SİYONİZMİN SİNSİ PLANI:

TÜRK YURDUNU KÜRTLEŞTİRME, ARDINDAN TÜRK YURDUNU BÖLÜP KÜRDİSTAN KURMA PROJESİ

4.BÖLÜM

 

Büyük İsrail’den Büyük Kürdistan’a

Kuzey Fırat

 

İsrail peşmergeleri neden eğitiyor?

Körfez Savaşı sonrasında Türkiye K. Irak’ta tam olarak olmasa da denetimi büyük oranda peşmergelere bırakmıştı. O dönem yapılan bu yanlışın üstüne başka yanlışlar da eklendi ve bugün bu peşmerge gruplar Büyük Kürdistan projesiyle ortaya çıktılar.

Tabii Büyük Kürdistan’ın kurulması da büyük bir askeri güç gerektiriyor. Mesut Barzani’nin K. Irak’ın denetiminin peşmergelere bırakılması, peşmergelerin bölgesel güvenlik gücü olarak bağımsızlaşması talepleri, kurulması planlanan bu büyük askeri gücün ilk adımları aslında.

Kürt ordusunun kurulmasında en büyük desteği de elbette İsrail sağlayacak. Çünkü kurulacak Büyük Kürdistan Devleti, İsrail’in bir türevi olacak, ordusu da İsrail ordusunun bir parçası. Doğrudan Pentagon’a bağlı, Bush’tan talimat alan bir ajan devlet ordusu oluşturulacak.

Sadece bu değil, Yahudilerle Barzani sülalesinin genetik bağı, Kürtlerin bölgedeki durumları da bu işbirliğinde önemli bir etken.

Kürtler de Yahudiler gibi bölgede tecrit durumdalar. Bölge ülkelerinin hiçbirisi yaşanan gelişmelere sıcak bakmıyor. Tüm Arap devletleri kurulacak Kürt devletine karşı çıkıyorlar. Hatta kurulacak Kürt devletine, gerekirse savaşarak engel olacaklarını vurguluyorlar. Her ne kadar İsrail konusunda aktif davranılmasa da, İsrail’in Filistin’deki politikaları bu ülkelerden büyük tepki topluyor. Dolayısıyla bölge ülkeleri Kürtlerin ve Yahudilerin ortak düşmanı oluyorlar. Bu nedenle İsrail-Kürt işbirliğini de ortak düşmana karşı yapılan bir işbirliği olarak adlandırabiliriz.

Bu işbirliğinden dolayı MOSSAD ajanları peşmergeleri, özellikle suikast ve suikasta karşı koyma gibi konularda eğitiyorlar. MOSSAD bu eğitimler için emekli, başarılı ajanlarını görevlendiriyor. Guam Adaları’na kaçırılan peşmergeler geri dönüyor ve bu eğitimlere katılıyorlar. Ve tüm bunlar İngilizlere ait paravan bir güvenlik şirketi adı altında sürdürülüyor.

Gazetelere yansıyan eğitim faaliyetinin bazı ayrıntıları ise şunlar; MOSSAD ile KDP, kağıt üzerindeki ilk resmi anlaşmayı 2001 yılında yapıyor. Eğitim hem bölgede hem de İsrail’de yapılıyor. Peşmergelere ayda 500 bin dolar veriliyor. Bölgedeki MOSSAD ajanlarının çoğu Kürt Yahudisi. Eğitime Barzani’nin yakın akrabaları da katılıyor. Eğitimi verenlerin tamamı lehçelerine kadar Kürtçe biliyor.

İsrail nasıl kurulduysa Büyük Kürdistan da öyle kurulacak?

Ordu kurma çalışmaları bu şekilde sürdürülürken, devletin kurulması için izlenen yollar İsrail’in bölgeyi işgal sürecini hatırlatıyor. Yahudiler Filistin topraklarını satın alarak ve Filistinleri katlederek İsrail devletini nasıl kurdularsa, aynı şekilde Büyük Kürdistan’ı kurmaya çalışıyorlar.

İsrail’den göç eden Yahudi Kürtler, özellikle Türkmenlerin yoğun olarak yaşadığı Kerkük’te Saddam’ın bedava dağıttığı toprakları bedellerin çok üstünde fiyatlarla satın alarak buralara yerleşiyorlar. Finans kaynağı ise elbette İsrail. KDP ve KYP 5 bini aşkın Kürt’e ayda 200 dolar yardımda bulunuyor. Şimdiden 5 binin üzerinde Kürt Türkmenlerden boşaltılan bu topraklara yerleşmiş durumda.

Buradaki Araplar göçe zorlanıyor. Türkmenler azınlık durumuna düşürülmeye çalışılıyor.

Mesut Barzani’nin Kerkük konusunda söyledikleri de tüm bu gelişmeleri doğrular nitelikte.

Barzani’ye göre Kürtler Kerkük’e dönecek, burada yaşan Araplar ve Türkmenlerin büyük çoğunluğu Kerkük’ü terk ettikten sonra referandum yapılacak ve Kerkük için hangi karar verilirse o karara uyularak Kerkük sorunu çözülecek! Oldukça demokratik bir çözüm değil mi?! İsrail’de, Filistinlileri istiyor musunuz diye referandum yapıyorsunuz ve referandum sonucuna göre Filistinlilerin kaderini belirliyorsunuz!

İsrail’in kurulmasını kitaplardan okuyan bizler için tarih tekerrür ediyor ve ikinci bir İsrail’in nasıl kurulmaya çalışıldığını yaşayarak öğreniyoruz. Kerkük’e her fırsatta silahla saldıranlar, silahla yapamadıklarını bir de parayla yapmaya çalışıyorlar.

...

Yahudilerle Kürtlerin bu birlikteliği günümüzde de oldukça olağan karşılanıyor. İsmail Beşikçi Kürtlerin Ortadoğu’da Yahudilerin doğal ittifakçısı olduğunu söylüyor, Kürtlerin Yahudi toplumuyla sıcak ilişlikiler kurması gerektiğinin altını çiziyor.

1970’lerde Kürt isyanları artmıştı ve isyanların başını Barzani aşireti çekiyordu. İsrail, peşmergelere eğitimden silaha kadar her türlü yardımda bulunuyordu. Mustafa Barzani her fırsatta İsrail’e ziyaretlerde bulunuyor, İsrail’le ilişkileri sıkı tutmaya çalışıyordu. Geçmişte başlayan bu birliktelik 90’larda da devam etti.

Uğur Mumcu, bir yazısında MOSSAD’la Barzani birlikteliğini ortaya çıkardığı için İsrail Büyükelçiliği’ne çağrılıyor ve uyarılıyordu. Bu yazıdan kısa bir süre sonrada bombalı bir saldırı sonucunda hayatını kaybetmesi işin araştırılması gereken bir başka önemli boyutu.

 

ABD’nin Irak’a saldırısı öncesinde, bu saldırının, aslında kukla Kürt devletini kurmak için düzenlendiğini defalarca yazdık. Her fırsatta kukla Kürt devletinin ikinci bir İsrail olacağının altını çizdik. Türkiye’nin de bunu engellemeye uygun bir strateji izlemesi gerektiğinin önemini belirttik.

Son günlerdeki gelişmeler kaygılarımızda ne kadar da haklı olduğumuzu ortaya çıkardı.

Türkiye’nin içine düştüğü durumun ve izlediği yanlış politikaların nelere mal olacağının en iyi göstergesi, Irak’ta yönetimin “Irak’lılara” devrinden sonra yaşanan gelişmeler ve Kürt grupların açıklamaları oldu.

Irak’a saldırı öncesinde, ABD’yle birlikte Irak’a girmeyi, böylece kurulacak Kürt devletine engel olmayı önerenler, bu saldırının aslında Irak’ı parçalamak, Kürt devletini kurmak için yapıldığını yeni yeni anlıyorlar.

Kürtlerin verilecek özerklikle yetineceğini sananlar, Mesut Barzani’nin son açıklamalarına dönüp baktıklarında gerçeği daha iyi göreceklerdir.

“Federasyon yetmez, Kürtler kendi devletlerine kavuşacaklardır!”

Kürt aşiret reisleri Irak’ın “yeniden yapılandırılması” çerçevesinde kendilerine verilen özerkliği yetersiz buluyorlar. Barzani’nin özerkliğin kendi talepleri olmadığını ve bağımsız bir Kürt devleti kuruluncaya kadar mücadeleden vazgeçmeyeceklerini açıklaması bizleri fazla şaşırtmıyor bu nedenle.

Kürt aşiretleri sadece özerklikle yetinecek olurlarsa değişen hiçbir şey olmuyor ve bağımsız devlet kurma talebi de bu gelişmelerin en doğal sonucu olarak karşımıza çıkıyor.

Bunun ilk adımı olarak Kuzey Irak’ın güvenliğinin peşmergelere bırakılmasını, bu peşmergelerin bölgesel güvenlik gücüne dönüştürülmesini ve yeni yapılacak anayasada bu şekilde tanımlanmasını sağlamaya çalışıyorlar.

Kürt aşiretleri deneyimli MOSSAD ajanları tarafından suikast düzenleme ve suikastlere karşı korunma eğitiminden geçiyorlar.“Büyük Kürdistan” hayalleri

Resmen ilan edilmese bile Irak’ta Kürdistan diye bir devletin varlığını hemen hemen herkes kabul etmiş durumda. Fakat Barzani, bu statüyü yetersiz görüyor. Kendisini “Büyük Kürdistan”ın lideri olarak hayal ediyor.

Barzani, Kürtlerin Araplar gibi bölündüğünü, eninde sonunda Kürtlerin birleşeceğini ve “Büyük Kürdistan”ın kurulacağını ilan ediyor.

Barzani’nin bu talebi kimilerine oldukça fantastik görünüyor olabilir ama dönüp son on beş yılı değerlendirdiğimizde, bu talebin gerçekleşmeyeceğinin garantisini kimse veremez.

15 yıl öncesine kadar Kürdistan diye bir devletin kurulmasına gülüp geçenler, şimdi bu devletle Türkiye arasındaki ilişkilerin nasıl olacağını tartışıyor.

Türkiye’nin güneydoğusunun bir süre sonra bu devletin sınırları içine girebileceği seçeneği de göz önünde tutuluyor.

Emperyalizm Ortadoğu’ya nasıl hükmedecek?

Emperyalizm tarihin hiç bir döneminde Ortadoğu’ya sahip olamadı, buradaki uygarlıkları yok edemedi. Ancak Ortadoğu’dan da hiçbir zaman vazgeçmedi. Suni ayrılıklar yaratarak, etnik bölünmeleri kışkırtarak buradaki dinenişi kırmaya çalıştı. Ancak bu tarihe kadar ‘Irak’ta kazandığı başarıya’ ulaşamadı.

Emperyalizmin Ortadoğu’daki en büyük başarısı İsrail’in kurulması oldu. Ancak İsrail’in kurulması tek başına yeterli değil. Zaten bölgede emperyalizmin içine düştüğü bataklığın en büyük nedeni de bu. İsrail bölgede tecrit bir ülke. Tüm Arap devletleri İsrail’e düşman. Bu nedenle İsrail gibi ikinci bir ajan devletin yaratılması hem kaçınılmaz hem de oldukça acil. ABD’nin Büyük Kürdistan projesinin hedefi de böylelikle netlik kazanıyor: İkinci İsrail.

Aslında bu tartışmayı TÜRKSOLU’nda defalarca yaptık. Ve her gün bu tespitlerin somut olaylarla ispatlandığına şahit oluyoruz. Bu konuya tekrar dönmemizin nedeni, son günlerde gündemi oldukça meşgul eden İsral’in K. Irak’ta Kürt aşiretlere verdiği desteğin iyice gün yüzüne çıkması olması.

İsrail de K. Irak’taki bu faaliyetini yalanlamıyor. İsrail tarafından yapılan açıklamada, “Kuzey Irak’ta İsrail’in hiçbir resmi faaliyeti yoktur. Elbette çifte pasaport sahibi veya İsrail hükümetini veya devletini temsil etmeyen özel şahıslar Kuzey Irak’ta bazı faaliyetler yürütebilirler. Bunlar onları bağlar. Devlet politikasıyla ilgisi yoktur” deniliyor. Bu faaliyetler başka hangi açıklamayla kabul edilebilir acaba? Ayrıca Mesut Barzani’nin “İsrail’le görüşmemiz doğal” yönündeki açıklamaları ve geçmişte Kürtlerle İsrail arasında kurulan ilişkiler, işbirliğini ayyuka çıkarıyor.

İsrail peşmergeleri neden eğitiyor?

Körfez Savaşı sonrasında Türkiye K. Irak’ta tam olarak olmasa da denetimi büyük oranda peşmergelere bırakmıştı. O dönem yapılan bu yanlışın üstüne başka yanlışlar da eklendi ve bugün bu peşmerge gruplar Büyük Kürdistan projesiyle ortaya çıktılar.

Tabii Büyük Kürdistan’ın kurulması da büyük bir askeri güç gerektiriyor. Mesut Barzani’nin K. Irak’ın denetiminin peşmergelere bırakılması, peşmergelerin bölgesel güvenlik gücü olarak bağımsızlaşması talepleri, kurulması planlanan bu büyük askeri gücün ilk adımları aslında.

Kürt ordusunun kurulmasında en büyük desteği de elbette İsrail sağlayacak. Çünkü kurulacak Büyük Kürdistan Devleti, İsrail’in bir türevi olacak, ordusu da İsrail ordusunun bir parçası. Doğrudan Pentagon’a bağlı, Bush’tan talimat alan bir ajan devlet ordusu oluşturulacak.

Sadece bu değil, Yahudilerle Barzani sülalesinin genetik bağı, Kürtlerin bölgedeki durumları da bu işbirliğinde önemli bir etken.

Kürtler de Yahudiler gibi bölgede tecrit durumdalar. Bölge ülkelerinin hiçbirisi yaşanan gelişmelere sıcak bakmıyor. Tüm Arap devletleri kurulacak Kürt devletine karşı çıkıyorlar. Hatta kurulacak Kürt devletine, gerekirse savaşarak engel olacaklarını vurguluyorlar. Her ne kadar İsrail konusunda aktif davranılmasa da, İsrail’in Filistin’deki politikaları bu ülkelerden büyük tepki topluyor. Dolayısıyla bölge ülkeleri Kürtlerin ve Yahudilerin ortak düşmanı oluyorlar. Bu nedenle İsrail-Kürt işbirliğini de ortak düşmana karşı yapılan bir işbirliği olarak adlandırabiliriz.

Bu işbirliğinden dolayı MOSSAD ajanları peşmergeleri, özellikle suikast ve suikasta karşı koyma gibi konularda eğitiyorlar. MOSSAD bu eğitimler için emekli, başarılı ajanlarını görevlendiriyor. Guam Adaları’na kaçırılan peşmergeler geri dönüyor ve bu eğitimlere katılıyorlar. Ve tüm bunlar İngilizlere ait paravan bir güvenlik şirketi adı altında sürdürülüyor.

Gazetelere yansıyan eğitim faaliyetinin bazı ayrıntıları ise şunlar; MOSSAD ile KDP, kağıt üzerindeki ilk resmi anlaşmayı 2001 yılında yapıyor. Eğitim hem bölgede hem de İsrail’de yapılıyor. Peşmergelere ayda 500 bin dolar veriliyor. Bölgedeki MOSSAD ajanlarının çoğu Kürt Yahudisi. Eğitime Barzani’nin yakın akrabaları da katılıyor. Eğitimi verenlerin tamamı lehçelerine kadar Kürtçe biliyor.

İsrail nasıl kurulduysa Büyük Kürdistan da öyle kurulacak?

Ordu kurma çalışmaları bu şekilde sürdürülürken, devletin kurulması için izlenen yollar İsrail’in bölgeyi işgal sürecini hatırlatıyor. Yahudiler Filistin topraklarını satın alarak ve Filistinleri katlederek İsrail devletini nasıl kurdularsa, aynı şekilde Büyük Kürdistan’ı kurmaya çalışıyorlar.

İsrail’den göç eden Yahudi Kürtler, özellikle Türkmenlerin yoğun olarak yaşadığı Kerkük’te Saddam’ın bedava dağıttığı toprakları bedellerin çok üstünde fiyatlarla satın alarak buralara yerleşiyorlar. Finans kaynağı ise elbette İsrail. KDP ve KYP 5 bini aşkın Kürt’e ayda 200 dolar yardımda bulunuyor. Şimdiden 5 binin üzerinde Kürt Türkmenlerden boşaltılan bu topraklara yerleşmiş durumda.

Buradaki Araplar göçe zorlanıyor. Türkmenler azınlık durumuna düşürülmeye çalışılıyor.

Mesut Barzani’nin Kerkük konusunda söyledikleri de tüm bu gelişmeleri doğrular nitelikte.

Barzani’ye göre Kürtler Kerkük’e dönecek, burada yaşan Araplar ve Türkmenlerin büyük çoğunluğu Kerkük’ü terk ettikten sonra referandum yapılacak ve Kerkük için hangi karar verilirse o karara uyularak Kerkük sorunu çözülecek! Oldukça demokratik bir çözüm değil mi?! İsrail’de, Filistinlileri istiyor musunuz diye referandum yapıyorsunuz ve referandum sonucuna göre Filistinlilerin kaderini belirliyorsunuz!

İsrail’in kurulmasını kitaplardan okuyan bizler için tarih tekerrür ediyor ve ikinci bir İsrail’in nasıl kurulmaya çalışıldığını yaşayarak öğreniyoruz. Kerkük’e her fırsatta silahla saldıranlar, silahla yapamadıklarını bir de parayla yapmaya çalışıyorlar.

İsrail’in en büyük dostu: Baba Barzani

Yahudi-Kürt birlikteliği yıllar öncesinden başlıyor. İsrail kurulduğu günden bu yana Arap düşmanı kim varsa her fırsatta işbirliği içersinde oldu. Özellikle Irak yönetiminin 17 Temmuz 1968’de Baas Partisi’ne geçmesi İsrail’in geleceğini de önemli ölçüde tehdit ediyordu.

Irak bu tarihe kadar Batı yanlısı, emperyalizmin ve dolayısıyle İsrail’in bölge üzerindeki emellerinin önünde engel oluşturmayacak, hatta İsrail’in işini kolaylaştıracak bir monarşi rejimi tarafından yönetiliyordu. Ancak bu rejimin yıkılması yerine milliyetçi bir rejimin kurulması emperyalizmin, dolayısıyla İsrail’in işini oldukça zorlaştırmıştı.

Arap milliyetçiliğinin güçlenmesini, Irak’ın bu şekilde bağımsız bir devlet olarak kalmasına emperyalizmin tahammülü yoktu.

Bu devlet ya parçalanmalı ya da iç isyanlar çıkartılarak zayıflatılmalıydı. Bu görev Mustafa Barzani’ye verildi. Barzani’nin işbirlikçiliğinin yanısıra Yahudi Kürt olması İsrail’in işini daha da kolaylaştırıyordu. Çünkü İsrail’in kurulması sırasında bir çok Yahudi Kürt’ün buraya göç ettirildiği ve bu Kürtlerin çoğunlukla Barzani aşiretinden olduğu bilinen bir gerçekti. Bunun ötesinde Barzani aşireti çok sayıda ünlü haham çıkaracak kadar dindar bir Yahudi Kürt aşiretiydi. Bundan dolayı Kürt Yahudilerin büyük çoğunluğu Barzani hareketini destekliyorlardı.

Yahudilerle Kürtlerin bu birlikteliği günümüzde de oldukça olağan karşılanıyor. İsmail Beşikçi Kürtlerin Ortadoğu’da Yahudilerin doğal ittifakçısı olduğunu söylüyor, Kürtlerin Yahudi toplumuyla sıcak ilişlikiler kurması gerektiğinin altını çiziyor.

1970’lerde Kürt isyanları artmıştı ve isyanların başını Barzani aşireti çekiyordu. İsrail, peşmergelere eğitimden silaha kadar her türlü yardımda bulunuyordu. Mustafa Barzani her fırsatta İsrail’e ziyaretlerde bulunuyor, İsrail’le ilişkileri sıkı tutmaya çalışıyordu. Geçmişte başlayan bu birliktelik 90’larda da devam etti.

Uğur Mumcu, bir yazısında MOSSAD’la Barzani birlikteliğini ortaya çıkardığı için İsrail Büyükelçiliği’ne çağrılıyor ve uyarılıyordu. Bu yazıdan kısa bir süre sonrada bombalı bir saldırı sonucunda hayatını kaybetmesi işin araştırılması gereken bir başka önemli boyutu.

Irak’ın parçalanması Ortadoğu’nun denetim altına alınmasında neden önemli?

ABD ve İsrail’in Saddam rejimine neden bu kadar kinle saldırdığını ve neden Kürtlere bu derece önem verdiğini bu tarihi gerçekler ışığında değerlendirmek gerekiyor. Irak Ortadoğu’da emperyalizme karşı direnişin merkezi, Saddam Hüseyin de bu direnişin lideriydi. Onun için Saddam’ın devrilmesi, Irak’ın parçalanması gerekiyordu.

Aynı zamanda Saddam rejimi halkçı-milliyetçi bir rejimdi ve diğer ülkelere örnek olduğu için ortadan kaldırılması emperyalizm için hayati önemdeydi. Baas Partisi’nin iktidarı almasından sonra Irak’ta Kürt isyanları hiç durmadı. Emperyalizmin Ortadoğu’daki en büyük düşmanı Irak ve lideri Saddam’dı. Eğer Irak parçalanırsa Ortadoğu’nun da parçalanması hemen arkasından gelecekti.

ABD Irak’a saldırdığında bu kadar büyük bir direnişle karşılaşacağını beklemiyordu. Ne de olsa her şey ayarlanmıştı. Kürtler yıllardır bu anı bekliyorlardı. Diğer gruplar da...

Direniş artıyor, bölge ülkeleri tedirgin

Ancak ABD planı Irak’ta tutmadı ve Kürtler hariç diğer gruplar ABD’ye karşı direnişlerini her geçen gün arttırıyorlar. ABD ise Irak’ta bataklığa saplandığının yeni yeni farkına varıyor ve şimdi bu bataklıktan kurtulmanın yollarını arıyor. İsrail’in K. Irak’ta faaliyetlerini arttırmasının nedeni tam da bu aslında. ABD’yi saplandığı bu bataktan kurtarmak.

ABD’yi sadece Irak’taki direnişler rahatsız etmiyor elbette. Bölge ülkelerinin ABD’ye karşı tutumlarındaki sertleşme ABD’nin ileride zor günler yaşayacağının habercisi.

Denize düşen yılana sarılır misali, ABD ve İsrail Kürtleri olası bir Arap çatışmasına karşı hazırlıyor. Peşmergeler de deneyimli İsrail ajanları tarafından Sünni ve Şii liderlere suikast düzenlemek için eğitiliyorlar.

Diğer bir önemli nokta da, peşmergelerin, İran’ı denetlemek ve Suriye’yi istikrarsızlaştırmak için kullanılıyor olmaları. Geçtiğimiz Mart ayında Suriye’de, Suriye polisiyle Kürtler arasında çıkan çatışmanın arkasındaki gücün İsrail olması hiç de uzak bir ihtimal değil. Aynı zamanda peşmergeler Arap mallarına el koyuyorlar ve sınırları genişletiyorlar.

Bu gelişmeler Büyük Kürdistan için ön hazırlık niteliğinde. Büyük Kürdistan, Türkiye’nin güneydoğusu, Suriye’nin kuzey doğusu, Irak’ın kuzeyi ve İran’ın güney batısında kalan toprakları da içine alıyor. Peşmergeler aynı zamanda bu projeyi hayata geçirebilmek için MOSSAD ajanları tarafından eğitiliyorlar.

Türkiye ne yapıyor?

İsrail’in peşmergeleri eğittiğini CIA bile kabul etmişken Tayyip’in Dışişleri Bakanı Abdullah Gül bu yöndeki sorulara, “İsrail’in açıklamalarına güvenmeliyiz” cevabını veriyor! Olayın, tüm dünyanın gündemine geldiği günün hemen ertesinde Celal Talabani ile görüşen Gül, Irak’ta Kürt özerk yönetimine sıcak baktığını açıklıyor. Kürt aşiretleri ise Türkiye’nin K. Irak’taki askeri varlığından dolayı duydukları rahatsızlığı dile getiyorlar, Türkiye’nin askerlerini bir an önce K. Irak’tan çekmesini istiyorlardı.

Türk devleti K. Irak’taki Kürt grupların isteklerine boyun eğiyor ve K. Irak’taki askerlerimizi çekme kararı alıyordu. İsrail, kimileri tarafından Ortadoğu’da hâlâ Türkiye’nin stratejik müttefiki olarak görülüyor. Öyle ki yeni yapılan anlaşmaya göre Türkiye’yle İsrail ortak cephanelik kuruyorlar. Bu anlaşmaya göre iki ülkeden herhangi biri savaşa girerse diğeri bu silahları kullanma hakkına sahip oluyor. Tüm bunlar elbette Türkiye ve bölge geleceğini tehlikeye sokan gelişmeler olarak tarihe geçiyor.

Şimdi şu soruların cevaplandırılması gerekiyor;

Türkiye Büyük Kürdistan’a izin verecek mi?

Kerkük gibi Türkmen nüfusun yoğun yaşadığı toprakların satın alınarak Kürtleştirilmesine seyirci mi kalacak?

Yoksa yeni kırmızı çizgiler çekip onların paspas edilişini mi izleyeceğiz?


http://www.turksolu.org/60/kfirat60.htm

 

SEÇİM ÖNCESİ AKP , İSRAİL VE BARZANİ ÜÇGENİ -1-

Yalçın  Güzelhan

14.07.2007

 

Bilindiği üzere ABD, Büyük Ortadoğu Projesi ( BOP ) kapsamında, hem Petrol kaynaklarını ele geçirmek, hem de İsrail'in güvenliğini garanti altına alabilmek için bölgemizde ciddi bir savaş veriyor. Bu savaşın bizim açımızdan önemi; Başbakan Tayyip Erdoğan'ın da eşbaşkanı olduğu bu projenin bizim güneydoğu bölgemizide içine alan büyük Kürdistanı kurmayı hedeflemesidir. Zira daha önce ABD senatosunda dağıtılan broşürler ve silahlı kuvvetler dergisinde yayınlanan haritalarla bu gerçek artık saklanamaz duruma geldi. Son olarakta Yunanistan da yayınlanan benzer bir harita ise, olayın üzerine tüy dikti.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın BOP projesine aktif destek veriyoruz açıklamasının ardından, 12-01- 2007 tarihiinde Dış işleri konutunda Mısır Dışişleri Bakanı Ahmet Ebul Geyt ile bir araya gelen Sayın Abdullah Gül, görüşme sonrası yaptığı açıklamasında, Amerikan vatandaşlarının dahi ciddi tepkiler gösterdiği, Geoerge W. Bush'un yeni Irak stratejisinin ( Bu aynı zamanda BOP anlamına gelir ) başarılı olmasını istediklerini dile getirdi.

Yani buradan çıkan sonuç; AKP hükümetinin hem bir numaralı, hemde iki numaralı isminin, Üniter yapımızı hedef alan böylesi bir projenin içerisinde aktif olarak yer aldığıdır.

...

Bilindiği Üzere Parasal kaynakları ABD tarafından temin edilen Barzani'nin peşmerge ordusunun, yapılanması ve eğitimi ise, İsrail tarafından sağlanıyor.

Yani BOP projesinin ana dayanaklarından birisi de İsraildir. Başka bir deyişle İsrail Barzani'nin Diyarbakırımızı karıştırmak için güvendiği Peşmerge ordusunun kurucusu ve eğiticisi konumundadır

Bu Orduya ait Tanklar ise şu anda kuzey Irakta Türk Ordusuna karşı konuşlanmış durumdadır. 

Peki İsrail ile AKP arasında nasıl bir diyalog var ? diye sorarsanız, İsterseniz bunun cevabını da İsrail Büyük elçisi'nin kendi ağzından alalım.

8-09-2006 tarihinde Ankara da düzenlenen Türkiye İsrail ilişkileri ve İsrail'in Ortadoğu politikaları konulu konferasta konuşan Büyük Elçi Pinhas Avivi " Türkiye İsrail ilişkilerinin Başbakan Tayyip Erdoğan döneminde geçmişte hiç olmadığı kadar iyi olduğunu" açıklıyor.

İsrail ile Tayyip Erdoğan arasında özel bir yakınlığın olduğunu düşündüren çok fazla ip uçları var. 

Daha önce ABD' deki Musevi cemaati ( JİNSA) tarafından Erdoğana verilen Yahudi cesaret ödülü ile, son olarak şubat 2007 de gerçekleşen İsaril Başbakanı Ehud Olmert ile Başabakan Erdoğan arsındaki görüşme, bunlardan sadece iki tanesidir.

 Önceleri sadece 1 saat olarak planlanan bu görüşme, nedense 2,5 saat sürüyor. İşin ilginç yanı Türkiye'nin üniter yapısını hedef alan BOP'nin temel ayaklarından birisi olan İsraille yapılan bu görüşmede, her ne hikmetse, zabıt yok...Dışişleri temsilcisi yok...Başbakanlık ya da başka bir kurum adına üçüncü bir kişi de yok. 

Oysa devlet geleneğimzde bunların hepisininde olması gerekirdi. Böylesi bir görüşmede ise mutlaka ama mutlaka olması gerekirdi. Bu durumda insan görüşmenin bu şekilde yapılması için mutlaka ciddi gerekçelerin olması gerektiğini düşünmekten, kendisini alamıyor.

 

22 Temmuz seçimleri sıradan bir seçim değildir. Bu Türkiye Cumhuriyeti'nin var ya da yok olma seçimidir. "Ne mutlu Türküm diyene bilincinde olupta" bu gerçeği gören her Vatan evladı, bu tehlikenin bertaraf edilmesi uğruna, bu güne kadar sürdürülen siyaset anlayışını bir tarafa bırakarak, Milletin birliğini ve Devletin bütünlüğünü korumak adına,

bu görevi layıkı ile yerine getirebileceğine kanaat getirdiği, MHP çatısı altında toplanmaktadır. Siyasetle pek ilgisi olmayan Fenerbahçe eski Başkanı Ali şen dahi "Devlet Bahçeli dört dörtlük bir devlet adamıdır" diyerek, bu ortak doğruyu işaret etmiştir.

Bu seçimin En önemli yanı, Parçalanmaya doğru hızla yol alan üniter yapımızın ve milli birliğimizin, bu tehlikeden korunmasıdır.

Bilindiği üzere ABD, Büyük Ortadoğu Projesi ( BOP ) kapsamında, hem Petrol kaynaklarını ele geçirmek, hem de İsrail'in güvenliğini garanti altına alabilmek için bölgemizde ciddi bir savaş veriyor. Bu savaşın bizim açımızdan önemi; Başbakan Tayyip Erdoğan'ın da eşbaşkanı olduğu bu projenin bizim güneydoğu bölgemizide içine alan büyük Kürdistanı kurmayı hedeflemesidir. Zira daha önce ABD senatosunda dağıtılan broşürler ve silahlı kuvvetler dergisinde yayınlanan haritalarla bu gerçek artık saklanamaz duruma geldi. Son olarakta Yunanistan da yayınlanan benzer bir harita ise, olayın üzerine tüy dikti.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın BOP projesine aktif destek veriyoruz açıklamasının ardından, 12-01- 2007 tarihiinde Dış işleri konutunda Mısır Dışişleri Bakanı Ahmet Ebul Geyt ile bir araya gelen Sayın Abdullah Gül, görüşme sonrası yaptığı açıklamasında, Amerikan vatandaşlarının dahi ciddi tepkiler gösterdiği, Geoerge W. Bush'un yeni Irak stratejisinin ( Bu aynı zamanda BOP anlamına gelir ) başarılı olmasını istediklerini dile getirdi.

Yani buradan çıkan sonuç; AKP hükümetinin hem bir numaralı, hemde iki numaralı isminin, Üniter yapımızı hedef alan böylesi bir projenin içerisinde aktif olarak yer aldığıdır.

Irakın petrol yataklarının büyük çoğunluğunu barındıran Kuzeyinde kurulmakta olan Kürdistanın ordusuna çok sayıda PKK'lı teröristin de katıldığı iyi biliniyor. Bölgeyi bizzat ziyaret ederek gerçekleri gözlemleme şansı bulan AKP Balıkesir Millet vekili Turhan çömez'in bu konuda ki açıklamaları arşiv raflarındadır.

Bilindiği Üzere Parasal kaynakları ABD tarafından temin edilen Barzani'nin peşmerge ordusunun, yapılanması ve eğitimi ise, İsrail tarafından sağlanıyor.Yani BOP projesinin ana dayanaklarından birisi de İsraildir. Başka bir deyişle İsrail Barzani'nin Diyarbakırımızı karıştırmak için güvendiği Peşmerge ordusunun kurucusu ve eğiticisi konumundadır. Bu Orduya ait Tanklar ise şu anda kuzey Irakta Türk Ordusuna karşı konuşlanmış durumdadır. Peki İsrail ile AKP arasında nasıl bir diyalog var ? diye sorarsanız, İsterseniz bunun cevabını da İsrail Büyük elçisi'nin kendi ağzından alalım.

8-09-2006 tarihinde Ankara da düzenlenen Türkiye İsrail ilişkileri ve İsrail'in Ortadoğu politikaları konulu konferasta konuşan Büyük Elçi Pinhas Avivi " Türkiye İsrail ilişkilerinin Başbakan Tayyip Erdoğan döneminde geçmişte hiç olmadığı kadar iyi olduğunu" açıklıyor.

İsrail ile Tayyip Erdoğan arasında özel bir yakınlığın olduğunu düşündüren çok fazla ip uçları var. Daha önce ABD' deki Musevi cemaati ( JİNSA) tarafından Erdoğana verilen Yahudi cesaret ödülü ile, son olarak şubat 2007 de gerçekleşen İsaril Başbakanı Ehud Olmert ile Başabakan Erdoğan arsındaki görüşme, bunlardan sadece ikitanesidir. Önceleri sadece 1 saat olarak planlanan bu görüşme, nedense 2,5 saat sürüyor. İşin ilginç yanı Türkiye'nin üniter yapısını hedef alan BOP'nin temel ayaklarından birisi olan İsraille yapılan bu görüşmede, her ne hikmetse, zabıt yok...Dışişleri temsilcisi yok...Başbakanlık ya da başka bir kurum adına üçüncü bir kişi de yok. Oysa devlet geleneğimzde bunların hepisininde olması gerekirdi. Böylesi bir görüşmede ise mutlaka ama mutlaka olması gerekirdi. Bu durumda insan görüşmenin bu şekilde yapılması için mutlaka ciddi gerekçelerin olması gerektiğini düşünmekten, kendisini alamıyor.

Türkiye Cumhuriyetinin kaderinin oylanacağı 22 temmuza günler kala, bu seçimde AKP'yi desteklediklerini açıktan ifade eden, Türkiye Cumhuriyetinin Üniter yapısını ve Milli birliğini hedef alan bu güçlerle, AKP arasındaki ilişkilere ışık tutmaya, bir sonraki makalemde devam edeceğim. Şimdilik hoşça kalın diyorum.


http://www.ortadogugazetesi.net/makale_goster.asp?id=3496&yazid=24

 

DTP’nin sinsi planı

26 Mart 2007

 

Türkiye’de Talabani /Barzani destekli sinsi bir senaryo sahneye konuluyor..
Bu senaryo sahne sahne  ilerliyor..


Amaç terörist Öcalan’ı Talabani ve Barzani ölçeğinde üçüncü bir Kürt lider düzeyine ulaştırmak.
Son sahne ise seçimleri terörist Öcalan için gizli bir referanduma çevirmek..


Şimdi yaşanan olayları adım adım izleyerek bu sinsi senaryonun sahnelerini birleştirelim. Ve böylece Türkiye’ye karşı nasıl bir oyun oynandığını ortaya çıkartalım.

İŞTE SENARYONUN FOTO-ANALİZİ

 

 

http://www.hurriyet.com.tr/gundem/6203162.asp?m=1&gid=112&srid=3601&oid=1

 

Pankürdizm yayılıyor

GÜNEŞ

Rıza Zelyut

27 Mart 2007

 

Cuma gecesi, Ulusal Kanal'daki Ümit Zileli'nin yönettiği Ses Ver Türkiye adlı programda, İşçi Partisi Lideri Doğu Perinçek, yazar Mehmet Metiner ve ben; nevruzu ve Güneydoğu'yu tartıştık. Orada önemli bir tespit yaptım ki şudur: Yaşadığımız terör süreci hızla kabuk değiştiriyor. Terör; Kuzey Irak'ı da içine alan Pankürdizm'e dönüşmek üzere... Pankürdizm, bütün Kürtleri birleştirmek; Kürdistan adı altında tek devlet kurmak ideolojisidir.

AÇIKÇA SÖYLEDİLER

Pankürdizm, açıkça bölücü Kürt temsilcileri tarafından dile getirilmiştir. Bunu PKK'nin siyasi seslerinden Leyla Zana 21 Mart'taki konuşmasında çekinmeden ifade etti. Bakın Bayan Zana Nevruz törenini savaş gösterisine çevirenlere şöyle seslenmişti: 'Kürtlerin üç lideri var: Talabani, Barzani, üçüncüsü sizin 'Rehber, Başkan' dediğiniz Öcalan'dır. Üçü de yüzümüzün akıdır.'

Bu sözlerin anlamı gayet açıktır: Güneydoğudaki ayrılıkçı Kürtler; artık, PKK ile de sınırlı kalmıyorlar. Bunlar; Kuzey Irak'taki Kürt aşiret reisleri ile aynı eylem ve ağız/fikir birliği içindeler.
Bu yüzdendir ki DTP Diyarbakır İl Başkanı Hilmi Aydoğdu, 'Kerkük'e (Türk ordusu tarafından) yapılacak bir saldırıyı Diyarbakır'a yapılmış kabul ederiz!' diye Türkiye'yi tehdit etmişti. 'Öcalan'ı zehirliyorlar!' diye kışkırtma kampanyası başlatan DTP'nin eş başkanlarından Aysel Tuğluk da, 'Türkiye bunu çok ağır öder!' anlamına gelecek sözlerle tehdidi sürdürmüştü. Kuzey Irak'taki aşiret reisi Mesut Barzani de, Türkiye'ye yönelik olarak, 'Türkiye, Kuzey Irak'a girerse sonuçları çok ağır olur!' diye birçok kez tehdit savurmuş ve en son olarak da 'Bağımsız Kürdistan'a alışın!' diye tiz perdeden konuşmuştu.


Bütün bunlar Türkiye'deki ayrılıkçı öğelerin Kuzey Irak'taki Kürt aşiretleri ile ortak bir çaba içinde olduklarını gösteriyor. Artık; güneydoğumuzdaki Türkiye sınırı onlar için yok sayılıyor. Gerçeği görelim: Orası, Barzani, Talabani, Abdullah Öcalan üçlüsünün malı gibi gösteriliyor.


DESTEK GÜÇLERİ

Peki Türkiye'deki ve Kuzey Irak'taki ayrılıkçılar bu gücü nereden alıyorlar?

*Kuzey Irak'taki Kürtleri 80'lerin sonundan itibaren ABD korumasına aldı.

*Türkiye'deki Kürt kökenli yurttaşlarımıza ise Avrupa Birliği ağabeylik yaptı.

Böylece Pankürdizm'in maddi ve siyasi destekleri yaratıldı. Leyla Zana'ya AB tarafından barış ödülleri Pankürdizmi beslemek için verildi.

*Bu bölücü etkinin yaygınlaşması, kitleler tarafından benimsenmesi için de Türkiye Cumhuriyeti'ni kötüleyen bir kampanya başlatıldı. Bu saldırı, giderek; Türk kimliğini de kapsama alanına aldı.

*Dış saldırgan güçlere; Türkiye içinden sivil toplum adı altında kurulan bazı dernekler, bazı vakıf üniversiteleri (Bilgi Üniversitesi, Sabancı Üniversitesi, Koç Üniversitesi başta olmak üzere) kuvvetle destek verdiler.

*Hükümet, bu dış destekli sivil toplum kuruluşları ile işbirliğine girdi; 'Türk demeyelim, Türkiyeli diyelim!' sloganı ile Türk kimliğine yönelik bu örgütlü saldırının önünü açtı. Dışarıdan planlanan, içeriden desteklenen cinayetler ile Türk kimliği daha ağır hakaretlere uğratıldı.

*Uluslararası şirketlerle kan bağı bulunan holding medyası, bu saldırın propaganda üssü gibi kullanıldı.

*AKP hükümeti, Abdullah Gül eliyle Pankürdist zihniyettekilere bol bol ödün verdi. Ne yazık ki bu ödünler ters tepti.

VATANSEVER MİLLİYETÇİLİK

Halkımız, Pankürdizmin emperyalist Batı tarafından tezgahlandığını görüyor. Ülkemizde yükselen milliyetçi dalga da bu yüzden Kürtleri değil; ABD'yi ve AB'yi hedef alıyor. Amerikan ve Avrupa karşıtlığı ile milliyetçi yükselişin denk düşmesi bunu gösterir. İçimizdeki AB ve ABD uşakları ise bu sağlıklı dalgayı, ırkçı/etnik milliyetçilik gibi göstermemeye uğraşıyorlar. Halbuki ülkemizdeki milliyetçi yükseliş, PKK eylemlerinin yoğun olduğu dönemlerde değil de ABD ve AB'nin Türkiye'yi aşağıladığı son 3 yıllık dönemde görülmüştür. Cuma gecesi Ulusal Kanal'da yapılan küçük halk oylaması da yükselen dalganın etnik milliyetçi tepki değil, antiemperyalist tepki olduğunu, yüzde 99'a varan baskın bir oranla gösterdi.

BAK ŞUNA: İçimizde az da olsa ABD emperyalizminin oyununa gelenler oluyor. Bunlardan birisi mektup yazmış diyor ki: 'Zelyut şerefsizi! Bağımsız Kürdistan seni niçin bu kadar üzüyor. Senin gibi faşist şerefsizler ne yaparsanız yapın Kuzey Irak'ta bağımsız bir Kürdistan kuruldu ve bunu yıkmaya kimsenin gücü yoktur. Arkamızda dünyanın tek büyük ve en büyük gücü ABD duruyor; o bizimle biz onunla gururlanıyoruz.'

Bu mektup, Pankürdizmin Türkiye'de yaygınlaştını gösteren örneklerden birisidir.

http://www.gunes.com/2007/03/27/yazarlar/y4.html

 

AKP-Barzani diyaloğunun perde arkası?

logo

 

Sabahattin ÖNKİBAR

20.02.2007

 

Türkiye’ye her fırsatta kin kusan ve meydan okuyan Barzani’nin son demecini biliyorsunuzdur.

Peşmerge lideri aynen şunları söylüyor:

“Türkiye Başbakanının diyalog kurma beyanını memnuniyetle karşılıyoruz. Türkiye ile diyalog için AKP şarttır. Eğer milliyetçiler seçimde iktidara gelirse bu imkan ortadan kalkacak ve bölge bundan olumsuz etkilenecektir.”

İç politikaya müdahale

Evet Kürt aşiret reisi Barzani artık bırakın ikide bir devletimize hakaret etmeyi, içişlerimize de müdahalede bulunuyor ve kendisine sempati ile bakan Kürtlere seçimde  AKP’yi işaret ederken, milliyetçi partiler için de korkular salıyor.

Ve heyhat AKP hükümeti bu müdahale küstahlığına şu ana kadar bir tepki bile vermiş değil.

Neyin tepkisi, AKP bundan memnun oldu diyenler olabilir.

Hayır biz her şeye rağmen AKP ve hükümetini hukuken bu ülkenin meşru kurumları   olarak gördük. Dolayısı ile de onlardan devletimiz adına bu küstahlığa tıpkı MHP lideri Sayın Devlet Bahçeli’nin ABD Sefirine sergilediği dik duruşuna benzer bir tavır umduk. Öyle ya bugün geçmişlerini inkar etseler de sonuçta bunlar Milli Görüş geleneğinin kadrolarıydı. Özellikle de posta koyma üslubu ile bilinen Kasımpaşalı Saygıdeğer Başbakanımız bir söz olsun eder diye bekledik.

Ama nafile, çıt yok...

Çifçiye, şehit ailesine ve milliyetçilere gürleyen Tayyip Bey, her ne hikmetse  Barzani’ye, onca densizliğine rağmen günlerdir, aylardır zerre kelam etmiyor.

Diyeceksiniz ki adam yerine koymuyor!

Ahhh keşke öyle olsaydı.!

Adam yerine koymayan, onlarla diyaloga hazırız der mi?

Sahi Başbakanımız Barzani ile neyin diyalogunu kuracak? Ne konuşacak, ne tartışacak?

Adamın düşü ve hülyası dededen, babadan beri Bağımsız Kürdistan. Soruyorum böyle biriyle üstelik son birkaç aydır her hafta senin devletine hakaretler ederken sen neyin diyaloğunu kuracaksın?.

Bizim aklımızın ermeyeceği ulvi gayeler ve büyük devlet politikası (!)diyeceğim ama öyle bir şeyin olmadığı ya da olamayacağı Genelkurmay Başkanımızın açıklamaları ile ortaya çıkmıştır.

O zaman soruyorum; durup dururken Barzani ile diyalog işi nereden çıkmıştır?

Durup dururken çıkmadı ABD’den çıktı diyemezler elbette ama olay maalesef budur.

Amerikalılar bize çok mahçuplar diye gazetelere beyanatlar veren Dışişleri Bakanımız Sayın Abdullah Gül, Batı medyasına göre belli ki Washington’dan “Önce diyalog kur, sonra bağımsızlığını tanı ve ardından ona hamilik et”  buyruğu pardon tavsiyesi almışa benziyor ve şimdi o uygulanıyor.

Hayır, hayır haksızlık etmeyelim Osmanlı’nın son dönemlerindeki başlar bile, şartlar gözönüne alındığında bugünkü kadar hiç teslimiyetçi olmadılar.

Diyalog, resmen tanımadır

AKP ve iktidarı gününü kurtarmak uğruna Türkiye’nin bütünlüğünü tartışmasız feda ettiğinin hiç mi hiç farkında değildir. Barzani ile kurulacak diyaloğun Kürdistan’ı fiilen tanıma ve PKK’nın da fiilen siyasallaşması (partileşmesi) demek olacağını gerçekten bilmiyorlar? Biliyorlar da yapıyorlar diyemiyorum zira böyle bir şey gaflet ve dalaletin ötesi bir durumdur.

Hey Kadir Mısırlıoğlu, hey Mustafa Müftüoğlu, sizin bu kadrolara verdiğiniz tarih şuuru bu mudur?

Acaba dün Vahdettin için yazabildiklerinizi yarın bunlar için yazabilecek misiniz?


http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=137&ArticleID=4429

 

Kazakistan olaylarının gerçek nedenleri
Kürt istilası Kazakistan’a sıçradı

Ulusal Seferberlik Çağrısı

Hüseyin Adıgüzel

 

 

Üç büyük emperyalist gücün kıskacındaki Kazakistan

Kazakistan coğrafi konumu, zengin yer altı kaynakları ve geniş coğrafyası ile emperyalizmin en önemli hedeflerinden biridir. Doğu yönünde Çin, Kuzey yönünde Rusya ile sınırlarının olması, coğrafyanın genişliği ve son zamanlarda keşfedilen Karakan’da doğal gaz ve Tengiz petrol yatakları, bu iki ülkenin iştahını kabartmaktadır. Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında Afganistan’ı işgal eden ABD dolaylı olarak Kazakistan’a sınır olmuştur. Yani şu anda Kazakistan, üç büyük emperyal güç tarafından kıskaca alınmış bir manzara arz etmektedir.

100 Türk işçisi öldü gizliyorlar

Yemek kuyruğunda meydan savaşı

Kuzey Kazakistan’da Rusların kurduğu ve Türkiye’den nefreti aşılayan “Rusya’ya Saygı” Derneği ile ABD ve AB tarafından finanse edilen, Batı yanlısı bir çok demokratik toplum örgütü Türkiye’nin bölgeden çekilmesini istemekte ve her fırsatta Türkiye aleyhine provokatör eylemler düzenlemektedir. PKK da her fırsatı değerlendirmekte ve Kazak Türklerini Türkiye aleyhine kışkırtmaktadır. Olaylar birdenbire ortaya çıkmadı. Adı geçen örgütler, yıllardan beri Türkiye aleyhine büyük bir yalan kampanyası ile propaganda yapmaktadır. Bu olaylar, bilhassa kuzey bölgelerinde yoğun propaganda sonucu oluşturulmuş Türk düşmanlığının doğal bir sonucudur. İşin içerisine, para, namus gibi kavramlar kasıtlı olarak sokulmakta gerçek gizlenmeye çalışılmaktadır. Olayların tek amacı vardır: Kazakistan-Türkiye dostluğuna darbe vurmak!

Devlet başkanı Nur Sultan Nazarbayev, tarafsız bir politika izleyerek bu güçlerin etkisini azaltma çabası içerisinde olmasına rağmen, hâlâ yeteri oranda başarı sağlayabilmiş değildir. Nur Sultan Nazarbayev, 1993 yılında Alm-Ata’da yapılan Bağımsız Devletler Topluluğu liderler zirvesinde, o zamanki Rusya Başbakanı Çernomirdin’in “Gelin eski Sovyetler Birliği’ni yeniden kuralım” teklifine şiddetle karşı çıkmış ve “Avrasyacılık adı altında, eski Sovyetler’i ihya etme çalışmalarının artık bir sonuç vermeyeceğine inandığını” söylemişti. Çünkü, o günlerde Kazakistan’ın ortaya attığı “Orta Asya Türk Birliği/Topluluğu” büyük destek bulmuş ve Türkiye’de zaman içinde bu birliğe/topluluğa katılabileceğini açıklamıştı.

O günlerden bu günlere, derenin altında çok sular aktı. Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi ile ABD bölgede etkin rol almaya başladı. Gittikçe azalan Rus tehdidi, Putin ile birlikte yeniden hissedilmeye başlandı. Türkiye ise, inisiyatifi başkasına kaptırmanın telaşı içerisinde, ne yapması gerektiğini bilemeden şaşkın ördekler gibi ortada kaldı. O dönem içinde Azerbaycan’ın rahmetli Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev, Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Kırgızistan’ı ziyaret etti. Cumhurbaşkanlarını Bakü’ye davet etti. Onlara, tehlikenin büyüklüğünü tecrübeli bir devlet adamı olarak anlattı ve gösterdi. Türkiye ile birlikte bir birlik oluşturmanın gerekliliğini vurguladı. ABD ve Rusya’yı birbirine düşürmeye çalışmanın, her koşulda birinin hegomonluğunu kabul etme sonucunu doğuracağını açık olarak anlattı. Bu girişimler sonucu, emperyalizme karşı mücadele alanı genişledi.

Emperyalizim de boş durmuyordu. Demokrasi, insan hakları, özgürlük gibi moda deyimlerle bu ülkelere yöneldi. Hemen hepsinde oluşturulan Soros Vakıfları aracılığı ile, başta Azerbaycan olmak üzere tüm Türk bölgelerinde yoğun bir çalışma başlatıldı. Yugoslavya’da başlatılan “Turuncu Devrimler” hızla yayıldı. Kafkasya bölgesinde Gürcistan, Karadeniz’in kuzeyinde Ukrayna, Orta Asya’da Kırgızistan Turuncu devrimlerle, istenilen düzeye getirildi. Azerbaycan bu tehlikeyi devlet başkanı İlham Aliyev’in gayret ve basiretli yönetimi ile şimdilik atlattı.

Doğal olarak ABD’nin bölgede yayılma isteklerine Rusya da bigane kalmadı. O da Putin politikası ile Orta Asya Türk halkları ile iyi ilişkiler kurmaya, Bağımsız Devletler Topluluğu kanalı ile de ekonomik zenginliklere ortak olmaya çalıştı.

Bugün bu iki gücün ve AB’nin Kazakistan üzerinde büyük ekonomik emelleri vardır. Tengiz petrolleri ve Karakanda’da yeni keşfedilen zengin doğal gaz yataklarının işletilmesi için kurulan konsorsiyumların içinde Rusya, ABD ve bazı AB ülkeleri (İtalya ve Almanya) yer aldı. Ve bunlar bilhassa ABD ARAMCO ile İngiliz BP, Rus Lukoil, İtalyan Gaip şirketleri aslan paylarını kaptılar. Türkiye Petrolleri Anonim ortaklığının çok küçük miktarla konsorsiyum içerisinde yer alması, pek önemli değildir. Esas güç Aramco, BP ve Lukoil şirketlerinin elindedir.

Kazakistan’da gerçek patron ENKA değil ABD

Kazakistan’da meydana gelen ve binden fazla Türk işçisinin dövülmesi ve Kazakistan’dan ayrılması ile sonuçlanan olaylar, Tengiz petrol işletmelerinin şantiyesinde gerçekleşmiştir. Bu şantiyelerde Türk işçilerle birlikte Kazak, Amerikalı ve Rus işçiler de çalışmaktadır. Kazakistan’ın kuzey batısında yer alan bu bölge, Kazakistan toprakları içerisinde Rus etkisinin en yoğun olarak yaşandığı bölgelerden biridir. Kazakistan’ın kuzey bölgesi nüfus olarak Rusların çoğunlukta oldukları yerlerdir. Ve bu bölgelerde etkin bir Rus kültürü hakimdir.

Şantiyelerde faaliyet gösteren ve Türk işçilerinin yoğun olarak çalıştıkları firma ENKA’dır. ENKA uzun yıllardan beri bu bölgede ABD’nin taşeronluğunu yapmaktadır. Yani buralarda ABD firmalarının aldıkları ihaleler, ENKA tarafından taşeron olarak hayata geçirilmektedir. Doğrudan ENKA’nın aldığı bir ihale yoktur. Patron gibi ENKA görünse de esas patron ABD firmalarıdır.

Bunu özellikle vurguluyorum. Çünkü, bilhassa Alm-Atı ve Astana’da ihaleler alan ve Türk işçileri çalıştıran, fakat hiçbir olaya meydan vermeyen başarılı Türk firmalarını ENKA’dan ayırmak gerektiğine inanıyorum. 20 Ekim 2006 tarihinde meydana gelen olaylar aniden ortaya çıkmış, birdenbire gelişmiş basit, küçük olaylar değildir. Bu bölgede üç dört seneden beri bir çok olay meydana gelmiş, fakat bunlar Türkiye’ye duyurulmamıştır. Yani olaylar uzun bir hazırlık döneminin sonucunda bu boyutlara ulaştırılmıştır ve Türkiye ile Kazakistan arasında soğuk rüzgarların esmesine sebep olmuştur.

Olayların gerçek nedeni Kazakistan’da cirit atan Kürt örgütleridir

Kazakistan, esnek anayasası yüzünden bir çok örgütün cirit attığı bir ülke görünümündedir. Bu örgütlerden biri ve bize göre en tehlikelisi PKK’dır. PKK, bu ülkede, 1991 yılından beri, geniş bir şekilde örgütlenmiştir. Örgütün merkez üssü, Alm-Ata’da bulanan Abay Devlet Üniversitesi Yabancı Diller Bölümü’dür. Hatırlarsanız bebek katili Öcalan yakalandığı zaman, Türk cumhuriyetlerindeki en büyük tepki ve gösteri Alm-Ata’da olmuş, üniversitenin hemen yanında bulunan Türkiye Büyükelçiliği’ne saldırı bile düzenlenmişti.

PKK’nın Kazakistan’daki lideri, örgütleyicisi, yayıcısı, aslen Gürcistanlı bir Azerbaycanlı olan ve kendisini Kürt olarak takdim eden Abay Üniversitesi Yabancı Diller Bölüm Başkanı Prof. Dr. Kinyas İbrahimoviç’tir. Bu şahıs 1994 yılında Moskova’da düzenlenen Kürt Konferansı’nın düzenleyicisidir. İsveç’te bulunan Kürdoloji Enstitüsü ile yakın işbirliği içindedir. Davetli olarak 1995 yılında İsveç’e gitmiş. Orada, Türkiye aleyhine olan eylemlerinden dolayı Türkiye’den kaçan gençleri Kazakistan’a getirmiş, onları çeşitli üniversitelere öğrenci yapmış ve onlardan faal militan olarak yararlanmış ve yararlanmaya devam etmektedir. Bu şahsın faaliyetlerinden Türkiye Büyükelçiliği’nin de haberi olduğunu zannediyorum. PKK şu anda, Kazakistan’da gerek siyasi gücü, gerekse militan kadrosu ile en güçlü örgüt konumundadır.

Kazakistan’da Kürtler Batı yanlısı derneklerle birlikte Türk düşmanlığını körüklüyor

Kuzey Kazakistan’da Rusların kurduğu ve Türkiye’den nefreti aşılayan “Rusya’ya Saygı” Derneği, ABD ve AB tarafından finanse edilen, Batı yanlısı bir çok demokratik toplum örgütü ki, bunlar Türkiye’nin bölgeden çekilmesini istemektedirler ve her fırsatta Türkiye aleyhine provokatör eylemler düzenlemektedirler. Başta PKK olmak üzere, bu örgütler her fırsatı değerlendirmekte, Kazak Türklerini Türkiye aleyhine kışkırtmaktadırlar.

Yukarıda, olayların birdenbire ortaya çıkmadığını söyledik. Adı geçen örgütler, yıllardan beri Türkiye aleyhine büyük bir yalan kampanyası ile propaganda yapmaktadırlar. Bu olaylar, bilhassa kuzey bölgelerinde yoğun propaganda sonucu oluşturulmuş Türk düşmanlığının doğal bir sonucudur. İşin içerisine, para, namus gibi kavramlar kasıtlı olarak sokulmakta gerçek gizlenmeye çalışılmaktadır. Olayların tek amacı vardır: Kazakistan-Türkiye dostluğuna darbe vurmak! Kazakistan- Türkiye işbirliğini sona erdirmek. Orada milyarlarca dolarlık Türk yatırımlarına bedavadan konmak. Böylece, Türkiye’yi Orta Asya’dan tamamen dışlamak. Kurulmakta olan antiemperyalist örgütlenmeyi bitirmek.

Türkiye şu andaki hükümet ile, zaten elini ayağını Türk cumhuriyetlerinden çekmiş durumdadır. Yani oraları ABD ve Rus emperyalizmine teslim etmiş gibi görünmektedir. Malumunuz olduğu üzere, ABD ve AB’li aktörlerce kurulan tezgahlar sonucu oradaki Turuncu Devrim girişimini dolaylı olarak desteklemiş sayıldığımız için Özbekistan ile aramız açıktır ve aramızda tarihin en kötü ilişkisi vardır. Türkiye artık Özbekistan’da sıradan bir devlet olarak bile görülmemektedir.

Amaç Türkiye-Kazakistan birliğini baltalamak

Aynı oyun, yine aynı aktörler tarafından şimdi Kazakistan için tezgahlanmış ve Türkiye böylece Orta Asya’dan dışlanacak bir duruma getirilmiştir. Türk hükümetinin olaylarla ilgili sesinin çıkmaması, olumlu ya da olumsuz bir görüş bildirmemesi, olayların devamını istemekle eş değerdir. Çünkü, “söz gümüşse, sükût altındır” sözünün altındaki gerçek, burada tecelli etmektedir. Yani sessizlik, onaylamak anlamı taşımakta ve “beğendim, devam edin” anlamı vermektedir.

Bu olayların devam etmesi, Türkiye ile Kazakistan’ın arasını kesinlikle açar ve Türkiye Orta Asya’dan dışlanır. Burada bir hususa daha dikkatinizi çekmek istiyorum. AKP hükümeti iş başına geldiğinden beri, Türk Cumhuriyetleri ile ilgili özel hiçbir çalışma yapmamıştır. Gözünün birini AB’ye, diğerini Arap ülkelerine diken bu hükümetin Türk Birliği gibi bir idealle yakından uzaktan ilişkisi olmadığından, belki, olayların artmasını istemesinin ardında, bir an önce Türk cumhuriyetleri ile ilişkileri kesme düşüncesi de bulunabilir.

Tengiz petrollerinin bir kısmı, Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı ile taşınacak ve dış pazara çıkacaktır. Azerbaycan’ın rahmetli Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev, Tengiz petrollerinin Bakü-Tiflis hattı ile Ceyhan’a ulaşması için, insanüstü bir gayret sarfetmiş ve Kazakistan Cumhurbaşkanı Nur Sultan Nazarbayev ile 25/30 milyon ton Tengiz petrolünün bu hattan taşınması için anlaşma imzalamıştı. Bu anlaşma 1997 yılında Bakü’de imzalanmış ve Türkiye’yi çok yakından ilgilendiren bir anlaşma olmasına rağmen, Türkiye hükümeti tarafından dört yıl içinde gündeme bile getirilmemiştir. Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattının yıllık taşıma kapasitesi 50 milyon tondur. Bugün Azerbaycan’dan gelen petrol ancak 10 milyon tondur. Bu petrol boru hattının normal masraflarını bile karşılayacak düzeyde değildir. Petrol boru hattının karlı duruma geçebilmesi ancak Tengiz petrolleri ile mümkün olacağından, bu petrolün Bakü-Ceyhan boru hattına akmaması için Türkiye ile Kazakistan’ın arasının açılması gerekmektedir. Şimdi, çıkarılan bu olaylarla bu iş yapılmaya çalışılmaktadır.

Kürtler Kazakistan’da da ABD’nin taşeronu

Kazakistan’da olan olaylara çok dikkatli bakmak gerekmektedir. Bu olaylar, yıllardan beri tezgahlanmakta ve Türkiye-Kazakistan ilişkilerine zarar vermeye yöneliktir. Olayların görünen yüzü, Kazak işçilerinin bir kısmının Türk işçilerine saldırısıdır. Görünmeyen yüzü ise, bu saldırıyı düzenleyenlerin, Türkiye’yi bölgeden dışlamaya çalışan emperyalist güçlerdir. Onların Ortadoğu coğrafyasındaki doğal müttefiki PKK, Kazakistan’da da sahnededir.

Dikkat ederseniz, ABD’nin olduğu ya da içinde yer aldığı her türlü olayda PKK taşeron olarak vardır. Bu Irak’ta da böyledir, Afganistan’da, Kazakistan’da, Azerbaycan’da da böyledir. Amaç, Türklerin çıkarılması PKK’nın yerleştirilmesidir. ABD artık Türkiye’ye güvenmemektedir. Yükselen milliyetçilik dalgası ABD’yi ürkütmektedir.

Kazakistan’dan bire bir aldığımız bilgiler doğrultusunda, olayları analiz etmeye çalıştık. Nereye bakarsak bakalım, elimizi uzatmaya çalıştığımız her yerde, ABD’yi mutlaka görürüz. ABD, bu yüzden bizim en büyük düşmanımızdır. Bu büyük düşmanın kollarının uzandığı yerlerde, Türklere hayat hakkı tanımayacağı açık olarak görünmektedir.

Kerkük Türklerinin başına Kürt yöneticileri nasıl getirdiyse, şimdi İran Türklerine de aynı oyunu oynama hazırlığındadır. İran Türklerine, Molla rejimini yıkmak kaydıyla bağımsızlık teklifi götüren ABD’ye inanmak demek, bindiği dalı kesmek demektir. Kazakistan olaylarına şöyle bir bakıvermeleri, neler olabileceğinin görünmesini sağlayacaktır.

Emperyalizm, bütün gücüyle mazlum halkların coğrafyasına saldırmaktadır. Bu bazen Irak’ta, Afganistan’da olduğu gibi silah gücü ile olmakta, bazen ekonomik, bazen siyasi, bazen sosyal amaçlı olmaktadır. Turuncu Devrimler, işte bu dolaylı saldırıların sonucudur. Haritayı önünüze koyun ve ABD’nin nereleri ele geçirdiğini, nerelere saldırı planladığını inceleyin; göreceksiniz ki, bütün yapılanlar Türkiye’yi Ortadoğu ve Orta Asya coğrafyasında yalnızlaştırmaya yöneliktir. Bu oluşum gerçekleştirildiği an, Türkiye de ABD’nin silahlı saldırısına uğrayacaktır.

Bunun için uyanık olmalı ve ABD’ye karşı bir antiemperyalist hat oluşturmalıyız. Bu hattın oluşmaması için ABD bütün tetikçileri ile sahnededir. Bunlara dikkat etmek zorundayız ve Kazakistan gibi Türk cumhuriyetleri ile ilişkilerimizi çok sağlam zeminlere oturtmalıyız. Antiemperyalist hat, bu bölgede, Türk Birliği olmadan gerçekleştirilemez.

Kazakistan olayları Türk Birliğini baltalama planının ilk aşaması

Bunun farkında olanlar, Kazakistan’da olduğu gibi, diğer Türk cumhuriyetlerinde de aynı provokatif eylemlere baş vuracaklardır. İlk kokular Azerbaycan’dan gelmiş bulunuyor. 6. Kasım Akşamı Arena programında bir Türk iş adamının Azerbaycan’da başına gelenler ekrana çok abartılı bir şekilde getirildi. Konuyu henüz bilmiyorum. Ama bir iki gün içinde Bakü’ye giderek konuyu yerinde araştıracağım. Bunun da bir provokasyon olduğundan emin gibiyim. Ama, bu konu hakkında araştırma yapmadan bir şey yazmayacağım. İnşallah ilerdeki sayılarımızda bu konuyu da gündeme getireceğiz.

Kazakistan olayları, bir tezgah olarak hazırlanmış ve Türkiye’nin gündemine sokulmuştur. Fakat, bu olayları tezgahlayanlar perde arkasında işini gördüğü ve açıkta Kazak saldırganlar kaldığı için tepkiler onlara yoğunlaşmıştır. Kimse, Kazak saldırganları haklı gördüğümü falan sanmasın. Onlar, büyük suç işlemişlerdir. Ülkelerinde misafir olarak bulunan dili, dini, gelenekleri, tarihi bir kardeşlerine tezgaha gelerek saldırmışlardır. Bunun affedilecek hiçbir yönü yoktur. Failler derhal gerekli cezayı görmelidir. Yalnız, bunlarla uğraşırken, arkada olan esas gücü bir kenara bırakırsak, bu tür olayları daha çok yaşayacağımızı kesinlikle söyleyebilirim. Amaç, arka planda bulunan o provokatif gücü deşifre etmektir. Bu güç emperyalizmdir. Masum halkları birbirine kırdırarak sömürüsünü sürdürmek isteyen emperyal güç!

 


http://www.turksolu.org/120/adiguzel120.htm

 

Talabani susuyor, Barzani saldırıyor. İşte Barzani'nin gizli planı.

31 Mayıs 2007

 

Sevgili okurlar, kısa bir süre önce başlattığımız Foto-Analiz’e bu defa Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni sinsice kuşatan, Misak-ı Milli sınırlarını artık açıkça zorlayan yeni bir analizle devam ediyoruz.

 

Sizden ricam, az sonra okuyacağınız Foto-Analiz’den sonra kısa stratejik yorumlarınızı ve makul önerilerinizi gönderirseniz bu katılımları Foto-Analiz’in geliştirilmiş sonuçları olarak yayınlamayı planlıyoruz. 

 

Elbette bütün yorumlara yetişmek mümkün olmuyor ama ilk defa bütün sınırları zorlayarak makul yorumlarınızı birleştirmeyi hedefliyoruz.

Fatih Çekirge

hurriyet.com.tr

Genel Yayın Müdürü

 

 

http://www.hurriyet.com.tr/fotoanaliz/6614690.asp?gid=180

 

PKK faşizmi ve Aleviler

Ordu Irak'a

Ali Özsoy

 

***

Ulus saldırısından çıkan dersler

Ulus saldırısının PKK terörüyle ilgili verdiği başka önemli dersler de var. Saldırıda kullanılan Güven Akkuş isimli teröristin PKK’lılaşması ve teröre sürüklenmesi aslında emperyalizmin Türkiye’ye yönelik planlarıyla ilgili çok önemli ipuçları veriyor.

Güven Akkuş’un profiline bakarsak bazı olguları daha net görebiliriz. Güven Akkuş, dağdaki klasik PKK’lı terörist tipine benzemiyor.

Her şeyden önce Güven Akkuş’un menşei Kürt değil. Kendisi Sivas Zaralı. İstanbul’un Alevi yurttaşlarımızın yoğun bir şekilde yaşadığı İkitelli semtinde yetişiyor.

İlk örgütü de PKK değil. TİKB isimli eski bir Türk sosyalist örgütünün militanı olarak ilk tutuklanmasını yaşamış; ancak irili ufaklı pek çok “illegal sol” örgüt gibi TİKB’nin de özellikle 1980’lerden itibaren PKK’ya taşeronlaştığı biliniyor.

Güven Akkuş’un PKK’ya katılımı cezaevinde gerçekleşiyor. Bu da çok anlamlı. Pek çok illegal sol örgüt tüm cezaevi kadrosunu ölüm orucu sürecine sürükleyip yok ederken, Avrupa’dan yürütülen bu süreç en çok PKK’nın işine yaramıştı. Bilindiği gibi, PKK ölüm orucu eylemlerine hiçbir zaman katılmadı. Cezaevlerinde saf Türk çocukları, genellikle Tokatlı, Sivaslı Alevi menşeli politik tutuklular ölürken, PKK bu sırada gücüne güç kattı. PKK cezaevlerinde tek otorite oldu. Diğer örgütlerin ortada kalan militanlarını da içinde eritti.

Güven Akkuş’un da zayıf ve PKK gölgesi altında siyaset yapan TİKB’den kopup kısa sürede PKK tarafından devşirildiği anlaşılıyor. Daha sonra ailesinden koparılıp, yurtdışına gönderiliyor ve Ulus’a kadar varan süreç işliyor.

Güven Akkuş’un kişiliğinde somutlaşan bazı gerçekler ilk olarak Alevi yurttaşlarımıza, ikinci olarak eski Türk sol örgütlere, son olarak ise devlete önemli dersler sunuyor.

PKK’nın yeni Alevi taktiği

Öncelikle Türk Milleti’nin Alevi inancına sahip kesimi için büyük bir tehlike söz konusudur. PKK yıllarca Alevi yurttaşlarımızın içine sızmaya çalıştı. Bunu ise kendisine taşeronluk eden eski Türk menşeli sol örgütlerini kullanarak yapıyordu.

Ancak son yıllarda PKK doğrudan Alevileri örgütleme ve terör saldırılarında kullanma gibi bir yola başvurmaya başladı. Buradaki amaç, bir devlet-Alevi çatışması yaratmaktır. Bu çatışmanın bir hedefi ABD ile AB’nin Alevileri azınlık olarak tanıtma ve Türk Milleti’nden bölme politikasını yürütmekse; diğer amaç, aşırı üremeye dayalı Kürt istilasını Alevileri asimile ederek ve Kürtleştirerek daha da yaygınlaştırmak.

Burada bazı pilot bölgeler var. İlk olarak Tunceli’yi saymak lâzım. Burada PKK Alevi stratejisini sınadı ve başarılı olabileceğini gördü. Bilindiği gibi, Tunceli’de Kürt nüfus yok. PKK 2002 yılına kadar Tunceli’ye hiç giremedi.

Ancak bugünkü durum çok farklı. Tunceli’de bugün klasik sol örgütlerden hiçbiri artık yok. Hatta Tunceli’nin geleneksel olarak en güçlü partisi olan CHP dahil tüm sol silindi. Tunceli’de artık sadece PKK ve AKP var. Bunun için önce TDKP ve TİKKO gibi örgütler gerektiğinde cinayet yöntemiyle PKK tarafından sindirildi. Sonra PKK AB sürecinden aldığı destekle bu örgütleri kendine taşeronlaştırdı, eski militanlarını transfer etti. PKK’nın elindeki muazzam parasal kaynak da burada etkili oldu.

Daha sonra genellikle gerici ve Şafii kökenli bölgelerde örgütlenen PKK, Pir Sultan Abdal Derneği gibi derneklere sızdı. En sonunda AKP iktidarı döneminde Tunceli Belediyesi’ni de ele geçirerek bölgedeki Kürtleştirme operasyonunu son noktaya taşıdılar. Tunceli’nin DTP’li Belediye Başkanının “En çok desteği AKP hükümetinden gördük.” açıklaması son süreci çok iyi açıklıyor.

Tunceli’den sonra PKK’nın hedefinde Sivas, Tokat, gibi Alevi nüfusun yoğun yaşadığı bölgeler var. Amaç hem Karadeniz’e açılmak hem de Alevileri Kürtleştirme stratejisine devam etmek. DHKP ve TİKKO gibi yıllardır Alevicilik ve yörecilik yaparak örgütlenmeye çalışan bazı illegal örgütler bu iş için taşeron olarak kullanıldı; ancak bölgedeki halkın büyük milliyetçi tepkisi Tunceli’deki PKK başarısının Karadeniz’e taşınmasını şimdilik erteledi.

Bu yüzden PKK İstanbul’daki Alevi mahallelerine yoğunlaştı. Özellikle Ümraniye, Gaziosmanpaşa, İkitelli, Okmeydanı gibi bölgelerdeki Kürt olmayan ama sola meyilli gençleri barındıran mahalleler esas hedef haline geldi. Gazi olayları ve bazı cemevlerinin teröristlerce kullanılmaya çalışılması bu stratejide sıçrama taşları oldu. PKK’nın taşeronu haline gelen yıllardır Alevicilik yaparak ayakta kalmaya çalışan çeşitli illegal örgütler, tek bir Kürdün bile yaşamadığı mahallelere PKK’yı soktu.

Aleviler uyanık olmalı

Aleviler bu noktadan sonra çok uyanık olmak zorundadır. Özellikle yurtdışından yayın yapan bazı televizyonlar kendilerini “Alevi Kanalı” olarak yansıtarak açıkça PKK propagandası yapmaktadır.

Alevileri Türk ve Müslüman görmeyip, azınlık olarak örgütlemek isteyen AB projesine uşaklık eden sürüsüyle Alevi baronu ortalıkta gezmektedir. AB, bu iş için 100 milyon Euro’yu gözden çıkardığını açıkladı.

Bu konudaki ilk ve en önemli uyarıyı TÜRKSOLU başyazarı Gökçe Fırat yapmıştı. Kürt istilasına karşı Aleviler dahil toplumun tüm kesimlerini uyaran Gökçe Fırat’a yine en çok saldıran kesimlerin arasında AB ve ABD kanatları altında uğursuz bir mezhepçilik kariyeri yürütmeye başlayan Alevi Baronları vardı. Ancak Ulus’taki son terörist eylem TÜRKSOLU’nun uyarılarının ne kadar doğru olduğunu gösterdi.

Tüm bu sürecin sonunda iddia edildiği gibi Alevi kimliği değil, gericilik, bölücülük ve PKK güçlenecektir. Nitekim PKK’nın Alevi kitlesine sızmasıyla eş zamanlı olarak AKP ve diğer gerici oluşumlar da Alevi politikasını derinleştirdiler. AKP başta olmak üzere DP ve MHP Alevi kimliğini Türk kimliğinin dışında kurgulayarak “Alevi adaylarımız var, Alevi kimliğine sahip çıkacağız.” propagandasına sarıldılar.

Özünde bir Türk köylü isyancısı olan Pir Sultan Abdal simgesi bile, 500 yıl sonra adeta bir PKK sembolüne dönüştürülmek isteniyor. İki Türk devletinin, Osmanlı ve Safevilerin arasındaki hakimiyet savaşları, tarih içinde saptırılarak Kürtçülük ve devlet düşmanlığı için malzeme olarak kullanılmak isteniyor.

“Alevi kimliği mücadelesi” veren tüm çevreler ise, bilinçli veya bilinçsiz olarak bu sürece hizmet ediyor. Türk kimliği dışındaki her türlü etnik ve mezhepsel arayış Kürt bölücülüğünü, şeriatçı gericiliği ve emperyalizmi güçlendiriyor.

Aleviler ya Atatürkçü mücadelenin içinde laikliği ve Türkiye’yi ayakta tutan tüm devrimci ilkeleri savunacaklar ya da şeriatçı ve bölücü girdaba kapılacaklar.

“Türk’üm” diyen herkesin bu konuda uyanık olması şart. Yıllarca Alevileri büyük şehirlerde gettolaşmaya teşvik edenler, Kürtlükle hiç alakası olmayan gençlerin bölücü örgütün pençesine düşmesinin hesabını iyi vermelidir.

Kısacası Türk ulusal kimliği dışında kurgulanmaya başlanan Alevi kimliği hem Türk Milleti için hem de Alevi inancına sahip samimi yurttaşlarımız için ölümcül bir tuzaktır.

Sol terörizmi, etnikçiliği, mezhepçiliği değil sosyalizmi ve ulusu savunur

İkinci büyük ders ise, Türk solunun alması gereken derstir. Türkiye’de solun en büyük hatası sağın telkinlerine uyarak kendini belli mezhep ve yöre örgütlenmelerine hapsetmesi olmuştur. Yıllarca Alevicilik üzerine kurgulanan sol örgütlenme, hiçbir şekilde çağdaş ve ilerici olmadığı gibi, Türk halk kültürünün yaşattığı gerçek ilerici değerleri de yozlaştırdı ve feodalleştirerek gericileştirdi.

Hepsinden kötüsü, sol tüm Türk Milleti’nden koptuğu gibi, hep örgütlemeye çalıştığı Alevi kitlesinden de koptu. Sürekli sömürüldüğünü hisseden kesimler iyice apolitikleşti, hatta sağcılaştı. Marjinal ve genç unsurlar ise bir takım “sol” örgütlerin eliyle devlet düşmanlığı propagandasıyla tamamen PKK’nın kucağına itildi.

PKK ise, çok akıllıca bir taktikle bu tür Türk gençlerini canlı bomba olarak harcayarak hem kendi tabanından gelen teröristleri koruyor hem de Türk Milleti’ni bölmek için yeni taktikleri devreye sokuyor.

Kürtçülük ve Alevicilik bataklığında yok olan bir “sol gelenek” tamamen tasfiye olma aşamasına geldi. Çok geç de olsa bazı radikal sol kesimler içine düştükleri hatayı anladılar; ama olaya rant kavgası gözüyle baktıkları için PKK’ya kimse meydan okuyamıyor. Tüm süreç bir bütün olarak Kürt-İslam faşizmine yarıyor. PKK ve AKP eş zamanlı olarak asla örgütlenemeyecekleri Türk kesimlerinde güçlenmeye başlıyor.

Oysa solun tabanı asla bir etnik veya mezhepsel grup olamaz. Dünyanın her yerinde sol tüm ulusu kaplayan sosyalizm tabanlı bir programla örgütlenir. Türkiye’de sol söylemle bir mezhep, din veya etnik grubun bölücü amaçlarına hizmet edilmesi gibi bir garabet ancak 12 Mart ve 12 Eylül operasyonlarının sonucu ortaya çıktı.

Silahlı mücadele söylemi emperyalizme taşeronluğa, devlet düşmanlığı teorisi ise önce anarşizme sonra da bölücülüğe evrildi.

Zaten Türkiye’de “gerilla mücadelesi”nin toplumsal temeli olmadığı ve emperyalizminin baş hedefinin bağımsız Türk ulus devleti olduğu için “silahlı mücadele” faşist ve emperyalist işbirlikçisi bölücü terörizmden başka bir şeye dönüşemezdi.

Çare Türklüğe ve Atatürk’e sarılmak

Artık PKK ve AKP sürece son noktayı koymaya hazırlanıyor. Kürt-İslam faşizminin taşeronluğunu üstelenen birtakım illegal ve legal “sol” grupları da miatlarını doldurdular. Burada asıl önemli olan nokta, sapına kadar Türk olan Alevi kesimlerinin akıbetidir. Bu bataklığa sürüklenmemek için tek yol yeniden Atatürkçülüğe ve Türk milliyetçiliğine sarılmaktır.

Alevi baronları, “Nasıl olsa laiklik ve Cumhuriyet’in günleri sayılı, biz de kimlik mücadelesi verip ABD ve AB ile bağlar kuralım.” propagandasını yayıyorlar. Sağcı ve “solcu” Alevi örgütleri kuruluyor. Cemaatleşme ve gettolaşma teşvik ediliyor. Aleviler cemevlerine, Sünniler camilere hapsedilmek isteniyor. Aslında Türk Milleti’nin en saf dini duyguları böylelikle mezhepsel çatışmanın tohumlarıyla Batılı emperyalistler tarafından kirletilmek isteniyor.

Planın nihai amacı belli. Çok uzağa gitmeye gerek yok. Irak’ta Araplar Sünni ve Şii iç savaşıyla parçalanırken, bu işten bir tek Kürt bölücüler ve ABD kârlı çıktı.

Türk Milleti farklı inanca sahip tüm kesimleriyle bu oyuna gelmeyecektir. İnanç, kimlik değil vicdan meselesidir. Türk kimliğini yok etmek isteyenler sadece sahte Kürt kimliğiyle değil, her mezhebin şeriatıyla ulusal birliğe saldırıyorlar.

Türk Milleti’nin tüm kesimlerinin buradaki tek kurtuluş yolu her türlü ayrılık propagandasına karşı inadına ve ısrarla Türklüğe sahip çıkmaktır.

TÜRKSOLU sadece bir mezhep veya yörenin insanlarına yönelik değil, tüm yoksul Türk halkını kucaklayabilecek Atatürkçü, milliyetçi ve sosyalist bir alternatif oluşturmaktadır. Bu ise Kürt-İslamcıların her türlü bölücü politikasına karşı tek siyasi ilacı sunmaktadır.


http://www.turksolu.net/141/ozsoy141.htm

 

logo

İsrail Başkonsolosluğu diyor ki..

Hasan DEMİR


19.07. 2007

 

Yine açıklama göndermişler!

“26.06.2007 tarihli İsrail Konsolosluğuna cevaben kaleme aldığınız yazınızı okuduk” cümlesi ile başlayan İsrail İstanbul Başkonsolosluğu yazısı, “Erbil havalimanı inşasında Türk bir firmayla hareket eden İsrailli bir şirket dışında herhangi bir İsrailli’nin Irak’ın kuzeyinde olup olmadığı bilgisine sahip değiliz. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, dayandırdığınız kaynaklardaki bilgi doğruysa bu o kişiler hakkında delil sunmakta olup, haklarında yasal soruşturmanın başlaması anlamına gelecektir. Çünkü İsrail’in resmî devlet politikası ve hukuk sistemi Irak’la her türlü ilişkiyi yasaklamaktadır!” diye devam ediyor.

Başkonsolosluğun bu açıklamasından benim anladığım şudur.

Irak’ın kuzeyinde MOSSAD’ın var olduğuna dair bizde resmi bir bilgi yok.

Tamam, olabilir.

Amma Başkonsoloslukta bu bilginin olmaması bölgede MOSSAD’ın olmadığını göstermez ki. Sonra, öyle bir bilgi varsa bile, “Evet, MOSSAD orada” diyecek değilsiniz.

Şayet Başkonsolosluk olarak Irak’la ilgili bilgileriniz, “Iraklı direnişçiler MOSSAD’ın Erbil’deki karargahını tespit ettikten sonra 2004 yılının yaz aylarında yaptıkları baskında ajanları taşıyan 4 adet otomobili Musul yolunda imha edip, 9 MOSSAD istihbarat subayını da Bağdat’ın Elmetar caddesinde tuzağa düşürüp öldürdüler. Buna ilaveten Iraklı direnişçiler 2004 yılının kış aylarında MOSSAD’ın Erbil’deki istihbarat istasyonu şefiyle refakatindeki iki kişiye karşı suikast düzenlediler. Bu olayların ardından MOSSAD’ın kuzey Irak’taki istihbarat şefiyle yaklaşık 90 ajanının kimliği tespit edildiği için 2005 yılı başlarında Irak’ı terk etmek zorunda kaldılar” dan ibaretse, buna da şaşırmamak gerekir.

“İsrail’in Türkiye’nin dostu ve müttefiki” olduğu iddianıza gelince, bu bahiste benim aklıma nedense, (..) İsrail Parlamentosu girişindeki ’Nil’den Fırat’a’hedefi geliyor’ görüşümüze verdiğiniz, “İsrail meclisi Knesst’te yazıldığını iddia ettiğiniz cümleyi araştırıyoruz” diye cevap vermişsiniz. İnsan kendi Parlamentosu’nda yazılı olan bir metinden ne kadar haberdarsa, Irak’taki MOSSAD faaliyetlerinden ancak ne kadar haberdar olabilir. İsterseniz bir iki hatırlatma yapalım.

Bir zamanlar MOSSAD’ın ikinci adamı olan David Kimche’nin Barzani’yi eğiten adam olduğunu artık çocuklar bile biliyor. Daha İsrail kurulmadan önce, sülalesinden Hahamlar çıkmış Barzani’lerle ilgilenenler bugün bölgeden niye uzak dursun ki.

Molla Mustafa Barzani 1967 yılında İsrail’i ziyaret etmedi mi? 1969 yılında MOSSAD Barzani işbirliği ile Kerkük rafinerisi bombalanmadı mı?

Daha geriye gidelim..

Osmanlı, Sallum Barzani isimli Hahamı 1855’te Selanik’e sürgün etmedi mi? E, bundan bize ne diyebilirsiniz? İsrail, Hindistan’da, kendilerini İsrail’in kayıp kabilelerinden Bnei Menaşe soyu olarak kabul eden birkaç bin Yahudi ile ilgilenmiyor mu? Ta Hindistan’daki bin küsur Yahudi ile ilgilenen bir İsrail’in, hemen burnunun dibinde, sülalesinden Hahamlar çıkmış Barzani ile, dolayısıyla Irak’la ilgilenmemesi mümkün mü?

İsrail İstanbul Başkonsolosluğu Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü’nün Türkiye’nin yabancılara toprak satışlarıyla ilgili rapor özetini de fakslamış. Biz yazımızda bu konudan hiç bahsetmemiştik. Kayıtlara göre İsrail Türkiye’den hiç toprak satın almamış. Onlar resmî kayıtlar, biz resmî olan işlerden çekinmeyiz, asıl yani gizli olanı İsrail Başkonsolosluğuna şimdi söylüyoruz:

Yıl 1994.

Kanal D’de, “Rüstem Batum Show” isimli programın konuğu Nesim Levi. Levi, Profilo Holding Genel Müdürlüğü yapmış uluslararası bir isim.

Bakınız Levi 14 yıl önce ne diyor:

“Türkiye’den İsrail’e göç eden Yahudi ailelerinin bir kısmı Türkiye’ye geri dönmeye ve Urfa yöresine yerleşmeye başladı.”

1994’den 2007 yılına kadar Urfa’ya kendini gizleyerek kaç Yahudi ailesi yerleşti, biz bilmiyoruz.
Levi yalan söyleyecek bir adam değil, çünkü bu yalanın Yahudi’ye bir faydası yok. Ve bu işler niye ‘gizli’ yapılıyor?

Mesele bu ‘gizlilikte’ ve Urfa’da kurulmak istenen Sinagoglarda...

 

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazarlar/hasandemir/israil-baskonsoloslugu-diyor-ki.html

***

İsrail'in İstanbul Başkonsolosluğu diyor ki..

Hasan DEMİR


26.06. 2007

 

13.06. 2007 tarihinde bu köşede, “MOSSAD’ın Kürtlere savaş eğitimi verdiğini ABD’li gazeteci Seymuour Hersh 21 Haziran 2004 tarihinde New Yorker Dergisi’nde yazmıştı.” (..) “İsrail’de yayınlanan Yedioht Ahronoth gazetesi, emekli MOSSAD ajanlarının Irak’ın kuzeyindeki yetenekli peşmergelere savaş eğitimi verdiğini haberleştirdi ve hatta MOSSAD ajanlarının bölgeye Türkiye üzerinden ‘tarım uzmanı ve mühendis’ kimliği altında geçtiğini ve Irak’ta da bu kimliklerle faaliyet gösterdiğini yazdı ve şu bilgiyi de verdi:

‘- MOSSAD eski Şefi Dany Yatom Irak’ın kuzeyinde, tarımla uğraşan bir şirketin yöneticisi kimliği ile bulunuyor!’ Demiş ve şu notu düşmüştük:

“MOSSAD o gün bugündür binlerce peşmergeyi her türlü saldırılara karşı eğitti, İsrail ve Amerikan savaş teknolojilerini nasıl kullanacaklarını öğretti. Yani Türkiye Irak’a girdiğinde onu sıradan peşmerge değil, MOSSAD komandoları bekliyor.. “

İşte bu yazımıza İsrail’in İstanbul Başkonsolosluğundan bir açıklama geldi. Önce açıklamayı okuyalım sonra kısa bir cevabımız olacak:

“Sayın Hasan Demir,

Türkiye’de Yeniçağ Gazetesi

13.06.2007 tarihli ‘Türkiye’de Yeniçağ Gazetesindeki “Türk Ordusu’nu Irak’ta MOSSAD bekliyor” başlıklı köşe yazısını okumuş bulunmaktayız. Yazınızda kullandığınız “MOSSAD Peşmergeleri eğitiyor”, “İsrail Kuzey Irak’taki terörün arkasında” gibi ifadeler tamamen gerçek dışıdır. İsrail, bölgede barış ve istikrar arzu ettiğinden Irak Devlet’ini bir bütün olarak görmek istemektedir. Irak’ın bölünmesi halinde oluşabilecek muhtemel bir Şii devleti, İsrail’i açıkça “yok etme” tehdidinde bulunan İran’ın İsrail’e cepheyi yaklaştırması anlamına geleceğinden, İsrail, Irak’ın bölünmesine tamamiyle karşıdır.

Bilmenizi isteriz ki eğer Kuzey Irak’ta o veya bu şekilde bazı İsrailliler varsa bu kişiler İsrail Devleti’nin resmi politikasına karşı gelmekte ve suç işlemektedirler. Böyle bir durum söz konusu ise bu bireyler bulunup cezalandırılacaktır.

İsrail devleti 1948’de kurulduğundan bu yana müttefiki ve dostu olan Türkiye’nin yanındadır. İki ülke arasındaki ilişkiler sağlam bir zemine oturmuş, iyi ilişkilerdir.

İsrail Devleti tüm samimiyetiyle Türkiye’ye karşı yapılan terör olaylarını kınamaktadır. Terörden çok çekmiş bir halk olan İsrail halkı Türk halkının acılarını en kalbi duygularla paylaşmaktadır.

Okuyucularınıza doğru bilgi verme sorumluluğuna sahip bir gazeteci olarak resmi bu açıklamamıza köşenizde yer vereceğinizi umut ediyoruz.

Saygılarımızla İsrail Başkonsolosluğu

İstanbul Gelelim cevabımıza.

Bir kere, “Irak’ın kuzeyinde İsrail’in olduğunu” söyleyen yalnızca Amerikalı Seymour M. Hersh değil (ki, bu bile çok önemli bir şeydir, yani MOSSAD’ın Irak’ın kuzeyinde olduğu ta ABD’den görülmüştür), MOSSAD’ın ülkesi İsrail’de yayımlanan Yedioht Ahronoth gazetesidir. Ahronoth, Musul kentinde Iraklı direnişçilere karşı savaşan İsrail askerinin görüntüsünü de yayınlamıştır.

Ayrıca İngiliz Televizyonu BBC’nin Newsnight programında, eski İsrail komandolarının gizlice Kuzey Irak’ta Kürtleri eğittiğine dair bir haber yapmış, bu haberi İsrail’in Ankara Büyükelçiliği Basın Sözcüsü Sharon Barlisaar Sabah gazetesinin bir sorusu üzerine, “Kuzey Irak’ta İsrail’in hiçbir resmi faaliyeti yoktur” diye güy⠑yalanlamış’tır. “Güya” diyoruz, çünkü ’yalanlamanın’ devamında, “Elbette çifte pasaport sahibi veya İsrail hükümetini veya devletini temsil etmeyen özel şahıslar, Kuzey Irak’ta bazı faaliyetler yürütebilirler. Bunlar, onları bağlar. Devlet politikasıyla ilgisi yoktur” denilmiştir. Bu bir diplomasi lisanıdır. Benim bu ‘inkârdan’ anladığım, “Allah kahretsin, orada elbette elemanlarımız var ve bunlar inkâr edilemeyecek kadar ortalıkta oldukları için yalanlayamıyorum. Elimden gelen sadece, ‘Bu kişilerin İsrail devletiyle ilgisi yoktur’ demek” ten başka bir şey değildir.

İsrail’in Türkiye’nin “dostu” ve “müttefiki” olmasına gelince, bu bahiste benim aklıma nedense İsrail eski Dışişleri Bakanı İzak Şamir’in 1983 yılında Brüksel’de Türkiye’yi, “Kürdistan’ı işgal altında tutmak ve Kürtlere bağımsızlık vermemekle” suçlaması ve İsrail Parlamentosu girişindeki, “Nil’den Fırat’a” hedefi geliyor..

 

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazarlar/hasandemir/israilin-istanbul-baskonsoloslugu-diyor-ki.html

***

Türk Ordusu'nu Irak'ta MOSSAD Bekliyor

Hasan DEMİR

Irak üçe bölündüğünde Peşmergeler Şiilerle savaşabilsin diye MOSSAD’ın Kürtlere savaş eğitimi verdiğini ABD’li gazeteci Seymuour Hersh 21 Haziran 2004 tarihinde New Yorker Dergisi’nde yazmıştı.

Hersh’ten 154 gün sonra, 1 Aralık 2004 tarihinde İsrail’de yayınlanan Yediot Ahronoth gazetesi, emekli MOSSAD ajanlarının Irak’ın kuzeyindeki yetenekli peşmergelere savaş eğitimi verdiğini haberleştirdi ve hatta MOSSAD ajanlarının bölgeye Türkiye üzerinden ’tarım uzmanı ve mühendis’ kimliği altında geçtiğini ve Irak’ta da bu kimliklerle faaliyet gösterdiğini yazdı ve şu bilgiyi de verdi:

“- MOSSAD eski Şefi Dany Yatom Irak’ın kuzeyinde, tarımla uğraşan bir şirketin yöneticisi kimliği ile bulunuyor!”

Ardından MOSSAD Başkanı Mayer Dugan 2005’in üçüncü çeyreğinde Irak’ı ziyaret etti. Bu ziyarette MOSSAD, işgal güçleri desteğinde organize terör ve adam kaçırma eylemleri başta olmak üzere her türlü gizli-açık amaçlar için kullanmak ve İsrail ve işgal güçleri adına bilgi toplamada görevlendirmek amacıyla yerli işbirlikçi güçler oluşturmak için düğmeye bastı ve ilk etapta Kürt peşmergelerden oluşan 60 kişilik bir özel operasyon timini İsrail’e götürüp bir aylık sıkı bir eğitime tabi tutuldu. Sonra MOSSAD başta Nasıriye şehrinin Zeytun bölgesi olmak üzere Irak’ta muhtelif üsler kurdu.

Özetlersek MOSSAD o gün bugündür binlerce peşmergeyi her türlü saldırılara karşı eğitti, İsrail ve Amerikan savaş teknolojilerini nasıl kullanacaklarını öğretti. Yani Türkiye Irak’a girdiğinde onu sıradan peşmerge değil, MOSSAD komandoları bekliyor, bu bir. İkincisi, Türkiye’nin Irak’a girme ihtimali kuvvet kazanınca ABD, merkezdeki 500 tankını Irak’ın kuzeyine geçirdi ve şimdi Türkiye’yi, ABD Hava Kuvvetlerinin şemsiyesi altında bulunan zırhlı üç Amerikan tugayı bekliyor. Yine Türkiye Irak’a girdiğinde peşmerge kılığına girmiş işgal unsurları ile de karşılaşabilir. ABD uydu teknolojisinin peşmerge ve Irak’ın kuzeyindeki diğer unsurlara vereceği bilgiler ve yine MOSSAD ve Amerikan savaş imkânlarının bu bilgilerle birleştirilmesi sonucu Türk ordusuna nokta füze atışları ve PKK kullanılarak intihar operasyonları yapılabilir.

Bütün bunları niçin söylüyoruz?

Türkiye, dağı taşı kendi kontrolü altında olmasına rağmen Diyarbakır’da, Tunceli’de, Şırnak’ta ciddi kayıplar veriyor. Niye? Niye olacak tabii ki terörün arkasında AB(D) ve İsrail olduğu için. CIA/MOSSAD ve İngiliz İstihbarat elemanları ve hatta ABD’nin Adana ve Ankara’daki elçileri Güneydoğu’yu mekân tutup, “Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı ayaklanın!” der de, bu unsurlar bu Türkiye Cumhuriyeti’ne Irak’ın kuzeyinde PKK’yı ve peşmergeyi kolayca yem yapar mı?

Elbette yapmaz.

Düne kadar Türkiye Irak’a girerse kötü olur diyen ABD, son günlerde sanki Türkiye’yi haklı görmeye başlamış gibi bir tavır içerisinde. Bu bir tuzaktır. Aynı şeyi Saddam Kuveyt’e girmeyi telaffuz ettiğinde de görmüştük.

Aynı odakların Türkiye’yi de bölmek istedikleri ortalıkta uçuşan ve NATO toplantılarına kadar sızan haritalardan ve Avrupa Birliği organlarında alınan kararlara kadar iyice ayan beyan iken, Türkiye her adımını çok dikkatli atmak zorundadır.

Daha açık olarak Türk ordusu Irak’a ayak bastığında karşısında MOSSAD’ın peşmergeleri ile ABD/İngiliz ve İsrail’i bulacaktır.

Bu çatışma PKK ile değil, bu güçlerle top yekûn bir çatışma olacaktır.

Millet bu hakikati bilmelidir. ABD/İsrail ve İngiltere Türkiye ile böylesine top yekûn bir çatışmayı göze aldılarsa, Türkiye bundan istese de kaçamaz. Çünkü söz konusu olan kendi devleti ve vatanının bölünmezliğidir.

Bir bakıma bu çatışma, 2007’inin 1919’udur. Göze alınmazsa Sevr hortlar. Göze alınırsa 1920’den sonra İngiltere’nin başına gelen 2007’de ABD’nin başına gelir, ABD İmparatorluğu kabuğuna çekilmek zorunda kalır.

 

www.yenicaggazetesi.com.tr/yazarlar/ hasandemir/turk-ordusunu-irakta-mossad-bekliyor.html

***

Barzani’nin Türkiye’deki Yahudileri

Hasan DEMİR


Barzani, “Türkiye Kerkük’e karışırsa biz de Diyarbakır’a karışırız” diyor yetmiyor, “Türkiye’deki Kürtlerin de devlet kurma hakkı vardır!” diyor.

O bunları söylerken Leyla Zana’nın Nevruz günü Diyarbakır’da, “Kürtlerin üç lideri vardır bunlar Talabani, Barzani ve Öcalan’dır!” dediğini hatırlıyoruz.

Üç gün düşünüldükten sonra Irak Cumhurbaşkanı Talabani’ye Başbakan Erdoğan imzası ile, “Barzani haddini bilsin”, Abdullah Gül aracılığıyla da ABD Dışişleri Bakanına, “Şunun bir kulağını çekiver!” ricasında bulunuluyor.

Erdoğan’ın notası üzerine Talabani Ankara’ya sakin olun mesajları verirken ABD Dışişleri Bakanlığı da Barzani’yi daha dikkatli olması için uyarıyor.

İyi de bütün bunlardan sonra Barzani ne diyor?

O Türkiye’yi tahrike devam ediyor:

“- Hiç kimsenin tehditlerini kabul etmeyiz!”

Barzani bu gücü bu cüreti nereden buluyor. Bunun iki ayağı var. Bir ayağını Akşam’dan Güler Kömürcü “İşte Barzani’nin gizli ekibi” başlıklı yazısında detaylandırdı.

Kömürcü’den kısa bir alıntı yapalım:

“Ankara’da Barzani’ye ‘çoook yakın’ 50 civarında vekilin olduğu, ekonomide Barzanici işadamlarına ciddi bir servet transferi gerçekleştirildiği, Barzanici-Kürtçü burjuva ile para piyasalarında, Borsa’da maniüplatif operasyonların yapıldığı iddialarını hatırlayın..”

Nasıl?..

Şimdi biz isterseniz Barzani’nin Türkiye’deki bu ‘gizli gücünün’ bir de öteki ve hiç ’dillendirilmeyen’ Yahudi ve Sabataist gücünü sizlerle paylaşalım.

Bilindiği gibi Türkiye’nin hiç bir iktidarı AKP kadar Yahudi merkezleri ve İsrail’le içli-dışlı olmamıştır. Peki, bunun Barzani ile ilişkisi ne? Bir kere, Irak’ın kuzeyindeki oluşum bir “Yahudi Kürdistan” oluşumudur. İsrail daha kurulduğu günden beri o bölgede Barzani ailesiyle içli dışlıdır. Çünkü Barzani sülalesi bir Yahudi sülalesidir. 15 yıldır dile getirdiğimiz bu gerçeği bugün 18 Şubat 2003 tarihli Hürriyet’in, “Barzani ailesi Yahudi çıktı” başlıklı haberinden aktaralım:

“Kendisi de bir Kürt Yahudisi olan UCLA öğretim üyesi Prof. Yona Sabar, yazdığı kitapta bu iddiaları doğruladı. Hürriyet’ten Sefa Kaplan’ın haberine göre Tarihçi Ahmet Uçar da, Osmanlı arşivlerinde, Sallum Barzani adlı bir hahamın önce Selanik’e, arkasından da Kudüs’e sürgün edildiğine dair bir belge yayımladı. Bilindiği gibi, Molla Mustafa Barzani ile oğlu Mesut Barzani, İsrail’le kurduğu iyi ilişkilerle tanınıyor ve İsrail öteden beri Irak Kürtleri’nin bağımsızlığını destekliyor. Kendisi de bir Kürt Yahudi’si olan ve Los Angeles’teki Californiya Üniversitesi’nde görev yapan Prof. Yona Sabar tarafından kaleme alınan kitap, büyük çoğunluğu Kuzey Irak’ta yaşayan Kürt Yahudilerinin hayatına ışık tutuyordu.

Prof. Sabar’ın verdiği bilgiye göre, 16. ve 17. yüzyılda bölgede yaşayan ailelerin en ünlülerinden biri Barzani ailesiydi ve bu aileye mensup hahamların kurduğu Yahudi eğitim kurumları büyük bir itibara sahipti.

Prof. Yona Sabar, Yahudi Barzani ailesinin kurucusunun 16. yüzyılda yaşayan Haham Samuel Barzani olduğunu belirterek,..”

Köşemiz kısıtlı bu kadarı kâfi..

Ve yıl 1918

Osmanlı salnameleri diyor ki:

Diyarbakır’ın Urfakapı semtinde 390 Müslüman aile varken 202 Yahudi aile bulunuyor. Mardinkapı’da 146 Müslüman ailenin tam 254 Yahudi aile komşuları var. Diyarbakır’ın Dağkapı semtinde 340 Müslüman ailenin 55 Yahudi aile komşusu var. Yenikapı mahallesinde ise 344 Müslüman aileye karşı Yahudi aile sayısı tam 554..

Peki bu Osmanlı Yahudileri şimdi nerede?

İşte Barzani’nin Türkiye’deki bir ’gizli gücü’ de kendi gibi Yahudi kökenli olan Türkiye’deki bir kısım Kürt kimlikli Sabataistlerdir efendim..

 

http://www.ulkucudunya.com/altinyazidetay.php?kod=243

 

 

SABAH Gazetesi

İsrail ateşle oynuyor

22/06/2004


Ebu Garib skandalını ortaya çıkaran gazeteciden son bomba: İsrail ajanları Kuzey Irak'ta Kürtler'e komando eğitimi veriyor, birlikte sınıra operasyon düzenliyor

Pulıtzer ödüllü Amerikalı gazeteci Hersh, İsrail'in bölgede "uzun dönemli dost" seçtiği Kürtler'le ortak çalıştığını açıkladı: "Birkaç yüz İsrail askeri ve istihbaratçısı işadamı kılığında K. Irak'a geçti. Bunlar Kürtler'i İsrail tipi komando eğitiminden geçiriyor."

"İsrailliler Kürtler'le Suriye ve İran sınırına istihbarat amaçlı operasyonlar yapıyor. Kürtler, ajanları İran'ın muhtemel nükleer bölgelerine de götürdü. Türkiye müthiş rahatsız. Bir Türk yetkiliye göre, İsrail Kerkük'ü Saraybosna'ya dönüştürecek."


***


Kürtler devlet kurarsa Türkler savaş açar

Amerikan askerlerinin Irak'taki işkence skandalını ortaya çıkaran gazeteci Seymour Hersh, belgelere ve tanıklara dayandırdığı yeni bir iddia ortaya attı: İSRAİL İran'ı kontrol edebilmek için K. Irak'taki Kürtler'i destekliyor ve Kürt komandolarını eğitiyor. Bağımsızlık için teşvik ediliyorlar. Türkler savaş açabilir.

Dünya onun adını Irak'taki Ebu Garib hapishanesinde yaşanan işkence skandalını ortaya çıkaran gazeteci olarak tanıdı. Pulitzer ödüllü New Yorker dergisi için çalışan Amerikalı gazeteci Seymour Hersh'ten ortalığı karıştıracak yeni bir iddia daha: İran'ın nükleer kapasitesini geliştirmesinden endişe eden İsrail, Irak'ın kuzeyinde Kürtler'le işbirliği içinde operasyonlar düzenliyor. Türkiye rahatsız. Bu durum savaşa yol açabilir.

* Hersh'in 8 sayfalık yazısı, İsrail ile Amerika'nın ilk olarak hangi tarihte ve hangi konu nedeniyle "Kürdistan" politikalarında ters düştüğü iddiasıyla başlıyor:

Başkan Bush'un Irak'ta zafer ilan ettiği Mayıs 2003'ten iki ay sonra, yani Temmuz'da savaş kritik bir noktaya geldi. Savaşın en büyük taraftarlarından İsrail, Amerikan hükümetini uyardı: İşgal güçleri bu yaz büyük bir direnişle (bombalı saldırılar- suikastler) karşılacak. Savaşı kaybediyorsunuz, dikkat edin... Irak'- taki İsrail istihbaratı, Irak ve İran arasındaki sınırdan geçen yabancı El Kaide militanlarını ve İran istihbarat üyelerinin bu direnişçileri desteklediğini rapor etti. Rapor sonrası İsrail, Amerika'dan maliyeti ne olursa olsun İran-Irak sınırı güvence altına almasını istedi. Beyaz Saray'la yakın ilişkiler içinde olan Washington Enstitüsü yönetici yardımcısı Patrick Clawson'a göre hükümet, İsrail'in İran hakkındaki istihbaratını görmemezlikten geldi ve sınır açık bırakıldı... Clawson, ABD'nin hatasını şöyle özetledi: Örneğin hac için İranlılar, Irak'a giriş yapmıştı. Biz onların Iraklılar'la kaynaşmasının iyi olabileceğini düşünmüştük. İsrail ise oyuna geldiğimizi. İsrail'e göre İranlılar, yardım dernekleri kurup, bunları Amerika'ya karşı saldırılar düzenleyecek militanların eğitilmesi için kullanılacaktı...

Şaron'un Stratejisi

* Hersh, Ağustos 2003'te İsrail'in Kuzey Irak'a girmek için kolları sıvadığına dikkat çekiyor:

Şiddetin artacağına dair uyarılar doğru çıktı. Ağustos başında koalisyon güçlerine yönelik saldırılarda patlama yaşandı. Eski CIA yetkilisi Flynt Leverett, Bush'un Mayıs ayında yaptığı zafer konuşmasının çok erken olduğunu söyledi ve ekledi: "Bush hükümeti müttefiklerine gidip daha çok destek alabilirdi. Fakat neoconlar bunun yerine 'Bunu biz kendi başımıza yaptık' mesajı verdi. Kasım ayının başında Başkan, CIA'in Bağdat şefinden güvenliğin yıkılmak üzere olduğuna dair bir bilgi aldı. Belgede savaş sonrası hiçbir siyaset enstitüsünün ve siyasi liderin hükümeti yönetecek, seçimleri gerçekleştirecek ve anayasa hazırlayacak yetenekte olmadığı yazıyordu. Birkaç gün sonra hükümet bu tek yanlı politikasını değiştirmeye karar verdi ve 30 Haziran'da yönetimin Iraklılar'a devredileceğini, bu süreçte Birleşmiş Milletler'in daha aktif rol alması istendiği açıklandı. Birleşmiş Milletler çalışan bir yetkili Amerika'- nın bu hareketini şu şekilde yorumladı: 'Amerika paniğe kapıldı. Suçu Birleşmiş Milletler ve Iraklılar'a paylaşmaya karar verdi...' Eski İsrail Başbakanı Ehud Barak'a yakın Amerikalı kaynaklar, Barak'ın Dick Cheney'- i özel olarak uyardığını, İsrail'in işgali kazanmanın hiçbir yol olmadığını öğrendiğini söyledi. Barak "küçük düşmenin ölçüsünü siz seçin" dedi. Ancak Cheney cevap vermedi. İsrail'- in başka seçeneklere ihtiyacı vardı. Bunun üzerine Şaron hükümeti savaşın zararını en aza indirmek için Iraklı Kürtlerle ilişkileri genişletmeye ve otonomi kurulmasına karar verdi.

* Ve 2003 yılının sonları... Birçok istihbarat yetkilisine dayanan Hersh, İsrail'in Kuzey Irak'a girişine dikkat çekiyor:

İsrail istihbaratı ve ordusu bu tarihten (2003 sonu) sonra Kuzey Irak'a girdi ve halen sessizce K. Irak'ta çalışmaya devam ediyor. İsrail'in B Planı adını verdiği bu çalışma dahilinde Kürt komandolar eğitiliyor. İsrailli eski bir istihbarat yetkilisine göre bu Kürt komandolar, İsrail'in en gizli komandoları Mistaravim'le aynı sonuçları alacak şekilde eğitildi. İsrail ayrıca Kürtler'le birlikte operasyonlar düzenliyor. Ancak bunlar silahlı eylem değil. Ajanlar, Kürtler'le birlikte İran ve Suriye'ye girip buralarda istihbarat çalışmaları yapıyor. İsrail, savaşla daha çok güçlenen İran yüzünden tehdit altında olduğunu hissediyor. Bu nedenle İran'da özellikle nükleer faaliyetler inceleniyor. Mossad ajanları, istihbarat yetkilileri Kürt bölgelerinde iş adamı kimliğinde, İsrail pasaportu taşımadan çalışıyorlar.

* Ve Türkiye... Hersh'in görüştüğü Türk yetkililer, İsrail'in bu tavrından çok rahatsız olduklarına dikkat çekiyor:

Kürtler ve İsrail yalanlasa da geçen hafta bir CIA yetkilisi bu eylemi doğruladı: Amerika, İsrail'in Irak'taki varlığını biliyor... İsrail için çalışan eski bir istihbarat yetkilisi ise "B Planı" nın İsrail ve Türkiye arasındaki tansiyonu yükselttiğini söyledi. Bu Türk siyasetçileri sert açıklamalar için kışkırttı. CIA'in eski İstanbul şefi Philip Giraldi ise şunları söyledi: Türkler, İsrail'in Kuzey Irak'taki varlığını genişletmesinden ve Kürtler'in bağımsız bir devlet kurulması konusunda cesaretlendirilmesinden rahatsız olduklarını rapor etti. Türkler, İsrail istihbaratının operasyonlarının hükümetlerine karşı çıkan İranlı ve Suriyeli Kürtler'e destek verdiğinin de altını çizdi. Türkiye, İsrail ve İran, 30 Haziran'dan sonra yeni Irak hükümetinden bağımsız bir devlet kurmasından korkuyor. Alman bir güvenlik yetkilisi de bağımsız bir K. Irak'ın ve yeterli petrolün, Suriye, İran ve Türkiye için büyük sonuçlar doğuracağını söylüyor. Aynı yetkiliye göre Kürtler'in bağımsızlığını ilan etmesine Türkiye'- den belki de savaşla karşılık gelebilir... Türkiye ve Suriye'nin düzensiz ilişkilerine karşın, Türkiye ve İran uzun yıllardır bölgede rakip. Aradaki gerilim kaynaklandığı noktası Türkiye'nin Batı yanlısı olması, İran'da ise sert bir teokrasinin hüküm sürmesi. Fakat K. Irak'taki Kürtler'in durumu tüm bu ayrılıklardan daha ağır basıyor.

* Hersh'den bomba iddia: Ya Sünni ve Şii liderleri öldürme emri alan Kürt komandolar, Türkiye'- ye girer ve eylem düzenlerse?...

Avrupalı bir Dışişleri Bakanı İsrail- Türkiye ilişkilerinin kötüleşmesinin bölgeye yansımasının hiç de iyi olmayacağı görüşünde. İsrail, İran'ın nükleer silah geliştirmenin sınırında olduğuna ve İran'ın Suriye'nin yardımıyla İsrail'in Gazze Şeridi'nden çekilmesi için Filistin terörizmine destek verdiğine inanıyor. İsrail'e göre Iraklı Şii milis güçlerin lideri Mukteda Es Sadr gibi liderler, İran için birer av. İran, Amerikan yönetimindeki koalisyon güçlerinin yenilgiye uğratılması için bunlara lojistik destek veriyor ve özel olarak eğitiyor. İsrail son golü 30 Haziran'dan sonra, Şii milis güçlere eşit sayıda kurduğu Kürt komanda birlikleriyle atacak. Bir Mossad yetkilisine göre, İsrail'in asıl amacı, Amerikalılar'ın yapamadığı şeyi yapmalarını sağlamaktı: Yani istihbarat toplayıp, Şii ve Sünni isyancıların liderlerini öldürmek... Fakat Kürt-İsrail ilişkisi Türkler'i telaşlandırdı. Yine eski bir İsrail istihbarat sorumlusuna göre bunun nedeni şu: Aynı komandoların Türkiye'ye sızıp, burada saldırılar düzenleme riski...

Türkiye'ye Tehdit Mi?

Kürt komandoların, İsrail'in yardımıyla İran sınırını geçtiği ve şüpheli nükleer fabrikalara sensörler yerleştirildiği de belirtiliyor. İsrailli bir yetkili İsrail'in Kürtler'in yardımıyla İran, Irak ve Suriye'de gözleri ve kulakları olduğunu söyledi. Suriye ve Lübnanlı yetkililer İsrail'in Suriye'deki prostestolarda büyük rol oynadığı görüşünde. Lübnan enformasyon Bakanı Michel Samba, İsrail'in eğittiği Kürtler'in Irak, Suriye, Türkiye ve İran'da savaşmaya hazırladığı ve operasyonlar için programlandığını söyledi.

* İsrail, Kürtler'le olan ilişkisini Türkler'le olan ilişkisinden daha önemli görüyor:

Amerikalı bir yetkiliye göre ise İsrail için Kürtlerle olan ilişkileri, Türkiye ile gelişen ilişkilerinden çok daha değerli. İsrailli bir yetkilisi "Türkiye'yi seviyoruz. Ancak İran'ı baskı altında tutmalıyız" sözleriyle Amerikalı yetkiliyi doğruluyor. Tek sorun Türkiye'nin buna nasıl tepki vereceği? Türkiye'nin buna onay vermesinin hiçbir yolu yok. Ankara'da kahvaltıda konuştuğum bir Türk yetkili, "Savaştan önce İsrail, K. Irak'ta aktifti ve şimdi de aktif. Bu bizim için de onlar içinde çok tehlikeli. Irak'ı bölünmüş olarak görmek sitemiyoruz ve bu fikri reddediyoruz. Kürtler'e şunu söylemek istiyoruz. Sizden korkmuyoruz. Fakat sizin bizden korkmanız gerek. Irak'ın bölünmesini istemiyoruz ve başka bir alternatifi desteklemeyeceğiz" diyor.

* Türk yetkili: 'Kerkük, Irak'ın Saraybosnası olur...'

Türk yetkili sözlerine şöyle devam ediyor: "Eğer Irak bölünürse bu Ortadoğu'ya daha çok kan, gözyaşı ve acı getirir. Meksika'dan Irak'a herkes Amerikan'ın Irak'ta gizli bir gündemi olduğunu iddia edecek: Buraya Irak'ı bölmek için geldiniz.' Eğer Irak bölünürse Amerika bunu dünyaya açıklayamaz. Kürtler'in bağımsızlığı bölge için felaket olacaktır. Yugoslavya'dan alınan derste olduğu gibi bir ülkeye bağımsızlık verilirse herkes bağımsızlık isteyecektir. Kerkük, Irak'ın Saraybosna'sı olacaktır." Ankara'daki başka bir Iraklı yetkili ise Türk hükümetinin İsrail'in K. Irak'taki varlığıyla ilgili endişelerin, İsrail Dışişleri Bakanlığı'yla paylaşıldığını söyledi. Türk yetkili İsrailli yetkililerin bu bilgileri reddetiğini de ifade etti. Üçüncü Türk yetkili ise endişelerini ilettikleri İsrailli yetkililerden "K. Irak'ta yararınızı baltalayacak hiçbir şey yapmıyoruz. Endişelenmeyin" yanıtını aldıklarını belirtti. Yazıda Irak'ın yeni Başbakanı İyad Allavi'ye de değiniliyor. Vincent Cannistraro isimli eski bir CIA çalışanı, Irak'ın yeni Başbakanı'nın eski istihbarat teşkilatı Muhebarat için çalıştığını, teşkilatın vurucu timinde olduğunu öne sürdü.

 

http://arsiv.sabah.com.tr/2004/06/22/gnd105.html

***

Mossad, Kuzey Irak'ta cirit atıyor

22/06/2004

 

Saddam Hüseyin döneminde Irak'ın güçlenmesini engellemek için Kürt kartını oynayan İsrail, şimdi de İran ve Suriye'yi bertaraf etmek için peşmergelere askeri eğitim veriyor TÜRK istihbaratı, zamanında PKK'ya karşı işbirliği yaptığı İsrail'i bölgede yakın takibe alırken, Dışişleri Bakanlığı duyulan huzursuzluğu "el altından" Şaron hükümetine iletti.

Saddam Hüseyin iktidarı döneminde Irak'ın güçlenmesini engellemek için Kürt kartını oynayan İsrail, şimdi de İran ve Suriye tehdidine karşı peşmergelere askeri eğitim vermeye başladı. Türk istihbarat birimleri, zamanında bölgede PKK'ya karşı işbirliği yaptığı İsrail'i yakın takibe aldı. Dışişleri Bakanlığı da konudan duyulan huzursuzluğu, doğrudan Şaron'un başında bulunduğu İsrail hükümetine iletti.

'Tamamen' Yalanlanmıyor

İsrail'in Kuzey Irak'ta Kürtlere askeri eğitim verdiği, daha önce Ebu Garib cezaevindeki işkence skandalını da ortaya çıkaran gazeteci Seymour Hersh tarafından ABD'de yayın yapan New Yorker gazetesinin dünkü sayısında da yer aldı. Bu haberi oluşturan bilgiler, Türk Dışişleri Bakanlığı ve İsrail tarafından "resmen doğrulanmazken" Türk istihbarat birimlerinin uzun süredir raporlarında bu konuya yer verdikleri de ortaya çıktı.

'Kürt Yahudiler Yapıyor'

İsrail'in Ankara Büyükelçiliği Basın Sözcüsü ve Sharon Barlisaar ise iddialara ilişkin olarak SABAH'ın soruları üzerine,"Kuzey Irak'ta İsrail'in hiçbir resmi faaliyeti yoktur" yanıtını verdi. Barlisaar bununla birlikte, "Elbette çifte pasaport sahibi veya İsrail hükümetini veya devletini temsil etmeyen özel şahıslar, Kuzey Irak'ta bazı faaliyetler yürütebilirler. Bunlar, onları bağlar. Devlet politikasıyla ilgisi yoktur" diye ekledi. Barlisaar, Türkiye'den bu konularda kesinlikle bir "uyarı veya konuya ilişkin bir görüşme olmadığını" da vurguladı.

Türk Dışişleri İsrail'i Uyardı Mı?

Bununla birlikte Türk Dışişleri'nin bir süredir İsrail'i bu konuda uyardığı da ortaya çıktı. Türk Dışişleri'nin uyarısında, "Irak'ta kargaşaya neden olacak ve bütünlüğü bozup, istikrarsız ortamı daha da kötüye çevirecek davranışlardan kaçınması gerekir" dediği öğrenildi. Nitekim, İsrail'in Ankara Büyükelçisi Pinhas Avivi de geçen hafta Tarım Bakanı Sami Güçlü'yü ziyareti sonrasında gazetecilerin sorularını yanıtlarken, "Başbakan Saron'dan Kuzey Irak'ta hiçbir şekilde eylem içinde olmadığımız yönünde güvence getirdim. Orta Doğu veya Irak'ta yapılacak çalışmalar Türkiye ile koordineli bir şekilde yürütülecektir. Türkiye'nin çıkarlarına aykırı en ufak bir çalışma söz konusu değildir" açıklasamında bulunmuştu.

Zeynep TUĞRUL-Işıl ABIŞGİL ANKARA


http://arsiv.sabah.com.tr/2004/06/22/gnd101.html

 

Radikal-çevrimiçi

Irak'ta ABD ve İsrail oyunları oynanıyor

Mezopotamya'da fiili İsrail varlığı bir gerçektir. Bu varlığın bir kısmı Amerika, Ürdün ve Avrupalı şirketlerin perdesi altında gizlidir

25/11/2005 

 

Dr. RIFAT SEYYİD AHMET 

İsrail'in Irak'ta ve özellikle de kuzeyindeki varlığı çok konuşuldu. Gerçi, bu İsrail varlığıyla işbirliği yapmakla suçlanan Iraklı kurum ve gruplar yalanlama yolunu seçtiler. O derece ki, Irak Başkanı Talabani mülakat yapmak için Kahire'den gönderilen El Ahrar muhabirine, Süleymaniye'ye gelirken yolda herhangi bir İsrailliye rastlayıp rastlamadığını sorabildi ve bir tek İsraillinin Irak'ta bulunmadığını iddia edebildi.

Oysa mesele bu kadar basit değildir. Mezopotamya topraklarındaki fiili İsrail varlığı bir gerçektir. Bu varlığın bir kısmı aleni, bir kısmı da Amerika, Ürdün ve Avrupa firmalarının perdesi altında gizlidir. Hal böyleyken konu, çıkarları gereği doğru söylemek zorunda olan kaynaklardan edinilen bilgiler ışığında yeniden değerlendirilmelidir. Bu kaynaklar genelde, kâr ve zarar üzerine hesap yapan Amerikan kurul ve kurumlarıdır. İsrail firmalarıyla ekonomi, silahlanma ve medya alanlarında sıkı bir ittifak halinde olan Amerikan firmaları iş yaptıkları yeni Irak'ın tablosunu tam olarak gerçeklere uyan şekilde sunmak zorundadır. Batılı medya organlarına yansıyan bu gerçekler, özellikle ulusal güvenliğimizin tehlikede olduğunu göstermesi bakımından iyice incelenmelidir.

Yağmalama operasyonu

Bir örnek mi istiyorsunuz? İsrail basını birkaç gün önce New York'ta bir araya gelen Ürdün Kralı Abdullah ile İsrail Başbakanı Şaron'un, Ürdün toprakları üzerinden Irak'tan Akdeniz'e petrol taşıyacak bir boru hattının inşasını görüştüğünü aktardı. Bunun ne anlama geleceğini herhalde daha fazla açmaya gerek yoktur.

Burada üzerinde durulması gereken, İsrail'in rolünün elverişli siyasi ve ekonomik bir ortamın varlığıyla güçlü hale gelmesidir. Bu ortam, en modern savaş araçlarıyla donatılmış 150 bin kişilik bir askeri işgal yoluyla gelen ABD varlığı sayesinde sağlanmıştır. Artı, Irak'ın siyasi karar mekanizması ABD'nin ipoteğindedir. Alınan tüm kararlar, Washington'daki yeni muhafazakârların çıkarlarına hizmet etmektedir. Sonuçta Irak'ın ekonomisi ve yeniden yapılanması işi, çoğu açıkça İsrail'e bağlı Amerikalı Yahudi işadamlarının sahip olduğu firmalar yoluyla yağmalama operasyonunun pençesindedir.

Mal ve mülk peşinde

Hal böyleyken, ABD'nin askeri ve ekonomik varlığı, Irak'ta İsrail rolünü kucaklayan çok elverişli ve aktif bir ortam yaratmaktadır. Bunu, önceki ve şimdiki Irak hükümetinin ileri gelen danışmanlarının, İsrail ile sıkı bağlantıları bulunan İngiliz ve Amerikalılar olmaları daha da etkin kılmaktadır. Bunlar isim isim medyada aktarılıyor ve teyit ediliyor. Artı, Irak'tan gelen son bilgiler, geçen birkaç ay içinde birçok Irak asıllı İsraillinin Bağdat'a geri döndüğü ve 1948 yılında Irak'ı terk eden babalarının bıraktığı mal ve mülkleri Iraklı komisyoncular yoluyla belirledikleri yönündedir.

İsrail'in Irak'a derinlemesine dalmasının bir diğer yönü de MOSSAD'ın faaliyetleridir. MOSSAD, Kuzey Irak'ta İran sınırına yakın bölgelerde yoksul vatandaşlardan arsalar satın almaktadır. MOSSAD, İran tarafından istihbarat bilgileri toplamak için giriştiği bu kampanyada sınır kaçakçılığı yapan yerel Kürt unsurlardan yararlanıyor. MOSSAD ayrıca Kuzey Irak'ta Türkiye, İran ve Suriye sınırlarına yakın bölgelerde Amerikalıların yerleştirdiği teknolojik tesislerden tam olarak yararlanmaktadır.

Irak'ta açık veya gizlice faaliyet gösteren 18 İsrailli şirketin bulunduğu ABD kaynaklarınca teyit edilirken, Bağdat'ın çevresinde Amerikan komutası altında ve onunla koordineli olarak hareket eden iki İsrail tugayının bulunduğu bilinmektedir. Bu iki tugayın görevi direniş eylemlerini bastırmak, Sünni ve Şii liderler ile camilerini hedef alarak mezhep kavgası yaratmaktır. (Mısır gazetesi, 21 Kasım 2005)


http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=171010

 

Mossad Kuzey Irak'ta!

 

Hüsnü MAHALLİ

26.10.2003

İsrail gazeteleri geçenlerde ilginç bir haber yayınladı.. Habere göre Türkiye, İsrail'in Irak'taki faaliyetlerinden tedirgin olmuş ve bu tedirginliğini Ankara'daki İsrail elçiliğinde görevli bir diplomata bildirmiş.

 

 Böyle bir haberi daha önce yayınlaması gereken Türk medyası, ne yazık ki İsrail gazetelerinden alarak yayınladı..

Oysa bu köşeyi izleyenler işgalin daha ilk günlerinden itibaren İsrail'in ideolojik (yani dinsel), siyasi, ekonomik ve güvenlik olarak Irak'ta ne tür faaliyetler içine girdiğini anlattığımızı hatırlarlar. Bizim bu yazılarımız bir çok çevreyi de rahatsız etmişti!

Şimdi İsrail gazeteleri bu konuyu yazmaya başladığına göre ben de İsrail'in başta Kuzey olmak üzere tüm Irak'ta neler yapmakta olduğuna bir kez daha dikkat çekmek istiyorum. Elbette bunların tümünü bu köşede anlatmak mümküm değil. Ancak çok ilginç ve önemli gördüğüm bir olayı sizlere ve tabii ilgilenenlere aktarmak istiyorum.

Yıl 1991...

Amerika, Saddam'ı Kuveyt'ten çıkarmak ve bu ülkeye 'özgürlük ve demokrasiyi' getirmek amacıyla savaş ilan etti. Savaştan sonra Amerikalılar, Kürtleri korumak amacıyla 36. paralel'in kuzeyini yasak bölge ilan etti ve kendi korumasına aldı. 3 aylığına Türkiye'ye gelen Amerikan Çekiç Gücü son işgale kadar Kürtleri korudu. Kürtler de bundan yararlanarak bugünkü durumlarına geldi...

1992'den itibaren ve belirttiğimiz ortamdan yararlanan İsrail, Kuzey Irak'a büyük ilgi göstermeye başladı.

İsraillilerin, Türkiye ile imzalanmış askeri-istihbarat anlaşmaları çerçevesinde ve PKK'ye karşı ortak mücadele etme bahanesiyle bol bol Kuzey Irak'a girip-çıktığı bilinmektedir.

İşte o dönemde Kuzey Irak'a girip çıkan Mossad elemanları bakın neler yapıyordu!!

Kuzey Irak'ı köy köy dolaşan Mossad elemanları birçok müslüman Kürt vatandaşına ulaşarak 'aslen Yahudi olduklarını' onlara söyleyerek geçmişleri ile ilgili detaylı bilgiler verdiler ve onları İsrail'e davet ettiler. Mossad elemanları bu Kürtlere verilen bilgileri incelemek ve yanıt vermek için 6 ay süre de tanıdılar.

6 ay sonra müslüman olan bu Kürtlerin birçoğu kendilerine verilen bilgilerden emin olduktan sonra Yahudiliği kabul ederek İsrail'e göç ettiler. Bir kısmı da Kuzey Irak'taki kötü koşullardan kurtulmak amacıyla hiç bir şey incleme gereğini duymadan Yahudi olduklarını kabul ettiler ve göç kafilesine katıldılar.

Bu çerçevede Türkiye'ye getirilerek özel uçaklarla İsrail'e taşınan 'yeni Yahudi' Kürtlerin sayısı ile ilgili çok çelişkili rakamlar verilmektedir. Ancak bu sayının en az 3000 olduğu tahmin edilmektedir. Bunlar İsrail'in Filistin topraklarında inşa ettiği yeni sitelerde yerleştirildi...

Kürtçe, Arapça ve bir kısmı da Türkçe ve Farsça bilen bu Kürtler İsrail vatandaşı olduktan sonra yaklaşık 10 yıldır çok farklı işlerde ve görevlerde kullanıldı. Bunların büyük bölümü sık sık Türkiye'ye gelip gittiler ve Türkiye üzerinden de Kuzey Irak ile ilişikilerini koparmadılar.

Bunların bir kısmı ile savaş öncesinde İstanbul ve Kuzey Irak'ta karşılaşmıştım!!

1996 sonuna gelindiğinde bu kez, Amerikalılar yaklaşık 6 bin Kürt'ü Kuzey Irak'tan alarak Amerika'ya götürdüler. Hatırlayanlar bilir Türk medyası bunlara 'CIA peşmergeleri' adını vermişti...

Yıllar sonra Mossad ve CIA peşmergeleri ortaya çıktı..

Irak'tan gelen haberlere bakılırsa bu peşmergeler son günlerde yerel kıyafetlerle Irak'ın her tarafına dağılarak İsrail ve Amerika için oldukça önemli işler beceriyorlar. Şirketler kuruyorlar, ithalat-ihracat yapıyorlar, Kerkük, Musul, Bağdat, Erbil, Süleymaniye ve daha başka yerlerde ofisler açıyorlar, petrol arama ve çıkarma işlerine bakıyorlar ve en önemlisi Suriye, İran ve Türkiye sınırlarına yakın bölgelerde arazi alıyorlar ve çeşitli tarımsal, hayvansal, ticari ve daha başka(!) işletmeler kuruyorlar.

Ama Mossad ve CIA peşmergelerinin bence en önemli görevleri Kuzey Irak'ı Suriye, İran ve Türkiye'ye bağlayan sınır kapılarında bulunmalarıdır. İşte o nedenle bu yazının başlığında 'Mossad Habur'da dedik.

Çünkü,Türkçe ve Arapça da bilen bu Mossad peşmergeleri sınırda olup biten her şeyi gözetmekte ve Mossad'a gelen istihbartlardan emin olmak istemektedirler.

Bu istihbarata göre, 'radikal islamcı gruplar' Habur'u kullanarak Kuzey Irak'a sızacak ve Amerikan varlığına karşı terörist eylemlerde bulunacak... Bahane bu..

Ama gerçek amacın ne olduğunu herkes kolayca anlayabilir!!

Belki de Türk askerine karşı gelen, Türkmenlere saldıran ve Türk işadamlarına 'Irak'tan çıkarken 10 bin dolardan fazla para taşıyamazsınız' diyenler de bu Mossad ve CIA peşmergeleridir..

Ne dersiniz!!


http://www.ekocerceve.com/basindanDetay.asp?yaziID=1133&yazarID=40

 

.

Barzani'nin sınırdaki şeytani planı

18 Temmuz 2007

 

Iraklı Kürt lider Mesud Barzani, daha önce Türkiye'ye karşı yaptığı futursuz açıklamalarından sonra şimdi de sınırımızda şeytani bir planı sahneye koydu.

 

 

http://www.hurriyet.com.tr/dunya/6915838.asp?gid=180

 

Kürt İstilası Meclis komisyonlarında

Okan İşbecer

 

 

 

Bengi Yıldız  Sebahat Tuncel
Soldaki, Milli Savunma Komisyonuna seçilen DTP Batman milletvekili Bengi Yıldız. Sağda görülen ise Dışişleri Komisyonunda görev alan DTP İstanbul milletvekili Sebahat Tuncel

Kürt istilası TBMM’den sonra Meclis komisyonlarına da sıçradı. Geçtiğimiz hafta TBMM’de Meclis komisyonlarına seçilmek için milletvekilleri yarıştılar. Bu yarışta öne çıkanlar ise, yine her zamanki gibi DTP’liler oldu. Kendi aralarında tespit ettikleri stratejik komisyonlara girebilmek için kanunsuzluk dahil her yolu deneyen DTP’liler, amaçlarına ulaşarak belli başlı komisyonlarda görev almayı başardılar.

DTP Batman Milletvekili Bengi Yıldız, Milli Savunma Komisyonu’na getirildi. Askerden gelecek tasarıları da masaya yatıracak olan komisyona seçilen Yıldız, teröristbaşı Abdullah Öcalan’ın avukatlarından biri. Yıldız, bu komisyonda MHP’li Sabahattin Çakmakoğlu ve Tuğrul Türkeş gibi isimlerle birlikte görev yapacak.

Terör örgütü üyesi olmaktan yargılanırken milletvekilliğine seçilerek Meclis’e giren DTP İstanbul Milletvekili ise Dışişleri Komisyonu üyesi oldu. Bu komisyonda MHP’den Deniz Bölükbaşı ve Tunca Toskay ile CHP’den Şükrü Elekdağ, Onur Öymen ve İlhan Kesici ile AKP’den Ömer Çelik ve Murat Mercan yer aldı. Yabancı dil bilmeyen Sebahat Tuncel’in bu komisyona nasıl seçildiği ise ayrı bir muamma; çünkü TBMM Dış ilişkiler Yasası’na göre bu komisyondaki üyelerin en az bir yabancı dil bilmesi mecburi. Bakalım, Dışişleri komisyonu Sebahat Tuncel hakkında nasıl bir tasarrufa gidecek...

DTP Diyarbakır Milletvekili ve İnsan Hakları Derneği eski Başkanı Akın Birdal ise İnsan Hakları Komisyonu’na girdi. Başkanlık, yaptığı dönemde İnsan Hakları Derneği’ni PKK’lı Hakları Derneği’ne çeviren Akın Birdal’dan komisyonda da etkili çalışmalar bekleniyor.

Seçimler öncesinde DTP’nin eşbaşkanlığını yapan ve Apo’nun avukatlarından olan Aysel Tuğluk da Anayasa Komisyonu’nda yer aldı. yine DTP’den Ayla Akat Ata da, Adalet Komisyonu’na giren milletvekillerinden...

Bu arada komisyonlara girmek isteyen bağımsız milletvekilleri büyük hayal kırıklığı yaşadılar. İnsan Hakları, Plan ve Bütçe, KİT ve AB Uyum komisyonlarında bağımsızlar ve grubu olmayan partilerin milletvekillerine düşen birer üyelik için Meclis’te gizli oylama yapıldı.

Bunlardan en çok dikkati çeken Rize Bağımsız Milletvekili Mesut Yılmaz’ın, aday olduğu AB Uyum Komisyonu’na seçilememesi oldu. Yılmaz’ın seçilememesi büyük sürpriz olarak yorumlanırken biz seçilememesini karşısındaki güçlü rakibe bağladık; çünkü Yılmaz’ın karşısındaki rakip, ÖDP İstanbul Milletvekili Ufuk Uras’tı. Avrupai neo-liberal solun Türkiye acentası AB Komisyonu’na girmeyi denedi; ama o da başarılı olamadı. Adı geçen dört komisyona da AKP’nin desteğiyle DSP’li milletvekilleri seçildi.

Anlaşılan yeni dönem Meclis’i oldukça renkli çalışma günleri bekliyor. Hadi hayırlısı!


Tuğluk ve Ata’nın yargılanmasına devam

 

Ayla Akat Ata Aysel Tuğluk
Yargılanmasına devam edilecek DTP’li milletvekilleri
Ayla Akat Ata ve Aysel Tuğluk

DTP Diyarbakır Milletvekili ve DTP eski Eşbaşkanı Aysel Tuğluk ile DTP Batman Milletvekili Ayla Akat Ata’nın yargılanmasına devam edilmesi kararı alındı. Aysel Tuğluk ve Ayla Akat Ata hakkında milletvekili seçilmeden önce açılan dava, Beşiktaş’taki İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam ediyordu. Gündem, Hürriyet, Milliyet, Kanal D gibi basın yayın kuruluşlarında yaptıkları konuşmalar ve verdikleri demeçlerde “yasadışı örgüt propagandası yapmak” ve “terör örgütüne yardım ve yataklık” suçlarını işledikleri öne sürülerek haklarında 1 yıldan 5 yıla kadar hapis istemiyle dava açılmıştı.

9. Ağır Ceza Mahkemesi’nde süren davada, sanıkların dokunulmazlıkları sebebiyle davanın düşürülmesi gündeme geldi; ancak Cumhuriyet Savcısının talebi doğrultusunda Anayasa’nın 14. maddesine atıfta bulunan mahkeme heyeti, yargılamanın devamına karar verdi. Anayasanın “Temel Hak ve Hürriyetlerin Kötüye Kullanılmaması” başlıklı 14. maddesinde şu hüküm yer alıyor: “Anayasada yer alan haklardan hiçbiri, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve laik Cumhuriyeti ortadan amaçlayan faaliyetler içinde bulunamaz.”

Yukarıdaki maddeye dayanarak birisi Apo’nun eski avukatı olan iki sanık milletvekilinin yargılanmasına devam etme kararı alan mahkeme, Anayasa’nın dokunulmazlıkları düzenleyen 83. maddesi gereği durumu TBMM’ye bildirme kararı aldı. Böylece herhangi bir ceza durumunda sanıkların dokunulmazlıklarının kaldırılması için fezlekeleri hazırlanarak Meclis Genel Kurul’una sunulabilir.

Tabii Meclis’te bu Türk düşmanlarının yargılanması için girişimde bulunmaya cesaret edebilecek bir Türk evladı varsa!

 

 

http://www.turksolu.org/153/isbecer153.htm

 

 

ASRIN HUKUK BÜROSU VE MARİFETLERİ

Global Yorum Internet Dergisi

Adnan KARADAĞ

01.10.2007

 

 

PKK terör örgütü lideri Abdullah Öcalan’ın Kenya’da yakalanarak Türkiye’ye getirilmesini müteakip, Kürtçü bir grup avukat tarafından, Öcalan’ın savunması hemen üstlenildi. Genellikle Diyarbakır Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu ve Diyarbakır Barosu’na bağlı olan bu avukatlar, “Asrın Hukuk Bürosu” adı altında bir yapılanmaya giderek Apo’ya dair çalışmalarını bugüne kadar sürdürdüler/sürdürüyorlar.

Bu avukatlara göre, Apo davası, asrın davasıydı (!) ve bu nedenledir ki, böylesi önemli bir şahsiyetin (!) müdafaası da, ancak ve ancak son derece önemli bir oluşum (!) ile yapılabilirdi. Apo’ya ve dolayısıyla da kendilerine böylesine önemli bir değer biçen bu avukat grubu, “Asrın Hukuk Bürosu” adı altında bir büro kurarak, kendilerini de “Asrın Avukatları” olarak unvanlandırdılar.

“Asrın Hukuk Bürosu” avukatları, Apo ile ilgili hukuki ve siyasi gelişmeleri izlemek, örgüte ve gündeme ilişkin gelişmeleri Apo’ya aktarmak, Apo’dan aldığı talimatları da Türkiye’deki ayrılıkçı Kürtçü unsurlara ve örgütün merkezi konumundaki Irak’ın Kuzeyinde bulunan Kandil alanına intikal ettirmek gibi son derece hassas (!) görevleri üstlendiler. Bu görevlerden artan zamanlarda da, örgüte yardım yataklıktan yakalanarak cezaevlerine giren örgüt mensubu ve sempatizanlarının davalarına girdiler. Ölü ele geçen teröristlerin aileleri ile ilişkiler geliştirdiler, cenazelerine katıldılar, taziyelerde bulundular. Çeşitli ayrılıkçı etkinliklerde boy göstererek, söz alarak malum kitlenin (!) yanında yer aldıklarına dair mesajlar verdiler. Türkiye ile ilgili suçlamalarını, iddialarını AİHM’e götürerek, Türkiye’nin uluslararası alanda yargılanmasına, ceza almasına gayret sarf ettiler.

Anti parantez, kişisel kanaatim odur ki; Kenya’da yakalanmasının hemen sonrasında, uçaktaki ve bilahare mahkemedeki süt dökmüş kedi misali, ürkek, her şeyiyle, hemen ve tamamen teslim olmuş bir görüntü sergileyen Apo’nun, geçen süre zarfında bir “Peygamber” edasına tekrardan bürünerek gösterdiği tavır değişikliğinde “Asrın Hukuk Bürosu” avukatlarının payı oldukça yüksek. Son derece muhtemeldir ki avukatları, Apo ile yaptıkları ilk görüşmelerde; “Aman Sayın Başkan, sergilediğiniz tavır, kitlemizin moralini bozuyor. Sizi “Kaplan” olarak bilenler, tanıyanlar, “Kedi” olduğunuzu kabullenemiyor. Biz ve kitle arkanızdayız. Ayrıca, uluslararası ilişkilerimizi, irtibatlarımızı yoğunlaştırdık ve sizi bu durumdan kurtarmaya çalışıyoruz. Merak etmeyin, size bir şey olmayacak, korkmayın. Kitleleri alanlara yönelteceğiz. Ancak, siz de biraz bu, şeyyy (süklüm püklüm) tavrınızı biran önce değiştirmelisiniz” diyerek Apo’yu yönlendirmeye, cesaretlendirmeye özellikle çaba gösterdiler.

Devam edelim. Tutuklu ve Hükümlü Aileleriyle Dayanışma Derneği, yani kısa adıyla TUHAD-DER’in eski başkanı ve aynı zamanda “Asrın Hukuk Bürosu” avukatlarından olan Süleyman Özbayhan, tıpkı diğerleri gibi Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olup, Diyarbakır Barosu’na bağlı bir avukat. Süleyman Özbayhan, beraberinde iki avukatla birlikte, Apo ile yapılan haftalık görüşmeleri gerçekleştirmek üzere, geçtiğimiz Haziran ayı içerisinde İmralı’ya giderek, ününe ün katmıştı. “Ününe” diyorum, çünkü kendisi gerçekten ünlü (!) bir avukat. Özbayhan, eski DEP’in kurucusu olan, HEP, DEHAP ve HADEP’in de üst yönetimlerinde yer almış olan, ancak son dönemde, mevcut sorunun şiddetle çözülemeyeceğinin savuculuğunu yaparak PKK politikalarını eleştiren ve bu nedenle örgüte muhalif hale gelen Hikmet Fidan’ın Diyarbakır’da öldürülmesi olayının failleri olarak güvenlik güçlerince yakalanan dört örgüt mensubunun avukatlığına soyunarak ün kazanmıştı.

Gelelim sadede. Diyarbakır da yaşayan E.Ç. adlı bir vatandaş, geçtiğimiz Ağustos ayı başlarında, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’ne giderek, kızı B.Ç.’nin kayıp olduğunu, bir süredir eve gelmediğini ve durumundan endişe ettiklerini belirtiyor. Arama çalışmaları başlatan güvenlik güçleri, 17 yaşındaki B.Ç.’yi rutin bir kimlik kontrolü sırasında buluyor. B.Ç. karakolda vermiş olduğu ifadesinde; “Daha önceden tanıdığı ve avukat olarak bildiği Süleyman …. adlı şahsın, kendisini arabayla alarak Dicle Kent teki bir eve götürdüğünü ve burada kendisine tecavüz ettiğini, bekareti bozulduğu için korktuğunu ve evine de dönemediğini, şahıstan şikayetçi olduğunu” dile getiriyor. Şikâyet üzerine yapılan araştırmada Av. Süleyman’ın, Süleyman Özbayhan olduğu anlaşılıyor ve gözaltına alınan avukat geceyi nezarethanede geçirmek zorunda kalıyor. Yapılan sorgusunda da; “B.Ç. ile anılanın rızası ile birlikte olduğunu, B.Ç.’nin 18 yaşından küçük olduğunu da bilmediğini” belirtiyor ve çıkarıldığı mahkemece tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılıyor.

Sözde “Asrın Davası”nda avukatlık yapan Süleyman Özbayhan, şimdi, henüz çocuk sayılabilecek 17 yaşındaki bir “Kız’ın Davası”nda sanık sandalyesinde otururken, Tutuklu ve Hükümlü Aileleri ile Dayanışma Derneği Başkanlığı yapmış olan Av. Süleyman Özbayhan’ın, diğer aileler ve fertleri ile, özellikle küçük yaştaki kız çocukları ile nasıl bir “Dayanışma” içerisinde olduğu da net olarak anlaşılıyor.

Dip not; yakalanan ve teslim olan bazı teröristlerin ifadelerinden basına yansıyan “Başkan Apo, kadınlardan kurduğu ordusundan en güzellerini seçerek kendine yakın koruma olarak alıyordu. Suriye’deki son derece lüks hayatında bayanlarla birlikte olarak onları ‘Özgürleştirdiğini’ söylüyordu. Bu şekilde özgürleşmek istemeyenleri de, en yoğun çatışmaların yaşandığı alanlara özellikle gönderip, onları bir anlamda cezalandırıyor, çoğunun ölmesine sebep oluyordu” şeklindeki iddialar, mevcut kayıtlardan biliniyor.

Sonuç; Av.Süleyman Özbayhan’ın Apo’yu savunuyor olması, söz konusu özgürleştirme anlamındaki açığa çıkan bu yüz kızartıcı olaydan ötürü çok doğal karşılanabiliyorken, O’nu örnek aldığı da her yönüyle anlaşılabiliyor.  

 

http://www.globalyorum.com/inc/newsread.asp?readid=1501

 

KÜRTLER AVRASYA’DA BOŞUNA KÜREK ÇEKİYOR

 

Global Yorum Internet Dergisi

Naciye Saraç

06.11.2007

 

 

Sovyetler Birliği nin dağılması, uluslararası ilişkiler sisteminde önemli değişikliklere neden oldu. Ortaya çıkan özgürlük ortamı ve buna bağlı olarak gelişen bağımsızlık hareketleri, Orta Asya ve Kafkasya’da yaşayan çeşitli etnik gruplar arasındaki çatışmaları da su yüzüne çıkarmasının yanı sıra bölgeye yönelik göçlere sebep oldu. Orta Asya ve Kafkasya’yı bakir ve yaşanacak bölge olarak gören özellikle Kürt ve Ermeni gruplar, Kafkasya’da yerleşmeye başladı.   

Özellikle Kafkas ve Türk asıllı halkların yaşadığı Avrasya coğrafyasında, RF’nun yanı sıra ABD ve Batılı ülkeler de hakimiyet mücadelesine giriştiler. Bu amaçla özerk Cumhuriyet ve Toplulukların kontrol altına alınmalarının kolaylaşacağı planlaması yapılarak, bölgede etnik bölücülük faaliyetleri yürütülmeye başlandı. Kafkas halklarının etnik çeşitliliği ve aralarındaki ihtilaflar da planlarını gerçekleştirmeleri için zemin hazırlıyor. Bu kapsamda, Orta Asya ve Kafkasya’da Kürt ve Ermeni göçü programı uygulamaya konuldu.

Bu doğrultuda, Ukrayna ve Rusya’da Tehdit Altındaki Halklar Cemiyeti’nin yan kuruluş olarak İtalya üzerinden organize ettiği “Memorial” isimli “İnsan Hakları Örgütü”, Kürtlerin Kırım’a ve Kafkasya’ya yerleşmesine destek sağlıyor. Orta Asya, Ermenistan, Tacikistan ve Baltık ülkelerinden, Adige ve Krasnodar başta olmak üzere RF’nun çeşitli bölgelerine ve Ukrayna’ya göç eden Kürt toplulukları, siyasi açıdan örgütlenerek, güçlü bir konuma ulaşmaya çalışıyorlar. Bu ülkelerin büyük medya organlarında, Kürtlerin ‘terörist ve tehlikeli unsur’ olarak yansıtılmasından da rahatsızlık duyarak, bu tür faaliyetleri engellemeye çalışıyorlar. Diğer taraftan, Ukrayna ve RF, Kürt mekteplerinin açılmasını desteklerken, Kafkas halkları ile Kırım Tatarlarının milli mekteplerinin kapatılmasına yönelik çalışmalarda bulunuyor.   

Kırım ve Kafkasya’ya son yıllarda Türkiye vatandaşı ve PKK yandaşı Kürtlerin ilgisinde de artış gözleniyor. Bulgaristan ve Romanya’nın AB yolunda adım atmasından sonra burada barınamayan PKK yandaşı Kürtlerin bir kısmı, işadamı statüsü ile Kırım ve Kafkasya’ya geldiler. Bunların bölgeye yerleşmeye çalışan Kürtlerden aldıkları destekle, PKK, bölgede hakimiyet kurma çabasını artırdı.   

Özellikle Ukrayna nın Kiev, Donetsk, Kharkov, Odessa ve Kırım/Canköy bölgelerine yerleşen PKK sempatizanlarının da Türkiye karşıtı faaliyetlerine Rusya RF’nun destek sağladığı kaydediliyor. PKK mensuplarının, özellikle Yezidi Kürtlere ve kadınlara yönelik faaliyetlerinin yoğunlukta olduğu gözleniyor.   

Örgüt mensupları ve kurdukları dernekler vasıtasıyla, haklarının savunulması, kültürlerini korunması ve bölgede sözsahibi olunabilmesi amacıyla sık sık açlık grevleri, anma geceleri ve toplantılar düzenleniyor, Türklerden haraç toplanıyor, basın organları vasıtasıyla Türkiye aleyhtarı propaganda faaliyetleri yürütmeye çalışıyorlar. Bazı şehirlerdeki postanelerden AİHM ve çeşitli kuruluşlara Türkiye de tutuklu bulunan A. Öcalan ın serbest bırakılması konusunda mektuplar postalanıyor.

Diğer taraftan, terör örgütü PKK nın Bağımsız Devletler Topluluğu bünyesindeki faaliyetlerinin Moskova’dan yönlendirildiği ve son dönemde Krasnodar şehrindeki faaliyetlerinin de önem kazandığı ifade ediliyor.   

Krasnodar Kobanski Üniversitesi’ne bağlı bir organizasyon olan Kafkasya Araştırma Merkezi, Krasnodar Eyaleti’ndeki Kürt, Ermeni ve Yunanlı gibi küçük halklar ve etnik gruplarının ulusal ve kültürel haklarının korunmasını amaçlayan raporları uluslararası ve federal organizasyonlara sunuyor. Geçmiş yıllarda Moskova’da bulunan ERNK (Kürdistan Ulusal Kurtuluş Cephesi) Temsilciliği kanalıyla sürdürülen bu faaliyetler, 1993 yılı sonlarında oluşturulan "Moskova Kürdistan Komitesi" kanalıyla kontrol ediliyor. Komitenin Krasnodar ile Gürcistan, Kazakistan ve Ermenistan da birer şubesi bulunuyor.

Krasnodar ve Novorossisk te yaşayan Kürt azınlık nüfusu arasında, 1991 yılından bu yana devam eden sosyal statü kazanma ve hukuki alanda toplumsal bir özerk bölge kurma girişimleri ise her geçen gün artıyor. Bu kitlenin, her Kürt ün geldiği ülke neresi olursa olsun PKK adına para verme ve yardım yapma zorunluluğunun olduğu ifade edilerek, Krasnodar Eyaleti nde PKK adına para topladıkları da biliniyor. Bölgede siyasi faaliyet yürüten Kürtlerin organizasyonu “Ağrı Kürt Halkları Birliği” ile Ermenilerin organizasyonu “Amşen”, Özerk Bölge statüsünü kazanmak için girişimlerde bile bulunuyor. Abdullah Öcalan liderliğinde "Bağımsız Kürdistan Devleti"nin kurulmasını amaçlayan “Ağrı”, bölgede miting, yürüyüş ve toplantılar düzenleyerek, propaganda çalışması yürütüyor.         

Krasnodar ve Adıgey’e göç eden Kürt kökenlilerin artışı, bölgede yaşayan Rus ve Adıge halkı tarafından da tedirginlikle karşılanıyor. Kürtler, yaptıkları yerleşim başvuruları kabul edilmediği için geldikleri bölgelerde kayıt dışı ve kaçak olarak yaşamak zorunda kalıyor. Geçimlerini hırsızlık, gasp gibi yasadışı faaliyetlerle sağlayan Kürtler, sahip oldukları özel kültür, davranış ve gelenekleri sebebiyle yerel nüfusla uyum sağlayamıyor. Emniyet güçleri, Kürtler arasındaki yüksek suç oranına, uyuşturucu alış verişine ve hırsızlığa dikkat çekiyor. Yerleştikleri bölgeye uyum sağlayamayan Kürtler, bölge halkıyla çıkar çatışmasına girerek, mafya türü örgütlenmeler kuruyor, ayrıca, sosyal, politik, etnik ve ekonomik bir çatışma ve kriz ortamı yaratıyorlar.

Tüm bu olumsuzluklar karşısında bölgenin yerli halklarından olan Krasnodar daki Ruslar da Kürtlere karşı, Adıge kökenlilerden yardım talep ediyor. Bu kapsamda, Adıge Slavyanları Birliği tarafından Ekim 2007’de yapılan açıklamada, Kafkas halkları ve Rusların, Adıge ve Kuban a (Kuzey Kafkasya) yasalara uymaya özen göstererek, yerleşmeye çalışırken, Kürtlerin yasaları rüşvetle aşıp, yerleşmeye devam ettikleri ve bu nedenle, Rus nüfusunun giderek azaldığı açıklanarak, bu gidişatın durdurulması istendi. Açıklamada, Kafkasya’ya Kürtlerin gelişine paralel olarak Rusların göçtüğüne, Kürtlerin Krasnodar ve Adıgey in kültür ve yaşamına uyum sağlamak için gelmediklerini, aksine burayı kendi sorunlarını çözebilecekleri yer olarak gördüklerine, yakında Kürt özerk bölgesi talepleriyle karşılaşılabileceğine de dikkat çekildi.

Diğer taraftan, Adigelerin % 24 gibi düşük bir nüfus oranında yaşadığı Adıgey’in Krasnodar’a bağlanması konusu da RF tarafından zaman zaman gündeme getiriliyor. Kürt göçünün hızlanması ile Adigelerin azınlık konumuna gelmesinden ve bu projenin işlerlik kazanmasından endişe duyan Adıgey Özerk Cumhuriyeti yönetimi, bu konuda önlemler almak için çalışmalara başladı. Zaman zaman düzenlenen toplantılarda, sosyo-politik durumun gergin olduğu bölgelerden yabancı ve göçmen girişi üzerinde durulurken, Kürt gruplarla bağlantılı yüzlerce insanın yasadışı yerleşimi sorunu ayrı bir konu başlığı olarak değerlendirilerek, sorunun sadece yasal anlamda değil, siyasi, kültürel ve sosyal anlamda da değerlendirilmesine ve yasadışı göçe yönelik çözüm yolları araştırılıyor. Bu kapsamda, geçtiğimiz günlerde Adıgey yönetimi ulusal güvenlik meselelerini masaya yatırırken, kontrolsüz göçü, özellikle de artan Kürt nüfusuyla ilgili sorunu gündemine aldı. Yönetimin, yasadışı göçmenler sorununu anti terör komisyonunda ele alması Kürtler arasında tedirginliğe yol açtı.

Avrasya coğrafyasında yaşayan Kafkas ve Türk halkları tehdit altında. Büyük güçler, bu coğrafyadaki Kafkas ve Türk nüfus varlığını yok etmeye çalışıyor ve amaçlarına ulaşmak için her yolu deniyorlar. Bu faaliyetlerinde Kürt kartından yararlanıyorlar. 1944 yılında dağılmış olan bölgenin yerli halkları ise bugün vatanlarına dönme çabasında. Topraklarında başka milletlerden halkların yaşaması ise en önemli sorunları. Bu sıkıntılarına eklenen Kürt göçünün de ciddi milli ayrılıklara sebep olabileceği ifade ediliyor. Bugün Türkiye’de sorun çıkaran Kürtlerin, özerklik elde etme çabasına girişerek, yarın yerleştikleri ülkelerin topraklarının bölünmesine de zemin hazırlayacakları düşünülüyor. Ancak, çağdaş gerçekler, halkların kollektif haklarına riayet için yeni çalışma yöntemleri gerektiriyor ve bölge halklarının birlikte hareket etmesi ve sorunlarına çözüm yolları bulması gerekiyor.

 

http://www.globalyorum.com/inc/newsread.asp?readid=1569