SİYONİZMİN SİNSİ PLANI:

TÜRK YURDUNU KÜRTLEŞTİRME, ARDINDAN TÜRK YURDUNU BÖLÜP KÜRDİSTAN KURMA PROJESİ

2.BÖLÜM

 

Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet döneminde Atatürk ve Kürtler (I)

Atatürk ve Kürtler

Basyazi

Gökçe Fırat

 

Heyet-i Temsiliye’deki o Kürt!Şeyh Sait darağacında sallanırken

Yıllardır Atatürk’ü Batıcı bir devlet adamı gibi gösteren sağcı güçlerin yarattığı tahrifat, tam tersi kutupta başka bir tahrifata daha yol açtı. Sağcıların Atatürk’ü Batıcı gibi göstermesi gibi kimi sözde solcu ve Kürtçü akımlar da Atatürk’ü “Kürtçü” göstermeye başladılar.

Bu zevata bakılırsa Atatürk, aslında Kürtlere özerklik verecekti. Perinçek’ten Apo’ya kadar Kürtçü akım bu tez üzerinde durarak, Atatürkçülere ve milliyetçilere, Kürtçülük aşılamaktadır. İşin garibi bu tezlerin hiçbir gerçek yanı yoktur ama tarih bilgisinden yoksun “şu cahil Türklerimiz” Kürtçülerin bu oyununa gelmektedir. Bu yazımızda Kürtçülerin Kurtuluş Savaşımız, Cumhuruyetimiz ve Atatürk üzerinde yarattığı tahrifata karşı gerçekleri ortaya koymaya çalışacağız.

Kürtçülerin en önemli tezi Kurtuluş Savaşı’nı Türklerle Kürtlerin birlikte verdikleridir. Öyle bir tarih uydurulmuştur ki, Kurtuluş Savaşı’nı Atatürk Kürt ağalarla birlikte vermiştir. Kürtlerin Kurtuluş Savaşımıza katıldıkları ise en büyük uydurmaların başında gelir.

O halde Kurtuluş Savaşımız boyunca Kürtlerin gerçekte ne yaptığını ortaya koyalım.

Kurtuluş Savaşımızın başlangıcında, Milli Güçleri idare etmek üzere Erzurum’da bir Heyet-i Temsiliye oluşturulur. 24 Ağustos 1919’da oluşturulan Heyet-i Temsiliye Mustafa Kemal Paşa başkanlığında 9 kişiden oluşur. Diğer temsilciler, eski Bahriye Nazırı Rauf Bey, eski Trabzon milletvekili İzzet Bey, eski Erzurum milletvekili Raif Efendi, eski Trabzon milletvekili Servet Bey, Erzincan’da Nakşi Şeyhi Fevzi Efendi, eski Beyrut valisi Bekir Sami Bey, eski Bitlis milletvekili Sadullah Efendi ve Mutki aşireti lideri Hacı Musa Beydir.

Kurtuluş Savaşımızın bu ilk önder kadrosundan sadece Rauf ve Bekir Sami Beyler Kurtuluş Savaşı’nın sonuna kadar yola devam etmişlerdir. Yani denildiği gibi Kurtuluş Savaşımız ağaların ve şeyhlerin desteğiyle verilmemiştir.

Ama burada çok daha önemli bir gerçeği de ortaya koymamız gerekmektedir. Mutki Aşireti reisi Hacı Musa Bey sözde Kurtuluş Savaşımızın ilk önderlerindendir. Belgeleri inceleyenler bunun böyle olduğunu kabul etmek zorunda kalırlar. Ancak gerçek bambaşkadır.

Hacı Musa Bey, 1923 yılı Mayıs ayında Erzurum’da kurulan Kürt Azadi Cemiyeti’nin de lideridir. Azadi Cemiyeti’nin üyelerinden biri de Şeyh Sait’tir. Azadi Cemiyeti İngilizlerle, Fransızlarla ve Sovyetler Birliği ile temas kurarak Bağımsız Kürdistan için destek aramıştır. Daha sonra bu örgüt İngiliz desteği ile başlayan Nasturi Ayaklanması’na katılır. Nasturi Ayaklanması’nın bastırılmasından sonra ise İran’a kaçarlar.

Mustafa Kemal de Nutuk’ta bu konuya şöyle değinir:

“Baylar, tarih, söz götürmez bir biçimde ortaya koymuştur ki, büyük işlerde başarı için yeteneği ve gücü sarsılmaz bir başkanın varlığı çok gereklidir. Bütün devlet büyüklerinin umutsuzluk ve güçsüzlük içinde, bütün ulusun başsız olarak karanlıklar içinde kaldığı bir sırada ‘yurtseverim’ diyen bin bir çeşit kişinin, binbir türlü davranış ve inanç gösterdiği kargaşalı bir zamanda danışmalarla, birçok saygın ve erkli kişilerin sözlerine uyma zorunluluğuna inanmakla; sağlam, esaslı ve özellikle sert yürünebilir mi? Tarihte buna ulaşmış bir topluluk gösterilebilir mi? İkincisi baylar, ulus, ülke, siyasa ve ordu yöneticiliğinde hiç bulunmamış ve bu alanda değeri belirmemiş ve denenmemiş gelişigüzel kişilerden, örneğin Erzincanlıbir Nakşi Şeyhi ve Mutki’li gibi zavallılardan da kurulabilecek herhangi bir temsilciler kuruluna, söz konusu durum ve görev bırakılabilir miydi?”

Mustafa Kemal’e idam kararı veren de Kürttü!

Kürtlerin ağaları bunu yaparken milletvekilleri de boş durmaz. Bitlisli Kürt milletvekili Yusuf Ziya Bey de Azadi örgütünün içindedir. Yusuf Ziya Bey aynı zamanda İngiliz ajanıdır. Mustafa Kemal Paşa, Yusuf Ziya Bey’den kuşkulanmakta ve onu takip ettirmektedir. Gerçekten de Mustafa Kemal’in kuşkuları gerçek olur ve Yusuf Ziya Bey Nasturi İsyanı’na katılır.

İşin daha da vahimi Yusuf Ziya Bey’in askeriye içinde de adamları vardır. Nasturi İsyanı’nı bastırmakla görevli birlikten, Fırka komutanı İhsan Nuri, Vanlı Rasim, Tevfik Cemal ve Teğmen Ali Rıza da Kürt örgütünün üyesidir ve isyan sırasında 270 askerle birlikte karşı tarafa geçerler!

Görüldügü gibi Kurtuluş Savaşımıza katılan ve Türklerle savaşan Kürtlerle değil, Kurtuluş Savaşı’nın içine sızan, ancak kendi Kürt örgütlenmesini devam ettiren, İngiliz, Fransız işgalcilerle işbirliği yapan ve en sonunda da Türk askerine karşı cephe açan Kürtleri görüyoruz. Bu örgütün İngiliz desteğini sağlamak için Nasturi isyanından üç yıl önce 1920 yılında yine Hakkari’de başka bir isyan çıkarttığını da kaydedelim.

Peki Kürtlerin Kurtuluş Savaşımız sırasındaki tek ihanetleri bu mudur?

Aslında Kurtuluş Savaşı’nın başından itibaren Mustafa Kemal’in karşısındadır Kürtler. Mustafa Kemal’in idam emrini veren Kürt Mustafa Paşa’dır!.

Aynı Kürt Mustafa Paşa’nın eniştesi ise Kürt İzzet Bay’dir ve İstanbul Hükümeti’nin İçişleri Bakanıdır. Kürt İzzet Bey de İngiliz ajanıdır. Kürt İzet Bey’in bir de yeğeni vardır Şerif Paşa, o da Kürdistan Teali Cemiyeti’nin Paris temsilcisidir.

İstanbul Hükümeti’nin ve İngilizler’in Mustafa Kemal hareketini engellemek için kullanmayı düşündükleri kütle ise Kürtlerdir. Damat Ferit, Kürdistan Teali Cemiyeti ile görüşerek onlara özerklik karşılığında Mustafa Kemal’e karşı savaşmayı teklif eder. Damat Ferit Yüksek Komiser De Robeck ile görüşerek Sevr koşulları gereğince 15 bin kişilik bir Kürt ordusu kurulmasını ve Kürtleri Mustafa Kemal’e saldırtmayı teklif eder.

Bu yönde en önemli girişim Ali Galip olayıdır. İngiliz ajanı Binbaşı Noel, Ali Galip ve Kürdistan Teali Cemiyeti liderleri Malatya’ya geçerler. Burada bir Kürt birliği kurarak Sivas yolunda Mustafa Kemal’i öldürecekler ve Kongre’nin toplanmasına engel olacaklardır.

Ancak Mustafa Kemal girişimi haber alır ve tedbir alır. Malatya’da Türk birlikler İngiliz ajanı, Ali Galip ve Kürdistan Teali Cemiyeti liderlerini kıstırırlar. Tutuklama emri vardır. Noel, İngilizlerden yardım ister. Saraya baskı yapılır fakat sonuç varmez. En sonunda kaçmak zorunda kalırlar.

Görüldüğü üzere daha Sivas Kongresi öncesinde bile Kürtler İngilizlerle, İstanbul Hükümeti ile birlikte Mustafa Kemal’e kaşıdır.

İngiliz gizli belgeleri de bunu doğrulamaktadır.

28 Kasım 1919’da Mr. Kindson’un Londra’ya gönderdiği raporda şöyle yazılıdır:

“Kürtlere her ne kadar inanmasak da onları kullanmamız çıkarlarımız gereğidir.

9 Aralık 1919 tarihli Yüksek Komiser Robeck’in Lord Curson’a raporunda ise şunlar yazılıdır:

“Kürtler bütün ümitlerini İngiliz hükümetine bağlamış durumdalar. Bu ara Mustafa Kemal gittikçe tehlikeli olmaya başlıyor. Kuvvetler, Kürtleri Mustafa Kemal Paşa’ya karşı kullanmak için para ödemeye hazırdırlar”

Yunan ordusundaki Kürtler

Ama Kürtler bununla da yetinmemektedir. İngiliz Gizli Belgeleri’nin verdiği bilgiye göre Kürtler aynı zamanda Yunanlılarla da temas halindedir. Amasya’da Yunan temsilcisi ile görüşün Kürtler, Yunanlılara Türk ordusunda ele geçcirilen Kürt esirlere iyi davranılmasını ve bu esirlerin Türk ordusuna karşı kullanılmasını önerir. Teklif kabul edilir ve esir Kürtler Yunan ordusunun hizmetine girerler.

Kürt-Yunan işbirliğinin en büyük sonucu ise Koçgiri İsyanı’dır. Yunan ordusu büyük ilerleyişe geçmeden hemen önce Kürtler isyan eder. Yunan ordusu Bursa’ya doğru ilerlerken Kürtler Sivas’a doğru yürümeye başlar.

Amerikan Askeri Ateşesi durumu şöyle rapor eder:

“... Yunanlılar önemli bir zafer kazanırlarsa Kürt isyanı Türkiye’nin arkasını ciddi bir şekilde tehdit edebilir. Ancak Batıdaki savaş Türklerin lehine gelişirse, Türkler, ellerindeki yarım düzine yetenekli liderden biriyle Kürt sorununa son verebilir. İngilizler kuşkusuz bu durumu bilmektedirler. Gene de Kürt sorunu ile meşgul olduğu sürece Mustafa Kemal’in Musul’a el koyamayacağını düşünmektedirler. Dolayısıyla Kürt akımına yardımcı olmaktadırlar.”

Koçgiri İsyanı’nın başlangıç tarihi sadece Yunan ilerleyişine değil aynı zamanda Londra ve San Remo Konferansları’na da denk gelir. Ankara Hükümeti böylece sıkıştırılmaktadır.

Koçgiri İsyanı’nın liderlerinden Baytar Nuri isyan programını şu şekilde açıklar:

“İlk önce Dersim’de Kürt istiklali ilan edilecek, Hozat’a Kürdistan bayrağı çekilecek, Kürt milli kuvveti Erzincan, Elazığ ve Malatya istikametlerinden Sivas’a doğru hareket ederek Ankara Hükümeti’nden Kürdistan istiklalinin tanınmasını isteyecekti. Türkler bu isteği kabul edeceklerdi. Çünkü isteğimiz silah kuvvetiyle desteklenmiş olacaktı.”

Ayaklanma büyür ve isyancılar Ankara Hükümeti’ne bir muhtıra yollarlar. Telgraf yoluyla iletilen muhtıra şu maddelerden oluşmaktadır:

1-İstanbul Hükümeti’nce kabul edilen Kürdistan özerkliğinin Ankara Hükümeti’nce de tanınıp tanınmayacağının açıklanması

2-Kürdistan özerk yönetimi konusunda Mustafa Kemal hükümetinin ivedi yanıt vermesi

3-Elazığ, Malatya, Sivas ve Erzincan cezaevlerindeki Kürtlerin hemen salıverilmesi

4-Kürt çoğunluğu bulunan illerden Türk memurlarının çekilmesi

5-Koçgiri yöresine gönderilen birliklerin geri alınması.”

Kürtler bununla da kalmaz, 25 Kasım 1920 tarihinde Batı Dersim Aşiretleri reisleri adına TBMM’ye şu şekilde başvurur:

“Sevr Antlaşması gereğince Diyarbakır, Elazığ, Van ve Bitlis illerinde bağımsız bir Kürdistan kurulması gerekiyor. Bu nedenle bu oluşturulmalıdır. Yoksa, bu hakkı silah zoruyla almaya mecbur kalacağımızı beyan ederiz.”

Yunanlar Bursa’ya Kürtler Sivas’a saldırıyor

Ankara Hükümeti, Batıda Yunanların Bursa’yı ele geçirmesine rağmen Kürtlere karşı geri adım atmaz. Merkez Ordusu Komutanı Nurettin Paşa isyanı bastırmak için bir plan hazırlar. Topal Osman komutasındaki Giresun alayı da Nurettin Paşa’nın emrine verilir.

Türk Ordusu 11 Nisan 1921 günü Kürtlerin üzerine yürüyüş başlatır. 45 bin kişilik Kürt milisleri ile çapışmalar 3 ay sürer. 17 Haziran 1921 günü isyancılar teslim alınır.

Koçgiri isyanının bastırılmasından sonra BMM’deki Kürt milletvekilleri Ordu Komutanı Nurettin Paşa’nın halka zulmettiği, gereksiz yere kan döktüğü gerekçesiyle olağanüstü ve gizli bir oturum talep ederler. Kürtler isyanı bastıran Nurettin Paşa’nın kellesini istemektedir.

Mustafa Kemal daha sonra Nutuk’ta şu şekilde anlatır:

“Nurettin Paşa merkez bölgesinde bir yıla yakın bu görevi yaptı ama yetkisi dışında kimi yurttaşların haklarına el uzatıyar diye milletvetkillerinin yakınmaları ve İçişleri Bakanlığı’na soru yöneltmeleri, Bakanlığın da yakınmaları yerinde görmesi üzerine Meclis’in isteğiyle Kasım 1921 başlarında görevden çıkarıldı. Meclis Nuettin Paşa’nın yargılanmasına da karar verdi. Bu iş, benimle Bakanlar Kurulu arasında bir sorun çıkmasına da yol açtı. Ben, Nurettin Paşa’ya uygulanmak istenen işlemi kabul etmedim. Fevzi Paşa Hazretleri de benim görüşüme katıldı. İkimizle, Batkanlar Kurulu arasında çıkan anlaşmazlık Meclisçe bir çözüme bağlandı. Meclis’te Nurettin Paşa’yı savundum, kendisini ağır bir işleme uğramaktan kurtardım.”

Görüldüğü gibi Mustafa Kemal Paşa, sadece Kürt isyanını bastırmakla kalmamış, isyanı bastıran komutanı da sonuna kadar savunmuştur. Mustafa Kemal’in, Meclis’te tek kalması ise son derece öğreticidir. Gerçekten de Birinci Meclis’te, Mustafa Kemal Paşa, Şeriatçılara ve Kürtçülere karşı tek başına kalmaktadır. Ama tek kalmak pahasına kendi komutanını savunmuştur!

Görüldüğü üzere, daha Sivas Kongresi’nin toplanma hazırlıklarından başlanarak Kürtler, Kurtuluş Savaşı için çalışmamış, tam tersine hep Kurtuluş Savaşı’na karşı savaşmışlardır. Koçgiri ayaklanması bunun en büyük kanıtıdır.

Genel Kurmay Başkanlığı da bu isyanı şu şekilde değerlendirmektedir:

“Siyasi bakımdan büyük bir önem taşıyan bu harekat dolayısıyla, Kürt bağımsızlık davasının ilk basamağının Koçgiri olayları ile kurulmak istendiği, bu dış etkilerin en açık ve kesin delilidir.”

Bu değerlendirmeden de anlaşılacağı gibi, olay münferit bir isyan değil, bir davanın ilk adımıdır! Ardından gelecek olan Kürt isyanları da bunu kanıtlayacaktır. Nitekim isyanın liderleri de olayı böyle değerlenodirmektedir:

“Koçgiri, Kürt İstiklal Savaşı’nın bir merhalesidir, onunla bir meydan muharebesi kaybettik, fakat harp bitmedi. Biz son zaferi kazanacağız.”

Kürtlere özerklik Mustafa Kemal’in değil Damat Ferit’in programı

Kürtler’in Kurtuluş Savaşı’na ne şekilde katıldıkları yalanını gördükten sonra şimdi de Mustafa Kemal’in Kürtlere özerklik vereceği yalanının nasıl uydurulduğuna geçebiliriz.

12 Eylül 1919’da İstanbul Hükümeti ile İngiltere arasında gizli bir antlaşma imzalanır. Sekiz maddelik anlaşma maddelerinden üçüncüsü şöyledir:

-Türkiye bağımsız bir Kürdistan kurulmasına karşı çıkmayacaktır.

Anlaşmanın altında Damat Ferit’in imzası vardır.

Anlaşma’nın esas önemi Damat Ferit’in Mustafa Kemal hareketine, yani Türk milli hareketine karşı Kürt ayrılıkçılarıyla uzlaşması ve Kürtleri Mustafa Kemal’e karşı kullanmasını saptamasıdır. Yukarıda bu kullanmanın ne şekilde hayata geçirildiğini görmüştük.

İstanbul Hükümeti’nin bu tür bir yola girmesi aslında Damat Ferit Hükümeti’nin sonunu getirir. Kabine değişikliği olur ve Ali Rıza Paşa Hükümeti kurulur. Bu değişiklik son derece önemlidir çünkü Kürt milliyetçiliğinin ve ayrılıkçılığının önü kesilecektir.

Amasya Görüşmeleri bunun ilk safhasıdır. Kürtlere özerkliğin ilk belgesi imiş gibi sunulan Amasya Görüşmelerinde şu karar alınmıştır:

“Beyannamenin 1. maddesinde Osmanlı Devleti’nin düşünülen ve kabul edilen sınırı Türk ve Kürtlerin oturduğu araziyi kapsadığı ve Kürtlerin Osmanlı topluluğundan ayrılması imkansızlığı izah edildikten sonra, bu sınırın asgari bir istek olmaz üzere elde edilmesinin temininin lüzumumüştereken kabul edildi. Bununla beraber, yabancılar tarafından görünüşte Kürtlerin bağımsızlığı maksadı altında yapılmakta olan tezvirlerinönüne geçmek için de bu hususun şimdiden Kürtlerce bilinmesi uygun görüldü.”

Tutanaktan da anlaşılacağı üzere Ankara ile İstanbul’un yeni hükümeti, Kürt ayrılıkçılığına karşı ortak bir karar almışlar ve kurulacak ya da kurtarılacak devletin sınırlarının Kürtlerin oturduğu arazıyi de kapsadığını belirtmişlerdir. Bu tutanaktan çıkacak biricik sonuç, Kürtlerin oturduğu arazide ayrı bir devlet ve özerklik hakkının bu tutanakla reddedildiğidir. Ama ne hikmetse gördüğü her Kürt kelimesini özerkliğe yoran tarih heveslisi bir kısım hukuk asistanı bunu tam tersine yormaktadır.

Amasya görüşmesinin teyidi ise Misak-ı Milli’dir. Misak-ı Milli ise, özerklik değil ulusal bir devlet programıdır. Kuvayı Milliye’nin bu ilk belgesi, aynı zamanda İstanbul Meclisi’nin son kararında özerklik yoktur! Dahası Misak-ı Milli için çalışan bir harekete katılan herkes de ulusal devleti kabul etmiş demektir.

Milli Mücadele’nin Kürtlere özerklik vereceğini söyleyenlerin iddiası aynı zamanda son derece de komiktir. Kürtler bağımsızlık ve özerkliği zaten Sevr ile kazanmışlardı. Sevr’e karşı çıkan bir hareketin Sevr’de dayatılan bir maddeyi savunması olacak şey değildir!

Kaldı ki ne Erzurum, ne Sivas Kongrelerinde de bu yönde alınmış bir karar yoktur. BMM’nin bu yönde aldığı bir karar da yoktur. Özerkliği savunan bir hareketin bunu bir karar olarak duyurması gerekmez miydi? Komik olmayı bırakın: Mustafa Kemal sizin gibi gizli bir Kürtçü değildi! Sizin gibi hem tek bayrak, hem de Kürtler kendi kendini yönetsin diyecek kadar hain değildi...

İngilizlerin Kürtlere özerklik uydurması

Mustafa Kemal’in Kürtlere özerklik vereceği uydurmasının kaynağı ise doğrudan İngilizlerdir!

Yukarıda bahsettiğimiz gibi Koçgiri isyanının bastırılmasından sonra Meclis’te Kürt milletvekilleri isyancılara destek çıkarlar. Uzun süren tartışmalardan sonra Mustafa Kemal’in isyanın bastırılmasını savunan konuşması üzerine tartışma kapanır.

Ancak İngiliz raporlarına göre bu görüşmeler sırasında Kürtlere özerklik verilen bir karar alınır. Maddeler şunlardır:

1-Uygarlığın gereklerine uygun olarak Türk milletinin ilerlemesini sağlamayı hedefleyen BMM, ulusal gelenekleriyle uyum içinde, Kürt milletinin özerk yönetimini kurmayı üzerine alır.

2-Çoğunluğunu Kürtlerin oluşturduğu bu topraklar için Kürt ileri gelenleri tarafından bir genel vali, vali yardımcısı ve bir müfettiş seçilebilir. ...

4-Kürt ulusal meclisi doğu vilayetlerinde kurulacak ve 3 yıl için oluşturulacaktır.

5-Özerk yönetim Van, Bitlis, Diyarbakır vilayetleri, Dersim sancağı, bazı nahiye ve kazaları içine alacaktır.

Toplam 9 maddelik kanun tasarısı İngilizlere göre kabul edilmiştir!

Ancak İngiliz raporlarının gösterdiği 10 Şubat 1922 tarihinde anılan gizli oturum yoktur! TBMM Gizli Celse Zabıtları yayınlanmıştır ve orada böyle bir gün yoktur! Olması da son derece saçma olurdu. Çünkü anılan 9 maddenin Sevr’den bir farkı yoktur. Kaldı ki Koçgiri isyanını bastıran bir Meclis’in bu kararları alması da mantıksızdır. Çünkü bu kararları alacak Meclis, mantıken isyancılarla anlaşır ve istenilen bu hakları verirdi.

İngilizler yetmedi bir de Perinçek...

Atatürk’ün Kürtlere özerklik vereceğine ilişkin ikinci bir iddia ise İngilizlerden sonra Perinçek’ten gelmektedir. Atatürk 16/17 Ocak 1922 tarihinde çıktığı İzmit seyahatinde gazetecilerin sorularını yanıtlar. Vakit gazetesi başyazarı Ahmet Emin Yalman’ın “Kürtlük Sorunu nedir? Bir iç sorun olarak değinmeniz iyi olur” sorusuna şu yanıtı verir:

“Kürt sorunu, bizim, yani Türklerin çıkarı için kesinlikle sözkonusu olamaz. Çünkü, bizim ulusal sınırlarımız içinde Kürt öğeleri öylesine yerleşmişlerdir ki, pek sınırlı yerlerde yoğun olarak yaşarlar. Bu yoğunluklarını da kaybede ede ve Türklerin içine gire gire öyle bir sınır oluşmuştur ki, Kürtlük adına bir sınır çizmek istesek, Türkiye’yi mahvetmek gerekir.

....

“Bu nedenle başlıbaşına bir Kürtlük düşünmekten çok Anayasamız gereğince zaten bir çieşit özerklik oluşacaktır. O halde hangi bölgenin halkı Kürt ise kendi kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir...”

Perinçek ve Apo, Atatürk’ün bu demecini Atatürk’ün özerkliği savunduğunun kanıtı olarak verirler. Oysa Uğur Mumcu’nun da belirttiği gibi Mustafa Kemal özerklikten değil bir çeşit özerklikten bahsetmektedir. Bu ise, 1921 Anayasasına göre illerin manevi kişiliğe ve özerkliğe sahip olmaları maddesiyle uyum içindedir.

1921 Anayasasının 21. maddesi şöyledir:

“İl yönetimi yerel işlerde manevi kişilik sahibidir ve özerktir”

Buradan da anlaşılacağı üzere Atatürk, Kürtlerin kendi kendilerini yönetmesinden değil illerin kendilerini yönetmesinden bahsetmektedir. Zaten Kürtlerin yoğunluğundan bahsetmesi de bu nedenledir.

Aslında Atatürk’ün bu açıklamasının özerklik için değil tam tersine Kürt sorununun kabul edilmemesi için bir dayanak olarak gösterilmesi gerekmektedir. Gerçekten de bu açıklamasında Atatürk, Kürtlüğü reddetmekte, dahası Kürt sorununu kabul etmemektedir!

Dahası açıklamaların devamında Lozan’da tartışılan Musul meselesi ele alınmakta ve şu ifade edilmektedir:

“İngilizler orada bir Kürt hükümeti kurmak istiyorlar. Bunu yaparlarsa, bu düşünce bizim sınırlarımız içindeki Kürtlere de yayılır. Bune engel olmak için sınır güneyden geçirmek gerekir.”

Yani Atatürk bizim sınırlarımı içindeki Kürtlerin olası bir talebine karşı olduğunu çok açık bir şekilde ifade etmekte bu nedenle de Musul’u vermemeyi savunmaktadır! Nitekim Lozan’da Türkiye, Kürt meselesinin konuşulmasını dahi kabul etmemiştir! Çünkü Türkiye için artık böyle bir mesele yoktur!

Şeyh Sait isyanı ve Mustafa Kemal tedbiri: Takrir-i Sükun, İstiklal Mahkemesi

İkinci uydurmanın da çürütülmesinden sonru Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet idaresinde Kürt meselesinin nasıl ele alındığına geçebiliriz. Burada karşımıza Musul Sorunu çıkar. İngilizler’le Musul müzakereleri sürmektedir. Türkiye Musul’u geri almak için askeri bir harekatın da hazırlıklarını yapmaktadır. Tam bu ortamda Şeyh Sait isyanı patlak verir.

Kürtler yine İngilizlerin oyuncağı olmuştur. İngiliz desteği ile ayaklanan Şeyh Sait, önemli başarılar kazanır. Başbakan Fethi Okyar’dır. Fethi Bey, isyanı çok önemsemez ve üzerine hemen gitmez. Daha sonra Meclis’te kendini savunacağı üzere “gereksiz kan dökülmesine karşıdır”

Tam bu sırada Mustafa Kemal, Ankara Garı’nda İsmet Paşa’yı beklemektedir. Hükümet değişir, İsmet Paşa kabinesi kurulur. İsmet Paşa hükümeti iki karar alır, biri İstiklal Mahkemelerinin kurulması, ikincisi Takrir-i Sükun kanunu. Bu, devletin isyanın üzerine sertlikle gideceğinin işaretidir.

Takrir-i Sükun görüşmeleri, gizli Kürtçü liboşlarla, Cumhuriyetçilerin hesaplaşmasına dönüşür. Terakiperver Cumhuriyet Fırkası liderleri, Kazım Karabekir, Ali Fuat, Rauf Bey, Takrir-i Sükun’a karşı çıkarlar. Onlara göre isyancılarla masum halkı ayırmak gerekmektedir. Takrir-i Sükun özgürlükleri ortadan kaldıracak ve bir dikta idaresi kuracaktır.

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın 15 milletvekili bulunmaktadır. Bunlardan özellikle Dersim milletvekili Feridun Fikri’nin isyancıları korumak için çırpındığı görülür. TCF’nin tüm muhalefetine karşın Takrir-i Sükun Yasası ve İstiklal Mahkemeleri’nin kuruluşu yasası kabul edilir.

Çünkü başta Atatürk olmak üzere, Cumpuriyetçiler, isyancılara özgürlük tanımanın Cumpuriyet’in sonu olacağını görmektedirler. Cumhuriyet Halk Fırkası içinde de bir bölünme olmuştur. 92 millitvekili isyanın üzerine sertlikle gitmekten yana tavır koyarken 60 milletvekili buna karşı çıkmaktadır. Son noktayı Mustafa Kemal koyar. 2 Mart günü kürsüye çıkar ve kararı açıklar: “Milletin elinden tutmaya lüzum vardır. Devrimi başlayan tamamlayacaktır.”

Nifak vardır vahdet olsun diyoruz

Böylece Mustafa Kemal’in çözümü uygulanmaya koyulur. Mustafa Kemal muhalifleri ve ürtçüler ise özellikle İstanbul basınında yuvalanmıştır. Milli Savunma Bakanı Recep Peker durumu şu şekilde ifade eder:

“... Türkiye’de devlet nüfuzu adına gösterilen hoşgörünün sonunda devlet işlemez hale gelmiştir. Çok yüksek adlar adına yapılmış yasalar da buna yol açmıştır. Basın, özellikle İstanbul sbasını Türkiye’de devlet gücü diye ne kadar kutsal yer ve makam varsa hepsini ite kaka meşruluk dışı bir çekişme aracı yapmıştır. Bunlar, devlet kuruluşu diye ne varsa hepsine birden yalan ve iftiralarla saldırıp tüm devleti tahrip etmektedirler.

“Her sabah milletin yüzüne fışkıran mikroplu balgamlar masum halka devlet gücünün değerli birşey olmadığını aşılyamaktadır...

“Hükümetimiz pislik yuvalarını temizlemeye yetkisi olmadan bu ülkenin yönetimini ele alamaz. İç tehhlike içinden yanan yangın gibidir. Eğer devlet kuruluşları, meclisler ve hükümetler, bu yangını patlamadan önce bulup gereken yasal önlemleri almazsa yangın büyüdükten sonra önlem almaya da zaman kalmaz.

“Herhangi bir düşünce ile ve herhangi bir amaçla, özgürlüğü yine bizzat özgürlüğe çevrilmiş bir silah gibi kullanmak, gerçeğe ve yurt yararına uygun değildir.”

Sonuçta isyan bastırıldı.

İsyanın elebaşılarındak 46’sı idam edildi.

Mehmet Emin Bey,

Meclis’te Cumhuriyet’in isteğini açıklıyordu:

“Memlekette nifak vardır vahdet olsun diyoruz.

İhanet vardır sadakat olsun diyoruz.

İzmihlal tehlikesi vardır beka olsun diyoruz.

Ölüm vardır hayat olsun diyoruz.”

 

http://www.turksolu.org/92/basyazi92.htm

***

Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet döneminde Atatürk ve Kürtler (II)

Güneydoğu’ya Umum Müfettişlik

1925 yılında çıkan Şeyh Sait isyanının bastırılmasından sonra Cumhuriyet yönetimi meselenin üzerine daha hassasiyetle yaklaşmaya başladı. Bu yaklaşımla birlikte Cumhuriyet idaresinin Kürt meselesindeki tedbirleri de oluşmaya başladı. Cumhuriyet idaresinin meseleyi çözmek için Takrir-i Sükun Kanunu çıkarttığını ve İstiklâl Mahkemeleri’ni yeniden kurduğunu geçtiğimiz haftaki yazımızda görmüştük. İstiklâl Mahkemeleri’nin çalışma süresinin dolması ile birlikte yerine bir şey konulup konulmayacağı tartışılmaya başlandı.

Bu noktada Umum Müfettişlik kurulması Cumhuriyet idaresinin çözümü oldu. Umum Müfettişlik ya da o dönem kullanılan öz Türkçe karşılığı ile Genel İnspektörlük kurulması önerisi Başbakan İsmet İnönü’den gelmişti. Gerekçe, bu bölgede daha güçlü bir yönetim kurulması gerekliliğiydi.

25 Haziran 1927 tarihinde Umum Müfettişlik Teşkiline Dair Kanun kabul edildi. Bu kanuna göre Umum Müfettişlik Elaziz, Urfa, Hakkari, Bitlis, Diyarbekir, Siirt, Mardin ve Van illerini kapsayacaktı. Görüldüğü üzere bu bölge Kürt isyanlarının merkezi olan Güneydoğu Bölgesiydi.

Umum Müfettişliğe beş yıl bu görevi sürdürecek olan İbrahim Tali Öngören atandı. Bu tercih dikkat çekiciydi çünkü Öngören aynı zamanda milletvekiliydi. Öngören milletvekilliğinden istifa ederek bu göreve geldiğine göre görev oldukça önemliydi. Ancak Öngören’in çok daha önemli bir özelliği daha vardı o da Mustafa Kemal’le birlikte Bandırma Vapuru’na binen ilk kadrodan olması ve o günden beri de Mustafa Kemal’in güvenini hiç kaybetmemesi idi.

Umum Müfettişlik görevine 1935 tarihinde Abidin Özmen’in atanması da üzerinde durulması gereken bir noktadır. Abidin Özmen, Milli Mücadele yıllarında Mudanya Kaymakamıdır. Bu görevini sürdürürken Yunanlılara karşı ajanlık faaliyetini organize eder. Bu görevi sırasında Yunanlara esir düşer. Atina Hapishanesi’nde iki buçuk yıl hapislikten sonra Zafer’le birlikte kurtulur ve yurda döner. O da Mustafa Kemal’in güvenini kazanan kadrolardandır.

Güneydoğu bölgesinde göreve başlayan Umum Müfettişliklerin kapsamı daha sonra genişletilir. İkinci Umum Müfettişlik 1934 tarihinde Trakya’da Edirne, Kırklareli, Tekirdağ ve Çanakkale illerinde kurulur. 1935 tarihinde Erzurum merkezinde Erzurum, Kars, Gümüşhane, Çoruh, Erzincan, Trabzon ve Ağrı illerini kapsayan Üçüncü Umum Müfettişlik kurulur. 1936 yılında ise Bingöl, Tunceli, Elaziz ve Erzincan illerini kapsayan Dördüncü Umum Müfettişlik kurulacaktır.

Bu görevlere atananlar da dikkat çekicidir. İkinci Umum Müfettişliğe İbrahim Tali Öngören geçerken, Üçüncü Umum Müfettişliğe Tahsin Uzer atanır. Tahsin Uzer de başından itibaren Mustafa Kemal’in yanındaki kadrodandır. Dördüncü Umum Müfettişliğe ise Korgeneral Abdullah Alpdoğan atanır. Alpdoğan Paşa, Koçgiri İsyanı’nı bastıran Nurettin Paşa’nın oğludur.

Görüldüğü gibi Atatürk, Umum Müfettişliklere büyük önem vermiş ve bu göreve hep çok güvendiği isimleri getirmiştir. Umum Müfettişliklerin kuruluş tarihi de oldukça dikkat çekicidir. Şeyh Sait İsyanı’ndan sonra Birinci Umum Müfettişlik teşkil edilirken, Ağrı İsyanı ertesinde Üçüncü Umum Müfettişlik, Dersim İsyanı döneminde ise Dördüncü Umum Müfettişlik teşkil edilir. Aslında Dördüncü Umum Müfettişliğin teşkili, Cumhuriyet Yönetimi’nin Dersim’e yönelik hazırlıklarının sonucudur. Zaten Dördüncü Umum Müfettişliklere sadece Korgeneral rütbesindeki askerler atanabilecektir.

Müfettişlik YasasıAtatürk kurdu, Demokrat Parti kapattı

Umum Müfettişliklerle ilgili aslında önemli bir ayrıntı daha belirtilmelidir. Umum Müfettişlik daha Milli Mücadele sürerken, yani Birinci Meclis döneminde de kabul edilmiştir. Koçgiri İsyanı’nın hemen ertesinde gündeme gelen Umum Müfettişlik idaresine muhalefet şu gerekçeyle karşı çıkıyordu: “Memleketten İstiklâl Mahkemelerini kamilen kaldıralım, memlekete adalet verelim. Adalet için çare İstiklâl Mahkemeleri’ni kaldırmak... Müfettişi Umumilik Kanununda toptan tüfekten bahsediliyor. Bu milletin üzerine hâlâ top ile tüfek ile mitralyöz ile mi yürüyeceğiz?”

Ancak Mustafa Kemal bu tür muhalefeti yenerek Umum Müfettişlik yasasını o dönemde de çıkartmıştı. Çünkü bölücülük, her dönemde insan hakları ve hürriyet laflarının arkasına sığınarak idareyi gevşetmeye çalışmıştır.

Atatürk’ün Cumhuriyet döneminde Umum Müfettişlikle ilgisi de belirtilmelidir. Umum Müfettişlerin çalışmalarını yakından takip eden Atatürk, özellikle Dersim Harekatı sırasında Dördüncü Umum Müfettiş Alpdoğan Paşa’ya büyük destek vermiştir. Nitekim İnönü’nün Alpdoğan Paşa’ya 30 Mayıs 1937 tarihli mektubunda şu sözler dikkati hemen çeker: “... Atatürk sizden bana büyük bir takdir ve memnuniyetle bahsetti. Bilhassa hanımefendinin asalet ve nezaketi ve Sabiha Gökçen’e gösterdiği alaka ve şefkat kendisini pek mütehassis etmiştir.” Bilindiği gibi Sabiha Gökçen, Atatürk’ün manevi kızıdır. Ve Dersim İsyanı’nı bastırmak için havadan bombardıman yapan pilotlarımızdandır.

Umum Müfettişliğin önemi Cumhuriyet idaresinin Kürt meselesine yaklaşımını bizzat yürüten kurum olmasıdır. Bu bakımdan 7-22 Aralık 1936 tarihleri arasında düzenlenen Umum Müfettişler Toplantısı özel önem taşımaktadır. Dersim İsyanı öncesindeki toplantı Cumhuriyet idaresinin olaya yaklaşımını özetler. Şu satırlar Dördüncü Umum Müfettiş Alpdoğan Paşa’nın raporunda geçmektedir:

“...Türkçe bilmeyen çocuklara bu mekteplerde Türkçe öğretiliyor. Türk duygusu aşılanıyor. Tunceli içerisinde dilini unutmuş Türk soyundan insanların kasaba ve nahiyelerle civarına iskanları düşünülüyor. ... Toplu bir Türk camiası vücuda getirecek bu hususta hazırlıktayız. ... Soyadı kanunu mıntıkada takip edilerek Türk soyu adlarının soyadı olarak halka verilmiş olması ve bu adlarla kendilerinin çağrılmasıdır..”

Umum Müfettişliklerin kaldırılması ise Demokrat Parti iktidarı altında olacaktır. Kürt bölücülüğüne kucak açan DP, daha ilk görev yılında bu kurumu lağvedecektir. Kürtçülüğün önde gelen isimlerinden DP Diyarbakır milletvekili Mustafa Remzi Bucak, Umum Müfetişliklerle ilgili görüşmede şu sözleri sarfedecektir: “... Bu memleketin siyasi idare tarihinde kapkara bir leke olarak yer almış olan Umum Müfettişlikler... Bu bakımdan Umum Müfettişlikler, idare ve siyasi tarihimizde iğrenç ve korkunç kanlı sahifeler ilave etmekten başka bir vazife görememişlerdir...”

Aynı Bucak’ın daha sonra Kürdistan’a özerklik verilmesi ve federasyon kurulması için İsmet İnönü’ye başvurduğunu da göreceğiz.

Görüldüğü gibi 1927 tarihinde Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’in imzası ile kurulan Umum Müfettişlikler 1952 yılında karşıdevrimci Demokrat Partililer tarafından ortadan kaldırılmıştır. Tıpkı köy enstitüleri, Halkevleri gibi...

Birinci Umum Müfettişlik çalışmaları sonuçlarını vermeye başlar. Şeyh Sait isyanından sonra Birinci Umum Müfettişlik bölgesinde Kürt isyanı gerçekleşmez. Ancak Kürt bölücülüğü bu dönemde merkez üssünü Diyarbakır’dan Ağrı’ya kaydırır. 1927 ile 1931 yılları arasında Ağrı’da üç ayaklanma gerçekleşecektir. Bunların en büyüğü ve en önemlisi Üçüncü Ağrı isyanıdır.

İskan Kanunuİskan Kanunu

Ağrı İsyanı’ndan hemen sonra Cumhuriyet İdaresi’nin Kürt meselesinde yeni bir tedbiri olan İskan Kanunu hazırlanacaktır. 1932 yılında kanun teklifi haline getirilen ve 27 Mayıs 1934 tarihinde yasalaşan İskan Kanunu, gerek gerekçesi gerekse uygulanması açısından son derece önemli bir belgedir.

İskan Kanunu’nun gerekçesinde öncelikle yaşanılan sorunun kökeninin Osmanlı yönetiminde olduğu belirtilir. Gerekçe’nin ikinci sayfasında bu durum şöyle ifade edilir:

“Dini ve emperyalist saltanatın memlekette idame ettiği idarei mutlakanın bünyesi esasen milli temsil siyaseti tatbikine gayrımüsaittir. Mutlakiyet kendi varlığını birbiri ile anlaşamayan unsurların yanyana bulundurulmalarına ve birbirlerile bağdaşmamalarına ve kaynaşmamalarına istinat ettiriyordu. Onun için muhtelif kıtalardan gelen muhacir unsurlar hane hane Türk kasaba ve köyleri içine dağıtılarak eritilip temsil edilmeleri maksadı hiçbir zaman istihdaf edilemezdi. Muhtelif vilayetlere gelen bu halk blok halinde müstakil köy ve mahalle teşkil etmek üzere yerli Türklerin arasına bir ihtilaf unsuru olarak katılırdı. Bunlar yıllarca kendi dillerile mütekellim kaldılar. Bütün Osmanlı devrinde Türkçeyi ana dili olarak bernimseyemediler. Türk ırkına ve harsına mensup muhacirler bile blok halinde ayrı yerleştirilmek yüzünden ırkdaşlarına bütün bir Osmanlı devrinde ısınamadılar.”

Üçüncü sayfada ise Cumhuriyet döneminin uygulamalarına geçilmekte ve şu ifadeye yer verilmektedir:

“Bu dokuz yıl zarfında Cumhuriyet Hükümetince hal ve tavsiyesine muvaffakiyet elveren dahili, harici birçok meselelerden sonra normal bir sistem tahtında milli bünyemizi korumağa, sağlamlaştırmağa, mütecanisleştirmeğe ve milli harsımıza ve muasır medeniyete daha ziyade intibakları matluk olan nüfus kütleleri üzerinde müsmir bir suratte Devlet eli ile işlemeğe Türk nüfusunu kemiyet ve keyfiyetçe inkişaflandırmağa müteveccih bir nüfus siyaseti takip ve tatbikine sıra gelmiştir”

Takip ve tatbik edilecek nüfus siyasetinin ne şekilde olacağı ise şu şekilde belirtilmektedir:

“Yine dahili iskan safahatı cümlesinden olarak ana dili Türkçe olmıyan nüfus terakümlerinin menine ve mevcutlarının dağıtılması şekillerine ve bu suretle hars vahdetinin korunmasına ait tedbirlerin ittihaz ve tatbiki için Hükümete kanuni selahiyet alınması düşünülmüştür.”

İskan Kanunu’nun gerekçesinde de görülebileceği gibi Cumhuriyet idaresi, Türkiye’de Türk nüfusunu -ki bu nüfusun ana dili Türkçe olacaktır- arttırmak için bir nüfus siyaseti izleyecektir. Bu siyasetin gerekçesi ise Osmanlı’nın farklı kavimleri kütleler halinde koruyarak tek bir milli kimlik yaratmaya engel olmasıdır. Osmanlı’nın bu kozmopolit siyasetine karşılık Cumhuriyet idaresi, tek bir Türk kimliği yaratmak için, farklı kavimleri Türklük içine dağıtarak eritecektir!

Türklük içinde hamur oluncaya kadar eritmek

Kabul edilen İskan Kanunu’nda ise bu gerekçeye uygun olarak çok önemli noktalara temas edilmiştir. Yedinci sayfada şöyle ifade edilmektedir:

“Yapmacık Osmanlı topluluğunun bir gün için Türk’e veremediği geniş soluk almayı, Türkiye Cumhuriyeti kendisi için en yüksek, en değerli en büyük amaç yapmıştır... Osmanlı İmparatorluğu Türk’ü başka soylar kazancına çalıştırarak onu yükseltmeyi kendisine ve yaşatmak istediği gemsiz buyrukçuluğuna nasıl bir çürük temel edinmiş ise Türkiye Cumhuriyeti de bütün olgunluğunu Türk varlığından alarak onun dışında hiçbir şey görmemek üzere öz benliğini milletine dayamakla yükselmektedir. Bunun içindir ki Osmanlı İmparatorluğu, değişik ve çetrefil dil söyleyenlerin içinde çalışkan içi dışı ayrı kalmış kümeler kılığındaki insan kalabalıklarının birbirini anlamamaları ve anlaşamamalarında nasıl kendi eğri yaşayışını korumak istiyor idiyse, Türkiye Cumhuriyeti de ancak gönül ve kafa birliği ile dil birliğini göz önüne alarak bir soyun tek çocuğu saydığı Türklüğün iç ve dış güçlerini biletip yükselterek herşeyi ancak bu büyük Türke bağlamayı kendisine ülkü ve amaç yapmıştır.

“... Yalnız muhacir getirerek yerleştirmek düşüncesi bu kanunda yer tutmuş değildir. Burada en canlı ve en köklü düşünce yapılacak iş, yerleştirmenin bilgi yolunda yapılmış olması ile beraber binlerce yıldan beri dönüp dolaşan dağınık Türkleri toplayarak artık bu göçebe yaşayışına bir son vermek ve kültür işini kökünden kesmek için buraya açık ve kestirme kurallar konmuştur. Öteden beri Türk kültürüne uzak kalmış olanların ülkede yerleşerek onlara Türk kültürünü benimsetmek için Devletin yapacağı işler bu kanunda açıkça gösterilmiştir. Türk bayrağına gönül bağlamamış iken Türk yurttaşlığını, kanunun ona verdiği her türlü hakları kullanmakta olanları, Türkiye Cumhuriyeti uygun göremezdi. Bunnu içindir ki, bu gibileri Türk kültüründe eritmek ve onları Türk oldukları için daha sağlam yurda bağlamak yollarını bu kanun göstermiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde Türk’üm diyen herkesin bu Türklüğü Devlet için belli ve açık olmalıdır.”

Görüldüğü üzere İskan Kanunu, tek bir Türklük yaratmak için çıkarılan bir kanundur. Bunun için tek bir Türk kültürü oluşturulması gerekmektedir. Ve en önemlisi de Türkiye Cumhuriyeti kanunlarından yararlananların kendilerini Türklükten bağımsız görmelerini Cumhuriyet idaresinin kabul etmeyeceğidir. Bugünkü tartışmalarla paralel bir biçimde, o günlerde de, bu ülkenin bayrağına, diline tabi olmayıp bu ülke kanunlarının sağladığı haklardan yararlananlar vardı. İşte bu kanundan sonra artık bunlara müsamaha edilmeyecekti!

Ve dahası bugün Atatürk’e maledilmeye çalışılan Türk-Kürt kardeşliğinin tam tersine, İskan Kanunu açıkça şunu söylemektedir:

“Yalnız 1876 yılından sonrakileri ele alırsak, yok olan Osmanlı İmparatorluğu’nda gelip yerleşen değişik dilli ve değişik kültürlü olanlar inanda yerli Türkle birleşik iken bile bunları ayırt edilmeyecek gibi Türk kültüründe yoğrulduklarını söyleyemeyiz. Bunu Türk kültürünün yetiştirici, yükseltici ve yerleştirici gücünün düşüklüğüne veremeyiz. Bu gelenleri Türk kendi topluluğu içine almış iken ve hemen pek çoğu da Türk dilini konuşurken bile Türk kültürünü, Türk duygusunu bilimli olarak taşımaktan sekmişlerdir. İşte bunun içindir ki geçmişte denenmiş olanı bir daha denemek gibi zararlı bir işe girişmekten ise bunu kökünden kesip atmayı isteyen bu madde ile Devlet bu gibi yurda gelenleri ta Türk kültürü içinde eyice eriyip büyük Türklük içinde hamur oluncaya kadar gözü önünde tutmak istemiştir.”

Aşiretlerin Dağıtılması ve Toprak Devrimi

İskan Kanunu, Atatürk’ün Altı Ok programının çok önemli halkasıdır. İskan Kanununun aşiretleri kaldıran kararı aşiret düzenine karşı ulusçuluk tedbiri, aşiretlerin dağıtılması ile birlikte çıkarılan Köylüyü Topraklandırma Kanunu ise halkçılığın önemli bir uygulamasıdır.

Atatürk başta olmak üzere Cumhuriyet yöneticileri Kürtçülüğün, aşiret düzeninde yaşayan bir toplumsal sistemden güç aldığını görüyorlardı. Bu sistemde, topraksız köylü, şeyhin, ağanın esiri idi. Devlet iktidarına karşı bu kırsal alanda ağanın, şeyhin egemenliği söz konusuydu. Devlet kendisine rakip olan bu iktidara göz yumarsa devlet içinde devlet kurulmuş olacaktı. Kürtçülük zaten tam da bu nedenle gelişmişti. Güçsüz Osmanlı padişahları, gerek İran’la gerekse Ermenilerle mücadelede Kürt aşiretlerine destek olmuş, onlara otorite vermişti. Böylelikle Kürt aşiretleri Osmalı karşısında bir güç olmuşlardı. Cumhuriyet’in kurulması ile birlikte varlığı tehlikeye düşen aşiretler, bu konumlarını korumak için gerek Hilafetçiliğe gerekse Kürtçülüğe başvurarak halkı Cumhuriyet devletine karşı ayaklandırıyordu.

O halde Kürtçülükle mücadelenin en önemli tedbiri aşiret yapısının dağıtılması olabilirdi. Ancak bunun için de aşiret egemenliğinden kurtarılacak köylüye toprak dağıtmak gerekirdi. bu ise bir toprak reformunu gerekli kılıyordu. İşte İskan Kanunu bu iki noktada da gereken yasal yolu açtı.

Kanunun 10. maddesi şöyleydi:

“Kanun aşirete hükmi şahsiyet tanımaz. Bu hususta herhangi bir hüküm, vesika ve ilama müstenit olsa da tanınmış haklar kaldırılmıştır. Aşiret reisliği, beyliği, ağalığı, şeyhliği ve bunların herhangi bir vesikaya veya görgü ve göreneğe müstenit her türlü teşkilat ve taazzuvları kaldırılmıştır.

“Bu kanunun neşrinden önce herhangi bir hüküm veya vesika ile veya örf ve adetle aşiretlerin şahsiyetlerine veya onlara izafetle reis, bey, ağa ve şeyhlerine ait olarak tanınmış, kayıtsız şartsız bütün gayrımenkuller devlete geçer.”

İskan Kanunu’nun anılan maddeleri TİP tarafından yayınlanan Sosyal Adalet dergisinde toprak devriminin bir aşaması olarak desteklenmiştir.

Ancak aşiretlerle mücadele alanında önemli bir adım da 27 Mayıs Devrimi’nden sonra atılmıştır. 19 Kasım 1960 tarihinde 2510 sayılı İskan Kanunu’na ek 105. madde eklenmiştir. Bu ek madde uyarınca 55 ağa sürgüne gönderilmiş, toprakları ise köylüye dağıtılmıştır.

Soyadı Kanunu

İskan Kanunu, yukarıda gerekçesinde de açıkça belirtildiği gibi dönemsel, isyan üzerine çıkarılmış bir kanun değildir. 1925 yılından başlayarak 1926, 1927, 1929, 1933, 1934 ve 1935 tarihlerinde toplam 11 adet iskan kanunu çıkarılmıştır.

İlk İskan Kanunu’nun Şeyh Sait İsyanı ve Mustafa Kemal’e yönelik İzmir Suikasti’nin hemen ardından çıkarılmış olması da dikkate değerdir. Çünkü Cumhuriyet’e muhalefet edenler, aşiretlere yaslanmaktadır. Bu aşiretlerle mücadele ise ancak iskan kanunları ile mümkündür.

Aşiretlerle mücadele ile birlikte çıkarılan Soyadı Kanunu da doğru bir yere oturtulmalıdır. Soyadı Kanunu, isyanları önlemek için isyan bölgesinde ikamet edenlerin nüfusa kayıt yaptırmalarını sağlamak, onları aşiret yapısından kurtarmak için çıkarılmıştır.

İskan Kanunu ile aynı yıl çıkarılan Soyadı Kanunu ile birlikte bir de Bakanlar Kurulu tarafından Soyadı Nizamnamesi yayınlanacaktır. Bu nizamnameye göre, Arnavutluk, Çerkeslik, Kürtlük gibi başka milletlere delalet eden soyadları alınamayacaktır. Soyadlarında ek olarak “yan, of, ef, viç, iç, is, dil, pulos, aki, zade, mahdumu, veled ve bin” gibi takılar da kullanılamayacaktır. Soyadları mutlaka Türkçe olacaktı.

Üç bölgeye ayrılan Türkiye

İskan Kanunu’nun en önemli özelliği Türkiye’de tek bir Türk nüfusu yaratmak için Türkiye’nin üç mıntıkaya bölünmesidir. TÜRKSOLU’nun yayınladığı Kürt istilası haritalarından rahatsız olanlar, Atatürk döneminde çıkan bu İskan Kanunu’nda da aynı haritaların kullanıldığını unutmuş olabilirler. Onlar için bu maddeleri burada bir kez daha verelim:

Madde 1- Türkiye’de Türk kültürüne bağlılık dolayısıyla nüfus oturuş ve yayılışının, bu kanuna uygun olarak İcra Vekillerince yapılacak programa göre düzeltilmesi Dahiliye Vekilliğine verilmiştir.

Madde 2- Dahiliye Vekilliğince yapılıp İcra heyetince tasdik olunacak haritaya göre Türkiye iskan bakımından üç nevi mıntıkaya ayrılır.

1 numaralı mıntıkalar: Türk kültürlü nüfusun tekasüfü istenilen yerlerdir.

2 numaralı mıntıkalar: Türk kültürüne temsili istenilen nüfusun nakil ve iskanına ayrılan yerlerdir.

3 numaralı mıntıkalar: Yer, sıhhat, iktisat, kültür, siyaset, askerlik, inzibat sebepleriyle boşaltılması istenilen ve iskan ve ikamet yasak edilen yerlerdir.

Yukarıda yazılan iskan mıntıkalarının tesdikli haritasında, zamanla ortaya çıkacak ihtiyaca göre değişiklikler yapılması Dahiliye Vekilliği’nin teklifi üzerine İcra Vekilleri Heyeti kararına bağlıdır.”

Görüldüğü üzere devlet Kürtçülükle mücadele için bir nüfus planlaması yapacaktır. Burada iki tür önlem vardır, birincisi aşiretlerin dağıtılması ile birlikte Kürtlerin, Türk bölgeler içine serpiştirilerek Türk kültürü içinde eritilmesi, ikincisi ise Türk kültürlülerin ve Türk muhacirlerin, Kürtlerin yoğun olduğu bölgelere iskanı ile buralarda da Türk kültürünün geliştirilmesi.

Kürtler mahalle kuramaz

Burada bizim Kürt istilası olarak ortaya koyduğumuz, Kürtlerin Batıya yerleşerek oralara da kendi aşiret ve köy kültürlerini taşıyarak Türkleri asimile etmeleri olgusu üzerinde de durmak gerekir. İskan Kanunu’nun 11. maddesi böylesi bir tehlikeyi görmüş ve buna karşı şu tedbiri getirmiştir:

Madde 11- A- Ana dili Türkçe olmıyanlardan toplu olmak üzere yeniden köy ve mahalle, işçi ve sanatçı kümesi kurulması veya bu gibi kimselerin bir köyü, bir mahalleyi, bir işi veya bir sanatı kendi soydaşlarına inhisar ettirmeleri yasaktır.

B- Türk kültürüne bağlı olmıyanlar veya Türk kültürüne bağlı olup da Türkçeden başka dil konuşanlar hakkında harsi, askeri, siyasi, içtimai ve inzibati sebeplerle, İcra Vekilleri Heyeti Kararıle, Dahiliye Vekili lüzumlu görülen tedbirleri almağa mecburdur. Toptan olmamak şartıle başka yerlere nakil ve vatandaşlıktan iskat etmek de bu tedbirler içirndedir.

C- Kasabalarda ve şehirlerde yerleşen ecnebilerin tutarı belediye sınırları içindeki bütün nüfus tutarının yüzde onunu geçemez ve ayrı mahalle kuramazlar.

Görüldüğü gibi Atatürk döneminde çıkarılan İskan Kanunu ile Kürtlerin mahalle ve köy kurmaları yasaklanmıştır!

Türklerin Kürtleşmesi

İskan Kanunu’nun Türklerin kendi milli kimliklerini unutmasına karşı, güncel olarak söylersek Kürtleşmesine karşı da bir tedbir olduğu ortadadır. Meclis’te Kanun görüşmeleri sırasında Samsun mebusu Ruşeni Bey şunları söyler:

“Son üç dört asır zarfında saltanatın yarattığı hastalık maalesef Türk kanına yerleşmiş ve Türk yabancı Müslüman soyları arasında kaldıkça Türklüğünü unutarak o soylara karışmağa müstenit olmuştur. Bugün Mısır’da, Filistin’de, Suriye’de, şurada burada Araplaşan Türkler yüzbinlerle baliğ olmaktadır. Halbuki tabiatta her zihayatın bir miğdesi vardır. Miğde mutlak canlı şeyler yemekle yaşar. Yani yaşayan yaşayanı yiyerek yaşar. Ferdin miğdesi olduğu gibi milletlerin de miğdesi vardır, o da insanları ve kümeleri yiyerek yaşar...

“... Şimdi bir de dini ve dili ayrı olan soyları ele alalım. İmparatorluk devrinde düşmanlardan gördükleri yardımlarla, aldıkları imtiyazlarla öyle bir noktaya varmışlardı ki, her doğan çocuk Türk düşmanı olarak doğmuş, Türk yurduna zarar vermek üzere büyümüştür. Bunlar yavaş yavaş kendi kültürleri, kendi ülküleri, kendi servetleri ve kendi yaşayışları ile Türk’e karışmamak için o kadar ileri gittiler ki, kendilerinin bile olmıyan dilleri benimsemişler, onu konuşarak bizden ayrılmışlardır”

Dahiliye Vekili Şükrü Kaya da bu duruma değinerek İskan Kanunu ile birlikte aynı zamanda dil davasının da halledileceğini belirtir.

Devlet Türkten başka millet tanımaz

Atatürk döneminde alınan tedbirler elbette İskan Kanunu ile sınırlı tutulamaz. Atatürk ve dönemi başından itibaren Türklük üzerine Cumhuriyet’in edilmesine sahne olmuştur:

1- Daha 1922 yılında Büyük Taarruz’dan sonra millete beyanname yayınlayan Başkomutan Mustafa Kemal burada, “Kurtuluş Savaşı’nı birlikte veren Türklerle Kürtlere” değil, “Büyük asil Türk milletine” seslenir!

2- 1924 Anayasası Encümeni, Türkiye’deki millet meselesini şu şekilde formüle eder: “Devlet Türkten başka millet tanımaz. Memleket dahilinde hukuku müsaviyeyi haiz başka ırktan gelme kimseler bulunduğundan, bunların ırki ayrılıklarını ayrı bir milliyet olarak tanımak caiz değildir.”

3- Atatürk 1926 yılında kendisini Türk milliyetçisi olarak tanımlar: “Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin mesnedi Türk camiasıdır. Bu camianın efradı ne kadar Türk harsıyle meşbu olursa o camiaya istinat eden cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur”

4- Aynı şekilde Başbakan İnönü, 1925 yılında şunları söyler: “Biz açıkça milliyetçiyiz ve milliyetçilik bizim yegane birlik unsurumuzdur. Türk ekseriyetinde diğer unsurların hiçbir nüfuzu yoktur. Vazifemiz Türk vatanı içinde Türk olmıyanları behemehal Türk yapmaktır. Türkleri ve Türklüğe muhalefet edecek anasırı kesip atacağız.”

5- Bugün kimileri tarafından Kemalizmin ideoloğu olarak lanse edilen Atatürk’ün Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt “Türk’ün en kötüsü Türk olmayanın en iyisinden iyidir. Geçmişte Osmanlı İmparatorluğu’nun bahtsızlığı ekseriya mukadderatını Türklerden başkasının idare etmiş olmasıdır.” der!

6- Başbakanlık’ın 1925 tarihli kararnamesine göre Kürtlüğe asimile olma tehdidi altında bulunan Malatya, Elaziz, Diyarbekir, Bitlis, Van, Muş, Urfa, Ergani, Hozat, Erciş, Adilcivaz, Ahlat, Palu, Çarsancak, Çemişkezik, Ovacık, Hısnı Mansur, Behisni, Arga, Hekimhan, Birecik ve Çermik vilayetleri ve kaza merkezlerinde, hükümet ve belediye dairelerinde ve diğer idari şubelerde, okullarda, çarşı ve pazarlarda Türkçeden başka dil kullananların hükümet ve belediye emirlerine karşı gelmek suçundan cezalandırılması kararı alınmıştır!

7- 1928 yılında “Vatandaş Türkçe konuş!” kampanyası başlatılmıştır. Atatürk de “ Türk milletindenim diyen insan, herşeyden evvel ve mutlaka Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir insan Türk kültürüne, topluluğuna bağlılığını iddia ederse buna inanmak doğru olmaz” demiştir.

8- Atatürk Medeni Bilgiler kitabında şu uyarıyı yapar: Bugünkü Türk milleti siyasi ve içtimai camiası içinde kendilerine Kürtlük fikri, Çerkeslik fikri ve hatta lazlık fikri veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş vatandaş ve milletdaşlarımız vardır. Fakat mazinin istibdad devirleri mahsulü olan bu yanlış tevsimler, birkaç düşman aleti, mürteci beyinsizden maada hiçbir millet ferdi üzerinde teellümden başka bir tesir hasıl edememiştir”

Görüldüğü üzere Atatürk ve Cumhuriyet’te, Kürtçülerin işine yarayacak bir malzeme yoktur. O nedenle mürteci beyinsizlerin, hertürlü Türk kılığındaki hain o pis ellerini Atatürk’ten ve Cumhuriyet’ten çeksinler.

Atatürk ve Cumhuriyet, Türklerindir!


http://www.turksolu.org/93/basyazi93.htm

 

CHP: ABD, Doğu ve Güneydoğu’da nüfuz artırma çabası içinde. Bu kritik ve kaygı verici bir durumdur

logo

Haber : Ceyhun BOZKURT

09.03.2007

 

 

Bomba gibi rapor
CHP: ABD, Doğu ve Güneydoğu’da nüfuz artırma çabası içinde. Bu kritik ve kaygı verici bir durumdur

 

 

Altımızı oyuyorlar


CHP Genel Sekreter Yardımcısı ve İzmir Milletvekili Oğuz Oyan, 10 il ve 10 ilçede yaptıkları temaslar sonucunda hazırladıkları raporda, ABD’nin Türkiye’nin altını oyduğunu belirtti. Raporda, ABD’nin, Güneydoğu ve Doğu Anadolu’da nüfuz artırma çabası içinde olduğu altı çizilerek vurgulandı.


Seçime müdahale


Parlamentoda basın toplantısı düzenleyen Oyan, “ABD’nin sivil toplum kuruluşları, hatta Baro seçimlerine müdahale edecek boyutlara vardığını gördük” diye konuştu. Hangi il olduğunu açıklamayan Oyan, “ABD’nin istediği oldu mu?” sorusuna da “Öyle gözüküyor” dedi.


Basını isyan ettirdi


Mersin Gazeteciler Cemiyeti’nin, Adana Konsolosu Green’in, Mersin’de PKK eylemlerinin yapıldığı mahalleleri ve bazı kurumları olağan dışı ve sessiz şekilde ziyaret etmesine tepki göstermesi, ABD’yi rahatsız etti. Adana Muavin Konsolosu Andrew Wilson, Mersin’e ge-lerek gazetecileri yatıştırmaya çalıştı...

Amerika doğuda at oynatıyor


CHP Genel Sekreter Yardımcısı ve İzmir Milletvekili Oğuz Oyan, Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgelerinde incelemelerde bulunan milletvekilleriyle parlamentoda basın toplantısı düzenleyerek, partisinin, bölgenin kalkınmasına yönelik politikaları konusunda açıklamalarda bulundu. İncelemelerde bulundukları 10 il ve 10 ilçede “zengin temaslarda” bulunduklarını ifade eden Oyan, sorunları yerinde görme fırsatı bulduklarını söyledi. 1990’lı yıllardaki çatışma ortamının bölgeye çok zarar verdiğini, terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan’ın yakalanmasından sonra fırsatların iyi değerlendirilemediğini belirten Oyan, IMF politikaları dolayısıyla bölgeye öncelik verilmediğini dile getirdi.

K.Irak’ın cazibesi artıyor


Rakamlara dayanarak bölgenin sosyo-ekonomik kalkınmasına öncelik verilmesi gerektiğini vurgulayan Oyan, ABD’nin Kuzey Irak bölgesine yaptığı yardımların yarattığı cazibenin, bölge halkının geri kalmışlık üzerindeki eleştirilerini daha da artırdığını ifade etti. Bölgede insan hakları, hukuk devleti normlarının yaşatılması açısından çabalara ihtiyaç olduğunu, özel istihdam politikalarının hayata geçirilmesi ve kırsal göçün kontrol altına alınması gerektiğini belirten Oyan, Türkiye’nin, borç ödeme programlarına takılı kalmaktan kurtularak, tarımsal-bölgesel yardımların öne çıkarılmasına destek olan bir yeni sürece girmek durumunda olduğunu dile getirdi.    

Gelişmeler kaygı verici


ABD’nin bölgedeki etkisine dikkat çeken Oyan, şunları kaydetti: “ABD’nin bölgede bir takım kanallardan, resmi-gayriresmi kanallardan, açık veya örtülü olarak bir nüfuz artırma çabası içinde olduğunu tespit ettik. Bu tür gözlemleri yaptık. Bu tür tanıklıklara ulaştık. Dolayısıyla bunun ne kadar kritik, kaygı verici olduğunu belirtmek isterim.”


Oyan şöyle devam etti: “Hâlâ 1 Mart’ta TBMM’de oylanan asker gönderme tezkeresi ‘Geçmeliydi mi geçmemeliydi mi?’ tartışmalarının bugünkü Türkiye koşullarında ne kadar zaman dışı ve bölge sorunlarını anlamaktan uzak kaldığının; iç güvenlik meselesinin dışında bir dış güvenlik meselesinin, Ortadoğu bölgesinde nasıl yükseldiğini görmezlik olacağının; 65 bin ABD askerinin bölgede yerleşmesi durumunda, bunun bölge açısından çok daha kaygı verici bir takım gelişmelerin tetikleyicisi olacağının daha iyi anlaşıldığını söylemek isterim.”

Rahatsız oluyorlar
   


Oğuz Oyan, ABD’nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesindeki nüfuz artırma çabalarının neler olduğunun sorulması üzerine, “Bir takım demokratik kitle örgütleri, sivil toplum kuruluşları, hatta baro seçimlerine, dolaylı biçimlerde de olsa müdahale edecek boyutlara vardığını gördük” dedi. Oyan, ABD’nin bölge politikalarına eleştirel görüş sergileyenlerin, demokratik kitle örgütlerinde önemli noktalarda olmasının, ABD açısından rahatsızlık verici bir konu olduğunu gözlemlediklerini söyledi. ABD’nin çabalarına bir baro seçimini örnek gösteren CHP Genel Sekreter Yardımcısı, “Baro seçimlerine müdahale mi edildi?” sorusu üzerine, doğrudan olmasa da bölgede bir ilde yapılan baro seçimlerine dolaylı müdahale edildiğini söyledi.

Düzova siyaseti fiyasko


Hangi il olduğunu açıklamayan Oyan, “ABD’nin istediği oldu mu?” sorusuna da “Öyle gözüküyor”  dedi. Başka bir soru üzerine de AKP hükümetinin din etkenini kullanarak bölgede siyaset yaptığını ifade eden Oyan, terör örgütü Hizbullah’ın da bölgede yükselişinin söz konusu olduğunu söyledi. Doğru Yol Partisi (DYP) Genel Başkanı Mehmet Ağar’ın, “düz ovada siyaset yapılması” na yönelik açılımının bölgede benimsenip benimsenmediğine ilişkin soru üzerine de CHP’li Oyan, Güneydoğu halkının daha politize olduğunu ifade ederek, şunları kaydetti: “Bu mesajlar doğrultusunda tercih değiştirdikleri yönünde bir izlenim almadık.”

Kapı kapı fitne turundalar


Doğu ve Güneydoğu’daki temaslarını tamamlayan CHP’li vekiller Oğuz Oyan önderliğinde basın toplantısı yaptı

ABD misyon temsilcileri Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki etkinliklerini artırmak için bölgeye sık sık ziyaretler gerçekleştiriyorlar. Özellikle ABD’nin Adana Başkonsolosu Eric F. Green’in bölgedeki çabaları dikkat çekiyor. 2006 yılını son iki ayda geçekleştirdiği Van ve Elazığ gezileriyle tamamlayan ve basına kapalı toplantılar düzenleyen Green, 2007’ye ise hızlı bir giriş yapmıştı.

Sınıra kadar gitti!


“Habur sınır kapısında görüşme yapmak” bahanesiyle Mardin’e giden Green, resmi makamlarda temaslarda bulunduktan sonra DTP Mardin İl binasını ziyaret etmişti. Burada DTP Genel Başkanı Ahmet Türk’ün kardeşi olan İl Başkanı Ferhan Türk ile basına kapalı görüşen Green, geceyi Mardin’de geçirdikten sonra Şırnak’a geçerek burada da çeşitli temaslarda (!) bulunmuştu.

Doğu ve Güneydoğu’da temaslarda bulunan CHP’li vekiller ABD’nin nüfuzunu artırma çabası içinde olduğuna dikkat çektiler: Baro seçimlerine müdahale edecek boyutlara vardılar

ABD’li Konsolos, Van Baro Başkanı Ayhan Çabuk ile bir araya geldi.Green ile DTP Van İl Başkanı basına kapalı görüştü.DTP Mardin İl Başkanı, Green’i kapıda karşıladı.

Gizli ziyaretler Mersin’i ayaklandırdı


ABD’nin çıktığı “fitne turları” sade Doğu ve güneydoğu Anadolu bölgesi ile de sınırlı değil. Yine ABD’nin  “doğu” seferinin öncülüğünü yapan Adana Başkonsolosu Eric F. Green 15 Şubat’ta Mersin’e bir ziyaret gerçekleştirerek burada gizli görüşmelerde bulunmuştu. Green’in ‘mahalle’ ziyaretinden haberdar olan yerel ve bölgesel gazeteler ise konuya büyük bir tepki göstermişti. Bunun üzerine harekete geçen Green, Adana Muavin Konsolosu Andrew Wilson’u Mersin’e göndererek gazetecileri yatıştırmaya çalışmıştı.

Bilseydi gelirdi...


Wilson ise, Mersin Gazeteciler Cemiyeti’ni (MGC) ziyaret ederek Başkan Vahap Şehitoğlu ve yönetim kurulu üyeleriyle görüşmüştü. Ziyarette konuşan Şehitoğlu, Adana Konsolosu Green’in Mersin’de münferit eylemlerin yapıldığı bazı mahalleleri ve bazı kurumları olağan dışı ve sessiz bir şekilde ziyaret etmesinin kendilerini üzdüğünü ifade ederek “Sayın Konsolos’un Mersin’de yaptığı bu inceleme ve ziyaretlerin sebebini bir gün resmi ziyaretle geleceği kentimizde açıklayacağını umut ediyorum” dedi. Bu çıkış karşısında terleyen Wilson ise “Şunu düşünüyorum ki, Konsolos Green böyle bir tepki olacağını bilseydi, mutlaka gelip sizi de ziyaret ederdi” demişti.

Tesadüfmüş...


Bir basın mensubunun, Adana Konsolosu Green’in Mersin ziyaretiyle ilgili, “Sayın Konsolos Mersin’e Abdullah Öcalan’ın Kenya’da yakalanıp Türkiye’ye getiriliş tarihinde geldi. Ziyaretin bu konuyla alakası var mı? ” sorusuna ise, Wilson, “Bunu gerçekten bilmiyorum. Şundan eminim ki, o ziyaretin Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye geliş tarihiyle hiçbir ilgisi yoktur, aynı güne gelmesi tamamen tesadüftür. Rutin bir gezidir ve insanları tanımak amacıyla yapılmış bir ziyarettir” şeklinde konuşmuştu.


http://www.yenicaggazetesi.com.tr/newsdetail.asp?NewsID=5121

 

Tartışmak değil uyanmak zamanıdır!

logo

Altemur KILIÇ

07.03.2007

 

 

Son günlerde yapılan tartışmaların ve gündeme getirilen senaryoların hepsi neticede, Türkiye Cumhuriyeti’nin  “var oluşuna”  dokunuyor. Bu tartışmaları izlerken, intibam şu:  

“Sanki bazıları bugünkü anlamıyla TC’nin sona ermesinin, ülkenin bölünmesinin kaçınılmaz olduğuna karar vermişler, iş ayrıntılara kalmış . Bunun nasıl olacağı veya yapılacağı tartışılıyor.”  

Esas itibariyle, tartışılan ve yok edilmek istenen, Fikret Bila’nın ifadesiyle;  “Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi ve üzerine oturduğu temel ilkeler ve nitelikler.”  Gerisi, yani eyalet sistemi, Kürt realitesini kabul etmek, Barzani vb ile görüşmek-görüşmemek, l Mart tezkeresinin geçmemesi tartışmaları, asıl gerçekleri ve amaçları değiştiremeyecek “münazaralar” .  Ne var ki bunları tartışa tartışa, bizi götürmek istedikler yere alışmaktayız. 

Bu durumu, dünkü yazımda çizmeye çalıştığım, 2007 Mart’ında ve de Mayıs’a kadarki “umumi vaziyet” tablosuyla birlikte değerlendirmek lâzım!  

Katı gerçekler


Katı gerçekler şunlar: Önce Kuzey Irak’ta bağımsız Kürt devleti ABD’nin desteği ile kuruldu ve Barzani bunu ilan etti bile, Irak’ın mukadder parçalanmasından sonra, resmiyete girecek. Kuzey Irak Kürt Bölgesi’nin anayasası Sevr’in 62-64. maddelerine atıf yapıyor. Bu maddeler, Türkiye’nin Güneydoğu’sunun tamamıyla, Doğu Anadolu’nun önemli bir bölümünün bu devlete ait olduğunu varsaymaktır. Bilumun ayrılıkçılar, sadakatleri, TC’ye değil  “Bağımsız Büyük Kürdistan” a olan DTP ileri gelenleri, amaçlarının bu olduğunu açıkça veya dolaylı olarak, söylüyorlar... Bu  “realiteyi”  kabul etmek, hatta tartışmak bile TC’nin toprak bütünlüğüne saldırıyı mazur görmek olacaktır. Bu adamlarla ne konuşacak, ne alıp vereceksiniz?


“Kürt olsaydık”  emelimiz “Kürdistanı kurmak”  olabilirdi. Ne var ki  “biz Türküz” ve kendi milletimizin ölüm beratına razı olamayız.


Ama eş zamanda, Türkiye’nin yeniden yapılandırılması ve “demokratik cumhuriyet” kurulması, buna göre eyalet sistemi, yani Güneydoğu’ya özerklik verilmesi tartışılıyor. Bunun sonunun “tam bağımsızlık” olacağı görülmüyor mu? 

Son DTP toplantısında Üniter Türk devletine bağlı kalmaktan söz edildi. Bunu külahıma anlatsınlar. Bu ne menem “bağlılıktır” ki, kongre salonunda, Atatürk’ün resmi yoktu ve sadece göstermelik bir Türk Bayrağı sallanıyordu, İstiklal Marşını söylemek içlerinden gelmedi! Hiç aldanmayalım. Bölücüler nerede birleşmeyi isterler? 

Her halde  “bağımsız, üniter Türk devleti içinde” değil. Türkiye’den koparılacak topraklarla da oluşacak  “BÜYÜK KÜRDİSTAN’DA” . Onlar için  “Üniter devlet”, “üniter Kürt ulus-devletidir”. Bunun Türkiye için, tartışılacak, müzakere edilecek tarafı var mı?

Aymazlık


Ama Türkiye’nin en büyük gazetesinin Genel Yayın Müdürü Ertuğrul Özkök  “Kürt Devleti neden kurulmasın?”  diye soruyor ve bunun, en az 20 yıl içinde, Evren Paşa’nın önerdiği eyalet sistemiyle gerçekleşeceğini öngörüyor. Evet, kendisi gibi düşünen aymazlar sayesinde!


Acaba Özkök, bunun neticesini yani  “Büyük Kürt Devletinin” kurulmasıyla, Hürriyet gazetesinin kuruluş ilkesi, “Türkiye Türklerindir”  sloganının,  “Türkiye Kürtlerindir” e dönüştürüleceğinin farkında olmayacak kadar sığ düşünceli mi? Zira asıl tehlike de bu: Kürtçülüğün ideologu Musa Anter’in söylediklerini bilmiyorsa, dünkü Radikal gazetesinde, Kürtçü Hak-Par Başkanı Sertaç Burak’ın söylediklerini okusun:

Adam “eyalet sisteminin Türkiye’yi bölmesinden değil, Kürtleri bölmesinden”  endişe ediyor. Bu bana selefi, Şeyh Sait’in torunu Abdül Melik Fırat’ın 1960’da, Yassıada koğuşunda bizzat bana söylediklerini, hatırlattı;  “Bir gün gelecek, Türklerin anasını belleyeceğiz”  demişti Melik! Amaç budur.


Zira bütün ülkeye yayılan ve neredeyse çoğunluğu elde edecek olan Kürtler, eyalet sistemiyle neden sadece Güneydoğu’da sıkışıp kalsınlar? Anter, çok yıl önce, “Neden Şırnak’ta, Hakkâri’de, sıkışıp kalalım;  bütün Türkiye Kürtlerindir”  demişti de gülmüştük. Biz  “Türkiye büyüyüp Turan olacak”  derken, gaflet yüzünden  “Türkiye, Kürdistan olacak”  neredeyse! Türkler tarafından “asimile” edilmekten şikâyetçi olan Kürtler, neredeyse Türkleri asimile edecekler! Hamamda türkü söyleyenler, asıl bu tehlikenin farkındalar mı? Farkında mıyız?

 Kısacası, Barzani’nin “Kürt Devleti”, Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığı için açık ve yakın tehlike! Tevil etmeye, tartışmaya imkân yok.  Zaten tartışma ve hayal dönemi çoktan geçti; uyanmak zamanıdır ve yarın çok geç olacaktır!

 

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=78&ArticleID=4626

***

Tehlikenin farkında mıyız?

Altemur KILIÇ

06.03.2007

 

 

Cumhuriyet Gazetesi her gün birinci sayfasında bir saat kadranıyla soruyor:  “16 Mayıs’ta saatler 100 yıl geri alınıyor. Tehlikenin farkında mısınız?” 16 Mayıs Cumhurbaşkanı seçiminin tarihi. 

Farkındayız. 

Bu seçimle, Atatürkçülüğü hiç benimsememiş olanlar hükümete ve devlete tamamıyla hâkim olacaklar. Bundan sonra oluşacak olan 2. Cumhuriyet’in, kendi özledikleri bir Cumhuriyet olacağını sanıyorlarsa çok yanılıyorlar. Ancak  “kum saatinin”  böyle işlemesine kendi gafletlerinin yardım ettiğini acaba biliyorlar mı? Sadece mutlak iktidarın değil Türk milletinin ve Atatürk Cumhuriyeti’nin birlik ve bütünlüğünün de tehlikede olduğunun farkındalar mı? 

Farkında iseler umursuyorlar mı? 

Bu Cumhuriyet çöktürülürse bu daha fazla, sözde aydınların ihaneti yüzünden olacaktır. Çünkü onlar gittikçe artan bir tehalükle, bütün milli değerlerimizin ve kurumlarımızın altını oymaktalar. Daha vahimi bu Cumhuriyete sahip çıkması gereken gençlerimizin,  “beyinlerini yıkamakta”  kafalarını karıştırmaktalar. Güya bilim ve ifade özgürlüğü adına! Evet, kum saati maalesef onların lehine işlemekte, hem birkaç boyutta!
Tehlike sadece irtica, ülkenin yüz yıl geri götürülmesi değil.   

Milliyet Ankara Temsilcisi Fikret Bila  “Bir süredir yapılan tartışmaların, ortaya atılan iddiaların ve dışarıdan içeriden sahneye konan senaryoların akademik, entelektüel münazaralar olmadığını, bunların Türkiye’nin bekasıyla ilişkili” olduğunu yazdı.


Vaziyeti umumiye


Önce, şu sırada ülkenin maruz kaldığı tehdit ve tehlikeler yumağı  “umumi durum”  -bu durum ister istemez- benzerlikleriyle Mustafa Kemal’in 1919’da Samsun’a çıktığındaki  “umumi vaziyeti” çağrıştırıyor. Bu zoraki ve edebi bir benzetme değildir. Bunca yıl sonra nasıl olup da, 1919’daki  “vaziyete”  geldiğimizin acı tablosudur. Ve sanki Mustafa Kemal, 1927’deki NUTUK’unun sonunda olduğu gibi, Türk gençliğini göreve çağırıyor. Gençlik bunun farkında mı?
Bugün  “umumi vaziyet”  şudur:


Türkiye’nin hasımları, ülkeyi henüz işgal etmemişlerse de, önemli kalelerini, medyayı, bazı akademik kuruluşları ele geçirmişler ve de tümünü ele geçirmek üzereler. Türkiye’nin bölünmesi ve Türklerin Anadolu’nun bir köşesine tıkılması için planlar yapılmakta, Milletin bütün değerleri ve çıkarları, savunma mekanizmaları, AB uğruna ve AB kriterlerine göre, yok edilmekte, gevşetilmekte. Bu durumda iktidar gaflet içinde ve hasımlarımızla uyuşma peşinde. Ve adeta bu amaçlara hizmet etmekte. PKK eşkıyası ile, gerekirse sınır ötesinde mücadele etmek için ABD’den icazet bekliyor. 

Washington’un kendi uzun vadeli  “Kürt kartı”  hesaplarının gereği, bu icazeti vermeyeceği belli olduğu halde! Bazı aydınlar da ya gaflet, dalalet ve hatta ihanetle, bu projeleri desteklemedeler... Ve TC’nin ölümüne öyle alıştırılıyoruz ki Türk Ordusunun ve Türk Devletinin, bir eski başı bile  “Bu realiteleri tanımalı ve alışmalıyız”  diyebiliyor. Belki de  “ülke 8 eyalete bölünmeli”  derken bunun ucunun -hele şu sırada- nerelere varacağının, farkında değil ama  “artık realite”  olarak kabul ettikleri çok farkındalar. Bu karanlık  “umumi durum” da bir umut, TSK’nın silahlarının, tesislerinin  “henüz”  elinden alınmamış olması! Buna da dışarıdan ve içeriden çalışılmakta!


İşte, tam bu sırada da Fikret Bila asıl tehlikeleri doğru perspektiflerine oturtuyor ve “Son günlerde yapılan tartışmaların ve gündeme getirilen senaryoların hepsi nihai olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin ’varlık biçimi’ne dokunuyor. Esas itibarıyla tartışılan Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi ve üzerine oturduğu temel ilkeler ve niteliklerdir.” diyor. Bunlara tekrar değineceğim, ama şimdilik şunu söyleyeyim: Tartışın beyler, “demokrasi demokrasi” diye TC’nin de, demokrasinin de sonunu getirirsiniz!


Ama Turgut Özakman’ın kulakları çınlasın; Türklerin, Türk gençlerinin  “çıldıracaklarını”  bilin!

 

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=78&ArticleID=4607

 

Fethullahçılardan TÜRKSOLU’na saldırı

Safları Sıklaştırın  Çocuklar

Türkiye

Yavuz Selim

 

Kürt Said. Ya da bildiğimiz adı ile Said-i NursiSaid-i Nursi’nin Türk düşmanlığı

“Özgür bir Kürdistan tohumu ekiyorum. Onu geliştirip büyütün”

Yalnızca bir dakika durup düşünün. Yukarıdaki tümceyi kim söylemiş olabilir? Apo mu? Aklınıza hemen Apo geldiyse, aslında bir bakıma başarılı oldular demektir. Görünen düşmana karşı Türk’ün savaşması zor olmaz.

Ama saf Türk halkının görünmeyen sinsi düşmana karşı savaşması çok daha zordur. Yukarıdaki tümceyi söyleyen kişi amansız bir Türk düşmanı olan ve son soluğuna kadar Türkiye toprakları üzerinde bir Kürdistan kurma düşüyle ölen Kürt Said ya da çoğunun bildiği adıyla Nurculuğun kurucusu Said-i Nursi’dir.

Bu tümce, bir zamanlar çıkarılan ve kime hizmet ettiğini herkesin çok iyi bildiği Özgür Ülke gazetesinde yayınlanmıştır. Yine bu gazetenin ifadesinde ve diğer Kürtçü yayın organlarında Kürt Said için “devrim şehidi” ifadesinin kullanılması nurculuğun hangi ereğe hizmet ettiğinin en kesin kanıtıdır

Nurculuk savaşla ulaşılamayan bir hedefin sinsi bir düşünce yapısı ile başarılması uğraşıdır. Bu uğraşın ana hedefini de Türkiye’nin doğusunda bağımsız bir Kürdistan kurmadır. Yukarda da anlattığımız gibi bu işi ilk başta savaş ile başarmaya çalışmışlar fakat devlet ve ordu gelenekleri olmadığından dolayı sonları hep bozgun, hezimet olmuştur.

1876 yılında Bitlis’in Nurs köyünde dünyaya gelen Said-i Nursi bağımsız Kürdistan çalışmalarına II. Abdülhamit zamanında başlar. Bu zamanlar, Türk topraklarının birer birer elden çıktığı zamanlardır. Said-i Nursi de bu durumdan yararlanmak için Abdülhamit’e bir dilekçe ile başvurur. Dilekçede Kürdistanın geleceği (!) için Kürdistan olarak adlandırdığı bölgede 3 tane medrese açılmasını ve bu burada Kürt gençlerinin eğitim görmesini ister. II. Abdülhamit bunun altındaki sinsi planı hemen fark eder. Her ne kadar Türklük akımlarını engellemekteyse de, Türk toprağını kendi eliyle teslim edecek kadar Vahdettinleşmemiştir. Bu dilekçeden sonra Said-i Nursi’yi önce sürgüne göndermeyi düşünür fakat akli dengesinin yerinde olmadığını anladığından tımarhaneye kapatılması kararlaştırılır. Said, “Zalimler için yaşasın cehennem!” sözünü Abdülhamit için söyler.

Fethullah Gülen millet ve bayrak kelimesini ağzına bile alamıyor31 Mart ayaklanmasında da Kürt Said, Volkan gazetesi ile beraber yeniden sahneye çıkar. İngilizlerin tek bir kurşun atmadan bir Türk toprağı olan Kıbrıs’ı ele geçirmesinden büyük bir sevinç duyarlar. İnsanın midesini bulandıracak şekilde, Volkan gazetesinde İngiliz propagandası yaparlar. Çünkü umdukları şey Kürdistan için İngilizlerden görecekleri yardımdır. 31 Mart ayaklanmasında birçok Türk subayını vahşice katlettikleri halde Hıristiyanların kapısına birer nöbetçi koyarak onları korurlar. Yağmalanan Türkler ise umurlarında değildir. Fakat Mustafa Kemal’in kurmay başkanlığını yaptığı Yıldırım Orduları çok geçmeden bu isyanı bastırınca Isparta’ya sürülür. Bu andan itibaren Kürt Said Mustafa Kemal’i artık unutamayacak ve onun kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı tüm kinini kusacaktır.

Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkınca Said-i Nursi tekrar sahneye çıkar. İngilizlerin güdümünde Kürt Teali Cemiyeti’ni kurar ve İngilizlerin işgal planlarına uygun olarak Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde yeniden Kürdistan düşleri görmeye başlar. “Uyan ey Selahattin Eyyübi’nin torunları Kürtler!” diyerek Kürtleri ayaklanmaya çağırır. 16 Eylül 1919’da İkdam gazetesinde bir bildiri yayınlayarak, Türk Ulusunu Kuvayı Milliye’ye destek vermemeye, hatta onlara karşı mücadele etmeye çağırır.

Cumhuriyet’in ilanından sonra da Kürtlerin isyan dalgası devam eder. Said-i Nursi de bu isyanlara katılır. “Biraderi azamım” dediği Şeyh Sait’in isyanına katıldığından dolayı yeniden sürgüne gönderilir. Onun biraderinin, “Bir Türk öldürmek yetmiş gavur öldürmekten daha üstündür” sözü Said-i Nursi’nin düşünce yapısını dolaylı yoldan bize gösterir. Şeyh Sait Türk Ulusu’na karşı bu hainliğinin bedelini darağacında sallanarak öder. Said-i Nursi bunu asla unutmaz. Hasta yatağında yatarken şimdi Hakpar Başkanı olan Abdülmelik Fırat’a “Biraderi azamım Şeyh Sait’in öcünü alacağım.” der. Öcünü almak istediği kişi, yaşamını Türk’ü sırtından vurmakla geçiren, İngilizlere ruhunu satarak Musul ve Kerkük’ün Türklerin eline geçmesini engelleyen, Türkiye Cumhuriyeti’ni parçalayarak bir Kürdistan kurma düşü olan kişidir.

Sıkça hezeyanlara kapılan Said-i Nursi’nin bir hezeyanı ise Atatürk ile ilgilidir. Emirdağ Lahikası’ndaki “Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın kahramanlığını Mustafa Kemal’e vermediğim için bana hücüm ediyorlar.” sözü, en koyu ikinci cumhuriyetçilerin bile akıllarına getiremeyecekleri ve kargaları bile güldürecek kadar komik bir laftır.

İslam ile çelişkileri

Said-i Nursi’nin düşünce yapısı da İslam inanışı ile çoğu yerde çelişki gösterir. Ve bu çelişkiler İslam alimi olmayanlar tarafından bile hemen anlaşılacak şekilde çok açıktır. Hiç evlenmemesi, Cuma namazına gitmemesi, kendisine Kuran öğreten hocalarına karşı gösterdiği saygısızlık gibi. Ne Yunus Emre ne de diğer İslam büyükleri kendilerini yetiştiren hocalarına karşı “Sen bir şey bilmiyorsun.” lafını kullanmamıştır. Belki de bundan dolayı Said-i Nursi ders almak üzere gittiği tüm medreselerden kovulmuştur. Cuma namazı kalabalık olarak kılındığından ve kendisinin kalabalık yerlerde namaz kılmaktan huzur bulmadığını söyleyen Said’in durumu son derece ilginçtir. Çünkü Cuma namazı inananlar için müminlerin bir araya toplandığı bir andır ve cemaat ile kılınması zorunludur. Üst üste üç Cuma namazı kılmayan bir Müslümanın cenaze namazı bile kılınmaz.

Risaleleri ile ilgili söylediği sözler bile İslamı nasıl yorumladığını bizlere gösterir. “Risale-i Nur okumak ona hizmet etmek bir ibadettir. Ona hizmet üç aylarda yapılan zikirlere bile tercih edilmelidir.” Kısacası Said-i Nursi kendi yazdığı kitapları okumanın Allah’a karşı yapılan ibadetten daha hayırlı olduğunu söyler ve İslam’a yeni bir yorum getirir.

Bu noktada akla İngiliz casus Hempher’in anıları geliyor. Az sayıdaki İngiliz casusa verilen “İslam’ı Nasıl Yıkarız” adlı kitapta da cihadın geçici bir farz olduğu ve artık cihad yerine başka işlerle uğraşmasının Müslümanlar için daha iyi olduğu propagandasının yayılarak İslamiyetin zayıf düşürülmesi öneriliyordu. Kurtuluş Savaşı sırasında da İkdam gazetesinde Kuvayı Milliyecilerin İngilizlere karşı savaşmaması için bildiri yayınlayan Said-i Nursi’nin davranışının bir nedeni de bu olabilir mi?

Said-i Nursi, “Risale-i Nur okumak ya da yazmak alim olmak için yeterlidir. Başka şey istemez.” sözü ile Kuran’ı, hadisleri ve diğer tüm İslam bilimlerini bir çırpıda silmiş temel kaynak olarak kendi risalelerini koymuştur. Hattâ Hizbullahın öldürdüğü Zehra Vakfı’nın bir üyesinin cenazesinde de Kuran yerine risale okuyacak kadar ileri gitmişlerdir.

Bu ve bunun gibi İslamdışı yorumlarından dolayı nurcular, diğer bazı tarikatlar tarafından “narcılar” yani cehennemlikler diye adlandırılmaktadır.

Said-i Nursi’den sonra Bayrak Fethullah’ta

Said-i Nursi’nin ölümünden sonra nurcular kendi aralarında bölünmüş Fethullahçılar, Med Zehracılar, Kırkıncılar, Aczmendiler gibi çeşitli akımlar türemiştir.

Jandarma Genel Komutanlığı’nın hazırlamış olduğu rapora göre, nurcular dokuz gruba ayrılmış olup, içlerinde en güçlü konumda bulunan Fethullahçılardır. Ekonomik yönden inanılmaz bir güce ulaşan bu grubun en tanınan şirketleri ise Zaman gazetesi ve Samanyolu televizyonudur. Finans sektöründe Asya Finans eğitim sektöründe ise yurdun her tarafına yayılmış olan dersaneler ve Fatih Üniversitesi ile faaliyet göstermektedir. Bu dershaneler ve üniversite Fethullahçılar için bir numaralı insan kaynağıdır.

Bu çalışmalar yalnızca yurtiçinde değil yurtdışında da sürdürülmektedir. Dünyanın neredeyse yarısında Fethullah’a bağlı şirketler aracılığı ile okullar kurrulmakta ve İngiliz kültürü adına önemli hizmetler verilmektedir. Buna en güzel örnek olarak bir Türk yurdu olan Yakutistan’ı verebiliriz. Ana dili Türkçe olan bu ülkede, Fethullah bir üniversite ve 5 okul açarak İngilizce eğitim vermeye başlamış ve nihayet 1999 yılında ülkenin resmi dili Türkçe yerine İngilizce olarak değiştirilmiştir. İngiltere’nin Kazakistan Büyükelçisi 1995 yılında Fetulla’ın Kazakistan’daki okulları için “Bu okulları açmak suretiyle İngiliz kültürüne yaptığınız hizmetler ve İngiliz kültürünü yaymakta gösterdiğiniz katkılar için İngiliz milletinin minnettarlığını bildiriyor ve teşekkür ediyoruz” diyordu. Londra’da Fethullah için düzenlenen ödül töreninde de Lord Rotherham Fethullahçıların okul sayısını kendi okulları olarak kabul ile övünerek “50’den fazla ülkede 500’den fazla okulumuz var.” demiştir. Böylece Said-i Nursi gibi Fethullah’ın da kime hizmet ettiğini tüm Türk Ulusu görmüştür

Fethullah saf insanları etkilemek için üstadının taktiklerini birebir uyguluyor. Sabah gazetesinde yayınlanan bir röportajında, cehennemin önünde kollarını acıp beklediğini insanların yığınlar halinde cehenneme doğru giderken kendi cemaetinden kimsenin olmadığını Allah’ın adını vererek yemin ediyor. Böylece Fethullah İslam dünyasına Hıristiyanlıkta bulunan ruhbanlığı sokmuş oluyor. Hz. Muhammed bile sahabelerden en fazla 10 kişiyi cennet ile müjdeleyebilirken Fethullah tüm cemaatini cennet ile müjdelemektedir.

28 Şubat’tan sonra

28 Şubat sürecinde eski hastalıkları yinelediğinden ABD’ye giden Fethullah ne hikmetse bir türlü iyileşememiş ve ülkesine dönememiştir. Aradan 6 yıl geçmiştir. Ezan sesini ve minareleri çok özlediğini söyleyen Fethullah her ne hikmetse Türkiye olmasa bile başka bir Müslüman ülkeye gidip bu özlemini gidermeyi akıl edememiştir. İnsanın aklına gelen başka bir soru da insanın bir emekli maaşı Amerika’da nasıl yaşamayı başardığıdır. Bizim emeklilerimiz devlet hastenesine bile gidemezken kendisinin Mayo Clinic gibi tüm dünyanın bildiği bir sağlık kurumunda nasıl tedavi olduğunu açıklarsa en büyük hizmeti yapmış olur.

Fethullah şu an yaşamını Pensilvanya’daki bir çiftlikte CIA tarafından en düzeyde korunarak sürdürmektedir. 11 Eylül’ün ardından tüm dünyada Müslümanlar için sürek avı başlatan ABD neden Fethullah’ı korumak için en üst düzeydeki örgütünü görevlendirmektedir?

Bunun nedeni aslında çok açıktır. ABD’nin ılımlı İslam uygulaması için Fethullah biçilmiş kaftandır. Irak-ABD savaşında ABD’yi desteklediğini açıklaması, savaşta ölen İsrailli çocuklar için üzüldüğünü söylerken, Iraklı çocuklar için tek laf etmemesi onu İslamı Protestanlaştırmak için en uygun aday yapmaktadır. ABD eski başkanlarından Bill Clinton’un danışmanı Eckelman da Fettullah Gülen’i “İslam’ın Martin Lutheri” olarak tanımlıyor. Vatikan’ın bundan dolayı Fethullah’ı sevmesinden daha doğal birşey olamaz. Vatikan’ın Türkiye temsilcisi Maroviç’in, “O şeriatı getirmez çünkü ‘Muhammedun resulullah demeyen de cennetlıktır’ dedi. Onun için biz onu çok seviyoruz?” diyerek bağrına basmıştır.

Türk Birliği’nin önündeki en büyük engel: Nurculuk

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından önce ABD, ortaya çıkacak yeni durumu çok iyi değerlendirmiş, tüm Türk dünyasının tek bir çatı altında birleşmesinin kendisi için en büyük tehdit olacağını anlamıştır.

İşte tam bu noktada doğan boşluğu doldurmak üzere Fethullah devreye girer. Orta Asya ülkelerinde birbiri ardınca İngilizce eğitim veren okullar açılır.

Katledilmeden önce Necip Hablemitoğlu, Fethullah’ın ABD adına üstlendiği rolü de yazdığı bir rapor ile ortaya çıkarmıştı:

“Bizzat kendi yandaşlarının açıklamalarına göre; hocaefendileri yakın zamana kadar Türk devletinin istihbarat örgütlerine ajanlık yapmaktaydı. Bir başka ifade ile gerekli ve önemli bulduğu sakıncasız bilgileri -sırf gizli ilişkilerin ve amaçlarının örtülmesine yönelik olarak (second cover)-Türk ilgili makamlarına iletmekteydi. CIA ile bağlantının gelişmesinden sonra bu tür enformasyon hizmeti, (double-agent) statüsü içinde bir süre devam etti. CIA bağlantısı, Fethullahçıların ve de Hocaefendilerinin yerinde yani kendi vatanlarında taraf değiştirmesi (defection in place) sonucuna yol açtı. Ta ki bu çarpık ilişkiyi Türk Silahlı Kuvvetleri ve MIT farkedinceye kadar! CIA nezdinde tüm Fethullahçılar (walk-in) diye tabir edilen bir kategoride tutulmaktadır. Yani kendi ayaklarıyla ve gönüllü olarak ajanlık hizmetine talip olmuşlardır”

Kısacası kendi gizli amaçlarına ulaşmak için Fethullah, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ve MİT’in işine yaramayacak bilgiler veriyor ve bu arada gerçek görevi olan CIA ajanlığını sürdürüyordu. Kısacası çift taraflı oynuyordu. Türk tarihinde devletini, ulusunu satanların sonu her zaman bellidir.

Rapordaki bir tümce son derece dikkat çekicidir:

“Fethullahçılar, Türkiye’nin hasmı olan ülkeler için en uygun ve en zengin ajan borsasını oluşturmuşlardır”

İngiliz kültürüne yaptığı çok büyük katkılardan dolayı ödül alan, yüzlerce yıllık Türk yurdu olan Yakutistan’ın ana dilinin İngilizce olmasını sağlayan Fethullah’tan bunları beklemek hiç garip olmasa gerek.

Fethullah’ın eğitim alanındaki hizmetleri yalnız yurtdışı ile sınırlı değildir. Fethullah Heybeliada’daki ruhban okulunun açılmasının en büyük destekçilerinden birisidir. Bu konudaki çalışmaları için Patrik Bartholomeos her seferinde ona teşekkür etmekte ve “Ona bir emrimiz değil ancak bir ricamız olur.” diyerek gözlerimizi yaşartan bir dostluk tablosu sunmaktadır. Aynı Fethullah ise Batı Trakya’da yaşayan Türk yurttaşlarımızın eğitim hakkı için en ufak çaba göstermemektedir. Hoş! Aslında bu çabayı gösterse ne için olacağı da oldukça açıktır.

Fethullah Türk milliyetçileri arasına girerek onları bölmeye çalışmakta ve nabza göre şerbet verme ustalığını en iyi şekilde kullanmaktadır. Askerliğinde Cemal Tural adlı komutanının milliyetçi olduğunu öğrendikten sonra bir anda milliyetçi söylemlere başlayan Fethullah tüm Türkler için “Peygamber Ocağı” sayılan ve bu görevi tamamlamayanlara kız bile verilmeyen askerlikten yırtmak için neler yaptığını anlatır. Ona göre askerlik yılları tüm yaşamının en kabuslu yıllarıdır. Korkulu bir rüya gibi sürekli olarak askerliğinin bitmesini beklediğini söyler. Herkesin 24 ay askerlik yaptığı bir zamanda 17 ay askerlik yaptığını böbürlenerek anlatır.

Zaman kime hizmet ediyor?

Tüm bu süreç içinde Zaman gazetesine biçilen rol ise Türk tezlerine karşı Ermeni ve Kürt tezlerini desteklemektir. Sayfalarında Ermeni soykırımı masallarını büyük puntolarla duyuran Zaman, şehit haberlerini ise küçük puntolarla bir köşeye sıkıştırma gayreti içindedir. Sabrının sınırları zorlanan Türk halkının Bözüyük’te PKK sempatizanlarına hak ettikleri karşılığı vermelerine “Provokasyona gelmeyin” diyen gazete, Türk insanı ile bir avuç PKK sempatizanına eşit uzaklıkta durduğunu son derece net şekilde göstermektedir. Türk insanının PKK yandaşlarına nasıl davranmalarını bekliyorlardı? Davullar calıp kurban keserek mi?

Samanyolu Televizyonu aynı yolda Türk insanına hizmetlerine (!) devam etmektedir. Bilal Ercan adını çoğunuz duymamış olabilir. Bu adam PKK propagandası yapan ve Türk Devleti’nin kapatmak için büyük uğraş verdiği Danimarkayı defalarca uyardığı Kürtçü ROJ TV’de düzenli olarak program yapan bir adam. Berat Kandili nedeniyle Samanyolu televizyonu bu adamı programına çağırıyor. Ve bu adamın kasetlerinin reklamı, Fethullah’a bağlı kırtasiye mağazalarının vitrinlerini süslemekte. Bir PKK sempatizanını Samanyolu neden ekrana çıkarıyor dersiniz? Yanıt oldukça basit. Çünkü Fethullah’ın şiirlerinden birini bu adama bestelemiş. Bundan dolayı bu adama sponsor oluyorlar. Etraflarında herhalde PKK sempatizanı olmayan bir besteci bulamamış olsalar gerek... AB üyeliği uğruna Apo’yu salıverdiklerinde de Samanyolu’nda kahramanlık türküleri okuturlar artık.

22 Eylül 2005 tarihli Zaman gazetesinde şöyle bir yazı geçmekte: “...Bize karşı yapılanlara karşı devleti bir sorgulamaya kalksak çoğu zaman dengeyi koruyamayız. Farkında olmadan devletine karşı milletin güvenini sarsmış oluruz...” Bu sözlerin kime ait olduğunu hemen anladınız herhalde. Yani Fethullah diyor ki: Bu devlet bana karşı haksız davrandı, ben bana yapılan haksızlıkları açıklarsam millet galeyana gelir, devletinden soğur. Doğrusu gözlerim yaşardı. Ne yurtsever ne mazlum insanmış Fethullah. Ama burada ince bir nüans var. Fethullah aslında aba altından sopa gösteriyor. Yazının devamında milletin güveninin sarsılması halinde anarşi doğacağını söylüyor. Yani bana yapılan haksızlıkları bir açıklarsam Türkiye Cumhuriyeti anarşiye boğulur diyor Hocaefendi.

Artık Türk gencinin böyle laflara karnı tok. Atatürk’ün dediği gibi içteki düşmanlar hiç ara vermeden calışmaktadır. Eğer günün birinde Türk toprakları üzerinde bir Kürdistan görmek istemiyorsak, nurculuk gibi ABD çıkarlarına hizmet eden sapık tarikatların oyunlarına karşı dikkatli olmalıyız. Bu yurdu atalarımızdan aldığımız şekilde çocuklarımızı da bir Türk yurdu olarak bırakmak için nurcu hareketi engellemek her Türk için bir namus borcudur


http://www.turksolu.org/91/selim91.htm

 

Sınırı geçelim, PKK'yı ezelim

TÜRKSOLU 

Yön

Kaya Ataberk

Kandil Dagi bölgesi

Irak saldırısından bugüne Kürt işbirlikçiliği

ABD’nin uzun süredir tırmandırdığı İran gerginliği, son haftalarda tamamen gündemin merkezine oturdu. ABD, istediği her an İran’ı vurabilecekmiş izlenimi yaratmaya çalışmasına rağmen son yaşanan gelişmeler, ABD’nin aslında göründüğü kadar iyi durumda olmadığını ortaya çıkardı. ABD zaten Irak’ta sönmeyen direniş ateşinin önce kronikleşmesi, ardından da emin adımlarla yükselmesi karşısında rahat edememektedir. Bu tıkanmayı İran’a saldırarak, yeni bir cephe açarak aşmayı planlayan ABD’nin İran konusunda da çok sağlam bir zeminde yer almadığı artık anlaşılıyor.

ABD’nin, Kürtler arasında İran’a karşı saldırı için örgütledikleri esas gücün, PKK’nın İran uzantısı olan PEJAK’ın olduğunu hemen belirtelim.

Ancak, İran’ın bir adım atarak, PKK’ya karşı Kuzey Irak’ta sınır ötesi operasyon başlatması önemli ve olumlu bir gelişme olmuştur. Bu duruma paralel olarak Türk Silahlı Kuvvetleri’nin de Irak sınırına yığınak yapması, durumun önemini artırmakta ve hem İran, hem Türkiye, hem de tüm Ortadoğu açısından, ABD sömürgeci saldırısının def edilmesi için son derece kritik bir noktaya gelindiğini göstermektedir.

Burada durumun kritikliğini tespit ederken meselenin özünü, aslında tüm Ortadoğu’yu tehdit eden Kürt işbirlikçiliğinin oluşturduğunu belirtelim.

ABD’nin Irak’a yapacağı saldırının aslında ne bir petrol savaşı, ne de Saddam Hüseyin’i devirmek için yapılan bir operasyon olmadığını daha ABD bölgeye gelmeden TÜRKSOLU sayfalarında defalarca yazmıştık.

Bunlar da tabi ki etkenlerdi ama bizim tespitimize göre ABD’nin Irak’ta yapmak istediği en önemli şey bölgenin ikinci İsrail’i olarak “Kürdistan”ın Kuzey Irak merkezli olarak kurulmasıydı.

“Kürdistan” ilk olarak Kuzey Irak’ta kurulacak ardından da İran, Suriye ve esas olarak da Türkiye’ye doğru genişletilerek ABD’nin yayılma ve hakimiyet aracı olarak görev alacaktı.

Burada en önemli mesele, ABD’nin kurmak istediği dünya egemenliğinde Ortadoğu’nun stratejik önemi ve başta Türkiye olmak üzere buna engel teşkil edecek tüm ulus devletlerin ezilmesi, parçalanması stratejisidir.

ABD, Irak’ta yaşadığı tüm sıkıntılara rağmen önemli bir başarı sağlamıştır diyebiliriz; fiilen Kürt devletini kurmuştur.

TÜRKSOLU’nun tespitleri yaşanan gelişmelerin de ışığında bir kez daha doğrulanmaktadır ki İran savaşı da esas olarak bir Kürt savaşı olacaktır. ABD, kendisine daha iyi hizmet edecek bir yapı bulamamaktadır ve bunun sonucu olarak Kürtler, bir numaralı ABD uşakları olarak İran saldırısının da aktörleri olarak ortaya çıkmaktadırlar.

Ancak, Irak’taki olanlarla İran arasında önemli bir farklılık var. Irak için Barzani ve Talabani’nin aşiret güçleriyle anlaşmayı yeğleyen ABD, İran için artık daha iyi verim alabileceği bir işbirlikçi olarak PKK’yı devreye sokmaktadır ve birebir örgütlemektedir.

 
İran kamp ve köyleri bombaladı  
ABD'den peşmerge kartı
İran'ın Kandil'i vurması ABD'yi rahatsız etti
 
PKK'dan İran'a misilleme tehditi
 
TÜRKSOLU’nun tespitleri yaşanan gelişmelerin de ışığında bir kez daha doğrulanmaktadır ki İran savaşı da esas olarak bir Kürt savaşı olacaktır. ABD, kendisine daha iyi hizmet edecek bir yapı bulamamaktadır ve bunun sonucu olarak Kürtler, bir numaralı ABD uşakları olarak İran saldırısının da aktörleri olarak ortaya çıkmaktadırlar.
 
 
 

ABD, İran saldırısı için PKK’yı örgütlüyor

Bugünlerde, İran’ın nükleer enerji müzakerecisi Larijani Türkiye’de. Larijani’nin Türkiye’ye verdiği mesajlardan ikisi özellikle dikkat çekicidir ve üzerinde durulması gerekmektedir. İran ilk olarak PKK’nın İran kolu olan PEJAK’ın, Kuzey Irak’ta birebir ABD tarafından örgütlendiğini ve eğitildiğini belirtmektedir. İkinci olarak da Türkiye’yi ABD’nin PKK ile ilişkileri konusunda uyarmaktadır.

ABD’lilerin PKK elebaşlarıyla Musul ve Kerkük’te müzakerelerde bulunduğunu Türkiye’ye belirtmiştir ve bunu belgeleriyle ortaya koyduklarını basına açıklamıştır.

Burada açık bir şekilde, PKK’nın ABD’nin tüm Ortadoğu için acil müdahale gücüne dönüştürüldüğü tespitimiz doğrulanmaktadır.

PEJAK’ın liderlerinden Ali Zagros İngiliz gazetesi Sunday Telegraph’ta yer alan ve geniş yankı uyandıran bir açıklama yapmıştır. Bu açıklamaya göre PKK uzantısı PEJAK, ABD ile anlaştıklarını açıklamakta bir sakınca görmemektedir ve devam etmektedir: “İran’da demokratik değişim istiyoruz, eğer ABD bize yardım edecekse kabul etmekten mutluluk duyarız”.

Türkiye, Güneydoğu’ya asker yığınağı yaptığı anda Condoleezza Rice Türkiye’ye gelmekte ve Türkiye’yi Kuzey Irak’ta operasyon yapmaması için tehdit etmektedir. Olayın tüm tarafları ya söyledikleriyle ya da yaptıklarıyla PKK - ABD anlaşmasını doğrulamaktadır ancak gerçekleri görmeyen ya da görmek istemeyen tek taraf Tayyip Erdoğan hükümeti olmaktadır.

Tayyip Erdoğan o kadar gerçeklerden uzaktadır ki Bakü’de Ahmedinejad’la görüşmesinde PKK ve ABD’ye karşı nasıl ortak tavır alınacağını görüşmek yerine, ABD’nin taleplerini İran’a iletmenin kaygısı içindedir.

Tayyip Erdoğan ve AKP’nin bu tavrı ABD’ye yaranma ihtiyacından mı kaynaklanmaktadır bilinmez ama gelinen noktada gerçeklerden kaçmak bir işe yaramaz.

Gerçek şudur ki PKK ve ABD İran saldırısı için anlaşmış durumdadırlar. PKK, İran’da ABD’ye destek olmak için ayaklanacağını açıklamış bulunmaktadır ve eğer İran’da bir savaş olacaksa bunun Kürtlerin işin merkezinde olduğu bir şekilde gerçekleşeceği ortadadır.

ABD, İran’ı bombalamaya başladığı anda PKK da Kürtleri Mahabad, Maku gibi kentlerde ayaklandıracaktır ve ABD, İran’a esas olarak Kuzey Irak’a sınır olan bu bölgeden girecektir ve gerçekten de duruma yakından bakıldığında ABD’nin de başka bir şansının olmadığı görülmektedir.

ABD, her ayrıntıyı hesaplamaktadır ama Irak’ta yaşananlardan ders çıkaran İran da aynı hesapları görmektedir ve önlemini almaya çalışmaktadır.

İran’dan Kürtleri bastırma harekatı

İran, bir süredir başta Mahabad kentinin kırsal kesimi olmak üzere ülkenin kuzeybatı kesiminde PEJAK’a karşı bir operasyon başlatmış bulunuyordu. Son haftalar içerisinde İran operasyonu Kuzey Irak’a kadar taşımış bulunuyor. İran Ordusu Kuzey Irak’ta Kandil Dağındaki PKK hedeflerini Katyuşa füzeleri ve havan toplarıyla vurarak PKK’ya ciddi kayıplar verdirdi. İran’ın sınırdan içeri girerek, Kuzey Irak’ta da operasyonu devam ettirdiği iddia ediliyor.

Aynı zaman içinde, Türk Ordusu’nun da Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da PKK’ya karşı geniş operasyon başlatarak, sınıra önemli yığınak yapması İran’la Türkiye arasında en azından belirli bir koordinasyon kurulmuş olduğunu gündeme getirdi ve bu durum PKK’da ciddi bir panik havası yaratmış bulunuyor.

İran askeri olarak bu önemli adımları atarken bir taraftan da siyasi olarak zeminini sağlamlaştırmaya çalışıyor. İran İçişleri Bakanının Türkiye’ye sınırdan PKK sızmalarını engellemek için ellerinden geleni yapacaklarını açıklaması önemli bir çıkış oldu. Son durumda İran, hem Türkiye’yi hem da Suriye’yi PKK’ya karşı ortak mücadele etmeye çağırmaktadır.

Burada İran Büyükelçisi Devletabadi’nin geçtiğimiz hafta yaptığı açıklamaların önemini vurgulamak gerekir. Bu açıklamalar, İran’ın Irak’tan ders alarak duruma yaklaştığını ve doğru bir politika önerdiğini ortaya koymaktadır.

Büyükelçi, İran, Türkiye ve Suriye’nin Kürt meselesinde ortak bir tavır geliştirmesi gerektiğini belirterek “Bu politika oluşturulmazsa ABD boşluktan yararlanarak Kürt devletini kuracaktır” demektedir.

Gerçekten de ABD’nin tüm planlarını bu Kürt devletinin kurulması ve onun üzerinden Türkiye, İran ve Suriye’nin ezilmesi temelinde oluşturduğu görülmektedir. Bu gerçeklik karşısında bölgenin en önemli askeri ve politik gücü olarak Türkiye’nin doğru politikayı uygulaması tüm bölgenin kaderini değiştirecek potansiyele sahiptir.

Türkiye, İran’la beraber PKK’yı bitirmek zorunda

Türkiye belki de tarihinin en kritik kararlarından biriyle karşı karşıyadır. Hem Türkiye, hem de diğer bölge ülkeleri bugün iki farklı senaryoyla yüzleşebilir.

Kötü senaryoyla başlayalım: Buna göre Türkiye, ABD ile karşı karşıya gelmekten çekinmeye devam eder. Bu duruma AKP hükümetinin Amerikancı çizgisi de eklenince İran, PKK’ya karşı yalnız başına mücadele eder ve PKK’nın tam ezilmesi sağlanamaz. PKK, Kuzey Irak’ta varlığını devam ettirir. ABD, PKK’ya ve İran Kürtlerine dayanarak İran’a saldırır ve başarılı olur. İran da Irak gibi işgale uğrar, Türkiye’nin çevresindeki Amerikancı kuşatma tamamlanır.

Bu kötü senaryonun gerçekleşmesi durumunda karşımıza çıkacak olan şey Irak Kürtlerinin İran Kürtleriyle birleşecek olmasıdır. Bu birleşme Kürt devletinin kuruluşunu kesinleştirdiği gibi Türkiye’ye doğru genişlemesini de önüne geçilemez bir duruma getirecektir.

Artık mesele sadece bir Kuzey Irak sorunu olmayacak, Türkiye’nin tüm inisiyatifini ve şansını kaybettiği noktaya gelecektir. Burada durum büyük ölçüde ABD’nin Irak saldırısının hemen öncesindeki durumun aynısıdır.

ABD, Irak’a saldırmadan hemen önce biz TÜRKSOLU sayfalarından Türk Ordusu’na Kuzey Irak’ta yeni kurulan sözde Kürt parlamentosuna müdahale etme çağrısında bulunmuştuk. Bu müdahale sonucunda, ABD daha bölgeye yerleşmemişken, Erbil’de bu yapılanma dağıtılabilir, hem Barzani-Talabani peşmergeleri ezilebilir hem de PKK’nın askeri varlığı çökertilebilirdi.

Bu çağrı o dönem karşılık bulmadı ve atılması gereken adımlar atılmadı. Sonuçları ortadadır. Bugün, Türkiye’nin PKK’ya karşı yığınak yapmasına ABD, Barzani, Talabani ve PKK ortak tepki vermektedir. Leyla Zana, Erbil’e giderek, Irak Kürtlerinin demokrasi içinde yaşadığından dem vurmakta Türkiye’ye karşı ittifak örgütlemektedir.

Bugün ortaya çıkan askeri ve siyasi durum Türkiye’nin önüne çok ciddi bir fırsatı yeniden koyuyor. Türkiye bu fırsatı değerlendirerek, Barzani ve Talabani’nin de ötesinde bir tehlike olan PKK’nın askeri gücünü, İran’la koordinasyon içinde bitirmek durumundadır. PKK hem sınırlarımız dahilinde hem de Kuzey Irak’ta ezilmeli, askeri olarak dağıtılmalıdır.

Bölge ulusları için asıl tehdit: PKK

Türkiye, İran ve Suriye açısından en büyük tehlikenin ne olduğu üzerinde durulduğu zaman sanırız ki bir çok analiz artık Kürt işbirlikçiliğinin ABD’yle birleştiğini kabul etmektedir.

Ancak son zamanlarda özellikle Türkiye’de yaygınlaşan önemli bir yanlış PKK’dan çok Barzani’nin tehlikeli olduğu yönündedir. Bu kanıyı yaygınlaştıranların bir kısmı bunu bilinçli olarak yapmaktadır, hedef şaşırtmaktadır, bir kısmı ise farkında olmadan yanlış bir stratejinin savunuculuğunu yapmaktadır.

Bugün ABD’nin hiçbir sorun yaşamadan anlaştığı, en büyük askeri güce sahip ve en yaygın alanda etkin olan güç PKK’dır. PKK ABD’nin acil müdahale gücü olarak örgütlenirken bilinçli bir tercih yapılmıştır.

Sonuç olarak Barzani ve Talabani aşiret yapısının dışında bir siyasi ve askeri mekanizmaya sahip değildir. Bu güçlerin Kuzey Irak’taki kendi bölgeleri dışında da bir etkinlikleri olamamaktadır.

Oysa PKK’nın Türkiye, İran, Irak ve Suriye’de ayrı örgütleri ve askeri gücü vardır. Bu yapı da birebir ABD’nin istediği yapıdır ve onun isteğiyle bu şekilde gelişmektedir.

Sözgelimi PEJAK olayına bakarsak kuruluşunun ve eyleme geçişinin, ABD’nin İran’ı hedef göstermesiyle eş zamanlı olduğu görülmektedir ve şu anda da ABD saldırısı için hazırda beklemektedir.

PKK bu anlamda, aktif gerilla savaşı yapabilecek durumuyla ve bölge ülkelerinin tümünde bulunmasıyla ABD’nin vazgeçemeyeceği dayanağıdır.

Bu anlamda İranlıların Türkiye’yi ABD’nin, PKK’ya müdahale etmeyeceği yolunda uyarmaları da haklıdır. ABD, bir çok şeyden vazgeçebilir, örneğin klasik bir Amerikancı iktidar olmasına rağmen AKP çok kolayca bir kenara atılabilir ama PKK gibi bir acil müdahale gücü vazgeçilmezdir.

Bu noktada Türkiye’nin kararlı bir şekilde PKK’yı ezme şansını değerlendirmek dışında bir seçeneği yoktur. Burada esas sorun gene ABD’yle karşı karşıya gelmekten korkmakta yatmaktadır.

Peki gerçekten de ABD her istediğini yapacak kadar güçlü müdür? Tüm imkanlara sahip midir?

ABD duruma ne kadar hakim?

İlham Aliyev’in ABD gezisi ve Bush’la yaptığı görüşmede İran konusunda ABD’nin isteklerini yerine getirmeyeceklerini açıklaması ABD’nin aslında göründüğü kadar duruma hakim olmadığının da kanıtı oldu.

Sonuçta ABD, Irak’a yerleşmiş de olsa her şeyi yaptıramamakta, herkese sözü geçmemektedir. İran saldırısının en önemli zemini olarak ele aldıkları Azerilerin bu tutumu ABD’yi iyice zora sokmuştur.

Bu durumda Türkiye ve İran’ın PKK’yı bitirerek ABD’nin durumunu iyice çökertmesi çok da uzak bir ihtimal değildir. Eğer bu adımlar atılabilirse Kürt işbirlikçilere de dayanamadan ABD’nin tek yapabileceği şey İran’ı havadan vurmak olur ve bu da çok bir şey kazandırmayacaktır ancak İran’ı bir ölçüde hırpalamış olacaktır.

Burada tek mesele olarak PKK’yı bitirmek için yapılacak operasyona karşı ABD’nin ne yapabileceği kalmaktadır.

ABD, Türkiye ile savaşı göze alamaz

Rice’ın Türkiye’ye bu olası operasyonu engellemek için geldiği artık kamuoyuna mal olmuş bir şeydir. Bunun üzerine Genelkurmay Başkanlığı’nın yaptığı açıklamalar ise önemli ve kararlı mesajlar olarak görülmektedir.

Bu açıklamalarla Kuzey Irak’ta şu anda da askeri varlığımızın bulunduğu ve bölücülük bitene kadar da bulunacağı açıklanmıştır. Mesajın diğer önemli kısmı da Türk Ordusu’nun gerektiği anda sınırı geçerek sıcak takip yapmaktan kaçınmayacağını ortaya koymuş olmasıdır.

Bu açıklamanın üzerine ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan gelen karşı açıklama, Türkiye’yi yeniden uyaran tarzda oldu. Diğer taraftan da Amerikan Stratejik ve Uluslararası Etüdler Merkezi’nin Türkiye’ye karşı gerekirse askeri önlemlerin alınması yolundaki açıklamaları geldi.

Bu açıklamalardan paniğe kapılmanın bir anlamı yoktur. Ortada olan bir gerçeklik ABD’nin tüm hassasiyetine rağmen İran’ın şu anda Kuzey Irak’a müdahale etmiş ve sınırı geçmiş olduğudur.

ABD kendisine o kadar güvenseydi, saldırmak için bahaneler ürettiği İran’a bu durumu bahane ederek saldırırdı. Görülmektedir ki ABD’nin bu müdahaleyi yapacak bir durumu hiçbir şekilde yoktur.

Diğer taraftan askeri durumu bir kenara bıraktığımız zaman bile ABD’nin Kürtleri korumak amacıyla Türkiye’yle savaşmayı siyasi anlamda da göze alamayacağı ortadadır. Böyle bir durumda ABD, tamamen karşı cepheye geçmiş bir Türkiye ile beraber, İran’ın, Suriye’nin, Azerbaycan’ın, hatta Rusya’nın kendisine karşı ko-numlandığı bir Ortadoğu’yla yüzleşecektir.

Türkiye elindeki bu kozu iyi değerlendirerek Kürt işbirlikçiliğini, PKK’yı ezmekte gecikmemelidir. Eğer bu yapılabilirse ABD bu sefer ne İran’a ne de Türkiye’ye gerçek anlamda bir saldırıya kalkışabilir.

ABD’yi def etmenin yolu PKK’yı ezmekten geçer ve bu sanıldığından daha olasıdır.

Tek sorunumuz varsa o da cesaret göstereceklerin ortaya çıkması sorunudur

 


http://www.turksolu.org/107/ataberk107.htm

 

AKP´nin Kürt devleti

Orhan Karataş

16.02.2007

 

Doğan grubuna ait iki gazetenin dünkü manşetlerini yan yana koyalım. Hürriyet gazetesinin manşeti, "Iraklı Kürtlere ilk sıcak mesaj." Milliyet gazetesinin manşeti ise; "Kerkük diken üstünde." Haberlerin ayrıntılarından da kısaca hatırlatalım. Hürriyet'in haberine göre Başbakan Erdoğan, "Kuzey Irak'taki bölgesel Kürt hükümetiyle ilişkileri geliştirecek adımlar atılabilir" demiş. Milliyet gazetesi ise Saddam'ın dozerlerinin altında kalan Türkmenlerin, şimdi de Kürtlerin baskısıyla aynı zulmü yaşadıklarını anlatan bir yazı dizisini manşetine taşımış. Bilmem başka bir şey söylemeye gerek var mı? İşte size Recep Tayyip Erdoğan ve AKP'nin, bu ülkeyi nasıl yönettiklerini, ne kadar milliyetçi olduklarını, kimin hesabına çalıştıklarını çok net biçimde ortaya koyan net bir fotoğraf. Türkmenler, Kürtlerin baskı ve zulmü altında yok edilme tehlikesi yaşarken, AKP hükümeti aynı Kürtlerin kurduğu devletle ilişkileri geliştirecek adımlar atmaya hazır olduğunu duyuruyor.

4 yılda geldiğimiz nokta

AKP öncesinde Kuzey Irak'da Kürt devleti kurulmasını, Türkmenlere yönelik bir hareketi ve bölücü örgütün bölgede yuvalanmasını asla kabul etmeyeceğimizi, bunların kırmızı çizgilerimiz olduğunu ve bu çizgilerin çiğnenmesini savaş sebebi sayacağımızı, bütün dünyaya ilan etmiştik. AKP ile geçen 4 yılın sonunda gelinen noktada, Türkmen varlığı yok edilmiş, bölge PKK'nın merkez üssü haline gelmiş ve Kürt devleti resmen kurulmuş durumdadır. Bu kadarla da kalmıyor ve Türkiye Cumhuriyetinin başbakanı bu Kürt devletini tanıyacak adımlar atmaya hazırlandığını ilan ediyor.

BOP Eşbaşkanlığının gereği

Türkiye Cumhuriyeti'nin başbakanı olmak yerine, BOP Eşbaşkanlığına sarılan bir liderden başka türlü bir hareket tarzı beklemek, zaten mümkün değildi. Bay Erdoğan, üstlendiği görevin gereği olarak, BOP patronlarının istek ve talimatları doğrultusunda hareket etmek mecburiyetinde olduğunu, bu son sözleriyle Türk milletine de net biçimde göstermiştir. Nedir BOP patronlarının, yani ABD'nin istek ve talimatları? Bunu anlamak için Tayyip Erdoğan'ın sırdaşı, yardımcısı ve halefi olan Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün daha birkaç önce tamamlanan ABD gezisinde olanlara bakmak, yeterli olacaktır. Bu geziyle ilgili olarak 9 Ocak tarihli yazımızda şunları yazmıştık: "Dışişleri Bakanı, Recep Tayyip Erdoğan sonrasında partinin başına geçebilmek için ABD'den icazet almaya uğraşıyor. ABD'nin vereceği icazetin bedeli olarak, bırakın PKK'yı bitirmeyi, Ermeni tasarısını reddetmeyi, Kuzey Irak'da kurdurduğu kukla Kürt devletini, NATO maskesi altında Türk askeriyle garantiye almanın hesaplarını yapıyor. Abdullah Gül'ün, ABD'den bu ağır ve kabul edilemez faturayla döneceği, bugünden bellidir."

Plan gayet açık

Aradan sadece bir hafta geçti. Başbakan, bölgesel Kürt hükümetiyle ilişki kurulabileceğini söylüyor. Neyin karşılığında? Kendisinin Cumhurbaşkanı, Abdullah Gül'ün de partinin başına geçmesi karşılığında. BOP Eşbaşkanlığının devam etmesi ve ABD'nin AKP'ye her türlü desteği vermesi karşılığında. Türk milletinin gözünü boyayabilmek için Kürt devletini garantiye aldıktan sonra, PKK ile göstermelik bir müdahale karşılığında. Plan gayet açık. Recep Tayyip ve Abdullah Gül kendi hesaplarını hayata geçirecekler. ABD'de kendilerine gerekli desteği verip, bu hesaplara ulaşmalarını kolaylaştıracak. Bunun bedeli olarak da, Türkiye Kürt devletini tanıyacak ve koruyacak. ABD'nin İran'a müdahale dahil bölgedeki bütün hesap ve planları için her türlü imkanı sağlayacak. Bu hazin gidişi Türk milletinden saklamak için ABD ve Barzani, PKK'ya karşı göstermelik bir temizlik başlatacak.

İsrail'in rolü

Böyle bir planın içinde İsrail'in olmayacağını düşünmek aptallık olur. Bütün bu gelişmelerin yaşandığı bir sırada, İsrail Başbakanı Olmert'in Ankara'ya gelmesi bir tesadüf değildir. Nitekim, İsrail'de yaptığı işlerle "yılın işadamı" seçilen Ahmet R. Yılmaz, gayet net biçimde bu planda İsrail'in rolünü ortaya koyuyor. ABD'deki Ermeni tasarısının altında İsrail'in parmağı bulunduğunu açıklıyor. İsrail'in bu tasarıyı kullanarak Türkiye üzerindeki baskı oluşturduğunu ve pazarlık gücünü arttırdığını söylüyor. ABD ve İsrail'in çapraz baskısı altında kalan Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül ikilisi de hem üstlendikleri Eşbaşkanlık görevinin gereği olarak, hem de kendi geleceklerinin garantisi olarak istenilen herşeyi emir sayıp, Türkiye'nin 85 yıllık politikalarını, vazgeçilmezlerini, savaş sebebi sayacağını dünyaya ilan ettiği önceliklerini, bir çırpıda yerle bir edip, ülkeyi sonu belirsiz bir maceraya sürüklüyorlar. Hiç kimsenin şüphesi olmasın ki, bu kadarla da kalmayacaktır. Hesapların tutması ve Recep Tayyip Erdoğan'ın Cumhurbaşkanı, Abdullah Gül'ün başbakan olarak kalması durumunda, planın ikinci kısmı da devreye girecek ve Türkiye üzerindeki hesaplar masaya sürülecektir. PKK'ya, "şimdilik geri çekilin ve ortalıkta görünmeyin. Günü gelince gereği yapılacaktır" denilmiş olması kuvvetle muhtemeldir.

Gafletin ispatı

AKP var oldukça, bu ülke, bu millet faydasına olacak zerre kadar bir şey beklemek beyhudedir. Her geçen gün çok ciddi bir kayıptır. Bütün bunlar bir iddia değildir. Yahudi Barzani'ye kurdurulan ve Türkiye için çok ciddi bir tehlike haline gelen Kürt devletinin kabulü noktasına kadar gelen gelişmeler, bunun son ve en vahim örneğidir. Gaflet, herkesin görüp anlayacağı gelişmelerle belgeli ve ispatlıdır.

 

http://www.ortadogugazetesi.net/makale_goster.asp?id=1908&yazid=33

***

Kürdistan Neresi Cemil Çiçek?

Yıldıray Çiçek

03.03.2007

 

Bugüne kadar küresel taşeron gibi çalışan AKP iktidarının son günlerini yaşaması küresel güçleri ve işbirlikçilerini kaygılandırmaya başladığı için son günlerde ataklarını hızlandırdılar.

Bu hızlanan atak içinde, en çok yoğunlaştıkları konu ise işgal edilen Irak'ta, alt yapısı hazırlanmış sözde Kürdistan çabası olmuştur.

Sözde Kürdistan'ı tanımak için hazır bekleyen AKP,sözde Kürdistan'ı kurmak için yıllardır plan yapan ABD,sözde Kürdistan kurulduğunda, ABD ve İsrail'e uşaklık edecek olan Çapulcu Barzani ve Talabani'de çok uyumlu bir atılım içine girmişlerdir.

Bu küresel çetenin bir atımlık, son barutları kalmıştır.Bu son barutu da sözde Kürdistan'ı kurma için kullanmaya çalışmaktadırlar.

Türkiye'nin başında "Kürdistan'dan gelen bilgiler bizi memnun ediyor" sözünü kullanmış bir BOP Eşbaşkanı Recep Tayip Erdoğan varken, Türkiye'de ve çevresindeki bu gelişmeler kimseyi şaşırtmamalıdır.

ABD Dışişleri Bakanı Codeleezza Rice, bölgedeki gelişmeleri tarif ederken "Kürdistan "ifadesini kullanmış ve AKP içinde şaşkın bir politika izleyen Adalet Bakanı Cemil Çiçek'te

"Türkiye'nin güneydeki komşusu Irak devletidir ve bunun dışındaki her söylem yanlıştır. Bu tür ifadeleri kabul etmiyoruz, eminim geçerli bir açıklaması vardır" demiş…

AKP'nin Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın 7 Mart 2002'deki "Kürdistan'dan gelen bilgiler bizi memnun ediyor" sözünü nasıl değerlendirmişti acaba?Hatırladığım kadarı ile bir değerlendirmesi olmamıştı.

BOP Eşbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 2002'de 'Kürdistan' demiş, ABD Dışişleri Bakanı Codeleezza Rice 2007'de 'Kürdistan' demiş,ama Adalet Bakanı Cemil Çiçek,AKP'nin her zaman yaptığı aldatma ve kandırma oyununu yerine getirmeye çalışıyor.

Cemil Çiçek,birde Recep Tayyip Erdoğan'ın Kürdistan diye tarif ettiği yerin izahını yapsa da,bizlerde bilgi sahibi olsak…

Cemil Çiçek,inanın acınacak bir haldesiniz… Konuştukça batıyor,battıkça konuşuyorsunuz.

Kanlı Büyük Ortadoğu Projesi etrafında,birçok ülkenin haritasının değişeceğini ifade etmiş olan ABD Dışişleri Bakanı Codeleezza Rice'ın Kürdistan açıklamalarına "Bu tür ifadeleri kabul etmiyoruz" diyen,Recep Tayyip Erdoğan'ın 7 Mart 2002 yılındaki "Kürdistan" ifadesi kullanmasına gecikmiş bir cevap verebilir mi?

Bush,Rice,Recep Tayyip Erdoğan Kürdistan tariflerinin anlamı ve önemi vardır.

Cemil Çiçek,bu durumu çok iyi bildiği halde "hamamın namusunu" kurtarma peşindedir.

Barzani ve Talabani defalarca kuracakları sözde Kürdistan'ı ilk tanıyacak olanın AKP olacağını defalarca dile getirdiği halde,Cemil Çiçek masallar anlatmaya devam etsin…

AKP'nin yaptıkları ve söyledikleri her zaman birbirinden farklı olmuştur.Cemil Çiçek,hükümetin sözcüsü olarak farklı konuşurken,hükümetin diğer mensupları farklı çalışmaktadır.

Aslında Cemil Çiçek,kamuoyunu idare etme görevini yerine getirmektedir.

Cemil Çiçek,bunu ilk günden bu yana yapıyor.Ama yeterince yıprandı ve artık inandırıcılığını tümden yitirmiştir.

Cemil Çiçek,bu açıdan siyasette yapraklarını kurutmuştur.

Cemil Çiçek,BOP Eşbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın "Kürdistan'dan gelen bilgiler bizi memnun ediyor" sözüne bir izah getirirse belki,siyasi yaprakları biraz yeşerir.

Hadi Cemil Çiçek, bekliyoruz açıklamanı...


http://www.ortadogugazetesi.net/makale_goster.asp?id=2062&yazid=32

***

Kürt raporu yazdıran Tayyip

Yıldıray Çiçek

20.02.2007

 
 

  BOP Eşbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ı biliyorsunuz, zaman zaman PKK'ya ait kavramları kullanan,"Kürdistan'dan gelen haberler bizi memnun ediyor" (7 Mart 2002) gibi sözlerin sahibi, Türkiye'nin mozaik olduğunu iddia eden ve Türklük kimliği ile öteden beri savaşta olan bir siyasetçidir.

     Bunu artık, Türkiye'de kimse garipsememektedir.

     BOP Eşbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın bu yönünü Türkiye'de en çok deşifre eden, Türk milliyetçilerinin Lideri Dr.Devlet Bahçeli olmuştur.

     Milli ve dini konularda takiyye yapması ile bilinen Recep Tayyip Erdoğan'ın, bu deşifreler karşısında Türk milliyetçilerine olan düşmanlığı kat ve kat artmaya devam etmektedir.

     Yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimi ve genel seçimler öncesi, bir taraftan Türk milliyetçilerine "kafatasçı, ırkçı, ayrımcı" iftiraları atarken, diğer yandan da yine bir "inanç hortumculuğu" örneği sergileyerek, milliyetçi söylemlere sarılmaya çalışmaktadır. Ama bu konuda, herkesin dalgaya aldığı birisi olmuştur.

     BOP Eşbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın maskesini her açıklama ve sözü ile düşüren MHP Lideri Dr.Devlet Bahçeli, geçtiğimiz hafta MHP'nin MYK toplantısı öncesi düzenlediği basın toplantısında, Tayyip Erdoğan'ın gerçek kimliğini bir kez daha deşifre etmiştir.

     BOP Eşbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Refah Partisi'nde iken hazırlattığı "Kürt Raporunu" hatırlatarak, onun beyin merkezinde hangi düşüncelere sahip olduğunu gözler önüne sermişti.

    MHP Lideri Dr.Devlet Bahçeli, düzenlediği toplantıda "Başbakan Erdoğan'ın 1991 yılında Refah Partisi İl Başkanı iken "Kürt sorunu" hakkında parti yönetimine sunduğu rapor, Başbakan'ın bugün sergilediği tutumun ve Türk Milliyetçiliği düşmanlığının derin köklerini göstermesi bakımından bir ibret vesikasıdır." diyerek, Recep Tayyip Erdoğan'ın geçmişi ile bugünü arasında bir fark olmadığını ortaya koymuştu. Bu konu ile AKP yöneticilerinden bir açıklama gelmedi. Zaten, gelse sahiplenmekten başka, nasıl bir izah yapacaklar ki?

    Bu konuya, şimdi 'Bugün Gazetesi' yazarı olan, Recep Tayyip Erdoğan'ın 90'lı yılların başında RP İstanbul İl Başkanı olduğu dönemden başlayarak Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminde de (1994-95) danışmanlığını, Fazilet Partisi (FP) döneminde Genel Başkan Recai Kutan'ın siyasi danışmanlığını ve PKK'nın kapatılan partisi HADEP'te 2000 yılında Genel Başkan yardımcılığı yapan Mehmet METİNER'den cevap geldi.

    "Şecaat arz ederken merd-i kıpti sirkatin söyler." misali Metin Metiner  "Bahçeli'nin eleştirdiği "Kürt Raporu"nu ben yazdım" demiş…

    PKK'nın kapatılan partisi Hadep'te Genel Başkan Yardımcılığı yapmış birisinin, bu rapora sahip çıkması zaten, MHP Liderini bir kez daha haklı çıkartmaktadır.

    Mehmet Metiner,"o raporu kaleme alan benim." diye sahiplenip "Erdoğan raporu okudu ve çok beğendi. Bir nüshasını da RP Genel Başkanı Necmettin Erbakan'a takdim etti. Rapordan dolayı hem beni, hem de Erdoğan'ı tebrik eden Erbakan, partinin yeni dönem politikalarını da bu tespitler üzerine oturttu." şeklinde ballandıra ballandıra yazı yazmış…

    MHP Lideri Dr.Devlet Bahçeli, Recep Tayyip Erdoğan'ın hazırlattığı, Necmettin Erbakan'ın çok beğendiği ve PKK'nın kapatılan partisi HADEP'te Genel Başkan Yardımcılığı yapmış Mehmet Metiner'in kaleme aldığı "Kürt Raporu"nu şu maddelerle değerlendirmişti.

    § Başbakan Erdoğan 18 Aralık 1991 tarihinde hazırladığı raporda, tıpkı bugün Türk Milliyetçiliğini karalamaya çalıştığı gibi, Milliyetçi Hareket'in siyasi felsefesini "Türk ırkçılığı" olarak itham etmiştir.

    § Türkiye'nin resmi ideolojisinin de ırkçı olduğunu iddia eden Başbakan, devletin meşru güçlerinin PKK terörüyle mücadelesini, "Kemalist devletin geleneksel zora ve silaha başvurma" yöntemi olarak tanımlamış ve bu yöntemin iflas ettiğini söylemiştir.

    § Başbakan, raporunda "Devlet ile PKK'nın çatışmasında kendilerinin devletçi bir safta görünmemesi gerektiğini ifade etmiş ve PKK terörü konusunda devletin kullandığı bölücü, terörist ve ayrılıkçı gibi söylemlere dayanan resmi üslubun benimsenmemesini önermiştir.

    § Daha da ileri giden Başbakan, PKK terörü kadar, devlet terörünün de kınanması gerektiğini raporunda dile getirmiştir.

    § Kürt sorununu çözmek için bir reçete hazırlayan Başbakan, bu çerçevede "Kürt milli kimliğini tanınmasını", "Kürtçe'nin eğitim dili olmasını", "bunun yanı sıra Türkiye'deki her etnik gruba anadilde eğitim-öğretim hakkı verilmesini" savunmuştur.

    § Türkiye'nin üniter yapısının yıkılması anlamına gelecek şekilde, merkezi devletin küçültülerek "yerel parlamentoların oluşturulması" da Başbakan'ın diğer bir önerisi olmuştur.

    Mehmet Metiner'e sormak lazım, o raporda yer alan anlayış bu değil mi?

    Mehmet Metiner yazısında "Rapordaki bu anlayış benimsenip uygulansaydı bugün "PKK sorunu" olmayacaktı." Diyor, bu cümle "Biz uygulasak, PKK'ya ne gerek var" mantığıdır bu…

    Bir de dikkat ettiniz mi, Mehmet Metiner, Recep Tayyip Erdoğan'a, Recai Kutan'a danışmanlık yaptıktan sonra, PKK'nın partisi HADEP'e Genel Başkan Yardımcısı olarak gitmiş…

    Ne ilginç değil mi?

    Ve tarih Türk milliyetçilerini hep haklı çıkarmaya devam ediyor…

 

http://www.ortadogugazetesi.net/makale_goster.asp?id=1943&yazid=32

 

İncirlik’te “Kürdistan” Konsoloslukta “Eyalet” Mersin’e gerçekten dikkat!..

logo

Sadi SOMUNCUOĞLU

10.03.2007 

 

 

ABD Büyükelçisi Wilson işi BOTAŞ’tan brifing almaya vardırınca,  “Güneydoğu’dan sorumlu” konsolosların, hem de PKK ve Barzaniciler bu kadar hareketlendirilmişken ne yaptığını merak ettik. Ufak çaplı bir araştırmayla ulaştığımız, birbirinden ilginç bağlantıları derleyip, toparlarken, Oğuz Oyan başkanlığındaki CHP Güneydoğu heyetinin raporu açıklandı. Gördük ki, ABD’lilerle ilgili tespit ve endişelerimiz büyük ölçüde örtüşüyor.


Bizim “ABD’nin Adana Konsolosluğu” adını verdiğimiz dosyamızda neler var, anlatalım:            
Konsolos Eric Green geçen Temmuz’da, tam sınır ötesi operasyon gündemdeyken göreve başladı, yani 1 yıl bile olmadı. Ama o kadar aktif ki!..    


Hemen, en az kendisi kadar hızlı olan yardımcısı Andrew Wilson’la, Adana’daki evinde gazetecilerle sohbet toplantısı düzenledi. Türkiye’yi tanımak istediğini belirttikten sonra da gazetecilere şu ilginç soruları yöneltti:


-Türkiye’de Kürt sorunu var mı?


-Gazeteciler, en fazla hangi haberleri takip ediyor?


-Son dönemlerde terör olayları Adana ve Mersin’de neden yoğunlaştı?


Gazeteciler de, sınır ötesi harekâta ABD’nin izin vermediğini hatırlatıp,  “ABD sizce samimi davranıyor mu?” diye sordu. Green,  “Türkiye’nin sınır ötesi operasyonu zekice olmazdı, tepkiler olurdu” karşılığını verdi.


Bu sohbetin en ilginç bölümü ise bir gazetecinin, İncirlik Üssü’ndeki kilisede yer alan Türkiye haritasında Kürdistan devletinin sınırlarının gösterildiği yönündeki iddiaları sormasıydı. Bu soruyu Green değil, yardımcısı Wilson cevapladı. Pazar günü kiliseye gittiğinde o haritayı arayacağını söyleyip,  “Böyle bir haritanın varlığından haberim yok. Geçmişte K. Irak’ta Kürdistan devletinin sınırlarını çizen haritalar vardı. Ancak, bunlar belirli gruba ait haritalardı” dedi.


Acaba Wilson İncirlik’teki kiliseye gitti mi? O haritayı aradı mı? Açıklasa ne iyi olur değil mi? NATO’dan sonra, İncirlik’te de  “Kürdistan” haritasının çıkmasına şaşırmayız herhalde!..
O Baro Batman CHP’li Oyan’ın,  “ABD, Baro seçimlerine bile müdahale ediyor” dediği, ancak hangisi olduğunu söylemediği Baro seçimini de biz açıklayalım. Burası Batman. Konsolos Green, göreve başladıktan sadece 2 ay sonra bu ilimize gitti. Resmi ziyaretlerin ardından, Baro başkan adaylarından Avukat Sedat Özevin’in bürosunu şereflendirip(!), kapalı kapılar ardında görüştü.

 İddia o ki, bir önceki ABD Adana Konsolosunun bölgedeki faaliyetleri ve kendileriyle özel görüşmelerini açıklayan, bunun üzerine apar topar görevden alınan DEHAP İl Başkanı Mehdi Öztüzün’ün Baro başkanlığını engellemek üzere devreye girilmişti. Neticede Konsolosun ziyaret ettiği aday başkan oldu. Şimdi onu  “Kardeşim” dediği Hrant Dink’le ilgili faaliyetlerin en önünde,  “aydıncıkların”  “Kürt sorunu” dediği PKK ile ilgili  “barış ve çözüm” çağrılarının içinde görüyoruz.    


Green bu işlerle uğraşırken, Yardımcısı Wilson Güneydoğu turundaydı. Mesela Van’da DTP İl Başkanına,  “ABD’nin atadığı Koordinatörün ne yapabileceğini” sordu. Malatya’da İHD ve Cem Vakfı şubelerini ziyaret etti. Green-Wilson ikilisi son günlerde de, “sınır ötesi harekât” konusunda yine DTP’lilerin nabzını tutuyorlar(!).  


Mersin mesaisi


İkilimizin yol yaptığı bir başka ilimiz daha var... Mersin... Buradaki  “gizli” görüşme ve tuhaf açıklamaların, tam da malum medyanın Trabzon’dan sonra “Mersin’e dikkat” manşetleriyle, ulusalcı/millici hareketleri hedefe oturttuğu döneme denk gelmesi acaba tesadüf müydü?


Green son olarak teröristbaşının yakalanma yıldönümünde, 15 Şubat’ta bu ilimizdeydi. Kimlerle, neler konuştuğu bilinmiyor. Ay başında da, bu defa yardımcısı Wilson, Mersin’e gitti. Wilson, başta Green’in  “gizli” görüşmeleri olmak üzere çeşitli sorulara muhatap oldu. Kaçamak ve birbirinden tuhaf cevaplar verdi. Bu yüzden de, bu ikilinin başımıza ne çoraplar ördüğünü sorup, ABD’nin Adana Konsolosluğunu masaya yatırdık.


Arkası yarın.

***

Mersin’e gerçekten dikkat!..

Sadi SOMUNCUOĞLU

11.03.2007 

 

Dün ABD’nin Adana Konsolosu ve Yardımcısının son 7 aylık Doğu ve Güneydoğu turlarından bazı örnekler verip, Mersin “mesailerine” dikkat çekmiştik.

Green, en son teröristbaşının yakalanma yıldönümü olan 15 Şubat’ta Mersin’e gidip, bazı  “gizli” görüşmeler yapmıştı. 15 gün sonra da yardımcısı Wilson buradaydı. Gazeteciler Cemiyeti’ni ziyaretinde Green’in  “gizli” görüşmelerinin zamanlamasıyla ilgili sorulara muhatap olan Wilson’un kaçamak ve ilginç cevaplar verdiğini vurgulamıştık. Söyledikleri özetle şunlardı:

“Bilmiyorum herhalde tümüyle tesadüftür. Biz ABD konsolosu olarak üç kişi çalışıyoruz Adana’da. Bu bölgede görev ve sorumluluklarımız var. Çeşitli ziyaretler yaparız. Mersin’e de, Adana’ya 1 saat uzaklıkta olduğu için ayda 1-2 defa geliriz. Tabii ki gelip görmek istediğimiz çok farklı kurumlar vardır. Bunlar basın kuruluşları, dini kurumlar, eğitim kurumları olabilir. Biz Amerikan hükümeti adına çalışıyoruz. Ziyaretlerimizde kesinlikle misyonerlik gibi faaliyetler olması mümkün değil. Dini kurumları ziyaret ediyoruz, ancak bunun altında kesinlikle İran ve Irak’la ilgili bir tutum yok”.

Bir gazeteci, ziyaretlerin çoğunlukla Güneydoğu illeri ve DTP’ye gerçekleştirilmesinin sebebini sorup,  “DTP’yi PKK’nın bir siyasi uzantısı olarak görüyor musunuz?” dedi. İşte  “Amerikan hükümeti adına çalışan” Wilson’un tarihi nitelikteki cevabı:

“Biz bütün siyasi kurumları ziyaret etmeye çalışıyoruz. DTP de Kürtleri temsil ettiği için onlarla da sık sık görüşüyoruz. Evet DTP’yi, PKK’nın siyasi uzantısı olarak görüyoruz ve PKK ile bağlantılı olduğunu biliyoruz. Bu da bildiğim kadarıyla gizli bir şey değil. Bizim Amerikan hükümeti, asla terörist organizasyonunu desteklemez. Tek dileğimiz PKK sorununun barışçıl bir şekilde sona ermesi”.


Demek ki ABD hükümeti, DTP’yi Kürtlerin temsilcisi sayıyor ve bunun için görüşüyor. Dahası DTP’yi, PKK’nın siyasi uzantısı kabul ediyor. Tüm bunlardan sonra da ABD’nin  “terörist organizasyonu desteklemediğini” söyleyebiliyor, “PKK sorunu” dediği bölücü terörün  “barışçıl bir şekilde sona ermesini” istiyor. Aynen teröristbaşı ve uzantıları gibi.
    
Tüm bunları alt alta koyduktan sonra, PKK’nın Nevruz programını Mersin’den başlatma kararı almasına tesadüf diyebilir miyiz? Acaba bir şeylerin hazırlıklarını perdelemek için mi Mersin’deki ulusalcı/milliciler üzerinden yaygara koparılıyor?  

Dahili ve harici düşmanlar tarafından Trabzon’la eş zamanlı olarak, Mersin hedefe oturtuluyor. Ermeni, Pontus, Süryani-Keldani soykırım iftiralarıyla Türkiye köşeye sıkıştırılmak isteniyor. Barzani-PKK azdırılıyor.


Gel de, Atatürk’ün 1923’te Meclis’te yaptığı şu konuşmayı hatırlama:  

“Doğuda Trabzon’u, güneyde Adana’yı içine alacak büyük Ermenistan’dan eser kalmamıştır.

 Ermeniler, gerçek sınırları içinde bırakılmıştır. Kuzeyde Karadeniz’in en güzel ve en zengin sahilleri üzerinde kurulmak istenen Pontus hükümeti taraftarlarıyla birlikte tümüyle ortadan kaldırılmıştır. Güneyde etki alanlarını ayırarak, ülkemizi parçalamak ümitleri kesin olarak kırılmış, milletin kararlılığı ve kahramanlığı karşısında, Türkiye’yi parçalamanın ham hayal olduğu kabul ettirilmiştir”.  


Bugün aynı bölgelerimizde cirit atanların, rövanşa hazırlandıkları açık değil mi?

22 “Eyaletten” sorumlu


Bir konsolosun görevi bellidir. Kendi vatandaşlarının korunması ve resmi işlemlerinin yapılmasından sorumludur. Diplomatik ilişkilerde bulunamaz, bildiri yayınlayıp, beyanat veremez. Nitekim Konsolosluk internet sitesinde, Amerikan vatandaşlarına hizmet vermek, ABD-Türkiye ilişkilerini eğitim-kültürden, ticari ilişkilere kadar geliştirmek gibi normal görevler sıralanıyor. Bir de Türkiye’de demokrasinin gelişmesi ve insan haklarının korunması için resmi, gayrı resmi kişi ve kuruluşlarla görüşmeler yapmadan bahsediliyor. Daha da vahimi, sorumluluk alanı ile ilgili olarak.  “Tarihi güneydoğu bölgesi” ifadesi kullanılıp, burasının 22 ili kapsadığı vurgulanıyor. Şehir yerine  “eyalet” anlamındaki  “province” kelimesi kullanılıyor. Halbuki ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Türkiye ile ilgili kayıtlarında şehrin  karşılığı olarak  “city” nin kullanıldığını görüyoruz.

Bunlar ne iştir?


Anadolu, özellikle doğuda açılan çok sayıdaki konsoloslukla, her yere dağılmış misyoner okullarının Osmanlı’nın çöküşü ve isyanlardaki rolünü biliyoruz. Osmanlı’ya karşı tertiplenen en önemli Ermeni ayaklanmasından birinin 1909’da Adana’da başlatıldığını da. Atatürk 1923’ten sonra, konsoloslukları ve misyoner okullarını boşuna kapatmamıştı. ABD’nin Adana Konsolosluğu da bunlardan biriydi ve 1924’te kapanmıştı. Ancak 34 yıl sonra 1958’de, o da İskenderun’da faaliyete geçti, 1961’de yeniden Adana’ya taşındı.

Fransızların gidip, ABD’lilerin geldiği, Ermenilerin yerini PKK ve Barzanicilerin aldığı belli değil mi? Açıktan açığa görevleri ile bağdaşmayan işler yapanları durdurmak için illa tarihin tekerrür etmesi mi gerekiyor?


Bu ülkenin bir hükümeti yok mu?

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=101&ArticleID=4672

 

Ulusal Güçler'e Türk-Kürt Kardeşliği Tuzağı

Ulusal Güçler Ne Yapmalı

Serap Yeşiltuna*

 

Kürt bölücülüğü, son beş yıl içinde özellikle Avrupa Birliği’ne uyum yasaları ile birlikte, dil hakkı, örgütlenme hakkı gibi sözde demokratik kazanımlarla, hem eylemsel hem de örgütsel anlamda önemli bir mevzi kazandı. PKK, elde ettiği belediyeler ve devlet içine sızma operasyonlarıyla birlikte silahlı saldırıların yanına siyasi manevraları da ekledi.

PKK’nın eylemleri elbette ABD’ninkilerden bağımsız değildir. Sadece Türkiye’de değil tüm Ortadoğu coğrafyasında kullanılmak üzere teşkilatlandırılıp silahlandırılmış bir öncü kuvvetten bahsediyoruz. ABD, PKK’yı hem ajan örgüt olarak hem de askeri unsur olarak değerlendirmektedir. Geniş anlamıyla tüm bölge ülkelerinde karışıklıklar çıkaran bu öncü kuvvet dar anlamıyla Türkiye’deki operasyonlarını siyasi saldırılarla yürütmektedir. Bu öyle bir siyasi saldırıdır ki, PKK artık devlet ve orduyla pazarlığa oturan meşru bir taraf görüntüsü çizmektedir.

PKK, bu tabloyu yaratırken elbette yalnız bırakılmamıştır. Türkiye’de terör sorunundan bağımsız bir Kürt sorunu olduğunu hükümetin sözcüsü olan Başbakan dile getirirken Amerikancı medya ve işbirlikçi aydın kadrosu da bunun ideolojik zeminini hazırlamak için çalışmaktadırlar: “PKK, aslında demokratik bir mücadele vermektedir, çünkü onu bu noktaya getiren devletin Kürtleri görmezden gelme politikasıdır.”

Bu politikaya karşı başlatılan tartışma da var oluş ve kendini ayrı bir kimlik olarak kabul ettirme çabası üzerinden yürümektedir. En az silahlı eylemler kadar tehlikeli olan bu psikolojik savaş PKK’yı kullandığı yöntemler açısından yanlış ama ideolojik olarak doğru olduğu noktasına getirmektedir. Bu nedenle öncelikli hedefimiz PKK’yı değil, bu psikolojik savaşı ve “Kürt kimliği” propagandasını bitirmek olmalıdır.

Bu psikolojik savaşın Atatürkçüler için hazırlanmış pek çok türevi vardır. Hem “ulusal solcu” aydınlar hem de “Atatürkçü kanaat önderleri” tarafından piyasaya sürülen yanlış tez ve yaygın fikirler de hem Altı Ok’u yok etmeye, hem de ulusal solcuları pasifize etmeye yöneliktir.

Türkiyelilik, Milliyetçiliği ve Türklüğü Yok Etmektir

Öncelikli olarak Atatürkçülüğün millet kavramının içi boşaltılmakta, milliyetçilik ırkçı bir ideolojiye dönüştürülmekte ve Türklüğün yeri, “Türkiyelilik”, “anayasal vatandaşlık”, “Anadoluluk” gibi kavramlarla doldurulmaktadır.

Bir ulus devlet üzerinde farklı ırksal, etnik, dilsel ve dinsel kökenlerden halk toplulukları barınabilir ancak bunlar bir arada yaşayarak ortak bir medeniyet yaratırlar ve bu farklı özellikler zamanla erir. Kader birliği içinde tek bir kimlik etrafında birleşirler.

Emperyalist baskılara karşı, adını aldığı ulusla konumlanan ulus devleti parçalamanın en kolay yöntemi de bu etnik kimlikleri harekete geçirerek yavaş yavaş ulusun kendisinden ayırmaktır. Kürtler üzerinde oynanan oyun budur. Türk ulusundan farklı bir Kürt ulusu yaratarak önce Türk ve Kürtleri birbirinden ayırmak, sonrasında da Türklüğü ve Kürtlüğü, kültürel çeşitliliğin unsurları olan ayrı ırklar haline dönüştürmek.

Kültürel çeşitlilik, toplumu birleştiren değil ayrıştıran bir kavramdır. Mozaik toplum teorilerini ortaya atanlar, aynılıklara değil farklılıklara vurgu yaparak Türk tanımının içini boşaltmakta, onu sadece ırksal bir unsura dönüştürmektedir. “Türk” bir ırka dönüşünce diğer ırklara da ayrıca vurgu yapılır ve Türklerin yaşadığı bu coğrafya birdenbire “Türkiyeliler”in yaşadığı bir yer, Türk toplumu da mozaik bir toplum haline geliverir.

Toplumu mozaiğe dönüştürdüğünüzde onu çeşitli parçalara ayırmak kolaylaşır. Bu mozaiğin içinde ayrı bir “Kürt kimliği” yaratanlar bilerek ya da bilmeyerek bölünmenin önünü açmaktadır. Çünkü, Kürt kimliği ve Kürtlük bölücü terörle iç içe geçmiştir. Zaten milli kimliği değil, etnik kimlikleri ön plana çıkarmanın arkasında yatan da budur.

Kimse durup dururken “Kürtler görmezden gelindi”, “TC devleti Kürtleri dışladı”, “Kürtler hep öteki olarak algılandı” naralarını boşuna atmaz. Bu ülkede Kürtler, milletvekili de oldu, Başbakan da oldu, Cumhurbaşkanı da oldu. Kimseye Kürt olduğu için farklı davranılmadı ancak bunun için tek bir kıstas vardı: Kendine “Türk” demek, doğal bir işleyişte bu toplumun bir parçası olduğunu kabul etmek.

Bugün, “ben Türk değil Kürdüm” demenin propagandasını yapan ve yaptıranlar da bu kabul edilmenin, doğal işleyişin farkındadır. Yapılmaya çalışılan bu doğal işleyişi suni kimlik ve suni Kürtlük tezleriyle işlemez hale getirmek, Türk yurdunda Türkleri ezen Kürtleri de ezilen durumuna düşürmektir. Sonrasında da ezilen Kürtler söylemi üzerinden demokratikleşme tartışmalarını başlatarak, kullanılmayan bir dili kullanılır hale getirmek, olmayan bir milletten suni bir devlet yaratmaktır.

Kürt-Türk Kardeşliği Kısa Vadeli Bir Birlikteliktir

Kürtler ya bu oyunun içinde yer alırlar ya da bu topluma entegre olma şansını bir kez daha gözden geçirirler. “Ben bölünmeye karşıyım ama farklıyım” fikrini savunmak net olarak bu oyunun içinde yer almaktır. Çünkü, Kürt bölücülüğü üzerinden bir ayaklanma başlatılacak ise, bu ayaklanmada kullanılacak olanlar Kürtçü militanlar değil, kendilerini Kürt olarak ifade eden sıradan vatandaşlar olacaktır.

Bu vatandaşlar sıradan Türklere çok masum görünebilir ama en iyi niyetlisinin bile yaptığı siz-biz ayrımı, o sıradan Kürtleri sıradışı bir ayaklanmanın karşı tarafı durumuna getirecektir. O nedenle “iyi niyetli Kürt” şeklinde bir ifade, çok iyi niyetli ama siyasi olarak yanlış bir tanımlamadır. Bu ortamda en iyi niyetli tavır “Ne mutlu Türküm diyene” diyebilmektir.

Bugün, yine bazı iyi niyetli Atatürkçüler ve hatta bir kısım “milliyetçi” çevreler, “Kürt kardeşlerimiz”le bizi birbirimize düşürdüklerini, bu oyuna gelmemek için de PKK ile Kürtleri birbirinden ayırmak gerektiğini savunuyorlar.

Kardeşlik aynı aileyi ana-baba bilmenin adıdır. Siyasi olarak da, aynı topraklara vatan demek aynı dili konuşmak, aynı tarihe sahip çıkmaktır. Eğer birileri, “benim vatanım farklı, dilim farklı, kültürüm farklı, tarihim farklı ama ben gene de bu devletin vatandaşıyım ve silahla bölünmeye-PKK’ya karşıyım” diyorsa burada kardeşlikten değil ancak yolları önünde sonunda ayrılacak sıradan bir birliktelikten söz edilebilir.

Bu birliktelik kısa vadelidir ve saflar kesin olarak netleştiğinde yollar ayrılacaktır. Bu birlikteliği ideolojik bir söyleme dönüştürerek Türk-Kürt kardeşliğinden bahsetmek, bu nedenle hem kaçamak bir tavırdır hem de siyasi bilinç eksikliğinden ve gerçekler üzerinden politika yapmamaktan kaynaklanır.

Türkiye, iç çatışmanın arifesinde ve bölünmenin eşiğindeyken doğru politika tek bir ulus kimliğine gönderme yapmaktır. Türkün Türk’ten başka kardeşi yoktur, çünkü böyle bir ortamda, Türklük siyasi bir tercihtir. Kafatasıyla değil kafayla ilgilidir.

“Kürt Kimliği”nden “Kürt Sorunu”na

Silaha ilk sarıldığı yıllardan itibaren, PKK’nın en önemli hedeflerinden biri, farklı Kürt kimliği ile birlikte bir “Kürt Sorunu” olduğu tezini de kabul ettirmekti. Oysa Kürt sorunu toplumsal bir mesele değil siyasi bir dayatmaydı. Aslolan Kürt yaratma sorunuydu. Toplumu bölmek ve ayaklandırmak için Kürtlük yaratılacak, “Kürtlerin ekonomik olarak ezildiği, dışlandığı, yok sayıldığı” söylemleri üzerinden “sorun” yaratılacaktı.

Hatırlarsak, Başbakanın Kürt sorununu kabul etmesi en çok Apo’yu sevindirmişti çünkü kendisi içeride olduğu halde fikirleri dışarıdaydı. Bir yandan çok toplumsal bir Kürt sorunundan bahsediliyor, diğer yandan da devletin tüm kademelerinde yer alan, en önemli stratejik merkezlerde yaşayan, tüm ekonomik hayatı yönlendiren Kürtler, hükümetin tüm söylemlerini yönlendiriyordu. Bu “Amerikan rüyası” ortada yalnızca Kürt olduğunun göstergesidir, sorun olduğunun değil.

Devlet ve genel kamuoyu, “ayrı kimlikleri ve sorunları” olduğunu kabul ettiği için her gün onlarca iyi niyetli Kürt ayaklanma kervanına katılıyor. Cumhuriyet’in ilk yıllarında olduğu gibi bugün de Türk milletinin bir “asayiş” sorunu vardır. Üstelik yalnızca Doğu ve Güneydoğu bölgelerini tehdit eden değil, büyük şehir merkezleri başta olmak üzere, ülke geneline yayılmış bir asayiş sorunudur bu. Bu asayişsizlikle mücadele yalnızca silahla değil, terörü yaratanların siyasi saldırılarını da püskürtmekle olur.

“Kürt sorunu” özetle, devletin yarattığı, Kürtlere uygulanan baskı ve zulmün neticesinde ortaya çıkmış, ekonomik ve sosyolojik bir sorun değil, bizzat emperyalizmin yarattığı suni bir meseledir. Çözümü de o nedenle, bölgesel kalkınma ya da ekonomik yardımlar değil, direkt olarak emperyalist tezlerin çürütülmesidir.

Özgürlük Tanımak Bölücülüğü Azaltmaz Besler

Bugün en yaygın söylemlerden biri de Kürtlere özgürlük tanınırsa bölücülük ve terör tehlikesinin ortadan kalkacağıdır. Dünyanın hiçbir yerinde terör örgütlerinin amacı salt terör yaratmak değildir. Terör isteklerini silah yoluyla kabul ettirebilmenin yöntemidir. İsteklerini kabul ettirebildiği ölçüde de silaha ihtiyacı kalmaz.

Yani özgürlük tanımak, yayın hakkı, dil hakkı, örgütlenme hakkı tanımak, Kürtleri ayrı bir halk olarak kabul etmekse eğer, bunlar zaten PKK’nın istekleridir. Özgürlük tanıma adına, özerklik de verirsiniz, ayrı devlet de kurdurursunuz. Özgürlüğün sınırı yoktur; bu bir.

Asıl önemli olan şudur ki, özgürlük verilince terör sorununun biteceği tezleri çökmüştür. AB’ye uyum sürecinde, Kürtçe kursları açılmış, Kürtçe yayın yapan televizyonlar kurulmuş, Kürtlük propagandası, hatta açıktan PKK propagandası serbest bırakılmıştır. Belediye Başkanlıkları adeta ayrı bir devlet gibi çalışmaktadır. Cenaze törenleri gövde gösterilerine dönüştürülüp, “Kürdistan” bayrakları açılırken, Apo posterleri meydanlarda boy gösterirken güvenlik güçleri “demokratik” tavır almakta, bu özgürlük ortamını seyretmektedir.

Yani birilerinin dayattığı özgürlük ortamı zaten yaşanıyor. “Kürt aydınlar”, istediklerini yazıp çiziyor, tüm üniversiteler demokratik olarak bu meseleyi tartışıyor. İddia edilene göre böyle bir ortamda terör sorununun ve Kürt bölücülüğünün ortadan kalkmış olması gerekiyordu.

Ancak ilginçtir ki, PKK’nın ülke genelinde en fazla silahlandığı ve ayaklandığı bir dönemi yaşıyoruz. Her gün yeni bir bombalama eylemiyle, silahlı saldırıyla karşılaşıyoruz. Diyarbakır ve İstanbul’da yaşanan son ayaklanma provaları da artık gösteriyor ki, ne kadar özgürlük verilirse bölünmenin önü o kadar açılıyor.

Çünkü “özgürlükçüler”in unuttuğu bir şey var: PKK’nın ve ABD’nin nihai hedefi, Kürtlere hak tanınmasını sağlamak değil, Türkiye’yi bölerek bir Kürt devleti kurmak. Bu nihai hedefe ulaşmadan da, terörün önünü kesemezsiniz. Tanıdığınız hak ve ayrıcalıklar ancak PKK’nın işini kolaylaştırıp, silahsız ve pasif destekçilerin sayısının artmasına, militan kadroya eklemlenmesine yol açar.

Sağduyulu Olmak Kaderine Razı Olmaktır

Bugün Başbakan, devlet bürokrasisi, “Kürt aydınları”, “demokratik kitle örgütleri”, “arabulucu medya” elbirliği ile PKK’ya masaya oturalım, silah bırak çağrısı yapıyor. Bunun anlamı nettir: Pazarlık yapalım, isteklerinizi kabul edelim, silaha ihtiyacınız kalmasın!

Bunun sonucunda artık “Kürt militanlar” meydanlara çıktıklarında kurşunlanmayacaklarını, gösteri noktaları haline getirdikleri cenaze törenlerinde emniyet güçlerinin kendilerine “sağduyu” ile yaklaşacaklarını biliyorlar. Bu çok demokratik ortamda Türk milletine yapılan çağrı da devletinkiyle aynıdır: “Siz de sağduyulu olun ki Türkiye’yi kardeş kavgasından uzak tutalım.”

Sağduyulu olmanın anlamı ise iç savaş çıkmasın diye Türkiye’yi böldürtmek, “Irak”laştırmaktır. İç savaş çıkmasın diyenler, Irak’ta Sünni Müslümanları, Türkiye’de de Atatürkçüleri susturmaya çalışıyor. Bu, tüm Ortadoğu coğrafyasındaki ABD stratejisidir: Önce Sünni Müslümanların, arkasından da sağduyulu Türk milletinin, ulusalcıların yok edilmesiyle sonuçlanacaktır. Kardeş kavgasına karşı sağduyu, bugün 2 milyon olan bu nüfusu, yarın 20 milyon olarak üzerimize salmalarına izin vermektir.

ABD, Türkiye’deki milliyetçi yükselişten korkuyor. Hükümet korkuyor. Medya korkuyor. Bunu susturmak için de toplumun milliyetçilerini fevri davranmakla suçluyor ya da tavır almasının önüne geçmeye çalışıyorlar. Türk milliyetçiliğinin Kürt milliyetçiliğini beslediğini, Türkler susturulmadan da Kürtleri susturamayacaklarını iddia ediyorlar.

Sağduyulu olmaktan kastettikleri Türk bayrakları yerlerde sürüklenirken “Kürdistan” bayraklarının dalgalanmasına seyirci kalacak bir halk yaratmak.

Ancak Türk milleti buna izin vermiyor ve tepki koyuyor. Başta Bozüyük olmak üzere Türkiye’nin pek çok yerinde bölücülerin ayaklanma girişimlerine gereken cevap verildi.

Ancak bunlar da PKK’nın provokasyonları ya da bir grup MHP’linin eylemleri olarak gösterildi. Bunun sebebi açıktır: “Tepki koyanlar yalnızca marjinal gruplardır, en iyisi sessiz kalın, ‘sağduyulu’ olun ve bölünmeyi seyredin.”

Şunu unutmamak gerekiyor: Türk milliyetçiliği “Kürt milliyetçiliğini” tırmandıran bir yükseliş değil, aksine Kürt bölücülüğünün etkisiyle su yüzüne çıkan doğal bir reflekstir. Vatandaşın bayrak asması, bayraklarla meydanlara taşınması provokasyon değil, provokasyonu başlatanlara gözdağı vermektir.

Resmi İdeoloji ile Hesaplaşma: Atatürkçülüğün Tasfiyesi

Tanımı gereği siyasi iktidarla iyi geçinememesi gereken, “siyasi iktidarın karşısında yer alması beklenen entelektüel kadrolar” da bugün tam tersine, konferanslarıyla, köşe yazılarıyla, üniversiteleri kullanarak hükümetin tezlerini meşrulaştırmaya ve halkı ikna etmeye çalışıyorlar.

Dayattıkları ise farklı bir Kürt kimliği yaratarak, resmi ideolojiyi eleştirmek adına Amerikan resmi ideolojisini Türk milletine kabul ettirmek. Atatürk’ün ulus tanımını, Türk kimliği tanımını alt üst ederek, mevcut Türk nüfusunu ideolojik olarak azaltmak için alt ve üst kimlikler yaratmaktır.

Ancak amaç iki ayrı kimlik yaratmak da değil üst kimlik dedikleri şeyi de zaman içerisinde unutturarak Türk nüfusu “Kürtleştirmek”tir.

Bu çok entelektüel çevreler bugün resmi ideolojiyle hesaplaşıyorlar, çünkü esas amaçları Atatürk dönemi politikalarla ve Atatürkçülüğün kendisiyle hesaplaşmaktır.

O dönem uygulanan politikaların, bugün Kürt meselesini çözmenin en iyi yöntemlerinden biri olduğunu “Atatürkçülerden” çok daha iyi biliyorlar ve korkuyorlar. Şeyh Sait İsyanı, Ağrı Ayaklanmaları, Dersim İsyanı, bugün birilerinin önerdiği gibi sağduyu ile çözülmedi. Silahın olduğu yerde silahlı çözüm vardı ve ayaklananlarla onların elebaşları İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanarak idam edildiler. Hiçbiri de bugün kahraman değildir!

Atatürk, salt askeri yöntemlerle de yetinmedi. Bölünmenin önünü açacak tüm sosyal ve idari önlemler alındı. O dönem İngilizlerin desteklediği Kürtçülükle mücadele etmek için “Kürtlüğün” önüne geçmek, Kürtlüğü Türk toplumu içinde eritmek gerekiyordu.

Çeşitli iskan politikalarıyla, Türkçe konuşma kampanyaları, Türkçe dışındaki dillerin bürokrasi içinde yasaklanmasıyla, soyadı kanunuyla, Türklük aşılanmaya çalışılıyor, etnik kimlikler beslenmek yerine toplum içinde eriyordu.

Alınan tedbirler, hem hızla Kürtleşen Türkleri özlerine döndürmeye, hem de Kürtleri toplum içinde eritmeye ve Kürt aşiretlerinin ekonomik varlıklarının önünü kesmeye yönelikti. Yani TÜRKSOLU’nun önermiş olduğu “Türklüğü koruma politikalarının” 1920 ve 1930’lardaki pratiğiydi.

Atatürk savaşların cephelerin gerisindekilerle kazanılacağını çok iyi biliyordu. O nedenle, bölücülüğün aktif örgütleyicileriyle birlikte pasif destekçilerini de yok etmeye çalışmış cephe gerisindekileri en başından diskalifiye etmiştir, O nedenle, yükselen Kürtlük bilinciyle mücadele etmek, Türk kimliğine vurgu yapmak ve Türklük dışında herhangi bir kimliği kabul etmemek, faşizan ve baskıcı bir uygulama değil, Atatürkçü bir çözümdür.

Temiz Toplum İsteyenler Ordu’ya Sahip Çıksın

Türk ulusu düşmanının kim olduğunu ve bu düşmanın açtığı cepheleri doğru tespit etmek durumundadır. Düşman Şemdinli’de “Susurluk” arayanların iddia ettiği gibi Türk Ordusu, Jandarma değildir. Düşmanın ABD, silahının PKK, açtığı cephelerin de devlet ve bürokrasinin merkezinde olduğunu görelim ve buna göre oynayalım.

Şemdinli’de ilk ateş emrini verenler, tüm tutarsız söylemleri, hukuksuz iddiaları ve mantıkdışı açıklamalarıyla hedef olarak Türk Ordusu’nu belirlemiş ve Türk subaylarını savaş suçlusu ilan etmişlerdir.

Bu “çamur at izi kalsın” düzeyinde basit bir psikolojik savaştır. Normal koşullarda da bir devlet bu türden bir saldırıya izin vermeyeceği gibi kendini koruyacağı mekanizmalarını anında devreye sokar. Bu psikolojik savaşa karşı hem kontrsavaş ilan edilir ve gerçek suçlular ortaya konur, hem de Ordu’yu koruyup güçlendirecek yöntemler seçilir.

Karşı tarafın basındaki ve siyasi partiler içindeki, devlet içindeki sözcüleri misyonlarını yerine getirmek için Ordu’ya karşı karalama kampanyası ve temiz toplum naraları atarlar ki bu olması gerekendir.

Devletin mekanizmaları işlemediğinde Atatürkçülerin yapacağı şey ise, PKK ve ABD’ye karşı net olarak Ordu’ya sahip çıkmak, hatta ordunun elini güçlendirecek eylemleri desteklemektir.

Yani yöntem, Cumhuriyet gazetesi ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin yaptığı gibi bu bölücüler kervanına katılmak değil, devleti ve orduyu halk eliyle güçlendirmektir.

Türk ulusu “Ordu göreve” diyebildiği, “derin devletimi geri istiyorum” diyebildiği ölçüde cepheyi destekler. Bunun dışındaki söylem ve yöntemler karşı tarafın istekleridir.

Çözüm “suçlular bulunsun” çağrıları yapmak değil, aksine 1930’larda Kürt isyanlarına karşı geliştirilen “isyan mıntıkasında askeri kuvvetlerin ve devlet memurlarının işlediği ef’allerin suç sayılmayacağı” hakkında çıkan kanunlar türünden uygulamaları desteklemektir.

Ulusal solcular için bugün en iyi niyetli strateji, Türklüğü koruma stratejisidir. Bu strateji, iç savaşı körükleyen bir strateji değil, iç savaş çağrısı yapanların örgütlenme propagandalarını alt üst edecek bir ön tedbirdir sadece.

Çünkü, “Masum Kürtler”, artık yalnızca dağlarda değil ayaklanmanın çıktığı her yerdedir. Hem Şemdinli’de, Diyarbakır’da, İstanbul’dadır hem de meydanlarda, üniversitelerde, “bilimsel” toplantılarda, meclis kürsülerinde, Güneydoğulu Belediye Başkanlarının emri altındadır.

Kısacası Türk milletinin üzerine salınacağı anı beklediği her yerdedir. Üstelik bölücülüğün öncü kuvvetleri dağ kadroları değil, şehirlerdeki kadınlar ve “Kürtlük” bilinciyle yetişen çocuklardır!

Devletin uygulayacağı çözüm basittir aslında. PKK’yı bitirmek için hem yasal dayanağı hem de askeri gücü var. Mesele ABD’yle karşı karşıya kalmayı göze alıp almayacağı ile ilgili.

Bu politikalar siyasilerin ve Ordu’nun inisiyatifinde. Ancak Türk milleti de kendi inisiyatifini yaratmak durumunda. “Kürtlüğü” ekonomik, siyasi ve ideolojik olarak besleyen tüm fikirlerle ve uygulamalarla mücadele etmek gerekiyor.

Bugün yükselişte olan Amerikancılıktır, ulusalcılık değil, ulusalcılığı bastırma girişimidir. Yükselişte olan, ulusu reddeden, yok eden anlayışın ulusal solun içine sızarak, içeriden tahta kurdu gibi kemire kemire eritip içini boşaltmasıdır. İçini doğru tanım ve fikirlerle doldurmak durumundayız.

Türkiye’nin, gazete köşelerini, televizyon ekranlarını tutmuş ve üniversitelerini ele geçirmiş “entelektüellere” yanıt verebilecek “devlet aydınlarına” ihtiyacı var.

Bayrağı eline alıp sokağa çıkacak, İstiklal Marşı’nı dillendirecek “kadın ve çocuklara” ihtiyacı var.

Türklük bilincini her dem akılda tutmayı sağlayacak milli heyecana ihtiyacı var.

Çünkü, bu milli heyecan, ayaklanmayı kışkırtıcı değil, ayaklanma çıkartacak olanları caydıracak bir önlemdir.

* İstanbul Üniversitesi yükseklisans öğrencisi


http://ileri.turksolu.org/29/yesiltuna29.htm