SİYONİZMİN SİNSİ PLANI:

TÜRK YURDUNU KÜRTLEŞTİRME, ARDINDAN TÜRK YURDUNU BÖLÜP KÜRDİSTAN KURMA PROJESİ

3.BÖLÜM

(İleri Dergisi 27ci Sayıdan Derlediğimiz Bölüm)

 

 Kürt Sorununa Atatürkçü Çözüm

Kürt Bölücülüğüne Atatürkçü Çözüm

 

 

ABD’nin Irak işgaliyle birlikte güneyimizde, Kuzey Irak’ta bir kukla Kürt devleti artık fiilen kurulmuş durumda. ABD Kürt devletini kurarak Ortadoğu’da İsrail gibi tam olarak güvenebileceği bir başka müttefik yaratmış oluyor. Böylece ABD’nin bölgedeki temel müttefiki İsrail yalnızlıktan kurtarılmış ve ABD’nin bölgedeki gücü artmış oluyor.

Kukla Kürt devletinin kurulması, Türkiye etrafındaki kuşatmanın doğudan tamamlandığı anlamına da geliyor. Kürdistan-Ermenistan-Gürcistan hattıyla Türkiye’yi doğudan kuşatan ABD, böylelikle Türkiye’nin Türk Cumhuriyetleriyle bağlantısını da kesmiş oluyor.

Irak’taki kukla Kürt devletinin artık bir gerçeklik haline gelmesi, Türkiye’de PKK terörünün artması ve Kürtçü terörün İmralı’daki başının her geçen gün daha da meşru bir siyasi lidere dönüşmesiyle Kürt sorunu Türkiye’de gündem başlıklarının ana maddesi haline getirdi. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın da “Kürt realitesi”nden bahsetmesi ve bir alt kimlik-üst kimlik tartışması başlatmasıyla Kürt sorununun ideolojik boyutu da ortaya çıkmış oldu.

Kürtler hakkında herkes konuşuyor, her görüşten insan fikir beyan ediyor. Bir tek Atatürkçülerden ses yok. Halbuki, Atatürk, Kürt ayrılıkçılığıyla yıllarca savaşmış ve Kürt sorununu yaptığı çeşitli yasal düzenlemeler ve idari önlemlerle çözmüştü. Bu nedenle, Kürt sorunu hakkında asıl konuşması gerekenin Atatürkçüler olduğunu düşünüyoruz. Bu sayımızda konuyu tarihsel ve ideolojik boyutlarıyla Atatürkçülük çerçevesinde ayrıntılı bir şekilde inceledik.

Kürt Sorunu mu Kürt İstilası mı?

Başyazarımız Gökçe Fırat “Atatürk ve Kürtler” başlıklı yazısında Kürt sorununun günümüzde geldiği aşamayı ve Atatürk döneminde yaşanan isyanlarla Atatürk döneminde Kürt sorununun çözümü için yapılan düzenlemeleri inceliyor.

PKK’nın ABD’nin Ortadoğu’daki operasyonel gücü haline geldiğinin vurgulandığı yazıda tutarlı bir şekilde ABD’ye karşı gelmeden PKK’yla mücadele edilemeyeceği vurgulanıyor. Kürt sorununun bir Kürt istilasına nasıl dönüştüğü kültürel ve ekonomik boyutlarıyla inceleniyor ve PKK’ya karşı mücadelenin aslında “Türklüğü koruma” mücadelesi olduğu ortaya konuluyor. PKK’nın stratejik olarak Türkiye’nin kıyı bölgelerine doğru bir Kürt göçü organize ettiğinin vurgulandığı yazıda, göç eden Kürtlerin nasıl mafyalaştığı ve Batı bölgelerinde ekonomik, siyasi ve kültürel anlamda bir hegemonya kurma çabası içine nasıl girdiği inceleniyor.

Atatürk dönemindeki Kürt hareketinin dinamiklerinin, sonuçlarının ve Atatürk’ün Kürt sorununa getirdiği çözümün incelendiği yazı, “Türkiyelilik” kavramının Atatürk dönemine dayandıranlara ve Kurtuluş Savaşı’nda Türklerle Kürtlerin birlikte çarpıştığını iddia ederek tarihi gerçekleri çarpıtanlara bir yanıt niteliğinde.

Fırat, Atatürk’ün Kürt sorununa çözümünü incelerken, aslında bugün karşımızdaki sorunu çözmek için ne yapmamız gerektiğini de ortaya koymuş oluyor. Atatürk’ü kendisine rehber edinenlere, Kürt sorunu söz konusu olduğunda da Atatürkçü çözümü savunmaları çağrısında bulunuyor.

...

Kapak konumuzla ilgili diğer yazılarımızda ise Kürt sorununu farklı boyutlarda ele aldık. Yazılarda, “alt-üst kimlik” tartışmalarıyla ilgili Atatürkçü görüşü, Atatürk milliyetçiliğinin ne olduğu ve Atatürk’ün Türk kimliği üzerine görüşlerini, Kürtlerin yüz yıldır emperyalizmin taşeronluğunu nasıl yaptığını, Türkiye’deki Kürt isyanlarının tarihini, Türkiye’de sağcılığın Kürtçülüğü nasıl beslediğini, Türkiye’de sola Kürtçülük virüsünün nasıl sokulduğunu, Ermenilerle ve İsrail’le Kürtlerin ittifakının temellerini ve Apo-Barzani-Talabani ilişkilerinin tarihsel boyutunu ve günümüzdeki konumlarını görebilirsiniz.

İsmet İnönü’nün Yayınlanmamış Kürt Raporu

Önemli bir diğer yazı ise, İsmet İnönü’nün 1935 yılında hazırladığı “Şark Seyahati Raporu”. İnönü Başbakan iken Doğu illerine düzenlediği gezisinin ayrıntılı raporunu Atatürk’e sunmuştu. Rapor, Kürt sorununa Atatürkçü bakışı görmek açısından önemli bir kaynak. Raporda, Atatürk Cumhuriyeti’nin Kürt sorununu nasıl ele aldığını görebiceksiniz. Ayrıca, raporda bahsedilen nüfus yapısıyla günümüzü karşılaştırınca Türkiye’deki Kürtleşmenin boyutları çarpıcı bir şekilde ortaya çıkıyor. İnönü, daha o dönemden Doğu illerindeki Kürtleşme tehlikesine dikkat çekiyor ve alınması gereken önlemleri sıralıyor. İnönü’nün önerdiği önlemler Atatürk döneminde alınmıştı, ancak maalesef ölümünden sonra pek çok diğer meselede olduğu gibi Kürt sorunuyla ilgili önlemler de sonuç alınamadan yarıda bırakıldı ve Atatürkçü politikalar tek edildi.

İnönü’nün raporu, bu nedenlerle önemli bir tarihi belge niteliğinde. Üzerinde çok konuşulan, ancak nedense hiç yayınlanmamış bu raporu ilk kez yayınlayarak büyük bir hizmette bulunduğumuzu düşünüyoruz.


http://ileri.turksolu.org/27/index.htm

http://ileri.turksolu.org/27/sunu27.htm

 

İsrail Devleti’nin Kuruluş Biçimi Kürtler İçin Emsal Teşkil Ediyor!

Nur Arslan

“Kürtler, İsrail’in doğal müttefiğidir....”Dr. Kamuran Ali Bedirhan.

“Kürtlerin Ortadoğu’da Yahudilere karşı düşmanlık hisleri beslemelerinin hiçbir yararı yoktur. Kürtler Yahudi toplumu ile daha sıcak ilişkiler kurmak zorundadır. Yahudi toplumunun demokratik kurumlarını görmezden gelemezler.

Yahudi toplumu Ortadoğu’daki Kürtlerin doğal ittifakçısıdır...” İsmail Beşikçi (Kürt aydını üzerine düşünceler).

 

Bugün Kürtlerin iki temel müttefiği vardır. Bunlardan ilki ABD’dir. ABD’nin son Irak saldırısının hedefi artık bilinmektedir: Kürt devletinin kurulması ve bu sayede Ortadoğu’ya yerleşmek. Kürtlerin diğer müttefiki ise İsrail’dir ki, bu gerçek, genelde gözden kaçmaktadır. Oysa İsrail ile Kürtler arasındaki ilişki stratejik olmanın ötesinde başka nedenler de içermektedir.

Herşeyden evvel Yahudiler de Kürtler gibi vatansız ve devletsiz bir topluluktur. Tevrat’ın ortaya çıkışından itibaren, Yahudiler kendilerine yurt arayan, gittikleri her yerde sorun çıkaran, yarattıkları sorunları kimi zaman pahalıya ödeyen, fırsat bulunca kendisinden zayıf olan toplulukları ezen, tarihin en istilacı kavimlerinden biridir. Filistin topraklarını zorla ele geçirmiş, ABD ve İngiltere gibi büyük müttefiklerinin desteği ile bu topraklarda devlet kurabilmişlerdir. Bölgenin asıl sahibi olan Araplara karşı, emperyalizmin ajanlığını yapmış, ihanetle bölgeye nüfuz etmişlerdir.

İşte Kürtler de kendi konumlarını Yahudilerin İsrail’deki konumlarına benzetmektedirler. Kürtler de Yahudilerin bugünkü yolundan gitmeye çalışmakta, benzer şekilde kolonileşme, istila ve ele geçirme metotlarını uygulamaktadırlar. Birçok Kürtçü yayında Yahudiler “mazlum halk” olarak tanımlanmakta, İsrail’in 1948’de kurulmasıyla “güneşin altında bütün halklara yer vardır” sözünün hayata geçirildiği anlatılmaktadır. İsrail’in Araplara karşı verdiği savaşın Ortadoğunun dengelerini değiştireceği, bu sayede kendilerine de bir vatanın yaratılacağı beklentisi içindeki Kürtler, İsrail’den medet ummaktadır. Aynı zamanda İsrail’in kuruluş şekli Kürtler için emsal teşkil etmektedir.

“Made For Israel”

Bugün ABD’nin Ortadoğudaki planlarının en büyük aktörü İsrail’dir. Öyleki, ABD’nin son Irak saldırısı bir çok yayında “Made in Israel” (İsrail’de üretildi) olmasa bile, “Made for Israel” (İsrail için üretildi) olarak değerlendirilmiştir. Ve artık ABD’nin tüm aktörleri harekete geçmiştir. ABD, Kürtler, Ermeniler ve Yahudiler aracılığı ile İsrail’den Kürdistan’a uzanan ve oradan Ermenistan ile birleşen bir hat oluşturmak istemektedir. Oluşan bu hat, Türkleri Anadolu’ya hapsetmekte, Türkiye’nin Ortadoğu ve Orta Asya ile bağlarını kesmektedir. ABD bu hat için Suriye ve İran’ı aradan çıkarmayı düşünmektedir. Bu şekilde Ermeniler ve Kürtler Türkiye’ye doğru ilerleyecek, Türkiye işgal edilecektir. ABD’nin yarattığı bu tablodan nemalanacak olan diğer kuvvet, “vaadedilmiş topraklar” içinde olan Güneydoğuya yerleşmeyi planlayan İsrail olacaktır. Görüldüğü gibi İsrail’in hedefleri ABD’nin kurduğu bu denklemle adım adım gerçeğe dönüşmektedir.

İsrail’in Kürt Kartı

İsrail ve Kürtler arasındaki ilişki karşılıklı bir ilişkidir. Kürtlerin Ortadoğuda dayanabilecekleri tek kuvvet İsrail’dir. Çünkü İsrail’in bölgenin gerçek sahibi olan Araplara karşı verdiği savaş Kürtlere hareket alanı yaratmakta, İsrail’i Kürtlerin sadık müttefiki haline getirmektedir. İsrail içinse durum farklı değildir. İsrail’in etrafı kendisine düşman bir Arap deniziyle çevrilidir. Kurulacak bir Kürt Devleti İsrail’i rahatlatacak, bölgede oluşan ikinci ajan yapı İsrail’in yalnız kalmamasını sağlayacaktır. Bu yüzden İsrail’in her zaman kullanacağı bir Kürt kartı olmuştur. Bu kartla bazen gizli, bazen açık oynamıştır. Kürt kartını bölge ülkelerini bölmek için her zaman değerlendirmiştir. Kürtler İsrail’in azınlık stratejisinin bir parçasıdır ve Kürtlerin Ortadoğunun birçok ülkesinde yaşıyor oluşları, İsrail’in stratejik hesaplarının en önemli noktasını oluşturmaktadır.

“Kürt Yahudileri!”

İsrail, Kuzey Irak’ta Barzani ailesinin denetiminde bir Kürt devletinin yaratılmasını istemektedir. 1930’lardan beri Kürtçü hareketin liderliğini yapan Barzani aşiretiyle İsrail arasındaki ilişkiler köklüdür. Öyleki, bu ilişki babadan oğula devam etmektedir. Irak’ın kuzeyinde yaşayan Yahudi Kürtlerle Barzaniler arasında bir bağ vardır. Dr. Sinan Marufoğlu’nun “Osmanlı Döneminde Kuzey Irak 1831-1914” adlı çalışmasında “Barzan” bölgesi Yahudi din adamlarının yetiştiği bir yer olarak anlatılmaktadır. Ünlü hahamlardan Salim Barzani bu liderlerden biridir. M.Ö. 7. yüzyılın sonlarında Filistin’deki Yahudileri yenen Babil Kralı, Yahudileri Irak’a sürmüştür. Bu dönemde bölge halkı arasında Yahudilik kısmen yayılmıştır.

Şimdi ise İsrail “Kürt Yahudileri” kavramını, bir silah olarak kullanmaktadır. İsrail bölgede Kürtlere “Yahudisiniz” propagandası yapmaktadır. İsrail’in iddialarına göre Musul, Kerkük, İran’ın kuzeydoğu sınırları, Diyarbakır, Bitlis, Van ve Erzurum’da Kürt Yahudileri yaşamaktadır. Bu iddialarla bağlantılı olarak İsrailli bilimadamları genetik araştırmalar da yapmaktadırlar. İsrailli bilimadamlarının tespitlerine göre Sefuerdi Yahudileri ve Kürtler bin yıl öncesinden baba tarafından gen akrabasıdır. Bu tür iddiaların yayıldığı yerlerin başında gelen kuruluş ABD’de faaliyet gösteren “Israel-Kurdish Friendship” (İsrail-Kürt Dostluğu) adlı örgüttür.

Nitekim tam da ABD’nin Irak saldırısı döneminde medyada Kürtler ve Yahudilerin akraba çıktıkları yönünde haberlerin çıkması, birdenbire gen araştırmalarının başlaması tesadüf değildir. Yine Irak ile Kürtler arasında savaşın çıktığı 1961 yılı Kürdistanlı Yahudilerin İsrail’de etnik bir gurup olarak tanındığı yıldır. Ardından Izak Ben Zvi, 1963’te Devlet Başkanı olduktan sonra, Kürdistanlı Yahudileri Tevrat’ta sözü edilen kayıp kavim olarak ilan etmiş, bu yönde araştırmalar yaptrmaya başlamıştır.

İsrail’in Bölgedeki Dayanağı: Barzani Aşireti

İsrail, Kürt Yahudileri üzerinden Kuzey Irak’ta kendisine bir alan yaratmaya çalışmaktadır. Bu anlamda Kürtlerle ilk teması kuran lider, Siyonizmin kurucusu Theodor Herzl olmuştur. İsrail kurulmadan önce 1934 ve 1942 yıllarında iki Yahudi heyeti Kuzey Irak’ı ziyaret etmiştir. Bu ilk temasları İsrail kurulunca MOSSAD’ın ilk başkanı olacak olan Reuven Zoslanki yapmıştır. O dönem Irak’ta üç yıl kalmış, Yahudi-Kürt ilişkilerinin temellerini atmıştır.

İsrail’in bölgedeki en büyük dayanağı olan Barzani aşireti, Kürt ayaklanmalarının başını çeken aşirettir. Aşiret ismini Erbil yakınlarındaki Barzan köyünden almaktadır. Said Barzani Osmanlı devletine karşı en çok ayaklanan aşiret reisidir. Oğlu Muhammed Barzani’nin ölümünden sonra aşiret reisliği Molla Mustafa Barzani’ye geçmiştir. Molla Mustafa Barzani diğer Kürt aşiretleriyle arasını düzelterek, Kürt Özerk Bölgesi talebiyle Irak’a karşı ayaklanmalara başlamıştır. Sovyetler Birliği’nin İran’da kurduğu Mehabad Cumhuriyeti’nin İran tarafından ezilmesinden sonra Kürtçü hareketin liderliğini üstlenen Molla Mustafa Barzani, Moskova’ya iltica etmiştir. Burada 10 yıl eğitim görmüş, ardından Irak’a geçerek IKDP’nin başına geçmiştir. Ancak döndükten sonra Moskova’yı da şaşırtan bir biçimde parti içindeki komünistleri öldürtmüştür. Bunun üzerine Talabani güçleri partiden ayrılarak KYB’yi kurmuşlardır.

Bedirhan Aşireti de İsrail Yanlısı

İran bu dönemde Barzani’nin kendi ülkesindeki Kürtleri ayaklandıracağından korktuğu için Molla Mustafa Barzani’ye alternatif olarak Dr. Kamuran Ali Bedirhan’ı ön plana çıkarmıştır. Ancak İran istihbarat örgütü SAVAK’ın Barzani’nin karşısına çıkarttığı isim gerçekte İsrail’in kontrolündeki Kamuran Ali Bedirhan’dır ve Molla Mustafa Barzani ile arası çok iyidir.

Dr. Kamuran Ali Bedirhan’ın soyu Osmanlı devletine ihanet eden Bedirhan aşiretine dayanmaktadır. Dr. Kamuran Ali Bedirhan Kurtuluş Savaşı yıllarında Atatürk’e suikast planlayanlar arasındadır. Sivas Kongresini basarak Atatürk’ü tutuklamak istemiş, bu girişim Kazım Karabekir’in olayı haber almasıyla önlenmiştir. Dr. Kamuran Ali Bedirhan gıyabında ölüme mahkum edilmiştir.

Dr. Kamuran Ali Bedirhan, Ermeni ve Kürtlerin kurduğu Hoybun Cemiyeti’nin kuruluşunda yer almıştır. 1947’de Paris’e gitmiş Sorbonne Üniversitesi Yaşayan Doğu Dilleri ve Uygarlıkları Bölümünde Kürtçe dersler vermiştir. Avrupa’daki istihbarat örgütlerinin Kürt meselesini danıştığı isim haline gelmiştir. Bu dönemde Siyonistlerin de desteğini sağlamak için Avrupa’da siyasi faaliyetlerini artırmış, Kürt devletinin kurulması için MOSSAD’la ilişkiye geçmiştir. 1948’de Otadoğu’yu dolaşarak İsrail’in taleplerini bölge ülkelerinin yöneticilerine iletmiştir. Bölgede İsrail’in ajanlığını yapan Dr. Kamuran Ali Bedirhan’ın tüm beklentisi bu faaliyetlerle Kürt devletinin kurulması için İsrail’in desteğini sağlamak olmuştur.

Aynı dönemde Suriyeli Kürtlerin liderliğini yapan İsmaet Şerif Vanlı da Barzani adına Avrupa’da siyasi faaliyet yürütmektedir. Şerif Vanlı 1964’de İsrail’i ziyaret ederek Şimon Perez ve Başbakan Levi Eshkol ile görüşecek, Suriye Kürtlerinin ayaklanmasına karşı her türde yardımda bulunulacağı yönünde teminat alacaktır. Yine Molla Mustafa Barzani tarafından ABD’ye gönderilecek, bölgedeki isyanlara ABD’nin ilgisini sağlamaya çalışacaktır.

İsrail’den Barzani’ye Silah Yardımı: Atina Operasyonu

Molla Mustafa Barzani 1961 yılında Irak’a karşı ayaklanma başlatır. Barzani, Dr. Kamuran Ali Bedirhan’ı İsrail’den silah, cephane ve askerî yardım sağlaması için görevlendirmiştir.

Barzani bu dönemde esas olarak ABD’nin desteğini sağlamaya çalışmaktadır. ABD desteğine karşılık olarak General Kasım’ı devireceklerini ve Irak’ı ABD’nin Ortadoğu’daki üssü haline getireceklerinin garantisini vermektedir. Ancak bu dönem ABD’nin Sovyetler Birliği’ne karşı Türkiye, İran ve Pakistan’la CENTO adlı bir ittifak içinde olduğu bir dönemdir. ABD, özellikle Türkiye’nin bu ittifaktan ayrılmasını istememekte, yapılacak yardımın İsrail tarafından ve İran üzerinden gizlice yapılmasını önermektedir.

Barzani bu durum üzerine Dr. Kamuran Ali Bedirhan’ı temsilci olarak İsrail’e gönderir. Dr. Kamuran Ali Bedirhan, Başbakan David Ben Gurion, Dışişleri Bakanı Golda Meir ve MOSSAD yetkilileri ile görüşür. Nitekim Bedirhan’ın ziyaretinden bir ay kadar sonra İsrail kabinesi MOSSAD’ı Kürt sorununu ele almakla görevlendirilir. Mayıs 1963’te MOSSAD ve SAVAK Başkanları arasında Tahran’da yapılan toplantının tek maddesi Kürtlere yapılacak yardımdır. MOSSAD’ın Tahran temsilcisi, SAVAK’ın operasyondan sorumlu Başkan Yardımcısı, İranlı ve İsrailli istihbarat yetkililerinden oluşan bir teşkilat kurulur ve bu teşkilat tamamen Barzani’ye çalışmaya başlar. “Atina Operasyonu” adı verilen silah yardımı Temmuz 1963’te başlar. 10 bazuka ve muhimmattan oluşan ilk yardım 18 Temmuz’da Kürtlere ulaşır.

Kürt Peşmergeler İsrail Tarafından Eğitiliyor: Merved (Halı) Operasyonu

İsrail’in Kürtlere ilgisi her geçen gün daha da artmıştır. İsrail bu şekilde Irak’ı Kürt isyanlarıyla meşgul ederek, Irak’ın İsrail aleyhtarı Arap cephesinde bulunmasını engelliyordu. 1964 yılında İsrail Savunma Bakanı Şimon Perez, Kürtlerin Avrupa temsilcisi sıfatını taşıyan Bedirhan ile bir araya gelerek açıktan işbirliği önerdi. 15 Nisan 1965’te düzenlenen kabine toplantısında İsrail Kürtlere yapılan desteği arttırma kararı aldı. Molla Mustafa Barzani bu karar üzerine Şimon Perez’e teşekkür mektubu yazdı. Bu gelişmelerin ardından MOSSAD üyesi Kamhi, Barzani ile görüşmek için Barzani’nin kampının bulunduğu Hac Umran’a geldi. Kamhi, İsrail’in Kürt peşmergeleri gerilla savaşı ve imha operasyonları için eğitmeye hazır olduğunu bildirdi.

Bu gelişmeler üzerine Ağustos 1965’te peşmergeler gizlice Merved Operasyonu ile getirildiler ve üç ay askeri eğitim gördüler. Böylece İsrail’in Kürt peşmergelerini eğitme süreci başladı. Ardından bölgeye peşmerge kıyafetleriyle giren İsrailli uzmanlar Omenet Tova (İbranicede iyi dadı) adını verdikleri operasyonla peşmergeleri ağır silahlar ve uçaksavar füzelerin kullanımı konusunda eğitmeye başladılar.

İsrail-Kürt ilişkileri bu süreçte 1966 yılında Kürt İstihbarat Örgütünün (Parastina Kurdistan) kurulmasıyla ilerledi. MOSSAD Kürt istihbaratçılarını yetiştirmeye başladı ve işin başına Mesut Barzani’yi getirdi. Irak ordusunun peşmergelere karşı giriştiği harekâtlar sırasında yaralanan Kürtler MOSSAD’ın gönderdiği doktorlar tarafından tedavi edilmeye başlandı. Molla Mustafa Barzani, Irak ordusuna vurduğu her darbe karşılığında 100 bin ABD doları, silah ve mühimmat desteği ile MOSSAD tarafından ödüllendirildi. Bu dönemde İsrail Arap ordularından elde ettiği tüm silahları Molla Mustafa Barzani’ye göndermeye başladı.

Kürtler Özerk Bölge Elde Ediyor

17 Temmuz 1968’de Irak’ta darbe oldu ve Baas rejimi iktidarı ele geçirdi. Bu durum İsrail’i ve Molla Mustafa Barzani’yi oldukça tedirgin etti. Baas rejimine karşı 1969’ta Barzani ayaklanma başlattı. İsrail’in isteği üzerine Irak’taki petrol kuyularına sabotaj düzenledi. 12 petrol tesisinden 10’u havaya uçuruldu.

Baas rejimi Kürtler ve İran arasında sıkışıp kalmıştı. İran ile Irak arasında Dicle ve Fırat’ın birleşerek Basra Körfezi’ne aktığı Şattülarap kıyılarına hakim olmak için bir gerginlik yaşanıyordu. İran Şattülarap’ta hakimiyet kurmak için Irak’ta Kürt isyanlarını destekliyordu. Irak bu noktada İran ile anlaşmak istedi ancak görüşmelerden olumlu sonuç alınamadı. Baas’ın önünde fazla seçenek kalmamıştı. Irak Kürtlerle anlaşma yolunu denedi.

Bu doğrultuda 1970 yılında Kürtlere özerklik verildi. Kürtler bir millet olarak Irak tarafından resmen tanındı. Kürt özerk bölgesinin dili Kürtçe olarak kabul edildi. Kürtçenin anayasaya kabul edilmesi, polis ve güvenlik dahil bölgenin Kürtler tarafından yönetilmesi gibi bir çok hak içeren bir anlaşma inzalandı.

Kürtlere ABD Desteği

Ancak elde edilen haklara rağmen Kürtlerin yeni talepleri hiç eksilmedi. Kürtler bu sefer Kerkük’ün özerk bölgeye dahil edilmesini istemeye başladılar. Molla Mustafa Barzani yapılan anlaşmaya rağmen İsrail’le temaslarını sürdürüyordu. Barzani, İsrail’e Baas’a karşı duyduğu güvensizliği iletiyor, İsrail’in desteğini kaybetmek istemiyordu.

Kürtlerin pervasızca davranmasını sağlayan diğer bir gelişme de İran Şahı Pehlevi’nin tavrıydı. İran 30 Kasım 1971’de Basra Körfezi’ndeki üç stratejik adayı ABD desteği ile işgal etmişti. Irak bu gelişme üzerine İran ile olan tüm diplomatik ilişkilerini kesince, Şah Kürtlere askeri yardım zamanının geldiğini açıkladı. Irak’ın 1972’de Sovyetler Birliği ile imzaladığı Dostluk Paktı İsrail’i korkutuyordu. İran ise Irak’ın bölgede etkin bir güç olmasını istemiyordu. İsrail karşısındaki Arap cephesine Irak’ın katılmasını önlemeye yönelik taktikler geliştirmenin peşindeydi. İsrail ve ABD, İran’ın Irak’la olan tüm bu çelişkilerinden yararlanarak İran’ı Irak’a karşı kışkırtma siyaseti izliyordu.

İran, 3 Mayıs 1972’de Başkan Nixon ve Henry Kissinger’i Tahran’da konuk etti. Yapılan toplantının amacı Kürtlere silah desteğinin sağlanmasıydı. ABD desteğini sağlayan Şah, bu durumu bildirmek için Barzani ile toplantı yapacaktı. Barzani, daha önce 2 Şubat 1972’de İsrail Savunma Bakanına bir mektup yazmış, ABD ile aralarında arabuluculuk yapmasını istemişti. Barzani artık yıllardır peşinde koştuğu ABD desteğine İsrail-Şah ikilisi sayesinde kavuşmuş oluyordu.

Saddam Hüseyin: “Kürtlere Güven Olmayacağını Anladım”

Verilen tüm haklara rağmen, Kürtlerin yeni beklentilerle ortaya çıkması, bu amaçları için Irak’ın üç düşmanı ile ilişkiye geçmeleri Saddam Hüseyin’i endişelendirmeye başladı. Saddam Hüseyin Kürtlere güven olmayacağını anlamıştı. ABD desteğini arkasına alarak şımaran Molla Mustafa Barzani, 1973’te Washington Post’a şunları söylüyordu:

“ABD bizi kurtlar karşısında koruyacak olursa, ABD politikalarına göre hareket etmeye hazırım. Yeterli destek alabilirsek, Kerkük’teki petrol yataklarını ele geçirebilir, bu yatakların işletmesini ABD’li firmalara verebiliriz.”

Saddam Hüseyin bu durum üzerine Kürtlerin üzerine gitmeye karar verdi. ABD ve İsrail’in oyunlarını ancak İran ile anlaşarak bozabileceğinin farkındaydı. Saddam, Şattülarap’ın ekonomik açıdan ne kadar önemli olduğunu biliyordu, ancak Kürt isyanlarını arkasındaki dış desteği kesmeden bitiremeyeceğinin de farkına varmıştı. Saddam Hüseyin taviz vererek de olsa İran’la anlaşma yolunu seçti ve 5 Mart 1975’te iki ülke arasında anlaşma inzalandı.

Bölge Ülkelerinin İttifakı Kürt Hareketini Dağıttı

İran ve Irak’ın anlaşmaya varması, bölgede ABD ve İsrail’in harekat alanını ortadan kaldırmıştı. Nitekim MOSSAD ajanları için bölgeyi terk etmekten başka çare kalmamıştı. Bölgeye yeniden yerleşmek için 90’ları bekleyeceklerdi.

ABD ise bu yeni durumda Kürtlere olan desteğini kesecekti. Baas rejimi güçlüydü ve Kürt isyanlarının bölgede Irak’a sınırı olan bir ülkenin desteği olmaksızın başarılı olma ihtimali çok zayıftı. Bu durum, ABD için Kürt ayaklanmalarının tamamen sonlanması ve ezilmesi demekti. ABD zayıf bir ata oynamayı tercih etmiyor, bölgedeki emellerini daha güçlü saldırabileceği bir zamana erteliyordu.

Kürtler için ise durum vahimdi. Hiç tahmin etmedikleri bir dönemde müttefikleri tarafından yüzüstü bırakılmışlardı. İran’a başından beri hiç güvenmemişlerdi ancak ABD tarafından kullanılıp atılmak onlar için pahalıya mal olacaktı. Nitekim tek dayanakları olan İsrail’in de Saddam’ın bu taktiği sayesinde eli kolu bağlanmıştı.

Molla Mustafa Barzani bu koşullarda şansını tekrar denedi. 11 Mart’ta Şah’ı ziyaret etti. Şah, Barzani’nin yakarışlarına cevap bile vermedi. Kissinger’e yalvarış dolu mektuplar gönderdi ancak mektuplarına yanıt alamadı. Molla Mustafa Barzani’nin yapacak bir şeyi kalmamıştı. Hareketin liderliğini toplayarak mücadeleye devam etmeyeceğini, yerine devam etmek isteyen varsa destekleyeceğini söyledi. Bundan sonraki hayatını ABD’de yetkililerle görüşmek için harcadı ancak kendisine muhattap bulamadı. Tüm işbirlikçiler gibi emperyalist bir ülkenin kucağında sefalet içinde öldü. 5 Mart 1979’da tabutu İran Şahı’nın son jesti ile Mahabat’a getirildi.

Oğul Barzani de Babasının Yolunda: Mossad’ın Emrinde

Kürtçü hareketin liderliğini Molla Mustafa Barzani’nin oğlu Mesud Barzani üstlendi. Mesud Barzani de babasının izinden gitti, İsrail’le ilişkilerini artırarak devam ettirdi. 1980’lere gelindiğinde, Mesud Barzani’nin liderliğindeki Kürt isyanları bölgede etkisini göstermeye başlamıştı. İsrail Başbakanı Menahem Begin ise, 28 Eylül 1980’de İsrail’in Kürtlere para, silah ve eğitim olanağı sağladığını açıktan dile getirmeye başlıyordu. Zatan 1975’ten 1990’lı yıllara kadar uzanan süreçte İsrail’in Kürtlerle olan teması hiç eksilmemişti. Nitekim Uğur Mumcu öldürülmeden 17 gün önce yazdığı bir yazıda bu fiili durumu şöyle açıklayacaktı:

“70’li yıllardaki ilişkiler bugün sürüyor mu? Kitaba göre (Israel’s Secret Wars-İsrail’in Gizli Savaşları) sürüyor. Körfez Savaşı sırasında Irak’ın attığı Scud füzelerinin Tel Aviv’e düşmesi üzerine bu ilişkiler yeniden başladı. Baba Mustafa Barzani ile kurulan ilişkiler şimdi de Mesud Barzani ile sürüyor. MOSSAD, Mesud Barzani’ye Avrupa kahvelerinde çekler vererek bu desteği sürdürüyor. Kitapta Mesud Barzani’nin İsrail’e gizlice giderek yardım istediği de yazılıyor... Bu ilişkiler sürüyor ve anlaşılıyor ki daha sürecek... Gizli yollarla sürecek, açık yollarla sürecek... ilgi belli... ilişki de belli...”

Yahudi Stratejisi: Bugün Irak, Yarın Türkiye!

Kuzey Irak’ta gelişen ayrılıkçı Kürt hareketinin, oluşan Kürt devletinin Türkiye’yi etkilemeyeceğini düşünmek imkansızdır. Bu iki bölgenin coğrafi ve yapısal özellikleri birbirine çok benzemektedir. İran ve Suriye’nin konumu da farklı değildir. Birindeki siyasi gelişme kaçınılmaz olarak diğerini etkileyecektir.

Görüldüğü gibi Irak’ta ABD ile birlikte bir Kürt devletini oluşturmak isteyen yegane güç İsrail’dir. Yahudilerin Kürtleri ayaklandırma siyaseti 30’lu yıllarda Siyonistlerin kurdukları bağlantılarla şekillenmiş, 60’lardan sonra Kürtleri kışkırtan diğer dış güçler içinde bu işi en istikrarlı bir şekilde yürüten ülke İsrail olmuştur.

Körfez Savaşının ardından gelişen olaylarla birlike; Kürtlerin Türkiye sınırına yığılışını, Çekiç Güç’ün konuşlandırılışını, 36. paralelin kuzeyinin Irak Birliklerine yasaklanışını, Kuzey Irak’ta Kürt devletinin kurulmasını adım adım izledik. Artık Irak ABD’nin son saldırısıyla Sünniler, Şiiler ve Kürtler olmak üzere etnik ve dini yapılarına ayrışmış durumdadır. Bu anlamda İsrail ve Siyonist düşünce stratejik hedeflerinin bir kısmına ulaşmış durumdadır. Bir kısmı diyoruz çünkü İsrail’in hedefleri daha büyüktür.

ABD’nin kurduğu bu yeni denklemde Türkmenlerin adı bile okunmamaktadır. Türkmenlerin yaşadığı Telafer ve Kerkük acı bir katliama sahne olmaktadır. Türkmenler her türlü yok etme saldırısına uğramakta, bölgenin demografik yapısı Kürtler lehine değiştirilmektedir. Bu görüntüler yıllarca televizyonlardan vicdanlarımız sızlayarak izlediğimiz Filistinlilerin yok ediliş görüntüleriyle aynıdır. Aynı sistematik saldırı, aynı metotlarla bugün Türkmenlere uygulanmaktadır. Yahudilerin Türkiye ve Türkler üzerindeki planlarını anlamak için Filistin’deki süreci unutmamak gerekmektedir. İsrail’in Nil’den Fırat’a kadar uzanan “vaad edilmiş topraklar” hayali Türkiye’nin güneydoğusunu da içermektedir. Kürtlerin ve Yahudilerin amaçlarını birleştiren olguları, ABD’nin Büyük Otadoğu Projesinin yanına koymak, Türkiye üzerine oynanan oyunları daha iyi görmemizi sağlayacaktır.

Yeni Filistin: Güneydoğu

“O gün Rab Abramla ahdedip dedi: Mısır Irmağı’ndan Büyük Irmağa, Fırat Irmağına kadar bu diyarı senin zürriyetine verdim.” (M, Tevrat, Tekvin bölümü, 15/18).

Siyonist lider Herzl: “Sınırlarımız kuzeyde Kapadokya (Orta Anadolu) Dağları, güneyde Süveyş Kanalına kadar dayanıyor”.

Türkiye bugün müttefikleri tarafından kıskaca alınmıştır. Türkiye müttefik olarak kabul ettiği Barzani-İsrail-ABD eliyle kuşatılmaktadır. ABD’nin Kürtler üzerinden yaratmaya çalıştığı tablo ortadadır. ABD Ortadoğunun sınırlarını değiştireceğini ilan etmiştir. Türkiye de bu sınırları değişecek coğrafyanın içindedir.

İsrail ise Nil’den Fırat’a kadar uzanan idealin peşindedir. “Filistin topraklarının bir bölümü benim” diyerek Filistin’i köşeye sıkıştıran İsrail, şimdi aynı senaryoyu Güneydoğu topraklarına uygulamaktadır. Bilindiği gibi Filistin toprakları Yahudi işadamlarının oluşturduğu fonlarda biriken paralarla satın alınmıştı. Bugün ise Güneydoğu topraklarının önemli bir kısmı Yahudilerin mülkiyetine geçmiş durumdadır. Bugüne kadar alımı gerçekleşen toprakların yüzölçümü 413 kilometrekaredir. Yani İstanbul’un yarıdan fazlası İsrail tarafından satın alınmış durumdadır. İsrail GAP’la “tarımsal işbirliği” adı altında bir çalışma yürütmekte, “tarım uzmanları” kisveli ajanlar bölgede cirit atmaktadır.

Bugün Türkiye-İsrail ilişkileri sürekli olarak karşı taraf lehine gelişmekte olup Türkiye’yi askeri ve teknolojik bakımdan İsrail’e mahkum etmektedir. Bu şekilde İsrail’in Türkiye topraklarındaki faaliyetlerini pervasızca yürütmesinin önü açılmaktadır. İsrail nasıl Etiyopya’yı Nil sularını kontrol etmek için bir musluk olarak görüyorsa, Fırat sularını kontrol etmek için de GAP’a yanaşmaktadır. İsrail, Suriye ve Irak’la bir çatışmaya girdiğinde, Türkiye’yi bu ülkelere giden suyun musluğunu kapatabilecek bir ülke olarak görmektedir. İsrail’in Güneydoğuya ve GAP’a ilgisini Kürt boyutuyla birlikte değerlendirdiğimizde, İsrail’in Kürt devletinn yegane stratejik destekçisi olduğunu düşündüğümüzde var olan tablo daha vahim boyutlara ulaşmaktadır. Çünkü toprak alım operasyonu İsrail’in GAP’tan önce Kuzey Irak’ta yürüttüğü bir faaliyettir.

Türkiye’de Yahudi Propagandası

Bugün Türkiye ciddi bir ayrılıkçı Kürt hareketiyle karşı karşıyadır. Ancak Türkiye İsrail ile, yani Kürt devletinin kurulmasını isteyen yegane kuvvet ile stratejik ilişki içindedir. Kuşkusuz İsrail’den başka pek çok ülke Kürtlerin taleplerini koz olarak kullanma peşindedir. Bu ülkeler zaman zaman Suriye, İran, Yunanistan, Rusya ve Ermenistan olmuştur. Türkiye jeostratejik anlamda önemli olan İran ve Suriye ile PKK’ya verdiği destek için restleşme yolunu seçmiş, bazen savaş seçeneğini bile dillendirmiştir. Ancak Kürt sorununun yarattığı rahatsızlığa karşı gidip İsrail ve ABD’den yardım istemektedir.

Türkiye’yi İsrail’e doğru yönelten bazı odaklar vardır. Söz konusu iki ülkenin Kürt sorunundaki rollerini tam tersi olarak gösteren bir propaganda yürütülmektedir. Hatta medyada sürekli olarak ABD ve İsrail’in PKK’ya karşı operasyon düzenlediğini iddia eden yayınlar yapılmaktadır. Oysa böyle bir girişim yaşanmamıştır. Bu propaganda aynı zamanda Türkiye’yi, İran ve Suriye ile karşı karşıya getirme amacını taşımaktadır. Türkiye ve İsrail gibi iki çağdaş ve demokratik devletin birlikte Suriye ve İran’a karşı cephe alması, laik cephe stratejisini öneren bu propaganda, Türkiye’yi Kürt devletinin yılmaz destekçisi olan İsrail’in yanına itmektedir.

Oysa Suriye ve İran’ın Kürt hareketleriyle olan ilişkileri kesinlikle bölgede bir Kürt devleti oluşturmaya yönelik olamaz. Çünkü her iki ülkede de Kürtler vardır ve muhtemel bir Kürt devleti kendi toprak bütünlüklerine yönelik bir tehdit olacaktır. Dolayısıyla Kürt oluşumlarına verdikleri destek İran’ın Irak’ta yaptığı gibi kısa dönemli taktik desteklerdir.

İşte tüm bu propagandaların arkasındaki güç İsrail’dir. İsrail’den çok İsrailli odaklar sayesinde Türkiye bir kısır döngü içine sokulmakta, Türkiye komşularıyla anlaşmak yerine İsrail’e mahkum edilmektedir.

PKK-İsrail-Barzani Kıskacında Türkiye

Türkiye’ye yanlış empoze edilen diğer bir görüş de Barzani’nin diğer Kürt gruplar arasından seçilip desteklenmesidir. Nedense Barzani; Talabani ve Apo’dan daha güvenilir ilan edilmiş, yıllarca Türkiye PKK’ya karşı bu “güvenilir” unsurla işbirliği yapmıştır.

İsrail ve ABD, bölgede Barzaniler üzerinden bir Kürt devleti yaratmaya çalışmaktadır. Barzani hareketi 30’lardan beri İsrail ile işbirliği içinde gelişmiş, Barzani aşiretinin içindeki diğer Kürt Yahudileriyle bu ilişki güçlenmiştir. Örneğin, 16 Nisan 1996’da Ankara’ya gelip üst düzey yetkililerle görüşme yapan Mesut Barzani’nin sağ kolu Evair Barzani İsrail pasaportlu bir Kürt Yahudisidir.

Türkiye’nin PKK’ya karşı desteklediği Mesut Barzani, PKK’ya Kuzey Irak’ta kucak açan ilk güçtür. PKK’nın Kuzey Irak’a yerleşmesi 1982 yılında Mesut Barzani’nin izniyle olmuş, Kuzey Irak’ta PKK kampları bu dönemde oluşturulmuştur. PKK’nın gazetesi bu kamplarda basılmıştır. Bu kamplardan en önemlisi Lonan kampıdır. Yine PKK’nın faaliyetlerine karşı Türkiye’nin Irak’la anlaşarak Irak’ın 10 km. içlerinde yaptığı operasyonlar, Barzani ve Talabani tarafından önlenmeye çalışılmıştır. Mart 1995’te yapılan Kuzey Irak harekatları için, Barzani BM ve Çekiç Güç’e Türk askerinin bölgeden çıkarılması için çağrı yapmıştır.

ABD, KDP ve KYP arasında başlayan Dublin sürecindeki anlaşmayla PKK bölgedeki üçüncü güç olmuş, kendisini Kuzey Irak politikasının bir parçası olarak kabul ettirmiştir. Türkiye’nin desteklediği Barzani PKK ile mücadele ettiğini açıklamasına rağmen bunu yapmamış, Türkiye’yi aldatmıştır. Aksine 1996’da, PKK’nın Kuzey Irak Sorumlusu Cemil Bayık ile barış anlaşması imzalamıştır. Bu anlaşmayla tarafların üçüncü bir tarafla anlaşıp birbirlerine karşı mücadele etmeyecekleri sözü verilmiştir. Sözü edilen bu üçüncü taraf Türkiye’dir.

Ortadoğu’da Türkiye’nin Konumu Ne Olmalı?

Görüldüğü gibi Türkiye’nin İsrail ile müttefiklik ilişkisi içinde olması, İsrail ile birlikte bir Ortadoğu politikası oluşturması büyük bir hatadır. İsrail Ortadoğu’daki varlığını daimi bir tehdit altında görmekte bu nedenle bu coğrafyadaki azınlık isyanlarını desteklemekte, bölgeyi minik devletlere bölmeyi hedeflemektedir. Bu nedenle Ortadoğudaki Kürt devletini oluşturmak isteyen tek güç İsrail’dir.

Türkiye’nin kendisini etkilemeyeceğini düşünerek Irak’taki oluşuma izin vermesi hataların en büyüğüdür. Türkiye İsrail ve ABD ile girdiği ilişki çerçevesinde Barzani’yi desteklemiş, Irak’ın bölünmesinde rol oynamıştır. Bugün ise Irak’taki Kürt devleti domino etkisiyle bölgedeki diğer ülkelere sıçramıştır. Suriyeli ve İranlı Kürter bu ülkelere karşı organize bir güç haline getirilmiştir. İran’da PKK operasyonal bir kuvvet haline getirilmiştir. Suriye’de 2004’te başlayan Kamışlı ve Halep isyanları hâlâ durdurulabilmiş değildir. Bu ayaklanmalarda “Arap işgalciler gitsin” türü sloganlar atılmaktadır. Şemdinli’deki Kürt ayaklanması da bu tablonun bir parçısıdır.

Dolayısıyla Türkiye kendi toprak bütünlüğüne tehdit oluşturan İsrail’le ilişkilerini kesmelidir. Nitekim İsrail niyetlerini saklamamaktadır. Örneğin 1983 yılında İsrail Dışişleri Bakanı İzak Şamir Türkiye’nin Kuzey Irak’ta gerçekleştirdiği sınır ötesi harekât için Türkiye’yi Kürdistan’ı işgal altında tutan devletlerden biri olarak tanımlamaktan çekinmemiş, “Bu işgalci devletler hiçbir şey dinlemedikleri için Kürt halkının bağımsızlık mücadelesi bir türlü sonuca ulaşmamaktadır” lafını açıkça söyleyebilmiştir.

Bugün Türkiye’yi İsrail’e iten anlayış Kürt meselesinde, su meselesinde Türkiye’yi kendi komşularından tecrit etmekte Türkiye bu şekilde idam fermanını kendi eliyle imzalamaktadır. İsrail ise bu sayede Türkiye’deki faaaliyetlerini pervasızca sürdürmektedir. Türkiye ABD ve İsrail’le olan tüm ilişkilerini kesmeli, Kürtlere karşı Suriye ve İran’la işbirliği yaparak Ortadoğuda antiemperyalist mücadelenin öncülüğünü üstlenmelidir. Bu şekilde Irak’taki direnişçilerin de elini güçlendirmiş olacaktır. Nitekim Kürtlerin arkasındaki emperyalist ve Siyonist güçlerin devredışı bırakılması ayrılıkçı Kürt hareketini dağıtacaktır.


http://ileri.turksolu.org/27/arslan27.htm

 

Kürt Hareketi: ABD-Avrupa ve Rusya’ya Taşeronluğun Tarihi

Özgür Erdem

 

Kürt kelimesi dünya siyasi gündemine 1800’lü yılların başlarında girmiştir. O günden bugüne, Kürt sorunu her zaman uluslararası bir sorun olmuştur. Bu yüzden Kürt meselesini sadece Türkiye’de yaşanan bir sorun olarak görmemek gerekir. Kürt sorunu aynı zamanda Irak’ta, İran’da ve Suriye’de yaşanan bir sorundur. Ve emperyalistlerin Ortadoğuyu sömürgeleştirme programı çerçevesinde planları neyi gerektiriyorsa, Kürtler o doğrultuda kullanılmıştır. Zaman zaman ayaklandırılmış, zaman zaman da yalnız bırakılmışlardır. Ancak ayaklanmadıkları dönemlerde dahi emperyalistler tarafından bir tehdit unsuru olarak kullanılmışlardır. Bu yüzden Kürt ayaklanmalarını ve karşımıza Kürt tarihi olarak sunulanları, emperyalistlerin bölgedeki çıkarları ve planları doğrultusunda ele almak gerekmektedir.

Kürt tarihini incelerken emperyalistlerin bölgedeki çıkarları, birbirleri arasındaki ilişki ve çelişkileri bağlamında değerlendirmek daha doğru olacaktır. Dünya çapındaki ve Ortadoğu düzlemindeki gelişmeleri de dikkate alarak, emperyalizmin Kürtleri nasıl kullandıklarını şu şekilde dönemlere ayırarak inceleyebiliriz:

1. 19. yüzyıl başları-1878 - Tanıma dönemi: Bu dönem emperyalizmin “Kürt Realitesi”nin farkına vardığı ve üzerinde çalışmalara başladığı dönemdir. Emperyalistler Kürtleri planları doğrultusunda kullanıp kullanmama konusunda karar verme aşamasındadır.

2. 1878-1915 - Kürt sorununun uluslararasılaştığı dönem: Bu dönemde emperyalistler Kürtler üzerinde strateji geliştirmeye başlamıştır.

3. 1915-1923 - Emperyalistlerin Kürtleri ayaklandırdığı dönem: Bu dönemde emperyalistler Kürt kartını açıkça oynamaya başlamıştır. Uluslararası konferanslarda kurulacak Kürt Devletinin sınırları belirlenmeye çalışılmaktadır. Anadolu’da ise milli mücadeleye karşı yer yer Kürt isyanları örgütlenir.

4. 1923-1938 - Kemalist Cumhuriyet’e Karşı Kürtlerin kullanıldığı dönem: Bu dönemde emperyalizm Atatürk Türkiyesi’ni yıkmak için Kürtleri kullanmaktadır. İngiliz ve Fransız destekli Kürt ayaklanmaları gerçekleşir.

5. 1939-1970 - Irak ve İran’da Ayaklanmalar: Atatürk’ün ölümünden sonra Türkiye’nin Batı Bloku’na dahil olmasıyla birlikte emperyalizm Türkiye Kürtleriyle uğraşmayı bırakır, İran ve Irak güdümünden çıktıkça bu ülkelerdeki Kürtleri ayaklandırır.

6. 1970-1990 - ABD’nin Kürtlerin hamisi haline gelmesi: Bu dönemde ABD, Ortadoğuda Kürt kartını oynamaya başlar ve Kürtlerin hamiliğini üstlenir.

7. 1990-2002 - Türkiye’de PKK’nın güçlendirilmesi ve Irak’ta Kürt Özerk Bölgesi’nin kurulması: Körfez Savaşının ardından Irak’taki Kürt devleti fiilen kurulur. Çekiç Güç vasıtasıyla bölgedeki Kürtler artık açıkça ABD’nin kontrolü ve korumasındadır. Türkiye’de ise PKK, ABD tarafından desteklenmektedir.

8. 2002’den günümüze - Fiili Kürt devleti: ABD’nin stratejisi Kürt Devletinin kurulması üzerine inşa edilmiştir. Son Irak işgaliyle birlikte Saddam’ın devrilmesinin ardından Kürt devleti artık fiilen kurulmuştur.

İngilizler Ortadoğu'da

1800’lü yılların başları, emperyalistlerin Ortadoğu politikası oluşturmaya başladığı bir dönemdir. Emperyalistlerin dikkatinin Ortadoğuya yönelmesi Napolyon’un Mısır seferiyle birlikte başlamıştır. Emperyalistlerin Kürt aşiretleriyle ilk bağlantı ise Doğu Hindistan Kumpanyası’nın Bağdat’a şube açmasıyla gerçekleşmiştir. Bu şubenin amacı İngiltere’nin Hindistan’la ticari ve askeri bağlantısının hangi yollardan sağlanacağının tespitiydi. Bu nedenle Kürt aşiret reisleriyle ilk bağlantıları kuran bu şirketin temsilcileri olmuştur. İlk görüşmeler Süleymaniye, Erbil ve Musul’da gerçekleşmiştir.

1820’lere gelindiğinde ise bir takım İngiliz subaylarının bölgede etkinlik göstermeye başladığını görüyoruz. İngilizlerin bölgeye ilgisi arttıkça Kürt aşiretleri arasında istihbarat çalışması yapan subayların da rütbeleri yükselmektedir. Başlarda yüzbaşı düzeyinde subayların çalışmalarını görüyoruz. 1900’lere gelindiğinde ise, artık albay düzeyindeki subaylar Kürtlerle bizzat ilgilenmeye başlamışlardır. Bugün ABD Genelkurmay Başkanı’nın Irak’taki Kürt aşiret liderleriyle görüşmesi, sanırız Kürtler üzerindeki ilginin en üst noktaya çıktığının bir göstergesi olarak görülmelidir.

Rusya’nın Kürtler Üzerindeki Emelleri

1800’lerin başındaki Kürtleri tanıma evresi, Rusların bölge üzerindeki emellerinin artmasıyla birlikte İngiliz-Rus rekabetine ve ardından emperyalistlerarası bir hesaplaşmaya dönüşmeye başladı. 1830 yılından itibaren çeşitli İngiliz istihbarat raporlarında bölgedeki Rus etkisine karşı bir takım etkinliklerin gerek olduğuna dair yorumlar ve bilgiler bulunmaktadır.

1830’lardan itibaren ise Rusların bölgeye geldiğini görüyoruz. Rusların bölgedeki hedefi Kafkaslar’dan güneye Basra Körfezi’ne kadar ilerlemekti. Bölgede işbirliği yapabilecekleri yerel unsurlar arıyorlardı. Kürtler de bölgede Türkler ve İranlılarla savaşan Ruslarla işbirliğine dünden razıydı. 1828-1829 yılları arasında yapılan Osmanlı-Rus ve İran-Rus savaşlarında Kürt aşiretleri, Rusların yanında çatışmalara katıldılar. Bu, Kürt aşiretlerinin emperyalizmle işbirliğinin ilk örneğidir.

Ruslar Kürtlerin bu işbirlikçiliği yakın karakterinden faydalanmasını bildiler. Van ve Erzurum gibi şehirlerde Ruslar kurdukları Konsolosluklar aracılığıyla Kürt aşiretleriyle bağlantıya geçti ve Doğu Anadolu’ya yapacakları nihai bir saldırı için kendilerine bir işbirlikçi taban yaratmaya koyuldu. 1820’ler İran’ın kuzeyinin Ruslar tarafından işgal edildiği bir dönem oldu. Bu Rus işgali sırasında Kürt aşiretleri İranlılara karşı Ruslarla birlikte savaştılar. Dolayısıyla Kürtlerin 1820’lerin sonunda Ruslarla birlikte Doğu Anadolu’nun ve Kuzey İran’ın işgali sırasında birlikte çarpışırken görüyoruz.

Rusların Kürtlerle ilgilenmesi, ayaklanmayı desteklemeyle sınırlı değildi. Ruslar aynı zamanda çeşitli sosyolojik ve antropolojik bulgularla Doğu Anadolu ve Kuzey İran’da bir “Kürt Realitesi” yaratmaya çalıştılar. 1800’lü yılların ikinci yarısından itibaren “Kürdoloji”nin babası olarak anılan Minorsky, Nikitin ve Jaba gibi Rus yazarlar bölgede çeşitli araştırmalara giriştiler.

Bu bilim adamlarının ne kadar “bilim” adamı olduğu kuşkuludur. Zira, tamamen Rus Çarlığı’nın ve Rus İstihbaratı’nın bir elemanı olarak, Ruslar hangi bölge üzerinde emel sahibiyse o bölgede çalışma yürütmüşlerdir. O dönem, Rusya’nın Doğu Anadolu’da Erzurum; Kuzey İran’da ise Urmiye başta olmak üzere önemli konsoloslukları bulunmaktaydı. Bu konsolosluklar Rusya’nın bölge ülkelerini araştırmak ve bu ülkelerde etnik karışıklıklar çıkarmak için kullandığı karargâhlar haline gelmişti. Kürt tarihi araştırmacıları işte bu konsolosluklarda çalışmıştır. Hatta Nikitin bir dönem konsolosluk dahi yapmıştır.

Fransızlar ve ABD’liler Karar Veremiyor: Hristiyanlar mı Kürtler mi?

1850’lerden sonra, Amerikalıların ve Fransızların da bölgede çalışmalarına rastlıyoruz. Fransızlar Suriye üzerinde etkili olmak istiyorlardı. Suriye’nin kuzeyinde kalan bölgede çeşitli Kürt aşiretleriyle Fransız istihbaratçılarının görüşmelerine rastlıyoruz.

Amerikalılar ise bölgeye Anadolu’da yaptıkları gibi misyonerleri vasıtasıyla geldiler. 1890 yılındaki bir ABD istihbarat raporuna göre, bölgede 1850’lerden başlayarak ABD’liler 118 kilise kurmuştur. Bu kiliselerde 891 misyoner ve 118.799 yardımcı personel çalışmaktaydı. 64 ilkokul ve 44 orta dereceli okul da açılmıştı. Ancak ABD’nin ilgisi bölgeyeydi, Kürtlere değil. ABD daha çok ticari ve askeri olarak değil, o dönem izledikleri politika gereği dini olarak etkili olmayı planlıyordu. Bu nedenle daha çok, bölgedeki Hıristiyan unsurlarla ilişki kurmayı tercih ediyordu. Keldaniler, Nasturiler, Asuriler, bu dönem ABD’lilerin bağlantı kurduğu gruplardı. Bir yandan da ABD, Orta ve Doğu Anadolu’da Ermenilerle faaliyetlere girişiyordu.

ABD’nin Hıristiyanlığa dayanan bu etkinlikleri o dönemde Kürt aşiretleri tarafından tepki gördü. 1920’lere gelinene kadar da ABD’nin bölgedeki Kürtler üzerindeki etkisi bu nedenlerle sınırlı kaldı. Zaten yukarıda bahsettiğimiz gibi ABD bölgedeki Hıristiyanlarla iş yapma peşindeydi.

Fransa’nın ise o dönem etkinliği, uzun bir süre sadece Kürtler üzerine araştırmalarla geçti. Bu araştırmalar sonucunda kurulan çeşitli Kürt enstitüleri ve araştırma merkezleri, daha sonra Kürt meselesi uluslararası bir boyut kazandığı zaman çeşitli aşiret liderlerinin Avrupa’ya kaçtıklarında sığındıkları ve Kürtlüğü öğrendikleri merkezler haline dönüşecektir.

Bu ilk tanışma döneminde pek Kürt isyanına rastlamıyoruz. Bunun birkaç nedeni bulunuyor. Öncelikle Osmanlı’nın bölgedeki otoritesi hâlâ geçerliydi. Ayrıca emperyalistler henüz Kürtler üzerinden bir sömürgeleştirme politikası gütmüyordu. Tersine, özellikle ABD’liler ve Fransızlar bölgedeki Müslüman olmayan azınlıklar üzerinden bir politika geliştirmeye çalışıyordu.

Gerçekleşen bir iki isyan ise emperyalistler tarafından desteklenmedi. 1842’deki Bedirhan Bey’in önderlik ettiği ayaklanma ile 1855’teki Yezdan Şer Ayaklanması İngiltere’nin ilgi göstermediği hatta bastırılmasını memnunlukla karşıladığı ayaklanmalardı. Zaten, İngiltere henüz Osmanlı’yı parçalamak gibi bir politika yürütmüyordu. Nitekim, Kürt aşiretleri de emperyalistlerle ayaklanmalara destek olmaları bağlamında bir irtibata da geçmemişlerdi.

1878: Kürtler Sahneye Çıkıyor

1878 Berlin Anlaşması’yla birlikte Osmanlı’nın kaderi değişmiştir. O güne kadar emperyalistler arasında bir denge vardı. Henüz Osmanlı’yı kimin nasıl paylaşacağı konusunda bir mutabakat yoktu. Bu nedenle İngiltere, Fransa ve Rusya gibi Osmanlı topraklarında emelleri olan ülkeler, bir denge içerisinde bir diğerinin daha öne geçmesini engellemek için uğraşıyordu. 1878’e kadar Osmanlı’nın toprak bütünlüğünü korumak tüm emperyalist ülkeler için birincil derecede önemliydi.

Bu anlaşma emperyalistlerin Osmanlı’nın artık sonunun geldiği konusunda bir karara varmalarının ve Osmanlı’yı “Hasta Adam” olarak tanımlamalarının bir göstergesiydi. Bu anlaşmayla birlikte başta İngiltere ve Rusya olmak üzere emperyalist ülkeler, hem Balkanlar’daki hem de Doğu Anadolu’daki “Türk ve Müslüman olmayan” unsurların hamiliğini üstleniyordu. Bu anlaşmanın getirdiği meşrulukla Osmanlı üzerindeki etnik parçalanma senaryosu artık rahatlıkla uygulanabilirdi.

1878’in getirdiği konjonktürün ilk uygulaması Musul çevresinde Şeyh Ubeydullah’ın önderlik ettiği isyandır. Bu ayaklanma hem emperyalistlerin destek olduğu ilk Kürt ayaklanmasıdır, hem de emperyalistlerin Kürt politikası arasında çelişkilerin ilk ortaya çıktığı olaydır.

Dönemin bölge üzerinde emelleri olan iki emperyalist ülkesi Rusya ile İngiltere’nin izlediği stratejide farklılıklar bulunmaktaydı. Rusya, Berlin Antlaşması’nın getirdiği meşrulukla özellikle Balkanlar ve Doğu Anadolu üzerindeki hamiliğini tescil ettirmek istiyordu. O yüzden bir süre daha Rusya, bölge üzerinde politik ve ideolojik egemenliğini pekiştirene kadar Osmanlı içindeki Kürtlerle ilgili bir emel beslememektedir. Ayrıca Rusya Doğu Anadolu’daki Ermenileri desteklemeyi tercih etmektedir. İran’ın kuzeyi zaten Rusya’nın nüfuz alanındadır ve bu bölgedeki bir Kürt ayaklanmasının Rusya’nın egemenliğine katacağı bir şey yoktur.

Bütün bunlara rağmen, Ruslar Kürtler için potansiyel bir destekti. Ubeydullah da bu yüzden ayaklanmadan önce Erzurum’daki Rus Konsolosu Obrenilır ve Van Konsolosu Kamşarkan’la görüşmeler yaptı.

Ubeydullah Ruslardan destek göremedi; ama başka yerlerden destek istemeyi de ihmal etmedi. Ayaklanma hazırlıkları sırasında Rus Çarı’nın yanı sıra Mısır Hıdivi ve Mekke Emiri’ne destek isteyen mektuplar gönderen Ubeydullah, bu mektupların Ruslar olmasa bile İngilizlerin desteğini almasını sağlayacağını düşünüyordu.

İngiltere de Rusya’nın bölgedeki etkinliğini kırmak ve İran-Afganistan hattı üzerinden Ortadoğuyla Hindistan arasında bir bağlantı kurmak peşindeydi. Osmanlı’nın toprak bütünlüğü artık İngiltere’nin tercih etmediği bir olgu haline gelmişti. Bu nedenle İngiltere, Osmanlı sınırları içerisinde kendisine bağlı devletler kurma yoluna gitmek istiyordu. Bu politika doğrultusunda, İngiliz istihbarat subayları Ubeydullah’ın yardımcılarıyla Başkale’de temasa geçmiş, İngiltere’nin Van Konsolosu Clayton 1879’da bizzat Hakkari’ye giderek Ubeydullah’ın kendisiyle görüşmüştür.

Ubeydullah’ın ayaklanması sırasında Urmiye’de bir konferans düzenlendi. Konferansta ayaklanmanın başarılı olması halinde neler yapılacağı, Kürt aşiretlerinin Hıristiyanlara nasıl davranacağı ve Ermenilerle ilişkilerinin ne şekilde olacağı tartışıldı. Bu konferans aslında Kürtlerin Hıristiyan düşmanlığı yapmayacakları konusunda emperyalistleri ikna etme çabalarının bir ürünüydü. Tersinden söylersek, emperyalistlerin de Kürtlerin Hıristiyan karşıtlığını törpüleyerek tam anlamıyla ideal bir piyon haline dönüştürme çabasının da bir ürünüydü. Konferansa Amerikalı misyonerler, Nasturi Metropoliti, Ermeni Simon Ağa ve Şeyh Ubeydullah’ın bizzat kendisi katılmıştı. Konferansın izleyicileri arasında İngiliz Konsolos General Abbott da bulunmaktaydı. Ubeydullah konferans süresince ve konferanstan sonra yaptığı çeşitli konuşmalarda Müslümanlarla Hıristiyanların eşitliğini savunduğunu ısrarla vurguladı.

Avrupa’daki Kürtçülük Hareketi: Dergi Yoluyla Yaratılan Millet

Ubeydullah’ın ayaklanması Kürtlere birkaç şey göstermişti. Öncelikle Kürtler; Ermeniler ve Nasturiler gibi bölgedeki Hıristiyan azınlıklarla çatışarak emperyalizmin desteğini alamayacağın görmüştü. O güne kadar Kürtler bölgenin esas sahiplerinin kendileri olduğu ve Nasturilerle Ermenilerden önce kendilerinin desteklenmesi gerektiği propagandasını yapıyordu. Tabii bu propaganda emperyalistler arasında tutmuyordu.

1800’lerin sonlarından itibaren Kürtlerin izlediği politikada bir değişiklik oldu. Bu değişiklikte Avrupa’da eğitim gören aşiret lideri çocuklarının da etkisi olmuştur. Kürt hareketi artık Avrupa ülkelerini ikna etmek için çeşitli argümanlar geliştirmeye başladı. Aşiretler arası çelişkiler gözden kaçırılmaya çalışıldı. Kürtler bir millet olduklarını ve Ortadoğuda emperyalizmin kendilerine güvenebileceğini göstermeye çalıştı. Aynı şekilde emperyalistler de Avrupa’da eğitim gören Kürtleri ajanlaştırma faaliyetlerine giriştiler. Yüzde yüz güvenebilecekleri, emperyalizmin çıkarlarını her koşulda savunabilecek ve kendi sözde milletinin geleceğini emperyalist planlara bağlayabilecek bir kuşak yetiştirmeye koyuldular.

Böylece emperyalizm kendi elleriyle bir milli gerçek yaratmaya başlamıştı. Aşiret liderlerinin çocukları da emperyalizm sayesinde kuracakları Kürdistan’ın prensi olma hayalleriyle ajanlaşmaktan çekinmediler. Bu faaliyette hem bir Kürt dili ve kültürü yaratılıyor, hem de Kürtlerin milletleşme stratejisi oluşturulmaya çalışılıyordu.

Avrupa’daki çeşitli merkezlerde Kürtçe yayınlar çıkmaya başladı. Bu yayınların birkaç amacı vardı. Birincisi, emperyalistler bu yayınlar yoluyla tüm dünyaya “Kürt Realitesi”ni göstermiş oluyordu ve dünya kamuoyu ikna edilmeye çalışılıyordu. İkincisi, Kürtlerin milletleşmesi sağlanıyordu. Tarih boyunca aşiret yapısından kurtulamamış Kürtlerin kendisini ayrı bir millet olarak hissetmesi şüphesiz kolay değildi. Ortak bir dil ve kültür yaratılmaya çalışılıyordu. Ayrıca, Kürtlerin Ortadoğuda emperyalistlerin desteklediği diğer Hıristiyan etnik unsurlarla (Ermeniler, Keldaniler, Süryaniler vs.) dost olduğu propagandası da bu yayınlarda yapılıyordu.

Bu dönemde Cenevre, Londra, Paris, Stokholm, San Fransisko gibi çeşitli emperyalist merkezlerde Kürtçe yayınların çıktığını görüyoruz. Bu gazetelerde birkaç Kürt aydının yanı sıra “Kürdoloji”yle ilgilenen Avrupalı ve Amerikalı akademisyenler yazıyordu. Kürt tarihi üzerine çeşitli araştırma ve tartışmaların yaşandığı bu yayınlarda emperyalizm, Kürtlere bir köken ve gelecek kurmaya çalışıyordu.

Bu dönemde Rusya’nın da Kürtler üzerindeki kültürel ilgisi devam ediyordu. Bazil Nikitin’in Kürt tarihi üzerine kitapları ve Kürdolog Orbell’in hazırladığı Kürt alfabesi bu günlere denk gelmektedir. Nitekim Abdurrezzak Bedirhan Rus Konsolosu’na bizzat mektup yazarak Orbell’in çalışmalarına destek olmayı istemiştir.

Almanlar’ın da Kürtler üzerine ilgisi ise Birinci Dünya Savaşı’na doğru başlamıştır. Almanlar Kürtleri Ari ırktan gördükleri için kendi köklerini Kürt aşiretlerinde aramışlar, Kürdistan isimli bir derginin finansmanını da sağlamışlardır.

Birinci Dünya Savaşı: Kürtler Rusya’nın Yanında

Birinci Dünya Savaşına kadar emperyalistlerin Doğu Anadolu’da üzerine oynadığı at Ermeniler olmuştu. Bu yüzden 1910’lu yıllarda büyük bir Kürt ayaklanmasından bahsetmek pek mümkün değil. Ancak bölgeyi komple işgal etme planları yapan Rusya’nın, bölgedeki her etnik grup üzerinde emelleri bulunduğu biliniyordu. Zaten bölgede en çok konsolosluk açan ülke Rusya olmuştur. 1910’larda Rusya Diyarbakır, Harput, Musul ve Diyarbakır’da açtığı konsolosluklar vasıtasıyla bölgedeki Kürtler ve özellikle Ermeniler üzerinde kışkırtıcı faaliyetler yürütüyordu.

1914’te Bitlis’te gerçekleşen Molla Selim Ayaklanması Rusya’nın bu çalışmalarının ürünüdür. Ayaklanmanın tam da Birinci Dünya Savaşı başlamadan gerçekleşmiş olması dikkat çekicidir. Rusya’nın büyük silah ve para yardımında bulunduğu ayaklanma, Kürt aşiretlerinden beklenen desteği göremedi ve bastırıldı. Molla Selim de soluğu Bitlis’teki Rus Konsolosluğu’nda aldı.

Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı topraklarındaki Ermeniler savaş süresince açıkça Rusya’nın yanında yer aldı. Ermenilerden kurulu tümen büyüklüğündeki birlikler Rus Ordusu’na gönüllü olarak yardım ettiler. Rusya, Kürtlerin de benzer bir yardımda bulunması için elinden geleni yaptı. Bu bağlamda Dersim’deki aşiretlerin desteği sağlandı. Diğer Kürt aşiretleri Ermenilerle işbirliğini henüz kabullenmiyordu. Ancak Dersim ve Elazığ civarındaki aşiretlerin o güne kadar Ermenilerle karşı karşıya gelmemesi Birinci Dünya Savaşı sırasındaki bu işbirliğini kolaylaştırdı. Koçgiri Aşireti de Rusya’ya yardım etmeyi kabul etti.

Ancak Ermenilerle Kürtler arasındaki bu Dersim merkezli ittifakın esas olarak Rusya desteğiyle ayakta kaldığının da altını çizelim. 1917’de Bolşevik Devrim’in ardından Rusya savaştan çekilince, o güne kadar Doğu Anadolu’da “kardeş kardeş” Osmanlı’ya karşı “birlikte” savaşan Kürtler ve Ermeniler bir anda birbirine düştü. Rus Ordusu’nda görev alan Kürt tümenleriyle Ermeni tümenleri arasında çatışmalar yaşandı. Güneydeki İngiliz ordusuyla bağlantı kuramayan Kürt tümenleri bu dönemde çaresiz, Osmanlı’ya sığındılar.

Kürt aşiretlerinin Rusya’yla işbirliği bununla sınırlı değildir. Her dönem Osmanlı Devleti’yle karşı karşıya gelen Bedirhanlar, Birinci Dünya Savaşı’nda da Rusya’nın yanında yer almaktan çekinmedi. 1916 yılından itibaren Tiflis’te Rusya’yla irtibata geçen Bedirhanlar, yerel önderliklerini kabul ettirdikten sonra koşulsuz Rusya saflarına geçti. O kadar ki, aşiretin önde gelenlerinden Yusuf Kâmil Bey savaş süresince Rus işgali altında kalan Erzurum ve Bitlis’te Rusya adına valilik yapmıştır.

Bir başka aşiret lideri Seyit Taha ise, bu sefer Kuzey İran’daki faaliyetlerinde Rus desteğini almaya çalışıyordu.

Birinci Dünya Savaşı’nın Ardından İngiltere’nin Kürt Politikası

Birinci Dünya Savaşı sırasında, Kürtlerin ilişki içerisinde olduğu tek ülke Rusya değildi. Kendisini Kürtlerin temsilcisi olarak gösteren Şerif Paşa, İngiliz İşgal Kuvvetlerine yardımcı olma önerisi götürmüş ve İngiliz subaylarla defalarca görüşmüştür.

O dönemde İngilizlerin belirgin bir Kürt siyaseti yoktu. Ortadoğunun gizlice paylaşıldığı Sykes-Picot Antlaşması’na göre, İngilizler Ortadoğuda kurduğu Arap ülkeleri vasıtasıyla etkin olmayı planlıyordu. Kürtler ise daha çok Rusya’nın ilgisini çekiyordu. Bu nedenle, Fransız ve İngilizler Kürtlerle ilgilenmeyi Rusya’ya bırakmıştı. Bolşevik Devrimi’nin ardından Rusya’nın Kürtler üzerindeki emperyalist emellerinin ortadan kalkmasıya birlikte, İngiltere emperyalist planlarına Kürtleri de ekleyecektir.

Osmanlı’nın Birinci Dünya Savaşı’ndaki yenilgisinin emperyalist işgal sayesinde kendi bağımsız devletlerini kuracaklarını planlayan azınlıklar, emperyalist merkezlerde propaganda yarışına giriştiler. Adeta bir leş kargası gibi parçalanacak imparatorlukta en büyük parçayı kapma derdindeydiler: Rumlar, Ermeniler, Nasturiler... Bu kervana Kürtler de katıldı.

Wilson Prensipleri’nin yayınlanmasıyla birlikte Kürtler arkalarına emperyalist işgal güçlerini de alarak bağımsız bir ülke kurma macerasına girişti. O güne kadar parça parça olmuş Kürt örgütleri Aralık 1918’e gelindiğinde Kürt Teali Cemiyeti (KTC) adı altında birleştiler.

Cemiyet’in liderliğini Şeyh Ubeydullah’ın oğlu Seyit Abdülkadir yapmaktaydı. KTC’nin temel felsefesi Kürt meselesi konusunda emperyalistleri ikna etmek, olası bir anlaşmada Kürtlerin de bulunduğu bir devletin kurulmasını sağlamak ve bu konularda kamuoyu oluşturmak için Kürtler arasında bir birlik olduğu imajını yaratmaktı. Aslında KTC’yi bekleyen en zor görev bu sonuncusuydu. Kürtlerin o güne kadar emperyalist destek bulmak gibi bir sorunları olmamıştı. Hatta İngiltere’nin de artık açıkça Kürtleri desteklemeyi karar vermesiyle birlikte bu problem tamamen ortadan kalkmıştı. Artık mesele olası bir Kürt devleti için Kürt aşiretlerinin birliğini oluşturmaktı. Ancak Kürtlerin tarihleri boyunca böyle bir birlikteliği olmamıştı ve bu çeşit birliktelik zaten bölgedeki aşiret yapısını bozacağı için aşiret liderleri tarafından da benimsenmiyordu.

Birinci Dünya Savaşı’nın hemen ardında, Ortadoğu üzerinde egemen olmak isteyen İngiltere’nin iki hedefi vardı. Birincisi, Osmanlı’yı mümkün olduğu kadar parçalamak ve güçsüzleştirmek. İkincisi, Araplar arasında bir birlikteliğin olmasını engellemek. İkisi de İngiltere’nin bölgedeki petrol kaynakları üzerindeki hakimiyeti için şarttı. İngiltere bu politikasını önemli ölçüde uygulayabildi. İngiltere Ortadoğuda Hindistan’da uyguladığı türde bir sömürgecilik yapmayı düşünmüyordu. Çünkü İngiltere’nin bölgeye kaydırabilecek gücü kalmamıştı. Hindistan’da zaten zor günler yaşayan İngiliz egemenliği bir de Ortadoğuda maceralara hazır değildi. O yüzden İngiltere kendi askerleri ve valileri yerine bölgedeki işbirlikçi yönetimlerle egemen olmaya karar verdi. İngiltere’nin Birinci Dünya Savaşı boyunca destekleyip finanse ettiği Arap ayaklanması bu politikanın ilk uygulanmasıdır.

Ancak Kürt aşiretleri arasındaki derin ayrılıklar da bir Kürt devleti projesinin çok zor olduğunu ortaya koyuyordu. Öncelikle Kürt aşiretleri arasında tarihsel, kültürel ve hatta dini bir bağ bulunmuyordu. Alevi Kürt aşiretleriyle Sünni Kürt aşiretleri arasında büyük çarpışmalar yaşanıyordu. Hemen hemen tüm Kürt aşiretleri de birbiriyle kavgalıydı. Aşiretlerin konuştukları dil açısından da büyük farklar bulunuyordu. Dolayısıyla bir Kürt devleti kurmak için gerekli tarihsel ve kültürel birlik şartı henüz olgunlaşmış değildi. Üstelik Kürtler tarihsel olarak Türklerle pek çok ortaklığa sahipti ve binlerce yıldır Türk devletleri çatısı altında yaşıyordu.

Bu nedenlerle İngiltere bir Kürt Devleti kurmaktan ziyade, Kürtleri bölge ülkelerini kontrol altında tutmak için kullanmaya karar verdi. Tüm Kürtleri bir araya getirmektense, Türkiye’deki Kürtlerle Irak’taki Kürtleri farklı değerlendirmeye tabi tutmaya karar verdi. Türkiye’deki Kürtlerin devlet kurması çok olanaklı gözükmüyordu, çünkü Osmanlı otoritesi ne olursa olsun binlerce yıllık bir geleneğe sahipti. Üstelik bu bölgedeki Kürdistan Ermenistan ile çakışıyordu. Halbuki Irak’taki Kürtler İngilizler açısından daha önemliydi, çünkü, bu bölgede Kürtler Musul ve Kerkük petrollerine yakın bölgelerde yaşıyordu.

İngiltere’nin Ermenistan ve Kürdistan projeleri böylece şekillenmiş oldu. Ermenistan vasıtasıyla Bakü petrolleri kontrol edilmiş ve stratejik öneme sahip Doğu Anadolu topraklarında hakim olunmuş olacaktı. Kürdistan vasıtasıyla ise Musul ve Kerkük petrollerine hakim olunacak, Arapların bölgede birleşmesi, bütünleşmesi ve zenginleşmesi de belli bir sınır içine hapsedilmiş olacaktı.

Bu tespitler İngiliz istihbarat raporlarına da aynen yansımıştır. 1918 Aralık’ında hazırlanan raporda şu tespitler yapılmaktaydı:

- “Kürdistan”ın İngiltere açısından önemi Mezopotamya’ya yönelik stratejik konumundan, Dicle Nehri’ne hakimiyetinden ve petrol kaynaklarından kaynaklanmaktaydı.

- Kürtlerin kendi kaderlerini belirlemeleri pek mümkün görünmüyordu.

- Kabile ayrılıkları, coğrafya koşulları ve yılların birikimi, Kürtleri bir bayrak altında toplamayı olanaksız kılıyordu.

- Bağımsız bir Kürt devleti ancak bir dış yardımla söz konusu olabilirdi.

Ayrıca İngiltere’nin dış politika temellerinden biri olarak Osmanlı’dan ayrılan bölgelerden bu imparatorluğu bir daha geri dönmesinin engellenmesi de belirlenmişti.

Dolayısıyla İngiltere için öncelik bir Kürt devleti değil, Kürtler vasıtasıyla bölgede hakim olmaktı. Bu nedenle Kürtler zaman zaman ayaklandırılarak, bölgedeki bir ülke güçsüzleştirilmeye çalışıldı. Zaman zaman ise Kürt ayaklanmaları sayesinde İngiltere askeri başarılar elde etti. Ancak İngiltere hiçbir zaman kuracağı Kürdistan’ın bir Hindistan olmasını da istemiyordu. Örneğin Kürdistan’ın nasıl kurulcağının tartışıldığı Doğu Komitesi toplantılarından birinde İngiliz Başbakan Lord Curzon bu görüşü yansıtmıştı.

Zamanla İngiltere’nin görüşü olgunlaşmaya başladı. Kürdistan Musul’un kuzeyinden başlatıldı ve petrol bölgelerinin bir kısmı Arap Şeyhliği’nin sınırları içinde kaldı. Böylece bugünkü Irak’taki petrol kaynakları iki farklı ülke içinde paylaştırılmış oluyordu. Her iki ülke de İngiltere hakimiyeti altına olduğu için önemli bir sorun olmuyordu. Kürt devletinin bir başka önemi de Türkler ile petrol bölgesi arasında bir tampon görevi görecek olmasıydı. Ermenistan’ın sınırları Doğu Anadolu’da Türklerin aleyhine genişletilirken de İngiltere’nin amacı aynıydı. Bu şekilde de Türklerin Bakü petrollerine ulaşımı engellenmiş olacaktı.

Kürdistan’ın Sınırları Avrupa’da Çiziliyor

1919’un sonlarına gelindiğinde Sevr Antlaşması’nın hazırlıkları sürmekteydi. Bu, hem Osmanlı’daki işbirlikçi yönetimler, hem de Kürtler ve Ermeniler gibi anlaşma hükümleri neticesinde ayrı devlet kurma hayaline kapılanlar için önemli bir dönemdi. Herkes emperyalist merkezlerde köşe kapmaca oynuyor, anlaşmada kendi payına düşeni arttırmaya çalışıyordu.

Bu dönemde, Bedirhanlar ve çeşitli Osmanlı aydın ve paşaları Kürtlerin temsilciliğini üstlenerek, emperyalistlerle masaya oturma planları yapmaya başladılar.

Bu isimlerden en ilginci Şerif Paşa’dır. Osmanlı Dışişleri’nde yıllarca hizmet vermiş, Stokholm Büyükelçiliği’nde de bulunmuş Şerif Paşa, bir anda kendisini Kürt olarak tanımlayan ve Kürtlerin temsilciliğini yürüttüğünü söyleyen biri olmuştu. Bu çok ilginç bir olaydır, zira Şerif Paşa’nın Kürtlüğü, bugünkü Kürt ayrılıkçısı aydınların bile tartıştığı bir olgudur. Kürtlerin lideri ve temsilcisi kesilen Şerif Paşa, kimilerine göre Osmanlı’nın ajanıdır. Bu iddia doğrudur ya da yanlıştır. Bu çok önemli değil. Önemli olan, Kürtlerin temsilciliğini üstlenen ve bunu resmi sıfatlarla yıllarca sürdüren birisinin Kürtlüğünün bile tartışılıyor olmasıdır. Kürtlerin kaderlerini ne derece elinde tuttuklarına dair önemli bir kanıttır bu. Zaten, Şerif Paşa’nın ne derece Kürtleri temsil ettiği o dönemde bile tartışılan bir konuydu.

Şerif Paşa’nın uluslararası arenaya çıkışı Paris Konferansı’yla birlikte olmuştur, bu konferansa Şerif Paşa dışında da Kürtlerin temsilcisi olduğu iddiasıyla delegeler gelmiştir. Ancak emperyalistler bunların hiçbirisine itibar etmemiş, sadece Şerif Paşa’nınkini kabul etmişti. Dolayısıyla aslında emperyalistlerle Şerif Paşa arasında gizli bir anlaşma yapıldığı da söylenebilir.

Bu dönemde Şerif Paşa ülke ülke gezmiş, pek çok emperyalist merkeze de mektuplar yazarak Kürt taleplerini iletmeye çalışmıştır. Wilson (ABD), Lloyd George (İngiltere), Clemenceau (Fransa) ve Orlando (İtalya); Şerif Paşa’nın defalarca mektup ve bildirge gönderdiği liderlerdendir. Ayrıca Şerif Paşa başta İngilizler olmak üzere pek çok ülkenin istihbarat elemanlarıyla Kürdistan’ın sınırları hakkında müzakereler ve pazarlıklar yürütmüştür. Şerif Paşa ayrıca Ermeni delegasyonu Başkanı Bogos Nubar Paşa ile birlikte ortak bir bildirge de hazırlamıştı. Böylece Kürtler Ermenilerle bir sınır ve çıkar mutabakatına vararak, emperyalistlerin başını ağrıtmayacağı konusunda garanti vermiş bulunuyordu.

Şerif Paşa ile Bogos Nubar Paşa’nın bu anlaşması emperyalizmin Kürt politikasının da bu doğrultuda değiştiği anlamına geliyordu. Emperyalizm hem Büyük Ermenistan’ı, hem de Kürdistan’ı kurmaya karar vermişti.

Ancak Şerif Paşa’nın bu anlaşması toprakları Büyük Ermenistan’ın içinde kalan çeşitli aşiretler tarafından tepkiyle karşılandı. Ayrıca Kürtlerin önderliğini Şerif Paşa’dan almak isteyen çeşitli büyük aşiretlerin liderleri de Kürt-Ermeni Anlaşması üzerinden Şerif Paşa aleyhinde propagandaya başladılar. Emperyalist merkezlere Şerif Paşa’nın Kürtleri temsil etmediğine dair mektuplar ve telgraflar yağmaya başladı. Bu tepkilerin sonucunda Şerif Paşa delegelikten çekilmeye zorunda kaldı.

Kürtlerin emperyalizmle işbirliği başka kanallardan da devam ediyordu. Milli Mücadele süresince Kürtler, İngiltere’nin de desteğini alarak, Mustafa Kemal’e ve TBMM’ye karşı ayaklanmalara giriştiler. Tunceli’deki Koçgiri Aşireti’nin ayaklanması bunların ilkidir. Ayrıca aşiretlerin yaşadığı bölgelerde yerel idarecilerin atanması da ilkesel olarak kabul edildi. Böylece Osmanlı içinde ayrı bir Kürt devletinin çıkmasını Damat Ferit Hükümeti kendi elleriyle hazırlamış bulunuyordu.

Irak Kürtleri: “Kürtlerin Başında İngilizleri Görmekten Mutluluk Duyarız”

Birinci Dünya Savaşı süresince İngilizler Irak Kürtleri arasında da faaliyet yürütüyordu. Kerkük, Musul, Süleymaniye gibi Kürt aşiretlerinin de yer aldığı şehirler sık sık İngiliz istihbaratçılarının ziyaretini yaşıyordu. Kürtler arasında Türk düşmanlığı propagandası yürütüldü. Henüz Irak’ta bir Arap düşmanlığı propagandası yapılmıyordu. Çünkü, Kürtler arasında bir Arap düşmanlığının İngiltere’ye somut bir katkısı da olmayacaktı. İngilizler sadece bölge üzerindeki hakimiyeti kendilerine sıkıntı oluşturacak Türkler aleyhinde propaganda yapıyordu. Bu dönemdeki görüşmelerde Süleymaniye bölgesinde etkili olan aşiret lideri Şeyh Mahmut Berzenci, bölgedeki İngiliz çıkarlarını sonuna kadar savunacağına dair anlaşmalar imzaladı. Berzenci, Kürtlerin başlarında İngilizleri görmekten mutluluk duyacağını söylüyordu.

1919 yılına gelindiğinde Şeyh Mahmut Berzenci’yle İngilizler arasında bir yetki sorunu doğmaya başladı. Berzenci bölgede bir Kürt Kralı gibi davranmaya başlamış, İngilizlerle yetki tartışmasına giriyordu. Halbuki bölge üzerindeki etkinliği tamamen arkasındaki İngiliz desteğine bağlıydı. Yoksa diğer Kürt aşiretlerinin Berzenci’nin otoritesini tanıdığı yoktu.

Bunu bilen İngilizler Berzenci’nin yetkilerini istediği gibi arttırmak bir yana, daha da kısmaya başladılar. Berzenci’nin buna yanıtı sert oldu. İngilizlere bölgede ne kadar güçlü olduğunu göstermeye koyuldu. İki yıldır bölgenin tek hakimi gibiydi. Bu iki yıllık hakimiyetin diğer aşiretler üzerinde etkisi olduğunu düşündü ve İngilizlere kafa tutmaya başladı. Musul ve Kuzey İran’ı da nüfuz bölgesine eklemeyi istedi. İngilizler buna karşı çıkınca da isyan başlattı. Süleymaniye’deki İngiliz birliklerini yendi, ancak takviye güçler isyanı anında bastırdı.

Bu noktada Berzenci ile İngilizler arasında karşılıklı bir sürekli aldatma söz konusuydu. Berzenci, isyanı başlatmadan önce Fransızlarla irtibat kurmuş ve Fransız İşgal Kuvvetleri’ne gönderdiği temsilcileri vasıtasıyla Irak’taki Kürtleri kendisinin temsil ettiğini vurgulamıştı. Ancak Fransızlar zaten nüfuz bölgelerinde bulunmayan Kuzey Irak için İngilizlerle karşı karşıya gelmek istememişlerdi.

İngilizler ise Berzenci dışında yeni alternatifler aramaya koyulmuştu. Seyit Taha İngilizlerin dayanmak istedikleri yeni bir isim olarak öne çıktı. İngilizler Seyit Taha’nın Musul’dan Şemdinli’ye kadar olan bölgenin valiliğini önerdi. Karşılığında Seyit Taha, Berzenci’nin ayaklanmasının bastırılmasına yardım edecekti. Böylelikle İngilizler bölgedeki Kürt kartını kaybetmemiş oldu. Ancak vurgulayalım ki İngilizler sadece Seyit Taha’ya da dayanmadılar. Bir başka aşiret lideri Hamdi Paşa da kullanıldı.

Dolayısıyla İngilizler’in Kuzey Irak’taki Sevr öncesindeki faaliyeti, bölgede bir Kürt devleti kurulması yönündedir. Ancak, bu devletin kesinlikle sadece İngilizlerin kontrolünde olması gerekmektedir. Dolayısıyla kendi etkinliğini arttırmak isteyen Kürt aşiretlerine İngilizler hiçbir şekilde taviz vermemektedir. Bu da göstermektedir ki, İngilizler için Kuzey Irak’taki Kürt devleti, Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkının bir sonucu değil, Musul petrollerine hakim olmanın bir aracıdır.

Sevr Antlaşması: Kürtlerin de Artık Bir Devleti Var!

24 Nisan 1920’deki San Remo Konferansı’nda Kürdistan ile ilgili alınan tüm kararlar Sevr Antlaşması’nda kabul edilen maddeler haline gelmişti. Bu anlaşmaya göre Bitlis’in güneyi Kürdistan, kuzeyi ise Ermenistan olmuştu. Doğu Anadolu da Sivas’a kadar Türklerin elinden alınıyordu.

Her ne kadar Sevr Antlaşması uygulanamamış olsa da hâlâ Kürtler için önemini korumaktadır. Sevr Anlaşması uluslararası planda Kürtlerin varlığının kabul edildiği ilk anlaşma olması bakımından önemlidir. Kürt devletinin de bir Kürt milleti gerçeği üzerinden değil de, emperyalistlerin Ortadoğuyu sömürgeleştirme programları çerçevesinde kurulduğunun bir göstergesidir. Çünkü Sevr Antlaşması imzalanıp da Kürt devletinin kurulmaya karar verildiği günlerde, ne Kürt aşiretleri arasında bir birlik vardı, ne de bir millet gerçeğine işaret edebilecek dini, tarihi ve kültürel bütünlük. Kürt aşiretleri arasındaki dağınıklık o dereceye varmıştı ki, Kürt devletinin bir gerçeklik haline geldiği 1920’ler, aslında aşiretler arasındaki ayrımların en fazla yaşandığı günlerdi. Bunun nedeni de aşiret reislerinin kurulacak Kürt devletinin lideri olarak kendilerini emperyalistlere beğendirme çabasıydı.

Kemalist Cumhuriyet’e Karşı Kürtler Kullanılıyor

Mustafa Kemal önderliğindeki Türk Milleti Sevr Antlaşması’nı yırtıp çöpe attıktan sonra, emperyalistlerin Kürt politikasında da belirli bir değişiklik oldu. Öncelikle Birinci Dünya Savaşı sonrasında tamamen İngiliz ve Fransız egemenliğine bırakılan Arap topraklarında emperyalistler kendi düzenlerini kurmaya giriştiler. Irak ve Suriye’de Kral Faysal’ın liderliğinde işbirlikçi manda rejimler kuruldu. Dolayısıyla bu dönemlerde, Irak’ta da Suriye’de de bir Kürt isyanı görmüyoruz. Bir Kürt devletinin kurulması, o dönemde stratejik olarak emperyalistler için fazla bir şey ifade etmiyordu. Hatta Arapları emperyalistlerin karşısına iteceği için zararlı bile olabilirdi. Aynı şekilde İran’da da İngiliz işbirlikçisi bir Şah Rejimi bulunmaktaydı ve İran’daki Kürtler de bu dönemde sessizdi.

Ancak Türkiye’de emperyalizme kafa tutmuş bir rejim bulunmaktaydı ve emperyalistler bu rejimle nasıl başa çıkabileceklerini düşünüyorlardı. Kemalist Cumhuriyet’e karşı Padişahçı-Halifeci bir ayaklanmanın çok başarılı olmayacağı ortadaydı. Çünkü Padişahın mütareke döneminde izlediği işbirlikçi siyaset, Türk Milleti’nin nefretini kazanmasına neden olmuştu. Aynı şekilde Atatürk’ün ulusal kurtuluş mücadelesine liderlik etmiş olması hem halk nezdinde hem de Ordu üzerinde büyük etkisi olmasına neden olmaktaydı. Bu nedenle Türkiye’nin içinde bir rejim muhalifi bulmak kolay değildi. Üstelik genç Cumhuriyet de en devrimci dönemini yaşamaktaydı ve kolay kolay muhalefete izin verecek gibi gözükmüyordu.

Dolayısıyla emperyalizmin elinde tek koz olarak Kürtler kalmaktaydı. Nitekim bu kozu da kullandılar. Kurtuluş Savaşı’nın ta başlarında Koçgiri İsyanı’yla birlikte Kürtleri Mustafa Kemal’e karşı ayaklandırmayı düşünen emperyalizm çeşitli denemeler ve yoklamalardan sonra, bu planını Şeyh Sait isyanıyla birlikte uygulamaya koydu. Üstelik İngiltere ile Türkiye arasında çözülmemiş bir mesele de bulunmaktaydı: Musul meselesi.

O dönemde Musul’un etnik yapısı bugünden çok farklıydı. Yüzlerce yıllık Osmanlı iradesinin doğal bir sonucu olarak kentin büyük çoğunluğunu Türkler oluşturmaktaydı. Emperyalizmin bağımsız devlet istediklerini iddia ettiği Kürt aşiretlerinin büyük çoğunluğu da Türk iradesinden memnundu ve Kürtlük ve bağımsızlık gibi iddiaları yoktu. Bu nedenle Türkiye bölgede bir referandum yapılmasını istiyor, İngiltere ise Musul sorununun Milletler Cemiyeti’nde çözülmesini istiyordu. Doğal olarak bu cemiyetten çıkacak sonuç tam da İngiltere’nin istediği gibi çıkacaktı.

1925 yılına gelindiğinde Musul meselesi hâlâ çözümsüzdü. Bu noktada İngilizler Kürt kartını tekrar oynamaya karar verdiler. Zaten çeşitli KTC artığı Kürt aşiretleri huzursuzdu ve sürekli İngiliz ve Fransızlara başvurarak ayaklanma hazırlığı içinde olduklarını söylüyorlardı.

Şeyh Sait’in Arkasındaki İngiliz Desteği

Şeyh Sait’in liderliğinde bir grup 21 Mart 1925 (Nevruz) gününü ayaklanmanın başlangıcı olarak tespit etmişti. Ancak Türk Ordusu’yla isyancı Kürtlerin erken teması nedeniyle ayaklanma daha erken başlamak zorunda kaldı. Aslında ayaklanma, Irak sınırına daha yakın bölgelere başlatılacak ve gerektiğinde İngiliz kuvvetlerinin desteği alınacaktı. Ayrıca ayaklanma hattının güney kesimi İngiliz toprakları içinde kaldığı için sağlama alınmış olacaktı. Fakat erken temas nedeniyle ayaklanma Tunceli civarlarında başladı.

Ayaklanmanın ardındaki İngiliz desteğini ortaya koyan pek çok olgu bulunmaktadır. Ayaklanma bastırılırken Türk Ordusu, askerlerinin bir kısmını ayaklanma hattının güneyinden geçirmek zorundaydı. Bunun için de o dönem Fransız mandası olan Suriye sınırları içindeki demiryolu kullanılmak zorundaydı. Fransa için Türkiye’yle iyi ilişkiler kurmak o dönem daha önemliydi. Fransa böylelikle İngiltere’nin Ortadoğuda artan gücünü dengeleyeceğini düşünüyordu.

Bu nedenlerle Fransa, Şeyh Sait İsyanı’na destek olmadığı gibi, Türk Ordusu’nun Suriye sınırları içerisindeki demiryollarını kullanmasına da izin verdi. Bu İngiltere’nin büyük tepkisine neden oldu. Bu tepki, İngiltere’nin isyanı desteklediğinin uluslararası arenada ortaya çıkmasını sağladı. Ayrıca, ayaklanan aşiretlerin üzerlerinden İngiliz yapımı silahlar hattâ İngiltere’den gelmiş silah katalogları çıktı. İsyancı liderlerin ceplerinde de İngiltere Krallığı antetli çeşitli mektuplar çıktı. Ayrıca isyancıların kıyafetleri üzerlerinden çıkan paralar vs. tümü İngiltere’den gelmişti.

Ancak Şeyh Sait Ayaklanması’nın ardındaki İngiliz desteğini gösteren en önemli olgu, isyanın sonuçlarının İngiltere lehine olmasıdır. Tam isyanın başladığı dönemlerde Türkiye Irak sınırına yığınak yapıyordu. Mustafa Kemal bir güç gösterisiyle Musul meselesinde ne kadar ciddi olduğunu göstermeyi düşünüyordu. Ancak Şeyh Sait isyanı hem Mustafa Kemal’in bu harekâtını engellemiş oldu, hem de Türkiye’nin Musul’un bir Türk kenti olduğu yolundaki tezlerini de dünya kamuoyu önünde geçersiz kılmış oldu. Çünkü, kendi topraklarındaki vatandaşları bile Kürtlük iddiasında olan Türkiye, Musul’dakilerin Kürt olmadığı tezini ne kadar savunabilirdi? Şeyh Sait isyanı emperyalizmin Musul’da yaşayanların Türk olmadığı ve Türkiye’yle birleşmek istemeyeceği yolundaki tezini kanıtlaması için çok güzel bir fırsat vermişti.

Dolayısıyla Şeyh Sait İsyanı başarılı olamasa bile, İngiltere’nin Musul tezlerini desteklemesi bakımından önemliydi. Zaten İngilizler de isyanın başarılı olacağını düşünmüyorlardı. Hatta hiçbir zaman açıkça desteklemediler ve destekledikleri iddialarını yalanladılar. Ancak başta Mustafa Kemal olmak üzere dönemin yöneticileri isyan süresince İngiltere’yi sert dille uyarıp eleştirdiler.

İkinci Deneme: Ağrı Ayaklanması

Emperyalistler tabii pes etmedi. 1930’a doğru geniş çaplı bir hazırlıktan sonra bu sefer de Hoybun isimli örgüt önderliğinde İhsan Nuri Paşa’nın yönettiği bir kısım aşiret, Ağrı Dağı civarlarında ayaklandı. Ayaklanma başarılı olduğunda İran’a doğru genişleyecekti.

Türkiye ayaklanmayı bastırabilmek için İran’la anlaşmak ve Iğdır civarındaki bir kısım verimli arazi karşılığında Küçük Ağrı dağının çevresini İran’dan almak durumunda kalmıştı. Çünkü Ağrı Dağı’ndaki isyancılar Türkiye’nin harekatından sonra İran’a kaçabiliyorlardı. Küçük Ağrı’nın Türkiye’ye katılmasıyla birlikte isyancıları kuşatmak mümkün olabilecekti. Ağrı Ayaklanması sırasında gerçekleşen bu Türkiye-İran antlaşması Ortadoğuda Kürt ayaklanmalarını engellemenin bölgedeki tüm devletlerin el ele verirse mümkün olacağının güzel bir göstergesidir.

Burada Hoybun örgütünün de karakterine bakmamız gerekir Hoybun Ermeni örgütü Taşnak ile birlikte kurulmuş ve tamamen İngiliz istihbarat subaylarının denetiminde gelişmiştir. Hoybun, tüm örgütlenmesini yurtdışında yapmıştır.

Fransızların da Hoybun’un oluşumunda ve gelişiminde önemli yeri bulunmaktadır. Bu ayaklanmanın Fransa açısından önemi Hatay sorunudur. İngiltere Musul için Şeyh Sait’i nasıl desteklediyse, Fransa da aynı şekilde Hatay için Hoybun’u desteklemiştir.

Fransızların Hoybun’la ilişki kurmasında Taşnak’ın da büyük rolü olmuştur. Taşnak 30’ların başında SSCB tarafından dışlanan ve Fransa’nın büyük destek verdiği bir örgüttü. Taşnak’ın hedefi SSCB’den bağımsız Katolik bir Ermenistan kurmaktı. Bu da tam Fransa’nın Ermeni tezlerini destekliyordu. Bu nedenle Kürtlerin Hoybun’da Taşnak’la kurdukları ittifak, onların Fransız desteği almalarını da sağladı. Yurtdışı bağlantılarını Fransa üzerinden sağlayan Hoybun’un karargâhı da Fransız mandası Suriye’de bulunuyordu.

Türkiye-Irak-İran: Kürtlere Karşı Güçbirliğine

Ağrı İsyanı’nın bastırılması sırasında Türkiye ile İran arasında yapılan anlaşmayı incelemiştik. İran da Türkiye gibi Kürtlerden çok çeken bir ülke konumundaydı. Kürtlerin Irak’ın başına musallat olması tam Ağrı İsyanı’nın ardından olmuştur. İngilizlerin iktidara getirdiği Kral Faysal’ın yavaş yavaş denetimden çıkması üzerine bu sefer de Irak’taki Kürtler piyasaya sürüldü ve 1931’de Irak’ta bir Kürt ayaklanması çıktı. Bu Irak’taki ilk ayaklanmadır ve çok da başarılı olamamıştır. Zaten bu ayaklanmada İngiltere’nin amacı Türkiye ve Suriye ile dostane ilişkiler kurmaya başlayan ve Mustafa Kemal’la birlikte bir federasyon arayışına giren Irak Kralı’na bir gözdağı vermek ve Irak Kürtlerinin gücünü sınamaktı.

Türkiye’deki Ağrı İsyanı’nın hemen ardından Irak’ta çıkan bu Kürt ayaklanması aslında Türkiye-Irak ilişkilerinde belli bir ilerleme de sağladı. Zaten 30’lar dünyanın hızla yeni bir dünya savaşına doğru gittiği ve Ortadoğuda İngiltere’nin hakimiyetinin yavaş yavaş azaldığı dönemlerdir. Bu nedenle Irak ve İran da kendilerine yeni bir gelecek tasarlama peşindeydi. Türkiye-İran-Irak ve Afganistan arasında kurulan Sadabad Paktı, bu arayışların bir ürünü sayılabilir. Sadabad Paktı’nın çok bilinmeyen bir yönü ise Kürt meselesiyle ilgili kısmıdır. Sadabad Paktı’nda 7. maddesine “içişlerine karışmama ve şer güçleri desteklememe” gibi bir madde eklenmiştir. Bu maddede kastedilen ülkelerin pakt üyesi diğer ülkelerdeki Kürtleri desteklememesi ve Kürt isyanlarına karşı birlikte hareket etmesiydi. Sadabad Paktı’ndan sonra iki ülkenin sınırlarındaki karakollar arttırıldı. Bölgedeki Kürt aşiretlerini faaliyetleri hakkında istihbarat paylaşımına gidildi. Kürt aşiretlerinin güçlenmesine neden olan kaçakçılığın önüne beraber geçilmeye çalışıldı.

Hatay Sorunu: Tekrar bir Kürt İsyanı

1937’ye gelindiğinde ise Hatay sorunu en civcivli dönemini yaşamaktaydı. İşte tam da bu sıralarda Tunceli’de bir isyan patlak verdi. Bu isyanda Fransız parmağı bulunmaktadır. İsyanın liderlerinden Seyit Rıza Fransız ajanlarıyla defalarca görüşmüştür. Fransızlar isyana parasal olarak da destek vermiştir. İsyanın başlarında Tunceli çevresi uzun süre isyancıların kontrolünde kalmıştır. Ancak Türk Ordusu’nun harekatının ilerlemesi üzerine, Fransızlar da son kozlarını oynamış ve Suriye’deki Kürtleri Türkiye’ye göndererek isyanı desteklemelerini sağlamıştır. Ancak bu destek pek işe yaramamıştır. İsyan bastırılmış ve Türk Ordusu’ndan kaçan isyancılar bu sefer de Suriye’ye sığınmışlardır.

Atatürk dönemindeki isyanlara baktığımız zaman isyanların aslında bir Kürt devleti kurmaktan öte, Kemalist rejime bir gözdağı vermek ve Musul, Hatay gibi önemli meselelerde istediği adımları atmasını engellemek olduğu söylenebilir. Dolayısıyla Atatürk döneminde henüz belirgin bir Kürt devleti kurulması fikri bulunmuyordu. Çünkü Sevr’den beri bir Kürt devleti’nin politik zemini kalmamıştı. Bu nedenle Türkiye’yi hizaya sokmak ve Kürtleri kontrol altında tutmak o zamanlar için yeterliydi. İsyanların kesintisiz sürmemesi ve İngilizlerle Fransızların Türkiye’yle çıkarlarının bozulduğu dönemlere rast gelmesi bir raslantı değildir. Emperyalistlerin Kürt devleti gibi uzun vadeli bir planları bulunmamaktaydı. Tersine, dönem dönem yoklamak onlar için yeterliydi.

İlk Kukla Kürt Devleti: Mahabad Cumhuriyeti

İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından dünya üzerinde emperyalist paylaşım yeniden sahne alırken Stalin önderliğindeki SSCB de artık bir emperyalist ülke gibi bu paylaşıma katılıyordu. Gerek Doğu Avrupa, gerekse Kafkaslar SSCB’nin yeni nüfuz alanı haline gelmişti. Bu dönemde SSCB İran ile sınır anlaşmazlıklarını düzeltmek ve İran petrolü üzerinde bir takım imtiyazlar edinmek için İran’la sürtüşmelere giriyordu. Bu bağlamda Kuzey İran’da “Güney Azerbaycan” ve “Kürdistan” devletleri kuruldu. Bu devletlerin ikisi de tamamen SSCB desteğiyle Kızılordu’nun fiili müdahalesiyle kurulmuş kukla devletlerdi. İran bu devletlerin kurulmasıyla birlikte SSCB’nin istediği tavizleri verdiği anda da devletlerin arkasındaki SSCB desteği çekildi ve İran’ın bu devletleri ortadan kaldırması çok da zor olmadı.

Mahabad Cumhuriyeti Kürtlerin kurduğu bir cumhuriyet değildir. SSCB’nin güdümünde olduğu, SSCB desteğini çektiği anda rahatlıkla ortadan kaldırılmasıyla görülebilir. Türkiye ve Irak’taki o güne kadar pek çok ayaklanmaya katılmış Kürt aşiret reisi de bu cumhuriyetin vatandaşı olmak için başvurmuştu. Kürtler akılları sıra, topluca bu ülkeye yığınak yapacak ve hayallerindeki Kürt devletini sonunda kuracaklardı. Örneğin ayaklanma liderlerinden İhsan Nuri Paşa, Cumhuriyet’in Genelkurmay Başkanı olmuştu. Ancak istedikleri kadar yığınak yapsınlar, SSCB desteği bittiği anda Mahabad Cumhuriyeti de ortadan kalktı.

Ancak Mahabad Cumhuriyeti ortadan kalkarken Sovyetler bir başka Kürt aşiret liderini himayesine almıştır: Molla Mustafa Barzani. Irak’ta ayaklanan ve başarısız olan Barzani, Sovyetler’e sığınmıştır. SSCB, Barzani’yi bir koz olarak elinde tutmaya karar vermiştir. Kendisine ve ekibine, Askeri Akademi’de eğitim verilmiş ve Barzani General rütbesine ulaşmıştır. Bu dönemde Barzani üst düzey Sovyet yetkililerle görüşebilmiş, büyük saygı görmüştür. Ancak Irak’taki devrimden sonra Sovyetler’le ilişkisinin gelişmesi üzerine Sovyetler’in Kürtlere olan ilgisi de ortadan kalkmıştır.

İsrail-Kürt İttifakı Kuruluyor

1950’ler boyunca Kürt kartının oynanmadığını görüyoruz. Çünkü bu dönem esas olarak dünya sisteminin yeniden yerine oturduğu bir dönemdi ve Batı Bloku ile Sovyet Bloku arasında bir denge kuruluyordu. Kürtlerin bu denge içerisinde önemli bir yeri bulunmuyordu, çünkü Kürtler Sovyetler’le Batı Bloku’nun çatışma alanının dışındaydı. Henüz Ortadoğu üzerinde bir hesaplaşmaya girişilmemişti. Üstelik İran, Irak ve Türkiye’de zaten işbirlikçi rejimler vardı ve emperyalistler açısından bu statükoyu korumak yeterliydi.

Hakim emperyalist güç olarak ABD öne çıkmaya başlamıştı ve ABD’nin İngiltere gibi bu bölgelerde büyük bir tecrübesi bulunmamaktaydı. Sadece çeşitli aşiretlerle bağlantılar kurulmaya başlandı. Dolayısıyla 50’li yıllar ABD’nin bölgeyi tanımakla geçirdiği bir dönem olarak görülebilir.

Bu dönemde Ortadoğu coğrafyasına ve dolayısıyla Kürt meselesine yeni bir emperyalist ülke katılır: İsrail. İsrail 1948 yılında İkinci Dünya Savaşı’nın ertesinde ABD’nin Ortadoğuya hakim olma stratejisinin önemli bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır. İsrail sayesinde ABD hem bölgede güvenilir bir müttefik kazanmış hem de bölgede Arapların birleşmesinin önü kesilmiştir. İsrail kurulur kurulmaz, kendisine bölgede bir yaşam alanı sağlayabilmek için Araplara karşı kendini savunması gerektiğin farkındaydı. Bu nedenle İsrail bölgedeki Arap olmayan unsurlarla ittifak kurma stratejisi geliştirdi. Bu bağlamda Etiyopya, İran ve Türkiye ilk elde İsrail’in ilişkilerini geliştirmesi gereken ülkeler olarak göze çarpıyordu. İsrail’in kurulduğu dönemde İran ve Türkiye zaten Batı Bloku’na dahil olmuş ülkelerdi. Bu nedenle bu ülkelerle kurulan ilişkilerde bir sıkıntı yaşanmadı. İsrail, bu ülkelerin yanı sıra Kürtlerle de ilişki kurdu. Böylece sağlam bir Arap karşıtı ittifak kurulmuş oluyordu.

Yahudilerin Kürtlerle ilişkileri İkinci Dünya Savaşı yıllarına kadar gitmektedir. 40’lı yılların başlarında önemli ABD’li Siyonist istihbaratçılar Barzani ve Bedirhan başta olmak üzere birkaç Kürt aşiret lideriyle görüşmüşler ve Arap düşmanlığı temelinde bir ittifakın ilk temellerini atmışlardı. Nitekim İkinci Dünya Savaşı sonrası dünya konjonktürünün belirlendiği San Fransisko Konferansı’nda da Kürtlerin konferansa sunduğu ve Doğu Irak’tan Doğu Anadolu’ya büyük bir alanı kaplayan Kürdistan projesini konferansta tek destekleyen Siyonistler olmuştu.

İsrail’in Kürtleri desteklemesi ilk başta Irak’taki sınırlı kalmıştı. Çünkü Türkiye ile ilişkilerini germek istemeyen İsrail, Humeyni iktidarına kadar Batı Bloku’ndan kopmayan İran’la da istihbarat alanlarını neredeyse birleştirmişti. Dolayısıyla İsrail’in İran’daki Kürtleri desteklemesi söz konusu bile olamazdı. Tersine İran gizli servisi SAVAK İsrail gizli servisi MOSSAD ile birlikte Barzani önderliğindeki Kürtlere silah ve para yardımında bulunmaya Şah devrilene kadar devam etti.

1958: Kasım Devriminden Sonra Abd Kürt Kartını Oynamaya Başlıyor

Ancak 1958 yılında Irak’ta Kasım önderliğindeki devrimci subay hareketinin antiemperyalist bir devrim yapmasıyla birlikte, bu sefer ABD Irak’taki Kürtleri ayaklandırmak gibi bir politikaya girişti. Barzani’nin Irak’ta bitmek bilmez ayaklanmalara başlaması işte bu döneme rastlar. İşin ilginci Kürtler açısında ayaklanılacak bir durum da pek yoktu. Aslında Kasım, Kral karşıtı olduğu için Kürtlere özerklik vermeyi bile teklif etmişti. Esas Kürtleri asimile etmeyi düşünen Kral’dı. Yani, Kürtlerin ayaklanması Kral’a karşı değil onu devirip Kürtlere de özerklik teklif eden Kasım’a karşı olmuştur. Çünkü antiemperyalist olan Kral değil, Kasım’dı. Dolayısıyla Kürtlerin karşı çıktığı liderler kendilerine özerklik vaat eden, o çok bahsettikleri kültürel haklarını verenler değil, emperyalizmin hoşuna gitmeyenler olmuştur.

Irak BAAS Partisi Kürt meselesini yanlış bazda ele almıştır. Meseleyi etnik bir sorun olarak görmüş arkadaki emperyalist desteği ortadan kaldırmanın yolunu Kürtlere daha fazla hak vermekle mümkün olacağını düşünmüştür. 1970 yılında bizzat Saddam Hüseyin liderliğindeki BAAS heyeti Barzani ve Talabani’nin liderlik ettiği Kürt aşiretleriyle görüşerek Kürtlere özerklik verilmesi konusunda çeşitli anlaşmalar yaptı. Bu anlaşmalar doğrultusunda Kürtçe resmi dil olacak, Irak adeta bir Arap-Kürt federasyonuna dönüşecekti. Saddam Hüseyin bu sayede Kürtleri kontrol altında tutabileceğini düşünmüştü. Ancak düşündüğü gibi olmadı. Irak’ta İran sınırında yaşayan Kürtler ile İran Şahı arasında çeşitli ittifaklar kuruldu. O dönem İran tamamen ABD’nin bölgedeki jandarması gibi çalışmaktaydı ve İsrail ile ittifak halindeydi. Dolayısıyla İran kendisi de Kürt ayrılıkçılığından muzdarip olsa da Irak’taki Kürtleri desteklemekten çekinmedi. İran, Barzani önderliğindeki aşiretlere İsrail ve ABD’nin yaptığı silah yardımının taşeronluğunu üstlendi ve silahların İran-Irak sınırından taşınmasına göz yumdu. İran ayrıca ayaklanan Kürtlerin ayaklanma bastırıldığında kendi ülkesine geçmesine de göz yumuyordu.

Ancak 1975 yılında İran ile Irak arasında Kürt aşiretlerinin desteklenmemesi konusunda bir anlaşmaya varıldı. Neden 1975? Bilindiği gibi 1973 yılı dünya çapında petrol krizinin çıktığı, Arap-İsrail savaşının yaşandığı ve ABD’nin Ortadoğu üzerindeki etkisi ve gücünün azaldığı yıl olmuştu. Bu süreçten İran da biraz olsun etkilenmişti. Dolayısıyla karşımızda Kürtlerle emperyalizmin yine kader birliğini görüyoruz. İran ile Irak’ın ABD’nin de hoşuna gitmeyen basit bir ittifakı söz konusu.

1975 yılında İran ile Irak’ın Kürt aşiretlerinin desteklenmemesi konusundaki anlaşması, Barzani’yi tamamen ABD’nin kucağına itti. 1979’daki İslam Devrimi’nden sonra, Kürtler bu sefer tekrar ABD’nin etkisiyle ayaklandılar. Ancak Humeyni bu ayaklanmayı bastırmasını bildi.

İran-Irak Savaşı: Yine İşbirlikçilik

Kürtlerin işbirlikçiliğinin en ilginç örneklerinden birisi İran-Irak Savaşı’nda yaşanmıştır. 1980’den 1988’e kadar süren savaşta özellikle İran-Irak sınırında yaşayan Kürtler İran’a destek olmuş, İran ordusuyla koordineli bir şekilde ayaklanmışlardı. İşin ilginci, Irak’tki Barzani liderliğindeki KDP’ye bağlı Kürtler İran’la birlikte Irak Devleti’ne karşı ayaklanırken, İran’da ayaklanan Kürtleri de Saddam Hüseyin destekliyordu. Hatta İran, kendi ülkesindeki Kürt ayaklanmasını bastırmak için Barzani’nin güçlerini kullandı. 1983 yılında önce Kuzey İran’da Humeyni ile birlikte Kürt ayaklanmasını bastıran Barzani, daha sonra İran’ın Kuzey Irak’a yaptığı sefere katıldı. Daha da ilginci Irak’taki Kürtlerin de İran’daki Kürtlerin de partisinin ismi aynıydı: KDP!

Savaşın sonlarına doğru ise, Barzani, İran’ın işgal ettiği Halepçe’de İran Ordusu’nun rahat geri çekilmesini sağlamak için Irak ordusunun saldırılarını püskürtme görevini üstlendi.

ABD Kürt Devleti İçin Düğmeye Basıyor

İran-Irak Savaşının bitimiyle birlikte, Saddam Hüseyin’in Arap Birliğini savunan tutumu ve sosyalist uygulamaları petrol zenginliğinin verdiği güçle de birleşince ABD’nin ve İsrail’in bölgedeki çıkarlarını zedelemeye başlamıştı. ABD, Irak’ın Kuveyt ilhakını bahane göstererek başlattığı ilk Körfez Savaşı’nda (1991) esas müttefik olarak Kürtleri belirledi. Körfez Savaşı’nda Saddam’ın Kuveyt’ten çıkartılmasından sonra Bush’un ayaklanma çağrısına bir tek Kürtler uydu. Kuzey Irak’ta ABD’nin oluşturduğu güvenli bölge (36. paralelin kuzeyi) Kürtler için adeta fiili bir Kürdistan haline geldi. KDP ve KYB uzun yıllar sonra ilk kez bir araya geldiler ve ortak bir Meclis kurdular. Yapılan seçimlerde KDP ve KYB eşit oy aldılar ve aynı sayıda milletvekili sahibi oldular.

Bu dönem, ABD’nin Kürt Devleti projesini devreye soktuğu dönemdir. Artık sadece Kürtlerin belli ayaklanmalarının desteklenmesi değil, Kürtlerin bir devlet kurmasının sağlanması gerekiyordu. Körfez Savaşı bu projenin devreye sokulması için bir başlangıç olmuştur.

Saddam Hüseyin Kuzey Irak’taki gelişmeleri elleri kolları bağlı izliyordu. Ancak 90’ların ortalarına doğru Talabani’yle Barzani tekrar birbirine düştü. Kuzey Irak’ta yetki yarışına giren aşiret liderlerinden Barzani 1995 yılında Saddam’la anlaştı. Irak Ordusu’nun desteğini arkasına alan Barzani, Talabani’ye saldırdı. Bu, fiili Kürt Devletinin sonu ve Saddam’ın Kuzey Irak üzerinde tekrar egemen olması anlamına geliyordu. Saddam’ın bölgeye tekrar hakim olmasıyla birlikte ABD ajanlaştırdığı 5000’i aşkın Kürdü Guam adalarına helikopterlerle kaçırdı.

Bu ABD’nin bölgedeki Kürt Devleti projesinin sonu demek oluyordu. ABD bu projesini tekrar uygulamaya koymak için İkinci Körfez Savaşı’nı beklemek zorundaydı.

Ve Huzurlarınızda PKK!

Irak üzerinde Kürtler kullanılırken Türkiye’deki Kürtler de sessiz durmuyordu. Irak’ta Körfez Savaşı yaşanırken, Türkiye’de de PKK, arkasına ABD desteğini almış Türkiye’nin güneydoğusunda etnik temizliğe başlamıştı. 70’lerin sonlarında kurulan PKK’nın amacı terör yoluyla bölgedeki Türkleri korkutup kaçırmak, daha sonra da bölgedeki Kürt çoğunluktan bahsederek emperyalistlerin desteğinde bir Kürt devleti kurmaktı. 80 öncesinde PKK, bölgedeki kendi dışındaki tüm örgütleri temizledi ve örgütlenmeyi tekeline aldı. 1984’te ise Türk Devleti’ne karşı savaş açtı. Emperyalizm her ayrılıkçı Kürt örgütünü desteklediği gibi PKK’yı da destekledi. Dönemin ünlü Ermeni terör örgütü ASALA da PKK’ya hem silahlı eğitimlerde, hem de eylemlerde destek oldu. Taşnak-Hoybun birlikteliğinin bir benzeri yine emperyalistlerin himayesinde PKK-ASALA arasında 80’lerin başlarında yaşandı. Ancak PKK’nın gücüne güç katması, ABD’nin Ortadoğuya saldırması ve bölgede bir Kürt devleti kurmaya karar vermesiyle başlamıştır.

PKK’nın esas gelişimi Körfez Savaşı sırasında olmuştur. Kuzey Irak’ta Kürt aşiretlerini destekleyen ABD, doğal olarak Türkiye’de de PKK’ya destek olmaya başladı.

Körfez Savaşı’ndan sonra 36. paralelin kuzeyini korumak için kurulan Çekiç Güç, PKK’ya büyük yardımlar sağlamış, aynı zamanda örgüte büyük bir hareket alanı sağlamıştır. Ancak ABD’nin PKK’ya yardımı Irak’taki Kürtlere yaptığı yardım kadar açıktan olamamıştır. Çünkü ne de olsa Türkiye ABD’nin “müttefiği”dir. Ve ABD Türk Devleti’ne tam olarak karşısına almak istememektedir. ABD, hem PKK’ya destek olmakta, hem de Türk Ordusunun Kuzey Irak’ta PKK’ya karşı yürüttüğü “sınır ötesi operasyonlara” karşı çıkarak PKK terörünün bitirilmesini engellemektedir. Sınır ötesi operasyonların engellenmesi Kuzey ırak’taki Kürt devletinin geleceği açısından da önemlidir. Kuzey ırak’tan Türk Ordusu çıkarılmadan Kürt devleti kurulamayacağı ortadadır.

Ancak Türk Devlet bürokrasisinde ABD’nin Çekiç Güç yoluyla PKK’ya verdiği destek farkedildiğinde ABD’nin tepkisi sert olur. Dönemin Jandarma Genel Komutanı Org. Eşref Bitlis ve ekibi ABD tarafından öldürülür. Sınır ötesi operasyonları savunan ve Çekiç Güç’e karşı çıkan üst düzey subayların neredeyse tümü zamanla tasfiye edilir.

90’larda ABD ile PKK’nın kurduğu ittifakın stratejik önemi büyüktür. PKK’nın varlığı öncelikle Türkiye’ye haddini bildirmek için gereklidir. Ayrıca, ABD’nin PKK’ya karşı verdiği sözde mücadele Türkiye-ABD stratejik ortaklığını vazgeçilmez hale getirmektedir. Enazından kamuoyu bu doğrultuda ikna edilmeye çalışılmaktadır. ABD yıllardır PKK’yı “aba altından sopa gösterir gibi” kullanmaktadır. Bu durum Apo’nun ABD tarafından Türkiye’ye teslim edilmesiyle de ortaya çıkmıştır. ABD, Apo’yu Türkiye’ye vererek hem Türkiye’nink endi imkanlarıyla PKK terörünü bitirip Ortadoğu üzerinde etkin olmasını engellemiş, hem de Apo’nun idamını imkansız hale getirmiştir. Böylece PKK önderliğinin fiziksel varlığı ABD tarafından garantiye alınmıştır.

Sadece ABD Değil, AB ve Rusya Da PKK’yı Destekledi

Çeşitli Avrupa ülkeleri de PKK’ya para yardımında bulunmuştur. Bunun dışında PKK’nın gerçekleştirdiği uyuşturucu ve silah kaçakçılığına Avrupa ülkeleri tarafından göz yumulmuştur.

Güçlenen PKK; ABD, AB ve Rusya gibi günümüzün önemli emperyalist merkezleri açısından kullanılması gereken bir kozdur. Rusya 90’ların başından beri milletvekilleri düzeyinde PKK’yı desteklemektedir. Halen PKK’nın yasal olarak bürosunun ve kamplarının bulunduğu tek ülke Rusya’dır. Rusya’nın bu desteği hem Kafkaslar’da Ermeni yanlısı tutumunun bir gereğidir, hem de 1800’lere kadar uzanan Ortadoğuya Kürtler vasıtasıyla hakim olma çizgisinin bir yansımasıdır.

AB’nin Kürt politikası ise Kuzey Irak’ta Kürt aşiretlerini barıştırarak devlet kurmalarına yardımcı olmaktır. Kürt Parlamentosu’nun açılışında yılardır birbiriyle savaşan Talabani ve Barzani’nin arasında bir barıştırıcı gibi oturan Mitterand akıllardadır. AB’nin Türkiye’deki politikası ise Türkiye’nin üniter yapısını AB sürecindeki yasal-anayasal değişiklik uygulamalarıyla yıpratmak ve DEHAP’lı belediyeler yoluyla Türkiye’nin güneydoğusuda federatif yapıya ulaştırmaktır. AB, bu yolla DEHAP’lı belediyelerin hakim olduğu şehirlerde bir referandumu ve ayrılma hakkını zorlamayı planlamaktadır.

2005’e geldiğimizde

2005’e geldiğimizde Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı durum şudur: Türkiye’nin güneyinde ABD artık bir Kürt devleti kurmaya karar vermiştir. Kürt devletini misyonu Ortadoğuda ABD’nin dayanabileceği yeni bir İsrail olmaktır. Artık ABD işbirlikçi bir Irak yönetimi değil, parçalanmış bir Irak istemektedir. Ayrıca, İran’ın parçalanması açısından da Kürt devletinin büyük faydaları bulunmaktadır.

ABD açısından Kürt devletinin bir diğer faydası da Türkiye’yi hizaya sokmak ve kontrol etmek olacaktır. Türkiye Ermenistan-Kürdistan-İsrail hattıyla hem Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetlerinden kopartılmış, hem de doğudan kuşatılmış olmaktadır.

Kürt devleti ayrıca ABD’nin Irak’ın kuzeyindeki petrol kaynaklarına tam anlamıyla sahip olması anlamına da gelmektedir.

Dolayısıyla ABD’nin Kürt kartı artık İran ve Türkiye’deki Kürt aşiretlerinin yaşadıkları yerleri kapsayan büyük Kürdistan’ın kurulmasıdır.

Türkiye Ne Yapmalı?

Türkiye Kürt tehlikesini bertaraf etmek istiyorsa Atatürk dönemi politikalara dönmek zorundadır.

- Atatürk gibi Kürt ayaklanmasını ve bir istilaya dönüşen ekonomik faaliyetlerinin önüne geçilmelidir.

- Atatürk döneminde Ağrı isyanının batırılması sırasında yapıldığı gibi bölge ülkeleriyle ittifak kurulmalıdır. Türkiye bugüne kadar PKK’ya karşı Kuzey Irak’ta Barzani ve Talabanileri desteklemekle büyük hata yapmıştır. Türkiye’nin karşısındaki tehlike PKK değil, Kürtçülüktür. PKK Kürtçülük tehlikesinin sadece bir unsurudur. Türkiye salt PKK’ya karşı değil, toptan Kürtçülüğe karşı mücadele etme perspektifini kazanmalıdır. Kuzey Irak’ta Barzani ve Talabani’nin desteklenmesi bölgede Kürtçülüğün gelişmesi ve Türkiye’nin de altından kalkamayacağı bir gerçeklik haline gelmesi sonucuna neden olmuştur.

- Türkiye kendisi gibi Kürtçülük faaliyetlerinden rahatsız olan Suriye ve İran’la birlikte, Irak’taki devrimci işgal karşıtı örgütlerle de birleşerek öncelikle ABD’yi bölgeden atmak ve işbirlikçisi Kürtleri etkisiz hale getirmek için uğraşılmalıdır.

Unutulmamalıdır ki, ABD için PKK başka olmak üzere Kürt örgütlerin tümü önemlidir. ABD’nin hiçbirisinin karşısına çıkmayacağı ortadadır. ABD’nin Kandil Dağı’ndaki PKK’ya karşı bir şey yapmaması unutulmamalıdır. 1990’larda Çekiç Güç helikopterleriyle PKK’ya silah ve erzak yardımında bulunan ABD; bugün de Kandil Dağı’nda PKK’ya yardım ve yataklık etmektedir.

Türkiye Kürt tehlikesini öncelikle ABD’ye karşı çıkarak bertaraf edeceğini bilmelidir. Şu tarihsel gerçeğin altını çizelim: Bölgede emperyalizm olduğu sürece Kürtler ve Kürtçülük olacaktır. Emperyalizm yenildiği zaman ise Kürt hareketi geri çekilecektir.

Türkiye Kürtlere karşı İran-Suriye ve Irak’la birlikte ABD güdümünden bağımsız bir antiemperyalist cephe kurarak gelebilir. Sadece Kürtlere karşı savaşmak Türkiye’nin meseleyi çözmesi için yeterli değildir. Çünkü karşımızdaki salt bir çapulcu sürüsü ya da terör örgütü değildir. ABD Ordusu’nun öncü kuvvetlerinden farksız bir istila hareketidir. Bu nedenle karşımızdaki düşmanı iyi tanıyarak ve arkasındaki emperyalist tehdidi ortadan kaldırmayı hedefleyerek terörle mücadeleyi yürütmemiz gerekmektedir.


http://ileri.turksolu.org/27/erdem27.htm

***

Türkiye’de Kürt İsyanları

Özgür Billur

 

 

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, artık Kürt sorunu diye bir sorunu tanıdığını Başbakanının ağzından açıklamıştır. Bu, Batı emperyalizmi ve onun güdümündeki Kürt ayrılıkçıları için önemli bir başarıdır.

Ulusal Kurtuluş Savaşımızın başlangıcındaki Kürt isyanlarından bugüne Ankara’ya Kürt sorununu tanıması için baskı yapılmaktadır. 1920 yılından 1938’e kadar gerçekleşen ondokuz Kürt isyanının ve 1978’den bugüne yaşanan PKK terörünün hedefi aynıdır: Türk Devletine bir Kürt sorunu kabul ettirip, Türkiye Cumhuriyeti topraklarının parçalanması.

Atatürk döneminde Kürt isyanları en sert şekilde bastırıldı. Sorun Kürt sorunu olarak değil, İngiliz ve Fransızların Türk Milleti ve devletini parçalamak için yaptığı kışkırtmalar ve aşiret düzeni olarak ele alındı.

1980 sonrası yaşanan PKK terörü de Kürt sorunu olarak ele alınmadı ve sorun askerî açıdan çözüldü. Ancak AB ve ABD’nin baskılarıyla zayıf düşen Türk Devleti artık terörden ayrı olarak bir Kürt sorunu tanımaktadır.

Mütareke döneminden bugüne kadar emperyalizmin Ortadoğu’da planı değişmemiştir: Bölgede ajan bir Kürt devleti kurdurarak Türk, Arap ve Fars uluslarını parçalamak. Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi Kürt isyanlarının ortak özelliği, yabancı devletlerin Türk Devletini zayıf düşürmek için bu isyanları desteklemesi ya da bizzat organize etmesidir. İkincisi, şehirleşememiş Kürt kitlelerin uluslaşma sürecine direnen aşiret şeyhleri ve beylerinin güdümüyle hareket etmeleridir.

A- Osmanlı Döneminde Kürt İsyanları

1800’lerden itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nda 30 civarında Kürt ayaklanması olmuştur. Bunların tamamına yakını aşiret beylerinin devlet otoritesiyle egemenlik paylaşımı mücadelesinin sonucudur. Bu yüzden isyanların milli bir karakterinin olduğunu söyleyemeyiz. Ancak Batılı dinî ve siyasî misyonerlerin 1850’lerden itibaren Kürtlerin yaşadığı bölgelerde yaptığı faaliyetler sonucu, bu hareketlerde Kürtlük öğesinin de kullanılmaya başlandığını görüyoruz.

Osmanlı İmparatorluğu Kürtlere bir çeşit özerk beylikler verilmişti. Aşiret düzeni içinde yaşayan bu topluluklar dinsel yönden Sünnî, Şafiî ve Alevî olmak üzere üçe ayrılmışlardı. Osmanlı, Sünnî ve Şafiî Kürtlerle ilişkileri iyi tutmaya gayret etmiştir. II. Abdülhamit, bu Kürtlerden Hamidiye Alaylarını kurarak Ermenilere karşı kullanmıştır. Bu alayları İstanbul’da açılan, beş yıllık hizmet veren “Aşiret Mektepleri” izlemiştir. II. Abdülhamit bu okullarda kendisine bağlı Kürt asker ve sivil bürokratları yetiştirmiştir. Buraya alınan çocukların tamamı aşiret reisi, bey ve ağaların çocuklarıydı. Buralarda yetişen çocuklar ileride Kürt isyanlarının başında yer alacaklardır.

Asıl konumuz Milli Mücadele ve Cumhuriyet dönemi ayaklanmaları olduğu için Osmanlı’daki Kürt ayaklanmalarının belli başlılarının yalnızca isimlerini anmakla yetineceğiz.

1. Babanzade Abdurrahman Paşa İsyanı (1806-1808, Süleymaniye)
2. Babanzade Ahmet Paşa İsyanı (1812, Süleymaniye)
3. Zaza Aşiretleri İsyanı (1818-1820, Dersim)
4. Revaduz Yezidi İsyanı (1830-1833, Hakkari ve çevresi)
5. Mir Muhammet İsyanı (1832-1833, Soran)
6. Kör Mehmet Paşa İsyanı (1830-1833, Erbil, Musul, Şirvan)
7. Garzan İsyanı (1839, Diyarbakır)
8. Bedirhan Bey İsyanı (1843-1847, Hakkari ve çevresi)
9. Yezdan İzzettin Şer İsyanı (1855, Bitlis)
10. Bedirhan Osman Paşa İsyanı (1877-1878, Cizre ve Midyat)
11. Şeyh Ubeydullah İsyanı (1880, Hakkari, Şemdinli)
12. Emin Ali Bedirhan İsyanı (1889, Erzincan)
13. Bedirhani Halil ve Ali Remo İsyanı (1912, Mardin)
14. Molla Selim ve Şeyh Şehabettin İsyanı (1913-1914, Bitlis)

Bedirhan ve Ubeydullah Aileleri

Bu isyanların niteliğini göstermek için Bedirhan Osman ve Şeyh Ubeydullah İsyanına değinelim. Her ikisi de Ruslarla yapılan ‘93 Harbinin kaybedilmesi sonucu bölgede egemenliği zayıflayan Osmanlı idaresine karşı yapıldı. Bedirhan Osman ve kardeşi Hüseyin Paşa, II. Mahmut döneminde dedeleri Bedirhan Bey’in kaybettiği yarı bağımsızlığı elde etmek istiyorlardı. Şeyh Ubeydullah ise Hakkari’den hareketle İran ve Osmanlı’yı tehdit edecek bir ayaklanma planlamıştı. İki yıl arayla çıkan bu isyanların ikisi de şeyh aileleri tarafından yönetiliyor, aynı bölgede çıkıyor ve birbirinden bağımsız hareket ediyorlardı. Bugün Kürtçü yazarların saygıyla adlarını andıkları iki isyancı da başarısız olunca Osmanlı’ya sığınmışlardır. Osman ve Hüseyin Paşa affedilip İstanbul’a yerleşirken, Ubeydullah ise II. Abdülhamit’ten geçimini sağlayarak Mekke’ye sürülmüştür.

Her iki aile de Milli Mücadele yıllarında yeniden karşımıza çıkar. Sevr Antlaşmasını imzalayan kurulda yer alan ve 1918’de kurulan Kürt Teali Cemiyeti Başkanlığına getirilen Seyyid Abdülkadir, Şeyh Ubeydullah’ın büyük oğludur. Bu adam, 1925 yılında Şeyh Sait İsyanıyla ilgisinden dolayı idam edildi. Şeyhin diğer oğlu Abdullah ise, babasının öcünü almak için 1926 Haziran’ında Şemdinli Ayaklanmasını çıkaracaktır.

İngiltere’nin 1919 Haziranı’nda Kürt ayaklanması çıkarmak için görevlendirdiği Binbaşı Noel, bu iş için Bedirhaniler ailesini seçmişti. Bedirhani ailesinin lideri Bedirhan Paşa’nın oğlu Kürt Teali Cemiyeti Başkan Vekili Emin Ali Bey’dir. İngilizler ile Bedirhanilerin ilişkisi Fransız istihbaratının 1920’deki bir raporunda şu şekilde geçiyor:

“Botan aşiretinden Bedirhan ailesi İngiliz ajanları ile anlaşmış ve İngiliz mandasını kabul etmiştir.”

Mustafa Kemal Paşa da, Sivas Kongresi’nde bu işbirliğini açıklayarak gerekli tedbirleri aldıklarını açıklar. Mustafa Kemal, Binbaşı Noel, Ali Galip ve yanındakilerin tutuklanması emrini verince hepsi çareyi kaçmakta bulur.

B- Türkler Emperyalizmle Savaşırken Kürtler Ne Yaptı?

Osmanlı’nın İtilaf Devletleriyle Mondros Antlaşmasını imzalaması ve arkasından gelen işgaller, Anadolu’daki Türkleri harekete geçirdi. İşgallere karşı Kuvayı Milliye örgütleri kurarak çarpışan Türkler, Müdafaai Hukuk Cemiyetlerinde toplanıyorlardı. Mustafa Kemal’in liderliğinde birleşen ulusal direniş, bir taraftan emperyalist işgalcilerle çarpışırken bir taraftan da içerdeki ayaklanmalarla uğraşıyordu. Bu ayaklanmalar esas olarak padişahın desteğindeki gerici ayaklanmalar ile Güneydoğudaki Kürt ayaklanmaları idi.

Kürtler, 2. Meşrutiyet’le birlikte İstanbul’da çeşitli siyasi cemiyetler kurdular. 1908’de kurulan Kürt Teavün ve Terakki Cemiyeti ilk örgütlenmeleridir. Başında ömür boyu kalmak üzere Seyyit Abdülkadir vardır. Diğer kurucular, Bedirhanlı Emir Ali ve Şerif Paşa’dır. Kürt çocuklarını okutmakla işe başlayan örgüt bir basımevi kurar ve Kürdistan adlı bir gazete çıkarır. Örgüt Emin Ali ve Seyyit Abdülkadir’in anlaşamamaları üzerine kısa sürede dağılır.

Aynı isimler 1919 Mayısı’nda ilk siyasi örgütleri olan Kürdistan Teali Cemiyetini kurarlar. Başkanlığa yine Seyyit Abdülkadir seçilir. Cemiyet mevki sahibi asker-sivil bürokratlara dayanır. Yabancı elçilikler dolaşılarak destek ararlar. Wilson Prensiplerinden yararlanarak ayrı bir devlet kurmak peşindedirler. Doğuda Türkler, Vilayet-i Şarkiye Müdafaa-i Hukuku Milliye Cemiyetinde örgütlenirken, bunlar Diyarbakır, Bitlis ve Elazığ illerinde cemiyetin şubelerini açarak emperyalistlerle işbirliğine girdiler.

2 Ocak 1920’da İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Calthrope’a başvuran Kürdistan Teali Cemiyeti, Erzurum, Van, Bitlis, Harput, Diyarbakır ve Musul illerinin nüfusunun ezici çoğunluğunun Kürt olduğunu ve Ankara, Konya, Sivas, Adana ve Halep illerinde çok sayıda Kürt yaşadığını iddia ederek İngiliz mandası altında özerklik istediler. İngilizlerin zaten Mardin, Bitlis ve Van illerini içine alan İngiltere koruması altında bir Kürdistan devleti kurma planları vardı. Erzurum ve Trabzon ABD koruması altında Ermenilere verilecekti.

İngilizlerin planları ve desteğiyle hareket eden Kürt isyancılar, Milli Mücadeleyi önemli ölçüde zarara uğrattılar. Türk İstiklal Savaşını desteklediğini söyleyen Kürt aşiretleri olsa bile, bunlar bölgede etkin olamadılar. Kürtler, doğudaki Türkler Müdafaai Hukuk Cemiyetlerinde birleşirlerken bunun dışında kalmışlar ve ayrılıkçı aşiret şeyhlerinin peşinden gitmişlerdir. Türklük dışında ayrı bir Kürt örgütlenmesinin varacağı başka bir son olamazdı zaten.

Kurtuluş Savaşında Türkler cephede savaşırken Kürtler, Ankara hükümetine karşı İngiliz desteğiyle başkaldırıyorlardı. Milli Mücadelenin Türkler ve Kürtler tarafından birlikte verildiği iddiasını tarihsel gerçekler ve rakamlar yalanlıyor. Kurtuluş Savaşında verdiğimiz 34 bin şehidin yalnızca 700’ü Kürt’tü. Milli Mücadelede sırasında 4, Cumhuriyetin ilanından sonra ise 11 Kürt isyanı çıkmıştır.

Ali Batı İsyanı

Midyat’ın güneyindeki aşiretlerin başkanı olan Ali Batı otorite boşluğundan faydalanarak; Mardin, Savur, Cizre ve Nusaybin bölgesindeki aşiretlerin de bir bölümünü etkisi altına alarak, 11 Mayıs 1919’da adamlarıyla birlikte Nusaybin’e girer. İngilizlerin kışkırtmasıyla harekete geçen Ali Batı, Padişahın izni ile hareket ettiğini yayar. Kürdistan’ı kurmak amacındaki Ali Batı, tutukluları serbest bırakarak işe başlar. 19 Ağustos’ta Meddah bölgesine çekilen Ali Batı öldürülür ve isyan son bulur. Bu, Türk Milli Mücadelesi döneminin ilk Kürt ayaklanmasıdır.

Cemil Çeto İsyanı

1920 Mayıs ayında Hıdranlı Aşireti Reisi Hüseyin Paşa Garzan çevresinde Kürt Teali Cemiyeti’nin bir beyannamesini dağıtır. Bu beyannamede, İtilaf Devletlerinin Kuvayı Milliye’yi dağıtacağı ve bir Kürdistan kurulacağı belirtiliyor, silahlanarak hazırlıklı olunması isteniyordu. Hüseyin Paşa’yı misafir eden Bahtiyar Aşireti Reisi Cemil Çeto, başka aşiretleri de kışkırtarak Garzan bölgesinde güçlenmeye başlar. Reşkotan aşiretini de yanına çekmek ister, ancak başaramaz. Cemil Çeto, harekete geçtiyse de, askerî birliklerin önlemleri karşısında adamlarını bir arada tutamaz ve 4 oğlu ile 7 Haziran 1920’de teslim olur.

Milli Aşireti İsyanı

Bitlisli Kürt milletvekili ve aynı zamanda İngiliz ajanı Yusuf Ziya Bey’in yakın arkadaşı Cibranlı Halit Bey, Haziran 1920’de Kürt aşiretlerini “birlik halinde bulunmadıkları için altı yüz yıldır Türk hakimiyetinde yaşadıkları, şimdi kurtuluş gününün geldiği ve silahlanarak harekete geçmeleri” yönünde propaganda yapıp kışkırtıyordu. Ankara’da kurulan Hükümetin Padişahı tanımadığı ve bu Hükümetin Yunanlılar tarafından ortadan kaldırılacağını yayıyordu. Bu yolda yapılan kışkırtmalar sonucu Milli Aşireti, güneydeki İtilaf devletleriyle ilişki kurdu ve Fransızların Urfa’ya ikinci kez saldırdıkları sırada, fırsattan yararlanarak ayaklanıp Siverek’e doğru yürüdü. Fakat burada bulunan 5. Tümen 19 Haziran’da üzerlerine gidince, isyancılar Suriye’ye kaçılar. Bir ay sonra hazırlık yaparak, 3000 atlı ve deveyle ve 1000 yaya kuvvetle, Viranşehir’e girdiler. TBMM’ye karşı harekete geçtiklerini ilan ettiler. Ancak Dersim ve Elazığ yöresindeki aşiretlerin bekledikleri desteği vermemesi sonucu 5. Tümen isyancıları tekrar mağlup etti ve Milli Aşireti tekrar çöle kaçtı.

Koçgiri İsyanı

Türk Milli Mücadelesini en çok tehlikeye düşüren isyan, Koçgiri İsyanı olmuştur. İkinci İnönü Savaşı’nın başladığı günlerde başlayan isyan, Ankara’yı çok zor duruma soktu. Yunan saldırısıyla eşzamanlı başlayan isyan, Türk düşmanlarının planlı bir şekilde çalıştıklarını göstermektedir.

Koçgiri, Sivas’ın İmranlı ilçesinde yaşayan Kürt-Alevi aşiretidir. Bu aşiret Sivas’tan Erzurum’a kadar yayılan bir alanda yaşamaktadır. Kürdistan Teali Cemiyeti, Koçgirili Aşireti Şeyhi Mustafa Paşa’nın oğlu Alişan Bey’i Dersim’e cemiyetin şubesini açmak için gönderir. Alişan, Baytar Nuri ile birlikte çalışmaya başlar. Mustafa Kemal Paşa, Doğuda yaşanabilecek bir tehlikeyi önlemek için her ikisiyle de görüşmek ister. Alişan ile görüşen Mustafa Kemal, onu ikna eder ve milletvekilliği önerir. Baytar Nuri ise, Alişan aracılığıyla kendisine yapılan milletvekilliği önerisini reddeder. Baytar Nuri, Seyyit Abdülkadir’i de pasif bulmakta, Kürt devleti kurmayı hedeflemektedir.

1921 yılı başında belli başlı Kürt aşiretleri reislerini toplayan Baytar Nuri, toplantıdakileri ikna eder ve Temmuz ayında Zara’da karakola saldırarak isyan başlar. Ankara Hükümeti, Koçgirili Alişan Bey’i Kaymakam Vekilliğine, kardeşi Haydar Bey’i de Bucak Müdürlüğüne atasa bile onlar da ayaklananlara yardım ederler.

Kürtler Kemah’ı ele geçirirler ve Ankara Hükümetine Kürdistan’ın özerkliğini tanıma, Türk memurların bölgeden çekilmesi ve Koçgiri’ye gönderilen birliklerin geri alınması konusunda bir muhtıra çekerler. Ardından TBMM’ye şu başvuruda bulunurlar: “Sevr Antlaşması gereğince Diyarbakır, Elazığ, Van ve Bitlis illerinde bir Kürdistan kurulması gerekiyor. Bu nedenle bu oluşturulmalıdır. Yoksa bu hakkı silah zoruyla almaya mecbur kalacağımızı beyan ederiz.”

İsyan gittikçe büyür ve 50 binden fazla silahlı insan bir araya gelir. Bölgede Türk köylerine saldıran isyancılar büyük katliamlar yaparlar. Bu esnada Yunanlılar da Bursa’yı ele geçirmişlerdir. Ancak isyanın büyümesi üzerine Nurettin Paşa komutasındaki Merkez Ordusu 11 Nisan 1921’de isyancıların üzerine yürür. Topal Osman komutasındaki Giresun Alayı da Nurettin Paşa’nın emrine verilir. 17 Haziran tarihinde isyan tamamen bastırılır.

İsyanı bastıran Nurettin Paşa önlem olarak isyan çıkartan aşiretlerin batıya Türk köylerinin yanına iskan ettirilmelerini önermişşe de bölgenin milletvekilleri bunu kabul etmezler. Hatta Nurettin Paşa’nın katliam yaptığını ve görevinden uzaklaştırılmasını istemektedirler. Nurettin Paşa’nın Kürt milletvekillerinin isteğiyle yargılanmasına karar verilir. Mustafa Kemal, tüm muhalefete ve Bakanlar Kuruluna karşı tek başına Nurettin Paşa’yı savunmuş ve onun ağır bir işleme tabi olmasına izin vermemiştir.

Nurettin Paşa’nın Kürtleri iskan önerisi ise Atatürk tarafından ileride 1935’de uygulattırılacaktır.

C- Cumhuriyet Döneminde İsyanlar

Cumhuriyetin ilanından 1938’e kadar 17 Kürt ayaklanması çıktı. Bu ayaklanmalar tarih sırasına göre şöyledir:

1. Nasturi (1924),
2. Şeyh Sait (1925),
3. Raçkıtan ve Raman (1925),
4. Sason (1925),
5. Ağrı (1926),
6. Koçuşağı (1926),
7. Mutki (1927),
8. İkinci Ağrı (1927),
9. Bicar (1927),
10. Asi Resul (1929),
11. Tendürük (1929),
12. Savur (1930),
13. Zeylan (1930),
14. Oramar (1930),
15. Üçüncü Ağrı (1930),
16. Pülümür (1930),
17. Dersim (1937-1938).

Bu ayaklanmalara 20 binden fazla silahlı isyancı katıldı. İsyanlar; Ağrı, Tunceli, Bingöl, Diyarbakır, Siirt, Şırnak ve Hakkari ve çevrelerinde gelişti. Bu isyanların genel karakterini yansıtan ve Türkiye Cumhuriyeti’ni en çok uğraştıran dört isyanı incelemekle yetineceğiz.

Nasturi İsyanı

Nasturiler Süryani mezhebine bağlı Hıristiyan Kürtlerdir. Suriye’den Mısır’a kadar yayılan Nasturiler, Türkiye sınırları içinde Hakkari bölgesinde yaşamaktaydılar.

Nasturi İsyanı doğrudan doğruya İngiltere’nin çıkardığı bir ayaklanmadır. Musul konusunda İngilizlerle yaşanan gerginlik, 19 Mayıs 1924’te İstanbul’daki Haliç toplantısında ele alınır. İngilizler, Musul’daki haklarından vazgeçmek bir yana, bir de Nasturî sorununu ortaya atmışlardır ve Hakkari’yi de istemektedirler. Toplantı 5 Haziran’da biter. İki ay sonra da ayaklanma başlar.

Nasturiler Hangediği bölgesinde Hakkari Valisi Halil Rıfat Bey’i yaralayarak tutsak almışlar ve jandarma komutanını öldürmüşlerdir.

Nasturilerin İngilizler tarafından ayaklanmaya sevk edildiklerine dair pek çok gösterge ve kanıt vardır. Bunlardan birkaçını sıralayalım:

a) Ayaklanmadan hemen önce Hakkari bölgesinde İngiliz misyonerleri görülmüştür.

b) Ayaklanmayı bastırmak üzere görevlendirilen Cafer Tayyar Bey’e bağlı 21. Süvarı Alayı’na Musul’dan kalkan üç İngiliz uçağı ateş etmiştir.

c) Başbakan İsmet İnönü, Nasturi ayaklanması ile ilgili Mustafa Kemal’e verdiği raporda şunları yazmıştır:

“İngilizlerle vaki olan temasımız, 1. Süvari Tümenini Hazil Suyu batısındaki toplanma yerinden Habur Suyu üzerindeki toplanma bölgesine hareketinde sağ yancı olarak ayırdığı bir bölük süvari ve aşiret erlerinden mürekkep kuvvetin İngilizlerin sınır karakolu yaptıkları Birsivi civarına 12 Eylül 1924’te yaklaştıkları vakit bu karakoldan ateş yemelerine karşılık taarruz ederek karakol erlerini tart etmelerinden ibarettir... İngilizlere ait Banona Karakolu erleri de merkezi Banona olan ve ordumuza arzı hizmet eden Güli aşiretleri reisi Sadık Ağa tarafından kıtalarımızın gelmesinden üç-dört gün önce ellerinden silahları tart edilmiştir.

ç) İsyanı bastırmaya giden birliklerden kaçan ve Bitlis Milletvekili Yusuf Ziya’nın kardeşi Teğmen Rıza’nın da aralarında olduğu subaylardan biri Zaho’daki İngiliz birliklerine katılmıştır.

Bir ayrıntı daha belirtelim: “Turkish Petroleum” şirketi 25 Temmuz 1923 günü İngiltere Dışişleri Bakanlığına başvurarak Musul’un Türklere bırakılmamasını istemişti. İngiltere 6 Ağustos 1924 günü Cemiyet-i Akvam’a başvurarak Musul sorununun ele alınmasını talep etmişti. Nasturi ayaklanması bu başvurudan bir gün sonra başladı!

İsyan 28 Eylül günü kesin olarak bastırıldı. İsyanın liderleri Irak’a doğru kaçtılar. İsyanın bastırılmasında kimi aşiretlerden de faydalanıldı.

İsyanın bastırılmasından sonra Genel Kurmay Başkanı Fevzi Çakmak Milli Savunma Bakanlığına bir rapor göndererek, Musul sorununda hâlâ bir belirsizlik olduğunu, İngilizlerin bu konuda çok ısrarcı olduklarını ve bölgeyi karıştırabileceklerini belirterek, yalnız siyasal görüşmelerle yetinilmemesini, savaşa hazır olunmasını istemiştir.

Bu raporun yazılmasından üç ay sonra Şeyh Sait İsyanı patlak verdi.

Şeyh Sait İsyanı

Nasturi ayaklanmasının üzerinden altı ay geçmiştir. Genç Cumhuriyet, Lozan ile Misak-ı Milli sınırlarını önemli ölçüde dünyaya kabul ettirse de Musul meselesi yüzünden İngiltere ile gerginlik yaşamaktadır. Ayrıca Hilafetin kaldırılması ve çağdaşlaşma yolunda atılan adımlar da gerici-yobaz kesimi hareketlendirmiştir. Bu kesimler, Terakiperver Cumhuriyet Fırkası’na girerek seslerini duyurmaya çalışmaktadırlar. Şeyh Sait İsyanı böyle bir dönemde çıkar.

Uğur Mumcu’nun “Kürt-İslam” olarak nitelendirdiği ayaklanmanın lideri Şeyh Sait’i ilk olarak Kürt Azadi (İstiklal) Cemiyetinin Erzurum’daki ilk kongresinde görüyoruz (1924). Bu kongrede iki karar alındı.

a) En geç Mayıs 1925 tarihine kadar bir ayaklanma başlatılacak.

b) Gerekli dış destek İngiliz, Fransız ve Ruslardan sağlanacak.

Yabancılardan yardım alma önerisine bazı üyeler karşı çıkınca Şeyh Sait yabancılardan yardım almanın mübah olduğunu anlatmıştır.

Şeyh Sait, Erzurum ve çevresinde tanınan ve sevilen Nakşibendi şeyhidir. Bitlis Kürt milletvekili Yusuf Ziya, Kürt İstiklal Cemiyeti’nin verdiği görev üzerine Şeyh Sait’in yanına, Hınıs’a gider. TBMM’ye hainlik yapan Yusuf Ziya ile Şeyh Sait anlaşırlar.

1924 yılı Ağustos ayında Şeyh Sait, Hamidiye Alaylarını oluşturan Cibranlı ailesinden Cibranlı Halit Bey ve Mutki Aşireti Reisi Musa Bey, Erzurum’da bir araya gelirler. Kürt İstiklal Cemiyeti’nin başkanlığına Şeyh Sait seçilir. Şeyh Sait Erzurum-Hınıs’tan ayrılarak yaz boyunca Kürt ağaları ve beyleri ile görüşür. Ayaklanma için tarih belirlenmiştir: 21 Mart 1925.

15 Kasım günü Şeyh Sait’in oğlu Ali Rıza İstanbul’a giderek Kürt Teali Cemiyeti Başkanı Seyid Abdülkadir ile görüşür. Abdülkadir, ayaklanmanın daha çok dinsel motiflerle yapılması gerektiğini söyler. “Bütün gücümle ayaklanmayı desteklerim” diyen Seyid Abdülkadir’, Mustafa Kemal aleyhine yazılmış bildirileri Ali Rıza’ya dağıtması için verir.

Nakşibendi tarikatını Kürtler arasına yayan iki kol vardır. Bu iki koldan Seyit Taha kolu Şeyh Abdülkadir aracılığıyla Kürt Teali Cemiyeti’ni, Şeyh Ali Sebdi kolu da Şeyh Sait aracılığıyla Kürt İstiklal Cemiyeti’ni yönetmektedir. Şimdi ikisi de ortak hareket etmektedir.

Ocak 1925’te Şeyh Sait imzasını taşıyan ve elden ele dolaşan bildiri şöyle başlamaktadır: “Kurulduğu günden beri İslam dininin temellerini yıkmaya çalışan Türkiye Cumhuriyeti Reisi Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Kuran Ahkâmına aykırı hareket ederek Allah ve Peygamberi inkar ettikleri ve İslam Halifesini sürdükleri için gayrımeşru olan bu idarenin yıkılmasının bütün İslamların üzerine farz olduğu...”

Eski Genç milletvekili Hamdi Bey olan biteni İçişleri Bakanlığına iletir. Alevi Hormek aşireti de Şeyh Sait’in ayaklanma hazırladığını Mustafa Kemal’e gizli bir mektupla bildirir. Hamdi Bey ise, Cibranlı Halit ve Yusuf Ziya’nın faaliyetlerini aktarmaktadır. Ayrıca Bucak Müdürü Tayyib’in İngilizlerle haberleştiğini de bildirmektedir. Hamdi Bey Diyarbakır Valiliğine de bir dilekçe yazarak, İngilizlerin din sömürüsü ile halkı kışkırttığı ve Cumhuriyet aleyhine, hanedan lehine propagandalar yapıldığını belirtir.

İngiliz büyükelçisi Mr. Lindsay’ın 27 Şubat 1925’te İngiltere’ye gönderdiği telgrafta, “ayaklanmayı hazırlayanların İngiliz yetkililerinden yardım sağlama girişimlerinin karşılıksız kaldığı ve yardım isteklerinin geri çevrildiği”ni belirtmesi ayaklanmacıların İngiltere ile ilişkide olduklarını ve destek istediklerini göstermektedir.

Şeyh Sait hareketi bugün Kürtçü çevrelerce Kürt ulusal mücadelesinin önemli bir parçası olarak saygıyla anılıyor. Öyle bir ulusal hareket ki, hem İngiliz desteği arıyor, hem de şeriatçı.

İsyan planlanandan önce 13 Şubat’ta başlar. Asker kaçaklarını aramak için Şeyh Sait ve kardeşi Abdürrahman’ın Piran’daki evini saran jandarma teğmenleri esir edilir. Bir er şehit düşer. Aynı gece 350 atlı ile yola çıkan Şeyh Sait, Genç ilçe merkezine doğru yola koyulur. Evlerden jandarmaya ateş edilmektedir. Genç’ten sonra Lice’ye de hakim olan Şeyh Sait yanlılarının hedefi Diyarbakır’dır. Ergani, Palu ve Piran’ı ele geçiren isyancılara karşı Ankara’da tedbir alınmaya çalışılmaktadır. Etkin bir tavır alamayan Fethi Bey’in yerine 2 Mart’ta İsmet Paşa Bşbakanlığa getirilir. Olağanüstü hal ilanı da yetersiz kalınca hükümete olağanüstü yetkiler veren Takrir-i Sükûn Kanunu çıkarılır. 35 binden fazla silahlı asker demiryoluyla bölgeye sevkedilir.

Şeyh Sait kuvvetleri Diyarbakır’a saldırarak Türk kuvvetlerine kayıplar verdirirler, ancak Nisan’ın ikinci haftasından itibaren Türk Ordusu duruma hakim olur. Şeyh Sait İran’a kaçmak üzereyken yakalanır. İsyanın diğer liderleri de teslim olurlar ya da yakalanırlar.

İsyana son noktayı Hava Kuvvetleri koyar. İsyan bölgelerine havadan yapılan saldırılarla bölge isyancılardan temizlenir.

Şeyh Sait İsyanı, Cumhuriyet tarihinin en büyük isyanıdır. 3000’den fazla kişinin katıldığı isyandan sonra kurulan İstiklâl Mahkemelerinde 5010 kişi yargılanmış, Şeyh Sait ile birlikte 420 kişiye idam cezası verilmiş ve bunlar infaz edilmiştir. 1811 kişi de çeşitli cezalar almıştır.

Hoybun Cemiyeti ve Ağrı İsyanları

Ağrı’da ilk isyan Mayıs 1926’da, ikinci isyan Eylül 1927’de, üçüncüsü de Eylül 1930’da gerçekleşmiştir. İsyanların arkasında Kürt-Ermeni dayanışmasını temsil eden Hoybun Cemiyeti vardır. Hoybun Cemiyeti’nin kuruluş tarihi ve kurucuları tam olarak belli olmamakla birlikte, Şeyh Sait İsyanından sonra yurtdışına kaçan asilerin liderlerince kurulduğu tahmin edilmektedir. Bir İngiliz raporuna göre ise, Hoybun, Taşnak Merkez Komitesi Üyesi Papazyan’ın bürosunda kurulmuştur.

Hoybun’un ilk geniş toplantısı İngiltere’nin Irak Fevkalade Komiser Muavini Edmods tarafından organize edilmiş ve İngilizlerin Revandiz kaymakamlığına getirdikleri, 1880 isyanı lideri Ubeydullah’ın oğlu Seyyid Taha’nın evinde yapılmıştır. Toplantıya çeşitli aşiret reislerinin yanında İngiltere’yi temsilen Yüzbaşı Moltfoltre da katılmıştır. Toplantıda Türkiye’de yapılması düşünülen isyanla ilgili şu kararlar alınmıştır:

a) İngilizler Kürtlere para yardımı dışında lüzumu halinde silah ve mühimmat yardımı yapacaklar.

b) Nasturiler, Kürtlerle birlikte hareket edecekler.

c) Hoybun, isyanı Yüksekova’dan başlatacak ve hedef Van’ın ele geçirilmesi olacak. Van’ın düşmesinden sonra İngiltere vaat ettiği silah ve para yardımını yapacak.

Hoybun’un 1927’de Lübnan’da yapılan kongresinde Başkanlığa Ermeni Wahan Papazyan getirilmiştir. Genel Sekreter ise Celadet Bedirhan olmuştur.

Hoybun’un faaliyetlerinde İngiliz ve Fransızların rolü konusunda uzun yıllar İran Kürdistan Demokratik Partisi Başkanlığı yapmış olan Abdurrahman Ghassemlou’nun düşünceleri oldukça önemlidir:

“Kürdistan dışında yaşayan göçmenlerin temsilcileri tarafından 1927’de bütün Kürt milliyetçi kuruluşlarının birleşmesinden Hoybun Partisi kuruldu. Bu temsilciler, feodaller, toprak ağaları ile entellektüellerinden meydana gelmişlerdi. (...) Türkiye’ye siyasî baskı yapmak için Kürt problemini kullanan emperyalist güçlerin desteğini sağladı. Bu sebeple, İngiltere ortada kendisi görünmeden, Türk politikasına karşı, olayları Hoybun’un faaliyetleri gibi gösteren bir politika takip etti. Türkiye ile anlaşmazlıkları konusunda Fransa’da İngiltere’yi takip etti. Öyle ki, Taşnaklar Hoybun’u doğrudan kontrollerine aldılar.”

Ağrı İsyanı doğrudan Hoybun’un örgütlediği bir isyandır. İsyancıların başı, Kürtlerin kendisine “Paşa” ünvanı verdiği, daha önceleri Türk Ordusunda Kurmay Binbaşı olan İhsan Nuri’dir. İhsan Nuri, 1925 yılında da Beytüşşebab’da isyancı askerlerden oluşan bir gruba komuta etmiştir.

Ağrı İsyanlarının başlaması, 16 Mayıs günü Yusuf Taşo ve çetesinin İran sınırını geçip, Beyazıt köylerinden hayvan çalarak Ağrı yaylalarına sığınması ve Hası Telli’nin halkı kışkırtması ile başlamıştır. Bir ay sonra ayaklanma bastırılır. Ancak harekât tam başarıya ulaşamamıştır. Bu nedenle 1927 yılının Eylül ayında ikinci bir harekâta girişilir. Hoybun Cemiyeti, bu yıllarda yurtdışında da etkin olmaya başlamıştır. Yalnız İngilere ve Fransa’da değil, ABD’de de sesini yükseltmektedir. Detroit’de Hoybun’un bir şubesi kurulur.

Türk Devleti bu isyanları bastırmak için komşuları İran ve Sovyetler Birliği ile de temas halindedir. Temmuz 1927’de Moskova’da, SSCB’nin Kürt isyanlarında Türkiye’nin yanında olduğunu bildiren bir antlaşma yapılır. SSCB’nin resmî görüşü, “Ağrı isyanlarının arkasında uluslararası emperyalizm” olduğudur.

1928 yılına gelindiğinde İhsan Nuri liderliğindeki Kürt gruplar Ağrı Dağına hakim olurlar. Dağlık arazi Kürtler için uygun savaşma imkanı sağlamaktadır. 2 bin kişiden fazla Kürt dağlardadır. Türk Devleti yine bir bela ile karşı karşıyadır. Askerî yöntemlere geçmeden önce ikna çalışmaları yapılsa da başarılı olunamamıştır.

Mayıs 1930’de 4. ve 6. Kolordular Ağrı Dağı yakınlarında toplanırlar ve harekât başlar. Eylül ayında tüm isyancılar etkisiz hale getirilir. Kendisini Ağrı Ayaklanması Başkomutanı ilan eden İhsan Nuri ise İran’a kaçmıştır. Hem bu yüzden hem de sınır ötesine taşan operasyonlar yüzünden İran’la kısa süreli bir gerginlik yaşansa da sonradan bu sorun halledilir.

İsyanı sert bir şekilde bastıran Türk Devleti içerde ve dışarda ağırlığını koymuştur. 1932 yılının başında iki resmi Türk heyeti (birinin başında Celal Bayar, diğerinin başında Tevfik Rüştü Aras vardı) İran’a ziyaretlerde bulunurlar. Türk heyetinin 6 kadar Kürt köyünün bulunduğu toprak parçasıyla Küçük Ağrı’yı değiştirme isteği Rıza Şah tarafından kabul edilir.

Bu ziyaretlerden önce de Irak Dışişleri Bakanı iki kez üst üste Türkiye’yi ziyaret etmiştir. Görüşmelerde Türkiye, Irak Hükümetinden, “Barzan bölgesinde Türk tabiîyetinde bulunan Barzan’ı bir merkez olarak kullanan Kürtlere karşı operasyon yapılmasını” ister. Irak hükümeti bu isteği kabul eder ve Barzanlı Şeyh Ahmet’e karşı Irak birliklerince saldırılar düzenlenir. Aynı günlerde Irak’ın Ankara Büyükelçisi, İngiliz Büyükelçisine Irak, İran ve Türkiye hükümetleri arasında Kürtlerle ilgili işbirliğinden söz etmektedir. Bu ittifak, Irak’taki Kürt isyancıları Şeyh Ahmet ve Mahmut’un da sonunu hazırlamıştır.

Atatürk Türkiyesi kararlı tutumuyla komşu ülkeleri de kendi yörüngesinde birleştirmeyi başarmıştır. Bu görüşmeler ileride kurulacak Sadabad Paktı’nın sinyallerini veriyordu.

Ağrı İsyanının bastırılmasından sonra Devlet, meseleyi çözmek için çeşitli önlemler alır. 5 Mayıs 1932’de çıkarılan İskan Kanunu’yla Kürtlerin bir kısmı batı bölgelerine yerleştirilir. Aynı kanunla şeyhlik, beylik, ağalık kaldırılır. Aşiret reislerinin ve dini liderlerin sahip olduğu yetkiler ellerinden alınır. Türkçeden başka bir dil kullanmak, yeni köyler ve mahalleler kurmak, zanaatkar cemiyetleri kurmak yasaklanır.

Dersim İsyanları

Dersim’de ilk olaylar 21 Mart 1937 yılında başlamıştır. Altı ay süren isyan 10 Eylül’de isyanın lideri Seyit Rıza’nın yakalanmasıyla bastırılmıştır. İkinci isyan ise 2 Ocak 1938’de başlar, Eylül ayında bastırılır.

İsyanın nasıl başladığına ve geliştiğine değinmeden önce bölgenin sosyal yapısı hakkında bilgi vermemiz gerekiyor. Dersim’de sosyal yapı aşiret düzeni üzerinde yükselmektedir. Cumhuriyetin ilanından sonra da toprak sistemi değişmemiş, ağanın, beyin elindeki toprak, tapulu malı olmuş, aşiret hayatı yıkılamamıştır.

Ankara Hükümeti bu aşiret düzeninin bir an evvel yıkılması gerektiğinin farkındadır. Dersim’in ıslahı ile ilgili ilk rapor, 2 Şubat 1926 tarihinde Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey tarafından yazılır. 1933 yılına kadar bölgede inceleme yapan üst düzey bürokratların yazdığı 7 adet rapor vardır. Bu raporların ışığında Devlet tarafından bir takım tedbirler alınır.

Bu tedbirlerin ilki 14 Haziran 1934 tarihinde kabul edilen İskan Kanunu’dur. Bu kanun aşiretlerin hükmî şahsiyetlerini ortadan kaldırır. Aşiret reisliği, şeyhlik ve ağalık kalkar, topraklarına ve tasarrufları altındaki mallarına el konulur. Aşiret efradının göç ettirilmesine veya devletin istediği bölgelerde yerleşme politikasına karar verilir. Bir kısım bölgeler yerleşime kapatılır.

Atatürk bu konuyla bizzat ilgilenmiştir. 1935 yılı Kasım ayında TBMM’yi açış konuşmasında, “İç idare teşkilatımızı, yurdun Doğu bölgelerinden başlayarak genişletmek ihtiyacını duymaktayız. Bu arada Dersim bölgesinde esaslı bir ıslahat programının tatbiki de düşünülmüştür.” demiştir. Bu konuşmadan yaklaşık iki ay sonra 25 Aralık 1935’te Meclis, “Tunceli Vilayetinin İdaresi Hakkında Kanun”u kabul eder.

Kanuna göre Tunceli isimli bir vilayet kurulur. Bu vilayete Kolordu Komutanı rütbesinde bir kişinin vali ve kumandan olacağı hükmü getirilir. Vali lüzum gördüğü takdirde kaza ve nahiyelerin hudut ve merkezlerini değiştirebilir. Ayrıca kanuna göre Tunceli merkezinde bir ağır ceza ve asliye mahkemesi, kazalarında ise birer asliye mahkemesi kurulması kararı alınır.

1936 yazında Başbakan İsmet İnönü bölgeye gider. Aralık 1936 yılında İçişleri Bakanlığı’nda Bakan Şükrü Kaya yönetiminde Umumi Müfettişler Konferansı yapılır. Tunceli’nin kalkındırılması ve asayişin sağlanması için yapılacaklar konuşulur.

Tunceli’de devlet otoritesinin kendisini hissettirmesi ağa, bey ve seyitlerin nüfuzlarını kırmıştır. Aşiret reisleri üzerinde Suriye’den gelen Ermeniler ve Koçgirili Alişir’in propagandalarının da etkisi olur. Hoybun Cemiyeti tarafından 1933 ve 1934 yıllarında Türkiye’ye gönderilen Ermeni Boğos ve M. N. Dersimi de uzun zamandır bölgede çalışmaktadır.

Dördüncü Umum Müfettişi Alpdoğan durumu hissederek yayımladığı bildiride bütün aşiretlerin silahlarını teslim etmesini ister. Ancak bir çok aşiret buna yanaşmaz ve askerî karakollara saldırır. Aşiret reislerinin lideri Seyit Rıza da Alpdoğan’dan Tunceli Kanununun kaldırılmasını, Dersim için özel ve milli haklarını sağlayan bir idarenin kurulmasını ister.

İpler artık kopmuştur. İlk olay 21 Mart 1937 gecesi Pah bucağı ile Kahmut’u birbirine bağlayan köprünün yıkılması olur. Daha sonra Pah karakoluna saldırı düzenlenir. Batı Dersim’de Seyit Rıza’nın emri ile Hozat’ın Sin köyüne baskın yapılır. Aşiretlerin saldırıları sürerken, 28 Nisan’da İçişleri Bakanlığı durumu şöyle açıklar:

“Dersim aşiret reisleri, hükümet kuvvetlerini kendi aralarından uzaklaştırmak maksadıyla zaman zaman karakollarımıza tecavüzler yapmışlar ve kuvvetlerimiz tarafından tart edilmişlerdir. Bu aşiretlerin bu hareketleri devam ettirmeleri ve genişletmek istemeleri ihtimali vardır. Tunceli’ne muhit ve özellikle Kürtlere meskun olan illerde her türlü olayları karşılayabilecek şekilde tedbirli olunmalıdır.”

3 Mayıs’ta hava kuvvetlerine bağlı bir uçak filosuyla askerî harekât başlar. 25-30 bin civarındaki isyancılar hava saldırılarının caydırıcılığı karşısında gittikçe güç kaybederler. Seyit Rıza’nın saklandığı Kızıldağ kuşatılmış ve evi Sabiha Gökçen’in kullandığı uçakla bombalanmıştır.

Tunceli Harekatına girişen 25 bin kişilik Türk Kuvvetleri Haziran ayında isyancıları bulundukları yerlerde sıkıştırırlar. Temmuz ve Ağustos ayları kaçan isyancıları yakalamakla geçer. İsyanın lideri Seyit Rıza, 10 Eylül’de Erzincan jandarmasına teslim olur. Gazeteler, olayı, “Türkiye’de son derebeyinin de imha edilmiş olduğu”, “Bir efsanenin yıkıldığı” şeklinde yazarlar. Seyit Rıza ile birlikte 11 kişi idam edilir.

Ancak uslanmayan aşiretler, 2 Ocak 1938’de yeni bir ayaklanma hareketine daha girişirler. Tunceli bölgesinde asker kaçaklarını toplamakla görevli sabit jandarma müfrezesinden yedi jandarma eri, Kör Abbas, Keçel ve Baluşağı aşiretlerine mensup kişilerce pusuya düşürülerek öldürülür. Ardından Mercan karakolunu basarak iki eri daha şehit ederler.

Genelkurmay Başkanlığı kapsamlı bir harekât planı hazırlar ve 3. Ordu Müfettişi Org. Kazım Orbay’ın komutasında üç kolordunun katıldığı saldırı başlar. 16 Eylül 1938’de arama, tarama ve silahtan arındırma işlemi ile operasyon sona erer. Bu tarihten itibaren Tunceli’nin yönetimi Vali ve Komutanlığa bırakılır.

1 Kasım 1938’de TBMM’nin yeni çalışma yılının ilk toplantı gününde, Atatürk hasta olduğu için Başbakan Celal Bayar’a okuttuğu konuşmasında şöyle demiştir:

“Uzun yıllardan beri süregelen ve zaman zaman aşırı bir duruma giren Tunceli’deki toplu haydutluk olayları belli bir program içindeki çalışmaların sonucu olarak kısa bir zamanda ortadan kaldırılmış, o bölgede böyle olaylar bir daha tekrarlanmamak üzere tarihe aktarılmıştır.”

Sonuç

Kürtlük, aşiret düzeniyle kendini var etmektedir. Kürt isyanların tamamı bu düzenin kaymağını yiyen ağa, bey ve şeyhlerin önderliğinde çıkmıştır. Şeyh Sait ile Dersim’i, Ağrı isyanıyla Koçgiri’yi birleştiren bu ortak özelliktir.

Bu isyanların ulusal isyanlar olduğu söylemek saçmadır. Çünkü ulusal hareketler hem gerici derebeylik sistemiyle mücadele eder, hem de emperyalizme karşı kendini ifade eder. Bu bakımdan Türk Ulusal Kurtuluş hareketi ve Türk Devrimi tam anlamıyla ulusal bir harekettir. Kendisini Türk Devleti ve Devrimiyle savaşarak var eden Kürt hareketi ise gerici ve işbirlikçidir.

Kürt isyanlarına İngilizlerin, Fransızların ve Ermenilerin desteği ve hatta bizzat onlar tarafından organize edilmesi, Kürt hareketinin işbirlikçiliğini gösterir.

Bugün ister sağ, ister sol görünümlü olsun Kürtçü hareketler bu isyanlara sahip çıkıyorlar ve bunları Kürt ulusal harketinin doğuşu olarak görüyorlar. Şeyh Sait anması yapan bir “sol” harekete rastlamak artık şaşırtıcı değil. Çünkü bu hareketlerin ortak noktası Kürt olmalarıdır. Ne siyaset, ne de başka bir şey önemli değildir. İşte bu yüzden aynı zamanda ırkçıdırlar.

Bu isyanlar Türk Devriminin emperyalizm ve onun desteklediği geri toplumsal yapıyla mücadelesinin önüne konmuş bir engeldir. Atatürk ve devrimci kadrolar bu meseleyi en sert şekilde çözdüler ve 1938’ten sonra bu isyanlar bitti. Ancak 1970’lerin sonunda kurulan PKK, bugün ABD ve AB’den aldığı destek ve Türk Devletinin zayıf düşmesi sonucu yeni bir isyan dalgası yaratmak üzeredir.

Tehlike büyüktür. Bölgede 2000’lere kadar Kürt bölücülüğüne karşı en kararlı tavrı alan Türk devletinin, bugün vereceği en ufak tavizin bedeli Misak-ı Milli sınırlarının değiştirilmesi olacaktır.

Cumhuriyet tarihi bu meselenin nasıl çözüldüğünü bize göstermektedir. Atatürk’ün isyanlara karşı sert tavrı ve Kürtçülüğün yeşerdiği toplumsal zemini yok ederek Türklüğü yüceltme politikası bize yol göstermelidir.

 

http://ileri.turksolu.org/27/billur27.htm

***

 

 

Türkiye’de Sol ve Kürtler

İnan Kahramanoğlu

 

1. Türk Solu ve Kürtler

Türkiye’de sol ve Kürtler arasındaki ilişki üzerine bütünüyle yanlış bir önkabul oluşmuş durumda. Kürt hareketinin sol bir hareket olarak gösterilmesi ve solculuğun da Kürtçülükle eşdeğer hale getirilmesi, sonuç olarak solun toplumsal alanda güç kaybetmesine ve marjinalleşmesine yol açtı. Sol içinde PKK konusunda alınan yanlış tavır da bir süre sonra solun bütünüyle PKK kuyrukçusu marjinal bir harekete dönüşmesine neden oldu.

Dolayısıyla bu bölücü solla gerçek solu ayrıştırmak ve solun tarihsel ve gerçek tavrını hatırlatmak ve bu tavrı günümüz için tekrar bir çözüm yolu haline getirmek gerek.

Sol İlericilik, Kürtçülük Gericiliktir

Yakın dönem Türkiye siyasi tarihine bakıldığında sol ve Kürtler arasındaki ilişkinin hiç de gösterilmeye çalışıldığı gibi olmadığı görülecektir. Herşeyden önce Türkiye’de Kürt nüfusun çoğunlukta bulunduğu Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde güçlü olan akım solculuk değil Kürtçülük ve Şeriatçılıktır. Dikkat edilirse Doğu ve Güneydoğu’daki seçimlerde DEHAP’ın alternatifi AKP’dir. 90’ların başında bu alternatifler HADEP ve Refah Partisiydi. Cumhuriyet döneminde ise bu bölgenin esas yönelimi Demokrat Parti ve Adalet Partisi olmuştur.

Parlamenter sistem dışıdaki arayışlar ise daha çok Kürt ayaklanmaları şeklinde ortaya çıkmıştır. Bu Kürt ayaklanmalarının niteliğine baktığımızda da yine sola ilişkin bir şeyler bulmak mümkün değildir. Cumhuriyet rejimine karşı ortaya çıkan Kürt isyanlarının iki temel karakteristiği vardır. Birincisi bu isyanların neredeyse tamamı emperyalist bir ülkenin ya da ülkelerin kışkırtmasıyla ortaya çıkmıştır. İkinci nitelik ise Şeyh Sait İsyanında olduğu gibi gericiliktir. Şeyh Sait İsyanı aslında tipik bir Kürt isyanıdır ve ardından yaşanan tüm Kürt isyanları da benzer şekilde ortaya çıkmıştır.

Kürt ayaklanmalarının bu karşıdevrimci niteliğini yalnızca o dönemin koşullarına bağlamak da mümkün değildir. Zira daha 14. yüzyılda Şeyh Bedreddin ayaklanması toplumsal eşitlik ve adalet talepleriyle ortaya çıkmış ve büyük kitleleri peşinden sürüklemiştir. Oysa Şeyh Bedreddin ayaklanmasından neredeyse beşyüz yıl sonra İngilizlerin desteğiyle ayaklanan Şeyh Sait, laik cumhuriyet rejimi yerine şeriat düzeni istemiyle ortaya çıkmıştır.

Ancak ayaklanmanın şeriatçı bir kalkışmadan daha önemli bir yanı da bulunmaktadır. Şeyh Sait İsyanının ortaya çıktığı dönem tam da Türkiye’nin Musul konusunda İngiliz emperyalizmi ile karşı karşıya kaldığı dönemdir ve Şeyh Sait İsyanıyla uğraşmak zorunda kalan genç Cumhuriyet Musul meselesinde İngiltere’ye boyun eğmek zorunda kalmıştır.

Kürtçü hareket bugün de aynı uğursuz rolü devam ettirmektedir. ABD’nin Kıbrıs’tan başlayarak Güneydoğu ve oradan Kafkaslar’a kadar Türkiye’yi kuşatma planı içinde Kürtçü hareket PKK terörü yoluyla Türk devletini ABD emperyalizmi karşısında güçsüz düşürmek için devreye sokulmuştur. Dolayısıyla sol ve Kürtçülük arasında daha baştan bir kan uyuşmazlığı vardır. Sol ilerici ve antiemperyalist, Kürtçülük hereketi ise gerici ve emperyalizm işbirlikçisi bir harekettir.

Burada kurulan tuzağı da görmek gerekir; Kürtçülüğe hapsedilen sol hem gerici ve feodal bir ortaçağ düzeni arayışlarını güçlendirmekte hem de etnikçiliği körükleyerek solun halkla bütünleşme zeminini ortadan kaldırarak kendi ipini çekmektedir. Kürtçülüğün güçlenmesi ise emperyalizmin güçlenmesi demektir.

Bu noktada bir kısım solun amentüsü haline gelen “Kürt sorunu”na tarihsel ve güncel bir perspektif tutmak gerekmektedir.

Kadro’nun Bilimsel Yaklaşımı: Derebeylik Rejimi

Kürt sorunu konusundaki ilk bilimsel tespitler 1930’larda cumhuriyet rejiminin yüzlerce gerici isyanla mücadele ettiği yıllarda Kadro dergisinde yapılmıştır. Kadro bugün solun yapamadığı biçimde sorunu toplumsal ve ekonomik kökenlerine inerek değerlendirmekte ve bilimsel bir gerçeğe ulaşmaktadır. Kadro’da Kürt meselesi iktisadi sistem sorunu olarak ortaya konmaktadır. Ortada gerçekten bir sorun vardır, ancak bu bir etnik sorundan çok, o bölgenin iktisadi ve sınıfsal yapısından kaynaklanan bir sorundur. Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğusundaki iktisadi ilişkiler aslında bir derebeylik rejimi şeklinde ortaya çıkmaktadır:

“Kürtlük bir iktisadi rejimdir ki, esasında, herşeyden evvel, koyu bir toprak köleliği, yani üreticinin yurtsuzluğu ve topraksızlığı yatar.”

Bu tespitten yola çıkarak Cumhuriyet rejimi toprak reformunu hayata geçirmek ister. Derebeylik rejiminin tasfiyesi için topraksız köylünün topraklandırılması ve böylelikle gericiliğin kaynağı olan derebeylik ilişkilerinin yıkılması amaçlanmaktadır. Ancak toprak ağaları kesiminden o kadar sert bir feodal kalkışma gelir ki, Atatürk bile toprak reformunu gerçekleştiremez.

Cumhuriyet’in ardından 70’li yıllara kadar sol ve sosyalist hareketin bakış açısı etnik bir meseleden çok yine benzer bir biçimde gericiliğin ve feaodalitenin tasfiyesini amaçlayan bir toprak reformu ihtiyacı olarak ortaya çıkar. Dolayısıyla mesele etnik bir mesele olarak “Kürt sorunu” değil bölgesel eşitsizlik ve toplumsal-iktisadi sistemden kaynaklanan bir “Doğu sorunudur”. Çözüm ise etkili ve planlı bir kalkınma programı olarak ortaya konur.

Sovyetler Bile Kürt İsyanlarına Kuşkuyla Bakmıştı

Bugün Kürt sorununu ulusal bir sorun olarak ortaya koyan yanlış anlayışa rağmen o günün Türkiye Komünist Fırkası ve Komintern bile Kürt isyanlarına oldukça kuşkulu yaklaşmışlardır. Kürt isyanlarının arkasında İngiliz emperyalizminin bulunduğunu görmüşlerdir. Sovyetler ve TKP bir yandan Marksist bir çözümleme gayretiyle Kürtlerin sınıfsal bir sömürüye uğratıldıklarını ve buna karşı ayaklanma ve kendi kaderlerini tayin hakını kazanmak için mücadele etmelerinden bahsederken pratikte ise Kürt ayaklanmalarının gerici ve emperyalizmin kışkırtmasıyla ortaya çıkan karşıdevrimci niteliğiyle karşı karşıya kalmışlardır. Bu noktada gerçeklik ve teori birbirine uymamaktadır. Türkiye Komünist Fırkası bu çıplak gerçekler karşısında Şeyh Sait İsyanına karşı çıkmış, çok sert tepki vermek zorunda kalmıştır. 1925’teki Takrir-i Sükun Kanunu’ndan önce TKP’nin yayın organı olan Orak Çekiç dergisinde Şeyh Sait İsyanının gerici yönüne vurgu yapılır. “Yobazların sarıkları yobaz zümresine kefen olmalı”, “İngilizlerin oynattığı irtica kuklası”, “Yobazlarıyla, ağalarıyla, şeyhleriyle, halifeleriyle, sultanlarıyla birlikte kahrolsun derebeylik” başlıkları yer alır. Bu tür isyanların arkasında ise İngiltere ve Rusya gibi emperyalist ülkelerin azınlıkları kışkırtma politikasının yattığı vurgulanır.

Cumhuriyet döneminde solun bakış açısı daha çok feodalite, şeyhlik-ağalık ve mülkiyet ilişkileri çerçevesinde olmuş ve ulaşılan ortak sonuç Kürtçülük cereyanının emperyalistlerin kışkırttığı ve feodalite-gericilik ekseninde karşıdevrimci bir kalkışma olduğudur.

Dolayısıyla Cumhuriyet döneminde solun Kürt sorununa yaklaşımı son derece nettir. Zaten Kürtçülüğün Cumhuriyetin ilanından sonra etkili bir harekete dönüşmesinde esas rolü sol değil sağ almıştır. Kürtçülük sağın doğal tabanı olması nedeniyle, sağ siyasetin ilgi odağı olmuş, Kürt Said olarak da anılan Saidi Nursi’den AP-DP çizgisine kadarki sağ siyaset ve tarikatçılık ilişkisi Kürtçülüğün doğal gelişme zeminin hazırlamışlardır.

Marksizm ve Sola Kürtçü Sızma

Kürtçülüğün sol içine sızmasında başlıca etken olarak Türk Solu’nun Marksizmle kurduğu çarpık ilişki gösterilebilir. Türkiye 27 Mayıs 1960 müdahalesinin ardından solun yükselişe geçtiği ve kitleselleştiği bir dönemi yaşıyordu. Özellikle TİP’in yakaladığı kitlesellik ve 1965 seçimlerinde Meclise giren 15 TİP’li milletvekili Türkiye’nin hızla sola kaydığını gösteriyordu. Zaten bu sürecin doğal sonucu olarak ortaya çıkan 68’deki devrimci gençlik hareketiyle birlikte artık Türkiye, sosyalist devrimi tartışır durumdadır. Ancak burada sola kurulan büyük bir Amerikan tuzağı gözden kaçırılır. TİP’in yükselişi ve toplumun geniş kesimlerine hitap eden bir siyasal harekete dönüşmesi uygulanan ulusal sol politikanın sonucudur.

Bu dönemde TİP, Mehmet Ali Aybar liderliğinde millici bir çizginin savunucusudur ve ABD ve Sovyet emperyalizmine karşı “Bağımsız Türkiye” sloganıyla geniş kitlelerin umudu haline gelmiştir. 68’deki Devrimci Gençlik Hareketinin kitleselleşmesinin temelinde de aynı anlayış yatmaktadır. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının Türk Bayraklarıyla yaptıkları Mustafa Kemal Yürüyüşleri ve Devrimci Gençlerin kendilerini ülkenin İkinci Kurtuluş Savaşçıları olarak tanımlamaları sol-halk birlikteliğini sağlamıştı.

Tam bu noktada sola kurulan tuzak işletildi. Mehmet Ali Aybar, Uğur Mumcu ile yapığı söyleşide kurulan tuzağı ve ulusal solun ABD tarafından nasıl tasfiye edildiğini çarpıcı bir biçimde anlatır. Aybar’a göre TİP’in millici sloganlarla iktidara doğru yürüdüğü bir dönemde, bir anda ortaya çıkan sayısız Marksist klasikler birkaç yıl gibi kısa bir sürede Türk Solu’nun bütün yönelimini değiştirmiş ve millici anlayışın yerini ABD kaynaklı Marksizm almıştır.

Aslında durum son derece ilginçtir. O dönem komünizm tehlikesine karşı mücadele adı altında sola saldıran ABD, Türkiye’de ulusal sola karşı solun Marksist bir çizgiye girmesi için uğraşmaktadır. Tabii, bunun altında yatan gerçek daha sonra ortaya çıkar. Sol içinde etkinlik kazanan Marksist fikirler bir süre sonra Arnavutlukçu, Maocu, Stalinci çeşitli sol fraksiyonların türemesine yol açar. Yükselişteki ulusal solun önü, fraksiyoncu ve dış kaynaklı solculukla kesilir.

Bu, Türk Solu açısından tarihsel bir dönemeçtir. O tarihten sonra Türk Solu yeni bir yükseliş dönemi yakalayamayacaktır. Kürt meselesinin solun gündemine yoğun bir biçimde gelmesi de tam da bu döneme denk gelir. “Uusların kendi kaderlerini tayin hakkı” ve “Halkların kardeşliği” türünden Marksist sloganlar o derece çarpık bir şekilde yorumlanır ki 1975 sonrasında sol ve Kürtçülük birlikte anılır hale gelir.

Bu dönemden itibaren emperyalizmin Kürtçülüğü güçlendirme projesini hayata geçirmek için sağ ve sol, ittifak halinde çalışır. Kürtçülüğe bulaşan sol, sağcılaşmaya ve emperyalizmin etki alanına girmeye başlar. Bundan sonrası zaten malum süreçtir. Marjinalleşen ve giderek kitleden uzaklaşan sol, önce gerillacılığa ardından da teröre bulaşır ve TİP’le birlikte yakalanan tarihi fırsat göz göre göre yok edilir.

Tip ve Kürtler

TİP’in ilk döneminde Kürt sorunu konusunda aslında son derece olumsuz bir tavır alındığını söylemek pekala mümkündür. Ancak Kürtçülüğün sol içinde hızla güç kazandığı bir dönemde TİP de bu akışa karşı koyamaz. Bir Türk olan TİP Genel Başkanı Mehmet Ali Aybar, Stokholm’de katıldığı bir uluslararası konferansta “Türkiye’de bir Kürt sorunu yoktur” diyordu. 1966’da TİP’in Meclis’e girdiği dönemden itibarense TİP içindeki Kürt miletvekilleri ve diğer Kürtçüler özerk bir örgütlenme yaratmışlardı ve TİP’in rotasını değiştirmek için çalışmaya başlamışlardı. TİP içindeki bu Kürtçü muhalefetin de etkisiyle bir süre sonra Aybar ve ekibi tasfiye edilir. Aybar’ın yerine Kürt M. Ali Aslan getirilir.

Aybar’ın yükselen Kürtçülüğe karşı sert tavır alamaması ve hatta Kürt sorununu kabul etmeye kadar varan tavizleri sonuçta tek bir şeye yol açar: Kürtçülük TİP’i teslim alır.

TİP’in 29-31 Ekim tarihli 4. Kongresinde yeni göreve gelen yönetim tarafından şu kararlar alınır:

“Doğu’da Kürt halkı yaşamaktadır, aslında bu bir hakikattir ama yönetim tarafından inkar ediliyordu. Kürt dememek için ‘dağ Türkleri’, Kürdistan dememek için ‘Doğu’ diyorlardı.”

Yine kararın devamında şöyle denmektedir:

“Baştan beri egemen sınıfların faşist yönetimi Kürtlere karşı baskı, terör ve asimilasyon politikaları uygulamıştır ki bu ekseri kanlı bir baskın halini almıştır.”

Behice Boran ve Sadun Aren’in genel başkanlıkları dönemlerinde ise TİP artık bütünüyle Kürtçü bir çizgiye girer. Bununla da kalmaz Sovyetler’in uydusu bir siyasi partiye dönüşür.

TİP içindeki Kürt milliyetçilerinin gençlik içindeki kanadı ise DEV-GENǒin dışında yeni bir örgütlenmeye giderler. Başlangıçta TİP’e bağlı olan Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO) adındaki kuruluş adından da anlaşılacağı üzere “Kürt kültürünü, dilini, tarihini ortaya çıkartmak” sloganlarıyla sol içinde Kürtçülüğü temel doğrultu yapan bir örgüt olarak ortaya çıkar.

Oysa Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının 12 Mart 1971 darbesinin ardından Askeri Mahkemede yaptıkları savunmada eğitim ve sağlık sorunlarına yer verilir ama ne hikmetse Kürt sorununa yer verilmez! Sadece birkaç satırla geçiştirilir. Bu kısa bahiste de sorunun çözümü toprak devrimi ve Doğunun feodal düzeninin tasfiyesi üzerine oturtulur.

Doğan Avcıoğlu tarafından altı yıl boyunca yayımlanan ve Türkiye’nin en etkili siyasî dergilerinden olan YÖN’de ise “Kürt sorunu”, Doğu sorunu ve Kürtçülük teması altında işlenir. Doğudaki feodalite ve ağalık sisteminin tasfiyesine dayalı bir toprak reformu önerilir. Avcıoğlu ise ancak Devrim dergisini çıkartmaya başladıktan sonra, o da sadece iki yazıyla Kürt sorununu ele alır. Burada da özellikle Kürt devleti planına karşı çıkarak planın arkasındaki güçleri deşifre eder.

İlk Ayrılıkçı Örgüt: Perinçek Grubu

Kürtçülüğün sol içinde nüfuz kazanması ve giderek sola hakim olması sürecinde Kürtlerin ayrılma ve bağımsız devlet kurma hakkını ilk savunan örgüt Doğu Perinçek’in lideri olduğu Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi’dir (TİİKP). Perinçek daha PKK hareketi ortaya çıkmadan neredeyse on yıl önce Kürtlerin Kemalist diktatörlük tarafından ezildiği ve sömürüldüğü buna karşılık kendi kaderlerini tayin etme haklarının bulunduğunu savunarak sol içinde Kürtçülük yarışını başlatan ilk isimdir. Bugün ulusalcılık konusunda liderliği kimseye kaptırmamaya çalışan Perinçek o dönemde de Kürtçülük yarışında en önde koşmaktadır. Perinçek’in TİİKP’sinin 12 Mart’ın ardından Askeri Mahkemeye sundukları TİİKP Savunmasında Kürt sorunu ulusal bir sorun olarak ortaya konmakta ve çözüm olarak da “halkların kardeşliği” sloganı adı altında Kürt ayrılıkçılığının teorisi yapılmaktadır.

TİİKP Savunma’da Kürt sorununa ilişkin o güne kadar sol içinde görülmedik ölçüde marjinal fikirler öne sürülür.

TİİKP Savunma’da Kürt sorununa ilişkin şu sözler yer almaktadır:

“TİİKP, Kürt milletinin kendi kaderini tayin ve isterse ayrı devlet kurma hakkını tanıdığını açıklar... Kürt milletinin kendi kaderini tayin hakı ne demektir? Kürt milleti Türk milletiyle aynı devlet içinde yaşamaya karşı çıkabilir. Türkiye Cumhuriyeti’nden ayrılarak, kendi bağımsız milli devletini kurabilir. Devlet kurmak yalnız Türk milletinin tekelinde ve imtiyazında olamaz. Devlet kurmak Türk milletinin olduğu kadar Kürt milletinin de hakkıdır. Milletlerin kendi kaderlerini tayin hakkı demek, özünde ayrılma ve bağımsız bir milli devlet kurma hakkı ve özgürlüğü demektir... Kürt milletinin kendi kaderini tayin hakkı, hiçbir zaman bir federasyona katılma ya da bir özerklik derecesine indirilemez.”

Perinçek’in yayın organlarında Türk milliyetçiliği yerden yere vurulurken Kürt milliyetçiliğine övgüler dizilir: “Ezen ulus milliyetçiliği olarak Türk milliyetçiliği, öteden beri emperyalizmin oyuncağı olarak Kürt halkı üzerindeki şoven baskının gerekçesi oldu. Dolayısıyla temel hedefimizi oluşturdu. Kürt burjuvazisinin ideolojisi olarak gelişen Kürt milliyetçiliği ise düşmanımız değildir. Dostumuzdur.”

Perinçek grubu Kürtçülükte sınır tanımamakta, DDKO gibi Kürtçü örgütleri, Kürt sorununu yalnızca kültürel haklar çerçevesine sıkıştırmak ve Kürtlerin ayrılma hakkını gündeme getirmemekle suçlamaktadır. Yine Perinçek’in dergisi Teori’nin 1992 tarihli 28. sayısında “Kürt sorununda ne demişlerdi” başlıklı değerlendirmede yalnızca kendilerinin ve illegal başka bir örgüt olan TKP/ML-TİKKO’nun Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkını savundukları yazılmakta ve Kürtçü DDKO başta olmak üzere neredeyse bütün sol örgütler meseleye yalnızca kültürel haklar çerçevesinde bakmakla suçlanmaktadırlar.

İllegal TİİKP’nin ardından yasal bir parti olarak Sosyalist Parti’yi kuran Perinçek parti programında Kürtçülüğe devam edecek ve Kürt sorunununa ilişkin çözüm pogramını şu sözlerle ifade edecektir:

“1. Kürt mileti kendi kaderini tayin hakkına kayıtsız şartsız sahiptir. Eğer isterse ayrı bir devlet kurabilir.

2. Birlikte ve ayrı yaşamak milletlerin özgür iradelerine bağlıdır. Bu özgür iradenin ortaya konabilmesi için, Kürt illerinde referandum yapılmalıdır. Referandumda, ayrılmayı savunanlar da özgürce propaganda yapabilmelidir.

3. Bugünkü tarihsel koşullarda, iki milletin emekçilerinin yararına olan çözüm, iki federe devletin eşit olarak katıldığı demokratik, federal bir cumhuriyettir...”

Perinçek ve Apo

70’lerin sonuna doğru PKK’nın ortaya çıkışına kadar sol içinde Kürtçü hareketin lideri Perinçek ve Aydınlıkçılardır. Ancak Perinçek’in yükselttiği Kürtçülük bir süre sonra kendi bağımsız örgütlenmesini yaratacak ve PKK başta olmak üzere Kürt milliyetçisi örgütlerin kurulmasıyla sonuçlanacaktır. Doğu ve Güneydoğu başta olmak üzere İran, Irak ve Suriye’ye kadar uzanan PKK örgütlenmesi ile Kürtçü terör arkasına aldığı emperyalist destekle Türkiye başta olmak üzere bölgedeki diğer ülkeleri de tehdit eder hale gelmiştir. Ancak Perinçek grubu Kürtçülükle dirsek temaslarını bu dönemde de koruyacaklardır.

Perinçek’in 2000’e Doğru dergisi PKK’nın yayın organı gibi çalışmakta ve Abdullah Öcalan ve diğer PKK’lıların propagandasını yapmaktadır. Bu dönemde Doğu Perinçek Bekaa vadisinde Apo’yu ziyaret edecek, PKK’lı teröristlere konferans vererek PKK kampını teftiş edecektir. Perinçek bu görüşmede Apo’ya Sosyalist Parti’ye katılarak legal siyasete girme çağrısı yapacak, ancak olumsuz yanıt alacaktır. Perinçek bu ziyaretini “Abdullah Öcalan’la Görüşme” ismiyle kitaplaştırmıştır. Perinçek, PKK’yı destekleyen tavrını 90’lı yılların başına kadar ateşli bir şekilde sürdürür. “Türk Sorunu” isimli kitabında ise çok parlak bir teorik tespite ulaşır: Kürt sorunu aslında Türk sorunudur. Ancak Kürtçülüğe yapılan övgü ve verilen destek Perinçek hareketini büyütmek yerine Kürt ayrılıkçısı örgütlenmelerin ortaya çıkmasına yol açar. Perinçek’in de hevesi kursağında kalır.

PKK, Rızgari, Kawa gibi Kürtçü terör örgütlerinin ortaya çıkışıyla birlikte Türkiye büyük bir terör tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Aslında bu sol açısından da bir fırsattır. Kürt hareketinin etnik bölücü bir hareket olarak ortaya çıkışı solun Kürtçülükten kopması için gerekli zemini hazırlamıştır. Ancak sol bu fırsatı kullanamayacak derecede emperyalizmin yörüngesine girmiştir.

İsmail Beşikçi ve Yalçın Küçük

PKK’nın ikinci adamı Şemdin Sakık yakalandıktan sonra cezaevinde yazdığı ve o dönemi anlatan kitabında PKK’nın Türkiye’de meşrulaşmasını sağlayan iki isimden bahseder. Bu kişilerden birisi Yalçın Küçük diğeri ise Doğu Perinçek’tir. Bugün Kuvayı Milliyeci kesilen Yalçın Küçük sosyalizme bulanmış Kürtçü teorileriyle solun Kürtçülükle temas kurmasının yolunu ilk açanlardandır. Bununla da kalmamış, PKK terörünün ortaya çıkmasıyla birlikte Apo ile yakın ilişkiler kurmuştur. Apo’nun akıl hocalığını üstlenmiştir. Aynı zamanda Apo’nun mesajlarını örgüte ileterek kuryelik görevi yürütmüştür. Cumhuriyet’in 75. yılında aftan yararlanmak için Türkiye’ye dönen, bölücülükten ceza aldıktan sonra hızlı bir Kuvvacıya dönüşen Küçük, o gün için solu Kürtçülüğe çekme misyonunu yerine getirirken bugün de yine solu “Sabetayizm” türünden saçmalıklarla antiemperyalist çizgiden uzaklaştırmanın teorisini yapmaktadır.

Perinçek ve Yalçın Küçük’le beraber İsmail Beşikçi de Kürt ırkçılığına varan yaklaşımlarıyla Kürtçülüğün teorisini yapan isimlerdendir. İsmail Beşikçi, 70’lerin başından itibaren Kürtlerle ilgili araştırmalarıyla gündeme gelir. Beşikçi’nin bu dönemin ürünü olan teorileri bölücü örgütlerin başvuru kitapları haline gelmiştir. Beşikçi Kürtçülüğü ırkçılığa vardıran ilk isimlerdendir.

Beşikçi’nin temel tezi Kürdistan’ın bir sömürge olduğu ve ABD’den AB ve Rusya’ya kadar sömürgeci güçlerin sömürüsüne maruz kaldığıdır. Türkiye de bu sömürgeci güçlerden birisidir. Elbette Beşikçi Türkiye Cumhuriyeti’nin antiemperyalist bir devrimle kurulduğunu ve o günden beri emperyalizmle ve onun hizmetindeki Kürtçülükle mücadele ettiği gerçeğini gözden kaçırmakta ve gerçekleri çarpıtmaktadır.

Beşikçi’nin teorisinde Kürtler emperyalist ülkelerle aralarında büyük çelişkiler barındıran bir halktır. Oysa Beşikçi’nin bu tarihsel gerçekliğe uymayan çarpık teorisini siyasi tarih yalanlamaktadır. Kürtler 1800’lerde emperyalist devletlerin Ortadoğu üzerindeki sömürgeci emellerinin ortaya çıktığı günden beridir emperyalizmin kullandığı bir topluluktur.

Bugün bile Irak’ın başındaki Talabani ABD’ye Irak’tan çekilmemesi için yalvarmakta, PKK ise ABD, AB ve Rusya gibi emperyalist ülkelerin desteği ile bütün ezilen Ortadoğu halklarına karşı emperyalizmin safında yer almaktadır. Beşikçi’nin Kürdistan tezini destekleyen ülkeler de hep emperyalist ülkeler olmuştur. Batı emperyalizmi Sevr’den beri açıkça Büyük Kürdistan hayalleri kurmaktadır. İkinci bir İsrail olarak emperyalizme hizmet edecek bir Kürdistan, Beşikçi gibi, emperyalistlerin de rüyasıdır.

2. Kürtçülüğün İdeolojik Zemini

Solun sosyal ve sınıfsal analizi terk ederek olayı etnik bir çizgide tarif etmesi ise özellikle 70’lerden sonra başlayan bir sürecin ürünüdür. 70’lerin ortalarından sonra ise sol hızla marjinalleşmekte, sol örgütler terör gruplarına dönüşmektedirler. Burada dünya çapında emperyalizme karşı mücadele eden sol örgütlerin ulusal kurtuluş çizgisinden enternasyonal çizgiye çekilmesi solun yörünge kaybının ilk aşamasıdır. Yirminci yüzyılın başında emperyalizme karşı dünya çapında verilen antiemperyalist mücadelelerin liderliğini üstlenen sol örgütler kendi ülkelerine özgü milliyetçi ve devrimci bir politik çizgi oluşturmaktadırlar.

Kürt Sorunu Ulusal Sorun mu?

Bu devrimci hareketlerin ortak programı emperyalizme karşı milleti birleştirme ve farklı etnik ve dinsel yapılardan bir ulus kimliği oluşturarak bu ulus kimliğini yaratan milliyetçi ideoloji doğrultusunda antiemperyalist bağımsızlık mücadelesidir.

Bu noktada emperyalizmin milliyetçi solu ve ulusal kimlikleri parçalama planı hayata geçirilir. Batı merkezli Marksist fikirler yine Batı tarafından milliyetçi hareketlere rakip olarak ortaya çıkartılır. Bunun dünya çapındaki yansıması ise ulusal hareketlerin güç kaybetmesi ve solun etnikçiliğe doğru kaymasıdır. Bu mekanizma Türkiye’de de aynen işletilmiştir. Kürt meselesinin solun gündeminde başat bir sorun haline gelmesinin temelinde de bu yatmaktadır.

Batı kaynaklı enternasyonal fikirlerin Türkiye ve Ortadoğu özelinde yarattığı politik durum Kürtçülüğün güçlenmesidir. Enternasyonal sol Türkiye’de ulusal sorun adı altında Kürt sorununu tartışmaya açarken yine Türkiye ile aynı kaderi paylaşan Irak’ta Baas Partisine karşı kurulan enternasyonalist Irak Komünist Partisi Irak’ta Kürtlerin kaderlerini tayin hakkını kabul etmekte ve Kürt devleti taleplerini desteklemektedir. Bugün ABD’nin Irak’ın kuzeyinde kurmaya çalıştığı ve 50 yıldan beri gündemde tuttuğu Kürt devleti planı böylelikle bizzat Irak Komünist Partisi tarafından savunulmaktadır.

Zaten Irak Komünist Partisi’ni ayakta tutan ve maddi olarak destekleyen güç de bizzat ABD’dir. Bunun içindir ki Irak Komünist Partisi Irak’ın işgalinde bile Saddam karşıtlığı maskesi altında Amerikan işgalini savunmaktadır.

Türkiye’de de 70’li yılların başından itibaren Kürt sorunu ulusal bir sorun olarak tarif edilmiş ve ulusal sorunun çözümü olarak da ayrılma ve bağımsız devlet kurma hakkı tanınmıştır. Batı, enternasyonalizm aracılığıyla Türk Solu içinde Kürtçü fikirlerin yayılma zeminini yaratırken bir yandan da PKK başta olmak üzere bölücü Kürt örgütlerini desteklemekte ve büyütmektedir.

Bugün Kuzey Irak’ta yuvalanan Barzani ve Talabani’ye bağlı CIA peşmergelerinin arkasındaki güç olan ABD, Türkiye’de de Çekiç Güç’ün yerleştiği günden beridir PKK’nın arkasında durmakta ve Türkiye’ye karşı bölücü örgütü korumaktadır. Bir kısım solcularsa bu gerçeklere rağmen Kürtleri savunmak adına tıpkı Irak Komünist Partisi’nin yaptığı gibi ABD çıkarlarının savunuculuğunu üstlenmektedirler.

Solun diline doladığı kültürel haklar, Kürtçe eğitim ve Kürtçe yayın gibi talepler ise yine AB emperyalizminin Türkiye’ye dayattığı emperyalist taleplerdir. Ancak buna rağmen bugün hâlâ AB programını savunan ama kendisini hâlâ sol olarak tarif edebilen yapılar Türkiye’de Kürt sorununu çözümünden bahsetmektedirler.

Burada solun içine düştüğü sınıfsal mevzilenme ilginçtir. Solun Kürt sorununa demokratik çözüm taleplerini yükselttiği doksanlı yıllarda liberal demokrasi rüzgarları eşliğinde Amerikancı Turgut Özal Kürtlere federasyon hakkından bahsetmekte, büyük sermayenin örgütü TÜSİAD ise hazırlattığı “Güneydoğu Raporu” ile PKK’nın talepleriyle birebir örtüşen kültürel ve siyasi talepleri Türkiye gündemine getirmektedir. Talep ortaktır: Kürt realitesini tanıyın. Kürt realitesinin tanınmasının ardından sıra başka bir aşamaya gelir: Kürt sorununu tanıyın. Bugün ise sürecin son aşaması yaşanmaktadır: Bağımsız Kürt devletini tanıyın.

Bu noktada etnikçiliği ulusal sorun gibi gösteren Marksist solun mevzilenmesi ilginç ama şaşırtıcı değildir. Demek ki ulusal bir sorun olarak ortaya konan Kürt sorunu tam tersine Türkiye’yi sömürgeleştirmek isteyen emperyalistlerin, işbirlikçi sermaye ve Amerikancı iktidarların yarattığı ve büyüttüğü bir sorundur.

Ulusal sorun sömürgeciliğe karşı bir ulusal kurtuluş sorunudur. Oysa bugün Kürt sorunu emperyalizmin maşalığını yapmak dışında neye hizmet etmektedir?

Kürtçülüğün Kaynağı Lenin Değil Wilson

Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını formüle eden Lenin’in önderliğindeki Sovyet rejimi Türkiye’deki Kürt ayaklanmalarına ve Türkiye’nin toprak bütünlüğünü de yok edecek bir Kürt devleti planına karşı çıkmıştır. Bu noktada bir sorgulama gerekmektedir. Lenin, kendi formüle ettiği tarife karşı mı çıkmaktadır, yoksa Türkiye’deki sol bu Leninist formülasyonu yanlış mı anlamaktadır?

Aslında 1900’lü yılların başında ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı gündeme geldiğinde bu teori iki farklı cephe tarafından savunulmaktadır. Lenin’in ortaya koyduğu ulusların emperyalizme karşı mücadele etme ve sömürgecilikten kurtularak bağımsızlıklarını elde etme hakkına karşın ABD Başkanı Wilson tarafından formüle edilen ezilen ulusların ulusal kimliklerini yok etme ve bunun için ulusları etnik kökenlerine göre bölme ve bu etnik kimliklerden küçük devletçikler yaratma politikasıdır. Dolayısıyla ortada aynı temaları işleyen ancak farklı sonuçlara ulaşan iki teori bulunmaktadır.

Kürt sorunu karşısında alınan tavır incelendiğinde Wilson’un ABD’sinin başta Kürtler olmak üzere Osmanlı içindeki Rumlar ve Ermeniler de dahil olmak üzere farklı etnik kimliklerin kendi devletlerini kurma özgürlüğünü savunduğu görülecektir. Lenin’in Sovyetler’i ise bağımsız Kürt devleti fikrine karşı çıkmaktadır. Demek ki o günden bugüne “Kürt sorunu” adı altında Kürtlerin ayrılma hakkını tanıma mücadelesi veren sol Lenin’i değil de Wilson’u savunmaktadır.

Sola Bölücü Tuzak: Kültürel Haklar

Sol içinde açıkça Kürtçü fikirleri destekleyen yapılanmalar bugün de Türk-Kürt kardeşliği ve “Başka milletleri ezen milletlerin kendileri de özgür olamaz” gibi Marksist sloganları emperyalizme yöneltmek yerine emperyalizmin desteklediği Kürt ayrılıkçılığını güçlendirecek şekilde kullanarak emperyalizme hizmet etmeye devam etmektedirler.

Kürt bölücülüğünü destekleyenler dışında sol içinde yaygın bir diğer görüş ise bölücüğe karşı çıkmak ancak Kürtlerin kendi dillerini konuşma, kendi dillerinde eğitim yapma gibi kültürel haklarının tanınmasını istemek şeklindedir ve bugün bile geniş kesimlerce savunulmaktadır. Çok masumane bir istekmiş gibi görünen bu talebin doğal sonucu Kürtlerin Türk kimliğinin dışında bir aidiyete ulaşmalarıdır.

Sol etnik ve dinsel kültürlerin güçlenmesine değil ulusal kültürün güçlenmesine çalışmalıdır. Ulusal kültür dışındaki bütün kültürel etkinlikler ister istemez ulusal yapıyı zayıflatacaktır. O nedenle kültürel hakların tanınması demek milleti etnik parçalara ayrıştırmanın önünü açmak demektir.

Zaten Kürt sorununun etnik bölücü bir sorun olarak ortaya çıkmaya başladığı dönemlerde de talepler aynıdır: Kültürel haklarımızı tanıyın. Kürtçülüğün yeniden filizlendiği 68 sonrası dönemde kurulan Kürtçü örgütlerin temel talebi de bağımsızlık değil kültürel haklardı. Daha sonradan PKK’nın doğal tabanını oluşturan Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO) isimli Kürtçü örgütün üyeleri 12 Mart’taki yargılamalarında yaptıkları savunmada da amaçlarını ve taleplerini şu sözlerle ifade etmektedir:

“Örgütün üyelerinin çabaları Türk ve Kürt halkının kardeşliğini, birlik ve beraberliğini sağlamak için yapılan ve fikir planında kalan çabalardır. DDKO’nun tüzüğünde de belirtildiği gibi; gayesine ulaşmak için devrimci kültürün yaygınlaşıp gelişmesi için konferanslar, açık oturumlar tertip etmek, gazete dergi çıkartmak gibi kültürel çalışmalarda bulunarak Anayasanın ve kanunların vermiş olduğu hakları kullanmaktan öteye bir faaliyeti olmamıştır. Oynanan önemli bir oyun olarak başarılı bir biçimde sürdürülen her çaba ve istek Kürtçülük olarak nitelendirilmiştir. Bu yanlış değerlendirme ve taktik sonucu ‘Halklar eşittir ve kardeştir’, ‘Türkiye halkları devrimci bir çizgide eylemde bulunacaklardır’, ‘Ülkemizde Kürt dili ve kültürü araştırılmalıdır’, ‘Kürt tarihi ve Kürt folkloru araştırmaları yapılmalıdır’, ‘Kürt kültürü emperyalizmin etkilerinden kurtarılmalıdır’, ‘Radyolarda nasıl İngilizce şarkılar söyleniyorsa Kürtçe şarkılar da söylenmelidir’, ‘Nasıl bir İngiliz halkı, Arap halkı, Türk halkı varsa Kürt halkı da vardır.’”

Bugün “Kürtlerin kültürel hakları tanınsa ülke mi bölünür?” diyenler bu son derece masum gibi görünen isteklerle ortaya çıkan DDKO’nun bir süre sonra PKK’ya dönüştüğünü ve bugün Kürtçü teoriler üreten pek çok sözde Kürt aydınının bu ocaktan yetiştiğini acaba biliyorlar mıdır? Kaldı ki bugün bile PKK terör örgütü açıkça bağımsız devlet kurma fikrini telaffuz etmemekte bütün enerjisini Kürt halkının varlığının tanınması ve Kürt dilinin ve kültürünün devlet tarafından kabul edilmesi için sarfetmektedir.

ABD ve AB’nin Türkiye’yi PKK terörü aracılığıyla parçalama operasyonunun temel sloganı da Kürtlerin demokratik ve kültürel haklarının tanınmasıdır. Kültürel hakların tanınmasıyla birlikte ayrı bir dile ve ayrı bir kimliğe kavuşacak olan Kürtler ister istemez ayrılmaya kadar uzanacak bir süreci de başlatacaklardır.

Ezilen Halklar-Ajan Halklar

Solun Kürt meselesinde aldığı yanlış tavrın kökenlerinden birisi de Kürtlerin mazlum bir halk olarak görülmesi yatmaktadır. İsmail Beşikçi gibi Kürtçülerin “Kürdistan emperyalist ülkelerin sömürgesidir” türünden uçuk tezlerinin aksine Kürtlerin 1800’lerden bugüne Ortadoğu coğrafyasında emperyalist planların maşalığını yaptığı tarihsel bir gerçektir.

Burada yakın dönemde Irak’ta yaşananlar ve halen yaşanmakta olan durum sol açısından önemli dersler içermektedir. Bugün Türkiye’de PKK’yı destekleyen, Irak’ta ise Barzani ve Talabani’yi destekleyen sözde solcular her iki ülkede de bu Kürt gruplarının arkasında ABD’nin olduğunu bilmiyorlar mı?

Bugüne kadar mazlum ve ezilen Kürt edebiyatıyla Kürtçülüğe kanal açan sözde sol anlayışa karşı Kürtlerin ezilen bir halk olmayıp emperyalizmin ajanlığından başka bir şey de yapmadığını ısrarla savunmak gerekmektedir. Kürtler Ortadoğuda bütün ezilen halkların düşmanlığını kazanmışlardır ve bu nedenle Talabani ABD’nin Irak’tan çekilmemesi gerektiğini aksi taktirde Kürtlerin can güvenliğinin tehlikeye gireceğini itiraf etmek zorunda kalmıştır.

Yani ortada mazlum bir halk yoktur. Mazlum halk, emperyalizme karşı Ulusal Kurtuluş Mücadelesi veren halktır. Oysa Kürtler son iki yüz yıldır emperyalizme karşı tek bir harekette bulunmamışlar tam tersine emperyalizmin hakimiyet kurmak istediği her bölgede emperyalist hakimiyet ilişkilerini yerleştirmenin aracı olmuşlardır.

Kürtlerin İngilizler ve Amerikalılarla Ortadoğu’da işbirliği yaptığı dönemde Filistin halkı taşla ve sopayla emperyalizme ve İsrail siyonizmine karşı mücadele etmekteydi. Bugün de Iraklı direnişçiler ABD emperyalizmine karşı vatan savunması verirken Barzani ve Talabani’nin kontrolündeki Kürt aşiretleri ABD’nin himayesinde bağımsızlık kazanma peşindedirler. Dolayısıyla Türk solu açısından durum son derece net olmak zorundadır.

Enternasyonalızmden Kozmopolıtızme,Kozmopolıtızmden Etnıkçılığe

Sol adına özellikle ‘80 sonrası dönemde neredeyse Kürt sorunu dışında hiçbir sorun gündeme taşınmadı ve PKK kuyrukçuluğu yapıldı. Bunun adına ise ne hikmetse sınıf mücadelesi dendi. Oysa 80’li ve 90’lı yıllarda solu temel perspektifinden küreseselleşmenin zeminine çeken önemli değişimler meydana geldi. Küreselleşme ideolojisinin etkisiyle “sınıf mücadelesini savunuyoruz” sloganıyla sol adı altında aslında çevrecilik, yeşiller hareketi, eşcinsellik ve anarşizmi savunan bir ucube yaratıldı. İşçi sınıfının yerini alan marjinal gruplara dayanan solun taban bulması ve toplumsallaşması ise tabii ki mümkün değildi.

Enternasyonalizm ilk olarak Birinci Dünya Savaşı esnasında işçi sınıfı partilerinin kendi emperyalist ülkelerinin burjuvazilerini destekleyerek ezilen dünya halklarına ihanet etmesi olarak ortaya çıkmıştı. 68 döneminde tekrar atağa kalkan enternasyonalizmin Avrupa’da yol açtığı dönüşüm ise solun işçi sınıfı yerine çevrecilerden fahişelere kadar toplumun marjinal kesimlerinin sözcüsü durumuna gelmesiyle sonuçlandı. Enternasyonalizmin üçüncü dalgası ise 90’ların başında “kozmopolitizm” olarak ortaya çıktı. Enternasyonal sol süreç içinde kozmopolitizme evrildi. Ancak bu doğrultudaki yaklaşımların esas sonucu enternasyonal ya da kozmopolit fikirlerin değil etnikçiliğin güçlenmesi oldu. Toplumsal yapıyı ve ulusal kimliği aşındırma işlevi gören kozmopolitizm sonuçta ayrıştırdığı kimliklerin radikalleşerek etnik milliyetçiliğe dönüşmesinin yolunu açtı.

Kürtçülük işte bu süreçte iyice güç kazandı. Türk Solu da bu süreçte Avrupa komünizminin etkisine girdi. Öyleki, ÖDP gibi özgürlükçü sosyalizm sloganıyla ve Kürtçülük siyasetiyle ortaya çıkan siyasi yapıların en büyük destekçisi halk değil sermaye basını oldu. Ancak sonuçta emekçi sınıfların temsilcisi olmak yerine marjinal grupların sözcülüğünü üstlenen özgürlükçü sosyalizm sermaye basının tüm desteğine rağmen çok kısa sürede tabana vurdu. Ama bu özgürlükçü sol kendisini bitirirken Kürtçülüğün meşrulaşmasının da önünü açtı. Bu aslında planlanan bir süreçti. Amaç yeni bir ulusal sol çıkış olasılığının önünü daha baştan kesmekti. Özgürlükçü sol bunun için piyasaya sürüldü.

İnsan Hakları Emperyalizmi

Kürtçülüğün payandası durumuna gelen özgürlükçü sol politik olarak da emperyalizmin ezilen ülkelerdeki böl-yönet siyasetinin taşeronu oldu. 90’lı yılların ardından Batının ezilen dünyaya dayattığı etnik ve dinsel kimliklere dayalı federatif devletler bugünün emperyalist politikalarının temel hedefidir.

İlkel sömürgeciliğin ulusları yok etme politikası yeni sömürgecilikte biraz incelerek ulusları etnik topluluklara parçalama politikasına dönmüştür. Bu aslında emperyalizmin yeni bir türüdür: İnsan hakları emperyalizmi.

Sol adına Kürtçülük yapanlar aslında emperyalizme karşı mücadele ettiklerini söyleseler de insan hakları emperyalizminin taşeronluğunu üstlenmiş durumdadırlar. Batılı emperyalistler artık dünyanın sömürgeleştirilecek bölgelerinde kanatları altına alacakları mazlum uluslar aramaktadırlar!

90 sonrasında Balkanlar’dan Kafkaslar’a ve Ortadoğu’ya uzanan coğrafyada emperyalizmin böl-yönet politikalarının nasıl uygulandığını ve köklü ulusların ve ulus devletlerin parçalanarak nasıl küçük devletçiklere dönüştüğünü yaşayarak gördük. Aynı süreç bugün de bütün hızıyla işletilmektedir. Kürt sorununun bu kadar büyük baskılarla gündemde tutulması da boşuna değildir.

Bu noktada sol açısından yeni bir sorgulama ihtiyacına her zamandan daha çok ihtiyaç vardır. İnsan hakları, demokrasi, kişisel hak ve özgürlükler, toplumsal barış gibi solun geleneksel kavramlaştırmalarının bütünüyle dışında yeralan ve insan hakları emperyalizminin yarattığı bu sahte kavramlara karşı ideolojik bir savaş açılmak zorundadır.

Sömürgeciliğe ve Etnikçiliğe Karşı Milliyetçi Sol

Bu andan itibaren tek çıkış yolu Türk Solunun günümüzün tek gerçek antiemperyalist ideolojisi olan milliyetçiliğe geri dönmesidir. Emperyalizmin ezilen ulus devrimcilerinin milliyetçi çıkışlarını faşizm ve ırkçılıkla tecrit etme politikasına yanıt olarak milliyetçiliğin yükseltilmesi ve geniş halk yığınlarının antiemperyalist bir milliyetçilikle örgütlenmesi gerekmektedir. Bu noktada sol hem emperyalizme karşı milliyetçi tepkiyi örgütlemek, hem de emperyalizme hizmet eden özgürlükçü sola ve etnik bölücü hareketlere karşı kararlı bir mücadeleye girişmek zorundadır.

Bugün dünya çapında yeniden yükselişe geçen milliyetçi sol özellikle Latin Amerika’da yaşanan gelişmelerin de gösterdiği üzere yeni bir çıkış imkanı yakalamıştır. Latin Amerika’da yükselen sol dalganın lider isimlerinden Venezuela Devlet Başkanı Chavez’in göreve gelir gelmez yaptığı ilk şey ülkeyi parçalanma döneminden önceki ulusal sınırlarına döndürmeyi amaçlayan bir politik hat çizmek olmuştur. Chavez ülkesinin ismini de Bolivarcı Halk Cumhuriyeti olarak değiştirerek milliyetçi devrimcilerin ulusal birlik düşünü tekrar canlandırmıştır.

Türk Solu da bu yeni milliyetçi dalga içindeki yerini zaman yitirmeden almak zorundadır. Bu da öncelikle ulus devleti ve ulusal kimliği savunan Türk Solunun yeniden milliyetçi köklerine dönmesiyle olacaktır.

Etnik bölücülük, milliyetçi solun amansız düşmanıdır ve görüldüğü yerde ezilmelidir.


http://ileri.turksolu.org/27/kahramanoglu27.htm

 

Türkiye’de Kürtçülüğün Sağcı Temelleri

Kaya Ataberk

 

 

Türkiye’ye Kürtçülüğü Getiren Sol muydu?

Kürt bölücülüğü, Türk Cumhuriyeti tarihinin bugün ulaştığı aşamanın, en önemli sorunlarından birini oluşturuyor. Özellikle, ABD’nin Irak’a saldırması ve Kuzey Irak merkezli kukla Kürt devletinin, Barzani ve Talabani eliyle kurularak Türkiye’ye de bu durumun bir “realite” olarak dayatılmasıyla beraber, mesele daha da kritikleşti. ABD başta olmak üzere tüm emperyalist güçler, Türkiye üzerine kurdukları paylaşım ve sömürgeleştirme planlarını Kürtler üzerinden şekillendiriyorlar. Emperyalizmin yeni Sevr planının en önemli unsuru artık Kürtler olmuştur.

Kürtlerin, İsrail’le beraber Ortadoğu topraklarında ABD’nin en önemli müttefiki ve PKK aracılığıyla da acil müdahale gücüne dönüşmesi, tüm bölge çapında kurulacak bir antiemparyalist, solcu stratejinin merkezinde Kürt aşiretleriyle verilecek olan mücadelenin de büyük bir önemle ele alınmasını gerektirmektedir. ABD ile beraber bölgenin tüm ezilen uluslarına düşmanlık güden ve varlık zeminini işbirlikçilikte bulan Kürt aşiretleri, tüm bölge halklarının düşmanlığını üzerlerine çekiyorlar.

Gelinen noktaya Türkiye açısından bakacak olursak; önümüzdeki dönem Türkiye’nin en çok tartışacağı meselenin bu işbirlikçi aşiretlere ve PKK’ya karşı mücadelenin nasıl örgütleneceği olacaktır. Bu noktada Kürtçülük olgusunun tarihsel bir değerlendirmesinin yapılmasını, kökenlerinin, destek kaynaklarının, dayanak noktalarının tahlil edilmesini zorunlu kılmaktadır. Biz bu tarihin genel olarak emperyalist müdahalenin ve bu müdahalenin Türkiye içerisindeki esas kolu olan komprador burjuvazinin, bunların politik ifadesi olarak tanımlayacağımız DP, ANAP, DYP, AKP çizgisindeki işbirlikçi sağ partilerle ve Nakşibendilik, Nurculuk gibi tarikatların tarihinden bağımsız bir şekilde ele alınamayacağını saptamak zorundayız.

Artık klasikleşmiş olan sağcı tezlerin başında, Türkiye’de solun Kürtçülüğü tarihi boyunca desteklediği ve PKK’nın palazlanmasında da, Kürt bölücülüğünün ilerlemesinde de solun etkin bir yerinin olduğu iddiası gelmektedir. Burada, sağ politikacıların son derece inceleşmiş ama aynı zamanda, gerçek hayattan da o kadar uzak olan bir taktik çıkışıyla karşı karşıyayız. Kürt bölücülüğünün tarihi; Kürt Teali Cemiyeti gibi ilk Kürtçü kuruluşlardan Şeyh Sait ayaklanmasına, Said-i Kürdi’nin (Nursi) kurucusu olduğu Nurculuktan AKP’nin Kürt-İslamcı ileri gelenlerine kadar işbirlikçi sağcılıkla ve özellikle de tarikat bağlantılı İslamcılıkla ilişkilerinin çok yoğun olduğunu ortaya koymaktadır.

Solun ulusallıkla hiçbir ilişkisi kalmamış, doğal olarak artık sol da olmayan komprador kesimlerinin düşeceği çizginin halkların kardeşliği, enternasyonalizm politikalarıyla, emperyalizmin yanı olacağı kesindir. Türkiye’deki bazı sol kesimler de bu süreci yaşamıştır. Bugün de 80 öncesi sol fraksiyonların uzantıları olan komprador sol örgütlenlemeler, PKK’nın kuyruğuna takılacak ve ondan bağımsız adım bile atamayacak kadar Kürtçülük batağının içindedirler. Ancak geçmişe bakıldığında, sol hareketin hiçbir zaman Kürtçü bir rotaya oturmadığı rahatça tespit edilebilir. Türkiye sol hareketleri arasında en enternasyonal olan grupların (Şefik Hüsnü TKP’si gibi) bile Şeyh Sait İsyanı karşısında devletin yanında tavır aldığı, ama buna karşılık Terakkiperver sağcıların, Kürt isyancılarının yanında olduğu bir tarihten bahsediyoruz.

Özellikle, DP çizgisinin Kürt aşiretleriyle ciddi bir ittifak kurdukları görülmektedir. Batıya komprador siyaset ve burjuvazi eliyle yeniden bağlanılırken, Türkiye içindeki en gerici unsurların bir araya gelmesi de gayet doğal karşılanabilir. Menderes, hem toprak ağası, hem de Batıcı, sağcı bir işbirlikçidir, doğal olarak Şeyh Arvasi’nin torunu Kinyas Kartal da, Bucak aşiretinin önemli isimlerinden Mustafa Remzi Bucak da DP ve AP’de yerlerini bulacaklardır ve Kürtçü politikalarını buradan yürüteceklerdir.

Bu bağlantıları ayrıntılarıyla ele almak, özellikle doğru bir mücadele zemini geliştirmek açısından önemlidir. Tarihsel olarak açık bir şekilde emperyalizm ve sağcı siyaset tarafından desteklenen Kürtçülüğün vebalinin solun omuzlarına yüklenmesinin, sağın bugünkü Türkiye siyaseti açısından en büyük başarısı olduğunu söylemek sanırız ki çok da abartılı bir tahlil olmaz. Kaldı ki Türk tarihi boyunca Kürtçülükle ve onun maddi zemini olan aşiret düzeniyle ve derebeylikle gerçek anlamda mücadele edilen tek dönem Atatürk’ün ulusal solcu, devrimci, milliyetçi iktidarı olmuştur. Bu gerçekleri hakkıyla ele almak Türk solcuları ve devrimcileri açısından tarihsel bir yükümlülüktür.

Diğer taraftan sağın Kürtçülükle ve Kürt aşiretleriyle ilişkisini deşifre etmek Türk siyasetinde “putları kırmak” olarak adlandırabileceğimiz, gerçekleri açığa çıkarma harekâtının önemli bir ayağı olacaktır. Bu noktadan Kürtlükle ve Kürt bölücülüğüyle, Türkiye sağının ilk bağlantılarından itibaren incelenmesi yapılmalıdır.

İlk Bağlantılar: Kürt Teali Cemiyeti ve Damat Ferit Hükümeti

Mustafa Kemal Atatürk’ün Büyük Nutku’nda milli varlığa zararlı cemiyetler arasında ilk sıralarda saydığı kuruluşlardan bir tanesi de Kürt Teali Cemiyeti’ydi. Cemiyet merkezini İstanbul’da kurmuştu ve “bağımsız Kürdistan davası” için mücadelesini buradan yürütmeye çalışmıştı. Tabii ki bu bağımsızlık Türk devletinden bağımsızlık ve İngiliz emperyalizmine her anlamda emir kulluğu yapmak anlamına geliyordu. Kürt Teali Cemiyeti aynı zamanda gizli Azadi Cemiyeti’nin de legal görünümüdür. Bu cemiyet varlığını 1925’te çıkacak olan Şeyh Sait İsyanına ve onun bastırılmasına kadar sürdürecektir. Kurucuları arasında Said-i Kürdi’nin de bulunduğu cemiyetin başkanlığını, ünlü Kürt Nakşibendi şeyhi Mevlana Halid’in takipçilerinden, Seyit Abdülkadir yürütmekteydi. Abdülkadir’in babası Ubeydullah da bir dönem kendisini İran toprakları içinde Kürdistan Kralı ilan etmişti. Şeyh Sait de aynı Şeyhin yanında yetişmişti.

Abdülkadir’in bir diğer önemli görevi de Damat Ferit hükümetinde yürüttüğü Şuray-ı Devlet Reisliğiydi (Danıştay Başkanı). Osmanlı tarihinin son, çağdaş Türk tarihinin ilk işbirlikçi sağcılığı olarak değerlendirebileceğimiz Damat Ferit çizgisinin Danıştay Başkanı aynı zamanda Kürt devleti kurmak için kurulmuş ve eyleme geçmiş olan bir örgütün de reisliğini yürütmekteydi!

1918 yılında cemiyetin kuruluşunun beş gün sonrasında Hürriyet ve İtilaf, Kürt Teali Cemiyeti’yle bir anlaşma imzalamıştır. Bu anlaşmanın metninde Hürriyet ve İtilaf’ın zaten özerk yönetimi kabul ettiği belirtilerek Kürt Teali Cemiyeti’yle beraber çalışılacağı ve özerk Kürt devletinin kurulacağı belirtilmişti. Bu anlaşmanın her iki tarafının imzacıları da önemlidir: Meşhur gerici Mustafa Sabri metni Hürriyet ve İtilaf adına, Seyit Abdülkadir ve Said-i Kürdi ise Kürt Teali Cemiyeti adına imzalamışlardır. Görüldüğü gibi, gerici, Kürtçü ve Batıcıdan oluşan sağcı ittifak o yıllarda da kendisini bugün olduğu gibi ortaya koymaktaydı.

İşin ideolojik boyutunu ele aldığımızda da aslında dönemin tüm Kürtçülerinin ayrılık fikrine ulaşmadan önce ademi merkeziyet tezlerinden geçtiğini belirtmemiz gerekir. Ademi merkeziyet, Hürriyet ve İtilaf hareketinin ideolojik önderi olarak değerlendirilebilecek Türkiye’nin ilk Batıcı, liberal sağcısı Prens Sabahattin tarafından geliştirilmiştir. Osmanlı’nın kurtuluşunun federatif ve özerk yapılarla olabileceği üzerine olan bu yaklaşım Kürt bölücülüğünün gelişmesi için de fikirsel bir zemin yaratmış oluyordu.

Damat Ferit ile beraber kurulan Kürtçü-sağcı birlikteliğinin politik ayağı, fikirsel zeminini de Prens Sabahattin’in sağcı fikirleri ile sağlamış oluyordu. Böylece Kürt aşiret reislerinden, Kürt Nakşibendi şeyhlerine uzanan, oradan da İngilizci, işbirlikçi, sağcı politikacılara uzanan zincirin ilk örneği bu dönemde kurulmuş oluyordu. Şeyh, aşiret reisi ve sağcı politikacı kimliklerinin zaman zaman aynı kişide toplandığı bu düzen sonraki yıllar boyunca da benzer şekillerde tekrarlanacaktır. Peki, bu kırılamayan aşiret-tarikat yapısının özelliği nedir?

Osmanlı Toprak Düzeni ve Kürt Aşiretleri

Osmanlı devletinin yapısı Batı feodalizminin tersine merkezi bir yapının gelişmesinin ürünüdür. Merkezi ve güçlü imparatorluk girdiği bölgelerde toprak düzenine nüfuz etmiştir ve gene Batının feodal toprak düzeninden farklı olarak merkezi bir toprak ve üretim düzeni geliştirmeyi denemiştir. Özellikle Anadolu ve Rumeli’de etkili olabilen bu sistem tımar sistemidir. Bu sistem dahilinde üretim yapılan topraklar özel kişilere, feodallere değil devlete aitti. Padişah bir sipahiyi, bir arazinin vergisini toplaması ve savaş zamanında bu arazinin halkıyla gelip orduya katılması için görevlendiriyordu. Bunun sonucu olarak Batı feodaliz-minin derebeylikleri yerine merkezi imparatorluğun temelleri atılmış oluyordu.

Kürtler arasında yaygın bulunan aşiret düzeni ise bu sistemin son derece gerisinde kalan bir toplumsal aşamadır. Göçebelik bir kenara bırakılmamıştır ve aşiret reisi, aşiretinin her şeyine hakimdir. Bu nedenle devlete de pek ihtiyaç duyulmaz. Osmanlı’nın kurduğu toprak ve devlet düzenine de en çok direnen yapılar bu aşiretler olmuştur. Göçer aşiret reisleri yerleşik hayata geçtikten sonra da aslında Batıdaki feodal anlamına yaklaşan derebeylerine dönüşmüşlerdir. Merkezi devletin etkisinin çok az hissedildiği bu kesimlerde esas olarak derebeyinin varlığı hissedilir.

Osmanlı Devleti aşiret ve derebeylik yapısı var oldukça tam hakimiyet kuramayacağının farkındaydı. Osmanlı zaman zaman bu aşiretlerle karşı karşıya gelirken, zaman zaman da uzlaşma yoluna gidiyordu ve bunların Kürtleri bildikleri gibi yönlendirmelerine izin veriyordu. Osmanlı devletinin bu aşiretlerin ilkel hayatına ve geri toplumsal yapısına müdahale etmekte zaaf içinde kalması bu geri toplumsal yapının kemikleşmesinin ana nedenini oluşturmuştur. Artık bu toplumsal yapının ana birimlerini aşiret reisleri, tarikat şeyhleri ve zamanla bunların elinde emperyalizm desteğiyle gelişecek olan Kürtçülük teşkil edecektir.

Tarikat, Aşiret ve Kürtçülük

Geri toplumsal yapının aşiretlerle kolkola olan asıl belirleyicisi tarikatlardır. Özellikle 1800’lü yıllardan başlayarak Kadirilik ve Nakşibendilik, Kürtler arasında etkinlik kazanan tarikatlar olmuştur. Aşiret reisleri ya bu tarikatların şeyhleriyle yakın işbirliği içinde hüküm sürmekteydiler ya da zaten şeyhin kendisiydiler. Hiç olmazsa aşiret reisleri ve şeyhler evlilikler yoluyla akrabalık kurarak daha da yakınlaşmanın yollarını buluyorlardı. Sözgelimi, Nakşi şeyhlerinin büyük kısmı aynı zamanda toprak sahibi büyük derebeyleri olmuşlardı. Bunların II. Abdülhamit döneminde oluşturulan Hamidiye aşiret alayları ve diğer derebeyleri üzerinde de müthiş etkileri vardı. Ayrıca tarikatların etkisi sonucu bölgenin Türkmen, Oğuz, Avşar gibi Türk kökenli unsurları da Kürtleştirilerek derebeylerine bağlanmaktaydı. Tekke ve tarikat ortamı derebeylik aracılığıyla Kürtleşmenin zeminini de oluşturmaktaydı.

Diğer taraftan Nakşibendiler siyasi hayat üzerindeki etkilerini de artırarak sürdüreceklerdir. Şeyh Salahaddin, Kamran İnan gibi birçok Kürt şeyh ve derebeyi ailesinin üyeleri DP, AP, ANAP gibi sağ partilerden milletvekili seçilerek aşiretçi-tarikatçı zeminin siyaset içindeki birebir temsilcileri olmuşlardır.

Özellikle Nakşibendilerin etkisi çok fazla hissedilmektedir. Said-i Kürdi, Seyyid Abdürrahim Arvasi gibi birçok önemli Şeriatçı, Kürt Nakşi tekkelerinde yetişmişlerdir. Bunların ardılları olan Necip Fazıl Kısakürek, Fethullah Gülen gibi isimler de sadece Kürtler arasında değil Türkler arasında da şeriatçılığın, sağcılığın yayılmasının önemli aktörleri oldular. Böylelikle birçok Türk’ün tarikat eliyle Kürtleştirilmesinin yanısıra, bir çok Türk’ün de şeriatçılaştırılmasında Kürt Nakşibendilerinin etkisi vardır.

Kısacası, aşiret yapısı ve tarikatlar hem Kürtleşmenin hem de Kürtçülüğün temel dayanağını oluşturmuştur. Bu yapılar bu anlamda, aynı zamanda toplumsal ilerlemenin önündeki direniş cephesinin en militan öğeleri olmaktadırlar. Siyasi mekanizmanın gericiliği de bu cephenin önemli unsurunu oluşturmaktadır.

Sömürgeci Kapitalizm Aşiretleri Çözmedi, Destekledi

Burada genel olarak yaygın bir kanı vardır: Kapitalizm girdiği bölgelerdeki aşiret, derebeylik gibi bağları çözer. Bu genel kanı, aslında genel bir yanılgıdır. Bu mantığa göre, kapitalizmin piyasa ve meta ilişkileri, girdiği toplumun tüm eski ilişkilerini çözer ve bu topluma hakim olur. Böylece zamanla dünya çapında kapitalizm yayıldıkça homojen bir piyasa ve değişim ortamının yaratılacağı, her yerde aynı şekilde üretilip aynı şekilde bir toplumsal yapının kurulacağı düşünülür.

Ancak gerçeklik zeminine geri döndüğümüzde, sömürgeciliğin hiç de homojenleştirici bir etkisinin olmadığını görürüz. Aşiret yapısı üzerinde de sömürgeci kapitalizmin etkisi böyledir. Gerçekten de sömürgeciliğin müdahalesi sonucu bu yapılar belirli başkalaşımlar geçirmiştir. Ancak bu başkalaşımlar, Batı emperyalist sistemine bu yapıların tam anlamıyla eklemlenmesine neden olmuştur. Ekonomik ve toplumsal anlamda yaşanan bu durum siyasi anlamda da kendini göstermiştir. Türkiye’nin en geri toplumsal yapısının, en gerici yöneticileri olan şeyhler ve aşiret reisleri, milletvekili, Kürt mafyası, özel ordusuna sahip savaş ağası olarak geri toplumsal yapıya eklemlenmiştir.

Siyasal düzlemde sağ partilerin, Kürt aşiretlerinin etkin oldukları alanlarda tutunma koşulları da şeyh ve derebeyleriyle ortaklıklarının sağlam olmasından geçer. Seçilen aşiret reisi ya da şeyh Meclis’e gider ve DP, ANAP, AKP gibi işbirlikçi sağ partilerin içinde gerici koalisyonun Kürtçü unsuru olarak yerini alır. Böylece ortaya çıkan durumda aşiret ve tarikat yapılarının çözülerek bir çağdaşlaşmaya gidilmediği gibi tam tersine bu yapılar dünya gericiliğinin esas merkeziyle de ilişki kurarak durumlarını güçlendirirler.

Büyük İttifak: Emperyalist Sağcılık Kürtlerin Yanında

Kürt aşiretleri üzerine araştırma yapan ve Kürtlere sempati duyan Batılıların bile kabul etmek zorunda kaldığı bir gerçeklik vardır. O da tarihte ilerici bir Kürt hareketinin görülmemiş olduğudur. Dünyanın tüm bölgelerinde ortaya çıkan ayaklanmalar, gerilla hareketleri her zaman için emperyalizme karşı ve ilerici karakterli olmuştur. Ancak Kürt hareketlerinin tümü gerici karakterli, hem bölgenin en gerici güçleriyle ittifak kuran hem de bölgenin ezilen uluslarına ve ulus-devletlerine karşı mücadele eden bir karakterde olmuşlardır. Diğer taraftan emperyalizme karşı olmamalarının yanısıra, Ortadoğu’ya yapılan tüm emperyalist müdahalelerin de en büyük destekçisi olmuşlardır.

Kürt hareketleriyle, diğerleri arasında aşiretle millet arasındaki kadar fark vardır. Biri gerici, işbirlikçi ve karşıdevrimcidir, diğeri de ilerici, antiemperyalist ve devrimcidir.

Kürt aşiretlerinin geriliğinin dünya çapındaki en büyük destekçisi de dünya gericiliğinin ana kaynağı olan Batılı sömürgeci metropollerdir. Bugün dünya çapında sağı ve solu konumlandırmak istersek, ezilen ulusları, ulusal kurtuluş savaşlarını dünyanın sol cephesi, emperyalistleri ve onların işbirlikçisi olan her türlü gerici ve bölücü hareketi dünyanın sağ cephesi olarak algılamamız gerekir.

Kürt aşiretinin varlık sebebi aşırı sömürünün ve emperyalizmin varlığının devam etmesinin sağlanmasıdır. Toplumsal olarak Kürt aşireti, sömürü, toprak köleliği, kan davası, tarikat bağları anlamına gelmektedir. Kürtlüğü savunmak denilen şeyin aslında bu aşiret yapısını savunmak dışında bir anlamı yoktur, çünkü Kürt ancak aşiret reisinin malı, şeyhin kulu olarak vardır.

Bu durum özellikle Şevket Süreyya Aydemir’in Kürt derebeyliği ve Kürtlük üzerine Kadro’da ulaştığı tezlerle açıklığa kavuşturulmuştur. Şevket Süreyya’ya göre Kürt aslında yüksek randımanlı bir üretim aracıdır. Kürtlük ise bu son derece yoğun sömürünün adıdır. Kürtleşme denilen durum da insanların bu aşiret ve derebeylik bağlarının içinde Kürtçe konuşmaya zorlanması ve aşiret reisine bağlanmasıdır. Bu bağlarından sıyrılması durumunda zaten kendisini çağdaş Türk ulusunun bireyi olarak tanımlamaktadır. Bu açıdan Kürtçülük denilen olgunun aşiretçilik, emperyalizm yandaşlığı, gericilik, kısacası sağcılık dışında bir anlama gelemeyeceği açıktır.

Kürtçülük bu tarihsel misyonunun en net bir modelini aslında 1925 yılında Doğu illerimizde patlak veren Şeyh Sait İsyanıyla ortaya koymuştur. Bu isyanın çerçevesinde tüm bu özellikler açıklıkla ortaya serilmektedir.

Şeyh Sait İsyanı: Emperyalizm, Gericilik, Kürtçülük

Şeyh Sait ayaklanmasının ortaya çıkışından çok daha öncelerine bakıldığında, Kürt Teali Cemiyeti’ne kadar geri gidilebilir. Bu hareketin ana karakteri üzerine söylenecek ilk söz İngiltere, ABD gibi emperyalist ülkelerin desteğinin en önemli faktör oluşudur. Bu ayaklanmayı ve Kürtçülüğün Cumhuriyet tarihindeki genel gidişatını ele alırken bu saptamanın bir anahtar olarak kullanılması zorunludur.

Şeyh Sait ayaklanmasının örgütlenmesi için ilk hazırlıklar 1923 yılında başlamıştı. “Müstakil Kürt-İslam Hükümeti” kurulmasını amaç olarak belirterek propaganda faaliyetlerine girişmişlerdi. Aşiretlerin bir araya gelişini sağlayan ana etken İngilizlerin desteğinin bilinmesiydi. Kürt Teali Cemiyeti Başkanı Seyit Abdülkadir ayaklanmayı desteklerken, Padişah Vahdettin de Kürt Teali’nin önde gelenlerinden Mevlanzade’den bilgi alarak ayaklanmanın safhalarını yurtdışından takip etmişti. Bölgeyi uzun yıllar boyu sömüren Cibran, Heyderan gibi aşiretler, Şeyh Sait gibi Nakşi şeyhleri ve İngiliz emperyalizmi ortak bir operasyona kalkışmışlardı.

Şeyh Sait vaazlarında Kürtçülüğün yanısıra şeriatçılığı da vurgulu olarak kullanmıştı. Piran’da verdiği bir vaazda Kürtleri Cumhuriyet rejimine karşı mücadeleye çağırıyordu:

“Medreseler kapandı. Din ve Vakıflar Bakanlığı kaldırıldı. Din okulları Milli Eğitime bağlandı. Gazetelerde bir takım dinsiz yazarlar dine hakaret etmeye, peygamberimize dil uzatmaya cüret ediyorlar.”

Ayaklanmanın başlamasıyla beraber de kendisine isim olarak “Emir el Mücahidin Muhammed Said Nakşibendi” ismini seçecekti.

Peki Şeyh Sait’in politik ilham kaynakları nelerdi? Yapılan sorgusunda açık olarak şeriatçı Sebilürreşat dergisinin kendilerini kışkırttığı anlatan Şeyh, aynı zamanda sağcı Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile ilgili olarak da, fırkanın programını, özellikle de “dine saygılıyız” maddesini beğendiklerini belirtiyordu.

Ayaklanmanın başlamasının ardından, Kazım Karabekir’e bağlı 8. Kolordu’nun bilerek pasif bırakıldığı ve isyana etkin müdahalede bulunmadığı görülmüştür. İsyanın ardından çıkarılan Takrir-i Sükun yasasının en büyük düşmanı da Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele gibi hilafetçi isimlerin etkin olduğu TCP olmuştur. Cumhuriyet tarihinin ilk sağcı partisi, ilk büyük Kürt ayaklanmasının destekçisi olmuştur.

Atatürk’ün Nutuk’ta yaptığı değerlendirme önemlidir:

“Tarih, gizli amaçlarla düzenlenmiş genel ve gerici Doğu ayaklanmasının nedenlerini araştırdığı zaman, onun önemli ve belirli nedenleri arasında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın dinsel konularda verdiği sözleri ve Doğuya gönderdiği sorumlu yazmanın kurduğu örgütleri ve yaptığı kışkırtmaları bulacaktır.”

Bu saptamayı yapan Atatürk’ün dönemi Cumhuriyet tarihinde tarikatlara ve Kürt aşiret düzenine karşı mücadele verilen tek dönem olmuştu.

Aşiretlerle ve Tarikatlarla Mücadele

Takrir-i Sükun önlemlerinin ardından oluşturulan ortamda Atatürk, gericiliğe ve Kürt bölücülüğüne karşı mücadeleyi ön plana almıştır. Kürt aşiret reislerinin, Şeyh Sait ve ayaklanmaya katılan yakınlarının tasfiye edilmesinin ardından aşiretler İskan Kanunuyla Batı illerine yerleştirilerek hem yeni isyanların zemini ortadan kaldırılmış, hem de doğal kaynaşmanın yolları aranmıştır. Diğer taraftan tekke ve zaviyelerin kapatılması, tarikatlara karşı verilen mücadelenin ana unsuru olmuştur. Alınan önlemlerle hem aşiret ve tarikatların etki alanları dağıtılmış hem de bunların gücü kırılarak emperyalizmle bağları kesilmiş oluyordu.

Arkasındaki emperyalist desteğini kaybeden Kürtçülük bir süre için ortalarda görünmemeyi tercih edecektir. Emperyalizmle mücadele aynı zamanda onun toplum içinde zemin bulduğu merkezleri temizleme mücadelesi olduğundan Atatürk dönemi antiemperyalist, ulusal sol politikalar etkili olmuştur. Ancak, bu tasfiyelerin nihai sonucuna varılarak Doğu’da geniş çaplı bir toprak devriminin gerçekleştirilememesi aşiretlerin, derebeyliğin ve tarikatların varlık zemini olan geri toplumsal yapı bataklığının tam kurutulamamasına neden olmuştu. Bu yapıların yeniden güç kazanması Atatürk politikalarının tam tasfiyesine geçildiği Demokrat Parti döneminde ortaya çıktı.

DP Sağcılığı, Kürt Aşiretleriyle Birleşiyor

Demokrat Parti, Atatürk’ün ölümünün hemen ardından bizzat İsmet İnönü ve CHP tarafından açılan karşıdevrim yolunun doğal sonucu olarak oluşmuştu ve 1950 yılında iktidara gelmişti. İsmet İnönü, DP eliyle Batıcılığı, mandacılığı gerçek sahipleri olan komprador burjuvaziye, toprak ağalarına ve gericiliğe teslim etmiş oluyordu. DP’nin yarattığı esas etki, Batı ile Türkiye arasındaki bağımlılık ilişkilerinin yeniden kurulmasıydı. Bir taraftan ülke siyasi olarak ABD’ye bağlanıyor, diğer taraftan da ekonomi metropolün yağmasına açılıyordu. DP, klasik gerici, işbirlikçi rejimin tam teçhizatlı örneğidir. Kendisine doğal müttefik olarak seçtiği güçler de bu gericiliğin parçalarını oluşturdular.

Şeriatçı ve Kürtçü akım bu dönemde yeniden güçlendi. DP’nin ilk icraatlarından biri, siyasi olarak etkisi kırılmış aşiret reislerinin ve şeyhlerin yeniden etkinleşmesini sağlamak oldu. Kısa süre içinde Hizanlı Şeyh Salahaddin, Siverekli aşiret büyüğü Mustafa Remzi Bucak, Şeyh Said’in torunu Abdülmelik Fırat gibi açık Kürtçüler TBMM’ye DP milletvekili olarak sokuldular. Menderes, Kürt aşiretlerinin gönlünü hoş tutmayı her zaman için önemsedi.

6-7 Eylül olayları dolayısıyla kendisini eleştiren İnönü’ye verdiği cevapta bile, Kürt isyanlarının bastırılmasını kastederek: “Bizim elimiz, sizin gibi yüzbinlerce masum Kürdün kanı ile mülemma değildir” diyerek cevap veriyordu. Menderes’in kendisi de bir toprak ağasıydı. Bu açıdan da, gericiliği açısından da Kürt ağa ve aşiret reisleriyle kader birliği etmiş durumdaydı. Daha sonraları da devlet eliyle geliştirilip kollanan Bucak aşireti savaş ağalarının yakını olan DP’li Mustafa Remzi Bucak, İnönü’ye yazdığı mektubunda meseleyi açıkça anlatacaktı. Federasyon fikrini Prens Sabahattin’e dayandırarak, federasyon uygulanmazsa çatışma çıkacağını ve Türklerin çok kayıp vereceğini yazarak İnönü nezdinde devleti tehdit edecektir. Yıllar sonra PKK’ya karşı kullanılmaya çalışılacak olan Bucaklar’ın bu temsilcisi bugün Apo’nun kullandığı söylemin aynısını kullanmaktadır. Kısacası DP dönemi, Atatürk tarafından zayıflatılan ve koparılan aşiret bağlarının yeniden kurulduğu ve bu odakların eski bölgelerine yeniden hakim oldukları bir sürecin uygulayıcısı olmuştur. Şeyh Sait İsyanından beri kinlerinden bir şey eksiltmeyen Kürt aşiret odakları yeniden faaliyete geçerek, DP zeminini çok iyi kullanmışlardır. Bu dönemde DP ile yakın ilişkiler kurarak güçlenen bir Kürtçü odak daha vardır: Said-i Kürdi.

Said-i Kürdi ve Nurculuk

Said-i Nursi olarak da tanınan Said-i Kürdi, Cumhuriyet döneminden de önce Kürtçü ve Şeriatçı cemiyetlerin içerisinde yer alan bir isimdi. Bunlar, İttihadı Muhammedi, Kürt Teavün, Kürt Neşri Maarif, Kürdistan Teali gibi cemiyetlerdi ve 31 Mart olaylarından Şeyh Sait ayaklanmasına kadar tüm İslamcı ve Kürtçü ayaklanmaların içerisinde aktif rol almışlardı. Said-i Kürdi, Kürt Teavün ve Terakki gazetesine yazdığı bir yazısında, “Kürt ulusal birliği” fikrini savunduktan sonra “Kürdistan’ın özgürleşmesi için büyük bir askeri gücün oluşturulması gerekir” fikrini ortaya atarak Kürtçülüğün gelecekteki ayaklanma yönelimini önceden önermişti. Yıllar sonra, Şeyh Sait İsyanı üzerine 1954’te Abdülmelik Fırat’a; “Ben birader-i azamım, ekremim, Şeyh Said Efendi’nin öcünü aldım, alacağım” diyecektir.

Said-i Kürdi, yıllarca yargılandıktan ve sürgünde kaldıktan sonra yeniden açık çalışmalarına başlama şansını DP iktidarıyla beraber buldu. Said-i Kürdi’nin Menderes’i şöyle değerlendirmektedir: “komünist, anarşist ve tahribatçı dinsizlik hareketini durduracak kuvvetin, Risale-i Nur olduğunu anladı...” DP ve Menderes, Nurculuğu bu anlamıyla toplumsal uyanışın ve ilericiliğin önlenmesinin aracı olarak değerlendirmişti ve Said-i Kürdi’nin kitaplarının basılması ve dağıtılmasında da destek olmuştu. DP döneminde Nurculuk hızlı bir gelişme göstererek Türkiye’nin en etkin tarikatı durumuna geldi. 1957 yılında artık ilişkiler o kadar açıktı ki Said-i Kürdi, DP’ye oy vereceğini seçimler öncesinde açıklayarak kamuoyu yaratıyordu.

İlerleyen dönemlerde 1960 itibariyle, Nurcular, Demirel ve AP’ye destek oldular. 1980 sonrasında ise ANAP ve DYP’ye destek verdiler. Nurcuların Med-Zehra kolu ise diğerlerine göre daha açıktan bir Kürtçü siyaset izlemiştir ve bugün AKP Hükümeti içinde Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik tarafından temsil edilmektedir.

DP’den günümüze süreç bu şekilde işlemiştir ancak Kürtçülük açısından diğer bir ayrıcalıklı dönem de Turgut Özal dönemi olmuştur.

Özal, Federalizm ve Sağcıların Kürt Tavrı

1980 sonrası dönemde Türkiye’ye Özallı ANAP hükümetleri damgasını vururken, Kürtçülük de hem PKK kanalıyla ciddi bir tırmanışa geçti, hem de Özal’ın sık sık Kürtlüğe açık ya da kapalı göndermelerde bulunması ile zemin buldu. Federalizm konusuna yapılan ilk vurgu Turgut Özal’dan gelmiştir. Bunun yanı sıra Kuzey Irak Kürtlerinin aşiret liderleri Barzani ve Talabani’nin ilk defa olarak resmi muhatap kabul edilmesi de Özal döneminin eseridir. Bütün bu gelişmelerin arkasında ise tek bir gerçeklik vardır: ABD, artık Ortadoğu planlarını Kuzey Irak merkezinde kurulacak ve daha sonra başta Türkiye olmak üzere bölge ülkelerinden toprak kazanarak gelişecek kukla Kürt devleti üzerinden yapmaya başlamıştır. Bunun sonucu olarak da hem PKK eliyle Kürt terörü, hem de Özal eliyle “Kürt realitesi” Türk milletinin gündemine sokulmuş oldu.

Ancak o dönemde de Kürtçülükle ilişki kuran tek sağ grup ANAP olmadı. Tüm sağ partilerin kendilerine uygun Kürtleri vardı. Türklük ve Türk milliyetçiliği iddiasındaki MHP bunlardan biridir. Bir Kürt olan Menzil Şeyhi Mustafa Raşit Erol, 1980 öncesinden beri MHP ile yakın ilişki halindeydi. BBP-Muhsin Yazıcıoğlu ayrışmasından sonra daha çok bu çevrenin şeyhi olarak kaldı. Bir çok MHP’li ve BBP’li Kürt şeyhinin müridi “Türk milliyetçileri” olarak siyasi tarihteki yerlerini aldılar. DYP ve ANAP, Nurcu Kürtlerden ve aşiret reislerinden destek almaya devam etti.

Refah Partisi ise daha farklı bir örnek teşkil eder. İslam birliği ideolojik çözümlemesi altında tüm Kürtçü-İslamcı gruplarla iyi ilişkiler kurdular. Erbakan ve bir çok Milli Görüşçü, Kürtler arasında da çok etkin olan Nakşibendiliğin izleyicileri olarak zaten Kürt aşiretleriyle ortak bir zeminde yer almaktaydılar. Bu açıdan bile kurdukları ilişkiler çok derinleşmişti. 1996’da hazırladıkları “Kürt Çözümü” programına göre Kürtçe yayın yapan radyo-TV Kuzey Irak’ta kurularak, yönetimi de PİK (Kürdistan İslami Partisi) örgütüne verilecekti. Diğer taraftan Aczmendiler de Nurculuğun açık Kürtçü kollarından biri olarak Müslüm Gündüz isimli bir Kürdün şeyhliğinde sağa destek vermeye devam etmişlerdir.

Önde gelen sağcı yazarların tümü de aslında belli noktalarda buluşmaktadırlar. Özellikle Türk milliyetçiliğine düşmanlık ve Kürtlerin İslam birliğine ikna edilmesi tezlerini savunmaktadırlar.

1992 yılında verdikleri söyleşilerde Ali Bulaç, Abdurrahman Dilipak gibi İslamcılar faturayı “Türk devletinin kan dökücü eylemlerine ve Kemalizmin asimilasyon politikasına” kesmekten geri kalmamışlardır. Onlara göre Kürt tarihsel bir olgudur ve Kürdistan, İslam dünyasının realitesidir. Kürt kimliği kabul edilmeli ve İslam birliğiyle sorun çözülmelidir. Onlara göre daha utangaç olan Nazlı Ilıcak’sa federasyona karşı çıktığını belirtmesine rağmen Şeyh Sait İsyanının sert önlemlerle bastırılmasını eleştirmekte ve insanların Kürt olduklarını söyleyebilmeleri gerektiğini belirtmektedir.

Dönemin özelliği PKK Kürtçülüğünün yükselişidir. Buna karşı sağ siyaset de sağcıların elindeki devlet de benzer çözümler üretmeye çalışmaktadır.

Bir Kürtçülüğe Karşı, Başka Kürtçülüğü Desteklemek

Sağın seçtiği yolların başında Bucak aşireti gibi “devlete bağlı” aşiretlerin PKK’ya karşı silahlandırılması geldi. Ancak bu süreç PKK’yı geriletmediği gibi bu aşiret reislerinin kendi özel ordularına sahip savaş ağalarına dönüşmelerine ve şehirlere kadar uzanarak Kürt mafyası faaliyeti içinde yer almalarına yol açtı. Seçilen yol PKK’nın Kütçülüğüne karşı başka aşiretlerin Kürtçülüğünü desteklemek oldu. Belki o dönem için bu aşiretler PKK’yla mücadele ettiler ancak aşiretlerin güçlenmesinin etnik bölücülüğün ve tarikatların güçlenmesi dışında bir anlamı olmadığı da ortaya çıktı. Aşiretler güç kazandıkça savaş ağaları da etkinliklerini artırdılar. Kürtlüğün zemini sağlamlaştı ve son tahlilde Türk Devleti zayıflatılmış oldu.

Tüm bu süreçlerin birbirini nasıl desteklediği bir kez daha ortaya çıktı. Sağcıların elindeki devletin diğer bir tercihi de Kürt-İslamcı Hizbullah örgütünün desteklenmesiydi. Örgüt 1980 öncesinde MHP içinde yer almış çoğu Batmanlı Kürtler tarafından kurulmuştu. Kısa sürede Batman-Diyarbakır bölgesinde 10 binlerle ifade edilen bir güce ulaştı. Hem PKK’yla, hem de kendi içinden ayrılan gruplarla çatıştı. Ama bu çatışma Kuzey Irak’ta, Barzani ve Talabani’nin kendi aralarındaki çatışmalarından farklı sonuçlar vermedi. Bir Kürt gruba karşı başka bir Kürt grubunun ya da aşiretinin desteklenmesinin tek sonucu çatışan her iki kesimin de ulus-devletin karşısında güçlenmesi oldu.

Tarikat ve aşiretlerin etkinliğinin arttığı yerde devletin gücü azalır ve zamanla söner. Ancak Türkiye’de gelinen aşama bunun da ilerisindedir. Durum biraz da II. Abdülhamit döneminde kurulan Hamidiye aşiret alaylarının başındaki aşiret reislerinin zaman içinde güçlenerek hakimiyet pekiştirmelerine ve ardından da Şeyh Sait İsyanının örgütleyicilerine dönüşmelerine benzemektedir.

Artık devlet sadece Doğu ve Güneydoğu’da silinmemiştir, bunun da ötesinde tarikat ve aşiret güçlerinin, sağcı, gerici partiler aracılığıyla Türkiye’nin siyasi, ekonomik, toplumsal hayatına hakim olmaya başladığı bir evreyi yaşıyoruz.

AKP, Kürtçü Yükseliş ve Günümüzün Sorunları

Bu bahsettiğimiz Kürtçü hakimiyet özellikle AKP’nin iktidara gelmesiyle beraber kendisini daha da fazla hissettirmeye başlamıştır. TBMM’ye AKP tarafından giren milletvekillerinin önemli bir kısmı Kürttür ve bu durum AKP’nin kurduğu Hükümete de yansımaktadır. Ayrıca Hükümette ve Tayyip Erdoğan’ın yakın çevresinde yer alan bu Kürtler sıradan isimler de değillerdir. İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu, ANAP döneminden beri Kürtçü sağcılığın en önde gelen ismidir ve bu Bakanlık kapsamında Kürt mafyasının etkinlikleriyle birebir muhatap olmasına karşın bunları zayıflatan tavırlardan kaçınmaktadır.

Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, Nurcuların en açıktan Kürtçülük yapan kolu olan Med-Zehra grubunun eskiden beri tanınan lider isimlerinden biridir. Dengir Mir Mehmet Fırat, Şeyh Sait ailesinden, Tayyip Erdoğan’ın danışmanı Cüneyd Zapsu ise Bedirhani aşiretindendir. Zapsu aynı zamanda PKK’lı yazar Musa Anter’in de yakın akrabasıdır.

Tabii ki tüm bu ilginç isimler tesadüf eseri Tayyip Erdoğan Hükümetinin üyeleri olmadılar. Bu durum tamamen AKP’nin izlediği politikanın bir yansımasıdır. AKP, Kürt-İslam çizgisini kendi içindeki politik akımlardan, dayanak noktalarından birisi olarak belirlemiştir ve bu gücün de önemli desteğini alarak iktidara gelmiştir. Bu durum aynı zamanda ABD’nin Kürt aşiretlerine dayanarak bölgeye yerleşme stratejisi ile de uyum içerisindedir.

Kürt-İslam çizgisinin Türkiye’ye bu derece nüfuz etmesi aslında toplumsal hayatın her düzleminde gericiliğin ve Kürt bölücülüğünün kolkola etkin olması anlamına gelmiştir. Kürtçü-İslamcı siyaset, aşiret ve tarikatları beslemekte; bunların yaşadığı zeminde Kürt mafyası etkinliğini yaygınlaştırmakta, Kürt mafyasının kaçakçılık gibi faaliyetleri aracılığıyla hem Kuzey Irak Kürtlerine, hem de PKK’ya ciddi kaynak aktarımı olmaktadır.

Kısacası bu düzenin tüm unsurları birbirini besler ve daha da geliştirir. PKK’yı Kürt mafyasından, aşiret reisini Kürt-İslam çizgisindeki siyasiden, bunları da tarikat şeyhlerinden ayrı düşünmek mümkün değildir, çünkü aslında tümü aynı toplumsal zeminin ürünleridir. Bu zeminin de gerçek destekçisi sağcı siyasettir ve o da sırtını dünyanın gericilik merkezi olan ABD ve AB emperyalizmlerine dayamıştır.

Kürtçülük Sağcı Gericiliğin Ürünüdür, Ancak Solcu Mücadeleyle Yenilebilir

Sonuç olarak Kürtçülüğün yükselişine yakından baktığımız zaman bunun öğelerini tam olarak tespit edebiliriz. Aşiret, mafya, PKK, tarikat, Kürt-İslamcılık ekseninin etkinliğinin kırılabileceği tek zemin aslında bu güçlerin esas kaynağı olan emperyalizme karşı verilecek olan mücadeledir. Emperyalizmin desteğinin ortadan kaldırılması durumunda aslında Kürtçülük davasını güdebilecek bir grup da ortadan kalkacaktır.
Bu noktada Atatürk dönemi politikaları öğreticidir. Aşiretçiliğe karşı verilen halkçılık mücadelesi, bölücülüğe karşı verilecek milliyetçilik mücadelesiyle desteklenmiştir ve bir süre sonra bu güçlerin önemli oranda geriletildikleri görülmüştür.
Bir Kürtçülüğe karşı başka Kürtçülüğü destekleyerek ya da aşiret tarikat düzenine dokunmayan sağcı politikalarla bu sorun aşılamaz. Tek çözüm antiemperyalist zeminde Kürtçülüğün toplumsal zeminini yıkmaktır. Bu da ulusal solun halkçı-devrimci-milliyetçi politikasıdır.


http://ileri.turksolu.org/27/ataberk27.htm

 

Ermeni-Kürt İttifakının İçyüzü

Cemal Korkmaz

 

Türkiye’de iç savaş devam edecek, Türk ekonomisi sıfır noktasına inecek, vatandaşlar başkaldıracaktır; Türkiye bölünecek ve Kürt devleti kurulacaktır. Ermeniler Kürtlerle olan ilişkilerini iyi bir şekilde yürütmeli ve Kürtlerin mücadelesini desteklemelidir. Bugün Türklerin elinde olan topraklar yarın Ermenilerin olacaktır.”

(Lübnan Ermeni Ortodoks Başpiskoposu, 1993)

 

 

Kürt Şerif Paşa ve Bogos Nubar

Tevfik Paşa, I. Dünya Savaşı sonrası yenilenlerin akıbetlerini belirlemek için toplanan Paris Barış Konferansı’na Osmanlı’yı temsil etmek üzere gider. İtilaf Devletleri’nin Osmanlı’ya hazırladığı sonu onaylamakla görevlendirilmiştir. Paris’te Sevr taslakları hazırlanmaktadır ve bunları almak üzere Fransız Dışişleri Bakanlığı saatli salonuna giren Paşa gördüğü manzara karşısında hayrete düşmektedir. Fransa Başbakanının iki yanında biri Ermeni, biri Kürt olmak üzere iki kişi oturmaktadır.

Bogos Nubar, Berlin Konferansı’nda Osmanlı aleyhine İngiliz casusluğu yapan babası Nubar Paşa’nın izinden gitmektedir. Kendisi Taşnaksutyun Partisi’nin önde gelen bir üyesidir. Devlet batırıp İngiliz işgalcileri davet etmek konusunda babasından aldığı kariyeri geliştirmektedir.

Kürt Şerif Paşa ise Osmanlı maliyesinden maaşlı olmakla birlikte, konferansta ABD Başkanı Wilson prensiplerinin savunuculuğunu üstlenmektedir. Kendisi Kürdistan Teali Cemiyeti azasıdır.

Katliamcı Kürtlerden “Katliamcı Türkler”e

Bu iki şahsın yanyana olabileceğini düşünmek pek akla uygun bir iş değildir. Nitekim Kürtler çeyrek yüzyıldır tüm dünyanın gözü önünde Ermeni tehciri sırasında zirveye çıkmış olan haydutluk ve yağma yapmak suçlarından hükümlüdürler. Ancak bu suç daha sonraları Türklerin üzerine atılacak ve Kürtler aklanacaktır. Bölgeyi incelemek için ardarda komisyonlar kurulacak, araştırmalar yapılacak, Türklerin Ermenileri katlettiğine dair hiçbir kanıt bulunamazken sözde insanlık mahkemelerinde Türklerin suçu ispatlanacaktır.

Tonybee gibi tarihçiler bile önceleri açıkladıkları rakamları yetersiz bulacak, Türklerin suç dosyaları her geçen gün yeni bir katliam iddiasıyla kabaracaktır. Ansiklopediler bile bu rakam enflasyonuna farklı baskılarında farklı rakamlar vererek katılacaklardır.

Gerçi o dönem bu tartışma pek yoktur. Çünkü tehcir sırasındaki Ermeni kaybı Osmanlı resmî rakamlarına göre 9-10 bin kişidir. Nitekim 1914 sayımına göre bir milyon 220 bin olan Ermeni toplam nüfusunun ancak 438 bini zorunlu göçe tabi olmuş, geri kalana dokunulmamıştır. Bu esnada Ermenilere hazırlanan yerlere varabilenler 382 bin kadardır. Geri kalan 56 bin kişinin 40-45 bin kadarı yolda hastalık veya açlık gibi nedenlerle hayatını kaybetmiş, geri kalanlar ise Kürtlerin saldırısına uğramıştır.

Bu kayıpların 1.000 kadarı Erzurum-Erzincan arasında, 2.000 kadarı Urfa-Halep arasında, 2.000 kadarı Mardin bölgesinde ve 5.000 kadarı Dersim bölgesindeki Kürt aşiretlerinin marifetidir. İşte, tüzüğünde “Türk’ü, Kürt’ü nerede ve ne şart altında olursa olsun öldür” maddesi bulunan Taşnak’ın üyesi bir Ermeni ile bir Kürt aynı masadadır. Üstelik Kürt Şerif, Wilson prensiplerine göre plesibit istemekte ve Ermenilerin hak sahibi olduklarını iddia ettiği coğrafyada Kürt devleti kurmak için İtilaf Devletlerini ayartmaya çalışmaktadır.

Şimdi bu manzaradan 2000’ler Türkiyesi’ne baktığımızda da Kürtlerin yine Ermenilerle aynı masaya oturabildiğini ve bir milyon Ermeni ile 30 bin Kürdün katledildiğinin hayal edilip, bu işin Türk devletine yıkılabildiğini görmekteyiz. Aynı geleneğin temsilcisi Ermeniler yine gazetelerinde “Türk’ten boşalacak zehirli kanın yerine temiz Ermeni kanı doldurmayı” sayıklamakta ve Kürtleri koltuk değneği yapmaktadır.

Paris Barış Konferansı’nda

Konferans sonuca bağlanır. Ermeni Nubar ile Kürt Şerif anlaşıp şu maddelerin altına imza koyarlar:

1. Ermeniler ile Kürtler birbirlerine karşı olumsuz politikaya son verecekler.

2. Ermeniler Kürt davasını yayın yoluyla savunacaklar.

3. Avrupa ve Amerika’da Kürt propagandası yapılacak.

4. Ermeniler çeşitli memleketlerde Kürtler toparlanıncaya dek Kürt davasına aracı olacaklar.

5. Kürdistan’ın büyük kısmını içine alan Ermenistan hayalinden vazgeçecekler.

Bunun karşılığında da Kürtler Sevr Anlaşmasıyla karşımızı çıkacak olan Ermenistan sınırlarını tanımış olacaklardır. Osmanlı yönetiminde bozulan Ermeni-Kürt ilişkileri de böylece dostluğa dönüşecektir. Hatta bu ilişki sonraları daha da şekillenecek, Ermenilerle Kürtlerin aslında aynı ırktan oldukları palavralarına kadar evrilecektir.

Kürtler Ermeniler İçin Tehdit

Şark meselesi çerçevesinde Osmanlı’nın bölünme planı Avrupalılar tarafından yürürlüğe konulana dek Ermeni ve Kürtler ayrı bir tartışma konusu oluşturmazlar. Osmanlı devlet otoritesi Ermenileri “milleti sadıka” olarak sahiplenmekte, Kürtler ise Alevi Türkmenlerle İran Safevileri arasında tampon bölge olarak Doğu Anadolu’da yaşamaktadır.

Hatta bu iki toplum arasında kimi zaman kanlı hesaplaşmalar da yaşanmaz değildir. Nitekim Hıristiyan Ermenilerin hamisi olmayı üstlenen Ruslar, ‘93 Harbi sonucu imzalanan Ayastefanos (Yeşilköy) Anlaşması’na şu maddeyi eklemeyi gerekli görmektedir:

“Ermenistan’da Rus askerî istilası altında bulunan ve Osmanlı’ya verilmesi gereken yerlerin boşaltılması, iki devletin dostane ilişkilerine zarar verebileceğinden, Osmanlı devleti Ermenilerin barındığı eyaletlerde mahalli çıkarların gerektirdiği ıslahat ve düzenlemeyi yapmayı, Ermenilerin, Kürtlere ve Çerkeslere karşı emniyetini garanti eder.” Yani Ruslar, Ermenilerin Kürtler tarafından tehdit edildiğini ve Ermenilere daha fazla özgürlük verilmesi gerektiğini söylemektedir.

Benzer tezler Osmanlıcılar ve Kürtçüler tarafından da savunulmaktadır. Kemal Burkay’dan Naci Kutlay’a kadar bir çok yazar, Ermenileri yok etmek isteyen Abdülhamit’in kan dökücü olan Kürtleri kullanmak istediğini; aynı şekilde Kürtleri merkezi otoriteye bağlamak isteyen Osmanlının Ermenilerden destek istediğinden dem vurmaktadır. Her halükarda bölgede hem Ermeniler hem de Kürtler birbiri için tehdit olmakta ve birbirlerine karşı kullanılmaktadır.

Ancak burada Osmanlı’yı parçalamak isteyen Şark siyaseti devreye girmektedir.

Burada iş katliamcılıktan mazlumluğa dönüşmektedir. Birbirlerini boğazlayanlar kardeş oluvermektedir. Osmanlı’yı parçalamayı kendine hedef seçen Avrupa, Hıristiyan Ermenilerin özgürlüğünü sağlamayı kendine görev addederken, Kürtlere de şefkat göstermektedir. Böylece her iki toplumun aynı ırktan geldikleri propagandası aynı kaynaktan piyasa sürülmektedir.

Kürtler ve Ermeniler Aynı Irktan mı?

1879 yılında Van’da İngiliz görevlisi olarak bulunan Yüzbaşı Clayton, Rusya’nın güneye inmesine set çekmek için Büyük Ermenistan kurulmasını önermektedir. Doğu Anadolu’ya Ermeni göçü yapılması ve Türklerin göç ettirilmesini savunmaktadır. “Bu iş başarıldıktan sonra geriye kalan Kürtlerle Nasturiler Ermenilerle kader birliği ettirilmeli ve bu ırklar birleştirilmelidir.”

Bu siyaset daha sonra tüm Batılı emperyalistler tarafından sahiplenilecek ve özellikle Ruslar bu işin teorileştirilmesiyle meşgul olacaklardır. Kürtlerle Ermenilerin ırksal birlikteliği Medlere dayandırılacak ve bugüne kadar sahiplenilen teorinin köşetaşları oluşturulmaya başlanacaktır. Aynı zamanda her iki toplum için de Osmanlı yönetiminde mazlum bir portre çizilecek ve ortak düşmana karşı bu birliktelik güçlendirilecektir. Bu siyaset son yüzyıla da damgasını vuracak ve iktidarlar ve rejimler değişse de teoriler yerinde sayacaktır.

1930 yılında Zürih kentinde toplanan II. Enternasyonal toplantısında da bu konu gündemdedir. Ermeniler Kürt davasının en hararetli savunucularıdır. Daha sonra 1933’te Erivan’da Kürdoloji Kongresi toplanacaktır.

Ermenilerle Kürtlerin aynı kökenden geldiği fantazisini en fazla güçlendirecek araç ortak edebiyat olacağı için bu yönde de çalışmalar hız kazanacaktır. Nitekim Nikitin “1928’den itibaren Ermenistan’da Kürt edebiyatı yaratıldı” diyerek bu gerçeği itiraf etmektedir. Yine Nikitin işi Erzurum’daki menşeileri Ermeni olan bazı aşiretlerin sonraları Kürtleştiğine kadar vardıracaktır. Seçtiği örnek ise Mamakanlı aşiretinin aslında Mamikonyan isminden türediğidir.

Yine Faik Bulut da Dersim aşiretlerinin bir kısmının Ermeni kökenli olduğunu vurgulamakta ve bir çok aşiret ismi sayarak iddialarına dayanak yapmaktadır. Bu savlardan hareketle Ermeni ve Kürt işbirliğinin temelleri atılmaktadır. Hem Osmanlı hem de Türkiye Cumhuriyeti Devleti zayıflatılmaya çalışılmaktadır.

Bu teorilerin ne kadar saçma olduğu teorisyenleri tarafından da bilinmektedir. Nitekim Ermenilerle Kürtlerin aynı soydan olduklarının ispatlanması olanaksızdır. Birbirlerine benzer tek yanları Türk düşmanlıklarıdır. Ancak teori burada da çuvallamaktadır. Çünkü tüm Ermeniler ve Kürtler Türklere olduklarından katbekat birbirlerine düşmandırlar.

Tarih sayfaları bu iki toplumun birbirlerine karşı düzenlediği birçok kanlı saldırı örneğiyle doludur. Emperyalistlerin Sevr politikası dışında hiçbir yerde bu topluluklar bir arada olamamışlardır. Onları birleştirebilmek imkânsızdır. Tüm Ermeni ve Kürt örgütleri de zaten bir diğerine karşı örgütlenmiştir.

Ermeni Terör Örgütleri

Ermeni Komitelerinin tarihi Kürtlere göre daha eskidir. Nitekim Kürtler Ermeniler gibi Osmanlı yönetiminde sadık olmakla beraber daima merkezî otoritenin kontrolü altındadır. Çünkü devlet kurma ve ulus olma yeteneği bunlarda yoktur. Bağlı oldukları güçlü uygarlık onları eritmektedir.

Ermeniler ise Osmanlı yönetiminde bürokrasi ve ticarette etkin mevkilerde olmalarına rağmen devlet güçsüzse gemiyi ilk terk eden yine bunlardır. Güçsüz otoritenin yanında yer almaktansa, güçlüye yakınlaşmak fikri bunlarda baskındır. Bunu 1071 Malazgirt Savaşı da teyit eder. Bizans ordusunun yenileceğini anlayan Ermeniler Alparslan’ın tarafına geçerek kendilerini güvenceye almışlardır. Osmanlı gücünü yitirince de bu kez aynısını Osmanlı’ya yapacaklardır.

Hınçak Komitesi kurulan ilk Ermeni terör örgütüdür. 1887 yılında kurulan komite, propaganda yoluyla yayılmayı hedeflerken, eylem planı olarak da Türk idarecilerine, hafiyelere, hainlere ve gammazlara karşı terör yoluyla zarar vermeyi benimser.

Aynı zamanda militanlarını savaşçı olarak yetiştiren Hınçaklar, 1. Dünya Savaşı sırasında cephe gerisinde Osmanlıya karşı ciddi zarar vermişlerdir. Her ne kadar örgüt Marksist eğilimli ve Kafkas kökenli Ermenilerden kurulu olsa da daha ziyade İngilizlerin kontrolündedir. Rusya ve İran’daki Ermenilerle birlikte Türkiye’den toprak koparıp bağımsız Ermenistan kurmak bu örgütün kâğıt üzerindeki amacıdır. Ancak faaliyetlerine baktığımızda Doğu ve Kuzey Anadolu’da ciddî bir Türk kıyımı yaptığını ve tüm halkın düşmanlığını kazandığını görürüz.

Taşnaksutyun (Federasyon) Komitesi

1890 yılında Tiflis’te kurulan bu örgüt diğer Ermeni çetelerini birleştirmek ve Türkiye’deki çetelere yardım etmek amacıyla kurulmuştur. Programını kurulduktan üç yıl sonra oluşturan Taşnaklar Ruslara dayanarak Ermenistan kurmayı hedeflerler. Ancak bu amaçlarına ulaşırlarsa Rusların Akdeniz yollarını kapatacağından amaçlarını gizlemektedirler.

Taşnaklar en etkin Ermeni örgütlenmesi olup faaliyetleri 1920’de Ermenistan Cumhuriyeti Sovyet Rusya’ya katılınca geriler. İngilizler ve Beyazlara oynayan Taşnaklar iktidarda tutunamazlar.

Mücadele metodları çeteler teşkil edip örgütlemek, Ermenileri silahlandırmak, resmi görevlilere karşı terör uygulamak ve Anadolu’da iç savaş çıkararak büyük devletlerin müdahalesine ortam yaratmak olarak bilinir. Ancak Taşnak olabilmenin ilk şartı “Türk’ü, Kürt’ü, her türlü şart altında vur, gericileri, hainleri, sözünden dönenleri, hafiyeleri öldür, intikam al” sloganına yüzde yüz uymaktır. Taşnaklar bu fikirleriyle yaptıkları katliamı teorileştirmekte ve en koyu ırkçıları bile geride bırakmaktadırlar.

Kürtler Devreye Giriyor

‘93 Harbi’nden itibaren hızlanan Ermeni ayaklanmaları ve özgürlük mücadelesi Osmanlı yönetimini Ermenilere karşı ciddi bir önlem almaya yöneltir. Burada akla ilk gelen bölgede aşiret yapılarını koruyarak yaşayan ve Ermenileri pek sevmeyen Kürtlerdir. Abdülhamit’in Panislamist politikası da bu işin kılıfını oluşturur. Böylece gavur Ermenilere karşı Kürtler daha bir kinlenir.

1895 yılında Urfa kentinde Mele Said önderliğindeki bir grup 1895’te Halifenin hükmüne itaat etmedikleri gerekçesiyle Ermenilere saldırır. Şeyh kendi eliyle kopardığı bir Ermeninin kafasını havaya kaldırıp kalabalığa gösterir. İcazeti alan kalabalık katliama başlar.

Bu sırada Ermeni ayaklanmaları da Rusların desteği ve müdahalesi beklendiğinden daha bir şiddetlenir. Sason’dan Trabzon’a, Erzincan’dan Van’a, Bitlis’ten Adana’ya peşpeşe ayaklanmalar başgösterir.

Tüm bu ayaklanmalarda Kürtler Osmanlı’nın esas vurucu gücüdür. Kürtlerin Ermenilere karşı ciddi katliamları bu döneme damgasını vurur. Rakamlarda abartının olduğu muhakkaktır. Ancak Kürtlerin haydut olmadıklarını iddia eden Kürtçü Kemal Mazhar Ahmed bile bu katliamlar için ciddi rakamlar vermektedir. Örneğin Sason İsyanı sırasında 10 bin Ermeninin katledildiği bildirilmektedir. 1895 Diyarbakır isyanında 3 bin kişinin öldüğü, 120 köyün yakıldığı, Ermenilere ait dükkanların yağmalandığı ve Ermeni kadın ve kızlarına tecavüz edilen yüzlerce olay olduğu söylenmektedir. 1909 Nisanı’nda Adana’da 30 bin Ermeninin öldürüldüğü bildirilir. Bitlis’te 30 bin, Erzurum’da 25 bin katledildiği iddia edilir.

Katliamdan kurtulan Ermenilerin de, ya zorla Müslümanlaştığı ya da Kürtlerin hizmetçisi olduğu söylenmektedir. Bu dönemde bölgede bulunan gezginlerin defterleri yüzlerce örnekle doludur. İstanbul’daki Rus Konsolosunun Dışişleri’ne verdiği bir gizli mesajda sözünü ettiğimiz yıllarda 50 bin Ermeninin öldüğü bildirilmektedir.

Hamidiye Alayları

Bir yandan da aynı süreçte Ermeniler isyan hazırlıkları yaptığı gibi, Türk ve Kürt köylerinde bunlardan daha beterini yapmaktadır. Ermeni çeteleri bunu yaparken elbette işin kendileri açısından zorluklarının farkındadırlar. Çünkü bulundukları her yerde azınlıktırlar. Ermeni olmayan tüm halklara karşı savaş ilan ettiklerinden kendileri açısından kanlı günlerin geleceğinin ayırdına varmazlar. Ayastefanos Anlaşması gereği Rusya’nın müdahale edeceğini ummakta bu kanlı oyuna bilerek devam etmektedirler.

Robert Koleji’nin kurucusu Dr. Hamlin Ermeni çetelerinin taktiğini şu şekilde ifade etmektedir:

“İmparatorluğun her yerinde örgütlenen çeteler Türkleri ve Kürtleri öldürmek, köylerini yakmak için fırsat gözleyecekler ve sonra dağlara kaçacaklardır. Bunun üzerine kuduran Müslümanlar, ayaklanarak savunmasız Ermenilere saldıracaklar ve bunları öylesine bir canavarlıkla öldüreceklerdir ki, Rusya insanlık ve Hıristiyan uygarlığı adına memleketi işgal etmek üzere ileri atılacaktır.”

Bu katliamları ve olayın sonucunu kestiren Abdülhamit Ruslarla arasını iyi tuttuğundan Rus müdahalesine ihtimal vermemekte ve Ermeni meselesini sertlikle halletmeyi kafasına koymaktadır. Hamidiye Alayları olarak bilinen Kürt birlikleri örgütlenmesi o zaman gündeme gelir. Bu birlikler Kafkasyalı Şeyh Şamil’in torunlarından Mareşal Zeki Paşa’nın önerisi üzerine Kazak Alayları örnek alınarak kurulur.

Hayderani Aşireti yedi alay, Hasenanlı ve Milan Aşireti ikişer adet, Cibrani, Sipikani, Zilanlı, Merzikani, Mukuri, Taburi Aşiretleri birer alay verirler. Doğubeyazıt’taki Celaliler iki alay, Şemsikıdem Aşireti bir alay verir ve Hamidiye Alayları Ermenilere karşı böylece kurulmuş olur. Bu aşiretleri kendine bağlamak isteyen Padişah her aşiret reisinin oğlunu rehine olarak İstanbul’da tutar.

Bu alaylar Ermenilere karşı diledikleri şekilde davranmakta serbesttir ve yağmacılık temel felsefeleridir. Bu şekilde Ermenilerin yıldırılması hedeflenmektedir.

1915 yılı Ermeni tehciri de dahil bu alaylar istenildiği şekilde iş görürler. Ermeni ve Kürtler arasında düşmanlık bir kat daha artar. Bu alaylar aynı zamanda bölgede çıkan Ermeni ayaklanmalarına karşı da kullanılır. Tüm bunlar tarihi bir olgu iken Ermeni ve Kürt kardeşliği veya akrabalığından bahsetmek biraz komik olmaktadır.

Diğer taraftan yine Kemal Mazhar Ahmed, aslında Kürtlerin katliamcı olmadıklarını iddia ederek Kürtleri aklamaya çalışmaktadır. Ona göre Kürtlerin asi ruhlu oldukları doğrudur ancak bu asiliği katliamcı bir kitleye dönüştürmek Osmanlının kabahatidir. Kürtlerin bu özelliği doğru şekilde kullanılsa nelere kadir değildir ki?

Kürtlerin Ermeni Katliamının Tarihselliği

Kürtlerle Ermenilerin tarihteki ilişkileri eskilere dayanır. Aynı coğrafyada bir arada yaşayan bu iki toplum üretim ilişkileri gereği birbirleriyle çok da hoş geçinemezler. Ermeniler özellikle zanaatta uzmanlaşmıştır. Kürtlerinse çiftçilikten başka kayda değer bir faaliyetleri yoktur. Tarım araçlarının ve diğer şeylerin alışverişinde Ermeni esnaflarla yüz göz olmakla başlayan başlayan ilişki, Ermeniler lehine artıdeğer birikimine dönüşürken Kürtlerin borçlarını ürün olarak ödemesiyle dengelenir.

Bir süre sağlıklı süren bu ilişki Kürtlerin oyun bozanlığıyla bozulur. Kürtler borçlarını ödememeye ve hatta zenginleşen Ermenileri soymaya başlarlar. Bu haydutluk bazı Kürtçülerce üretim araçlarının kamulaştırılmasına örnek sayılır!

Bu ilişkinin diğer boyutu da Ermenilerin faizcilikle Kürtleri sömürmesidir. Sonraları köleleştirmeler de görülür. Aşiret yapılarını koruyan Kürtler buna fazla katlanamazlar ve isyan ederler. İlk Kürt isyanları Ermenilere karşıdır. Bu arada esir edilen bazı Kürtlerin Ermenileştiği bilinmektedir.

Ermeni ve Kürt köylüleri aynı zamanda aynı merkezî otoriteye tabi olduklarından vergilerini de aynı yere vermektedirler. Önceleri vergileri devlet eliyle toplayan Osmanlı, zamanla bu işi özelleştirince Kürtlere gün doğar. Çok çektikleri Ermenilere karşı intikam almak için fazladan vergi koyarlar. “Gavur vergisi” denilen bu vergi Ermeniler için ciddi bir rahatsızlıktır. Yine bu sorundan da kapışmalar yaşanmaktadır.

Kürt beylerinin evlenecek Ermeni kızlarını damatlardan önce yataklarına aldığı da bazı yörelerde görülmektedir. Yani Kürtçülerin iddialarının tersine Ermeni ve Kürtler ortak düşmana karşı bilenmek ve ahenkle yaşamak yerine birbirlerine yönelmişlerdir. Kürtlerin bazı Ermenileri köleleştirdiği de bilinen başka bir gerçektir. Bu ilişki Ermeni tehciri sırasında zirve yapacaktır!

Kürt Örgütleri ve Ermeni Dostluğu

Kürtlerin Osmanlı’yla ilişkileri merkezi devlet güçlü olduğu müddetçe iyi olmuştur. Osmanlının kendilerine verdiği yarı özerk yapılarını korumuşlardır. Aşiretler devlete asker vermekle yükümlü olmasına karşın iç işleyişleri olarak özerk bir yapı gösterir. Aşiret reisi ölünce yerine geçecek olanı devlet belirler.

İlk kurulan Kürt örgütlerine baktığımızda 1910’lar göze çarpar. Batı Osmanlı’yı yıkmayı kafasına koymuştur ve bunun farkında olan tüm etnik unsurlar ayrı devlet kurma yolunda ilerlemektedir.

Kürt Neşr-i Maarif Cemiyeti bu yıllarda kurulur. Bu örgütteki yabancı parmağı o kadar bellidir ki Ermeniler ile Kürtler birbirlerini boğazlarken bunlar Ermeni dostluğunu geliştirmeye çalışırlar. Tüzüklerinde bu anlama gelen bir madde vardır ve sık sık düzenledikleri toplantılara Taşnakları da çağırmaktadırlar. Taşnaklar da Kürtlere karşı aynı şeyi yaparak vefa örneği gösterirler.

Burada bir parantez açarak bu örgütün üyelerinden birinin de Kürt Sait ya da Molla Sait adıyla bilinen Saidi Nursi olduğunu ekleyelim. Cemiyetin yayın organı olan Kürt Terakki ve Teavün adlı derginin ilk sayısında “Dilimiz Kürtçe” başlıklı yazısı yayınlanmıştır.

Kürt Sait’in üyesi olduğu başka bir örgüt de Kürdistan Teali Cemiyeti’dir.

Kürtlerle Ermenilerin dostluk ve işbirliği mesaisi Hoybun örgütünün kurulmasıyla daha da ilerleyecektir.

Hoybun-Haybun

Hoybun 1927 yılında Lübnan’da kurulur. Kuruluşundan itibaren örgüt üzerinde sürekli bir Ermeni hayaleti dolaşmakta ve bu durum örgütte ciddi tartışmalara ve ayrılıklara neden olmaktadır. Daha doğru bir deyişle aşiretler arasındaki tartışmalarda Ermenilerle temas sürekli karşı tarafı yıpratmak içinden kullanılacak bir kozdur. Hatta Bedirhanlılar bu meseleyi ayrılırken bahane olarak kullanacaklardır.

Kürt ayrılıkçıları her zaman kendilerinden daha etkili bir güce dayanmayı gerekli görürler. İngilizlerle temas bir yana bırakılırsa Ermenilerle ilişkinin açıklaması budur.

Örgüt, Lübnan’da Vahan Papazyan adlı Taşnak yöneticisi bir Ermeninin evinde ilk toplantısını yapar. Bu ilk toplantıya Şeyh Said’in oğlu Ali Rıza İngilizlerin engellemesiyle karşılaştığından katılamaz. Onun adına Liceli Fehmi temsilcidir. Sonraki toplantılarda kendisi de aktif olarak bulunur.

Örgütün liderliğini Bedirhan aşiretinden Celadet Ali üstlenmektedir.Tüm Kürt örgütlerini birleştirerek tek bir güç halinde toplayan, Hoybun İngilizler tarafından finanse edilmektedir. Yani ruhu İngilizlerden, iskeleti Ermenilerden ve eti Kürtlerden oluşmuştur.

Örgütün ismi bile Ermenicedir. Ermenice “vatan” anlamına gelen “haybun” kelimesi Kürtçe “xobun” şeklindeki benlik anlamına gelen kelimeye evrilmiş, böylece “Hoybun” oluşmuştur. Kelimenin hiçbir şekilde Kürtçe olmadığı ve bugün dahi kullanılmadığı bilinmektedir. Ancak Ermeni-Kürt ittifakı burada devreye girmekte ve Şeyh Said İsyanında dersini alan İngilizler desteği bu şekilde sağlayabilmektedir.

Ermeniler Açısından Hoybun

Taşnak Partisi de Hoybun örgütünün kurulmasından oldukça memnundur. Çünkü Hınçaklar Ermenistan kurulduktan itibaren bir süreliğine de olsa topraklarını genişletmeyi değil kurulan devleti yaşatmayı ana gaye olarak kabul etmektedir. Ermenilerin kanlı hayaller peşinde macera aramalarına sıcak bakmamaktadırlar.

Taşnaklar kendi güdümlerindeki bu harekete Hınçakları da kazanırlar. Çünkü her türlü yenilgi sonrasında can kaybı Ermenilerden değil Kürtlerden olacaktır. Yani arkalarından ne kadar kabadayılık yaparlarsa yapsınlar, ölüm İngilizlerin veya Ermenilerin değil Kürtlerin kaderi olacaktır.

Taşnaklar uluslararası düzeyde ilişkilerini kurarak ve parasal destek sağlayarak Hoybun’a destek olurlar. Nitekim Ağrı Ayaklanmasından sonra meydanda sadece Kürt haydutların cesetleri kalır. Hareketin önderleri ve destekçileri, bir kısmı Ermenistan’da bir kısmı İran’da olanları seyretmektedir.

Taşnaklarla Kürtler Anlaşıyor

Hoybun 1927 yılında kurulmasına rağmen tüzüğünü bir yıl sonra kabul edecektir. Birinci kurultayında “Ermenilerle her türlü anlaşmazlık giderilmelidir ve hiçbir yabancı devletin hakimiyeti kabul edilmemektedir” denmektedir.

Daha sonraki toplantıların birinde sınır anlaşmazlığını ortadan kaldırmak için hem Doğu Anadolu, hem de Kilikya dedikleri güney illerimizde iki Ermeni devleti birden kurmak istenmekte ve arada Kürdistan kabul edilmektedir. Bu bazı Kürtlerin uyanmasına ve örgütten uzaklaşmasına neden olmaktadır. Ancak Hoybun’un Merkez Komitesi daima Ermeni dostluğuna sadık kalmaktadır.

Ağrı yenilgisinden sonra Bedirhanlılarla Cemilpaşazade aşiretleri arasında liderlik kavgası başlayacak ve Bedirhanlılar örgütten tümüyle ayrılacaktır. Bahaneleri Ermenilerin örgütte yükselen etkinlikleridir.

Hoybun’un tüzüğü kabul edilmeden Taşnaklarla anlaşma imzalanmaktadır. Bu anlaşmaya göre, Hoybun’un Merkez Komitesinde daima bir Ermeni üye bulundurulacaktır ve bu işi Vahan Papazyan yürütecektir. Bu madde daha sonra Şeyh Sait ailesinin de örgütten uzaklaşmasına bahane olacaktır. Vahan Papazyan aynı zamanda örgütün Halep daimi temsilcisi olacak ve örgütte Celadet Bedirhan’dan sonra en etkin kişi konumuna gelecektir.

Taşnaklarla Kürtlerin ittifakı Ağrı Ayaklanmasının tümüyle bastırılmasına dek sürecek ve başarısızlık sonrası ilişkiler gevşeyecektir. 1932-39 arası süren bu soğukluk, Hoybun’un Ermenilerle ilişkilerini sorgulama dönemidir.

1939-46 arasında Hoybun özellikle Sovyetlerle İran’daki Kürtler arasında gelişen ilişkilere paralel olarak bir yakınlaşmaya girer. Ermenilerle arası bozuk olan Sovyetlere yeşil ışık yakan Hoybuncular Taşnaklarla ilişkileri iyice geriletir. 1946 yılına gelindiğinde ise İran’da kurulan Mahabad Kürt Cumhuriyeti’yle tamamen kopacaktır.

Ağrı Ayaklanması ve Hoybun

Ağrı Ayaklanması her ne kadar Hoybun’un öncülük ettiği bir ayaklanma olarak sahiplenilse de ayaklanmanın başladığı 1926 yılında Hoybun henüz ortada yoktur. Şeyh Said İsyanının devamı niteliğindeki ilk çarpışmalar Ağrı bölgesinde yeni bir ayaklanmanın fitilini ateşler. Osmanlı Yüzbaşısı İhsan Nuri, ayaklanmanın liderliğini yürütmektedir. Hoybun daha sonra bu ayaklanmayı diğer aşiretler arasına da yayarak ve İhsan Nuri’yi kazanarak işin başına geçecektir.

Ağrı İsyanının tümüyle bastırılması, en son çetecilerin tamamen teslim oldukları 1932 yılına kadar yedi yıl sürecektir. Ancak en sıcak çarpışmalar 1930 yılında olacaktır ve bunlar bastırıldıktan sonra isyan bitmiş sayılacaktır. Bu arada Ağrı’da yerel hükümet de kurulacak ancak üç ay tutunabilecektir.

Bazı kaynaklar Türk Ordusunun kayıplarını ve hareketin üç aylık başarısını öylesine abartır ki Kürtlerin tüm Doğuyu ele geçirdiği zannedilebilir. Yabancı istihbarat örgütleri de işe karıştığından tüm haberler ısmarlama olup Kürtlerin başarısı üzerine methiyeler düzmek üzerinedir. Hatta ayaklanma bastırıldıktan sonra bile yenilen Kürt birliklerinin yeniden toparlanmak için taktik olarak geri çekildiği iddia edilir.

Ermeniler de başarısızlıktan sonra Kürtlerle ilişkilerini sorgulamaya başlarlar. Bu konuda en güzel yorumlardan biri dönemin Ermenice gazetelerinden Yeridasart-Hayas’tadır:

“Haricin parmağıyla hareket eden Kürtlere asla yardım edemeyiz. Muhtelif menbaalardan teyit edildiğine göre son Kürt hareketi İngilizlerin parmağıyla hazırlanmıştır. İngilizler Musul’dan Ararat Dağına kadar geniş bir araziyi Kürtlere vaat ederken Taşnaklar da Akdeniz’den Karadeniz’e kadar büyük bir Ermenistan teminine çalışıyorlar. Kürtler bizden yardım görebilmek için evvela ecnebi aleti olmaktan çıkmalıdırlar. Bugünkü şekilde Kürtlerle teşriki mesai edenleri şiddetle tenkit ve itham edeceğiz.”

Ermenilerle Kürtlerin işbirliği en fazla üç ay sürebilmekte ve sonunda herkes kendi yoluna gidecek kadar da hazin bitmektedir. Fakat emperyalizmin ulus devletleri zayıf düşürmek ve kendilerine baş eğmelerini sağlamak için her türlü oyunu oynadığı da evvelden beri bilinen bir gerçektir. Birbirleriyle asla yanyana gelemeyecek unsurlar bile onların kışkırtmasıyla aynı duaya amin diyebilmektedir. 1930 Ağrı Ayaklanması da buna en güzel örnektir.

Asala Devrede

1970’lere gelindiğinde ASALA Ermeni terörüne yeni bir soluk getirmektedir. Türk diplomatlarına karşı yapmış olduğu suikastlerle sesini duyuran ASALA etkin olduğu yaklaşık on yıl boyunca Batılı devletlerin desteğini arkasına almıştır.

Örgütlenme ve gizlilik açısından ciddi bir örgüt görünümünde olan ASALA faal olduğu yıllar boyunca dünyadaki diğer terör örgütleriyle de ilişkiye geçecektir. Türkiye’ye karşı eylemlerinde uluslararası ilişkilerini iyi kullanacak ve istihbarat örgütlerinin denetiminde gelişecektir.

ASALA henüz kuruluş hazırlıklarını yaptığı 1973 yılında, Beyrut’tan BM nezdindeki tüm temsilciliklere “Ermeni Cumhuriyet Örgütü” imzalı bir mektup postalanır. Mektupta Ermeni, Kürt, Hatay, Kıbrıs, İstanbul sorunlarına dikkat çekilmektedir. Bu sorun tanımlarıyla nelerin ima edildiği kolayca tahmin edilebilir. Ancak mektuptan anlaşılan Türkiye’ye karşı tüm kozlar kullanılacak ve bu bağlamda tüm diğer örgütlerle ilişkiye geçilecektir.

Ermeni davasını uluslararası alanda yeniden gündeme getiren ve Türkiye’den toprak talep edecek olan örgüt Fransa gibi Batı ülkelerinde yaptığı kanlı eylemlerden sonra Batıdan da tepki alacaktır. Hemen ardından önce lider kadrosu ikiye bölünecek, sonra tüm liderleri teker teker suikastlere kurban gidecektir.

Aynı dönemin sonlarında başka bir Kürt terör örgütü PKK doğacak ve ASALA ile ilişkiye geçecektir. Taşnak ve Hoybun örgütleri arasındaki ilişkiye benzer bir işbirliği geliştirecek olan bu iki örgüt zaman zaman da adını ortak eylemlere koyacaktır. Türklere karşı ittifak, her iki örgüt ve bu örgütlerin uluslararası bağlantıları açısından temel referans olacaktır.

Asala-PKK İşbirliği

1980’ler Türkiye’de sol örgütlerin ezildiği ve bu boşluğu PKK’nın doldurduğu yıllar olarak kayda geçti. Amerikancı 12 Eylül darbesi tüm solu bitirirken özellikle ABD’nin denetiminde gelişen PKK hareketi kendini iyi koruyacak, “bizim çocuklar” PKK’ya nedense pek bulaşmayacaktır.

Darbenin hemen öncesinde PKK ile ASALA 8 Nisan’da Lübnan’ın Sidon kentinde ortak bir basın toplantısı yapacak ve Türkiye’ye karşı ortak eylem kararı aldıklarını açıklayacatır. ASALA adına Agopyan, aynı dava için çalışan iki toplumun işbirliğinden ve elele mücedele etme kararından duyduğu memnuniyeti dile getirecektir.

PKK Nisan ayının 21’i ile 28’i arasını “Kızıl Hafta” ilan edecek ve 24 Nisan günü “soykırım anması” nedeniyle etkinlikler tertip edecektir. Yine aynı yılın Kasım ayı içerisinde Türkiye’nin Strazburg Başkonsolosluğu bombalanacak, ardından Roma THY Bürosu kundaklanacaktır. Saldırıyı ASALA düzenlemesine karşın PKK ile ortak düzenledikleri yönünde bir hava yaratılacak, her iki örgüt de saldırıyı üstlenecektir. ASALA PKK’nın yaptığı jeste bu şekilde karşılık verecektir.

Askeri alanda her iki örgüt ortak eylemler yanında eğitimlerine de birleştirir. PKK’nın Zeli ve Bekaa vadisindeki kamplarından ASALA da faydalanır ve Ermeni eğitmenler kursiyerlerini eğitir. Bu tarz ilişki Apo’nun sonraki yıllarda Ermenistan’da PKK’ya kamp yapmak için bir köy tahsis edilmesi isteğiyle zirveye ulaşır.

Sonraki yıllarda işbirliği biraz da kültürel boyutlara taşınacaktır. Örneğin, şimdilerin aşk filozofu olan Apo, Ermeni Yazarlar Birliği tarafından “Büyük Ermenistan fikrine olan katkılarından dolayı” onur üyeliğine layık görülecektir. Ermeni Halk Hareketi bünyesinde de Avrupa’da olduğu gibi “Kürdistan Komitesi” oluşturulması dostane ilişkilerin başka bir boyutudur.

PKK Ermenistan’da faaliyetlerine Reya Toze ve Bota Redaksiyon ismiyle yayımladığı iki gazete ile devam edecektir.

Asala-PKK Uyuşturucu Şebekesi

1985 yılından Avrupa ülkelerinde uyuşturucu kaçakçılığı suçlamasından yakalanıp hüküm giyen Türk vatandaşı Kürtlerin sayısında ciddi bir artış gözlenmektedir. Bunların PKK militanı olduğu sonraki yıllarda ortaya çıkmıştır.

Özellikle bu ilişki ağı Güney Kıbrıs Rum devletinde kesişmektedir. Rum kaçakçılar PKK, ASALA ve Arap kaçakçılarla Kıbrıs Rum kesimi üzerinde siklet merkezi oluşturmaktadır. Avrupa, Ortadoğu, Orta Asya hattı bu merkezden yönetilmektedir. Önceleri ASALA’nın kontrolündeki bu yol, ASALA’nın gücünü yitirdiğinden beri PKK’nın kontrolüne geçmiştir. Aynı şekilde silah kaçakçılığında da benzerlik görülmektedir. Bugün bu hatta tekel olan PKK, ASALA’nın kurduğu modeli işletmekte ve aldığı mirasın hakkını en iyi şekilde vermektedir.

Pkk ve Ermenilerin Anlaşmaları

1987 yılına gelindiğinde PKK ile yeniden toparlanma hazırlığındaki ASALA’nın kılıç artıkları yeni bir anlaşmayla faaliyetlerine devam etmektedirler. Bu anlaşmaya göre:

1. Ermeniler PKK kamplarında eğitim yapacaklar.

2. PKK’ya her yıl adam başı 5.000 dolar para ödenecek.

3. Ermeniler PKK ile küçük çaplı eylemlere katılacaklardır.

Bu anlaşmayla birlikte hem Ermeni terörü yeniden canlandırlmak istenmekte, hem de PKK’nın denetimi Ermenilerin elinde bulundurulmak istenmektedir. PKK içinde egemenlik kurmak isteyen Ermeniler en kolay yöntemi PKK’yı finanse etmekte aramaktadır.

1990 yılında ise yine başka bir anlaşmaya tanık olmaktayız. Hermez Samuroyan isimli Ermeni ile PKK bir toplantı yaparak şu kararları alırlar:

1. PKK ile ASALA ortak yönetilecektir.

2. PKK eylemlerinin istahbarat sorumluluğu Ermeniler tarafından sağlanacak.

3. Devrimden sonra topraklar eşit olarak paylaşılacak.

4. PKK’nın kamp masraflarının % 75’i Ermenilerce karşılanacak.

5. Türkiye içinde büyük şehirlerde ortak eylemler yapılacak.

Bu teması Apo da doğrulamaktadır. Hatta yaptığı bir ropörtajda toprak meselesini gündeme getiren gazeteciye “kendisinin toprak işleriyle değil, devrim meselesiyle uğraştığı” yanıtını vererek felsefe yapacaktır.

PKK’nın üç otobüs militanı 1991 yılında Azerilerle savaş halindeki Ermenilere yardım için Ermenistan’a giderek Ermeni davasına fiilen katılmıştır. Türk Ordusu’nun PKK’ya karşı düzenlediği sınır ötesi operasyonları PKK’nın gücünün bir kısmını İran ve Ermenistan’a kaydırmasına neden olmuştur. Daha sonra Avrupa’dan Ermanistan’a geçen PKK temsilcileri bağımsız Ermeni devletinde PKK’nın konaklamasına izin almışlardır. Bundan sonra PKK yeniden güçlenmek için Ermenistan topraklarına da kamp kurmuştur.

En son bilinen ilişki de 2001 yılında ateşkesin üçüncü yılındaki PKK’ya ASALA’nın nota vermesi biçimindedir. Türkiye’ye karşı silahlı eylemi bırakanPKK’nın Ermenilerden ve dünya kamuoyundan destek beklememesi kendilerine hatırlatılarak acilen eylemlere başlaması çağrısında bulunulmuştur.

Son Söz

Tüm bu ilişkinin tamamen Türklük aleyhine olduğunu tekrar edelim. Bu şekilde bir ilişkinin uzun vadeli olmayacağı da başka bir gerçektir. Kürtler de, Ermeniler de davalarında başarılı olsalar bile, ilk kavgaları yine kendi aralarında olacaktır. Çünkü her iki unsur da güttüğü davada toprak ile ödüllendirilmek istemekte ve bu topraklar birbiriyle kesişmektedir.

Bu topraklarınsa üzerinde bırakın bu çapulcuları Türklerden başka bir milleti hazmetme kapasitesi yoktur. Aksini idia eden her türlü çabayı gösterebilir ve bu noktada yolları açık olsun; ancak tarih usulü idaresince tatbik edilir, “ihtimal bazı kelleler gidebilir.”


http://ileri.turksolu.org/27/korkmaz27.htm

 

Washington’dan Şemdinli’ye

Tamer Abuşoğlu

 

Adım adım emperyalist bölüşüm sürecine hazırlanan Türkiye, ABD başta olmak üzere AB Konsorsiyumu ve diğer emperyalist güçlerin hedefinde kalmaya devam ediyor. Binlerce ajan ve provokatörün çokuluslu plan ve projelerinin odağında vazifelerini icra ettiği vatan sathı, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar aciz ve savunmasız. Mevcut cumhuriyet hükümeti, Avrupa’dan gelen emir ve telkinlere esas duruş göstererek, AB’ye giriş hayali adına, yasalarını yaz boz tahtasına dönüştürmüş, mevcut durum bölücü terörü iyice azgınlaştırmış, bu yolla şımaran ve eli güçlenen işbirlikçiler giderek kitleselleşmiştir. Toplumsal yapıyı yeniden rehabilite etme projesiyle, “Eve Dönüş” Yasası “Yeniden Dağa Dönüş” Yasası’na dönüşmüştür. Özellikle Terörle Mücadele Yasası’nın 8. maddesinin ortadan kaldırılması, terörün tanımıyla ilgili açmazlar ve yeni TCK’nın yürürlüğe girmesi, teröre devineceği geniş ve uygun bir zemin yaratmıştır.

PKK’nın Stratejik Müttefiki Batılı Diplomatlar

Emperyalizmin her alanda kuşattığı Türkiye, AB’ye giriş adına, uyum yasalarını ihanet yasalarına dönüştürürken, mevcut siyasi iktidarın ülkesini emsali görülmemiş bir harakiri sürecine soktuğu da iyice belirginleşiyor. Parçalama ve yok etme projesi, işbirlikçilerle birlikte ecnebi patronların teröre sağladığı himaye politikalarıyla yeni bir ivme kazanıyordu. ABD’nin Ankara Büyükelçisi, Rum papazının ekümeniklik kazanımıyla ilgili çalışmalarının hamiliğine soyunurken, aynı ülkenin Adana’daki Başkonsolosu Doğu ve Güneydoğu’nun il ve ilçelerinde diplomasi faaliyetlerini sürdürüyordu. Diyarbakır’da Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir’le basına kapalı gerçekleştirilen görüşmenin akabinde hiçbir açıklama yapılmıyor. Başkonsolos aynı hızla yeniden Adana’ya dönüyor. Son Şemdinli olaylarından önce ABD’nin Adana Konsolosu Walter Scatt Ricd’in dört gün önce Şırnak’ta DEHAP İl Başkanı İzzet Belge ile görüştüğü, bölgede son durum ve gelişmeler hakkında bilgi aldığı DEHAP’lı Başkan’ın, Abdullah Öcalan’ın varlığının göz ardı edilmesiyle demokratik sürecin zarar göreceğini Başkonsolos’a belirttiği biliniyor.

Vatana İhanetin Kıblesinde Diyarbakır

“Siz Kerkük’ten bahsederseniz, biz de Diyarbakır’dan bahsederiz” diyen ABD’nin kapı köpeği, tasması gevşedikçe Türkiye’ye saldırmayı adetten saymaktadır. Halbuki Diyarbakır Anadolu’daki en eski Türk nüfuz bölgelerindendir. Kentlerin demografik yapılarıyla oynama ve iskanı istilaya dönüştürme projelerinin bir gereği olarak, Diyarbakır asıl konumunun çok ötesinde hiç de hak etmediği bir zanla lekelendirilmiştir. Diyarbakır’ı inatla kendi özelinde ve derinliğinde saymaya çalışan Barzani, PKK ile siyasal çözüm içeren kehanetlerde bulunuyor: “Eldeki bazı bilgilere göre Türk hükümeti böyle bir çözümü düşünüyor. Her şeyden önce Kürt halkının varlığı kabul edilmeli ve Türkiye Kürtlerini temsil eden hareket ve siyasal şahsiyetlerle görüşmeler başlamalıdır.” Eldeki mevcutlara DEHAP’ın Batman eski İl Başkanı Mehdi Öztürk’ün feryadı son noktayı koydu. “ABD’lilerin maksadı Türk-Kürt savaşı çıkartmak. Buraya gelen her heyet ayrı yanlarımızı öne çıkartmamızı istiyor. Türkiye uluslararası bir komplo karşısında ve bu komplo Türkiye Kürtleri vasıtasıyla oynanmak isteniyor”

Ve Şemdinli

Eski bir PKK itirafçısına ait kitapevine atılan bomba ile tırmandırılan olayların akabindeki gelişmeler, Şemdinli’deki hadisenin tesadüflere bağlı olarak gelişmediğini gösteriyor. Zira bombalı saldırıdan sadece iki dakika sonra olayların, PKK lehine yayın yapan Roj Tv’de duyurulması ve bölgeden naklen yayına geçilmesi, terör örgütünün sözde askeri kanat sorumlusu Murat Karayılan’ın telsiz konuşmalarındaki genel kanaati güçlendiren ifadeleri, patlamadan hemen sonra, takriben 15-20 saniye sonra meydanda binlerce insanın toplanması, örgütten ayrıldıktan sonra PKK’nın hedefinde olan kitapevi sahibinin bombayı atan şahsın arkasından koşması, ancak daha sonra zanlıyı takipten vazgeçmesi, bombalı saldırıyı gerçekleştirenlere ait olduğu iddia edilen araçtaki silahlar, kroki, kimlik ve dosyalardaki istihbarat bilgileri, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni provokasyonun içine çekmeye ve orduyu tartışma konusu hale getirmeye yönelik olaylara ait gelişmelerdendir.

Şemdinli olayları, PKK ile yabancı istihbarat örgütlerinin organize bir provokasyonudur. PKK bu tür saldırılarla hem karşıtlarından kurtulmayı, hem de galeyana getirdiği yurttaş kitlesine ayaklanma provaları yaptırmayı amaçlamaktadır. PKK bu provokatif eylemlerle devleti tartmak, yurttaşla devletin arasındaki mesafeyi açmak, Türk Ordusu gibi, rejimi ve cumhuriyeti korumak ve kollamakla mükellef bir kurumu tartışmalı hale getirmek gibi birden fazla getiri amaçlamaktadır.

PKK’nın Sırtından Eroin Trafiğini Siyallaştırmak

İran, Irak ve Suriye üçgenindeki önemli bir transit geçiş noktasında olan Hakkari ve ilçelerindeki eroin trafiği bu bölgedeki hareketliliği daha da anlamlı kılmaktadır. Son dönemlerde güvenlik kuvvetlerinin başarılı operasyonlarıyla mevcut uyuşturucu sevkıyatı sekteye uğramış, bu yolla PKK’nın en önemli gelir kaynaklarından mahrum bırakılması sağlanmıştır. Çok uluslu istihbarat ağının PKK ile birlikte oluşturduğu derinlik, bölgeyi daha da karartmış, bu karanlık ortamda emperyalizmin siyasal beklentileriyle çıkar ve baskı gruplarının maddesel beklentileri aynı pastada yoğrulmuştur. Özellikle Van, Hakkari ve Şırnak özelinde yerel yönetimleri ellerinde bulunduran bölge güçleriyle, yine bölgede parlamenterlik zırhına bürünen bir takım çevrelerin örgütlü işbirliği, aşiretlerle PKK’nın ittifak yolunu açarak, dokunulmazlıklar hem eroin trafiğine, hem de silahlı mücadelenin yayılacağı alanda bölücü örgütle geniş bir hareket kabiliyeti sağlamıştır.

Son dönemde bölgede cereyan eden ve zaman zaman Ankara’ya kadar sıçrayan olayların izleğinde parlamenter, aşiret ve belediyeler arasında silahlı çatışmalara varan gelişmeler bu iddiaları kanıtlar niteliktedir. Kendini devletin üzerinde bir güç olarak görenler, eroin operasyonunda yakalanarak gözaltına alınanları, bizzat emniyete silahlı saldırıda bulunarak kaçıracak kadar cüret kazanmışlardır. Bu süreçte uyuşturucu gelirinden nemalanan aşiret reisleri ağızlarıyla sıçarak, emniyetin gözaltında tuttuğu diğer aşiretlere destek vermek gayesiyle işi devleti tehdit noktasına kadar uzatabilmektedir. Bu bölgede kaynayan cadı kazanı, salt bir iki pencerelik bir bakışla değil, birden fazla dinamikle yorumlanmalıdır.

Tsk Türk Milleti’nin Gözbebeğidir

Şemdinli’deki Bizans oyunlarının tek boyutuyla yetinen AB yanlısı boyalı basın ve onun çalakalem yazarları, fırsatı ganimet sayarak rejimi ve onun milli ordusunu hedef tahtasına oturtuyor. Kafalarını işletmeyen, eldeki mevcut verilerle, olayların geldiği noktayı mantığın süzgecinden geçirerek muhakeme edemeyenler, sömürge valililerinin emri gereği (AB direktörleri) Ordu düşmanlığına aleniyet kazandırdılar. Halbuki Mustafa Kemal’in rejimi ve Cumhuriyet’i koruma görevi vererek devleti emanet ettiği kurum, dünyadaki en büyük antiemperyalist devrimi gerçekleştiren Türklerin bu milli ordusudur. Bu ordu gerici ve bölücü bir Kürt ayaklanması olan Şeyh Sait isyanını da Menemen’deki bozgunculuğu da bertaraf etmesini bilmiştir.

Münferit bir takım olaylardan dolayı Şemdinli’deki bu ayaklanma provasını TSK’nın üzerine yıkma gayretkeşliği basitlik ve gaflettir. TSK Türk Milleti’nin gözbebeğidir, kimse TSK’yı Türk Milleti’nin gözünden düşüremez. Zira Türkler, milli ordunun şahsında istikbal ve istiklal beklentilerini diri tutmaktadır.

Şemdinli Susurluk’la Bağdaştırılamaz

Şemdinli’deki PKK kaynaklı olaylarla, Susurluk vakası arasında ilinti kurmaya çalışmak, yer, zaman ve içerdiği anlam itibariyle taban tabana zıtlıklarla dolu olan bu farklı iki kader çizgisini aynı kefede yorumlamaya çalışma sığlığıdır.

Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğusu’nda binlerce yabancı ajan ve onların bir o kadar yol arkadaşı bölücü militan, Türk devletiyle gayri nizami bir harbin içindedir. Kaldı ki, bu sorunlu bölgede sınır komşuluğu yaptığımız Kuzey Irak, Kürt lider Mesut Barzani’nin denetiminde ve Türkiye’deki bölücülerle her alanda ittifak halindedir. Nitekim onlarca vatan evladının can kaybına neden olan mayınların ve C-4’lerin geldiği yer Kuzey Irak’tır. 90’lı yılların başında uluslararası sözleşmeler çerçevesinde teröristlere karşı sıcak takip gerçekleştirerek Irak içlerine kadar uzanan TSK artık, ABD emperyalizminin hamilinde palazlanan bu bölgeye girememektedir. Kuzey Irak bugün Türkiye’ye tamamen terör ihraç eden gayri yasal bir bölge haline gelmiştir. Şemdinli’de sahnelenen olaylar Kuzey Irak destekli ve emperyalizmle bağlantılı, çokuluslu bir oyunun parçasıdır.

Devlet Yoksa Provokasyon da Olacaktır

Türkiye’nin parçalanması amacıyla düğmeye Şemdinli’de basılmış, diğer kentlerde ise zincirleme senaryolar uygulama alanına sürülmüştür. Şemdinli ve Yüksekova olayları salt duygusal tepkimenin bir ürünü değil, planlı ve programlı bir isyanın ilk ayaklarıdır. Bu olayları provokatif eylemler olarak yorumlayan yönetsel mekanizma aciz feryatlar içindedir. Aslolan, egemen bir devletin vazifesi yakarmak ve provokasyonlardan dert yanmak değil, olası provokasyonları önceden istihbarat ederek gereken önlemleri zamanında almak ve olayları bertaraf etmektir. Elbette PKK gibi emperyalizmin kucağında büyüyen işbirlikçi ve bölücü bir örgütün görevi provokasyonlar ve muhtemel bir iç savaşı tetiklemektir. Bir anlamda PKK’nın yaşam kaynağı, emperyalizmin emir ve direktiflerine uygun koşulları oluşturmasına bağlıdır. Cumhuriyet hükümetinin PKK’ya dönerek, “Neden provokasyonlarda bulundunuz? Teessüf ederim!” deme gibi bir şansı yoktur.

PKK bulabildiği her elverişli ortamı kullanacaktır. Halkı provoke edecek, iç savaş çıkartacak, ırkçı katliamlara girişecek ve devleti paramparça edecektir. Bunlar emperyalizmin ve bölücü örgütün nihai hedefleridir. Türk devletinin ve devleti yönettiğini zannedenlerin bu durumdan sızlanma gibi bir hakları yoktur. Düşman unsurlar, düşman olmanın bütün acımasızlığıyla, zayıf ve savunmasız hale getirdikleri Türkiye’ye çullanma arifesindedir. Bölücü örgüt militanları halkı maceralarına alet edecek, bölge halkı ise bu sonu belli olmayan maceraya alet olarak ucuz figüranlıkla yetinecekse, kaderin önüne set çekmeye muvaffak olamayabilir. Türk topraklarında yaşayan herkes ve her kesimin provokasyonlara alet olma hakkı vardır. Tabii bedelini ödemek kaydıyla.

Oval ofiste Barzani’nin poşusuna ve şalvarına yapan modern çağın vampirleri, okyanus ötesinden Şemdinli’ye uzanan bir koridor açmıştır. Emperyalizme biat ederek ve Irak’taki Arap ve Türkmenleri sırtından vurarak elde ettikleri lekeli itibari bir devlete tekamül ettirmeye çalışan Peşmergeler, aynı ihanet koridorundan geçirdikleri güçleri Türkiye içlerine kadar uzatıyorlar. Temeli ihanet ve mazlum halkların kanıyla atılacak olan Kürt devletine meşruiyet kazandırma çabaları sürüyor. Amerikan emperyalizminin sağladığı referansla, emperyalist-siyonist nüfuz bölgelerini gezerek “iyi bir işbirlikçi olma” sözü veren Barzani, son Almanya ziyaretinde Angela Merkel’le bir görüşme yapmıştır. Almanya ziyareti sırasında işlerinin yoğunluğu nedeniyle Başbakan Tayyip Erdoğan’la görüşmeyen Merkel’in, Türkiye’yi AB merkezinde nereye oturttuğunu daha iyi tahlil edebiliriz. Türkiye bu bölgede emperyalizmin Anadolu toprakları üzerindeki planlarını alt edecek savaş yöntemlerinin derinliğine, emperyalizmin şımarık çocuğu Kürtleri de koyması gerekecektir. Zira Irak coğrafyasında Kürt’ün etkin olduğu bir bölge, Türkiye için sürekli rahatsızlık vesilesi olmaya devam edecektir.

Şemdinli olaylarını düzenleyen ve halkı organize edenlerin Irak’taki Selahaddin Üniversitesi’nde Barzani’nin sağladığı 100’er dolarlık bursla öğrenim gördükleri ortaya çıkmıştır. Kuzey Irak’ta gerilla ve patlayıcı eğitimi görerek, eğitilenlerin peşmerge denetiminde Türkiye’ye sızdırıldığı, bu terör ihracının menşeinde Kuzey Irak’ın ve Barzani’nin olduğu aleniyet kazanmıştır. Kürtleri millileştirme ve tarihin gördüğü tek ve topyekün işbirlikçi halkını yaratma projesi, Irak coğrafyasında düşük frekanslı yeni bir İsrail rolüdür. Bu rol Kürtlere belki emperyalizmin güdümünde kısa vadede zenginlik ve refah taşıyabilir, ancak ellerindeki mazlum halkların kanını ve alınlarındaki vatana ihanetin kara lekesini asla çıkartamaz. Türk Ordusu’nu önceden senaryolaştırılmış bir oyun parçası haline getirerek, halkla TSK’yı karşı karşıya getirmek isteyen PKK, bölge halkını amaçlarına uygun bir şekilde organize etmeyi başarmıştır. Devletini arayan Türk Milleti sabır sınırlarını zorlayarak, dişlerinin arasından solumaya başlamıştır. Kendi hakimiyeti altındaki topraklarda bayrakları yakılan, askerleri ve güvenlik güçleri öldürülen, kamu binaları tahrip edilen bu ahlaksız savaşta, devlet artık seyirci değil, taraf olmak zorundadır. Büyük kentlere sıçrayarak genel bir iç savaşa dönüşecek bu tehlikeli seyir, sivil inisiyatifin sonucunu belirleyeceği kanlı bir boğazlaşmaya neden olabilir. O vakit Türkiye bir açık hava mezbahasına dönüşebilir. Emperyalizmin Kamışlı’da sahnelediği tertip ve düzenin, Şemdinli’de oynanan oyunlardan hiç bir farkı yoktur. Bölgede varlığını hissettiren tek devlet İran’dır. İran hiç bir dış tehdit ve telkine aldırmadan, milli sınırlarını korumakta ve milli birliğini muhafaza etmektedir. En riskli bölge, aciz ve gafil bir görüntü çizmekte ısrarlı hükümet yapısıyla Türk topraklarıdır. Türk’ün onurunu zedeleyen bu zincirleme ihanet düzeneğinin paradoksunda tek ve kaçınılmaz akıbet var: “Kılıcı kından sıyıranın, ölümü kılıçtan olur.”


http://ileri.turksolu.org/27/abusoglu27.htm