SABAHATTİN TALU YAZILARI

Global Yorum Internet Dergisi http://globalyorum.com

 

PKK OLMASA, AÇILIM OLMAZMIŞ!!!

Global Yorum Internet Dergisi

 Sabahattin Talu

16.01.2008

 

DTP içerisindeki “Şahinler” olarak adlandırılan grupta yer alan Eşbaşkan ve aynı zamanda Mardin milletvekili olan Emine Ayna, PKK yanlısı olarak bilinen bir basın yayın organına verdiği demeçte, sözde “Kürt sorunu”, PKK ve çözüm konularında dâhiyane görüşlerini ortaya koydu.

Devlete yönelik kendince eleştirilerini dile getiren Ayna; “Kürtler için ‘asli unsur’ diyeceksin, ama Anayasa’da yer vermeyeceksin ve kendi dilinde eğitim hakkını kullanamayacak. Bu, kabul edilemez” diye sözlerine başlıyor. Ayna’nın, Türkiye’de kabul gören “Asli Unsur” kavramını pek kavrayamadığı görülürken, burada, ‘asli unsur’dan anlatılmak istenip, ısrarla anlamazlıktan gelinenin, Türkiye’de toplumu oluşturan Türk, Kürt, Arap, Çerkez, Laz, Zaza, Boşnak, Tatar, Arnavut, Türkmen gibi tüm etnik unsurların “Asli Unsur”un birer parçası olduğunun bir kez daha altının çizilmesi ihtiyacı ortaya çıkıyor. Tüm bu asli unsurların arasında en ufak bir ayrımcılığın, her ne şekil ve konuda olursa olsun kesinlikle söz konusu dahi olmadığını da özellikle belirtmek gerekiyor.

Emine Ayna’nın da söz ettiği ve artık gına getiren “Anadilde eğitim hakkı” öne sürümü, aslına bakılırsa tam bir “Çal çal oyna komedisi” haline gelmiştir. Defalarca yazılıp çizilmesine, dillendirip hatırlatılmasına rağmen, açılan “Kürtçe Dil Kursları”nın nasıl bir heyecanla açılıp, nasıl bir hüsranla kapatıldığı gerçeği apaçık ortadayken, modası çoktan geçmiş bu söylemin, bir daha gündeme getirmemek üzere rafa kaldırılması gerekiyor.

Asıl niyetlerinin ne olduğu bilinenlerin temsilcisi Ayna; “Çözüm, sorunun adını doğru koymaktır. Kürt sorunu bugün daha da boyutlanmıştır. Çünkü PKK var. Bu sorun, PKK’dan ayrı ele alınamaz. Bu sorunun temelinde PKK’lıların aileleri var” diye sözlerine devam ederek, baklayı ağzından çıkarıyor. “Kürt sorunu” dedikleri şeyin boyutlanmasını PKK’nın varlığına bağlayan Ayna, sorunun temelinin PKK’lı aileler olduğuna dikkat çekiyor. Yani, yanlış anlamadıysak, onlara göre, PKK’nın boyutlandırdığı sözde “Kürt Sorunu”, PKK’nın temsil ettiği PKK’lı aileler muhatap alınarak çözülmelidir. Eğer samimilerse, bu durumda “Kürt Sorunu” olarak dayattıkları sorunun adının gerçekte “PKK’lı Aileler Sorunu” olması gerekmiyor mu? Bence de doğrusunun bu olması ve “Kürt sorunu” ifadesinden biran önce vazgeçilmesi gerekiyor. Öyle ya, Türkiye’de yaşayan Kürt etnik kökenli ailelerin çok büyük bir çoğunluğunun PKK’lı olmadığı, hatta tam tersine karşılarında olduğu açıktır. Dolayısıyla, onların da anlatmaya çalıştıkları “PKK’lı Aileler Sorunu”nun, tüm Kürt kökenli vatandaşlarımıza mal edilerek “Kürt Sorunu” olarak adlandırılması da kabul edilemez bir durum olarak bir kez daha karşımıza çıkıyor.

DTP Eşbaşkanı Ayna, derin düşüncelerini söylemekle kalmıyor, ayrıca T.C. Devleti’nin ne yapması konusunda da dâhiyane fikirlerini, bilirkişi edasıyla ortaya koyuyor. Ayna, T.C.Devleti’nin, “Ben, Kürtlerin en temel haklarını vermediğim için, baskı yaptığım için PKK doğdu. Benim hatam bunlar. PKK gelsin, beraber yaşayalım” demesi gerektiğini söylüyor ve tarafımızdan cevabını da peşinen alıyor. Emrin olur…

Olanı biteni bütün çıplaklığıyla ve olduğu gibi gösterdiğini hepimizin bildiği nesnel “Ayna”nın aksine Eşbaşkan Ayna, son cümlelerinde bakın nelere vurgu yapıyor. “PKK, sorunun çözümünü ve tanımını koyuyor. Sorun da, tanım da doğru. Bu durumda ya tanımdan, ya da çözümden vazgeçeceğiz. PKK ile DTP olarak aramızdaki tek fark, PKK silahlı bir mücadele yürütüyor, biz ise siyasal alanda mücadele yürütüyoruz” diyor.

Aslına bakılırsa bu son cümleler bizlere, bir gerçeği, hem de çoğu zaman birçok kimse tarafından gizlenmeye çalışılan, anlamazlığa gelinen malum bir gerçeği suratımıza bir kez daha çarpıyor. Bundan öncekilerde de görüldüğü gibi, DTP ve benzeri partilerin ileri gelen bazı temsilcileri, kendilerini PKK’dan hiç soyutlamadılar ve tersine, bu terör örgütünün borazanlığına sürekli soyundular. Bizler ise onları, yıllarca, “Kongrelerinde Türk bayrağı ve Atatürk resmi asmadılar. Terörist cenazelerinde Apo’nun resmini, PKK’nın sözde bayrağını açtılar. PKK’nın terör eylemlerini kınamadılar. Yine hain gösteri, yine hain saldırı” gibi kızgın söylemlerle boşu boşuna eleştirdik. Oysa onlar, taraflarını çoktan belirlemişlerdi bile. Zararın neresinden dönülürse… misali, biraz geç de olsa, artık bu konuya, daha sağlıklı değerlendirme ve çıkarımlarda bulunulabilmesi amacıyla, bu gözle ve olduğu gibi bakılması şart görünüyor.

Son cümlesinde Ayna; “Şunu da görmek gerekiyor. Bu siyasal mücadele alanının bu kadar açılmış olmasının nedeni de PKK’dır. PKK olmasaydı, açılım olmazdı” diyerek, röportajını tamamlıyor. Yani, bu son noktada, “Açılımlar PKK sayesindedir. PKK olmasaydı, bugünkü kazanımlar elde edilemez, mevcut siyasal mücadele zemini yaratılamaz ve (sözde) Kürt sorunu bu mecralara taşınamazdı” denilirken, bu duruma gelinmesini PKK’ya borçlu olduklarıyla açıklamaya çalışıyor.

E.Ayna’nın söylemlerini şöyle kısaca bir özetleyelim. T.C.Devleti, Kürtlerin en temel haklarını vermediği, baskı yaptığı için PKK doğmuş!. Aynı amaç doğrultusunda PKK silahlı, DTP ise siyasi faaliyet gösteriyormuş. Bugünkü gelinen aşama PKK sayesindeymiş!.

Hadi diyelim ki, PKK sayesinde bunlar oldu ve kendilerince haklılar. Madalyonun acı ama gerçek diğer önemli yüzü, yaklaşık 25 yıldır yaşanan acılar nasıl göz ardı edilebilir, PKK yüzünden, bir daha geri getirememek üzere nelerin kaybedildiği nasıl izah edilebilir! Meseleye, “Sayesinde”nin değil, insani ve ahlaki boyutundan bakılarak “Yüzünden”i dikkate almamız gerekir ki, bu dönem içerisinde; yaklaşık 35 bin insanımızı kaybettiğimiz, ailelerin yıkıldığı, ocakların söndüğü görülür. PKK yüzünden çocuklar babalarını, analar çocuklarını kaybetti. Yüz binlerce insan, terör nedeniyle yerlerini, yurtlarını terk etmek zorunda kaldı. Ancak, yaşanan tüm bu acılara rağmen, malum çevrelerin, mazlum rolüyle, “Anadilde eğitim hakkı”, “Kültürel haklar” gibi masum söylemlerin arkasına gizlenerek sinsi niyetlerini sürdürmeleri de anlaşılır gibi değil.

 

http://www.globalyorum.com/inc/newsread.asp?readid=1768

***

DAHA FAZLA KAN AKMASIN MIŞ!!!

 

Global Yorum Internet Dergisi

 Sabahattin Talu

10.01.2008

 

PKK tarafından Diyarbakır’da gerçekleştirilen ve 5’i öğrenci 6 sivil vatandaşın hayatını yitirdiği bombalı eylemin hemen sonrasında, menfur saldırı ile ilgili olarak DTP tarafından da kınama mesajları verildi.

DTP Genel Başkan Yardımcısı Emine Ayna, DTP adına yaptığı ortak açıklamada; “Türkiye nin en fazla toplumsal barışa ihtiyaç duyduğu bir dönemde gerçekleşen menfur saldırılara bir yenisinin eklendiği, bölgenin ve özellikle Diyarbakır halkının 30 yıllık çatışma ortamından maddi ve manevi olarak büyük zarar gördüğü, acıların son bulması ve huzur ortamının yakalanması amacıyla Kürtlerin elinden gelen çabayı sarf ettiği, ancak devam eden şiddet politikalarının sorunları çözmediği, bu ortamda her türlü çeteciliğin türediği, olayın aydınlatılması, bu menfur saldırının gerçek faillerinin ve varsa arkasındaki güçlerin acilen ortaya çıkartılmasının gerektiği” hususlarını dile getirirken, sözlerini “Çözüm için öncelikle operasyonlardan ve şiddet politikalarından vazgeçilmelidir. Bu topraklarda artık kimse ölmemeli” diyerek bitirdi.

Devamında, DTP Meclis Grup Başkan Vekili Selahattin Demirtaş, Diyarbakır milletvekili Aysel Tuğluk ve Gülten Kışanak da olayı kınayarak, olayın derin provokasyon olduğunu söylediler. Demirtaş; “Ölen sivil sayısının üzerinde ısrarla durulması, olayın çok derin bir provokasyon olduğunun kanıtıdır. Hepimiz bu menfur saldırıyı şiddetle kınıyoruz. Bu saldırıda sivillerin de seçilmesini derin bir provokasyon olarak nitelendiriyoruz” diye konuştu.

Dikkat edilirse, olay henüz aydınlanmadan ve failler henüz tespit edilmeden yapılan bu açıklamalarda, “Gerçek fail”, “Provokasyon”, “Çete” ve “Gizli güç” gibi ifadeler kullanılarak akıllar karıştırılmaya çalışılıyor, saldırının adresi bulanıklaştırılarak adresin, PKK dışında diğer başka sözde odaklara yönlendirilmesine yönelik sinsi ve gizli çabalar sarf ediliyordu. Ayrıca Demirtaş’ın açıklamasında kullandığı “Sivillerin de seçilmesi” ifadesiyle, bir anlamda “PKK sivillere eylem yapmaz. Yapsa yapsa PKK dışında sözde malum güçler, yani Devlet veya derin devlet yapar” şeklinde karalama ve lekeleme mesajı her zaman olduğu gibi verilmeye çalışılıyordu.

Derken, terör örgütü PKK, saldırıyı üstlenmek zorunda kaldı ve yayın organları vasıtasıyla, “Kendilerine bağlı silahlı propaganda birimlerinden birinin kendi inisiyatifiyle eylemi gerçekleştirdiğini” itiraf ederek, DTP ve yandaşlarının, bildikleri halde kabul etmiyor göründükleri terör örgütü olduklarının ispatının altı çiziliyordu. Terör, baskı demekti, tehdit, yıldırma, sindirme demekti, kısaca kan demekti ve bu olayda da maalesef ki kan akmış, 6 gencecik insan teröre kurban gitmişti. Öyle ya PKK, TSK’nın K.Irak olarak adlandırılan bölgedeki PKK kamplarına yaptığı hava operasyonunun hemen sonrasında, özellikle kentlerde yaşayan Kürt gençlerini kışkırtmak amacıyla “Her türlü eylemi yapın, intikamı alın, serbestsiniz, inisiyatif kullanın” talimatını vermişti.

Talimat sonrasında özellikle İstanbul’da olmak üzere 100’ü aşkın araç benzin dökülerek kundaklandı. Olaylarla ilgili olarak, büyük çoğunluğu DTP bağlantılı 25 kişi yapılan araştırmalar sonucunda yakalandı. Gün geçmiyor ki, bombalar, bomba düzenekleri, patlayıcılar ve silahlar ele geçirilmesin.

Şimdi merak ediyorum, bu “Yavuz Hırsızlar”, eylemin PKK tarafından üstlenilmesiyle ne gibi bir ruh haline girdiler? İnsan içine çıkabiliyorlar mı? Biraz utanmaları ve sağduyuları varsa, artık gerçekleri kabul ederek, zavallı ve bilinçsiz Kürt gençlerini kandırmaktan vaz geçmeleri ve bunu kamuoyuna itiraf ederek samimiyetlerini ispatlamaları gerekiyor, ama nerede! Çünkü, diğerlerinde olduğu gibi, bu sefer de ağız değiştirmeleri, yeni senaryolar kurmaları son derece mümkün görünüyor.

Onlar değiller mi, PKK’lı teröristlere kardeşlerimiz diyen! Onlar değiller mi, terörist cenazelerinde şehit nutukları atan! Onlar değiller mi, PKK siyasi bir örgütlenmedir diyen! Onlar değiller mi, dağa eleman gönderen! Bakın, yakalanan ve teslim olan teröristlerin neredeyse tamamına yakını, yakalanmalarını müteakip vermiş oldukları ifadelerinde, DTP’nin il, ilçe veya belde teşkilatlarında tanışmış oldukları bazı şahısların teşviki ve propagandaları sonucu PKK’nın dağ kadrosuna katıldıklarını açıklıyorlar. Evine birkaç gün gelmeyen kayıp Kürt gençlerinin aileleri, çocuklarının akıbetini öğrenmek için ilk adres olarak DTP’nin kapısını çalıyor, dağa gidip gitmediklerini buradan öğreniyorlar. Niye? Çünkü, onlar da biliyor ki DTP de bundan öncekiler gibi PKK’nın siyasi borazanı ve PKK ile direk ilişkisi var. Neden devletin güvenlik kuvvetlerine başvurmuyorlar da ilk iş olarak DTP’ye gidiyorlar? Bunların tümü gerçek ve yadsınamaz. Ya kabul edeceksiniz, ya da en azından gerçek dışı propagandalarla hedef şaşırtmaya çalışıp, karalama kampanyaları yürütmekten vazgeçecek ve herkesin bildiği PKK terörünü inkâr üzerine kurduğunuz politikanızı terk edeceksiniz. Aksi taktirde, bugüne kadar akmasına büyük ölçüde sebep olduğunuz akan kanın yanı sıra, akıtılmasını kimsenin istemediği bundan sonraki, maalesef ki muhtemel kandan da en başta siz sorumlusunuz.

 

http://www.globalyorum.com/inc/newsread.asp?readid=1747

***

“TERÖR, KİMDEN GELİRSE GELSİN”İN GİZLİ ANLAMI

 

Global Yorum Internet Dergisi

 Sabahattin Talu

04.01.2008

 

 

PKK terör örgütü tarafından, Diyarbakır şehir merkezinde, Ergani’de görevli bir askeri birliğe ait servis otobüsünün geçişi sırasında uzaktan kumandayla patlatılan bomba neticesinde, 3’ü dershane öğrencisi olmak üzere 5 vatandaş hayatını kaybederken, çok sayıda asker ve sivil vatandaş çeşitli yerlerinden yaralandı, çevredeki 30’a yakın araç da hasar görerek kullanılamaz hale geldi.

Patlamayla ilgili olarak, örgütün bir internet sitesinde, “Rubar Andok” imzalı ve “İşgal güçlerine karşı her türlü tepki kutsaldır” başlıklı bir bildiri yayınlandı ve bu bildiri, eylemin örgüt tarafından üstlenildiğini gösteriyordu.

Bilindiği gibi, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin K.Irak olarak adlandırılan bölgedeki PKK kamplarına yönelik gerçekleştirdiği hava operasyonlarında büyük darbe alan örgüt, Apo’dan sonraki ikinci adam Murat KaraYILAN vasıtasıyla bir açıklama yaparak, Kürt gençlerine, özellikle büyük şehirlerde ses getirebilecek eylemler yapmaları yönünde talimat vermişti. Her türlü eylemde serbest olunduğu belirtilen talimat sonrasında, başta İstanbul olmak üzere çeşitli şehirlerde 100’e yakın araç benzin dökülerek yakıldı ve son olarak da maalesef ki ölümlerle sonuçlanan, Diyarbakır’daki bu insanlık dışı bombalı eylem gerçekleşti.

DTP’li Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir ve bazı DTP’li milletvekilleri, hunharca işlenmiş bu cinayeti, kınamak zorunda kaldılar. Neden zorunda kaldılar? Çünkü, örgütün bu yönde talimatları vardı ve eylem bizzat örgütün internet sitesinden, hemen o kara günün gecesi üstlenilmişti. Bu sefer kaçar yoktu. Yakın zamana kadar, PKK terör örgütünün, özellikle sivil vatandaşlara yönelik gerçekleştirdiği birçok eylem, bu malum çevreler tarafından, ya pas geçiliyor, ya da genellikle kabullenilmek istenmeyip, devlete veya sözde “derin devlet”e mal edilmeye çalışılıyordu. Ancak dediğimiz gibi bu sefer, kaçar kesinlikle yoktu.

Peki bu malum şahıs ve çevreler, mecbur kaldıkları kınamalarında ne diyorlar; “Terör, nereden ve kimden gelirse gelsin, kabul edilemez”. Sizce bu, bir örgütü, yani PKK’yı kınama mesajı mı? Kesinlikle değil, zaten kınayamazlar da. Belki de içten içe seviniyorlardır bile. Ancak burada, üzerinde durulması, dikkatlerden kaçırılmaması gereken çok hassas ve son derece sinsi bir durum söz konusu. Burada, ne denildiği değil, daha çok, ne denilmeye çalışıldığı çok önemli. Son dönemde özellikle ve bilerek dillendirilen bu sinsi cümleyi, özenle ve yeniden ele almak gerekiyor.

Açıkça; “PKK’nın yaptığı anlaşılan bu eylemi kınıyoruz” diyemiyorlar. Normalde söylenmesi gereken en basit bu cümlenin yerine ne diyorlar; “Terör, nereden ve kimden gelirse gelsin, kabul edilemez”. Peki, ne demek bu, ne demek “kimden ve nereden”? Oysa terörün, kimden ve nereden geldiği apaçık ortada. Bakın burada, direkt ve açıkça bir pay biçilmeden özellikle kaçınılıyor ve terör, bilerek ve istenilerek başka adreslere yüklenilmeye çalışılıyor. Yani kısaca; “Devlet de terör yapıyor, nasıl devleti kınıyor ve suçluyorsak, bunu da kınıyoruz” denilmeye çalışılarak, devletin de terörist faaliyetler içerisinde olduğu mesajının verilmesine gayret sarf ediliyor. Güya, “terörü kınıyoruz” denilirken, atılan bu sinsi taşla, Türkiye Cumhuriyeti Devleti de işin içine sokulmaya çalışılarak, iki kuşun vurulması hedefleniyor.

Bu, işin sinsi yanı. Bir de vahim yanına gelelim.

PKK’nın bu eylemi sonrasında örgüt sempatizanı, taraftarı, destekçisi malum bazı çevrelerin, kendi aralarında yaptıkları değerlendirmelerde; “Örgüte desteğin en fazla Diyarbakır dan verildiği, bu nedenle eylemin Diyarbakır da gerçekleştirilmesinin büyük bir hata olduğu, Diyarbakır yerine Batı daki metropollere yönelinmesi gerektiği” şeklinde söylemlerde bulunularak, görüş belirtildiği ifade ediliyor. Kısaca, “örgütümüz, Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları şehirlerde bombalı saldırılar yaparak Kürtleri öldürmesin, Türklerin yoğun olarak yaşadığı batı illerinde eylemler yaparak Türkleri öldürsün” deniliyormuş. Bu nasıl bir düşünce, nasıl bir mantık! Bunlar nasıl insan, anlamak mümkün değil.

Oysa terör, bu son sefer ki menfur eylemde de görüldüğü üzere, ayrım yapmıyor. Terör, din, etnik köken, bay bayan, çocuk büyük, uzun kısa, şişman zayıf dinlemiyor. Öte yandan, bir kez daha net bir şekilde anlaşılıyor ki, teröristi dağdan ziyade, öncelikle içimizde, hem de tam da içimizde aramamız gerekiyor.

 

http://www.globalyorum.com/inc/newsread.asp?readid=1736

***

DAĞDAN İNDİ ŞEHİRE

 

Global Yorum Internet Dergisi

 Sabahattin Talu

29.12.2007

 

 

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, Irak’ın kuzey bölgesinde bulunan PKK terör örgütü kamplarına yönelik gerçekleştirdiği hava operasyonunun hemen sonrasında, örgütün üst yönetim kadroları tarafından, yayın organları ROJ TV vasıtasıyla, büyük darbe aldıkları anlaşılan çırpınış vari çeşitli açıklamaları geldi.

Apo’dan sonra örgütün ikinci adamı konumundaki Murat KaraYILAN başta olmak üzere bazı üst düzey teröristler tarafından yapılan telaş dolu söylemlerde özetle; “Sınır ötesi hava operasyonlarına karşılık, Kürt gençlerinin örgüte katılmak üzere dağlara çıkarak cevap vermesini istedikleri, örgütün bir intikam hareketi olduğunu herkesin bildiği ve operasyona karşılık şehirlerdeki Kürt gençleri tarafından intikamın alınması gerektiği, bu itibarla, özellikle büyük şehirlerde kaos yaratabilecek her türlü eylemin yapılmasının da serbest olduğu” yönünde ifadelerde bulunularak, örgüte sempati duyan veya taraftarı olan Kürt gençleri tahrik edilmeye çalışıldı.

Buram buram feryat ve telaş kokan açıklamaların devamında; “Operasyonlara istihbarat desteği vermesi nedeniyle ABD’nin de bundan böyle Türkiye gibi düşman olarak görüldüğü, ayrıca Barzani ve Talabani yönetimlerinin de bundan sorumlu olduğu, bu nedenle sorumlulara gereken karşılığın en kısa sürede verilmesi gerektiği” yönünde tehdit dolu ifadelere yer verilirken, aynı zamanda operasyonların boşa çıkartıldığından, önemli bir zayiatın olmadığından ve Türk basınının, sonuçları ve mevcut durumu abartarak aktardığından bahsedildi.

Yine aynı yayın organında verilen haberlerde, Kürt gençlerince oluşturulan ve “Apocu Gençlik İnisiyatifi” adı verilen bir grup tarafından, son 15-20 gün içerisinde İstanbul’un çeşitli semtlerinde 50’ye yakın aracın kundaklanarak yakıldığı açıklamaları geldi ve bu eylemlerden keyifle bahsedilerek üstlenildi.

Şimdi, tüm bu açıklamaların ne anlama geldiğini ve ardında yatan üstü kapalı bazı niyetleri görmek ve değerlendirmek gerekiyor.

Bakın, öncelikli olarak belirtilebilir ki, SK’nın hava operasyonu ile terör örgütü PKK’ya son derece büyük bir darbe vurulduğu kesin. Aksi taktirde, hemen ertesi günü, telaşla ve hep bir ağızdan, Songül Karlı’nın “Dağlara gel dağlara” türküsü koro şeklinde söylenmez, “yakın, yıkın” gibi intikam içeren salyalı talimatlarla, taraftar veya değil, Kürt gençleri kışkırtılmaya çalışılmaz, Türkiye’ye ilave olarak ABD düşman ilan edilmez, Irak’taki Kürt liderler de sorumlu tutulmaz, tehdit edilmezlerdi. Kısaca bu durum, tam bir sıkışmışlığın, yalnız kalmışlığın ve çaresizliğin gerçek ifadesiydi.

Evet, örgütün içerisinde bulunduğu durum kısaca bu idi ve bu durumdan biran önce kurtulunması gerekiyordu. Sıkışıp kaldıkları inlerinden bir delik bularak çıkma arayışında olan örgüt, kapıldığı yalnızlık duygusundan kurtulmak, kadro ve taraftarlarının bozulan morallerini tekrardan yükseltmek için televizyon kanallarından bazı talimatlar vermek, söylemlerde bulunmak zorunluluğunu hissetti. Zavallı, cahil, maceraperest ve çocuk yaşta sayılabilecek bazı Kürt gençlerini kandırmaya devam eden örgüt, çıkış aradığı bu aşamada onlardan daha fazla faydalanmayı, onları kirleterek, çıkmaza sürükleyerek kendi menfaatleri doğrultusunda daha fazla kullanmayı, her zamanki gibi kendine bir fırsat bildi, fırsattan öte bu aşamada tek çare olarak gördü. Çünkü, ne kadar çok insan teröre bulaşır, ne kadar çok insan sokaklara dökülür, ne kadar çok kan akar, kaos ortamına girilir, çatışma dağlardan şehirlere taşınırsa, beslenilmesi de o denli kolaylaşır, mevcut kirli yaşam bir şekilde sürdürebilirdi. Öyle ya, Murat KaraYILAN’ın özellikle üstüne basa basa söylediği gibi örgüt, bir intikam hareketiydi !

Nitekim, bu intikam açıklamalarının hemen ardından, İstanbul’da 50’ye yakın araç benzin dökülerek, molotof kokteyl atılarak yakıldı. Bundan keyifle bahsedilerek eylemler üstlenildi. Aslına bakılırsa, bu araçların sahiplerinin belki de bir kısmı, belki de büyük bir kısmı, Kürt etnik kökenli vatandaşlarımızdı. Görüldüğü üzere terör, her zaman olduğu gibi ayrım yapmıyordu. Sonuç ne olursa olsun tek amaç, sadece ve sadece terörden beslenmek ve beslenerek büyümekti. Demokrasi, insan hakları, eşitlik, özgürlük, anadil isteği gibi örgüt ve yandaşları tarafından dillendirilen sözde taleplerin, gerçeklerle, gerçek niyetlerle uzaktan yakından herhangi bir alakasının kesinlikle olmadığı, bu insani değerlerin arkasına ne ölçüde ve nasıl gizlenilmeye çalışıldığı, bir kez daha net bir şekilde ortaya konuyordu.

 

http://www.globalyorum.com/inc/newsread.asp?readid=1725

***

ŞAM ŞEYTANI VE TEK KİŞİLİK OYUNUN ZAVALLI FİGÜRANLARI

 

Global Yorum Internet Dergisi

 Sabahattin Talu

07.12.2007

 

Bundan yaklaşık dokuz yıl öncesinde, terör örgütü PKK’nın lideri Abdullah Öcalan, bulunduğu Suriye’deki son derece lüks konaklarında, kadın teröristler içerisinden eli yüzü düzgün olanlarını seçerek, kendi ifadesine göre onları “özgürleştiriyor”, özgürleşmek istemeyenleri ise çatışmaların en yoğun olduğu tehlikeli bölgelere bilerek göndererek, tamamen özgürleşmeleri için onlara fırsat tanıyordu! Kalan boş vakitlerini değerlendiren Apo, dağdaki teröristlere, “vurun-kırın-yakın-yıkın-öldürün” tarzında sürekli sert talimatlar veriyor, hesap soruyordu. Kısaca denebilir ki; özgürleşmek istemeyeni, tamamen özgürleşsin diye çatışma ortamlarının tam içerisine gönderen Apo, talimatları doğrultusunda vurmayanı-kırmayanı, yakıp yıkmayanı ise geri çağırarak cezalandırıyor, bir nevi üstlendiği Şam Şeytanı rolünü, çok kilo aldığı belli olan meşhur yuvarlak göbeğini kaşıyarak son derece başarılı oynuyordu.

Alınan son derece insani talimatlar zaman zaman yerine getiriliyor, eylemlerde de artış görülüyordu, derken Türk ordusu tanklarını Suriye sınırına taşıyarak gövde gösterisi yapmak zorunda kalmıştı. Gövde gösterisinden etkilenen Öcalan, Suriye’deki saltanatından sıkılmış olmalı ki, bir çeşit gezi anlamında çeşitli ülke seyahatlerine başladı. Yunanistan ve İtalya’dan sonra Kenya’da fark edilmeyeceğini ve rahat bir tatil geçireceğini düşünen Apo, Kenya insanının “siyahi” bir ırk olduğunu, kendisinin ise “beyaz” ırktan geldiğini geç de olsa fark etmek zorunda kalmış ve burada sobelenmişti. Öcalan’ın Kenya sonrasındaki seyahati ise bu kez Türkiye’ye idi. Türkiye, tam bir tatil cennetiydi ve tatil beldesi olan “İmralı Adası”na gidiliyordu. Yolculuğu esnasındaki refakatçileri, yorgun gözleri biraz dinlensin diyerek Apo’nun gözlerine “dinlendirme bandı” takmışlardı. Son derece keyifli geçen uçak seyahatindeki sohbetlerde Öcalan, kendisine gösterilen nezakete karşılık, bir şeyler yapma ihtiyacını hissederek, heyecanla çeşitli tekliflerde bulunmaya başlamış, “Benim annem de Türk. Kendimi size yakın hissetmemin sebebi belki de bu olabilir. Bu yüzden size bazı iyilikler yapmak, hizmet etmek istiyorum. Gönlümden koptu, lütfen bunu kabul edin. Yapabileceğim, yerine getirebileceğim herhangi bir isteğiniz varsa, lütfen söyleyiniz” diyordu.

Uzun ve keyifli bir yolculuktan sonra Türkiye semaları göründü, alana iner inilmez kara yolculuğu ile İmralı Adası’na geçildi. İmralı’daki otel, tek kişilik bir rezervasyonla Apo için kapatılmış, yorgun düşen Apo ise, biraz dinlenmek için odasına istirahata çekilmişti. Burada geçen günler onu özletiyordu. Apo’nun kendisine göre biraz geniş bir çevresi vardı ve ziyaretler ufak ufak başlamıştı. Ziyaretçileri, yakın akrabaları ve genellikle bazı avukat memurlarından oluşuyordu. Kadere bakın, Şam’da başkalarını “özgürleştirmeye” çalışan Apo, bu kez İmralı’ya ziyarete gelen avukat memurları tarafından “özgürleştirilmeye” çalışılıyordu.

Apo’nun uçak seyahatindeki görüntüleri, nazik ve düşünceli talepleri ziyaretçilerini kıskandırmış olmalı ki, “aman başkan, bu tavırlarınız kitleleriniz tarafından yanlış anlaşılabilir, sizi biraz ‘Kedi’ gibi gördük, halbuki biz sizi biraz ‘Kaplan’ gibi görmeye alışmıştık. Siz bilirsiniz ama eski halinize dönseniz iyi olur. Çünkü sizi seven kitlenizin morali bozuluyor. Size feda olsunlar ama siz de biraz onlara moral verin” tarzında, bazen hadlerini aşarak, bazen biraz çekinerek ve biraz da korkarak bu yönlü uyarılarda bulundular. Baktılar ki korkacak bir şey yok, -çünkü Apo bu son seyahatinde oldukça yumuşamış, Şam Şeytanlığı’ndan Şam Babalığı’na dönüş yapmıştı- zaman zaman gerçekleştirdikleri ziyaretlerde bu konuyu sürekli işlediler.

Derken Apo, ziyaretçileri vasıtasıyla kendisine koşulsuz ve kayıtsız bağlı kitlesine moral vermek için; “Ben sizin babanızım, sizin her şeyinizim. Bensiz hiçbir şey olmaz, bensiz hiçbir şey yapamazsınız. Bu yüzden, beni merak etmeye, benim için yaşamaya, benim için çalışmaya devam edin, gerekirse feda bile olun. Ben özgür yaşarsam sizler yaşarsınız, aksi halde …” mesajları göndermeye başladı. Kitleler de bundan böyle sadece babaları Apo için eğlenceler düzenlemeye –ki bir sürü sıkıntı yaşar, açlıktan nefesleri kokarken- başladılar. Eğlencelerde; ona iyi bakın anlamında “Apo’nun sağlığı sağlığımızdır”, tatili artık bitsin, onu özledik anlamında “Tecrit kaldırılsın”, onunla sık sık konuşun, yalnız bırakmayın, sıkılır anlamında “Muhatap alın” ve onu serbest bırakın, kendi haline bırakın, fazla sıkıştırmayın anlamında “Apo’ya özgürlük” gibi türküler söyleyip, halaylar çektiler. Öyle ya Apo, Şam gibi bir saltanatı bırakıp, sırf kitlesinin mutluluğu ve huzuru için kısa süreli seyahatler yapmak zorunda kalmış, nihayet İmralı Adası’ndaki tek kişilik sıkıcı tatilini yaşamaya başlamıştı. Üstelik İmralı Oteli, “Her şey dahil-HD” statüsündeydi ve bu nedenle dışarı çıkıp “hava alma” ihtiyacı bile duymuyordu. Üstüne üstlük, çevresinde özgürleştireceği bayanlar da yoktu. Zor zanaattı ve buna katlanmak da gerçekten çok, hem de çok zordu. Hal böyleyken, kitleler de biraz olsun sadece O’nun için türküler söylemeli, O’nun için halaylar çekmeli, ateşler yakmalı ve hatta bu eğlencelerini maganda kurşunlarıyla süslemeliydiler.

Eğlenceler düzenlenmeye ve maganda kurşunlarıyla süslenmeye devam ederken, atılan kurşunlar bazen yaralanmalara sebebiyet veriyor, bazen de toplu ölümlerle sonuçlanabiliyordu. Bardağı taşıran bu eğlenceler, sonuçta çevre sakinlerinin tümünü rahatsız etmeye başlamıştı, protestolar yükseldi. Apo mektup gönderdikçe eğlenceler giderek artıyor, magandalar tarafından kurşunlar atılmaya devam ediyor, yakalanmamak için ise geldikleri komşu mahalleye kaçılarak kurtulunmaya çalışılıyordu.

Süreç bu şekilde ilerler, “figüranlar”, son derece kaprisli “As solist” için kan ve ter dökerlerken, bu olup bitenlerin yanlış olduğunun farkında olan ve bunu duyurmaya çalışan birilerinin ortaya çıkarak biraz mızıkçılık ettikleri de görülüyordu. Yalnız, film oldukça uzun olmasına rağmen, ancak kısa metrajlı bir filmde rol alan oyuncular kadar sahne alabiliyor, kendilerini ifade etmeye çalışabiliyorlardı. Çünkü, bazıları için “As solist” her şey demekti, kimse O’nun eline su dahi dökemezdi. Kan dökülür, dökülmeye devam edilir, ancak su kesinlikle dökülemezdi. As solist, İmralı’da senaryosunu kendine göre yazıyor, tek kişilik bu oyunu kalabalık figüranlara oynatarak, gündemde kalmayı amaçlıyor, ratingini yüksek tutmaya çalışıyor, bunu kendi yaşamının garantisi, vaz geçilmezi ve sonuçta “tek çıkarı” olarak görüyordu.

http://www.globalyorum.com/inc/newsread.asp?readid=1679

***

 

KAHVALTI HABERLERİNDEN ÇIKAN ÇATAL-BIÇAK SESLERİ

 

Global Yorum Internet Dergisi

 Sabahattin Talu

30.11.2007

 

 

ABD nin Ankara Büyükelçisi Ross Wilson ın konutunda, ABD Kongresi nin Cumhuriyetçi üyelerinden Christopher Shays ve Nicholas R. Palorino tarafından düzenlenen kahvaltılı toplantının yankıları sürüyor. AKP Diyarbakır Milletvekilleri İhsan Arslan ve Abdurrahman Kurt, AKP Siirt Milletvekili Afif Demirkıran, Hak-Par Genel Başkanı Sertaç Bucak, KADEP Genel Başkanı Şerafettin Elçi, Diyarbakır eski Milletvekili Haşim Haşimi ve CHP eski Diyarbakır Milletvekili Mesut Değer’in katıldığı ve bir nevi küçük çaplı Kürt zirvesi olarak adlandırılabilecek toplantıda özetle; “Kürt sorunu, terör, PKK nın silahsızlandırılması ve DTP hakkında açılan kapatma davası” gibi konularda görüş alış verişinde bulunulduğu belirtiliyor.    

PKK ve Kürt sorunu ile ilgili görüşmeler yapmak üzere Türkiye’ye gelen, hükümet yetkililerinden Genelkurmay’a kadar görüşmeler yaptığı belirtilen, Güneydoğu seyahati öncesinde de bazı Kürt etnik kimlikli siyasetçilerle kahvaltı sofrasına oturan C.Shays, özgeçmişi ile dikkat çekiyor. Yirmi yıllık kongre üyesi Shays, Irak işgali başladığında Irak’a giden ilk temsilci unvanına sahipken, işgalin ve ABD’nin Irak’ta kalıcı olmasının en azılı savunucularından.

Basına yansıyan meşhur kahvaltı haberi geniş yankı uyandırır ve çeşitli kesimlerin konuya ilişkin değerlendirmeleri ile birlikte yoğun eleştirileri de giderek yükselmeye başlarken, kahvaltı katılımcıları tarafından da eleştirilere karşılık olarak, savunma mahiyetli açıklamalar peşi sıra gelmeye başladı.  

Katılımcılar genel olarak; “ABD’nin kendileriyle görüşme yapmasının son derece doğal ve uygun olduğu, zaten ABD’nin uzun zamandır bölgede çalışmalar yürüttüğü, ABD’li heyetlerin ilk kez gelmedikleri, bu nedenle eleştirilerin yanlı ve anlamsız görüldüğü” şeklinde yazılı açıklamalarda bulunurlarken, DTP’nin davet edilmemesini de eleştirerek, davetli listesinin milletvekillerinin iradesi dışında oluştuğuna dikkat çektiler. DTP konusunda, KADEP Genel Başkanı Şerafettin Elçi ise diğerlerinden farklı bir yaklaşımla, ABD nin, Kürt sorununun çözümü konusunda şiddete karşı bir tutum içinde olduğunu, bu nedenle toplantıya şiddet karşıtı Kürt siyasetçilerinin çağrılmış olabileceğini ifade ederek; “DTP bütün çağrılara karşın PKK ile arasına mesafe koymadı. Bu nedenle ABD, onları toplantıya çağrılma ihtiyacı hissetmemiş olabilir” diye görüş belirtti.   

ABD’nin düzenlediği toplantı ile ilgili DTP’den gelen değerlendirmeler de katılımcılar ile hemen hemen aynı doğrultudayken, “ABD’nin Kürt sorunu ile ilgilenmesini normal karşılandığı, büyükelçilerin sık sık kendileriyle de görüştüğü” belirtilerek, DTP’nin davet edilmemesi konusunda ise; “Kürt sorununun kendileri dışında Kürt orijinli kişi ya da kurumlar tarafından çözülemeyeceği, bu nedenle toplantıya dahil edilmemelerinin yanlış olduğu, gerçekten çözüm isteniyorsa ancak ve ancak DTP ile ortaklaşılarak çözüm yolu bulunabileceği” şeklinde eleştiriler dillendirildi.         

DTP’lilerin yoğun eleştirilerinden midir bilinmez ama, kahvaltılı toplantının ardından DTP’li Sırrı Sakık ve Akın Birdal’ın da Amerikalı bir diplomatın evine, ancak bu sefer akşam yemeğine davet edildiği ortaya çıktı. A.Birdal’ın yurtdışında bulunması nedeniyle katılamadığı yemekli toplantıda Ş.Sakık’ın da, kahvaltılı toplantıya DTP’nin davet edilmemesine sert tepki gösterdiği belirtildi. Ş.Sakık’ın daha sonra konuya ilişkin yaptığı açıklaması ise diğer DTP’lilere oranla biraz daha ayrıntılı, çok daha düşündürücü ve kesinlikle üzerinde durulması gereken önemli hususları içeriyordu!!!

S.Sakık’ın dikkatlerden kaçırılmaması gereken son derece hassas ABD’li diplomatlara yönelik açıklaması, aynen kelimesi kelimesine şöyleydi; “Bizimle gizli buluşuyorsunuz. Kürt sorunu konuşuluyor ama DTP yok. Ahmet Türk’ün Mardin’deki tarlasında kaç mısır yetiştiğini bilirsiniz ama Kürt halkının temsilcisinin kim olduğunu bilmiyorsunuz. ‘Silahların bırakılması gerekir’ deniyor ama ABD bunu söylerken, Kürt halkı üzerinde kimin etkili olduğunu bilmiyor. Bize cüzzamlı muamelesi yapıyorsunuz. Bu bizim inanın onurumuzu çok zedeliyor. Eğer bir projeniz varsa, bu DTP’siz çözülmez”. Burada altı çizilmesi, dikkat çekilmesi gereken cümle anlaşılacağı üzere; “BİZİMLE GİZLİ BULUŞUYORSUNUZ”!!!.  

Söylenildiği gibi, ki bu bir itiraf, eğer gerçekten de ABD’li yetkililer ve DTP’li bazı şahıslar arasında “Gizli görüşmeler” yapılmış veya halihazırda yapılıyorsa, olayın gizli tutulmasının amacı ne olabilir (!). Yapılan görüşmelerde ne gibi konular konuşulmuş, ne gibi kararlar alınmış olabilir (!). Top secret görüşmelerden Türk Hükümeti’nin önceden veya sonradan bilgisi var mıdır (?). Görüşmeler nerede ve ne boyutta yapılmıştır (?). Bu yer, Amerika’mıdır, Ankara’mıdır (?). Yunanistan veya GKRY olabilir mi mesela (!). Görüşmeler halihazırda devam etmekte midir (?). İmralı, bundan haberdar mıdır (!). Haberdar ise, yönlendirmesi bulunmakta mıdır (!). Kandil, bu konuda ne düşünüyordur (?), gibi gibi daha birçok soru ve şüphe akla gelmektedir.    

Aslına bakılırsa, 2004 yılında ayrıldığı PKK tarafından
2006 yılı başlarında Süleymaniye’de arabasına bomba konularak öldürülen Kani Yılmaz (Faysal Dunlayıcı)’ın anılarından oluşturulan “Kani Yılmaz: Kürt Sorunu, Kemalizm, PKK Sistemi ve Ulusal Birlik Çözümü” adlı kitaptaki bir bölüm, olayın evveliyatının olduğunu bizlere göstermektedir. Uzun yıllar PKK’nın Avrupa Sorumluluğunu üstlenen K.Yılmaz öldürülmeden önce kaleme aldığı anılarında; “ABD’nin, Şam’da bulunan Apo’ya haber gönderip buluşmak istedikleri, Öcalan’ın talimatıyla Mustafa Karasu ile birlikte Mart 1994’te G.Kıbrıs’ta bir ABD heyetiyle buluştukları, Amerikalıların kendilerine ‘PKK, yasallaşabilir, bunun için tek şart kademeli olarak silah bırakılması. Silahı bırakın, sizi Filistin gibi statüye kavuşturalım’ dedikleri, Öcalan’ın ise bu teklifi, öne sürülen tek şart silah bırakılmasının kendi konumunu zayıflatabileceği ve sarsabileceği düşüncesiyle kabul etmediği, görüşmelerin bu tek şart noktasında da tıkandığı” hususlarını ciddi bir tanık olarak açıklarken, yaşanan ve çoğu bilinmeyen ilişki ve olayları da gün ışığına çıkarmış bulunuyor.

Düşünün ki olay, 1994’te yaşanıyor. On üç yıl önce yaşanan bu tarihten sonra sırasıyla, Apo, Şam’dan çıkarılarak Kenya’da yakalanıyor ve Türkiye’ye teslim ediliyor. ABD, Irak’a giriyor ve Irak’ın kuzeyinde bir “Kürdistan Özerk Yönetimi” kuruluyor. Bu gizli görüşmenin yeri Güney Kıbrıs.,Kahvaltı ve arkasından gelen akşam yemeğinin yeri ise Ankara. Kim bilir, Amerika’da, K.Irak olarak bilinen “Kürdistan” bölgesinde, Kandil’de ne gibi görüşmeler yapılıyor, kim bilir ne yemekler, ağızlar şapırdatılarak yeniyor!!!.

Boğazınızda kalmaması (!) dileğiyle …

 

http://www.globalyorum.com/inc/newsread.asp?readid=1637

***

İMKÂNSIZ AMA, DİYELİM Kİ KÜRDİSTAN KURULDU !

 

Global Yorum Internet Dergisi

 Sabahattin Talu

10.11.2007

 

 

Şunu baştan kabul etmek gerekir ki; Türkiye’deki yaklaşık yirmi yıldır süregelen PKK terörünün ve ilişkili Kürtçülük faaliyetlerinin amacının, iddia ettikleri gibi; “Demokratik haklarının elde edilerek, barış ve kardeşlik içerisinde birlikte özgürce yaşanılması” gibi basit bir söylem ile açıklanmasının, kesinlikle ve kesinlikle hiçbir inandırıcılığı bulunmuyor. Çünkü biliniyor ki; 1800’lü yılların sonraları itibariyle, İngiltere’nin o dönemdeki çıkar politikası doğrultusunda özellikle Irak’taki Kürtlerin kullanılmasıyla başlatılan “Kürdistan” hayali, sadece ve sadece Türkiye’yi kapsamıyor. Buradaki tek amaç; “Dört Parçada Kürdistan”. Yani, başta büyük parça Türkiye olmak üzere, Irak, İran ve Suriye’de yaşayan Kürtlerin bir araya getirilerek, sözde kendi kendilerini yönetecek bir devletin kurulması.

Bu nedenledir ki, bugüne kadar HEP, DEP, HADEP, DEHAP ve nihayet DTP gibi ayrılıkçı siyaset güden Kürtçü partiler ve yöneticileri hiç boşuna, “Barış, kardeşlik, özgürlük ve demokratik haklar” gibi son derece safiyane ve son derece insani söylemlerle kendilerini boşuna yormasınlar. Kendilerinden olmayanları kandırmaya, alet etmeye çalışmasınlar. “Kardeşlerimiz” dedikleri PKK’lı teröristlerin içerisinde, çok sayıda ve hatta üst düzey komutan seviyesinde başta Suriye olmak üzere, İran ve Irak vatandaşı Kürt teröristler de olduğuna göre, onları da kardeşleri olarak mı görüyorlar? Bunların örgüt içerisinde ne işleri olabilir ki! Ne yani; bu Suriyeli ve İranlı Kürtler, Türkiye’de yaşayan Kürtlerin menfaatleri için mi savaşıyor, canlarını dahi verebiliyorlar! Yoksa siz, bunların cenazelerini bizzat teslim alarak ve memleketlerine bizzat götürerek yaptığınız taziye ziyaretlerinizi, sırf minnettar olduğunuz için mi gönülden yapıyor ve hatta bunu görev biliyorsunuz! Nerede kaldı dilinizden düşürmediğiniz “Kardeşlik” söylemleri, palavraları?

Ayrıca, PKK’nın silahlı faaliyet gösteren İran’daki uzantısı Kürdistan Özgür Yaşam Partisi (PJAK), Irak’taki uzantısı Kürdistan Demokratik Çözüm Partisi (PÇDK) ve Suriye’deki uzantısı Demokratik Birlik Partisi (PYD) de neyin nesi? Bunların da amacı, “Türkiye’deki Kürtlere hizmet ve onların haklarının alınması” mı!

Hiç boşuna kimse kimseyi kandırmaya çalışmasın. Mağdur, hak isteyen, özgürlük isteyen masum maskelere bürünülerek, “barış ve kardeşlik türküleri” söylenilmesin. Bu türkü, kulağa hoş gelebiliyor belki ama, daha çok akılları karıştırarak mide bulandırıyor. Çünkü, görünen köy kesinlikle kılavuz istemiyor, güneş de balçıkla asla sıvanamıyor.

Bakın, bu “Dört Parçada Kürdistan” hayali yıllardır sürdürülüyor. Ancak ulaşılması hemen hemen mümkün olmayan bu hayal, ABD’nin Irak’ı işgali sonrasında kuzeyde oluşturulan “Kürt Yönetimi” oluşumu ile birlikte, hevesle, yeniden canlandırılmaya çalışılıyor. Buna sebep olan şeyin ise, Irak’tan sonra ABD’nin, İran ve Suriye’ye yönelik müdahale söylemleri ve beklentileri olduğu görülüyor. Son dönemde, İran ve Suriye’deki Kürt oluşumların ve terör örgütü PKK’nın uzantılarının hareketliliklerinde gözle görülür bir artış kaydedilirken, İran ordu birlikleri ile PKK’lı teröristler arasındaki çatışmalar da giderek artıyor, İran, sınırına yakın Irak’taki Kandil alanını bombalayarak, ülkesindeki terörist faaliyetleri engellemeye çalışma ihtiyacını duyuyor. Anlaşılacağı üzere, düne kadar Türkiye aleyhine desteklenen ve hatta beslenen PKK’lı teröristlere karşı, bugünlerde “Besle Kargayı” misali cephe oluşturulmaya gayret sarf ediliyor.

Şunu da özellikle belirtmeden geçmemek gerekiyor; hem İran ve hem de Suriye’deki Kürt oluşumlarının, PKK’nın varlığı, tehdidi ve terörist faaliyetlerinin kendilerine zarar verebileceği gerekçesiyle rahatsızlık duymaya başladıklarının ve tepkilerini de giderek arttırdıklarının sinyalleri alınıyor. Yani, bu ülkelerdeki Kürtlerin de PKK’dan rahatsızlık duydukları anlaşılıyor.

ABD’nin, bugünkü Ortadoğu’ya ilişkin olarak “BOP” adını verdiği ve tamamen belli çıkarlar üzerine kurulmuş bir politikası var. Adının başında “Büyük” olmasına rağmen gerçekte, bugün Ortadoğu Bölgesindeki mevcut devletlerin parçalara bölünerek küçültülmesi, küçük devletçikler oluşturulması amaç edinilen politikanın hedefi; “Böl, parçala, yönet”. Çünkü, küçük parçalar rahat yutulabilirken, büyük parçalar mideye oturabiliyor. Dolayısıyla, “Irak’ta, İran’da ve Suriye’de yaşayan Kürtlerin arkasında ABD var” gibi komik bir anlayışa, yaklaşıma sakın ola ki kapılınmasın. ABD’nin amacı “Kürdistan”ı kurmak falan değil. Amaç; Ortadoğu’daki tüm etnik, dini ve mezhepsel farklılıkların kaşınarak kaos ortamları yaratılması ve bu kaostan mümkün olduğunca kendi çıkar ve amaçları doğrultusunda faydalanılması. Bu net. O yüzden kimse hayale kapılıp, elma ile armudu birbirine karıştırıp, ilerde hüsrana uğramasın.

Hadi diyelim ki, gerçi bu mümkün değil ama; ABD’nin yönlendirmesiyle Irak’tan sonra İran ve Suriye’de “Kürdistan Yönetimleri” kuruldu ve bu durum, PKK doğrultusunda hareket eden Türkiye’deki ayrılıkçı Kürtlerin Türkiye’de de ayrı bir “Kürdistan Yönetimi” kurmaları ile sonuçlandı. İşte asıl problem tam da bu aşamada karşımıza çıkacak. Nasıl mı?

Tekrar baştan belirtelim; Böyle bir durum asla olamaz. Ne İran ve ne de özellikle Türkiye böyle bir duruma asla izin vermez, vermesi de düşünülemez. Buna rağmen, biraz beyin jimnastiği yapmakta fayda var.

Diyelim ki; Türkiye küçüldü ve Doğu ve Güneydoğu bölgelerimiz “Kürdistan Özerk Bölgesi” olarak belirlendi. Türkiye, çok doğaldır ki elini, kolunu kurulan bu yeni bölgeden çekecek, yatırımlarını durduracak, asker, polis, doktor, öğretmen gibi kamu görevlilerinin tümünü bölgeden çekecek, devamında da, yine çok doğaldır ki, bir “sınır hattı” çizilecek. Sınır hattı ne demek? “Kimse elini-kolunu sallayarak bu hattı karşılıklı olarak geçemeyecek” demek. Peki, batı bölgelerimizde yaşayan -ki Doğu ve Güneydoğu’da yaşayan Kürt kökenli vatandaşlarımızdan çok çok daha fazla- vatandaşlarımızın durumu ne olacak!!!  İşte tam da burada, olan olacak ve kuvvetle muhtemel; “BUYRUN” denilecek. Evet, hadi bakalım, şimdi biraz daha beyin jimnastiği yapalım; sonra ne olacak?

Tahmin ediyorum, tahminden de öte buna inanıyorum; batıda yaşayan Kürt kökenli vatandaşlarımız düşürüldükleri bu zor durum için PKK ve ayrılıkçı yandaşlarını suçlayarak onlara karşı daha da kinlenecek, ayrılıkçı Kürtler ise pişmanlıklarını dillendirerek; “Biz, en az sizler kadar Türk’üz, birlikte, beraberce, kardeşçe ve eskisi gibi yaşayalım” diyecekler. Ama o zaman, belki de iş işten çoktan geçmiş olacak.

 

http://www.globalyorum.com/inc/newsread.asp?readid=1586

***

ÇEKİRGENİN BELKİ DE ELLİNCİ SIÇRAYIŞI AMA …..

Global Yorum Internet Dergisi

 Sabahattin Talu

15.11.2007

 

 

Sıralamakla bitmez, ancak biz yine de en azından son gelişmeleri şöyle bir sıralayalım…..

PKK terör örgütünün K.Irak’taki kongresine katıldığı ve PKK üyesi olduğu gerekçesiyle tutuklanarak cezaevine konulan Sabahat Tuncel, geçtiğimiz Erken Genel Seçimlerde DTP’den milletvekili seçilerek özgürlüğüne kavuştu ve dokunulmazlık zırhını sırtına geçirdi.

22 Ekim tarihinde Hakkari Dağlıca da çıkan ve 12 askerimizin şehit düştüğü çatışmada PKK tarafından kaçırılan 8 askerimiz, 4 Kasım günü Irak’ın kuzeyindeki Erbil’in Zap bölgesinde serbest bırakıldı. DTP Milletvekilleri Osman Özçelik, Aysel Tuğluk ve Fatma Kurtulan ın da içerisinde bulunduğu heyetteki Fatma Kurtulan, teslim tutanağına, PKK’yı muhatap alırcasına imzasını koydu.

Daha sonra Fatma Kurtulan’ın eşi Salman Kurtulan’ın, 13 yıldır PKK dağ kadrosunda üst düzey olarak faaliyet gösterdiğini öğrendik.

DTP’li Fatma Kurtulan, yapmak zorunda kaldığı açıklamalarında; “Yaklaşık 13 yıldır ayrı yaşadığı dağdaki eşiyle evliliğinin resmi olarak devam ettiğini, çağdaş düşünce yapısı gereği, özel yaşamda birliktelikleri olan bireylerin, ayrı ayrı tercihlerde bulunmalarının olağan karşılanması gerektiğini” belirterek, eşinin dağda olmasının Kürt sorununun çözümsüzlüğünden kaynakladığını ve bunun da toplumsal gerçeklik olduğunu, hiçbir çekince görmeksizin söyledi.

Güvenlik güçlerine teslim olan, kırsalda uzun bir süre faaliyet göstermiş olan bir teröristin ifadesinden, DTP Van milletvekili Fatma Kurtulan’ın, aynen eşi gibi terör örgütü kampında ‘siyasi eğitim’ aldığını öğrenirken, kampta çekilmiş terörist kıyafetli bir resmine de şahit olduk.

Terör örgütü PKK’nın siyasi platformdaki sözcüsü olarak değerlendirilen DTP’nin 2. Olağanüstü Kongresi, 8 Kasım tarihinde yapıldı ve Nurettin Demirtaş, DTP’nin yeni başkanı oldu. Kongre’de, yine HEP, DEP, HADEP, DEHAP’ta da olduğu gibi, ne Türk Bayrağı, ne T.C.Devleti’nin kurucusu M.K.Atatürk’ün resmi asıldı ve ne de İstiklal Marşı okundu.

Sonra bir öğrendik ki, Nurettin Demirtaş da PKK üyesi olduğu gerekçesiyle, 10 yıl cezaevinde yatmış ve askerlik yapmamak amacıyla da kendine sahte bir “Çürük Raporu” temin etmiş.

Gelelim söylemlere …. Sıralamakla bitmez, ancak biz yine de en azından son söylemleri şöyle bir sıralayalım…..

“PKK’ya terör örgütü diyemeyiz. Onlar bizim kardeşlerimiz. Eğer dersek, sizdenleşiriz”,

“Biz Kürtlerin üç lideri var; Barzani, Talabani ve Öcalan”,

“Ankara, Türkiye’yi eyaletlere böl ve Kürdistan eyaletini kur. Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde yapamadığını şimdi yap”,

“Abdullah Öcalan, halkı ile bir araya gelip özgürce siyaset yapmalı. O zaman, Kürtler asla silaha sarılmaz”,

“Barış; Öcalan ı muhatap almakla olur, aksi halde kan akmaya devam eder, gençlerimiz ölür”,

“Dağa gidilmesi, Kürt sorununun çözümsüzlüğünün bir sonucudur”.

Gelelim olan bitene …. Sıralamakla bitmez, ancak biz yine de en azından son olanları şöyle bir sıralayalım…..

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne “TC”, teröriste “gerilla”, ölen teröriste “şehit” diyen bir düşüncenin sahibi onlar değil mi! “Başkanımız; APO, partimiz; PKK, bölgemiz; Kürdistan” diyen belli bir ayrılıkçı kitle için halkımız, tabanımız demiyorlar mı! Ölen teröristlerin cenazelerinin protesto gösterilerine çevrildiği ve PKK lehinde sloganların atıldığı, Apo’nun resimleri ve sözde PKK’yı temsil eden bayrakların açıldığı etkinliklere katılarak taziyelerde bulunmuyorlar mı! Asker için “öldü”, terörist için “yaşamını yitirdi” ifadelerini kullanmıyorlar mı! İmralı’nın talimat ve mesajlarını kongrelerine taşıyarak, parti programı oluşturmuyorlar mı! Öcalan’ın emir ve görüşleri, Asrın Hukuk Bürosu diye adlandırılan bir grup avukat vasıtasıyla, başta Kandil alanı olmak üzere kendi kitlelerine ulaştırılarak emir telakki edilmiyor mu! “Apo’nun sağlığı, sağlığımızdır” ve sözde “Tecride son” kampanyaları başlatmadılar mı!

Peki, DTP’lilerin tamamı mı böyle, hepsi aynı düşüncede mi? Şu an DTP içerisinde üç ayrı grubun bulunduğu söyleniyor. “Şahinler”; bunlar Apo’nun emir kulları pozisyonunda, en radikal grup ve parti içerisinde de çoğunluktalar. İkinci grup; “ılımlılar”. Başını Ahmet Türk’ün çektiği bu grupta, Sırrı Sakık ve Aysel Tuğluk da bulunuyor. Ilımlı olmaları ve her şeyi Apo’ya bağlamamaları nedeniyle hem İmralı ve hem de Kandil tarafından sürekli eleştiriliyor, hatta tehdit ediliyor ve biraz da kulakları çekiliyor. Son grup ise; diğerlerine nazaran biraz daha fazla mürekkep yalamış, eli kalem tutmuş, en azınlıkta olan ve en sessiz grup. Çoğu zaman parti çalışmalarına dahi iştirak etmiyorlar. Aslına  bakarsanız bu üç ayrı grup, HEP ile başlayan süreçten buyana sürekli varlar. Ancak yaşandığı ve görüldüğü üzere, Apo ve PKK yönlendirmesi ve baskısı nedeniyle hep “Şahinler” grubu ön plana çıkıyor, DTP’yi yönetiyorlar.

Dikkat edilirse hemen hemen hepsinin, özellikle “Şahinler” grubunun, ya doğrudan ya da dolaylı olarak PKK ile ilişkileri var. Zaten bu nedenledir ki, DTP’nin yönetim kadrolarına getiriliyorlar. Hal böyleyken; kongrelerinde Türk Bayrağı’nın asılmasını, İstiklal Marşı’nın okunmasını, PKK’ya terörist demelerini nasıl bekler, onları bu konuda eleştirebilirsiniz ki!

Sonuç olarak; her şey gün gibi ortadayken, çekirge bir değil, bin defa sıçramışken, biz hala bunu kabul edemiyor, eleştiriyor ve maalesef ki ancak seyretmekle yetiniyoruz.

 

http://www.globalyorum.com/inc/newsread.asp?readid=1599

***

SEÇİM SONUÇLARI, ARTAN TERÖR EYLEMLERİ VE DTP’NİN YOL AYRIMI

Global Yorum Internet Dergisi

 Sabahattin Talu

21.11.2007

 

 

Geçtiğimiz 22 Temmuz Genel Seçimleri’ne bağımsız adaylarla giren DTP, 2002 seçimlerine göre, iddialı oldukları Doğu ve Güneydoğu bölgesindeki pek çok ilde oy kaybına uğrayarak ikinci parti konumuna geriledi. DTP’nin de aralarında bulunduğu “Bin Umut Adayları”, seçim sonuçlarına göre yüzde 5,2 oranında oy alırlarken, oysa DEHAP, 2002 seçimlerinde tek başına yüzde 6,14 oranında oy almıştı. Beş yıllık süre zarfındaki yaklaşık % 17’lik bu düşüş, bölge halkının eskiye oranla DTP’den desteğini çekmeye başladığının göstergesi ve önümüzdeki süreçte yapılacak olan Yerel Seçimlerin sonuçlarının –özellikle Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi ile ilgili- şimdiden habercisiydi. DTP için bu hüsran, sadece Doğu ve Güneydoğu için değil, aynı zamanda Kürt nüfusun yoğun olarak yaşadığı Adana, Mersin ve hatta İzmir ile İstanbul için de geçerlilik gösterirken, düşüş oranı ise bu şehirlerde % 24 civarına yükselmişti.

DTP’li bazı bağımsız milletvekilleri, seçim sonrasının akabinde, “uzlaşı ve barış” çağrısı yaptıklarını belirtirlerken, meclise giren Aysel Tuğluk, Akın Birdal, Şemdin Sakık; “gerilim için değil, barış için geliyoruz. Kürtler için değil, Türkiye için umut olacağız. Milli maçlara gitmek, şehit cenazelerine katılmak istiyoruz” gibi söylemlerini dile getirerek, başlangıçtaki ılımlı mesajlarını kuvvetlendirdiler. Tüm Türkiye’nin merakla beklediği ve izlediği, Ahmet Türk liderliğindeki DTP heyetinin, Devlet Bahçeli liderliğindeki MHP heyeti ile olan ilk buluşması ise, ılımlı başlangıcın, olumlu bir süreçle devam edebileceğinin pırıltılı ışıkları gibiydi.

Ancak, her şey son derece iyi gibi giderken İmralı sakini, sakinliğini bozarak hiddetlenmiş, avukatları ile yapmış olduğu görüşmesinde, sıcak buluşma ve yapılan ılımlı açıklamalar ile ilgili olarak, “Bu aklımdan bile geçmemişti. Politika ilkeli olmalıdır. Böyle siyaset olur mu? Olursa, siyaset laçkalaşır. Tokalaşma da ne demek? Maçlara ve cenazelere gideceklermiş! Kendi başlarına böyle siyaset yapmaları doğru değil” diyerek hop oturup hop kalkmış, talimat niteliğindeki görüş, eleştiri ve uyarılarının, ilgili şahıslara, yani hem DTP ve hem de “Kandil” olmak üzere iletilmesini ve konunun da basına yansıtılmasını emretmiş, bizler de bu ruh durumunu basından, ne mutlu ki (!) öğrenebilmiştik.     

Derken, İmralı’dan alınan mesajın yerine getirilmesi gereği, DTP içerisinden ve Leyla Zana gibi Kürtçü siyasetin içerisinde yer alan bazı şahıslar kolları sıvayarak, “PKK terör örgütü değildir. Kabul edersek sizdenleşiriz. PKK’lılar bizim kardeşlerimiz. Bizim liderlerimiz; Barzani, Talabani ve Öcalan’dır” gibi ayrılıkçı, son derece radikal ve kışkırtıcı söylemlerle gündem oluşturarak, ılımlı başlangıcı baltalamaya çalıştılar. Anti parantez; zaten İmralı, “artık Leyla (Zana) devreye girsin” talimatını daha önceden vermişti. Devam edelim. Aynı mesajın gereği olarak Kandil de harekete geçti ve bölgeden gelen son derece üzücü “şehit” haberleri Türkiye’yi ayağa kaldırdı ve sabrının taşmasına sebep oldu. Yaratılan bu kaos ortamı en çok PKK’nın işine geliyordu. Çünkü biliniyordu ki, sivrisinekler için en uygun yaşamsal ortam bataklıklardı. Bu nedenledir ki, seçim sonuçlarına göre, zayıfladığının ve bölge insanı üzerindeki hükmünü kaybettiğinin farkına varan PKK, ılımlı ortamın bozulmasıyla yaratılacak bir kaos ortamını kendine bir çıkış olarak görüyordu.   

8 Kasım’a gelindi ve DTP’nin 2. Olağanüstü Kongre’sinde, 3. turda da olsa, “Şahinler” olarak adlandırılan radikal grup, “Güvercinler” olarak adlandırılan ılımlı grubun önünde kongreyi kazandı. Bu grup içerisindeki bazı şahısların durumları gerçekten de şaibeliydi. Cezaevi çıkışlılar, PKK dağ kadrosu ile bağlantılılar, PKK çizgili hareket edenler, bu grup içerisinde çoğunluktaydı. Aslına bakılırsa, sadece DTP içerisinde değil, bundan öncekiler HEP, DEP, HADEP ve DEHAP’te de olduğu gibi bazı farklı kanatlar olduğu eskiden beri biliniyordu.

Öncelikle belirtmek gerekir ki, öteden beri süregelen bu farklı kanatlarda, ortak payda; “Kürt”, değişkenlik gösteren ise sadece “Pay”dı. Kimileri; PKK doğrultusunda hareket eden, sadece Türkiye ile sabit kalmayıp, işi Irak, İran ve Suriye’ye de taşıyan, PKK’nın silah gücünün etkisini, yarattığı korkusunu ve caydırıcılığını kullanarak diğer grupları “Pay’layan” ve “Şahinler” olarak adlandırılan grup, kimileri; “Türk-Kürt kardeşliği”ni ve Türkiyeliliği baz aldığını söyleyen ve zaman zaman da olsa,  yarım ağızla da olsa, PKK politika ve söylemlerine karşı çıktığı veya çıkabildiği için “Pay’lanan” ve “Güvercinler” olarak adlandırılan grupken, diğer ve son grup ise; düşürüldükleri veya zorlandıkları çaresizlik nedeniyle çözüm olanaklarının hemen hemen tükendiğini düşünen, PKK’dan korkmuş, yılmış, diğerlerine küsmüş, onlarla artık bir şey “Pay’laşılamayacağını düşünen “küskünler ve yılgınlar” grubu olarak karşımıza çıkıyorlardı.           

Birbirinin devamı niteliğindeki süregelen bu Kürtçü partilerde “payda” her zaman ortak olmasına rağmen, maalesef ki bugüne kadar, PKK’nın açık tehdidi nedeniyle hep “pay”layanların ön plana çıktıkları ve giderek çoğaldıkları görülürken, “pay”lanan ve “pay”laşmayı arzu edenlerin seslerinin de giderek kısıldığı görünüyor, parti ile PKK arasına belli bir mesafenin konulmadığı veya koyulamadığı sürece de, gerginliğin ve çatışma ortamının, yine maalesef ki devam edeceği bir kısır döngünün yaşanacağı anlaşılıyor.

 

http://www.globalyorum.com/inc/newsread.asp?readid=1610

***

“TÜRK-KÜRT ÇATIŞMASI” NE DEMEK VE KİMİN İŞİNE GELİR?

Global Yorum Internet Dergisi

 Sabahattin Talu

27.10.2007

 

 

Terör örgütü PKK tarafından son günlerde gerçekleştirilen saldırılar sonucunda, Türkiye’nin dört bir yanında başlayan protestolar çığ gibi büyüyor. Toplumun her kesiminden oluşan, örgütlü-örgütsüz kitleler, kendilerini sokaklara atarak, sabahlara kadar “Artık yeter, bu terör bitsin” diyor, yürüyüşler yapılıyor, mitingler düzenleniyor. Halkın neredeyse tamamı, PKK terörüne karşı mücadele veren güvenlik güçlerimizin, her zamankinden daha fazla arkasında olduğunu, yanlarında yer aldıklarını, tüm dünyaya, özellikle belli adreslere haykırıyor. Halkın, terör karşısında hassasiyet göstermesi, bilinçlenmesi ve demokratik tepkilerini bu boyutuyla göstermesi son derece önemli.


Halkın göstermiş olduğu bu toplumsal refleks, zaman zaman münferit de olsa, bazen bireysel de yaşansa, istenmeyen, üzücü bazı olaylara da sebebiyet verebiliyor. Devletin yetkilileri ve bazı terör ve siyaset uzmanları, bu küçük çaplı olaylar sonrasında halkı, tedbir almak anlamında sağduyulu olmaya, itidalli davranmaya çağırıyor. İstenmeyen, arzu edilmeyen üzücü olayların artmasının engellenmesi anlamında bu çağrı da, son derece önemli.

Türkiye’nin hemen hemen tamamında gerçekleşen bu tepkili ortam ile ilgili olarak Kürtçü basında da çeşitli yazı ve değerlendirmelere yer veriliyor. Yazıların tamamında özetle; “Türkiye’nin Kürtlere yönelik yıllardır sürdürdüğü baskı politikalarının devam ettiği, devletin organizesiyle, bu son olaylar sonrasında PKK’nın şahsında olmak üzere Kürtlerin tamamına karşı topyekün bir saldırıya geçildiği, Türk-Kürt çatışmasının körüklendiği, çok kanın akacağı ve tüm kesimlerin bundan ağır yara alacağı, halkların geleceğinin kararacağı bir sürecin bilinçli olarak başlatıldığı, bu nedenle Kürt halkının gerekli tedbirleri alması gerektiği, mücadelenin asıl şimdi başladığı” gibi saçma-sapan, mesnetsiz, asılsız, gerekçesiz, kışkırtıcı, provokatif ifadeler kullanılıyor. Ancak ne yazık ki, bu ifadelere benzer bazı söylemler, Türk basınındaki bazı bilinen, maaşları ödenen (!) köşe yazarları ve programcıları tarafından da, bilerek veya bilmeyerek dillendiriliyor.

Şimdi konuyu biraz açmak, bu mesnetsiz, saçma-sapan, aslı astarı olmayan ve özellikle provokasyon içeren ifadelerin, yalanları ve asıl amacın ne olduğunu ortaya koymak gerekiyor.

“Türkiye, Kürtlere yönelik yıllardır sürdürdüğü baskı politikalarını devam ettiriyor” muş ! Yahu, Türkiye’de hangi Kürt kökenli insana, “sen giremezsin, sen yapamazsın, sen olamazsın” denmiş bugüne kadar. Kürt kökenli insanlarımız, Türkiye’de yaşayan her insan gibi, her vatandaş gibi, seyahat etme, eğitim ve sağlık hizmetlerinden yararlanma gibi, doktor, avukat, işadamı, esnaf, işçi, memur ve hatta cumhurbaşkanı, kuvvet komutanı, bakan olma, şarkıcı, türkücü, oyuncu olma, sporcu, sanatkar, yazar olma gibi daha binlercesi sayılabilecek en doğal haklara sahip değiller mi ! Eğer cevabınız “değil” ise, evet, son derece haklısınız. Bir kalemde geçelim ….

Yok eğer, “ben Kürdüm, bu topraklarda Kürdistan’ı kurmak, kendi kendimi yönetmek istiyorum” der, dağa çıkıp eline silah alır, kurşun sıkarsan, değil Kürt, değil Türk, İngiliz, Fransız, haşa PEYGAMBER olsan, sana dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir şekil ve şartta izin vermezler. Bunu da geçelim ….

“Gösteriler ve protestolarla, PKK’nın şahsında olmak üzere Kürtlerin tamamına karşı topyekün bir saldırıya geçiliyor, Türk-Kürt çatışması körükleniyor, halkların geleceğinin kararacağı bir süreç, Devlet eliyle bilinçli olarak başlatılıyor” muş !

Son dönemdeki PKK saldırılarında şehit olan askerlerimizin yarısından fazlası Kürt kökenli vatandaşlarımız. Mardin, Adıyaman, Ş.Urfa, Diyarbakır, Kars, Erzurum, Van ve G.Antep’teki cenaze törenlerinde Kürt kökenli vatandaşlarımız tarafından, terör nedeniyle “PKK” protesto edilir, lanetlenirken, dikkatinizi çekerim “TÜRK-KÜRT KARDEŞTİR, PKK KALLEŞTİR” pankartları taşınıp, sloganlar atılmadı mı ? Hal böyleyken, siz, nasıl olur da, tüm Kürt kökenli vatandaşlarımızı kendinizdenmiş gibi gösterir, Devlet tarafından “PKK’nın şahsında saldırıya uğradıklarını” söyleyebilirsiniz. Halkın tepkisi tamamen PKK’ya, Kürt etnik kökenli vatandaşlarımıza değil. Komik olmayın. Geçelim ….

Yaşanan süreç, Devlet eliyle bilerek başlatılmış ! Ne yani, son iki ayda teröre kurban giden yaklaşık 50 vatandaşımızı, askerimizi Devlet mi öldürerek, kaçırarak halkı sokaklara döktü veya dökülmesini teşvik etti ! İtidalli olma, sağduyulu olma, sakin olma çağrılarını kim yapıyor ! Bunlar tam bir “Yavuz Hırsız”. Geçelim …

Bir sürü safsata, yalan ve kandırmacadan sonra gelelim verilmeye çalışılan mesaja ve gerçek amaca.

“Kürt halkının gerekli tedbirleri alması gerekiyor, asıl mücadele şimdi başlıyor” muş ! Yine görüldüğü gibi “Kürt Halkı” ifadesi. Bu, tüm Kürt kökenli vatandaşlarımızı taraflarına çekme veya taraflarındaymış gibi gösterme girişimi.  Peki, bu mesaj kime veya kimlere verilmeye çalışılıyor ? Adres neresi ? Tabii ki öncelikli olarak Kürt kökenli insanlarımız, bilahare karşıda gösterilmeye çalışılan Türk halkı ve Devlet organları. Amaç ?. Ayrılmalarını arzu ettikleri Kürtlerin taraflarına çekilerek Türk-Kürt ayrışmasının yaratılarak çatışma ortamına sürüklenmesi. Türk’ün Kürt’e, Kürt’ün Türk’e düşman olmasının sağlanması. PKK’ya olan tepkinin tüm Kürt vatandaşlarımıza yönlendirilmesinin arzusu ve bir kaos ortamına girilerek, bundan beslenilmesi.

“Gelinen bu aşamanın bu şekliyle devam etmesi halinde Türk-Kürt çatışması çıkabilir”miş ! Niye ? Bütün Kürt etnik kökenli vatandaşlarımız PKK’lı mı ki ! Böyle bir şey söylenebilir mi ? Yaklaşık 25 yıldır devam eden bu PKK terörü nedeniyle, ne zaman ve nerede bir Türk-Kürt çatışması yaşandı. Eğer, böyle olsaydı, 35 bin değil, şimdiye kadar 35 milyon insanımızı çoktan kaybetmiş olurduk.

Türkiye’de bir “Kürt Sorunu” yok, “Birileri (!) tarafından yaşatılmaya çalışılan PKK terörü ve diğer Kürt etnik kökenli vatandaşlarımıza bulaştırılmaya çalışılması sorunu” var. Birileri (!), PKK ve yandaşlarının amacı bu, gıdaları bu. Bu nedenle, bu “sinsi tuzağa” düşmemek, “Kürt Sorunu” ve “Türk-Kürt çatışması” gibi son derece mantıksız, mesnetsiz ve son derece tehlikeli söylemlerden özellikle kaçınmak, birilerinin (!) ekmeğine yağ sürmemek gerekiyor.  

 

http://www.globalyorum.com/inc/newsread.asp?readid=1551

***

ETKİLENEN VE YÖNLENDİRİLEN SIRADAKİ İRANLI KÜRTLER VE PKK

Global Yorum Internet Dergisi

 Sabahattin Talu

18.10.2007

 

 

Günümüzde İran’da 25 milyon civarında Azeri yaşıyor. İran’da, öteden beri en geniş etnik grubu oluşturan Azeriler, Türkiye sınırından başlayarak Doğu-Batı Azerbaycan, Erdebil Eyaletleri ile Zencan ve Kazvin’de yoğun olarak yerleşik bulunuyorlar. Ayrıca, Hamedan, Tahran, Kum, Saveh ve Horasan bölgelerinde de yaşıyorlar. Azerilerin yaşadığı bölgeler “Güney Azerbaycan” olarak adlandırılırken, Azeri Türkçesi, İran’da resmi dil olan Farsçadan sonra en yaygın dil olarak kullanılıyor.

 
İran Yönetimi, özellikle Azerbaycan Cumhuriyeti’nin kurulmasının ardından, bünyesinde barındırdığı Azerilere yönelik olarak daha hassas bir politika izlemeye başlıyor. Bu tutumunun temelinde, İran’ın, Azeri milliyetçiliğini potansiyel tehdit olarak görmesi yatıyor. İran Yönetimi, en büyük tehdit olarak gördüğü Azeri halkta milliyetçilik şuurunun uyanmasına engel olunması çerçevesinde çok çeşitli ekonomik, siyasi, sosyal, kültürel politikalar, tedbirler geliştiriyor, çeşitli tahditler getiriyor, baskı yöntemleri uyguluyor.


Azerilerin yaşadığı bölgeleri, idari açıdan Farsların yoğun olduğu bölgelere bağlayan İran yönetimi, özellikle Batı Azerbaycan Eyaleti’ndeki Azeriler lehine olan demografik yapının bozularak değiştirilmesi amacı çerçevesinde, bölgeye, İran’da diğer bir önemli etnik grubunu oluşturan Kürt nüfusu yerleştirmeye çalışıyor. Bir taşla iki kuş vurmayı amaçlayan İran yönetimi, yaklaşık 15 yıldır sürdürdüğü planlı politikası neticesinde, hem bölgenin demografik yapısının Azeriler aleyhine bozulmasını ve hem de tarih boyunca birbirleriyle kavgalı olan Azeri Türkleri ile Kürtleri bir kez daha karşı karşıya getirmeyi, aralarında çatışma alanları yaratarak zayıflatmayı hedefliyor.


İran’da yaşayan 25 milyon Türk soylulardan sonra en büyük etnik grubu oluşturan Kürt etnik kökenlilerin nüfusu ise yaklaşık 4 milyon civarında. Ağırlıklı olarak, Kürdistan, Bahtaran ve İlam Eyaletleri ile B.Azerbaycan Eyaleti’nin Güney bölümleri ve Kazvin’de yaşıyorlar. Aşiret bağları güçlü olan İran Kürtlerinin çoğunluğu, dağlık bölgelerde konar-göçer tarzında yaşarlarken, yaşadıkları bölgelerin birkaçı dışında nüfusun genellikle % 20-25’ini oluşturuyorlar. Yaşadıkları dağlık arazi yapısının tarıma elverişli olmayışı, yoğun nüfus artışı nedeniyle her geçen gün giderek artan fakirlik ve işsizliğin yaygınlaşması, okuma-yazma oranlarının ve eğitim düzeylerinin son derece düşük oluşu, İranlı Kürtlerin, İran’daki diğer etnik gruplara oranla oldukça geri kalmalarının en temel sebepleri olarak gösteriliyor.

  
Diğer etnik gruplar gibi Fars rejiminin baskısı altında uzun yıllar yaşamış olan İranlı Kürtler, ABD’nin Irak’ı işgali sonrasında Irak’ın Kuzey bölgesinde oluşturulan “Kürdistan Özerk Bölgesi” yapılanmasından oldukça etkilenmiş görünüyorlar. “İran Kürdistan Demokrat Partisi-İKDP” ve terör örgütü PKK’nın İran uzantısı “Kürdistan Özgür Yaşam Partisi- PJAK”nde görülen bu hareketlilik, İran ordu birlikleri ile PJAK arasında zaman zaman yaşanan ve son dönemde giderek artan silahlı çatışmalara dahi sebebiyet verebiliyor.

 

ABD’nin İran’a yönelik uzun bir süredir dillendirdiği muhtemel operasyonun varlığına ilave olarak, PJAK ve İKDP’nin, ABD ve Barzani liderliğindeki IKDP ile geliştirdikleri ikili görüşme ve ilişkilerin boyutu, İran’ı son derece rahatsız ediyor. İran Hükümeti, PJAK ve İKDP gibi Kürtçü oluşumları ABD işbirlikçisi olarak nitelendirirken, ABD tarafından anılan gruplara silah verildiği yönündeki iddialarını da gündeme getiriyor.


Irak’ın Kuzeyindeki ABD destekli ve hatta bizzat oluşturulan “Kürt Özerk Bölgesi” yapılanması, İran’daki Kürtçü oluşumları oldukça heveslendirmiş ve İran’da da bir “Kürt Özerk Bölgesi” oluşturulabileceği düşüncesine öylesine kapılınmış olmalı ki, ABD desteğini aldığını düşünen Kürtçü unsurlar tarafından, uydurma “Kürdistan” haritaları, son dönemde, her platformda ve sıklıkla ortaya konmaya çalışılıyor, propaganda vesilesi olarak kullanılıyor. Öyle ki, bu sanal Kürdistan sınırları içerisine, İran Azerilerinin asırlardır yoğun olarak yaşadıkları ve Güney Azerbaycan olarak adlandırılan bölgeler dahi dahil edilebiliyor, Nahçıvan ve Dağlık Karabağ ile de ilişkilendirilebiliyor. Bu nedenledir ki, geçtiğimiz günlerde “Azerbaycan Ulusal Tarih Enstitüsü” tarafından, Güney Azerbaycan toprak sınırlarının bir kez daha altı kalın çizgilerle belirtilen, bir rapor hazırlanmasına ihtiyaç duyuluyor ve bu raporun tüm dünya ülkelerine dağıtılarak bilgilendirileceği de özellikle açıklanıyor. ( 10 Mayıs 2007 tarihli, “Etnik Kimlikli Yayılmacı Göç ve Perde Arkası” başlıklı yazının okunması ayrıca tavsiye edilir)


ABD’nin Irak operasyonu hemen sonrasında, bilinen mevcut güçler tarafından, “Sıradaki İran’ın içeriden zayıflatılması amacı çerçevesinde İranlı Kürtlere, İran’daki diğer muhalif gruplarla ittifak kurmaları” yönünde talimatlar verildiği ve bu çerçevede İranlı Kürtlerin, özellikle Azeri Türkleri ve Türkmenler ile irtibata geçerek işbirliği teklifi yaptıkları doğrultusundaki iddialar göz önüne alındığında, İranlı Kürtlerin, bir taraftan Azerilerle ittifak arayışında oldukları, diğer taraftan da daha da ileri giderek, Azerilerin öz ve ata topraklarını ele geçirmeyi planladıkları anlaşılıyor. ( 25 Nisan 2007 tarihli, “Irak Örneği Ve İranlı Kürtlerin Taraftar Arayışları” başlıklı yazının okunması ayrıca tavsiye edilir)


Gerçekten de bölgedeki ayrılıkçı Kürtçü grupların, Irak’ta yaşanan ABD menşeili konjonktürden etkilenerek -ki hiçbir ülkenin kendi menfaatleri ve amaçları olmaksızın bir başka ülke veya grup için bir adım dahi atabileceği kesinlikle düşünülemezken-, sanal bir “Büyük Kürdistan” iddialarını son dönemde, sıklıkla ve çocuksu bir hevesle dillendirmeye çalıştıkları gözleniyor. Ancak, birçok Kürt tarihçi ve yazarın da belirttiği gibi Kürtler genellikle, bulundukları ülkelerde konar-göçer tarzında, aşiret yapılanması içerisinde, dağınık ve dağlık alanlarda olmak üzere yaşamlarını sürdürüyorlar. Kimilerine göre Irak’tan, kimilerine göre de Mezopotamya’dan bölgeye dağıldıkları yönünde görüşler bulunuyorken, bugün dünya coğrafyasının belli bölgelerinde, Rusya’dan tutun, Azerbaycan’a, Ermenistan’dan tutun, Türkiye’ye, Suriye’den tutun, İran’a, Irak’tan tutun, Orta Asya ülkelerine kadar çeşitli ülkelerde küçük gruplar halinde (Aşiret) ve etnik azınlık şeklinde bulunmaları da, Kürtçü yazar ve tarihçilerin kabul gören mevcut görüşlerini son derece kuvvetlendiriyor.    

 

 

http://www.globalyorum.com/inc/newsread.asp?readid=1532

***

ZAMAN, İTİDALLİ OLMA VE TAŞIN ALTINA ELİNİ KOYMA ZAMANI

Global Yorum Internet Dergisi

 Sabahattin Talu

24.10.2007

 

 

Son günlerde PKK tarafından gerçekleştirilen terörist eylemler, Türk halkının sabrının taşmasına sebep oldu, olmaya da devam ediyor. Bıçağın kemiğe dayandığının hissedildiği bu dönemde, yurdun hemen hemen her köşesinde vatandaşlar, sokaklara dökülerek ellerindeki Türk bayrakları ile terörü lanetleyen ve şehitlerine sahip çıkan gösterilerde bulunuyorlar. Siyasi partiler, üniversiteler, sivil toplum örgütleri, çeşitli kurum ve kuruluşlar tarafından, “Terörü Telin, Şehide Saygı” mitingleri düzenleniyor, vatandaşlar ev ve işyerlerine Türk bayraklarını asarak tepkilerini dile getiriyorlar. Bu demokratik tepkiler arasında zaman zaman istenmeyen üzücü olaylar da maalesef ki yaşanabiliyor. “Kurunun yanında yaş da yanar” misali, bazı Kürt kökenli vatandaşlarımıza yönelik haksız ve duygusal tepkiler de ne yazık ki verilebiliyor.

Neden “Maalesef ve ne yazık ki” ?. Bunun iki önemli boyutu var aslında. Birincisi; bu vatandaşlarımızın büyük bir çoğunluğunun, hiçbir şekilde suçları ve dahiliyeleri olmamasına rağmen, hatta terörü herkes gibi, belki de herkesten çok daha fazla lanetliyor olmalarına rağmen, mağdur olabiliyor, tedirgin bir ruh haline girebiliyorlar. İkinci boyutu ise; Türk-Kürt çatışmasının alevlenerek yayılmasının, körüklenen milliyetçilik ve çatışma ortamının, gerçekte PKK’nın işine gelmesi, ellerini ovuşturarak sinsi sinsi keyiflenmelerine zemin oluşması. Onlar da biliyorlar ki, mağdur edilen, sıkıntı yaşatılan tarafsız ve hatta Devlet yanlısı Kürtler, örgütün kucağına ister istemez düşecek. Zaten PKK’nın da asıl amacı bu değil mi; Çatışma ortamı yaratmak, saflarına çok daha fazla eleman kazandırmak, sosyal ve toplumsal patlamalara sebebiyet vermek, Türkiye’yi yaşanmaz bir ortama sürüklemek, kaosu artırmak, iç savaş çıkartmak ve bundan, yani akan kandan beslenmek.

Gerçekten de çok hassas bir dönemden geçiyoruz. Hassas durumun farkında olan yetkililer, özellikle siyaset ve terör uzmanları da dahil, “Türk ve Kürt halkını karşı karşıya getirebilecek çatışma ortamlarına girilmemesi yönünde toplumu sakin olmaya, itidalli yaklaşmaya, sağ duyulu olmaya” özenle ve gayretle davet ediyorlar. Çünkü, çıkabilecek en küçük bir kıvılcımın, söndürülemeyecek büyük yangınlara, iç savaş ortamına zemin oluşturularak tamir edilemez yıkımlara dönüşebileceği ve bundan da toplumun tüm kesimlerinin son derece olumsuz etkilenerek, altından kalkılamaz bir hale gelinebileceği” belirtilirken, akıllardan kesinlikle çıkartılmamasının da altını çiziyorlar.   

 

Türkiye, yıllardır süren eli kanlı terör nedeniyle büyük badireler atlattı. Şehitler verdi, aileler yıkıldı, toplumsal travmalar yaşandı. Elbette ki yaşanan bu hassas ve sıkıntılı dönem de bir şekilde atlatılacak. Ancak, burada önemli bir nokta var. Halkın, teröre yönelik toplumsal tepkisini, bu şekliyle topyekün olarak vermesi, aslında önemli bir gelişme olarak değerlendirilebilir. Toplumun her kesiminden, halkın tam da içerisinden, büyüğünden küçüğünden, kadınından erkeğinden, sağından solundan verilen bu büyük tepki ve gösterilen toplumsal refleks, önemli mesajlar içeriyor. Mesajların adresleri de belli, ama yine de bir kez daha belirtmekte fayda var. İlk adres; hiç kuşku yok ki, PKK, sempatizanları, destekçileri ve sözcüleri. İkinci adres; zaman zaman haddini aşan, hayal âlemine girmiş, bilinen birilerinin arkasına sığınarak fütursuzca beyanatlar veren, Irak’ın kuzeyindeki Kürt Bölgesi Yönetimi. Nihayet üçüncü adres ise; bölgede bulunan ve kendi gemisini yürütmeye çalışan, terör karşısında etkin tedbir almaktan anlaşılmaz (!) bir biçimde kaçınan ABD ve devamında da batı dünyası.

 

Bir mesaj daha var ki, belki de içlerindekilerin en önemlisi. Halk, terör karşısında devletin, yani güvenlik güçlerinin yalnız olmadığının mesajını veriyor; “sizinleyiz, arkanızdayız, yanınızdayız, buradayız” diyor. Siyasileri, diplomatları, akademisyenleri, sivil toplum örgütleri, işçileri, köylüleri, esnafı, memuru, öğrencisi, kadını erkeği, genci yaşlısı, çalışanı çalışmayanı hep bir ağızdan terörü lanetliyor, ülkesine, şehidine sahip çıkıyor, protesto ediyor, tüm dünyaya haykırıyor. Güvenlik güçlerinin terör belası ile olan mücadelesinde gerçekten de büyük morale ihtiyacı var. Kuşkusuz bu dönemde daha da büyük ihtiyaç duyuluyor. Çünkü, hiçbir başarının, kazanımın, halk desteği alınmaksızın elde edilemeyeceği, herkes ve her kesimden daha çok güvenlik güçlerince net olarak biliniyor.   

 

Zaman, gerçekten de itidalli olma, sağduyulu olma, sakin olma zamanı. Ancak zaman, biraz da “taşın altına elini koyma” zamanı değil mi? Evet, bu ülke hepimizin, kolay da kazanılmadı. Dolayısıyla, ne olursa olsun, nasıl olursa olsun, taş hepimizin kafasına düşmeden, herkes ve her kesimin taşın altına elini biran önce koyması gerekiyor.

 

Bu ülkede, terör örgütü PKK ve onun yanında hareket eden belli bir kitle de var. Bu kesin. Ancak bundan daha kesin olan, bunların dışındaki ve neredeyse tamamına yakınının devletinin yanında, teröre ve şiddete son derece karşı olduğuna emin olunan, terörden herkesten daha fazla mağdur olduğu bilinen Kürt halkının varlığı. PKK baskısı ve ölüm tehdidi nedeniyle, korku saikiyle sesini çıkartmaktan zaman zaman kaçınmak zorunda kalan bölge insanına, bu aşamada çok daha önemli görevler düşüyor. Halkın topyekün huzuru, mutluluğu, yaşamı, çocukları ve geleceği adına Kürt halkı, tepkilerini her platformda daha fazla dillendirmeli, tavrını net olarak özellikle PKK terör örgütüne karşı göstermeli, sessizliğini bozarak taşın altına elini koymalı, PKK denen terör örgütünün belini, bir daha doğrulamamacasına kırmalıdır.   

 

Evet, zaman, gerçekten de son derece itidalli ve sağduyulu olma zamanıdır. Ancak zaman, “taşın altına elini koyma zamanıdır” aynı zamanda.

 

 

http://www.globalyorum.com/inc/newsread.asp?readid=1545

***

YAVUZ HIRSIZ’IN EV SAHİBİNİ BASTIRMA ÇABALARI

Global Yorum Internet Dergisi

 Sabahattin Talu

03.10.2007

 

 

Beytüşşebap a 30 kilometre mesafede bulunan Beşağaç köyü yakınlarındaki su kanalı inşaatında çalışanları taşıyan minibüsün köye dönüşü sırasında gerçekleşen terör eylemi ile ilgili olarak, Şırnak Valisi Selahattin Aparı, yaptığııklamada; “Kendisini bölge halkının sözde temsilcisi olduğunu iddia eden kanlı terör örgütü PKK, yapmış olduğu bu eylemle çirkin yüzünü bir kez daha göstermiştir” dedi.

 

30 Eylül tarihinde, yani olaydan bir gün sonra, DTP den, büyük bir telaşla yapılan yazılııklamada da; “Vatandaşlarımızın katledilmesinde hükümetin duyarsızlığı ve çatışmalı ortamı önleyici hiçbir siyasi tedbir geliştirmeyişinin de payı vardır” denildi. Açıklamanın devamı; “Katliamın kimler tarafından yapıldığını aydınlatmak ve olayın iç yüzünü açığa çıkarmak hükümetin görevidir. Çatışmalı ortamda hiçbir vatandaşımızın can güvenliği sağlanamamaktadır. Hükümeti, gergin ve acıları çoğaltan çatışmalı sürecin önüne geçebilecek politikaları masaya yatırmaya çağırıyoruz” şeklinde idi.

 

Meydana gelen terör eylemleri arasında “cımbız” metodu kullandığı bilinen İnsan Hakları Derneği (İHD) tarafından da bir kınama mesajı gönderildi. Mesajda; “Yaşam hakkına yönelik şiddet içeren eylemler, her ne gerekçe ile ve kimler tarafından yapılırsa yapılsın, bizler tarafından kabul edilemez bir durumdur” deniliyordu.

 

Olayla ilgili olarak PKK da bir açıklama yapmalıydı. PKK’nın sözde basın bürosu tarafından, yayın organları ROJ TV kanalıyla, 1 Ekim tarihinde yapılan açıklamada, eylemin kendileriyle herhangi bir ilgilerinin bulunmadığı belirtilerek, “Eylem, Türk ordusu ve uzantısı olan JİTEM tarafından gerçekleştirilmiştir. PKK’yı yalnızlaştırmaya, halkı sindirmeye yönelik gerçekleştirilen bu cinayetler vasıtasıyla korucu politikasının canlandırılması ve hareketimiz ile karşı karşıya getirilmesi istenmektedir. Halkımızı gerçekleri çarpıtan özel savaş propagandalarına kanmamaya çağırıyor, siyasi partileri, insan hakları derneklerini ve demokratik sivil toplum örgütlerini bu olayları araştırmaya, gerçek faillerini açığa çıkarmaya ve hesap sormaya davet ediyoruz” denildi.

 

Dikkat edilirse, DTP tarafından yapılan açıklamayla, “Çatışmalı ortama duyarsız olunduğu ve hiçbir siyasi tedbir geliştirmediği gerekçesiyle hükümetin suçlu olduğu” mesajı verilmek istenerek, çatışmalı sürecin durdurulması yönünde politikaların masaya yatırılmasının hükümetin görevi olduğu belirtiliyor. Yani, PKK ile ilgili tek satır yok. Sanki PKK, belirtilen çatışmalı ortamın en önemli tarafı ve tek sorumlusu değil!!!. PKK, masum, zavallı ve mağdur!!!. Eylemi yapmışsa bile, bu ortamı yarattığı için başta Hükümet ve gelmiş geçmiş Hükümetler suçlu!!!. Neden?. Çünkü önlem almadılar, siyasi tedbir geliştirmediler, PKK ile masaya oturmadılar!!!. Oysa terör estiren PKK yıllardır var ve Hükümetler de sürekli değişiyor. Değişen Hükümetler her zamanki gibi bıkmadan, usanmadan eleştiriliyor, suçlanıyor, ancak 25 yıldır kan dökülmesine sebep olan ve bundan hiç vazgeçmeyen, değişmeyen PKK, bir kez bile olsun gündeme getirilerek, az da olsa, ucundan da olsa suçlanmıyor. PKK’nın gerçekleştirdiği hangi eylem sonrasında basın karşısına çıkarak örgütü eleştirdiniz, kınadınız, suçladınız!?. Ancak bahaneniz her zaman hazır; “PKK mazlum. Gelin PKK’nın istekleri doğrultusunda anlaşın”. Tam bir Yavuz hırsızlık…..

 

İHD’nin cımbızlı kınama mesajı da çoğu zaman olduğu gibi yine düşündürücü; “Şiddet, her ne gerekçe ile ve kimler tarafından yapılırsa yapılsın bizler tarafından kabul edilemez”. Yani buradan; “Şiddeti uygulayanın -PKK veya Devlet kastedilerek- kendilerince bazı haklı gerekçeleri olabilir. Bunu da kabul edenler çıkabilir. Ancak biz asla kabul edemeyiz” anlamı çıkıyor, PKK ile Devlet aynı kefeye konmaya çalışılıyor.

 

PKK’nın açıklaması ise her zamanki gibi kestirmeden; “Biz yapmadık, onlar yaptı”. “Devlet, halkımızı sindirmeye, PKK’yı yok etmeye çalışıyor. PKK’yı halk nazarında kötülemeye, suçlamaya çalışıyor. Ama halkımız sakın ola ki, bu politikalara kanmasın, aldanmasın. Siyasi partiler, insan hakları dernekleri ve demokratik sivil toplum örgütleri göreve. Bu olay korucularla PKK’yı karşı karşıya getirme planıdır”. Tam bir Yavuz hırsızlık….

 

Bilindiği gibi PKK, bugüne kadar koruculara yönelik hiçbir eylem yapmamıştır, yapması da mümkün değildir!!!. Bırakın korucuları, PKK’nın, Kürt kökenli, Türk kökenli sade vatandaşa, kendisinden olmayana, karşı olana, kendisinden kaçana, Devlete yakın durana, hatta ve hatta beşikteki BEBEK’lere dahi en ufak bir eylemi söz konusu değildir bugüne kadar!!!

Korucu ve sivillere yönelik insanlık dışı bu eylemi üstlenmekten özellikle kaçınmaya çalışan ve “Bu olay korucularla PKK’yı karşı karşıya getirme planıdır” diyerek korucularla karşı karşıya olmadıklarını hatta belki de onları sevdikleri mesajı vermeye çalışan PKK, bakın korucularla ilgili nasıl bir tanımlama yapıyor. Yayın organı ROJ TV’de Beytüşşebap katliamı ile ilgili bir programda korucular hakkındaki sarf edilen cümle aynen şöyle; “Korucular, Kürt halkının çaresizliği, yoksulluğu, kıstırılmışlığı, inkâr ve baskı altında tutulmuşluğunun utanç ve ihanet simgesidir”. 

Şimdi, biraz geriye gidelim ve güvenlik güçlerince geçtiğimiz Eylül ayı içerisinde Şırnak ile Beytüşşebap arasındaki Kato dağı bölgesinde geniş kapsamlı gerçekleştirilen operasyon ve sonuçlarını tekrardan gözden geçirelim. 

 

15-28 Eylül tarihleri arasında gerçekleşen ve bölgenin en güçlü dört aşiretine bağlı korucuların da katıldığı operasyonda, aralarında sözde Askeri Konsey üyesi üst düzey bir bayan teröristin de bulunduğu 9 terörist ölü ele geçiriliyor. Operasyondan son derece etkilendiği anlaşılan PKK’nın, operasyon sonrası yine ROJ TV vasıtasıyla yaptığııklamada; “Nerede ve kimden gelirse gelsin yapılanlar karşılıksız bırakılmayacaktır. En güçlü cevap verilerek intikamımız alınacaktır” deniliyor.

Bu itibarla, DTP tarafından telaşla yapılan açıklamalar ve saptırma, yönlendirme mahiyetli verilmeye çalışılan mesajların yanı sıra, Kato dağı operasyonu sonucunda PKK tarafından yapılan “İntikam” açıklamaları birlikte göz önüne alındığında, Beşağaç köyü ve korucularına yönelik katliam niteliğindeki bu insanlık dışı eylemin, PKK tarafından “Misilleme” anlamında gerçekleştirildiği ilk akla gelen sonuç olarak karşımıza çıkıyor.

 

http://www.globalyorum.com/inc/newsread.asp?readid=1508

***

İMRALI’DAN DTP’YE “YARI AÇIK” MEKTUP

Global Yorum Internet Dergisi

 Sabahattin Talu

 

 

Bilindiği üzere, 22 Temmuz erken genel seçimleri

sonrasında Ahmet Türk’ün liderliğindeki DTP heyeti, meclisteki yemin töreninde, MHP lideri Devlet Bahçeli ve heyeti ile tokalaşarak ılımlı bir diyalogun sinyallerini vermiş, daha sonraki açıklamalarıyla da bunu sürdürmüşlerdi.

DTP milletvekilleri Ahmet Türk ve Sırrı Sakık; “Şov yapmayacağız. Hataları bir daha tekrarlamayacağız. Geçmiş dönemin ruhuna göre hareket etmeyeceğiz. 72 milyonun hassasiyetini göz önünde tutacak bir siyaseti gerçekleştireceğiz” demiş, Sırrı Sakık, buna ilaveten; “Türk Milli Futbol Takımı'nın maçlarını evde büyük coşku ve heyecanla izleriz. Şimdi, Milli Takım'ın maçlarına neden gitmeyelim?" diyerek, ılımlı düşüncelerine daha bir sıcaklık katmıştı.

Aysel Tuğluk, “Şehit askerlerin cenazelerine katılmak ve annelerinin acılarını paylaşmak istediklerini, ancak kendileriyle ilgili önyargılar ve gösterilecek tepkiler nedeniyle katılamadıklarını” üzüntüyle ifade ederek, “Kendimizi Türk halkına anlatamadık” demişti.

Leyla Zana'nın, “Artık Türkiye'nin eyaletlere bölünme zamanı gelmiştir” şeklindeki ayrılıkçı söylemine karşılık olarak, Diyarbakır milletvekili Akın Birdal da, “Herkesin söylediği kendisini bağlar. 45 gündür bölgeyi geziyoruz, halktan bize böyle bir beklenti gelmedi” diyerek, Zana’ya bir nevi cevap vermişti.

Sonra ne oldu? Beklendiği gibi İmralı Cezaevi’nden seslenen Öcalan, oluşmaya başlayan bu sıcak ortamı, sert eleştirileriyle baltalamaya çalıştı. Geçtiğimiz 8 Ağustos günü avukatlarıyla haftalık görüşmesini yapan Öcalan’ın, avukatları vasıtasıyla basına yansıtılan açıklamaları şöyle;

DTP heyetinin MHP lideri Bahçeli ile tokalaşmasını sert bir dille eleştiren Öcalan, “Tokalaşma olayı aklımdan bile geçmemişti. Bunu çok ilginç buldum. Öyle rasgele politika olmaz. Politika ilkeli olmalıdır. Bu, Kürtlerin varlığı, haklarını tanıma noktasında mı yapılıyor? Sırf sembolik olsun diye tokalaşma olmaz, olursa siyaset laçkalaşır. Devlet Bahçeli, Kürtlerin varlığı ve haklarını kabul ediyor mu? Eğer ediyorsa ilişki kurulur. Aksi halde ilkesizlik olur. İlkesiz siyaset olmaz” demiş. Bak sen. Yakalanmasının hemen sonrasında uçaktaki ve bilahare mahkemedeki görüntü ve söylemlerini hatırlatmak isterim. Gözünüzün önüne bir kez daha getirin bu ilkeyi ve ilkeli duruşu!

Görüşmenin devamında Öcalan; “Deniliyor ki; maçlara da gideceğiz. Böyle siyaset olur mu? Kongre kararı olmadan kendi başına nasıl böyle konuşur? Parti Kongresinin kararı var mı? Sırrı'nın herkes adına her şeyi konuşması nasıl mümkün olur? Ben, Sırrı’nın düşmanı değilim. Ancak Sırrı’nın, böyle kendi başına siyaset yapması doğru değil. Bu konuda söylediklerim basında da yer alabilir” şeklinde zabıt tutturmuş. (Buradan anlaşılan; bazı söylemlerinin gizli tutulmasını, bazılarının da basına verilmesini özellikle belirtiyor)

Çok ilginç, hemen arkasından Öcalan, zabıt kâtiplerine; “Şemdin, ajan ya da provokatördü demiyorum. Şemdin PKK'yı kullandı, beni de kullandı. Şemdin'i birkaç kez merkeze çağırarak sorguladım. Çok ağır eleştirilerde bulundum. Sonra kaçtı ve KDP'ye sığındı, oradan da Türkiye'ye teslim edildi. Şimdi de en büyük itirafçıdır. Ajanlık yapıyor” diyerek konuşmasını sürdürmüş. Evet, çok ilginç! Sizce Öcalan, Sırrı Sakık ile ilgili düşüncelerinin hemen arkasından neden Sakık’ın kardeşi Şemdin Sakık ile ilgili bazı suçlamalarını dile getirmiş olabilir ki !!!

Şimdi gelişmeleri en baştan kısaca özetleyelim.

Başta Ahmet Türk olmak üzere DTP milletvekilleri Sırrı Sakık, Aysel Tuğluk, Orhan Miroğlu, Gültan Kışanak ve devşirme Akın Birdal tarafından son derece ılımlı açıklamalar dillendirildi, yaklaşımlar sergilendi.

Hemen arkasından bu gelişmelerle ilgili olarak Öcalan’ın eleştirileri, zabıt kâtibi avukatları vasıtasıyla basına yansıtıldı. Öcalan, dikkat edilirse, ne Ahmet Türk’ten, ne de diğerlerinden bahsediyor, hatta bizzat isim vererek ve “basına yansıtılabilir” diyerek sadece Sırrı Sakık ile ilgili eleştirilerini gündeme getiriyordu. Üstelik Sırrı Sakık’ın kardeşi Şemdin Sakık’tan da bahsederek, Sakık kardeşleri özdeşleştiriyor, sanki belli bir mesaj vermeye çalışıyordu. S.Sakık, mesajı almış olmalı ki; “Bu davanın 20 yıldır içerisindeyim” diyerek, “Bunca zaman sonra bırakın da bireysel düşüncelerimizi özgürce ifade edebileyim” anlamında, Öcalan tarafından kendisine haksızlık yapıldığını dile getiriyordu.

Burada üzerinde durulması gereken bazı hususlara dikkat çekmek gerekiyor. Gerçekten Öcalan, sadece Sırrı Sakık’la mı ilgili eleştirilerde bulunmuştu, yoksa, diğerleriyle ilgili açıklamalar vardı da, basına mı yansıtılmamıştı? Öcalan, şu şu hususlar basına yansıtılsın, şunlar ise yansıtılmasın mı demişti? Belki de, zabıt katibi avukatlar, Öcalan’ın bazı açıklama, görüş ve talimatlarını kendilerine göre bir değerlendirmeye tabi tutuyor, istedikleri biçimde, yerine göre biraz yumuşatarak, bazen da biraz sertleştirerek gündemleştiriyorlardı !!!

“Zabıt kâtibi avukatlar” denmişken, son bir paragraf açarak, bu avukatlar ve çalışmalarından da biraz bahsetmek gerekiyor.

Zabıt kâtibi avukatlar, genellikle Diyarbakır Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu ve Diyarbakır Barosu’na bağlı olup, özellikle A.Öcalan ile ilgili gelişmeleri izleyen ve yönlendiren “Asrın Hukuk Bürosu” adı altında faaliyet gösteren bir oluşumun üyeleri. “Asrın Hukuk Bürosu” avukatları, “Zabıt Kâtipliği” niteliğinde, A.Öcalan ile haftalık görüşmeler yaparak, gündemdeki gelişmeleri Öcalan’a aktarıyorlar ve O’ndan aldıkları talimatları, “Yurtiçi Kargo” niteliğinde; PKK ve DTP kadrolarına, “Yurtdışı Kargo” niteliğinde de; terör örgütünün merkezi konumunda bulunan Kandil’in yanı sıra Avrupa alanına da intikal ettiriyorlar. Bu intikallerin, başlıkta da belirtildiği üzere bazılarının “Yarı Açık”, bazılarının da “Tamamen Kapalı” olduğu şüpheleri akılları karıştırmaya devam ediyor.

 

***

UYUŞTURUCU, SİLAH, HARAÇ DERKEN, RAMAZAN’DA DA FİTRE VE ZEKÂT

 

Global Yorum Internet Dergisi

 Sabahattin Talu

28.09.2007

 

İslam dünyasınca on bir ayın sultanı olarak ifade edilen “Ramazan” ayı, Müslümanlar için kutsal bir ay olarak yaşanıyor. Bu kutsal Ramazan ayında, İslamiyet’in şartlarından biri olan “oruç” tutuluyor ve “Ramazan Bayramı” öncesinde de fakir ve yoksul Müslümanlara verilmek üzere, yine İslamiyet’in şartlarından olan “Fitre ve zekât” dağıtılıyor. Fitre ve zekât, İslam’ın beş şartı arasında tek farklılık göstereni olması nedeniyle özellik arz ederken, aynı zamanda büyük bir önem de taşıyor. İslam’ın diğer şartlarından oruç tutmak, namaz kılmak, kelime-i şehadet getirmek ve Hac’ca gitmek, insanın kendisini direkt ilgilendirir ve bir başka şahıs ile bağlantısı bulunmazken, fitre ve zekât’ta veren ile alan olmak üzere iki taraf söz konusu oluyor. Bu itibarla, fitre ve zekât veren Müslüman, bir taraftan sevap kazanırken, diğer taraftan da ihtiyaç sahibi bir başka Müslüman’ı sevindiriyor.

Ayrıca, yoksullukla mücadele amacı da taşıyan fitre ve zekât, dini bir vergi anlamına gelen dini bir vecibeyken, bu görevin, yoksulu rencide etmeyecek şekilde, göstermeden, duyurmadan, reklâm ve ilan etmeden gizlice yerine getirilmesi de gerekli kılınıyor.

Fitre ve zekât’ın İslami ve insani boyutunu kısaca özetledikten sonra gelelim olayın tehlikeli “Terör” boyutuna...  

Bilindiği gibi, dünyadaki tüm terör örgütleri, yaşamlarını sürdürebilmek için insana (eleman), kaynağa (para) ve iç ve dış desteğe ihtiyaç duyarlar/duymuşlardır. Bu üç ana gereklilik, terör örgütlerinin olmazsa olmazlarıdır ve tüm örgütler için de istisnasız geçerlidir. Terör örgütleri, ekonomik kaynak arayışlarını, genellikle “kara ve kolay para” elde etme yoluyla gerçekleştirirler. Barınma, beslenme, giyecek, yiyecek ve tedavi gibi en temel ihtiyaçların yanı sıra, terörist faaliyetlerde kullanmak üzere silah ve patlayıcılara da gereksinim duyarlar. Bu itibarla, maddi ihtiyaçlarının büyük bölümünü, silah, uyuşturucu ve insan kaçakçılığından karşılamaya yönelen terör örgütleri, zor kullanarak gasp, soygun, fidye ve haraçtan, gönüllü, yarı gönüllü veya gönülsüz olarak taraftar ve sempatizanlarından topladıkları aidat ve vergilerden de önemli miktarlarda ekonomik kaynak elde ederler/ediyorlar.   

Tüm bu ekonomik kaynak elde etme metot ve yöntemlerinin tamamını kullanan PKK terör örgütü, ülke insanımızın, özellikle Doğu ve Güneydoğu’lu vatandaşlarımızın dini duygularını dikkate alarak ve bunu bir fırsat bilerek, Ramazan Bayramlarında verilen “Fitre ve Zekât”ları dahi gelir kaynaklarının arasına eklemiştir. Örgüt ve sorumluları tarafından, her yıl olduğu gibi, içerisinde bulunduğumuz mübarek Ramazan ayında da, Roj Tv başta olmak üzere, çeşitli yayın organları vasıtasıyla gündeme getirilen çeşitli programlarda özetle; “Örgüt yandaşlarının, sempatizanlarının ve tüm Kürt halkının, fitre ve zekâtlarını örgüte müzahir kurum ve kuruluşlara vermesi” yönünde çağrılar yapılmış, “Elde edilen gelirle, örgüt adına faaliyet gösteren veya göstermiş olan ve mağdur durumda bulunan yandaşlarına ve ailelerine yardımlar yapılacağı” hususları belirtilmiştir. Örgütün siyasi uzantısı olarak bilinen DTP’nin yanı sıra, bazı dernek ve sivil toplum örgütleri gibi oluşumlar tarafından da bu yönde çeşitli kampanyalar başlatılmıştır.

Görüldüğü üzere PKK terör örgütü, örgütsel faaliyetler nedeniyle mağdur duruma düşen, zarar gören ve hatta kandırılmış gencecik çocuklarını kaybeden ailelere, bir anlamda “akan kanın bedeli ve mağduriyetin karşılığı” olarak, gerçekte dini bir vecibe olan “Fitre ve Zekât”tan elde etmeyi düşündüğü gelirlerin bir kısmını bu yönde harcayarak, ailelerin yaşadıkları acıları az da olsa azaltmaya çalışıyor. Yani, halkın son derece hassas olduğu manevi duygularını dahi istismar eden örgüt, İslam’ın şartlarından biri, belki de en önemlisi olan “Fitre ve Zekât”tan dahi yararlanmaya çalışıyor, dini bir vecibeyi siyasi bir propaganda malzemesi haline getirerek, kendi çıkarları doğrultusunda kullanabiliyor. Üstelik örgütün, dinle, İslamiyet’le hiçbir alakası olmadığı, örgüt içerisinde bulunan birçok üst düzey sorumlunun da Ermeni kökenli olduğu biliniyor. 

Kara ve kolay parayı amaç edinen, İslam’ın şartlarından “Fitre ve Zekât”ı dahi bu çirkin amaç doğrultusunda istismar ederek kullanan PKK terör örgütünün ve bağlı legal siyasi yapılanması olarak bilinen DTP’nin, geçtiğimiz Genel Seçimlerde almış olduğu başarısız sonuç ve AKP’nin bölgede aldığı yüksek oy oranı sonrasında, partinin ileri gelenleri tarafından yapılan; “Bölge halkının dini yapısını göz ardı ettik. Partili hiçbir şahıs ve milletvekili adayı, ne namaz kılıyor, ne ibadet ediyor, ne de camiye gidiyor. Aramızda içki içen birçok arkadaş var. Doğal olarak halk bizi dinden uzak görüyor. Bu nedenle tercihini bu kez bizden yana kullanmadı” şeklindeki özeleştiriler, örgüt mensubu ve yandaşlarının, ne İslamiyet ile ve ne de din ile hiçbir şekilde alakalarının bulunmadığının en sıcak ve en net göstergesi olarak karşımıza çıkıyor. 

 

http://www.globalyorum.com/inc/newsread.asp?readid=1494

***

YEZİDİ KATLİAMI VE NEMALANMA GİRİŞİMLERİ

Global Yorum Internet Dergisi

 Sabahattin Talu

25.09.2007

 

Geçtiğimiz 14 Ağustos gününün gece saatlerinde, Irak’ın kuzeyinde bulunan Yezidi Kürtlerin yaşadığı iki kasabada bomba yüklü 5 kamyonun eş zamanlı olarak patlatılması sonucu, yaklaşık 500 Yezidi Kürdü hayatını kaybederken, 400 civarında Yezidi de yaralandı. Musul’un 120 km batısında bulunan Kahtaniye ve Adnaniye kasabalarında yaşayan Yezidi azınlığın hedef alındığı suikast, Irak savaşının başlangıcı olan 1998 yılından bu yana, Irak’ta gerçekleşen en kanlı terör eylemi olarak kayıtlara geçerken, dünya kamuoyunun da gündemine oturdu.

Yezidi Kürtleri ve Yezidilikle ilgili kısaca bir bilgi vermek gerekirse;

Büyük bölümü Irak ın Musul kentinde yaşayan ve Kürtçenin farklı bir lehçesi olan Kırmançi dilini konuşan Yezidi Kürtlerinin, Suriye, Türkiye, İran, Gürcistan ve Ermenistan da da cemaatleri bulunuyor. Irak’ta 100 bin olmak üzere, bugünkü toplam nüfusları 500 bin civarında olduğu tahmin edilen Yezidiler, başta Almanya ve İsveç olmak üzere Avrupa ülkelerinde göçmen olarak yaşamlarını sürdürüyorlar.

Ortadoğu kökenli bir din olan Yezidilikte, Allah tarafından görevlendirildiğine inanılan “Melek Tavus” kutsal görülüyor. İslam dinindeki “Şeytan”a karşılık gelen Melek Tavus, Yezidi inancına göre, kötü bir melek olmayıp, aksine Allah ın en değerli meleği olarak görülür. Günümüzde, oldukça kapalı ve geleneklerine bağlı olarak kültürlerini devam ettiren Yezidiler, günde üç defa güneşe dönerek ibadet ederler. Yezidilerin, “Siyah Kitap” anlamına gelen “Meshaf Reş” ve “Tanrısal İzahatlar” anlamına gelen “Kitab el Celve” olmak üzere iki kutsal kitabı vardır. Cennet-cehenneme inanmayan Yezidiler, şeytan konusundaki inançları ve güneşe tapma ayinleri nedeniyle yaşadıkları bölgelerdeki Müslüman ve Hıristiyan çevrelerce “dinsiz” olarak görülmüşlerdir. (9 Nisan tarihli “İşlerine Geldiğinde Kürt, Gelmediğinde Yezidi” başlıklı yazıda ayrıntılı bilgi mevcuttur)

Gelelim konumuza ve 2 ton patlayıcı kullanılarak Yezidilerin hedef alındığı intihar saldırıları ile sonrasında ilgili çevrelerce yapılan açıklama ve konuya ilişkin gelişmelere.

Kürt kökenli Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani, “Teröristlerin ve aşırı dincilerin Irak halkına karşı başlattığı soykırım savaşında bu kez Kürt Yezidilerin hedef alındığını” söyledi. “Aşırı Dinci”den kasıt, muhtemelen İran’ın desteğini aldığı iddia edilen “El Kaide” örgütü idi ve hedef gösteriliyordu.

Irak Bölgesel Kürt Yönetimi lideri Mesut Barzani de, saldırılardan, “Dış Güçler” dediği, yabancı istihbarat servislerini sorumlu tutarak, kendisine bağlı internet sitelerine yaptığı açıklamada, “Çeşitli ülkelerin istihbaratlarının Kürt kentleri olan Musul, Kerkük ve Diyala gibi yerlerde yaşayan Kürt vatandaşların bu kentleri terk etmeleri için saldırılarda bulunduğunu” öne sürdü. Musul ve Kerkük’ün Kürt kenti olduğu mesajı, altı çizilerek verilen açıklamada hedef bu sefer, kuvvetle muhtemel Türkiye idi. Çünkü Türkiye, Musul ve Kerkük’ün Türkmenlere ait olduğunu, son dönemdeki planlı Kürt göçü ve Türkmen sürgünü nedeniyle Kerkük’ün Kürtleştirilmeye çalışıldığını belirten, tartışmaya muhatap ve müdahil, taraf ülkeydi.

Dokuz yıldır bölgede olan ABD de bir açıklama yapmalıydı. İlk açıklama, ABD’nin Irak’taki askeri sözcüsü Tümgeneral Kevin Bergner tarafından; “Bu tür bombalı kamyonları El Kaide kullanıyor. Bu nedenle saldırıyı, El Kaide nin düzenlediğini tahmin ediyoruz” şeklinde idi. Daha sonraki açıklamalar hiç gecikmedi ve “Yezidi köylerine yönelik intihar saldırılarını planlayan Ebu Muhammed el Afri adlı El Kaide militanının, ABD tarafından Musul un güneybatısında düzenlenen bir hava saldırısında öldürüldüğü” bildirildi. Amerikan ordu sözcüsü Tuğamiral Mark Fox, “Korkunç saldırının sorumlusu olan teröristin, 3 Eylül de düzenlenen bir hava saldırısında öldürüldüğünü” dünyaya duyurarak, saldırıda başka ölen ya da yaralanan olup olmadığı konusunda bilgi vermiyordu !!!. Yani ABD, saldırının sorumlusunu hemen tespit etmiş ve bombaları uçaklarla teröristin üzerine yağdırmıştı !!!

İşin komik ve ilginç tarafı; ABD, sorumluyu bulduğunu ve gereğini yaptığını duyurmuşken, Barzani başta olmak üzere, bazı Kürtçü çevreler ve özellikle terör örgütü PKK ve yandaşları, açık açık ve direkt olmasa bile, Türkiye’ye yönelik baştan beri bilinen suçlamalarına saman altından ve sinsice devam ediyor, Yezidi katliamı üzerinden nemalanmaya çalışarak, Türkiye’yi özellikle hedefe koymaya gayret sarf ediyordu. Yani, aslında onların dertleri başkaydı !

Türkiye’deki bilinen ayrılıkçı Kürt grupları ve oluşumları, yaptıkları açıklamalarda; “Yezidi Kürtlerine yönelik suikastın, Kürdistan’ı hazmedemeyen belli güçler tarafından gerçekleştirildiğini” belirterek, çevre ülkelerini ve özellikle Türkiye’yi ima etmeye çalışan açıklamalarda bulundular. Terör örgütü PKK, özellikle Avrupa’daki yandaşlarının sinsi çalışmaları vasıtasıyla Avrupa’nın dikkatini Türkiye’ye çevirmeye çaba sarf ediyordu. Yezidi Kürtleri ile birlikteymiş gibi görüntü veren PKK, Avrupa’da yaşayan Yezidilerin çeşitli protesto gösterilerinde ön plana çıkmaya çalışıyor, çeşitli ortamlardaki söylemleriyle de “Kraldan çok Kralcı” anlamında, Yezidi katliamı üzerinden bir nevi nemalanmaya çalışıyordu.

Oysa, Yezidiler, yaşadıkları bölgelerde, PKK tarafından hiç de rahat bırakılmamışlardı. İnançları ve dünya görüşleri gereği silah ve savaştan uzak duran Yezidi Kürtleri, PKK tarafından, kendilerinin yanında yer almaları doğrultusunda sürekli zorlanmış, kabul görülmediğinde zor kullanılarak darp edilmiş ve hatta kimi zaman da öldürülmüşlerdi.

Geçtiğimiz aylarda, PKK’lı 2 teröristin, haraç vermedikleri gerekçesiyle, K.Irak Dohuk kentinin Seyhan ilçesindeki bir Yezidi Kürt kızını kaçırarak öldürmesi, gelişen olaylar sonrasında Yezidi Kürtlerine ait ev, işyeri ve derneklerin basılarak yakılıp yıkılması henüz unutulmamıştı. Yine, geçtiğimiz yıl Belçika’daki “Mala Ezidiyan Li Belçika” adlı Yezidi derneğinin, PKK’lılar tarafından basılarak haraç istenmesi, çıkan tartışmada Yezidilerin darp edilmeleri, eşyalarının kullanılamaz hale getirilmesi, paralarına el konulması ve derneğin PKK’ya devredilmesi yönünde ölüm tehdidinde bulunulması olayları bardağı taşıran son damla olmuş, Yezidiler tarafından, uluslararası kamuoyunun dikkatine sunulmak üzere, “PKK Vahşetine Karşı Acil Yardım Çağrısı” adı altında bir basın açıklaması yapılmıştı. (9 Nisan tarihli “İşlerine Geldiğinde Kürt, Gelmediğinde Yezidi” başlıklı yazıda ayrıntılı bilgi verilmiştir)

İsterseniz sıcak bir örneği de, K.Irak’taki Kürtlerin, Yezidi Kürtleri ile olan ilişkilerinden verelim. Geçtiğimiz Nisan ayı içerisinde genç bir Yezidi Kürt kızı, Sünni bir Kürt gencine âşık olup İslamiyet’i seçtiği için aşiretince recmedilmiş, yani cezalandırılmıştı. Sünni Kürtler, buna çok kızmış olacaklar ki, intikam almak adına 23 Yezidi Kürdünü, gözlerini kırpmadan silah kullanarak hunharca öldürmüş, bölgede uzun bir süredir Sünni Kürtler ile Yezidi Kürtleri arasındaki var olan gerginlik de giderek yükselmişti.

Bütün bu gelişmelerin ışığında, vahşice işlenmiş bu Yezidi katliamını ve olay ile ilgili iddiaları kısaca gözden geçirerek, gelin, bir de biz irdeleyelim.

Olayın geçtiği bölge, K.Irak olarak adlandırılan ve bugünkü Irak Bölgesel Kürt Yönetimi lideri Mesut Barzani’nin sorumluluğundaki, Irak’ın diğer tüm bölgelerine nazaran çok daha güvenli bilinen bir Kürt bölgesi. Peşmergelerden oluşturulan bir ordu ve ABD’li askerler tarafından koruma altında tutulan bu bölge, ABD Başkanı George W. Bush tarafından da “örnek” olarak gösterilmişti.

Bütün bu güvenliğe rağmen, 2 ton patlayıcı yüklü 5 kamyonun, aynı anda Yezidi yerleşim bölgelerine sokularak patlatılması sonucunda, 500’ü geçkin insan hayatını kaybetti, bir o kadarı da yaralandı. Olayın hemen sonrasında ABD ve Talabani, El Kaide örgütünü sorumlu gösterirken, Barzani ve PKK ise “dış güçler” olarak kastetmeye çalıştıkları başta Türkiye olmak üzere, İran ve Suriye’yi hedef gösteriyordu.

Eğer, iddia edildiği gibi, sorumlu El Kaide ise, hemen insanın aklına; El Kaide’nin böylesine bir gücü var mı? Var ise; en büyük ve tek öncelikli hedefi ABD olduğuna göre, ABD’li askerler dururken, neden kendi halindeki ve kendisiyle geçmişten veya bugünden kaynaklı herhangi bir husumeti bulunmayan Yezidi Kürtler seçilmiş olabilir ki ? soruları geliyor. Üstelik El Kaide gibi terör örgütleri, gerçekleştirmiş oldukları eylemlerin hemen sonrasında özellikle eylemi üstlenerek, ünlerine ün katmayı, mensuplarına ve taraftarlarına moral vermeyi görev bilmişler, görevden öte fırsat kollamışlardır. Hatta bu amaç uğruna, yapmadıkları eylemleri dahi üstlenmek için birbirleriyle çoğu zaman yarışmışlardır. Ancak buna rağmen, böylesi büyük çaplı, organize ve sansasyon yaratabilecek bu tarz bir eylem, El Kaide gibi bir terör örgütü tarafından neden fırsat bilinerek üstlenilmemiş, tersine, itham edilen iddialar yalanlanarak tüm dünyaya duyurulmuştur!!!

Peki, Barzani ve PKK’nın, “Kürdistan’ı hazmedemeyen dış güçler” olarak adlandırdıkları ve üstü kapalı da olsa hedef göstermeye çalıştıkları gibi eylem, başta Türkiye olmak üzere, İran ve Suriye tarafından gerçekleştirilmiş olabilir mi? Neymiş efendim gerekçe; “Kürdistan’ı hazmedemeyen güçler”. Eğer, gerçekten de bu güçler Kürdistan’ı hazmedemiyorlar ise; kendi hallerindeki mazlum Yezidi Kürtlerinin bunda ne suçu olabilir ki? Bahsedilen sözde Kürdistan’ı, yaklaşık 100 bin kadar nüfuslu, zavallı, mağdur ve son derece zor ekonomik şartlar altında yaşamlarını sürdürmeye çalışan yoksul Yezidiler mi kurmaya çalışıyor!!! Kürdistan hayalini, kapalı ve küçük bir toplum olan bu Yezidi toplumu mu kuruyor!!! Dolayısıyla, gündemleştirilmeye çalışılan bu iddia, akla ve mantığa uymayan son derece saçma ve bir o kadar da komik bir iddia olmaktan öteye gitmiyor.

Sonuç olarak, olayın faillerinin kim ya da kimler olduğu ve ne amaçla böylesi bir katliamın gerçekleştirildiği, bu aşamada henüz bilinmiyor. Ancak, yaşanan olaylardan da anlaşılacağı üzere, net olarak bilinen o ki; Yezidi Kürtlerinin Irak’taki diğer Sünni Kürtler ve bulundukları ülkelerdeki PKK’lı terörist gruplarla aralarının ezelden beri pek de iyi olmadığı, aralarında giderek artan gerginliğin zaman zaman kanlı çatışmalara dönüştüğü ve bazen, insanlık dışı bu katliamda da olduğu gibi ölümler ile sonuçlandığı.

 

http://www.globalyorum.com/inc/newsread.asp?readid=1473

***

HALAÇOĞLU'NUN AÇIKLAMALARI VE DÜŞÜNDÜRLÜKLERİ

 Sabahattin Talu

21.09.2007

 

Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof.Dr.Yusuf Halaçoğlu’nun, geçtiğimiz 18 Ağustos günü, Kayseri'de düzenlenen, “Türk Tarihinde ve Kültüründe Avşarlar Sempozyumu” başlıklı toplantıda yaptığı açılış konuşması büyük yankı uyandırdı. Bu yankı, destek de olmasına rağmen, ağırlıklı olarak, tepki şeklindeydi. Bazı kesimler tarafından “Bilim ve gerçek dışı açıklamalarla, ırkçılık, hatta kafatasçılık yapıldığı, toplumları birbirine düşürmeye çalışıldığı” iddiaları dillendirildi.

Çeşitli Kürt, Alevi ve Ermeni dernek ve oluşumları tarafından sert ve hatta rencide edici bir dille ifade edilen bu tepkilerin tamamı, Halaçoğlu’nun “Sünni Kürtlerin Türkmen, Alevi Kürtlerin ise Ermeni dönmesi olduğu” iddia edilen söylemi üzerine odaklandı. Sözkonusu çevreler tarafından; “Halaçoğlu’nun söylemlerinin bilimsel olmadığı, ırkçı, kafatasçı, bölücü ve ayrımcı bu yaklaşım ile, Kürtler ve Alevilerin yok sayılmaya çalışıldığı, söylendiği gibi kendilerinin asla Ermeni olmadıkları, aslında bu iddiaların yeni olmayıp, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin 1930’lu yıllardan bu yana sürdürdüğü gizli resmi politikalarının bir göstergesi olduğu, bunun, devletin resmi ağzından bir kez daha tekrarlandığı” yönünde açıklamalar yapılarak, Halaçoğlu’nun hemen istifa etmesi ve başında bulunduğu kurumun da sorgulanması gerektiği hususları, çeşitli platformlarda ifade edildi.

Sosyolog Yazar İsmail Beşikçi’nin, konuya ilişkin olarak yapmış olduğu, “Neden Kürtlerin kökenleri araştırılıyor ? Bu çok yanlış. İki kere iki dört eder” şeklindeki eleştirisel tepkisi, tam bir bilim adamına yakışır cinsten, derin ve son derece anlamlı, örnek bir açıklama olarak karşımıza çıkıyor !

Halaçoğlu, gösterilen tepkilerden rahatsızlık duymuş olmalı ki, yanlı ve yanlış olarak değerlendirdiği eleştiri ve anlamalara açıklık getirmek amacıyla, ikinci bir açıklama yapmak zorunda kaldı. Halaçoğlu, basına yansıyan ve belli bir kesim tarafından tepki çeken konuşmasının bazı basın yayın organları tarafından manşet yapılarak çarpıtıldığını, yaptığı açıklamaların, Osmanlı ve ABD arşiv kaynaklarından elde edilen tarihi belgelere ve 10 yıllık bir süreci kapsayan bilimsel araştırmalara dayandığını belirtti. Buna göre; halihazırda Türkiye’de yaşayan Sünni Kürtlerin % 30’unun ve Alevilerin % 99’unun aslen Türkmen, geride kalan ve kendilerini Kürt Alevi olarak bilenlerin ise gerçekte Ermeni olduklarının anlaşıldığını söyledi. Ermeni tehciri sırasında birçok Ermeni ailenin de kendilerini Kürt olarak göstererek Türkiye’de kalmak istediklerinin, bu nedenle o dönemde Türkiye’nin doğu ve güneydoğu bölgelerinde kalan birçok Ermeni’nin de, bölgedeki Türk aşiretlerinde olduğu gibi, uzun tarihsel süreç içerisinde ve bulunulan coğrafyanın etkisinde kalınarak, etkileşim ve kaynaşma sonucu Kürtleştiklerinin, Alevileştiklerinin görüldüğünü dile getirdi. “Anadolu’da o dönemde 1.5 milyon Ermeni vatandaşın yaşadığı söyleniyor. Peki, bu 1.5 milyon insan şimdi neredeler, uçmadılar ya ?” diyen Halaçoğlu, elinde tarihi belgeler olduğunun ve yaptığı açıklamalarını her ortamda ispatlayabileceğinin altını çizdi.

Açıklamasının devamında; sonradanlaşanların bir bölümünün hâlâ eski Ermeni kimliklerini gizlice taşımaya devam ettiğini söyleyen Halaçoğlu, potansiyel bir tehlike oluşturan bu grubun içerisinden bazı şahısların, PKK ve TİKKO gibi terörist örgütler ve faaliyetleri içerisinde yer aldıklarını da kaydetti.

Bakın, Ermeni’dir değildir, Kürt’tür değildir, Alevi’dir değildir, Sünni’dir değildir. Bütün bunların hiçbir önemi yok aslında. Çünkü hiçbiri ne suçtur ve ne de günahtır. Bu ülkede belli düşüncedeki bazı insanların, grupların bir kısmı, Ermeni olmadıkları halde, Hrant Dink olayında, “Hepimiz Ermeniyiz” diyerek sokaklara dökülmediler mi ! Peki şimdi bu insanların bir kısmı neden “Biz Ermeni değiliz, asla olamayız” diyorlar ! Ayrıca, olsanız ne olur, bunda gocunacak herhangi bir durum söz konusu değil ki. Eğer gocunuyorsanız, işte size aranıp da bulunamayacak mükemmel bir fırsat. Devletin resmi ağzı dediğiniz Halaçoğlu, “Elimde resmi belgeler var, hodri meydan” diyor.

Hem siz demiyor musunuz; “T.C. tarafından bu durum, bize 80 yıldır dayatılıyor, inkâr politikaları sürdürülüyor” diye. Demek ki 80 yıldır derdinizi anlatamamışsınız, işte size derdinizi anlatma, yanlışları düzeltme fırsatı. Bölücülük yapılıyormuş, toplum kamplara bölünmeye çalışılıyormuş. Sorarım size; bu düşünceye sahip insanların, PKK başta olmak üzere etnik ve mezhepsel temele dayanan terör örgütleri ile ilgili benzer düşünceleri, iddiaları, kaygıları, dillendirdikleri hususları var mı acaba !

Eleştiri yağmuruna tutan ve adeta yargısız infaz eden bu kesimlerin hiçbirinden, şu ana kadar, “Madem belgeleriniz var, gelin bunları ortaya koyarak tartışalım ve net bir sonuca ulaşalım” şeklinde beklenen herhangi bir sesin çıkmaması, sanki biraz “Ateş olmayan yerden, duman çıkmaz” atasözünü akla getiriyor.

 

http://www.hakimiyetimilliye.org/index.php?news=1698

***

AZERBAYCAN’DAKİ KÜRTÇÜ DİPLOMAT “BEYLER” 

Global Yorum Internet Dergisi

 Sabahattin Talu

06.06.2007

 

 

Azerbaycan da Azerice, Rusça ve Kürtçe olarak basılan Diplomat Gazetesi nin başyazarı Tahir Süleymanov, geçtiğimiz Nisan ayı içerisinde gazetedeki köşesinde, “Kemalistler, Büyük Haydar Aliyev den Ders Almalılar” başlıklı bir makale yazarak, Türkiye aleyhine beslediği kirli ve kokuşmuş duygularını ortalığa kustu.

 

Kustuğu veya büyük olasılıkla kusturulduğu malum makalesine geçmeden önce, bu Süleymanov denen zat-ı muhteremi biraz tanımak gerekiyor.

 

Azerbaycan vatandaşı, Kürt asıllı Süleymanov, Başkent Bakü de 2000 yılından buyana yayın hayatını sürdüren, genelde Kürtçülük, özelde ise terör örgütü PKK görüşleri doğrultusunda yazıların yayınlandığı Diplomat Gazetesi’nin sahibi, başyazarı ve aynı zamanda da editörü. Gazetesinde yazdığı Kürtçü ve ayrılıkçı görüşlerine tepki çekmeden gerçek niyetini gizlemek amacı doğrultusunda, yönetimin ağzına bir parmak bal çalma anlamında, Azerbaycan yönetimi lehine ballandıra ballandıra övgü dolu yazılarına özel bir itina gösteriyor.

 

Süleymanov, tüm yazılarında mutlaka “Kürdistan” ibaresini kullanıyor ve Irak ın ezeli Türkmen şehri Kerkük de olmak üzere, Irak, İran ve Türkiye nin belli bölgelerinin yanı sıra, Azerbaycan ın Laçin, Kelbecer, Kubadlı ve Zengilan bölgelerini de, hayal ettiği Kürdistan’ın içerisine, hiçbir çekince duymaksızın dahil ediyor.

 

Y.Karabağ ın işgalinin 14. yıldönümü nedeniyle Ermeniler tarafından düzenlenen kutlamalara, Azerbaycan, Rusya ve Gürcistan dan bazı Kürtçü gruplar iştirak ediyor. Süleymanov’un da davet edilerek iştirak ettiği kutlamalarda, Ermenilerle kardeş, dost ve müttefik olunduğu belirtilerek, “Osmanlı Türkiye sinin, bugüne kadar Ermeni ve Kürt halkına zulmettiği, bu nedenle Kürtler ve Ermenilerin, haklarını yeniden elde etmek amacıyla, mücadelelerini birlikte sürdürmeleri gerektiği” hususları dile getiriliyor.

 

Irak’ın işgali ve K.Irak’ta oluşturulan Kürt Bölgesi yapılanmasına son dönemde büyük ilgi duyan Süleymanov, Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) lideri Mesut Barzani ve Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) lideri Celal Talabani ile ilişkiler geliştiriyor. Azerbaycan’daki Kürtçü bazı çevreleri organize ederek Irak a ziyaretler gerçekleştiren Süleymanov, Irak ve Azerbaycan Kürtleri arasındaki ilişkilerin geliştirilmesine, son dönemde büyük gayret sarf ediyor.  

 

Gelelim kustuğu son makalesine …..  

 “Otuz milyonluk Kürt nüfusunu baskı altında tutan ve en temel haklarından mahrum eden Türkiye nin demokrasiden söz etmeye hakkı yokmuş. Azerbaycan’ın topraklarının % 20 sini işgal eden, Azerileri katleden ve Türkiye ye karşı soykırım iddialarını gündemde tutan Ermenilere, Van’ın Akdamar Adası ndaki Surp Haç Kilisesi ni açan, ayrıca radyo, televizyon ve eğitim hakkı tanıyan Türkiye nin, Kürt halkının varlığını göz ardı ederek, kendi dillerinde eğitim görebilecekleri bir tane dahi okul açmaması anlaşılamaz bir durummuş. Kürtlerin kazandığı zaferleri hazmedemeyen Türkiye, Kerkük meselesine müdahil olmaya çalışıyormuş. Kürt halkının, temel haklarını talep eden insanların üzerine 15.000 askerini göndermeyi planlayan Türkiye ye saygı göstermeyecekmiş. Türkiye yi yöneten Kemalistlerin, Haydar Aliyev den ders almaları gerekiyormuş. Çünkü, Azerbaycan da Kürtçe iki gazete basılıyor, günde 15 dakika Kürtçe radyo yayını yapılıyor ve Kürt Medeniyet Merkezi tarafından ayda iki kez televizyonda Kürtlerin tarihi tanıtılıyormuş….”

 

Bu tür ifadeler, bilindiği gibi Türkiye’deki ayrılıkçı Kürtlerin uzun bir süredir dillendirdikleri ifadeler. Son dönemde de bu tür açıklamalar, KDP lideri Barzani tarafından seslendirilmeye başlanmıştı. Anlaşıldığı üzere, Süleymanov da, almış olduğu talimat gereği, ayrılıkçı Kürtlerin, Azerbaycan’daki borazanı olma görevini üstlenmiş görünüyor.

 

Süleymanov’un, özellikle Türkiye aleyhine ve ayrılıkçı Kürtler lehine, bu denli bir makaleyi yazmış olması, ona, açık bir şekilde cesaret verilmiş olduğunu gösteriyor. Şu ana kadar, Türkiye aleyhine ele aldığı yazıları nedeniyle Azerbaycan’da herhangi bir engellemeyle veya uyarıyla karşılaşmamış olan, hatta desteklenmiş olan Süleymanov ve gazetesi, Azerbaycan’da korunurken, ki baştan beri malum eski Koruma Müdürü Kürt kökenli Beyler tarafından bizzat korunduğu biliniyor, öte yandan, Türkiye‘deki ayrılıkçı Kürtler ve K.Irak’taki Kürt peşmerge liderleri tarafından da desteklenmeye ve yönlendirilmeye başlandığı anlaşılıyor.

 

Hiç kuşku yok ki, merhum Azerbaycan Devlet Başkanı Haydar Aliyev, büyük bir lider. Bütün dünyanın örnek aldığı gerçek bir dünya lideri Mustafa Kemal Atatürk’ün adını besmeleyle dahi ağzına alması mümkün olmayan bu zat, Kemalizme dil uzatarak ve güya kendince Atatürk ile Haydar Aliyev’i karşı karşıya getirme arayışlarıyla, iki ülke arasına nifak tohumları ekmeye çalışıyor. Azerbaycan ile Türkiye’nin arasını bozmaya çalışan Sülo, bu da yetmezmiş gibi, Azerbaycan’ı da, Türkiye’de uzun bir süredir yaşanan PKK terörü ve K.Irak’taki Kürt oluşumunun yarattığı kaos ortamına taşımayı amaçlıyor.

Orta Doğu ve Kafkasya alanında dış güçler tarafından sürdürülen sinsi politikalar ve bu politikaların doğurduğu ayrılıkçı kukla Kürt faaliyetleri nedeniyle, Merhum Devlet Başkanı Haydar Aliyev’in, Türkiye-Azerbaycan arasındaki köklü ilişkiye dair dillendirdiği “İki devlet, bir millet” anlayışının, Azerbaycan’da, önümüzdeki kısa sürede olmasa dahi, orta veya uzun vadede “İki devlet, bir illet” anlayışına dönüştürülmeye çalışıldığının sinyalleri alınıyor.

 

http://www.globalyorum.com/inc/newsread.asp?readid=1372

***

AYRILIKÇI KÜRT GÖÇÜNÜN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ 

Global Yorum Internet Dergisi

 Sabahattin Talu

30.05.2007

 

Azerbaycan’da yayın hayatını sürdüren bir gazetenin, Rusya’daki Kürtlere ait bir internet sitesine dayandırdığı haberinde; “10 Nisan tarihinde, Irak’ın Süleymaniye şehrinde, İran, Suriye, Irak ve Türkiye’deki toplam 37 aşiret lideri veya temsilcisinin katılımıyla ‘Dünya Kürtlerinin 16. Birlik Konseyi’ toplantısının yapıldığı” belirtiliyor.

Kuzey Irak taki Kürt Bölgesel Yönetimi Başkanı, KDP lideri Mesut Barzani’nin desteği ile gerçekleştirilen ve “Büyük Göç Programı” adı verilen toplantının ana konusu; “Kürtlerin yaşadıkları coğrafyaların genişletilerek, 1927 yılında, bugünkü Türkiye, Azerbaycan, İran ve Irak topraklarının bir bölümünü kapsayan ve geçmişte ‘Ararat Cumhuriyeti’ adı ile anılan topraklarda, ‘Kızıl Kürdistan’ adı altında yeni bir Kürt devletinin kurulması” olarak açıklanıyor.

Bu amaç doğrultusunda, özellikle Türkiye (Diyarbakır, Bitlis, Siirt, Mardin, Ş.Urfa, Van, Muş, Iğdır) ve İran’da yaşayan bazı Kürt aşiret ve ailelerinin, sayıları ve gidilecek yerleri, belli bir plan dahilinde ve önceden tek tek belirlenmek suretiyle, Azerbaycan, Özbekistan, Kazakistan, Gürcistan, Rusya, Ukrayna ve Moldova’ya göç ettirilmesi, bu planlamanın da, Avrupa, Irak, Rusya, Ermenistan, Suriye ile Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) nda faaliyet gösteren 21 ayrılıkçı Kürt oluşum tarafından finanse edilmesi kararlaştırılıyor.

Kısaca hatırlatmak gerekirse; ABD’nin Irak işgali sonrasında K.Irak’ta oluşturulan Kürt bölgesi yapılanması, başta İran, Türkiye ve Suriye olmak üzere, diğer bazı çevre ülkelerdeki ayrılıkçı Kürt grupların heveslenmesine yol açmış,  iştaha gelen Kürt grupları, ABD’den alınan gazla, Irak’taki taşeronluğu zevkle ve gönülden üstlenen K.Irak’lı Kürt aşiretlerin de desteğini alarak karşılıklı yeni ilişkiler kurulmuş veya arttırılmış, KDP lideri Barzani ile yapılan görüşmelerde, işbirliğine gidilmesi yönünde kararlar alınmıştı. (“Irak Örneği ve İranlı Kürtlerin Taraftar Arayışları” başlıklı yazı)

Ve hemen arkasından, yine Azerbaycan basınından alınan bilgiler doğrultusunda, Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu bölgeleri ile İran ve K.Irak olarak adlandırılan Kürt bölgesinden, Azerbaycan’a, özellikle batı bölgelerine yönelik yoğun bir “Kürt Göçü”nün yaşanmaya başladığı, bundan da Azeri halkının büyük rahatsızlık duyduğu öğrenilmişti. (“Etnik Kimlikli Yayılmacı Göç ve Perde Arkası” başlıklı yazı)

K.Irak’ın Süleymaniye şehrinde, İran, Suriye, Irak ve Türkiye’deki toplam 37 aşiret lideri veya temsilcisinin bir araya gelerek gerçekleştirdikleri Barzani destekli toplantı, toplantıda ele alınan “Büyük Göç Programı” ve hemen sonrasında Azerbaycan’a yönelik yaşanan bir Kürt göçü hususları birlikte göz önüne alındığında, bu durumun pek de tesadüf olmadığı anlaşılıyor. Ancak, yazılan, çizilenlerin doğru olduğu, yaşananların da bir tesadüf olmadığı kabul edilse dahi, böylesi ülkeler arası organize bir göçün, mevcut yapıları ve güçleri nedeniyle, sadece ve sadece Barzani ve bazı Kürt aşiret temsilcileri tarafından planlanmış olması da, akıl ve mantık gereği kesinlikle mümkün gözükmüyor.

Düne kadar, elde silah, genellikle dağlık bölgelerde yaşamlarını sürdürmeye çalışan bir peşmerge topluluğu liderinin öncülüğünde, bırakın Orta Asya ve Kafkasya gibi geniş ve çok önemli bir coğrafyaya yönelik, böylesine planlı veya plansız bir projenin tasarlanmasını, öylesine basit herhangi bir projenin dahi akla getirilebilmesi mümkün değilse, o zaman ne ?

Dünya coğrafyasına hakimiyetin yanı sıra, yeraltı ve yerüstü kaynaklarının da ele geçirilmesi amacı çerçevesinde, geçmişten günümüze, askeri ve siyasi müdahalelerle “Böl, parçala, yönet” mantığından hareket eden Batılı güç odaklarının, geçmiş süreç içerisinde edindiği acı tecrübelerden olsa gerek (Vietnam ve Irak örneğinde olduğu gibi), yeni ve alternatif bir politika arayışlarının sonucunda, bu defa “Savaşma, savaştır” sloganını gündemine aldığı görülüyor. Batılı güçler, kendi jeopolitik çıkarları ve petrol üzerindeki kontrolün ele geçirilmesi amaçları çerçevesinde, coğrafyada kullanılmaya en müsait olarak belirledikleri Kürt ayrılıkçı gruplarla işbirliğine giderek, onlardan yararlanmaya çalışıyorlar. Ve maalesef ki, söz konusu bu Kürt ayrılıkçılar, coğrafyadaki diğer halklara zarar veren ve vermeye de devam edeceği anlaşılan bu çirkin ve sinsi politikalarda “piyon” görevi üstleniyorlar.

İşin komik tarafı, ayrılıkçı Kürtler, kendilerinin “piyon” olarak kullanıldıklarını net olarak biliyorlar. Satranç oyununda olduğu gibi, oyun içerisinde en kolay harcanacak olanın da “piyon” olduğunun farkında olan Kürtler, bir sürelik de olsa, kıyısından, köşesinden de olsa, kendilerine sunulan bu imkândan olabildiğince faydalanmaya çalışıyorlar. Ancak, Batı’nın arkasına sığınarak kendi belli amaçlarını gerçekleştirmeye çalışan bu Kürt ayrılıkçı grupları, anılan coğrafyadaki diğer halklara rahatsızlık vermeye başladılar. Kıssadan hisse; taşıma suyla değirmenin dönmeyeceği, iğreti yamanın dikiş tutmayacağı, son kullanım tarihinin nihayetinde bir gün geleceği bilinmeli, misafirliğin ise ilelebet kalıcı olmadığı akıllardan çıkarılmamalıdır.  

 

http://www.globalyorum.com/inc/newsread.asp?readid=1367

***

ETNİK KİMLİKLİ YAYILMACI GÖÇ VE PERDE ARKASI

Global Yorum Internet Dergisi

 Sabahattin Talu

10.05.2007

Bu günlerde Azerbaycan basınının üzerinde durduğu en önemli konu, Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu bölgeleri ile K.Irak olarak adlandırılan Kürt bölgesinden olmak üzere, Azerbaycan’a yönelik gerçekleşen yoğun bir “Kürt Göçü”. Tarafsız ve muhalefet olarak bilinen yazılı basına göre; 2006 yılı içerisinde filizlenen, geçtiğimiz Şubat ayı başları itibariyle de yoğunluk kazanarak artış kaydeden Kürt göçünün, özellikle Azerbaycan ın Batı bölgelerine gerçekleştiği, bölge halkı üzerinde endişe yarattığı belirtilen göçün, her geçen gün giderek rahatsızlık vermeye başladığı ifade ediliyor.     

Konuya ilişkin Azerbaycan basınında yer verilen hususlara şimdilik devam edelim….

Göç ettirilen Kürtler, Azerbaycan’ın Batısında yer alan Gence, Hanlar, Ağstafa, Gencebasar, Goranboy, Daşkesen Gazah, Tovuz ve Şemkir bölgelerine yerleştiriliyorlar. Kürtler, sanki daha önceden anlaşmışlarcasına, ticaret yapmak amacıyla bölgeye geldikleri bahanesini öne sürüyorlar. Kendilerini, Türkiye’den gelen Türkler olarak tanıtarak, Azeri halkının Türklere olan sempatisinden yararlanmaya çalışıyorlar. Yerleştikleri bölgelerdeki evleri değerinden fazla meblağlarla kiralıyor veya satın alıyorlar. Şemkir Rayonu’ndaki İpek Yolu kasabası, tamamen Kürtlerin eline geçme tehlikesiyle karşı karşıya bulunuyor. Zaman içerisinde bu şahısların Türk olmayıp Kürt oldukları, kendi aralarında yaptıkları konuşmalarda kullandıkları Kürtçe lisandan anlaşılıyor. Herhangi bir işle uğraşmayan Kürtlerin bazıları silah taşıyorlar. Toprak ve ev satın almaya çalışan, “Sizlerden nasıl kız alabiliriz ?”, “Pasaport almak için en rahat yol hangisidir ?” gibi sorular soran Kürtlerin amacının, buralara tamamen yerleşmek olduğu ve tüm kasabanın ele geçirilmesinin planlandığı açıkça hissediliyor. Konu basına yansıyınca, Kürt aileler, güvenlik güçlerince İpek Yolu kasabasından çıkarılıyor, ancak bu kez de Hanlar bölgesine götürülerek yerleştiriliyorlar. Azerbaycan ın Hanlar Bölgesi, zaten Kürt asıllı kişilerin çoğunlukla yaşadığı bir bölge. Hanlar Bölgesi ne 2007 yılı itibariyle İran, Irak ve diğer ülkelerden çok sayıda Kürt asıllı şahıs göç ederek yerleşmiş durumda. Azerbaycan a Ermenistan dan göçler yaşandığı dönemde Kürt kökenliler, ağırlıklı olarak Gence bölgesine yerleşmişler. 1990 lı yılların sonunda Gence şehrinin Yeni Gence bölgesine yoğun bir Kürt göçü yaşanmış. Ancak şehirde hırsızlık başta olmak üzere suç oranlarının artması sonucunda bölgede yaşayan Azerilerin tepki göstermeleri üzerine Kürtler, geldikleri bölgelere geri gönderilmişler.

  Evet, genel olarak durum bu çerçevede. Şimdi biraz da özele girelim ve karşımıza, diğer birçok seferde olduğu gibi, bu sefer de kim ya da kimlerin çıktığını bir kez daha görelim.

    Kürt ailelerin İpekyolu kasabasına yerleştirilmesine “Kaçkın ve Göçkünlerden Sorumlu Devlet Komitesi” Şemkir Temsilcisi, Kürt asıllı Yunus Abdullayev in ve çocuklarının destek olduğu belirtiliyor.

   Azerbaycan a Ermenistan dan göçler yaşandığı dönemde Kürtler ağırlıklı olarak Gence bölgesine yerleşiyorlar. Bu şahısların arasında malum eski Koruma Müdürü Beyler Eyübov un ailesi de bulunuyor.  Eyübov ailesi daha sonra Bakü ye taşınsalar da, Gence bölgesi ve çevresindeki etkinlikleri devam ediyor. Ölmeden önce baba Eyüp Eyübov ve ailesi, Gence’deki Kürtlere maddi destek sağlıyor. Hanlar Bölgesi ne diğer ülkelerden Kürt asıllı kişilerin yoğun olarak yerleşmesine, yine Kürt asıllı oğul Beyler’in önayak olduğu iddia ediliyor.

      Şemkir bölgesinde bulunan İpek Yolu kasabasında Kürt göçmenler için yeni konutlar inşa ediliyor. İnşaat çalışmalarının başında ise Nahçıvan Kürt Diaspora Başkanı İbrahim Hasanov bulunuyor. İ.Hasanov’un en büyük destekçisinin ise, ne tesadüftür ki AZERSUN Holding’in sahibi Abdülbari Güzel olduğu söyleniyor. Halihazırda bu konutlara, Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu bölgesinden ve terör örgütü PKK’nın K.Irak’taki Mahmur Kampı ndan gelen aileler yerleştiriliyor.

 Öte yandan, Azerbaycan a yönelik gerçekleştirilmekte olan Kürt göçü ile ilgili olarak önemli ve ilginç bir ismin de adı geçiyor. Göç olayında Fethullah Gülen ve cemaatinin de büyük bir rolünün bulunduğu konuşuluyor. Kürtlerin yanı sıra, F.Gülen cemaatine mensup şahısların da Azerbaycan’a yerleşmeye çalıştıkları dillendiriliyor.  

 Azerbaycan siyasi çevrelerinin söz konusu Kürt göçü ile ilgili değerlendirmeleri ise çok daha boyutlu ve oldukça da dikkat çekici. Siyasi çevreler; Kürtlerin Azerbaycan ın Batı bölgesindeki yerleştirildikleri Gence, Hanlar, Goranboy, Daşkesen gibi şehirlerin tercih etmelerinin arkasında, bilinen niyetlerin olduğunu, anılan bölgenin Azerbaycan için fazla önemsenmeyen bir bölge olmasına rağmen, söz konusu tercihin,  PKK ve İran uzantısı PJAK başta olmak üzere ayrılıkçı Kürtler için büyük önem arz ettiğini, tarih boyunca gerçek manada devlet kuramayan Kürtler için Azerbaycan ın Batı bölgelerinin ve İran ın Güneyinin, sözde Kürdistan tarihi açısından önemli görüldüğünü, bu itibarla Azerilerin yaşadıkları hem İran ve hem de Azerbaycan’a ait bu bölgelerde Kürtlerin Azerilere ait olan gayrimenkulleri ve arazileri satın alarak, yayılma ve yerleşme politikası izlediklerini, buraları “vatanlaştırmaya” çalıştıklarını düşünüyorlar. 

Azerbaycan ın, toplumsal yapısı itibariyle dış etkilere oldukça açık olduğunu, bu nedenle Azerbaycan’da onlarca farklı etnik ve dini grubun bugüne kadar birarada yaşadıklarını belirten siyasi çevreler, söz konusu farklı grupların, geçmişte İran ve Rusya tarafından, kendi belli bazı amaçları doğrultusunda kullanıldıklarını, İran’ın çeşitli dini grupları, Rusya’nın da Lezgi ve Avar gibi etnik grupları yönlendirerek, Azerbaycan da geçmişte meydana gelen ayaklanma ve terör saldırılarını gerçekleştirdiklerini ifade ediyorlar. Bölgede etkili olmak isteyen, hatta en etkini olmaya çalışan ABD nin de boş durmaya niyetinin olmadığının tüm dünya tarafından bilindiğini dile getiren Azeri siyasi çevreler, ABD’nin, Azerbaycan a, Rusya ya ve özellikle son dönemde İran’a yönelik kullanabileceği bir Kürt kartı kozuna sahip olmaya gayret sarf ettiğinin de aşikâr olduğunu, bu nedenle son bir yıl içerisinde Azerbaycan a yönelik artış gösteren Kürt göçünün, ABD nin bilgisi ve planı dâhilinde gerçekleştirildiğinin, kuvvetli bir ihtimalin çok daha ötesinde olduğunu kaydediyorlar.

1990’lı yılların sonlarında Ermenistan ve Karabağ’dan Azerbaycan’a göç eden Kürtlere tepkilerini göstermiş olan Azerilerin, günümüzde de Orta Doğu ve Türkiye den göç eden Kürtlere tepkilerini her fırsatta göstermeye çalıştığını belirten siyasi çevreler, Azeri halkının, Azerbaycan yönetiminin bahse konu Kürt göçleri ile ilgili önlem almadığını ve hatta dolaylı olarak da olsa desteklendiğini düşünmesi nedeniyle, -anti parantez, bazı Kürtlerin Azerbaycan Devleti ne ait resmi araçlarla taşındığı, bölge halkı tarafından zaman zaman müşahede edilmiş-, umutsuzluk içerisine girdiğini, ne yazık ki üzülerek ifade ediyorlar.

Ve yine ne yazık ki, Azeri halkının Kürt göçüne ilişkin duyduğu rahatsızlığını ve göstermesi gereken tepkisini yeterince ortaya koyamamasındaki en büyük engelin ve umutsuzluğa düşmesindeki en büyük sebebin, “Azerbaycan yönetiminde bulunan para ve silah gücüne sahip bazı malum üst düzey Kürt asıllı şahısların mevcudiyeti ve bundan kaynaklanabilecek baskı ve tehditlere maruz kalınacağı” yönündeki hakim hissiyatın varlığı olarak gösteriliyor. 


http://www.globalyorum.com/inc/newsread.asp?readid=1336

***

AZERBAYCAN’A YÖNELİK KÜRT GÖÇÜ VE ERMENİSTAN

Global Yorum Internet Dergisi

 Sabahattin Talu

31.05.2007

 

Azerbaycan basınında son dönemde önemli bir yer bulan, Azerbaycan’a yönelik, özellikle 2007 yılı içerisinde gerçekleşen “Kürt Göçü”, Ermenistan basınında da ele alınarak, konuya ilişkin çeşitli değerlendirmelerde bulunuluyor. Ermenistan basın yayın organlarında, genellikle internet ortamında yayımlanan yazı ve yorumlar, birbirleriyle hemen hemen örtüşüyor. Golos Armenii gazetesinin geçtiğimiz 10 Nisan tarihli internet sayfasında, Kürt göçünün nedenleri ve Ermenistan’a yansımaları konularında, ortak sayılabilecek görüşler ortaya konuluyor.

Rusça yayınlanan yazıda; “Azerbaycan ın zaten kolay olmayan haritasının renk cümbüşü üzerine, kalın ve koyu vuruşlarla yeni bir boya lekesi; yani Kürtler de ekleniyor. Sadece 2007 yılının ilk beş ayı içerisinde, Türkiye nin doğu illerinden, yani Batı Ermenistan dan, İran ve hatta Irak tan 70 binden fazla Kürt, Azerbaycan a göç etti. Kürtler, daha çok Kuzey Artsah ve geçmişte Ermeni yerleşim yeri olan Utik ve Nahçıvan a yerleştirildiler.

 Göç ettirilen Kürtlere hemen iş bulma ve kendi işlerini açma imkânları sağlanıyor. Kürtlerden birkaç asır önce buralara gelen ‘yerli’ Türkler, Kürtlerin bölgede sahip olduğu imkânlardan şikâyetçiler. Kürtler, Türk işçilerin yerini alarak Nahçıvan da çok kârlı inşaat sektörünü ele geçirdiler. Hanlar, Şamhor, Daşkesan, Kazah ve Tovuz bölgelerinde de metal ticaretini ellerinde tutuyorlar.

Azerbaycan halkının Kürt göçü ile ilgili çeşitli şüpheleri var. Kimileri, Kürtlerin, Ermenilere karşı olası askeri faaliyetlerde kullanılmak üzere Azerbaycan a yerleştirildiğini ileri sürüyorlar. Bölgedeki Avar, Lezgin, Tsahur ve Talışların, Türk menfaatleri için Ermeni Karabağ da savaşmak istemedikleri için Kürtlerden faydalanılması planlanılıyor. Gerçekte Ermenistan’a ait olan bu topraklardaki bütünsel Türk kitlesinin parçalanması, Türk Azerbaycan ın çıkarlarına ters düşüyor. Bu nedenle Kürtlere ihtiyaç duyuyorlar. Ancak, Kürtlerin askeri taktikleri, baskın, yağma ve vur-kaçlardan ibaret.

Organize askeri bir birlik oluşturamayacak olan Göçebe Kürtler, hiçbir işe yaramazlar ve Ermeni silahlı birlikleri için de ciddi bir engel oluşturamazlar. Ermeni ordusuyla çatışmaların yaşanması durumunda Kürtler, göç ettirildikleri yeni yerleşim yerlerini kesinlikle korumayarak, terk edeceklerdir.

Kürtlerin Türkiye den Azerbaycan a kitleler halinde göç etmelerinin bir başka açıklaması daha var.

Bu da, Türkiye deki Türkler ve Kürtler arasındaki gerginliği azaltmak. Ancak bu varsayım, Türkiye de 20 milyondan fazla Kürdün yaşadığı göz önüne alındığında, tartışılır. Yüz binlerce -veya neredeyse bir milyon kadar diyelim- Kürdün Azerbaycan a göç etmesi, Türkiye deki Kürt-Türk çatışmasını etkileyemez.

Ayrıca Azeri Türklerinin, ateşi üzerlerine çekecek kadar fedakâr olduklarına inanmak da çok zor.

Etnik Kürt olan Aliyevler, Azerbaycan’ın Cumhurbaşkanlığı görevinin babadan oğula geçmesini istiyorlar.

Bu nedenle de, sempatilerinden şüphe etmeyecekleri ve oy kullanma hakkına sahip etnik akrabalara ihtiyaçları olacak. Bugünkü Azerbaycan da İlham Aliyev in dayandığı ‘direk’ sağlam değil. Ülkede bir yanda ticaretle uğraşan Türkler ve sindirilmiş fakirleşmiş köylüler varken, diğer tarafta da Azerbaycan ın enerji kaynaklarıyla ilgilenen dünyanın büyük finans merkezleri var. Ancak insan sadakati, tıpkı petrol veya doğalgaz gibi, tükenme özelliğine sahip. Etnik aidiyet ise çok daha uzun ömürlüdür” şeklinde açıklama ve değerlendirmelere yer veriliyor.

Şimdi, Ermenistan kaynaklı sözkonusu yazıdan bazı alıntılar yapmak suretiyle, konuya ilişkin Ermeni görüş ve düşüncelerinin altını çizelim.

En baştan başlarsak, Ermenilere göre; “Türkiye’nin doğu illerinin bulunduğu bölge, batı Ermenistan olarak adlandırılıyor. Yani, ayrılıkçı Kürtlerin iddia ettiği gibi, sözde Kürdistan’ın bir parçası değil. Kürtlerin göç ettirildiği günümüzde Azerbaycan’a ait olan bölgeler de, gerçekte Ermeni toprağı olarak gösteriliyor”.

Göçün birinci nedeni; “Kürtler, Azerbaycan yönetimi tarafından Ermenistan’a yönelik askeri bir harekâtta kullanılmak üzere, planlı bir şekilde göç ettirilmiş olabilirler. Oysa, Kürtlerin askeri taktikleri, baskın, yağma ve vur-kaçtan ibaret. Organize askeri bir birlik oluşturamayacak olan Kürtler, göçebe toplumlardır, hiçbir işe yaramazlar ve Ermeni silahlı birlikleri için de ciddi bir engel oluşturamazlar”.

İkinci neden; “Türkiye deki Kürtlerin göç ettirilerek Türk-Kürt çatışmasını azaltmak olabilir. Ancak bu da, Türkiye’deki Kürt nüfus göz önüne alınırsa pek de mümkün değil. Ayrıca Azeriler de, bile bile Kürt ateşini üzerlerine çekmek istemezler”.

Üçüncü ve son neden; “Etnik kökeni Kürt olan Aliyev, sallantıdaki iktidarını korumak için Kürt nüfusa ihtiyaç duyuyor olabilir. Çünkü etnik aidiyet, uzun ömürlüdür”.

Eğer, Azerbaycan basınında yer aldığı gibi, Türkiye, Irak ve İran’dan, son dönemde Azerbaycan’a yönelik, yoğun ve planlı bir Kürt göçü varsa, yukarıda sıralanan ve sadece Azerbaycan ve Ermenistan ile sınırlı kalan, kısmen de Türkiye’yi ilgilendiren kısır Ermeni görüşlerinin ve dillendirmelerinin –ki, kendi içerisinde çürütmelere de yer verilmiştir- hiçbirinde haklılık payı bulmak ve bir sonuca ulaşmak pek de mümkün görünmüyor.

Görünen ise; Orta Asya ve Kafkasya gibi önemli ve büyük bir coğrafyayı ilgilendiren böylesi bir göçün arkasında, belli Batı kaynaklı güç odaklarının olabileceği ihtimalini tamamen göz ardı ederek, kısır bir yaklaşımı ortaya koyan Ermeni basınının, çok daha farklı bir amacının olduğu ve bunu gündemleştirmeye çalıştığıdır. Dikkat edilirse, öne sürülen her üç neden ile verilmeye çalışılan mesajlarda, Kürt faktörü ve hassasiyeti kullanılmak suretiyle, Türkiye ve Azerbaycan’ı karıştırmak ve sonuçta Azerbaycan-Türkiye arasındaki köklü tarihsel ilişkilerinin zedelenmesinin hedeflendiği ortaya çıkıyor.

 

http://www.globalyorum.com/inc/newsread.asp?readid=1368

***

ETNİK TERÖR, ETNİK MAFYAYI DOĞURDU

Global Yorum Internet Dergisi

 Sabahattin Talu

27.10.2006

 

Demirperde ülkesi Sovyetler Birliği’nin, 1991 tarihi itibariyle dağılması sonrasında, sınırları içerisinde kalan ülkeler birer birer bağımsızlıklarını ilan ederek, kendi devletlerini kurdular. Orta Asya ve Kafkasya bölgelerini kapsayan bu ülkelerde, geçmişten bu yana, sayısal olarak çok fazla olmasa da belli oranda bir Kürt nüfus, dağınık olarak yaşamakta idi. SSCB döneminde hiçbir faaliyetine izin verilmeyen, ancak ve ancak Sovyetlerin bölgedeki menfaatleri doğrultusunda zaman zaman kullanılarak yönlendirilen Kürtler, özellikle ABD’nin Irak’a girmesi sonucunda oluşturulan “Kürdistan” yapılanması ile hareketlenmeye başlayarak, hem siyasi ve hem de ticari olmak üzere, başta Irak’taki Kürt aşiretler olmak üzere, Türkiye, İran ve Suriye’de yaşayan bazı Kürt ve Kürtçü gruplarla çeşitli irtibatlar kurarak geliştirdiler.

Bölgede yaklaşık son 15 yıllık bir süreç bu şekilde özetlendikten sonra terör konusuna gelindiğinde, karşımıza yine Kürt etnik kökenli terör örgütü PKK’nın çıktığı görülüyor. Bilindiği gibi, yaklaşık 20 yıldır Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne karşı terör faaliyetlerini sürdüren PKK, terör faaliyetlerini sürdürmek ve hatta artırarak sürdürmek için de önemli miktarlarda finans kaynaklarına ihtiyaç duyuyor. Geçmiş dönemden bu yana, çeşitli ülkelerden alınan örtülü terör teşvikleri, Kürt kökenli insanlardan “vergi” adı altında toplanan paralar, İran kaynaklı uyuşturucu kaçakçılığı, Afganistan kaynaklı insan kaçakçılığı derken, kap-kaç terörü ve kadın ticareti de bunlara ilave edilerek, yeni finans kaynakları arayışına giriliyor.

İlerleyen satırlarda görüleceği üzere, kolay para ve kara para, örgütün iştahını her geçen gün giderek artırıyor. Bakın, başta Ukrayna ve Moldova olmak üzere Azerbaycan, Özbekistan ve Kırgızistan’dan, büyük şehirlerimiz, turizm mevsimi içerisinde de Akdeniz ve Ege bölgelerimiz olmak üzere Türkiye’ye, eğlence sektöründe çalıştırılmak üzere, o ülkelerin kadın vatandaşları getiriliyor. Getirilmekle kalınmıyor, bir kısmı da bir “mal” gibi pazarlanıyor. Kadınların getirilme işlemi, genellikle, getirilen ülkelerdeki ve Türkiye’deki menajerler vasıtasıyla gerçekleştiriliyor. Menajerlerin ve patron olarak çalıştıranların büyük çoğunlunu, tesadüf olsa gerek, genellikle Kürt kökenli şahıslar oluşturuyor. Ve nihayet sonuçta, 1990’lı yıllarda Türkiye’nin herhangi bir bölgesinde yaşayan ve karın tokluğuna ticaret yapan bir Kürt kökenli vatandaştan dahi vergi adı altında para toplayan bir terör örgütü için bu denli büyük kara ve kolay paranın olduğu pasta, kaçınılmaz bir fırsat olarak değerlendiriliyor.

Bu denli kolay ve kara para, varolan “Kürt mafyası”nın palazlanmasını, giderek çoğalmasını ve kuvvetlenmesini beraberinde getirirken, aynı zamanda örgüte sempatiyle baksın veya bakmasın, terör örgütünün talep veya tehditleri doğrultusunda, önemli finans kaynaklarını oluşturuyor. Burada tenzih ederek belirtmek gerekir ki, tüm Kürtleri aynı kefeye koyarak suçlamak kesinlikle mümkün değil. Bu çok büyük bir yanlışlık ve çok daha büyük bir haksızlık olurdu. Burada dikkat çekilen ve anlaşılması gereken husus; “Bir sepet ELMA içerisinde çürüklerin de bulunabileceği, ancak bu çürüklerin de nihayetinde ELMA olduğu” gerçeğidir.

Terör örgütünün çeşitlenen finans kaynakları arasında kadın ticaretinin yanı sıra, Türkiye’nin en önemli toplumsal sorunlarından biri haline gelen Kap-kaç teröründen de bahsedildiğinde, “ELMA” örneğinin ne ölçüde doğru ve mantıklı bir çıkarım olduğunu görmek, son derece mümkün ve anlamlı hale gelebiliyor. Kap-kaç terörü, genellikle başta İstanbul olmak üzere büyük kentlerimizde gerçekleşiyor. Sosyolog ve Toplum Bilimcilerine göre bu durum, “PKK terörü nedeniyle 1990’lı yıllarında Doğu ve Güneydoğu bölgelerimizden büyük kentlerimize başlayan büyük göç ve doğurduğu giderek artan işsizlik” ile açıklanıyor. Kap-kaç terörü sonucu yakalanan şahıslar ve çete oluşumlarının liderlerinin büyük çoğunluğu da maalesef ki yine Kürt kökenli vatandaşlarımız. Bu çetelerin içerisinde, geçmiş dönemde PKK dağ kadrosunda yer almış, ya örgütten ayrılmış, ya da yakalanarak cezalarını çekmiş teröristlerin de bulunduğu, güvenlik güçlerince açıklanıyor. Yani kısaca, kap-kaç terörü elemanlarının oluşturdukları evlerin, kısmen de olsa PKK’nın “hücre evleri” haline geldiği anlaşılıyor. Hücre evleri denmişken; “Doğu ve Güneydoğu bölgelerimizdeki bazı ailelerin, çocuklarını, belli bir para karşılığı, bilerek ve isteyerek kapkaç çetelerine göndererek çalıştırdıkları” iddiaları, eğer doğruysa, çok daha vahim bir tabloyla karşı karşıya olduğumuz ortaya çıkıyor.

Gelinen duruma ilişkin birçok Kürt kökenli vatandaşımızın dile getirdikleri şikayetler ve duydukları büyük rahatsızlıklar, aslında mevcut durumu kısaca özetliyor. Özellikle Batı illerimizde yaşayan Kürt kökenli vatandaşlarımızın büyük çoğunluğu; “Bulunduğumuz yerlerdeki birçok pis işlerde, kavgada gürültüde, uyuşturucu kaçakçılığı, silah kaçakçılığı, insan kaçakçılığı, kap-kaç, hırsızlık, kumar ve kadın pazarlamacılığı gibi pis işlerde, maalesef karşımıza bizim insanlarımız çıkıyor. PKK terörü nedeniyle uzun süredir üzerimizdeki imaj da zaten ortada. Bu insanlar yüzünden, Batı illerinde bize karşı olan tepki, haklı olarak giderek artıyor. Her geçen gün biraz daha iş yapamaz, bir işte çalışamaz hale geliyoruz. Kimse bize artık kiralık ev bile vermek istemiyor” diyorlar.

Aynı türden şikayetler, özellikle sahil şeridimizdeki turizm bölgelerinde ikamet eden yerli halk tarafından da, neredeyse haykırarak dillendiriliyor. Antalya, Kemer, Marmaris, Kuşadası, Çeşme ve Didim başta olmak üzere birçok turizm beldesinde yerli halk, bu malum Kürt kökenli mafya oluşumundan son derece rahatsız. Rahatsızlıklarını, “Buraları Kürtler ele geçirdi. Kürt mafyasının parası çok. Parayla elde edemediğini kaba kuvvet kullanarak elde ediyor. Korkarız, memleketimizi terk etmek zorunda kalacağız. Turistlere de kötü muamele yapıyorlar. Elle, sözle veya hareketle tacizde bulunuyorlar. Sonuçta Turistler de bunu ‘Türkler yapıyor’ diye algılıyorlar. Türkiye için son derece kötü bir imaj yaratılmış oluyor. Bu, bir nevi turizmi baltalamak oluyor” şeklinde dertlenerek ifade ediyor, daha fazla geç kalmadan bu duruma artık bir el atılması gerektiğini söylüyorlar.

Diğer taraftan, hadi bir kenara bırakalım Batılı ülkelerinden ülkenize gelen turistleri ve ülkeniz ile ilgili olan düşüncelerini, Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında Orta Asya ve Kafkasya bölgelerinden gelen turistlerin maruz kaldıkları kötü ve gayri ahlaki muameleler çok daha boyutlu. Birçoğuna “Kardeş ülke” diyoruz, ilişkilerimiz gelişsin istiyoruz. Ancak gelişen ilişkilerin önemli bir kısmı, maalesef ki kadın ticaretinde gerçekleşiyor. Başta Rusya, Moldova ve Ukrayna olmak üzere, kardeş ülke olduğumuzu sürekli dile getirdiğimiz Azerbaycan, Kırgızistan ve Özbekistan’dan, malum mafya kesimi tarafından kadın getirtilerek ülkemizde pazarlanıyor. Bunun doğal bir sonucu olarak, bu kardeş ülkelerin Türkiye’ye olan bakış açıları da her geçen gün aleyhimize gelişiyor, “Türkler, kadınlarımızı götürüyor, kullanıyor ve pazarlıyorlar” düşüncesi hakim oluyor.

Evet, terör besleniyor. Uyuşturucu, silah ve insan kaçakçılığından, kap-kaçtan, kadın ticaretinden besleniyor. Nerede kara ve kolay para var, oradan besleniyor. Peki önüne geçmek için ne yapmalı, nasıl yapmalı? Bu konuda herkes ve her kesim üstüne düşen görevi bir an önce yapmalı, sepetteki “Çürük Elma”lar temizlenmeli, özellikle ve başta olmak üzere diğer Elma’lar, çürüklerin kendilerini çürütmesine kesinlikle izin vermemeli. Aksi takdirde Elma’larla birlikte Sepet de çürüyecek, bir başka deyişle ve amiyane bir tabirle, Sepet Havası’nın çekilmesi kaçınılmaz bir sonuç olarak karşımıza gelebilecek.

 

http://www.globalyorum.com/inc/newsread.asp?readid=877

***

IRAK OLUŞUMUNUN AZERBAYCAN’A ETKİLERİ

Global Yorum Internet Dergisi

 Sabahattin Talu

02.11.2006

 

 

ABD’nin Irak’ı işgali sonrasında Saddam rejiminin devrilmesiyle Kürtlerin ön plana çıkartılarak oluşturulan siyasi konjonktürün, başta Irak’a çevre ülkelerde olmak üzere, Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları tüm coğrafyalarda hissedilir bir hareketlenme yaşanmasına sebep olduğu gözlemleniyor.

 

Irak’ın Kuzeyini kapsayan ve Kürdistan Özerk bölgesi olarak adlandırılan yapılanmanın arkasındaki gücün ABD varlığı olduğunu ve bu sürecin önümüzdeki dönemde de devam edeceğini düşünen Kürtlerin, almış oldukları bu moral ve destekle, bulundukları coğrafyalarda faaliyetlerini giderek artırdıkları, Azerbaycan’da yaşanan son dönemdeki Kürt hareketliliğinin de bunun bir yansıması olarak ortaya çıktığı açıkça görülüyor.

 

Azerbaycan akademik ve siyasi çevreleri, mevcut Kürt gruplar arasında en radikal örgüt olarak bilinen PKK terör örgütünün lideri Abdullah Öcalan ın yakalanması ile gündeme gelen ve Irak’ta ABD destekli Kürt yapılanmasının oluşturduğu konjonktür ile de artış gözlenen PKK doğrultusundaki Kürtçülük faaliyetlerinin, Azerbaycan da mevcut şartlarda geniş bir alana yayılmış boyutlu bir faaliyet olmamasına rağmen, son dönemde yaşananlar itibariyle, şimdiden ciddiye alınması gereken önemli ve hassas bir durum haline gelmeye başladığının altını çiziyorlar.

Azerbaycan’daki faaliyetlerin Kürt orijinli bazı siyasi şahıs, bürokrat ve işadamları tarafından yönlendirildiğini belirten uzmanlar, “Söz konusu Kürt orijinli şahıslar tarafından, PKK-Kürtçülük propagandası yapan bazı basın-yayın kuruluşları ve örgütlerinin desteklendiğini, aynı kökenden şahısların önemli mevkilere getirilmeye gayret sarf edilerek kadrolaşmaya gidildiğini, Dağlık Karabağ’ın işgali konusunda yıllardır ihtilaf içerisinde olunan Ermenistan ile bile zaman zaman ilişki kurulduğunu, özellikle Rusya da faaliyet gösteren Kürtçü unsurlar ile yakın ilişki içerisinde olunduğunu, son dönemde ve önemle K.Irak olarak adlandırılan bölge ile yoğun olarak siyasi ve ticari ilişki kurulmaya özen gösterildiğini ifade ediyorlar. 

 

Uzmanlar tarafından, Azerbaycan’daki Kürtçü unsurların faaliyetlerine ilişkin olarak genel hatlarıyla çizilen tablo, kamuoyunun dikkatinden kesinlikle kaçmıyor. Azerbaycan halkı, Azerbaycan’daki Kürtçülük faaliyetlerinin arkasındaki en önemli kişinin, malum Koruma Müdürü olduğunu, Azerbaycan’da bir Kürt ihale mafyası oluşturulduğunu, her türlü faaliyeti malum şahsın ve kendisine bağlı akrabalarının organize ettiğini, Diplomat Gazetesi, Bakü Ronahi Kürt Kültür Merkezi, Azerbaycan Kürt Medeniyet Merkezi, Azerbaycan Bilim ve Eğitim Komisyonu, Moskova merkezli Kürt Diasporası Medeni ve Kültürel İlişkiler Cemiyeti Bakü Temsilciliği tarafından faaliyetlere destek verildiğini, K.Irak’a gidilerek, Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) lideri Mesut Barzani ve Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) lideri Celal Talabani nin ziyaret edildiğini, Dağlık Karabağ ın işgalinin yıl dönümü ile ilgili D.Karabağ’da düzenlenen etkinliğe, Ermenistan, Rusya ve Gürcistan dan katılan Kürtçü dernekler ile organize olarak birlikte iştirak ettiklerini çok iyi biliyor. Ancak, etkinlikte bir konuşma yapan Bakü Ronahi Kürt Kültür Merkezi üyesi Alihan Tamoyev’in, “Ermenilerle kardeş ve dost olduklarını, bu nedenle birlikte hareket etmeleri gerektiğini” hiç çekinmeden söylemesini ise bir türlü içine sindiremiyor.

 

Hal böyleyken, akademisyen ve siyaset uzmanları yaptıkları değerlendirmelerin devamında; Azerbaycan’da çeşitli etnik gruplar bulunduğunu, bu farklı etnik grupların kendi kültürel, sosyal ve dini yapılarından kaynaklı yaşamsal hak ve özgürlüklere sahip olduklarını, bundan da kimsenin rahatsızlık duymasının mümkün olmadığını, ancak son dönemde gelişen Kürtçülük faaliyetlerinin farklı boyutlar kazanmasının toplum içerisinde büyük ölçüde huzursuzluk yaratmaya başladığını belirterek, “Azerbaycan’ın Kelbecer, Laçin, ve Zengilan ve Kubadlı yerleşim birimlerinin Kürdistan bölgesi olarak adlandırılması ve Ermenilerle sıkı ilişkiler geliştirilerek birlikte mücadele verilmesi” gibi ayrılıkçı söylemler ile, etnik kökenli terör örgütleri yanlısı tavır sergilenerek destek verilmesi yaklaşımlarının, hiçbir şekilde kabul edilemez olduğunu ifade ediyor, bir ülkenin birlik ve beraberliğine zarar verebilecek her türden tehlikeli faaliyetlerin açığa çıkartılması ve geç kalınmaksızın etkin önlemler geliştirilmesi gerektiğine işaret ediyorlar. 

 

http://www.globalyorum.net/inc/newsread.asp?readid=330

***

İŞLERİNE GELDİĞİNDE KÜRT, GELMEDİĞİNDE YEZİDİ

Global Yorum Internet Dergisi

 Sabahattin Talu

09.04.2007

 

Yezidi Kürtleri ile ilgili olarak, kökenleri, nüfusları, kültürleri, inançları ve tarihleri hakkında bugün elde somut bilgi ve belge bulunmamakla birlikte, çeşitli kaynaklardan edinilen mevcut bilgi ve görüşlere göre, yaklaşık 500 bin nüfusa sahip Yezidi Kürtleri, başta Irak’ın kuzey bölgesi, yani Kuzey Irak olarak adlandırılan Kürt bölgesinde, Türkiye’nin doğu ve güneydoğu bölgesinde, Suriye, İran, Ermenistan, Gürcistan, Rusya ve Almanya’da yaşıyorlar. Yezidilerin tamamı Kürt kökenli ve Kürtçenin Kurmançi diyalektiğini konuşurlarken, Kürtlerin eski dini Zerdüştlükten etkilenerek zaman içerisinde İslamiyet’ten de tamamen kopmuşlar.

 

Yezidi Kürtlerinin inançlarını, yaşam biçimlerini, dünya görüşlerini burada bir tarafa bırakarak, “halihazırdaki yaşam koşullarının ve geleceklerine ilişkin düşüncelerinin ortaya konulması gerekiyor” diye düşünüyoruz.

 

Sonuca ilişkin ortaya çıkacak görüş, en baştan ve özetle belirtilmek istenirse; günümüzde Türkiye dışında bir başka ülke sınırları içerisinde yaşayan Yezidi Kürtleri, bulundukları ülkelerde, azınlık statüsünde olmalarına rağmen “ikinci sınıf vatandaş” olarak görülüyorlar.

 

Bugün K.Irak’ta, Ermenistan’da, Gürcistan’da, Almanya’da yaşayan Yezidi Kürtlerinin durumu, Türkiye’de yaşamakta olan 2-3 bin civarındaki Yezidi’den çok büyük farklılıklar gösteriyor. Bilindiği gibi, geçmiş dönemde Türkiye’de yaşayan Yezidi inancına sahip birçok Kürt vatandaş, bölgedeki Müslüman Kürt kardeşlerinin, dini inanış farklılığından ötürü zaman zaman baskıları, dışlamaları ve özellikle 1984-1994 yılları arasında yaşanan yoğun PKK terörü nedeniyle, bir anlamda kaçarak, Ermenistan ve Gürcistan’a yerleştiler.

 

Ermenistan’da bulunan ve Yezidi olarak adlandırılan azınlık statüsüne sahip yaklaşık 40- 45 bin civarındaki Yezidi Kürdü, genellikle dağlık alanlarda ve köylerde yaşarlarken, çiftçilik ve hayvancılıkla geçimlerini sağlıyor, şehirlerde yaşayanlar ise genellikle çöp toplama ve temizlik gibi işlerde çalıştırılıyorlar. Ermenistan’da askerlik yapan Yezidi Kürtlerine Ermeni subayları tarafından kötü muameleler yapılıyor, pis işlerde çalıştırılan Yezidiler itilip kakılıyor, yapılan kötü muamelelerde hayatını kaybedenler iş kazası olarak gösteriliyor. Yezidi Kürtlerinin temsilcileri tarafından birçok kez yapılan, horlandıklarına ilişkin şikâyetler, umursamazca hiçe sayılıyor. Ermenistan Savunma Bakanı Serj Sarkisyan’ın geçtiğimiz günlerdeki Silahlı Kuvvetler Günü’nde yaptığı; “Erivan ın çöp toplama hizmetlerinde çoğunlukla Yezidi Kürtleri çalıştırılıyor. Bu nedenle Ordu da da Kürtlere benzeri görevlerin verilmesi son derece doğal” şeklindeki açıklaması, Ermenistan’ın Yezidi Kürtlerine olan bakış açısını, tavrını net olarak ortaya koyuyor. (Global Yorum/ Ermeni-Kürt Dostluğu Bir Yere Kadar)

 

Ermenistan’da yaşam koşulları son derece zor. İş yok, aş yok, para yok, pul yok. Bütün bunların üstüne bir de kötü muamele eklenince, hayat Yezidi Kürtleri için dayanılamaz hale geliyor. Ancak Koçaryan rejimi, Yezidi Kürtlerinin Ermenistan’ı terk etmesini kesinlikle istemiyor, hatta son dönemde, ileride Azerbaycan ile çıkabilecek bir savaş durumunda Azerilere karşı kullanmak üzere, bazı Ermeni ailelerle birlikte Yezidi Kürtlerinin Dağlık Karabağ’a yerleşmeleri, para vermek suretiyle özellikle teşvik ediliyor.

 

Benzer durum Gürcistan’da da söz konusu. Gürcistan’da toplumun en alt tabakasını oluşturan 20 bine yakın Yezidi Kürdü de Ermenistan’da olduğu gibi, ikinci sınıf vatandaş muamelesi görüyor. Hatta ikinci sınıfın ötesinde horlanılıyor, kötü ithamlarda bulunuluyor. Gürcü dilinde “Kurdi” kelimesi “hırsız” anlamında kullanılırken, Yezidi Kürtleri, genellikle potansiyel suçlu olarak görülüyor.

 

Bugün Almanya’da önemli sayıda Yezidi Kürdü yaşıyor. Doğu ve Güneydoğu bölgelerimizde yaşayan bazı Müslüman Sunni Kürtler tarafından dini farklılıkları nedeniyle dışlanan, zorlanan, hor görülen ve özellikle 1990’lı yılların başında PKK terörüne maruz kalan Yezidi Kürtlerinin bir kısmı, Batı’ya, özellikle Almanya’ya kaçarak, iltica talebinde bulunmuşlardı. O dönemde iltica talebini gönülden kabul eden Almanya, yakın bir süre önce, Yezidi Kürtlerinin sınır dışı edilmesi kararını aldı.

 

K.Irak’taki Kürt yönetimi içerisinde 2 tane Yezidi Kürdü görev alıyor. Ancak Yezidi Kürtleri, haklarını alamadıklarından, ortadaki gelirden kendilerine çok az pay verildiğinden, önemli miktarın sadece ve sadece KDP ve KYB’liler tarafından paylaşıldığından, söz ve hak sahibi olamadıklarından, karar mekanizmalarında yer alamadıklarından, göz ardı edildiklerinden şikâyetçiler.

 

Yezidi Kürtlerinin, yaşadıkları ülkeler, ülke yönetimleri ve halkları ile olan ilişkileri, Türkiye dışında maalesef ki genellikle bu yönde seyrederken, diğer taraftan PKK terör örgütünce de rahat bırakılmıyorlar. PKK, inançları gereği silah, savaş ve askerlik karşıtı Yezidi Kürtlerini, kendilerinin yanında yer almalarını isteyerek buna zorluyor, baskı yapıyor, kurdukları çeşitli derneklerini ele geçirmeye çalışıyor, haraca bağlıyor, verilmemesi halinde zor kullanıyor, darp ediyor, yakıyor, yıkıyor ve hatta öldürüyor. Geçtiğimiz günlerde PKK’lı 2 terörist, K.Irak Dohuk kentinin Seyhan ilçesindeki bir Yezidi Kürt ailesinin genç kızını, haraç vermedikleri gerekçesiyle kaçırarak öldürüyor. Yezidiler de, olayın hemen sonrasında bu cani PKK’lıları yakalayarak öldürüyor ve olaylar tırmanıyor. PKK’lılar tarafından Yezidi Kürtlerine ait ev ve işyerleri, dernekleri basılıyor, kurşunlanıyor, yakılıyor, yıkılıyor, eşyalar kullanılamaz hale getiriliyor. Kurşunlara hedef olan 3 Yezidi Kürdü çocuk da ağır şekilde yaralanıyor.  

 

Bunlardan biri de 2006 yılı sonlarında Belçika’da yaşanıyor. Belçika’daki “Mala Ezidiyan Li Belçika” adlı Yezidi derneği, PKK’lılar tarafından basılarak haraç isteniyor. Verilmek istenmeyince dernekteki Yezidiler darp ediliyor, malzemeler hasara uğratılıyor, paralara el konuluyor, derneğin PKK’ya devredilmesi yönünde tehditte bulunuluyor. Bardağı taşıran bu son olay üzerine dernek üyesi bir grup tarafından, uluslararası kamuoyunun dikkatine sunulmak üzere, “PKK Vahşetine Karşı Acil Yardım Çağrısı” adı altında bir basın açıklaması yapılıyor.                   

 

Anlaşıldığı üzere, Türkiye dışında bir başka ülke sınırları içerisinde yaşayan Yezidi Kürtleri, bulundukları ülkelerde, bırakın “ikinci sınıf vatandaş” olarak görülmeyi, vatandaş olarak bile görülmüyorlar. Bu yaşananlar, olayın dramatik yönünü ortaya koyarken, olayın bir başka boyutu var ki, o da son derece komedi.

 

Bakın, Avrupa’da faaliyet gösteren PKK’lılar ile diasporada yaşayan bazı Ermeniler arasında alınan ortak bir kararla, kendileri gibi Yezidi Kürtlerinin de Türkiye Cumhuriyeti tarafından soykırıma uğratıldığı yönünde, uluslararası kamuoyuna sunulmak üzere bir başvuru metni hazırlandığını öğreniyoruz. “Pes doğrusu, bu kadar da olmaz” dedirten böylesi sinsi bir yaklaşım, ne siyasetle, ne kinle ve ne de nefretle açıklanabilir. Bu, olsa olsa, yavuz hırsız misalinin ötesinde, düpedüz tam bir edepsizlik, tam bir ahlaksızlık olarak değerlendirilir. Sen, ez, horla, haraç al, ikinci sınıf gör, yak, yık, katlet, işine geldiğinde Kürt, gelmediğinde Yezidi de, hiçbir şey olmamış gibi cezasını da Türkiye’ye yüklemeye çalış. Kargaları dahi güldüremeyen komik ötesi bu tezgâhın sahipleri, korkarım, güldüremedikleri, sinirden öldürdükleri kargaların soykırımını da önümüzdeki dönemde gündeme getirirler.

 

http://www.globalyorum.com/inc/newsread.asp?readid=1279

***

IRAK ÖRNEĞİ VE İRANLI KÜRTLERİN TARAFTAR ARAYIŞLARI

Global Yorum Internet Dergisi

 Sabahattin Talu

26.04.2007

 

Demokrasi getireceği iddiası ve nükleer silah bulundurduğu gerekçesi ile bundan dört yıl önce girerek işgal ettiği Irak’ta çiçeklerle karşılaşacağını uman ABD ordusunun, tam bir bataklığa saplanmış durumda olduğu, bölgeden gelen ve giderek artacağı öngörülen üzücü ölüm haberleriyle anlaşılıyor. ABD’ye başından beri her konuda destek veren Iraklı Kürt peşmerge grupları IKDP ve IKYB’nin yerleşik bulunduğu K.Irak olarak adlandırılan bölge ise şu anda Irak’ın en sakin bölgesi olarak gösteriliyor.

KYB lideri Talabani’nin Devlet Başkanı olduğu Irak’ın büyük bir bölümünde yaşanan ve hemen hemen her gün onlarca, yüzlerce insanın ölümü ile sonuçlanan tam bir kaos ortamı yaşanırken, Kürt grupların bulunduğu ve KDP lideri Barzani’nin Başkanlığını yaptığı K.Irak bölgesinde ise, yepyeni bir yapılanmanın içerisine girildiği görülüyor.

  K.Irak özelinde ve Irak genelinde olmak üzere ABD eliyle yaşanan bu süreç, başta İran, Suriye ve Türkiye olmak üzere diğer bazı çevre ülkelerdeki Kürtçü unsurların, büyük bir iştah ve hevesle harekete geçmesine yol açarken, Batılı malum devletlerin Irak’taki taşeronluğunu zevkle, gönülden üstlenen K.Irak’lı Kürt unsurlar ile olan ilişkilerin arttırılmasına çalışılıyor. Özellikle Kürt Bölgesinin başkanlığını yapan Barzani ile yapılan görüşmelerde, işbirliğine gidilmesi ve karşılıklı destek verilmesi kararları alınıyor.

ABD, Irak müdahalesinden sonra bu kez de, uranyumu zenginleştirip nükleer silah üretme iddiasıyla İran’ı hedefine oturtuyor. Başta ABD’li olmak üzere çeşitli basın yayın organlarına göre, önümüzdeki süreçte İran’a yönelik yeni bir askeri müdahale daha bekleniyor. Bu kuvvetli beklenti, Irak örneğinden yola çıkan İran’daki Kürtçü unsurları da heyecanlandırmış görünüyor. Son günlerde İran’da güvenlik güçleriyle bazı Kürt gruplar, özellikle terör örgütü PKK’nın İran uzantısı “Kürdistan Özgür Yaşam Partisi- PJAK” ve İran KDP’si arasında yaşanmaya başlayan ve giderek artan çatışmaların varlığı, beklenti sonucunda oluşan heyecanın bir nevi kanıtı olarak gösteriliyor.

 

Irak’tan sonra sırası geldiği düşünülen İran ile ilgili bir değerlendirme yapmadan önce, İran’ın etimolojik yapısını incelemek gerekiyor. İran, yaklaşık 70 milyon nüfuslu, nüfusunun % 51’i Farslardan, % 24’ü Azerilerden, % 7’si Kürtlerden, % 3’ü Araplardan, % 2’si Türkmen ve Belucilerden, kalanı ise diğer etnik gruplardan oluşan, % 89’u Şii, % 9’u ise Sunni mezhebinden olmak üzere % 98’i Müslüman olan bir Ortadoğu ülkesi.

 

İran’da 1979’da yaşanan İslam devrimi sonrasında, Sunniler anayasal olarak bazı haklardan mahrum bırakılırken, Azeri, Türkmen, Kürt ve Beluci gibi etnik kökenli halklar da, Farslara oranla belli hak ve özgürlüklerden yararlandırılmayarak keskin bir ayrımcılığa tabi tutuldular. Ancak zaman içerisinde belli bir takım hakları elde eden bu halklar arasında özellikle Azeriler, çeşitli etkinlikleri, sosyo-ekonomik konumları ve komşu Azerbaycan ile olan ilişkileri nedeniyle diğerlerine kıyasla farklılık göstererek, ticari faaliyetlerde söz sahibi olabildiler ve hatta yönetim kademelerinde dahi görev alabildiler. Oysa Azerilerin ve diğer etnik grupların tersine, daha çok dağlık bölgelerde yaşayan, eğitim düzeyleri oldukça düşük, dağ şartları nedeniyle şiddet eğilimleri yüksek ve silahlandırılmaları da bu nedenle çok daha kolay bir halk kitlesini oluşturan İran Kürtleri, ayaklandırılmaya en müsait etnik grubu temsil ediyorlar.


Bu nedenledir ki, gelinen şu aşamada, ABD tarafından İran’a yönelik muhtemel bir askeri harekât beklentisi nedeniyle, Irak’taki benzer bir oluşumu kendilerinin de hak ettiğini düşünen İranlı Kürt grupları, harekât öncesi, esnası ve sonrasında olmak üzere, ABD’nin yanında birlikte hareket etmek amacı doğrultusunda, diğer etnik grupları, bir anlamda ayaklanmaya çekmeye, sonu tahmin edilen ve yeni büyük acılar yaşanmasına sebebiyet verebilecek bir maceraya sürüklemeye çalışıyorlar. Maalesef ki, İran ve Azerbaycan dışında yaşayan ve Batı tarafından yönlendirilen bazı Azeri grupları da bu sürüklemeye çanak tutuyor ve hatta öncü olmaya bile soyunuyorlar. Oysa, bütün dünyanın gözleri önünde yaşanan ve Kürtler dışında diğer etnik gruplar açısından ne şekilde sonuçlanacağı şimdiden tahmin edilen sıcak bir Irak gerçeği, yaşanan derin acılar varken ortada. Üstelik, İran’da yaşayan Azerilerin, diğer halklar arasında en sorunlu oldukları etnik grup da Kürtler iken. Kürtlerin, Azerilerin sahibi oldukları toprakları ele geçirme gayretleri, yaşanan ve ölümlerle sonuçlanan saldırıları, sindirme politikaları, baskı ve tehditleri yaşanıyor ve biliniyorken.

 

Sonuç olarak; İran yönetiminin, muhtemel harekât ile ilgili yapmış olduğu açıklamalar da, olayın boyutunu ve tehlikesini ortaya koymak açısından son derece önemli. İran, “Müdahale sırasında ABD’ye kim yardım eder veya topraklarını kullandırırsa hedef kabul eder, gerekirse kimyasal silah dahi kullanırım” diyor. Tehdit veya değil, olur ya da olmaz. Ancak, İran ile ABD arasında yaşanması muhtemel bir savaş durumunun sadece bu iki ülkeyi ilgilendirmekle kalmayacağı, başta Azerbaycan ve Türkiye olmak üzere bazı çevre ülkelerini de büyük ölçüde etkileyeceği ve belki de savaşın taraflarından çok daha fazla zarara uğramalarına sebebiyet verebileceği, şimdiden dikkate alınmalı, kesinlikle göz ardı edilmemelidir.

 

http://globalyorum.com/inc/newsread.asp?readid=1307

***

DTP VE SEÇİM PROPAGANDALARI

Global Yorum Internet Dergisi

 Sabahattin Talu

22.06.2007

 

22 Temmuz’da yapılacak olan genel seçimlere “Bağımsız” adaylarla katılacak olan DTP’liler, özellikle Doğu ve Güneydoğu bölgelerimizde olmak üzere seçim propagandalarına başladılar. Diğer tüm zamanlarda da olduğu gibi, seçimler öncesinde de aynı söylemlerini tekrar tekrar gündeme getiren DTP ve yandaşları, seçim nedeniyle arttırdıkları bu yönlü politikalarından vazgeçecek gibi de görünmüyorlar.

 

Kürt halkını temsil ettikleri ve Kürtlerin çıkarlarını savundukları iddialarında bulunan ve bunu kendilerine bir görev olarak aldıklarını belirten DTP, “Kürt sorununun demokratik ve barışçıl yöntemlerle çözülmesi ve Kürt kimliği ile dilinin, anayasal güvenceye kavuşturulması gerektiği” yönündeki düşüncelerini tekrarlarlarken, aksi takdirde akan gözyaşı ve kanın durdurulamayacağı iddialarını da öteden beri sürdürüyorlar.

 

Anlaşılacağı üzere, HEP, DEP, HADEP, DEHAP ve son olarak da DTP ve çevrelerine göre, Kürtlerin, dillendirilen malum siyasi söylemlerden başka hiçbir problemleri yok. Yani; Türkiye’nin bütününü temelden ve çok uzun zamandır ilgilendiren işsizlik, yoksulluk, eğitim, sağlık, gelir dağılımı adaletsizliği vb. gibi derin sosyal problemler, onları baştan beri hiçbir şekilde ilgilendirmiyor veya bu tür problemleri kesinlikle yaşamıyorlar. Onlara göre, varsa yoksa “Kürt sorununun demokratik çözümü ve Kürt halkının özgürlüğü”. Sürekli dillendirilerek gündemde tutulmaya çalışılan “demokratik çözüm” gerçekleşir, “özgürlük” tanınırsa, ortada hiçbir problem kalmayacak, insanlar son derece huzur ve refah içerisinde, tok, mutlu ve sağlıkla hayatlarını sürdürebilecekler !


Oysa, başta işsizlik olmak üzere çeşitli nedenlerden ötürü, bölgeden yoğun bir göç yaşanıyor ve yaşanmaya da devam ediyor. Büyük kentlere göç eden Kürt ailelerinin işsiz çocukları, genellikle hırsızlık, kapkaç, fuhuş ve uyuşturucu gibi organizasyonların, çetelerin, ellerine, kucaklarına düşüyor. Hatta ve hatta bir iddiaya göre, anti parantez, “ateş olmayan yerden duman çıkmaz” misali, bazı ailelerin, bilerek ve isteyerek çocuklarını, para karşılığı bu çetelerin hizmetine pazarladıkları, resmen çocuklarını bir nevi kiralar gibi, bu çete patronlarının emirlerine, “eti senin, kemiği benim” dercesine gönülden sundukları söyleniyor. Yine, düşündürücü bir iddiaya göre, hatta bunun iddiadan öte olduğu özellikle belirtiliyor; çetelerin ve başlarının da, genellikle bu yola düşürülen vatandaşlarla aynı etnik kökenden, hatta çoğu zaman aynı aile ve akraba çevresinden oldukları ifade ediliyor.

 

Anlaşıldığı gibi, demokratik çözüm ve özgürlük edebiyatı karın doyurmuyor. Aç ve işsiz insanların problemleri, -ki açlar ve işsizler sadece Kürtler değil ve sadece Doğu ve Güneydoğu bölgelerimizde yaşamıyorlar, bu, Türkiye’nin en temel ve genel sorunu- çok daha vahim sonuçlar doğurabilecek boyutlu diğer problemleri de beraberinde getiriyor. Ancak ne yazık ki, Kürtlerin temsilcisi olduklarını iddia eden bu sıralı gelmiş partilerin hiçbiri, toplumun genel sorunlarından kaynaklı problemleri, en azından, sahiplendikleri iddiasında bulundukları Kürt kökenli vatandaşlar nezdinde çözmek amacıyla en ufak bir projeyi, ağızlarına dahi almıyor, buna hiç gerek bile duymuyorlar. Hal bu ki, Türkiye’nin yaşadığı veya yaşattırılmaya çalışıldığı, toplumun tümünü etkileyen çeşitli sosyal problemler, belki de, Kürt kökenli vatandaşları, onların küçük yaştaki çocuklarını, gençlerini, kızlarını, erkeklerini, toplumun diğer kesimlerinden çok daha derinden etkileyebiliyor.

 

Bunlar hiç önemli değil; açmış-tokmuş, kötü yola düşmüş-düşürülmüş, hayatlarını bir şekilde, kanunlu veya kanunsuz, ahlaklı veya ahlaksız, suçlu veya suçsuz,  haklı veya haksız, zor yaşam koşullarında sürdürmeye çalışıyorlarmış, kime ne ki !!! Öyle ya, her derde deva ve varsa yoksa “demokratik çözüm ve Kürt halkına özgürlük” !!!

 

http://www.globalyorum.com/inc/newsread.asp?readid=1397

***

BATILI GAZETECİLERİN GÜNEYDOĞU MERAKI

Global Yorum Internet Dergisi

 Sabahattin Talu

27.06.2007

 

Biri, İngiliz yayın kuruluşu BBC nin eski muhabiri, diğeri ise, ABD de faaliyet gösteren “Christian Science Monitor” adlı gazetenin İstanbul muhabiri olmak üzere iki yabancı gazeteci, geçtiğimiz günlerde önce Diyarbakır’a ve bilahare Şırnak’a giderek, çeşitli araştırma ve ziyaretlerde bulunmuşlar.

Nedendir bilinir, diğer birçok Batılı gazeteci gibi onlar da, Türkiye’nin bir başka ili ve bölgesi yokmuşçasına, başta Diyarbakır ilimiz olmak üzere Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimize özel bir ilgi göstererek, önce Diyarbakır’da kısa bir süre incelemelerde bulunmuşlar, bilahare son dönemde terör eylemlerinin arttığı ve bu nedenle binlerce vatandaşın katıldığı terörü telin mitinginin düzenlendiği Şırnak a geçiş yapmışlar.

Kullanılabilecek uygun malzeme arayışlarında bulundukları anlaşılan yabancı gazeteciler, basına yansıyan ve Şırnak’ta binlerce vatandaşın katılarak, ellerinde Türk bayraklarıyla birlik ve beraberlik mesajlarının verildiği ve terör örgütü PKK’nın lanetlendiği “Terörü Telin Mitingi” ile ilgili belli şüpheleri olsa gerek, mitingin organizesini gerçekleştiren Şırnak Şehit ve Gazi Aileleri Derneği Başkanı Mehmet Göngen ile bir görüşme gerçekleştirmişler.

 Avuçların ovuşturularak, büyük bir keyif ve beklentiyle başlayan görüşmede gazeteciler, dernek başkanı Mehmet Göngen’e; “Şırnak ve bölgesinde askeri hareketlilik olup olmadığı, TSK tarafından K.Irak a yönelik sınır ötesi bir operasyon yapılıp yapılmayacağı, bölgede bugüne kadar PKK tarafından gerçekleştirilen eylemler, Kürt halkının PKK ya olan bakış açısı ve nihayet 9 Haziran günü Şırnak’ta düzenlenen ‘Terörü Telin Mitingi’nin TSK tarafından mı, yoksa Valilik tarafından mı organize edildiği” şeklindeki amacı belli, kasıtlı suallerini yöneltmişler. Öncelikli olarak belirtmek gerekir ki, sorulan ilk iki sorunun muhatabı, kesinlikle “Şehit ve Gazi Aileleri Derneği” gibi bir dernek, özel veya tüzel bir kişilik asla değil. Diğer sorular ise, ilgi alanı ve kuruluş amacı gereği derneğin muhatabı olabilir. Ancak son soru var ki, tüm gerçeği, amacı, niyeti bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor.

Amacı başından belli ve maksatlı “Terörü Telin Mitingi, TSK tarafından mı, yoksa Valilik tarafından mı organize edildi” şeklindeki son soru, tamamen sinsice ve belli bir niyetin ürünü. İnsanın, “bir bildiğiniz veya bir şüpheniz mi var ?” diyesi geliyor. Doğru ya onlara göre; bölgede bu ve benzeri etkinlikler, kesinlikle Devlet eli ve emriyle düzenlenir (!), halkın bu tür etkinliklere iştiraki gönülden olmaz, mutlaka olayın içerisinde bir zorlama vardır (!).

Gelelim Şehit ve Gazi Aileleri Derneği Başkanı Mehmet Göngen’in ders niteliğindeki ve şamar mahiyetindeki cevaplarına. M.Göngen, sinsi son sorunun amacının farkında olsa gerek, cevaplarına bu maksatlı sorudan başlıyor ve mitingin, tamamen derneklerinin organizesi ve halkın gönüllü geniş katılımıyla gerçekleştiğini, üstüne basa basa belirtiyor. Şırnak halkı olarak, terör örgütü PKK yı ve gerçekleştirdiği terörist eylemleri lanetlediklerini söyleyen M.Göngen, son dönemde teröre karşı kenetlenen Şırnak ta çok sayıda kişinin, PKK ile savaşmak üzere GKK olmak için başvuruda bulunduğunu da sözlerine ekliyor.

Uğradıkları hayal kırıklığı nedeniyle, avuçlarını ovuşturmalarına bir süre ara vermek zorunda kalan yabancı gazeteciler, yeni bir umut ve beklentiyle bir başka kapıya yönelerek, Tunceli’nin Pülümür ilçesi kırsalında, Haziran ayı başlarında, PKK tarafından şehit edilen Er Burhan Yalçın ın Şırnak’taki ailesini ziyarete gidiyorlar. “Acaba bu sefer de mi şamar gelecek” endişesiyle, damardan bir soru yönelterek, endişelerini giderme gereğini hisseden Batılı gazeteciler, şehit erin babası ile yaptıkları görüşmede; “Siz de Kürtsünüz, onlar da Kürt, neler hissediyorsunuz ?” şeklindeki can alıcı soru ile biraz olsun rahatlamayı ve huzura kavuşmayı umut ediyorlar. Damardan ve can alıcı olduğu kadar, son derece akıllıca seçilmiş kışkırtıcı bu soruya karşılık baba Yusuf Yalçın’ın verdiği cevap ise, onları bir kez daha yıkıyor; “Teröre karşıyız. Bir Burhan gider, bin Burhan gelir”.

Altı çizilmesi gereken mesajları yeterince alan Batılı gazeteciler, özellikle Şırnak’taki izlenimlerine ilişkin patronlarına verecekleri raporlar sonrasında, anlaşılan bu sefer de fırça yiyecek, büyük olasılıkla patronlarının malum uşaklarından da azar işitecekler.

 

http://www.globalyorum.com/inc/newsread.asp?readid=1401

***

DTP’NİN BİLİNDİK SÖYLEMLERİ VE ARKASINDAKİ GERÇEKLER

Global Yorum Internet Dergisi

 Sabahattin Talu

03.07.2007

 

 

22 Temmuz tarihinde yapılacak olan seçimler öncesinde, DTP, EMEP ve SDP tarafından oluşturulan “Bin Umut Bağımsız Milletvekili Adayları” adlı seçim ittifakı tarafından, geçtiğimiz 28 Haziran günü, Ankara’da, “Demokratik Türkiye ve Kürt Sorununda Demokratik Çözüm İçin; Bin umut adaylarını destekliyoruz” başlıklı ortak bir deklarasyon yayınlanarak basın açıklaması yapıldı.

 

Geçmiş dönemlerde olduğu üzere, bu deklarasyonda da, “barış, demokrasi, insan hakları, Kürt sorununun demokratik çözümü” gibi kalıplaşmış, bilindik söylem, talep ve iddialara yer verildi.

Şimdi, bu bilindik söylemleri tek tek ele alarak, bir kez daha gözden geçirelim.

“Son yirmi küsur yıl, ülkemiz tarihine çatışmalı yıllar olarak geçti. Kürt sorunuyla bağlantılı olarak bu ülke, tarihinde görülen çok sayıdaki çatışmalı dönemden ve isyandan (!) sonra, Kürt sorununun çözümsüzlüğü nedeniyle ortaya çıkan bu son halk hareketi (!) nedeniyle de otuz beş bini aşkın yurttaşımızı yitirdik. Kendi sınırlarımız (!) içinde çözebileceğimiz bu sorun, artık Ortadoğu daki karmaşık emperyal ilişkilerin ve çıkarların bir uzantısına dönüşme tehlikesini (!) taşımaya başladı. Ülkemiz içinde ise paramiliter, çatışmacı ve kamplaşmacı eğilimlerde artış gözleniyor. Sorun, pek çok açıdan çözümün daha fazla ertelenemeyeceği (!) bir hal almış bulunuyor”.


Bazı ifadeler, açıklamalar gerçekten çok güzel. Zaten, Türkiye’nin tamamına yakını da bu duygu ve düşünceleri gönülden paylaşıyor. Fakat, “Halk hareketi” ifadesi de neyin nesi ?. Eğer gerçekten bir halk hareketi olsaydı -Kürt halkının tamamını temsil ettiklerini iddia ediyorlar-, yollar, sokaklar, alanlar 7-8 milyonluk nüfusa sahip Kürt etnik kökenli vatandaşlarla dolar, hatta taşardı. Oysa, halk hareketi dedikleri bu kitle, birkaç yüz binle ifade edilebilir ki, bu da ancak, ayrılıkçı Kürt grup olarak açıklanabilir. Dolayısıyla “halk” ile belli bir küçük “grubu” birbirine karıştırmamak gerekir.


“Kendi sınırlarımız içerisinde çözüm” deniyor. Sınırdan kasıt, Misak-ı Milli mi dir, yoksa bazı haritalarda gösterilen ve Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerini içerisine alan sanal bir “Kürdistan” mı dır !. Eğer sınır, Misak-ı Milli ise ve hayal edilen Kürdistan değil ise, o zaman belli iç ve dış çevrelerce yayınlanan ve dillendirilen sanal Kürdistan haritalarına ve söylemlerine itirazınız, eleştirileriniz, karşı gelişiniz bugüne kadar bir kez bile olsun neden hiç olmamıştır !.

 

“Kürt sorunu, artık Ortadoğu daki emperyal ilişki ve çıkarların bir uzantısına dönüşme tehlikesini taşımaya başladı”.

Eğer, gerçekten bu bir tehlike olarak görülüyor, rahatsızlık hissediliyorsa, Irak’ın Kuzeyinde ABD destekli oluşturulan Kürt yönetimine verdiğiniz destek ve taraf olduğunuzu gösterir yaklaşımlarınız ne anlama geliyor ? Neden “emperyal” olarak nitelendirdiğiniz ABD’yi ve onun bölgedeki kırıntılarını toplamaya çalışan ve piyon görevi üstlenen KDP ve KYB’yi eleştirmiyor, aksine açıktan destekliyorsunuz. Yoksa bu bir tehdit mi ? Yani,  “Bakın emperyal güçler de bu işin içinde. Gelin fazla direnmeyin ve kabul edin” mi demek istiyorsunuz ?.

“Sınırın ötesinde de içinde de operasyonlar çözüm değil, çözüm içeride ve demokrasidedir. Sınır ötesi operasyon, vahim sonuçlar yaratır. Amacının, PKK’yi elemine etmekten ibaret olmayan bu operasyonun hedefi, yaşadıkları coğrafyada yeni bir siyasi statü elde eden Kürtlerdir. Oysa, Kürt sorununun çözümünde tek seçenek var; Kürt halkını küçümsemekten ve yok saymaktan vazgeçip, Kuzey Irak’taki Federe Kürt Yönetimi ile dostane ilişkiler kurmaktır. Türkiye’de ise, kendi Kürt sorununda demokratik ve adil bir çözümü benimsemek ve adım atmaktır”.

Peki, operasyonun tek amacı, terör örgütü PKK’yı elemine etmek –öyledir veya değildir- olsaydı, muhtemel bir sınır ötesi operasyonunu destekleyecek miydiniz ? Hani tek çözüm, sadece ve sadece demokraside ve içerideydi. Oysa şimdi, biri dışarıda olmak üzere iki çözümden bahsediyorsunuz. Bir; içeride PKK muhatap alınmak suretiyle dillendirilen sözde demokratik çözüm, iki; Irak’ın Kuzeyinde oluşturulan Kürt yönetimi ile kurulması gerekli görülen dostane ilişki. Özetle sonuç; hayal edilen “Kürdistan” !.

“Kamusal alanda Kürtçenin serbestçe kullanılabilmesi için yasal ve hukuki düzenlemeler yapılmalı, çok dilli resmi hizmet ve siyasi faaliyet serbestliği sağlanmalı, Kürt dilinin, öğretim ve eğitim dili olması önündeki engeller kaldırılmalıdır”.

Neden illaki, Kürtçeye kamusal alanda serbestiye ve resmi statü kazandırılması talep ediliyor !. Kürtçe zaten Türkiye’nin  her tarafında, ulusal  ve  devlet TV kanallarında isteyen herkes tarafından serbestçe konuşulmuyor mu, şarkılar, türküler söylenmiyor mu ?. Kürtçe eğitiminin, öğreniminin önünde engel mi var ?. Birçok şehirde, bu amaçla Kürtçe kursları açılmadı mı ?. Buna gerek var mıydı ? Gerek var deniyor ise, açılan bu kursların tümünün, müşterisizlikten, ilgisizlikten çok kısa bir süre içerisinde kapatılmak zorunda kalmasını nasıl açıklayabilirsiniz? Bu nedenle, bu tür taleplerin, ihtiyaç dışı olduğu son derece açık, bu söylemlerin de tamamen bahane olduğu gerçeği net olarak ortaya çıkıyor.

“Toplumsal, kamusal ve siyasal yaşama katılımı sağlayacak bir siyasi af veya demokratik katılım programı yürürlüğe konmalıdır”.

Niye, dağa çıkıp silahı ele alan ben miyim ? Ben miyim, yaşı küçük ve cahil insanları bir şekilde kandırarak dağa götüren, silahlı eğitim veren ve beyinler yıkanarak asker, polis, çoluk-çocuk, yaşlı-genç, kadın-erkek öldürmesi, katletmesi için zorlayan ?. Sen, binlerce insanın kanına gireceksin, sonra da genel bir siyasi af isteyeceksin. Böyle bir şey dünyanın neresinde görülmüş ? Şimdi denecektir ki; “Mecbur kaldık, Devlet baskı yaptı. Özgürlük ve demokrasi için, haklarımızı elde etmek için silaha sarıldık, falan filan” !. Oysa baskı gördüğünü iddia ederek örgüte katılan tek adam da yok. Öte yandan, terörist faaliyetler içerisinde yer almanın, bırakın abuk-sabuk bir siyasi gerekçesini, en baştan, hiçbir insani açıklaması dahi kesinlikle olamaz, kabul de göremez.

"Öncelikle, ötekileştirici, yabancılaştırıcı ve düşmanlaştırıcı tüm söylemler terk edilmeli, siyasetin dili, şiddete yol açan ayrımcılıktan ve milliyetçilikten arındırılmalıdır”.

Oysa, söylemleri ve talepleriyle, baştan beri “ötekileşmeye” çalışan, yıllardır sürdürülen silahlı mücadele nedeniyle “düşmanlaştırıcı” tohumlar ekmeye gayret sarf eden, “ayrımcı ve ayrılıkçı” faaliyetleri ile de etnik temelli bir milliyetçiliği hortlatmaya özen gösteren kim veya hangi düşüncenin temsilcileri ? Bu, son derece açık !.

Ve nihayet deklarasyonun kapanış sloganı; “YA GERÇEK DEMOKRASİ YA HİÇ !”.

Son slogan, sanki biraz tehdit kokuyor gibi. Ümit ederim bu slogan; “Ya tüm bu istekler, talepler, (Sözde) Demokrasi adına tam olarak yerine getirilir, aksi taktirde isteklerden biri dahi yerine getirilmez ise, herhangi başka bir beklenti içinde olunmaz, kalınan çaresizlik ve mecburiyet gereği terör giderek artar ve kan da dökülmeye devam eder” anlamına gelmiyor, tehdit içermiyordur.

 

http://www.globalyorum.com/inc/newsread.asp?readid=1409

***

 

 

 

***