Bugünkü Irak nasıl, Sünni(Arap), Şii ve Kürt olmak üzere üç parçalı bir etnik boğazlaşma sahası ise, Türkiye için de benzer bir senaryo hazırdır. Senaryoya göre Türkiye Sünni(Türk), Alevi ve Kürt olmak üzere üç parçaya bölünecektir. Bu nedenle ABD ve genel olarak Batı, Alevi kimliğine ve Kürt kimliğine özgürlük istemektedir.

İşte Türkiye’de iç savaş olacaksa bu şekilde olacaktır. Etnik ve mezhepsel parçalanma, kaçınılmaz olarak iç savaşı getirir. İç savaşı önlemeninse tek bir yolu vardır, etnik ve mezhepsel özgürlük alanı yaratmamak, ulus tanımını korumak. Bu noktada Türkiye bir ulus devlettir. Türkiye Cumhuriyeti, tek dilli ve tek milliyetli bir ulus devlettir. Eğer siz bu ulus devlet içindeki Türk milli kimliğini, alt kimliklere ayrıştırırsanız ve ayrıştırdığınız her bir kimliğe de özgürlük tanırsanız, kaçınılmaz bir şekilde alt kimliklerin birbiri ile çatışmasının yolunu açarsınız. İç savaşa yol açmayacak tek çözüm, Türk kimliğinin tek milli kimlik olarak tanınması ve Türk’ün bir etnik kimlik değil milli kimlik olduğunun kabulüdür. Türk’ü milli kimlikten etnik kimliğe dönüştürürseniz, Türkiye’yi de bir etnik federasyona mahkum edersiniz.

Bu gerçeklik karşısında kimileri bunun bir inkar ve dayatma politikası olduğunu savunmakta, özgürlüğün daha bağlayıcı olduğunu iddia etmektedir. Bu gibilere Irak’tan ders almalarını öneririz. Irak, uzun yıllar boyunca hem Kürtlere hem de Şiiilere farklı bir kimlik tanıdı, bu kimliklere de her tür özgürlüğü verdi. Ama görüldüğü gibi bu özgürlükler ne Irak’ın parçalanmasına ne de iç savaşa engel olabildi. Hatta bugünkü parçalanmışlığın ve iç savaşın nedeni tanınan bu özgürlüklerdir.

Türkiye açısından bu işin sağlamasını yapalım. Bugün bu tür etnik ve mezhepsel kimliklere özgürlüğü kim istiyor? ABD, AB ve PKK. O halde soralım, ABD, AB ve PKK, Türkiye’yi bölmek için mi istiyorlar bu özgürlükleri, yoksa Türkiye daha güçlü bir ülke olsun diye mi!

İnsan bilimde ve teoride çuvalladı mı, ABD onun başına hemen bir çuval geçiriverir. Başına çuval geçirilen insana ise her şey yapılabilir! Türk aydınının başına bugün bir çuval geçirilmiştir. Çuvalın içindeki aydın, bilimsel, tarihsel, sosyolojik gerçekleri bir yana bırakarak, iç savaşın yolunu açacak bir rotaya girmiştir. İç savaşın yolunu açanlar bugün iç savaş provaları karşısında, aman yeter ki iç savaş çıkmasın, PKK’nın istediklerini yapalım noktasına kadar gelmişlerdir!

Türk oğlu, Türk kızı! Yalnız olmaktan değil, hain ve namussuz olmaktan kork!

Bu oyuna bir tek TÜRKSOLU gelmemektedir. O nedenle oyunları bozulmuştur.

1- Biz çok açık bir şekilde Türkiye’yi bir iç savaşa götürecek her tür etnik kimliğe karşıyız. Yok bu yaptığınız iç savaş çıkarır diyorsanız, Türkiye’de zaten 20 yıldır PKK’nın ilan ettiği bir savaş var deriz. Hem iç savaş çıkmasın diye savaşmadan bölünmeyi kabul etmek aptallık olur. Böyle bir tercihte, iç savaşsız bölüneceğimize, iç savaş çıksın öyle bölünelimi tercih ederiz!

2- İç savaş çıkmasın ki rahatımız bozulmasın diyenlere ise şunu söyliyelim, biz Türküz, ne ABD’nin ne de Kürdün işgali altında yaşarız! ABD ve Kürt işgali bizim için zaten bir savaş nedenidir, o halde savaşmaktan kaçınmayız!

3- Bizim bu fikirlerimizi “savcılar göreve” korkutması ile değiştirebileceğinizi sanıyorsanız yine yanılıyorsunuz, bu fikirler için hapis yatmak bize ancak onur verir, şan verir. Ama bu fikirlerimizin de Anayasal çerçeve içinde kaldığını ve suçlanamayacağını başvurduğunuz mahkemelerde hepiniz göreceksiniz!

4- Bu fikirlerin yazıldığı bir gazetede yazı yazmak sadece onurdur. TÜRKSOLU sadece kendi kafası ile düşünen insanlara sütunlarını açar. Mütareke basınının saldırıları karşısında kalemini bırakacak karakterde olanları TÜRKSOLU yazarları arasında boşuna aramayın, bulamazsınız!

5- “Türk oğlu, Türk kızı Türklüğünü koru” çağrımız, sadece Türk çocuklarınaydı. Mütareke kalemlerinin ne çocuğu olduklarını bilemeyiz; annelerine sorsunlar. Ama bizim Türk çocuklarına yaptığımız çağrıyı üzerlerine alınıp, bu yazı üzerinden kıyamet koparmasınlar.

6- Mütareke basını TÜRKSOLU’na saldırarak açık kışkırtıcılık yapmakta ve hedef göstermektedir. Bu hedef göstermelerin hemen ardından bazı Kürt terör örgütleri tarafından tehditler almaya başladık. TÜRKSOLU’na, başyazarına ya da herhangi bir yazarına gelecek herhangi bir zarardan sizi sorumlu tutarız! Hesabını da sorarız...

Türk oğlu Türk kızı!

Görüyorsun ki: “İstanbul şehri bir yara. Burada büyük idealler ve ilhamlar yok. Burası kirli sokaklarda yaşayan bayağı insanların şehri. Burası entrika, rezalet, hile, korkaklık karargâhı. Hain erkekler ve namussuz kadınlar şehri.”

Görüyorsun ki, bu ülkede, bu şehirde yalnızsın.

Yalnız olmaktan değil, hain ve namussuz olmaktan kork!

Safları sıklaştırın,
safları sıklaştırın çocuklar
uzaktan duyduğunuz
çakalların ulumasıdır...

 


http://www.turksolu.org/91/basyazi91.htm

 

PKK sınırın ötesinde mi?

PKK sınırın ötesindemi?

Basyazi

Gökçe Fırat

 

ABD-PKK ittfakı

Gerek Genel Kurmay İkinci Başkanı İlker Başbuğ’un, gerekse Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, yeniden terör kampanyasına başlayan PKK’nın faaliyetlerinin engellenmesi için gerekirse Kuzey Irak’a sınır ötesi operasyon düzenlenebileceği yolundaki açıklamalarıyla birlikte PKK sorunu ülke gündeminde yeniden merkezi bir yer işgal etmeye başladı.

PKK sorununun gündeme gelmesi, Türkiye’nin bölücü teröre karşı mücadelesi açısından olumlu bir gelişme olarak algılansa da, PKK’ya karşı mücadele için önerilenlerin kapsamı ve içeriği, Türkiye’nin yeniden büyük bir tuzağa doğru çekildiğini gösteriyor. Bu bakımdan bölücü terörle doğru mücadele için doğru bir mücadele yöntemi belirlenmesi gerekiyor. Biz bu yazımızda bölücü terörle mücadelede doğrularla yanlışları, tuzaklarla çıkış yollarını ortaya koymaya çalışacağız.

Öncelikle PKK meselesinin ve yeniden başlayan terörün nedeninin doğru tespit edilmesi gerekir. Son dört yıldır neredeyse duran terör neden birden bire başlamıştır?

Bu sorunun cevabı Apo’nun 1999’da yakalanmasının ardındaki sır perdesinin kaldırılması ile çözülebilir. Son dönemde Apo’nun yakalanması üzerine bir kaç kitap yayınlanmış bulunuyor. Ama daha önemlisi eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ve eski Başbakan Bülent Ecevit’in Apo’nun yakalanması ile ilgili açıklamaları. Her iki devlet yöneticisi de Apo’nun yakalanmasını ABD’nin sağladığı ve bu nedenle Türkiye’nin başarısının arkasında ABD’nin payının olduğu fikrini açıkladılar. Böylelikle Türkiye, PKK ile mücadelede ABD’nin yardımı ile bir sonuç almış oluyordu.

Bu açıklamaların elbette çok önemli bir sonucu var. Eğer Apo’yu Türkiye’ye ABD verdi ise, PKK’nın arkasında ABD yok demektir. Ve eğer PKK’nın arkasında ABD desteği yok ise, Kuzey Irak’ta oluşan PKK-ABD ittifakının da farklı gerekçelere bağlanması gerekir. Bu gerekçe ise günlük basınımızda Irak’ta zaten batağa saplanan ve canını zor kurtaran ABD’nin bir de PKK ile mücadele edecek gücünün ve imkânının olmadığı şeklinde açıklanmaktadır.

Olaya ABD’den bakınca ya da ABD’yi aklamak için bir gerekçe bulmak gerekirse, doğrusu bunun iyi bir gerekçe olduğu söylenebilir. Ama bunun da çok gerçekçi ve zekice olmadığı çabucak ortaya çıkabilir.

90’lar: Güçlenen Türkiye

1990’ların ortasından itibaren Türkiye Cumhuriyeti’nde önemli gelişmeler yaşandı. 90’ların başında güçlenen PKK terörünün arkasında ABD’nin fiili askeri yardımının olduğu biliniyordu. Bu nedenle Türk Devleti kendi içinde bir sorgulama dönemi yaşadı.

O yıllar Türkiye açısından içerde terörle mücadele, dışarda ise özellikle Orta Asya’da yeni bağımsızlığını kazanan Türk Cumhuriyetleri ile ortaya çıkan potansiyel, Ortadoğu’da özellikle Irak ile geliştirilen olumlu ekonomik ilişkilerle birlikte dikkati çeker. Böyle bir Türkiye potansiyel bir tehdittir.

Ortadoğu’da güçlenen, Orta Asya’da beliren bir Türk önderliğinin üzerinde dikkatle durulması gerekir. Türkiye bu gücünü ve potansiyelini tespit eder. Ama bu tespitle birlikte ülkede her gün onlarca asker ve yurttaşın ölümü ile sonuçlanan PKK terörü vardır. O halde güçlü Türkiye’nin Ortadoğu ve Orta Asya’da bir önderliği olacaksa öncelikle kendi içindeki teröre karşı gücünü göstermelidir.

Terör, uluslararası bir organizasyon olduğu için bu uluslararası organizasyonla baş etmek için uluslararası bir mücadele gerekmektedir. 1994’ten itibaren Türkiye bu yönde bir kararlılık beyan eder. Bu tarihten itibaren Türkiye’nin Kuzey Irak’a yönelik Irak devleti ile mutabakat içerisinde müdahalesi başlar. 1999’a kadar süren beş yıl boyunca Türkiye Cumhuruyeti ülke içine sızan teröristleri etkisiz hale getirmeyi başarır.

Ancak başarı askeri alanda değildir yalnızca. Türkiye’nin güçlü sınırötesi operasyonu Kürt bölücülüğünün gelişme motivasyonunu kırar. Nitekim tüm bu dönem boyunca Kuzey Irak’ta sadece PKK değil, KDP ve KYB de güç kaybedecektir. Bunun böyle olması da çok doğaldır çünkü uluslararası bir Kürt hareketi vardır ve bu hareket Türkiye’nin etkin müdahalesiyle sinmek zorunda kalır.

Türkiye’yi dizginlemek: Sivas, Gazi, Uğur Mumcu suikasti

Fakat 99’a gelindiğinde Türkiye artık iyice dizginlenemez bir güç halini almıştır. Türkiye Şam’da yönetimi devirebilecek kadar güçlüdür ve bunu açıktan beyan eder. Türkiye’nin Irak’tan sonra Suriye’ye de girmesi bölgede Türkiye’nin mutlak üstünlüğünün sağlanması olacaktır. Bu durum ise, Körfez’e ilk müdahalesini gerçekleştiren ABD’nin uzun vadeli hedefi için en büyük handikaptır.

Fakat tehlike bununla sınırlı değildir. Türkiye’de rejim içinde de bir değişiklik gözlemlenmektedir. Doksanlı yıllar boyu gelişen işçi hareketleri, laiklik eksenli mücadeleler toplumsal bir uyanışın habercisidir. Türk milleti adeta silkinmektedir.

Bu silkinmenin en önemli yansıması ise Ordu’da gözlemlenmektedir. Türk Ordusu içinde komuta kademesi Kıvrıkoğlu ve Karadayı dönemleri boyunca sürecek olan sekiz senelik bir laik, bağımsızlıkçı ve ABD’ye mesafeli döneme girmiştir. Kısacası bunca yıllık sadık NATO müttefiki Türkiye’de ipler ABD’nin elinden çıkmaktadır.

Özal’ın ölümü ile başlayan süreçte Türkiye’nin rota değiştirmesi ABD tarafından çok yakından takip edilir. Türkiye bu tür bir rota değişikliği nedeniyle çeşitli vesilelerle uyarılır. Sivas Katliamı, Gazi Mahallesi’ndeki ayaklanma, Uğur Mumcu’nun öldürülmesi olayları Türkiye’ye ABD müdahalesinin işaretleridir.

ABD’nin kontrolünde PKK, bu üç büyük provokasyonda da başroldedir. Hedef ise, Alevi-Sünni ayrımı ile Kürt hareketine bir ihtiyat kuvvetinin kazandırılmasıdır. Bunun dışında doğrudan askeriyeye uyarıdır. Bugün Soros tarafından düzenlenen Turuncu Devrimler gibi, Türkiye’de operasyon yapılmaktadır. Fakat komuta kademesindeki sağlam duruş nedeni ile ABD her seferinde başarısızlığa uğrar.

Türk Devleti açısından ise önemli bir karar alınmıştır. Birincisi uluslararası planda PKK’ya barınma şansı tanınmayacaktır. Özellikle Irak’a yerleşen Türk Ordusu uzun vadeli bir tedbiri almaktadır. İkinci tedbir ise PKK’nın ekonomik ağının çökertilmesidir. Bu amaçla, devlet içindeki belli bazı güçler Kürt işadamları ve uyuşturucu kaçakçılarına karşı infazlara başlar. Böylesine sistemli bir hareket ABD’yi iyice korkutur. PKK’nın gerek iç, gerek dış dayanaklarının çökertilmesi ABD’nin Ortadoğu’ya elveda demesi olacaktır. Bu aşamada ABD üç büyük tezgah kurar.

  Susurluk’tan, Apo’nun teslim edilmesine

Birincisi Susurluk olayıdır. Susurluk’la birlikte ABD’nin sadık ajanı, karanlık yayınlarla devlet içinde PKK’ya karşı mücadele eden ekibi tasfiye ettirir. Böylelikle PKK ile mücadelenin ekonomik ayağı kırılır.

İkincisi Jandarma Genel Komutanı’nın bir suikastle öldürülmesidir. PKK ile mücadelenin dış askeri operasyon kısmını koordine eden ve bitirici bir askeri operasyon hazırlayan Eşref Bitlis uçağı düşürülerek öldürülür. Eşref Bitlis’in öldürülmesiyle birlikte hem bitirici dış operasyon engelenmiş olur, hem de Eşref Bitlis önderliğinde Güneydoğu’da PKK’nın şehir milislerine yönelik devlet mücadelesi durmuş olur.

Susurluk’la başlayan ABD denetimindeki kampanya Güneydoğu’ya uzanır. Yine bölgede PKK’ya karşı mücadele eden bir binbaşının aynı karanlık medyada konuşturulduktan sonra öldürülmesi dikkat çekicidir.

Bu iki büyük operasyondan sonra PKK biraz olsun rahatlar. Ama başta bu komutanlar olduğu sürece PKK ve ABD için işler kötüye gidecektir. O nedenle ABD-PKK ittifakı büyük bir kumar oynar ve son büyük provokasyonnu gerçekleştirir.

Suriye’ye müdahale etmeye hazırlanan Türkiye’ye Apo teslim edilir. Teslimat danışıklı dövüştür. Teslim edilen Apo’ya yaşam güvencesi verilir. Apo da PKK’ya silah bırakma çağrısı yapar. Böylece ABD bir taşla iki kuş vurmuş olur. Hem PKK üzerindeki hakimiyetini sağlayacak Apo’nun yaşamasını sağlamış olur, hem de PKK’ya silah bıraktırarak Türkiye’nin sınırötesi hareketlerini gerekçesiz bırakmış olur.

Apo’nun İmralı’ya hapsedilmesiyle birlikte Türkiye yavaş yavaş Irak’tan çekilmeye başlar. Bu, aynı zamanda Türkiye’nin Ortadoğu ve Orta Asya’daki açılma politikasının bitmesi demektir. Geri çekilen Türkiye yavaş yavaş Türkiye sınırlarına hapsolur. Şu an yaşanan durum bir hapsolma pozisyonudur. Türkiye, müttefiki ABD tarafından usta provokasyonlar ve hareketlerle kuşatılmıştır.

PKK, ABD’nin Ortadoğu’daki operasyonel öncü gücüdür

Apo’nun İmralı’da hapsedilmesi ile başlayan dönem Türkiye Ortadoğu ve Orta Asya’da açılma politikasını tümüyle terk ederek AB rotasına sapmıştır. AB süreci Türkiye açısından mutlak bir zayıflama dönemi olmuştur.

Sürecin ABD-Türkiye ilişkileri düzleminde de tahlil edilmesi gerekir. ABD, Türkiye ile zayıflayan ilişkilerini bir süreliğine bu soğuma seviyesinde buzdolabında bekletmiştir. Böylelikle gerilen ilişkilerin düzeleceği ana kadar pusuya yatmıştır. Bu aşamada Kürt bölücülüğünü AB’ye havale ederek Türkiye’nin AB ile ilişkilerinde yorularak güçsüz düşmesini beklemiştir. Şu an başlayan terör, tam da bu yorgun Türkiye’ye karşı başlatılmıştır.

Geçen beş yıl içinde AB uyum yasaları ile elde edilen dil hakkı, örgütlenme hakkı, belediyelerde kazanılan seçimlerle güçlenen ve ülke içinde kendisine kendince demokratik bir taban oluşturan, kamuoyu yaratan PKK, yeniden ABD elinde eyleme sokulmuştur. PKK’nın eylemlerini ABD’nin eylemleri ile birlikte ele almak gerekmektedir.

Türkiye’de başlayan terör tam da ABD’nin Irak’a müdahalesi ertesinde başlatılmıştır. Bunun anlamı açıktır, PKK ABD’nin müttefiki olarak ABD’nin yanında Irak savaşına dahil olmuştur. Bilindiği gibi Irak’a karşı savaş, dar anlamıyla Irak’a karşıdır, ama kapsamı geniştir, tüm Ortadoğu’yu içine almaktadır. ABD’nin açık hedefi İran ve Suriye’dir. Türkiye ise örtülü hedeftir.

Bu noktada PKK, bu üç ülkeye karşı da aynı anda silahlı savaş başlatmıştır. Son bir ayda gerek İran’dan, gerek Suriye’den gelen çatışma haberleri dikkate alınmadan, PKK’nın Türkiye’de başlattığı terör kampanyası anlaşılamaz. PKK, doğrudan ABD’den aldığı direktifle öncü bir savaş başlatmıştır. Hemen ardındansa ABD’nin müdahalesi gelecektir.

PKK’nın bölge ülkelerine karşı başlattığı savaşın bir de AB cephesi vardır. ABD için eline silah alan PKK, kaçınılmaz bir şekilde AB ülkelerinden de kopmaktadır. Bu aşamada PKK’nın bölge ülkelerine karşı başlattığı savaş, aynı zamanda AB ülkelerinin Ortadoğu çıkarlarına karşı da bir savaş anlamına gelmektedir.

PKK’nın sivil terörü

Olayı bu uluslararası boyutları ile ele alırsak PKK’nın Türkiye stratejisini de daha iyi görebiliriz. PKK uluslararası bir fedai mangası görünümü çizmekle birlikte, esas yığınağı ve görev alanı Türkiye’dir. Ancak Türkiye’deki görevini iyi bir şekilde yerine getirebilmek için de son derece ince bir politika izlediğini teslim etmemiz gerekir.

1- PKK Apo’nun tutsaklığı boyunca silahlı mücadeleyi bırakmış ve sivil alanda sivil mücadeleye başlamıştı. Sivil alandaki mücadelenin ne aşamaya geldiğinin muhasebesini yaparsak özellikle iki alanda önemli bir başarıdan sözederiz.

a- PKK, Güneydoğu’nun kent merkezlerinde önemli bir halk hareketi örgütlemiştir. Eskiden, gerilla hareketinin temel destekçisi köyler iken, sivil mücadelede köylerin yerini kent merkezleri almıştır. Son birkaç yıldır, Diyarbakır, Mardin, Şırnak, Hakkari, kent merkezleri ile ilçe merkezleri, PKK’nın hakimiyetine girmiştir.

Bunda en önemli pay ise elde edilen PKK’lı belediyelerdir. Bugün PKK’lı teröristlerin cenazeleri belediye ambulansları ile taşınmaktadır. Dokunulmazlık zırhına bürünen PKK’lı belediyelerle birlikte, Güneydoğu’da fiili bir özerklik ilan edilmiştir. Her il ve ilçe merkezinde Apo’nun salıverilmesi için düzenlenen imza kampanyaları, dilekçe eylemleri, yürüyüşler, açlık grevleri ile, PKK ayrılıkçı bir sivil hareket inşa etmiş durumdadır.

b- Sivil mücadelenin ikinci ayağı aydın hareketi yaratmaktır. PKK, bu doğrultuda da önemli kazanımlar elde etmiştir. Eli kanlı bir terör örgütü imajını silmek için, silah bırakma ve sivil mücadele ile birlikte, pek çok Türk aydınını tuzağa düşürmüştür. Hem devlete hem PKK’ya silah bırakma çağrılarının ardında, PKK’yı devletle eş görme anlayışı yatmaktadır ki, bu da PKK’nın neredeyse işgal edilmiş bir devletin sözcüsü konumuna getirilmesidir.

PKK’nın aydın hareketinin merkezi İkitelli basınıdır. PKK’nın her talebini demokratikleşme adına coşkuyla karşılayan, her fırsatta Türk Devletine karşı PKK militanlarının yanında yer alan medya, böylelikle PKK’yı haklı, devleti haksız savaşan bir güç konumuna getirmiştir.

Bu aydın takımının kullandıkları kirli savaş kelimesi boşuna değildir elbette. Türk Devleti, Susurluk’tan beri hain bir karalama kampanyasının hedefidir. Katil devlet, işkenceci devlet propagandası altında, Türkiye devlet güçlerinin eli kolu bağlanmıştır.

Ya asker gibi alalım ya da asker gibi ölsün

PKK, sivil savaşın yarattığı bu özgür ortamda tekrar silaha sarılmıştır. Ancak bu silaha sarılmanın bile hem askeri hem de sivil ayağı bulunmaktadır. Örneğin son olarak Tunceli karayolunda kaçırılan erimizin durumu buna örnektir. PKK, silahlı bir eylemle bile barışçı bir sivil hareket imajı çizmektedir.

PKK, askeri serbest bırakacağını açıklamıştır. Aslında asker serbest bırakılmak üzere kaçırılmıştır. Böylelikle iyi bir propaganda malzemesi elde edilmiştir. Bir kısım aydının, hatta milletvekilinin kaçırılan eri almak üzere heyet kurmuş olması bu propagandanın başarısıdır. Böylelikle hem Türk Devleti güçsüz, askeri kaçırılan bir devlet konumuna getirilmektedir. Hem de PKK, Türk Devletine insaf gösteren hümanist bir örgüt konumuna gelmektedir.

Burada alınacak doğru tavır, bir açıdan Genel Kurkmay İkinci Başkanı’nın gösterdiği şekilde olmalıdır. Medya, bölücü örgütün propagandasını yapmaktan vazgeçmelidir. PKK’nın propagandası ile sonuçlanacak, PKK’yı kamuoyunda güçlü ve barışçı gösterecek tüm girişimlerin önü kesilmelidir.

Ancak bu noktada iş Ordu’ya düşmektedir. Düşmanla savaşan bir ordunun askerleri öle de bilir, esir de olabilir. Bu savaşın doğasıdır. Ordu, kaçırılan askerini ya askeri gücüyle kurtaracaktır, ya da feda edecektir. Ailenin gözyaşı, askeri askerlikten uzaklaştırmamalıdır.

Ordu, aileye ve halka, askeri kurtaracağını, teröristle pazarlık yapılmayacağını, teröristlerle buluşacak heyetlerin içinde milletvekilleri bile olsa teröre yardım ve yataklık etmiş olacağını, Ordu askeri kurtaramazsa askerin vatana feda olmasının tüm halk tarafından kabul edileceğini açıklamalıdır. Bu açıklama yapılmadığı sürece PKK, Türk eri üzerinden daha çok propaganda yapacaktır.

Apo’nun sözcüsü sözde milliyetçi yazar

PKK’nın bir diğer propaganda yöntemi daha bulunmaktadır. Sözde, PKK içinde bölünme olduğu, ABD ile Apo arasında mücadele olduğu izlenimini yayan örgüt, Türk kamuoyunu PKK’nın yanına itmektedir.

Burada esas malzeme ABD düşmanlığıdır. Toplum içinde yükselen ABD düşmanlığını gayet güzel değerlendiren PKK, sanki ABD ile Apo arasında görüş ayrılığı varmış, hatta ABD, PKK içinde Apo’ya karşı hareket ediyormuş izlenimi yaratmaktadır. Böylelikle Apo masumiyet kazanırken günah ABD’ye yüklenmektedir.

Bu korkunç zehirli propaganda ise sözde milliyetçi Yeniçağ gazetesinin sözde milliyetçi yazarı Arslan Bulut tarafından yapılmaktadır. Apo, içinde Sarp Kuray’ın da bulunduğu temsilcilerini Arslan Bulut’a göndermiş ve terörün arkasında kendisinin değil ABD’nin olduğunu söylemiştir. Sözde milliyetçi yazarımız da bölücü örgütün propagandasını Türk milliyetçilerine lanse etmektedir.

Ancak gerek Yeniçağ, gerekse Arslan Bulut kamuoyunun yakından bildiği isimlerdir. Bilindiği gibi Arslan Bulut, Doğu Perinçek’le yaptığı röportajlarla gündeme gelmişti. Yıllarca PKK’nın propagandasını kendi dergilerinde yapan, Suriye’ye gidip Apo’ya gül veren Perinçek’in milliyetçilere takdimi Arslan Bulut eli ile yapılmıştı.

Bugün ise Apo başka temsilcilerini Arslan Bulut’a göndererek propagandasını yapmaktadır. Apo, neden başka bir gazeteci ya da milliyetçi bulamadı da bula bula Arslan Bulut’u buldu dersiniz!

ABD düşmanlığı yaparak Amerikancılık yapmak ülkücülerin öteden beri en önemli özellikleridir. 80 öncesinde ABD emriyle ve ABD silahlarıyla kardeş kanı akıtanların, 80 sonrası birden inlerine girmeleri sebepsiz değildir. 80 öncesi 5.000 solcuyu öldüren ülkücülerin 80 sonrası 30 bin şehide mal olan PKK’ya karşı bir fiske bile atmamalarının elbet bir sebebi olmalı!

Aynı ülkücü kesimin bu defa basın yayın yolu ile Apoculuk yapması bizleri hiç şaşırtmışor. Çünkü arkasında Kürt işadamları olan, ABD desteği olan bir kısım medya olacaktır ve milliyetçilik de yapacaktır, çünkü ABD’nin çıkarları bunu gerektirmektedir.

PKK propagandasının daha üsturuplu biçimi ise Doğan medyası tarafından yapılıyor. Doğan medyası ise, PKK içinde bir bölünme olduğu, Kürt hareketi içinde Apo’ya ve PKK’ya karşı demokratik bir muhalefetin başladığını yazıyor. Özellikle Hikmet Fidan cinayetinin üzerine giden Milliyet eli ile, birden demokratik bir Kürt hareketi çağrısı yapılıyor.

Bu tür bir propaganda, PKK’yı zayıflatmak yerine güçlendiriyor. Çünkü doğrudan Türk medyasının destek verdiği kesimler PKK tarafından daha kolaylıkla tasfiye edilebiliyor. Böylece Apo kendi muhaliflerini Doğan medyasına deşifre ettirerek kendi önderliğini güçlendiriyor.

Bizim gazetecilerimiz ise bilinçli ya da bilinçsiz bu tuzağa düşüyor. Şu ülkeye bakın ki, burjuva basını Apo muhalifi Kürtçülerin propagandasını, milliyetçi basını ise ABD karşıtı Apo’nun propagandasını yapıyor!

Basındaki bu karmaşaya bakan Apo ve ABD ise keyifleniyordur. Her örgüt hele hele her devlet, iyi propaganda yapmak zorundadır. Propaganda ise kimi zaman doğrudan yapılmaz. PKK ve ABD şimdi bu taktikle Türk Devletini hareket edemez hale getirmektedir. Koparılan tartışmanın içinde Türkiye’nin terörle ne şekilde mücadele edeceği, kime karşı kimi destekleyeceği bilinememektedir. Böylesi bir karmaşa ise en fazla Apo’ya ve onu destekleyen ABD’ye yaramaktadır.

Sınır ötesi tartışması

Son sınır ötesi tartışmaları da ancak bu çerçevede ele alınabilir. PKK’nın artan terör eylemleri karşısında dile getirilen sınır ötesi ne anlam taşımaktadır, şimdi de bunu sorgulayalım.

Sınır ötesi operasyon, terörün sınır ötesinden kaynaklandığı tespitine dayanır ki, bu en büyük yanlıştır. Gelişen PKK terörünü yaratan ortam, Irak’tan PKK sızması değildir. Terör, PKK’nın sivil mücadele ile elde ettiği beş yıllık zeminde gelişmektedir. Türk Devletinin, bölücülüğe verdiği beş yıllık taviz, PKK’nın sivil alanda elde edeceklerini elde etmesine yetmiştir. Şimdi ise yeni hedefler için yeni mücadele yolları devreye sokulmaktadır. Bu nedenle terörün merkez üssü Kuzey Irak değil Türkiye’dir!

Bu noktada Türkiye’de yıllardır süren Apo’yu önemsememe çizgisi Apo’yu gerçekten çok güçlendirmiştir. Bu noktada terörün başı Apo’dur ve o da İmralı’dadır. O halde terörle mücadeleye İmralı’dan başlamak gerekmektedir!

Ancak bu tek başına ele alınamaz, çünkü İmralı gücünü doğrudan Washington’dan almaktadır. Yani sınırın ötesi Kuzey Irak değil Washington’dur.

Türkiye’nin terörle mücadelede alacağı önlem, birincisi Apo’nun Türkiye içindeki yönlendirmesinin kesilmesi, örgütsel yapısının dağıtılmasıdır, ki bu da terörle etkin mücadeleyi gerektirir. Ancak girilen AB sürecinde bunun yapılamayacağını gayet iyi bilen PKK, çok rahattır. Diğer yandan Türk Devletinin sınır ötesine geçerek ABD ile savaşmayı göze alamayacağını da bilen PKK, aynı anda silahlı eylemlerini de arttırmaktadır.

Tezkere geçse sınırın içine de geçemezdik

Kısacası AB-ABD kapanına sıkışan Türkiye, teröre karşı ne yasal ne de askeri önlem alamaz noktadadır. Böyle bir noktada sınır ötesi operasyon yaparız çıkışı çok açık bir şekilde korkutucu değil, komik olmaktadır.

Tam da bu noktada Türk Devletine bir tuzak daha kurulmaktadır. Türkiye’nin sınır ötesi harekat yaparsa ABD ile savaşmak zorunda kalacağını, bunun ise Türkiye için hiç de hayırlı olmayacağını yazıp çizmeye başlayan ve kendilerini milli olarak adlandıran ayrı bir medya grubu da devrededir: Akşam.

Akşam’ın Amerikancı milliyetçi yazar kadrosu ise, sınır ötesinin ABD provokasyonu olduğunu, Türkiye’nin PKK tarafından kışkırtıldığını, böyle bir tuzağa düşmemek gerektiğini, yani sınır ötesinden uzak durmak gerektiğini salık vermektedir. Bu Amerikancı yazar kadrosu, sınır ötesi kozunun Türkiye’nin elinden çıkmasının sebebi olaraksa reddedilen tezkereyi göstermektedir. Eğer Türkiye ABD ile birlikte Irak’a girseydi bugün PKK sorunu olmayacaktı demektedirler.

Kendi içinde mantıklı görünen tez aslında son derece salakçadır. Bugün ABD Kuzey Irak’ta diye Kuzey Irak’a giremiyorsak; tezkere geçseydi ABD, Diyarbakır’da olacaktı, o halde Diyarbakır’a bile giremeyecektik! Hatta tezkere koşullarına göre Samsun’a, Trabzon’a, İskenderun’a bile giremeyecektik. Yani Türkiye işgal edilmiş olacaktı.

Şimdi aynı Amerikancı tayfa, askeri öne sürerek tezkereyi AKP geçirmedi demektedir. Bu, Amerikancı darbe senaryosunun ifadesinden başka bir şey değildir. Eğer tezkereyi gerçekten AKP engellemişse AKP gerçekten hayırlı bir iş yapmış ve Türkiye’nin işgalini önlemiştir. Ve yine eğer tezkereyi Ordu istemişse ve aynı fikirlerinde hâlâ diretiyorlarsa, böyle bir Ordu’nun Türkiye’nin güvenliğini savunacak uzak görüşlülüğü yok demektir.

O halde iki kanaldan birden seslendirilen sınır ötesi tehdidini nasıl algılayacağız? Bugün sınır ötesi Türk kamuoyunda gerekirse ABD ile savaşalımın güçlenmesine yol açsaydı, o zaman doğru bir talep olurdu. Ama tam tersine sınır ötesi ABD ile savaşılamaz, keşke onunla birlikte hareket etseydik fikrini güçlendirmeye yaramaktadır. İşin garibi, sınır ötesine provokasyon diyen Amerikancılarımız da, demeyen Amerikancılarımız da aynı propagandayı yapmaktadır!

Sınıra, sokağa, medyaya hakim olmak

Tüm bu tartışmalar sürerken önlem almayan, hedef belirlemeyen ve harekete geçmeyen taraf olduğumuzu asla unutmamalıyız. Gerek ABD gerekse PKK her türlü önlemi alarak aşama aşama hedefe ilerlemektedir. Bu tartışmaların en önemli zararı da Türk Devletini adeta kontrpiyede bırakarak etkisiz hale getirmesidir. En kötü karar bile kararsızlıktan iyiyken, Türk Devleti kararsızlığa mahkum edilmektedir.

Oysa köşeye sıkıştırılan Türkiye’nin, bu kuşatmayı yarmak için elbet elinde belli bazı kozları vardır ve dahası, Türkiye’nin ABD dahil herkesle savaşacak gücü de vardır. Bunun içinse uygun bir harekat planı çıkarılmalıdır.

1- Sınıra hakim olmak:Türkiye PKK ile mücadelede kararlılığını göstermek ve Kuzey Irak’taki kukla Kürt devletini tecrit etmek için Kuzey Irak sınır kapısını hemen kapatmalıdır.

2- Sokağa hakim olmak: PKK’nın sivil mücadelesi ancak tersine bir sivil mücadele ile engellenebilir. Bu devletin mutlak çoğunluğu ve tek sahibi olan Türkler, her alanda sokağa hakim olmalıdır.

3- Medyaya hakim olmak: PKK’nın ve ABD’nin en büyük gücü olan medya, uygun bir takvim içinde devletin yanına çekilmeye zorlanmalıdır.

Böylelikle ülke içinde gücünü gösteren ve kendisi de hisseden Devlet, yeniden devlet gibi davranmaya başlayabilir. Bunun için ön şart olarak, her alandaki ve kademedeki Amerikancıların safdışı edilmesi gerekir. Türkiye’nin en güçlü yılları, Amerikancıların en güçsüz olduğu dönemdi unutmayalım!

Bu önlemleri alan Türkiye PKK’nın orta vadeli hedefinin Apo’nun affedilmesi, PKK’ya siyasetin serbest bırakılması olduğundan hareket etmelidir. Düşmanının hedefini bilen bir devlet buna engel olabilir. Bu ise sınır ötesinde değil sınır içinde alınacak önlemlerle alınacaktır.

Kaldı ki sınır ötesi Türkiye için elbette tek çıkış noktasıdır. Ama bunun için iki çıkış alanı vardır; Azerbaycan’dan ve Kıbrıs’tan sınır ötesine çıkmak. Sınırı güçlü olduğumuz yerlerden aşarsak, düşmanla güçlü olduğumuz yerde çarpışırız.

Sınır ötesi çağrısı yapan devlet yöneticilerimiz bu yönde bir adım atarlarsa gerçek niyetlerini anlayabiliriz...

 


http://www.turksolu.org/87/basyazi87.htm

 

Kurtlar vadiye iniyor itler havlıyor

Kürtler Vadisi

 

Türkiye

Ali Özsoy

 

Kürt-İslamcı faşistler Türk sesi istemiyor

“Faşizm insana düşman!”

Bugün Kurtlar Vadisi’nin yayınlanmasını engellemek isteyenler 2001’de Türk düşmanı Ararat filminin yayınlanmasını savunuyorlardı.
Türkleri savunan dizi yasak, Türk düşmanı film ise serbest!

Faşizme karşı mücadelede bir ekol, burjuva hümanizmine ve liberalizmine dayanır. Aslında sol ile hiçbir ilgisi olmayan bu akımın sembolleşmiş bir sloganı da vardır: “Faşizm insana düşman!” Oysa faşizmin tek kaynağı vardır; o da yine aynı Batı liberalizmi.

Gerçekte faşizm halka düşmandır. Ulusal egemenliğin emperyalist işbirlikçisi bölücü ve gerici tayfa tarafından tamamen yok edildiği ülkemizde bunu çok daha açık görüyoruz. Onlarca televizyon, gazete, siyasi parti olabilir; ancak hepsi aynı tek sesi dile getirmektedir: “Türk cahildir, Türk cinayete eğilimlidir, Türk vahşidir, Türk paranoyaktır, Türkler tribünde de, sokakta da, tarihte de, gelecekte de kontrol altına alınması gereken barbar bir ırktır.”

Türkiye’de kurulan Kürt-İslam faşizminin de açıkça gösterdiği gibi, faşizm insan veya tüm insanlara düşman değildir. Faşizm halka düşmandır. Elitisttir. Halkı ve kitleleri küçümser.

Zaten faşistlere göre, halkı oluşturan kitleler, birey dolayısıyla insan olma düzeyinde değildir. Burjuvalar ise eğitimli, aydın ve seçkindir. Dolayısıyla ‘insan’ kategorisi altında yüceltilen burjuva birey, toplumun ezici çoğunluğu olan halk kesimleri üzerinde bir diktatörlük kurmalıdır ki; liberalizmin hedeflediği ‘insanın doğal haklarından kaynaklanan sonsuz bireysel özgürlüğünü’ gerçek anlamda koruyabilsin.

Batı liberalizminin faşizme dönüşen halk ve toplum düşmanlığını alın, yanına Haçlı emperyalizminin hiç değişmeyen tarihsel Türk düşmanlığını koyun. Karşınıza Türkiye’nin hakim ideolojisi çıkar: Kürt-İslam faşizmi. Bu, Türk düşmanı, ırkçı, azılı bir ideolojidir.
PKK’nın Özgür Gündem gazetesinde günlerce yürüttüğü kampanya sonucunda Kurtlar Vadisi dizisi hakkında daha fragmanları yayınlanırken yüzlerce şikayet geldi. Halbuki, Kurtlar Vadisi Irak filmine adeta bir yanıt olan Türk düşmanı dizi 24 CNBC-e kanalında aylardır yayınlanıyor. Diyorlar ki Kurtlar Vadisi Kürtlere düşmanlık duyguları yaratıyor. İyi de Kürtlere düşmanlık duygusunu Kurtlar Vadisi’ni yasaklayarak ortadan kaldıramazsınız ki. Bu diziyi yasaklasanız o duygu yine orada kalır. Çünkü Kürt
düşmanlığını bizzat Kürtler yaratıyor. Siz en iyisi Kürtleri “yayından kaldırın”da bu Kürt düşmanlığı bitsin!

Nerede Batıcı, komprador bir aydın görürseniz insanlıktan ve demokrasiden bahseder. Bu kavramların düşmanı olarak inşa ettikleri kendi ifadeleriyle ‘öteki kimliği’ ise, ‘insanlığa ve demokrasiye kasteden Türkler ve Türklerin faşizmi’dir.

Türk’e demokrasi yasaktır; ama Türk olmayana her şey serbesttir. Çünkü demokrasi Türklere bırakılamayacak kadar değerli, Türklerden sürekli korunmayı gerektirecek kadar hassastır. İşte en çıplağından bir faşist düzen. Bu düzenin Türkiye’de ideologluğunu sağ ve ‘sol’dan liberaller üstlenmiş durumdadır. Kitle tabanı ve siyasi örgütlenme ise Kürt-İslamcı tarikat-aşiret yapılarına havale edilmiştir.

Liberallerin ‘insan’ ve ‘özgürlük’ sloganları, faşizmin bayrakları olarak yükselmektedir. Halk, toplum iradesi, Türk ulusu, ulus devlet ve ulusal egemenlik ise Kürt-İslam faşizminin yok etmeye çalıştığı karşıt kavramlardır.

 

RTÜK’ü kapatıp KÜRTÜK’ü kuracaklar

Amacımız Kürt-İslam faşizmini tahlil edecek teorik bir yazı yazmak değil; ancak sadece ve sadece pratik uygulamalarıyla bu faşist hareketin sadece Cumhuriyeti değil, şekilsel demokrasiyi bile yok etme aşamasına geldiğini belirtmek istiyoruz.

Gazetelerde yer alan bir haber aslında pek çok şeyi açıklıyor: “Kurtlar Vadisi-Terör dizisini RTÜK yayından kaldırabilir.”

Bu dizi daha yayımlanmadı bile. Yayımlanmadan bir dizi nasıl yayından kaldırılabilir? Bunun Türkiye tarihinde tek bir örneği daha var. 12 Eylül faşizmi döneminde Kenan Evren hiç izlemediği bir filmin, ‘Yorgun Savaşçı’nın yakılması için emir verir. Oysa film TRT tarafından çektirilmiş ve TRT’nin onayını almıştır.

O dönem Türkiye’de tek bir televizyon kanalı vardı. Bugün ise yüzlerce kanal var; ama aynı uygulama gündemde. Aslında her şey PKK’nın yayın organı Gündem gazetesinin düğmeye basmasıyla başladı. Kurtlar Vadisi filminin, Türk toplumunda ABD’ye ve ABD’nin desteklediği PKK’ya karşı yükselen tepkisini yansıttığı bilinen bir gerçek. Önceki bölümleri ve Kurtlar Vadisi-Irak filmi rekorlar kırdı. ABD bile resmi düzeyde bu filmden rahatsızlığını belirtti. Hatta film için dünya basınında ABD’nin Gece Yarısı Ekspresi dendi.

Gündem gazetesi, Kurtlar Vadisi-Terör dizisinin PKK’lı teröristlerin ve onları destekleyen emperyalist güçlere karşı büyük düşmanlık besleyen Türk halkının beğenisiyle yine rekorlar kıracağını bildiği için bir kampanya başlattı. Gazeteye göre dizi ırkçı ve Kürt düşmanıydı. Şiddeti ve faşizmi körüklemekteydi. Bunu sadece fragmanından anlamışlardı.

Bu kampanyaya en büyük destek hemen Doğan Medya’dan geldi. Güya RTÜK’ü 100 kişi şikayet için aramış, bu bir rekormuş, dizi daha yayımlanmadan iptal edilebilirmiş. RTÜK bunu düşünüyormuş.

İşte Kürt-İslam faşizmi budur. Onlarca tv kanalı var; ancak hangi dizinin oynayacağına bile PKK karar veriyor. RTÜK’ün adı, yakında KÜRTÜK’e dönüştürülebilir.

Ararat serbest, Kurtlar Vadisi yasak

Peki ama aynı büyük medya değil miydi “Her şey serbest olsun!” diyen. ‘Popstar’-’popostar’-‘biri bizi gözetler öbürü evlendirir’ türü ahlâksızlık ürünü yarışmalar için ne diyordu medya: “Kardeşim kumanda yok mu zapping yapın!”... “Ekranlar kararmasın!” diye eylem yapanlar kimdi? Kurtlar Vadisi şiddeti özendiriyor da, Rambo isimli Amerikan katili, insanlara çiçek ekmesini mi öğretiyor?

Yine aynı medya değil miydi “Gece Yarısı Ekspresi filmi gösterilsin, tabular yıkılsın!” diye kampanya yürüten? Türkiye’ye saldıran ve Türklere hakaret eden Gece Yarısı Ekspresi serbest; ama ABD’nin Gece Yarısı Ekspresi denen Kurtlar Vadisi yasak.

Yine Hürriyet, Milliyet ve Radikal gazeteleri değil miydi Türkleri soykırımcı ve tecavüzcü olarak gösteren Ararat filminin galası Türkiye’de gösterilsin diye kampanya başlatan. İsmet Berkan değil miydi filmi önce izleyin diyen? Ertuğrul Özkök değil miydi galası Ağrı’da yapılsın diyen? Şimdi neden önce Kurtlar Vadisi’ni bir izleyelim demiyorlar, daha yayımlanmadan yayından kaldırılsın istiyorlar?

Kurtlar Vadisi filmi ve dizisi için Amerikan düşmanı, Yahudi düşmanı, Batı düşmanı, Kürt düşmanı dahil her şey söylendi. İddia sahibi kanıtlamakla yükümlüdür; ancak bizim kesin bildiğimiz bir şey var. Türkleri ABD’yi yok etmek isteyen El Kaideci teröristler olarak gösteren ‘24’ isimli dizi Türkiye’de yayın yapan CNBC-E kanalında, Türkiye’yi kadınların recmeden vahşi insanlarla dolu, bombalanması gereken bir ülke olarak gösteren ‘West Wing’ dizisi ise yine Türkiye’de yayın yapan Bussiness Channel’da hâlen yayımlanmaktadır. Hiçbir gazete yazarı da “bu diziler yasaklansın” dememiştir.

Kısacası Kürt-İslam faşizminde her türden Türk düşmanı, ırkçı propaganda filmi serbesttir; ancak Türk milletinin onurunu ve vatanı için mücadele azmini gösteren her türlü yayın yasaktır. Bir de “PKK’nın kanalı Roj TV Türkiye’de yayın yapsın,” diyorlar. Ne gerek var?!

Türk’e yürüyüş yasak

12 Eylül öncesi ABD’nin has adamı Demirel bile, “Yollar yürümekle aşınmaz.” demişti; ancak anlaşılan Kürt-İslamcı faşistler Türklerin yürümesiyle yolların aşınabileceğini düşünüyor.

Bir hükümet düşünün; Kürt-İslamcı İçişleri Bakanı Türk bayrağıyla düzenlenecek, milli hassasiyeti yüksek eylem ve yürüyüşlere muhbir sokulması ve bu yürüyüşleri engellenmesi için genelge yayımlıyor. Anayasa’da bütün Türk vatandaşlarına verilmiş olan haklar bir genelgeyle ortadan kaldırılıyor.

İstanbul’un yolları 8 km boyunca hükümetçe kapatılıyor. Şehrin ortasında “Katil Devlet!”, “Hepimiz Ermeniyiz!” sloganlarıyla insanlar yürütülüyor. Başbakan bu gösteriye “Mükemmeldi.” diyor.

Ama çocuğu yaşlısıyla elinde Türk Bayrağı ve Atatürk resmiyle yürümek isteyen, “Hepimiz Türk’üz, Hepimiz Mustafa Kemal’iz” diyen Türk vatandaşlarının önüne binlerce polis ve panzerler çıkarılıyor.

“Ben Türk değilim, ben Türkiyeliyim, Kürdüm, Ermeniyim, Rumum, Apocuyum” diyorsanız yollar açık. Sadece yollar açık değil, isterseniz Türk bayrağını yırtabilirsiniz. İsterseniz Apo pankartları açabilir, polise saldırıp, otobüs yakıp, insanları güpegündüz şehrin ortasında öldürebilirsiniz. Bu eylemlere müdahale yasaktır. Gerekçe basit: Provokasyon olur(!)... PKK’ya serbestlik sağlanırsa, PKK daha ılımlı olacakmış. Zaten Tayyip Erdoğan da demedi mi? “Onlar saldırmazsa biz niye durup dururken saldıralım.”

Ve eğer vali ve emniyet müdürleri, Kürt-İslam faşizminin bu kanundışı rejimini değil, Anayasa ve yasaları esas alırsa mutlaka görevden alınır.

Bakınız Ordu’ya. Türk köylülerinin fındık fiyatlarını protesto için Anayasal hakları çerçevesinde düzenledikleri mitingin gerekirse silah kullanarak zorla dağıtılması yönünde emniyet müdürüne emir veriliyor. Kim tarafından? AKP’li bir milletvekili tarafından. Tamamen yetkisiz bir kimsenin talimatını dinlemeyen ve kendi halkının kanına girmeyen emniyet müdürü hemen o akşam Başbakan Tayyip Erdoğan’ın emriyle görevden alınıyor.

Yine Bözüyük’te, Trabzon’da şehrin ortasında terör estiren PKK’lılara karşı tepki gösteren halkı bastırmadı, ezmedi diye mülki amirler ve emniyet müdürleri görevden alınıyor.

Peki kim ödüllendiriliyor? Büyük medya ve PKK medyasının ‘AB valisi’, ‘demokrat vali’, ‘süper vali’ dediği Diyarbakır Valisi ödüllendiriliyor. Neden? Nevruz’da Diyarbakır’ın göbeğinde bölücü örgütün sözde bayraklarını ve Apo’nun posterlerini açan, camları aşağıya indiren, arabaları yakan, polise ateş açan göstericilere tek bir müdahalede bulundurtmadığı için. Diyarbakır Belediye Başkanı’nın peşine takılıp, yüzü maskeli teröristlerle onları sakinleştirme adına görüşerek devletin şerefini beş paralık ettiği için. Bu vali “Provokasyona gelmemiş. AB’ye Türkiye’deki değişimi göstermiş.”... Yanındaki emniyet müdürü bile isyan edip istifa ediyor.

İşgal yıllarında bile vatanına hizmet edebilen mülki amirler vardı. Bugün ipinizi hemen çekerler. İşte Kürt-İslam faşizmi budur.

Salazar bile futbolu yasaklayamamıştı

Gazetelerde başka bir haber: “Futbol maçlarında atılan “Hepimiz Türk’üz, Hepimiz Mustafa Kemal’iz” sloganlarına tepki gösteren spordan sorumlu Devlet Bakanı Mehmet Ali Şahin gerekirse ligdeki tüm maçların seyircisiz oynanabileceğini belirterek kulüpleri uyardı.”

Portekiz’deki Salazar faşizminin meşhur bir formülü vardır. 3F: futbol, fiesta, fado... Faşizmin yasaklamadığı üç halk etkinliği bunlardır. Halka Türk bayrağıyla yürüyüşün dahi yasaklandığı koşullarda insanlar bir tek futbol maçlarında tepkilerini dile getirebiliyor; ama Kürt-İslam faşizmi futboldan bile korkuyor, yasaklamaya kararlı.

Daha birkaç yıl önce Türk milli takımı dünya üçüncüsü, futbol takımları Avrupa şampiyonu olurken, bugün Türk futbolu dibe vuruyor. Rastlantı mı? Hayır. Kürt-İslam faşizmi Türk milletinin futbolla bile sevinmesini, sokağa çıkmasını, bayrağına sarılmasını engellemek istiyor.

Halkına düşman kara gömlekliler Trabzon’da

Faşizmin simgelerinden biri ‘kara gömlekliler’dir. İtalyan faşisti Mussolini bu kara gömlekli milislerle Roma’da yürüyüp, dikta rejimini kurmuştu. Hitler de benzer milislerle halkına kan kusturdu ve yıldırdı. Kara gömlekliler aslında halk düşmanlarıdır. Bu yüzden faşistlerin verdiği her emri büyük bir sevinçle yerine getirirler.

Türkiye’de halk düşmanlığına örnek için Can Dündar’ın tribünlerdeki halk tepkisine nefretini kustuğu şu yazısına kısaca göz atalım: “Amma da çok katil varmış Türkiye’de... 10 yılda 15 milyon işsiz yarattık her yaştan... Kazara bir işi olsa da mesleği olmayan, yarın umudu taşımayan, yılgın, umutsuz, çaresiz, öfkeli, bağnaz kalabalıklar… Geçen hafta Dink’in katillerinin peşindeydik. Bu hafta tribünler dolusu katil adayıyla karşı karşıyayız. Siyasetin görev sahasından toplumbilimin uzmanlık alanına geçtik...”

Can Dündar “Hepimiz Apocuyuz” diye yürüyen PKK’lı teröristleri değil, “Hepimiz Türk’üz” diyen sıradan futbol seyircisini katil sürüsü ilan ediyor. Ve diyor ki bu işi siyaset değil toplumbilim çözer. İşte tam bir kara gömlekli. Toplumbilimi de yetersiz görüp gen bilimi alanına atlaması an meselesi olan bir ırkçı. Siyaset, tartışmak, doğruları bulmak onların işi değil zaten. Böylelerine bazıları ‘toplum mühendisi’ der. Çok yanlış. Bunlar ‘toplum kasabı’. Ellerine keskin neşterlerini alırlar, ‘toplumbilimi’ adına ‘katil, barbar, özürlü, aşağı ırk’ olarak gördükleri kim varsa acımasız darbelerle keserler.

Kara gömlekliler en son Trabzon’u hedef seçtiler. “Aydınlar Trabzon’u aydınlatmaya gidiyor.” adı altında Trabzon halkını ‘eğitmek ve aydınlatmak’ için şehre doluştular. Bayındırlık ve İskan Bakanı Faruk Özak, AK Parti Sakarya Milletvekili Süleyman Gündüz, Nuray Mert, Sunay Akın, Nihat Genç, Fuat Saka, Volkan Konak, İbrahim Karagül gibi sağdan soldan her kesimden isim Trabzon halkıyla “empati” kurma adına panel düzenlediler. Trabzonlular misafirperverdir. Bu aydınları kırmadılar. Salona dinlemeye gittiler. Kürsüye çıkanlar halkı suçladı. Trabzonlular dahil tüm Türkleri Hrant Dink’in katili ilan ettiler. Başka biri “Hepimiz Ermeniyiz” diye kürsüden salondakilere bağırdı.

Kendisine tepeden bakan ve aşağılayan bu ‘aydın’ sürüsüne sonunda dayanamayan Trabzonlular tepki gösterdiler. Tamamen yönlendirilen ve halka saygı duymadan halkı eğitmeye koyulan bu insanlar aydın sıfatını ne kadar hak edebilir. Ertesi gün medya salondaki tepki gösteren ‘densiz Trabzonlulara’ yine nefret kustu. Trabzon halkı üzerinde çok tehlikeli bir deney yapılıyor. Ufuk Güldemir “Ordu, Trabzon’a girip, şehri ele geçiren sapık ideolojiyi temizlesin.” demişti. Türk ordusunun böyle bir şey yapmayacağı açık. ABD ordusu da hemen gelemeyeceğine göre yakında Trabzon’a başına Can Dündar’ın geçtiği bir kara gömlekliler ordusu gönderebilirler.

Tarihin en büyük soykırımına doğru

Tayyip Erdoğan’dan tutun, Mehmet Ağar’a kadar tüm parti liderleri bir türkü tutturdu: “Siyasi partiler milliyetçilik üzerinden politika yapmasınlar.”

Bu Türkiye’de parlamentarizme dayalı şekilsel demokrasinin tamamen son bulmasının işaretidir. Artık etnikçilik, bölücülük, mezhepçilik, dincilik, işbirlikçilik üzerinden siyaset yapanlar diyor ki: “Biz siyasetimizi böyle yaparız; ama başkası da bizim yaptığımızın dışına çıkmasın.”

Normal bir demokraside böyle konuşan bir siyasi parti liderine gülerler. Sana ne kardeşim? Sen kendi partine bak. İstersen milliyetçilik yapma. İstersen bayrağa karşı çık. “Türklük kavramı Anayasa’dan kalksın!” de. “PKK’yla anlaşalım!” de. Seni tutan yok ki. Seçimlerde halk istediğini seçer.

Ama artık biçimsel demokrasi bile Kürt-İslamcı diktatörlüğün devamı için tehlike. Tüm siyasi söylemler aynı çizgide olsun istiyorlar. ABD, AB, Kürt-İslam karşıtı tek bir çatlak ses duymak istemiyorlar. Kendi partilerinin politikasıyla değil CHP, Genç Parti veya benzeri partilerin siyaseti ve söylemleriyle uğraşılıyor. Veya işi gücü bırakıp ‘küçük marjinal ulusalcı grup’ dedikleri Kuvayı Milliyecileri tutuklatmaya, örgütlerini ve yayınlarını yasaklatmaya çalışıyorlar.

Bu tek parti diktatörlüğüne, hatta tüm parti ve kitle örgütlerinin yasaklandığı bir Kürt-İslam faşizmine doğru atılan önemli bir adımdır.

Faşizmin halk düşmanı ve emperyalist nitelikte olduğu doğrudur; ama tarihin belli dönemlerinde faşizm bir ırka veya ulusa düşmanlıkla özdeşleşir. Almanya’da Yahudi düşmanlığı, İtalya’da Habeş ve Arap düşmanlığı gibi. Bugün emperyalizm tarihin en büyük soykırımlarından birine hazırlanıyor. Anadolu’da Türkleri yok etmek istiyorlar. Kürt-İslam faşizmi bunun ürünü. Kısacası faşizm insana değil, Türklüğe düşman; çünkü faşistler Türkleri insan olarak görmüyor.

 

http://www.turksolu.net/126/ozsoy126.htm

***

Kürt-İslam faşizminden manzaralar

Türkiye

Gündem

 

 

İlk emri ABD verdi. PKK borazanı Gündem duyurdu: Kurtlar Vadisi yasaklansın.

ABD ve PKK’nın emrini ikiletmeyen Doğan ve Ciner Medya Gruplarının organları, Kurtlar Vadisi’ni yasaklatmak için büyük bir kampanya başlattılar.. Öyle ki RTÜK’ün telefonlarını verip, buyrun şikayet edin diye halkı manipüle edecek kadar işi ilerlettiler. Tüm bunlara rağmen kendi internet sitelerindeki anketlerde bile 100 binlerce insan %90 oranında dizi yayınlansın dedi.

Ama 3. Abdülhamit rejiminin sansürcülüğü, Türkiye’de her türlü Amerikan ve PKK propagandasını serbest bırakırken, Kurtlar Vadisi’ne tahammül edemedi. Dizinin yapımcısı PANA Film hiçbir yasal prosedüre uydurulmaya çalışılmadan zorbalık ve tehditle dizinin nasıl yayından kaldırıldığını şöyle duyurdu:

“Yapımcı olarak bizim yaptığımız 30 milyon vatandaşın takdirini kazanan sanal bir gerçekliktir. Ama bu kitlenin beğenisini hiçe sayan sansürcü zihniyetin yaptığı somut bir gerçekliktir. Zira dizinin henüz sadece birinci bölümü yayınlanmış ve bu bölümde herhangi bir sakınca görülmediği halde sonraki bölümler ısmarlama bir kaygı ve tahminlerden hareketle ağır şekilde suçlanmıştır… 23 Yıldır Türkiye’nin gününü kana bulayan ve ufkunu karartan terör belasını ve arkasındaki karanlık gerçekleri konu edinen dizimizin yeni bölümlerine gelen yayın yasağı fiili bir durumdur. Geçtiğimiz pazartesi günü fiili sansür çarkı dönmeye başlamıştır. Hiç bir demokratik hukuk devletinde görülemeyecek bir uygulama ile dizimizin yayınlanması imkansız hale getirilmiştir. Ya dizi yayınlanmayacak ya da kanalın yayın izni iptal edilecekti. Kurtlar Vadisi’nin yapımcısı olarak Pana Film bu konuda ve her konuda sözünü bir şekilde söyleyecek televizyonda olmazsa sinemada, dijital platformlarda veya internet aracılığıyla iletecektir.”

Oysa aynı saatlerde Amerikalıların yeni satın aldığı TGRT’de Amerikan katillerinin propaganda filmi olan Rambo 3 yeniden gösterildi. Üstelik bu katil bozuntusu artist, Türk düşmanı beyanatlar verdikten ve sözde Ermeni soykırımıyla ilgili de bir propaganda filmi çevireceğini açıkladıktan hemen sonra. Bu tam anlamıyla bir gözdağıydı. Kurtlar Vadisi filminden rahatsız olan ABD Büyükelçisi Ross Wilson keyifle Rambo’yu izlemiştir. İşte 2007 yılında Kürt-İslam faşizminin egemenliği altındaki Türkiye’den bir portre. Kanunsuzluk, tehdit, sansür, Türk düşmanlığı… 2007 Nisan’ından sonrasını siz düşünün.

 

http://www.turksolu.org/127/gundem127.htm

 

Mersin’de Kürt istilası

 

Türkiye

Utku Erişik

Muz da mı yemiyak?

15 Şubat 2007 tarihli Radikal’de, Türker Alkan imzalı bir yazı yayımlandı. “Herkes Gider Mersin’e” başlıklı yazıda Alkan, kendi gazetesinde yer alan “Mersin’e Dikkat!” manşetli haberden dolayı yaşadığı şaşkınlıktan söz ediyordu. “Kendini kuvvacı ve milliyetçi olarak tanımlayan sivil toplum örgütleri etnik ayrımcılığı kaşıyor.” altbaşlığı ile sunulan bu haberde, Mersin nüfusunun %40’ına yakın bir bölümünün Kürt nüfustan oluştuğu ve ildeki ‘ulusalcı’ derneklerin de ‘tehlikeli’ bir propaganda ile örgütlendiği belirtiliyordu. Ve bunun üzerine “Mersinlilik damarının tuttuğu”nu söyleyen Alkan da bir yazı kaleme aldı.

Bu yükselen Türk milliyetçiliğinin ne kadar “düşündürücü” olduğunun anlatıldığı yazının bir yerinde Alkan, terzi olan babasının yanında çalışan “uzun boylu, incecik bir Kürt” olan Akif Usta’dan söz ediyor. Akif Usta sık sık Şeyh Sait İsyanı’nı anlatırmış heyecanlanarak. Hatta, “Mustafa Kemal’in uçaklarını düşürmek için dağın tepesine çıkar, sopalarla uçaklara vurmaya çalışırdık!” dermiş…

Alkan da diyor ki tam burada:

“Anlattıklarına kendisi de gülerdi. Kimse gidip Akif Usta’yı savcılığa şikâyet etmeyi aklından bile geçirmezdi.”

Şimdi bu yazıya bir ara verip, yine Türker Alkan’ın bu kez 20 Şubat 2007 tarihli Radikal’de yayımlanan yazısına gelelim. “Siz Kürt Olsaydınız?” başlıklı yazıda, “Kürtler mülk edinmesin, üniversiteye alınmasın, memur yapılmasın, fazla çocuk doğurmasın!” çıkışlarında bulunanlara Hitler faşizmi ile çorba edilmiş bir tezle karşı çıkıp, “Siz Kürt olsaydınız?” empatisi yaratmaya çalışıyor. Hem de mazlum, masum ve de mahzun Kürt tipine karşı “vahşi” bir Türk tipi çizerek!..

Ben, yıllardır Mersin’e uğramadığını, ama Mersin’de filizlenen bu “ırkçı” değişimi gördükçe tüylerinin ürperdiğinden söz eden Türker Alkan ile hemşehriyim. Kendisine bu noktaya nasıl gelindiğini de anlatmak, anımsatmak zorundayım.

Biz asker yetiştiriyoruz!

Mersin’de bir Cumhuriyet öğretmeni, seyyar satıcılık yapan eski bir Kürt öğrencisine apartman balkonundan sepet sarkıtıyor. Öğrencisi, o sepete istenilenleri koyarken şöyle sesleniyor:

“Hocam, bir gün gelecek, ben orada olacağım, siz de bu arabada bize sebze satacaksınız!”

Mersin’de bir Cumhuriyet öğretmeni, bir Kürt öğrencisinin iç çamaşırı olmadığı için üşüdüğünü görüyor. Annesini okula çağırıp, “Neden bakamayacağın kadar çocuk doğurdun? 9 değil, 2 çocuk doğursaydın da, şu çocuğa iç çamaşırı giydirebilseydin.” diyor. Bunun karşılığında aldığı yanıtsa, “Biz asker yetiştiriyoruz Hoca Hanım!” oluyor…

Mersin’de sebze-meyve halinde Türk çiftçiler, Türk satıcılar Kürtler tarafından sopalarla kovalanırken; bu satırların yazarı defalarca Kürtçe küfürler yiyerek parası, cüzdanı gasp edilirken ve Mersin’de yaklaşık 10 yıldır özellikle akşam saatlerinde kimse ailesiyle veya sevgilisiyle sahile çıkıp huzur içinde yürüyemezken, hiçbir gazete şehirde yükselen Kürt milliyetçiliğine gönderme yaparak “Mersin’e Dikkat!” manşetiyle çıkmadı. Özellikle de Irak’ın ilk işgali sırasında Türkiye’nin “kucak açtığı” Kürt peşmergelere Mersin’in Güneykent gibi toplukonut bölgelerinde ev verilirken, Mersin’in yıllardır açta açıkta yaşayan Türklerine böyle bir hizmet sunmak nedense hiç kimsenin aklına gelmedi.

Buna şerefim üzerine yemin ederim ki; benim tanıdığım hiçbir Türk, Kürtlerin bu göçünün ilk başladığı sıralarda onları kendinden ayrı görmedi. Ablamla bana artık küçük gelen ama sapasağlam kimbilir kaç giysimiz, öğretmen olan annem tarafından yoksul Kürt öğrencilerine verilmiştir... Ben, kimbilir kaç defa anneannemin elinden yemek taşımışımdır, karşı eve taşınan Mardinli Kürtlere… Hep “Yazık!”tı… Hep “Canları çekmiştir!”di… Hep “Kokmuştur!”du… Ama ne oldu? Başta kiraladıkları evi sonradan satın alan, daha sonra da evin önüne arabasını da çeken aynı insanlar mahallede kimseyi tanımaz oldular. Hangi işle uğraşıp da, o kadar parayı nasıl kazandıkları da her zamanki gibi “karanlık”ta kaldı ve mahallelinin korku dolu bakışları arasında ‘pis pis’ sırıtarak geçip gittiler…

Bugün Mersin’in özellikle sahil kesimindeki lüks dairelerin ve villaların son 15 yılda kimler tarafından mülk edinildiği araştırılırsa görülecektir ki; durum, Didim’deki İngiliz, Alanya’daki Alman işgalinden daha vahimdir. Bu kez, Türkler üstüne ahtapot kollarını saran Kürtlerdir!.. Ve Mersin’de uzunca bir süredir, Türkler, Kürtler için sizin sandığınız gibi “kardeş” değil, sadece “bir alay konusu”dur…

Bu ve bunun gibi birçok örnek gösterebilirim.

Bugün Kürtler “azınlık” olarak “ikinci sınıf” insan muamelesi gördükleri gerekçesiyle uluslararası mahkemelere Türkiye aleyhine dava üstüne dava açıyorlar, değil mi?

Bir de şunu okuyun o zaman…

Mersin’in en büyük ilçesi Tarsus’ta Atatürkçü öğretmenler, kentin en uç noktalarındaki okullara sürülürken, merkezdeki bir ilkokulun başına PKK bağlantısı herkesçe bilinen bir Kürt müdür atanabildi. Ne zamanki o müdürün sempatizan olmaktan çok öte, PKK içinde “bölge sorumlusu” olduğu 1994’te evine yapılan bir polis baskınıyla anlaşıldı; ancak o zaman görevden alınarak tutuklandı.

Bırakın Türkiye’de milletvekili, bakan ve başbakan olabildiklerini, bugün dünyanın neresinde ikinci sınıf görülen bir azınlık, o devletin bir okuluna müdür olabilmektedir?

Pilot bölge: Mersin

Mersin, bugün kurulması aşamasında son rötuşların atıldığı Kürdistan’ın Türkiye sınır illerinden birisi olarak seçilmiştir ve ele geçirilmesi planlanan diğer iller için de bir “pilot bölge” konumundadır. Kürdistan’ın “kurtarılmış bölgesi” olduğu, Türk Ordusu tarafından elbette ki bilinmektedir; acil olarak bu konuda geliştirilecek askeri stratejinin uygulanması da işte bu yüzden zorunludur. Bugün İsrail-Rum yakınlaşmasının nedeni, Batının Doğusu olan anahtar coğrafya Akdeniz’dir. Eğer Türkiye, bu yakınlaşmanın yanında AB’nin de dayatmaları ile Milli Dava Kıbrıs konusunda bir kuşatma yaşıyorsa, Kürtlerin Mersin istilası da bu yönde yorumlanmalıdır. Kürtler, Kürdistan içine Mersin’i de aldıkları takdirde Kıbrıs’la aramıza AB(D)’nin piyon bir tampon ülkesi olarak sokulmuş olacaktır.

Türker Alkan’ın Mersin’e uğramadığını söylediği yıllarda işte bunlar olmuştur. Bırakın “polisin giremediği” iddia edilen mahalleleri, kendisi eğer bugün Mersin’e gidip de akşam saatlerinde merkez caddelerden birinde ya da sahilde ailesiyle birlikte rahatça yürüyebiliyorsa yanıt versin. Bir Türk ilinde Türkler eğer böyle iğrenç bir politika sonucunda yaşayamaz bir duruma düşürüldüyse, o zaman bu konuda hareketlenen hiç kimseyi ve hiçbir derneği “ırkçı” olmakla suçlayamazsınız. Utanması gereken, Mersinli olup da Oral Çalışlar ve Türker Alkan gibi yıllarca tersini yazanlardır.

“Sırtısağlam” istila ve “belekuvvet” çoğalma

Yörük yaylalarını örgütleyenler ve caddelerde “Mersin Türk’tür” yürüyüşü düzenleyenler haklı bir şekilde sesini yükseltmektedir. Kürtlerin çoğalmasını “karışamayacağımız” bir doğal hak gördüğümüz müddetçe, aynı hoşgörüyü görmeyeceğimiz günlerin de çok yaklaştığını bilmemiz gerekmektedir. Bugün, Mersin’deki “sırtısağlam” istila ve “belekuvvet” çoğalma iyi analiz edilmezse, Türk’e Türk olduğu için namlu doğrultulacak ve Türk ilinden Türkler Kürt kadınlarının zılgıtlarıyla kovulacaktır!..

Şimdi size soruyorum Sayın Alkan:

Siz Türk olsaydınız ne yapardınız?

Kürtlerin yiyeceği Türk “muz”u

Fıkra bu ya; bir gün operasyon düzenlenen bir evde Kürdistan haritası ele geçirilir. Haritada Mersin’in de Kürdistan’a dahil edildiğini gören polis şaşkınlıkla sorar:

“Artık Mersin’i de mi alıyorsunuz haritaya?”

Yakalanan Kürt şu yanıtı verir:

“N’apak yani muz da mı yemiyak?”

Şimdi lütfen, Oval Ofis’te Monica Lewinski ile Clinton’un arasında geçen ‘puro’ skandalını anımsayınız… Ne denmişti “mağdur” Monica için?

“Sometimes a cigar is more than a cigar!” (Bazen puro, bir purodan daha fazlasıdır!)

Monica’nın içtiği puroyu(!) yazan tarih, Kürtlerin Mersin’de yiyeceği muzu(!) da yazacaktır elbet!


http://www.turksolu.org/128/erisik128.htm

 

Kürtçülerin Türkiye’ye BM müdahalesi plânı

Yön

İnan Kahramanoğlu

 

Kürt bölücülüğünün gerçek niyeti ayrı devlet

Paris Kürt Enstitüsü tarafından 9 Aralık’ta International Herald Tribune ve 10 Aralık’ta da Le Monde gazetelerine verilen “Türkiye’deki Kürtler ne istiyor” başlıklı ilanla birlikte Kürt bölücülüğünün özerklik talebi en etkili isimler tarafından açıkça telaffuz edilmiş oldu.

Apo’nun yakalanmasından beri özerklik ve ardından bağımsız devlet kurma niyetlerini inkar eden ve aradan geçen süreç içinde Demokratik Cumhuriyet parolasıyla Kürtlerin kurucu unsur oldukları tezini savunma noktasına kadar gelen Kürt bölücülüğünün Türkiye’nin AB üyeliği sürecini en iyi şekilde kullanma çabası da açığa çıktı.

Bu iki yabancı gazetede çıkan metne imza atanlar arasında kimler yok ki; Leyla Zana’dan Orhan Doğan, Selim Sadak ve Hatip Dicle’ye, DEHAP Genel Başkanı Tuncer Bakırhan’dan DEHAP’lı belediye başkanlarına kadar uzun bir liste. Liste uzun olsa da talepler son derece net ve de bir o kadar kısa.

Leyla Zana ve DEP’li arkadaşları, tam da 17 Aralık öncesinde yayınladıkları ilanın medyada tepkiyle karşılanmasının ardından çark edip metni sahiplenmeseler de metin tartışmaya yer bırakmayacak kadar açık talepler içermekteydi. İlan’da yer alan en çarpıcı ifade ise “Türkiye, İspanya’nın Bask ve Katalan, Belçika’nın Valonlar bölgeleri için istediği tanınan ve Ankara’nın Kıbrıslı Türkler için de istediği hakların tümünü Kürtlere tanımalıdır” şeklindeki açık otonomi talebi oldu. Bildiri’de ayrıca “Kürt halkının varlığını tanıyan, kendi kurum ve kuruluşlarını oluşturmasına izin veren yeni bir demokratik anayasa oluşturulmalıdır” denilerek ayrılma hakkının tanınması istendi. Böylelikle Zana ve arkadaşları uzun zamandır dillerinin altında sakladıkları baklayı çıkartmış oldular.

Gerçi bu taleplerin uzun süreden sonra bu kadar açık olarak ifade edilmesi medyada bir tepki yaratsa da Zanaların tam da hükümetin AB için her türlü tavizi vermeye hazır olduğu bir anda Batılı dostlarına yönelik böyle bir çağrıda bulunmaları şaşrtıcı olmadı.

Basının ilana yönelik tepkisi ise içeriğinden çok zamanlamasına yönelikti. Medya’nın Zanalara tepkisi daha çok “sırası mıydı şimdi” şeklinde oldu.

Batı’ya ve BM’ye müdahale çağrısı

Zana ve arkadaşları tarafından verilen ilan aslında “Kürt sorununun çözümü” için Batıyı göreve çağırma amaçlıydı. Herşeyden önce ilan Türkiye’deki gazetelerde değil İngiltere ve Fransa’da yayınlanan iki gazetede yayınlanmaktaydı. Bu haliyle ilk olarak Türkiye’nin AB ve BM’ye şikayet edilmesi söz konusuydu.

Ancak metnin içeriğindeki son derece açık ifadeler metnin basit bir şikayetten öte acil bir müdahale çağrısı olarak yorumlanmasını gerektiriyor. Zana ve arkadaşlarının Türkiye’deki Kürtlerle karşılaştırdıkları Basklar ve Katalanlar özerkler ve kendilerine ait parlamentoları var. Yine kendi Parlamentosuna sahip olan İskoçların da bir oylama ile İngiltere’den ayrılma hakları var.

Dolayısıyla bunu Kürtlere uyarladığımızda karşımıza şu çıkacaktır: Kürtler TBMM içinde temsil edilmekle de yetinmeyecekler, bunun yerine kendi bağımsız meclislerini kuracaklardır. Bunun anlamı bölünme değilse nedir? Üstelik metinde Türkiye’nin Kıbrıslı Türkler için istediği haklarının aynısını Kürtler için de tanıması istenmektedir. Peki Türkiye’nin Kıbrıs Türkler için istedikleri nedir?

Her şeyden önce Türkiye Kıbrıs’ta birbirinden farklı olan ve hiç bir zaman kaynaşamamış iki farklı millet bulunduğunu ve dolayısıyla da bu iki milletin iki ayrı devlet olarak tanınması gerektiğini söylemektedir. Yani iki devletli ve iki milletli bir yapı istemektedir.

Zanalar da Kıbrıslı Türkler için istenen hakların kendilerine de tanınmasını istemektedirler. Bunun Türkçesi şudur: Türkiye’de Türkler ve Kürtler iki farklı millettir. İki farklı milletin iki farklı devlet kurmalarından daha doğal ne vardır.

Aslında mesele son derece açıktır. Kürt bölücülüğü uzun zamandır sinsi bir plan dahilinde Türkiye’den ayrılmanın planlarını yapmaktadır.

Bu noktada PKK’nın silah bırakarak siyasalllaşması önemli bir dönüm noktasıydı. Siyasallaşma sürecinin temel amacı Kürtlerin Türk devleti tarafından baskı altında tutulduğu ve insan hakları ihlallerine maruz kaldıkları propagandasıyla Türk devletinin uluslararası camiada tecrit edilmesiydi.

Planın bir diğer aşaması Güneydoğu’da nüfusun çoğunluğunun Kürtlerden oluştuğunun kanıtlanması idi. Özellikle yerel seçimlerde DEHAP’lı belediyelerin kazandıkları bölgelerdeki seçim sonuçları bu gerçeğin resmi olarak ifade edilmesi olacaktı. Bundan sonra iş Kürtlerin Batılı dostlarına kalacaktı. Kürtlerin haklarını korumak için BM ve Batılı dostlar göreve çağrılacaktı.

Yerel seçimlere yönelik PKK stratejileri büyük ölçüde sonuç verdi. Diyarbakır başta olmak üzere pek çok ilde DEHAP’lı belediyeler seçimleri kazandılar. Dolayısıyla artık ikinci aşamaya geçilebilirdi.

İşte Zanaların yayınladıkları bu son metin açıkça Güneydoğu’ya BM müdahalesi istemlerini ortaya koymaktadır. Gerçi şimdilik sadece AB’nin üyelik süreci içinde Kürt sorununun çözümünü bir kriter olarak koymaları istenmektedir ama bu isteklerin “ucu açıktır” ve varacağı nokta Güneydoğu’ya BM müdahalesidir.

Bunun gerçekleşmesi için belki biraz daha zaman gerekecek ancak yalnızca Kuzey Irak’ta yaşanan gelişmelere bakıldığında bu sürecin hiç de uzak olmadığı görülebilir.

Bilindiği gibi K. Irak’ta da Kürtler Saddam rejimi altında ezildikleri propagandasıyla ABD ile işbirliği içinde Saddam rejimini deviren ve Irak’ı parçalayan işgal planını yürürlüğe sokmuşlardı. Saddam diktatörlüğü devrilecek ve demokratik Irak kurulacaktı. Ardından yaşanan gelişmeler herkesin malumu.

Şimdiler de ise K. Irak’ta yaşayan Kürtler BM’e yolladıkları bir milyonunun üzerindeki imzayla Irak’tan bağımsızlıklarını isteyecek kadar ileri gitmektedirler. Yani BM’den olaya müdahil olmasını ve kendi haklarını vermesini talep etmektedirler. Benzer biri sürecin Türkiye’deki Kürtler tarafından işletilmeyeceğini kim iddia edebilir. Dahası bütün olan bitenler zaten bu niyeti açıkça sergilemektedir.

Kıbrıs’tan sonra Güneydoğu’ya ikinci Annan planı

Irak’ta yaşananlar belki bize biraz uzak gelebilir ancak Kıbrıs’ta Türkiye’nin özellikle son bir yılda yaşadığı tecrübeler Batı müdahaleciliğinin gerçek niyetini çok açık olarak ortaya koymaktadır.

Bu noktada Kıbrıs örneği son derece öğreticidir. Daha bir kaç yıl öncesine kadar Milli Dava olarak nitelendirilen ve otuz yılı aşkın bir süredir Türkiye’nin devlet politikası olarak şekillenen Kıbrıs meselesi bir kaç yıl gibi kısa bir sürede bir soruna dönüştürülmüş ve gelinen noktada Türkiye Cumhuriyeti KKTC üzerindeki her türlü hakkını kaybetmek üzeredir. Kıbrıs, şimdilerde Güneydoğu’da oynanmaya çalışılan oyunu görmek açısından önemli bir örnektir.

Batı önce olmayan bir Kürt realitesi oluşturmuş ardından bunu bir sorun oarak Türk devletinin önüne koymuş ve şimdi de bu yapay sorun üzerinden Türkiye’den toprak talebinde bulunmaktadır. Türkiye Kıbrıs’tan başlayan ve Güneydoğu’ya kadar uzanan bir direniş mevzisi içinde AB ve ABD kuşatmasına direnmektedir.

Ancak özellikle Kıbrıs konusunda gelinen nokta Türkiye’nin direncinin büyük ölçüde kırıldığıdır. Kıbrıs artık neredeyse bir ABD üssü haline gelmiştir. Türkiye kağıt üzerindeki bazı hakları dışında Kıbrıs konusunda inisiyatifi kaybetmiştir. AB üyelik süreci adı altında Türkiye’nin Kıbrıs üzerindeki son hakları da yokedilmek üzeredir.

Güneydoğu ise bu kuşatmanın bir diğer ayağıdır ve Türkiye ne yazık ki burada da inisiyatifi büyük ölçüde kaybetmiş ve kendi toprakları içinde bir Kürt devletinin kurulmasına direnemeyecek kadar güçsüz düşürülmüştür. Sonuçta Türkiye Kıbrıs’ta savaşarak kazandığı haklarını Annan Planı’nın uygulanması adı altında kaybetmiştir.

Üstelik Annan Planı Rum kesimi tarafından reddedilmiş olmasına rağmen kaybeden yine Türkiye olmuştur. Bu son derece normaldir zira kazananı ve kaybedeni baştan belli bir oyun oynanmaktadır.

Oynanan oyunu göremeyen Türkiye şimdi yine benzer bir oyunla Güneydoğu’da da kaybetmek üzeredir. Oyun görülmediği takdirde Kıbrıs’ta Annan Planı için kurulan referandum sandığı yakın bir zamanda Güneydoğu’da da önümüze gelecektir.

Ancak kimse “referandum olmaz, olsa bile ayrılma sonucu çıkmaz” demesin. Rum Kesimi nasıl Annan Planı’nı onaylamadığı halde Ada’nın tek temsilcisi konumuna getirildiyse Güneydoğu için de referandum sonucu ne olursa olsun bağımsız bir Kürt devleti mutlak suretle kurulmak istenecektir.

Referandum sandığını kabul etmek demek zaten bağımsız Kürt devletinin tanınması anlamına gelecektir. Bu geri dönüşü olmayan bir yoldur. Türkiye şimdi bu yolda hızla ilerlemektedir.

Türkiye bir kez bu süreci kabul etmek zorunda kaldığında sonucu kontrol etme gücünü de yitirmiş olacak ve Misak-ı Milli’yi ortadan kaldıracak bir Kürdistan’a göz yummaya zorlanacaktır.

Türkiye gerçekleşmesi mümkün olmayan AB üyeliği sevdasından vazgeçmediği sürece çok kısa bir zaman zarfında önce Kıbrıs’ta ardından da Güneydoğu’da işgalci ülke konumuna düşecek ve her iki alanı da terk etmek zorunda kalacaktır.

Müdahale zemini nasıl hazırlanıyor?

Zanaların verdikleri ilan Güneydoğu’ya BM müdahalesinin zeminin hazırlamak için yabancı kamuoyunu harekete geçirmeye yönelik yapılmış önemli bir girişimdir.

Benzeri bir müdahale zeminini hazırlama kampanyası Türkiye’de de büyük bir süratle işletilmektedir. Büyük basında son dönemde faili meçhul cinayetlerden toplu mezarlara kadar yeni bir kampanya dahilinde Türk devletinin “bozuk sicili” açığa çıkartılmaktadır! Asker katliam yapmakta hiç bir suçu olmayan insanları öldürüp toplu mezarlara gömmektedir.

İnsanın iyi de hırsızın hiç mi kabahati yok diyesi geliyor. Yirmi yıllık terörle mücadele dönemi, öldürülen binlerce insan ve şehit edilen onbinlerce askerimiz ne kadar çabuk unutuldu. Yoksa Türkiye aradan geçen yirmi yıllık olağanüstü hal döneminde PKK ile değil de yeldeğirmenleriyle mi savaştı!

Elbette bütün bu soruların cevabı herkesçe bilinmektedir ancak kampanya için düğmeye basan merkezler Türkiye’yi içerde ve dışarda köşeye sıkıştırmak için hiç bir fırsatı kaçırmamaktadırlar. İçerde bölücü teröre boyun eğen Türkiye dışarıda da AB ve ABD’nin her türlü dayatmalarını kabul etmek zorunda kalmaktadır.

Zaten AB ve ABD başta olmak üzere sözde uluslararası insan hakları örgütlerinin tümünün hazırladıkları raporlarda Türkiye sayısız işkence ve insan hakları ihlalleri ile suçlanmaktadır. Suçlamaların ana maddelerinden birisini de Kürtlerin temel hak ve özgürlüklerinin kısıtlandığı ve baskı altında tutuldukları oluşturmaktadır. Bu gerekçeler Batının müdahale zeminini temel taşlarıdır.

Uzun yıllardır yürütülen bu propagandanın hangi amaçla yapıldığı şimdi daha iyi anlaşılmaktadır. Türkiye yıllardır süren bu propagandanın etkisiyle insan hakları ihlallerinden antidemokratik uygulamalara kadar artık Batının o demokratikleşmesi için müdahale edilmesi gerekli ülke statüsüne kadar yükselmiştir! Tıpkı Irak gibi, Afganistan ve diğerleri gibi...

Türkiyle’nin stratejik hataları

Türk devleti stratejik çıkarlarını Batı ipoteğine verdiği günden beri sürekli kan kaybetmektedir. Terör örgütünün yöneticisi olan teröristler hukuk kuralları hiçe sayılarak cezaevinden salındıktan sonra Başbakandan İçişleri Bakanına kadar devlet protokolüyle görüşebilmekte daha da pervasızlaşarak Türkiye’yi dışarıya jurnallemekte üstelik açık bir biçimde dış müdahale gerekçeleri yaratmak için faaliyet gösterebilmektedirler.

Devletin bu kadar aciz bir konumda kaldığı andan itibaren Batının olası bir müdahalesi artık kaçınılmaz hale gelmektedir. Türk devleti Güneydoğusunu kaybetme noktasına kadar gelmiştir. Bu noktada öncelikle yapılan hataların tespiti gereklidir

-Türk Devleti terörle mücadeleden vazgeçmiştir

-Uyum yasaları ve demokratikleşme adı altında AB’nin dayatmaları kabul edilerek terörün siyasallaşmasına göz yumulmuştur

-Kürtçe eğitim ve yayın hakkı gibi basit birer kültürel hak gibi gösterilen tavizler sonucu Türk devleti kendi sınırları içinde farklı bir kültürü ve dili olan başka bir milletin yaşadığını resmen kabul etmek zorunda kalmış ve bunun sonucu olarak da bu milletin ayrı devlet kurma hakkını engeller bir pozisyona düşmüştür.

Bu sürecin sonucu olarak da artık Batının müdahalesine açık bir ülke konumundadır.

AB’nin bitmeyen “Kürdistan” sevdası

Türkiye’nin Irak benzeri bir işgal senaryosuyla karşı karşıya kalıp kalmayacağını yakın zamanda göreceğiz. Ama çoktan ortaya çıkmış bazı gerçekler bulunmaktadır. Türkiye içerde bölücü terörün, dışarıda emperyalist güçlerin esareti altına girmiş durumdadır.

Bu terör ittifakı Türkiye’yi büyük bir kuşatma altına almıştır. Düşünün ki Türkiye’yi ziyarete gelen yabancı heyetlerin neredeyse tamamı Diyarbakır’a uğramadan Türkiye’den ayrılmamaktadır. Hatta bu heyetlerin çoğunun Türkiye’deki ilk uğrağı Ankara’dan önce Diyarbakır olmaktadır.

Mesut Yılmaz’ın “Türkiye’nin AB üyeliği Diyarbakır’dan geçer” sözüne gönderme yaparcasına Diyarbakır sanki ayrı bir devletin başkentiymiş gibi yabancı heyet ve konukların akınına uğramaktadır. Görünüşe bakılırsa Diyarbakır Türkiye’den çok önce AB’ye girmiş durumdadır.

Avrupa Parlamentosu Başkanı Borell’in “Kürdistan’a gideceğiz” sözü bir dil sürçmesinin değil AB’nin Türkiye’nin toprak bütünlüğünü hiçe sayan ve bülücülüğü himaye eden tavrını ortaya koymaktadır.

Kürt bölücülüğüne dur deme zamanı

Molla iktidarının başbakanı ise televizyon ekranlarından başkanlık sistemine geçiş için Türkiye’nin eyaletlere parçalanabilmesini olağan karşılayacak kadar ileri gitmektedir.

Türkiye bu güne kadar bölüce teröre ve arkasındaki emperyalist güçlerin isteklerine boyun eğerek kendi ulusal çıkarlarını yoketme noktasına kadar gelmiştir. Ancak iş artık Türkiye’nin kutsal vatan topraklarının paylaşılmasına kadar vardırılmıştır. Türkiye Kıbrıs’ta yapamadığı hamleyi bölücü teröre karşı kesin tavır alarak gerçekleştirmek zorundadır.

Kürt bölücülüğünün önünü kesecek her hamle Türkiye’yi Kıbrıs ve K.Irak başta olmak üzere her alanda inisiyatif sahibi yapacak bir sürecin ilk adımı olacaktır.


http://www.turksolu.org/72/yon72.htm

 

12 Eylül faşizminden Kürt-İslam faşizmine

Kenan Evren geri döndü!

Dikkat Faşist Var

Kapak

Kaya Ataberk

 

 

12 Eylül’ün kurmak istediği rejim gerçekleştiriliyor

 

  
 

AKP iktidarının Menderes tarzı diktatörce eğilimlerini iyiden iyiye ön plana çıkardığı bir dönemden geçiyoruz. Gericiliğin ve Kürt ırkçılığının, Türk düşmanı bir çizgide tarihsel birlikteliğini ortaya koyduğu bir yapılanma yavaş yavaş Türkiye’yi dönüşsüz bir noktaya doğru sürüklüyor.

TÜRKSOLU olarak haftalardır yaşanan süreci vurguluyor ve uyarıyoruz. Tayyip Erdoğan ve AKP, Hitlervari tertiplerle ulusal güçleri ve Atatürkçüleri tamamen pasifize etmenin yollarını arıyor ve açık bir Kürt-İslam faşizmini kurmanın hazırlığı içerisinde. Özellikle Cumhurbaşkanlığı seçimi bu sürecin en önemli halkası olacaktır. Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanlığını kazanmak ve Türk milleti üzerindeki mutlak diktatörlüğünü kurmak üzere sabırsızlanmaktadır.

Ancak bu sürecin en önemli galibi Tayyip Erdoğan’ın da ötesinde ABD olacaktır. ABD, Ortadoğu’da tam hakimiyet kurabilmek için Kürt devletini kurmak ve onu güvence altına almak zorundadır. Bu da ancak bu yapılanmaya tepki gösterecek kurumların ortadan kaldırılması, bu başarılamıyorsa tamamen ezilmesinden, susturulmasından geçmektedir.

İlk ezilmek istenen de Türk milleti olacaktır. Bunu başarabilmenin tek yolu ise Türk milletini esir etmenin formülü olarak görülen Kürt-İslam faşizminin kurulmasıdır.

Kurulmak istenen bu rejimin temellerinin atıldığı noktayı araştırdığımız zaman karşımıza 12 Eylül 1980 Amerikancı faşist darbesi çıkmaktadır.

Türkiye’de Atatürkçüleri ve ulus devleti tasfiye etmenin, solu işkenceyle, idamla, hapisle ezmenin rejimi olarak ortaya çıkan 12 Eylül’ün kurmak istediği rejim bugün AKP tarafından kurulmak üzere gündemdedir.

Tam da bu sürecin yaşandığı bir ortamda 12 Eylül faşist darbesinin başı Kenan Evren yeniden ortaya çıktı ve birden konuşmaya başladı.

Türk halkı bir zamanların meşhur sinema filmleri dizisinin kâbustan çıkan katili Freddy Krueger’ın geriye dönüşünü geçen hafta Kenan Evren’in ani geri dönüşüyle yaşamaya başlamış bulunuyor.

FREDDY KİMDİR?

Korku filmlerinin usta yönetmeni Wes Craven'in 1984 yılında beyaz perdede yerini alan, korku sinemasının kült filmlerinden biri olan Elm Sokağında Kâbus'un kahramanı Freddy Kruieger'i Robert Englund canlandırmıştı. İlk filmin beğenilmesinin ardından beş tane devam filmi çevirilerek altı filmlik bir seri oluşturuldu.

90'lı yılların başında yayına başlayan özel kanallar sayesinde tanıma imkanı bulduğumuz Freddy, çocukluğumuzdan aklımızda kalan en korkunç karakterdir. Elm Sokağının gözüne uyku girmemesine neden olan Freddy'nin öyküsü ise özetle şöyledir:

Hikaye, Rahibe Amanda Krueger'in kendisini yanlışlıka akıl hastalarının yanına kilitlemesi ile başlıyor. Akıl hastalarının günlerce tecavüzüne uğrayan Amanda hamile kalır ve Freddy dünyaya gelir. Tam adı Freddy Charles Krueger'dir.

Çocukluğunda şiddet içeren davranışlar sergileyen Freddy, annesine ve hayvanlara eziyet eder. Asosyal bir tiptir. Okulda çocuklar sürekli onunla dalga geçerler. 17 yaşına geldiğinde annesini dövüp tecavüz eder. Okuldan atıldıktan sonra alkolik bir çiftçinin yanında kalmaya başlar. Çiftçinin tecavüzüne uğrayan Freddy, onu öldürerek ilk cinayetini işlemiş olur.

Bir lisede hademe olarak çalışmaya başlayan Freddy, garson bir kızla evlenip çoluk çocuğa karışır. Katherine adında bir kızı dünyaya gelir. Bu arada Freddy, boş durmamaktadır. Okulda kendisiyle dalga geçen tipleri vahşice öldürür. Kendine bir dondurma arabası alan Freddy, onunla çocukları kandırarak onlara tecavüz etmeye başlar. Bunu fark eden karısını öldüren Freddy, kızı Katherine'nin bunu gördüğünden habersizdir. Bu andan itibaren dondurma arabasında yaşamaya başlayan Freddy, çocuklara tecavüz edip onları öldürmeyi sürdürüyor. Bunu anlayan çocukların aileleri, Freddy'i yakarak öldürüp cezalandırmak isterler. Ancak kalorifer kazanına atılan Freddy, alevlerin arasındayken üç tane şeytani ruhla anlaşarak geri gelir.

Kendi buluşu olan bıçaklı eldiven ile onu yakan ailelerin çocuklarını öldürmeye başlar. Altı filmlik seride defalarca öldürülen Freddy, her seferinde geri dönerek çocukları rüyalarında öldürmeyi sürdürür. Ta ki kendi kızı Katherine tarafından öldürülene kadar.

Kenan Evren Kürt-İslam faşizmini destekleme emri aldı

Bir anda Marmaris’teki evinde resim yapmaktan vazgeçerek siyasete müdahale eden Kenan Evren’in açıklamalarını, bazılarının yapmaya çalıştığı gibi onun sağlığını yitirmesine ya da yaşının fazlaca ilerlemesine bağlayamayız.

Kenan Evren 12 Eylül’de yapmak istediklerini tamamlayamamış bir Amerikancı faşisttir ve bugün, onun bu misyonunu tamamlayacak olan aktörler, şeriatçılar ve Kürtçüler, Cumhuriyet tarihinin hiçbir döneminde kazanamadıkları kadar güç kazanmış durumdadırlar.

ABD’lilerin “bizim oğlanlar” olarak adlandırdığı ekibin o dönemki lideri olan Evren, 90’a varan yaşına rağmen yine de ABD’nin göreve çağırmasıyla hevesle çalışmaya başlamıştır.

12 Eylül darbesinin ardından tüm solcu siyasal yapılar dağıtılmış, devrimciler işkenceden geçirilmiş ve Atatürkçülük adına Türkiye’de o tarihe kadar ayakta kalabilen hangi kurum varsa bir bir tasfiye edilmiştir. Bir anlamda Türkiye’nin siyasi tarihi 12 Eylül öncesi ve sonrası olarak ikiye bölünmüştür.

Solun, emekçi hareketinin, devrimcilerin, Atatürkçülerin ezildiği ve ortadan kaldırıldığı dönemin sorumluları 12 Eylülcü faşistlerdir.

Türk toplumunun ilerici ve devrimci dinamiklerini oluşturan bu güçlerinin ezilmesinin dahası siyasi ve fiziksel olarak ortadan kaldırılmasının sonucunda Türkiye’de güçlenen iki yapı ortaya çıkmıştır.

Bunlardan biri şeriatçı harekettir, diğeri de bununla yeniden Şeyh Sait çizgisini hortlatarak bir araya gelen Kürtçülük. Bugün bunlar AKP iktidarının Kürt-İslam faşizminde birleşmiştir.

Bugün Türkiye Kürt-İslam faşizmi tehdidi altındaysa bu durumun doğmasının tek nedeni 12 Eylül’ün yarattığı ortamdır.

AKP’nin Kürt-İslam faşizmi 12 Eylül faşizminin doğal sonucudur.

Evren’in 30 yıllık hayalleri

12 Eylül’ün programı bugünkü gericileşmiş, bölünmeye sürüklenen Türkiye manzarasının o günden kurgulanmasıdır.

Bunu Kenan Evren son açıklamalarında çok net bir şekilde kendisi ifade etmektedir. Türkiye’yi eyaletlere bölme programını aslında 1980’lerde kendisinin planladığını, bunu uygulatamadıklarını, artık bunun yolunun açıldığını belirten Evren; Türkiye’nin 8 eyalete bölünmesini önerdi.

Evren, diğer taraftan da DTP’nin Meclise girmesi gerektiğini belirtti ve Kürtlerin giriştiği istila hareketlerinin tümünü savundu.

Evren, “Marmaris’te çalışan Kürt işçilere itiraz ediyorlar. Bunları çalışmak için siz çağırdınız.” diyerek güney sahillerimizdeki Kürt istilasını olumlamış bulunuyor.

Diğer taraftan da Kerkük’e yapılacak bir müdahalenin yanlış olacağını ve Kürt devletinin kabullenilmesi gerektiğini açıklayarak Barzani ve PKK çizgisini de savunmayı unutmadı.

 

 

 

 

 

 

 

KENAN EVREN
KİMDİR?

12 Eylül döneminin bilançosu

1.) Toplam olarak 650.000 kişi gözaltına alındı.

2.) Gözaltına alınanlar ve tutuklananlar içinde 183 kişi öldü.

3.) 171 kişinin işkence altında öldüğü kanıtlandı.

4.) 12.8.1981 tarihli "Takip edilecek şahıslar hakkında emir ile" faşist devletin ilk adımlarından biri atıldı ve tüm Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının fişlenmesine başlandı. Fişlenen insan sayısı bu dönemde 1.680.000 oldu

5.) Ana hedeflerinin Atatürkçülük olduğunu açıklayan 12 Eylül darbecilerinin ilk yaptıkları işlerin biri de Atatürk'ün kurmuş olduğu Türk Dil Kurumu'nun ve Türk Tarih Kurumu'nun kapatılması oldu. Ayrıca Atatürkçülük adına 19.10.1981 tarihinden itibaren okullarda zorunlu din dersi uygulaması başlatıldı.

6.) Kenan Evren'in başkanlığında toplanan ve Atatürk Yüksek Kurulu adını taşıyan kurul 6 Ok'un yerine Türk-İslam sentezinin tüm Türk toplumuna kabul ettirilmesini amaçlayan bir raporu 20 Haziran 1986 tarihinde benimsedi.

7.) İhbarcılık zorunlu hale getirildi ve böylece II. Abdülhamit devri uygulamaları yeniden yaşamımıza girdi.

8.) Yurtdışına gönderilen 260 din görevlisinin maaşının Suudi rejimini tüm dünyaya yaymakla görevli olan Rabıta-ül İslam adlı şeriatçı bir örgüt tarafından ödenmesinin Kenan Evren tarafından onaylandığı kanıtlandı. Geri dönen bu din görevlileri ülkemizde bugün yükselmekte olan Amerikan yanlısı şeriatçı akımın temel dayanağıdır.

9.) Sıkıyönetim süresince yayın yapmakta olan basın organları en az bir kez kapatılma cezası aldı. 12 Eylül darbesinin ardından medya organlarının tümü ekonomik güç odaklarının eline geçti ve bağımsızlığını yitirdi. Bağımsız haber ve araştırma yapmaya çalışan gazeteciler ise failleri bugüne kadar bulunamayan suikastlar sonucunda öldürüldü. 400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi. 31 gazeteci cezaevine girdi.

10.)12 Eylül'ün ardından ulusal güçlerin pasifize edilmesi nedeniyle ayrılıkçı terör örgütleri giderek güçlendi. 12 Eylül'ün ardından gücünün doruğuna ulaşan PKK'nın saldırıları sonucunda 30.000'i aşkın Türk yurttaşı yaşamını yitirdi.

Özgür Gündem gazetesi ve Evren’in çıkışlarıyla aynı anda kongresini yapan DTP’nin lideri Ahmet Türk de kendileri için bu kadar çırpınan Kenan Evren’i yalnız bırakmadılar.

Özgür Gündem açıklamaları “Kenan Evren’in açıklamaları olumlu” başlığıyla verdi. Ahmet Türk ise, “Darbe yapmış birinin bunları söylemesi, eyalet sistemini de bir olasılık olarak dile getirmesi olumludur. Kenan Evren de gerçeği ve çözüm yolunu görmüş görünüyor” diyerek Kenan Evren’e destek verdi.

Aslında bu Amerikancı cephenin oluşmasının ilk sinyalleri Mehmet Ağar’ın düz ovada siyaset söylemine geçmesiyle ortaya çıkmıştı. Ancak tablonun tamamlanması için Kürtçü, şeriatçı, faşist cephenin Tayip Erdoğan, Apo, Barzani ve Mehmet Ağar’dan oluşan “önderliğinin” tecrübeli bir faşistle tamamlanması gerekmekteydi.

Kenan Evren’in, Freddy Krueger tarzı geri dönüşünün anlamı tam olarak burada yatmaktadır. ABD tüm şeriatçı, sağcı, faşist ve Kürtçü güçleri seferber etmektedir ve Kürt-İslam faşizminde ısrarlıdır.

Kenan Evren’in katılımı ise Kürt-İslam faşizminin 12 Eylül yöntemlerini kullanmaktan çekinmeyeceğinin kanıtıdır. Kısacası Türkiye’yi istedikleri gibi bölecek ve Türk’ü esir edecek Amerikancı faşizmin yönetimi kurulmaktadır.

Evren’in dönüşüne en çok sevinenlerin başında Ertuğrul Özkök’ün gelmesi bizi şaşırtmadı. “Böyle bir tartışmayı ancak Evren gibi bir insan başlatabilirdi. Eski Cumhurbaşkanımızı işte bu değişimi gerçekleştirebildiği bu cesareti gösterdiği için kutluyorum. Yaşı 90 ama emin olun çoğumuzdan gen煔 diyerek Evren’i öven Özkök artık daha rahat edebilir.

ABD Kürtleri birleştirdi

Yaşanan Kürt-İslam faşizmi sürecinin önemli bir öğesi de Kürtlerin kendi aralarında birliğe gidiyor olmasıdır. ABD, burada da bir toparlanma yaratmış bulunuyor.

Haftalardır devam eden Kerkük’e müdahale edilmesi tartışmalarından, Barzani ve Talabani’yle görüşüp görüşmeme çekişmelerine kadar Türkiye’nin gündeminin ilk sıralarından aşağıya inmeyen Kürt bölücülüğü, belki de Türkiye tarihi açısından en önemli aşamalarından birine gelmiş bulunuyor.

28 Şubat 2007 günü PKK’nın yasal partisi DTP’nin kongresi toplandı. Gene her zamanki görüntüler kongreye hakimdi. İstiklâl Marşı okunmadı, Apo’dan “Sayın Öcalan” diye bahsedildi ve lehinde sloganlar atıldı; ancak bu seferki kongreyi önemli kılan birkaç bileşen var.

Bunlardan birincisi olan Kürt bölücülüğü, bu kez kendi tarihsel misyonu “Kuvayı Milliye’ye karşı mücadeleyi” açık açık ilan etti.

Milli Mücadele Derneği’nin düzenlediği “Hepimiz Tük’üz, Hepimiz Mustafa Kemal’iz!” yürüyüşünün ardından özellikle Gündem gazetesi aracılığıyla açıkça dile getirilen Kuvayı Milliye düşmanlığı artık Kürtçülüğün parti politikası olarak da ilan edildi ve 1919’dan bugüne aslında değişen çok fazla bir şeyin olmadığını kanıtladı.

DTP eşbaşkanı Aysel Tuğluk, açıkça PKK’nın siyasal sürece katılmasını savundu. Ölen PKK’lılar için saygı duruşu bile düzenlendi.

Diğer taraftan bu kongre, ABD’nin İran saldırısı için hazırlıklarını yoğunlaştırdığı bu dönemde Kürtlerin bir araya gelerek derlenip toparlanmasının da toplantısı olarak algılanmalıdır. ABD, PKK’nın İran’daki kolu PEJAK aracılığıyla bölgede etkinliğini artırmaya çalışıyor.

Geçmişte birbirinden nefret eden ve zaman zaman da birbirleriyle çatışan PKK, KDP, KYB gibi Kürt grupları, ABD’nin Irak işgaliyle beraber bir araya gelme ve Amerikancılık zemininde birleşme eğilimindeydiler.

Artık DTP’den Leyla Zana ekibine, Barzani’den Talabani’ye tüm Kürtler birleşiyor ve Türkiye karşıtı bir cephe oluşturuyor. Türkiye ise yaşananların çok ayırdına varamayan ulusal güçlerin zaafını ve aslında olup bitenlerin bir parçası olan AKP iktidarının Kürt-İslamcılığının doğal sonuçlarını yaşıyor.

AKP ve DTP’nin esas bileşenleri olduğu cephe Kenan Evren’den, Serdar Turgut’a, Şerafettin Elçi’den Leyla Zana’ya kadar bir araya gelmesinin belki de garip karşılanabileceği kesimleri bir araya getirdi.

Ancak tüm bu isimlerin esas özelliğinin görünürdeki etiketleri ne olursa olsun Amerikancılık olduğu gözden kaçırılmazsa şaşırmak için aslında hiçbir neden olmadığı da ortadadır; ama gelin yaşanan sürece biz gene de biraz daha yakından bakalım.

12 Eylül’den bugüne Kürt-İslam faşizmi

12 Eylül faşist darbesinin lideri Kenan Evren bu hafta yeniden sanki bir yerlerden “konuş” emri gelmiş gibi konuşmaya başladı. En son “Kıbrıs’ta fazla toprak almıştık.” diyerek Rumların elini kuvvetlendirmesinden beri çok ortalarda görünmeyen Evren bu sefer de AKP faşizmini ve Kürt bölücülerini savunmak için ortaya çıktı.

Evren’in aniden açıklamak gereği hissettiği görüşleri ABD’nin paket programı gibi bir içerikteydi. Evren, önce Menderes’i ve Tayyip Erdoğan hükümetinin uygulamalarını ne kadar beğendiğini anlattı, ardından da taleplerini (!) açıkladı.

Evren, öncelikle seçim barajının % 7’ye indirilmesini ve DTP’nin meclise girmesinin istedi. “Bakın,” diyordu Evren Paşa, “Leyla Zana artık ne kadar ılımlı. DTP de hele bir meclise girsin ne kadar yumuşayacak.”... Bunun yanında Kenan Evren, “Türkiye’de artık eyalet sistemi kurulmalı.” diyerek, bölünmenin önünü açıcı bir öneride daha bulundu.

Kerkük’e müdahale konusunda ise “Artık ortada bir Kürt devleti var, Kerkük’e müdahale edilemez.” diyerek tutarlılığını kanıtladı!

Aslına bakılırsa Evren AKP-PKK-Barzani çizgisinin sözcülüğünü yapmış bulunuyor. 12 Eylül cuntasının başı olan Evren’in bu açıklamaları, Tayyip Erdoğan’ın Kürt-İslam faşizmi uygulamalarını da cesaretlendirir niteliktedir.

Gerçekten de 12 Eylül’ün yaratmak istediği Türkiye’yi AKP faşizmi yaratmaktadır. 12 Eylül solu ve Atatürkçülüğü ezmek için yapılmıştı, AKP faşizmi ise tamamen yıkmayı ve ortadan kaldırmayı amaçlıyor.

Ne oldu da Kenan Evren aniden kendisini konuşmak zorunda hissetti diye mi soruyorsunuz? Bunun tek bir cevabı varsa o da ne Amerikancılıktan, ne de faşistlikten emekli olunabildiğidir.

Emekli darbeci olabilirsiniz; ama efendiniz sizi kullanmak istediğinde 90 yaşınızı geçseniz de hemen koşmanız gerekir.

Kolay gelsin Kenan Paşa, sana daha çok iş düşer…

Aslında bu Amerikancı cephenin oluşmasının ilk sinyalleri Mehmet Ağar’ın düz ovada siyaset söylemine geçmesiyle ortaya çıkmıştı. Ancak tablonun tamamlanması için Kürtçü, şeriatçı, faşist cephenin Tayip Erdoğan, Apo, Barzani ve Mehmet Ağar’dan oluşan “önderliğinin” tecrübeli bir faşistle tamamlanması gerekmekteydi.

Kenan Evren’in, Freddy Krueger tarzı geri dönüşünün anlamı tam olarak burada yatmaktadır. ABD tüm şeriatçı, sağcı, faşist ve Kürtçü güçleri seferber etmektedir ve Kürt-İslam faşizminde ısrarlıdır.

Kenan Evren’in katılımı ise Kürt-İslam faşizminin 12 Eylül yöntemlerini kullanmaktan çekinmeyeceğinin kanıtıdır. Kısacası Türkiye’yi istedikleri gibi bölecek ve Türk’ü esir edecek Amerikancı faşizmin yönetimi kurulmaktadır.

Evren’in dönüşüne en çok sevinenlerin başında Ertuğrul Özkök’ün gelmesi bizi şaşırtmadı. “Böyle bir tartışmayı ancak Evren gibi bir insan başlatabilirdi. Eski Cumhurbaşkanımızı işte bu değişimi gerçekleştirebildiği bu cesareti gösterdiği için kutluyorum. Yaşı 90 ama emin olun çoğumuzdan gen煔 diyerek Evren’i öven Özkök artık daha rahat edebilir.

ABD tüm uşaklarını seferber ediyor

Kürtler; Türkiye’ye, Türklere ve Kuvayı Milliye’ye karşı topyekün savaşa doğru giderken ve birleşirken Türkiye’de de saflar netleşmektedir. Bugün artık AKP’den, Birgün gazetesine, sermaye çevrelerinden, Kenan Evren’e kadar tüm Amerikancılar seferber edilmiş durumdadır.

Siyasal, toplumsal istisnasız tüm konularda aynı tarzda düşünmektedirler ve aynı tavırları almaktadırlar. Akşam gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni Serdar Turgut bakın Hilmi Aydoğdu’yu nasıl savunuyor:

“Adama hemen hain dedik. DTP’yi sakin dinleyelim. Söylenenler sadece gerçeğin tespit edilmesi ve söylenmesidir. Hemen vatan hainliği söylemlerine girip, otomatik tepkisel başlıklar atmak yerine, anlamaya çalışmak ve o lafların barışı amaçlayan yönlerini ortaya çıkarmak bizim işimiz olmalı.”

Aslında Aydoğdu’nun sözlerinde barışı amaçlayan bir şey bulamayacağını Serdar Turgut iyi bilmektedir; ama Kuzey Irak’taki yatırımlarını ve çıkarlarını savunması gereken bir patronu olduğunu da iyi bilmektedir.

Aynı şey Kenan Evren’in açıklamalarını manşetten savunan Sabah gazetesi için de geçerlidir, Yeni Şafak-Albayrak ekibi açısından da.

Hakan Albayrak, hem Barzani’yi hem de PKK’yı nasıl değerlendiriyor görelim:

“Barzani, PKK’yı destekliyorsa, Türkiye ile arasındaki güven bunalımı yüzünden destekliyor… En fanatik PKK militanlarının bile bu memleketin çocukları -Kürt çocukları- olarak görüldüğü ve onlarla bir gün mutlaka kucaklaşma hedefinin gerçekleşeceği inandırıcı bir şekilde anlatılmalıdır.”

Tabii herkes istediğiyle kucaklaşmakta özgürdür; ama kimin ne çocuğu olduğuna da tarih karar verecektir.

Ulusal güçlere saldıracakları zaman, birbirinden bu kadar farklı insanlar nasıl bir araya geliyor diye soranlar bir de bu cephenin renkliliğine bakmalıdırlar.

ABD, işin başında olduğu anda en “sol”dan en sağa tümü bir araya gelmektedir.

İşin bir ilginç yanı da tüm bu gelişmelerin 28 Şubat müdahalesinin 10. yıldönümüne denk gelmesidir. 28 Şubat’a sayfalarca saldıran Birgün ve Evrensel gazeteleri, Kenan Evren’in 12 Eylül faşizminin Kürt-İslam faşizmi ve PKK’yla birleşmesini görmezden gelmekten utanmadılar.

Nevruz’dan seçimlere DTP

Peki bu noktadan sonra Kürt-İslam faşizminin planı ne olacaktır?

Mart ayı özellikle Kürtlerin saldırı ayı olarak süreci hızlandıracakları bir dönem olacaktır. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü bahane edilerek PKK ilk provalarını gerçekleştirecektir. Önemli olan tarih ise 21 Mart’tır.

Bu sene PKK özellikle Kürt istilası altındaki Mersin’i pilot isyan bölgesi olarak belirlemiştir. İlk açıklamaların Nevruz ateşinin Mersin’den yakılacağı şeklinde gelmesi, PKK’nın büyük bir provokasyona girişebileceğini göstermektedir.

Geçen hafta ABD’nin Adana Konsolosu’nun DTP İl Başkanlığına yaptığı ziyaret de Kürtlere bu bölge açısından bazı garantilerin verilmesi anlamına gelmektedir.

Diğer taraftar DTP genel seçimler için geniş bir hazırlık yapmaktadır. Seçimlere bağımsız adaylarla girme kararı alan DTP, hangi seçmen grubunun hangi adaya oy vereceğini bile belirlemeye başlamıştır.

Bu şekilde 25-30 civarında bir milletvekili rakamına kavuşacak olan Kürtler, Meclis’te grup oluşturarak ve diğer partilerdeki Kürtlerle de blok halinde davranarak TBMM’de hakimiyet sağlamayı, hatta AKP’yle koalisyon ortağı olmayı planlamaktadırlar. Bu 30 kişilik ekip gerçekten de hükümet kurmak için kilit bir rol oynayacaktır ve hızla sürüklendiğimiz Kürt-İslam faşizminin önemli bir aygıtını oluşturacaktır.

Amerikancı Kürt-İslam faşizmine hodri meydan!

Karşımızdaki gücü doğru tespit edelim. Kenan Evren’in de yeniden ortaya çıkmasıyla tamamlanan Kürt-İslam faşizmi cephesiyle karşı karşıyayız. Bu cephe Tayyip Erdoğan ve AKP’den Mehmet Ağar’a, DTP’den Leyla Zana ekibine, Barzani’den komprador sola uzanan geniş bir cephedir.

Tüm bu kesimleri birleştiren ortak özellikler hepsinin kanının son damlasına kadar ABD’ye bağlı olması ve hiçbirisinin Türk olmamasıdır.

Kürt-İslam faşizmi, Türkiye’de Türklük adına, sol adına, Atatürk adına ne kaldıysa yok etmek istemektedir.

12 Eylül’de yarım kalan iş tamamlanmalıdır. Türkiye, şeriatçılara, Batıya ve Kürtlere teslim edilmek istenmektedir.

Amerikancı, sağcı, Kürtçü bir faşizm Türkiye’yi 12 Eylül’den de beter yöntemlerle ezmek istemektedir. Sadece Türkiye’de değil, tüm Ortadoğu’da ezilen uluslar bu faşizme kurban edilmek istenmektedir.

Kürt-İslam faşizminin cephesi derlenip toparlanmaktadır; ama kazanan yine de ezilen uluslar ve Türk milleti olacak.

Faşist yöntemleriniz, Kenan Evren’leriniz, ilkel aşiret ordularınız bizi korkutamaz. Arkanızdaki emperyalistler bize geri adım attıramaz. Mafyanız, istilanız, tarikatlarınız, şeyhleriniz, aşiret reisleriniz Türk milletini yıldıramaz. AKP’den PKK’ya, TÜSİAD’a hiçbir kurumunuz mazlum Türk ulusunun gücünün karşısında tutunamaz.

1919’da karşınızda Türk’ü ve Kuvayı Milliye’yi buldunuz, 2007’de de karşınızda gene bizi bulacaksınız.

Türkiye de, Kerkük de, Ortadoğu da bizim vatanımızdır ve vatanımızı savunmaktan geri durmayacağız.

Kürt-İslam faşizmi değil Kuvayı Milliye kazanacak.

Hodri Meydan!


Kürt dereleri aynı havuza akıyor

Büyükanıt’a rağmen AKP’nin Kürtlerle görüşme ısrarı

Önceki hafta Yaşar Büyükanıt, Kerkük ve PKK meseleleriyle ilgili olarak, Barzani ve Talabani’yle görüşülmesine sert bir şekilde karşı çıkmıştı. “Hududun Irak tarafı PKK’ya teslim edilmiş durumda. Eskiden teröristler yiyecekleri katırlarla taşıyıp, kendileri yaya gezerlerdi. Şimdi arabayla geziyorlar.” diyerek Barzani’nin PKK’ya nasıl açıktan destek olduğunu ortaya koyup PKK’ya destek olanlarla asla görüşmeyeceklerini belirtmişti.

Bunun arkasından ilk cevap Diyarbakır AKP milletvekili Cavit Turan’dan gelmişti ve AKP; Barzani’yle iyi ilişkilerini sürdürmekteki ısrarını belli etmişti.

Ancak AKP bununla yetinmedi. MGK toplantısı öncesinde asıl mesaj Abdullah Gül’ün açıklamalarıyla geldi. Gül, Talabani ve Barzani’yle görüşmenin gerekli ve doğal olduğunu iddia ediyordu:

“Talabani ve Barzani, hepsi buraya geldiler, gittiler. Bizim onlarla görüşmemiz ayrı bir bölgeyi, ayrı bağımsız bir şeyi tanımamız anlamına asla gelmez. Biz meseleleri tabii ki konuşabilir, yanlışların ve doğruların ne olduğunu açık açık yüzlerine söyleyebiliriz. Barzani ve Talabani’nin tabii ki çok şey yapmaları gerekiyor orada. Onlar bir zamanlar bizimle beraber savaştılar da. Dolayısıyla biz onlardan aynı şeyi bekliyoruz. Bunları muhakkak konuşmak gerekir. Görüşülebilir de…”

Gerçekten de göz yaşartan dostluk ve sadakat sözleri…

Abdullah Gül kendi söylediklerine ne kadar inanıyor bilmiyoruz; ama bir gerçeklik var ki, o da bu sözlerin, Gül’ün peşmerge sevdasının olduğu kadar Türk devletinin yıllar süren yanlış Kürt politikasının da bir yansıması olduğudur.

Bu yanlış politika Kürtleri birbirine karşı kullanma politikasıydı. Yıllar boyunca Türkiye bu ihanet aşiretlerini PKK’ya karşı desteklemiştir. Barzani ve Talabani’nin Türkiye’nin verdiği kırmızı pasaportlarla dünyayı dolaştıkları hâlâ unutulmamıştır.

Ancak bir Kürtçülüğü başka bir Kürtçülükle ikame etmenin eninde sonunda Kürtleri güçlendireceği görülmedi. Bunlar yıllarca birbirleriyle çatıştılar ve zaman zaman Türkiye’ye de saldırdılar; ama bugün gelinen nokta daha farklı bir noktadır.

AKP iktidarının baskıları ve çabası sonucunda, MGK’dan PKK ve Kerkük konularında “siyasi ve diplomatik çaba” gösterilmesi kararı çıktı. Tayyip Erdoğan, “Irak’la ilgili farklı bir politika üretmemiz şart. Türkiye’nin herhangi bir yerle görüşmeme gibi bir sıkıntısı olamaz. Devletsen tabii görüşeceksin. Zaten görüşüyorlar.” diyerek aslında AKP iktidarının Barzani’yle görüştüğünü de itiraf etmiş oldu.

Böylece Büyükanıt’ın tüm açıklamalarına karşın gene AKP’nin dediği oldu ve Türkiye bu hainler karşısında bir kez daha aciz ve eli kolu bağlı duruma düşürüldü. Diğer tarafta ise tüm Kürtler ABD’nin efendiliğini kabul ederek birleşmektedirler…

Kürt dereleri aynı havuza akıyor

Diyarbakır Kayapınar Belediyesi’nin bir parka yaptırdığı sözde Kürdistan haritası şeklindeki havuz aslında yaşanan sürecin sembolik bir şekilde, rezilce ilan edilmesinin yolu oldu. Türkiye, Irak, İran ve Suriye Kürtlerini temsil eden yapay derelerden akarak gelen sular Kürdistan havuzunda birleşiyor. Gerçekten de bu havuzu kurmayı başaran ABD oldu.

Kürt aşiretlerinin ve örgütlerinin en temel özelliği hainlikleridir. Bu ihanet sadece yaşadıkları Ortadoğu topraklarına ve bölgenin mazlum milletlerine karşı değildir. Bunlar aynı zamanda yıllardır birbirlerine de ihanet ederek, zaman zaman satarak ve arkadan vurarak varlıklarını sürdürmektedirler.

Ancak ABD’nin Irak işgali tüm bu grupların birleşmesi açısından önemli bir adım olmuştu. ABD’nin temel stratejisinin Kürt devletini kurmak olması, yıllardır birbirini günahları kadar sevmeyen bu aşiret ve grupları ihanet noktasında birleştirmeyi başardı.

Bu ihanet çetesinin hedefinde ise herkes ve her şeyden önce Türkler ve Türkiye var. Bu durumu çok net bir şekilde kanıtlayan iki olay geçtiğimiz haftanın gündemini oluşturmuştu.

Bu olaylardan ilki Kerkük’e müdahale tartışmalarıyla ilgili olarak Diyarbakır DTP İl Başkanı Hilmi Aydoğdu’nun yaptığı “Kerkük’e yapılacak bir saldırıyı Diyarbakır’a yapılmış sayarız. Türkiye’de 20 milyon Kürt var. Bu saldırı olursa Van’dan İstanbul’a tüm Kürtler saldırıya karşı çıkacaktır, ciddi olaylar yaşanacaktır.” açıklaması aslında son derece açık bir tehdittir.

PKK, Kerkük’te Barzani’ye müdahale edilmesi durumunda kendisinin de iç savaş çıkartarak Türkiye’ye saldıracağını açıklamış oluyor.

Aynı şekilde DTP Genel Başkan Yardımcısı Sırrı Sakık da “Türkmenlerin nasıl Türk dostları varsa, Kürtlerin de Türkiye’de Kürt kardeşleri var.” diyerek tehdidi sürdürmüştür.

Bu tehdidin tamamlayıcısı ise Barzani’nin kendisi oldu. “Kürdistan fikrine kendinizi alıştırın.” diyen Barzani, “Kerkük bir Irak kentidir ve Kürdistan’ın parçasıdır. Sınır ötesi bir operasyonu kabul etmemiz ve seyirci kalmamız mümkün değil. Türkiye’nin kendi egemenliğine verdiği önem kadar biz de ülkemizin egemenliğine önem veriyoruz ve onu koruyoruz.” diyerek tehditlerini sürdürdü.

Barzani’nin açıklaması aslında iki anlamı birden içeriyor. Birincisi, Türkiye’nin Kerkük’e müdahale etmesine direnecekleri tehdididir. Diğeri ise herhangi bir sınır ötesi operasyonla PKK’ya müdahale edilmesinin de karşısında olduğunu belirtmektedir.

Böylelikle, Türkiye Kürtlerin birleşik tehdidine maruz kalmaktadır. Barzani, PKK’yı; PKK da Barzani’yi korumaktadır.

Barzani’nin “PKK’nın varlığı bizim onayımıza bağlı değil. Bizim burada askeri olarak PKK’yla karşı karşıya gelmemiz beklenmemeli. Bir soru sormak istiyorum: PKK’nın Diyarbakır ve Van’da, hatta İstanbul ve Türkiye’nin diğer yerlerindeki faaliyetlerinden de siz mi sorumlusunuz?” sözleri de Türk devletinin düşürüldüğü aciz ve gülünç durumu bir kez daha kanıtlıyor.

Kürtlerin toparlanmasının diğer bir yansıması da Leyla Zana ve arkadaşlarının DTP’ye katılmasıyla oldu. Bir süredir ayrı duran Zana ekibi de artık PKK’ya geri dönmüş bulunuyor.

Barzani’nin Türkiye’deki kolu olan Katılımcı Demokrasi Partisi ve Şerafettin Elçi de seçimlerde DTP ile ittifak yapacaklarını açıkladılar. DTP ise Barzani ve Talabani’yi Nevruz’da davet ederek verdikleri birlik mesajını daha da kuvvetlendirdiler.

Kürtlerin birleşmesi AKP’nin adım adım ilerlediği Kürt-İslam faşizmi rejiminin temel dayanaklarından birinin de bu PKK-Barzani ittifakı olacağını kanıtlıyor.


http://www.turksolu.org/129/ataberk129.htm

 

Türkiye’ye Güney Afrika modeli

Ulusal Seferberlik Çağrısı

Basyazi

Gökçe Fırat

 

 

Türk siyasetinde temel bloklaşma: Şeriatçı-Kürtçü-Liberal Blok

AKP iktidara geldiği zaman bir tespitte bulunmuş ve Şeriatçı hareketin Vahdettin dönemindeki köklerine geri döndüğünü söylemiş ve bunun Atatürkçüler için de bir “aslına dönme fırsatı” olacağını eklemiştik.

Sağcılar bölücü,
Solcular Misak-ı Millicidir.
İşte kanıt:
PKK’dan Ağar’a destek,
CHP’ye tepki!

CHP'den istifa edin

Duran Kalkan: Ağar'a değer biçiyoruz

PKK adına yapılan açıklamada tüm Kürtlere ve Alevilere “CHP’den istifa edin” çağrısı yapılmıştır. Bu PKK açısından son derece önemli bir adımdır, PKK Ağar’a destek verip, CHP’den istifa edin derken, aslında Türkiye’de sağ bloğun bir bileşeni olduğunu bir kez daha ispatlamaktadır.

AKP iktidarı artık gitmek üzeredir ve siyasette kimin ne olduğunun bu kadar netleştiği bir dönem sanırız olmamıştır.

AKP’yi iktidara getiren olgu ABD’nin Irak müdahalesi ve kurmayı tasarladığı kukla Kürt devletiydi. Bu hazırlıklar içinde AKP’nin rolü Türk Ordusu’nun kukla Kürt devletinin kuruluşuna karşı olan tavrının dizginlenmesi, ABD’nin işgalini destekleyecek hatta gerekirse bu askeri operasyona dahil olacak bir müttefik yaratılması ve nihayetinde ABD’nin Ortadoğu’daki büyük projesini destekleyecek bir ülke yaratmaktı.

AKP iktidarı Türkiye’yi ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin ortağı olarak görmektedir ve böyle lanse etmektedir. Oysa ABD’nin Büyük Ortadoğu’sunda aynı zamanda “Büyük Kürdistan” da bulunmaktadır! Kurtuluş Savaşı öncesindeki Sevr projesinde ve ABD’nin planlarında da bu vardı. O zaman da Vahdettin ve Şeriatçılar bu planı destekliyorlardı.

 

Ülke içinde Sevr planını destekleyen kuvvetler de ülkenin sağcı partisi Hürriyet ve İtilaf ile Kürt siyasetçileriydi. Şeriatçı-Liberal-Kürtçü Blok, Sevr’in yanında doğal olarak vatanın karşısında yer alıyordu. AKP iktidarı giderken Türkiye siyasetindeki bu tarihsel bloklaşmanın hiç değişmediği en net örnekleriyle görülmektedir.

DYP lideri Mehmet Ağar’ın son dönem çıkışları bu tarihsel blokun çözümlenmesi açısından son derece önemlidir. Hatırlanacağı üzere Mehmet Ağar PKK’lıların dağdan inip ovada siyaset yapmasını önermişti.

Ağar’ın sözlerinin tek başına ele alınmaması, Ağar’ın ve partisinin bir bütün olarak ele alınması gerekmektedir.

DYP bilindiği üzere Türkiye’de merkez sağın en önemli ve köklü partisidir. Menderes’in Demokrat Partisi, Demirel’in Adalet Partisi’nin devamıdır. Bu nedenle ANAP gibi karma bir oluşum değildir, AKP gibi Şeriatçı kökenden gelme de değildir. Esas itibariyle merkez sağın gelenekesel çizgisini temsil etmektedir.

Atatürk ve Ordu düşmanı sağcı gelenek: Türban cephesi

Merkez sağın çıkışından bu yana temel misyonu ne ise Ağar’ın DYP’si bugün onu temsil etmektedir.

1-) Ağar, Türkiye’de bir irtica tehdidi olmadığını savunmakta, türbanın serbest kalmasını istemektedir. Bu tavrıyla Menderes’ten bu yana süren laikliğe düşman, Cumhuriyet’e karşı, halkın dini inançlarını sömüren geleneği sürdürmektedir.

Özellikle 28 Şubat sürecinden sonra oluşan cepheleşme içinde Cumhuriyet düşmanlarının temel bayrağı olan türbanı savunarak, türban itifakı içindeki yerini almıştır.

28 Şubat’a kadar tavrı ne olursa olsun bir siyasi partinin Atatürk Türkiyesi’nden, Misak-ı Milli’den, Cumhuriyet idaresinden yana olup olmadığının en temel belirleyeni türban meselesidir. Sadece Ağar’ın DYP’si değil, aynı zamanda MHP ve BBP gibi milliyetçi gözüken partiler de bu türban cephesine dahil olmuşlardır.

Tabii bu tavırlarını Cumhuriyet idaresine karşı bir tavır olarak adlandırmak yanlış olacaktır, çünkü onların asıl dertleri Atatürk’ledir. Cumhuriyet’e, Cumhuriyet’i Atatürk ilan ettiği için karşı çıkmaktadırlar. Dolayısıyla türban bayrağı altında toplanan sağ bloğun temel çelişkisi Atatürk’ledir, onları bir arada tutan, bir blok halinde tutan da Atatürk düşmanlıklarıdır.

PKK silahlarını ABD'ye teslim etmeye hazır

ABD-PKK ittifakı artık saklanmıyor. ABD’nin PKK özel temsilcisinin asıl amacının PKK’nın silahlarını ABD’nin alması olduğu ortaya çıktı. Plana göre silahları PKK ABD’ye teslim edecek, PKK militanları ABD korumasında Türkiye’ye teslim edilecek ve düz ovada siyaset yapacak!!!

Kürt-İslamcı tarikat aşiret düzeni

2-) Atatürk düşmanlarının önündeki en büyük engel ise Türk Ordusu’dur. Bu nedenle Sağ Blok her zaman Ordu düşmanı olmuştur.

Sağ güçler toplumda kendilerine ait bir taban olduğunu bilirler ve buna dayanırlar. Bu taban Osmanlı’dan kalma aşiret-tarikat tabanıdır. Dolayısıyla demokratik geleneğin değil, “feodal” geleneğin onlara hediyesidir bu taban.

Sağ Blok işte bu taban üzerinde dini istismar yoluyla güç elde eder. Hepsinin tarikatlarla sıkı sıkıya bağı vardır, seçim dönemlerinde oy toplamak için tarikat şeyhlerinin elini öperler.

Bu tavrın bir benzeri de aşiret ilişkilerine dayanmaktır. Aşiretler de demokratik temsiliyetin değil ağa egemenliğinin kurumlarıdır. Aşirette kendi aklı, mantığı ve vicdanı ile düşünmek yoktur, sadece aşiretin kan bağına uymak vardır.

Bugüne kadar ağa egemenliği olarak ortaya çıkan aşiretçiliğin esas tehlikeli yönü ise günümüzde belirmektedir: Aşiretler aynı zamanda etnik bölücülüğün ve ayrımcılığın da kurumlarıdır.

İşte Sağ Blok bu tarikat-aşiret bağının kendisine sağladığı kalabalık tabanı hep Cumhuriyet’e karşı kışkırtmış ve bu tabana dayanarak da demokratik muhalefetin kimi zamanlarda ise iktidarın temsilcisi olduğunu iddia etmiştir. Oysa gerçek demokratik bir rejimde sağın oy deposu ve tabanı olan tarikat yapılanmalarına hele hele aşiretler gibi etnik kabile yapılanmalarına müsade edilmez. Atatürk bu yapıları dağıtmak için çok uğraşmıştı, bugün bu güçlerin Atatürk düşmanlığının temel nedeni de budur.

3-) Sağ Blok’un Atatürk, Ordu, Cumhuriyet düşmanı olmasının içteki nedeni Şeriatçı ve Kürtçü tabanı temsil etmesidir.

Ama dinsel ve etnik bölücü bu bloğun tek başına bu güce dayanması imkânsızdır. Kurtuluş Savaşı döneminde de sağ blok bu güce dayanmıştı; Şeriatçı ve Kürtçü ayaklanmalar bunun en önemli örneklerindendir.

Ancak bildiğimiz bir tarihsel gerçek daha vardır, Kurtuluş Savaşı döneminde de sonrasında da bu tür Şeriatçı ve Kürtçü isyanların arkasında hep emperyalist güçler olmuştur. Dolayısıyla Sağ Blok o güvendiği tabanıyla da iş yapamayacağını bilir ve hep dış destek peşinde koşar. Bu dış desteği Kurtuluş Savaşı döneminde Yunan ordusundan arayacak kadar hainleşebilmişlerdi. İngilizlerle işbirlikleri ise zaten aşikârdır.

Ama Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra da bu dış destekten hiç vazgeçmediler. Kendilerine, ideolojilerine, tabanlarına güvenerek siyasal bir güç yaratmaktansa emperyalistlere hizmet ederek güçlenmek istediler.

Menderes’ten Demirel’e kadar süren ABD başkanları ile fotoğraf çektirip bunu oya tahvil etme anlayışı, Özal sonrasında ABD Başkanları ile telefonda konuşmaya bıraktı yerini.

Ama bugün de Ağar’ın en çok dikkat ettiği şey ABD karşıtlığı yapmamaktır. Arkasına ABD ve AB’yi alan sağ blok bu sayede biraz daha demokratik geleneği sahiplendiği iddiası ile ortaya çıkmaktadır ki son derece komik olmaktadırlar.

Ağar’ı destekleyenler: PKK, TDKP, Dev-Yol

Örneğin Ağar’ın son dönem röportajlarında bu tür bir kaygı görülmektedir. “Sadece üniter devlet yetmez üniter halk da lazım” gibi bir saçmalığı kendinden son derece emin bir entelektüel buluşmuş gibi sunabilmektedir.

Mehmet Ağar, ülkemizin önemli Emniyet Müdürlerindendir. Kendisi ne ölçüde katıldı bilemeyiz ama işkencenin sıradanlaştığı bir dönemin temsilcisidir. Şimdi böylesi bir dönemin temsilcisinin çıkıp da demokrasiden, kişi haklarından, özgürlüklerden, hatta hatta Kürtlerin haklarından bahsetmesi garipsenmektedir. Sol örgütlerle uğraşan polis şefleri az çok sol teoriyi de öğrenir ve kendilerini “gliştirirler”. İşte Ağar da bu tür polis şefleri gibi durmaktadır. Ama solcular bu tür polis “birikimi”nin ne olduğunu çok iyi bilirler.

Peki bilmeyenler olabilir mi derseniz onlar da bulunur elbet.

Örneğin Ağar’ı son dönem destekleyenler arasında bir zamanların TDKP’si şimdinin EMEP’i, bir zamanların Dev-Yol’u şimdinin Birgüncüleri de bulunmaktadır. Dolayısıyla geçmişin polis şefi geçmişin solcuları ile bir araya gelmiştir. Artık bu geçmişin solcuları Ağar’ı derin devlete karşı savunacak kadar militan Ağarcıdırlar.

PKK’nın Ağar’ı desteklemesini anlarız, zaten adam PKK’nın savunduklarını savunmaktadır. Peki ama bunlara ne olmaktadır? İnsanın aklına ister istemez “Yoksa bunların 12 Eylül öncesinde de bu polis şefi ile yakın temasları var mıydı?” diye bir soru gelmektedir.
SAĞ BLOK- SOL BLOK

Oklar barışa karşı

Türkiye kuşatıldı

CHP: Silah gömmek yetmez teslim olsunlar

CHP Enternasyonal'da da aynı

Ağar: Askerin konuşması engellenmeli

Ağar: ABD ile ittifak hep olacaktır

Derin devlet bölünüyor mu?

Son dönemde CHP Ulusal Sol değerlere dönüş yaparken Merkez Sağ Ağar nezdinde Kürt-İslamcı kökenine dönmektedir. CHP TÜRKSOLU kavramlarını kullanmaya başlarken, Ağar Amerikancılık yapmakta, Ordu karşıtlığı gütmektedir. Çünkü sağcılar işbirlikçi, solcular vatanseverdir..

Sol Blok: Ulusal Sol’un güçlenişi

Sağ blok tavrını ortaya koyarken sol açısından da benzer bir netleşme dönemi yaşanmaktadır.

TÜRKSOLU çıktığı andan itibaren Atatürkçü ve milliyetçi bir sol anlayışı ortaya koydu ve bu tavrından ödün vermedi.

TÜRKSOLU ile birlikte yeniden canlanmaya başlayan Ulusal Sol’un bugün CHP içinde de bir anlayış olarak güçlendiğini görmekteyiz. TÜRKSOLU’nun teorileştirdiği, program önerisi haline getirdiği fikirler bir süre sonra CHP tarafından da dillendirilmektedir. Bu solun tarihsel köklerine dönüşünü gösteren bir olgudur.

1-) CHP lideri artık “Türkiye kuşatıldı” tespitini siyasal değerlendirmesinin başına koymaktadır. Türkiye’nin kuşatıldığı tezi bilindiği üzere TÜRKSOLU’nun temel tespitidir ve ilk defa bu sütunlarda daha 2003 Martında yapılmıştı.

Türkiye’nin kuşatılması fikri, ABD ve AB gibi güçleri dost ve müttefik olarak gören işbirlikçi zihniyet yerine, bu güçleri emperyalist güçler olarak gören antiemperyalist bir zihniyete dönüşümü ifade etmektedir.

Son dönem Türk siyasetinde pek çok kesim tarafından kullanılan bu kuşatma kavramı Türk halkındaki antiemperyalist dönüşümü de göstermektedir.

Türk halkındaki ABD karşıtlığının yükselmesi, benzer bir şekilde AB’yi desteklemenin marjinal bir tavır haline gelmesi koşullarında CHP açısından iki önemli tutum göze çarpmaktadır. Birincisi CHP ABD’nin Kürt meselesindeki Türkiye karşıtı tavrını tespit etmiş ve buna karşı açıktan mücadele başlatmıştır. İkincisi ise Türkiye’ye biçilen AB rolüne de artık cephe almıştır.

Bu iki tavır, yani ABD ve AB’ye karşı tavır CHP açısından son derece önemli gelişmelerdir. Sol Blok’un bağımsızlıkçı köklerine yöneldiğinin de göstergesidir.

2-) ABD ve AB’ye tavırla birlikte CHP açısından en önemli gelişme milliyetçiliğe yapılan vurgudur. CHP artık Türklüğe, Türk milliyetçiliğine vurgu yaparak siyaset yürütmektedir. CHP’ye yönelen en büyük tepki de bu nedenledir. Türkiye’de Kürtçüler ya da Kürtçülerle kader birliği yapan liberal-Şeriatçı çevreler bu nedenle CHP’ye karşı hücuma geçmişlerdir.

CHP lideri ise milliyetçiliğin zaten 6 Ok’tan biri olduğunu söyleyerek bu hücuma net bir yanıt vermektedir. Ancak CHP açısından bu tavrın tüm kapsamı ile birlikte sürdürülmesi gerekmektedir. 6 Ok’tan milliyetçiliği hatırlayanlara o 6 Ok’ta aynı zamanda devletçilik, halkçılık ve devrimciliğin de olduğunu hatırlatalım.

CHP çağdaş bir Ulusal Sol parti olmak istiyorsa, Sağ Blok’a karşı tabanı olan bir parti olmak istiyorsa, çağdaş Ulusal Sol anlayışın devrimci ve devletçi programını da öne çıkartmak zorundadır. Latin Amerika’da uygulanan stratejiyi iyi incelemelerini öneririz.

3-) CHP açısından çok önemli üçüncü gelişme ise Kürt meselesine alınan tavırdır. CHP Kürtçülüğü artık tüm dinamikleri ile kavrar duruma gelmektedir.

Ağar’ın PKK’ya af çıkışına tek tepkinin CHP’den gelmesi bunun bir göstergesidir. Fakat CHP burada affın bir uluslararası kurgu olduğunu açıklamaktadır ki gerçeği yansıtmaktadır.

Aynı şekilde PKK’nın sözde ateşkes çağrısından sonra da CHP’nin doğru tavır aldığını görmüştük. Sosyalist Enternasyonal’de ateşkes lehinde bir kararın çıkmasını CHP’nin engellediğini de biliyoruz.

Tüm bunlardan sonra en önemli tepkiyi PKK vermiştir. PKK adına yapılan açıklamada tüm Kürtlere ve Alevilere “CHP’den istifa edin” çağrısı yapılmıştır. Bu PKK açısından son derece önemli bir adımdır, PKK Ağar’a destek verip, CHP’den istifa edin derken, aslında Türkiye’de sağ bloğun bir bileşeni olduğunu bir kez daha ispatlamaktadır.

İşin aslı: ABD’nin yeni dönem politikaları

Türkiye’de yaşanan bu gelişmeler, Merkez Sağ’da Kürtçülüğe yönelme ile Sol’da milliyetçiliğe yönelmenin elbette uluslararası dinamikleri bulunmaktadır ki esas o noktaya dikkat çekilmeli.

AKP’nin iktidar yapıldığı dönemde ABD’nin temel hedefi K. Irak’ta kukla bir Kürt devleti kurmaktı. ABD AKP’nin desteğini alamasa da bu yolda bir adım attı ve kalıcı olmasa da bir başarı elde etti. Bugün K. Irak’ta bir kukla Kürt devletçiği kurulmuş durumda.

Ancak bu devletin yaşamı ciddi bir tehdit altında. İran, Suriye ve Türkiye K. Irak’taki kukla Kürt devletçiğini kabul etmiyor. Tabii buna bir de Irak’taki Sünni Arap muhalefetini eklemek lazım.

K. Irak merkezli bu Kürtçü oluşum, ABD’nin uzun vadeli Büyük Kürdistan projesi konusunda insanları uyandırmıştır. Dolayısıyla düne kadar Kürtle Kürtçüyü ayıralım anlayışı, yavay yavaş yerini Kürtçülüğün tüm dayanaklarına yönelik bir siyasal tepkiye bırakmıştır. Bu noktada Sol Blok’un Kürtçülüğe karşı mücadelenin başına geçmesi en doğal gelişmedir. Zaten antiemperyalist bir geleneğin temsilcisi olan Sol, Amerikan merkezli Kürtçü oluşuma elbet karşı çıkmaktadır.

Sağ Blok’un tavrı ise bu noktada doğrudan doğruya ABD’nin “Büyük Kürdistan” projesine taşeronluktur.

ABD K. Irak’ta kukla Kürt devletçiğini kurduktan sonra PKK eliyle Türkiye, İran ve Suriye’ye yönelik Büyük Kürdistan Operasyonu’nu başlatmıştır. İran ve Suriye’de kırsal bir vur kaç savaşı ile İran ve Suriye ordusu sınanmakta ve yıpratılmaktadır.

Türkiye’ye Güney Afrika modeli

ABD’nin Türkiye planında ise PKK ikili bir rol üstlenmiştir. Birinci rol Türk Ordusu’na gözdağı niteliğindeki yüksel teknoloji kullanan silahlı saldırı eylemleridir. Bu eylemler eliyle PKK Türkiye’yi tehdit etmektedir: Olası bir savaş halinde PKK K. Irak’taki peşmerge rolünü Türkiye içinde üstlenecektir.

İkinci rol ise, şehir merkezli bir ayaklanma planıdır. PKK son dört yıl içinde kırsal bir örgütten kentli bir örgüte dönüşüm planı uygulamıştır. Bu dönüşüm PKK’yı şehirlerde güçlü halk desteği alan bir sivil direniş örgütü rolüne hazırlamaktadır.

En son Apo için toplanan 3.5 milyon imzalı bir dilekçe ise büyük planı ortaya koymaktadır. Kürtler, Birleşmiş Milletler’e “kendi kaderini tayin hakkı” için başvurunun tüm ön hazırlıklarını tamamlamak üzeredirler.

Bu noktada önemli bir adım dağdaki militanlara af çıkartılarak bunların da bu sivil alandaki çalışmaya dahil edilmesi gelmektedir. İşte Ağar’ın af çağrısının anlamı budur.

İkinci nokta ise Apo’nun affıdır ki bu Apo’yu Mandelalaştırırken Türkiye’yi ırkçı ve soykırımcı bir devlet haline sokmanın planıdır. Türkiye’ye Güney Afrika modeli önerilmektedir. Güney Afrika’daki zencilerle bir tutulacak Kürtler, “beyaz” denilen Türklerin ırkçı rejiminden kurtarılacaktır.

Tüm hazırlıklar bu yöndedir. Fransa’da geçen Ermeni soykırımı yasası da bunun bir ön hazırlığıdır.

Sağcılar bu noktada ABD ile ittifak halindedir, oradan aldıkları emirle af önermektedirler. Bu öneriler karşısında PKK açıklama yapmakta ve bir AKP-DYP koalisyonu önermekte, hatta bu koalisyona PKK’nın dışardan destek vereceğini söylemekte, bu planın önündeki iki engelin ise Cumhurbaşkanı ve Yaşar Büyükanıt olduğunu belirtmektedir. Bizzat Apo, Türk Ordusu’nun yeniden Hilmi Özkök dönemi politikasına geri dönmesi için çağrı yapmaktadır. Aynı zamanda Kürtlere CHP’den istifa edin çağrısı yapılmaktadır.

Bu, tarihsel bir dönüşüm projesidir: Kürt-İslamcı güçler, bugüne kadar Cumhuriyet’le boy ölçüşüyorlardı, artık tümüyle iktidarı almak için son hazırlıktadırlar.

Çok yakında Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı, Abdullah Gül’ün Başbakan, Mehmet Ağar’ın Başbakan yardımcısı olacağı bir Türkiye’de bulacağız kendimizi...

Peki yeni Genel Kurmay Başkanı kim olacak?

Affedilecek Apo mu!...

 

http://www.turksolu.org/120/basyazi120.htm

***

Kazakistan olaylarının gerçek nedenleri
Kürt istilası Kazakistan’a sıçradı

Dünya

Hüseyin Adıgüzel

 

Üç büyük emperyalist gücün kıskacındaki Kazakistan

Kazakistan coğrafi konumu, zengin yer altı kaynakları ve geniş coğrafyası ile emperyalizmin en önemli hedeflerinden biridir. Doğu yönünde Çin, Kuzey yönünde Rusya ile sınırlarının olması, coğrafyanın genişliği ve son zamanlarda keşfedilen Karakan’da doğal gaz ve Tengiz petrol yatakları, bu iki ülkenin iştahını kabartmaktadır. Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında Afganistan’ı işgal eden ABD dolaylı olarak Kazakistan’a sınır olmuştur. Yani şu anda Kazakistan, üç büyük emperyal güç tarafından kıskaca alınmış bir manzara arz etmektedir.
100 Türk işçisi öldü gizliyorlar
Yemek kuyruğunda meydan savaşı
Kuzey Kazakistan’da Rusların kurduğu ve Türkiye’den nefreti aşılayan “Rusya’ya Saygı” Derneği ile ABD ve AB tarafından finanse edilen, Batı yanlısı bir çok demokratik toplum örgütü Türkiye’nin bölgeden çekilmesini istemekte ve her fırsatta Türkiye aleyhine provokatör eylemler düzenlemektedir. PKK da her fırsatı değerlendirmekte ve Kazak Türklerini Türkiye aleyhine kışkırtmaktadır. Olaylar birdenbire ortaya çıkmadı. Adı geçen örgütler, yıllardan beri Türkiye aleyhine büyük bir yalan kampanyası ile propaganda yapmaktadır. Bu olaylar, bilhassa kuzey bölgelerinde yoğun propaganda sonucu oluşturulmuş Türk düşmanlığının doğal bir sonucudur. İşin içerisine, para, namus gibi kavramlar kasıtlı olarak sokulmakta gerçek gizlenmeye çalışılmaktadır. Olayların tek amacı vardır: Kazakistan-Türkiye dostluğuna darbe vurmak!

Devlet başkanı Nur Sultan Nazarbayev, tarafsız bir politika izleyerek bu güçlerin etkisini azaltma çabası içerisinde olmasına rağmen, hâlâ yeteri oranda başarı sağlayabilmiş değildir. Nur Sultan Nazarbayev, 1993 yılında Alm-Ata’da yapılan Bağımsız Devletler Topluluğu liderler zirvesinde, o zamanki Rusya Başbakanı Çernomirdin’in “Gelin eski Sovyetler Birliği’ni yeniden kuralım” teklifine şiddetle karşı çıkmış ve “Avrasyacılık adı altında, eski Sovyetler’i ihya etme çalışmalarının artık bir sonuç vermeyeceğine inandığını” söylemişti. Çünkü, o günlerde Kazakistan’ın ortaya attığı “Orta Asya Türk Birliği/Topluluğu” büyük destek bulmuş ve Türkiye’de zaman içinde bu birliğe/topluluğa katılabileceğini açıklamıştı.

O günlerden bu günlere, derenin altında çok sular aktı. Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi ile ABD bölgede etkin rol almaya başladı. Gittikçe azalan Rus tehdidi, Putin ile birlikte yeniden hissedilmeye başlandı. Türkiye ise, inisiyatifi başkasına kaptırmanın telaşı içerisinde, ne yapması gerektiğini bilemeden şaşkın ördekler gibi ortada kaldı. O dönem içinde Azerbaycan’ın rahmetli Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev, Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Kırgızistan’ı ziyaret etti. Cumhurbaşkanlarını Bakü’ye davet etti. Onlara, tehlikenin büyüklüğünü tecrübeli bir devlet adamı olarak anlattı ve gösterdi. Türkiye ile birlikte bir birlik oluşturmanın gerekliliğini vurguladı. ABD ve Rusya’yı birbirine düşürmeye çalışmanın, her koşulda birinin hegomonluğunu kabul etme sonucunu doğuracağını açık olarak anlattı. Bu girişimler sonucu, emperyalizme karşı mücadele alanı genişledi.

Emperyalizim de boş durmuyordu. Demokrasi, insan hakları, özgürlük gibi moda deyimlerle bu ülkelere yöneldi. Hemen hepsinde oluşturulan Soros Vakıfları aracılığı ile, başta Azerbaycan olmak üzere tüm Türk bölgelerinde yoğun bir çalışma başlatıldı. Yugoslavya’da başlatılan “Turuncu Devrimler” hızla yayıldı. Kafkasya bölgesinde Gürcistan, Karadeniz’in kuzeyinde Ukrayna, Orta Asya’da Kırgızistan Turuncu devrimlerle, istenilen düzeye getirildi. Azerbaycan bu tehlikeyi devlet başkanı İlham Aliyev’in gayret ve basiretli yönetimi ile şimdilik atlattı.

Doğal olarak ABD’nin bölgede yayılma isteklerine Rusya da bigane kalmadı. O da Putin politikası ile Orta Asya Türk halkları ile iyi ilişkiler kurmaya, Bağımsız Devletler Topluluğu kanalı ile de ekonomik zenginliklere ortak olmaya çalıştı.

Bugün bu iki gücün ve AB’nin Kazakistan üzerinde büyük ekonomik emelleri vardır. Tengiz petrolleri ve Karakanda’da yeni keşfedilen zengin doğal gaz yataklarının işletilmesi için kurulan konsorsiyumların içinde Rusya, ABD ve bazı AB ülkeleri (İtalya ve Almanya) yer aldı. Ve bunlar bilhassa ABD ARAMCO ile İngiliz BP, Rus Lukoil, İtalyan Gaip şirketleri aslan paylarını kaptılar. Türkiye Petrolleri Anonim ortaklığının çok küçük miktarla konsorsiyum içerisinde yer alması, pek önemli değildir. Esas güç Aramco, BP ve Lukoil şirketlerinin elindedir.

Kazakistan’da gerçek patron ENKA değil ABD

Kazakistan’da meydana gelen ve binden fazla Türk işçisinin dövülmesi ve Kazakistan’dan ayrılması ile sonuçlanan olaylar, Tengiz petrol işletmelerinin şantiyesinde gerçekleşmiştir. Bu şantiyelerde Türk işçilerle birlikte Kazak, Amerikalı ve Rus işçiler de çalışmaktadır. Kazakistan’ın kuzey batısında yer alan bu bölge, Kazakistan toprakları içerisinde Rus etkisinin en yoğun olarak yaşandığı bölgelerden biridir. Kazakistan’ın kuzey bölgesi nüfus olarak Rusların çoğunlukta oldukları yerlerdir. Ve bu bölgelerde etkin bir Rus kültürü hakimdir.

Şantiyelerde faaliyet gösteren ve Türk işçilerinin yoğun olarak çalıştıkları firma ENKA’dır. ENKA uzun yıllardan beri bu bölgede ABD’nin taşeronluğunu yapmaktadır. Yani buralarda ABD firmalarının aldıkları ihaleler, ENKA tarafından taşeron olarak hayata geçirilmektedir. Doğrudan ENKA’nın aldığı bir ihale yoktur. Patron gibi ENKA görünse de esas patron ABD firmalarıdır.

Bunu özellikle vurguluyorum. Çünkü, bilhassa Alm-Atı ve Astana’da ihaleler alan ve Türk işçileri çalıştıran, fakat hiçbir olaya meydan vermeyen başarılı Türk firmalarını ENKA’dan ayırmak gerektiğine inanıyorum. 20 Ekim 2006 tarihinde meydana gelen olaylar aniden ortaya çıkmış, birdenbire gelişmiş basit, küçük olaylar değildir. Bu bölgede üç dört seneden beri bir çok olay meydana gelmiş, fakat bunlar Türkiye’ye duyurulmamıştır. Yani olaylar uzun bir hazırlık döneminin sonucunda bu boyutlara ulaştırılmıştır ve Türkiye ile Kazakistan arasında soğuk rüzgarların esmesine sebep olmuştur.

Olayların gerçek nedeni Kazakistan’da cirit atan Kürt örgütleridir

Kazakistan, esnek anayasası yüzünden bir çok örgütün cirit attığı bir ülke görünümündedir. Bu örgütlerden biri ve bize göre en tehlikelisi PKK’dır. PKK, bu ülkede, 1991 yılından beri, geniş bir şekilde örgütlenmiştir. Örgütün merkez üssü, Alm-Ata’da bulanan Abay Devlet Üniversitesi Yabancı Diller Bölümü’dür. Hatırlarsanız bebek katili Öcalan yakalandığı zaman, Türk cumhuriyetlerindeki en büyük tepki ve gösteri Alm-Ata’da olmuş, üniversitenin hemen yanında bulunan Türkiye Büyükelçiliği’ne saldırı bile düzenlenmişti.

PKK’nın Kazakistan’daki lideri, örgütleyicisi, yayıcısı, aslen Gürcistanlı bir Azerbaycanlı olan ve kendisini Kürt olarak takdim eden Abay Üniversitesi Yabancı Diller Bölüm Başkanı Prof. Dr. Kinyas İbrahimoviç’tir. Bu şahıs 1994 yılında Moskova’da düzenlenen Kürt Konferansı’nın düzenleyicisidir. İsveç’te bulunan Kürdoloji Enstitüsü ile yakın işbirliği içindedir. Davetli olarak 1995 yılında İsveç’e gitmiş. Orada, Türkiye aleyhine olan eylemlerinden dolayı Türkiye’den kaçan gençleri Kazakistan’a getirmiş, onları çeşitli üniversitelere öğrenci yapmış ve onlardan faal militan olarak yararlanmış ve yararlanmaya devam etmektedir. Bu şahsın faaliyetlerinden Türkiye Büyükelçiliği’nin de haberi olduğunu zannediyorum. PKK şu anda, Kazakistan’da gerek siyasi gücü, gerekse militan kadrosu ile en güçlü örgüt konumundadır.

Kazakistan’da Kürtler Batı yanlısı derneklerle birlikte Türk düşmanlığını körüklüyor

Kuzey Kazakistan’da Rusların kurduğu ve Türkiye’den nefreti aşılayan “Rusya’ya Saygı” Derneği, ABD ve AB tarafından finanse edilen, Batı yanlısı bir çok demokratik toplum örgütü ki, bunlar Türkiye’nin bölgeden çekilmesini istemektedirler ve her fırsatta Türkiye aleyhine provokatör eylemler düzenlemektedirler. Başta PKK olmak üzere, bu örgütler her fırsatı değerlendirmekte, Kazak Türklerini Türkiye aleyhine kışkırtmaktadırlar.

Yukarıda, olayların birdenbire ortaya çıkmadığını söyledik. Adı geçen örgütler, yıllardan beri Türkiye aleyhine büyük bir yalan kampanyası ile propaganda yapmaktadırlar. Bu olaylar, bilhassa kuzey bölgelerinde yoğun propaganda sonucu oluşturulmuş Türk düşmanlığının doğal bir sonucudur. İşin içerisine, para, namus gibi kavramlar kasıtlı olarak sokulmakta gerçek gizlenmeye çalışılmaktadır. Olayların tek amacı vardır: Kazakistan-Türkiye dostluğuna darbe vurmak! Kazakistan- Türkiye işbirliğini sona erdirmek. Orada milyarlarca dolarlık Türk yatırımlarına bedavadan konmak. Böylece, Türkiye’yi Orta Asya’dan tamamen dışlamak. Kurulmakta olan antiemperyalist örgütlenmeyi bitirmek.

Türkiye şu andaki hükümet ile, zaten elini ayağını Türk cumhuriyetlerinden çekmiş durumdadır. Yani oraları ABD ve Rus emperyalizmine teslim etmiş gibi görünmektedir. Malumunuz olduğu üzere, ABD ve AB’li aktörlerce kurulan tezgahlar sonucu oradaki Turuncu Devrim girişimini dolaylı olarak desteklemiş sayıldığımız için Özbekistan ile aramız açıktır ve aramızda tarihin en kötü ilişkisi vardır. Türkiye artık Özbekistan’da sıradan bir devlet olarak bile görülmemektedir.

Amaç Türkiye-Kazakistan birliğini baltalamak

Aynı oyun, yine aynı aktörler tarafından şimdi Kazakistan için tezgahlanmış ve Türkiye böylece Orta Asya’dan dışlanacak bir duruma getirilmiştir. Türk hükümetinin olaylarla ilgili sesinin çıkmaması, olumlu ya da olumsuz bir görüş bildirmemesi, olayların devamını istemekle eş değerdir. Çünkü, “söz gümüşse, sükût altındır” sözünün altındaki gerçek, burada tecelli etmektedir. Yani sessizlik, onaylamak anlamı taşımakta ve “beğendim, devam edin” anlamı vermektedir.

Bu olayların devam etmesi, Türkiye ile Kazakistan’ın arasını kesinlikle açar ve Türkiye Orta Asya’dan dışlanır. Burada bir hususa daha dikkatinizi çekmek istiyorum. AKP hükümeti iş başına geldiğinden beri, Türk Cumhuriyetleri ile ilgili özel hiçbir çalışma yapmamıştır. Gözünün birini AB’ye, diğerini Arap ülkelerine diken bu hükümetin Türk Birliği gibi bir idealle yakından uzaktan ilişkisi olmadığından, belki, olayların artmasını istemesinin ardında, bir an önce Türk cumhuriyetleri ile ilişkileri kesme düşüncesi de bulunabilir.

Tengiz petrollerinin bir kısmı, Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı ile taşınacak ve dış pazara çıkacaktır. Azerbaycan’ın rahmetli Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev, Tengiz petrollerinin Bakü-Tiflis hattı ile Ceyhan’a ulaşması için, insanüstü bir gayret sarfetmiş ve Kazakistan Cumhurbaşkanı Nur Sultan Nazarbayev ile 25/30 milyon ton Tengiz petrolünün bu hattan taşınması için anlaşma imzalamıştı. Bu anlaşma 1997 yılında Bakü’de imzalanmış ve Türkiye’yi çok yakından ilgilendiren bir anlaşma olmasına rağmen, Türkiye hükümeti tarafından dört yıl içinde gündeme bile getirilmemiştir. Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattının yıllık taşıma kapasitesi 50 milyon tondur. Bugün Azerbaycan’dan gelen petrol ancak 10 milyon tondur. Bu petrol boru hattının normal masraflarını bile karşılayacak düzeyde değildir. Petrol boru hattının karlı duruma geçebilmesi ancak Tengiz petrolleri ile mümkün olacağından, bu petrolün Bakü-Ceyhan boru hattına akmaması için Türkiye ile Kazakistan’ın arasının açılması gerekmektedir. Şimdi, çıkarılan bu olaylarla bu iş yapılmaya çalışılmaktadır.

Kürtler Kazakistan’da da ABD’nin taşeronu

Kazakistan’da olan olaylara çok dikkatli bakmak gerekmektedir. Bu olaylar, yıllardan beri tezgahlanmakta ve Türkiye-Kazakistan ilişkilerine zarar vermeye yöneliktir. Olayların görünen yüzü, Kazak işçilerinin bir kısmının Türk işçilerine saldırısıdır. Görünmeyen yüzü ise, bu saldırıyı düzenleyenlerin, Türkiye’yi bölgeden dışlamaya çalışan emperyalist güçlerdir. Onların Ortadoğu coğrafyasındaki doğal müttefiki PKK, Kazakistan’da da sahnededir.

Dikkat ederseniz, ABD’nin olduğu ya da içinde yer aldığı her türlü olayda PKK taşeron olarak vardır. Bu Irak’ta da böyledir, Afganistan’da, Kazakistan’da, Azerbaycan’da da böyledir. Amaç, Türklerin çıkarılması PKK’nın yerleştirilmesidir. ABD artık Türkiye’ye güvenmemektedir. Yükselen milliyetçilik dalgası ABD’yi ürkütmektedir.

Kazakistan’dan bire bir aldığımız bilgiler doğrultusunda, olayları analiz etmeye çalıştık. Nereye bakarsak bakalım, elimizi uzatmaya çalıştığımız her yerde, ABD’yi mutlaka görürüz. ABD, bu yüzden bizim en büyük düşmanımızdır. Bu büyük düşmanın kollarının uzandığı yerlerde, Türklere hayat hakkı tanımayacağı açık olarak görünmektedir.

Kerkük Türklerinin başına Kürt yöneticileri nasıl getirdiyse, şimdi İran Türklerine de aynı oyunu oynama hazırlığındadır. İran Türklerine, Molla rejimini yıkmak kaydıyla bağımsızlık teklifi götüren ABD’ye inanmak demek, bindiği dalı kesmek demektir. Kazakistan olaylarına şöyle bir bakıvermeleri, neler olabileceğinin görünmesini sağlayacaktır.

Emperyalizm, bütün gücüyle mazlum halkların coğrafyasına saldırmaktadır. Bu bazen Irak’ta, Afganistan’da olduğu gibi silah gücü ile olmakta, bazen ekonomik, bazen siyasi, bazen sosyal amaçlı olmaktadır. Turuncu Devrimler, işte bu dolaylı saldırıların sonucudur. Haritayı önünüze koyun ve ABD’nin nereleri ele geçirdiğini, nerelere saldırı planladığını inceleyin; göreceksiniz ki, bütün yapılanlar Türkiye’yi Ortadoğu ve Orta Asya coğrafyasında yalnızlaştırmaya yöneliktir. Bu oluşum gerçekleştirildiği an, Türkiye de ABD’nin silahlı saldırısına uğrayacaktır.

Bunun için uyanık olmalı ve ABD’ye karşı bir antiemperyalist hat oluşturmalıyız. Bu hattın oluşmaması için ABD bütün tetikçileri ile sahnededir. Bunlara dikkat etmek zorundayız ve Kazakistan gibi Türk cumhuriyetleri ile ilişkilerimizi çok sağlam zeminlere oturtmalıyız. Antiemperyalist hat, bu bölgede, Türk Birliği olmadan gerçekleştirilemez.

Kazakistan olayları Türk Birliğini baltalama planının ilk aşaması

Bunun farkında olanlar, Kazakistan’da olduğu gibi, diğer Türk cumhuriyetlerinde de aynı provokatif eylemlere baş vuracaklardır. İlk kokular Azerbaycan’dan gelmiş bulunuyor. 6. Kasım Akşamı Arena programında bir Türk iş adamının Azerbaycan’da başına gelenler ekrana çok abartılı bir şekilde getirildi. Konuyu henüz bilmiyorum. Ama bir iki gün içinde Bakü’ye giderek konuyu yerinde araştıracağım. Bunun da bir provokasyon olduğundan emin gibiyim. Ama, bu konu hakkında araştırma yapmadan bir şey yazmayacağım. İnşallah ilerdeki sayılarımızda bu konuyu da gündeme getireceğiz.

Kazakistan olayları, bir tezgah olarak hazırlanmış ve Türkiye’nin gündemine sokulmuştur. Fakat, bu olayları tezgahlayanlar perde arkasında işini gördüğü ve açıkta Kazak saldırganlar kaldığı için tepkiler onlara yoğunlaşmıştır. Kimse, Kazak saldırganları haklı gördüğümü falan sanmasın. Onlar, büyük suç işlemişlerdir. Ülkelerinde misafir olarak bulunan dili, dini, gelenekleri, tarihi bir kardeşlerine tezgaha gelerek saldırmışlardır. Bunun affedilecek hiçbir yönü yoktur. Failler derhal gerekli cezayı görmelidir. Yalnız, bunlarla uğraşırken, arkada olan esas gücü bir kenara bırakırsak, bu tür olayları daha çok yaşayacağımızı kesinlikle söyleyebilirim. Amaç, arka planda bulunan o provokatif gücü deşifre etmektir. Bu güç emperyalizmdir. Masum halkları birbirine kırdırarak sömürüsünü sürdürmek isteyen emperyal güç!


http://www.turksolu.org/120/adiguzel120.htm