|
SİYONİZMİN SİNSİ PLANI: TÜRK YURDUNU KÜRTLEŞTİRME, ARDINDAN TÜRK YURDUNU BÖLÜP KÜRDİSTAN KURMA PROJESİ 4.BÖLÜM |
|
Büyük İsrailden Büyük Kürdistana
Kuzey Fırat
ABDnin Iraka saldırısı öncesinde, bu saldırının, aslında kukla Kürt devletini kurmak için düzenlendiğini defalarca yazdık. Her fırsatta kukla Kürt devletinin ikinci bir İsrail olacağının altını çizdik. Türkiyenin de bunu engellemeye uygun bir strateji izlemesi gerektiğinin önemini belirttik. Son günlerdeki gelişmeler kaygılarımızda ne kadar da haklı olduğumuzu ortaya çıkardı. Türkiyenin içine düştüğü durumun ve izlediği yanlış politikaların nelere mal olacağının en iyi göstergesi, Irakta yönetimin Iraklılara devrinden sonra yaşanan gelişmeler ve Kürt grupların açıklamaları oldu. Iraka saldırı öncesinde, ABDyle birlikte Iraka girmeyi, böylece kurulacak Kürt devletine engel olmayı önerenler, bu saldırının aslında Irakı parçalamak, Kürt devletini kurmak için yapıldığını yeni yeni anlıyorlar. Kürtlerin verilecek özerklikle yetineceğini sananlar, Mesut Barzaninin son açıklamalarına dönüp baktıklarında gerçeği daha iyi göreceklerdir. Federasyon yetmez, Kürtler kendi devletlerine kavuşacaklardır! Kürt aşiret reisleri Irakın yeniden yapılandırılması çerçevesinde kendilerine verilen özerkliği yetersiz buluyorlar. Barzaninin özerkliğin kendi talepleri olmadığını ve bağımsız bir Kürt devleti kuruluncaya kadar mücadeleden vazgeçmeyeceklerini açıklaması bizleri fazla şaşırtmıyor bu nedenle. Kürt aşiretleri sadece özerklikle yetinecek olurlarsa değişen hiçbir şey olmuyor ve bağımsız devlet kurma talebi de bu gelişmelerin en doğal sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Bunun ilk adımı olarak Kuzey Irakın güvenliğinin peşmergelere bırakılmasını, bu peşmergelerin bölgesel güvenlik gücüne dönüştürülmesini ve yeni yapılacak anayasada bu şekilde tanımlanmasını sağlamaya çalışıyorlar.
Resmen ilan edilmese bile Irakta Kürdistan diye bir devletin varlığını hemen hemen herkes kabul etmiş durumda. Fakat Barzani, bu statüyü yetersiz görüyor. Kendisini Büyük Kürdistanın lideri olarak hayal ediyor. Barzani, Kürtlerin Araplar gibi bölündüğünü, eninde sonunda Kürtlerin birleşeceğini ve Büyük Kürdistanın kurulacağını ilan ediyor. Barzaninin bu talebi kimilerine oldukça fantastik görünüyor olabilir ama dönüp son on beş yılı değerlendirdiğimizde, bu talebin gerçekleşmeyeceğinin garantisini kimse veremez. 15 yıl öncesine kadar Kürdistan diye bir devletin kurulmasına gülüp geçenler, şimdi bu devletle Türkiye arasındaki ilişkilerin nasıl olacağını tartışıyor. Türkiyenin güneydoğusunun bir süre sonra bu devletin sınırları içine girebileceği seçeneği de göz önünde tutuluyor. Emperyalizm Ortadoğuya nasıl hükmedecek? Emperyalizm tarihin hiç bir döneminde Ortadoğuya sahip olamadı, buradaki uygarlıkları yok edemedi. Ancak Ortadoğudan da hiçbir zaman vazgeçmedi. Suni ayrılıklar yaratarak, etnik bölünmeleri kışkırtarak buradaki dinenişi kırmaya çalıştı. Ancak bu tarihe kadar Irakta kazandığı başarıya ulaşamadı. Emperyalizmin Ortadoğudaki en büyük başarısı İsrailin kurulması oldu. Ancak İsrailin kurulması tek başına yeterli değil. Zaten bölgede emperyalizmin içine düştüğü bataklığın en büyük nedeni de bu. İsrail bölgede tecrit bir ülke. Tüm Arap devletleri İsraile düşman. Bu nedenle İsrail gibi ikinci bir ajan devletin yaratılması hem kaçınılmaz hem de oldukça acil. ABDnin Büyük Kürdistan projesinin hedefi de böylelikle netlik kazanıyor: İkinci İsrail. Aslında bu tartışmayı TÜRKSOLUnda defalarca yaptık. Ve her gün bu tespitlerin somut olaylarla ispatlandığına şahit oluyoruz. Bu konuya tekrar dönmemizin nedeni, son günlerde gündemi oldukça meşgul eden İsralin K. Irakta Kürt aşiretlere verdiği desteğin iyice gün yüzüne çıkması olması. İsrail de K. Iraktaki bu faaliyetini yalanlamıyor. İsrail tarafından yapılan açıklamada, Kuzey Irakta İsrailin hiçbir resmi faaliyeti yoktur. Elbette çifte pasaport sahibi veya İsrail hükümetini veya devletini temsil etmeyen özel şahıslar Kuzey Irakta bazı faaliyetler yürütebilirler. Bunlar onları bağlar. Devlet politikasıyla ilgisi yoktur deniliyor. Bu faaliyetler başka hangi açıklamayla kabul edilebilir acaba? Ayrıca Mesut Barzaninin İsraille görüşmemiz doğal yönündeki açıklamaları ve geçmişte Kürtlerle İsrail arasında kurulan ilişkiler, işbirliğini ayyuka çıkarıyor. İsrail peşmergeleri neden eğitiyor? Körfez Savaşı sonrasında Türkiye K. Irakta tam olarak olmasa da denetimi büyük oranda peşmergelere bırakmıştı. O dönem yapılan bu yanlışın üstüne başka yanlışlar da eklendi ve bugün bu peşmerge gruplar Büyük Kürdistan projesiyle ortaya çıktılar. Tabii Büyük Kürdistanın kurulması da büyük bir askeri güç gerektiriyor. Mesut Barzaninin K. Irakın denetiminin peşmergelere bırakılması, peşmergelerin bölgesel güvenlik gücü olarak bağımsızlaşması talepleri, kurulması planlanan bu büyük askeri gücün ilk adımları aslında. Kürt ordusunun kurulmasında en büyük desteği de elbette İsrail sağlayacak. Çünkü kurulacak Büyük Kürdistan Devleti, İsrailin bir türevi olacak, ordusu da İsrail ordusunun bir parçası. Doğrudan Pentagona bağlı, Bushtan talimat alan bir ajan devlet ordusu oluşturulacak. Sadece bu değil, Yahudilerle Barzani sülalesinin genetik bağı, Kürtlerin bölgedeki durumları da bu işbirliğinde önemli bir etken. Kürtler de Yahudiler gibi bölgede tecrit durumdalar. Bölge ülkelerinin hiçbirisi yaşanan gelişmelere sıcak bakmıyor. Tüm Arap devletleri kurulacak Kürt devletine karşı çıkıyorlar. Hatta kurulacak Kürt devletine, gerekirse savaşarak engel olacaklarını vurguluyorlar. Her ne kadar İsrail konusunda aktif davranılmasa da, İsrailin Filistindeki politikaları bu ülkelerden büyük tepki topluyor. Dolayısıyla bölge ülkeleri Kürtlerin ve Yahudilerin ortak düşmanı oluyorlar. Bu nedenle İsrail-Kürt işbirliğini de ortak düşmana karşı yapılan bir işbirliği olarak adlandırabiliriz. Bu işbirliğinden dolayı MOSSAD ajanları peşmergeleri, özellikle suikast ve suikasta karşı koyma gibi konularda eğitiyorlar. MOSSAD bu eğitimler için emekli, başarılı ajanlarını görevlendiriyor. Guam Adalarına kaçırılan peşmergeler geri dönüyor ve bu eğitimlere katılıyorlar. Ve tüm bunlar İngilizlere ait paravan bir güvenlik şirketi adı altında sürdürülüyor. Gazetelere yansıyan eğitim faaliyetinin bazı ayrıntıları ise şunlar; MOSSAD ile KDP, kağıt üzerindeki ilk resmi anlaşmayı 2001 yılında yapıyor. Eğitim hem bölgede hem de İsrailde yapılıyor. Peşmergelere ayda 500 bin dolar veriliyor. Bölgedeki MOSSAD ajanlarının çoğu Kürt Yahudisi. Eğitime Barzaninin yakın akrabaları da katılıyor. Eğitimi verenlerin tamamı lehçelerine kadar Kürtçe biliyor. İsrail nasıl kurulduysa Büyük Kürdistan da öyle kurulacak? Ordu kurma çalışmaları bu şekilde sürdürülürken, devletin kurulması için izlenen yollar İsrailin bölgeyi işgal sürecini hatırlatıyor. Yahudiler Filistin topraklarını satın alarak ve Filistinleri katlederek İsrail devletini nasıl kurdularsa, aynı şekilde Büyük Kürdistanı kurmaya çalışıyorlar. İsrailden göç eden Yahudi Kürtler, özellikle Türkmenlerin yoğun olarak yaşadığı Kerkükte Saddamın bedava dağıttığı toprakları bedellerin çok üstünde fiyatlarla satın alarak buralara yerleşiyorlar. Finans kaynağı ise elbette İsrail. KDP ve KYP 5 bini aşkın Kürte ayda 200 dolar yardımda bulunuyor. Şimdiden 5 binin üzerinde Kürt Türkmenlerden boşaltılan bu topraklara yerleşmiş durumda. Buradaki Araplar göçe zorlanıyor. Türkmenler azınlık durumuna düşürülmeye çalışılıyor. Mesut Barzaninin Kerkük konusunda söyledikleri de tüm bu gelişmeleri doğrular nitelikte. Barzaniye göre Kürtler Kerküke dönecek, burada yaşan Araplar ve Türkmenlerin büyük çoğunluğu Kerkükü terk ettikten sonra referandum yapılacak ve Kerkük için hangi karar verilirse o karara uyularak Kerkük sorunu çözülecek! Oldukça demokratik bir çözüm değil mi?! İsrailde, Filistinlileri istiyor musunuz diye referandum yapıyorsunuz ve referandum sonucuna göre Filistinlilerin kaderini belirliyorsunuz! İsrailin kurulmasını kitaplardan okuyan bizler için tarih tekerrür ediyor ve ikinci bir İsrailin nasıl kurulmaya çalışıldığını yaşayarak öğreniyoruz. Kerküke her fırsatta silahla saldıranlar, silahla yapamadıklarını bir de parayla yapmaya çalışıyorlar. İsrailin en büyük dostu: Baba Barzani Yahudi-Kürt birlikteliği yıllar öncesinden başlıyor. İsrail kurulduğu günden bu yana Arap düşmanı kim varsa her fırsatta işbirliği içersinde oldu. Özellikle Irak yönetiminin 17 Temmuz 1968de Baas Partisine geçmesi İsrailin geleceğini de önemli ölçüde tehdit ediyordu. Irak bu tarihe kadar Batı yanlısı, emperyalizmin ve dolayısıyle İsrailin bölge üzerindeki emellerinin önünde engel oluşturmayacak, hatta İsrailin işini kolaylaştıracak bir monarşi rejimi tarafından yönetiliyordu. Ancak bu rejimin yıkılması yerine milliyetçi bir rejimin kurulması emperyalizmin, dolayısıyla İsrailin işini oldukça zorlaştırmıştı. Arap milliyetçiliğinin güçlenmesini, Irakın bu şekilde bağımsız bir devlet olarak kalmasına emperyalizmin tahammülü yoktu. Bu devlet ya parçalanmalı ya da iç isyanlar çıkartılarak zayıflatılmalıydı. Bu görev Mustafa Barzaniye verildi. Barzaninin işbirlikçiliğinin yanısıra Yahudi Kürt olması İsrailin işini daha da kolaylaştırıyordu. Çünkü İsrailin kurulması sırasında bir çok Yahudi Kürtün buraya göç ettirildiği ve bu Kürtlerin çoğunlukla Barzani aşiretinden olduğu bilinen bir gerçekti. Bunun ötesinde Barzani aşireti çok sayıda ünlü haham çıkaracak kadar dindar bir Yahudi Kürt aşiretiydi. Bundan dolayı Kürt Yahudilerin büyük çoğunluğu Barzani hareketini destekliyorlardı. Yahudilerle Kürtlerin bu birlikteliği günümüzde de oldukça olağan karşılanıyor. İsmail Beşikçi Kürtlerin Ortadoğuda Yahudilerin doğal ittifakçısı olduğunu söylüyor, Kürtlerin Yahudi toplumuyla sıcak ilişlikiler kurması gerektiğinin altını çiziyor. 1970lerde Kürt isyanları artmıştı ve isyanların başını Barzani aşireti çekiyordu. İsrail, peşmergelere eğitimden silaha kadar her türlü yardımda bulunuyordu. Mustafa Barzani her fırsatta İsraile ziyaretlerde bulunuyor, İsraille ilişkileri sıkı tutmaya çalışıyordu. Geçmişte başlayan bu birliktelik 90larda da devam etti. Uğur Mumcu, bir yazısında MOSSADla Barzani birlikteliğini ortaya çıkardığı için İsrail Büyükelçiliğine çağrılıyor ve uyarılıyordu. Bu yazıdan kısa bir süre sonrada bombalı bir saldırı sonucunda hayatını kaybetmesi işin araştırılması gereken bir başka önemli boyutu. Irakın parçalanması Ortadoğunun denetim altına alınmasında neden önemli? ABD ve İsrailin Saddam rejimine neden bu kadar kinle saldırdığını ve neden Kürtlere bu derece önem verdiğini bu tarihi gerçekler ışığında değerlendirmek gerekiyor. Irak Ortadoğuda emperyalizme karşı direnişin merkezi, Saddam Hüseyin de bu direnişin lideriydi. Onun için Saddamın devrilmesi, Irakın parçalanması gerekiyordu. Aynı zamanda Saddam rejimi halkçı-milliyetçi bir rejimdi ve diğer ülkelere örnek olduğu için ortadan kaldırılması emperyalizm için hayati önemdeydi. Baas Partisinin iktidarı almasından sonra Irakta Kürt isyanları hiç durmadı. Emperyalizmin Ortadoğudaki en büyük düşmanı Irak ve lideri Saddamdı. Eğer Irak parçalanırsa Ortadoğunun da parçalanması hemen arkasından gelecekti. ABD Iraka saldırdığında bu kadar büyük bir direnişle karşılaşacağını beklemiyordu. Ne de olsa her şey ayarlanmıştı. Kürtler yıllardır bu anı bekliyorlardı. Diğer gruplar da... Direniş artıyor, bölge ülkeleri tedirgin Ancak ABD planı Irakta tutmadı ve Kürtler hariç diğer gruplar ABDye karşı direnişlerini her geçen gün arttırıyorlar. ABD ise Irakta bataklığa saplandığının yeni yeni farkına varıyor ve şimdi bu bataklıktan kurtulmanın yollarını arıyor. İsrailin K. Irakta faaliyetlerini arttırmasının nedeni tam da bu aslında. ABDyi saplandığı bu bataktan kurtarmak. ABDyi sadece Iraktaki direnişler rahatsız etmiyor elbette. Bölge ülkelerinin ABDye karşı tutumlarındaki sertleşme ABDnin ileride zor günler yaşayacağının habercisi. Denize düşen yılana sarılır misali, ABD ve İsrail Kürtleri olası bir Arap çatışmasına karşı hazırlıyor. Peşmergeler de deneyimli İsrail ajanları tarafından Sünni ve Şii liderlere suikast düzenlemek için eğitiliyorlar. Diğer bir önemli nokta da, peşmergelerin, İranı denetlemek ve Suriyeyi istikrarsızlaştırmak için kullanılıyor olmaları. Geçtiğimiz Mart ayında Suriyede, Suriye polisiyle Kürtler arasında çıkan çatışmanın arkasındaki gücün İsrail olması hiç de uzak bir ihtimal değil. Aynı zamanda peşmergeler Arap mallarına el koyuyorlar ve sınırları genişletiyorlar. Bu gelişmeler Büyük Kürdistan için ön hazırlık niteliğinde. Büyük Kürdistan, Türkiyenin güneydoğusu, Suriyenin kuzey doğusu, Irakın kuzeyi ve İranın güney batısında kalan toprakları da içine alıyor. Peşmergeler aynı zamanda bu projeyi hayata geçirebilmek için MOSSAD ajanları tarafından eğitiliyorlar. Türkiye ne yapıyor? İsrailin peşmergeleri eğittiğini CIA bile kabul etmişken Tayyipin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül bu yöndeki sorulara, İsrailin açıklamalarına güvenmeliyiz cevabını veriyor! Olayın, tüm dünyanın gündemine geldiği günün hemen ertesinde Celal Talabani ile görüşen Gül, Irakta Kürt özerk yönetimine sıcak baktığını açıklıyor. Kürt aşiretleri ise Türkiyenin K. Iraktaki askeri varlığından dolayı duydukları rahatsızlığı dile getiyorlar, Türkiyenin askerlerini bir an önce K. Iraktan çekmesini istiyorlardı. Türk devleti K. Iraktaki Kürt grupların isteklerine boyun eğiyor ve K. Iraktaki askerlerimizi çekme kararı alıyordu. İsrail, kimileri tarafından Ortadoğuda hâlâ Türkiyenin stratejik müttefiki olarak görülüyor. Öyle ki yeni yapılan anlaşmaya göre Türkiyeyle İsrail ortak cephanelik kuruyorlar. Bu anlaşmaya göre iki ülkeden herhangi biri savaşa girerse diğeri bu silahları kullanma hakkına sahip oluyor. Tüm bunlar elbette Türkiye ve bölge geleceğini tehlikeye sokan gelişmeler olarak tarihe geçiyor. Şimdi şu soruların cevaplandırılması gerekiyor; Türkiye Büyük Kürdistana izin verecek mi? Kerkük gibi Türkmen nüfusun yoğun yaşadığı toprakların satın alınarak Kürtleştirilmesine seyirci mi kalacak? Yoksa yeni kırmızı çizgiler çekip onların paspas edilişini mi izleyeceğiz?
|
SEÇİM ÖNCESİ AKP , İSRAİL VE BARZANİ ÜÇGENİ -1-
Yalçın Güzelhan 14.07.2007
22 Temmuz seçimleri sıradan bir seçim değildir. Bu Türkiye Cumhuriyeti'nin var ya da yok olma seçimidir. "Ne mutlu Türküm diyene bilincinde olupta" bu gerçeği gören her Vatan evladı, bu tehlikenin bertaraf edilmesi uğruna, bu güne kadar sürdürülen siyaset anlayışını bir tarafa bırakarak, Milletin birliğini ve Devletin bütünlüğünü korumak adına, bu görevi layıkı ile yerine getirebileceğine kanaat getirdiği, MHP çatısı altında toplanmaktadır. Siyasetle pek ilgisi olmayan Fenerbahçe eski Başkanı Ali şen dahi "Devlet Bahçeli dört dörtlük bir devlet adamıdır" diyerek, bu ortak doğruyu işaret etmiştir. Bu seçimin En önemli yanı, Parçalanmaya doğru hızla yol alan üniter yapımızın ve milli birliğimizin, bu tehlikeden korunmasıdır. Bilindiği üzere ABD, Büyük Ortadoğu Projesi ( BOP ) kapsamında, hem Petrol kaynaklarını ele geçirmek, hem de İsrail'in güvenliğini garanti altına alabilmek için bölgemizde ciddi bir savaş veriyor. Bu savaşın bizim açımızdan önemi; Başbakan Tayyip Erdoğan'ın da eşbaşkanı olduğu bu projenin bizim güneydoğu bölgemizide içine alan büyük Kürdistanı kurmayı hedeflemesidir. Zira daha önce ABD senatosunda dağıtılan broşürler ve silahlı kuvvetler dergisinde yayınlanan haritalarla bu gerçek artık saklanamaz duruma geldi. Son olarakta Yunanistan da yayınlanan benzer bir harita ise, olayın üzerine tüy dikti. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın BOP projesine aktif destek veriyoruz açıklamasının ardından, 12-01- 2007 tarihiinde Dış işleri konutunda Mısır Dışişleri Bakanı Ahmet Ebul Geyt ile bir araya gelen Sayın Abdullah Gül, görüşme sonrası yaptığı açıklamasında, Amerikan vatandaşlarının dahi ciddi tepkiler gösterdiği, Geoerge W. Bush'un yeni Irak stratejisinin ( Bu aynı zamanda BOP anlamına gelir ) başarılı olmasını istediklerini dile getirdi. Yani buradan çıkan sonuç; AKP hükümetinin hem bir numaralı, hemde iki numaralı isminin, Üniter yapımızı hedef alan böylesi bir projenin içerisinde aktif olarak yer aldığıdır. Irakın petrol yataklarının büyük çoğunluğunu barındıran Kuzeyinde kurulmakta olan Kürdistanın ordusuna çok sayıda PKK'lı teröristin de katıldığı iyi biliniyor. Bölgeyi bizzat ziyaret ederek gerçekleri gözlemleme şansı bulan AKP Balıkesir Millet vekili Turhan çömez'in bu konuda ki açıklamaları arşiv raflarındadır. Bilindiği Üzere Parasal kaynakları ABD tarafından temin edilen Barzani'nin peşmerge ordusunun, yapılanması ve eğitimi ise, İsrail tarafından sağlanıyor.Yani BOP projesinin ana dayanaklarından birisi de İsraildir. Başka bir deyişle İsrail Barzani'nin Diyarbakırımızı karıştırmak için güvendiği Peşmerge ordusunun kurucusu ve eğiticisi konumundadır. Bu Orduya ait Tanklar ise şu anda kuzey Irakta Türk Ordusuna karşı konuşlanmış durumdadır. Peki İsrail ile AKP arasında nasıl bir diyalog var ? diye sorarsanız, İsterseniz bunun cevabını da İsrail Büyük elçisi'nin kendi ağzından alalım. 8-09-2006 tarihinde Ankara da düzenlenen Türkiye İsrail ilişkileri ve İsrail'in Ortadoğu politikaları konulu konferasta konuşan Büyük Elçi Pinhas Avivi " Türkiye İsrail ilişkilerinin Başbakan Tayyip Erdoğan döneminde geçmişte hiç olmadığı kadar iyi olduğunu" açıklıyor. İsrail ile Tayyip Erdoğan arasında özel bir yakınlığın olduğunu düşündüren çok fazla ip uçları var. Daha önce ABD' deki Musevi cemaati ( JİNSA) tarafından Erdoğana verilen Yahudi cesaret ödülü ile, son olarak şubat 2007 de gerçekleşen İsaril Başbakanı Ehud Olmert ile Başabakan Erdoğan arsındaki görüşme, bunlardan sadece ikitanesidir. Önceleri sadece 1 saat olarak planlanan bu görüşme, nedense 2,5 saat sürüyor. İşin ilginç yanı Türkiye'nin üniter yapısını hedef alan BOP'nin temel ayaklarından birisi olan İsraille yapılan bu görüşmede, her ne hikmetse, zabıt yok...Dışişleri temsilcisi yok...Başbakanlık ya da başka bir kurum adına üçüncü bir kişi de yok. Oysa devlet geleneğimzde bunların hepisininde olması gerekirdi. Böylesi bir görüşmede ise mutlaka ama mutlaka olması gerekirdi. Bu durumda insan görüşmenin bu şekilde yapılması için mutlaka ciddi gerekçelerin olması gerektiğini düşünmekten, kendisini alamıyor. Türkiye Cumhuriyetinin kaderinin oylanacağı 22 temmuza günler kala, bu seçimde AKP'yi desteklediklerini açıktan ifade eden, Türkiye Cumhuriyetinin Üniter yapısını ve Milli birliğini hedef alan bu güçlerle, AKP arasındaki ilişkilere ışık tutmaya, bir sonraki makalemde devam edeceğim. Şimdilik hoşça kalın diyorum.
|
|
DTPnin sinsi planı
26 Mart 2007
Türkiyede Talabani /Barzani
destekli sinsi bir senaryo sahneye konuluyor..
İŞTE SENARYONUN FOTO-ANALİZİ
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/6203162.asp?m=1&gid=112&srid=3601&oid=1 |
|
Pankürdizm yayılıyor GÜNEŞ Rıza Zelyut 27 Mart 2007
Cuma gecesi, Ulusal Kanal'daki Ümit Zileli'nin yönettiği Ses
Ver Türkiye adlı programda, İşçi Partisi Lideri Doğu
Perinçek, yazar Mehmet Metiner ve ben; nevruzu ve Güneydoğu'yu
tartıştık. Orada önemli bir tespit yaptım ki şudur:
Yaşadığımız terör süreci hızla kabuk değiştiriyor.
Terör; Kuzey Irak'ı da içine alan Pankürdizm'e dönüşmek
üzere... Pankürdizm, bütün Kürtleri birleştirmek; Kürdistan
adı altında tek devlet kurmak ideolojisidir. Pankürdizm, açıkça bölücü Kürt temsilcileri tarafından dile getirilmiştir. Bunu PKK'nin siyasi seslerinden Leyla Zana 21 Mart'taki konuşmasında çekinmeden ifade etti. Bakın Bayan Zana Nevruz törenini savaş gösterisine çevirenlere şöyle seslenmişti: 'Kürtlerin üç lideri var: Talabani, Barzani, üçüncüsü sizin 'Rehber, Başkan' dediğiniz Öcalan'dır. Üçü de yüzümüzün akıdır.'
Bu sözlerin anlamı gayet açıktır: Güneydoğudaki
ayrılıkçı Kürtler; artık, PKK ile de sınırlı
kalmıyorlar. Bunlar; Kuzey Irak'taki Kürt aşiret reisleri ile
aynı eylem ve ağız/fikir birliği içindeler.
Peki Türkiye'deki ve Kuzey Irak'taki ayrılıkçılar bu gücü nereden alıyorlar? *Kuzey Irak'taki Kürtleri 80'lerin sonundan itibaren ABD korumasına aldı. *Türkiye'deki Kürt kökenli yurttaşlarımıza ise Avrupa Birliği ağabeylik yaptı. Böylece Pankürdizm'in maddi ve siyasi destekleri yaratıldı. Leyla Zana'ya AB tarafından barış ödülleri Pankürdizmi beslemek için verildi. *Bu bölücü etkinin yaygınlaşması, kitleler tarafından benimsenmesi için de Türkiye Cumhuriyeti'ni kötüleyen bir kampanya başlatıldı. Bu saldırı, giderek; Türk kimliğini de kapsama alanına aldı. *Dış saldırgan güçlere; Türkiye içinden sivil toplum adı altında kurulan bazı dernekler, bazı vakıf üniversiteleri (Bilgi Üniversitesi, Sabancı Üniversitesi, Koç Üniversitesi başta olmak üzere) kuvvetle destek verdiler. *Hükümet, bu dış destekli sivil toplum kuruluşları ile işbirliğine girdi; 'Türk demeyelim, Türkiyeli diyelim!' sloganı ile Türk kimliğine yönelik bu örgütlü saldırının önünü açtı. Dışarıdan planlanan, içeriden desteklenen cinayetler ile Türk kimliği daha ağır hakaretlere uğratıldı. *Uluslararası şirketlerle kan bağı bulunan holding medyası, bu saldırın propaganda üssü gibi kullanıldı.
*AKP hükümeti, Abdullah Gül eliyle Pankürdist zihniyettekilere bol
bol ödün verdi. Ne yazık ki bu ödünler ters tepti. Halkımız, Pankürdizmin emperyalist Batı tarafından tezgahlandığını görüyor. Ülkemizde yükselen milliyetçi dalga da bu yüzden Kürtleri değil; ABD'yi ve AB'yi hedef alıyor. Amerikan ve Avrupa karşıtlığı ile milliyetçi yükselişin denk düşmesi bunu gösterir. İçimizdeki AB ve ABD uşakları ise bu sağlıklı dalgayı, ırkçı/etnik milliyetçilik gibi göstermemeye uğraşıyorlar. Halbuki ülkemizdeki milliyetçi yükseliş, PKK eylemlerinin yoğun olduğu dönemlerde değil de ABD ve AB'nin Türkiye'yi aşağıladığı son 3 yıllık dönemde görülmüştür. Cuma gecesi Ulusal Kanal'da yapılan küçük halk oylaması da yükselen dalganın etnik milliyetçi tepki değil, antiemperyalist tepki olduğunu, yüzde 99'a varan baskın bir oranla gösterdi. BAK ŞUNA: İçimizde az da olsa ABD emperyalizminin oyununa gelenler oluyor. Bunlardan birisi mektup yazmış diyor ki: 'Zelyut şerefsizi! Bağımsız Kürdistan seni niçin bu kadar üzüyor. Senin gibi faşist şerefsizler ne yaparsanız yapın Kuzey Irak'ta bağımsız bir Kürdistan kuruldu ve bunu yıkmaya kimsenin gücü yoktur. Arkamızda dünyanın tek büyük ve en büyük gücü ABD duruyor; o bizimle biz onunla gururlanıyoruz.'
Bu mektup, Pankürdizmin Türkiye'de yaygınlaştını gösteren
örneklerden birisidir. http://www.gunes.com/2007/03/27/yazarlar/y4.html |
|
AKP-Barzani diyaloğunun perde arkası?
Sabahattin ÖNKİBAR 20.02.2007
|
|
Kazakistan
olaylarının gerçek nedenleri
Hüseyin Adıgüzel
Üç büyük emperyalist gücün kıskacındaki Kazakistan Kazakistan coğrafi konumu, zengin yer altı kaynakları ve geniş coğrafyası ile emperyalizmin en önemli hedeflerinden biridir. Doğu yönünde Çin, Kuzey yönünde Rusya ile sınırlarının olması, coğrafyanın genişliği ve son zamanlarda keşfedilen Karakanda doğal gaz ve Tengiz petrol yatakları, bu iki ülkenin iştahını kabartmaktadır. Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında Afganistanı işgal eden ABD dolaylı olarak Kazakistana sınır olmuştur. Yani şu anda Kazakistan, üç büyük emperyal güç tarafından kıskaca alınmış bir manzara arz etmektedir.
Devlet başkanı Nur Sultan Nazarbayev, tarafsız bir politika izleyerek bu güçlerin etkisini azaltma çabası içerisinde olmasına rağmen, hâlâ yeteri oranda başarı sağlayabilmiş değildir. Nur Sultan Nazarbayev, 1993 yılında Alm-Atada yapılan Bağımsız Devletler Topluluğu liderler zirvesinde, o zamanki Rusya Başbakanı Çernomirdinin Gelin eski Sovyetler Birliğini yeniden kuralım teklifine şiddetle karşı çıkmış ve Avrasyacılık adı altında, eski Sovyetleri ihya etme çalışmalarının artık bir sonuç vermeyeceğine inandığını söylemişti. Çünkü, o günlerde Kazakistanın ortaya attığı Orta Asya Türk Birliği/Topluluğu büyük destek bulmuş ve Türkiyede zaman içinde bu birliğe/topluluğa katılabileceğini açıklamıştı. O günlerden bu günlere, derenin altında çok sular aktı. Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi ile ABD bölgede etkin rol almaya başladı. Gittikçe azalan Rus tehdidi, Putin ile birlikte yeniden hissedilmeye başlandı. Türkiye ise, inisiyatifi başkasına kaptırmanın telaşı içerisinde, ne yapması gerektiğini bilemeden şaşkın ördekler gibi ortada kaldı. O dönem içinde Azerbaycanın rahmetli Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev, Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Kırgızistanı ziyaret etti. Cumhurbaşkanlarını Baküye davet etti. Onlara, tehlikenin büyüklüğünü tecrübeli bir devlet adamı olarak anlattı ve gösterdi. Türkiye ile birlikte bir birlik oluşturmanın gerekliliğini vurguladı. ABD ve Rusyayı birbirine düşürmeye çalışmanın, her koşulda birinin hegomonluğunu kabul etme sonucunu doğuracağını açık olarak anlattı. Bu girişimler sonucu, emperyalizme karşı mücadele alanı genişledi. Emperyalizim de boş durmuyordu. Demokrasi, insan hakları, özgürlük gibi moda deyimlerle bu ülkelere yöneldi. Hemen hepsinde oluşturulan Soros Vakıfları aracılığı ile, başta Azerbaycan olmak üzere tüm Türk bölgelerinde yoğun bir çalışma başlatıldı. Yugoslavyada başlatılan Turuncu Devrimler hızla yayıldı. Kafkasya bölgesinde Gürcistan, Karadenizin kuzeyinde Ukrayna, Orta Asyada Kırgızistan Turuncu devrimlerle, istenilen düzeye getirildi. Azerbaycan bu tehlikeyi devlet başkanı İlham Aliyevin gayret ve basiretli yönetimi ile şimdilik atlattı. Doğal olarak ABDnin bölgede yayılma isteklerine Rusya da bigane kalmadı. O da Putin politikası ile Orta Asya Türk halkları ile iyi ilişkiler kurmaya, Bağımsız Devletler Topluluğu kanalı ile de ekonomik zenginliklere ortak olmaya çalıştı. Bugün bu iki gücün ve ABnin Kazakistan üzerinde büyük ekonomik emelleri vardır. Tengiz petrolleri ve Karakandada yeni keşfedilen zengin doğal gaz yataklarının işletilmesi için kurulan konsorsiyumların içinde Rusya, ABD ve bazı AB ülkeleri (İtalya ve Almanya) yer aldı. Ve bunlar bilhassa ABD ARAMCO ile İngiliz BP, Rus Lukoil, İtalyan Gaip şirketleri aslan paylarını kaptılar. Türkiye Petrolleri Anonim ortaklığının çok küçük miktarla konsorsiyum içerisinde yer alması, pek önemli değildir. Esas güç Aramco, BP ve Lukoil şirketlerinin elindedir. Kazakistanda gerçek patron ENKA değil ABD Kazakistanda meydana gelen ve binden fazla Türk işçisinin dövülmesi ve Kazakistandan ayrılması ile sonuçlanan olaylar, Tengiz petrol işletmelerinin şantiyesinde gerçekleşmiştir. Bu şantiyelerde Türk işçilerle birlikte Kazak, Amerikalı ve Rus işçiler de çalışmaktadır. Kazakistanın kuzey batısında yer alan bu bölge, Kazakistan toprakları içerisinde Rus etkisinin en yoğun olarak yaşandığı bölgelerden biridir. Kazakistanın kuzey bölgesi nüfus olarak Rusların çoğunlukta oldukları yerlerdir. Ve bu bölgelerde etkin bir Rus kültürü hakimdir. Şantiyelerde faaliyet gösteren ve Türk işçilerinin yoğun olarak çalıştıkları firma ENKAdır. ENKA uzun yıllardan beri bu bölgede ABDnin taşeronluğunu yapmaktadır. Yani buralarda ABD firmalarının aldıkları ihaleler, ENKA tarafından taşeron olarak hayata geçirilmektedir. Doğrudan ENKAnın aldığı bir ihale yoktur. Patron gibi ENKA görünse de esas patron ABD firmalarıdır. Bunu özellikle vurguluyorum. Çünkü, bilhassa Alm-Atı ve Astanada ihaleler alan ve Türk işçileri çalıştıran, fakat hiçbir olaya meydan vermeyen başarılı Türk firmalarını ENKAdan ayırmak gerektiğine inanıyorum. 20 Ekim 2006 tarihinde meydana gelen olaylar aniden ortaya çıkmış, birdenbire gelişmiş basit, küçük olaylar değildir. Bu bölgede üç dört seneden beri bir çok olay meydana gelmiş, fakat bunlar Türkiyeye duyurulmamıştır. Yani olaylar uzun bir hazırlık döneminin sonucunda bu boyutlara ulaştırılmıştır ve Türkiye ile Kazakistan arasında soğuk rüzgarların esmesine sebep olmuştur. Olayların gerçek nedeni Kazakistanda cirit atan Kürt örgütleridir Kazakistan, esnek anayasası yüzünden bir çok örgütün cirit attığı bir ülke görünümündedir. Bu örgütlerden biri ve bize göre en tehlikelisi PKKdır. PKK, bu ülkede, 1991 yılından beri, geniş bir şekilde örgütlenmiştir. Örgütün merkez üssü, Alm-Atada bulanan Abay Devlet Üniversitesi Yabancı Diller Bölümüdür. Hatırlarsanız bebek katili Öcalan yakalandığı zaman, Türk cumhuriyetlerindeki en büyük tepki ve gösteri Alm-Atada olmuş, üniversitenin hemen yanında bulunan Türkiye Büyükelçiliğine saldırı bile düzenlenmişti. PKKnın Kazakistandaki lideri, örgütleyicisi, yayıcısı, aslen Gürcistanlı bir Azerbaycanlı olan ve kendisini Kürt olarak takdim eden Abay Üniversitesi Yabancı Diller Bölüm Başkanı Prof. Dr. Kinyas İbrahimoviçtir. Bu şahıs 1994 yılında Moskovada düzenlenen Kürt Konferansının düzenleyicisidir. İsveçte bulunan Kürdoloji Enstitüsü ile yakın işbirliği içindedir. Davetli olarak 1995 yılında İsveçe gitmiş. Orada, Türkiye aleyhine olan eylemlerinden dolayı Türkiyeden kaçan gençleri Kazakistana getirmiş, onları çeşitli üniversitelere öğrenci yapmış ve onlardan faal militan olarak yararlanmış ve yararlanmaya devam etmektedir. Bu şahsın faaliyetlerinden Türkiye Büyükelçiliğinin de haberi olduğunu zannediyorum. PKK şu anda, Kazakistanda gerek siyasi gücü, gerekse militan kadrosu ile en güçlü örgüt konumundadır. Kazakistanda Kürtler Batı yanlısı derneklerle birlikte Türk düşmanlığını körüklüyor Kuzey Kazakistanda Rusların kurduğu ve Türkiyeden nefreti aşılayan Rusyaya Saygı Derneği, ABD ve AB tarafından finanse edilen, Batı yanlısı bir çok demokratik toplum örgütü ki, bunlar Türkiyenin bölgeden çekilmesini istemektedirler ve her fırsatta Türkiye aleyhine provokatör eylemler düzenlemektedirler. Başta PKK olmak üzere, bu örgütler her fırsatı değerlendirmekte, Kazak Türklerini Türkiye aleyhine kışkırtmaktadırlar. Yukarıda, olayların birdenbire ortaya çıkmadığını söyledik. Adı geçen örgütler, yıllardan beri Türkiye aleyhine büyük bir yalan kampanyası ile propaganda yapmaktadırlar. Bu olaylar, bilhassa kuzey bölgelerinde yoğun propaganda sonucu oluşturulmuş Türk düşmanlığının doğal bir sonucudur. İşin içerisine, para, namus gibi kavramlar kasıtlı olarak sokulmakta gerçek gizlenmeye çalışılmaktadır. Olayların tek amacı vardır: Kazakistan-Türkiye dostluğuna darbe vurmak! Kazakistan- Türkiye işbirliğini sona erdirmek. Orada milyarlarca dolarlık Türk yatırımlarına bedavadan konmak. Böylece, Türkiyeyi Orta Asyadan tamamen dışlamak. Kurulmakta olan antiemperyalist örgütlenmeyi bitirmek. Türkiye şu andaki hükümet ile, zaten elini ayağını Türk cumhuriyetlerinden çekmiş durumdadır. Yani oraları ABD ve Rus emperyalizmine teslim etmiş gibi görünmektedir. Malumunuz olduğu üzere, ABD ve ABli aktörlerce kurulan tezgahlar sonucu oradaki Turuncu Devrim girişimini dolaylı olarak desteklemiş sayıldığımız için Özbekistan ile aramız açıktır ve aramızda tarihin en kötü ilişkisi vardır. Türkiye artık Özbekistanda sıradan bir devlet olarak bile görülmemektedir. Amaç Türkiye-Kazakistan birliğini baltalamak Aynı oyun, yine aynı aktörler tarafından şimdi Kazakistan için tezgahlanmış ve Türkiye böylece Orta Asyadan dışlanacak bir duruma getirilmiştir. Türk hükümetinin olaylarla ilgili sesinin çıkmaması, olumlu ya da olumsuz bir görüş bildirmemesi, olayların devamını istemekle eş değerdir. Çünkü, söz gümüşse, sükût altındır sözünün altındaki gerçek, burada tecelli etmektedir. Yani sessizlik, onaylamak anlamı taşımakta ve beğendim, devam edin anlamı vermektedir. Bu olayların devam etmesi, Türkiye ile Kazakistanın arasını kesinlikle açar ve Türkiye Orta Asyadan dışlanır. Burada bir hususa daha dikkatinizi çekmek istiyorum. AKP hükümeti iş başına geldiğinden beri, Türk Cumhuriyetleri ile ilgili özel hiçbir çalışma yapmamıştır. Gözünün birini ABye, diğerini Arap ülkelerine diken bu hükümetin Türk Birliği gibi bir idealle yakından uzaktan ilişkisi olmadığından, belki, olayların artmasını istemesinin ardında, bir an önce Türk cumhuriyetleri ile ilişkileri kesme düşüncesi de bulunabilir. Tengiz petrollerinin bir kısmı, Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı ile taşınacak ve dış pazara çıkacaktır. Azerbaycanın rahmetli Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev, Tengiz petrollerinin Bakü-Tiflis hattı ile Ceyhana ulaşması için, insanüstü bir gayret sarfetmiş ve Kazakistan Cumhurbaşkanı Nur Sultan Nazarbayev ile 25/30 milyon ton Tengiz petrolünün bu hattan taşınması için anlaşma imzalamıştı. Bu anlaşma 1997 yılında Baküde imzalanmış ve Türkiyeyi çok yakından ilgilendiren bir anlaşma olmasına rağmen, Türkiye hükümeti tarafından dört yıl içinde gündeme bile getirilmemiştir. Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattının yıllık taşıma kapasitesi 50 milyon tondur. Bugün Azerbaycandan gelen petrol ancak 10 milyon tondur. Bu petrol boru hattının normal masraflarını bile karşılayacak düzeyde değildir. Petrol boru hattının karlı duruma geçebilmesi ancak Tengiz petrolleri ile mümkün olacağından, bu petrolün Bakü-Ceyhan boru hattına akmaması için Türkiye ile Kazakistanın arasının açılması gerekmektedir. Şimdi, çıkarılan bu olaylarla bu iş yapılmaya çalışılmaktadır. Kürtler Kazakistanda da ABDnin taşeronu Kazakistanda olan olaylara çok dikkatli bakmak gerekmektedir. Bu olaylar, yıllardan beri tezgahlanmakta ve Türkiye-Kazakistan ilişkilerine zarar vermeye yöneliktir. Olayların görünen yüzü, Kazak işçilerinin bir kısmının Türk işçilerine saldırısıdır. Görünmeyen yüzü ise, bu saldırıyı düzenleyenlerin, Türkiyeyi bölgeden dışlamaya çalışan emperyalist güçlerdir. Onların Ortadoğu coğrafyasındaki doğal müttefiki PKK, Kazakistanda da sahnededir. Dikkat ederseniz, ABDnin olduğu ya da içinde yer aldığı her türlü olayda PKK taşeron olarak vardır. Bu Irakta da böyledir, Afganistanda, Kazakistanda, Azerbaycanda da böyledir. Amaç, Türklerin çıkarılması PKKnın yerleştirilmesidir. ABD artık Türkiyeye güvenmemektedir. Yükselen milliyetçilik dalgası ABDyi ürkütmektedir. Kazakistandan bire bir aldığımız bilgiler doğrultusunda, olayları analiz etmeye çalıştık. Nereye bakarsak bakalım, elimizi uzatmaya çalıştığımız her yerde, ABDyi mutlaka görürüz. ABD, bu yüzden bizim en büyük düşmanımızdır. Bu büyük düşmanın kollarının uzandığı yerlerde, Türklere hayat hakkı tanımayacağı açık olarak görünmektedir. Kerkük Türklerinin başına Kürt yöneticileri nasıl getirdiyse, şimdi İran Türklerine de aynı oyunu oynama hazırlığındadır. İran Türklerine, Molla rejimini yıkmak kaydıyla bağımsızlık teklifi götüren ABDye inanmak demek, bindiği dalı kesmek demektir. Kazakistan olaylarına şöyle bir bakıvermeleri, neler olabileceğinin görünmesini sağlayacaktır. Emperyalizm, bütün gücüyle mazlum halkların coğrafyasına saldırmaktadır. Bu bazen Irakta, Afganistanda olduğu gibi silah gücü ile olmakta, bazen ekonomik, bazen siyasi, bazen sosyal amaçlı olmaktadır. Turuncu Devrimler, işte bu dolaylı saldırıların sonucudur. Haritayı önünüze koyun ve ABDnin nereleri ele geçirdiğini, nerelere saldırı planladığını inceleyin; göreceksiniz ki, bütün yapılanlar Türkiyeyi Ortadoğu ve Orta Asya coğrafyasında yalnızlaştırmaya yöneliktir. Bu oluşum gerçekleştirildiği an, Türkiye de ABDnin silahlı saldırısına uğrayacaktır. Bunun için uyanık olmalı ve ABDye karşı bir antiemperyalist hat oluşturmalıyız. Bu hattın oluşmaması için ABD bütün tetikçileri ile sahnededir. Bunlara dikkat etmek zorundayız ve Kazakistan gibi Türk cumhuriyetleri ile ilişkilerimizi çok sağlam zeminlere oturtmalıyız. Antiemperyalist hat, bu bölgede, Türk Birliği olmadan gerçekleştirilemez. Kazakistan olayları Türk Birliğini baltalama planının ilk aşaması Bunun farkında olanlar, Kazakistanda olduğu gibi, diğer Türk cumhuriyetlerinde de aynı provokatif eylemlere baş vuracaklardır. İlk kokular Azerbaycandan gelmiş bulunuyor. 6. Kasım Akşamı Arena programında bir Türk iş adamının Azerbaycanda başına gelenler ekrana çok abartılı bir şekilde getirildi. Konuyu henüz bilmiyorum. Ama bir iki gün içinde Baküye giderek konuyu yerinde araştıracağım. Bunun da bir provokasyon olduğundan emin gibiyim. Ama, bu konu hakkında araştırma yapmadan bir şey yazmayacağım. İnşallah ilerdeki sayılarımızda bu konuyu da gündeme getireceğiz. Kazakistan olayları, bir tezgah olarak hazırlanmış ve Türkiyenin gündemine sokulmuştur. Fakat, bu olayları tezgahlayanlar perde arkasında işini gördüğü ve açıkta Kazak saldırganlar kaldığı için tepkiler onlara yoğunlaşmıştır. Kimse, Kazak saldırganları haklı gördüğümü falan sanmasın. Onlar, büyük suç işlemişlerdir. Ülkelerinde misafir olarak bulunan dili, dini, gelenekleri, tarihi bir kardeşlerine tezgaha gelerek saldırmışlardır. Bunun affedilecek hiçbir yönü yoktur. Failler derhal gerekli cezayı görmelidir. Yalnız, bunlarla uğraşırken, arkada olan esas gücü bir kenara bırakırsak, bu tür olayları daha çok yaşayacağımızı kesinlikle söyleyebilirim. Amaç, arka planda bulunan o provokatif gücü deşifre etmektir. Bu güç emperyalizmdir. Masum halkları birbirine kırdırarak sömürüsünü sürdürmek isteyen emperyal güç!
|
|
Talabani susuyor, Barzani saldırıyor. İşte Barzani'nin gizli planı.
31 Mayıs 2007
Sevgili okurlar, kısa bir süre önce başlattığımız Foto-Analize bu defa Türkiye Cumhuriyeti Devletini sinsice kuşatan, Misak-ı Milli sınırlarını artık açıkça zorlayan yeni bir analizle devam ediyoruz. Sizden ricam, az sonra okuyacağınız Foto-Analizden sonra kısa stratejik yorumlarınızı ve makul önerilerinizi gönderirseniz bu katılımları Foto-Analizin geliştirilmiş sonuçları olarak yayınlamayı planlıyoruz. Elbette
bütün yorumlara yetişmek mümkün olmuyor ama ilk defa bütün sınırları
zorlayarak makul yorumlarınızı birleştirmeyi
hedefliyoruz. hurriyet.com.tr Genel
Yayın Müdürü
http://www.hurriyet.com.tr/fotoanaliz/6614690.asp?gid=180 |
|
PKK faşizmi ve Aleviler
Ali Özsoy
*** Ulus saldırısından çıkan dersler Ulus saldırısının PKK terörüyle ilgili verdiği başka önemli dersler de var. Saldırıda kullanılan Güven Akkuş isimli teröristin PKKlılaşması ve teröre sürüklenmesi aslında emperyalizmin Türkiyeye yönelik planlarıyla ilgili çok önemli ipuçları veriyor. Güven Akkuşun profiline bakarsak bazı olguları daha net görebiliriz. Güven Akkuş, dağdaki klasik PKKlı terörist tipine benzemiyor. Her şeyden önce Güven Akkuşun menşei Kürt değil. Kendisi Sivas Zaralı. İstanbulun Alevi yurttaşlarımızın yoğun bir şekilde yaşadığı İkitelli semtinde yetişiyor. İlk örgütü de PKK değil. TİKB isimli eski bir Türk sosyalist örgütünün militanı olarak ilk tutuklanmasını yaşamış; ancak irili ufaklı pek çok illegal sol örgüt gibi TİKBnin de özellikle 1980lerden itibaren PKKya taşeronlaştığı biliniyor. Güven Akkuşun PKKya katılımı cezaevinde gerçekleşiyor. Bu da çok anlamlı. Pek çok illegal sol örgüt tüm cezaevi kadrosunu ölüm orucu sürecine sürükleyip yok ederken, Avrupadan yürütülen bu süreç en çok PKKnın işine yaramıştı. Bilindiği gibi, PKK ölüm orucu eylemlerine hiçbir zaman katılmadı. Cezaevlerinde saf Türk çocukları, genellikle Tokatlı, Sivaslı Alevi menşeli politik tutuklular ölürken, PKK bu sırada gücüne güç kattı. PKK cezaevlerinde tek otorite oldu. Diğer örgütlerin ortada kalan militanlarını da içinde eritti. Güven Akkuşun da zayıf ve PKK gölgesi altında siyaset yapan TİKBden kopup kısa sürede PKK tarafından devşirildiği anlaşılıyor. Daha sonra ailesinden koparılıp, yurtdışına gönderiliyor ve Ulusa kadar varan süreç işliyor. Güven Akkuşun kişiliğinde somutlaşan bazı gerçekler ilk olarak Alevi yurttaşlarımıza, ikinci olarak eski Türk sol örgütlere, son olarak ise devlete önemli dersler sunuyor. PKKnın yeni Alevi taktiği Öncelikle Türk Milletinin Alevi inancına sahip kesimi için büyük bir tehlike söz konusudur. PKK yıllarca Alevi yurttaşlarımızın içine sızmaya çalıştı. Bunu ise kendisine taşeronluk eden eski Türk menşeli sol örgütlerini kullanarak yapıyordu. Ancak son yıllarda PKK doğrudan Alevileri örgütleme ve terör saldırılarında kullanma gibi bir yola başvurmaya başladı. Buradaki amaç, bir devlet-Alevi çatışması yaratmaktır. Bu çatışmanın bir hedefi ABD ile ABnin Alevileri azınlık olarak tanıtma ve Türk Milletinden bölme politikasını yürütmekse; diğer amaç, aşırı üremeye dayalı Kürt istilasını Alevileri asimile ederek ve Kürtleştirerek daha da yaygınlaştırmak. Burada bazı pilot bölgeler var. İlk olarak Tunceliyi saymak lâzım. Burada PKK Alevi stratejisini sınadı ve başarılı olabileceğini gördü. Bilindiği gibi, Tuncelide Kürt nüfus yok. PKK 2002 yılına kadar Tunceliye hiç giremedi. Ancak bugünkü durum çok farklı. Tuncelide bugün klasik sol örgütlerden hiçbiri artık yok. Hatta Tuncelinin geleneksel olarak en güçlü partisi olan CHP dahil tüm sol silindi. Tuncelide artık sadece PKK ve AKP var. Bunun için önce TDKP ve TİKKO gibi örgütler gerektiğinde cinayet yöntemiyle PKK tarafından sindirildi. Sonra PKK AB sürecinden aldığı destekle bu örgütleri kendine taşeronlaştırdı, eski militanlarını transfer etti. PKKnın elindeki muazzam parasal kaynak da burada etkili oldu. Daha sonra genellikle gerici ve Şafii kökenli bölgelerde örgütlenen PKK, Pir Sultan Abdal Derneği gibi derneklere sızdı. En sonunda AKP iktidarı döneminde Tunceli Belediyesini de ele geçirerek bölgedeki Kürtleştirme operasyonunu son noktaya taşıdılar. Tuncelinin DTPli Belediye Başkanının En çok desteği AKP hükümetinden gördük. açıklaması son süreci çok iyi açıklıyor. Tunceliden sonra PKKnın hedefinde Sivas, Tokat, gibi Alevi nüfusun yoğun yaşadığı bölgeler var. Amaç hem Karadenize açılmak hem de Alevileri Kürtleştirme stratejisine devam etmek. DHKP ve TİKKO gibi yıllardır Alevicilik ve yörecilik yaparak örgütlenmeye çalışan bazı illegal örgütler bu iş için taşeron olarak kullanıldı; ancak bölgedeki halkın büyük milliyetçi tepkisi Tuncelideki PKK başarısının Karadenize taşınmasını şimdilik erteledi. Bu yüzden PKK İstanbuldaki Alevi mahallelerine yoğunlaştı. Özellikle Ümraniye, Gaziosmanpaşa, İkitelli, Okmeydanı gibi bölgelerdeki Kürt olmayan ama sola meyilli gençleri barındıran mahalleler esas hedef haline geldi. Gazi olayları ve bazı cemevlerinin teröristlerce kullanılmaya çalışılması bu stratejide sıçrama taşları oldu. PKKnın taşeronu haline gelen yıllardır Alevicilik yaparak ayakta kalmaya çalışan çeşitli illegal örgütler, tek bir Kürdün bile yaşamadığı mahallelere PKKyı soktu. Aleviler uyanık olmalı Aleviler bu noktadan sonra çok uyanık olmak zorundadır. Özellikle yurtdışından yayın yapan bazı televizyonlar kendilerini Alevi Kanalı olarak yansıtarak açıkça PKK propagandası yapmaktadır. Alevileri Türk ve Müslüman görmeyip, azınlık olarak örgütlemek isteyen AB projesine uşaklık eden sürüsüyle Alevi baronu ortalıkta gezmektedir. AB, bu iş için 100 milyon Euroyu gözden çıkardığını açıkladı. Bu konudaki ilk ve en önemli uyarıyı TÜRKSOLU başyazarı Gökçe Fırat yapmıştı. Kürt istilasına karşı Aleviler dahil toplumun tüm kesimlerini uyaran Gökçe Fırata yine en çok saldıran kesimlerin arasında AB ve ABD kanatları altında uğursuz bir mezhepçilik kariyeri yürütmeye başlayan Alevi Baronları vardı. Ancak Ulustaki son terörist eylem TÜRKSOLUnun uyarılarının ne kadar doğru olduğunu gösterdi. Tüm bu sürecin sonunda iddia edildiği gibi Alevi kimliği değil, gericilik, bölücülük ve PKK güçlenecektir. Nitekim PKKnın Alevi kitlesine sızmasıyla eş zamanlı olarak AKP ve diğer gerici oluşumlar da Alevi politikasını derinleştirdiler. AKP başta olmak üzere DP ve MHP Alevi kimliğini Türk kimliğinin dışında kurgulayarak Alevi adaylarımız var, Alevi kimliğine sahip çıkacağız. propagandasına sarıldılar. Özünde bir Türk köylü isyancısı olan Pir Sultan Abdal simgesi bile, 500 yıl sonra adeta bir PKK sembolüne dönüştürülmek isteniyor. İki Türk devletinin, Osmanlı ve Safevilerin arasındaki hakimiyet savaşları, tarih içinde saptırılarak Kürtçülük ve devlet düşmanlığı için malzeme olarak kullanılmak isteniyor. Alevi kimliği mücadelesi veren tüm çevreler ise, bilinçli veya bilinçsiz olarak bu sürece hizmet ediyor. Türk kimliği dışındaki her türlü etnik ve mezhepsel arayış Kürt bölücülüğünü, şeriatçı gericiliği ve emperyalizmi güçlendiriyor. Aleviler ya Atatürkçü mücadelenin içinde laikliği ve Türkiyeyi ayakta tutan tüm devrimci ilkeleri savunacaklar ya da şeriatçı ve bölücü girdaba kapılacaklar. Türküm diyen herkesin bu konuda uyanık olması şart. Yıllarca Alevileri büyük şehirlerde gettolaşmaya teşvik edenler, Kürtlükle hiç alakası olmayan gençlerin bölücü örgütün pençesine düşmesinin hesabını iyi vermelidir. Kısacası Türk ulusal kimliği dışında kurgulanmaya başlanan Alevi kimliği hem Türk Milleti için hem de Alevi inancına sahip samimi yurttaşlarımız için ölümcül bir tuzaktır. Sol terörizmi, etnikçiliği, mezhepçiliği değil sosyalizmi ve ulusu savunur İkinci büyük ders ise, Türk solunun alması gereken derstir. Türkiyede solun en büyük hatası sağın telkinlerine uyarak kendini belli mezhep ve yöre örgütlenmelerine hapsetmesi olmuştur. Yıllarca Alevicilik üzerine kurgulanan sol örgütlenme, hiçbir şekilde çağdaş ve ilerici olmadığı gibi, Türk halk kültürünün yaşattığı gerçek ilerici değerleri de yozlaştırdı ve feodalleştirerek gericileştirdi. Hepsinden kötüsü, sol tüm Türk Milletinden koptuğu gibi, hep örgütlemeye çalıştığı Alevi kitlesinden de koptu. Sürekli sömürüldüğünü hisseden kesimler iyice apolitikleşti, hatta sağcılaştı. Marjinal ve genç unsurlar ise bir takım sol örgütlerin eliyle devlet düşmanlığı propagandasıyla tamamen PKKnın kucağına itildi. PKK ise, çok akıllıca bir taktikle bu tür Türk gençlerini canlı bomba olarak harcayarak hem kendi tabanından gelen teröristleri koruyor hem de Türk Milletini bölmek için yeni taktikleri devreye sokuyor. Kürtçülük ve Alevicilik bataklığında yok olan bir sol gelenek tamamen tasfiye olma aşamasına geldi. Çok geç de olsa bazı radikal sol kesimler içine düştükleri hatayı anladılar; ama olaya rant kavgası gözüyle baktıkları için PKKya kimse meydan okuyamıyor. Tüm süreç bir bütün olarak Kürt-İslam faşizmine yarıyor. PKK ve AKP eş zamanlı olarak asla örgütlenemeyecekleri Türk kesimlerinde güçlenmeye başlıyor. Oysa solun tabanı asla bir etnik veya mezhepsel grup olamaz. Dünyanın her yerinde sol tüm ulusu kaplayan sosyalizm tabanlı bir programla örgütlenir. Türkiyede sol söylemle bir mezhep, din veya etnik grubun bölücü amaçlarına hizmet edilmesi gibi bir garabet ancak 12 Mart ve 12 Eylül operasyonlarının sonucu ortaya çıktı. Silahlı mücadele söylemi emperyalizme taşeronluğa, devlet düşmanlığı teorisi ise önce anarşizme sonra da bölücülüğe evrildi. Zaten Türkiyede gerilla mücadelesinin toplumsal temeli olmadığı ve emperyalizminin baş hedefinin bağımsız Türk ulus devleti olduğu için silahlı mücadele faşist ve emperyalist işbirlikçisi bölücü terörizmden başka bir şeye dönüşemezdi. Çare Türklüğe ve Atatürke sarılmak Artık PKK ve AKP sürece son noktayı koymaya hazırlanıyor. Kürt-İslam faşizminin taşeronluğunu üstelenen birtakım illegal ve legal sol grupları da miatlarını doldurdular. Burada asıl önemli olan nokta, sapına kadar Türk olan Alevi kesimlerinin akıbetidir. Bu bataklığa sürüklenmemek için tek yol yeniden Atatürkçülüğe ve Türk milliyetçiliğine sarılmaktır. Alevi baronları, Nasıl olsa laiklik ve Cumhuriyetin günleri sayılı, biz de kimlik mücadelesi verip ABD ve AB ile bağlar kuralım. propagandasını yayıyorlar. Sağcı ve solcu Alevi örgütleri kuruluyor. Cemaatleşme ve gettolaşma teşvik ediliyor. Aleviler cemevlerine, Sünniler camilere hapsedilmek isteniyor. Aslında Türk Milletinin en saf dini duyguları böylelikle mezhepsel çatışmanın tohumlarıyla Batılı emperyalistler tarafından kirletilmek isteniyor. Planın nihai amacı belli. Çok uzağa gitmeye gerek yok. Irakta Araplar Sünni ve Şii iç savaşıyla parçalanırken, bu işten bir tek Kürt bölücüler ve ABD kârlı çıktı. Türk Milleti farklı inanca sahip tüm kesimleriyle bu oyuna gelmeyecektir. İnanç, kimlik değil vicdan meselesidir. Türk kimliğini yok etmek isteyenler sadece sahte Kürt kimliğiyle değil, her mezhebin şeriatıyla ulusal birliğe saldırıyorlar. Türk Milletinin tüm kesimlerinin buradaki tek kurtuluş yolu her türlü ayrılık propagandasına karşı inadına ve ısrarla Türklüğe sahip çıkmaktır. TÜRKSOLU sadece bir mezhep veya yörenin insanlarına yönelik değil, tüm yoksul Türk halkını kucaklayabilecek Atatürkçü, milliyetçi ve sosyalist bir alternatif oluşturmaktadır. Bu ise Kürt-İslamcıların her türlü bölücü politikasına karşı tek siyasi ilacı sunmaktadır.
|
|
İsrail Başkonsolosluğu diyor ki.. Hasan DEMİR
Yine açıklama göndermişler! 26.06.2007 tarihli İsrail Konsolosluğuna cevaben kaleme aldığınız yazınızı okuduk cümlesi ile başlayan İsrail İstanbul Başkonsolosluğu yazısı, Erbil havalimanı inşasında Türk bir firmayla hareket eden İsrailli bir şirket dışında herhangi bir İsraillinin Irakın kuzeyinde olup olmadığı bilgisine sahip değiliz. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, dayandırdığınız kaynaklardaki bilgi doğruysa bu o kişiler hakkında delil sunmakta olup, haklarında yasal soruşturmanın başlaması anlamına gelecektir. Çünkü İsrailin resmî devlet politikası ve hukuk sistemi Irakla her türlü ilişkiyi yasaklamaktadır! diye devam ediyor. Başkonsolosluğun bu açıklamasından benim anladığım şudur. Irakın kuzeyinde MOSSADın var olduğuna dair bizde resmi bir bilgi yok. Tamam, olabilir. Amma Başkonsoloslukta bu bilginin olmaması bölgede MOSSADın olmadığını göstermez ki. Sonra, öyle bir bilgi varsa bile, Evet, MOSSAD orada diyecek değilsiniz. Şayet Başkonsolosluk
olarak Irakla ilgili bilgileriniz, Iraklı direnişçiler
MOSSADın Erbildeki karargahını tespit ettikten
sonra 2004 yılının yaz aylarında yaptıkları
baskında ajanları taşıyan 4 adet otomobili Musul
yolunda imha edip, 9 MOSSAD istihbarat subayını da Bağdatın
Elmetar caddesinde tuzağa düşürüp öldürdüler. Buna
ilaveten Iraklı direnişçiler 2004 yılının kış
aylarında MOSSADın Erbildeki istihbarat istasyonu şefiyle
refakatindeki iki kişiye karşı suikast düzenlediler. Bu
olayların ardından MOSSADın kuzey Iraktaki
istihbarat şefiyle yaklaşık 90 ajanının kimliği
tespit edildiği için 2005 yılı başlarında
Irakı terk etmek zorunda kaldılar dan ibaretse, buna da
şaşırmamak gerekir. Molla Mustafa Barzani 1967 yılında İsraili ziyaret etmedi mi? 1969 yılında MOSSAD Barzani işbirliği ile Kerkük rafinerisi bombalanmadı mı? Daha geriye gidelim.. Osmanlı, Sallum Barzani isimli Hahamı 1855te Selanike sürgün etmedi mi? E, bundan bize ne diyebilirsiniz? İsrail, Hindistanda, kendilerini İsrailin kayıp kabilelerinden Bnei Menaşe soyu olarak kabul eden birkaç bin Yahudi ile ilgilenmiyor mu? Ta Hindistandaki bin küsur Yahudi ile ilgilenen bir İsrailin, hemen burnunun dibinde, sülalesinden Hahamlar çıkmış Barzani ile, dolayısıyla Irakla ilgilenmemesi mümkün mü? İsrail İstanbul Başkonsolosluğu Tapu Kadastro Genel Müdürlüğünün Türkiyenin yabancılara toprak satışlarıyla ilgili rapor özetini de fakslamış. Biz yazımızda bu konudan hiç bahsetmemiştik. Kayıtlara göre İsrail Türkiyeden hiç toprak satın almamış. Onlar resmî kayıtlar, biz resmî olan işlerden çekinmeyiz, asıl yani gizli olanı İsrail Başkonsolosluğuna şimdi söylüyoruz: Yıl 1994. Kanal Dde, Rüstem Batum Show isimli programın konuğu Nesim Levi. Levi, Profilo Holding Genel Müdürlüğü yapmış uluslararası bir isim. Bakınız Levi 14 yıl önce ne diyor: Türkiyeden İsraile göç eden Yahudi ailelerinin bir kısmı Türkiyeye geri dönmeye ve Urfa yöresine yerleşmeye başladı. 1994den
2007 yılına kadar Urfaya kendini gizleyerek kaç Yahudi
ailesi yerleşti, biz bilmiyoruz. Mesele bu
gizlilikte ve Urfada kurulmak istenen Sinagoglarda...
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazarlar/hasandemir/israil-baskonsoloslugu-diyor-ki.html *** İsrail'in İstanbul Başkonsolosluğu diyor ki..Hasan DEMİR
13.06. 2007 tarihinde bu köşede, MOSSADın Kürtlere savaş eğitimi verdiğini ABDli gazeteci Seymuour Hersh 21 Haziran 2004 tarihinde New Yorker Dergisinde yazmıştı. (..) İsrailde yayınlanan Yedioht Ahronoth gazetesi, emekli MOSSAD ajanlarının Irakın kuzeyindeki yetenekli peşmergelere savaş eğitimi verdiğini haberleştirdi ve hatta MOSSAD ajanlarının bölgeye Türkiye üzerinden tarım uzmanı ve mühendis kimliği altında geçtiğini ve Irakta da bu kimliklerle faaliyet gösterdiğini yazdı ve şu bilgiyi de verdi: - MOSSAD eski Şefi Dany Yatom Irakın kuzeyinde, tarımla uğraşan bir şirketin yöneticisi kimliği ile bulunuyor! Demiş ve şu notu düşmüştük: MOSSAD o gün bugündür binlerce peşmergeyi her türlü saldırılara karşı eğitti, İsrail ve Amerikan savaş teknolojilerini nasıl kullanacaklarını öğretti. Yani Türkiye Iraka girdiğinde onu sıradan peşmerge değil, MOSSAD komandoları bekliyor.. İşte bu yazımıza İsrailin İstanbul Başkonsolosluğundan bir açıklama geldi. Önce açıklamayı okuyalım sonra kısa bir cevabımız olacak: Sayın Hasan Demir, Türkiyede Yeniçağ Gazetesi 13.06.2007 tarihli Türkiyede Yeniçağ Gazetesindeki Türk Ordusunu Irakta MOSSAD bekliyor başlıklı köşe yazısını okumuş bulunmaktayız. Yazınızda kullandığınız MOSSAD Peşmergeleri eğitiyor, İsrail Kuzey Iraktaki terörün arkasında gibi ifadeler tamamen gerçek dışıdır. İsrail, bölgede barış ve istikrar arzu ettiğinden Irak Devletini bir bütün olarak görmek istemektedir. Irakın bölünmesi halinde oluşabilecek muhtemel bir Şii devleti, İsraili açıkça yok etme tehdidinde bulunan İranın İsraile cepheyi yaklaştırması anlamına geleceğinden, İsrail, Irakın bölünmesine tamamiyle karşıdır. Bilmenizi isteriz ki eğer Kuzey Irakta o veya bu şekilde bazı İsrailliler varsa bu kişiler İsrail Devletinin resmi politikasına karşı gelmekte ve suç işlemektedirler. Böyle bir durum söz konusu ise bu bireyler bulunup cezalandırılacaktır. İsrail devleti 1948de kurulduğundan bu yana müttefiki ve dostu olan Türkiyenin yanındadır. İki ülke arasındaki ilişkiler sağlam bir zemine oturmuş, iyi ilişkilerdir. İsrail Devleti tüm samimiyetiyle Türkiyeye karşı yapılan terör olaylarını kınamaktadır. Terörden çok çekmiş bir halk olan İsrail halkı Türk halkının acılarını en kalbi duygularla paylaşmaktadır. Okuyucularınıza doğru bilgi verme sorumluluğuna sahip bir gazeteci olarak resmi bu açıklamamıza köşenizde yer vereceğinizi umut ediyoruz. Saygılarımızla İsrail Başkonsolosluğu İstanbul Gelelim cevabımıza. Bir kere, Irakın kuzeyinde İsrailin olduğunu söyleyen yalnızca Amerikalı Seymour M. Hersh değil (ki, bu bile çok önemli bir şeydir, yani MOSSADın Irakın kuzeyinde olduğu ta ABDden görülmüştür), MOSSADın ülkesi İsrailde yayımlanan Yedioht Ahronoth gazetesidir. Ahronoth, Musul kentinde Iraklı direnişçilere karşı savaşan İsrail askerinin görüntüsünü de yayınlamıştır. Ayrıca İngiliz Televizyonu BBCnin Newsnight programında, eski İsrail komandolarının gizlice Kuzey Irakta Kürtleri eğittiğine dair bir haber yapmış, bu haberi İsrailin Ankara Büyükelçiliği Basın Sözcüsü Sharon Barlisaar Sabah gazetesinin bir sorusu üzerine, Kuzey Irakta İsrailin hiçbir resmi faaliyeti yoktur diye güyâ yalanlamıştır. Güya diyoruz, çünkü yalanlamanın devamında, Elbette çifte pasaport sahibi veya İsrail hükümetini veya devletini temsil etmeyen özel şahıslar, Kuzey Irakta bazı faaliyetler yürütebilirler. Bunlar, onları bağlar. Devlet politikasıyla ilgisi yoktur denilmiştir. Bu bir diplomasi lisanıdır. Benim bu inkârdan anladığım, Allah kahretsin, orada elbette elemanlarımız var ve bunlar inkâr edilemeyecek kadar ortalıkta oldukları için yalanlayamıyorum. Elimden gelen sadece, Bu kişilerin İsrail devletiyle ilgisi yoktur demek ten başka bir şey değildir. İsrailin Türkiyenin dostu ve müttefiki olmasına gelince, bu bahiste benim aklıma nedense İsrail eski Dışişleri Bakanı İzak Şamirin 1983 yılında Brükselde Türkiyeyi, Kürdistanı işgal altında tutmak ve Kürtlere bağımsızlık vermemekle suçlaması ve İsrail Parlamentosu girişindeki, Nilden Fırata hedefi geliyor..
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazarlar/hasandemir/israilin-istanbul-baskonsoloslugu-diyor-ki.html *** Türk Ordusu'nu Irak'ta MOSSAD Bekliyor Hasan DEMİR
www.yenicaggazetesi.com.tr/yazarlar/ *** Barzaninin
Türkiyedeki Yahudileri
Barzani, Türkiye
Kerküke karışırsa biz de Diyarbakıra karışırız
diyor yetmiyor, Türkiyedeki Kürtlerin de devlet kurma hakkı
vardır! diyor.
http://www.ulkucudunya.com/altinyazidetay.php?kod=243
|
||||
|
İsrail ateşle oynuyor
22/06/2004 *** Başkan
Bush'un Irak'ta zafer ilan ettiği Mayıs 2003'ten iki ay
sonra, yani Temmuz'da savaş kritik bir noktaya geldi. Savaşın
en büyük taraftarlarından İsrail, Amerikan hükümetini
uyardı: İşgal güçleri bu yaz büyük bir direnişle
(bombalı saldırılar- suikastler) karşılacak.
Savaşı kaybediyorsunuz, dikkat edin... Irak'- taki İsrail
istihbaratı, Irak ve İran arasındaki sınırdan
geçen yabancı El Kaide militanlarını ve İran
istihbarat üyelerinin bu direnişçileri desteklediğini
rapor etti. Rapor sonrası İsrail, Amerika'dan maliyeti ne
olursa olsun İran-Irak sınırı güvence altına
almasını istedi. Beyaz Saray'la yakın ilişkiler içinde
olan Washington Enstitüsü yönetici yardımcısı
Patrick Clawson'a göre hükümet, İsrail'in İran hakkındaki
istihbaratını görmemezlikten geldi ve sınır açık
bırakıldı... Clawson, ABD'nin hatasını şöyle
özetledi: Örneğin hac için İranlılar, Irak'a giriş
yapmıştı. Biz onların Iraklılar'la kaynaşmasının
iyi olabileceğini düşünmüştük. İsrail ise
oyuna geldiğimizi. İsrail'e göre İranlılar, yardım
dernekleri kurup, bunları Amerika'ya karşı saldırılar
düzenleyecek militanların eğitilmesi için kullanılacaktı... * Hersh, Ağustos 2003'te İsrail'in Kuzey Irak'a girmek için kolları sıvadığına dikkat çekiyor: Şiddetin
artacağına dair uyarılar doğru çıktı. Ağustos
başında koalisyon güçlerine yönelik saldırılarda
patlama yaşandı. Eski CIA yetkilisi Flynt Leverett, Bush'un
Mayıs ayında yaptığı zafer konuşmasının
çok erken olduğunu söyledi ve ekledi: "Bush hükümeti müttefiklerine
gidip daha çok destek alabilirdi. Fakat neoconlar bunun yerine 'Bunu
biz kendi başımıza yaptık' mesajı verdi. Kasım
ayının başında Başkan, CIA'in Bağdat
şefinden güvenliğin yıkılmak üzere olduğuna
dair bir bilgi aldı. Belgede savaş sonrası hiçbir
siyaset enstitüsünün ve siyasi liderin hükümeti yönetecek, seçimleri
gerçekleştirecek ve anayasa hazırlayacak yetenekte olmadığı
yazıyordu. Birkaç gün sonra hükümet bu tek yanlı
politikasını değiştirmeye karar verdi ve 30
Haziran'da yönetimin Iraklılar'a devredileceğini, bu süreçte
Birleşmiş Milletler'in daha aktif rol alması istendiği
açıklandı. Birleşmiş Milletler çalışan
bir yetkili Amerika'- nın bu hareketini şu şekilde
yorumladı: 'Amerika paniğe kapıldı. Suçu Birleşmiş
Milletler ve Iraklılar'a paylaşmaya karar verdi...' Eski
İsrail Başbakanı Ehud Barak'a yakın Amerikalı
kaynaklar, Barak'ın Dick Cheney'- i özel olarak uyardığını,
İsrail'in işgali kazanmanın hiçbir yol olmadığını
öğrendiğini söyledi. Barak "küçük düşmenin
ölçüsünü siz seçin" dedi. Ancak Cheney cevap vermedi.
İsrail'- in başka seçeneklere ihtiyacı vardı.
Bunun üzerine Şaron hükümeti savaşın zararını
en aza indirmek için Iraklı Kürtlerle ilişkileri genişletmeye
ve otonomi kurulmasına karar verdi. İsrail
istihbaratı ve ordusu bu tarihten (2003 sonu) sonra Kuzey Irak'a
girdi ve halen sessizce K. Irak'ta çalışmaya devam ediyor.
İsrail'in B Planı adını verdiği bu çalışma
dahilinde Kürt komandolar eğitiliyor. İsrailli eski bir
istihbarat yetkilisine göre bu Kürt komandolar, İsrail'in en
gizli komandoları Mistaravim'le aynı sonuçları alacak
şekilde eğitildi. İsrail ayrıca Kürtler'le
birlikte operasyonlar düzenliyor. Ancak bunlar silahlı eylem değil.
Ajanlar, Kürtler'le birlikte İran ve Suriye'ye girip buralarda
istihbarat çalışmaları yapıyor. İsrail, savaşla
daha çok güçlenen İran yüzünden tehdit altında olduğunu
hissediyor. Bu nedenle İran'da özellikle nükleer faaliyetler
inceleniyor. Mossad ajanları, istihbarat yetkilileri Kürt bölgelerinde
iş adamı kimliğinde, İsrail pasaportu taşımadan
çalışıyorlar. Kürtler
ve İsrail yalanlasa da geçen hafta bir CIA yetkilisi bu eylemi
doğruladı: Amerika, İsrail'in Irak'taki varlığını
biliyor... İsrail için çalışan eski bir istihbarat
yetkilisi ise "B Planı" nın İsrail ve Türkiye
arasındaki tansiyonu yükselttiğini söyledi. Bu Türk
siyasetçileri sert açıklamalar için kışkırttı.
CIA'in eski İstanbul Avrupalı
bir Dışişleri Bakanı İsrail- Türkiye ilişkilerinin
kötüleşmesinin bölgeye yansımasının hiç de iyi
olmayacağı görüşünde. İsrail, İran'ın
nükleer silah geliştirmenin sınırında olduğuna
ve İran'ın Suriye'nin yardımıyla İsrail'in
Gazze Şeridi'nden çekilmesi için Filistin terörizmine destek
verdiğine inanıyor. İsrail'e göre Iraklı Şii
milis güçlerin lideri Mukteda Es Sadr gibi liderler, İran için
birer av. İran, Amerikan yönetimindeki koalisyon güçlerinin
yenilgiye uğratılması için bunlara lojistik destek
veriyor ve özel olarak eğitiyor. İsrail son golü 30
Haziran'dan sonra, Şii milis güçlere eşit sayıda
kurduğu Kürt komanda birlikleriyle atacak. Bir Mossad
yetkilisine göre, İsrail'in asıl amacı, Amerikalılar'ın
yapamadığı şeyi yapmalarını sağlamaktı:
Yani istihbarat toplayıp, Şii ve Sünni isyancıların
liderlerini öldürmek... Fakat Kürt-İsrail ilişkisi Türkler'i
telaşlandırdı. Yine eski bir İsrail istihbarat
sorumlusuna göre bunun nedeni şu: Aynı komandoların Türkiye'ye
sızıp, burada saldırılar düzenleme riski... Kürt
komandoların, İsrail'in yardımıyla İran sınırını
geçtiği ve şüpheli nükleer fabrikalara sensörler yerleştirildiği
de belirtiliyor. İsrailli bir yetkili İsrail'in Kürtler'in
yardımıyla İran, Irak ve Suriye'de gözleri ve kulakları
olduğunu söyledi. Suriye ve Lübnanlı yetkililer İsrail'in
Suriye'deki prostestolarda büyük rol oynadığı görüşünde.
Lübnan enformasyon Bakanı Michel Samba, İsrail'in eğittiği
Kürtler'in Irak, Suriye, Türkiye ve İran'da savaşmaya hazırladığı
ve operasyonlar için programlandığını söyledi. Amerikalı
bir yetkiliye göre ise İsrail için Kürtlerle olan ilişkileri,
Türkiye ile gelişen ilişkilerinden çok daha değerli.
İsrailli bir yetkilisi "Türkiye'yi seviyoruz. Ancak İran'ı
baskı altında tutmalıyız" sözleriyle
Amerikalı yetkiliyi doğruluyor. Tek sorun Türkiye'nin buna
nasıl tepki vereceği? Türkiye'nin buna onay vermesinin hiçbir
yolu yok. Ankara'da kahvaltıda konuştuğum bir Türk
yetkili, "Savaştan önce İsrail, K. Irak'ta aktifti ve
şimdi de aktif. Bu bizim için de onlar içinde çok tehlikeli.
Irak'ı bölünmüş olarak görmek sitemiyoruz ve bu fikri
reddediyoruz. Kürtler'e şunu söylemek istiyoruz. Sizden
korkmuyoruz. Fakat sizin bizden korkmanız gerek. Irak'ın bölünmesini
istemiyoruz ve başka bir alternatifi desteklemeyeceğiz"
diyor. Türk yetkili sözlerine şöyle devam ediyor: "Eğer Irak bölünürse bu Ortadoğu'ya daha çok kan, gözyaşı ve acı getirir. Meksika'dan Irak'a herkes Amerikan'ın Irak'ta gizli bir gündemi olduğunu iddia edecek: Buraya Irak'ı bölmek için geldiniz.' Eğer Irak bölünürse Amerika bunu dünyaya açıklayamaz. Kürtler'in bağımsızlığı bölge için felaket olacaktır. Yugoslavya'dan alınan derste olduğu gibi bir ülkeye bağımsızlık verilirse herkes bağımsızlık isteyecektir. Kerkük, Irak'ın Saraybosna'sı olacaktır." Ankara'daki başka bir Iraklı yetkili ise Türk hükümetinin İsrail'in K. Irak'taki varlığıyla ilgili endişelerin, İsrail Dışişleri Bakanlığı'yla paylaşıldığını söyledi. Türk yetkili İsrailli yetkililerin bu bilgileri reddetiğini de ifade etti. Üçüncü Türk yetkili ise endişelerini ilettikleri İsrailli yetkililerden "K. Irak'ta yararınızı baltalayacak hiçbir şey yapmıyoruz. Endişelenmeyin" yanıtını aldıklarını belirtti. Yazıda Irak'ın yeni Başbakanı İyad Allavi'ye de değiniliyor. Vincent Cannistraro isimli eski bir CIA çalışanı, Irak'ın yeni Başbakanı'nın eski istihbarat teşkilatı Muhebarat için çalıştığını, teşkilatın vurucu timinde olduğunu öne sürdü.
http://arsiv.sabah.com.tr/2004/06/22/gnd105.html *** Mossad, Kuzey Irak'ta cirit atıyor 22/06/2004
Saddam
Hüseyin döneminde Irak'ın güçlenmesini engellemek için Kürt
kartını oynayan İsrail, şimdi de İran ve
Suriye'yi bertaraf etmek için peşmergelere askeri eğitim
veriyor TÜRK istihbaratı, zamanında PKK'ya karşı
işbirliği yaptığı İsrail'i bölgede yakın
takibe alırken, Dışişleri Bakanlığı
duyulan huzursuzluğu "el altından" Şaron hükümetine
iletti. İsrail'in
Kuzey Irak'ta Kürtlere askeri eğitim verdiği, daha önce
Ebu Garib cezaevindeki işkence skandalını da ortaya çıkaran
gazeteci Seymour Hersh tarafından ABD'de yayın yapan New
Yorker gazetesinin dünkü sayısında da yer aldı. Bu
haberi oluşturan bilgiler, Türk Dışişleri Bakanlığı
ve İsrail tarafından "resmen doğrulanmazken"
Türk istihbarat birimlerinin uzun süredir raporlarında bu
konuya yer verdikleri de ortaya çıktı. İsrail'in
Ankara Büyükelçiliği Basın Sözcüsü ve Sharon Barlisaar
ise iddialara ilişkin olarak SABAH'ın soruları üzerine,"Kuzey
Irak'ta İsrail'in hiçbir resmi faaliyeti yoktur" yanıtını
verdi. Barlisaar bununla birlikte, "Elbette çifte pasaport
sahibi veya İsrail hükümetini veya devletini temsil etmeyen özel
şahıslar, Kuzey Irak'ta bazı faaliyetler yürütebilirler.
Bunlar, onları bağlar. Devlet politikasıyla ilgisi
yoktur" diye ekledi. Barlisaar, Türkiye'den bu konularda
kesinlikle bir "uyarı veya konuya ilişkin bir görüşme
olmadığını" da vurguladı. Bununla birlikte Türk Dışişleri'nin bir süredir İsrail'i bu konuda uyardığı da ortaya çıktı. Türk Dışişleri'nin uyarısında, "Irak'ta kargaşaya neden olacak ve bütünlüğü bozup, istikrarsız ortamı daha da kötüye çevirecek davranışlardan kaçınması gerekir" dediği öğrenildi. Nitekim, İsrail'in Ankara Büyükelçisi Pinhas Avivi de geçen hafta Tarım Bakanı Sami Güçlü'yü ziyareti sonrasında gazetecilerin sorularını yanıtlarken, "Başbakan Saron'dan Kuzey Irak'ta hiçbir şekilde eylem içinde olmadığımız yönünde güvence getirdim. Orta Doğu veya Irak'ta yapılacak çalışmalar Türkiye ile koordineli bir şekilde yürütülecektir. Türkiye'nin çıkarlarına aykırı en ufak bir çalışma söz konusu değildir" açıklasamında bulunmuştu. Zeynep TUĞRUL-Işıl ABIŞGİL ANKARA
|
|
Irak'ta ABD ve İsrail oyunları oynanıyor Mezopotamya'da fiili İsrail varlığı bir gerçektir. Bu varlığın bir kısmı Amerika, Ürdün ve Avrupalı şirketlerin perdesi altında gizlidir 25/11/2005
Dr. RIFAT SEYYİD AHMET İsrail'in Irak'ta ve özellikle de kuzeyindeki varlığı çok konuşuldu. Gerçi, bu İsrail varlığıyla işbirliği yapmakla suçlanan Iraklı kurum ve gruplar yalanlama yolunu seçtiler. O derece ki, Irak Başkanı Talabani mülakat yapmak için Kahire'den gönderilen El Ahrar muhabirine, Süleymaniye'ye gelirken yolda herhangi bir İsrailliye rastlayıp rastlamadığını sorabildi ve bir tek İsraillinin Irak'ta bulunmadığını iddia edebildi. Oysa
mesele bu kadar basit değildir. Mezopotamya topraklarındaki
fiili İsrail varlığı bir gerçektir. Bu varlığın
bir kısmı aleni, bir kısmı da Amerika, Ürdün ve
Avrupa firmalarının perdesi altında gizlidir. Hal böyleyken
konu, çıkarları gereği doğru söylemek zorunda
olan kaynaklardan edinilen bilgiler ışığında
yeniden değerlendirilmelidir. Bu kaynaklar genelde, kâr ve zarar
üzerine hesap yapan Amerikan kurul ve kurumlarıdır. İsrail
firmalarıyla ekonomi, silahlanma ve medya alanlarında sıkı
bir ittifak halinde olan Amerikan firmaları iş yaptıkları
yeni Irak'ın tablosunu tam olarak gerçeklere uyan şekilde
sunmak zorundadır. Batılı medya organlarına yansıyan
bu gerçekler, özellikle ulusal güvenliğimizin tehlikede olduğunu
göstermesi bakımından iyice incelenmelidir. Yağmalama operasyonu Bir örnek mi istiyorsunuz? İsrail basını birkaç gün önce New York'ta bir araya gelen Ürdün Kralı Abdullah ile İsrail Başbakanı Şaron'un, Ürdün toprakları üzerinden Irak'tan Akdeniz'e petrol taşıyacak bir boru hattının inşasını görüştüğünü aktardı. Bunun ne anlama geleceğini herhalde daha fazla açmaya gerek yoktur. Burada
üzerinde durulması gereken, İsrail'in rolünün elverişli
siyasi ve ekonomik bir ortamın varlığıyla güçlü
hale gelmesidir. Bu ortam, en modern savaş araçlarıyla
donatılmış 150 bin kişilik bir askeri işgal
yoluyla gelen ABD varlığı sayesinde sağlanmıştır.
Artı, Irak'ın siyasi karar mekanizması ABD'nin ipoteğindedir.
Alınan tüm kararlar, Washington'daki yeni muhafazakârların
çıkarlarına hizmet etmektedir. Sonuçta Irak'ın
ekonomisi ve yeniden yapılanması işi, çoğu açıkça
İsrail'e bağlı Amerikalı Yahudi işadamlarının
sahip olduğu firmalar yoluyla yağmalama operasyonunun pençesindedir. Mal ve mülk peşinde Hal böyleyken, ABD'nin askeri ve ekonomik varlığı, Irak'ta İsrail rolünü kucaklayan çok elverişli ve aktif bir ortam yaratmaktadır. Bunu, önceki ve şimdiki Irak hükümetinin ileri gelen danışmanlarının, İsrail ile sıkı bağlantıları bulunan İngiliz ve Amerikalılar olmaları daha da etkin kılmaktadır. Bunlar isim isim medyada aktarılıyor ve teyit ediliyor. Artı, Irak'tan gelen son bilgiler, geçen birkaç ay içinde birçok Irak asıllı İsraillinin Bağdat'a geri döndüğü ve 1948 yılında Irak'ı terk eden babalarının bıraktığı mal ve mülkleri Iraklı komisyoncular yoluyla belirledikleri yönündedir. İsrail'in Irak'a derinlemesine dalmasının bir diğer yönü de MOSSAD'ın faaliyetleridir. MOSSAD, Kuzey Irak'ta İran sınırına yakın bölgelerde yoksul vatandaşlardan arsalar satın almaktadır. MOSSAD, İran tarafından istihbarat bilgileri toplamak için giriştiği bu kampanyada sınır kaçakçılığı yapan yerel Kürt unsurlardan yararlanıyor. MOSSAD ayrıca Kuzey Irak'ta Türkiye, İran ve Suriye sınırlarına yakın bölgelerde Amerikalıların yerleştirdiği teknolojik tesislerden tam olarak yararlanmaktadır. Irak'ta açık veya gizlice faaliyet gösteren 18 İsrailli şirketin bulunduğu ABD kaynaklarınca teyit edilirken, Bağdat'ın çevresinde Amerikan komutası altında ve onunla koordineli olarak hareket eden iki İsrail tugayının bulunduğu bilinmektedir. Bu iki tugayın görevi direniş eylemlerini bastırmak, Sünni ve Şii liderler ile camilerini hedef alarak mezhep kavgası yaratmaktır. (Mısır gazetesi, 21 Kasım 2005)
|
|
Mossad Kuzey Irak'ta!
Hüsnü MAHALLİ 26.10.2003 İsrail gazeteleri geçenlerde ilginç bir haber yayınladı.. Habere göre Türkiye, İsrail'in Irak'taki faaliyetlerinden tedirgin olmuş ve bu tedirginliğini Ankara'daki İsrail elçiliğinde görevli bir diplomata bildirmiş.
Böyle bir haberi daha önce yayınlaması gereken Türk medyası, ne yazık ki İsrail gazetelerinden alarak yayınladı.. Oysa bu köşeyi izleyenler işgalin daha ilk günlerinden itibaren İsrail'in ideolojik (yani dinsel), siyasi, ekonomik ve güvenlik olarak Irak'ta ne tür faaliyetler içine girdiğini anlattığımızı hatırlarlar. Bizim bu yazılarımız bir çok çevreyi de rahatsız etmişti! Şimdi İsrail gazeteleri bu konuyu yazmaya başladığına göre ben de İsrail'in başta Kuzey olmak üzere tüm Irak'ta neler yapmakta olduğuna bir kez daha dikkat çekmek istiyorum. Elbette bunların tümünü bu köşede anlatmak mümküm değil. Ancak çok ilginç ve önemli gördüğüm bir olayı sizlere ve tabii ilgilenenlere aktarmak istiyorum. Yıl 1991... Amerika, Saddam'ı Kuveyt'ten çıkarmak ve bu ülkeye 'özgürlük ve demokrasiyi' getirmek amacıyla savaş ilan etti. Savaştan sonra Amerikalılar, Kürtleri korumak amacıyla 36. paralel'in kuzeyini yasak bölge ilan etti ve kendi korumasına aldı. 3 aylığına Türkiye'ye gelen Amerikan Çekiç Gücü son işgale kadar Kürtleri korudu. Kürtler de bundan yararlanarak bugünkü durumlarına geldi... 1992'den itibaren ve belirttiğimiz ortamdan yararlanan İsrail, Kuzey Irak'a büyük ilgi göstermeye başladı. İsraillilerin, Türkiye ile imzalanmış askeri-istihbarat anlaşmaları çerçevesinde ve PKK'ye karşı ortak mücadele etme bahanesiyle bol bol Kuzey Irak'a girip-çıktığı bilinmektedir. İşte o dönemde Kuzey Irak'a girip çıkan Mossad elemanları bakın neler yapıyordu!! Kuzey Irak'ı köy köy dolaşan Mossad elemanları birçok müslüman Kürt vatandaşına ulaşarak 'aslen Yahudi olduklarını' onlara söyleyerek geçmişleri ile ilgili detaylı bilgiler verdiler ve onları İsrail'e davet ettiler. Mossad elemanları bu Kürtlere verilen bilgileri incelemek ve yanıt vermek için 6 ay süre de tanıdılar. 6 ay sonra müslüman olan bu Kürtlerin birçoğu kendilerine verilen bilgilerden emin olduktan sonra Yahudiliği kabul ederek İsrail'e göç ettiler. Bir kısmı da Kuzey Irak'taki kötü koşullardan kurtulmak amacıyla hiç bir şey incleme gereğini duymadan Yahudi olduklarını kabul ettiler ve göç kafilesine katıldılar. Bu çerçevede Türkiye'ye getirilerek özel uçaklarla İsrail'e taşınan 'yeni Yahudi' Kürtlerin sayısı ile ilgili çok çelişkili rakamlar verilmektedir. Ancak bu sayının en az 3000 olduğu tahmin edilmektedir. Bunlar İsrail'in Filistin topraklarında inşa ettiği yeni sitelerde yerleştirildi... Kürtçe, Arapça ve bir kısmı da Türkçe ve Farsça bilen bu Kürtler İsrail vatandaşı olduktan sonra yaklaşık 10 yıldır çok farklı işlerde ve görevlerde kullanıldı. Bunların büyük bölümü sık sık Türkiye'ye gelip gittiler ve Türkiye üzerinden de Kuzey Irak ile ilişikilerini koparmadılar. Bunların bir kısmı ile savaş öncesinde İstanbul ve Kuzey Irak'ta karşılaşmıştım!! 1996 sonuna gelindiğinde bu kez, Amerikalılar yaklaşık 6 bin Kürt'ü Kuzey Irak'tan alarak Amerika'ya götürdüler. Hatırlayanlar bilir Türk medyası bunlara 'CIA peşmergeleri' adını vermişti... Yıllar sonra Mossad ve CIA peşmergeleri ortaya çıktı.. Irak'tan gelen haberlere bakılırsa bu peşmergeler son günlerde yerel kıyafetlerle Irak'ın her tarafına dağılarak İsrail ve Amerika için oldukça önemli işler beceriyorlar. Şirketler kuruyorlar, ithalat-ihracat yapıyorlar, Kerkük, Musul, Bağdat, Erbil, Süleymaniye ve daha başka yerlerde ofisler açıyorlar, petrol arama ve çıkarma işlerine bakıyorlar ve en önemlisi Suriye, İran ve Türkiye sınırlarına yakın bölgelerde arazi alıyorlar ve çeşitli tarımsal, hayvansal, ticari ve daha başka(!) işletmeler kuruyorlar. Ama Mossad ve CIA peşmergelerinin bence en önemli görevleri Kuzey Irak'ı Suriye, İran ve Türkiye'ye bağlayan sınır kapılarında bulunmalarıdır. İşte o nedenle bu yazının başlığında 'Mossad Habur'da dedik. Çünkü,Türkçe ve Arapça da bilen bu Mossad peşmergeleri sınırda olup biten her şeyi gözetmekte ve Mossad'a gelen istihbartlardan emin olmak istemektedirler. Bu istihbarata göre, 'radikal islamcı gruplar' Habur'u kullanarak Kuzey Irak'a sızacak ve Amerikan varlığına karşı terörist eylemlerde bulunacak... Bahane bu.. Ama gerçek amacın ne olduğunu herkes kolayca anlayabilir!! Belki de Türk askerine karşı gelen, Türkmenlere saldıran ve Türk işadamlarına 'Irak'tan çıkarken 10 bin dolardan fazla para taşıyamazsınız' diyenler de bu Mossad ve CIA peşmergeleridir.. Ne dersiniz!!
|
|
. Barzani'nin sınırdaki şeytani planı 18 Temmuz 2007
Iraklı
Kürt lider Mesud Barzani, daha önce Türkiye'ye karşı yaptığı
futursuz açıklamalarından sonra şimdi de sınırımızda
şeytani bir planı sahneye koydu.
http://www.hurriyet.com.tr/dunya/6915838.asp?gid=180 |
|
Kürt İstilası Meclis komisyonlarında
Okan İşbecer
http://www.turksolu.org/153/isbecer153.htm |
|
Global Yorum Internet Dergisi Adnan KARADAĞ 01.10.2007
PKK
terör örgütü lideri Abdullah Öcalanın Kenyada
yakalanarak Türkiyeye getirilmesini müteakip, Kürtçü bir grup
avukat tarafından, Öcalanın savunması hemen üstlenildi.
Genellikle Diyarbakır Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu
ve Diyarbakır Barosuna bağlı olan bu avukatlar, Asrın
Hukuk Bürosu adı altında bir yapılanmaya giderek
Apoya dair çalışmalarını bugüne kadar sürdürdüler/sürdürüyorlar. Bu avukatlara
göre, Apo davası, asrın davasıydı (!) ve bu
nedenledir ki, böylesi önemli bir şahsiyetin (!) müdafaası
da, ancak ve ancak son derece önemli bir oluşum (!) ile yapılabilirdi.
Apoya ve dolayısıyla da kendilerine böylesine önemli bir
değer biçen bu avukat grubu, Asrın Hukuk Bürosu adı
altında bir büro kurarak, kendilerini de Asrın Avukatları
olarak unvanlandırdılar. Asrın
Hukuk Bürosu avukatları, Apo ile ilgili hukuki ve siyasi gelişmeleri
izlemek, örgüte ve gündeme ilişkin gelişmeleri Apoya
aktarmak, Apodan aldığı talimatları da Türkiyedeki
ayrılıkçı Kürtçü unsurlara ve örgütün merkezi
konumundaki Irakın Kuzeyinde bulunan Kandil alanına intikal
ettirmek gibi son derece hassas (!) görevleri üstlendiler. Bu görevlerden
artan zamanlarda da, örgüte yardım yataklıktan yakalanarak
cezaevlerine giren örgüt mensubu ve sempatizanlarının
davalarına girdiler. Ölü ele geçen teröristlerin aileleri ile
ilişkiler geliştirdiler, cenazelerine katıldılar,
taziyelerde bulundular. Çeşitli ayrılıkçı
etkinliklerde boy göstererek, söz alarak malum kitlenin (!) yanında
yer aldıklarına dair mesajlar verdiler. Türkiye ile ilgili suçlamalarını,
iddialarını AİHMe götürerek, Türkiyenin
uluslararası alanda yargılanmasına, ceza almasına
gayret sarf ettiler. Anti
parantez, kişisel kanaatim odur ki; Kenyada yakalanmasının
hemen sonrasında, uçaktaki ve bilahare mahkemedeki süt dökmüş
kedi misali, ürkek, her şeyiyle, hemen ve tamamen teslim olmuş
bir görüntü sergileyen Aponun, geçen süre zarfında bir
Peygamber edasına tekrardan bürünerek gösterdiği tavır
değişikliğinde Asrın Hukuk Bürosu
avukatlarının payı oldukça
yüksek. Son derece muhtemeldir ki avukatları, Apo ile yaptıkları
ilk görüşmelerde; Aman Sayın Başkan, sergilediğiniz
tavır, kitlemizin moralini bozuyor. Sizi Kaplan olarak
bilenler, tanıyanlar, Kedi olduğunuzu kabullenemiyor.
Biz ve kitle arkanızdayız. Ayrıca, uluslararası ilişkilerimizi,
irtibatlarımızı yoğunlaştırdık ve
sizi bu durumdan kurtarmaya çalışıyoruz. Merak etmeyin,
size bir şey olmayacak, korkmayın. Kitleleri alanlara yönelteceğiz.
Ancak, siz de biraz bu, şeyyy (süklüm püklüm) tavrınızı
biran önce değiştirmelisiniz diyerek Apoyu yönlendirmeye,
cesaretlendirmeye özellikle çaba gösterdiler. Devam edelim.
Tutuklu ve Hükümlü Aileleriyle Dayanışma Derneği, yani
kısa adıyla TUHAD-DERin eski başkanı ve aynı
zamanda Asrın Hukuk Bürosu avukatlarından olan Süleyman
Özbayhan, tıpkı diğerleri gibi Dicle Üniversitesi Hukuk
Fakültesi mezunu olup, Diyarbakır Barosuna bağlı bir
avukat. Süleyman Özbayhan, beraberinde iki avukatla birlikte, Apo ile
yapılan haftalık görüşmeleri gerçekleştirmek üzere,
geçtiğimiz Haziran ayı içerisinde İmralıya
giderek, ününe ün katmıştı. Ününe diyorum,
çünkü kendisi gerçekten ünlü (!) bir avukat. Özbayhan, eski
DEPin kurucusu olan, HEP, DEHAP ve HADEPin de üst yönetimlerinde
yer almış olan, ancak son dönemde, mevcut sorunun şiddetle
çözülemeyeceğinin savuculuğunu yaparak PKK politikalarını
eleştiren ve bu nedenle örgüte muhalif hale gelen Hikmet Fidanın
Diyarbakırda öldürülmesi olayının failleri olarak güvenlik
güçlerince yakalanan dört örgüt mensubunun avukatlığına
soyunarak ün kazanmıştı. Gelelim
sadede. Diyarbakır da yaşayan E.Ç. adlı bir vatandaş,
geçtiğimiz Ağustos ayı başlarında, Diyarbakır
Emniyet Müdürlüğüne giderek, kızı B.Ç.nin kayıp
olduğunu, bir süredir eve gelmediğini ve durumundan endişe
ettiklerini belirtiyor. Arama çalışmaları başlatan
güvenlik güçleri, 17 yaşındaki B.Ç.yi rutin bir kimlik
kontrolü sırasında buluyor. B.Ç. karakolda vermiş olduğu
ifadesinde; Daha önceden tanıdığı ve avukat
olarak bildiği Süleyman
. adlı şahsın, kendisini
arabayla alarak Dicle Kent teki bir eve götürdüğünü ve burada
kendisine tecavüz ettiğini, bekareti bozulduğu için korktuğunu
ve evine de dönemediğini, şahıstan şikayetçi olduğunu
dile getiriyor. Şikâyet üzerine yapılan araştırmada
Av. Süleymanın, Süleyman Özbayhan olduğu anlaşılıyor
ve gözaltına alınan avukat geceyi nezarethanede geçirmek
zorunda kalıyor. Yapılan sorgusunda da; B.Ç. ile anılanın
rızası ile birlikte olduğunu, B.Ç.nin 18 yaşından
küçük olduğunu da bilmediğini belirtiyor ve çıkarıldığı
mahkemece tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılıyor. Sözde Asrın
Davasında avukatlık yapan Süleyman Özbayhan, şimdi,
henüz çocuk sayılabilecek 17 yaşındaki bir Kızın
Davasında sanık sandalyesinde otururken, Tutuklu ve Hükümlü
Aileleri ile Dayanışma Derneği Başkanlığı
yapmış olan Av. Süleyman Özbayhanın, diğer
aileler ve fertleri ile, özellikle küçük yaştaki kız çocukları
ile nasıl bir Dayanışma içerisinde olduğu da
net olarak anlaşılıyor. Dip not;
yakalanan ve teslim olan bazı teröristlerin ifadelerinden basına
yansıyan Başkan Apo, kadınlardan kurduğu
ordusundan en güzellerini seçerek kendine yakın koruma olarak alıyordu.
Suriyedeki son derece lüks hayatında bayanlarla birlikte olarak
onları Özgürleştirdiğini söylüyordu. Bu şekilde
özgürleşmek istemeyenleri de, en yoğun çatışmaların
yaşandığı alanlara özellikle gönderip, onları
bir anlamda cezalandırıyor, çoğunun ölmesine sebep
oluyordu şeklindeki iddialar, mevcut kayıtlardan biliniyor.
Sonuç; Av.Süleyman Özbayhanın Apoyu savunuyor olması, söz konusu özgürleştirme anlamındaki açığa çıkan bu yüz kızartıcı olaydan ötürü çok doğal karşılanabiliyorken, Onu örnek aldığı da her yönüyle anlaşılabiliyor.
http://www.globalyorum.com/inc/newsread.asp?readid=1501 |
|
KÜRTLER AVRASYADA BOŞUNA KÜREK ÇEKİYOR Global Yorum Internet Dergisi Naciye Saraç 06.11.2007
Sovyetler
Birliği nin dağılması, uluslararası ilişkiler
sisteminde önemli değişikliklere neden oldu. Ortaya çıkan
özgürlük ortamı ve buna bağlı olarak gelişen bağımsızlık
hareketleri, Orta Asya ve Kafkasyada yaşayan çeşitli
etnik gruplar arasındaki çatışmaları da su yüzüne
çıkarmasının yanı sıra bölgeye yönelik göçlere
sebep oldu. Orta Asya ve Kafkasyayı bakir ve yaşanacak bölge
olarak gören özellikle Kürt ve Ermeni gruplar, Kafkasyada yerleşmeye
başladı. Özellikle
Kafkas ve Türk asıllı halkların yaşadığı
Avrasya coğrafyasında, RFnun yanı sıra ABD ve
Batılı ülkeler de hakimiyet mücadelesine giriştiler.
Bu amaçla özerk Cumhuriyet ve Toplulukların kontrol altına
alınmalarının kolaylaşacağı planlaması
yapılarak, bölgede etnik bölücülük faaliyetleri yürütülmeye
başlandı. Kafkas halklarının etnik çeşitliliği
ve aralarındaki ihtilaflar da planlarını gerçekleştirmeleri
için zemin hazırlıyor. Bu kapsamda, Orta Asya ve
Kafkasyada Kürt ve Ermeni göçü programı uygulamaya
konuldu. Bu doğrultuda,
Ukrayna ve Rusyada Tehdit Altındaki Halklar Cemiyetinin yan
kuruluş olarak İtalya üzerinden organize ettiği
Memorial isimli İnsan Hakları Örgütü, Kürtlerin
Kırıma ve Kafkasyaya yerleşmesine destek sağlıyor.
Orta Asya, Ermenistan,
Tacikistan ve Baltık ülkelerinden, Adige ve Krasnodar başta
olmak üzere RFnun çeşitli bölgelerine ve Ukraynaya göç
eden Kürt toplulukları, siyasi açıdan örgütlenerek, güçlü
bir konuma ulaşmaya çalışıyorlar. Bu ülkelerin büyük
medya organlarında, Kürtlerin terörist ve tehlikeli unsur
olarak yansıtılmasından da rahatsızlık
duyarak, bu tür faaliyetleri engellemeye çalışıyorlar.
Diğer taraftan, Ukrayna ve RF, Kürt mekteplerinin açılmasını
desteklerken, Kafkas halkları ile Kırım Tatarlarının
milli mekteplerinin kapatılmasına yönelik çalışmalarda
bulunuyor. Kırım
ve Kafkasyaya son yıllarda Türkiye vatandaşı ve PKK
yandaşı Kürtlerin ilgisinde de artış gözleniyor.
Bulgaristan ve Romanyanın AB yolunda adım atmasından
sonra burada barınamayan PKK yandaşı Kürtlerin bir kısmı,
işadamı statüsü ile Kırım ve Kafkasyaya
geldiler. Bunların bölgeye yerleşmeye çalışan Kürtlerden
aldıkları destekle, PKK, bölgede hakimiyet kurma çabasını
artırdı. Özellikle
Ukrayna nın Kiev, Donetsk, Kharkov, Odessa ve Kırım/Canköy
bölgelerine yerleşen PKK sempatizanlarının da Türkiye
karşıtı faaliyetlerine Rusya RFnun destek sağladığı
kaydediliyor. PKK mensuplarının, özellikle Yezidi Kürtlere
ve kadınlara yönelik faaliyetlerinin yoğunlukta olduğu
gözleniyor. Örgüt
mensupları ve kurdukları dernekler vasıtasıyla,
haklarının savunulması, kültürlerini korunması
ve bölgede sözsahibi olunabilmesi amacıyla sık sık açlık
grevleri, anma geceleri ve toplantılar düzenleniyor, Türklerden
haraç toplanıyor, basın organları vasıtasıyla
Türkiye aleyhtarı propaganda faaliyetleri yürütmeye çalışıyorlar.
Bazı şehirlerdeki
postanelerden AİHM ve çeşitli kuruluşlara Türkiye de
tutuklu bulunan A. Öcalan ın serbest bırakılması
konusunda mektuplar postalanıyor. Diğer
taraftan, terör örgütü PKK nın Bağımsız
Devletler Topluluğu bünyesindeki faaliyetlerinin Moskovadan yönlendirildiği
ve son dönemde Krasnodar şehrindeki faaliyetlerinin de önem
kazandığı ifade ediliyor. Krasnodar
Kobanski Üniversitesine bağlı bir organizasyon olan
Kafkasya Araştırma Merkezi, Krasnodar Eyaletindeki Kürt,
Ermeni ve Yunanlı gibi küçük halklar ve etnik gruplarının
ulusal ve kültürel haklarının korunmasını amaçlayan
raporları uluslararası ve federal organizasyonlara sunuyor.
Geçmiş yıllarda Moskovada bulunan ERNK (Kürdistan
Ulusal Kurtuluş Cephesi) Temsilciliği kanalıyla sürdürülen
bu faaliyetler, 1993 yılı sonlarında oluşturulan
"Moskova Kürdistan Komitesi" kanalıyla kontrol
ediliyor. Komitenin Krasnodar ile Gürcistan, Kazakistan ve Ermenistan
da birer şubesi bulunuyor. Krasnodar
ve Novorossisk te yaşayan Kürt azınlık nüfusu arasında,
1991 yılından bu yana devam eden sosyal statü kazanma ve
hukuki alanda toplumsal bir özerk bölge kurma girişimleri ise
her geçen gün artıyor. Bu kitlenin, her Kürt ün geldiği
ülke neresi olursa olsun PKK adına para verme ve yardım
yapma zorunluluğunun olduğu ifade edilerek, Krasnodar
Eyaleti nde PKK adına para topladıkları da biliniyor. Bölgede
siyasi faaliyet yürüten Kürtlerin organizasyonu Ağrı Kürt
Halkları Birliği ile Ermenilerin organizasyonu Amşen,
Özerk Bölge statüsünü kazanmak için girişimlerde bile
bulunuyor. Abdullah Öcalan liderliğinde "Bağımsız
Kürdistan Devleti"nin kurulmasını amaçlayan Ağrı,
bölgede miting, yürüyüş ve toplantılar düzenleyerek,
propaganda çalışması yürütüyor.
Krasnodar
ve Adıgeye göç eden Kürt kökenlilerin artışı,
bölgede yaşayan Rus ve Adıge halkı tarafından da
tedirginlikle karşılanıyor. Kürtler,
yaptıkları yerleşim başvuruları kabul
edilmediği için geldikleri bölgelerde kayıt dışı
ve kaçak olarak yaşamak zorunda kalıyor. Geçimlerini
hırsızlık, gasp gibi yasadışı
faaliyetlerle sağlayan Kürtler,
sahip oldukları özel kültür, davranış ve gelenekleri
sebebiyle yerel nüfusla uyum sağlayamıyor. Emniyet güçleri,
Kürtler arasındaki yüksek suç oranına, uyuşturucu alış
verişine ve hırsızlığa dikkat çekiyor. Yerleştikleri
bölgeye uyum sağlayamayan Kürtler, bölge halkıyla çıkar
çatışmasına girerek, mafya türü örgütlenmeler
kuruyor, ayrıca, sosyal, politik, etnik ve ekonomik bir çatışma
ve kriz ortamı yaratıyorlar. Tüm bu
olumsuzluklar karşısında bölgenin yerli halklarından
olan Krasnodar daki Ruslar da Kürtlere karşı, Adıge kökenlilerden
yardım talep ediyor. Bu kapsamda, Adıge Slavyanları
Birliği tarafından Ekim 2007de yapılan açıklamada,
Kafkas halkları ve Rusların,
Adıge ve Kuban a (Kuzey Kafkasya) yasalara
uymaya özen göstererek, yerleşmeye çalışırken,
Kürtlerin yasaları rüşvetle aşıp, yerleşmeye
devam ettikleri ve bu nedenle, Rus nüfusunun giderek azaldığı
açıklanarak, bu
gidişatın durdurulması istendi. Açıklamada,
Kafkasyaya Kürtlerin gelişine paralel olarak Rusların göçtüğüne,
Kürtlerin Krasnodar ve Adıgey in kültür ve yaşamına
uyum sağlamak için gelmediklerini, aksine burayı kendi
sorunlarını çözebilecekleri yer olarak gördüklerine, yakında
Kürt özerk bölgesi talepleriyle karşılaşılabileceğine
de dikkat çekildi. Diğer
taraftan, Adigelerin % 24 gibi düşük bir nüfus oranında
yaşadığı
Adıgeyin Krasnodara bağlanması konusu da RF tarafından
zaman zaman gündeme getiriliyor. Kürt göçünün hızlanması
ile Adigelerin azınlık konumuna gelmesinden ve bu
projenin işlerlik kazanmasından endişe duyan Adıgey
Özerk Cumhuriyeti yönetimi, bu konuda önlemler almak için çalışmalara
başladı. Zaman zaman düzenlenen toplantılarda,
sosyo-politik durumun gergin olduğu bölgelerden yabancı ve
göçmen girişi üzerinde durulurken, Kürt gruplarla bağlantılı
yüzlerce insanın yasadışı yerleşimi sorunu
ayrı bir konu başlığı olarak değerlendirilerek,
sorunun sadece yasal anlamda değil, siyasi, kültürel ve sosyal
anlamda da değerlendirilmesine ve yasadışı göçe
yönelik çözüm yolları araştırılıyor. Bu
kapsamda, geçtiğimiz günlerde Adıgey yönetimi ulusal güvenlik
meselelerini masaya yatırırken, kontrolsüz göçü, özellikle
de artan Kürt nüfusuyla ilgili sorunu gündemine aldı. Yönetimin,
yasadışı göçmenler sorununu anti terör komisyonunda
ele alması Kürtler arasında tedirginliğe yol açtı. Avrasya coğrafyasında
yaşayan Kafkas ve Türk halkları tehdit altında. Büyük
güçler, bu coğrafyadaki Kafkas ve Türk nüfus varlığını
yok etmeye çalışıyor ve amaçlarına ulaşmak
için her yolu deniyorlar. Bu faaliyetlerinde Kürt kartından
yararlanıyorlar. 1944 yılında dağılmış
olan bölgenin yerli halkları ise bugün vatanlarına dönme
çabasında. Topraklarında başka milletlerden halkların
yaşaması ise en önemli sorunları. Bu sıkıntılarına
eklenen Kürt göçünün de ciddi milli ayrılıklara sebep
olabileceği ifade ediliyor. Bugün Türkiyede sorun çıkaran
Kürtlerin, özerklik elde etme çabasına girişerek, yarın
yerleştikleri ülkelerin topraklarının bölünmesine de
zemin hazırlayacakları düşünülüyor. Ancak, çağdaş
gerçekler, halkların kollektif haklarına riayet için yeni
çalışma yöntemleri gerektiriyor ve bölge halklarının
birlikte hareket etmesi ve sorunlarına çözüm yolları
bulması gerekiyor.
http://www.globalyorum.com/inc/newsread.asp?readid=1569 |
|
|