|
SİYONİZMİN SİNSİ PLANI: TÜRK YURDUNU KÜRTLEŞTİRME, ARDINDAN TÜRK YURDUNU BÖLÜP KÜRDİSTAN KURMA PROJESİ 2.BÖLÜM |
|
Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet döneminde Atatürk ve Kürtler (I)
Gökçe Fırat
Heyet-i Temsiliyedeki o Kürt! Yıllardır Atatürkü Batıcı bir devlet adamı gibi gösteren sağcı güçlerin yarattığı tahrifat, tam tersi kutupta başka bir tahrifata daha yol açtı. Sağcıların Atatürkü Batıcı gibi göstermesi gibi kimi sözde solcu ve Kürtçü akımlar da Atatürkü Kürtçü göstermeye başladılar. Bu zevata bakılırsa Atatürk, aslında Kürtlere özerklik verecekti. Perinçekten Apoya kadar Kürtçü akım bu tez üzerinde durarak, Atatürkçülere ve milliyetçilere, Kürtçülük aşılamaktadır. İşin garibi bu tezlerin hiçbir gerçek yanı yoktur ama tarih bilgisinden yoksun şu cahil Türklerimiz Kürtçülerin bu oyununa gelmektedir. Bu yazımızda Kürtçülerin Kurtuluş Savaşımız, Cumhuruyetimiz ve Atatürk üzerinde yarattığı tahrifata karşı gerçekleri ortaya koymaya çalışacağız. Kürtçülerin en önemli tezi Kurtuluş Savaşını Türklerle Kürtlerin birlikte verdikleridir. Öyle bir tarih uydurulmuştur ki, Kurtuluş Savaşını Atatürk Kürt ağalarla birlikte vermiştir. Kürtlerin Kurtuluş Savaşımıza katıldıkları ise en büyük uydurmaların başında gelir. O halde Kurtuluş Savaşımız boyunca Kürtlerin gerçekte ne yaptığını ortaya koyalım. Kurtuluş Savaşımızın başlangıcında, Milli Güçleri idare etmek üzere Erzurumda bir Heyet-i Temsiliye oluşturulur. 24 Ağustos 1919da oluşturulan Heyet-i Temsiliye Mustafa Kemal Paşa başkanlığında 9 kişiden oluşur. Diğer temsilciler, eski Bahriye Nazırı Rauf Bey, eski Trabzon milletvekili İzzet Bey, eski Erzurum milletvekili Raif Efendi, eski Trabzon milletvekili Servet Bey, Erzincanda Nakşi Şeyhi Fevzi Efendi, eski Beyrut valisi Bekir Sami Bey, eski Bitlis milletvekili Sadullah Efendi ve Mutki aşireti lideri Hacı Musa Beydir. Kurtuluş Savaşımızın bu ilk önder kadrosundan sadece Rauf ve Bekir Sami Beyler Kurtuluş Savaşının sonuna kadar yola devam etmişlerdir. Yani denildiği gibi Kurtuluş Savaşımız ağaların ve şeyhlerin desteğiyle verilmemiştir. Ama burada çok daha önemli bir gerçeği de ortaya koymamız gerekmektedir. Mutki Aşireti reisi Hacı Musa Bey sözde Kurtuluş Savaşımızın ilk önderlerindendir. Belgeleri inceleyenler bunun böyle olduğunu kabul etmek zorunda kalırlar. Ancak gerçek bambaşkadır. Hacı Musa Bey, 1923 yılı Mayıs ayında Erzurumda kurulan Kürt Azadi Cemiyetinin de lideridir. Azadi Cemiyetinin üyelerinden biri de Şeyh Saittir. Azadi Cemiyeti İngilizlerle, Fransızlarla ve Sovyetler Birliği ile temas kurarak Bağımsız Kürdistan için destek aramıştır. Daha sonra bu örgüt İngiliz desteği ile başlayan Nasturi Ayaklanmasına katılır. Nasturi Ayaklanmasının bastırılmasından sonra ise İrana kaçarlar. Mustafa Kemal de Nutukta bu konuya şöyle değinir: Baylar, tarih, söz götürmez bir biçimde ortaya koymuştur ki, büyük işlerde başarı için yeteneği ve gücü sarsılmaz bir başkanın varlığı çok gereklidir. Bütün devlet büyüklerinin umutsuzluk ve güçsüzlük içinde, bütün ulusun başsız olarak karanlıklar içinde kaldığı bir sırada yurtseverim diyen bin bir çeşit kişinin, binbir türlü davranış ve inanç gösterdiği kargaşalı bir zamanda danışmalarla, birçok saygın ve erkli kişilerin sözlerine uyma zorunluluğuna inanmakla; sağlam, esaslı ve özellikle sert yürünebilir mi? Tarihte buna ulaşmış bir topluluk gösterilebilir mi? İkincisi baylar, ulus, ülke, siyasa ve ordu yöneticiliğinde hiç bulunmamış ve bu alanda değeri belirmemiş ve denenmemiş gelişigüzel kişilerden, örneğin Erzincanlıbir Nakşi Şeyhi ve Mutkili gibi zavallılardan da kurulabilecek herhangi bir temsilciler kuruluna, söz konusu durum ve görev bırakılabilir miydi? Mustafa Kemale idam kararı veren de Kürttü! Kürtlerin ağaları bunu yaparken milletvekilleri de boş durmaz. Bitlisli Kürt milletvekili Yusuf Ziya Bey de Azadi örgütünün içindedir. Yusuf Ziya Bey aynı zamanda İngiliz ajanıdır. Mustafa Kemal Paşa, Yusuf Ziya Beyden kuşkulanmakta ve onu takip ettirmektedir. Gerçekten de Mustafa Kemalin kuşkuları gerçek olur ve Yusuf Ziya Bey Nasturi İsyanına katılır. İşin daha da vahimi Yusuf Ziya Beyin askeriye içinde de adamları vardır. Nasturi İsyanını bastırmakla görevli birlikten, Fırka komutanı İhsan Nuri, Vanlı Rasim, Tevfik Cemal ve Teğmen Ali Rıza da Kürt örgütünün üyesidir ve isyan sırasında 270 askerle birlikte karşı tarafa geçerler! Görüldügü gibi Kurtuluş Savaşımıza katılan ve Türklerle savaşan Kürtlerle değil, Kurtuluş Savaşının içine sızan, ancak kendi Kürt örgütlenmesini devam ettiren, İngiliz, Fransız işgalcilerle işbirliği yapan ve en sonunda da Türk askerine karşı cephe açan Kürtleri görüyoruz. Bu örgütün İngiliz desteğini sağlamak için Nasturi isyanından üç yıl önce 1920 yılında yine Hakkaride başka bir isyan çıkarttığını da kaydedelim. Peki Kürtlerin Kurtuluş Savaşımız sırasındaki tek ihanetleri bu mudur? Aslında Kurtuluş Savaşının başından itibaren Mustafa Kemalin karşısındadır Kürtler. Mustafa Kemalin idam emrini veren Kürt Mustafa Paşadır!. Aynı Kürt Mustafa Paşanın eniştesi ise Kürt İzzet Baydir ve İstanbul Hükümetinin İçişleri Bakanıdır. Kürt İzzet Bey de İngiliz ajanıdır. Kürt İzet Beyin bir de yeğeni vardır Şerif Paşa, o da Kürdistan Teali Cemiyetinin Paris temsilcisidir. İstanbul Hükümetinin ve İngilizlerin Mustafa Kemal hareketini engellemek için kullanmayı düşündükleri kütle ise Kürtlerdir. Damat Ferit, Kürdistan Teali Cemiyeti ile görüşerek onlara özerklik karşılığında Mustafa Kemale karşı savaşmayı teklif eder. Damat Ferit Yüksek Komiser De Robeck ile görüşerek Sevr koşulları gereğince 15 bin kişilik bir Kürt ordusu kurulmasını ve Kürtleri Mustafa Kemale saldırtmayı teklif eder. Bu yönde en önemli girişim Ali Galip olayıdır. İngiliz ajanı Binbaşı Noel, Ali Galip ve Kürdistan Teali Cemiyeti liderleri Malatyaya geçerler. Burada bir Kürt birliği kurarak Sivas yolunda Mustafa Kemali öldürecekler ve Kongrenin toplanmasına engel olacaklardır. Ancak Mustafa Kemal girişimi haber alır ve tedbir alır. Malatyada Türk birlikler İngiliz ajanı, Ali Galip ve Kürdistan Teali Cemiyeti liderlerini kıstırırlar. Tutuklama emri vardır. Noel, İngilizlerden yardım ister. Saraya baskı yapılır fakat sonuç varmez. En sonunda kaçmak zorunda kalırlar. Görüldüğü üzere daha Sivas Kongresi öncesinde bile Kürtler İngilizlerle, İstanbul Hükümeti ile birlikte Mustafa Kemale kaşıdır. İngiliz gizli belgeleri de bunu doğrulamaktadır. 28 Kasım 1919da Mr. Kindsonun Londraya gönderdiği raporda şöyle yazılıdır: Kürtlere her ne kadar inanmasak da onları kullanmamız çıkarlarımız gereğidir. 9 Aralık 1919 tarihli Yüksek Komiser Robeckin Lord Cursona raporunda ise şunlar yazılıdır: Kürtler bütün ümitlerini İngiliz hükümetine bağlamış durumdalar. Bu ara Mustafa Kemal gittikçe tehlikeli olmaya başlıyor. Kuvvetler, Kürtleri Mustafa Kemal Paşaya karşı kullanmak için para ödemeye hazırdırlar Yunan ordusundaki Kürtler Ama Kürtler bununla da yetinmemektedir. İngiliz Gizli Belgelerinin verdiği bilgiye göre Kürtler aynı zamanda Yunanlılarla da temas halindedir. Amasyada Yunan temsilcisi ile görüşün Kürtler, Yunanlılara Türk ordusunda ele geçcirilen Kürt esirlere iyi davranılmasını ve bu esirlerin Türk ordusuna karşı kullanılmasını önerir. Teklif kabul edilir ve esir Kürtler Yunan ordusunun hizmetine girerler. Kürt-Yunan işbirliğinin en büyük sonucu ise Koçgiri İsyanıdır. Yunan ordusu büyük ilerleyişe geçmeden hemen önce Kürtler isyan eder. Yunan ordusu Bursaya doğru ilerlerken Kürtler Sivasa doğru yürümeye başlar. Amerikan Askeri Ateşesi durumu şöyle rapor eder: ... Yunanlılar önemli bir zafer kazanırlarsa Kürt isyanı Türkiyenin arkasını ciddi bir şekilde tehdit edebilir. Ancak Batıdaki savaş Türklerin lehine gelişirse, Türkler, ellerindeki yarım düzine yetenekli liderden biriyle Kürt sorununa son verebilir. İngilizler kuşkusuz bu durumu bilmektedirler. Gene de Kürt sorunu ile meşgul olduğu sürece Mustafa Kemalin Musula el koyamayacağını düşünmektedirler. Dolayısıyla Kürt akımına yardımcı olmaktadırlar. Koçgiri İsyanının başlangıç tarihi sadece Yunan ilerleyişine değil aynı zamanda Londra ve San Remo Konferanslarına da denk gelir. Ankara Hükümeti böylece sıkıştırılmaktadır. Koçgiri İsyanının liderlerinden Baytar Nuri isyan programını şu şekilde açıklar: İlk önce Dersimde Kürt istiklali ilan edilecek, Hozata Kürdistan bayrağı çekilecek, Kürt milli kuvveti Erzincan, Elazığ ve Malatya istikametlerinden Sivasa doğru hareket ederek Ankara Hükümetinden Kürdistan istiklalinin tanınmasını isteyecekti. Türkler bu isteği kabul edeceklerdi. Çünkü isteğimiz silah kuvvetiyle desteklenmiş olacaktı. Ayaklanma büyür ve isyancılar Ankara Hükümetine bir muhtıra yollarlar. Telgraf yoluyla iletilen muhtıra şu maddelerden oluşmaktadır: 1-İstanbul Hükümetince kabul edilen Kürdistan özerkliğinin Ankara Hükümetince de tanınıp tanınmayacağının açıklanması 2-Kürdistan özerk yönetimi konusunda Mustafa Kemal hükümetinin ivedi yanıt vermesi 3-Elazığ, Malatya, Sivas ve Erzincan cezaevlerindeki Kürtlerin hemen salıverilmesi 4-Kürt çoğunluğu bulunan illerden Türk memurlarının çekilmesi 5-Koçgiri yöresine gönderilen birliklerin geri alınması. Kürtler bununla da kalmaz, 25 Kasım 1920 tarihinde Batı Dersim Aşiretleri reisleri adına TBMMye şu şekilde başvurur: Sevr Antlaşması gereğince Diyarbakır, Elazığ, Van ve Bitlis illerinde bağımsız bir Kürdistan kurulması gerekiyor. Bu nedenle bu oluşturulmalıdır. Yoksa, bu hakkı silah zoruyla almaya mecbur kalacağımızı beyan ederiz. Yunanlar Bursaya Kürtler Sivasa saldırıyor Ankara Hükümeti, Batıda Yunanların Bursayı ele geçirmesine rağmen Kürtlere karşı geri adım atmaz. Merkez Ordusu Komutanı Nurettin Paşa isyanı bastırmak için bir plan hazırlar. Topal Osman komutasındaki Giresun alayı da Nurettin Paşanın emrine verilir. Türk Ordusu 11 Nisan 1921 günü Kürtlerin üzerine yürüyüş başlatır. 45 bin kişilik Kürt milisleri ile çapışmalar 3 ay sürer. 17 Haziran 1921 günü isyancılar teslim alınır. Koçgiri isyanının bastırılmasından sonra BMMdeki Kürt milletvekilleri Ordu Komutanı Nurettin Paşanın halka zulmettiği, gereksiz yere kan döktüğü gerekçesiyle olağanüstü ve gizli bir oturum talep ederler. Kürtler isyanı bastıran Nurettin Paşanın kellesini istemektedir. Mustafa Kemal daha sonra Nutukta şu şekilde anlatır: Nurettin Paşa merkez bölgesinde bir yıla yakın bu görevi yaptı ama yetkisi dışında kimi yurttaşların haklarına el uzatıyar diye milletvetkillerinin yakınmaları ve İçişleri Bakanlığına soru yöneltmeleri, Bakanlığın da yakınmaları yerinde görmesi üzerine Meclisin isteğiyle Kasım 1921 başlarında görevden çıkarıldı. Meclis Nuettin Paşanın yargılanmasına da karar verdi. Bu iş, benimle Bakanlar Kurulu arasında bir sorun çıkmasına da yol açtı. Ben, Nurettin Paşaya uygulanmak istenen işlemi kabul etmedim. Fevzi Paşa Hazretleri de benim görüşüme katıldı. İkimizle, Batkanlar Kurulu arasında çıkan anlaşmazlık Meclisçe bir çözüme bağlandı. Mecliste Nurettin Paşayı savundum, kendisini ağır bir işleme uğramaktan kurtardım. Görüldüğü gibi Mustafa Kemal Paşa, sadece Kürt isyanını bastırmakla kalmamış, isyanı bastıran komutanı da sonuna kadar savunmuştur. Mustafa Kemalin, Mecliste tek kalması ise son derece öğreticidir. Gerçekten de Birinci Mecliste, Mustafa Kemal Paşa, Şeriatçılara ve Kürtçülere karşı tek başına kalmaktadır. Ama tek kalmak pahasına kendi komutanını savunmuştur! Görüldüğü üzere, daha Sivas Kongresinin toplanma hazırlıklarından başlanarak Kürtler, Kurtuluş Savaşı için çalışmamış, tam tersine hep Kurtuluş Savaşına karşı savaşmışlardır. Koçgiri ayaklanması bunun en büyük kanıtıdır. Genel Kurmay Başkanlığı da bu isyanı şu şekilde değerlendirmektedir: Siyasi bakımdan büyük bir önem taşıyan bu harekat dolayısıyla, Kürt bağımsızlık davasının ilk basamağının Koçgiri olayları ile kurulmak istendiği, bu dış etkilerin en açık ve kesin delilidir. Bu değerlendirmeden de anlaşılacağı gibi, olay münferit bir isyan değil, bir davanın ilk adımıdır! Ardından gelecek olan Kürt isyanları da bunu kanıtlayacaktır. Nitekim isyanın liderleri de olayı böyle değerlenodirmektedir: Koçgiri, Kürt İstiklal Savaşının bir merhalesidir, onunla bir meydan muharebesi kaybettik, fakat harp bitmedi. Biz son zaferi kazanacağız. Kürtlere özerklik Mustafa Kemalin değil Damat Feritin programı Kürtlerin Kurtuluş Savaşına ne şekilde katıldıkları yalanını gördükten sonra şimdi de Mustafa Kemalin Kürtlere özerklik vereceği yalanının nasıl uydurulduğuna geçebiliriz. 12 Eylül 1919da İstanbul Hükümeti ile İngiltere arasında gizli bir antlaşma imzalanır. Sekiz maddelik anlaşma maddelerinden üçüncüsü şöyledir: -Türkiye bağımsız bir Kürdistan kurulmasına karşı çıkmayacaktır. Anlaşmanın altında Damat Feritin imzası vardır. Anlaşmanın esas önemi Damat Feritin Mustafa Kemal hareketine, yani Türk milli hareketine karşı Kürt ayrılıkçılarıyla uzlaşması ve Kürtleri Mustafa Kemale karşı kullanmasını saptamasıdır. Yukarıda bu kullanmanın ne şekilde hayata geçirildiğini görmüştük. İstanbul Hükümetinin bu tür bir yola girmesi aslında Damat Ferit Hükümetinin sonunu getirir. Kabine değişikliği olur ve Ali Rıza Paşa Hükümeti kurulur. Bu değişiklik son derece önemlidir çünkü Kürt milliyetçiliğinin ve ayrılıkçılığının önü kesilecektir. Amasya Görüşmeleri bunun ilk safhasıdır. Kürtlere özerkliğin ilk belgesi imiş gibi sunulan Amasya Görüşmelerinde şu karar alınmıştır: Beyannamenin 1. maddesinde Osmanlı Devletinin düşünülen ve kabul edilen sınırı Türk ve Kürtlerin oturduğu araziyi kapsadığı ve Kürtlerin Osmanlı topluluğundan ayrılması imkansızlığı izah edildikten sonra, bu sınırın asgari bir istek olmaz üzere elde edilmesinin temininin lüzumumüştereken kabul edildi. Bununla beraber, yabancılar tarafından görünüşte Kürtlerin bağımsızlığı maksadı altında yapılmakta olan tezvirlerinönüne geçmek için de bu hususun şimdiden Kürtlerce bilinmesi uygun görüldü. Tutanaktan da anlaşılacağı üzere Ankara ile İstanbulun yeni hükümeti, Kürt ayrılıkçılığına karşı ortak bir karar almışlar ve kurulacak ya da kurtarılacak devletin sınırlarının Kürtlerin oturduğu arazıyi de kapsadığını belirtmişlerdir. Bu tutanaktan çıkacak biricik sonuç, Kürtlerin oturduğu arazide ayrı bir devlet ve özerklik hakkının bu tutanakla reddedildiğidir. Ama ne hikmetse gördüğü her Kürt kelimesini özerkliğe yoran tarih heveslisi bir kısım hukuk asistanı bunu tam tersine yormaktadır. Amasya görüşmesinin teyidi ise Misak-ı Millidir. Misak-ı Milli ise, özerklik değil ulusal bir devlet programıdır. Kuvayı Milliyenin bu ilk belgesi, aynı zamanda İstanbul Meclisinin son kararında özerklik yoktur! Dahası Misak-ı Milli için çalışan bir harekete katılan herkes de ulusal devleti kabul etmiş demektir. Milli Mücadelenin Kürtlere özerklik vereceğini söyleyenlerin iddiası aynı zamanda son derece de komiktir. Kürtler bağımsızlık ve özerkliği zaten Sevr ile kazanmışlardı. Sevre karşı çıkan bir hareketin Sevrde dayatılan bir maddeyi savunması olacak şey değildir! Kaldı ki ne Erzurum, ne Sivas Kongrelerinde de bu yönde alınmış bir karar yoktur. BMMnin bu yönde aldığı bir karar da yoktur. Özerkliği savunan bir hareketin bunu bir karar olarak duyurması gerekmez miydi? Komik olmayı bırakın: Mustafa Kemal sizin gibi gizli bir Kürtçü değildi! Sizin gibi hem tek bayrak, hem de Kürtler kendi kendini yönetsin diyecek kadar hain değildi... İngilizlerin Kürtlere özerklik uydurması Mustafa Kemalin Kürtlere özerklik vereceği uydurmasının kaynağı ise doğrudan İngilizlerdir! Yukarıda bahsettiğimiz gibi Koçgiri isyanının bastırılmasından sonra Mecliste Kürt milletvekilleri isyancılara destek çıkarlar. Uzun süren tartışmalardan sonra Mustafa Kemalin isyanın bastırılmasını savunan konuşması üzerine tartışma kapanır. Ancak İngiliz raporlarına göre bu görüşmeler sırasında Kürtlere özerklik verilen bir karar alınır. Maddeler şunlardır: 1-Uygarlığın gereklerine uygun olarak Türk milletinin ilerlemesini sağlamayı hedefleyen BMM, ulusal gelenekleriyle uyum içinde, Kürt milletinin özerk yönetimini kurmayı üzerine alır. 2-Çoğunluğunu Kürtlerin oluşturduğu bu topraklar için Kürt ileri gelenleri tarafından bir genel vali, vali yardımcısı ve bir müfettiş seçilebilir. ... 4-Kürt ulusal meclisi doğu vilayetlerinde kurulacak ve 3 yıl için oluşturulacaktır. 5-Özerk yönetim Van, Bitlis, Diyarbakır vilayetleri, Dersim sancağı, bazı nahiye ve kazaları içine alacaktır. Toplam 9 maddelik kanun tasarısı İngilizlere göre kabul edilmiştir! Ancak İngiliz raporlarının gösterdiği 10 Şubat 1922 tarihinde anılan gizli oturum yoktur! TBMM Gizli Celse Zabıtları yayınlanmıştır ve orada böyle bir gün yoktur! Olması da son derece saçma olurdu. Çünkü anılan 9 maddenin Sevrden bir farkı yoktur. Kaldı ki Koçgiri isyanını bastıran bir Meclisin bu kararları alması da mantıksızdır. Çünkü bu kararları alacak Meclis, mantıken isyancılarla anlaşır ve istenilen bu hakları verirdi. İngilizler yetmedi bir de Perinçek... Atatürkün Kürtlere özerklik vereceğine ilişkin ikinci bir iddia ise İngilizlerden sonra Perinçekten gelmektedir. Atatürk 16/17 Ocak 1922 tarihinde çıktığı İzmit seyahatinde gazetecilerin sorularını yanıtlar. Vakit gazetesi başyazarı Ahmet Emin Yalmanın Kürtlük Sorunu nedir? Bir iç sorun olarak değinmeniz iyi olur sorusuna şu yanıtı verir: Kürt sorunu, bizim, yani Türklerin çıkarı için kesinlikle sözkonusu olamaz. Çünkü, bizim ulusal sınırlarımız içinde Kürt öğeleri öylesine yerleşmişlerdir ki, pek sınırlı yerlerde yoğun olarak yaşarlar. Bu yoğunluklarını da kaybede ede ve Türklerin içine gire gire öyle bir sınır oluşmuştur ki, Kürtlük adına bir sınır çizmek istesek, Türkiyeyi mahvetmek gerekir. .... Bu nedenle başlıbaşına bir Kürtlük düşünmekten çok Anayasamız gereğince zaten bir çieşit özerklik oluşacaktır. O halde hangi bölgenin halkı Kürt ise kendi kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir... Perinçek ve Apo, Atatürkün bu demecini Atatürkün özerkliği savunduğunun kanıtı olarak verirler. Oysa Uğur Mumcunun da belirttiği gibi Mustafa Kemal özerklikten değil bir çeşit özerklikten bahsetmektedir. Bu ise, 1921 Anayasasına göre illerin manevi kişiliğe ve özerkliğe sahip olmaları maddesiyle uyum içindedir. 1921 Anayasasının 21. maddesi şöyledir: İl yönetimi yerel işlerde manevi kişilik sahibidir ve özerktir Buradan da anlaşılacağı üzere Atatürk, Kürtlerin kendi kendilerini yönetmesinden değil illerin kendilerini yönetmesinden bahsetmektedir. Zaten Kürtlerin yoğunluğundan bahsetmesi de bu nedenledir. Aslında Atatürkün bu açıklamasının özerklik için değil tam tersine Kürt sorununun kabul edilmemesi için bir dayanak olarak gösterilmesi gerekmektedir. Gerçekten de bu açıklamasında Atatürk, Kürtlüğü reddetmekte, dahası Kürt sorununu kabul etmemektedir! Dahası açıklamaların devamında Lozanda tartışılan Musul meselesi ele alınmakta ve şu ifade edilmektedir: İngilizler orada bir Kürt hükümeti kurmak istiyorlar. Bunu yaparlarsa, bu düşünce bizim sınırlarımız içindeki Kürtlere de yayılır. Bune engel olmak için sınır güneyden geçirmek gerekir. Yani Atatürk bizim sınırlarımı içindeki Kürtlerin olası bir talebine karşı olduğunu çok açık bir şekilde ifade etmekte bu nedenle de Musulu vermemeyi savunmaktadır! Nitekim Lozanda Türkiye, Kürt meselesinin konuşulmasını dahi kabul etmemiştir! Çünkü Türkiye için artık böyle bir mesele yoktur! Şeyh Sait isyanı ve Mustafa Kemal tedbiri: Takrir-i Sükun, İstiklal Mahkemesi İkinci uydurmanın da çürütülmesinden sonru Atatürkün kurduğu Cumhuriyet idaresinde Kürt meselesinin nasıl ele alındığına geçebiliriz. Burada karşımıza Musul Sorunu çıkar. İngilizlerle Musul müzakereleri sürmektedir. Türkiye Musulu geri almak için askeri bir harekatın da hazırlıklarını yapmaktadır. Tam bu ortamda Şeyh Sait isyanı patlak verir. Kürtler yine İngilizlerin oyuncağı olmuştur. İngiliz desteği ile ayaklanan Şeyh Sait, önemli başarılar kazanır. Başbakan Fethi Okyardır. Fethi Bey, isyanı çok önemsemez ve üzerine hemen gitmez. Daha sonra Mecliste kendini savunacağı üzere gereksiz kan dökülmesine karşıdır Tam bu sırada Mustafa Kemal, Ankara Garında İsmet Paşayı beklemektedir. Hükümet değişir, İsmet Paşa kabinesi kurulur. İsmet Paşa hükümeti iki karar alır, biri İstiklal Mahkemelerinin kurulması, ikincisi Takrir-i Sükun kanunu. Bu, devletin isyanın üzerine sertlikle gideceğinin işaretidir. Takrir-i Sükun görüşmeleri, gizli Kürtçü liboşlarla, Cumhuriyetçilerin hesaplaşmasına dönüşür. Terakiperver Cumhuriyet Fırkası liderleri, Kazım Karabekir, Ali Fuat, Rauf Bey, Takrir-i Sükuna karşı çıkarlar. Onlara göre isyancılarla masum halkı ayırmak gerekmektedir. Takrir-i Sükun özgürlükleri ortadan kaldıracak ve bir dikta idaresi kuracaktır. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının 15 milletvekili bulunmaktadır. Bunlardan özellikle Dersim milletvekili Feridun Fikrinin isyancıları korumak için çırpındığı görülür. TCFnin tüm muhalefetine karşın Takrir-i Sükun Yasası ve İstiklal Mahkemelerinin kuruluşu yasası kabul edilir. Çünkü başta Atatürk olmak üzere, Cumpuriyetçiler, isyancılara özgürlük tanımanın Cumpuriyetin sonu olacağını görmektedirler. Cumhuriyet Halk Fırkası içinde de bir bölünme olmuştur. 92 millitvekili isyanın üzerine sertlikle gitmekten yana tavır koyarken 60 milletvekili buna karşı çıkmaktadır. Son noktayı Mustafa Kemal koyar. 2 Mart günü kürsüye çıkar ve kararı açıklar: Milletin elinden tutmaya lüzum vardır. Devrimi başlayan tamamlayacaktır. Nifak vardır vahdet olsun diyoruz Böylece Mustafa Kemalin çözümü uygulanmaya koyulur. Mustafa Kemal muhalifleri ve ürtçüler ise özellikle İstanbul basınında yuvalanmıştır. Milli Savunma Bakanı Recep Peker durumu şu şekilde ifade eder: ... Türkiyede devlet nüfuzu adına gösterilen hoşgörünün sonunda devlet işlemez hale gelmiştir. Çok yüksek adlar adına yapılmış yasalar da buna yol açmıştır. Basın, özellikle İstanbul sbasını Türkiyede devlet gücü diye ne kadar kutsal yer ve makam varsa hepsini ite kaka meşruluk dışı bir çekişme aracı yapmıştır. Bunlar, devlet kuruluşu diye ne varsa hepsine birden yalan ve iftiralarla saldırıp tüm devleti tahrip etmektedirler. Her sabah milletin yüzüne fışkıran mikroplu balgamlar masum halka devlet gücünün değerli birşey olmadığını aşılyamaktadır... Hükümetimiz pislik yuvalarını temizlemeye yetkisi olmadan bu ülkenin yönetimini ele alamaz. İç tehhlike içinden yanan yangın gibidir. Eğer devlet kuruluşları, meclisler ve hükümetler, bu yangını patlamadan önce bulup gereken yasal önlemleri almazsa yangın büyüdükten sonra önlem almaya da zaman kalmaz. Herhangi bir düşünce ile ve herhangi bir amaçla, özgürlüğü yine bizzat özgürlüğe çevrilmiş bir silah gibi kullanmak, gerçeğe ve yurt yararına uygun değildir. Sonuçta isyan bastırıldı. İsyanın elebaşılarındak 46sı idam edildi. Mehmet Emin Bey, Mecliste Cumhuriyetin isteğini açıklıyordu: Memlekette nifak vardır vahdet olsun diyoruz. İhanet vardır sadakat olsun diyoruz. İzmihlal tehlikesi vardır beka olsun diyoruz. Ölüm vardır hayat olsun diyoruz.
http://www.turksolu.org/92/basyazi92.htm *** Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet döneminde Atatürk ve Kürtler (II) Güneydoğuya Umum Müfettişlik 1925 yılında çıkan Şeyh Sait isyanının bastırılmasından sonra Cumhuriyet yönetimi meselenin üzerine daha hassasiyetle yaklaşmaya başladı. Bu yaklaşımla birlikte Cumhuriyet idaresinin Kürt meselesindeki tedbirleri de oluşmaya başladı. Cumhuriyet idaresinin meseleyi çözmek için Takrir-i Sükun Kanunu çıkarttığını ve İstiklâl Mahkemelerini yeniden kurduğunu geçtiğimiz haftaki yazımızda görmüştük. İstiklâl Mahkemelerinin çalışma süresinin dolması ile birlikte yerine bir şey konulup konulmayacağı tartışılmaya başlandı. Bu noktada Umum Müfettişlik kurulması Cumhuriyet idaresinin çözümü oldu. Umum Müfettişlik ya da o dönem kullanılan öz Türkçe karşılığı ile Genel İnspektörlük kurulması önerisi Başbakan İsmet İnönüden gelmişti. Gerekçe, bu bölgede daha güçlü bir yönetim kurulması gerekliliğiydi. 25 Haziran 1927 tarihinde Umum Müfettişlik Teşkiline Dair Kanun kabul edildi. Bu kanuna göre Umum Müfettişlik Elaziz, Urfa, Hakkari, Bitlis, Diyarbekir, Siirt, Mardin ve Van illerini kapsayacaktı. Görüldüğü üzere bu bölge Kürt isyanlarının merkezi olan Güneydoğu Bölgesiydi. Umum Müfettişliğe beş yıl bu görevi sürdürecek olan İbrahim Tali Öngören atandı. Bu tercih dikkat çekiciydi çünkü Öngören aynı zamanda milletvekiliydi. Öngören milletvekilliğinden istifa ederek bu göreve geldiğine göre görev oldukça önemliydi. Ancak Öngörenin çok daha önemli bir özelliği daha vardı o da Mustafa Kemalle birlikte Bandırma Vapuruna binen ilk kadrodan olması ve o günden beri de Mustafa Kemalin güvenini hiç kaybetmemesi idi. Umum Müfettişlik görevine 1935 tarihinde Abidin Özmenin atanması da üzerinde durulması gereken bir noktadır. Abidin Özmen, Milli Mücadele yıllarında Mudanya Kaymakamıdır. Bu görevini sürdürürken Yunanlılara karşı ajanlık faaliyetini organize eder. Bu görevi sırasında Yunanlara esir düşer. Atina Hapishanesinde iki buçuk yıl hapislikten sonra Zaferle birlikte kurtulur ve yurda döner. O da Mustafa Kemalin güvenini kazanan kadrolardandır. Güneydoğu bölgesinde göreve başlayan Umum Müfettişliklerin kapsamı daha sonra genişletilir. İkinci Umum Müfettişlik 1934 tarihinde Trakyada Edirne, Kırklareli, Tekirdağ ve Çanakkale illerinde kurulur. 1935 tarihinde Erzurum merkezinde Erzurum, Kars, Gümüşhane, Çoruh, Erzincan, Trabzon ve Ağrı illerini kapsayan Üçüncü Umum Müfettişlik kurulur. 1936 yılında ise Bingöl, Tunceli, Elaziz ve Erzincan illerini kapsayan Dördüncü Umum Müfettişlik kurulacaktır. Bu görevlere atananlar da dikkat çekicidir. İkinci Umum Müfettişliğe İbrahim Tali Öngören geçerken, Üçüncü Umum Müfettişliğe Tahsin Uzer atanır. Tahsin Uzer de başından itibaren Mustafa Kemalin yanındaki kadrodandır. Dördüncü Umum Müfettişliğe ise Korgeneral Abdullah Alpdoğan atanır. Alpdoğan Paşa, Koçgiri İsyanını bastıran Nurettin Paşanın oğludur. Görüldüğü gibi Atatürk, Umum Müfettişliklere büyük önem vermiş ve bu göreve hep çok güvendiği isimleri getirmiştir. Umum Müfettişliklerin kuruluş tarihi de oldukça dikkat çekicidir. Şeyh Sait İsyanından sonra Birinci Umum Müfettişlik teşkil edilirken, Ağrı İsyanı ertesinde Üçüncü Umum Müfettişlik, Dersim İsyanı döneminde ise Dördüncü Umum Müfettişlik teşkil edilir. Aslında Dördüncü Umum Müfettişliğin teşkili, Cumhuriyet Yönetiminin Dersime yönelik hazırlıklarının sonucudur. Zaten Dördüncü Umum Müfettişliklere sadece Korgeneral rütbesindeki askerler atanabilecektir.
Umum Müfettişliklerle ilgili aslında önemli bir ayrıntı daha belirtilmelidir. Umum Müfettişlik daha Milli Mücadele sürerken, yani Birinci Meclis döneminde de kabul edilmiştir. Koçgiri İsyanının hemen ertesinde gündeme gelen Umum Müfettişlik idaresine muhalefet şu gerekçeyle karşı çıkıyordu: Memleketten İstiklâl Mahkemelerini kamilen kaldıralım, memlekete adalet verelim. Adalet için çare İstiklâl Mahkemelerini kaldırmak... Müfettişi Umumilik Kanununda toptan tüfekten bahsediliyor. Bu milletin üzerine hâlâ top ile tüfek ile mitralyöz ile mi yürüyeceğiz? Ancak Mustafa Kemal bu tür muhalefeti yenerek Umum Müfettişlik yasasını o dönemde de çıkartmıştı. Çünkü bölücülük, her dönemde insan hakları ve hürriyet laflarının arkasına sığınarak idareyi gevşetmeye çalışmıştır. Atatürkün Cumhuriyet döneminde Umum Müfettişlikle ilgisi de belirtilmelidir. Umum Müfettişlerin çalışmalarını yakından takip eden Atatürk, özellikle Dersim Harekatı sırasında Dördüncü Umum Müfettiş Alpdoğan Paşaya büyük destek vermiştir. Nitekim İnönünün Alpdoğan Paşaya 30 Mayıs 1937 tarihli mektubunda şu sözler dikkati hemen çeker: ... Atatürk sizden bana büyük bir takdir ve memnuniyetle bahsetti. Bilhassa hanımefendinin asalet ve nezaketi ve Sabiha Gökçene gösterdiği alaka ve şefkat kendisini pek mütehassis etmiştir. Bilindiği gibi Sabiha Gökçen, Atatürkün manevi kızıdır. Ve Dersim İsyanını bastırmak için havadan bombardıman yapan pilotlarımızdandır. Umum Müfettişliğin önemi Cumhuriyet idaresinin Kürt meselesine yaklaşımını bizzat yürüten kurum olmasıdır. Bu bakımdan 7-22 Aralık 1936 tarihleri arasında düzenlenen Umum Müfettişler Toplantısı özel önem taşımaktadır. Dersim İsyanı öncesindeki toplantı Cumhuriyet idaresinin olaya yaklaşımını özetler. Şu satırlar Dördüncü Umum Müfettiş Alpdoğan Paşanın raporunda geçmektedir: ...Türkçe bilmeyen çocuklara bu mekteplerde Türkçe öğretiliyor. Türk duygusu aşılanıyor. Tunceli içerisinde dilini unutmuş Türk soyundan insanların kasaba ve nahiyelerle civarına iskanları düşünülüyor. ... Toplu bir Türk camiası vücuda getirecek bu hususta hazırlıktayız. ... Soyadı kanunu mıntıkada takip edilerek Türk soyu adlarının soyadı olarak halka verilmiş olması ve bu adlarla kendilerinin çağrılmasıdır.. Umum Müfettişliklerin kaldırılması ise Demokrat Parti iktidarı altında olacaktır. Kürt bölücülüğüne kucak açan DP, daha ilk görev yılında bu kurumu lağvedecektir. Kürtçülüğün önde gelen isimlerinden DP Diyarbakır milletvekili Mustafa Remzi Bucak, Umum Müfetişliklerle ilgili görüşmede şu sözleri sarfedecektir: ... Bu memleketin siyasi idare tarihinde kapkara bir leke olarak yer almış olan Umum Müfettişlikler... Bu bakımdan Umum Müfettişlikler, idare ve siyasi tarihimizde iğrenç ve korkunç kanlı sahifeler ilave etmekten başka bir vazife görememişlerdir... Aynı Bucakın daha sonra Kürdistana özerklik verilmesi ve federasyon kurulması için İsmet İnönüye başvurduğunu da göreceğiz. Görüldüğü gibi 1927 tarihinde Cumhurbaşkanı Mustafa Kemalin imzası ile kurulan Umum Müfettişlikler 1952 yılında karşıdevrimci Demokrat Partililer tarafından ortadan kaldırılmıştır. Tıpkı köy enstitüleri, Halkevleri gibi... Birinci Umum Müfettişlik çalışmaları sonuçlarını vermeye başlar. Şeyh Sait isyanından sonra Birinci Umum Müfettişlik bölgesinde Kürt isyanı gerçekleşmez. Ancak Kürt bölücülüğü bu dönemde merkez üssünü Diyarbakırdan Ağrıya kaydırır. 1927 ile 1931 yılları arasında Ağrıda üç ayaklanma gerçekleşecektir. Bunların en büyüğü ve en önemlisi Üçüncü Ağrı isyanıdır.
Ağrı İsyanından hemen sonra Cumhuriyet İdaresinin Kürt meselesinde yeni bir tedbiri olan İskan Kanunu hazırlanacaktır. 1932 yılında kanun teklifi haline getirilen ve 27 Mayıs 1934 tarihinde yasalaşan İskan Kanunu, gerek gerekçesi gerekse uygulanması açısından son derece önemli bir belgedir. İskan Kanununun gerekçesinde öncelikle yaşanılan sorunun kökeninin Osmanlı yönetiminde olduğu belirtilir. Gerekçenin ikinci sayfasında bu durum şöyle ifade edilir: Dini ve emperyalist saltanatın memlekette idame ettiği idarei mutlakanın bünyesi esasen milli temsil siyaseti tatbikine gayrımüsaittir. Mutlakiyet kendi varlığını birbiri ile anlaşamayan unsurların yanyana bulundurulmalarına ve birbirlerile bağdaşmamalarına ve kaynaşmamalarına istinat ettiriyordu. Onun için muhtelif kıtalardan gelen muhacir unsurlar hane hane Türk kasaba ve köyleri içine dağıtılarak eritilip temsil edilmeleri maksadı hiçbir zaman istihdaf edilemezdi. Muhtelif vilayetlere gelen bu halk blok halinde müstakil köy ve mahalle teşkil etmek üzere yerli Türklerin arasına bir ihtilaf unsuru olarak katılırdı. Bunlar yıllarca kendi dillerile mütekellim kaldılar. Bütün Osmanlı devrinde Türkçeyi ana dili olarak bernimseyemediler. Türk ırkına ve harsına mensup muhacirler bile blok halinde ayrı yerleştirilmek yüzünden ırkdaşlarına bütün bir Osmanlı devrinde ısınamadılar. Üçüncü sayfada ise Cumhuriyet döneminin uygulamalarına geçilmekte ve şu ifadeye yer verilmektedir: Bu dokuz yıl zarfında Cumhuriyet Hükümetince hal ve tavsiyesine muvaffakiyet elveren dahili, harici birçok meselelerden sonra normal bir sistem tahtında milli bünyemizi korumağa, sağlamlaştırmağa, mütecanisleştirmeğe ve milli harsımıza ve muasır medeniyete daha ziyade intibakları matluk olan nüfus kütleleri üzerinde müsmir bir suratte Devlet eli ile işlemeğe Türk nüfusunu kemiyet ve keyfiyetçe inkişaflandırmağa müteveccih bir nüfus siyaseti takip ve tatbikine sıra gelmiştir Takip ve tatbik edilecek nüfus siyasetinin ne şekilde olacağı ise şu şekilde belirtilmektedir: Yine dahili iskan safahatı cümlesinden olarak ana dili Türkçe olmıyan nüfus terakümlerinin menine ve mevcutlarının dağıtılması şekillerine ve bu suretle hars vahdetinin korunmasına ait tedbirlerin ittihaz ve tatbiki için Hükümete kanuni selahiyet alınması düşünülmüştür. İskan Kanununun gerekçesinde de görülebileceği gibi Cumhuriyet idaresi, Türkiyede Türk nüfusunu -ki bu nüfusun ana dili Türkçe olacaktır- arttırmak için bir nüfus siyaseti izleyecektir. Bu siyasetin gerekçesi ise Osmanlının farklı kavimleri kütleler halinde koruyarak tek bir milli kimlik yaratmaya engel olmasıdır. Osmanlının bu kozmopolit siyasetine karşılık Cumhuriyet idaresi, tek bir Türk kimliği yaratmak için, farklı kavimleri Türklük içine dağıtarak eritecektir! Türklük içinde hamur oluncaya kadar eritmek Kabul edilen İskan Kanununda ise bu gerekçeye uygun olarak çok önemli noktalara temas edilmiştir. Yedinci sayfada şöyle ifade edilmektedir: Yapmacık Osmanlı topluluğunun bir gün için Türke veremediği geniş soluk almayı, Türkiye Cumhuriyeti kendisi için en yüksek, en değerli en büyük amaç yapmıştır... Osmanlı İmparatorluğu Türkü başka soylar kazancına çalıştırarak onu yükseltmeyi kendisine ve yaşatmak istediği gemsiz buyrukçuluğuna nasıl bir çürük temel edinmiş ise Türkiye Cumhuriyeti de bütün olgunluğunu Türk varlığından alarak onun dışında hiçbir şey görmemek üzere öz benliğini milletine dayamakla yükselmektedir. Bunun içindir ki Osmanlı İmparatorluğu, değişik ve çetrefil dil söyleyenlerin içinde çalışkan içi dışı ayrı kalmış kümeler kılığındaki insan kalabalıklarının birbirini anlamamaları ve anlaşamamalarında nasıl kendi eğri yaşayışını korumak istiyor idiyse, Türkiye Cumhuriyeti de ancak gönül ve kafa birliği ile dil birliğini göz önüne alarak bir soyun tek çocuğu saydığı Türklüğün iç ve dış güçlerini biletip yükselterek herşeyi ancak bu büyük Türke bağlamayı kendisine ülkü ve amaç yapmıştır. ... Yalnız muhacir getirerek yerleştirmek düşüncesi bu kanunda yer tutmuş değildir. Burada en canlı ve en köklü düşünce yapılacak iş, yerleştirmenin bilgi yolunda yapılmış olması ile beraber binlerce yıldan beri dönüp dolaşan dağınık Türkleri toplayarak artık bu göçebe yaşayışına bir son vermek ve kültür işini kökünden kesmek için buraya açık ve kestirme kurallar konmuştur. Öteden beri Türk kültürüne uzak kalmış olanların ülkede yerleşerek onlara Türk kültürünü benimsetmek için Devletin yapacağı işler bu kanunda açıkça gösterilmiştir. Türk bayrağına gönül bağlamamış iken Türk yurttaşlığını, kanunun ona verdiği her türlü hakları kullanmakta olanları, Türkiye Cumhuriyeti uygun göremezdi. Bunnu içindir ki, bu gibileri Türk kültüründe eritmek ve onları Türk oldukları için daha sağlam yurda bağlamak yollarını bu kanun göstermiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devletinde Türküm diyen herkesin bu Türklüğü Devlet için belli ve açık olmalıdır. Görüldüğü üzere İskan Kanunu, tek bir Türklük yaratmak için çıkarılan bir kanundur. Bunun için tek bir Türk kültürü oluşturulması gerekmektedir. Ve en önemlisi de Türkiye Cumhuriyeti kanunlarından yararlananların kendilerini Türklükten bağımsız görmelerini Cumhuriyet idaresinin kabul etmeyeceğidir. Bugünkü tartışmalarla paralel bir biçimde, o günlerde de, bu ülkenin bayrağına, diline tabi olmayıp bu ülke kanunlarının sağladığı haklardan yararlananlar vardı. İşte bu kanundan sonra artık bunlara müsamaha edilmeyecekti! Ve dahası bugün Atatürke maledilmeye çalışılan Türk-Kürt kardeşliğinin tam tersine, İskan Kanunu açıkça şunu söylemektedir: Yalnız 1876 yılından sonrakileri ele alırsak, yok olan Osmanlı İmparatorluğunda gelip yerleşen değişik dilli ve değişik kültürlü olanlar inanda yerli Türkle birleşik iken bile bunları ayırt edilmeyecek gibi Türk kültüründe yoğrulduklarını söyleyemeyiz. Bunu Türk kültürünün yetiştirici, yükseltici ve yerleştirici gücünün düşüklüğüne veremeyiz. Bu gelenleri Türk kendi topluluğu içine almış iken ve hemen pek çoğu da Türk dilini konuşurken bile Türk kültürünü, Türk duygusunu bilimli olarak taşımaktan sekmişlerdir. İşte bunun içindir ki geçmişte denenmiş olanı bir daha denemek gibi zararlı bir işe girişmekten ise bunu kökünden kesip atmayı isteyen bu madde ile Devlet bu gibi yurda gelenleri ta Türk kültürü içinde eyice eriyip büyük Türklük içinde hamur oluncaya kadar gözü önünde tutmak istemiştir. Aşiretlerin Dağıtılması ve Toprak Devrimi İskan Kanunu, Atatürkün Altı Ok programının çok önemli halkasıdır. İskan Kanununun aşiretleri kaldıran kararı aşiret düzenine karşı ulusçuluk tedbiri, aşiretlerin dağıtılması ile birlikte çıkarılan Köylüyü Topraklandırma Kanunu ise halkçılığın önemli bir uygulamasıdır. Atatürk başta olmak üzere Cumhuriyet yöneticileri Kürtçülüğün, aşiret düzeninde yaşayan bir toplumsal sistemden güç aldığını görüyorlardı. Bu sistemde, topraksız köylü, şeyhin, ağanın esiri idi. Devlet iktidarına karşı bu kırsal alanda ağanın, şeyhin egemenliği söz konusuydu. Devlet kendisine rakip olan bu iktidara göz yumarsa devlet içinde devlet kurulmuş olacaktı. Kürtçülük zaten tam da bu nedenle gelişmişti. Güçsüz Osmanlı padişahları, gerek İranla gerekse Ermenilerle mücadelede Kürt aşiretlerine destek olmuş, onlara otorite vermişti. Böylelikle Kürt aşiretleri Osmalı karşısında bir güç olmuşlardı. Cumhuriyetin kurulması ile birlikte varlığı tehlikeye düşen aşiretler, bu konumlarını korumak için gerek Hilafetçiliğe gerekse Kürtçülüğe başvurarak halkı Cumhuriyet devletine karşı ayaklandırıyordu. O halde Kürtçülükle mücadelenin en önemli tedbiri aşiret yapısının dağıtılması olabilirdi. Ancak bunun için de aşiret egemenliğinden kurtarılacak köylüye toprak dağıtmak gerekirdi. bu ise bir toprak reformunu gerekli kılıyordu. İşte İskan Kanunu bu iki noktada da gereken yasal yolu açtı. Kanunun 10. maddesi şöyleydi: Kanun aşirete hükmi şahsiyet tanımaz. Bu hususta herhangi bir hüküm, vesika ve ilama müstenit olsa da tanınmış haklar kaldırılmıştır. Aşiret reisliği, beyliği, ağalığı, şeyhliği ve bunların herhangi bir vesikaya veya görgü ve göreneğe müstenit her türlü teşkilat ve taazzuvları kaldırılmıştır. Bu kanunun neşrinden önce herhangi bir hüküm veya vesika ile veya örf ve adetle aşiretlerin şahsiyetlerine veya onlara izafetle reis, bey, ağa ve şeyhlerine ait olarak tanınmış, kayıtsız şartsız bütün gayrımenkuller devlete geçer. İskan Kanununun anılan maddeleri TİP tarafından yayınlanan Sosyal Adalet dergisinde toprak devriminin bir aşaması olarak desteklenmiştir. Ancak aşiretlerle mücadele alanında önemli bir adım da 27 Mayıs Devriminden sonra atılmıştır. 19 Kasım 1960 tarihinde 2510 sayılı İskan Kanununa ek 105. madde eklenmiştir. Bu ek madde uyarınca 55 ağa sürgüne gönderilmiş, toprakları ise köylüye dağıtılmıştır. Soyadı Kanunu İskan Kanunu, yukarıda gerekçesinde de açıkça belirtildiği gibi dönemsel, isyan üzerine çıkarılmış bir kanun değildir. 1925 yılından başlayarak 1926, 1927, 1929, 1933, 1934 ve 1935 tarihlerinde toplam 11 adet iskan kanunu çıkarılmıştır. İlk İskan Kanununun Şeyh Sait İsyanı ve Mustafa Kemale yönelik İzmir Suikastinin hemen ardından çıkarılmış olması da dikkate değerdir. Çünkü Cumhuriyete muhalefet edenler, aşiretlere yaslanmaktadır. Bu aşiretlerle mücadele ise ancak iskan kanunları ile mümkündür. Aşiretlerle mücadele ile birlikte çıkarılan Soyadı Kanunu da doğru bir yere oturtulmalıdır. Soyadı Kanunu, isyanları önlemek için isyan bölgesinde ikamet edenlerin nüfusa kayıt yaptırmalarını sağlamak, onları aşiret yapısından kurtarmak için çıkarılmıştır. İskan Kanunu ile aynı yıl çıkarılan Soyadı Kanunu ile birlikte bir de Bakanlar Kurulu tarafından Soyadı Nizamnamesi yayınlanacaktır. Bu nizamnameye göre, Arnavutluk, Çerkeslik, Kürtlük gibi başka milletlere delalet eden soyadları alınamayacaktır. Soyadlarında ek olarak yan, of, ef, viç, iç, is, dil, pulos, aki, zade, mahdumu, veled ve bin gibi takılar da kullanılamayacaktır. Soyadları mutlaka Türkçe olacaktı. Üç bölgeye ayrılan Türkiye İskan Kanununun en önemli özelliği Türkiyede tek bir Türk nüfusu yaratmak için Türkiyenin üç mıntıkaya bölünmesidir. TÜRKSOLUnun yayınladığı Kürt istilası haritalarından rahatsız olanlar, Atatürk döneminde çıkan bu İskan Kanununda da aynı haritaların kullanıldığını unutmuş olabilirler. Onlar için bu maddeleri burada bir kez daha verelim: Madde 1- Türkiyede Türk kültürüne bağlılık dolayısıyla nüfus oturuş ve yayılışının, bu kanuna uygun olarak İcra Vekillerince yapılacak programa göre düzeltilmesi Dahiliye Vekilliğine verilmiştir. Madde 2- Dahiliye Vekilliğince yapılıp İcra heyetince tasdik olunacak haritaya göre Türkiye iskan bakımından üç nevi mıntıkaya ayrılır. 1 numaralı mıntıkalar: Türk kültürlü nüfusun tekasüfü istenilen yerlerdir. 2 numaralı mıntıkalar: Türk kültürüne temsili istenilen nüfusun nakil ve iskanına ayrılan yerlerdir. 3 numaralı mıntıkalar: Yer, sıhhat, iktisat, kültür, siyaset, askerlik, inzibat sebepleriyle boşaltılması istenilen ve iskan ve ikamet yasak edilen yerlerdir. Yukarıda yazılan iskan mıntıkalarının tesdikli haritasında, zamanla ortaya çıkacak ihtiyaca göre değişiklikler yapılması Dahiliye Vekilliğinin teklifi üzerine İcra Vekilleri Heyeti kararına bağlıdır. Görüldüğü üzere devlet Kürtçülükle mücadele için bir nüfus planlaması yapacaktır. Burada iki tür önlem vardır, birincisi aşiretlerin dağıtılması ile birlikte Kürtlerin, Türk bölgeler içine serpiştirilerek Türk kültürü içinde eritilmesi, ikincisi ise Türk kültürlülerin ve Türk muhacirlerin, Kürtlerin yoğun olduğu bölgelere iskanı ile buralarda da Türk kültürünün geliştirilmesi. Kürtler mahalle kuramaz Burada bizim Kürt istilası olarak ortaya koyduğumuz, Kürtlerin Batıya yerleşerek oralara da kendi aşiret ve köy kültürlerini taşıyarak Türkleri asimile etmeleri olgusu üzerinde de durmak gerekir. İskan Kanununun 11. maddesi böylesi bir tehlikeyi görmüş ve buna karşı şu tedbiri getirmiştir: Madde 11- A- Ana dili Türkçe olmıyanlardan toplu olmak üzere yeniden köy ve mahalle, işçi ve sanatçı kümesi kurulması veya bu gibi kimselerin bir köyü, bir mahalleyi, bir işi veya bir sanatı kendi soydaşlarına inhisar ettirmeleri yasaktır. B- Türk kültürüne bağlı olmıyanlar veya Türk kültürüne bağlı olup da Türkçeden başka dil konuşanlar hakkında harsi, askeri, siyasi, içtimai ve inzibati sebeplerle, İcra Vekilleri Heyeti Kararıle, Dahiliye Vekili lüzumlu görülen tedbirleri almağa mecburdur. Toptan olmamak şartıle başka yerlere nakil ve vatandaşlıktan iskat etmek de bu tedbirler içirndedir. C- Kasabalarda ve şehirlerde yerleşen ecnebilerin tutarı belediye sınırları içindeki bütün nüfus tutarının yüzde onunu geçemez ve ayrı mahalle kuramazlar. Görüldüğü gibi Atatürk döneminde çıkarılan İskan Kanunu ile Kürtlerin mahalle ve köy kurmaları yasaklanmıştır! Türklerin Kürtleşmesi İskan Kanununun Türklerin kendi milli kimliklerini unutmasına karşı, güncel olarak söylersek Kürtleşmesine karşı da bir tedbir olduğu ortadadır. Mecliste Kanun görüşmeleri sırasında Samsun mebusu Ruşeni Bey şunları söyler: Son üç dört asır zarfında saltanatın yarattığı hastalık maalesef Türk kanına yerleşmiş ve Türk yabancı Müslüman soyları arasında kaldıkça Türklüğünü unutarak o soylara karışmağa müstenit olmuştur. Bugün Mısırda, Filistinde, Suriyede, şurada burada Araplaşan Türkler yüzbinlerle baliğ olmaktadır. Halbuki tabiatta her zihayatın bir miğdesi vardır. Miğde mutlak canlı şeyler yemekle yaşar. Yani yaşayan yaşayanı yiyerek yaşar. Ferdin miğdesi olduğu gibi milletlerin de miğdesi vardır, o da insanları ve kümeleri yiyerek yaşar... ... Şimdi bir de dini ve dili ayrı olan soyları ele alalım. İmparatorluk devrinde düşmanlardan gördükleri yardımlarla, aldıkları imtiyazlarla öyle bir noktaya varmışlardı ki, her doğan çocuk Türk düşmanı olarak doğmuş, Türk yurduna zarar vermek üzere büyümüştür. Bunlar yavaş yavaş kendi kültürleri, kendi ülküleri, kendi servetleri ve kendi yaşayışları ile Türke karışmamak için o kadar ileri gittiler ki, kendilerinin bile olmıyan dilleri benimsemişler, onu konuşarak bizden ayrılmışlardır Dahiliye Vekili Şükrü Kaya da bu duruma değinerek İskan Kanunu ile birlikte aynı zamanda dil davasının da halledileceğini belirtir. Devlet Türkten başka millet tanımaz Atatürk döneminde alınan tedbirler elbette İskan Kanunu ile sınırlı tutulamaz. Atatürk ve dönemi başından itibaren Türklük üzerine Cumhuriyetin edilmesine sahne olmuştur: 1- Daha 1922 yılında Büyük Taarruzdan sonra millete beyanname yayınlayan Başkomutan Mustafa Kemal burada, Kurtuluş Savaşını birlikte veren Türklerle Kürtlere değil, Büyük asil Türk milletine seslenir! 2- 1924 Anayasası Encümeni, Türkiyedeki millet meselesini şu şekilde formüle eder: Devlet Türkten başka millet tanımaz. Memleket dahilinde hukuku müsaviyeyi haiz başka ırktan gelme kimseler bulunduğundan, bunların ırki ayrılıklarını ayrı bir milliyet olarak tanımak caiz değildir. 3- Atatürk 1926 yılında kendisini Türk milliyetçisi olarak tanımlar: Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin mesnedi Türk camiasıdır. Bu camianın efradı ne kadar Türk harsıyle meşbu olursa o camiaya istinat eden cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur 4- Aynı şekilde Başbakan İnönü, 1925 yılında şunları söyler: Biz açıkça milliyetçiyiz ve milliyetçilik bizim yegane birlik unsurumuzdur. Türk ekseriyetinde diğer unsurların hiçbir nüfuzu yoktur. Vazifemiz Türk vatanı içinde Türk olmıyanları behemehal Türk yapmaktır. Türkleri ve Türklüğe muhalefet edecek anasırı kesip atacağız. 5- Bugün kimileri tarafından Kemalizmin ideoloğu olarak lanse edilen Atatürkün Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt Türkün en kötüsü Türk olmayanın en iyisinden iyidir. Geçmişte Osmanlı İmparatorluğunun bahtsızlığı ekseriya mukadderatını Türklerden başkasının idare etmiş olmasıdır. der! 6- Başbakanlıkın 1925 tarihli kararnamesine göre Kürtlüğe asimile olma tehdidi altında bulunan Malatya, Elaziz, Diyarbekir, Bitlis, Van, Muş, Urfa, Ergani, Hozat, Erciş, Adilcivaz, Ahlat, Palu, Çarsancak, Çemişkezik, Ovacık, Hısnı Mansur, Behisni, Arga, Hekimhan, Birecik ve Çermik vilayetleri ve kaza merkezlerinde, hükümet ve belediye dairelerinde ve diğer idari şubelerde, okullarda, çarşı ve pazarlarda Türkçeden başka dil kullananların hükümet ve belediye emirlerine karşı gelmek suçundan cezalandırılması kararı alınmıştır! 7- 1928 yılında Vatandaş Türkçe konuş! kampanyası başlatılmıştır. Atatürk de Türk milletindenim diyen insan, herşeyden evvel ve mutlaka Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir insan Türk kültürüne, topluluğuna bağlılığını iddia ederse buna inanmak doğru olmaz demiştir. 8- Atatürk Medeni Bilgiler kitabında şu uyarıyı yapar: Bugünkü Türk milleti siyasi ve içtimai camiası içinde kendilerine Kürtlük fikri, Çerkeslik fikri ve hatta lazlık fikri veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş vatandaş ve milletdaşlarımız vardır. Fakat mazinin istibdad devirleri mahsulü olan bu yanlış tevsimler, birkaç düşman aleti, mürteci beyinsizden maada hiçbir millet ferdi üzerinde teellümden başka bir tesir hasıl edememiştir Görüldüğü üzere Atatürk ve Cumhuriyette, Kürtçülerin işine yarayacak bir malzeme yoktur. O nedenle mürteci beyinsizlerin, hertürlü Türk kılığındaki hain o pis ellerini Atatürkten ve Cumhuriyetten çeksinler. Atatürk ve Cumhuriyet, Türklerindir!
|
|
CHP: ABD, Doğu ve Güneydoğuda nüfuz artırma çabası içinde. Bu kritik ve kaygı verici bir durumdur
Haber : Ceyhun BOZKURT 09.03.2007
Altımızı oyuyorlar
Amerika doğuda at oynatıyor
Kapı kapı fitne turundalar
ABD misyon temsilcileri Doğu ve Güneydoğu Anadoludaki
etkinliklerini artırmak için bölgeye sık sık ziyaretler
gerçekleştiriyorlar. Özellikle ABDnin Adana Başkonsolosu
Eric F. Greenin bölgedeki çabaları dikkat çekiyor. 2006 yılını
son iki ayda geçekleştirdiği Van ve Elazığ
gezileriyle tamamlayan ve basına kapalı toplantılar düzenleyen
Green, 2007ye ise hızlı bir giriş yapmıştı.
Doğu ve Güneydoğuda temaslarda bulunan CHPli vekiller ABDnin nüfuzunu artırma çabası içinde olduğuna dikkat çektiler: Baro seçimlerine müdahale edecek boyutlara vardılar ABDli Konsolos, Van Baro Başkanı Ayhan Çabuk ile bir araya geldi.Green ile DTP Van İl Başkanı basına kapalı görüştü.DTP Mardin İl Başkanı, Greeni kapıda karşıladı. Gizli ziyaretler Mersini ayaklandırdı
|
||||
|
Tartışmak değil uyanmak zamanıdır!
Altemur KILIÇ 07.03.2007
Son günlerde yapılan tartışmaların ve gündeme getirilen senaryoların hepsi neticede, Türkiye Cumhuriyetinin var oluşuna dokunuyor. Bu tartışmaları izlerken, intibam şu: Sanki bazıları bugünkü anlamıyla TCnin sona ermesinin, ülkenin bölünmesinin kaçınılmaz olduğuna karar vermişler, iş ayrıntılara kalmış . Bunun nasıl olacağı veya yapılacağı tartışılıyor. Esas itibariyle, tartışılan ve yok edilmek istenen, Fikret Bilanın ifadesiyle; Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş felsefesi ve üzerine oturduğu temel ilkeler ve nitelikler. Gerisi, yani eyalet sistemi, Kürt realitesini kabul etmek, Barzani vb ile görüşmek-görüşmemek, l Mart tezkeresinin geçmemesi tartışmaları, asıl gerçekleri ve amaçları değiştiremeyecek münazaralar . Ne var ki bunları tartışa tartışa, bizi götürmek istedikler yere alışmaktayız. Bu durumu, dünkü yazımda
çizmeye çalıştığım, 2007 Martında ve
de Mayısa kadarki umumi vaziyet tablosuyla birlikte değerlendirmek
lâzım!
Son DTP toplantısında Üniter Türk devletine bağlı kalmaktan söz edildi. Bunu külahıma anlatsınlar. Bu ne menem bağlılıktır ki, kongre salonunda, Atatürkün resmi yoktu ve sadece göstermelik bir Türk Bayrağı sallanıyordu, İstiklal Marşını söylemek içlerinden gelmedi! Hiç aldanmayalım. Bölücüler nerede birleşmeyi isterler? Her halde bağımsız,
üniter Türk devleti içinde değil. Türkiyeden koparılacak
topraklarla da oluşacak BÜYÜK KÜRDİSTANDA
. Onlar için Üniter devlet, üniter Kürt
ulus-devletidir. Bunun Türkiye için, tartışılacak, müzakere
edilecek tarafı var mı?
Adam eyalet sisteminin Türkiyeyi bölmesinden değil, Kürtleri bölmesinden endişe ediyor. Bu bana selefi, Şeyh Saitin torunu Abdül Melik Fıratın 1960da, Yassıada koğuşunda bizzat bana söylediklerini, hatırlattı; Bir gün gelecek, Türklerin anasını belleyeceğiz demişti Melik! Amaç budur.
Kısacası,
Barzaninin Kürt Devleti, Türkiye Cumhuriyetinin varlığı
için açık ve yakın tehlike! Tevil etmeye, tartışmaya
imkân yok. Zaten tartışma ve hayal dönemi çoktan
geçti; uyanmak zamanıdır ve yarın çok geç olacaktır!
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=78&ArticleID=4626 *** Tehlikenin farkında mıyız? Altemur KILIÇ 06.03.2007
Cumhuriyet Gazetesi her gün birinci sayfasında bir saat kadranıyla soruyor: 16 Mayısta saatler 100 yıl geri alınıyor. Tehlikenin farkında mısınız? 16 Mayıs Cumhurbaşkanı seçiminin tarihi. Farkındayız. Bu seçimle, Atatürkçülüğü hiç benimsememiş olanlar hükümete ve devlete tamamıyla hâkim olacaklar. Bundan sonra oluşacak olan 2. Cumhuriyetin, kendi özledikleri bir Cumhuriyet olacağını sanıyorlarsa çok yanılıyorlar. Ancak kum saatinin böyle işlemesine kendi gafletlerinin yardım ettiğini acaba biliyorlar mı? Sadece mutlak iktidarın değil Türk milletinin ve Atatürk Cumhuriyetinin birlik ve bütünlüğünün de tehlikede olduğunun farkındalar mı? Farkında iseler umursuyorlar mı? Bu Cumhuriyet çöktürülürse
bu daha fazla, sözde aydınların ihaneti yüzünden olacaktır.
Çünkü onlar gittikçe artan bir tehalükle, bütün milli değerlerimizin
ve kurumlarımızın altını oymaktalar. Daha
vahimi bu Cumhuriyete sahip çıkması gereken gençlerimizin, beyinlerini
yıkamakta kafalarını karıştırmaktalar.
Güya bilim ve ifade özgürlüğü adına! Evet, kum saati
maalesef onların lehine işlemekte, hem birkaç boyutta! Milliyet Ankara Temsilcisi Fikret Bila Bir süredir yapılan tartışmaların, ortaya atılan iddiaların ve dışarıdan içeriden sahneye konan senaryoların akademik, entelektüel münazaralar olmadığını, bunların Türkiyenin bekasıyla ilişkili olduğunu yazdı.
Washingtonun kendi uzun vadeli Kürt kartı hesaplarının gereği, bu icazeti vermeyeceği belli olduğu halde! Bazı aydınlar da ya gaflet, dalalet ve hatta ihanetle, bu projeleri desteklemedeler... Ve TCnin ölümüne öyle alıştırılıyoruz ki Türk Ordusunun ve Türk Devletinin, bir eski başı bile Bu realiteleri tanımalı ve alışmalıyız diyebiliyor. Belki de ülke 8 eyalete bölünmeli derken bunun ucunun -hele şu sırada- nerelere varacağının, farkında değil ama artık realite olarak kabul ettikleri çok farkındalar. Bu karanlık umumi durum da bir umut, TSKnın silahlarının, tesislerinin henüz elinden alınmamış olması! Buna da dışarıdan ve içeriden çalışılmakta!
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=78&ArticleID=4607 |
|
Fethullahçılardan TÜRKSOLUna saldırı
Yavuz Selim
Özgür bir Kürdistan tohumu ekiyorum. Onu geliştirip büyütün Yalnızca bir dakika durup düşünün. Yukarıdaki tümceyi kim söylemiş olabilir? Apo mu? Aklınıza hemen Apo geldiyse, aslında bir bakıma başarılı oldular demektir. Görünen düşmana karşı Türkün savaşması zor olmaz. Ama saf Türk halkının görünmeyen sinsi düşmana karşı savaşması çok daha zordur. Yukarıdaki tümceyi söyleyen kişi amansız bir Türk düşmanı olan ve son soluğuna kadar Türkiye toprakları üzerinde bir Kürdistan kurma düşüyle ölen Kürt Said ya da çoğunun bildiği adıyla Nurculuğun kurucusu Said-i Nursidir. Bu tümce, bir zamanlar çıkarılan ve kime hizmet ettiğini herkesin çok iyi bildiği Özgür Ülke gazetesinde yayınlanmıştır. Yine bu gazetenin ifadesinde ve diğer Kürtçü yayın organlarında Kürt Said için devrim şehidi ifadesinin kullanılması nurculuğun hangi ereğe hizmet ettiğinin en kesin kanıtıdır Nurculuk savaşla ulaşılamayan bir hedefin sinsi bir düşünce yapısı ile başarılması uğraşıdır. Bu uğraşın ana hedefini de Türkiyenin doğusunda bağımsız bir Kürdistan kurmadır. Yukarda da anlattığımız gibi bu işi ilk başta savaş ile başarmaya çalışmışlar fakat devlet ve ordu gelenekleri olmadığından dolayı sonları hep bozgun, hezimet olmuştur. 1876 yılında Bitlisin Nurs köyünde dünyaya gelen Said-i Nursi bağımsız Kürdistan çalışmalarına II. Abdülhamit zamanında başlar. Bu zamanlar, Türk topraklarının birer birer elden çıktığı zamanlardır. Said-i Nursi de bu durumdan yararlanmak için Abdülhamite bir dilekçe ile başvurur. Dilekçede Kürdistanın geleceği (!) için Kürdistan olarak adlandırdığı bölgede 3 tane medrese açılmasını ve bu burada Kürt gençlerinin eğitim görmesini ister. II. Abdülhamit bunun altındaki sinsi planı hemen fark eder. Her ne kadar Türklük akımlarını engellemekteyse de, Türk toprağını kendi eliyle teslim edecek kadar Vahdettinleşmemiştir. Bu dilekçeden sonra Said-i Nursiyi önce sürgüne göndermeyi düşünür fakat akli dengesinin yerinde olmadığını anladığından tımarhaneye kapatılması kararlaştırılır. Said, Zalimler için yaşasın cehennem! sözünü Abdülhamit için söyler.
Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşından yenik çıkınca Said-i Nursi tekrar sahneye çıkar. İngilizlerin güdümünde Kürt Teali Cemiyetini kurar ve İngilizlerin işgal planlarına uygun olarak Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde yeniden Kürdistan düşleri görmeye başlar. Uyan ey Selahattin Eyyübinin torunları Kürtler! diyerek Kürtleri ayaklanmaya çağırır. 16 Eylül 1919da İkdam gazetesinde bir bildiri yayınlayarak, Türk Ulusunu Kuvayı Milliyeye destek vermemeye, hatta onlara karşı mücadele etmeye çağırır. Cumhuriyetin ilanından sonra da Kürtlerin isyan dalgası devam eder. Said-i Nursi de bu isyanlara katılır. Biraderi azamım dediği Şeyh Saitin isyanına katıldığından dolayı yeniden sürgüne gönderilir. Onun biraderinin, Bir Türk öldürmek yetmiş gavur öldürmekten daha üstündür sözü Said-i Nursinin düşünce yapısını dolaylı yoldan bize gösterir. Şeyh Sait Türk Ulusuna karşı bu hainliğinin bedelini darağacında sallanarak öder. Said-i Nursi bunu asla unutmaz. Hasta yatağında yatarken şimdi Hakpar Başkanı olan Abdülmelik Fırata Biraderi azamım Şeyh Saitin öcünü alacağım. der. Öcünü almak istediği kişi, yaşamını Türkü sırtından vurmakla geçiren, İngilizlere ruhunu satarak Musul ve Kerkükün Türklerin eline geçmesini engelleyen, Türkiye Cumhuriyetini parçalayarak bir Kürdistan kurma düşü olan kişidir. Sıkça hezeyanlara kapılan Said-i Nursinin bir hezeyanı ise Atatürk ile ilgilidir. Emirdağ Lahikasındaki Ulusal Kurtuluş Savaşının kahramanlığını Mustafa Kemale vermediğim için bana hücüm ediyorlar. sözü, en koyu ikinci cumhuriyetçilerin bile akıllarına getiremeyecekleri ve kargaları bile güldürecek kadar komik bir laftır. İslam ile çelişkileri Said-i Nursinin düşünce yapısı da İslam inanışı ile çoğu yerde çelişki gösterir. Ve bu çelişkiler İslam alimi olmayanlar tarafından bile hemen anlaşılacak şekilde çok açıktır. Hiç evlenmemesi, Cuma namazına gitmemesi, kendisine Kuran öğreten hocalarına karşı gösterdiği saygısızlık gibi. Ne Yunus Emre ne de diğer İslam büyükleri kendilerini yetiştiren hocalarına karşı Sen bir şey bilmiyorsun. lafını kullanmamıştır. Belki de bundan dolayı Said-i Nursi ders almak üzere gittiği tüm medreselerden kovulmuştur. Cuma namazı kalabalık olarak kılındığından ve kendisinin kalabalık yerlerde namaz kılmaktan huzur bulmadığını söyleyen Saidin durumu son derece ilginçtir. Çünkü Cuma namazı inananlar için müminlerin bir araya toplandığı bir andır ve cemaat ile kılınması zorunludur. Üst üste üç Cuma namazı kılmayan bir Müslümanın cenaze namazı bile kılınmaz. Risaleleri ile ilgili söylediği sözler bile İslamı nasıl yorumladığını bizlere gösterir. Risale-i Nur okumak ona hizmet etmek bir ibadettir. Ona hizmet üç aylarda yapılan zikirlere bile tercih edilmelidir. Kısacası Said-i Nursi kendi yazdığı kitapları okumanın Allaha karşı yapılan ibadetten daha hayırlı olduğunu söyler ve İslama yeni bir yorum getirir. Bu noktada akla İngiliz casus Hempherin anıları geliyor. Az sayıdaki İngiliz casusa verilen İslamı Nasıl Yıkarız adlı kitapta da cihadın geçici bir farz olduğu ve artık cihad yerine başka işlerle uğraşmasının Müslümanlar için daha iyi olduğu propagandasının yayılarak İslamiyetin zayıf düşürülmesi öneriliyordu. Kurtuluş Savaşı sırasında da İkdam gazetesinde Kuvayı Milliyecilerin İngilizlere karşı savaşmaması için bildiri yayınlayan Said-i Nursinin davranışının bir nedeni de bu olabilir mi? Said-i Nursi, Risale-i Nur okumak ya da yazmak alim olmak için yeterlidir. Başka şey istemez. sözü ile Kuranı, hadisleri ve diğer tüm İslam bilimlerini bir çırpıda silmiş temel kaynak olarak kendi risalelerini koymuştur. Hattâ Hizbullahın öldürdüğü Zehra Vakfının bir üyesinin cenazesinde de Kuran yerine risale okuyacak kadar ileri gitmişlerdir. Bu ve bunun gibi İslamdışı yorumlarından dolayı nurcular, diğer bazı tarikatlar tarafından narcılar yani cehennemlikler diye adlandırılmaktadır. Said-i Nursiden sonra Bayrak Fethullahta Said-i Nursinin ölümünden sonra nurcular kendi aralarında bölünmüş Fethullahçılar, Med Zehracılar, Kırkıncılar, Aczmendiler gibi çeşitli akımlar türemiştir. Jandarma Genel Komutanlığının hazırlamış olduğu rapora göre, nurcular dokuz gruba ayrılmış olup, içlerinde en güçlü konumda bulunan Fethullahçılardır. Ekonomik yönden inanılmaz bir güce ulaşan bu grubun en tanınan şirketleri ise Zaman gazetesi ve Samanyolu televizyonudur. Finans sektöründe Asya Finans eğitim sektöründe ise yurdun her tarafına yayılmış olan dersaneler ve Fatih Üniversitesi ile faaliyet göstermektedir. Bu dershaneler ve üniversite Fethullahçılar için bir numaralı insan kaynağıdır. Bu çalışmalar yalnızca yurtiçinde değil yurtdışında da sürdürülmektedir. Dünyanın neredeyse yarısında Fethullaha bağlı şirketler aracılığı ile okullar kurrulmakta ve İngiliz kültürü adına önemli hizmetler verilmektedir. Buna en güzel örnek olarak bir Türk yurdu olan Yakutistanı verebiliriz. Ana dili Türkçe olan bu ülkede, Fethullah bir üniversite ve 5 okul açarak İngilizce eğitim vermeye başlamış ve nihayet 1999 yılında ülkenin resmi dili Türkçe yerine İngilizce olarak değiştirilmiştir. İngilterenin Kazakistan Büyükelçisi 1995 yılında Fetullaın Kazakistandaki okulları için Bu okulları açmak suretiyle İngiliz kültürüne yaptığınız hizmetler ve İngiliz kültürünü yaymakta gösterdiğiniz katkılar için İngiliz milletinin minnettarlığını bildiriyor ve teşekkür ediyoruz diyordu. Londrada Fethullah için düzenlenen ödül töreninde de Lord Rotherham Fethullahçıların okul sayısını kendi okulları olarak kabul ile övünerek 50den fazla ülkede 500den fazla okulumuz var. demiştir. Böylece Said-i Nursi gibi Fethullahın da kime hizmet ettiğini tüm Türk Ulusu görmüştür Fethullah saf insanları etkilemek için üstadının taktiklerini birebir uyguluyor. Sabah gazetesinde yayınlanan bir röportajında, cehennemin önünde kollarını acıp beklediğini insanların yığınlar halinde cehenneme doğru giderken kendi cemaetinden kimsenin olmadığını Allahın adını vererek yemin ediyor. Böylece Fethullah İslam dünyasına Hıristiyanlıkta bulunan ruhbanlığı sokmuş oluyor. Hz. Muhammed bile sahabelerden en fazla 10 kişiyi cennet ile müjdeleyebilirken Fethullah tüm cemaatini cennet ile müjdelemektedir. 28 Şubattan sonra 28 Şubat sürecinde eski hastalıkları yinelediğinden ABDye giden Fethullah ne hikmetse bir türlü iyileşememiş ve ülkesine dönememiştir. Aradan 6 yıl geçmiştir. Ezan sesini ve minareleri çok özlediğini söyleyen Fethullah her ne hikmetse Türkiye olmasa bile başka bir Müslüman ülkeye gidip bu özlemini gidermeyi akıl edememiştir. İnsanın aklına gelen başka bir soru da insanın bir emekli maaşı Amerikada nasıl yaşamayı başardığıdır. Bizim emeklilerimiz devlet hastenesine bile gidemezken kendisinin Mayo Clinic gibi tüm dünyanın bildiği bir sağlık kurumunda nasıl tedavi olduğunu açıklarsa en büyük hizmeti yapmış olur. Fethullah şu an yaşamını Pensilvanyadaki bir çiftlikte CIA tarafından en düzeyde korunarak sürdürmektedir. 11 Eylülün ardından tüm dünyada Müslümanlar için sürek avı başlatan ABD neden Fethullahı korumak için en üst düzeydeki örgütünü görevlendirmektedir? Bunun nedeni aslında çok açıktır. ABDnin ılımlı İslam uygulaması için Fethullah biçilmiş kaftandır. Irak-ABD savaşında ABDyi desteklediğini açıklaması, savaşta ölen İsrailli çocuklar için üzüldüğünü söylerken, Iraklı çocuklar için tek laf etmemesi onu İslamı Protestanlaştırmak için en uygun aday yapmaktadır. ABD eski başkanlarından Bill Clintonun danışmanı Eckelman da Fettullah Güleni İslamın Martin Lutheri olarak tanımlıyor. Vatikanın bundan dolayı Fethullahı sevmesinden daha doğal birşey olamaz. Vatikanın Türkiye temsilcisi Maroviçin, O şeriatı getirmez çünkü Muhammedun resulullah demeyen de cennetlıktır dedi. Onun için biz onu çok seviyoruz? diyerek bağrına basmıştır. Türk Birliğinin önündeki en büyük engel: Nurculuk Sovyetler Birliğinin dağılmasından önce ABD, ortaya çıkacak yeni durumu çok iyi değerlendirmiş, tüm Türk dünyasının tek bir çatı altında birleşmesinin kendisi için en büyük tehdit olacağını anlamıştır. İşte tam bu noktada doğan boşluğu doldurmak üzere Fethullah devreye girer. Orta Asya ülkelerinde birbiri ardınca İngilizce eğitim veren okullar açılır. Katledilmeden önce Necip Hablemitoğlu, Fethullahın ABD adına üstlendiği rolü de yazdığı bir rapor ile ortaya çıkarmıştı: Bizzat kendi yandaşlarının açıklamalarına göre; hocaefendileri yakın zamana kadar Türk devletinin istihbarat örgütlerine ajanlık yapmaktaydı. Bir başka ifade ile gerekli ve önemli bulduğu sakıncasız bilgileri -sırf gizli ilişkilerin ve amaçlarının örtülmesine yönelik olarak (second cover)-Türk ilgili makamlarına iletmekteydi. CIA ile bağlantının gelişmesinden sonra bu tür enformasyon hizmeti, (double-agent) statüsü içinde bir süre devam etti. CIA bağlantısı, Fethullahçıların ve de Hocaefendilerinin yerinde yani kendi vatanlarında taraf değiştirmesi (defection in place) sonucuna yol açtı. Ta ki bu çarpık ilişkiyi Türk Silahlı Kuvvetleri ve MIT farkedinceye kadar! CIA nezdinde tüm Fethullahçılar (walk-in) diye tabir edilen bir kategoride tutulmaktadır. Yani kendi ayaklarıyla ve gönüllü olarak ajanlık hizmetine talip olmuşlardır Kısacası kendi gizli amaçlarına ulaşmak için Fethullah, Türk Silahlı Kuvvetlerinin ve MİTin işine yaramayacak bilgiler veriyor ve bu arada gerçek görevi olan CIA ajanlığını sürdürüyordu. Kısacası çift taraflı oynuyordu. Türk tarihinde devletini, ulusunu satanların sonu her zaman bellidir. Rapordaki bir tümce son derece dikkat çekicidir: Fethullahçılar, Türkiyenin hasmı olan ülkeler için en uygun ve en zengin ajan borsasını oluşturmuşlardır İngiliz kültürüne yaptığı çok büyük katkılardan dolayı ödül alan, yüzlerce yıllık Türk yurdu olan Yakutistanın ana dilinin İngilizce olmasını sağlayan Fethullahtan bunları beklemek hiç garip olmasa gerek. Fethullahın eğitim alanındaki hizmetleri yalnız yurtdışı ile sınırlı değildir. Fethullah Heybeliadadaki ruhban okulunun açılmasının en büyük destekçilerinden birisidir. Bu konudaki çalışmaları için Patrik Bartholomeos her seferinde ona teşekkür etmekte ve Ona bir emrimiz değil ancak bir ricamız olur. diyerek gözlerimizi yaşartan bir dostluk tablosu sunmaktadır. Aynı Fethullah ise Batı Trakyada yaşayan Türk yurttaşlarımızın eğitim hakkı için en ufak çaba göstermemektedir. Hoş! Aslında bu çabayı gösterse ne için olacağı da oldukça açıktır. Fethullah Türk milliyetçileri arasına girerek onları bölmeye çalışmakta ve nabza göre şerbet verme ustalığını en iyi şekilde kullanmaktadır. Askerliğinde Cemal Tural adlı komutanının milliyetçi olduğunu öğrendikten sonra bir anda milliyetçi söylemlere başlayan Fethullah tüm Türkler için Peygamber Ocağı sayılan ve bu görevi tamamlamayanlara kız bile verilmeyen askerlikten yırtmak için neler yaptığını anlatır. Ona göre askerlik yılları tüm yaşamının en kabuslu yıllarıdır. Korkulu bir rüya gibi sürekli olarak askerliğinin bitmesini beklediğini söyler. Herkesin 24 ay askerlik yaptığı bir zamanda 17 ay askerlik yaptığını böbürlenerek anlatır. Zaman kime hizmet ediyor? Tüm bu süreç içinde Zaman gazetesine biçilen rol ise Türk tezlerine karşı Ermeni ve Kürt tezlerini desteklemektir. Sayfalarında Ermeni soykırımı masallarını büyük puntolarla duyuran Zaman, şehit haberlerini ise küçük puntolarla bir köşeye sıkıştırma gayreti içindedir. Sabrının sınırları zorlanan Türk halkının Bözüyükte PKK sempatizanlarına hak ettikleri karşılığı vermelerine Provokasyona gelmeyin diyen gazete, Türk insanı ile bir avuç PKK sempatizanına eşit uzaklıkta durduğunu son derece net şekilde göstermektedir. Türk insanının PKK yandaşlarına nasıl davranmalarını bekliyorlardı? Davullar calıp kurban keserek mi? Samanyolu Televizyonu aynı yolda Türk insanına hizmetlerine (!) devam etmektedir. Bilal Ercan adını çoğunuz duymamış olabilir. Bu adam PKK propagandası yapan ve Türk Devletinin kapatmak için büyük uğraş verdiği Danimarkayı defalarca uyardığı Kürtçü ROJ TVde düzenli olarak program yapan bir adam. Berat Kandili nedeniyle Samanyolu televizyonu bu adamı programına çağırıyor. Ve bu adamın kasetlerinin reklamı, Fethullaha bağlı kırtasiye mağazalarının vitrinlerini süslemekte. Bir PKK sempatizanını Samanyolu neden ekrana çıkarıyor dersiniz? Yanıt oldukça basit. Çünkü Fethullahın şiirlerinden birini bu adama bestelemiş. Bundan dolayı bu adama sponsor oluyorlar. Etraflarında herhalde PKK sempatizanı olmayan bir besteci bulamamış olsalar gerek... AB üyeliği uğruna Apoyu salıverdiklerinde de Samanyolunda kahramanlık türküleri okuturlar artık. 22 Eylül 2005 tarihli Zaman gazetesinde şöyle bir yazı geçmekte: ...Bize karşı yapılanlara karşı devleti bir sorgulamaya kalksak çoğu zaman dengeyi koruyamayız. Farkında olmadan devletine karşı milletin güvenini sarsmış oluruz... Bu sözlerin kime ait olduğunu hemen anladınız herhalde. Yani Fethullah diyor ki: Bu devlet bana karşı haksız davrandı, ben bana yapılan haksızlıkları açıklarsam millet galeyana gelir, devletinden soğur. Doğrusu gözlerim yaşardı. Ne yurtsever ne mazlum insanmış Fethullah. Ama burada ince bir nüans var. Fethullah aslında aba altından sopa gösteriyor. Yazının devamında milletin güveninin sarsılması halinde anarşi doğacağını söylüyor. Yani bana yapılan haksızlıkları bir açıklarsam Türkiye Cumhuriyeti anarşiye boğulur diyor Hocaefendi. Artık Türk gencinin böyle laflara karnı tok. Atatürkün dediği gibi içteki düşmanlar hiç ara vermeden calışmaktadır. Eğer günün birinde Türk toprakları üzerinde bir Kürdistan görmek istemiyorsak, nurculuk gibi ABD çıkarlarına hizmet eden sapık tarikatların oyunlarına karşı dikkatli olmalıyız. Bu yurdu atalarımızdan aldığımız şekilde çocuklarımızı da bir Türk yurdu olarak bırakmak için nurcu hareketi engellemek her Türk için bir namus borcudur
|
|
Sınırı geçelim, PKK'yı ezelim TÜRKSOLU
Kaya Ataberk
Irak saldırısından bugüne Kürt işbirlikçiliği ABDnin uzun süredir tırmandırdığı İran gerginliği, son haftalarda tamamen gündemin merkezine oturdu. ABD, istediği her an İranı vurabilecekmiş izlenimi yaratmaya çalışmasına rağmen son yaşanan gelişmeler, ABDnin aslında göründüğü kadar iyi durumda olmadığını ortaya çıkardı. ABD zaten Irakta sönmeyen direniş ateşinin önce kronikleşmesi, ardından da emin adımlarla yükselmesi karşısında rahat edememektedir. Bu tıkanmayı İrana saldırarak, yeni bir cephe açarak aşmayı planlayan ABDnin İran konusunda da çok sağlam bir zeminde yer almadığı artık anlaşılıyor. ABDnin, Kürtler arasında İrana karşı saldırı için örgütledikleri esas gücün, PKKnın İran uzantısı olan PEJAKın olduğunu hemen belirtelim. Ancak, İranın bir adım atarak, PKKya karşı Kuzey Irakta sınır ötesi operasyon başlatması önemli ve olumlu bir gelişme olmuştur. Bu duruma paralel olarak Türk Silahlı Kuvvetlerinin de Irak sınırına yığınak yapması, durumun önemini artırmakta ve hem İran, hem Türkiye, hem de tüm Ortadoğu açısından, ABD sömürgeci saldırısının def edilmesi için son derece kritik bir noktaya gelindiğini göstermektedir. Burada durumun kritikliğini tespit ederken meselenin özünü, aslında tüm Ortadoğuyu tehdit eden Kürt işbirlikçiliğinin oluşturduğunu belirtelim. ABDnin Iraka yapacağı saldırının aslında ne bir petrol savaşı, ne de Saddam Hüseyini devirmek için yapılan bir operasyon olmadığını daha ABD bölgeye gelmeden TÜRKSOLU sayfalarında defalarca yazmıştık. Bunlar da tabi ki etkenlerdi ama bizim tespitimize göre ABDnin Irakta yapmak istediği en önemli şey bölgenin ikinci İsraili olarak Kürdistanın Kuzey Irak merkezli olarak kurulmasıydı. Kürdistan ilk olarak Kuzey Irakta kurulacak ardından da İran, Suriye ve esas olarak da Türkiyeye doğru genişletilerek ABDnin yayılma ve hakimiyet aracı olarak görev alacaktı. Burada en önemli mesele, ABDnin kurmak istediği dünya egemenliğinde Ortadoğunun stratejik önemi ve başta Türkiye olmak üzere buna engel teşkil edecek tüm ulus devletlerin ezilmesi, parçalanması stratejisidir. ABD, Irakta yaşadığı tüm sıkıntılara rağmen önemli bir başarı sağlamıştır diyebiliriz; fiilen Kürt devletini kurmuştur. TÜRKSOLUnun tespitleri yaşanan gelişmelerin de ışığında bir kez daha doğrulanmaktadır ki İran savaşı da esas olarak bir Kürt savaşı olacaktır. ABD, kendisine daha iyi hizmet edecek bir yapı bulamamaktadır ve bunun sonucu olarak Kürtler, bir numaralı ABD uşakları olarak İran saldırısının da aktörleri olarak ortaya çıkmaktadırlar. Ancak, Iraktaki olanlarla İran arasında önemli bir farklılık var. Irak için Barzani ve Talabaninin aşiret güçleriyle anlaşmayı yeğleyen ABD, İran için artık daha iyi verim alabileceği bir işbirlikçi olarak PKKyı devreye sokmaktadır ve birebir örgütlemektedir.
ABD, İran saldırısı için PKKyı örgütlüyor Bugünlerde, İranın nükleer enerji müzakerecisi Larijani Türkiyede. Larijaninin Türkiyeye verdiği mesajlardan ikisi özellikle dikkat çekicidir ve üzerinde durulması gerekmektedir. İran ilk olarak PKKnın İran kolu olan PEJAKın, Kuzey Irakta birebir ABD tarafından örgütlendiğini ve eğitildiğini belirtmektedir. İkinci olarak da Türkiyeyi ABDnin PKK ile ilişkileri konusunda uyarmaktadır. ABDlilerin PKK elebaşlarıyla Musul ve Kerkükte müzakerelerde bulunduğunu Türkiyeye belirtmiştir ve bunu belgeleriyle ortaya koyduklarını basına açıklamıştır. Burada açık bir şekilde, PKKnın ABDnin tüm Ortadoğu için acil müdahale gücüne dönüştürüldüğü tespitimiz doğrulanmaktadır. PEJAKın liderlerinden Ali Zagros İngiliz gazetesi Sunday Telegraphta yer alan ve geniş yankı uyandıran bir açıklama yapmıştır. Bu açıklamaya göre PKK uzantısı PEJAK, ABD ile anlaştıklarını açıklamakta bir sakınca görmemektedir ve devam etmektedir: İranda demokratik değişim istiyoruz, eğer ABD bize yardım edecekse kabul etmekten mutluluk duyarız. Türkiye, Güneydoğuya asker yığınağı yaptığı anda Condoleezza Rice Türkiyeye gelmekte ve Türkiyeyi Kuzey Irakta operasyon yapmaması için tehdit etmektedir. Olayın tüm tarafları ya söyledikleriyle ya da yaptıklarıyla PKK - ABD anlaşmasını doğrulamaktadır ancak gerçekleri görmeyen ya da görmek istemeyen tek taraf Tayyip Erdoğan hükümeti olmaktadır. Tayyip Erdoğan o kadar gerçeklerden uzaktadır ki Baküde Ahmedinejadla görüşmesinde PKK ve ABDye karşı nasıl ortak tavır alınacağını görüşmek yerine, ABDnin taleplerini İrana iletmenin kaygısı içindedir. Tayyip Erdoğan ve AKPnin bu tavrı ABDye yaranma ihtiyacından mı kaynaklanmaktadır bilinmez ama gelinen noktada gerçeklerden kaçmak bir işe yaramaz. Gerçek şudur ki PKK ve ABD İran saldırısı için anlaşmış durumdadırlar. PKK, İranda ABDye destek olmak için ayaklanacağını açıklamış bulunmaktadır ve eğer İranda bir savaş olacaksa bunun Kürtlerin işin merkezinde olduğu bir şekilde gerçekleşeceği ortadadır. ABD, İranı bombalamaya başladığı anda PKK da Kürtleri Mahabad, Maku gibi kentlerde ayaklandıracaktır ve ABD, İrana esas olarak Kuzey Iraka sınır olan bu bölgeden girecektir ve gerçekten de duruma yakından bakıldığında ABDnin de başka bir şansının olmadığı görülmektedir. ABD, her ayrıntıyı hesaplamaktadır ama Irakta yaşananlardan ders çıkaran İran da aynı hesapları görmektedir ve önlemini almaya çalışmaktadır. İrandan Kürtleri bastırma harekatı İran, bir süredir başta Mahabad kentinin kırsal kesimi olmak üzere ülkenin kuzeybatı kesiminde PEJAKa karşı bir operasyon başlatmış bulunuyordu. Son haftalar içerisinde İran operasyonu Kuzey Iraka kadar taşımış bulunuyor. İran Ordusu Kuzey Irakta Kandil Dağındaki PKK hedeflerini Katyuşa füzeleri ve havan toplarıyla vurarak PKKya ciddi kayıplar verdirdi. İranın sınırdan içeri girerek, Kuzey Irakta da operasyonu devam ettirdiği iddia ediliyor. Aynı zaman içinde, Türk Ordusunun da Doğu ve Güneydoğu Anadoluda PKKya karşı geniş operasyon başlatarak, sınıra önemli yığınak yapması İranla Türkiye arasında en azından belirli bir koordinasyon kurulmuş olduğunu gündeme getirdi ve bu durum PKKda ciddi bir panik havası yaratmış bulunuyor. İran askeri olarak bu önemli adımları atarken bir taraftan da siyasi olarak zeminini sağlamlaştırmaya çalışıyor. İran İçişleri Bakanının Türkiyeye sınırdan PKK sızmalarını engellemek için ellerinden geleni yapacaklarını açıklaması önemli bir çıkış oldu. Son durumda İran, hem Türkiyeyi hem da Suriyeyi PKKya karşı ortak mücadele etmeye çağırmaktadır. Burada İran Büyükelçisi Devletabadinin geçtiğimiz hafta yaptığı açıklamaların önemini vurgulamak gerekir. Bu açıklamalar, İranın Iraktan ders alarak duruma yaklaştığını ve doğru bir politika önerdiğini ortaya koymaktadır. Büyükelçi, İran, Türkiye ve Suriyenin Kürt meselesinde ortak bir tavır geliştirmesi gerektiğini belirterek Bu politika oluşturulmazsa ABD boşluktan yararlanarak Kürt devletini kuracaktır demektedir. Gerçekten de ABDnin tüm planlarını bu Kürt devletinin kurulması ve onun üzerinden Türkiye, İran ve Suriyenin ezilmesi temelinde oluşturduğu görülmektedir. Bu gerçeklik karşısında bölgenin en önemli askeri ve politik gücü olarak Türkiyenin doğru politikayı uygulaması tüm bölgenin kaderini değiştirecek potansiyele sahiptir. Türkiye, İranla beraber PKKyı bitirmek zorunda Türkiye belki de tarihinin en kritik kararlarından biriyle karşı karşıyadır. Hem Türkiye, hem de diğer bölge ülkeleri bugün iki farklı senaryoyla yüzleşebilir. Kötü senaryoyla başlayalım: Buna göre Türkiye, ABD ile karşı karşıya gelmekten çekinmeye devam eder. Bu duruma AKP hükümetinin Amerikancı çizgisi de eklenince İran, PKKya karşı yalnız başına mücadele eder ve PKKnın tam ezilmesi sağlanamaz. PKK, Kuzey Irakta varlığını devam ettirir. ABD, PKKya ve İran Kürtlerine dayanarak İrana saldırır ve başarılı olur. İran da Irak gibi işgale uğrar, Türkiyenin çevresindeki Amerikancı kuşatma tamamlanır. Bu kötü senaryonun gerçekleşmesi durumunda karşımıza çıkacak olan şey Irak Kürtlerinin İran Kürtleriyle birleşecek olmasıdır. Bu birleşme Kürt devletinin kuruluşunu kesinleştirdiği gibi Türkiyeye doğru genişlemesini de önüne geçilemez bir duruma getirecektir. Artık mesele sadece bir Kuzey Irak sorunu olmayacak, Türkiyenin tüm inisiyatifini ve şansını kaybettiği noktaya gelecektir. Burada durum büyük ölçüde ABDnin Irak saldırısının hemen öncesindeki durumun aynısıdır. ABD, Iraka saldırmadan hemen önce biz TÜRKSOLU sayfalarından Türk Ordusuna Kuzey Irakta yeni kurulan sözde Kürt parlamentosuna müdahale etme çağrısında bulunmuştuk. Bu müdahale sonucunda, ABD daha bölgeye yerleşmemişken, Erbilde bu yapılanma dağıtılabilir, hem Barzani-Talabani peşmergeleri ezilebilir hem de PKKnın askeri varlığı çökertilebilirdi. Bu çağrı o dönem karşılık bulmadı ve atılması gereken adımlar atılmadı. Sonuçları ortadadır. Bugün, Türkiyenin PKKya karşı yığınak yapmasına ABD, Barzani, Talabani ve PKK ortak tepki vermektedir. Leyla Zana, Erbile giderek, Irak Kürtlerinin demokrasi içinde yaşadığından dem vurmakta Türkiyeye karşı ittifak örgütlemektedir. Bugün ortaya çıkan askeri ve siyasi durum Türkiyenin önüne çok ciddi bir fırsatı yeniden koyuyor. Türkiye bu fırsatı değerlendirerek, Barzani ve Talabaninin de ötesinde bir tehlike olan PKKnın askeri gücünü, İranla koordinasyon içinde bitirmek durumundadır. PKK hem sınırlarımız dahilinde hem de Kuzey Irakta ezilmeli, askeri olarak dağıtılmalıdır. Bölge ulusları için asıl tehdit: PKK Türkiye, İran ve Suriye açısından en büyük tehlikenin ne olduğu üzerinde durulduğu zaman sanırız ki bir çok analiz artık Kürt işbirlikçiliğinin ABDyle birleştiğini kabul etmektedir. Ancak son zamanlarda özellikle Türkiyede yaygınlaşan önemli bir yanlış PKKdan çok Barzaninin tehlikeli olduğu yönündedir. Bu kanıyı yaygınlaştıranların bir kısmı bunu bilinçli olarak yapmaktadır, hedef şaşırtmaktadır, bir kısmı ise farkında olmadan yanlış bir stratejinin savunuculuğunu yapmaktadır. Bugün ABDnin hiçbir sorun yaşamadan anlaştığı, en büyük askeri güce sahip ve en yaygın alanda etkin olan güç PKKdır. PKK ABDnin acil müdahale gücü olarak örgütlenirken bilinçli bir tercih yapılmıştır. Sonuç olarak Barzani ve Talabani aşiret yapısının dışında bir siyasi ve askeri mekanizmaya sahip değildir. Bu güçlerin Kuzey Iraktaki kendi bölgeleri dışında da bir etkinlikleri olamamaktadır. Oysa PKKnın Türkiye, İran, Irak ve Suriyede ayrı örgütleri ve askeri gücü vardır. Bu yapı da birebir ABDnin istediği yapıdır ve onun isteğiyle bu şekilde gelişmektedir. Sözgelimi PEJAK olayına bakarsak kuruluşunun ve eyleme geçişinin, ABDnin İranı hedef göstermesiyle eş zamanlı olduğu görülmektedir ve şu anda da ABD saldırısı için hazırda beklemektedir. PKK bu anlamda, aktif gerilla savaşı yapabilecek durumuyla ve bölge ülkelerinin tümünde bulunmasıyla ABDnin vazgeçemeyeceği dayanağıdır. Bu anlamda İranlıların Türkiyeyi ABDnin, PKKya müdahale etmeyeceği yolunda uyarmaları da haklıdır. ABD, bir çok şeyden vazgeçebilir, örneğin klasik bir Amerikancı iktidar olmasına rağmen AKP çok kolayca bir kenara atılabilir ama PKK gibi bir acil müdahale gücü vazgeçilmezdir. Bu noktada Türkiyenin kararlı bir şekilde PKKyı ezme şansını değerlendirmek dışında bir seçeneği yoktur. Burada esas sorun gene ABDyle karşı karşıya gelmekten korkmakta yatmaktadır. Peki gerçekten de ABD her istediğini yapacak kadar güçlü müdür? Tüm imkanlara sahip midir? ABD duruma ne kadar hakim? İlham Aliyevin ABD gezisi ve Bushla yaptığı görüşmede İran konusunda ABDnin isteklerini yerine getirmeyeceklerini açıklaması ABDnin aslında göründüğü kadar duruma hakim olmadığının da kanıtı oldu. Sonuçta ABD, Iraka yerleşmiş de olsa her şeyi yaptıramamakta, herkese sözü geçmemektedir. İran saldırısının en önemli zemini olarak ele aldıkları Azerilerin bu tutumu ABDyi iyice zora sokmuştur. Bu durumda Türkiye ve İranın PKKyı bitirerek ABDnin durumunu iyice çökertmesi çok da uzak bir ihtimal değildir. Eğer bu adımlar atılabilirse Kürt işbirlikçilere de dayanamadan ABDnin tek yapabileceği şey İranı havadan vurmak olur ve bu da çok bir şey kazandırmayacaktır ancak İranı bir ölçüde hırpalamış olacaktır. Burada tek mesele olarak PKKyı bitirmek için yapılacak operasyona karşı ABDnin ne yapabileceği kalmaktadır. ABD, Türkiye ile savaşı göze alamaz Riceın Türkiyeye bu olası operasyonu engellemek için geldiği artık kamuoyuna mal olmuş bir şeydir. Bunun üzerine Genelkurmay Başkanlığının yaptığı açıklamalar ise önemli ve kararlı mesajlar olarak görülmektedir. Bu açıklamalarla Kuzey Irakta şu anda da askeri varlığımızın bulunduğu ve bölücülük bitene kadar da bulunacağı açıklanmıştır. Mesajın diğer önemli kısmı da Türk Ordusunun gerektiği anda sınırı geçerek sıcak takip yapmaktan kaçınmayacağını ortaya koymuş olmasıdır. Bu açıklamanın üzerine ABD Dışişleri Bakanlığından gelen karşı açıklama, Türkiyeyi yeniden uyaran tarzda oldu. Diğer taraftan da Amerikan Stratejik ve Uluslararası Etüdler Merkezinin Türkiyeye karşı gerekirse askeri önlemlerin alınması yolundaki açıklamaları geldi. Bu açıklamalardan paniğe kapılmanın bir anlamı yoktur. Ortada olan bir gerçeklik ABDnin tüm hassasiyetine rağmen İranın şu anda Kuzey Iraka müdahale etmiş ve sınırı geçmiş olduğudur. ABD kendisine o kadar güvenseydi, saldırmak için bahaneler ürettiği İrana bu durumu bahane ederek saldırırdı. Görülmektedir ki ABDnin bu müdahaleyi yapacak bir durumu hiçbir şekilde yoktur. Diğer taraftan askeri durumu bir kenara bıraktığımız zaman bile ABDnin Kürtleri korumak amacıyla Türkiyeyle savaşmayı siyasi anlamda da göze alamayacağı ortadadır. Böyle bir durumda ABD, tamamen karşı cepheye geçmiş bir Türkiye ile beraber, İranın, Suriyenin, Azerbaycanın, hatta Rusyanın kendisine karşı ko-numlandığı bir Ortadoğuyla yüzleşecektir. Türkiye elindeki bu kozu iyi değerlendirerek Kürt işbirlikçiliğini, PKKyı ezmekte gecikmemelidir. Eğer bu yapılabilirse ABD bu sefer ne İrana ne de Türkiyeye gerçek anlamda bir saldırıya kalkışabilir. ABDyi def etmenin yolu PKKyı ezmekten geçer ve bu sanıldığından daha olasıdır. Tek sorunumuz varsa o da cesaret göstereceklerin ortaya çıkması sorunudur
|
||||||||||||
|
AKP´nin Kürt devleti
Orhan Karataş 16.02.2007
Doğan grubuna ait iki gazetenin dünkü manşetlerini yan yana koyalım. Hürriyet gazetesinin manşeti, "Iraklı Kürtlere ilk sıcak mesaj." Milliyet gazetesinin manşeti ise; "Kerkük diken üstünde." Haberlerin ayrıntılarından da kısaca hatırlatalım. Hürriyet'in haberine göre Başbakan Erdoğan, "Kuzey Irak'taki bölgesel Kürt hükümetiyle ilişkileri geliştirecek adımlar atılabilir" demiş. Milliyet gazetesi ise Saddam'ın dozerlerinin altında kalan Türkmenlerin, şimdi de Kürtlerin baskısıyla aynı zulmü yaşadıklarını anlatan bir yazı dizisini manşetine taşımış. Bilmem başka bir şey söylemeye gerek var mı? İşte size Recep Tayyip Erdoğan ve AKP'nin, bu ülkeyi nasıl yönettiklerini, ne kadar milliyetçi olduklarını, kimin hesabına çalıştıklarını çok net biçimde ortaya koyan net bir fotoğraf. Türkmenler, Kürtlerin baskı ve zulmü altında yok edilme tehlikesi yaşarken, AKP hükümeti aynı Kürtlerin kurduğu devletle ilişkileri geliştirecek adımlar atmaya hazır olduğunu duyuruyor. 4 yılda geldiğimiz nokta AKP öncesinde Kuzey Irak'da Kürt devleti kurulmasını, Türkmenlere yönelik bir hareketi ve bölücü örgütün bölgede yuvalanmasını asla kabul etmeyeceğimizi, bunların kırmızı çizgilerimiz olduğunu ve bu çizgilerin çiğnenmesini savaş sebebi sayacağımızı, bütün dünyaya ilan etmiştik. AKP ile geçen 4 yılın sonunda gelinen noktada, Türkmen varlığı yok edilmiş, bölge PKK'nın merkez üssü haline gelmiş ve Kürt devleti resmen kurulmuş durumdadır. Bu kadarla da kalmıyor ve Türkiye Cumhuriyetinin başbakanı bu Kürt devletini tanıyacak adımlar atmaya hazırlandığını ilan ediyor. BOP Eşbaşkanlığının gereği Türkiye Cumhuriyeti'nin başbakanı olmak yerine, BOP Eşbaşkanlığına sarılan bir liderden başka türlü bir hareket tarzı beklemek, zaten mümkün değildi. Bay Erdoğan, üstlendiği görevin gereği olarak, BOP patronlarının istek ve talimatları doğrultusunda hareket etmek mecburiyetinde olduğunu, bu son sözleriyle Türk milletine de net biçimde göstermiştir. Nedir BOP patronlarının, yani ABD'nin istek ve talimatları? Bunu anlamak için Tayyip Erdoğan'ın sırdaşı, yardımcısı ve halefi olan Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün daha birkaç önce tamamlanan ABD gezisinde olanlara bakmak, yeterli olacaktır. Bu geziyle ilgili olarak 9 Ocak tarihli yazımızda şunları yazmıştık: "Dışişleri Bakanı, Recep Tayyip Erdoğan sonrasında partinin başına geçebilmek için ABD'den icazet almaya uğraşıyor. ABD'nin vereceği icazetin bedeli olarak, bırakın PKK'yı bitirmeyi, Ermeni tasarısını reddetmeyi, Kuzey Irak'da kurdurduğu kukla Kürt devletini, NATO maskesi altında Türk askeriyle garantiye almanın hesaplarını yapıyor. Abdullah Gül'ün, ABD'den bu ağır ve kabul edilemez faturayla döneceği, bugünden bellidir." Plan gayet açık Aradan sadece bir hafta geçti. Başbakan, bölgesel Kürt hükümetiyle ilişki kurulabileceğini söylüyor. Neyin karşılığında? Kendisinin Cumhurbaşkanı, Abdullah Gül'ün de partinin başına geçmesi karşılığında. BOP Eşbaşkanlığının devam etmesi ve ABD'nin AKP'ye her türlü desteği vermesi karşılığında. Türk milletinin gözünü boyayabilmek için Kürt devletini garantiye aldıktan sonra, PKK ile göstermelik bir müdahale karşılığında. Plan gayet açık. Recep Tayyip ve Abdullah Gül kendi hesaplarını hayata geçirecekler. ABD'de kendilerine gerekli desteği verip, bu hesaplara ulaşmalarını kolaylaştıracak. Bunun bedeli olarak da, Türkiye Kürt devletini tanıyacak ve koruyacak. ABD'nin İran'a müdahale dahil bölgedeki bütün hesap ve planları için her türlü imkanı sağlayacak. Bu hazin gidişi Türk milletinden saklamak için ABD ve Barzani, PKK'ya karşı göstermelik bir temizlik başlatacak. İsrail'in rolü Böyle bir planın içinde İsrail'in olmayacağını düşünmek aptallık olur. Bütün bu gelişmelerin yaşandığı bir sırada, İsrail Başbakanı Olmert'in Ankara'ya gelmesi bir tesadüf değildir. Nitekim, İsrail'de yaptığı işlerle "yılın işadamı" seçilen Ahmet R. Yılmaz, gayet net biçimde bu planda İsrail'in rolünü ortaya koyuyor. ABD'deki Ermeni tasarısının altında İsrail'in parmağı bulunduğunu açıklıyor. İsrail'in bu tasarıyı kullanarak Türkiye üzerindeki baskı oluşturduğunu ve pazarlık gücünü arttırdığını söylüyor. ABD ve İsrail'in çapraz baskısı altında kalan Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül ikilisi de hem üstlendikleri Eşbaşkanlık görevinin gereği olarak, hem de kendi geleceklerinin garantisi olarak istenilen herşeyi emir sayıp, Türkiye'nin 85 yıllık politikalarını, vazgeçilmezlerini, savaş sebebi sayacağını dünyaya ilan ettiği önceliklerini, bir çırpıda yerle bir edip, ülkeyi sonu belirsiz bir maceraya sürüklüyorlar. Hiç kimsenin şüphesi olmasın ki, bu kadarla da kalmayacaktır. Hesapların tutması ve Recep Tayyip Erdoğan'ın Cumhurbaşkanı, Abdullah Gül'ün başbakan olarak kalması durumunda, planın ikinci kısmı da devreye girecek ve Türkiye üzerindeki hesaplar masaya sürülecektir. PKK'ya, "şimdilik geri çekilin ve ortalıkta görünmeyin. Günü gelince gereği yapılacaktır" denilmiş olması kuvvetle muhtemeldir. Gafletin ispatı AKP var oldukça, bu ülke, bu millet faydasına olacak zerre kadar bir şey beklemek beyhudedir. Her geçen gün çok ciddi bir kayıptır. Bütün bunlar bir iddia değildir. Yahudi Barzani'ye kurdurulan ve Türkiye için çok ciddi bir tehlike haline gelen Kürt devletinin kabulü noktasına kadar gelen gelişmeler, bunun son ve en vahim örneğidir. Gaflet, herkesin görüp anlayacağı gelişmelerle belgeli ve ispatlıdır.
http://www.ortadogugazetesi.net/makale_goster.asp?id=1908&yazid=33 *** Kürdistan Neresi Cemil Çiçek?
Yıldıray Çiçek 03.03.2007
*** Kürt raporu yazdıran TayyipYıldıray Çiçek 20.02.2007
http://www.ortadogugazetesi.net/makale_goster.asp?id=1943&yazid=32 |
|
İncirlikte Kürdistan Konsoloslukta Eyalet Mersine gerçekten dikkat!..
Sadi SOMUNCUOĞLU 10.03.2007
ABD Büyükelçisi Wilson işi BOTAŞtan brifing almaya vardırınca, Güneydoğudan sorumlu konsolosların, hem de PKK ve Barzaniciler bu kadar hareketlendirilmişken ne yaptığını merak ettik. Ufak çaplı bir araştırmayla ulaştığımız, birbirinden ilginç bağlantıları derleyip, toparlarken, Oğuz Oyan başkanlığındaki CHP Güneydoğu heyetinin raporu açıklandı. Gördük ki, ABDlilerle ilgili tespit ve endişelerimiz büyük ölçüde örtüşüyor.
İddia o ki, bir önceki ABD Adana Konsolosunun bölgedeki faaliyetleri ve kendileriyle özel görüşmelerini açıklayan, bunun üzerine apar topar görevden alınan DEHAP İl Başkanı Mehdi Öztüzünün Baro başkanlığını engellemek üzere devreye girilmişti. Neticede Konsolosun ziyaret ettiği aday başkan oldu. Şimdi onu Kardeşim dediği Hrant Dinkle ilgili faaliyetlerin en önünde, aydıncıkların Kürt sorunu dediği PKK ile ilgili barış ve çözüm çağrılarının içinde görüyoruz.
*** Mersine gerçekten dikkat!.. Sadi SOMUNCUOĞLU 11.03.2007
Dün ABDnin Adana
Konsolosu ve Yardımcısının son 7 aylık Doğu
ve Güneydoğu turlarından bazı örnekler verip, Mersin
mesailerine dikkat çekmiştik.
Ermeniler, gerçek sınırları içinde bırakılmıştır. Kuzeyde Karadenizin en güzel ve en zengin sahilleri üzerinde kurulmak istenen Pontus hükümeti taraftarlarıyla birlikte tümüyle ortadan kaldırılmıştır. Güneyde etki alanlarını ayırarak, ülkemizi parçalamak ümitleri kesin olarak kırılmış, milletin kararlılığı ve kahramanlığı karşısında, Türkiyeyi parçalamanın ham hayal olduğu kabul ettirilmiştir.
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=101&ArticleID=4672 |
|
Ulusal Güçler'e Türk-Kürt Kardeşliği Tuzağı
Serap Yeşiltuna*
Kürt bölücülüğü, son beş yıl içinde özellikle Avrupa Birliğine uyum yasaları ile birlikte, dil hakkı, örgütlenme hakkı gibi sözde demokratik kazanımlarla, hem eylemsel hem de örgütsel anlamda önemli bir mevzi kazandı. PKK, elde ettiği belediyeler ve devlet içine sızma operasyonlarıyla birlikte silahlı saldırıların yanına siyasi manevraları da ekledi. PKKnın eylemleri elbette ABDninkilerden bağımsız değildir. Sadece Türkiyede değil tüm Ortadoğu coğrafyasında kullanılmak üzere teşkilatlandırılıp silahlandırılmış bir öncü kuvvetten bahsediyoruz. ABD, PKKyı hem ajan örgüt olarak hem de askeri unsur olarak değerlendirmektedir. Geniş anlamıyla tüm bölge ülkelerinde karışıklıklar çıkaran bu öncü kuvvet dar anlamıyla Türkiyedeki operasyonlarını siyasi saldırılarla yürütmektedir. Bu öyle bir siyasi saldırıdır ki, PKK artık devlet ve orduyla pazarlığa oturan meşru bir taraf görüntüsü çizmektedir. PKK, bu tabloyu yaratırken elbette yalnız bırakılmamıştır. Türkiyede terör sorunundan bağımsız bir Kürt sorunu olduğunu hükümetin sözcüsü olan Başbakan dile getirirken Amerikancı medya ve işbirlikçi aydın kadrosu da bunun ideolojik zeminini hazırlamak için çalışmaktadırlar: PKK, aslında demokratik bir mücadele vermektedir, çünkü onu bu noktaya getiren devletin Kürtleri görmezden gelme politikasıdır. Bu politikaya karşı başlatılan tartışma da var oluş ve kendini ayrı bir kimlik olarak kabul ettirme çabası üzerinden yürümektedir. En az silahlı eylemler kadar tehlikeli olan bu psikolojik savaş PKKyı kullandığı yöntemler açısından yanlış ama ideolojik olarak doğru olduğu noktasına getirmektedir. Bu nedenle öncelikli hedefimiz PKKyı değil, bu psikolojik savaşı ve Kürt kimliği propagandasını bitirmek olmalıdır. Bu psikolojik savaşın Atatürkçüler için hazırlanmış pek çok türevi vardır. Hem ulusal solcu aydınlar hem de Atatürkçü kanaat önderleri tarafından piyasaya sürülen yanlış tez ve yaygın fikirler de hem Altı Oku yok etmeye, hem de ulusal solcuları pasifize etmeye yöneliktir. Türkiyelilik, Milliyetçiliği ve Türklüğü Yok Etmektir Öncelikli olarak Atatürkçülüğün millet kavramının içi boşaltılmakta, milliyetçilik ırkçı bir ideolojiye dönüştürülmekte ve Türklüğün yeri, Türkiyelilik, anayasal vatandaşlık, Anadoluluk gibi kavramlarla doldurulmaktadır. Bir ulus devlet üzerinde farklı ırksal, etnik, dilsel ve dinsel kökenlerden halk toplulukları barınabilir ancak bunlar bir arada yaşayarak ortak bir medeniyet yaratırlar ve bu farklı özellikler zamanla erir. Kader birliği içinde tek bir kimlik etrafında birleşirler. Emperyalist baskılara karşı, adını aldığı ulusla konumlanan ulus devleti parçalamanın en kolay yöntemi de bu etnik kimlikleri harekete geçirerek yavaş yavaş ulusun kendisinden ayırmaktır. Kürtler üzerinde oynanan oyun budur. Türk ulusundan farklı bir Kürt ulusu yaratarak önce Türk ve Kürtleri birbirinden ayırmak, sonrasında da Türklüğü ve Kürtlüğü, kültürel çeşitliliğin unsurları olan ayrı ırklar haline dönüştürmek. Kültürel çeşitlilik, toplumu birleştiren değil ayrıştıran bir kavramdır. Mozaik toplum teorilerini ortaya atanlar, aynılıklara değil farklılıklara vurgu yaparak Türk tanımının içini boşaltmakta, onu sadece ırksal bir unsura dönüştürmektedir. Türk bir ırka dönüşünce diğer ırklara da ayrıca vurgu yapılır ve Türklerin yaşadığı bu coğrafya birdenbire Türkiyelilerin yaşadığı bir yer, Türk toplumu da mozaik bir toplum haline geliverir. Toplumu mozaiğe dönüştürdüğünüzde onu çeşitli parçalara ayırmak kolaylaşır. Bu mozaiğin içinde ayrı bir Kürt kimliği yaratanlar bilerek ya da bilmeyerek bölünmenin önünü açmaktadır. Çünkü, Kürt kimliği ve Kürtlük bölücü terörle iç içe geçmiştir. Zaten milli kimliği değil, etnik kimlikleri ön plana çıkarmanın arkasında yatan da budur. Kimse durup dururken Kürtler görmezden gelindi, TC devleti Kürtleri dışladı, Kürtler hep öteki olarak algılandı naralarını boşuna atmaz. Bu ülkede Kürtler, milletvekili de oldu, Başbakan da oldu, Cumhurbaşkanı da oldu. Kimseye Kürt olduğu için farklı davranılmadı ancak bunun için tek bir kıstas vardı: Kendine Türk demek, doğal bir işleyişte bu toplumun bir parçası olduğunu kabul etmek. Bugün, ben Türk değil Kürdüm demenin propagandasını yapan ve yaptıranlar da bu kabul edilmenin, doğal işleyişin farkındadır. Yapılmaya çalışılan bu doğal işleyişi suni kimlik ve suni Kürtlük tezleriyle işlemez hale getirmek, Türk yurdunda Türkleri ezen Kürtleri de ezilen durumuna düşürmektir. Sonrasında da ezilen Kürtler söylemi üzerinden demokratikleşme tartışmalarını başlatarak, kullanılmayan bir dili kullanılır hale getirmek, olmayan bir milletten suni bir devlet yaratmaktır. Kürt-Türk Kardeşliği Kısa Vadeli Bir Birlikteliktir Kürtler ya bu oyunun içinde yer alırlar ya da bu topluma entegre olma şansını bir kez daha gözden geçirirler. Ben bölünmeye karşıyım ama farklıyım fikrini savunmak net olarak bu oyunun içinde yer almaktır. Çünkü, Kürt bölücülüğü üzerinden bir ayaklanma başlatılacak ise, bu ayaklanmada kullanılacak olanlar Kürtçü militanlar değil, kendilerini Kürt olarak ifade eden sıradan vatandaşlar olacaktır. Bu vatandaşlar sıradan Türklere çok masum görünebilir ama en iyi niyetlisinin bile yaptığı siz-biz ayrımı, o sıradan Kürtleri sıradışı bir ayaklanmanın karşı tarafı durumuna getirecektir. O nedenle iyi niyetli Kürt şeklinde bir ifade, çok iyi niyetli ama siyasi olarak yanlış bir tanımlamadır. Bu ortamda en iyi niyetli tavır Ne mutlu Türküm diyene diyebilmektir. Bugün, yine bazı iyi niyetli Atatürkçüler ve hatta bir kısım milliyetçi çevreler, Kürt kardeşlerimizle bizi birbirimize düşürdüklerini, bu oyuna gelmemek için de PKK ile Kürtleri birbirinden ayırmak gerektiğini savunuyorlar. Kardeşlik aynı aileyi ana-baba bilmenin adıdır. Siyasi olarak da, aynı topraklara vatan demek aynı dili konuşmak, aynı tarihe sahip çıkmaktır. Eğer birileri, benim vatanım farklı, dilim farklı, kültürüm farklı, tarihim farklı ama ben gene de bu devletin vatandaşıyım ve silahla bölünmeye-PKKya karşıyım diyorsa burada kardeşlikten değil ancak yolları önünde sonunda ayrılacak sıradan bir birliktelikten söz edilebilir. Bu birliktelik kısa vadelidir ve saflar kesin olarak netleştiğinde yollar ayrılacaktır. Bu birlikteliği ideolojik bir söyleme dönüştürerek Türk-Kürt kardeşliğinden bahsetmek, bu nedenle hem kaçamak bir tavırdır hem de siyasi bilinç eksikliğinden ve gerçekler üzerinden politika yapmamaktan kaynaklanır. Türkiye, iç çatışmanın arifesinde ve bölünmenin eşiğindeyken doğru politika tek bir ulus kimliğine gönderme yapmaktır. Türkün Türkten başka kardeşi yoktur, çünkü böyle bir ortamda, Türklük siyasi bir tercihtir. Kafatasıyla değil kafayla ilgilidir. Kürt Kimliğinden Kürt Sorununa Silaha ilk sarıldığı yıllardan itibaren, PKKnın en önemli hedeflerinden biri, farklı Kürt kimliği ile birlikte bir Kürt Sorunu olduğu tezini de kabul ettirmekti. Oysa Kürt sorunu toplumsal bir mesele değil siyasi bir dayatmaydı. Aslolan Kürt yaratma sorunuydu. Toplumu bölmek ve ayaklandırmak için Kürtlük yaratılacak, Kürtlerin ekonomik olarak ezildiği, dışlandığı, yok sayıldığı söylemleri üzerinden sorun yaratılacaktı. Hatırlarsak, Başbakanın Kürt sorununu kabul etmesi en çok Apoyu sevindirmişti çünkü kendisi içeride olduğu halde fikirleri dışarıdaydı. Bir yandan çok toplumsal bir Kürt sorunundan bahsediliyor, diğer yandan da devletin tüm kademelerinde yer alan, en önemli stratejik merkezlerde yaşayan, tüm ekonomik hayatı yönlendiren Kürtler, hükümetin tüm söylemlerini yönlendiriyordu. Bu Amerikan rüyası ortada yalnızca Kürt olduğunun göstergesidir, sorun olduğunun değil. Devlet ve genel kamuoyu, ayrı kimlikleri ve sorunları olduğunu kabul ettiği için her gün onlarca iyi niyetli Kürt ayaklanma kervanına katılıyor. Cumhuriyetin ilk yıllarında olduğu gibi bugün de Türk milletinin bir asayiş sorunu vardır. Üstelik yalnızca Doğu ve Güneydoğu bölgelerini tehdit eden değil, büyük şehir merkezleri başta olmak üzere, ülke geneline yayılmış bir asayiş sorunudur bu. Bu asayişsizlikle mücadele yalnızca silahla değil, terörü yaratanların siyasi saldırılarını da püskürtmekle olur. Kürt sorunu özetle, devletin yarattığı, Kürtlere uygulanan baskı ve zulmün neticesinde ortaya çıkmış, ekonomik ve sosyolojik bir sorun değil, bizzat emperyalizmin yarattığı suni bir meseledir. Çözümü de o nedenle, bölgesel kalkınma ya da ekonomik yardımlar değil, direkt olarak emperyalist tezlerin çürütülmesidir. Özgürlük Tanımak Bölücülüğü Azaltmaz Besler Bugün en yaygın söylemlerden biri de Kürtlere özgürlük tanınırsa bölücülük ve terör tehlikesinin ortadan kalkacağıdır. Dünyanın hiçbir yerinde terör örgütlerinin amacı salt terör yaratmak değildir. Terör isteklerini silah yoluyla kabul ettirebilmenin yöntemidir. İsteklerini kabul ettirebildiği ölçüde de silaha ihtiyacı kalmaz. Yani özgürlük tanımak, yayın hakkı, dil hakkı, örgütlenme hakkı tanımak, Kürtleri ayrı bir halk olarak kabul etmekse eğer, bunlar zaten PKKnın istekleridir. Özgürlük tanıma adına, özerklik de verirsiniz, ayrı devlet de kurdurursunuz. Özgürlüğün sınırı yoktur; bu bir. Asıl önemli olan şudur ki, özgürlük verilince terör sorununun biteceği tezleri çökmüştür. ABye uyum sürecinde, Kürtçe kursları açılmış, Kürtçe yayın yapan televizyonlar kurulmuş, Kürtlük propagandası, hatta açıktan PKK propagandası serbest bırakılmıştır. Belediye Başkanlıkları adeta ayrı bir devlet gibi çalışmaktadır. Cenaze törenleri gövde gösterilerine dönüştürülüp, Kürdistan bayrakları açılırken, Apo posterleri meydanlarda boy gösterirken güvenlik güçleri demokratik tavır almakta, bu özgürlük ortamını seyretmektedir. Yani birilerinin dayattığı özgürlük ortamı zaten yaşanıyor. Kürt aydınlar, istediklerini yazıp çiziyor, tüm üniversiteler demokratik olarak bu meseleyi tartışıyor. İddia edilene göre böyle bir ortamda terör sorununun ve Kürt bölücülüğünün ortadan kalkmış olması gerekiyordu. Ancak ilginçtir ki, PKKnın ülke genelinde en fazla silahlandığı ve ayaklandığı bir dönemi yaşıyoruz. Her gün yeni bir bombalama eylemiyle, silahlı saldırıyla karşılaşıyoruz. Diyarbakır ve İstanbulda yaşanan son ayaklanma provaları da artık gösteriyor ki, ne kadar özgürlük verilirse bölünmenin önü o kadar açılıyor. Çünkü özgürlükçülerin unuttuğu bir şey var: PKKnın ve ABDnin nihai hedefi, Kürtlere hak tanınmasını sağlamak değil, Türkiyeyi bölerek bir Kürt devleti kurmak. Bu nihai hedefe ulaşmadan da, terörün önünü kesemezsiniz. Tanıdığınız hak ve ayrıcalıklar ancak PKKnın işini kolaylaştırıp, silahsız ve pasif destekçilerin sayısının artmasına, militan kadroya eklemlenmesine yol açar. Sağduyulu Olmak Kaderine Razı Olmaktır Bugün Başbakan, devlet bürokrasisi, Kürt aydınları, demokratik kitle örgütleri, arabulucu medya elbirliği ile PKKya masaya oturalım, silah bırak çağrısı yapıyor. Bunun anlamı nettir: Pazarlık yapalım, isteklerinizi kabul edelim, silaha ihtiyacınız kalmasın! Bunun sonucunda artık Kürt militanlar meydanlara çıktıklarında kurşunlanmayacaklarını, gösteri noktaları haline getirdikleri cenaze törenlerinde emniyet güçlerinin kendilerine sağduyu ile yaklaşacaklarını biliyorlar. Bu çok demokratik ortamda Türk milletine yapılan çağrı da devletinkiyle aynıdır: Siz de sağduyulu olun ki Türkiyeyi kardeş kavgasından uzak tutalım. Sağduyulu olmanın anlamı ise iç savaş çıkmasın diye Türkiyeyi böldürtmek, Iraklaştırmaktır. İç savaş çıkmasın diyenler, Irakta Sünni Müslümanları, Türkiyede de Atatürkçüleri susturmaya çalışıyor. Bu, tüm Ortadoğu coğrafyasındaki ABD stratejisidir: Önce Sünni Müslümanların, arkasından da sağduyulu Türk milletinin, ulusalcıların yok edilmesiyle sonuçlanacaktır. Kardeş kavgasına karşı sağduyu, bugün 2 milyon olan bu nüfusu, yarın 20 milyon olarak üzerimize salmalarına izin vermektir. ABD, Türkiyedeki milliyetçi yükselişten korkuyor. Hükümet korkuyor. Medya korkuyor. Bunu susturmak için de toplumun milliyetçilerini fevri davranmakla suçluyor ya da tavır almasının önüne geçmeye çalışıyorlar. Türk milliyetçiliğinin Kürt milliyetçiliğini beslediğini, Türkler susturulmadan da Kürtleri susturamayacaklarını iddia ediyorlar. Sağduyulu olmaktan kastettikleri Türk bayrakları yerlerde sürüklenirken Kürdistan bayraklarının dalgalanmasına seyirci kalacak bir halk yaratmak. Ancak Türk milleti buna izin vermiyor ve tepki koyuyor. Başta Bozüyük olmak üzere Türkiyenin pek çok yerinde bölücülerin ayaklanma girişimlerine gereken cevap verildi. Ancak bunlar da PKKnın provokasyonları ya da bir grup MHPlinin eylemleri olarak gösterildi. Bunun sebebi açıktır: Tepki koyanlar yalnızca marjinal gruplardır, en iyisi sessiz kalın, sağduyulu olun ve bölünmeyi seyredin. Şunu unutmamak gerekiyor: Türk milliyetçiliği Kürt milliyetçiliğini tırmandıran bir yükseliş değil, aksine Kürt bölücülüğünün etkisiyle su yüzüne çıkan doğal bir reflekstir. Vatandaşın bayrak asması, bayraklarla meydanlara taşınması provokasyon değil, provokasyonu başlatanlara gözdağı vermektir. Resmi İdeoloji ile Hesaplaşma: Atatürkçülüğün Tasfiyesi Tanımı gereği siyasi iktidarla iyi geçinememesi gereken, siyasi iktidarın karşısında yer alması beklenen entelektüel kadrolar da bugün tam tersine, konferanslarıyla, köşe yazılarıyla, üniversiteleri kullanarak hükümetin tezlerini meşrulaştırmaya ve halkı ikna etmeye çalışıyorlar. Dayattıkları ise farklı bir Kürt kimliği yaratarak, resmi ideolojiyi eleştirmek adına Amerikan resmi ideolojisini Türk milletine kabul ettirmek. Atatürkün ulus tanımını, Türk kimliği tanımını alt üst ederek, mevcut Türk nüfusunu ideolojik olarak azaltmak için alt ve üst kimlikler yaratmaktır. Ancak amaç iki ayrı kimlik yaratmak da değil üst kimlik dedikleri şeyi de zaman içerisinde unutturarak Türk nüfusu Kürtleştirmektir. Bu çok entelektüel çevreler bugün resmi ideolojiyle hesaplaşıyorlar, çünkü esas amaçları Atatürk dönemi politikalarla ve Atatürkçülüğün kendisiyle hesaplaşmaktır. O dönem uygulanan politikaların, bugün Kürt meselesini çözmenin en iyi yöntemlerinden biri olduğunu Atatürkçülerden çok daha iyi biliyorlar ve korkuyorlar. Şeyh Sait İsyanı, Ağrı Ayaklanmaları, Dersim İsyanı, bugün birilerinin önerdiği gibi sağduyu ile çözülmedi. Silahın olduğu yerde silahlı çözüm vardı ve ayaklananlarla onların elebaşları İstiklal Mahkemelerinde yargılanarak idam edildiler. Hiçbiri de bugün kahraman değildir! Atatürk, salt askeri yöntemlerle de yetinmedi. Bölünmenin önünü açacak tüm sosyal ve idari önlemler alındı. O dönem İngilizlerin desteklediği Kürtçülükle mücadele etmek için Kürtlüğün önüne geçmek, Kürtlüğü Türk toplumu içinde eritmek gerekiyordu. Çeşitli iskan politikalarıyla, Türkçe konuşma kampanyaları, Türkçe dışındaki dillerin bürokrasi içinde yasaklanmasıyla, soyadı kanunuyla, Türklük aşılanmaya çalışılıyor, etnik kimlikler beslenmek yerine toplum içinde eriyordu. Alınan tedbirler, hem hızla Kürtleşen Türkleri özlerine döndürmeye, hem de Kürtleri toplum içinde eritmeye ve Kürt aşiretlerinin ekonomik varlıklarının önünü kesmeye yönelikti. Yani TÜRKSOLUnun önermiş olduğu Türklüğü koruma politikalarının 1920 ve 1930lardaki pratiğiydi. Atatürk savaşların cephelerin gerisindekilerle kazanılacağını çok iyi biliyordu. O nedenle, bölücülüğün aktif örgütleyicileriyle birlikte pasif destekçilerini de yok etmeye çalışmış cephe gerisindekileri en başından diskalifiye etmiştir, O nedenle, yükselen Kürtlük bilinciyle mücadele etmek, Türk kimliğine vurgu yapmak ve Türklük dışında herhangi bir kimliği kabul etmemek, faşizan ve baskıcı bir uygulama değil, Atatürkçü bir çözümdür. Temiz Toplum İsteyenler Orduya Sahip Çıksın Türk ulusu düşmanının kim olduğunu ve bu düşmanın açtığı cepheleri doğru tespit etmek durumundadır. Düşman Şemdinlide Susurluk arayanların iddia ettiği gibi Türk Ordusu, Jandarma değildir. Düşmanın ABD, silahının PKK, açtığı cephelerin de devlet ve bürokrasinin merkezinde olduğunu görelim ve buna göre oynayalım. Şemdinlide ilk ateş emrini verenler, tüm tutarsız söylemleri, hukuksuz iddiaları ve mantıkdışı açıklamalarıyla hedef olarak Türk Ordusunu belirlemiş ve Türk subaylarını savaş suçlusu ilan etmişlerdir. Bu çamur at izi kalsın düzeyinde basit bir psikolojik savaştır. Normal koşullarda da bir devlet bu türden bir saldırıya izin vermeyeceği gibi kendini koruyacağı mekanizmalarını anında devreye sokar. Bu psikolojik savaşa karşı hem kontrsavaş ilan edilir ve gerçek suçlular ortaya konur, hem de Orduyu koruyup güçlendirecek yöntemler seçilir. Karşı tarafın basındaki ve siyasi partiler içindeki, devlet içindeki sözcüleri misyonlarını yerine getirmek için Orduya karşı karalama kampanyası ve temiz toplum naraları atarlar ki bu olması gerekendir. Devletin mekanizmaları işlemediğinde Atatürkçülerin yapacağı şey ise, PKK ve ABDye karşı net olarak Orduya sahip çıkmak, hatta ordunun elini güçlendirecek eylemleri desteklemektir. Yani yöntem, Cumhuriyet gazetesi ve Cumhuriyet Halk Partisinin yaptığı gibi bu bölücüler kervanına katılmak değil, devleti ve orduyu halk eliyle güçlendirmektir. Türk ulusu Ordu göreve diyebildiği, derin devletimi geri istiyorum diyebildiği ölçüde cepheyi destekler. Bunun dışındaki söylem ve yöntemler karşı tarafın istekleridir. Çözüm suçlular bulunsun çağrıları yapmak değil, aksine 1930larda Kürt isyanlarına karşı geliştirilen isyan mıntıkasında askeri kuvvetlerin ve devlet memurlarının işlediği efallerin suç sayılmayacağı hakkında çıkan kanunlar türünden uygulamaları desteklemektir. Ulusal solcular için bugün en iyi niyetli strateji, Türklüğü koruma stratejisidir. Bu strateji, iç savaşı körükleyen bir strateji değil, iç savaş çağrısı yapanların örgütlenme propagandalarını alt üst edecek bir ön tedbirdir sadece. Çünkü, Masum Kürtler, artık yalnızca dağlarda değil ayaklanmanın çıktığı her yerdedir. Hem Şemdinlide, Diyarbakırda, İstanbuldadır hem de meydanlarda, üniversitelerde, bilimsel toplantılarda, meclis kürsülerinde, Güneydoğulu Belediye Başkanlarının emri altındadır. Kısacası Türk milletinin üzerine salınacağı anı beklediği her yerdedir. Üstelik bölücülüğün öncü kuvvetleri dağ kadroları değil, şehirlerdeki kadınlar ve Kürtlük bilinciyle yetişen çocuklardır! Devletin uygulayacağı çözüm basittir aslında. PKKyı bitirmek için hem yasal dayanağı hem de askeri gücü var. Mesele ABDyle karşı karşıya kalmayı göze alıp almayacağı ile ilgili. Bu politikalar siyasilerin ve Ordunun inisiyatifinde. Ancak Türk milleti de kendi inisiyatifini yaratmak durumunda. Kürtlüğü ekonomik, siyasi ve ideolojik olarak besleyen tüm fikirlerle ve uygulamalarla mücadele etmek gerekiyor. Bugün yükselişte olan Amerikancılıktır, ulusalcılık değil, ulusalcılığı bastırma girişimidir. Yükselişte olan, ulusu reddeden, yok eden anlayışın ulusal solun içine sızarak, içeriden tahta kurdu gibi kemire kemire eritip içini boşaltmasıdır. İçini doğru tanım ve fikirlerle doldurmak durumundayız. Türkiyenin, gazete köşelerini, televizyon ekranlarını tutmuş ve üniversitelerini ele geçirmiş entelektüellere yanıt verebilecek devlet aydınlarına ihtiyacı var. Bayrağı eline alıp sokağa çıkacak, İstiklal Marşını dillendirecek kadın ve çocuklara ihtiyacı var. Türklük bilincini her dem akılda tutmayı sağlayacak milli heyecana ihtiyacı var. Çünkü, bu milli heyecan, ayaklanmayı kışkırtıcı değil, ayaklanma çıkartacak olanları caydıracak bir önlemdir. * İstanbul Üniversitesi yükseklisans öğrencisi
|
|
|