|
SİYONİZMİN SİNSİ PLANI: TÜRK YURDUNU KÜRTLEŞTİRME, ARDINDAN TÜRK YURDUNU BÖLÜP KÜRDİSTAN KURMA PROJESİ MUTLAKA OKUYUNUZ-OKUTUNUZ!!! |
|
HANS AİBERG'E; SIYONİZMİN TEPELERİNDEN GELEN EMİRLE KOMPLO UYGULANMASININ EN ÖNEMLİ NEDENİ: HANS AİBERG "COK GİZLİ TUTULAN" FETHULLAH GÜLEN-SİYONİZM İLİŞKİSİ ve İŞBİRLİGİNİ ORTAYA ÇIKARMIŞTIR!!! "FETHULLAH GÜLEN TALMUD ÜZERİNE YEMİN ETMİŞ BİR BİLDERBERG ÜYESİDİR"
***
***
|
|
Kürt sorunu yok, Kürt istilası var!
Gökçe Fırat
http://www.turksolu.net/88/basyazi88.htm |
|
.Türk oğlu, Türk kızı Türklüğünü koru!
Türksolu Dergisi
http://www.turksolu.org/89/basyazi89.htm |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
.Türk-İslam Sentezinden Kürt-İslam Sentezine
Kuzey Fırat
Kürt-İslamcıların amacı Türklüğü ve Cumhuriyeti ortadan kaldırmaktır
Cumhuriyetin ilk yıllarında, Cumhuriyete karşı girişilen isyanların başında kimler vardı ve hangi taleplerle ortaya çıkmışlardı hatırlamakta fayda var. Kurtuluş Savaşı sırasında da, Cumhuriyet ilan edildikten sonra da Kuvayı Milliyecilere karşı isyan eden, devrimcilere başkaldıranlar, hep Şeriatçılar ve Kürtçüler olmuştur. İsyancıların taleplerine bakın, hem ayrı bir Kürt devleti istenmekte, hem de insanlar din elden gidiyor diye, Kemalist hükümete karşı kışkırtılmaktadır. İstisnasız tüm isyanların talepleri aynıdır. Türklüğe karşı, Kürtçülük hakim kılınmaya çalışılmakta, laik Cumhuriyet yıkılarak, yerine Şeriat devleti kurulmak istenmektedir. Kürt-İslam Sentezinin fikir babası, Atatürk ve Cumhuriyetin amansız düşmanlarından Said-i Kürdidir. Said-i Kürdi, arkasına batı emperyalizmini alarak Cumhuriyete karşı ayaklanmış, ancak Cumhuriyetin devrimci iradesi karşısında başarılı olamamıştır. Atatürkün ölümünden sonra batıcı siyaset kurumunun Kürt-İslam çizgisiyle buluşması gecikmemiştir. Bu süreç aynı zamanda, Türkiyenin sağcılaşma sürecinin başladığı dönemdir. 1945te iktidara gelen DPnin, arkasındaki en önemli güç Kürt toprak ağalarıdır. Menderesin başında bulunduğu sağcı iktidarın, Atatürk Cumhuriyetine karşı giriştiği şeriatçı saldırı, devrimci gençliğin tepkisiyle karşılaşmış, devrimci gençlik eylemleri neticesinde Ordu sürece müdahale ederek Menderesi ipe göndermiştir. Sağcıların amacı Cumhuriyete karşı ayaklanan Şeriatçı ve Kürtçülerin amaçlarıyla aynıdır. Türklüğü ve Türkiye Cumhuriyetini ortadan kaldırmak. Hepimiz İslamız, Türklüğün bir önemi yoktur, İslam birleştirici kimliktir denilip Türklüğe saldırılarak, yok edilmek istenen Türklüğün yerine Kürtlük konulmaktadır. AKP iktidarı, Kürt - İslam çizgisinin ete kemiğe bürünmüş halidir. Hükümette görev alan etkin bakanların hemen hepsi Kürttür ve Şeriatçıların önemli temsilcilerindendir. AKP iktidarı süresince bölücü hareketin güçlenmesi, devletin laikliği savunan kurumlarına açıktan saldırılması boşuna değildir. Çünkü bu hareketlerin arkasında olan güç AKP hükümetidir.
Kürt İslamcılar, etnik kimlikler üzerinden saldırırlar. Arka plana itilmek istenen Türklüktür. Bu hiçbir dönem değişmeyen bir gerçektir. AKPnin de Türklüğü hedef alıp özellikle Kürt kimliğini ön plana çıkarma çabaları boşuna değildir. Onlara göre Türklük, diğer kimlikleri baskı altına almakta, Türk olmayanları devlete düşman yapmaktadır. O zaman çözüm, Türklüğün dışlanarak, etnik unsurların hakları, kimlikleri için mücadele etmektir! Kimlik tartışmaların temelini ümmetçilik oluşturur. Yalnız ülkemizde bir fark vardır. Ümmetçiler, tüm Müslüman âlemini tek bir millet olarak kabul ederken, bizdeki sentezciler sadece Türklüğü dışlayarak, etnik unsurların önünü açmaktadır. Özellikle Kürtlerin önünü açmak için, bu kimlik tartışması yaratılmıştır. Kimlik tartışmasını ortaya atanların başında başında Abdullah Öcalan gelmektedir. Öcalanın, Demokratik Cumhuriyet, Kürtlere kültürel özerklik tanınması yönündeki söylemleri bir süre sonra Tayyip Erdoğan tarafından dillendirilmiştir. Öcalan ve Tayyip Erdoğanın aynı cephede buluşması hiç de tesadüf değildir. Birisi bölücülüğün başı, diğeri ise şeriatçıların başıdır. Hem Türk-İslamcılar, hem de Kürt-İslamcıların dayanak noktası budur. Amaç ikisinde de aynıdır. Kürtlüğü kabul ettirmek. Kendilerini hem milliyetçi hem de Türk İslamcı olarak tanımlayan ülkücüler, kimlik tartışmaları sırasında AKPyle aynı tavrı almışlar, Kürt kimliğinin tanınması için çaba harcamışlardır. Birbirinden ayrı gibi gözüken bu iki sentezin de ortaya atılmasının esas nedeni Türklüğün ortadan kaldırılmasıdır. İkisinde de dışlanan kimlik Türklüktür. Türk-İslamcıların Türklüğü kullanmalarının nedeni Şeriatçılıklarını, Atatürke, Türkiye Cumhuriyetine karşı olan düşmanlıklarını gizlemek içindir. Bunun için Kürt İslamcılarla aynı noktada çok kolay buluşmaktadırlar. Sonuç itibariyle ikisi de Şeriatçıdır. Yeni Osmanlıcılık: Türk coğrafyasını küçültmek,Türklüğü bu coğrafyaya hapsetmek Türk ve Kürt İslam sentezcilerini bir başka ortak noktası Osmanlıcı olmalarıdır. Tüm sentezcilerin ortak düşmanı milliyetçiliktir. Bu tartışmalar sırasında karşı çıkılan her türden milliyetçiliğe karşıyız söylemlerine aldanmamak gerekir. Çünkü Türk ya da Kürt İslam sentezcileri Türklüğü dışlarken Kürtlüğü ön plana çıkarırlar. Karşı oldukları sadece Türk milliyetçiliğidir. Dinci gericilikle, milliyetçileri engelleyemeyen emperyalistlerin yardımına, etnik bölücüler yetişir. Böylece, emperyalistler, Türkiye Cumhuriyetine karşı dinci bölücülerle, etnik bölücüleri birleştirmiş olur. Atatürkün ölümünün hemen ardından hâkim olan ve sağcı siyasettin temelini oluşturan çizgi işte bu çizgidir. Çıkış itibariyle doğrudan emperyalizmin hizmetindedir. Türkiyenin bu noktaya gelmesi, Atatürkçü güçlere, ulus devlete pervasızca saldırılmalarının nedeni, bu çizginin Türk siyasetine hâkim olması ve etnik milliyetçilerin güçlenmiş olmasıdır. Türk siyasi yaşamındaki partilere baktığınızda, en milliyetçisinden, en şeriatçısına hepsi Kürt-İslam çizgisinde birleşmektedirler. Bunun bir diğer adı yeni Osmanlıcılıktır. Yeni Osmanlıcılar için Misak-ı Millinin bir önemi yoktur. Türkiyenin toprak kaybetmesi veya federasyonlara bölünmesinin de bir önemi yoktur. Zaten yapılanların asıl amacı budur. Türkiyenin toprak kaybederek küçülmesi, küçültülen coğrafya içersine Türklerin hapsedilmesi. Emperyalistlerin yıllardır yapmak istedikleri budur. Bunu yapabilmek için ülke içersinde dayandıkları güçlerde sağcı güçlerdir. Sağcıların her dönem, bu çizgide ısrar etmesi emperyalistlerle olan bağlarındandır. Siyaset yapabilmek için, batıya mahkûm oldukların farkındadırlar. Batıyla düşüp kalkanlar vatan satıcılar olmakta, Türk düşmanı olmaktadırlar. Kürt-İslam çizgisi bölücülüğü güçlendirmiştir Batıya karşı olanlar, ulus devleti savunanlar, Türklüğe sahip çıkanlar, sağcıların her zaman hedefi olmuştur. Menderesi ipe gönderen Atatürkçü güçler, arkasına Batının desteğini alan sağcılar tarafından ezilmişlerdir. Sola, Atatürkçü güçlere en büyük darbenin vurulduğu 12 Eylül darbesinden sonra güçlenen iki akım vardır. Şeriatçılık ve Kürtçülük. PKKnın etkin şekilde ortaya çıkışı 12 Eylülün hemen sonrasıdır. Özal iktidarının söylemleriyle, bu günkü iktidarın söylemleri bire biri örtüşmektedir. 12 Eylülden sonra Kürt İslam tezleriyle ortaya çıkan ilk isim Özaldır. Kemalizm içersine biraz Müslümanlık katmak söylemiyle gericiliğin önünü açmıştır. Kürt meselesine, federasyon çözümünü, ilk seslendiren Özal olmuştur. Türkiyenin ABD denetiminin en üst noktaya ulaştığı dönem Özal dönemidir. Yani PKKnın ve bölücülüğün, Özal döneminde hortlaması tesadüf değildir. Benzer şekilde, her türlü sol talebin şiddetle bastırıldığı, Atatürkçülere saldırıların yoğun olarak yaşandığı ve şeriatçıların, Nurcuların en çok güçlendiği dönemin Özal dönemi olması da tesadüf değildir. Dinci bölücülükle, Kürtçü bölücülük eş zamanlı büyümektedir. Özal, Nakşi tarikatına mensuptur ve Nurcu bir kökenden gelmektedir. Onun için Kürtçülükle buluşması hiç de zor olmamıştır. Atatürk karşıtlığının, ulus devlet karşıtlığının temeli budur zaten. ABD ile arasının iyi olması, ABD denetiminin Özal döneminde artmasının en büyük nedenlerinden biri, Özalın gericiliğidir. Gerici Özal, doğal olarak ABDnin kucağına oturmuştur. Aynı çizgi Demirel tarafından devam ettirilmiş, 28 Şubata gelindiğinde, şeriatçılar Cumhuriyeti tehdit edecek güce ulaşmışlardır. 28 Şubat sonrasında hem gericilerin üzerine gidilmiş, hem de PKKya önemli darbeler vurulmuştur. Tarih bize, bölücülükle dinci gericiliğin birlikte güçlendiklerini, Kürtçü taleplerin arttığı dönemler, Şeriatçı taleplerin de arttığını göstermektedir. İşin ilginç tarafı bu dönemlerde, hükümet Kürt İslamcı çizgiyi en uç noktaya götürenlerden oluşmaktadır. Kürt İslamcıların değişmeyen ismi: Abdülkadir Aksu Özellikle 1990lardan sonra, Kürt İslamcıların hükümet olduğu dönemlerin bir önemli özelliği daha vardır:Adülkadir Aksunun İçişleri bakanı olması. Türt-İslamcılığın en yüksek aşamasına geldiği ANAP iktidarının İçişleri Bakanı ile Kürt-İslamcılığının en yüksek aşamasına geldiği ve devleti tehdit ettiği günümüz AKP iktidarının İçişleri bakanı aynıdır. Yine büyük bir tesadüf olacak, emniyette, devletin kritik mevkilerinde, Kürtçü ve Şeriatçı kadrolaşmanın yoğun olduğu, İçişleri Bakanlığına bağlı kurumların, devlete karşı gelme, devlet düşmanlığı yapma cesaretini gösterdiği dönemler yine Aksunun İçişleri Bakanı olduğu dönemlerdir. Polis içersinde Fethullahçı yapılanmanın temellerini Aksu atmıştır. Bir iki ay öncesini hepimiz hatırlıyoruz. DTPli belediye başkanları, Türkiye Cumhuriyetine karşı, devletin aleyhinde ortak bildiri yayınlamışlar ve hiçbir yaptırımla karşılaşmamışlardır. Doğu illerinde devlete karşı ayaklanan insanları yönlendirenler yine bu belediye başkanlarıdır. İnsanlar, devleti değil belediye başkanlarını dinlemektedirler. PKKlıların cenazeleri, DTPli belediyelerin tahsis ettiği ambulanslarla kaldırılmakta, ölen PKKlılar için yine bu belediyeler tarafından anıtlar dikilmektedir. Ancak İçişleri Bakanı tüm bunlar karşısında sessizdir. Tüm bu olup bitenlere göz yummaktadır. Tüm bunlara göz yummak, devlete karşı PKKlıyı desteklemekten başka anlama gelir mi? Aksu Emniyeti öyle bir hale getirmiştir ki, kendi milletine düşman, Türk devletine düşman, Atatürke düşman insanlar Emniyeti doldurmuşlardır. Hemen hatırlatmakta fayda var. Atatürkçü aydınlara karşı en çok kimin döneminde saldırılar olmuştur, en çok kimin döneminde Atatürkçü aydınlar öldürülmüştür? Bu dönemlerde İçişleri bakanı hep Abdülkadir Aksudur. Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Bahriye Üçok, Necip Hablemitoğlu gibi Atatürkçü aydınlar Aksunun İçişleri Bakanlığı döneminde öldürülmüş ve hiç birinin faili bulunmamıştır. Kürt-İslamcıların devlete karşı operasyonları Son dönemde, yaşanan olaylara bir anlam veremeyenler veya olayları açıklamakta yetersiz kalanlar, yanlış yönlendirenler, Cumhuriyet tarihine baktıklarında bu olayların arkasında Kürt İslamcıların olduğunu hemen göreceklerdir. Bu sonuca ulaşmak için derin tahlillere girmeye bile gerek yoktur. Yaşanılanları alt alta sıralamak, olayları planlayanların Kürt İslamcılar olduğunu hemen görecektir. En baştan başlayalım. PKKnın siyasal talepleri, hangi iktidar döneminde sesli olarak ifade edilmeye başlamıştır? AKP iktidarı döneminde. PKKya karşı silahlı mücadelenin dibe vurduğu, Ordunun elinin kolunun bağlandığı dönem hangi dönemdir? AKP dönemi. Türklüğe en çok saldırının olduğu dönem hangi dönemdir? AKP dönemi. Eğitimde Şeriatçı kadrolaşmanın olduğu, Atatürkçü üniversite rektörlerine karşı en çok saldırının olduğu dönem hangi dönemdir? AKP dönemi. Milli Eğitimin içersini gerici kadrolarla doldurarak, Cumhuriyetin temellerini kim dinamitlemektedir? AKP. Tabi en önemlisi, Türk Ordusuna karşı bu kadar açıktan saldırma cesareti gösteren, işi komuta kademesine, geleceğin Genelkurmay başkanına komplo düzenlemeye kadar vardıran başka bir hükümet var mıdır? Türk Ordusuna saldırmanın iki yönlü anlamı vardır. Orduya saldırarak hem Kürt bölücülüğün karşındaki silahlı güç etsizleştirmeye çalışılmaktadır, hem de Şeriatın önündeki en büyük engel kaldırılmaya çalışılmaktadır. Bu işten kârlı çıkan iki kesim vardır, birisi terör ögütü PKK ikincisi Şeriatçılar. İkisinin de hedefi aynıdır. Bölücülüğün ve Şeriatçılığın karşısında duran en büyük güç Türk Ordusudur. Burada bir parantez açmakta fayda var. Şeriatçıyla, Kürtçüyü birleştiren çizgi ortak düşman değildir. Onları birleştiren emperyalizme olan bağlılığıdır. Bu bağ tarihi temelleri olan bir bağdır. Bu bağ, Atatürk Türkiyesine, Türk devletine duyulan kin temelinde yükselir. Görevi Türk devletini korumak olan Ordu da doğal olarak düşman olmaktadır. Ordu düşmanlığının devamı olarak, Kürt İslamcı saldırının hedefi, Türk milliyetçileri, Atatürkçü ve solcu güçlerdir. Bu güçler emperyalizme karşı direnen, ulus devlete Atatürkçülüğe sahip çıkan güçlerdir. AKP hükümetine karşı yöneltilen İslam faşistleri suçlamaması boşuna değildir. Kendileri, demokrasinin arkasına sığınırlarken, Atatürkçüler, milliyetçiler, solcular, ulusal güçleri baskı altına almaya çalışmaktadırlar. Atatürkçülerin konuşma hakkı dahi ellerinden alınmaya çalışılmaktadır. Başbakan kendisine muhalefet eden, kendisini eleştiren, vatandaşından tutun da, devletin büyük elçisine kadar herkesi fırçalamakta, davalar açarak susturup, yok etmeye çalışmaktadır. Bu hükümetin Danıştay üyelerini hedef göstermesini kimse unutmayacaktır! Bedel ödeyen kim, AKP mi, devlet mi? Şemdinli ile başlayan, Danıştay saldırısıyla devam eden operasyonun arkasında Kürt-İslamcılar vardır. Başta hükümet olmak üzere İçişlerine bağlı tüm kadrolar bu operasyonların içersindedir. Şemdinliden önce, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi rektörü, Şeriatçılar tarafından etkisiz hale getirilmeye çalışılmış, Şemdinlide patlatılan PKK bombaları ile Ordu etkisizleştirilmeye çalışılmıştır. Genelkurmay Başkanı olması halinde PKKya karşı operasyonları yoğunlaştıracağı bilinen Yaşar Büyükanıt, tutuklanarak ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır. Bu operasyonlarda kimler vardır? Emniyet yetkilileri bu operasyonun içersindedir, devletin savcısı bu operasyonun içersindedir. Ancak plan geri tepmiştir. Savcı ve operasyonun içinde olan emniyet yetkilileri görevden alınmıştır. Ancak operasyon durmamış, bu sefer Danıştay saldırısı gerçekleştirilmiştir. Danıştaya saldıran güçle, Şemdinliyi yapan güçle aynıdır. Saldırıyı gerçekleştiren Alpaslan Arslanın kimliği bile, saldırının arkasında hangi güçlerin olduğunu ortaya koymaktadır. Arslan kendisini Kürt ve İslamcı olarak tanıtmaktadır. Tüm bunları alta alta topladığınızda karşınıza, saldırıya uğrayan bir devlet ve saldıran Kürtçü ve gerici bir yapı çıkar. Bu dönemler herkesin safını belirlediği, gerçek yüzünü gösterdiği kritik dönemledir. Tüm sağ, devlete karşı birleşmiştir. Bir tarafta devlet bir tarafta sağıcı güçler vardır. Sağcı güç dediğimiz, Kürtçü ve gerici güçlerdir. Hükümetin bakanlarına baktığınızda, hükümete bağlı güçlerle devletin diğer kurumları arasında yaşanan savaşın nedeni ortaya çıkacaktır. İçişleri Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Adalet Bakanlığı gibi bakanlıkların başında Kürtçülüğü ve gericiliği ile en çok ön plana çıkan insanlar vardır. Sadece bu bile, hükümetle devlet arasında yaşanan savaşın görülmesi için yeterlidir. İçişleri Bakanı Orduyla kavgalıdır, Milli Eğitim Bakanı eğitim kurumlarının tamamına yakınıyla kavgalıdır, Adalet Bakanı en büyük yargı kurumlarıyla kavgalıdır! Bu zamana kadar devlet, Kürtçü ve gerici saldırılar karşınında güç kaybetmiş, Atatürkçü aydınlarını, devrimci gençlerini, Atatürkçü hâkimlerini, Atatürkçü savcılarını yitirmiştir. Son operasyonlarla devlete daha fazla bedel ödetmek istenmiştir. Ancak bedel ödeme sırası sağcı, Kürt-İslamcı çetededir.
http://www.turksolu.org/109/kfirat109.htm |
|
Kürt varsa sorun var...
Gökçe Fırat
Tarihi ve sosyolojik açıdan ırk, etnik grup, millet
PKKnın organize ettiği Gemlik yürüyüşü ve bu yürüyüşe karşı Türklerin direnişi kimileri tarafından olağandışı gelişmeler olarak nitelendiriliyor. Bugün ülkemizin içine çekildiği sorunu kavramamızın önündeki en büyük engel de bu. Çünkü olaylar ne bir provokasyonla, ne tahrikle, ne de başka bir şeyle açıklanabilir. Olayların bu şekilde gelişmesi, tarihsel ve sosyolojik sebeplerle açıklanabilir, ki böylesi bir perspektif içinde tüm gelişmeler hiç de beklenmedik değildir tersine beklenen gelişmelerdir. Bugün yaşadığımız sorun nedir? Başbakan bir Kürt sorunundan bahsetti. Zaten PKK da yıllardır aynı Kürt sorunundan, aynı ifadelerle bahsediyordu. PKK eylemlerinin durduğu bir dört yıllık dönem de oldu. Kürt sorununu çözmek için devlet, eğitim, kültür, yayın gibi pek çok hak tanıdı. Ama tüm bu demokratikleşme adımlarına karşın, bugün sorun, dünden, yani PKKnın açık silahlı savaşından kat kat büyümüş durumda. O halde sorunu açıklamak için terörün ve demokratikleşmenin dışında bazı kavramlara ihtiyacımız var demektir. O kavramları ise ancak tarih ve sosyolojide bulabiliriz. Kürt sorunu demek, bir etnik kimlikten doğan sorun demektir. Çünkü sorun Kürtle alakalıdır. O halde Kürt nedir? Eğer Kürt, Türklerden ayrı bir etnik grup ya da millet ise, Kürt sorunu dediğimiz sorun, etnik ya da milli bir sorun demektir. Tarih boyunca insan toplulukları, çeşitli ırklardan, çeşitli etnik kökenlerden gelirler, ama bu tür ırki ve etnik kimlikler birbiri ile etkileşerek, birbirini eriterek, birbirini yok ederek, birbiriyle birleşerek daha büyük halk topluluklarına dönüşür ki, çağdaş milletler böyle meydana gelir. Millet aşaması, etnik, ırki, kökenlerin tarihsel olarak silindiği bir aşamadır. O nedenle çağdaş milletler bir bütün oluşturur, milletin bütünlüğü ya da tekliği kavramı da buradan türer. Türkiye açısından baktığımızda ise, binlerce yıldır Türkiye coğrafyasında biraraya gelen çeşitli etnik kavimler, binlerce yıl içinde birleşerek, birbirinin içinde eriyerek tek bir millet oluşturmuştur ki, bunun da adı Türk milletidir. Türk, bir etnik ya da ırki kavram değil, bu yörede yaşayan milletin adıdır. Bu ad, binlerce yıldır kullanılmaktadır ve binlerce yıldır da aynı anlama gelmektedir.
Türk ulus devleti Türkiye Cumhuriyeti, bu çağdaş gerçekler temelinde kurulmuş bir ulus devlettir. Ulus devlet, milletin bölünmezliği ve mutlak hakimiyeti üzerine inşa edilir. O nedenle Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Millet bu egemenliğini kullanırken, kendi içinde bir bütün olarak kullanır. Türkiye Cumhuriyetini, ABD türü bir etnik federasyondan ya da Avrupa türü prenslikler federasyonundan ayıran gerçeklik budur. ABDde ve Avrupada hiçbir zaman bizdeki gibi bir bütün millet oluşamamıştır. Oluşmadğı için de, çeşitli etnik gruplar ya da bunların idari adı olan prenslikler biraraya gelerek federasyon kurarlar. Bu nedenle çoğu Avrupa devleti ve ABD, ulus devlet değildir. Bu nedenle de içlerinde farklı dilleri barındırırlar. Avrupa ve ABDnin dışında kalan dünyada ise tarihsel gelişme farklıdır. Örneğin Türkler, bu tür federasyon aşamalarını çoktan geçmiştir. Selçuklu ve Osmanlıdaki sistem çözülmüş, bu çözülme ile birlikte ulus devlet oluşmuştur. Ulus devlet bir Ulusal Kurtuluş Savaşı ve devrimle kurulmuştur, ama bu da bu kuruluşun bir dışarıdan müdahale ile olduğu anlamına gelmez, tam tersine içsel gelişim bu tür bir devrime yol açmıştır. Şimdi böylesi bir ulus devlette bir Kürt sorunundan bahsediliyorsa, birilerinin politik argümanlarını ve iddialarını bilimle ve tarihle ölçüp sınaması gerekir. Örneğin Başbakan Kürt sorunu diyorsa, bir ulus devletin başbakanının böylesi bir ifadeyi kullanamayacağını bilmelidir. Çünkü ancak ulus devlette Başbakan, ulusal meclisin tayin ettiği hükümetin başıdır. Bu ise milletin iradesini yürütme gücüne dönüştürmektir. Başbakan ulus devlet gerçeğini reddediyorsa, kendisini o ulustan görmeyenleri temsil hakkından vazgeçtiğini de anlamalıdır. Bir ulus devlette, azınlık olabilir. Azınlıklar ulus devlet içerisinde belirli ve sınırlı haklara sahip olurlar. Bu tür yasal düzenlemeler ulus devlet otoritesini ve milli egemenliği zedelemez. Ancak bir ulus devlette, alt kimlik olamaz, ikinci bir asli unsur olamaz, ikinci bir kurucu öğe olamaz. Çünkü ulus devlet tek bir ulus tanımı üzerinde yükselir. Bu açıdan baktığımızda, Türkiyede etnik sorun olarak görülebilecek aslında bir azınlık sorunu olan, Rum, Ermeni ve Yahudi sorunundan bahsedilebilir. Bu tür azınlıkların, kendini ait hissettikleri ulusla birlikte Türk devletine karşı hareketleri olabilir. Nitekim Osmanlının yıkılış dönemi böyledir. Bu tür sorunların çözüm noktası, azınlıkların dışlanması değil, azınlıkların azınlık bölücülüğü yapacakları zeminin Türklükle doldurularak, onlara bölücülük zemini bırakılmamasıdır. Zeminsiz kalan azınlıklar, kendilerini ait hissetmeseler, hissetmek zorunda olmasalar bile, yaşadıkları devletin ve ülkenin mutluluğunu düşünmek zorunda kalacaklardır. Kürt varsa sorun var Ancak Kürt meselesini de aynı etnik mesele içine sokmaya çalışırsanız işler değişir. Çünkü Kürtler, azınlık hakkı değil başka bir şey istemektedir. Kürtler, Türk milletinden ayrı bir millet olduklarını, bu nedenle de ikinci milli unsur olarak kabul edilmeyi istemektedirler. Bu, tam da bugünkü Iraka dayatılandır. Yani hem bir Kürt federe bölgesi, hem de Türkiye Cumhuriyeti üzerinde mutlak bir güç. Eğer gerçekten de Kürtler, Türklerden ayrı bir millet ise, olayın tarihsel ve sosyolojik iki çözümü olabilir. Birincisi, Türkler ve Kürtlerin, bugünkü Irak gibi, federatif bir devlet içinde birleşmeleri ya da ikincisi Kürtlerin tamamıyla bağımsız bir devlet kurması. Kürtler bugün, her ikisini de istemektedirler. Peki Kürtlere bu hak, tanınmamazlık edilebilir mi? Eğer Kürtlerin Türklerden ayrı bir millet olduğunu kabul ediyorsak, bu hakkı tanımak zorundayız. Çünkü her milletin kendi iradesini belirleme ve isterse ayrı devlet kurma hakkı vardır. Bu hak, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinden de alınmaz, tarihsel bir haktır. Hiç kimse de bu tür bir milli isteğin önünde duramaz. İşte Başbakanın Türkiyeyi getirdiği nokta burasıdır. O halde sorunun kaynağı, teröre, PKKya, demokratikleşmeye indirgenemez. Sorunun kaynağı tanımlamadadır. Siz, bir kısım vatandaşa ayrı bir milli kimlik tanırsanız, onlar da bu milli kimliği hakkıyla kullanırlar. Bu nedenle sorun, Kürdü kabul eden çağdışı, bilimden, tarih bilincinden yoksun kafadadır. Oysa çok basit bir şekilde ifade etmek gerekirse Kürt varsa sorun vardır, sorunun çözümü ise PKKnın bitirilmesi değil, Türk milletinden bağımsız bir Kürt kimliğinin bitirilmesidir. Hem ayrı bir Kürt kabul etmek, hem de bundan doğan sorunları çözmek, Türk devletinin kendi başına açtığı bir iştir. Eğer Türkiye Cumhuriyeti bir ulus devlet olarak kalacaksa, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan herkesin kendisine ben Türküm demesini isteyecek, Türkçe konuşmasını isteyecektir. Bu aynı zamanda tarihsel açıdan da bir gerçekliktir. Çünkü, bugün kendisine Kürdüm diyenlerin çok büyük bölümü Kürt değil, has be has Türktür, ama zorla Kürtleştirilmişlerdir. Bu bakımdan Kürt sorunundan bahsediyorsak, Türkiye Cumhuriyetine ve Türk milletine sorun yaratan Kürtlerin yarattığı sorundan bahsetmemiz gerekir ki, bu sorunun çözümü zorla Kürtleştirilen Türklere Türklüklerini anımsatmak olmalıdır. TÜRKSOLUnun ısrarla yapmaya çalıştığı, Kürtler tarafından zorla asimile edilmek istenen Türklerin milli haklarını korumaktır. Bu ise Atatürk tarafından 1923 ile 1938 arasında uygulanmış ve sonuç almış politikadır. (Önümüzdeki sayıda Atatürkün Kürt politikasını işleyeceğiz.) İyi Kürtle Kötü Kürt arasına sıkıştırılmak! Atatürk politikası terk edildikten sonra durum değişti. Türkiye Cumhuriyetine yıllar süren etnik ve köktendinci saldırı, Türkiyedeki tek milleti, etnik ve mezhepsel parçalara ayırma amacı güttü. Bu saldırı altında, Türkiye Cumhuriyetinin ulus devlet niteliği aşındırıldı. Bir taraftan dinsel kimlik milli kimliğin önüne geçirilirken, diğer taraftan ayrı bir milli kimlik bilinçli bir şekilde yaratıldı ve güçlendirildi. Bugün Bozüyükte yaşanan sorun tam da budur. Türk milletinden ayrı bir Kürt kimliği kabul edilmiş, güçlendirilmiş, eline silah verilip dağa çıkartılmıştır. Şimdi o kimlik, otobüslere bindirilerek Gemlike yürüyüşe götürülmektedir. O kimlik, eline molotof tutuşturulup karakollara saldırtılmaktadır. O kimlik, eline silah verilip mafyalaştırılmakta, ekonomiyi esir etmektedir. O kimlik, eline mikrofon verilip Türk televizyonlarını Kürtçeye boğmaktadır. Yani sorun, o kimliğin ifade edilişidir. Milli kimlik kimi zaman dille, kimi zaman türküyle, kimi zaman yazıyla ifade edilir. Ama kimi zaman da yürüyüşle, ayaklanmayla, silahla, terörle... Bugün kimileri demokrasi diyerek, iki tür ifade biçimi arasına ayrım koymak gerektiğinden bahsetmektedir. İlk anda mantıklı gelse de, bunun çok daha büyük bir tuzak olduğu görülmelidir. Tanınan kimliğin, kendisini ne zaman ve nasıl ifade edeceğini bilemezsiniz, bir. Bazen kimlikler silahsız istediğini daha rahat elde edebilir, iki. Örneğin bugün kendini silahlı mücadeleye ve PKKya karşı tanımlayan kimi Kürtler, Bağımsızlık Manifestosu yayınlamakta, kimileri ise federasyon için imza toplamaktadır! O halde, iyi Kürtle kötü Kürt arasında ayrım yapmanın pek bir anlamı kalmamaktadır. İnsanların iyi niyeti, tarihsel olayların belirli akışını durdurmaz. Tarihsel akışa ancak kapılır gider. O nedenle aklı başında devletler, tek tek bireylerle, örgütlerle değil, tarihsel yasalarla ilgilenirler. Yarın devletin başına iş açacak bir talep, en iyi niyetli ve sadık bir kişi tarafından bile söylense buna engel olmak, gidişatı durdurabilir. Ancak bugün gidişat, maalesef, durdurulamaz bir aşamaya gelmiştir. Çünkü yaklaşık 20 yıldır bir silahlı Kürt terörü yaşıyoruz. Bu yirmi yıl içinde, kabul etsek de etmesek de, bölücü Kürtçüler, kendilerine uygun bir millet yarattılar. Bu, kendi diline, kültürüne, önderliğine sahip çıkan bir milli topluluktur. Bu topluluğun yaratıldığını görmezden gelerek hiçbir yere varamayız! Sokağa çıktığımızda, henüz beş altı yaşındaki Kürt çocuklarının Benim önderim Atatürk değil Apo dediğini görüyoruz. Bu, artık Kürt milli kimliğinin, doğar doğmaz benimsendiğini göstermektedir. Bugün beş yaşındaki zararsız, masum çocuk, yarın belki de bir terörist olacaktır. O nedenle her Kürt Kürtçü değil anlayışı bir yerden sonra sarpa sarmaktadır. Doğru, her Kürt bugün için Kürtçü değildir. Ancak ben bölücü değilim, ama Kürdüm diyen, istese de istemese de, Türk ulus devletinin temelini dinamitlemektedir. Türk kimliğini yıkarak, bölücü Kürtçülüğün pasif destekçisi konumundadır. Zaten her mücadele sadece aktif savaşçılarla değil, aynı zamanda daha kalabalık pasif destekçilerle verilebilir. Bugünün pasif destekçileri ise o mücadelenin ihtiyat kuvvetidir. Kimileri kabul etmese bile, ben Kürdüm diyen herkes, potansiyel bir PKKlıdır. O nedenle en iyi Kürt, ben Türküm diyen Kürttür... Türk olan herşey Kürdün sadırısı altında Son yirmi yıldır Türkiyede bir Kürt örgütlenmesi yapılmaktadır. Kürtler, tek bir temelde örgütlenmektedir: Kürtsen bizdensin. Yani, siyasal inanışlar, toplumsal özlemler değil, etnik aidiyet Kürtleri birleştiren noktadır. Böyle böyle, bir bizden kimliği yaratılmıştır. Bu ise artık önü alınamaz bir Kürtlüktür. Bu Kürtlük şimdi gemi azıya almıştır. Türkiyenin hemen hemen her ilinde, PKK ve Apo posterleri ile sokağa çıkan binlerce iyi Kürt bulunmaktadır. Türkiyenin her yerinde eline taşı alıp Türk polisine, Türk karokollarına saldıran iyi Kürt bulunmaktadır. Bu tür toplumsal eylemlere, bir kışkırtma denilerek geçilemez. Kışkırtmanın bir zemini vardır. O zemin, yaratılan milli kimliktir. Bugün yaratılan Kürt milli kimliğinin en önemli özelliği ise Türk düşmanlığıdır. Türk karakolu, Türk askeri ya da polisi saldırı altındadır, ancak bunların saldırıya uğramasının temel nedeni Türk olmalarıdır. Karakol, asker, polis, Türk egemenliğinin simgesi olduğu için saldırıya uğramaktadır. Bu ülkede bir etnik çatışmadan ve kışkırtmadan bahsedeceksek, bu etnik kin tohumlarını ekeni görmemiz gerekir. Türkiyede Türkler, değil herhangi birine karşı etnik kin beslemeyi, Ben Türküm bile demezler. Ama ısrarla Ben Kürdüm diyenler, bir süre sonra Ben Türk devletini istemiyorum demektedir. Böyle bir ortamda, bu devleti istemeyen Kürdün, bu devleti isteyen Türkle karşı karşıya gelmesi kaçınılmaz olur. Bugün böyle bir karşıtlık olmadığı söylense de gelişmeleri iyi okumak gerekir. PKK, tüm yurtta serhıldan çağrısı yapmıştır. Serhıldan, halk ayaklanması demektir. Yani eli ayağı tutan her Kürt, eline bayrağı, afişi alıp sokağa çıkıp eylem yapacaktır. Bu tür küçük gösteriler, büyük ayaklanmanın hazırlığıdır. Önce halk devletle karşı karşıya gelmeye alıştırılacaktır. Son dönemde Batmanda, Vanda, Diyarbakırda, Adanada, Mersinde bir türlü durdurulamayan küçük ayaklanmalar bu çerçevede ele alınmalıdır. Bu, yanlış bir ifade ile PKKnın Türkiyeyi Filistinleştirme politikasıdır. Eline taş alan her Filistinli çocuk nasıl ki İsrail hedeflerine -sivil, asker!- saldırıyorsa, Kürt çocuk da aynısını yapacaktır. Devletin en tepelerinde bu sözlerin sarfedilmesi PKK propagandasına alet olmaktır. Türkiyeyi İsrail konumuna sokan yönetici, İsrailde devletin kendisini savunduğunu, bu işi vatandaşa havale etmediğini de bilmelidir! PKKnın etnik kışkırtması kendi zeminini bulmuştur. Etnik milliyetçilikle beslenen Kürtler bugün Türk devletine savaş açmıştır. Ancak buna karşı Türk devletinin bir tutunma zemini yoktur. Bir PKK propagandası: Türk-Kürt kardeşliği Başbakan PKKyı durdurmak için Türklüğü gömüp Türkiyeliliğe geçmeyi önermektedir. Bir kısım saf aydınımızsa ısrarla Türk-Kürt kardeşliği mavalı okumaktadır. Oysa eğer iki kimlik varsa ve biz bunların gerçekten kardeşliğini istiyorsak, kardeşimize seçme hürriyeti tanımamız gerekir. Yani Türk-Kürt kardeşliği diyenler, Kürt kardeşlerine seçme hakkı tanımalıdır. O zaman Kürt kardeşiniz, teröre başvurmadan, iyi niyetle biz ayrılalım diyorsa ona ne cevap vereceksiniz! Görüldüğü gibi Türk-Kürt kardeşliği teorisi, aslında Türkten ayrı bir Kürt kimliği oluşturmanın teorisidir. Günümüzde PKK bölücülüğünden bile güçlü olan teori de budur. Bugün Türk-Kürt kardeşliği diyenler, güçlenen Kürt milliyetçiliğine karşı, Türklerin birleşmesine ve uyanmasına engel olmak istemektedirler. Dikkat edilirse bu grup, ısrarla Türklere hitap etmekte ve Türkleri sessiz olmaya çağırmaktadır. Oyun açıktır, PKK etnik Kürt milliyetçiliğini yaratırken, bunlar da Türk milli uyanışını engelleyecektir. Görüldüğü gibi Türk halkı, hem PKK tarafından dıştan, hem de bu tür gruplar tarafından içten bombalanmaktadır. Bu tür teorilerin üretim merkezini iyi deşifre etmek gerekir. Bunlar günümüzün Taşnak-Hoybunudur. Bu grubun lideri Erzincanlı bir Ermeni, sözcüsü ise Tuncelili bir Kürttür. Türkiye Cumhuriyetine karşı Ermeni-Kürt ittifakının tarihsel devamıdırlar. PKKdan tek farkları, kitle tabanları olmaması ve bu nedenle de PKKya taşeronluk yapmalarıdır! Bu Ermeni-Kürt çetesinin peşinden gidenlere şunu hatırlatmak gerekir. Neden ısrarla Türk-Kürt kardeşliği diyorsunuz? Türkler bugüne kadar kimsenin hakkını mı yediler, kimseye kötü bir davranışta mı bulundurlar? Ya da daha açık soralım, siz Kürtlerin Türkler tarafından asimile edildiğini, baskı altına alındığını mı düşünüyorzsunuz: Çıkarın ağzınızdaki baklayı! Türkiyede zaten yirmi yıldır fiilen Türk-Kürt kardeşliği politikası uygulanmıyor mu? Özalın teorilerini devrimci sosuna bulayıp Türke yutturabileceğinizi mi sanıyorsunuz? Türk-Kürt kardeşliği denilen 20 yılda bir Kürt milleti yarattınız ve bir milleti susturdunuz, sindirdiniz. Bu 20 yılda tek bir Kürde bir gram zarar mı geldi? Gelmedi ama neden Kürtler hep bölücüleşiyor, hep daha da azıyor? Türkün susturulduğu yerde Kürtçülük hortlar, Türkiyede olanın özeti budur. Bir, iki, üç; daha fazla Bozüyük... Elbette Türkler -tarihin gördüğü en barışsever, hakbilir, sabırlı millet- oynanan oyunun farkında. Yüzlerce otobüslük PKKlı sürüsünün bu ülkede eli kolu serbest dolaşabilme özgürlüğü olduğunu bu millet görüyor. Türke şehit cenazesi kaldırmanın bile provokasyon görüldüğü yerde, Kürdün Türkiyeyi istila ettiğini görüyor. Binlerce yıllık yurdunun, şehrinin, mahallesinin, içten işgal edildiğini görüyor. Her şeyi gören Türke şimdi sus diyorlar. Provokasyona gelme, kıştkırtmalara kapılma! Türk biliyor, bunca yıldır susa susa bu ülkede Kürtçülük güçlendi. Türkün susturulduğu yerde elbet barış olur. Ama nasıl bir barış? Türkiye Cumhuriyetinin bölündüğü, hem de sessiz sedasız, provokasyona gelinmeden bölündüğü bir barış! Ne dersiniz Yunan işgalinden daha mı onurlu? O zaman da işgale karşı direnişin adı provokasyondu çünkü. Padişah efendimiz o zaman da Türklere kışkırtmalara gelmeyin diyordu. Ama sabır bir yere kadardır. Her millet bir yere kadar susar, bir yerde patlar. Bir bakmışsınız bir Hasan Tahsin çıkmış ve ilk kurşunu atmış. İlk kurşunu atacak da, bu savaşa katılacak da her zaman çıkar. Bu tabiatın yasasıdır. O nedenle Bozüyükte olanlara şaşırmamak gerekir. PKKnın sokağa indiği yerde Türk de sokağa inecektir doğal olarak. Bu işin bir Bozüyükle kalmayacağını, iki, üç daha fazla Bozüyük olacağını öngörmek içinse müneccim olmak gerekmez. Bunun arkasında bir provokasyon arayan kafa, ipi dışarda kafadır. Bunlar sanırlar ki, halk da kendileri gibi dışardan yönetiliyor. O nedenle halkın her davranışının arkasında bir provokatör ararlar. Bu provokatör arayışı bile gayet bilinçlidir. Bir yandan MHP ve ondan türeme faşist partiler sözde hedef gös terilmektedir. Oysa herkes biliyor ki, MHP türü ırkçı hareket 1950den 1980e kadar Türklere karşı sokağa salınmış ve antiemperyalist devrimci Türk çocuklarını öldürmüştür. 1980 sonrası bu hareketler sokaktan çekilmiştir. Çünkü 1980 sonrası sokakta PKK vardır. Sokağa iki Amerikan hareketi çoktur. O nedenle MHP eve çekilmiş, PKK sokağa inmiş ve MHPnin kaldığı yerden Türk öldürmeye başlamıştır. (Tüm MHPliler kendilerini hele bir sorgulasın, neden PKKya karşı MHPnin çıtı bile çıkamaz!) Diğer yandansa doğmamış Kuvayı Milliye boğulmak istenmektedir. Amerikancı Akşam yazarları, her ilde ve her semtte Türklerin Kuvayı Miliye türü örgütler kurduklarını ve savaşa hazırlandığını yazmaktadır. Peki neden? Böyle örgütler mi bulunmuştur, deşifre edilmiştir? Hayır! O halde? Çünkü Amerikancılar, bu milletin bir Kuvayı Milliye geleneği olduğunu bilmektedir. Bu gidişatın, milleti uyandırdığını görmektedir. Bu uyanışınsa örgütsel bir yanı olacağını bilmektedirler. Ama doğmamış Kuvayı Milliyeye, linççi Türk damgası vurup, ana rahminde boğmak istiyorlar! Provokasyon ve linç kelimelerinin gazete manşetlerine taşındığı bir dönemde ne yapmalı? Susup evimizde mi oturalım? Açıkçası, kimseye sokağa çıkıp şunları yapın deme pozisyonunda görmüyoruz kendimizi. Halkı sokağa döktüğünüz zaman, onu koruyacak bir gücünüz olması gerekir. Korumanın ötesinde sokağa inen halkın çözüm üretmesi gerekir. Türkiyenin Atatürkçü birikimi henüz o aşamada değildir. O nedenle bizler de, her tür erken Kuvayı Milliye örgütlenmesine uzun süredir karşı çıkıyoruz. Çünkü halkın umutları ile oynama hakkı yoktur kimsenin. Ama biz bu pozisyonu benimsemekle ve halka da bu yönde çağrı yapmakla birlikte, halkın kendi bildiğini yapacağını da görüyoruz. Ok yaydan çıktıktan sonra ancak izleyebilirsiniz. İki yıl önce Türkün ateşle imtihanı demiştik! Şimdi ise Türkün sabırla imtihanı! Türk oğlu, Türk kızı: Zor bir dönemeçten geçiyorsun. Türklüğünü koru! Milletini, vatanını, dilini, davanı koru! Her şeyini millet davasına gözünü kırpmadan, arkana dönüp bakmadan vereceğin günler geldi. Türkün güveneceği evladısın. Güveni boşa çıkarma...
|
|
İçimizdeki PKKlılar
Ali Özsoy
Barış arayan etnik teröristler Ankaranın göbeğinde, en lüks otel salonlarında Sayın Öcalanlı bir Kürt Konferansı daha düzenlendi. Bu sefer konferansın adı Türkiye Barışını Arıyor. Ancak konferansa katılanlar Türk ve Türkiye kelimesiyle uzaktan yakından alakası olmayan kesimler. DTP yöneticileri, Kürtçeyi zorunlu kılan malum belediye başkanları, terör ve bölücülük suçlarından hüküm giymiş bazı aydınlar, Meclisteki tüm partilerden bir kısım Güneydoğu milletvekilleri, PKK taşeronu sivil toplum örgütleri, Doğan, Ciner ve Karamehmetin gazetelerinde yüksek maaşlı kadroları bölücülük konusuna tahsis edilmiş muhalif yazarlar, her fırsatta Apo posterleriyle yürüyen, büyük medyanın ve PKKnın barış anaları ismi taktığı teröristlerin anneleri, Kürtçe konuşmak ve yazmaktan aciz büyük Kürt edebiyatçısı, Nobel fakiri Yaşar Kemal ve daha niceleri Fakat haksızlık yapmayalım. Konferansı esas yıldızı bir eski devlet görevlisi: Emekli MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş. Mitçi Cevat Bey konferansta hiç konuşmadı ama basında günlerce süren kampanyada adeta konferansın resmi sözcüsü gibi sivrildi. Bu eski MİTçiye ve söylediklerine geri döneceğiz. Ancak önce, başkentin göbeğinde, tüm medya ve mülki amirlerin gözü önünde yapılan bu Barış Konferansını irdelemek şart.
PKKnın ateşkes şartları barış bildirgesi oldu Yaz aylarında Türk Ordusunun K. Iraka girme olasılığı kaçınılmaz bir hale gelince ABD ve PKK yeni bir strateji geliştirdi. PKK bir anda ateşkes ilan etti. Teröristler terör eylemlerine devam etmekle beraber karşılıklı silah bırakma çağrısı yaparak Türk Ordusunun K. Iraka girişini engellemeyi hedefledi. Bu çağrı ABDnin PKKya verdiği en son talimatın sonucuydu. Zaten ABD ateşkes fırsatının değerlendirilmesi için resmen Türk devletine çağrıda bulundu. Böylelikle Türkiyenin PKKyla masaya oturtulması için ABD baskısının ilk resmi adımı atılmış oldu. Tayyip Erdoğan da Onlar saldırmazsa biz de sebepsiz yere operasyon düzenlemeyiz diyerek resmen PKKyı ve ateşkesini tanımış oldu. PKK ise İmralıdan verilen karar çerçevesinde alınan ateşkes koşullarını deklare etti. Ayrıca PKK, DTPye ve kendine bağlı yasal kılıflı kurumlara da uyarı gönderdi. Bu sefer iyi kamuoyu çalışması yapılması, sivil toplum örgütleri, aydınlar ve mümkünse hükümet temsilcileriyle ortak görüşmelerin ve barış konferanslarının düzenlenmesi, şehirlerde ise barış serhildanlarının devam ettirilmesi talimatı PKKnın yayın organı Gündem gazetesinde yeni dönemin yönelim talimatları olarak duyuruldu. Açıkça ortadadır ki, Ankarada düzenlenen konferans PKKnın konferansıdır. Hatta PKKnın verdiği Yaşar Kemal, Sezen Aksu gibi ünlü sanatçılar ve aydınlar dolaylı sözcü ve aracılarımız olsun kararı dahi bu konferansta birebir uygulanmıştır. Konferansın açılışı ve kapanışını Yaşar Kemal yaptı. Yaşar Kemal PKKlı teröristleri yücelterek, yıllarca gerillaya terörist dedik dediği açılış konuşmasında kendi halkına savaş açtı suçlamasıyla Türk devletini de açıkça işgalci ilan etti. Konferans bir örgüt disiplin içinde geçti. Konuşma yapan herkes barış anası denilen PKKlı teröristlerin annelerinin elini öptü, bu şahıslar da el öpenlere karanfil ve beyaz tülbent verdi. Konferansın sonucunda kararlar alındı. Sonuç bildirgesi denen kararlar PKKnın ilan ettiği ateşkes şartlarıyla birebir aynıydı. Siyasi, ekonomik, kültürel ve medya alanına yönelik öneriler diye dört kategori altında sıralanan kararlar açıkça PKKnın asgari programını yansıtmaktadır. ABD, TÜSİAD, AKP ve PKK yeni anayasa yazdılar Federatif bir yapı ve yeni bir anayasayı temel alan öneriler Apo konusuna da özel olarak eğiliyor. Büyük medyanın sevinerek Galiba PKKyı Apoya aftan vazgeçirdik diye duyurduğu Toplumsal, kamusal ve siyasal yaşama katılımı sağlayacak, planlanmış ve kamuoyu vicdanını rencide etmeyecek bir siyasi af veya demokratik katılım programı yürürlüğe konmalıdır kararı, aslında PKK jargonunda Aponun serbest bırakılması anlamına geliyor. PKK Apoyu serbest bırakmayan her türlü genel siyasi affa bile karşı çıkıyor. Kendi siyasi müttefiklerinden bile gelse aksi önerileri Kürt halkını rencide edici nitelikte bulduklarını defalarca deklere ettiler. Kararlar Güneydoğu için tam anlamıyla ekonomik, siyasi, kültürel ve askeri otonomi içeren bir anayasal değişikliği öngörüyor. Atatürkün 1923 yılında Kürtlük kavramını ve Kürt özerkliğini reddetmek için söylediği sözler ise, sansürlenerek ve çarpıtılarak Perinçekin yıllardır öne sürdüğü şekilde federatif yapı için tekrar gerekçe yapılıyor. Bu konferansın bundan öncekilerden farklı olarak önemli bir sonucu oldu. Konferansın bitmesinin hemen ardından TÜSİAD Başkanı Sabancı büyük medyanın son uyarı olarak duyurduğu bir açıklama yaptı. Bu muhtıraya göre Türkiye 12 Eylül Anayasasını hemen kaldırmalı, Anayasadaki vatandaşlık kavramı yeniden tanımlanmalı, Kürtçe eğitim seçmeli olarak başlatılmalıdır. TÜSİADın 12 Eylül Anayasasına karşı olmadığı açık. TÜSİAD 12 Eylül Anayasası hazırlanabilsin diye ABD ile birlikte Türkiyenin en kanlı faşist yönetiminin kurulması için canla başla çalışmıştı. Onların karşı olduğu, Anayasanın değiştirilmesi mümkün olmayan ilk üç maddesi ve Atatürk Cumhuriyetini koruyan ve temsil eden diğer maddeler. Anayasanın değiştirilmesini ve Türklük kavramının yerine Türkiyelilik veya anayasal vatandaşlık kavramlarının getirilmesini isteyen ve bunu defalarca deklere eden bir diğer isim ise Başbakan Tayyip Erdoğan. Böylelikle ABD, TÜSİAD, AKP ve PKK yeni anayasa bayrağı altında Türkiyeyi bölmek ve Cumhuriyeti yıkmak için açık bir siyasi deklarasyonda bulunmuş oldular. Bu ortak deklarasyon artık formal bir metine dönüşmek üzere. Konferansın sözcüsü AKPnin MİTçisi Tam da bu noktada kendini devletin sözcüsü ilan eden isimler ortaya çıkmaktadır. PKKnın örgütlediği konferansa katılan eski MİTçi Öneş tüm konferans boyunca, susarak not aldı. Büyük medya Öneşi toplantıda AKP hükümetinin gayri resmi temsilcisi olarak değerlendirdi ve bunu sevinçle karşıladı. Toplantı boyunca sahneyi Yaşar Kemal ve diğerlerine bırakan MİTçi Öneş konferans biter bitmez kendisine yüklenen misyon çerçevesinde sahneye çıktı. Öneş Devlet olarak özeleştiri yapmalıyız diyerek yaptığı çıkışla günlerce medyayı işgal etti. Öneşe göre Türkiye Cumhuriyeti asimilasyoncu politikalarla tüm sorunları yaratmıştı. Bunun özeleştirisini şimdi kendisi vermekteydi. Öneş adeta konferans tarafından resmi sözcü ve arabulucu olarak atanmış gibi konferansın kararlarını yıllarca terörle mücadele etmiş, devlet adına konuşan ve özeleştiri veren isim olarak savundu. Bu ise toplantının örgüt disiplini içinde yapıldığını çok iyi gösteriyor. Konferansa katılan milletvekili, büyük medya yazarı veya eski MİTçi kim olursa olsun toplantı biter bitmez kendi platformu ve köşelerinde kararları ve konferansı tanıtıp savundular. MİTçi Öneş ise daha ileri gitti. Kendine devlet adına özeleştiri verme yetkisi veren Öneş, yine sanki Meclisin, Anayasa Mahkemesinin ve Cumhurbaşkanı yetkilerini elinde toplamış gibi Cumhuriyeti ve Anayasayı resmen ayaklar altına alan yeni bir idare şekli ve anayasa önerdi. Öneşe göre devlet şeklen PKKyla görüşemez olsa bile, Kürt siyasi hareketinden ortaya çıkan legal alandaki siyasi partilerin, sivil toplum kuruluşlarının, Türkiye Barışını Arıyor konferansının düzenlenmesinde görev olan organizasyonlar gibi kurumları muhatap alınabilir. Böylelikle Öneş resmen PKKyla arabuluculuk görevi üstlendiğini deklere etmiş oldu. Türk devletini temsil ettiğini iddia eden bu şahıs ancak ABD ve AKPyi temsil edebilir. Ancak bu bile Türkiyenin büyük bir dayatmayla karşı karşıya olduğunu göstermeye yeter. MİTçi Öneş PKK, TÜSİAD ve konferans kararlarından adeta kelime kelime aktararak kendi çözüm önerilerini şöyle sıralıyor: Anayasanın değiştirilmesi, Anayasanın 66. maddesindeki Türklük tanımının kaldırılması, Türk kavramı yerine yurtseverlik kavramının getirilmesi ve Atatürkün Ne mutlu Türküm diyene anlayışının terk edilmesi Efsane komutana bak Türkiye yeni bir döneme girdi. Bir takım isimler ortaya çıkıyor. Ben teröre karşı yıllarca devlet adına mücadele ettim ama bu iş olmaz. Gelin beni dinleyin! diye ABD ve PKK taleplerini Türk devletine ve milletine dayatıyor. Hiçbir resmi kurum da ortaya çıkıp Bu şahıs bizi temsil etmez, dediklerini de kınıyoruz diyemiyor. Türk milleti bu tuzağa düşmez. Teröre karşı mücadeleyi de, Kıbrıs Barış Harekatını da, Kurtuluş Savaşını da biz milletçe verdik. Kimse milletin bu uğurda dökülen kanını kendi sermayesine katıp, Türk milletinin iradesi ve egemenliğini yok etmeye kalkamaz. Emniyet eski Genel Müdürü ve İçişleri Bakanı olan, ancak kamuoyunun daha çok Kürt aşiretleri ve Kürt mafyasıyla çevrilen bir kısım karanlık ticari ve siyasi komployla tanıdığı ABDnin dokunulmazı Mehmet Ağar bu yeni kervanın başını çekiyor. Teröristlerle ben savaştım, siyasi riskini ben alırım diyerek PKKlıları düz ovada beraber siyaset yapmaya ve keklik avlamaya çağırıyor. Zaten şimdiden gazeteler teröristbaşı Öcalan ile Mehmet Ağar arasındaki iltifatlardan geçilmiyor. Teröre karşı mücadele edenleri karalamaktan başka hiçbir zaman TSKnın komutanları ve neferleri hakkında haber yapmayan büyük medya ise ne hikmetse son iki yıldır bir efsane komutan keşfetti. Herkesin büyük hayranlığını toplayan Osman Pamukoğlu nedense on binlerce komutan, subay, astsubay ve er arasında seçildi ve Doğan Medya tarafından teröre karşı mücadelenin sembol ismi seçildi. Biz de merakla bakalım bu işin sonu ne olacak diye bekledik. Bu öyle bir efsane komutan ki röportajlarında terör örgütünü Partiya Karkeran Kürdistan ismiyle anıyor. PKKnın artık bir halk hareketi haline geldiğini, teröre karşı mücadelenin çok daha zor olduğunu ve artık yenilgiyle sonuçlanabileceğini savunuyor. Kendisi hariç tüm komutanları neredeyse adeta hainlikle, Türk Ordusunu ise acizlikle suçluyor. İstiklâl Savaşı kahramanlarına höst dürzü, vatan haini gibi hakaretler ediyor. TSKnın pek çok mensubuyla davalık oluyor. Anı kitabında İrana karşı Niçin sınır ötesi operasyon yapmadık diyecek kadar radikal fikirler savunan efsane komutan, Türk Ordusunun bugün K. Iraka girmesini ve Kerküke müdahalesini ise intihar olarak nitelendiriyor. Türk Ordusu batağa saplanır, işgalci konumuna girer, bedelini çok ağır öder sözlerini Apodan, Barzaniden ve Talabaniden defalarca duymuştuk. Eskiden kamuoyunu uyutmak için Bak şu küstaha, nasıl konuşuyor? manşetleri atan gazeteler, aynı cümleler birebir aynı kelimelerle efsane komutan tarafından tekrarlanınca, Helâl komutana! Ordu aptallık yapma, efsane komutanı dinle! yaygaraları koparıyor. 30 yıldır terörü bitirtmeyen içimizdeki PKKlılar Kısacası 30 yıldır terörü bitirmedik, bir de ver kurtul yolunu deneyelim kampanyası büyük bir yüzsüzlükle yürütülüyor. Türk halkı yılgınlık ve teslimiyete sürüklenmek isteniyor. Birileri de sanki teröre karşı mücadele etmek bir kahramanlık ve azizlik payesiymiş gibi ortaya çıkıyor ve teröristlere kan kusturan komutan, emniyetçi etiketiyle bu kampanyanın sözcülüğünü üstleniyor. Bölücülere karşı mücadele dahil her türlü vatan savunması bir meziyet değil, her Türk için bir görev ve zorunluluktur. Binlerce şehit ve gazi en doğal milli duygularla bu görevi yerine getirdi. General veya er fark etmez. Kendini Türk hisseden herkes şartlar ne olursa olsun bu görevi yine yerine getirecektir. Kimse de kendini milletin üstünde görüp, milletin değerlerini pazarlamaya cüret edemez. 30 yıldır terör tabii bitmez. Eğer bir ülkede devletin Cumhurbaşkanlığına kadar yükselen bir Kürt-İslamcı Federasyon kuralım, Başbakanlığa kadar ulaşan bir diğeri Kürtlerin gücü yeterse bağımsız olabilirler diyorsa, eski MİTçileri Türklüğü Anayasadan çıkarmayı, İçişleri eski Bakanı PKKlıları ovaya indirmeyi öneriyorsa, kimse teröre ve bölücülüğe karşı Türk milletinin ve Ordusunun mücadelesini suçlayamaz. Bu koşullarda bile 30 yıldır bu vatanı korumuşuz demek ki 1000lerce yıl koruruz.
http://www.turksolu.net/124/ozsoy124.htm |
|||||||
|
Safları sıklaştırın,
Gökçe Fırat
İstanbul şehri bir yara. Burada büyük idealler ve ilhamlar yok. Burası kirli sokaklarda yaşayan bayağı insanların şehri. Burası entrika, rezalet, hile, korkaklık karargâhı. Hain erkekler ve namussuz kadınlar şehri. Üsküdara giderken akıntı bizi Yunan zırhlısı Averof ile hemşiresi Kılkışın yanından geçirdi. Bir nöbetçi baktı. Ben bu gemilerin burada emniyetle durabilmelerine şaşıyordum. Yunanlılar Osmanlı başkentini üs diye kullanmakta, buradan Karadeniz ve Marmara kıyılarına akın ederek Türk köylerini ateşe tutmakta idiler. Türklerin de bu gemileri batırmaya girişmediklerine şaşıyordum. Küçük bir çabayla batırılmaları mümkündü. Bu değerlendirmeler, mütareke döneminde İstanbula gelen İngiliz subay Armstronga ait. PKK otobüsleri Gemlike doğru yola çıkınca, ister istemez bu sözler geldi aklımıza. PKK otobüsleri Gemlik yolundan geri dönerken Bursanın hain erkekler ve namusuz kadınlar şehri olmadığını görüp sevindik. Doğrusu provokasyon denilen, kışkırtma denilen tüm halk tepkilerini bu çerçevede değerlendirmek gerekir. PKK teröristlerinin her gün karakol bastığı, eşkıya destekçilerinin şehir merkezlerinde Apo posteri açıp gösteri düzenlediği, bilimsel kılıflı bölücü konferansların iktidar desteğinde düzenlendiği, ülkenin bölünmesi için imza kampanyalarının sokaklarda düzenlendiği bir ülkede, vatanına ve namusuna sahip çıkan her sıradan Türkün göstereceği en basit tepkilerdir bunlar. Halkın bu doğal tepkisinin, tüm siyaset kurumu ve medya tarafından provokasyonla, iç savaş çıkar ha! korkutmalarıyla sindirilmeye çalışılması da doğal, çünkü ülkemizde hain erkekler ve namussuz kadınlar da var ve bunlar genellikle, sayıları bir avuç olmasına karşın sesi çok çıkan siyaset ve basın kurumlarında yuvalanmış durumda. TÜRKSOLUnun geçtiğimiz üç sayısında işlediği Kürt istilası temasına ve Türk çocuklarına yapılan uyarılara, bu hainlik namussuzluk cephesinden saldırı gelmesi gerekiyordu. Çünkü hainler ve namussuzlar, kendi ihanet ve namussuzluklarını, ancak böyle gizleyebilirler, daha doğrusu gizlemeye çalışırlar. Mütareke basını, her direnişçiye saldırmak, onu provokatörlükle, akılsızlıkla, ırkçılıkla suçlamak zorundadır ki, kendi hainlik ve namussuzluğunu dengeleyebilsin. Şimdi bizimkiler de öyle yapıyor. Ancak bir tarafta TÜRKSOLU gibi bir Türk direniş odağı ile diğer tarafta mütareke basını gibi bir hainlik odağı arasında kurulacak terazide, TÜRKSOLU bu hain ve namussuzların kendi günahlarından arınmalarına yetmeyecek kadar küçük bir sestir. Bu da Türkiyenin milli güçlerinin bir ayıbıdır. Örgütlü milli güçlerin yetersiz kaldığı yerde, her şeyi yaratan halk sokağa inmekte ve olaya el koymaktadır. TÜRKSOLUna saldıran Mütareke basını, aslında TÜRKSOLU nezdinde halka uyarıda bulunmaktadır: Sus, evinde otur, sokağa çıkma! Sen harekete geçersen ben de geçerim ve tüm medya olanakları ile sana saldırırım. Düzenin Milli Sol korkusu Geçtiğimiz onbeş gün boyunca süren Mütareke basınının saldırılarını nasıl değerlendirmek gerekir? Bilindiği gibi Doğan medyanın, TÜRKSOLUnu her ne şekilde olursa olsun gündemden saklamak gibi bir kararı vardır. TÜRKSOLUndan hiçbir yazarlarının hiçbir şekilde bahsetmesine, eleştirmek için dahi olsa, izin vermezler. Sonuçta TÜRKSOLUnun eleştirilmesi bile, aslında bizi güçlendirmektedir. Ancak alınan bu kararın, yani kendi yayın organlarında TÜRKSOLU yokmuş gibi davranmalarının, TÜRKSOLUnu yok etmediğini çok iyi bilmektedirler. Bu noktada köşeye sıkışmaktadırlar. TÜRKSOLUnun son üç kapağı ve yazıları ise, bu grubun eski kararlarını gözden geçirmelerine neden oldu. Böyle olması da çok doğaldı, çünkü son yazılar, Türkiyede birşeylerin artık değişeceğinin çok açık sinyallerini veriyordu. Aslında olay çok basittir. Türkiye, dışarda AB ve ABD, içerde ise AKP ve PKK tarafından kuşatılır ve bölünürken, ülkenin çıkış noktası da en baştan yok edilmiştir. Bir yanda doğrudan Amerikancı sağ parti ve örgütlerin, diğer tarafta Kürtçülüğe taşeronluk yapan sol parti ve örgütlerin oluşturduğu, sağlı sollu siyaset arenasında, Türkiye için bir çıkış noktası yoktur. Sağın milliyetçiliği Amerikancılıkla, Avrupacılıkla sınırlıdır, solun solculuğunun sınırı ise bir halkların kardeşliği sloganı ile PKK kuyrukçuluğuna dolanmaktadır. Her koşulda, bu ülke insanının, yani Türk milletinin, bu ülkede kendi kuralları ve namusu ile yaşama olanağı, bir kısım dış güçlere teslim edilmektedir. Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir dense de, bu ülkede bir tek Türkün hakkı tanınmamaktadır. TÜRKSOLU böylesi kapalı devre bir siyaset arenasında tam anlamıyla düzen bozucu ve tasfiye edici harekettir. Çünkü TÜRKSOLU kendisini sadece işçi sınıfı ile ve emekçilerle sınırlayan bir teorik referansla davranmamaktadır. TÜRKSOLU doğrudan Türk milletinin sözcüsü olarak ortaya çıkmaktadır. Bu ise, kendi milletinden kopuk sol hareketlerle karşılaştırıldığında ciddi bir tehlikedir. Çünkü ilk defa bir sol hareket aynı zamanda milli bir hareket olma yolundadır. Sol: Kürtçülük ve Alevicilikten Türk milliyetçiliğine Oysa Türkiyenin Batıcı siyaset rejiminde millilik, ancak faşist partilere bırakılmış dar bir alanda oynanan oyundur. Bu noktada TÜRKSOLUnun milliyetçiliği, en başta sağ güçleri, yani sahte milliyetçi partileri dağıtan bir güçtür. O nedenle mütareke basını, TÜRKSOLUna saldırırken, Bu gazetenin önerdiklerini MHP bile önermiyor demektedir. Aslında burada gizli bir üzüntü sezilmektedir, çünkü TÜRKSOLUnun dediklerini MHP türü harekatler söyleme cesaretine sahip olsalardı, bu tür bir milliyetçi çıkış sol güçlere kalmazdı! Evet, Batıcı siyaset rejimi sarsılmaktadır. On yıllardır MHP türü hareketlere sahte milliyetçilik yaptırıp Türk milletinin tepkisini dizginleyen siyaset kurumu TÜRKSOLUnun milliyetçiliği karşısında çaresizdir. Ancak sağdan yapacağı saldırının imkânı yoktur. O nedenle sağ güçler, TÜRKSOLUna saldırırken soldan vurmaktadırlar. Sanmaktadırlar ki, TÜRKSOLUnun solcu olmadığını ispatlarlarsa, bu milli sol akım durdurulacaktır. Burada ayrı bir aymazlık sözkonusudur, çünkü TÜRKSOLUnun solculuğu, düzenin bunca yıldır el altında tuttuğu, kökü dışarda sol hareketlerden tümüyle farklı bir halk hareketidir. Farkındaysanız eğer, TÜRKSOLU dogmalarla, şablonlarla değil, halk diliyle konuşur. Burada düzenin hiç hoşuna gitmeyen iki nokta vardır ki, bu, solun gerçekten milli bir harekete dönüşeceğini göstermektedir. TÜRKSOLU birincisi Kürtçülük yapmamaktadır, ikincisi Alevicilik yapmamaktadır. Bu ise sağ güçleri hepten çileden çıkartmaktadır, çünkü Türkiyede solu, kendi içine hapsedenin ve bir türlü ketleseleşememesinin temel sebebinin, sola bırakılan Kürtçülük ve Alevicilik politikasından kaynaklandığını çok iyi bilmektedirler. Kürtçülük ve Alevicilik yerine Türk milliyetçiliğini tercih eden sol, eski tür düzen solunun sınırlarını hemen aşar ve milli bir harekete dönüşür. Bu tür bir açılım, sahte milliyetçi hareketi de dağıtırsa, gerçekten düzen güçleri ile karşılarında bir tek TÜRKSOLU kalacaktır ki, o zaman tüm denge değişecektir. Sokağın sesi Peki TÜRKSOLU tüm dengeleri değiştirecek ne yapmaktadır? TÜRKSOLU Türkiyede bir Kürt istilası olduğunu savunmakta ve bunu rakamları ile, haritaları ile kamuoyuna duyurmaktadır. Gerçekten mütareke basınının dediği gibi, bunlar ırkçı, faşist sloganlar olsa, üzerinde çok fazla durmamaları gerekirdi. Öyle değil mi, hiçbir gerçekliğe dayanmayan bir yazıyı neden önemsiyesiniz! Ama mütareke basını, Türkiyede gerçekten de bir Kürt istilasının olduğunu gayet iyi bilmektedir. Onlar, bu olgunun, bu kadar açıklıkla ifade edilebileceğine pek ihtimal vermiyorlardı sadece. Şimdi birileri çıkıp bunu haykırdığı andan itibaren, ülkenin siyasi statükosunun hızla değişeceğini görmektedirler. Feryatları ondandır. Evet, Türkiyede bir Kürt istilası vardır. Bunu TÜRKSOLU ifade etsede böyledir, etmese de. Çünkü mütareke basını da çok iyi bilmektedir ki, bu istila, Türk toplumunun gündelik yaşamını artık iyice rahatsız atmektedir. Bunca zaman, iyi komşuluk gösteren Türkler, artık oynanan oyunun farkına varmıştır. Sokakta yaşanan gerçeklik, sıradan Türkün, kendi ülkesini, mahallesini, sosyal yaşantısını, kültürel değerlerini, ahlaki değerlerini, kısacası yaşamının her alanını Kürtlerin istila ettiğini görmesidir. Bu gerçeklik, bir sol hareket tarafından formülize edilip teorileştirildiğinde, gerçekten sokaktaki Türk kendi hareketine kavuşmuş olacaktır. Medya bu kaçınılmaz gidişatı görmüş ve bunu engellemek için çırpınmaktadır. Ancak TÜRKSOLUnu sustursalar bile sokakta yaşanan gerçekliği ortadan kaldıramayacakları için, bu tür bir milli cereyanı durduramazlar. TÜRKSOLU burada sadece bir simgedir, tarihin akışının bu ülkeye dayattığı siyasal öznedir. Bu özne, boğulacak olursa, sanılmasın ki sokak kendi sesini kısacaktır. Olgunlaşan fikirler artık halka malolmuştur. Halk, bir yolunu bulup, yine aynı fikirlerle, doğru bildiğini yapacaktır. Peki bu durumdan kimler rahatsız olmaktadır? Böyle bir gidişattan en başta Türkiyenin solcu geçinen, Atatürkçü geçinen, milliyetçi geçinen bir kısım aydınları rahatsız olmaktadır. Rahatsızlıklarının sebebi, rahatlarının bozulacağını bilmelerindendir. Gerçekten de sokağın sözcülügünü üstlenmek cesaret ister. Böyle bir sözcülüğün, bu sözcülüğü üsteleneceklere çok ağır yükler getireceğini, hatta ağır bedellerinin de olacağını bilmektedirler. Ülkenin bir uçuruma gittiğini, bölünmeye gittiğini görmekte ama buna karşı bir şeyler yapmanın kendi konumlarını da sarsacağını görmektedirler. Bunlar, mütareke dönemi deyişiyle tatlı su frenkleridir. Tatlı su frenginin ağzından tek bir açıklama duyarsınız: Tamam hepsi doğru ama, hani, şey, sanki daha yumuşak bir üslup kullansak biraz daha kazanıcı olmazmıydık? Aslında üslup sorunları yoktur. Çünkü her sağlam duruşun bir üslubu vardır. Bu üslupsuzluk çağrısı, sağlam duramayacaklarının ifadesinden başka bir şey değildir. Kebap savaşı mı Kürt savaş ağaları mı? İkinci bir kesim ise, son derece sessizdir. Daha doğrusu bunlar kendileri konuşmazlar, başkalarını konuştururlar. TÜRKSOLUnun geçtiğimiz sayılarda yayınlanan haritaları, Kürt mafyasının ekonomik gücünü ortaya koymuştur. Şimdi bu ekonomik rant üzerine çöreklenen Kürt mafyası bir kısım taşeronu üzerimize salmaktadır. Türkiyede Türk milliyetçiliğinin en önemli düşmanı baştan itibaren Kürt ağalığı olmuştur. Cumhuriyet idaresi boyunca ayaklanan Kürtler aslında ağalık düzenini istemişlerdir. Kapalı aşiret yapısını ise, şehre geldiklerinde bile bozmamışlardır. Şehre hakim olan aşiret rejimi ise ekonomide başka bir olguyu ortaya çıkarmıştır: Kürt savaş ağaları. Kürt savaş ağaları, iki yölü bir iktisadi çark kurmuştur. Bir yandan Türk milletinin kaynaklarını kurdukları iktisadi ağ ile ele geçirip PKKya aktarma, diğer yandansa PKK desteğini arkasına alarak, tüm Türk ekonomisinde hakim olma. Bugün için Kürt bölücülüğü ile mücadelenin en önemli halkası, kendilerine Kürt işadamları denilen, ama gerçekte savaş ağası olan bu grubun çökertilmesidir. TÜRKSOLUnun bu kesimi deşifre etmesini kemileri Kürtten alışveriş etmeyin demek açık faşizmdir Ne yani Kebap yemiycek miyiz? Bu kadarı da komik olmuyor mu şeklinde laubalilikle ele almıştır. Örneğin Doğan Medya da bu noktadan bize saldırmaya kalkmıştır. Ancak onların laubaliliklerinin tersine bizler son derece ciddiyiz. Tüm ülkeyi saran bir kebapçı ağının, aslında aynı zamanda bir teröre maddi kaynak aktarma şebekesi olduğunu çok iyi biliyoruz. Bu noktada savaşın ulusal kebap savaşı olarak konması belki de çok doğrudur. Bugünün kebapçı zinciri, yarın iç savaş çıktığında Kürt bölücülerinin örgütlenme ağıdır. O nedenle ister kebapçı olsun, ister simitçi olsun, ister kasetçi olsun, her türlü Kürt iş sahası dikkatle incelenmelidir. Ekonomi savaşın can damarıdır. Şeriatçı hareket nasıl, cami-yeşil sermaye etrafında hızla güçlendi ise, Kürtçü hareketin de benzer bir yol tututğunu görmeliyiz. Bu noktada Kürtçülüğe para aktarmaktan kaçınmak elbette her Türkün görevidir. Geçtiğimiz dönemlerde, Genel Kurmayın ve Emniyetin, Yeşil Sermayeye yönelik bilgilendirme ve önünü kesme politikasını biliyoruz. Türkiyede Şeriat tehlikesi biraz da bu şekilde önlenmiştir. Şimdi acil ihtiyaç, aynı şekilde bir çalışmanın bu defa Kürt işadamlarına yönelik yapılması gerekmektedir. Bu ise halkın yapacağı bir iş değildir. Genel Kurmayın, MİTin, Emniyetin bu iş üzerinde çalışması ve devletin tedbir alması gerekir. Alevi Baronlar Bir üçüncü kesim ise Alevi Baronlardır. Bunlar Anadolunun yoksul ve ezilmiş Alevi kitlesi üzerinde dinsel bir sömürü mekanizması kurmuşlardır. Sünni şeriatına karşı çıkarlar ama aslında kendileri de Alevi şeriatını savunurlar. Nedeni ise basittir, Alevi cemaati olmasa kendileri de olamayacaklardır. O nedenle Alevi Baronlar, Alevilerin Türk toplumu içinde kaynaşmasını değil, Alevi kimliğini korumak ve yaşatmak sloganı arkasında bağımsız bir cemaat olarak kalmasını isterler. Böyle bir cemaat toplumu her zaman için korunmaya muhtaç olacaktır. Bu korumayı ise bu Baronlar sağlayacaktır. Bugün Aleviler üzerinden rant sağlayan bu Baronların, Ermeni ya da Rum Patriklerinden pek farkları yoktur. Aslında güttükleri politika ile Alevileri toplumdan soyutlamakta, dışlamakta, tecrit etmekte kısacası azınlıklaştırmaktadırlar. Böyle bir politika Alevilere büyük zarar vermektedir ama tıpkı tarikat şeyhleri gibi Alevi Baronları da bunu pek önemsemezler. TÜRKSOLU, önemli bir tespit yapmıştır. Alevilik üzerinde büyük bir oyun oynanmaktadır. PKK, Alevi kitlesini, doğal lojistik alan ilan etmiştir. Peki bunun sebebi nedir? Yıllardır Alevilere Türk devletine düşmanlığı aşılayan Alevici ideoloji, ister istemez Türk devletine düşman PKK ile ittifak kurmaktadır. Kimileri itiraz edebiler ama kimi Alevi dermekleri, neredeyse tümüyle PKKlı ve benzeri terörist grupların egemenliğindedir. Kaldı ki PKKnın genişleme güzergahında Alevi bölgesi önceliklidir. Şimdi bunun nedenini de birilerinin açıklıkla ortaya koyması gerekir. Bunun suçu, elbette Alevilerde değildir. Ama Alevileri cemaatleştiren Alevi Baronları Alevi kitlesini PKKya yem etmiştir. Bu noktada hemşehri dayanışması, köy örgütlenmesinin ve yaşantısının şehre taşınması, şehir içinde bile ayrı özerk cemaat alanları oluşturmaktadır. Bu tür toplumdan soyut, içe kapalı, hemşehri mahalleleri, her türlü devlet düşmanı ve PKK yandaşı akımların güçleneceği sosyal zemini yaratmaktadır. Sıradan Atatürkçü Alevi insanlarımız bu durumdan elbette büyük rahatsızlık duymaktadır. Ancak duyulan rahatsızlığın da bir şekilde ortaya konulması gerekmektedir. TÜRKSOLU laik bir harekettir. Alevicilik yapmanın bu ülkede bölücülük olduğunu düşünmekte, solun öteden beri düştüğü hataya düşerek Alevilik üzerinden varolma stratejisi izlememektedir. Aleviler en çok bu tür bir stratejinin kurbanı olmuştur. Bizim için aslolan herkesin kendisini milliyetiyle ifade etmesidir. Eğer birileri Alevi kimliğini Türk kimliği yerine geçirmeye çalışırsa, burada bir yanlış vardır ki bu yanlış bölücülüğe kapı açmaktadır. 21. yüzyılda insanların kendilerini dinsel kimlikleri ile değil, milliyetleri ile tanımlaması doğaldır. Ama ben Aleviyimin artık bir etnik kimlikmiş gibi kullanıldığı bir ortamda, birilerinin de çıkıp uyanıklık çağrısı yapması gerekmektedir. Perinçeke sadece üzülüyoruz TÜRKSOLUna yöneltilen saldırılardan belki tek eğlenceli olanı Perinçek grubununkidir. Aslında Perinçek grubu, Türkiyenin sağcı düzen güçlerinin tam da aradığı sol harekettir. Öyle sol harekettir ki, büyüme ihtimali sıfır, kırk yıldır aldığı oy oranı ise binde birdir! E böylesi sol hareketi her düzen elbette ister. Tabi düzen böylesi bir grubu istediği zaman kullanır. Örneğin TÜRKSOLUna karşı saldıracağı zaman hemen Perinçeki kullanırlar. Tabi bizim gibi bir halk hareketi açısından Perinçekin saldırısı olsa olsa olumlu bir referanstır. Ne de olsa Perinçeke oy vermeyen Türkiyenin %99,9unun sempatisini kazanmış olursunuz! Ama bizim için eğlenceli olanın bu grup ve lideri açısından çok da sıkıcı olduğunu sanıyoruz. Çünkü bir siyasi parti düşünün ki TÜRKSOLU ve Gökçe Fırat olmasa ne basına çıkabilecek ne de siyaset yapabilecek. Sanırız zor bir durumdur. Gökçe Fırat olmasa bizim misyonumuz ne olacak, ne yapacağız diye düşünür herhalde insan... Ama üzülmemek gerekir: Çünkü TÜRKSOLU ve Gökçe Fırat, Türk siyasetinin yükselen güçleridir. Bu yükselen güçler oldukça, sanırız Perinçek de siyasette kalıp boy gösterecektir. Bizim de ona böylesi bir katkımız olsun artık. İç savaşın zeminini hazırlayanlar sizlersiniz TÜRKSOLUna yönelik saldırıların temelinde bir iç savaş kışkırtma suçlaması yatıyor. Ancak iç savaş korkusu yayanların aynı zamanda iç savaş için zemini hazırlayanlar olduğu da ayrı bir durum. Bu hassas nokta üzerinde çok önemle durmak istiyoruz. 1- 18 Nisan 2005 tarihinde, bu sütunda, Solun tarihi seçimi başlıklı yazımızda, gelişecek olayları önceden görerek bazı oyarılar yaptık. Mersinde Türk bayrağının yakılmasının hemen ardından, sokak hareketinin gelişeceğini, burada ABDnin bu sokak eylemlerini manüple etmek isteyeceğini ilk kez yazarak kamuoyunu uyardık. Ancak yine bu yazımızda Türklere susmayı değil sokağa hakim olmayı önerdik. 2- 23 Mayıs 2005 tarihinde, yine bu sütunda, ABDnin darbe senaryosunu açıkladık. Bu senaryonun önemli bir ayağını, Türk-Kürt çatışması çıkartarak olası bir darbeye zemin hazırlamak olduğunu ilk kez burada biz açıkladık. 3- 1 Ağustos 2005 tarihinde, bu sütunda, PKK sınırın ötesinde mi? başlıklı yazımızda PKKnın Apoya özgürlük için sokağa inme kararı aldığını ve bunun bir iç savaş ilanı olduğunu yazdık. Görüleceği gibi Türkiyenin bugünkü gündemini işgal eden iç savaş olgusu, ilk kez TÜRKSOLU tarafından ele alınmış, bunun Amerikancı bir darbe tezgahı çerçevesinde değerlendirilmesi yapılmıştır. Türk milletine de, Amerikancı darbe tuzağına düşülmemesi noktasında uyarı yapılmıştır. Bu bakımdan TÜRKSOLUnu iç savaş kışkırtıcılığı ile suçlayanlar bizimle yanlış zeminde kapışmaktadırlar. Türkiyeye Irak modeli: Türk, Alevi, Kürt Federasyonu Ancak TÜRKSOLU olarak burada yine geleceğe ışık tutma görevi ile karşı karşıyayız. Türkiye üzerinde esas oynanan oyun, Türkiyeye Irak modelinin dayatılmasıdır. Bugünkü Irak nasıl, Sünni(Arap), Şii ve Kürt olmak üzere üç parçalı bir etnik boğazlaşma sahası ise, Türkiye için de benzer bir senaryo hazırdır. Senaryoya göre Türkiye Sünni(Türk), Alevi ve Kürt olmak üzere üç parçaya bölünecektir. Bu nedenle ABD ve genel olarak Batı, Alevi kimliğine ve Kürt kimliğine özgürlük istemektedir. İşte Türkiyede iç savaş olacaksa bu şekilde olacaktır. Etnik ve mezhepsel parçalanma, kaçınılmaz olarak iç savaşı getirir. İç savaşı önlemeninse tek bir yolu vardır, etnik ve mezhepsel özgürlük alanı yaratmamak, ulus tanımını korumak. Bu noktada Türkiye bir ulus devlettir. Türkiye Cumhuriyeti, tek dilli ve tek milliyetli bir ulus devlettir. Eğer siz bu ulus devlet içindeki Türk milli kimliğini, alt kimliklere ayrıştırırsanız ve ayrıştırdığınız her bir kimliğe de özgürlük tanırsanız, kaçınılmaz bir şekilde alt kimliklerin birbiri ile çatışmasının yolunu açarsınız. İç savaşa yol açmayacak tek çözüm, Türk kimliğinin tek milli kimlik olarak tanınması ve Türkün bir etnik kimlik değil milli kimlik olduğunun kabulüdür. Türkü milli kimlikten etnik kimliğe dönüştürürseniz, Türkiyeyi de bir etnik federasyona mahkum edersiniz. Bu gerçeklik karşısında kimileri bunun bir inkar ve dayatma politikası olduğunu savunmakta, özgürlüğün daha bağlayıcı olduğunu iddia etmektedir. Bu gibilere Iraktan ders almalarını öneririz. Irak, uzun yıllar boyunca hem Kürtlere hem de Şiiilere farklı bir kimlik tanıdı, bu kimliklere de her tür özgürlüğü verdi. Ama görüldüğü gibi bu özgürlükler ne Irakın parçalanmasına ne de iç savaşa engel olabildi. Hatta bugünkü parçalanmışlığın ve iç savaşın nedeni tanınan bu özgürlüklerdir. Türkiye açısından bu işin sağlamasını yapalım. Bugün bu tür etnik ve mezhepsel kimliklere özgürlüğü kim istiyor? ABD, AB ve PKK. O halde soralım, ABD, AB ve PKK, Türkiyeyi bölmek için mi istiyorlar bu özgürlükleri, yoksa Türkiye daha güçlü bir ülke olsun diye mi! İnsan bilimde ve teoride çuvalladı mı, ABD onun başına hemen bir çuval geçiriverir. Başına çuval geçirilen insana ise her şey yapılabilir! Türk aydınının başına bugün bir çuval geçirilmiştir. Çuvalın içindeki aydın, bilimsel, tarihsel, sosyolojik gerçekleri bir yana bırakarak, iç savaşın yolunu açacak bir rotaya girmiştir. İç savaşın yolunu açanlar bugün iç savaş provaları karşısında, aman yeter ki iç savaş çıkmasın, PKKnın istediklerini yapalım noktasına kadar gelmişlerdir! Türk oğlu, Türk kızı! Yalnız olmaktan değil, hain ve namussuz olmaktan kork! Bu oyuna bir tek TÜRKSOLU gelmemektedir. O nedenle oyunları bozulmuştur. 1- Biz çok açık bir şekilde Türkiyeyi bir iç savaşa götürecek her tür etnik kimliğe karşıyız. Yok bu yaptığınız iç savaş çıkarır diyorsanız, Türkiyede zaten 20 yıldır PKKnın ilan ettiği bir savaş var deriz. Hem iç savaş çıkmasın diye savaşmadan bölünmeyi kabul etmek aptallık olur. Böyle bir tercihte, iç savaşsız bölüneceğimize, iç savaş çıksın öyle bölünelimi tercih ederiz! 2- İç savaş çıkmasın ki rahatımız bozulmasın diyenlere ise şunu söyliyelim, biz Türküz, ne ABDnin ne de Kürdün işgali altında yaşarız! ABD ve Kürt işgali bizim için zaten bir savaş nedenidir, o halde savaşmaktan kaçınmayız! 3- Bizim bu fikirlerimizi savcılar göreve korkutması ile değiştirebileceğinizi sanıyorsanız yine yanılıyorsunuz, bu fikirler için hapis yatmak bize ancak onur verir, şan verir. Ama bu fikirlerimizin de Anayasal çerçeve içinde kaldığını ve suçlanamayacağını başvurduğunuz mahkemelerde hepiniz göreceksiniz! 4- Bu fikirlerin yazıldığı bir gazetede yazı yazmak sadece onurdur. TÜRKSOLU sadece kendi kafası ile düşünen insanlara sütunlarını açar. Mütareke basınının saldırıları karşısında kalemini bırakacak karakterde olanları TÜRKSOLU yazarları arasında boşuna aramayın, bulamazsınız! 5- Türk oğlu, Türk kızı Türklüğünü koru çağrımız, sadece Türk çocuklarınaydı. Mütareke kalemlerinin ne çocuğu olduklarını bilemeyiz; annelerine sorsunlar. Ama bizim Türk çocuklarına yaptığımız çağrıyı üzerlerine alınıp, bu yazı üzerinden kıyamet koparmasınlar. 6- Mütareke basını TÜRKSOLUna saldırarak açık kışkırtıcılık yapmakta ve hedef göstermektedir. Bu hedef göstermelerin hemen ardından bazı Kürt terör örgütleri tarafından tehditler almaya başladık. TÜRKSOLUna, başyazarına ya da herhangi bir yazarına gelecek herhangi bir zarardan sizi sorumlu tutarız! Hesabını da sorarız... Türk oğlu Türk kızı! Görüyorsun ki: İstanbul şehri bir yara. Burada büyük idealler ve ilhamlar yok. Burası kirli sokaklarda yaşayan bayağı insanların şehri. Burası entrika, rezalet, hile, korkaklık karargâhı. Hain erkekler ve namussuz kadınlar şehri. Görüyorsun ki, bu ülkede, bu şehirde yalnızsın. Yalnız olmaktan değil, hain ve namussuz olmaktan kork! Safları sıklaştırın,
|
|
PKK sınırın ötesinde mi?
Gökçe Fırat
ABD-PKK ittfakı Gerek Genel Kurmay İkinci Başkanı İlker Başbuğun, gerekse Başbakan Tayyip Erdoğanın, yeniden terör kampanyasına başlayan PKKnın faaliyetlerinin engellenmesi için gerekirse Kuzey Iraka sınır ötesi operasyon düzenlenebileceği yolundaki açıklamalarıyla birlikte PKK sorunu ülke gündeminde yeniden merkezi bir yer işgal etmeye başladı. PKK sorununun gündeme gelmesi, Türkiyenin bölücü teröre karşı mücadelesi açısından olumlu bir gelişme olarak algılansa da, PKKya karşı mücadele için önerilenlerin kapsamı ve içeriği, Türkiyenin yeniden büyük bir tuzağa doğru çekildiğini gösteriyor. Bu bakımdan bölücü terörle doğru mücadele için doğru bir mücadele yöntemi belirlenmesi gerekiyor. Biz bu yazımızda bölücü terörle mücadelede doğrularla yanlışları, tuzaklarla çıkış yollarını ortaya koymaya çalışacağız. Öncelikle PKK meselesinin ve yeniden başlayan terörün nedeninin doğru tespit edilmesi gerekir. Son dört yıldır neredeyse duran terör neden birden bire başlamıştır? Bu sorunun cevabı Aponun 1999da yakalanmasının ardındaki sır perdesinin kaldırılması ile çözülebilir. Son dönemde Aponun yakalanması üzerine bir kaç kitap yayınlanmış bulunuyor. Ama daha önemlisi eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ve eski Başbakan Bülent Ecevitin Aponun yakalanması ile ilgili açıklamaları. Her iki devlet yöneticisi de Aponun yakalanmasını ABDnin sağladığı ve bu nedenle Türkiyenin başarısının arkasında ABDnin payının olduğu fikrini açıkladılar. Böylelikle Türkiye, PKK ile mücadelede ABDnin yardımı ile bir sonuç almış oluyordu. Bu açıklamaların elbette çok önemli bir sonucu var. Eğer Apoyu Türkiyeye ABD verdi ise, PKKnın arkasında ABD yok demektir. Ve eğer PKKnın arkasında ABD desteği yok ise, Kuzey Irakta oluşan PKK-ABD ittifakının da farklı gerekçelere bağlanması gerekir. Bu gerekçe ise günlük basınımızda Irakta zaten batağa saplanan ve canını zor kurtaran ABDnin bir de PKK ile mücadele edecek gücünün ve imkânının olmadığı şeklinde açıklanmaktadır. Olaya ABDden bakınca ya da ABDyi aklamak için bir gerekçe bulmak gerekirse, doğrusu bunun iyi bir gerekçe olduğu söylenebilir. Ama bunun da çok gerçekçi ve zekice olmadığı çabucak ortaya çıkabilir. 90lar: Güçlenen Türkiye 1990ların ortasından itibaren Türkiye Cumhuriyetinde önemli gelişmeler yaşandı. 90ların başında güçlenen PKK terörünün arkasında ABDnin fiili askeri yardımının olduğu biliniyordu. Bu nedenle Türk Devleti kendi içinde bir sorgulama dönemi yaşadı. O yıllar Türkiye açısından içerde terörle mücadele, dışarda ise özellikle Orta Asyada yeni bağımsızlığını kazanan Türk Cumhuriyetleri ile ortaya çıkan potansiyel, Ortadoğuda özellikle Irak ile geliştirilen olumlu ekonomik ilişkilerle birlikte dikkati çeker. Böyle bir Türkiye potansiyel bir tehdittir. Ortadoğuda güçlenen, Orta Asyada beliren bir Türk önderliğinin üzerinde dikkatle durulması gerekir. Türkiye bu gücünü ve potansiyelini tespit eder. Ama bu tespitle birlikte ülkede her gün onlarca asker ve yurttaşın ölümü ile sonuçlanan PKK terörü vardır. O halde güçlü Türkiyenin Ortadoğu ve Orta Asyada bir önderliği olacaksa öncelikle kendi içindeki teröre karşı gücünü göstermelidir. Terör, uluslararası bir organizasyon olduğu için bu uluslararası organizasyonla baş etmek için uluslararası bir mücadele gerekmektedir. 1994ten itibaren Türkiye bu yönde bir kararlılık beyan eder. Bu tarihten itibaren Türkiyenin Kuzey Iraka yönelik Irak devleti ile mutabakat içerisinde müdahalesi başlar. 1999a kadar süren beş yıl boyunca Türkiye Cumhuruyeti ülke içine sızan teröristleri etkisiz hale getirmeyi başarır. Ancak başarı askeri alanda değildir yalnızca. Türkiyenin güçlü sınırötesi operasyonu Kürt bölücülüğünün gelişme motivasyonunu kırar. Nitekim tüm bu dönem boyunca Kuzey Irakta sadece PKK değil, KDP ve KYB de güç kaybedecektir. Bunun böyle olması da çok doğaldır çünkü uluslararası bir Kürt hareketi vardır ve bu hareket Türkiyenin etkin müdahalesiyle sinmek zorunda kalır. Türkiyeyi dizginlemek: Sivas, Gazi, Uğur Mumcu suikasti Fakat 99a gelindiğinde Türkiye artık iyice dizginlenemez bir güç halini almıştır. Türkiye Şamda yönetimi devirebilecek kadar güçlüdür ve bunu açıktan beyan eder. Türkiyenin Iraktan sonra Suriyeye de girmesi bölgede Türkiyenin mutlak üstünlüğünün sağlanması olacaktır. Bu durum ise, Körfeze ilk müdahalesini gerçekleştiren ABDnin uzun vadeli hedefi için en büyük handikaptır. Fakat tehlike bununla sınırlı değildir. Türkiyede rejim içinde de bir değişiklik gözlemlenmektedir. Doksanlı yıllar boyu gelişen işçi hareketleri, laiklik eksenli mücadeleler toplumsal bir uyanışın habercisidir. Türk milleti adeta silkinmektedir. Bu silkinmenin en önemli yansıması ise Orduda gözlemlenmektedir. Türk Ordusu içinde komuta kademesi Kıvrıkoğlu ve Karadayı dönemleri boyunca sürecek olan sekiz senelik bir laik, bağımsızlıkçı ve ABDye mesafeli döneme girmiştir. Kısacası bunca yıllık sadık NATO müttefiki Türkiyede ipler ABDnin elinden çıkmaktadır. Özalın ölümü ile başlayan süreçte Türkiyenin rota değiştirmesi ABD tarafından çok yakından takip edilir. Türkiye bu tür bir rota değişikliği nedeniyle çeşitli vesilelerle uyarılır. Sivas Katliamı, Gazi Mahallesindeki ayaklanma, Uğur Mumcunun öldürülmesi olayları Türkiyeye ABD müdahalesinin işaretleridir. ABDnin kontrolünde PKK, bu üç büyük provokasyonda da başroldedir. Hedef ise, Alevi-Sünni ayrımı ile Kürt hareketine bir ihtiyat kuvvetinin kazandırılmasıdır. Bunun dışında doğrudan askeriyeye uyarıdır. Bugün Soros tarafından düzenlenen Turuncu Devrimler gibi, Türkiyede operasyon yapılmaktadır. Fakat komuta kademesindeki sağlam duruş nedeni ile ABD her seferinde başarısızlığa uğrar. Türk Devleti açısından ise önemli bir karar alınmıştır. Birincisi uluslararası planda PKKya barınma şansı tanınmayacaktır. Özellikle Iraka yerleşen Türk Ordusu uzun vadeli bir tedbiri almaktadır. İkinci tedbir ise PKKnın ekonomik ağının çökertilmesidir. Bu amaçla, devlet içindeki belli bazı güçler Kürt işadamları ve uyuşturucu kaçakçılarına karşı infazlara başlar. Böylesine sistemli bir hareket ABDyi iyice korkutur. PKKnın gerek iç, gerek dış dayanaklarının çökertilmesi ABDnin Ortadoğuya elveda demesi olacaktır. Bu aşamada ABD üç büyük tezgah kurar. Susurluktan, Aponun teslim edilmesine Birincisi Susurluk olayıdır. Susurlukla birlikte ABDnin sadık ajanı, karanlık yayınlarla devlet içinde PKKya karşı mücadele eden ekibi tasfiye ettirir. Böylelikle PKK ile mücadelenin ekonomik ayağı kırılır. İkincisi Jandarma Genel Komutanının bir suikastle öldürülmesidir. PKK ile mücadelenin dış askeri operasyon kısmını koordine eden ve bitirici bir askeri operasyon hazırlayan Eşref Bitlis uçağı düşürülerek öldürülür. Eşref Bitlisin öldürülmesiyle birlikte hem bitirici dış operasyon engelenmiş olur, hem de Eşref Bitlis önderliğinde Güneydoğuda PKKnın şehir milislerine yönelik devlet mücadelesi durmuş olur. Susurlukla başlayan ABD denetimindeki kampanya Güneydoğuya uzanır. Yine bölgede PKKya karşı mücadele eden bir binbaşının aynı karanlık medyada konuşturulduktan sonra öldürülmesi dikkat çekicidir. Bu iki büyük operasyondan sonra PKK biraz olsun rahatlar. Ama başta bu komutanlar olduğu sürece PKK ve ABD için işler kötüye gidecektir. O nedenle ABD-PKK ittifakı büyük bir kumar oynar ve son büyük provokasyonnu gerçekleştirir. Suriyeye müdahale etmeye hazırlanan Türkiyeye Apo teslim edilir. Teslimat danışıklı dövüştür. Teslim edilen Apoya yaşam güvencesi verilir. Apo da PKKya silah bırakma çağrısı yapar. Böylece ABD bir taşla iki kuş vurmuş olur. Hem PKK üzerindeki hakimiyetini sağlayacak Aponun yaşamasını sağlamış olur, hem de PKKya silah bıraktırarak Türkiyenin sınırötesi hareketlerini gerekçesiz bırakmış olur. Aponun İmralıya hapsedilmesiyle birlikte Türkiye yavaş yavaş Iraktan çekilmeye başlar. Bu, aynı zamanda Türkiyenin Ortadoğu ve Orta Asyadaki açılma politikasının bitmesi demektir. Geri çekilen Türkiye yavaş yavaş Türkiye sınırlarına hapsolur. Şu an yaşanan durum bir hapsolma pozisyonudur. Türkiye, müttefiki ABD tarafından usta provokasyonlar ve hareketlerle kuşatılmıştır. PKK, ABDnin Ortadoğudaki operasyonel öncü gücüdür Aponun İmralıda hapsedilmesi ile başlayan dönem Türkiye Ortadoğu ve Orta Asyada açılma politikasını tümüyle terk ederek AB rotasına sapmıştır. AB süreci Türkiye açısından mutlak bir zayıflama dönemi olmuştur. Sürecin ABD-Türkiye ilişkileri düzleminde de tahlil edilmesi gerekir. ABD, Türkiye ile zayıflayan ilişkilerini bir süreliğine bu soğuma seviyesinde buzdolabında bekletmiştir. Böylelikle gerilen ilişkilerin düzeleceği ana kadar pusuya yatmıştır. Bu aşamada Kürt bölücülüğünü ABye havale ederek Türkiyenin AB ile ilişkilerinde yorularak güçsüz düşmesini beklemiştir. Şu an başlayan terör, tam da bu yorgun Türkiyeye karşı başlatılmıştır. Geçen beş yıl içinde AB uyum yasaları ile elde edilen dil hakkı, örgütlenme hakkı, belediyelerde kazanılan seçimlerle güçlenen ve ülke içinde kendisine kendince demokratik bir taban oluşturan, kamuoyu yaratan PKK, yeniden ABD elinde eyleme sokulmuştur. PKKnın eylemlerini ABDnin eylemleri ile birlikte ele almak gerekmektedir. Türkiyede başlayan terör tam da ABDnin Iraka müdahalesi ertesinde başlatılmıştır. Bunun anlamı açıktır, PKK ABDnin müttefiki olarak ABDnin yanında Irak savaşına dahil olmuştur. Bilindiği gibi Iraka karşı savaş, dar anlamıyla Iraka karşıdır, ama kapsamı geniştir, tüm Ortadoğuyu içine almaktadır. ABDnin açık hedefi İran ve Suriyedir. Türkiye ise örtülü hedeftir. Bu noktada PKK, bu üç ülkeye karşı da aynı anda silahlı savaş başlatmıştır. Son bir ayda gerek İrandan, gerek Suriyeden gelen çatışma haberleri dikkate alınmadan, PKKnın Türkiyede başlattığı terör kampanyası anlaşılamaz. PKK, doğrudan ABDden aldığı direktifle öncü bir savaş başlatmıştır. Hemen ardındansa ABDnin müdahalesi gelecektir. PKKnın bölge ülkelerine karşı başlattığı savaşın bir de AB cephesi vardır. ABD için eline silah alan PKK, kaçınılmaz bir şekilde AB ülkelerinden de kopmaktadır. Bu aşamada PKKnın bölge ülkelerine karşı başlattığı savaş, aynı zamanda AB ülkelerinin Ortadoğu çıkarlarına karşı da bir savaş anlamına gelmektedir. PKKnın sivil terörü Olayı bu uluslararası boyutları ile ele alırsak PKKnın Türkiye stratejisini de daha iyi görebiliriz. PKK uluslararası bir fedai mangası görünümü çizmekle birlikte, esas yığınağı ve görev alanı Türkiyedir. Ancak Türkiyedeki görevini iyi bir şekilde yerine getirebilmek için de son derece ince bir politika izlediğini teslim etmemiz gerekir. 1- PKK Aponun tutsaklığı boyunca silahlı mücadeleyi bırakmış ve sivil alanda sivil mücadeleye başlamıştı. Sivil alandaki mücadelenin ne aşamaya geldiğinin muhasebesini yaparsak özellikle iki alanda önemli bir başarıdan sözederiz. a- PKK, Güneydoğunun kent merkezlerinde önemli bir halk hareketi örgütlemiştir. Eskiden, gerilla hareketinin temel destekçisi köyler iken, sivil mücadelede köylerin yerini kent merkezleri almıştır. Son birkaç yıldır, Diyarbakır, Mardin, Şırnak, Hakkari, kent merkezleri ile ilçe merkezleri, PKKnın hakimiyetine girmiştir. Bunda en önemli pay ise elde edilen PKKlı belediyelerdir. Bugün PKKlı teröristlerin cenazeleri belediye ambulansları ile taşınmaktadır. Dokunulmazlık zırhına bürünen PKKlı belediyelerle birlikte, Güneydoğuda fiili bir özerklik ilan edilmiştir. Her il ve ilçe merkezinde Aponun salıverilmesi için düzenlenen imza kampanyaları, dilekçe eylemleri, yürüyüşler, açlık grevleri ile, PKK ayrılıkçı bir sivil hareket inşa etmiş durumdadır. b- Sivil mücadelenin ikinci ayağı aydın hareketi yaratmaktır. PKK, bu doğrultuda da önemli kazanımlar elde etmiştir. Eli kanlı bir terör örgütü imajını silmek için, silah bırakma ve sivil mücadele ile birlikte, pek çok Türk aydınını tuzağa düşürmüştür. Hem devlete hem PKKya silah bırakma çağrılarının ardında, PKKyı devletle eş görme anlayışı yatmaktadır ki, bu da PKKnın neredeyse işgal edilmiş bir devletin sözcüsü konumuna getirilmesidir. PKKnın aydın hareketinin merkezi İkitelli basınıdır. PKKnın her talebini demokratikleşme adına coşkuyla karşılayan, her fırsatta Türk Devletine karşı PKK militanlarının yanında yer alan medya, böylelikle PKKyı haklı, devleti haksız savaşan bir güç konumuna getirmiştir. Bu aydın takımının kullandıkları kirli savaş kelimesi boşuna değildir elbette. Türk Devleti, Susurluktan beri hain bir karalama kampanyasının hedefidir. Katil devlet, işkenceci devlet propagandası altında, Türkiye devlet güçlerinin eli kolu bağlanmıştır. Ya asker gibi alalım ya da asker gibi ölsün PKK, sivil savaşın yarattığı bu özgür ortamda tekrar silaha sarılmıştır. Ancak bu silaha sarılmanın bile hem askeri hem de sivil ayağı bulunmaktadır. Örneğin son olarak Tunceli karayolunda kaçırılan erimizin durumu buna örnektir. PKK, silahlı bir eylemle bile barışçı bir sivil hareket imajı çizmektedir. PKK, askeri serbest bırakacağını açıklamıştır. Aslında asker serbest bırakılmak üzere kaçırılmıştır. Böylelikle iyi bir propaganda malzemesi elde edilmiştir. Bir kısım aydının, hatta milletvekilinin kaçırılan eri almak üzere heyet kurmuş olması bu propagandanın başarısıdır. Böylelikle hem Türk Devleti güçsüz, askeri kaçırılan bir devlet konumuna getirilmektedir. Hem de PKK, Türk Devletine insaf gösteren hümanist bir örgüt konumuna gelmektedir. Burada alınacak doğru tavır, bir açıdan Genel Kurkmay İkinci Başkanının gösterdiği şekilde olmalıdır. Medya, bölücü örgütün propagandasını yapmaktan vazgeçmelidir. PKKnın propagandası ile sonuçlanacak, PKKyı kamuoyunda güçlü ve barışçı gösterecek tüm girişimlerin önü kesilmelidir. Ancak bu noktada iş Orduya düşmektedir. Düşmanla savaşan bir ordunun askerleri öle de bilir, esir de olabilir. Bu savaşın doğasıdır. Ordu, kaçırılan askerini ya askeri gücüyle kurtaracaktır, ya da feda edecektir. Ailenin gözyaşı, askeri askerlikten uzaklaştırmamalıdır. Ordu, aileye ve halka, askeri kurtaracağını, teröristle pazarlık yapılmayacağını, teröristlerle buluşacak heyetlerin içinde milletvekilleri bile olsa teröre yardım ve yataklık etmiş olacağını, Ordu askeri kurtaramazsa askerin vatana feda olmasının tüm halk tarafından kabul edileceğini açıklamalıdır. Bu açıklama yapılmadığı sürece PKK, Türk eri üzerinden daha çok propaganda yapacaktır. Aponun sözcüsü sözde milliyetçi yazar PKKnın bir diğer propaganda yöntemi daha bulunmaktadır. Sözde, PKK içinde bölünme olduğu, ABD ile Apo arasında mücadele olduğu izlenimini yayan örgüt, Türk kamuoyunu PKKnın yanına itmektedir. Burada esas malzeme ABD düşmanlığıdır. Toplum içinde yükselen ABD düşmanlığını gayet güzel değerlendiren PKK, sanki ABD ile Apo arasında görüş ayrılığı varmış, hatta ABD, PKK içinde Apoya karşı hareket ediyormuş izlenimi yaratmaktadır. Böylelikle Apo masumiyet kazanırken günah ABDye yüklenmektedir. Bu korkunç zehirli propaganda ise sözde milliyetçi Yeniçağ gazetesinin sözde milliyetçi yazarı Arslan Bulut tarafından yapılmaktadır. Apo, içinde Sarp Kurayın da bulunduğu temsilcilerini Arslan Buluta göndermiş ve terörün arkasında kendisinin değil ABDnin olduğunu söylemiştir. Sözde milliyetçi yazarımız da bölücü örgütün propagandasını Türk milliyetçilerine lanse etmektedir. Ancak gerek Yeniçağ, gerekse Arslan Bulut kamuoyunun yakından bildiği isimlerdir. Bilindiği gibi Arslan Bulut, Doğu Perinçekle yaptığı röportajlarla gündeme gelmişti. Yıllarca PKKnın propagandasını kendi dergilerinde yapan, Suriyeye gidip Apoya gül veren Perinçekin milliyetçilere takdimi Arslan Bulut eli ile yapılmıştı. Bugün ise Apo başka temsilcilerini Arslan Buluta göndererek propagandasını yapmaktadır. Apo, neden başka bir gazeteci ya da milliyetçi bulamadı da bula bula Arslan Bulutu buldu dersiniz! ABD düşmanlığı yaparak Amerikancılık yapmak ülkücülerin öteden beri en önemli özellikleridir. 80 öncesinde ABD emriyle ve ABD silahlarıyla kardeş kanı akıtanların, 80 sonrası birden inlerine girmeleri sebepsiz değildir. 80 öncesi 5.000 solcuyu öldüren ülkücülerin 80 sonrası 30 bin şehide mal olan PKKya karşı bir fiske bile atmamalarının elbet bir sebebi olmalı! Aynı ülkücü kesimin bu defa basın yayın yolu ile Apoculuk yapması bizleri hiç şaşırtmışor. Çünkü arkasında Kürt işadamları olan, ABD desteği olan bir kısım medya olacaktır ve milliyetçilik de yapacaktır, çünkü ABDnin çıkarları bunu gerektirmektedir. PKK propagandasının daha üsturuplu biçimi ise Doğan medyası tarafından yapılıyor. Doğan medyası ise, PKK içinde bir bölünme olduğu, Kürt hareketi içinde Apoya ve PKKya karşı demokratik bir muhalefetin başladığını yazıyor. Özellikle Hikmet Fidan cinayetinin üzerine giden Milliyet eli ile, birden demokratik bir Kürt hareketi çağrısı yapılıyor. Bu tür bir propaganda, PKKyı zayıflatmak yerine güçlendiriyor. Çünkü doğrudan Türk medyasının destek verdiği kesimler PKK tarafından daha kolaylıkla tasfiye edilebiliyor. Böylece Apo kendi muhaliflerini Doğan medyasına deşifre ettirerek kendi önderliğini güçlendiriyor. Bizim gazetecilerimiz ise bilinçli ya da bilinçsiz bu tuzağa düşüyor. Şu ülkeye bakın ki, burjuva basını Apo muhalifi Kürtçülerin propagandasını, milliyetçi basını ise ABD karşıtı Aponun propagandasını yapıyor! Basındaki bu karmaşaya bakan Apo ve ABD ise keyifleniyordur. Her örgüt hele hele her devlet, iyi propaganda yapmak zorundadır. Propaganda ise kimi zaman doğrudan yapılmaz. PKK ve ABD şimdi bu taktikle Türk Devletini hareket edemez hale getirmektedir. Koparılan tartışmanın içinde Türkiyenin terörle ne şekilde mücadele edeceği, kime karşı kimi destekleyeceği bilinememektedir. Böylesi bir karmaşa ise en fazla Apoya ve onu destekleyen ABDye yaramaktadır. Sınır ötesi tartışması Son sınır ötesi tartışmaları da ancak bu çerçevede ele alınabilir. PKKnın artan terör eylemleri karşısında dile getirilen sınır ötesi ne anlam taşımaktadır, şimdi de bunu sorgulayalım. Sınır ötesi operasyon, terörün sınır ötesinden kaynaklandığı tespitine dayanır ki, bu en büyük yanlıştır. Gelişen PKK terörünü yaratan ortam, Iraktan PKK sızması değildir. Terör, PKKnın sivil mücadele ile elde ettiği beş yıllık zeminde gelişmektedir. Türk Devletinin, bölücülüğe verdiği beş yıllık taviz, PKKnın sivil alanda elde edeceklerini elde etmesine yetmiştir. Şimdi ise yeni hedefler için yeni mücadele yolları devreye sokulmaktadır. Bu nedenle terörün merkez üssü Kuzey Irak değil Türkiyedir! Bu noktada Türkiyede yıllardır süren Apoyu önemsememe çizgisi Apoyu gerçekten çok güçlendirmiştir. Bu noktada terörün başı Apodur ve o da İmralıdadır. O halde terörle mücadeleye İmralıdan başlamak gerekmektedir! Ancak bu tek başına ele alınamaz, çünkü İmralı gücünü doğrudan Washingtondan almaktadır. Yani sınırın ötesi Kuzey Irak değil Washingtondur. Türkiyenin terörle mücadelede alacağı önlem, birincisi Aponun Türkiye içindeki yönlendirmesinin kesilmesi, örgütsel yapısının dağıtılmasıdır, ki bu da terörle etkin mücadeleyi gerektirir. Ancak girilen AB sürecinde bunun yapılamayacağını gayet iyi bilen PKK, çok rahattır. Diğer yandan Türk Devletinin sınır ötesine geçerek ABD ile savaşmayı göze alamayacağını da bilen PKK, aynı anda silahlı eylemlerini de arttırmaktadır. Tezkere geçse sınırın içine de geçemezdik Kısacası AB-ABD kapanına sıkışan Türkiye, teröre karşı ne yasal ne de askeri önlem alamaz noktadadır. Böyle bir noktada sınır ötesi operasyon yaparız çıkışı çok açık bir şekilde korkutucu değil, komik olmaktadır. Tam da bu noktada Türk Devletine bir tuzak daha kurulmaktadır. Türkiyenin sınır ötesi harekat yaparsa ABD ile savaşmak zorunda kalacağını, bunun ise Türkiye için hiç de hayırlı olmayacağını yazıp çizmeye başlayan ve kendilerini milli olarak adlandıran ayrı bir medya grubu da devrededir: Akşam. Akşamın Amerikancı milliyetçi yazar kadrosu ise, sınır ötesinin ABD provokasyonu olduğunu, Türkiyenin PKK tarafından kışkırtıldığını, böyle bir tuzağa düşmemek gerektiğini, yani sınır ötesinden uzak durmak gerektiğini salık vermektedir. Bu Amerikancı yazar kadrosu, sınır ötesi kozunun Türkiyenin elinden çıkmasının sebebi olaraksa reddedilen tezkereyi göstermektedir. Eğer Türkiye ABD ile birlikte Iraka girseydi bugün PKK sorunu olmayacaktı demektedirler. Kendi içinde mantıklı görünen tez aslında son derece salakçadır. Bugün ABD Kuzey Irakta diye Kuzey Iraka giremiyorsak; tezkere geçseydi ABD, Diyarbakırda olacaktı, o halde Diyarbakıra bile giremeyecektik! Hatta tezkere koşullarına göre Samsuna, Trabzona, İskenderuna bile giremeyecektik. Yani Türkiye işgal edilmiş olacaktı. Şimdi aynı Amerikancı tayfa, askeri öne sürerek tezkereyi AKP geçirmedi demektedir. Bu, Amerikancı darbe senaryosunun ifadesinden başka bir şey değildir. Eğer tezkereyi gerçekten AKP engellemişse AKP gerçekten hayırlı bir iş yapmış ve Türkiyenin işgalini önlemiştir. Ve yine eğer tezkereyi Ordu istemişse ve aynı fikirlerinde hâlâ diretiyorlarsa, böyle bir Ordunun Türkiyenin güvenliğini savunacak uzak görüşlülüğü yok demektir. O halde iki kanaldan birden seslendirilen sınır ötesi tehdidini nasıl algılayacağız? Bugün sınır ötesi Türk kamuoyunda gerekirse ABD ile savaşalımın güçlenmesine yol açsaydı, o zaman doğru bir talep olurdu. Ama tam tersine sınır ötesi ABD ile savaşılamaz, keşke onunla birlikte hareket etseydik fikrini güçlendirmeye yaramaktadır. İşin garibi, sınır ötesine provokasyon diyen Amerikancılarımız da, demeyen Amerikancılarımız da aynı propagandayı yapmaktadır! Sınıra, sokağa, medyaya hakim olmak Tüm bu tartışmalar sürerken önlem almayan, hedef belirlemeyen ve harekete geçmeyen taraf olduğumuzu asla unutmamalıyız. Gerek ABD gerekse PKK her türlü önlemi alarak aşama aşama hedefe ilerlemektedir. Bu tartışmaların en önemli zararı da Türk Devletini adeta kontrpiyede bırakarak etkisiz hale getirmesidir. En kötü karar bile kararsızlıktan iyiyken, Türk Devleti kararsızlığa mahkum edilmektedir. Oysa köşeye sıkıştırılan Türkiyenin, bu kuşatmayı yarmak için elbet elinde belli bazı kozları vardır ve dahası, Türkiyenin ABD dahil herkesle savaşacak gücü de vardır. Bunun içinse uygun bir harekat planı çıkarılmalıdır. 1- Sınıra hakim olmak:Türkiye PKK ile mücadelede kararlılığını göstermek ve Kuzey Iraktaki kukla Kürt devletini tecrit etmek için Kuzey Irak sınır kapısını hemen kapatmalıdır. 2- Sokağa hakim olmak: PKKnın sivil mücadelesi ancak tersine bir sivil mücadele ile engellenebilir. Bu devletin mutlak çoğunluğu ve tek sahibi olan Türkler, her alanda sokağa hakim olmalıdır. 3- Medyaya hakim olmak: PKKnın ve ABDnin en büyük gücü olan medya, uygun bir takvim içinde devletin yanına çekilmeye zorlanmalıdır. Böylelikle ülke içinde gücünü gösteren ve kendisi de hisseden Devlet, yeniden devlet gibi davranmaya başlayabilir. Bunun için ön şart olarak, her alandaki ve kademedeki Amerikancıların safdışı edilmesi gerekir. Türkiyenin en güçlü yılları, Amerikancıların en güçsüz olduğu dönemdi unutmayalım! Bu önlemleri alan Türkiye PKKnın orta vadeli hedefinin Aponun affedilmesi, PKKya siyasetin serbest bırakılması olduğundan hareket etmelidir. Düşmanının hedefini bilen bir devlet buna engel olabilir. Bu ise sınır ötesinde değil sınır içinde alınacak önlemlerle alınacaktır. Kaldı ki sınır ötesi Türkiye için elbette tek çıkış noktasıdır. Ama bunun için iki çıkış alanı vardır; Azerbaycandan ve Kıbrıstan sınır ötesine çıkmak. Sınırı güçlü olduğumuz yerlerden aşarsak, düşmanla güçlü olduğumuz yerde çarpışırız. Sınır ötesi çağrısı yapan devlet yöneticilerimiz bu yönde bir adım atarlarsa gerçek niyetlerini anlayabiliriz...
|
|
Kurtlar vadiye iniyor itler havlıyor
Ali Özsoy
Kürt-İslamcı faşistler Türk sesi istemiyor Faşizm insana düşman!
Faşizme karşı mücadelede bir ekol, burjuva hümanizmine ve liberalizmine dayanır. Aslında sol ile hiçbir ilgisi olmayan bu akımın sembolleşmiş bir sloganı da vardır: Faşizm insana düşman! Oysa faşizmin tek kaynağı vardır; o da yine aynı Batı liberalizmi. Gerçekte faşizm halka düşmandır. Ulusal egemenliğin emperyalist işbirlikçisi bölücü ve gerici tayfa tarafından tamamen yok edildiği ülkemizde bunu çok daha açık görüyoruz. Onlarca televizyon, gazete, siyasi parti olabilir; ancak hepsi aynı tek sesi dile getirmektedir: Türk cahildir, Türk cinayete eğilimlidir, Türk vahşidir, Türk paranoyaktır, Türkler tribünde de, sokakta da, tarihte de, gelecekte de kontrol altına alınması gereken barbar bir ırktır. Türkiyede kurulan Kürt-İslam faşizminin de açıkça gösterdiği gibi, faşizm insan veya tüm insanlara düşman değildir. Faşizm halka düşmandır. Elitisttir. Halkı ve kitleleri küçümser. Zaten faşistlere göre, halkı oluşturan kitleler, birey dolayısıyla insan olma düzeyinde değildir. Burjuvalar ise eğitimli, aydın ve seçkindir. Dolayısıyla insan kategorisi altında yüceltilen burjuva birey, toplumun ezici çoğunluğu olan halk kesimleri üzerinde bir diktatörlük kurmalıdır ki; liberalizmin hedeflediği insanın doğal haklarından kaynaklanan sonsuz bireysel özgürlüğünü gerçek anlamda koruyabilsin. Batı liberalizminin faşizme dönüşen halk ve toplum düşmanlığını alın, yanına Haçlı emperyalizminin hiç değişmeyen tarihsel Türk düşmanlığını koyun. Karşınıza Türkiyenin hakim ideolojisi çıkar: Kürt-İslam faşizmi. Bu, Türk düşmanı, ırkçı, azılı bir ideolojidir.
Nerede Batıcı, komprador bir aydın görürseniz insanlıktan ve demokrasiden bahseder. Bu kavramların düşmanı olarak inşa ettikleri kendi ifadeleriyle öteki kimliği ise, insanlığa ve demokrasiye kasteden Türkler ve Türklerin faşizmidir. Türke demokrasi yasaktır; ama Türk olmayana her şey serbesttir. Çünkü demokrasi Türklere bırakılamayacak kadar değerli, Türklerden sürekli korunmayı gerektirecek kadar hassastır. İşte en çıplağından bir faşist düzen. Bu düzenin Türkiyede ideologluğunu sağ ve soldan liberaller üstlenmiş durumdadır. Kitle tabanı ve siyasi örgütlenme ise Kürt-İslamcı tarikat-aşiret yapılarına havale edilmiştir. Liberallerin insan ve özgürlük sloganları, faşizmin bayrakları olarak yükselmektedir. Halk, toplum iradesi, Türk ulusu, ulus devlet ve ulusal egemenlik ise Kürt-İslam faşizminin yok etmeye çalıştığı karşıt kavramlardır.
RTÜKü kapatıp KÜRTÜKü kuracaklar Amacımız Kürt-İslam faşizmini tahlil edecek teorik bir yazı yazmak değil; ancak sadece ve sadece pratik uygulamalarıyla bu faşist hareketin sadece Cumhuriyeti değil, şekilsel demokrasiyi bile yok etme aşamasına geldiğini belirtmek istiyoruz. Gazetelerde yer alan bir haber aslında pek çok şeyi açıklıyor: Kurtlar Vadisi-Terör dizisini RTÜK yayından kaldırabilir. Bu dizi daha yayımlanmadı bile. Yayımlanmadan bir dizi nasıl yayından kaldırılabilir? Bunun Türkiye tarihinde tek bir örneği daha var. 12 Eylül faşizmi döneminde Kenan Evren hiç izlemediği bir filmin, Yorgun Savaşçının yakılması için emir verir. Oysa film TRT tarafından çektirilmiş ve TRTnin onayını almıştır. O dönem Türkiyede tek bir televizyon kanalı vardı. Bugün ise yüzlerce kanal var; ama aynı uygulama gündemde. Aslında her şey PKKnın yayın organı Gündem gazetesinin düğmeye basmasıyla başladı. Kurtlar Vadisi filminin, Türk toplumunda ABDye ve ABDnin desteklediği PKKya karşı yükselen tepkisini yansıttığı bilinen bir gerçek. Önceki bölümleri ve Kurtlar Vadisi-Irak filmi rekorlar kırdı. ABD bile resmi düzeyde bu filmden rahatsızlığını belirtti. Hatta film için dünya basınında ABDnin Gece Yarısı Ekspresi dendi. Gündem gazetesi, Kurtlar Vadisi-Terör dizisinin PKKlı teröristlerin ve onları destekleyen emperyalist güçlere karşı büyük düşmanlık besleyen Türk halkının beğenisiyle yine rekorlar kıracağını bildiği için bir kampanya başlattı. Gazeteye göre dizi ırkçı ve Kürt düşmanıydı. Şiddeti ve faşizmi körüklemekteydi. Bunu sadece fragmanından anlamışlardı. Bu kampanyaya en büyük destek hemen Doğan Medyadan geldi. Güya RTÜKü 100 kişi şikayet için aramış, bu bir rekormuş, dizi daha yayımlanmadan iptal edilebilirmiş. RTÜK bunu düşünüyormuş. İşte Kürt-İslam faşizmi budur. Onlarca tv kanalı var; ancak hangi dizinin oynayacağına bile PKK karar veriyor. RTÜKün adı, yakında KÜRTÜKe dönüştürülebilir. Ararat serbest, Kurtlar Vadisi yasak Peki ama aynı büyük medya değil miydi Her şey serbest olsun! diyen. Popstar-popostar-biri bizi gözetler öbürü evlendirir türü ahlâksızlık ürünü yarışmalar için ne diyordu medya: Kardeşim kumanda yok mu zapping yapın!... Ekranlar kararmasın! diye eylem yapanlar kimdi? Kurtlar Vadisi şiddeti özendiriyor da, Rambo isimli Amerikan katili, insanlara çiçek ekmesini mi öğretiyor? Yine aynı medya değil miydi Gece Yarısı Ekspresi filmi gösterilsin, tabular yıkılsın! diye kampanya yürüten? Türkiyeye saldıran ve Türklere hakaret eden Gece Yarısı Ekspresi serbest; ama ABDnin Gece Yarısı Ekspresi denen Kurtlar Vadisi yasak. Yine Hürriyet, Milliyet ve Radikal gazeteleri değil miydi Türkleri soykırımcı ve tecavüzcü olarak gösteren Ararat filminin galası Türkiyede gösterilsin diye kampanya başlatan. İsmet Berkan değil miydi filmi önce izleyin diyen? Ertuğrul Özkök değil miydi galası Ağrıda yapılsın diyen? Şimdi neden önce Kurtlar Vadisini bir izleyelim demiyorlar, daha yayımlanmadan yayından kaldırılsın istiyorlar? Kurtlar Vadisi filmi ve dizisi için Amerikan düşmanı, Yahudi düşmanı, Batı düşmanı, Kürt düşmanı dahil her şey söylendi. İddia sahibi kanıtlamakla yükümlüdür; ancak bizim kesin bildiğimiz bir şey var. Türkleri ABDyi yok etmek isteyen El Kaideci teröristler olarak gösteren 24 isimli dizi Türkiyede yayın yapan CNBC-E kanalında, Türkiyeyi kadınların recmeden vahşi insanlarla dolu, bombalanması gereken bir ülke olarak gösteren West Wing dizisi ise yine Türkiyede yayın yapan Bussiness Channelda hâlen yayımlanmaktadır. Hiçbir gazete yazarı da bu diziler yasaklansın dememiştir. Kısacası Kürt-İslam faşizminde her türden Türk düşmanı, ırkçı propaganda filmi serbesttir; ancak Türk milletinin onurunu ve vatanı için mücadele azmini gösteren her türlü yayın yasaktır. Bir de PKKnın kanalı Roj TV Türkiyede yayın yapsın, diyorlar. Ne gerek var?! Türke yürüyüş yasak 12 Eylül öncesi ABDnin has adamı Demirel bile, Yollar yürümekle aşınmaz. demişti; ancak anlaşılan Kürt-İslamcı faşistler Türklerin yürümesiyle yolların aşınabileceğini düşünüyor. Bir hükümet düşünün; Kürt-İslamcı İçişleri Bakanı Türk bayrağıyla düzenlenecek, milli hassasiyeti yüksek eylem ve yürüyüşlere muhbir sokulması ve bu yürüyüşleri engellenmesi için genelge yayımlıyor. Anayasada bütün Türk vatandaşlarına verilmiş olan haklar bir genelgeyle ortadan kaldırılıyor. İstanbulun yolları 8 km boyunca hükümetçe kapatılıyor. Şehrin ortasında Katil Devlet!, Hepimiz Ermeniyiz! sloganlarıyla insanlar yürütülüyor. Başbakan bu gösteriye Mükemmeldi. diyor. Ama çocuğu yaşlısıyla elinde Türk Bayrağı ve Atatürk resmiyle yürümek isteyen, Hepimiz Türküz, Hepimiz Mustafa Kemaliz diyen Türk vatandaşlarının önüne binlerce polis ve panzerler çıkarılıyor. Ben Türk değilim, ben Türkiyeliyim, Kürdüm, Ermeniyim, Rumum, Apocuyum diyorsanız yollar açık. Sadece yollar açık değil, isterseniz Türk bayrağını yırtabilirsiniz. İsterseniz Apo pankartları açabilir, polise saldırıp, otobüs yakıp, insanları güpegündüz şehrin ortasında öldürebilirsiniz. Bu eylemlere müdahale yasaktır. Gerekçe basit: Provokasyon olur(!)... PKKya serbestlik sağlanırsa, PKK daha ılımlı olacakmış. Zaten Tayyip Erdoğan da demedi mi? Onlar saldırmazsa biz niye durup dururken saldıralım. Ve eğer vali ve emniyet müdürleri, Kürt-İslam faşizminin bu kanundışı rejimini değil, Anayasa ve yasaları esas alırsa mutlaka görevden alınır. Bakınız Orduya. Türk köylülerinin fındık fiyatlarını protesto için Anayasal hakları çerçevesinde düzenledikleri mitingin gerekirse silah kullanarak zorla dağıtılması yönünde emniyet müdürüne emir veriliyor. Kim tarafından? AKPli bir milletvekili tarafından. Tamamen yetkisiz bir kimsenin talimatını dinlemeyen ve kendi halkının kanına girmeyen emniyet müdürü hemen o akşam Başbakan Tayyip Erdoğanın emriyle görevden alınıyor. Yine Bözüyükte, Trabzonda şehrin ortasında terör estiren PKKlılara karşı tepki gösteren halkı bastırmadı, ezmedi diye mülki amirler ve emniyet müdürleri görevden alınıyor. Peki kim ödüllendiriliyor? Büyük medya ve PKK medyasının AB valisi, demokrat vali, süper vali dediği Diyarbakır Valisi ödüllendiriliyor. Neden? Nevruzda Diyarbakırın göbeğinde bölücü örgütün sözde bayraklarını ve Aponun posterlerini açan, camları aşağıya indiren, arabaları yakan, polise ateş açan göstericilere tek bir müdahalede bulundurtmadığı için. Diyarbakır Belediye Başkanının peşine takılıp, yüzü maskeli teröristlerle onları sakinleştirme adına görüşerek devletin şerefini beş paralık ettiği için. Bu vali Provokasyona gelmemiş. ABye Türkiyedeki değişimi göstermiş.... Yanındaki emniyet müdürü bile isyan edip istifa ediyor. İşgal yıllarında bile vatanına hizmet edebilen mülki amirler vardı. Bugün ipinizi hemen çekerler. İşte Kürt-İslam faşizmi budur. Salazar bile futbolu yasaklayamamıştı Gazetelerde başka bir haber: Futbol maçlarında atılan Hepimiz Türküz, Hepimiz Mustafa Kemaliz sloganlarına tepki gösteren spordan sorumlu Devlet Bakanı Mehmet Ali Şahin gerekirse ligdeki tüm maçların seyircisiz oynanabileceğini belirterek kulüpleri uyardı. Portekizdeki Salazar faşizminin meşhur bir formülü vardır. 3F: futbol, fiesta, fado... Faşizmin yasaklamadığı üç halk etkinliği bunlardır. Halka Türk bayrağıyla yürüyüşün dahi yasaklandığı koşullarda insanlar bir tek futbol maçlarında tepkilerini dile getirebiliyor; ama Kürt-İslam faşizmi futboldan bile korkuyor, yasaklamaya kararlı. Daha birkaç yıl önce Türk milli takımı dünya üçüncüsü, futbol takımları Avrupa şampiyonu olurken, bugün Türk futbolu dibe vuruyor. Rastlantı mı? Hayır. Kürt-İslam faşizmi Türk milletinin futbolla bile sevinmesini, sokağa çıkmasını, bayrağına sarılmasını engellemek istiyor. Halkına düşman kara gömlekliler Trabzonda Faşizmin simgelerinden biri kara gömleklilerdir. İtalyan faşisti Mussolini bu kara gömlekli milislerle Romada yürüyüp, dikta rejimini kurmuştu. Hitler de benzer milislerle halkına kan kusturdu ve yıldırdı. Kara gömlekliler aslında halk düşmanlarıdır. Bu yüzden faşistlerin verdiği her emri büyük bir sevinçle yerine getirirler. Türkiyede halk düşmanlığına örnek için Can Dündarın tribünlerdeki halk tepkisine nefretini kustuğu şu yazısına kısaca göz atalım: Amma da çok katil varmış Türkiyede... 10 yılda 15 milyon işsiz yarattık her yaştan... Kazara bir işi olsa da mesleği olmayan, yarın umudu taşımayan, yılgın, umutsuz, çaresiz, öfkeli, bağnaz kalabalıklar Geçen hafta Dinkin katillerinin peşindeydik. Bu hafta tribünler dolusu katil adayıyla karşı karşıyayız. Siyasetin görev sahasından toplumbilimin uzmanlık alanına geçtik... Can Dündar Hepimiz Apocuyuz diye yürüyen PKKlı teröristleri değil, Hepimiz Türküz diyen sıradan futbol seyircisini katil sürüsü ilan ediyor. Ve diyor ki bu işi siyaset değil toplumbilim çözer. İşte tam bir kara gömlekli. Toplumbilimi de yetersiz görüp gen bilimi alanına atlaması an meselesi olan bir ırkçı. Siyaset, tartışmak, doğruları bulmak onların işi değil zaten. Böylelerine bazıları toplum mühendisi der. Çok yanlış. Bunlar toplum kasabı. Ellerine keskin neşterlerini alırlar, toplumbilimi adına katil, barbar, özürlü, aşağı ırk olarak gördükleri kim varsa acımasız darbelerle keserler. Kara gömlekliler en son Trabzonu hedef seçtiler. Aydınlar Trabzonu aydınlatmaya gidiyor. adı altında Trabzon halkını eğitmek ve aydınlatmak için şehre doluştular. Bayındırlık ve İskan Bakanı Faruk Özak, AK Parti Sakarya Milletvekili Süleyman Gündüz, Nuray Mert, Sunay Akın, Nihat Genç, Fuat Saka, Volkan Konak, İbrahim Karagül gibi sağdan soldan her kesimden isim Trabzon halkıyla empati kurma adına panel düzenlediler. Trabzonlular misafirperverdir. Bu aydınları kırmadılar. Salona dinlemeye gittiler. Kürsüye çıkanlar halkı suçladı. Trabzonlular dahil tüm Türkleri Hrant Dinkin katili ilan ettiler. Başka biri Hepimiz Ermeniyiz diye kürsüden salondakilere bağırdı. Kendisine tepeden bakan ve aşağılayan bu aydın sürüsüne sonunda dayanamayan Trabzonlular tepki gösterdiler. Tamamen yönlendirilen ve halka saygı duymadan halkı eğitmeye koyulan bu insanlar aydın sıfatını ne kadar hak edebilir. Ertesi gün medya salondaki tepki gösteren densiz Trabzonlulara yine nefret kustu. Trabzon halkı üzerinde çok tehlikeli bir deney yapılıyor. Ufuk Güldemir Ordu, Trabzona girip, şehri ele geçiren sapık ideolojiyi temizlesin. demişti. Türk ordusunun böyle bir şey yapmayacağı açık. ABD ordusu da hemen gelemeyeceğine göre yakında Trabzona başına Can Dündarın geçtiği bir kara gömlekliler ordusu gönderebilirler. Tarihin en büyük soykırımına doğru Tayyip Erdoğandan tutun, Mehmet Ağara kadar tüm parti liderleri bir türkü tutturdu: Siyasi partiler milliyetçilik üzerinden politika yapmasınlar. Bu Türkiyede parlamentarizme dayalı şekilsel demokrasinin tamamen son bulmasının işaretidir. Artık etnikçilik, bölücülük, mezhepçilik, dincilik, işbirlikçilik üzerinden siyaset yapanlar diyor ki: Biz siyasetimizi böyle yaparız; ama başkası da bizim yaptığımızın dışına çıkmasın. Normal bir demokraside böyle konuşan bir siyasi parti liderine gülerler. Sana ne kardeşim? Sen kendi partine bak. İstersen milliyetçilik yapma. İstersen bayrağa karşı çık. Türklük kavramı Anayasadan kalksın! de. PKKyla anlaşalım! de. Seni tutan yok ki. Seçimlerde halk istediğini seçer. Ama artık biçimsel demokrasi bile Kürt-İslamcı diktatörlüğün devamı için tehlike. Tüm siyasi söylemler aynı çizgide olsun istiyorlar. ABD, AB, Kürt-İslam karşıtı tek bir çatlak ses duymak istemiyorlar. Kendi partilerinin politikasıyla değil CHP, Genç Parti veya benzeri partilerin siyaseti ve söylemleriyle uğraşılıyor. Veya işi gücü bırakıp küçük marjinal ulusalcı grup dedikleri Kuvayı Milliyecileri tutuklatmaya, örgütlerini ve yayınlarını yasaklatmaya çalışıyorlar. Bu tek parti diktatörlüğüne, hatta tüm parti ve kitle örgütlerinin yasaklandığı bir Kürt-İslam faşizmine doğru atılan önemli bir adımdır. Faşizmin halk düşmanı ve emperyalist nitelikte olduğu doğrudur; ama tarihin belli dönemlerinde faşizm bir ırka veya ulusa düşmanlıkla özdeşleşir. Almanyada Yahudi düşmanlığı, İtalyada Habeş ve Arap düşmanlığı gibi. Bugün emperyalizm tarihin en büyük soykırımlarından birine hazırlanıyor. Anadoluda Türkleri yok etmek istiyorlar. Kürt-İslam faşizmi bunun ürünü. Kısacası faşizm insana değil, Türklüğe düşman; çünkü faşistler Türkleri insan olarak görmüyor.
http://www.turksolu.net/126/ozsoy126.htm *** Kürt-İslam faşizminden manzaralar
Gündem
İlk emri ABD verdi. PKK borazanı Gündem duyurdu: Kurtlar Vadisi yasaklansın. ABD ve PKKnın emrini ikiletmeyen Doğan ve Ciner Medya Gruplarının organları, Kurtlar Vadisini yasaklatmak için büyük bir kampanya başlattılar.. Öyle ki RTÜKün telefonlarını verip, buyrun şikayet edin diye halkı manipüle edecek kadar işi ilerlettiler. Tüm bunlara rağmen kendi internet sitelerindeki anketlerde bile 100 binlerce insan %90 oranında dizi yayınlansın dedi.
Yapımcı olarak bizim yaptığımız
30 milyon vatandaşın takdirini kazanan sanal bir gerçekliktir.
Ama bu kitlenin beğenisini hiçe sayan sansürcü zihniyetin yaptığı
somut bir gerçekliktir. Zira dizinin henüz sadece birinci bölümü
yayınlanmış ve bu bölümde herhangi bir sakınca görülmediği
halde sonraki bölümler ısmarlama bir kaygı ve tahminlerden
hareketle ağır şekilde suçlanmıştır
23 Yıldır Türkiyenin gününü kana bulayan ve ufkunu
karartan terör belasını ve arkasındaki karanlık
gerçekleri konu edinen dizimizin yeni bölümlerine gelen yayın
yasağı fiili bir durumdur. Geçtiğimiz pazartesi günü
fiili sansür çarkı dönmeye başlamıştır. Hiç
bir demokratik hukuk devletinde görülemeyecek bir uygulama ile
dizimizin yayınlanması imkansız hale getirilmiştir.
Ya dizi yayınlanmayacak ya da kanalın yayın izni iptal
edilecekti. Kurtlar Vadisinin yapımcısı olarak Pana
Film bu Oysa aynı saatlerde Amerikalıların yeni satın aldığı TGRTde Amerikan katillerinin propaganda filmi olan Rambo 3 yeniden gösterildi. Üstelik bu katil bozuntusu artist, Türk düşmanı beyanatlar verdikten ve sözde Ermeni soykırımıyla ilgili de bir propaganda filmi çevireceğini açıkladıktan hemen sonra. Bu tam anlamıyla bir gözdağıydı. Kurtlar Vadisi filminden rahatsız olan ABD Büyükelçisi Ross Wilson keyifle Ramboyu izlemiştir. İşte 2007 yılında Kürt-İslam faşizminin egemenliği altındaki Türkiyeden bir portre. Kanunsuzluk, tehdit, sansür, Türk düşmanlığı 2007 Nisanından sonrasını siz düşünün.
http://www.turksolu.org/127/gundem127.htm |
|
Mersinde Kürt istilası
Utku Erişik Muz da mı yemiyak? 15 Şubat 2007 tarihli Radikalde, Türker Alkan imzalı bir yazı yayımlandı. Herkes Gider Mersine başlıklı yazıda Alkan, kendi gazetesinde yer alan Mersine Dikkat! manşetli haberden dolayı yaşadığı şaşkınlıktan söz ediyordu. Kendini kuvvacı ve milliyetçi olarak tanımlayan sivil toplum örgütleri etnik ayrımcılığı kaşıyor. altbaşlığı ile sunulan bu haberde, Mersin nüfusunun %40ına yakın bir bölümünün Kürt nüfustan oluştuğu ve ildeki ulusalcı derneklerin de tehlikeli bir propaganda ile örgütlendiği belirtiliyordu. Ve bunun üzerine Mersinlilik damarının tuttuğunu söyleyen Alkan da bir yazı kaleme aldı. Bu yükselen Türk milliyetçiliğinin ne kadar düşündürücü olduğunun anlatıldığı yazının bir yerinde Alkan, terzi olan babasının yanında çalışan uzun boylu, incecik bir Kürt olan Akif Ustadan söz ediyor. Akif Usta sık sık Şeyh Sait İsyanını anlatırmış heyecanlanarak. Hatta, Mustafa Kemalin uçaklarını düşürmek için dağın tepesine çıkar, sopalarla uçaklara vurmaya çalışırdık! dermiş Alkan da diyor ki tam burada: Anlattıklarına kendisi de gülerdi. Kimse gidip Akif Ustayı savcılığa şikâyet etmeyi aklından bile geçirmezdi. Şimdi bu yazıya bir ara verip, yine Türker Alkanın bu kez 20 Şubat 2007 tarihli Radikalde yayımlanan yazısına gelelim. Siz Kürt Olsaydınız? başlıklı yazıda, Kürtler mülk edinmesin, üniversiteye alınmasın, memur yapılmasın, fazla çocuk doğurmasın! çıkışlarında bulunanlara Hitler faşizmi ile çorba edilmiş bir tezle karşı çıkıp, Siz Kürt olsaydınız? empatisi yaratmaya çalışıyor. Hem de mazlum, masum ve de mahzun Kürt tipine karşı vahşi bir Türk tipi çizerek!.. Ben, yıllardır Mersine uğramadığını, ama Mersinde filizlenen bu ırkçı değişimi gördükçe tüylerinin ürperdiğinden söz eden Türker Alkan ile hemşehriyim. Kendisine bu noktaya nasıl gelindiğini de anlatmak, anımsatmak zorundayım. Biz asker yetiştiriyoruz! Mersinde bir Cumhuriyet öğretmeni, seyyar satıcılık yapan eski bir Kürt öğrencisine apartman balkonundan sepet sarkıtıyor. Öğrencisi, o sepete istenilenleri koyarken şöyle sesleniyor: Hocam, bir gün gelecek, ben orada olacağım, siz de bu arabada bize sebze satacaksınız! Mersinde bir Cumhuriyet öğretmeni, bir Kürt öğrencisinin iç çamaşırı olmadığı için üşüdüğünü görüyor. Annesini okula çağırıp, Neden bakamayacağın kadar çocuk doğurdun? 9 değil, 2 çocuk doğursaydın da, şu çocuğa iç çamaşırı giydirebilseydin. diyor. Bunun karşılığında aldığı yanıtsa, Biz asker yetiştiriyoruz Hoca Hanım! oluyor Mersinde sebze-meyve halinde Türk çiftçiler, Türk satıcılar Kürtler tarafından sopalarla kovalanırken; bu satırların yazarı defalarca Kürtçe küfürler yiyerek parası, cüzdanı gasp edilirken ve Mersinde yaklaşık 10 yıldır özellikle akşam saatlerinde kimse ailesiyle veya sevgilisiyle sahile çıkıp huzur içinde yürüyemezken, hiçbir gazete şehirde yükselen Kürt milliyetçiliğine gönderme yaparak Mersine Dikkat! manşetiyle çıkmadı. Özellikle de Irakın ilk işgali sırasında Türkiyenin kucak açtığı Kürt peşmergelere Mersinin Güneykent gibi toplukonut bölgelerinde ev verilirken, Mersinin yıllardır açta açıkta yaşayan Türklerine böyle bir hizmet sunmak nedense hiç kimsenin aklına gelmedi. Buna şerefim üzerine yemin ederim ki; benim tanıdığım hiçbir Türk, Kürtlerin bu göçünün ilk başladığı sıralarda onları kendinden ayrı görmedi. Ablamla bana artık küçük gelen ama sapasağlam kimbilir kaç giysimiz, öğretmen olan annem tarafından yoksul Kürt öğrencilerine verilmiştir... Ben, kimbilir kaç defa anneannemin elinden yemek taşımışımdır, karşı eve taşınan Mardinli Kürtlere Hep Yazık!tı Hep Canları çekmiştir!di Hep Kokmuştur!du Ama ne oldu? Başta kiraladıkları evi sonradan satın alan, daha sonra da evin önüne arabasını da çeken aynı insanlar mahallede kimseyi tanımaz oldular. Hangi işle uğraşıp da, o kadar parayı nasıl kazandıkları da her zamanki gibi karanlıkta kaldı ve mahallelinin korku dolu bakışları arasında pis pis sırıtarak geçip gittiler Bugün Mersinin özellikle sahil kesimindeki lüks dairelerin ve villaların son 15 yılda kimler tarafından mülk edinildiği araştırılırsa görülecektir ki; durum, Didimdeki İngiliz, Alanyadaki Alman işgalinden daha vahimdir. Bu kez, Türkler üstüne ahtapot kollarını saran Kürtlerdir!.. Ve Mersinde uzunca bir süredir, Türkler, Kürtler için sizin sandığınız gibi kardeş değil, sadece bir alay konusudur Bu ve bunun gibi birçok örnek gösterebilirim. Bugün Kürtler azınlık olarak ikinci sınıf insan muamelesi gördükleri gerekçesiyle uluslararası mahkemelere Türkiye aleyhine dava üstüne dava açıyorlar, değil mi? Bir de şunu okuyun o zaman Mersinin en büyük ilçesi Tarsusta Atatürkçü öğretmenler, kentin en uç noktalarındaki okullara sürülürken, merkezdeki bir ilkokulun başına PKK bağlantısı herkesçe bilinen bir Kürt müdür atanabildi. Ne zamanki o müdürün sempatizan olmaktan çok öte, PKK içinde bölge sorumlusu olduğu 1994te evine yapılan bir polis baskınıyla anlaşıldı; ancak o zaman görevden alınarak tutuklandı. Bırakın Türkiyede milletvekili, bakan ve başbakan olabildiklerini, bugün dünyanın neresinde ikinci sınıf görülen bir azınlık, o devletin bir okuluna müdür olabilmektedir? Pilot bölge: Mersin Mersin, bugün kurulması aşamasında son rötuşların atıldığı Kürdistanın Türkiye sınır illerinden birisi olarak seçilmiştir ve ele geçirilmesi planlanan diğer iller için de bir pilot bölge konumundadır. Kürdistanın kurtarılmış bölgesi olduğu, Türk Ordusu tarafından elbette ki bilinmektedir; acil olarak bu konuda geliştirilecek askeri stratejinin uygulanması da işte bu yüzden zorunludur. Bugün İsrail-Rum yakınlaşmasının nedeni, Batının Doğusu olan anahtar coğrafya Akdenizdir. Eğer Türkiye, bu yakınlaşmanın yanında ABnin de dayatmaları ile Milli Dava Kıbrıs konusunda bir kuşatma yaşıyorsa, Kürtlerin Mersin istilası da bu yönde yorumlanmalıdır. Kürtler, Kürdistan içine Mersini de aldıkları takdirde Kıbrısla aramıza AB(D)nin piyon bir tampon ülkesi olarak sokulmuş olacaktır. Türker Alkanın Mersine uğramadığını söylediği yıllarda işte bunlar olmuştur. Bırakın polisin giremediği iddia edilen mahalleleri, kendisi eğer bugün Mersine gidip de akşam saatlerinde merkez caddelerden birinde ya da sahilde ailesiyle birlikte rahatça yürüyebiliyorsa yanıt versin. Bir Türk ilinde Türkler eğer böyle iğrenç bir politika sonucunda yaşayamaz bir duruma düşürüldüyse, o zaman bu konuda hareketlenen hiç kimseyi ve hiçbir derneği ırkçı olmakla suçlayamazsınız. Utanması gereken, Mersinli olup da Oral Çalışlar ve Türker Alkan gibi yıllarca tersini yazanlardır. Sırtısağlam istila ve belekuvvet çoğalma Yörük yaylalarını örgütleyenler ve caddelerde Mersin Türktür yürüyüşü düzenleyenler haklı bir şekilde sesini yükseltmektedir. Kürtlerin çoğalmasını karışamayacağımız bir doğal hak gördüğümüz müddetçe, aynı hoşgörüyü görmeyeceğimiz günlerin de çok yaklaştığını bilmemiz gerekmektedir. Bugün, Mersindeki sırtısağlam istila ve belekuvvet çoğalma iyi analiz edilmezse, Türke Türk olduğu için namlu doğrultulacak ve Türk ilinden Türkler Kürt kadınlarının zılgıtlarıyla kovulacaktır!.. Şimdi size soruyorum Sayın Alkan: Siz Türk olsaydınız ne yapardınız? Kürtlerin yiyeceği Türk muzu Fıkra bu ya; bir gün operasyon düzenlenen bir evde Kürdistan haritası ele geçirilir. Haritada Mersinin de Kürdistana dahil edildiğini gören polis şaşkınlıkla sorar: Artık Mersini de mi alıyorsunuz haritaya? Yakalanan Kürt şu yanıtı verir: Napak yani muz da mı yemiyak? Şimdi lütfen, Oval Ofiste Monica Lewinski ile Clintonun arasında geçen puro skandalını anımsayınız Ne denmişti mağdur Monica için? Sometimes a cigar is more than a cigar! (Bazen puro, bir purodan daha fazlasıdır!) Monicanın içtiği puroyu(!) yazan tarih, Kürtlerin Mersinde yiyeceği muzu(!) da yazacaktır elbet!
|
|
Kürtçülerin Türkiyeye BM müdahalesi plânı
İnan Kahramanoğlu
|
|
Türkiyeye Güney Afrika modeli
Gökçe Fırat
Türk siyasetinde temel bloklaşma: Şeriatçı-Kürtçü-Liberal Blok AKP iktidara geldiği zaman bir tespitte bulunmuş ve Şeriatçı hareketin Vahdettin dönemindeki köklerine geri döndüğünü söylemiş ve bunun Atatürkçüler için de bir aslına dönme fırsatı olacağını eklemiştik.
AKP iktidarı artık gitmek üzeredir ve siyasette kimin ne olduğunun bu kadar netleştiği bir dönem sanırız olmamıştır. AKPyi iktidara getiren olgu ABDnin Irak müdahalesi ve kurmayı tasarladığı kukla Kürt devletiydi. Bu hazırlıklar içinde AKPnin rolü Türk Ordusunun kukla Kürt devletinin kuruluşuna karşı olan tavrının dizginlenmesi, ABDnin işgalini destekleyecek hatta gerekirse bu askeri operasyona dahil olacak bir müttefik yaratılması ve nihayetinde ABDnin Ortadoğudaki büyük projesini destekleyecek bir ülke yaratmaktı. AKP iktidarı Türkiyeyi ABDnin Büyük Ortadoğu Projesinin ortağı olarak görmektedir ve böyle lanse etmektedir. Oysa ABDnin Büyük Ortadoğusunda aynı zamanda Büyük Kürdistan da bulunmaktadır! Kurtuluş Savaşı öncesindeki Sevr projesinde ve ABDnin planlarında da bu vardı. O zaman da Vahdettin ve Şeriatçılar bu planı destekliyorlardı.
Ülke içinde Sevr planını destekleyen kuvvetler de ülkenin sağcı partisi Hürriyet ve İtilaf ile Kürt siyasetçileriydi. Şeriatçı-Liberal-Kürtçü Blok, Sevrin yanında doğal olarak vatanın karşısında yer alıyordu. AKP iktidarı giderken Türkiye siyasetindeki bu tarihsel bloklaşmanın hiç değişmediği en net örnekleriyle görülmektedir. DYP lideri Mehmet Ağarın son dönem çıkışları bu tarihsel blokun çözümlenmesi açısından son derece önemlidir. Hatırlanacağı üzere Mehmet Ağar PKKlıların dağdan inip ovada siyaset yapmasını önermişti. Ağarın sözlerinin tek başına ele alınmaması, Ağarın ve partisinin bir bütün olarak ele alınması gerekmektedir. DYP bilindiği üzere Türkiyede merkez sağın en önemli ve köklü partisidir. Menderesin Demokrat Partisi, Demirelin Adalet Partisinin devamıdır. Bu nedenle ANAP gibi karma bir oluşum değildir, AKP gibi Şeriatçı kökenden gelme de değildir. Esas itibariyle merkez sağın gelenekesel çizgisini temsil etmektedir. Atatürk ve Ordu düşmanı sağcı gelenek: Türban cephesi Merkez sağın çıkışından bu yana temel misyonu ne ise Ağarın DYPsi bugün onu temsil etmektedir. 1-) Ağar, Türkiyede bir irtica tehdidi olmadığını savunmakta, türbanın serbest kalmasını istemektedir. Bu tavrıyla Menderesten bu yana süren laikliğe düşman, Cumhuriyete karşı, halkın dini inançlarını sömüren geleneği sürdürmektedir. Özellikle 28 Şubat sürecinden sonra oluşan cepheleşme içinde Cumhuriyet düşmanlarının temel bayrağı olan türbanı savunarak, türban itifakı içindeki yerini almıştır. 28 Şubata kadar tavrı ne olursa olsun bir siyasi partinin Atatürk Türkiyesinden, Misak-ı Milliden, Cumhuriyet idaresinden yana olup olmadığının en temel belirleyeni türban meselesidir. Sadece Ağarın DYPsi değil, aynı zamanda MHP ve BBP gibi milliyetçi gözüken partiler de bu türban cephesine dahil olmuşlardır. Tabii bu tavırlarını Cumhuriyet idaresine karşı bir tavır olarak adlandırmak yanlış olacaktır, çünkü onların asıl dertleri Atatürkledir. Cumhuriyete, Cumhuriyeti Atatürk ilan ettiği için karşı çıkmaktadırlar. Dolayısıyla türban bayrağı altında toplanan sağ bloğun temel çelişkisi Atatürkledir, onları bir arada tutan, bir blok halinde tutan da Atatürk düşmanlıklarıdır.
Kürt-İslamcı tarikat aşiret düzeni 2-) Atatürk düşmanlarının önündeki en büyük engel ise Türk Ordusudur. Bu nedenle Sağ Blok her zaman Ordu düşmanı olmuştur. Sağ güçler toplumda kendilerine ait bir taban olduğunu bilirler ve buna dayanırlar. Bu taban Osmanlıdan kalma aşiret-tarikat tabanıdır. Dolayısıyla demokratik geleneğin değil, feodal geleneğin onlara hediyesidir bu taban. Sağ Blok işte bu taban üzerinde dini istismar yoluyla güç elde eder. Hepsinin tarikatlarla sıkı sıkıya bağı vardır, seçim dönemlerinde oy toplamak için tarikat şeyhlerinin elini öperler. Bu tavrın bir benzeri de aşiret ilişkilerine dayanmaktır. Aşiretler de demokratik temsiliyetin değil ağa egemenliğinin kurumlarıdır. Aşirette kendi aklı, mantığı ve vicdanı ile düşünmek yoktur, sadece aşiretin kan bağına uymak vardır. Bugüne kadar ağa egemenliği olarak ortaya çıkan aşiretçiliğin esas tehlikeli yönü ise günümüzde belirmektedir: Aşiretler aynı zamanda etnik bölücülüğün ve ayrımcılığın da kurumlarıdır. İşte Sağ Blok bu tarikat-aşiret bağının kendisine sağladığı kalabalık tabanı hep Cumhuriyete karşı kışkırtmış ve bu tabana dayanarak da demokratik muhalefetin kimi zamanlarda ise iktidarın temsilcisi olduğunu iddia etmiştir. Oysa gerçek demokratik bir rejimde sağın oy deposu ve tabanı olan tarikat yapılanmalarına hele hele aşiretler gibi etnik kabile yapılanmalarına müsade edilmez. Atatürk bu yapıları dağıtmak için çok uğraşmıştı, bugün bu güçlerin Atatürk düşmanlığının temel nedeni de budur. 3-) Sağ Blokun Atatürk, Ordu, Cumhuriyet düşmanı olmasının içteki nedeni Şeriatçı ve Kürtçü tabanı temsil etmesidir. Ama dinsel ve etnik bölücü bu bloğun tek başına bu güce dayanması imkânsızdır. Kurtuluş Savaşı döneminde de sağ blok bu güce dayanmıştı; Şeriatçı ve Kürtçü ayaklanmalar bunun en önemli örneklerindendir. Ancak bildiğimiz bir tarihsel gerçek daha vardır, Kurtuluş Savaşı döneminde de sonrasında da bu tür Şeriatçı ve Kürtçü isyanların arkasında hep emperyalist güçler olmuştur. Dolayısıyla Sağ Blok o güvendiği tabanıyla da iş yapamayacağını bilir ve hep dış destek peşinde koşar. Bu dış desteği Kurtuluş Savaşı döneminde Yunan ordusundan arayacak kadar hainleşebilmişlerdi. İngilizlerle işbirlikleri ise zaten aşikârdır. Ama Cumhuriyetin kuruluşundan sonra da bu dış destekten hiç vazgeçmediler. Kendilerine, ideolojilerine, tabanlarına güvenerek siyasal bir güç yaratmaktansa emperyalistlere hizmet ederek güçlenmek istediler. Menderesten Demirele kadar süren ABD başkanları ile fotoğraf çektirip bunu oya tahvil etme anlayışı, Özal sonrasında ABD Başkanları ile telefonda konuşmaya bıraktı yerini. Ama bugün de Ağarın en çok dikkat ettiği şey ABD karşıtlığı yapmamaktır. Arkasına ABD ve AByi alan sağ blok bu sayede biraz daha demokratik geleneği sahiplendiği iddiası ile ortaya çıkmaktadır ki son derece komik olmaktadırlar. Ağarı destekleyenler: PKK, TDKP, Dev-Yol Örneğin Ağarın son dönem röportajlarında bu tür bir kaygı görülmektedir. Sadece üniter devlet yetmez üniter halk da lazım gibi bir saçmalığı kendinden son derece emin bir entelektüel buluşmuş gibi sunabilmektedir. Mehmet Ağar, ülkemizin önemli Emniyet Müdürlerindendir. Kendisi ne ölçüde katıldı bilemeyiz ama işkencenin sıradanlaştığı bir dönemin temsilcisidir. Şimdi böylesi bir dönemin temsilcisinin çıkıp da demokrasiden, kişi haklarından, özgürlüklerden, hatta hatta Kürtlerin haklarından bahsetmesi garipsenmektedir. Sol örgütlerle uğraşan polis şefleri az çok sol teoriyi de öğrenir ve kendilerini gliştirirler. İşte Ağar da bu tür polis şefleri gibi durmaktadır. Ama solcular bu tür polis birikiminin ne olduğunu çok iyi bilirler. Peki bilmeyenler olabilir mi derseniz onlar da bulunur elbet. Örneğin Ağarı son dönem destekleyenler arasında bir zamanların TDKPsi şimdinin EMEPi, bir zamanların Dev-Yolu şimdinin Birgüncüleri de bulunmaktadır. Dolayısıyla geçmişin polis şefi geçmişin solcuları ile bir araya gelmiştir. Artık bu geçmişin solcuları Ağarı derin devlete karşı savunacak kadar militan Ağarcıdırlar. PKKnın Ağarı desteklemesini anlarız, zaten adam PKKnın savunduklarını savunmaktadır. Peki ama bunlara ne olmaktadır? İnsanın aklına ister istemez Yoksa bunların 12 Eylül öncesinde de bu polis şefi ile yakın temasları var mıydı? diye bir soru gelmektedir.
Sol Blok: Ulusal Solun güçlenişi Sağ blok tavrını ortaya koyarken sol açısından da benzer bir netleşme dönemi yaşanmaktadır. TÜRKSOLU çıktığı andan itibaren Atatürkçü ve milliyetçi bir sol anlayışı ortaya koydu ve bu tavrından ödün vermedi. TÜRKSOLU ile birlikte yeniden canlanmaya başlayan Ulusal Solun bugün CHP içinde de bir anlayış olarak güçlendiğini görmekteyiz. TÜRKSOLUnun teorileştirdiği, program önerisi haline getirdiği fikirler bir süre sonra CHP tarafından da dillendirilmektedir. Bu solun tarihsel köklerine dönüşünü gösteren bir olgudur. 1-) CHP lideri artık Türkiye kuşatıldı tespitini siyasal değerlendirmesinin başına koymaktadır. Türkiyenin kuşatıldığı tezi bilindiği üzere TÜRKSOLUnun temel tespitidir ve ilk defa bu sütunlarda daha 2003 Martında yapılmıştı. Türkiyenin kuşatılması fikri, ABD ve AB gibi güçleri dost ve müttefik olarak gören işbirlikçi zihniyet yerine, bu güçleri emperyalist güçler olarak gören antiemperyalist bir zihniyete dönüşümü ifade etmektedir. Son dönem Türk siyasetinde pek çok kesim tarafından kullanılan bu kuşatma kavramı Türk halkındaki antiemperyalist dönüşümü de göstermektedir. Türk halkındaki ABD karşıtlığının yükselmesi, benzer bir şekilde AByi desteklemenin marjinal bir tavır haline gelmesi koşullarında CHP açısından iki önemli tutum göze çarpmaktadır. Birincisi CHP ABDnin Kürt meselesindeki Türkiye karşıtı tavrını tespit etmiş ve buna karşı açıktan mücadele başlatmıştır. İkincisi ise Türkiyeye biçilen AB rolüne de artık cephe almıştır. Bu iki tavır, yani ABD ve ABye karşı tavır CHP açısından son derece önemli gelişmelerdir. Sol Blokun bağımsızlıkçı köklerine yöneldiğinin de göstergesidir. 2-) ABD ve ABye tavırla birlikte CHP açısından en önemli gelişme milliyetçiliğe yapılan vurgudur. CHP artık Türklüğe, Türk milliyetçiliğine vurgu yaparak siyaset yürütmektedir. CHPye yönelen en büyük tepki de bu nedenledir. Türkiyede Kürtçüler ya da Kürtçülerle kader birliği yapan liberal-Şeriatçı çevreler bu nedenle CHPye karşı hücuma geçmişlerdir. CHP lideri ise milliyetçiliğin zaten 6 Oktan biri olduğunu söyleyerek bu hücuma net bir yanıt vermektedir. Ancak CHP açısından bu tavrın tüm kapsamı ile birlikte sürdürülmesi gerekmektedir. 6 Oktan milliyetçiliği hatırlayanlara o 6 Okta aynı zamanda devletçilik, halkçılık ve devrimciliğin de olduğunu hatırlatalım. CHP çağdaş bir Ulusal Sol parti olmak istiyorsa, Sağ Bloka karşı tabanı olan bir parti olmak istiyorsa, çağdaş Ulusal Sol anlayışın devrimci ve devletçi programını da öne çıkartmak zorundadır. Latin Amerikada uygulanan stratejiyi iyi incelemelerini öneririz. 3-) CHP açısından çok önemli üçüncü gelişme ise Kürt meselesine alınan tavırdır. CHP Kürtçülüğü artık tüm dinamikleri ile kavrar duruma gelmektedir. Ağarın PKKya af çıkışına tek tepkinin CHPden gelmesi bunun bir göstergesidir. Fakat CHP burada affın bir uluslararası kurgu olduğunu açıklamaktadır ki gerçeği yansıtmaktadır. Aynı şekilde PKKnın sözde ateşkes çağrısından sonra da CHPnin doğru tavır aldığını görmüştük. Sosyalist Enternasyonalde ateşkes lehinde bir kararın çıkmasını CHPnin engellediğini de biliyoruz. Tüm bunlardan sonra en önemli tepkiyi PKK vermiştir. PKK adına yapılan açıklamada tüm Kürtlere ve Alevilere CHPden istifa edin çağrısı yapılmıştır. Bu PKK açısından son derece önemli bir adımdır, PKK Ağara destek verip, CHPden istifa edin derken, aslında Türkiyede sağ bloğun bir bileşeni olduğunu bir kez daha ispatlamaktadır. İşin aslı: ABDnin yeni dönem politikaları Türkiyede yaşanan bu gelişmeler, Merkez Sağda Kürtçülüğe yönelme ile Solda milliyetçiliğe yönelmenin elbette uluslararası dinamikleri bulunmaktadır ki esas o noktaya dikkat çekilmeli. AKPnin iktidar yapıldığı dönemde ABDnin temel hedefi K. Irakta kukla bir Kürt devleti kurmaktı. ABD AKPnin desteğini alamasa da bu yolda bir adım attı ve kalıcı olmasa da bir başarı elde etti. Bugün K. Irakta bir kukla Kürt devletçiği kurulmuş durumda. Ancak bu devletin yaşamı ciddi bir tehdit altında. İran, Suriye ve Türkiye K. Iraktaki kukla Kürt devletçiğini kabul etmiyor. Tabii buna bir de Iraktaki Sünni Arap muhalefetini eklemek lazım. K. Irak merkezli bu Kürtçü oluşum, ABDnin uzun vadeli Büyük Kürdistan projesi konusunda insanları uyandırmıştır. Dolayısıyla düne kadar Kürtle Kürtçüyü ayıralım anlayışı, yavay yavaş yerini Kürtçülüğün tüm dayanaklarına yönelik bir siyasal tepkiye bırakmıştır. Bu noktada Sol Blokun Kürtçülüğe karşı mücadelenin başına geçmesi en doğal gelişmedir. Zaten antiemperyalist bir geleneğin temsilcisi olan Sol, Amerikan merkezli Kürtçü oluşuma elbet karşı çıkmaktadır. Sağ Blokun tavrı ise bu noktada doğrudan doğruya ABDnin Büyük Kürdistan projesine taşeronluktur. ABD K. Irakta kukla Kürt devletçiğini kurduktan sonra PKK eliyle Türkiye, İran ve Suriyeye yönelik Büyük Kürdistan Operasyonunu başlatmıştır. İran ve Suriyede kırsal bir vur kaç savaşı ile İran ve Suriye ordusu sınanmakta ve yıpratılmaktadır. Türkiyeye Güney Afrika modeli ABDnin Türkiye planında ise PKK ikili bir rol üstlenmiştir. Birinci rol Türk Ordusuna gözdağı niteliğindeki yüksel teknoloji kullanan silahlı saldırı eylemleridir. Bu eylemler eliyle PKK Türkiyeyi tehdit etmektedir: Olası bir savaş halinde PKK K. Iraktaki peşmerge rolünü Türkiye içinde üstlenecektir. İkinci rol ise, şehir merkezli bir ayaklanma planıdır. PKK son dört yıl içinde kırsal bir örgütten kentli bir örgüte dönüşüm planı uygulamıştır. Bu dönüşüm PKKyı şehirlerde güçlü halk desteği alan bir sivil direniş örgütü rolüne hazırlamaktadır. En son Apo için toplanan 3.5 milyon imzalı bir dilekçe ise büyük planı ortaya koymaktadır. Kürtler, Birleşmiş Milletlere kendi kaderini tayin hakkı için başvurunun tüm ön hazırlıklarını tamamlamak üzeredirler. Bu noktada önemli bir adım dağdaki militanlara af çıkartılarak bunların da bu sivil alandaki çalışmaya dahil edilmesi gelmektedir. İşte Ağarın af çağrısının anlamı budur. İkinci nokta ise Aponun affıdır ki bu Apoyu Mandelalaştırırken Türkiyeyi ırkçı ve soykırımcı bir devlet haline sokmanın planıdır. Türkiyeye Güney Afrika modeli önerilmektedir. Güney Afrikadaki zencilerle bir tutulacak Kürtler, beyaz denilen Türklerin ırkçı rejiminden kurtarılacaktır. Tüm hazırlıklar bu yöndedir. Fransada geçen Ermeni soykırımı yasası da bunun bir ön hazırlığıdır. Sağcılar bu noktada ABD ile ittifak halindedir, oradan aldıkları emirle af önermektedirler. Bu öneriler karşısında PKK açıklama yapmakta ve bir AKP-DYP koalisyonu önermekte, hatta bu koalisyona PKKnın dışardan destek vereceğini söylemekte, bu planın önündeki iki engelin ise Cumhurbaşkanı ve Yaşar Büyükanıt olduğunu belirtmektedir. Bizzat Apo, Türk Ordusunun yeniden Hilmi Özkök dönemi politikasına geri dönmesi için çağrı yapmaktadır. Aynı zamanda Kürtlere CHPden istifa edin çağrısı yapılmaktadır. Bu, tarihsel bir dönüşüm projesidir: Kürt-İslamcı güçler, bugüne kadar Cumhuriyetle boy ölçüşüyorlardı, artık tümüyle iktidarı almak için son hazırlıktadırlar. Çok yakında Tayyip Erdoğanın Cumhurbaşkanı, Abdullah Gülün Başbakan, Mehmet Ağarın Başbakan yardımcısı olacağı bir Türkiyede bulacağız kendimizi... Peki yeni Genel Kurmay Başkanı kim olacak? Affedilecek Apo mu!...
http://www.turksolu.org/120/basyazi120.htm *** Kazakistan
olaylarının gerçek nedenleri
Hüseyin Adıgüzel
Üç büyük emperyalist gücün kıskacındaki Kazakistan Kazakistan coğrafi konumu, zengin yer altı kaynakları ve geniş coğrafyası ile emperyalizmin en önemli hedeflerinden biridir. Doğu yönünde Çin, Kuzey yönünde Rusya ile sınırlarının olması, coğrafyanın genişliği ve son zamanlarda keşfedilen Karakanda doğal gaz ve Tengiz petrol yatakları, bu iki ülkenin iştahını kabartmaktadır. Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında Afganistanı işgal eden ABD dolaylı olarak Kazakistana sınır olmuştur. Yani şu anda Kazakistan, üç büyük emperyal güç tarafından kıskaca alınmış bir manzara arz etmektedir.
Devlet başkanı Nur Sultan Nazarbayev, tarafsız bir politika izleyerek bu güçlerin etkisini azaltma çabası içerisinde olmasına rağmen, hâlâ yeteri oranda başarı sağlayabilmiş değildir. Nur Sultan Nazarbayev, 1993 yılında Alm-Atada yapılan Bağımsız Devletler Topluluğu liderler zirvesinde, o zamanki Rusya Başbakanı Çernomirdinin Gelin eski Sovyetler Birliğini yeniden kuralım teklifine şiddetle karşı çıkmış ve Avrasyacılık adı altında, eski Sovyetleri ihya etme çalışmalarının artık bir sonuç vermeyeceğine inandığını söylemişti. Çünkü, o günlerde Kazakistanın ortaya attığı Orta Asya Türk Birliği/Topluluğu büyük destek bulmuş ve Türkiyede zaman içinde bu birliğe/topluluğa katılabileceğini açıklamıştı. O günlerden bu günlere, derenin altında çok sular aktı. Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi ile ABD bölgede etkin rol almaya başladı. Gittikçe azalan Rus tehdidi, Putin ile birlikte yeniden hissedilmeye başlandı. Türkiye ise, inisiyatifi başkasına kaptırmanın telaşı içerisinde, ne yapması gerektiğini bilemeden şaşkın ördekler gibi ortada kaldı. O dönem içinde Azerbaycanın rahmetli Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev, Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Kırgızistanı ziyaret etti. Cumhurbaşkanlarını Baküye davet etti. Onlara, tehlikenin büyüklüğünü tecrübeli bir devlet adamı olarak anlattı ve gösterdi. Türkiye ile birlikte bir birlik oluşturmanın gerekliliğini vurguladı. ABD ve Rusyayı birbirine düşürmeye çalışmanın, her koşulda birinin hegomonluğunu kabul etme sonucunu doğuracağını açık olarak anlattı. Bu girişimler sonucu, emperyalizme karşı mücadele alanı genişledi. Emperyalizim de boş durmuyordu. Demokrasi, insan hakları, özgürlük gibi moda deyimlerle bu ülkelere yöneldi. Hemen hepsinde oluşturulan Soros Vakıfları aracılığı ile, başta Azerbaycan olmak üzere tüm Türk bölgelerinde yoğun bir çalışma başlatıldı. Yugoslavyada başlatılan Turuncu Devrimler hızla yayıldı. Kafkasya bölgesinde Gürcistan, Karadenizin kuzeyinde Ukrayna, Orta Asyada Kırgızistan Turuncu devrimlerle, istenilen düzeye getirildi. Azerbaycan bu tehlikeyi devlet başkanı İlham Aliyevin gayret ve basiretli yönetimi ile şimdilik atlattı. Doğal olarak ABDnin bölgede yayılma isteklerine Rusya da bigane kalmadı. O da Putin politikası ile Orta Asya Türk halkları ile iyi ilişkiler kurmaya, Bağımsız Devletler Topluluğu kanalı ile de ekonomik zenginliklere ortak olmaya çalıştı. Bugün bu iki gücün ve ABnin Kazakistan üzerinde büyük ekonomik emelleri vardır. Tengiz petrolleri ve Karakandada yeni keşfedilen zengin doğal gaz yataklarının işletilmesi için kurulan konsorsiyumların içinde Rusya, ABD ve bazı AB ülkeleri (İtalya ve Almanya) yer aldı. Ve bunlar bilhassa ABD ARAMCO ile İngiliz BP, Rus Lukoil, İtalyan Gaip şirketleri aslan paylarını kaptılar. Türkiye Petrolleri Anonim ortaklığının çok küçük miktarla konsorsiyum içerisinde yer alması, pek önemli değildir. Esas güç Aramco, BP ve Lukoil şirketlerinin elindedir. Kazakistanda gerçek patron ENKA değil ABD Kazakistanda meydana gelen ve binden fazla Türk işçisinin dövülmesi ve Kazakistandan ayrılması ile sonuçlanan olaylar, Tengiz petrol işletmelerinin şantiyesinde gerçekleşmiştir. Bu şantiyelerde Türk işçilerle birlikte Kazak, Amerikalı ve Rus işçiler de çalışmaktadır. Kazakistanın kuzey batısında yer alan bu bölge, Kazakistan toprakları içerisinde Rus etkisinin en yoğun olarak yaşandığı bölgelerden biridir. Kazakistanın kuzey bölgesi nüfus olarak Rusların çoğunlukta oldukları yerlerdir. Ve bu bölgelerde etkin bir Rus kültürü hakimdir. Şantiyelerde faaliyet gösteren ve Türk işçilerinin yoğun olarak çalıştıkları firma ENKAdır. ENKA uzun yıllardan beri bu bölgede ABDnin taşeronluğunu yapmaktadır. Yani buralarda ABD firmalarının aldıkları ihaleler, ENKA tarafından taşeron olarak hayata geçirilmektedir. Doğrudan ENKAnın aldığı bir ihale yoktur. Patron gibi ENKA görünse de esas patron ABD firmalarıdır. Bunu özellikle vurguluyorum. Çünkü, bilhassa Alm-Atı ve Astanada ihaleler alan ve Türk işçileri çalıştıran, fakat hiçbir olaya meydan vermeyen başarılı Türk firmalarını ENKAdan ayırmak gerektiğine inanıyorum. 20 Ekim 2006 tarihinde meydana gelen olaylar aniden ortaya çıkmış, birdenbire gelişmiş basit, küçük olaylar değildir. Bu bölgede üç dört seneden beri bir çok olay meydana gelmiş, fakat bunlar Türkiyeye duyurulmamıştır. Yani olaylar uzun bir hazırlık döneminin sonucunda bu boyutlara ulaştırılmıştır ve Türkiye ile Kazakistan arasında soğuk rüzgarların esmesine sebep olmuştur. Olayların gerçek nedeni Kazakistanda cirit atan Kürt örgütleridir Kazakistan, esnek anayasası yüzünden bir çok örgütün cirit attığı bir ülke görünümündedir. Bu örgütlerden biri ve bize göre en tehlikelisi PKKdır. PKK, bu ülkede, 1991 yılından beri, geniş bir şekilde örgütlenmiştir. Örgütün merkez üssü, Alm-Atada bulanan Abay Devlet Üniversitesi Yabancı Diller Bölümüdür. Hatırlarsanız bebek katili Öcalan yakalandığı zaman, Türk cumhuriyetlerindeki en büyük tepki ve gösteri Alm-Atada olmuş, üniversitenin hemen yanında bulunan Türkiye Büyükelçiliğine saldırı bile düzenlenmişti. PKKnın Kazakistandaki lideri, örgütleyicisi, yayıcısı, aslen Gürcistanlı bir Azerbaycanlı olan ve kendisini Kürt olarak takdim eden Abay Üniversitesi Yabancı Diller Bölüm Başkanı Prof. Dr. Kinyas İbrahimoviçtir. Bu şahıs 1994 yılında Moskovada düzenlenen Kürt Konferansının düzenleyicisidir. İsveçte bulunan Kürdoloji Enstitüsü ile yakın işbirliği içindedir. Davetli olarak 1995 yılında İsveçe gitmiş. Orada, Türkiye aleyhine olan eylemlerinden dolayı Türkiyeden kaçan gençleri Kazakistana getirmiş, onları çeşitli üniversitelere öğrenci yapmış ve onlardan faal militan olarak yararlanmış ve yararlanmaya devam etmektedir. Bu şahsın faaliyetlerinden Türkiye Büyükelçiliğinin de haberi olduğunu zannediyorum. PKK şu anda, Kazakistanda gerek siyasi gücü, gerekse militan kadrosu ile en güçlü örgüt konumundadır. Kazakistanda Kürtler Batı yanlısı derneklerle birlikte Türk düşmanlığını körüklüyor Kuzey Kazakistanda Rusların kurduğu ve Türkiyeden nefreti aşılayan Rusyaya Saygı Derneği, ABD ve AB tarafından finanse edilen, Batı yanlısı bir çok demokratik toplum örgütü ki, bunlar Türkiyenin bölgeden çekilmesini istemektedirler ve her fırsatta Türkiye aleyhine provokatör eylemler düzenlemektedirler. Başta PKK olmak üzere, bu örgütler her fırsatı değerlendirmekte, Kazak Türklerini Türkiye aleyhine kışkırtmaktadırlar. Yukarıda, olayların birdenbire ortaya çıkmadığını söyledik. Adı geçen örgütler, yıllardan beri Türkiye aleyhine büyük bir yalan kampanyası ile propaganda yapmaktadırlar. Bu olaylar, bilhassa kuzey bölgelerinde yoğun propaganda sonucu oluşturulmuş Türk düşmanlığının doğal bir sonucudur. İşin içerisine, para, namus gibi kavramlar kasıtlı olarak sokulmakta gerçek gizlenmeye çalışılmaktadır. Olayların tek amacı vardır: Kazakistan-Türkiye dostluğuna darbe vurmak! Kazakistan- Türkiye işbirliğini sona erdirmek. Orada milyarlarca dolarlık Türk yatırımlarına bedavadan konmak. Böylece, Türkiyeyi Orta Asyadan tamamen dışlamak. Kurulmakta olan antiemperyalist örgütlenmeyi bitirmek. Türkiye şu andaki hükümet ile, zaten elini ayağını Türk cumhuriyetlerinden çekmiş durumdadır. Yani oraları ABD ve Rus emperyalizmine teslim etmiş gibi görünmektedir. Malumunuz olduğu üzere, ABD ve ABli aktörlerce kurulan tezgahlar sonucu oradaki Turuncu Devrim girişimini dolaylı olarak desteklemiş sayıldığımız için Özbekistan ile aramız açıktır ve aramızda tarihin en kötü ilişkisi vardır. Türkiye artık Özbekistanda sıradan bir devlet olarak bile görülmemektedir. Amaç Türkiye-Kazakistan birliğini baltalamak Aynı oyun, yine aynı aktörler tarafından şimdi Kazakistan için tezgahlanmış ve Türkiye böylece Orta Asyadan dışlanacak bir duruma getirilmiştir. Türk hükümetinin olaylarla ilgili sesinin çıkmaması, olumlu ya da olumsuz bir görüş bildirmemesi, olayların devamını istemekle eş değerdir. Çünkü, söz gümüşse, sükût altındır sözünün altındaki gerçek, burada tecelli etmektedir. Yani sessizlik, onaylamak anlamı taşımakta ve beğendim, devam edin anlamı vermektedir. Bu olayların devam etmesi, Türkiye ile Kazakistanın arasını kesinlikle açar ve Türkiye Orta Asyadan dışlanır. Burada bir hususa daha dikkatinizi çekmek istiyorum. AKP hükümeti iş başına geldiğinden beri, Türk Cumhuriyetleri ile ilgili özel hiçbir çalışma yapmamıştır. Gözünün birini ABye, diğerini Arap ülkelerine diken bu hükümetin Türk Birliği gibi bir idealle yakından uzaktan ilişkisi olmadığından, belki, olayların artmasını istemesinin ardında, bir an önce Türk cumhuriyetleri ile ilişkileri kesme düşüncesi de bulunabilir. Tengiz petrollerinin bir kısmı, Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı ile taşınacak ve dış pazara çıkacaktır. Azerbaycanın rahmetli Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev, Tengiz petrollerinin Bakü-Tiflis hattı ile Ceyhana ulaşması için, insanüstü bir gayret sarfetmiş ve Kazakistan Cumhurbaşkanı Nur Sultan Nazarbayev ile 25/30 milyon ton Tengiz petrolünün bu hattan taşınması için anlaşma imzalamıştı. Bu anlaşma 1997 yılında Baküde imzalanmış ve Türkiyeyi çok yakından ilgilendiren bir anlaşma olmasına rağmen, Türkiye hükümeti tarafından dört yıl içinde gündeme bile getirilmemiştir. Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattının yıllık taşıma kapasitesi 50 milyon tondur. Bugün Azerbaycandan gelen petrol ancak 10 milyon tondur. Bu petrol boru hattının normal masraflarını bile karşılayacak düzeyde değildir. Petrol boru hattının karlı duruma geçebilmesi ancak Tengiz petrolleri ile mümkün olacağından, bu petrolün Bakü-Ceyhan boru hattına akmaması için Türkiye ile Kazakistanın arasının açılması gerekmektedir. Şimdi, çıkarılan bu olaylarla bu iş yapılmaya çalışılmaktadır. Kürtler Kazakistanda da ABDnin taşeronu Kazakistanda olan olaylara çok dikkatli bakmak gerekmektedir. Bu olaylar, yıllardan beri tezgahlanmakta ve Türkiye-Kazakistan ilişkilerine zarar vermeye yöneliktir. Olayların görünen yüzü, Kazak işçilerinin bir kısmının Türk işçilerine saldırısıdır. Görünmeyen yüzü ise, bu saldırıyı düzenleyenlerin, Türkiyeyi bölgeden dışlamaya çalışan emperyalist güçlerdir. Onların Ortadoğu coğrafyasındaki doğal müttefiki PKK, Kazakistanda da sahnededir. Dikkat ederseniz, ABDnin olduğu ya da içinde yer aldığı her türlü olayda PKK taşeron olarak vardır. Bu Irakta da böyledir, Afganistanda, Kazakistanda, Azerbaycanda da böyledir. Amaç, Türklerin çıkarılması PKKnın yerleştirilmesidir. ABD artık Türkiyeye güvenmemektedir. Yükselen milliyetçilik dalgası ABDyi ürkütmektedir. Kazakistandan bire bir aldığımız bilgiler doğrultusunda, olayları analiz etmeye çalıştık. Nereye bakarsak bakalım, elimizi uzatmaya çalıştığımız her yerde, ABDyi mutlaka görürüz. ABD, bu yüzden bizim en büyük düşmanımızdır. Bu büyük düşmanın kollarının uzandığı yerlerde, Türklere hayat hakkı tanımayacağı açık olarak görünmektedir. Kerkük Türklerinin başına Kürt yöneticileri nasıl getirdiyse, şimdi İran Türklerine de aynı oyunu oynama hazırlığındadır. İran Türklerine, Molla rejimini yıkmak kaydıyla bağımsızlık teklifi götüren ABDye inanmak demek, bindiği dalı kesmek demektir. Kazakistan olaylarına şöyle bir bakıvermeleri, neler olabileceğinin görünmesini sağlayacaktır. Emperyalizm, bütün gücüyle mazlum halkların coğrafyasına saldırmaktadır. Bu bazen Irakta, Afganistanda olduğu gibi silah gücü ile olmakta, bazen ekonomik, bazen siyasi, bazen sosyal amaçlı olmaktadır. Turuncu Devrimler, işte bu dolaylı saldırıların sonucudur. Haritayı önünüze koyun ve ABDnin nereleri ele geçirdiğini, nerelere saldırı planladığını inceleyin; göreceksiniz ki, bütün yapılanlar Türkiyeyi Ortadoğu ve Orta Asya coğrafyasında yalnızlaştırmaya yöneliktir. Bu oluşum gerçekleştirildiği an, Türkiye de ABDnin silahlı saldırısına uğrayacaktır. Bunun için uyanık olmalı ve ABDye karşı bir antiemperyalist hat oluşturmalıyız. Bu hattın oluşmaması için ABD bütün tetikçileri ile sahnededir. Bunlara dikkat etmek zorundayız ve Kazakistan gibi Türk cumhuriyetleri ile ilişkilerimizi çok sağlam zeminlere oturtmalıyız. Antiemperyalist hat, bu bölgede, Türk Birliği olmadan gerçekleştirilemez. Kazakistan olayları Türk Birliğini baltalama planının ilk aşaması Bunun farkında olanlar, Kazakistanda olduğu gibi, diğer Türk cumhuriyetlerinde de aynı provokatif eylemlere baş vuracaklardır. İlk kokular Azerbaycandan gelmiş bulunuyor. 6. Kasım Akşamı Arena programında bir Türk iş adamının Azerbaycanda başına gelenler ekrana çok abartılı bir şekilde getirildi. Konuyu henüz bilmiyorum. Ama bir iki gün içinde Baküye giderek konuyu yerinde araştıracağım. Bunun da bir provokasyon olduğundan emin gibiyim. Ama, bu konu hakkında araştırma yapmadan bir şey yazmayacağım. İnşallah ilerdeki sayılarımızda bu konuyu da gündeme getireceğiz. Kazakistan olayları, bir tezgah olarak hazırlanmış ve Türkiyenin gündemine sokulmuştur. Fakat, bu olayları tezgahlayanlar perde arkasında işini gördüğü ve açıkta Kazak saldırganlar kaldığı için tepkiler onlara yoğunlaşmıştır. Kimse, Kazak saldırganları haklı gördüğümü falan sanmasın. Onlar, büyük suç işlemişlerdir. Ülkelerinde misafir olarak bulunan dili, dini, gelenekleri, tarihi bir kardeşlerine tezgaha gelerek saldırmışlardır. Bunun affedilecek hiçbir yönü yoktur. Failler derhal gerekli cezayı görmelidir. Yalnız, bunlarla uğraşırken, arkada olan esas gücü bir kenara bırakırsak, bu tür olayları daha çok yaşayacağımızı kesinlikle söyleyebilirim. Amaç, arka planda bulunan o provokatif gücü deşifre etmektir. Bu güç emperyalizmdir. Masum halkları birbirine kırdırarak sömürüsünü sürdürmek isteyen emperyal güç!
|
|
|