|
TÜRKİYE'NİN DÜZEN'DEKİ YERİ |
|
YENİ MASONİK DÜZEN DÜNYANIN BEŞYÜZ
YILLIK GERÇEK TARİHİ VE
Türkiye İçin Strateji "Türkiye parçalanabilir."
Ve sözkonusu Düzen içinde, yahudi önde gelenleri ısrarlı bir şekilde "dünya egemenliği" hedefine doğru yürümektedirler. Peki bu Düzen içinde Türkiye'nin konumu nedir?... Türkiye'nin stratejik, ekonomik, kültürel konumu ve geleceği ile ilgili kuşkusuz buradaki çalışmadan çok daha ayrıntılı çalışmalar vardır. Ancak bu çalışmalar, kitabın başından bu yana incelediğimiz Düzen'in farkında olarak yapılan çalışmalar değildir çoğu kez. Bu nedenle de eksiktirler ve gerçekliği kavramaktan uzaktırlar. (Evet çoğu kimse, dış politika, ekonomi ve benzeri konularda ne denli derin bir bilgiye sahip olursa olsun, Düzen'in farkına varamaz. Çünkü Düzen kendi varlığını inkar etmektedir. Zaten bu nedenle de bu kadar etkili olabilmektedir; görünmez olduğundan dolayı, muhalefetle karşılaşmaz. Düzen'in temel özelliği "seküler" olması olduğu için, bu özelliği taşıyan başka kişiler Düzen'i farkedemezler. Aynı, hayatı suyun içinde geçen balığın, suyun varlığının farkında olmayışı gibi.) Bu bölümde, Düzen'in gerçek tablosu önünde Türkiye'nin konumunu görmeye çalışacağız. CFR'nin ideoloğu Samuel Huntington'ın kehanetine göre, bir "medeniyetler çatışması"na sahne olmaya aday bir dünyada yaşıyoruz. Bu kehanete (ya da plana) göre, dünya yakın gelecekte "İslam medeniyeti" ve "Batı medeniyeti" (siz bunu İttifak diye okuyun) arasında yaşanacak dev bir çatışmaya doğru sürükleniyor. Böyle bir ortamda Türkiye hangi konumdadır? Batı tarafından sadık bir müttefik mi, yoksa müslümanlığından dolayı potansiyel bir tehlike olarak mı görülmektedir? Ortadoğu üzerindeki Mesihi egemenlik planlarına önceki sayfalarda değindiğimiz İsrail, Türkiye'ye nasıl bakmaktadır? Türkiye'ye gerçekten de iddia ettiği gibi dostça mı yaklaşmaktadır, yoksa başka hesapları da var mıdır? İttifak'ın Türkiye üzerindeki etkisi nedir, Türkiye'nin iç dengelerini denetleyebilmekte midir; bizim de bir "P2"miz var mıdır?... Bu ve benzeri soruların cevaplarını ilerleyen sayfalarda bulmaya çalışacağız. Sırasıyla, Türkiye'nin ve bölgenin en önemli sorunları arasında yer alan Kürt Sorunu'na, Irak dosyasına, Ortadoğu'daki yeni denklemlere ve müslüman dünyasının dibinde doğan yeni bir tehlikeli oluşuma, "Ortodoks cephesi"ne değineceğiz. Tabii ki olayların bilinmeyen yönlerini görmeye çalışarak, Düzen tarafından oluşturulan saptırıcı yorumların ve dezinformasyonların (yanlış bilgilendirme) dışına çıkarak...
KÜRT SORUNUNUN WASHINGTON BOYUTLARI 1993 yazının sıcak günlerinden birinde, Mümtaz Soysal, Hürriyet'teki "Açı" başlıklı köşesinde Kürt Sorunu'na değinmişti. Soysal, sorunun ardındaki uluslararası boyuta dikkat çekerken, bir de Washington'da kurulmuş olan bir think-tank'in kendisini bir Kürt devleti kurmaya adamış olduğundan söz etti. Washington Institute for Near East Policy adlı bu kuruluş, Soysal'ın aldığı ve yazısında aktardığı bilgilere göre, kurulmasını hedeflediği Kürt Devleti'ne Türkiye'nin Güneydoğusu'nu da dahil etme hesapları yapıyordu.
Kısa adı WINNEP olan sözkonusu kuruluşun Kürt sorununa olağanüstü bir hassaslık gösterdiği ve sorunun ancak bağımsız bir Kürt devleti kurularak çözümlenebileceğini savunduğu, başka kaynaklarda da sık sık vurgulandı. Örneğin Cengiz Çandar da, WINNEP'in Kürt devleti kurma çabasına değindi. Çandar, WINNEP'in "Irak: Amerikan Politikası için Müstakbel Adımlar" adlı raporundan yola çıkarak, bir Kürt devletinin yolda olduğunu ima ediyordu. "... Adı geçen think-tank'in (WINNEP) de Amerikan Ortadoğu politikasının belirlenmesindeki ağırlığı tartışılmaz" diyen Çandar, kurumun yayınladığı raporda Kuzey Irak'taki Kürt hareketinin desteklenmesinin savunulduğunu hatırlatıyor ve rapordan, "Irak muhalefetinin şemsiye örgütü Irak Ulusal Kongresi'ne, onunla temas düzeyini yükselterek ve ona bölgesel ve uluslararası destek sağlayarak, desteği arttırmak" maddesini aktarıyordu. Peki neden bu think-tank Kürt sorunuyla bu denli yakından ilgileniyor ve daha da önemlisi, sorunun çözümünün açıkça söylemese de, Türkiye topraklarının bir bölümünü de kapsayan bir Kürt devleti kurulmasından geçtiğini iddia ediyordu?... Belki ülkemizde çok yaygın olan "dış mihrak" edebiyatından hareketle, bu kurumun Ermeni ve Rum lobileriyle ilgisi olduğu sanılabilir. Oysa bu kurum, başka bir "lobi"nin uzantısıydı. Arap-İsrail sorununa İsrail yanlısı olarak değil, tarafsız bir şekilde yaklaşılmasını savunan Washington Report on Middle East Affairs dergisinin Mart 1993 sayısında sözkonusu think-tank'e oldukça geniş bir yer ayırıldı. Haberin başlığı şöyleydi: "Clinton's Indyk Appointment, One of Many from Pro-Israel Think Tank." Yazıda Clinton'ın Ulusal Güvenlik Konseyi'nin Ortadoğu danışmanlığı masasına Martin Indyk'i atamasının, "İsrail yanlısı think-tank'lerden yapılan sayısız transferin yeni bir örneği" olduğu söyleniyordu. Çünkü Martin Indyk, İsrail lobisinin en ünlü isimlerinden birisiydi. İsrail'in ABD'deki resmi lobi kurumu olan AIPAC'ın (American-Israel Public Affairs Committee) araştırma müdürlüğü yapmış, İsrail eski Başbakanı Yitzhak Şamir'in medya danışmanlığı işini yürütmüştü. Avusturalya doğumlu bir yahudi olan Indyk, Sudan ve İran'ın "terörist devlet" ilan edilmesinde oynadığı büyük rolle de dikkatleri üzerine çekmişti. Indyk, son olarak 1995 başında Clinton tarafından Amerika'nın İsrail Büyükelçisi olarak atandı. Indyk'in önemli icraatlarından biri ise 1985 yılında, AIPAC'ın yöneticiliğini yapmış Los Angeles'lı bir yahudi olan Barbi Weinberg ile birlikte Ortadoğu konusunda strateji üretecek bir think-tank kurmuş olmasıydı. Washington Report'un "İsrail yanlısı" olarak tanımladığı bu kurum, Washington Institute for Near East Policy (WINNEP) idi, yani az önce "Türkiye'yi bölme" hesapları yaptığına değindiğimiz think-tank!... Kurumun İsrail lobisiyle olan ilişkisi, daha doğrusu İsrail lobisinin bir uzantısı olduğu o kadar belliydi ki, Washington civarında "AIPAC'ın bir kolu" olarak tanımlanıyordu. Örgütün kurulduğu yıl seçilen 11 kişilik yönetim kurulunda, 6 kişi AIPAC'ın üst düzey yöneticisiydi. Washington Report'un bildirdiğine göre, kurumun İsrail bağlantısı her geçen gün daha da güçlenerek devam etti. Başlangıçta sadece üç kişi istihdam edebilen enstitüde bugün en aşağı 30 civarında uzman, araştırmacı, yönetici çalışıyor. Kısa zamanda büyüyen enstitünün yıllık bütçesi 750 bin dolar civarında ve bu bütçe büyük ölçüde yahudi lobisinin ve yahudi cemaatinin bağış ve yardımlarından geliyor. Enstitünün Indyk ve Weinberg dışındaki üyeleri de oldukça ünlü ve kurumun İsrail bağlantısına uygun isimlerdi. Washington Report'un yaptığı tanımlamalarla bu isimleri şöyle sayabiliriz: "Amerikan tarihinin en İsrail yanlısı Dışişleri bakanı" olarak tanımlanan George Schultz; eski NATO genel sekreteri General Alexander Haig; "İsrail'in uzun vadeli destekçilerinden" BM eski temsilcisi Jeane Kirkpatrick; Mossad ajanı David Kimche ve İsrail Başbakanı'nın terör danışmanı Amiram Nir'le bağlantılı çalışan Reagan'ın mahkum olmuş eski Milli Güvenlik Konseyi danışmanı Robert Mc Farlane; Kissinger Şirketler Topluluğu'ndan Lawrence Eagleburger; Bush yönetiminde Dışişleri danışmanlığı yapan Dennis Ross; ABD'nin eski İsrail büyükelçisi Samuel Lewis; eski Savunma Bakanlığı yardımcılarından yahudi asıllı "Karanlıklar Prensi" Richard Perle; askeri yorumcu Edward Luttwak; eski Başkan yardımcılarından Siyonist örgüt B'nai B'rith üyesi Walter Mondale; US News and World Report, Atlantic Monthly ve The New York Daily News'un sahibi Mortimer Zuckerman; Yahudi cemaatinin yayın organlarından New Republic'in yayıncısı Martin Peretz; Carter dönemindeki iç politika danışmanı ve İsrail için yapılan lobi çalışmalarının lideri Stuart Eizenstat; Bush yönetimindeki yahudi asıllı Milli Güvenlik Konseyi Ortadoğu danışmanları Richard Haass ve Aaron David Miller... Washington Report'un da vurguladığı gibi bu isimlerin en büyük ortak özellikleri İsrail yanlısı görüş ve icraatlarıyla tanınmalarıydı. Zaten yarısına yakını Barbi Weinberg, Martin Indyk, Samuel Lewis, Martin Peretz, Richard Haass, Aaron David Miller, Richard Perle yahudiydi. Kuruma üye olmasa da, çalışmalarına katkıda bulunan kişiler arasında da ilginç bir isim daha vardı: "Tarihin Sonu" teziyle ses getiren Francis Fukuyama... Washington Report, ayrıca kurumun "Kissinger bağlantısı" üzerinde de durmuştu. George Schultz'la birlikte "İsrail çıkarlarını en çok savunan Dışişleri Bakanı" ünvanını taşıyan Kissinger, Washington Report'un deyimiyle, İsrail taraftarı kurumlar arasındaki ilişkiyi koordine eden kilit isimlerden biriydi. "Sağ kollarından birini", Lawrence Eagleburger'ı Washington Institute for Near East Policy'e üye yapan Kissinger, Washington Report'un haberine göre, bu bağlantıyı kullanarak kurum üzerinde etki kurmuş durumdaydı.
Washington Institute'un ve genel olarak da yahudi lobisinin Kürt devleti kurma hedefine, gazeteci Sedat Ergin de Hürriyet'in Washington muhabiri olduğu sıralarda değinmiş ve şunları yazmıştı: Demokratik aday Bill Clinton'un seçim zaferinden en çok hoşnut olan kesimlerin arasında ABD'deki Yahudi Lobisi de yer almaktadır. ABD'deki Yahudi Lobisi'nin en güçlü kuruluşu olan AIPAC'ın (American Israeli Public Affairs Committee) Başkanı David Steiner, geçenlerde 'Little Rock'ta (Clinton'ın karargahı) pek çok adamımız var. Yeni yönetime adamlarımızı sokacağız' yolundaki sözlerinin yer aldığı teyp bandının basına yansıması üzerine istifa etmek zorunda kalmıştır. AIPAC'ın 'adamları'ndan biri de Washington'un önde gelen Ortadoğu uzmanlarından Martin Indyk'tır. İlginçtir ki, ABD'nin saygın araştırma kuruluşlarından (Think Tank) Carnegie Endowment'ta geçen hafta düzenlenen ve 'Kürt Sorunu'nun da ayrıntılı bir şekilde tartışıldığı 'Irak toprak bütünlüğünü koruyabilir mi?' konulu panelde en önemli müdahalelerden biri Martin Indky'ten gelmiştir. Washington'daki bir başka nüfuzlu araştırma kuruluşu, Washington Institute for Near East Policy'nin direktörü olan Indyk, ABD yönetiminin Irak'ın toprak bütünlüğünü savunan geleneksel çizgisini eleştiren bir yaklaşımla 'Irak'ın toprak bütünlüğünü sorgulayan bir politikanın hatası ne olabilir ki' diye sormuştur. Indyk, Irak'ın toprak bütünlüğünü sorgulamanın hikmetlerinden söz ederken, bir başka ilginç gelişme de Washington'da Barzani yanlısı Irak Kürtleri'nin düzenlediği Nevruz kutlamasında yaşanmıştı. Nevruz halayı çekenlerin arasında bir de ilginç isim vardı. Sedat Ergin, bir başka yazısında olayı şöyle anlatıyor: Nevruz kutlamaları Washington'daki Crystal City Sheraton Oteli'nin balo salonunda düzenlendi. Sahnede asılı duran Molla Mustafa Barzani'nin resmi, Barzani isminin manevi ağırlığını kuvvetli bir şekilde hissettirmekteydi. Gecenin sonuna doğru eğlence tam bir cümbüşe dönüştü. Halay çekenler arasında Kongre Danışmanları Musevi Lobisi'nin en güçlü örgütü AIPAC'ın eski direktörü Morris Amitay da bulunuyordu. Ne ilginç değil mi, İsrail'in ABD'deki en güçlü temsilcisi olan AIPAC'ın eski direktörü, işi gücü bırakmış, Nevruz kutlamalarında Barzani aşireti ile halay çekiyordu. Aynı anda Martin Indyk, Irak'ın bölünmesinin faydalarından söz ediyor, başkanlığını yaptığı Washington Institute for Near East Policy de bir Kürt devleti kurmak için hesaplar yapıyordu!... Kısacası, Ortadoğu'da bir Kürt devleti kurmak için kolları sıvayan ve açıkça söylemeseler de Türkiye'nin Güneydoğusu'nu da bu hedeflenen devlete katmayı düşünen Washington'daki odaklar arasında en başta İsrail'in ABD'deki uzantıları geliyordu!... Bu satırları okuyanların bir kısmı "peki ama nasıl?" diye sorabilir. "Nasıl olur, İsrail bizim dostumuz değil mi? İsrail'in cumhurbaşkanlarını, dışişleri bakanlarını ülkemizde misafir edip el üstünde tutmuyor muyuz? Onları GAP'a kadar götürüp gezdirmiyor muyuz? Onlar da bizlere gülümseyen yüzlerle barış ve işbirliği nutukları atmıyorlar mı? Teröre karşı işbirliği yapmıyor muyuz? (daha doğrusu, yapmaya niyetlenmedik mi?) Ortadoğu'nun bizden başka yegane demokrasisi olan Yahudi Devleti, müttefikimiz değil mi?" şeklinde düşünebilirler. Ama gerçek budur. Her ne kadar, "demokratik toplumlarda düşünce kontrolü"nün en önemli aracı olan medya yoluyla İsrail'e karşı sempati beslemeye şartlandırılsak bile, ortada biraz araştırınca hemen farkedilebilen gerçekler vardır. Kaldı ki, Washington Institute for Near East Policy ya da AIPAC'ın Nevruz neşesi, Kürt sorununun ardındaki İsrail gölgesini ortaya koyan göstergelerden yalnızca biridir.
İSRAİL'İN KÜRT KARTI Milliyet'in Washington muhabiri Turan Yavuz, ABD'nin Kürt Kartı adlı önemli kitabında, Kürtlerin, özellikle de Iraklı Kürtlerin onyıllardır ABD tarafından nasıl kullanıldığını ayrıntılarıyla gözler önüne sermişti. Ancak hem Yavuz'un kitabında, hem de daha bir çok kaynakta verilen bilgiler göstermektedir ki, bir de "İsrail'in Kürt Kartı"ndan söz etmek mümkündür. İsrail, Araplarla süren uzun savaşı boyunca, Arap ülkelerini zayıflatma stratejisi gütmüş, bunun en kolay yolunun da bu ülkelerdeki etnik ve dini azınlıkları kışkırtmaktan geçtiğini düşünmüştü. İsrailli yazar Benjamin Beit-Hallahmi, The Israeli Connection: Who Israel Arms and Why?(İsrail Bağlantısı: İsrail Kimi Neden Silahlandırıyor?) adlı kitabında Yahudi Devleti'nin bu strateji doğrultusunda 1950'li yılların sonunda Kuzey Irak'ta gelişen rejim muhalifi Kürt hareketine vermeye başladığı desteği şöyle anlatıyor: Irak'taki Kürt direnişçiler her zaman İsrail'in ilgi alanı içerisindeydi... Mossad'ın Kürtlere desteği 1958'de başladı. İsrailli askeri danışmanları, cephaneyi ve silahları kapsayan daha geniş çaptaki yardım ise 1963'de başladı. Ağustos 1965'de İsrailli askeri uzmanlar tarafından Kürt subaylar için Kuzey Irak dağlarında eğitim kampları oluşturuldu. Haziran 1966'da Başbakan Levi Eshkol Kürt liderleriyle görüşmeler yaptı. 1967 Savaşı sırasında, Kürtler İsrail'in isteği üzerine Kuzey Irak'tan Bağdat yönetimine bir saldırı düzenlediler ve Irak ordusunun diğer Arap ülkelerine yardım etmesini engellediler. Savaş sonrasında ise Kürtlere Mısır ve Suriye birliklerinden ele geçirilen Sovyet yapımı silahlarla yardım edildi. Her ay yaklaşık 500.000 dolarlık bir para yardımı da İsrail tarafından Kürt gerillalara ulaştırılıyordu. Kürt lideri Mustafa Barzani önce Eylül 1967'de sonra Eylül 1973'de İsrail'i ziyaret etti. Turan Yavuz da kitabında İsrail-Kürt ilişkisinin uzun geçmişine değinir. Buna göre, İsrail başından beri Kürtlere bir "Kürt devleti" vaadetmiştir. Knesset (İsrail parlamentosu) üyesi Luba Eliav, 1966'da Kürt hareketinin lideri Molla Mustafa Barzani'yle yaptığı görüşmede, "İsrail'in Kürt devleti ve halkının kalkınması için askeri, ekonomik ve teknik yardım vermek istediği"ni söylemişti. İlerleyen yıllarda Kürt-İsrail ilişkisinin kilit isimleri, birer Mossad ajanı olan David Kimche ve "Kürt Yahudisi" Yacov Nimrodi'ydi. Yine Turan Yavuz'un bildirdiğine göre, Amerikalı gazeteci Jack Anderson, Washington Post'un 18 Eylül 1972 tarihli sayısında yazdığı makalede şöyle diyordu: Her ay, kimliği belli olmayan bir İsrail yetkilisi Irak'a gizlice İran sınırından girerek Kürt lider Molla Mustafa Barzani'ye 50 bin ABD doları veriyor. Bu para, Kürtler'in İsrail aleyhtarı olan Irak hükümetine karşı faaliyetlerini devam ettirmelerini sağlıyor. Barzani'nin İsrail'in üst düzey yetkilileriyle olan ilişkisi oldukça düzenli bir biçimde sürmüştü. Kürt lider, Mossad lideri Zvi Zamir ile defalarca yüzyüze görüşmüş, Zamir yaptıkları yardım karşılığında, Barzani'den Irak rejimine karşı daha etkili saldırılar beklediklerini hatırlatmıştı. Barzani, İsrail'in eski Başkanı Menahem Begin ile de görüşmüştü. Barzani-İsrail ilişkilerini ayrıntılarıyla anlatan bir başka kaynak ise, İngiliz The Guardian gazetesinin 1984 yılından bu yana Tel-Aviv muhabirliğini yapan Ian Black'in yazdığı Israel's Secret Wars: A History of Israel's Intelligence Services (İsrail'in Gizli Savaşları: İsrail Gizli Servisleri'nin Tarihi) adlı kitap. Kitapta Mossad-Barzani ilişkileri, İsrail Dışişleri Bakanlığı ve Mossad yazışmalarına dayanılarak açıklanıyor. Uğur Mumcu da, öldürülmeden 17 gün önce gazetesindeki sütununda bu kitabı kaynak göstererek uzun bir "Mossad-Barzani ilişkisi" yazısı yazmıştı. Peki İsrail'in Kuzey Irak'taki Kürt ayaklanmasını desteklemekteki amacı neydi? Akla ilk gelen cevap, doğal olarak, İsrail'le savaş halindeki bir Arap devleti olan Irak'ın zayıflatılmasının hedeflendiği şeklindedir. Oysa İsrail'in hedefi, yalnızca Irak rejimini zayıflatmak değildi. İsrailliler, Barzani'ye vaadettikleri gibi Irak'ın kuzeyinde bir Kürt devleti kurulmasını hedefliyorlardı. İsrail'in bu hedefi, İsrail eski dışişleri görevlisi Oded Yinon'un 1982'de yazdığı "İsrail İçin Strateji" başlıklı raporda açıkça görülmektedir.
Raporun İsrail'i konu edinen 8. bölümünde, Oded Yinon'un Dünya Siyonist Örgütü'nün yayın organı olan Kivunim dergisinde 1982 yılında yayınlanan sözkonusu raporuna değinmiştik. Raporda yazılanlar, İsrail'in "Nil'den Fırat'a" uzanan coğrafya üzerindeki yayılmacı hedeflerini ve bunun için kullanılması düşünülen yöntemi ortaya koyuyordu. Kullanılması düşünülen, daha doğrusu kullanılan yöntem, bölge ülkelerindeki etnik ve dini çatışmalar körüklemekti. Böylece bu ülkelerin bölünüp parçalanması ve İsrail işgaline hazırlanması öngörülüyordu. Yinon, Irak'ın geleceği hakkında ise şu kehanette bulunmuştu: "Irak etnik ve mezhebi temeller üzerine bölünecektir; kuzeyde bir Kürt Devleti; ortada bir Sünni ve güneyde Şii devleti." İsrail, Kürt ayaklanmasını, yalnızca Bağdat rejimine karşı bir koz olarak kullanmayı düşünmüyordu. Bunun da ötesinde, İsraillilerin aklında, tüm Ortadoğu'yu kapsayan hegemonya hesaplarına uygun olarak, bir Kürt devleti kurulması hedefi vardı. Hem de bu Kürt devletinin, Türkiye'nin bir bölümünü kapsaması hedefleniyordu. Öyle ki, 1983 yılında İsrail Dışişleri Bakanı Yitzhak Şamir Türkiye'nin Kuzey Irak'ta gerçekleştirdiği sınır ötesi harekat ile ilgili olarak görüşlerini soran Brüksel'deki gazetecilere verdiği cevapta; Türkiye'yi "Kürdistan'ı işgal altında tutan devletlerden biri" olarak tanımlamış ve şöyle devam etmişti: "Ama bu işgalci devletler hiçbir şey dinlemedikleri için, Kürt halkının bağımsızlık mücadelesi bir türlü sonuca ulaşamamaktadır." Kısacası Ortadoğu da bi "Kürdistan" yaratmak, İsrail'in geleneksel hedefleri arasında yer alıyordu. Bu hedef, Oded Yinon'un "Irak'ın Kuzey'inde bir Kürt devleti" öngören satırlarının yazılışından yaklaşık 10 yıl sonra gerçekleşmeye başladı: Körfez Savaşı, İsrail'e, Kürt kartını daha iyi oynama fırsatı verecekti.
KISSINGER'IN KÖRFEZ SAVAŞI Körfez Savaşı, pek çok kişinin kabul ettiği üzere, yüzyılın en önemli savaşlarından biridir. Özelliği ise askeri yönünden çok, toplumsal etkisinden kaynaklanır. Çünkü tarihin ilk "naklen" seyredilen çatışması olan bu savaş, tam anlamıyla "medyatiktir". Noam Chomsky'nin Necessary Illusions: Thought Control in Democratic Societies (Gerekli İlüzyonlar: Demokratik Toplumlarda Düşünce Kontrolü) adlı önemli kitabının "Medya Gerçeği" başlıklı Türkçe çevirisinde bu "medyatik" boyuttan şöyle söz edilir: Zavallı bir kuşun petrole bulanmış çaresiz görüntüsü karşısında dehşete kapılıp, lanetler yağdıracak kadar hassas olduğumuz günlerde, nasıl oldu da Irak'ta, çoğu kadın ve çocuk, yüzbine yakın insanın gökyüzünden yağan bombalar altında ölümünü odalarımızdan havai fişek gösterileri seyreder gibi izledik? Ne oldu da, ölüm gibi son derece hayata dair sahici bir olgu, 'medya şöleni'ne, 'gösteri'ye dönüştü? Ne oldu da biz, ölümü tepkisiz, şaşkın, belki biraz zevkle izler hale geldik? Kıyamet habercilerinden Guy Debord'un 1968'lerde öngördüğü 'Gösteri Toplumu' gerçekleşti mi yoksa? Aslında, sonradan, sözü geçen "petrole bulanmış çaresiz kuş"un bile, aslında 10 yıl önce Fransa'da meydana gelmiş bir kazadan çekilmiş bir fotoğraf olduğu, ama Körfez savaşına aitmiş gibi "yutturulduğu" ortaya çıkmıştı. Körfez Savaşı'nın daha pek çok yönü bize çarpıtılarak "yutturulmuş" olabilir. Bu nedenle elden geldiğince "perde arkası"na bakmak gerekmektedir. Perde arkasına bir göz attığınızda karşılaşacağınız ilk önemli kişi ise Henry Kissinger'dır.
Henry Kissinger, kitabın önceki sayfalarında da yeri geldiğinde değindiğimiz bir isimdir. Başkan Nixon ve Ford dönemlerinde önce Ulusal Güvenlik Danışmanlığı sonra da Dışişleri Bakanlığını yürüten Kissinger, İsrail çıkarlarını ABD'de en iyi temsil eden isimlerden biri olarak değerlendirilir. Noam Chomsky, Kader Üçgeni adlı kitabında, Kissinger'ı Amerikan dış politikasını "Büyük İsrail" hedefine endeksleyen kişi olarak tanımlıyor. Kissinger'ı böylesine İsrail yanlısı olmaya yönelten nedenlerin başında kuşkusuz kendisinin de bir yahudi olması gelir. Kissinger'ın bir ikinci özelliği ise, ABD'deki yahudi sermayedarlarla çok yakın ilişki içinde olmasıdır. Rockefeller egemenliği altındaki CFR ve Trilateral Komisyonu gibi örgütlerin (bkz. 6. bölüm) en önemli isimlerinden biri kuşkusuz Kissinger'dır. İtalyan P2 locasından Avrupa'daki kontrgerilla örgütlenmelerine kadar bağlantıları olan bu kurt politikacı, aynı zamanda ABD'deki tüm İsrail yanlısı lobi ve think-tank kurumlarının da "koordinasyonunu" sağlayan isimdir. Kissinger'ın gücü, Dışişleri Bakanlığı'nı bıraktıktan sonra kurduğu ilginç sistemden gelir. Kissinger Associates adıyla kurduğu politika üretme şirketi, ABD'nin pek çok ünlü diplomatını yetiştirir. Bu sayede, Kissinger'ın bir çok "adamı" olmuştur Dışişleri Bakanlığı'nda. Kurt politikacı, bu "sağ kolları" sayesinde, kendi politikalarını ki bunlar aynı zamanda da İsrail'in politikalarıdır uygulamaya sokabilmektedir. "Kissinger'ın adamları" denildiğinde akla ilk gelecek isimler arasında ise, Lawrence Eagleburger ve Brent Scowcroft sayılabilir. Öyle ki, Scowcroft'a Washington kulislerinde, Kissinger'ın her söylediğine "evet" der anlamında, "Kissinger's yes-man" adı bile takılmıştı. Şimdi tüm bunların Körfez Savaşı ile ne ilgisi olduğunu düşünüyor olabilirsiniz. Emin olun, çok ilgisi vardır. Turan Yavuz'un, ABD'nin Kürt Kartı adlı kitabında en detaylı olarak incelediği konu Körfez Savaşı'dır. Yavuz, kitap boyunca savaşın su yüzüne çıkmamış gerçeklerini aktarır. Kitabın hemen başında anlattığı olay ise, "Kennebunkport'taki balık avı"dır. Yavuz'un Washington kulislerinde topladığı bilgilere dayanarak yazdıklarına göre, Başkan Bush'un Kennebunkport'taki yazlık evinde Körfez krizinin patlak vermesinden kısa bir süre sonra ve Körfez Savaşı'ndan 6 ay önce yaşanan bir balık avı sırasında, tüm Körfez Savaşı stratejisi belirlenmiştir. Yavuz, kitap boyunca bu olaya gönderme yapar ve Körfez Savaşı'nın ve onu izleyen gelişmelerin burada belirlenen stratejiye göre yürüdüğünü sık sık vurgular. Balık avına, Başkan Bush'un Fidelity adlı teknesinde çıkılmıştır. Teknede bir gizli servis görevlisinin dışında iki kişi vardır. Bu iki kişi, kafa kafaya verip tüm gelişmeleri önceden planlarlar. Turan Yavuz şöyle diyor: Strateji hazırdı. ABD Saddam'ı vuracak ve Kuveyt'ten çıkmasını sağlayacaktı. Saddam'ın dişlerini sökecek, ancak ülkede bir iç savaş başlamasına engel olacaktı. Kısacası, iki arkadaş, Atlantik Okyanusu sularında, ellerinde oltalar ile Bağdat'a ilk bombanın atılmasından tam 6 ay önce, Körfez Krizi'nin sonunu tayin etmişlerdi bile. Körfez Savaşı'nın tüm ayrıntılarını "6 ay önceden tayin eden" bu iki arkadaşın birisi Başkan Bush'tu elbette. Ötekisi ise Bush'un Ulusal Güvenlik Danışmanıydı, yani Brent Scowcroft, "Kissinger's yes-man". Hatta Turan Yavuz'un yazdığına göre, savaşın planını yapan asıl olarak Scowcroft'tu; Bush'a yalnızca onaylamak kalmıştı. Bu şu anlama geliyordu: Körfez Savaşı'nı Kissinger'ın bir "adamı" planlamıştı, yani Kissinger'ın kendisi. Kissinger demek ise, İsrail demekti. Nitekim Körfez Savaşı, tam İsrail'in istediği çizgide seyretti. Scowcroft'un Bush'a kabul ettirdiği plana göre, mutlaka ve mutlaka Saddam'a savaş açılmalıydı. Ancak bunun yanında, dünyanın geri kalan kısmının çoğunun beklentisinin aksine, Saddam'ın iktidardan indirilmemesi gerektiğine karar verilmişti. Saddam'ın yalnızca "dişleri sökülecek"ti. Turan Yavuz, bir de Irak'ın bölünmemesinin kararlaştırıldığını söylüyor, ama sanırız bu konuda bir "dezinformasyon"a (yanlış bilgilendirme) uğramış; gelişmeler bunu gösteriyor. Peki acaba İsrail'in politikası neydi? Körfez savaşı bir Kissinger yapımıysa, İsrail'in politikasına da uyuyor olmalıydı. İsrail, Tel-Aviv'e üç-beş işe yaramaz füze atarak "yahudi düşmanı" rolünü en iyi biçimde oynayan Saddam'ın düşmesini istiyor muydu? Kendisini fanatik bir antisemit olarak tanıtmak için elinden gelen her şeyi yapan Saddam'ın şovlarına ve medyada verilen imaja göre, İsrail Saddam'dan nefret ediyor olmalıydı. Oysa Saddam hakkında çizilen bu tablo, aynı Körfez Savaşı'na girerken Irak bayrağına Allah-u Ekber ibaresi koyarak sözde ispatlamaya çalıştığı müslümanlığı gibi sahteydi.
SADDAM HÜSİYENİ: 'MADE IN USA' Az önce Körfez Savaşı'nın Kissinger'ın Beyaz Saray'daki sağ kolu olan Scowcroft tarafından planlandığına değindik. Bu, savaşın bir Kissinger yapımı olduğunu gösteriyordu. Ancak bundan çok daha ilginç bir yönü daha vardı Körfez'de yaşananların: Saddam da bir Kissinger yapımıydı!... Bu ilginç ilişkiyle ilgili bazı bilgileri, Turan Yavuz ABD'nin Kürt Kartı adlı kitabında aktardı. Buna göre, 1980'li yıllar boyunca İran'la savaş halinde olan Irak, Batılılar'dan büyük destek görmüştü. Irak'ın silahlandırılması işinde en büyük rolü ise İtalyan Bankası Banca Nazionale del Lavoro (BNL) oynamıştı. Bu uluslararası banka aracılığıyla, Saddam'a nükleer güce ulaşmasına bile yardım edecek destek verilmişti. Turan Yavuz, ABD'den Irak'a BNL aracılığıyla verilen desteği şöyle anlatıyor: 13 Ekim 1989. BNL hakkında soruşturma olmasına rağmen James Baker Irak'a verilen kredinin engellenmemesini söylüyor... ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan bir rapor, Atlanta'daki BNL Bankası ile ilgili 10 değişik soruşturmanın sürdürüldüğünü detaylıyor. Rapor, Irak'ın ABD'den aldığı sözkonusu tarım kredilerini, nükleer programını geliştirmek için kullandığına dikkat çekiyor ve şöyle diyor: 'Ateş olmayan yerden duman çıkmaz ve bu konuda çok büyük bir yangının olduğu anlaşılmaktadır'. Bu uyarıya rağmen, Dışişleri Bakanı Baker aynı gün ABD Tarım Bakanı Clayton Yeutter'e gönderdiği bir notta söz konusu tarım kredilerinin yönetim tarafından desteklendiğini belirtiyor ve önündeki tüm engellerin kaldırılarak kredilerin Irak'a verilmesini istiyor... 6 Kasım 1989. CIA, BNL Bankasının Irak'ı silahlandırdığını belirtiyor. CIA tarafından Beyaz Saray'a gönderilen bir gizli raporda Irak'ın ABD'den sağladığı tarım kredilerini nasıl nükleer, biyolojik ve kimyevi silah üretiminde kullandığı detaylandırılıyor. Gizli raporda ayrıca Irak'ın BNL Bankası'ndan sağlandığı söz konusu kredileri de bu konuda kullandığı belirtiliyor. Yani Saddam, BNL bankası aracılığıyla sistemli bir şekilde silahlandırılıyordu. İşte olayın en ilginç yönü de buydu: BNL'nin yönetim kurulunda çok tanıdık bir isim vardı: Henry Kissinger. Turan Yavuz'un deyişiyle, "BNL Bankası'nın Irak'a kredi sağladığı dönemde Henry Kissinger da Yönetim Kurulu'ndaydı." Ayrıca Kissinger'ın "adamları" da BNL ile yakın ilişki içindeydiler. Kennebunkport'ta Saddam'a karşı girişilecek olan savaşın planlarını Bush'a kabul ettiren Brent Scowcroft ile Lawrence Eagleburger, BNL'nin danışmanıydılar: BNL skandalını soruşturan kongre üyesi Henry Gonzales, Ulusal Güvenlik danışmanı Brent Scowcroft'un hisselerini içeren portfolyosunu açıklıyor. Buna göre Scowcroft ve yine Kissinger Associates'in bir diğer üyesi ve halen ABD Dışişleri Bakanlğı'nın vekaleten yürüten Lawrence Eagleburger, maaşlarının yanısıra BNL Bankası'ndan danışmanlık ücreti alıyorlar. Eagleburger'in, BNL'nin müşterisi olan Yugoslav Bankası'nın yönetim kurlunda olduğu ortaya çıkıyor. Diğer yandan Scowcroft'un yaklaşık 11 ABD savunma şirketinde hissesi olduğu anlaşılıyor. Scowcroft'un hissesi olduğu şirketlerin çoğunun Irak ile ilişkisi olduğu ve Irak'a ileri teknolojik malzeme sattığı belirleniyor. Yani Saddam'ı besleyip büyütenler de, savaş açılmasına öncülük edenler de aynı kişilerdi: Kissinger ve ekibi. (BNL'nin CIA ile yakı ilişkisi olduğuna dair de bilgiler ortaya çıktı. BNL'nin Atlanta şubesinin CIA tarafından kurulduğuna yönelik ciddi deliller vardı. Turan Yavuz, BNL'nin ünlü "skandallar bankası" BCCI ile de yakın bağlantılar kurmuş olduğunu yazıyor. Bu da son derece anlamlı, çünkü BCCI, doğrudan Mossad'la birlikte çalışan hatta bazılarınca "Mossad'ın paravan bankası" olarak tanımlanan bir bankaydı). BNL aracılığıyla yürütülen Kissinger-Saddam bağlantıları araştırılsa belki daha ilginç bağlantılar da bulunacaktı, ama olmadı. Çünkü "birileri" BNL ile ilgili dosyaları ortadan kaldırdı. 10 Mart 1992 gecesi "kimliği meçhul kişiler" İtalyan Senatosu binasındaki bir odaya girerek, Senato'nun soruşturduğu BNL bankası ile ilgili dosyaların tümünü imha etti. Yine de ortaya ilginç bir tablo çıkmış durumdaydı: Saddam'ı silahlandıran, yani onu bir tehlike olarak görmeyen kişiler, bir süre sonra ona karşı savaş açmışlardı. Ancak bu savaşla da onu devirmek değil, yalnızca biraz yola getirmek istiyorlardı. Bu kişiler, en başta Kissinger ve adamlarıydı; yani İsrail çizgisini en iyi temsil eden Amerikalılar. Peki İsrail'in Saddam'a bakışı nasıldı? İsrail, Kissinger'a yol gösterecek bir tarzda, Saddam'ı yola getirilecek ancak asla feda edilmeyecek bir piyon olarak mı görüyordu?
Körfez Savaşı boyunca, hem Saddam'ın kendisi hem de medya bizlere ilginç bir tablo çizdi: Saddam, fanatik bir yahudi düşmanıydı. Kendini tarihteki en büyük "yahudi düşmanı" sayılabilecek isimlerden biriyle, Babil Kralı Nabukadnezar'la özdeşleştirmeye çalışan Saddam, bu görüntüsünü pekiştirmek için Körfez Savaşı sırasında Tel-Aviv'e Scud füzesi yollamayı da ihmal etmedi. Dolayısıyla İsrail'in, kendisini "yahudi düşmanı" olarak tanıtmak için gereken herşeyi yapan Saddam'a çok soğuk baktığı ve onun düşürülmesini her şeyden çok istediği sanılabilir. Oysa durum hiç de böyle değildi. Başbakan Yitzhak Şamir, bir keresinde şöyle konuşmuştu: Saddam psikolojik açıdan ömrü boyunca İsrail'e faydalı olmuştur... Dünyanın, Araplara ve dolayısıyla Filistinlilere karşı nefret duymalarını sağlayacak sınırlı bir körfez savaşı İsrail için faydalı olabilir. İsrail işgali altındaki topraklarda yaşayan Filistinliler güvenlik sebebiyle Ürdün'e gönderilebilirler. Saddam Hüseyin bu stratejik planlama için çok uygun bir katalizör. Eski Mossad ajanı Victor Ostrovsky de, çok ses getiren By Way of Deception (Hile Yolu İle) adlı kitabının ardından yazdığı The Other Side of Deception'da (Hilenin Öteki Yüzü), İsrail ve Mossad'ın Saddam'a olan bakış açısıyla ilgili önemli bilgiler verir. Ostrovsky'nin söyledikleri, İsrail'in gerçek politikasını açıklamaktadır: İsrail, Saddam'ı Irak'ın başında tutmak, ama Amerika ile Saddam'ı savaştırmak istemektedir. Eski Mossad ajanının yazdığına göre, İsrail bu yöndeki planını İran-Irak savaşının hemen ardından uygulamaya koyar. Mossad, Amerikalılar'a Saddam'ın düşürülmesi gerektiğinden söz etmeye başlar, ama aynı zamanda da Washington'daki İsrail Elçiliği tarafından Irak gizli servisi Muhaberat'a istihbarat aktarılmaktadır. Mossad'ın Muhaberat'a verdiği bu istihbarat, Irak'taki muhaliflerin Saddam'ı düşürmek ya da öldürmek için yürüttüğü çabalarla ilgilidir. Kısacası Mossad, Saddam'ın ayakta kalmasına destek olmaktadır!... Ostrovsky, bunun ardındaki mantığı şöyle açıklıyor: "Mossad, Saddam Hüseyin'i Ortadoğu'daki en büyük fayda olarak görüyordu. Çünkü Saddam uluslararası politika açısından tümüyle irrasyoneldi ve Mossad'ın kullanabileceği bir aptallık yapmaya oldukça yatkındı." Bu arada İsrail'in planının öteki yönü de uygulamaya konur. Mossad, "aptallık yapmaya yatkın" olduğu için Saddam'ın ayakta kalmasını destek olurken, bir yandan da ABD'yi Saddam'a karşı kışkırtmaya başlar. Ostrovsky'nin yazdığına göre, Mossad'ın LAP-LohAma Psicologit (Psikolojik Savaş) bölümü, çeşitli dezinformasyonlarla (yalan haber) bu konuda etkili bir kampanya başlatır. Saddam'ı kanlı bir diktatör ve dünya barışına yönelik büyük bir tehdit olarak göstermeye başlarlar. Ostrovsky, Mossad'ın bu propaganda için farklı yerlerdeki ajan ya da sempatizanlarını kullandığını, örneğin Amnesty International ya da Amerikan Kongresi'ndeki "gönüllü ajan"ların (sayan) devreye sokulduğunu anlatıyor. Kullanılan propaganda malzemeleri arasında; Halepçe'deki ünlü Kürt katliamının görüntüleri ya da Saddam'ın rejim muhaliflerine nasıl kendi elleriyle işkence yaptığına dair fantastik hikayeler yer alır. Irak'ın İran'la olan savaşı sırasında İran'daki sivil hedeflere yolladığı füzeler de kampanyanın malzemeleri arasındadır. Ancak, Ostrovsky'nin dediği gibi Mossad'ın Saddam'ın sözkonusu füzelerini malzeme olarak kullanması biraz garip bir durumdur; çünkü o füzeler, Amerikan uydularından gelen bilgilerin de yardımıyla, savaş sırasında Mossad tarafından hedeflere yönlendirilmişlerdir. İsrail, kendi büyüttüğü ve ayakta tuttuğu Saddam'ı canavar olarak gösterme çabası içindedir. Ostrovsky, şöyle diyor: Mossad liderleri, eğer Saddam'ı yeterince korkunç göstermeyi başarırlarsa ve onun Körfez petrolü için bir tehlike olduğu ki Saddam daha önce bu konuda bir güvence olarak algılanıyordu düşüncesini yerleştirebilirlerse, ABD ve müttefiklerini Saddam'a saldırtabileceklerini hesaplıyorlardı. Ostrovsky'nin anlattığı bu Mossad kaynaklı propaganda, Körfez Savaşı için gerekli olan kamuoyunu oluşturdu. Savaşın fitili de yine Mossad'ın "gönüllü ajanları" tarafından ateşlenmişti. Kongre üyelerinin Saddam'a karşı savaşa ikna edilmesi için yahudi lobisinden Tom Lantos'un yönetimindeki Hill and Knowlton lobi şirketi dramatik bir senaryo yazmıştı. Turan Yavuz, olayı şöyle anlatıyor: 9 Ekim 1990. Hill and Knowlton lobi şirketi Kongre'de 'Irak'ın Vahşetleri' başlığı altında bir oturum düzenliyor. Lobi şirketi tarafından oturuma getirilen bazı 'görgü tanıkları' Iraklı askerlerin yeni doğmuş çocukları hastane odalarında öldürdüğünü öne sürüyor. Bir 'görgü tanığı' vahşeti tüm detaylarıyla anlatıyor ve Iraklı askerlerin bir hastanede 300 yeni doğmuş çocuğu öldürdüğünü söylüyor. Söz konusu bilgiler, Kongre üyelerini hayli rahatsız ediyor. Bu da Başkan Bush'un işine yarıyor. Ancak sonra anlaşılıyor ki, Hill and Knowlton lobi şirketinin kongre önüne getirdiği 'görgü tanığı' aslında Kuveyt'in Washington'daki büyükelçisinin kızıdır. Buna rağmen kızın söyledikleri kongre üyelerinin Saddam Hüseyin'e 'Hitler' lakabı takmasına yol açacaktır. Kısacası İsrail, hem "faydalı aptallıklar" yaptığı için Saddam'ı iktidarda tutmak, hem de Amerika'yı Saddam'a saldırtmak istiyordu. Yahudi Devleti, Turan Yavuz'un da belirttiği gibi Körfez Savaşı sırasında ve sonrasında Saddam'ın iktidarda kalması gerektiği tezini hep savundu. Turan Yavuz şöyle diyor: Körfez savaşından sonra İsrail, bölge istikrarı açısından Saddam Hüseyin'in iktidarda kalmasını savunuyor ve istikrarın ancak, yarı güçlü bir Saddam ile sağlanacağına inanıyordu. İsrailli diplomatlar bu mesajı tüm dünyaya yaymakta gecikmediler.16 Kennebunkport'taki balık avında Kissinger'ın "sağ kolu" Scowcroft'un Başkan Bush'a kabul ettirdiği ve harfi harfine uygulanan strateji de tam tamına buydu: Saddam'ı düşürmemek, ama dişlerini sökmek. Oysa Saddam'a karşı savaşan müttefiklerin (aralarında Türkiye de olmak üzere) amacı Saddam'ı düşürmekti. Amerikan kamuoyu hatta ordusu da bunu beklemişti. Ama Saddam düşürülmeyecekti; bu savaş bir Kissinger yapımıydı ve dolayısıyla İsrail'in tezine uygun olarak gelişecekti. Peki İsrail tezi neyi hedefliyordu, Yahudi Devleti tüm bunlarla ne yapmak istiyordu, Saddam'ı iktidarda tutmanın, ancak Amerika'yı Irak'a saldırtmanın amacı ne olabilirdi?... Bu soruların cevabı, İsrail'in geleneksel hedefleri arasında yer alan Kürt Devleti projesiydi. İsrail, 1982 yılında Oded Yinon'un raporunda belirtildiği gibi Kuzey Irak'ta bir Kürt devleti istiyordu. (Oded Yinon bir de güneyde kurulacak bir Şii devleti istendiğini ortaya koymuştu, ancak bu kez İsrailliler bu projeye sıcak bakmıyorlardı. Çünkü bu muhtemel Şii devleti, kaçınılmaz olarak İran'ın kontrolü altına girecekti. Bu, İsrail açısından kuşkusuz göze alınamayacak bir riskti). İsrail, hem Saddam'ın "yarı güçlü" bir şekilde iktidarda kalması, hem de Kuzey Irak'ta bir Kürt devleti kurulmasını hedefliyordu. Körfez Savaşı tam da bu hassas dengeyi tutturdu; ne Saddam'dan vazgeçildi, ne de Kürt devleti hedefi bırakıldı. Saddam, tüm dünyanın beklentisinin aksine, tam Kennebunkport'ta kararlaştırıldığı gibi iktidardan düşürülmedi. Beyaz Saray'dan Saddam'ın düşürülmemesi yönünde gelen emir, Irak'taki uluslararası gücün başkomutanı Schwarzkopf'u bile şaşkına çevirmişti. İsrail'in tezi böylece uygulanmış oluyordu. KÜRT DEVLETİNE DOĞRU İLK ADIM: KUZEY IRAK AYAKLANMASI "Ayaklanın. Zaman geldi. Bu sefer müttefikler sizi yalnız bırakmayacaktır... Her kalp atışınızda bizler yanınızdayız. Ne yaparsanız, neye karar verirseniz, sizi desteklemeye devam edeceğiz." (CIA tarafından kurulan VOFI-"Hür Irak'ın Sesi" radyosunun Körfez Savaşı sırasında Irak Kürtleri'ne yaptığı yayından, ABD'nin Kürt Kartı, s. 147) Körfez Savaşı sonucunda Saddam'ın bozguna uğraması, ülkenin kuzey ve güneyindeki muhalifleri ümitlendirdi. Özellikle ABD'nin desteğini arkalarında hisseden Kürtler, bir kez daha Kürt devleti hayaline kapılarak Saddam'a karşı isyan bayrağını açtılar. Sonra gelişen olayları; Kürtlerin Türkiye sınırına yığılışını, Çekiç Güç'ün konuşlandırılışını, 36. paralelin kuzeyinin Irak birliklerine yasaklanışını ve Kuzey Irak'ta bir Kürt devletine doğru adım adım yürüyüşü, hepimiz biliyoruz Ancak ilginç olan, Çekiç Güç yoluyla de facto bir Kürt devletini oluşturan ABD'nin, sürekli olarak, gerçekte böyle bir niyeti olmadığını ilan edişidir. Ancak buna inanılması, ABD'nin bir Kürt devleti hedeflemediğinin sanılması, kuşkusuz daha da ilginçtir. Güneri Civaoğlu'nun Körfez Savaşı sırasında yaşadığı bir olay vardır. Civaoğlu'nun gerek Sabah'taki köşesinde, gerek televizyon yorumlarında bir kaç kez aktardığı olay, Amerikalıların Körfez Savaşı sırasında bir Kürt devleti hedefleyip-hedeflemediklerini oldukça çarpıcı bir biçimde ortaya koyar. Civaoğlu, sözkonusu olayı, bir yazısında şöyle anlatır: Körfez Savaşı sırasında Dahran'daydım. Orada beni Amerikan kuvvetlerinin bulunduğu binanın üst katlarından birinde çok iyi Türkçe bilen bir Albay ve Yarbay'ın odasına aldılar. Daha evvel Sabah'ta bu köşemde yazmıştım... O Albay ve Yarbay haritanın Kuzey Irak yörelerinde avuçlarını gezdirmişler ve 'burada savaş bitecek, geri çekileceğiz. Saddam'a da o yöreyi yasaklayacağız... Saddam'ın bıraktığı silahlara, havaalanlarına, cephaneliklere yöredeki Kürtler el koyacaklar. Orada bir Kürt devleti kurulacak. Sizden toprak isteyecekler... Ya vereceksiniz barış olacak... Ya da vermeyeceksiniz savaşacaksınız' demişlerdi 17 Yalnızca Civaoğlu'nun bu "anı"sı bile oldukça açıklayıcıdır. Açıktır ki, Amerikalılar baştan beri, bu niyetlerini pek belli etmek istemeseler de, Kuzey Irak'ta bağımsız bir Kürt oluşumu, kısacası bir Kürt devleti kurmak hedefindeydiler. Nitekim Körfez Savaşı sırasında bunun için epeyce çaba da göstermişler, Kuzey Iraklı Kürtleri ayaklanmaları için silahlandırmışlardı. Turan Yavuz'un yazdığına göre, Amerika sözkonusu silah yardımını açıktan açığa değil, geleneksel yöntemini kullanarak aracılar yoluyla yapmıştı: Jim McDonald adlı ABD Hava Kuvvetleri'nden emekli bir albayın kurduğu silah şirketi, ABD yönetiminden aldığı direktifle Kürtlere bol miktarda silah vermişti. Amerikalılar aynı sıralarda da bölgeye Türkiye üzerinden soktukları ve parasız dağıttıkları binlerce transistörlü radyo aracılığı ile Amerika'nın Sesi Radyosu'ndan sık sık "ayaklanın, sizlerle birlikteyiz" mesajları vermişlerdi. Kuşkusuz İsrail de Kürt devleti konusunda ABD'yle aynı düşüncedeydi (zaten savaş onun düşüncesine göre şekilleniyordu). Hatta İsrailliler, ABD'nin Kürt ayaklanmasına yeteri kadar destek vermediğini düşünüyorlardı. Dışişleri Bakanı David Levy, Kudüs'te yaptığı ve Reuter Ajansı tarafından dünyaya geçilen konuşmasında Kuzey Irak'ta ayaklanan Kürt'lere (yeterince) silah yardımı yapmadığı için ABD'yi eleştirerek, isyancı Kürtlere silah verilmesini istemişti. Bu arada İsrail Barzani ile olan kadim ilişkilerini çoktan yenilemişti. Körfez Savaşı'nın başından beri, Mossad'ın Mesud Barzani güçlerine verdiği destek sürüyordu. Uğur Mumcu, öldürülmeden 17 gün önce yazdığı yazısında bu konuya değinerek şöyle demişti: 70'li yıllardaki bu ilişkiler (Barzani-Mossad ilişkileri) bugün sürüyor mu? Kitaba göre (Israel' Secret Wars) sürüyor. 'Körfez Savaşı' sırasında Irak'ın attığı Scud füzelerinin Tel-Aviv'e düşmesi üzerine bu ilişkiler yeniden başladı." Baba Molla Mustafa Barzani ile kurulan ilişkiler, şimdi de oğul Mesud Barzani ile sürüyor. Mossad, (Mesud) Barzani'ye Avrupa kahvelerinde çekler vererek bu desteği sürdürüyor. Kitapta Mesut Barzani'nin, İsrail'e gizlice giderek yardım istediği de yazılıyor. Bu ilişkiler sürüyor ve anlaşılıyor ki daha da sürecek... Gizli yollarla sürecek, açık yollarla sürecek... İlgi belli... İlişki de belli. Evet, Kuzey Irak'taki Kürt devleti "embriyo"sunun ardındaki asıl güç İsrail'di. İsrailliler, 1982'de Yinon raporunda ortaya konduğu gibi uzun süredir bu hedefin peşindeydiler. 1950'li yıllardan beri süren Mossad-Barzani ilişkisi, Kürt ayaklanmasına akan İsrail silahları ya da paraları hep bu hedefin birer sonucuydu. Körfez Savaşı ise bu büyük hayali gerçeğe dönüştürme şansı vermişti İsraillilere. İsrail, Kissinger ya da "Washington Institute for Near East Policy" gibi Amerikalı uzantıları sayesinde savaşın stratejisini hem Saddam'ı iktidarda bırakacak, hem de bir Kürt devletine yol açacak şekilde belirlemişti. Bu ortamda Morris Amitay'ı Nevruz kutlamalarında halay çekerken görmek ya da Martin Indyk'e "Irak'ın toprak bütünlüğünü sorgularken" rastlamak şaşırtıcı olmamalıydı aslında. Peki İsrail bir Kürt devletini neden istiyordu? Kitabın 8. bölümünde bu sorunun cevabını birlikte bulmuştuk: İsrail, Vaadedilmiş Topraklar'ın tümünü ele geçirebilmek için, şu klasik yöntemi, "böl-parçala-yut" metodunu kullanmak istiyordu. Kürt devleti, bu stratejiye göre oluşturulmak istenen mini-devletlerden biriydi yalnızca. Bu arada, İsrail'in, tüm Vaadedilmiş Topraklar'ı istiyor olması da bu noktada ortaya ilginç bir sonuç daha çıkarmaktadır. Çünkü Vaadedilmiş Topraklar, "Nil'den Fırat'a" uzanan topraklardır. Bu durumda İsrail, "Fırat'ın doğusu"nu da istemek durumundadır. Bunun tek yolu ise, bizim "Güneydoğu Anadolu" dediğimiz bu bölgenin, aynı Kuzey Irak için kullanılan yöntemle Türkiye'den koparılmasıdır; yani bir Kürt devleti yoluyla. (Konjonktürel yönden de Kuzey Irak'ta kurulacak bir Kürt devleti, kaçınılmaz bir biçimde Güneydoğu'ya yönelecektir. Cengiz Çandar'ın da dediği gibi "Türkiye'nin Güneydoğusu ile Kuzey Irak'ın tarihte olduğu gibi birbirinden kolay kolay tecrit edilemeyeceği ve giderek birlikte mütalaa edildiği" bir döneme giriyoruz.) Nitekim 10 yılı aşkın bir süredir, "birileri", adı üstünde "Fırat'ın doğusu"nu Türkiye'den koparma ve burada bir Kürt devleti kurma hedefi peşindedir. Ne tesadüf, değil mi?...
Kürt Sorununa Kısa Bir Bakış ve 'Dış Mihraklar' "İnananlar ancak kardeştirler." (Hucurat Suresi, 10) Acaba Türkiye'de 10 yılı aşkın bir süredir gündemde olan bölücü akımın kaynağı nedir? Bu sorunun cevabını bulmak, kuşkusuz Kürt sorununun nasıl çözüleceğini de bulmak demektir. Ancak bu konuda birbirinden çok farklı cevaplar ortaya konmaktadır. Burada, yanlış bilgilendirmelerden, tabulardan uzak bir biçimde bu soruya kısa bir cevap vermeye çalışacağız. Öncelikle bir noktanın altı çizilmelidir: Karşı karşıya olunan sorun, "dış mihrak"ların ürettiği bir sorun değildir. Sorunun kökeni bizim içimizdedir ve tarihten gelen bazı yanlış politikalardan kaynaklanmaktadır. Ulus-devlet modelinden ve bu modelin keskin uygulamalarından kaynaklanan soruna gerçek ve kalıcı bir çözüm bulmak ise ancak ve ancak Kürt ve Türk insanını ortak bir noktada birleştirecek olan tek kimliğin, müslüman kimliğinin temel olarak kabul edilmesiyle mümkün olabilir. "Halkların kardeşliği" denen şey, ancak İslam temeli üzerinde gerçekleşebilir (tarih, aksi halde karşılaşılan sonucun hep "halkların düşmanlığı" olduğunu yeterince göstermiştir). Bu nedenle, sorunun yalnızca "askeri" bir sorun olduğunu sanmak, büyük bir hatadır. Teröre karşı askeri önlemlere başvurulacaktır kuşkusuz, ancak asıl çözüm bu değildir. "Dış mihrak" denilen faktörün rolü ise, asıl olarak sorunun terör boyutundadır. Dış güçler, bir ülke içinde koskoca bir Kürt sorunu oluşturamazlar, ancak var olan Kürt sorununu kışkırtabilir ve bir terör örgütünün oluşmasını sağlayabilirler. Bir terör örgütü kurmak basit bir iş değildir. Bu konunun "uzmanları"nın desteği olmadıkça, bir terör örgütü kolay kolay oluşmaz. Geçmiş tecrübeler de, terör örgütlerinin hep "profesyonel"lerin, yani gizli servislerin yardımıyla doğup-geliştiğini göstermiştir. Bu profesyonelliğe ulaşan ülke sayısı ise sınırlıdır. Bu nedenle küçük ülkelerde boyundan büyük güçler vehmetmek doğru olmaz. Örneğin klasik bir Ermeni fobisinden hareket ederek bütün bu yaşanan terörü "Ermeni fitnesi" olarak yorumlamak, akan kanların "Büyük Ermenistan" fesadlarının bir ürünü saymak, kuşkusuz anlamsızdır. Eğer "dış mihrak" diye bir şey varsa, ancak ve ancak Noam Chomsky'nin "terörizm kültürü" (Culture of Terrorism) dediği şeye sahip bir ülke olabilir. Kitabın önceki sayfalarında incelediğimiz ve Chomsky'nin de vurguladığı gibi bu ülkelerin başında İsrail ve ABD gelmektedir. Oysa, Kürt sorunuyla ilgili tabloya baktığımızda, başta ABD olmak üzere Batılı ülkelerin ve İsrail'in, terör örgütünü sürekli olarak kınadıklarını, Türkiye'nin teröre karşı verdiği mücadeleyi destekler tarzda açıklamalar yaptıklarına şahit olabiliriz. Görünene göre, bu ülkeler yalnızca insan hakları konusunda daha duyarlı olunmasını ve terör örgütü ile halkın bir tutulmamasını istemektedirler ki bunlar oldukça makul isteklerdir. Ancak yine kitabın önceki sayfalarında gördüğümüz gerçekleri göz önünde bulundurursak, şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: ABD ve İsrail gibi ülkeler, gerçek politikalarını gizlemekte oldukça başarılıdırlar. Hatta bu ülkelerin çoğu kez bir tür "ikili politika" izlediği söylenebilir: Biri izlendiği iddia edilen politika, diğeri gerçek politika. Örneğin İsrailli yazar Benjamin-Beit Hallahmi, The Israeli Connection adlı kitabında ülkesinin çoğu kez bu tür bir "ikili politika" izlediğini örnekleriyle anlatır. İsrail'in gizli askeri ilişkiler içinde bulunduğu faşist rejimlerle görünüşte son derece uzak olması, bu "ikili politika" geleneğinin bir uygulamasıdır. Hallahmi, İsrail'in Güney Afrika'daki eski Apartheid (ırkçı) rejime karşı da "ikili politika" uyguladığını, görünüşte ırk ayrımı politikasını şiddetle kınarken bir yandan da beyazların egemenliğindeki rejimin ayakta kalması için elinden gelen her türlü yardımı yaptığını anlatır.18 Güney Afrika'ya yönelik bu "ikili politika"nın mimarı ise, bugün Türkiye'ye de dostluk mesajları yollayan Şimon Peres'dir! İsrail'in tarihi tecrübesi, bizlere bir de Sri Lanka örneğini hatırlatmaktadır. İsrail, 1983'te patlak veren iç savaşın her iki tarafını, yani Sri Lanka hükümetini ve kuzeyde bağımsız bir devlet kurmak isteyen Tamil gerillalarını, iki tarafın da bilgisi dışında silahlandırmış ve askeri açıdan eğitmiştir (bkz. 11. bölüm). Bu, İsrail'in savaşan iki ayrı tarafı birden destekleyerek ölüm ticareti yaptığını gösterir ve kuşkusuz dikkate alınması gereken bir bilgidir. Benzer bir ikiyüzlülük, İsrail kadar olmasa da, ABD için de geçerlidir. ABD'nin "insan hakları, demokrasi" masalları altında hangi kirli hedeflerin peşinde koştuğunu görmek için biraz bilinçli olmak yeter. Bu durumda ne ABD'nin ne de İsrail'in sözlerine güvenmemek, akıl ve bilinç sahibi bir zihnin yapması gereken şeydir. Bu sözler ve bu sözlerden yola çıkarak geliştirilen medya propagandaları tamamen bir kenara bırakılmalı ve somut gerçeklere bakılmalıdır. Kürt sorunu ve ondan kaynaklanan terör problemi de mutlaka ve mutlaka bu bakış açısıyla incelenmelidir. Ve gerçekler üzerinde yapılacak dikkatli bir inceleme, bizlere "müttefik"lerimiz hakkında hiç de hoş olmayan şeyler gösterebilir.
Amerika'nın Sesi Radyosu'nun Ayrılıkçı Yayını ABD'nin, Türkiye'nin toprak bütünlüğünün sonuna kadar arkasında olduğunu ve bölücü teröre kesinlikle karşı olduğunu sık sık duymak mümkün. Ancak açık bir bilinç, mide bulandırıcı kokuları çok rahat bir biçimde algılayabilir. Örneğin, ABD'nin Türkiye'nin Güneydoğusu'nda yaptığı Kürtçe yayın, çok ilginç bazı gerçekleri göz önüne sermektedir. Çünkü, Amerika'nın Sesi Radyosu'ndan, ABD'nin ayrılıkçı terör konusunda takındığı sözde "Türkiye yanlısı" tavırdan çok farklı olarak, ayrılıkçı terörü destekleyen yayınlar gelmektedir. Ve en önemlisi, konuyla ilgili haberi veren Milliyet yazarı Nur Batur'un, 26 Ağustos 1993 tarihli yazısında bildirdiğine göre, Türkiye'nin bundan haberi bile yoktur!: Amerika, 22 Nisan 1992'den bu yana, yani 16 aydır, Güneydoğu'ya 5 ayrı frekanstan her gür bir saat Kürtçe yayın yapıyor. Türkiye ise 'devekuşu misali' kendi kabuğuna kapanmış, öyle kısır bir tartışma içinde ki, bu yayından habersiz, izlemiyor bile... Amerika'nın Sesi Radyosu'ndan Kürtçe yayın yapılması tartışması iki yıl öncesine rastlıyor. Bu öneriyi o günlerde Amerikan Senatosu Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Senatör Clairborne Peel gündeme getiriyor... Peel'ın öyle bir danışmanı var ki, Kongre'de kendisini Kürt sorununa adamış bir kişi olarak tanınıyor... 16 ay önce 15 dakika olarak yayına başlayan Amerika'nın Sesi Kürtçe Servisi son birkaç aydır bir saate çıkarmış durumda. Yayında iki önemli değişiklik var. Birincisi, artık yayın Güneydoğu Anadolu'da konuşulan kurmançi lehçesiyle yapılıyor ve yayın saatleri de akşam üzerine alınmış durumda. Böylece yaygın dinleme imkanı yaratılıyor. Yayında önce PKK eylemleri ve çatışmalarla ilgili haberler veriliyor. Kullanılan deyimler de son derece ilginç ve önemli. Güneydoğu Anadolu'dan 'Türkiye Kürdistanı' diye söz ediliyor. PKK tanımlanırken de 'Türk Peşmergeleri', soreşker 'yiğit savaşçı' deniyor. Ama daha da ilginci serhilde sözcüğü. Bu Kürtçe'de 'başkaldıran' anlamına geliyor ve PKK kendi eylemlerini tanımlarken 'serhildan ayaklanma' tabirini kullanıyor. Haberler verilirken de hem Anadolu Ajansı hem de PKK'nın yayın organı olan Kürt Haber Ajansı ile Özgür Gündem gazetesine dayanıyor Amerika'nın Sesi. Sizce bunun açıklaması ne olabilir?... Amerika'nın Sesi, neden Türkiye'nin Güneydoğusu'nda yaşayan insanlarımıza kışkırtıcı sözlerle yayın yapıyor olabilir? Bu sorunun cevabı sanırız oldukça basit. Hatırlarsak, ABD aynı yöntemi Kuzey Irak'taki Kürt ayaklanmasını kışkırtmak içinde kullanmıştı. Turan Yavuz'un bildirdiğine göre, CIA'nın Kuzey Irak'a yönelik olarak kurduğu Voice of Free Iraq adındaki "Hür Irak'ın Sesi" radyosu, Kürtlere "Ayaklanın, zaman geldi, bu sizin en önemli gününüz olacak" mesajları vermişti. CIA, bu mesajın muhataplarına ulaşması için de gerekli özeni göstermiş, Türkiye üzerinden Kuzey Irak'a binlerce transistörlü radyo yollamıştı.19 Bugün Türkiye'deki ayrılıkçı terör örgütüne "yiğit savaşçı" adını veren Amerika'nın Sesi'nin yayını, yakın bir gelecekte gerekli şartlar belki de senaryoları şimdiden hazırlanan muhtemel bir Türk-İran veya Türk-Suriye çatışması sırasında oluştuğunda, "ayaklanın, biz sizlerle beraberiz" şekline dönüştüreceğini tahmin etmek pek de zor değil... Amerika'nın Sesi Radyosu'nun bu ilginç yayınlarıyla ilgili bir başka bilgi ise M. Ali Birand ve ekibinin hazırladığı "32. Gün" programında ortaya çıkmıştı. Ermenistan sınırları içindeki bir Kürt köyünü ziyaret eden Mithat Bereket, köy sakinlerine Türkiye'deki Kürtlerin durumu hakkında ne bildiklerini sorduğunda yaklaşık şöyle bir cevap aldı: "Türk Devleti, Kürtlere karşı katliam uygulamaktadır, ancak buna karşın Kürt ayaklanması boyun eğmemektedir." Bu söylenenler, Türkiye'deki ayrılıkçı terör örgütünün kullandığı üslubun aynısıydı. Olayın en ilginç yanı ise Mithat Bereket'in, Ermenistan'da yaşayan bu Kürtlerin bu yanlış bilgileri nereden aldıklarını sormasıyla ortaya çıktı. Köylüler, bu "inci"leri, hergün Kürtçe yayın yapan ve dikkatle izledikleri Amerika'nın Sesi Radyosu'ndan öğreniyorlardı!... Dışişleri yetkililerimiz bu bilgilerin ortaya çıkmasının ardından Nur Batur'un söylediğine göre önceden haberleri yoktu ne yaptılar bilmiyoruz. Ancak eğer ABD yönetimi ile temasa geçip bu anormal durumun bir açıklamasını istedilerse, büyük olasılıkla; ortada abartılacak bir şey olmadığına, yalnızca bir spikerin konuşurken bir-iki hatalı sözcük kullandığına, müttefikler arasında böyle ufak şeylerin lafının bile edilmeyeceğine dair soğuk ve bulanık bir cevap almışlardır. Bu masallara inanacak kadar saf olmalı mıyız?... Amerikanın Sesi Radyosu'nun yayını bile, ABD'nin Kürt devleti hedefinden bizim Güneydoğumuz'un da payını aldığını göstermektedir. Bu yayının ardında ABD'deki hangi güçlerin bulunduğu ise daha da ilginç bir konudur. Önceki sayfalarda İsrail'in Washington Institute for Near East Policy gibi Amerikalı uzantılarının, Türkiye'nin Güneydoğusu'nu da kapsayan bir Kürt devleti planları içinde olduğuna değinmiştik. Acaba Amerika'nın Sesi Radyosu'nun da böyle bir İsrail bağlantısı var mıdır? Nur Batur'un da bildirdiğine göre, sözkonusu Kürtçe yayınların ardındaki isim, Amerikalı senatör Clairborne Peel'dir. Ve ne ilginçtir, Clairborne Peel, İsrail lobisinin sadık hizmetkarlarından biridir. Washington Report dergisinin editörü Richard Curtiss, ABD'deki lobi sistemini anlatan Stealth PACs: Lobbying Congress for Control of US Middle East Policy adlı kitabında, Peel'in bu özelliğini şöyle vurguluyor: Kimberly Lifton, Detroit Jewish News'te yazdığı makalesinde şunları bildiriyor: '... İsrail'in bir başka Demokrat dostu da Rhode Island Senatörü Clairborne Peel'dir. Peel, 1960'da seçildiğinden bu yana İsrail'in ısrarlı ve sadık bir dostu olmuştur'.20 Stealth PACs kitabında Clairborne Peel'in, sadece 1990 yılında AIPAC ve ona bağlı İsrail lobilerinden 153.600 dolar "bağış" aldığı bildiriliyor. Peel'in İsrail lobisiyle olan olağanüstü yakın ilişkisi, İsrail lobisi hakkındaki en önemli kaynaklardan biri olan Kongre üyesi Paul Findley'in They Dare to Speak Out: People and Institutions Confront Israel's Lobby (Konuşmaya Cesaret Ettiler: İnsanlar ve Kurumlar İsrail Lobisiyle Karşı Karşıya) adlı kitabında da vurgulanıyor.21 Clairborne Peel, daha sonra "sürgünde Kürt hükümeti" kurma çalışmalarına da destek verdi. 10 Ağustos 1994 tarihli Sabah'ın haberine göre, Washington'da bir Kürt Derneği toplantısı düzenlenmiş ve sürgünde Kürt hükümeti kurulması ve Kürtlerin yaşadığı bölgelerde bir Kürdistan Devleti temelinin oluşturulması çağrısı yapılmıştı. Toplantıya iki de önemli Amerikalı katılmıştı: Senato Dışilişkiler Komisyonu Başkanı Clairborne Peel ve Amerikan Kongresi bünyesindeki Helsinki Komisyonu üyesi Mike Amitay, İsrail lobisinden bir yahudi... Bu arada ilginç bir bağlantı da, Amerikan hükümetinin Foreign Broadcast Information Service (FBIS) adlı bülteninde yayınlandı. 18 Ağustos 1995 tarihli Milliyet'in haberine göre, FBIS bülteninde, Güneydoğu'da eylem yapan terör örgütünün lideri ile David Adolph Korn adlı Amerikalı bir diplomat arasında uzun süredir devam eden bir mektup diplomasisi olduğu haber verilmişti. Bu "gayrıresmi diplomasi" ilişkisinin kahramanı olan Korn'un kimliği ise yine oldukça ilginçti. Korn bilinçli bir Amerikan yahudisiydi ve daha önce büyükelçi olarak atandığı Moritanya'da yahudi olduğu için hükümet tarafından istenmeyen adam ilan edilmişti... Bizim Güneydoğumuzu da kapsayan bir Kürt devleti kurma yönündeki örtülü çabaların arkasında sürekli olarak İsrail'in ve onun ABD'deki uzantılarının bulunması ne kadar ilginç değil mi? Hem de bir taraftan Türkiye ve İsrail'in "doğal müttefik" olduğu şeklindeki telkinler medya tarafından pompalanırken... Çekiç Güç'ün Şeytan Üçgeni, İsrail ABD ve Terör... Körfez Savaşı'nın ardından başlayan Kürt ayaklanmasının başarısız olması ve Bağdat yönetiminin Kürt birliklerine karşı üstünlük sağlaması üzerine Kuzey Irak Kürtleri arasında Halepçe fobisi patlak vermiş ve onbinlerce Kürt Türk sınırına yığılmıştı. Bu "emrivaki" üzerine Türkiye Amerikalı dostlarından yardım istemek zorunda kaldı. Amerikalılar, Richard Perle'nin mimarlığını yaptığı SEİA anlaşmasına dayanarak ve yanlarına İngiliz ve Fransız dostlarını da alarak İncirlik'e ünlü Çekiç Gücü yerleştirdiler. Ve ilginçtir, Çekiç Güç ülkeye adım attığı andan itibaren sürekli eleştirildi. Yıllar boyunca tüm muhalefet partileri bu gücün varlığına karşı çıktılar. Basında, televizyonlarda sürekli Çekiç Güç aleyhtarı yazı yazıldı. Çekiç Güç'ün terör örgütüne lojistik destek verdiği duyuruldu. Ama ilginçtir, Amerikalılar tüm bu suçlamalara karşın seslerini çıkarmadılar. Çekiç Güç aleyhtarlarına karşı tek kelime etmediler. Biri hariç... Çekiç Güç hakkında yapılan tüm yorumların yanında, tek bir yorum vardı ki, Amerikalıları çileden çıkartmıştı. Yorumun sahibi, RP Genel Başkanı Necmettin Erbakan'dı. Erbakan'ın yorumunu bu denli önemli kılan ve Amerikalıların tepkisini çeken şey ise RP Genel Başkanı'nın Çekiç Güç içinde yahudi askerler olduğunu söylemesi ve Çekiç Güç-İsrail bağlantısını kurmasıydı. Sözkonusu tepki, Turan Yavuz'un ABD'nin Kürt Kartı adlı kitabının hemen başında şöyle anlatılıyordu: Öğleden sonra Washington'daki Türkiye Büyükelçiliği'nin numarasını çeviren Amerikalı yetkili oldukça sinirliydi. Ankara'daki Büyükelçiliklerinden gelen bir kripto, sinirlerini germiş ve adeta çatacak bir yer arıyormuş gibi Türkiye Büyükelçiliği'ne ulaşmaya çalışıyordu. Ankara'dan gönderilen bilgi, Refah Partisi Genel başkanı Necmettin Erbakan'ın o günkü gazetelerde yer alan bir demeci ile ilgiliydi. Erbakan, Türkiye'nin güneydoğusunda konuşlandırılan Çekiç Güç'e bağlı ABD askerlerinin çoğunun Musevi asıllı olduğunu öne sürüyor ve bunu da Washington'ın bölgedeki gizli emellerine bağlıyordu. ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisi, ahizenin öbür ucundaki Türk diplomatına beklenmedik şu öneriyi getiriyordu: 'Çekiç Güç'e dahil bir çok Amerikalı asker var. Sayın Erbakan'a söyleyin, Çekiç Güç'e bağlı bütün askerlerimizi incelesin. İçlerinde Musevi asıllı tek bir asker bulursa, biz o askeri bir helikoptere bindireceğiz ve 10 bin metreden aşağıya atacağız...' Türk diplomat neye uğradığını şaşırmıştı. Daha doğrusu ne söyleyeceğini bilemiyordu. Karşısındaki Amerikalı yetkili, aynı ses tonuyla devam ederek Erbakan'a iletilmesini istedikleri öneriyi açıklıyordu: 'Ancak Çekiç Güç'e bağlı Amerikalı askerler arasında Musevi asıllı bulamazsa, o zaman kendilerini bir helikoptere koyacağız ve 10 bin metre aşağıya atacağız.22 Evet, Amerikalılar Çekiç Güç'ün İsrail'le ilişkilendirilmesine çok kızmışlardı ve Erbakan'a karşı da böylesine küstah bir üslup kullanmaktan çekinmemişlerdi. Anlaşılan son derece "sakıncalı" bir yorumdu bu ve gözden kaçırılmak istenen bazı gerçekleri dile getiriyordu. Nitekim Erbakan'ın söyledikleri de doğruydu. Turan Yavuz kitabın aynı sayfasında, aslında Çekiç Güç'e bağlı ABD askerleri arasında yahudi olanların var olduğunu, hatta İncirlik Üssü'nde Çekiç Güç komutasında bulunan ABD askerleri arasında adı "Israel" olan subayların bile bulunduğunu belirtiyor. Çekiç Güç'ün sözkonusu İsrail bağlantısının yanında, bir de terör örgütüyle olan bağlantısı vardı ki, son yıllar içinde çokça konuşuldu. Ancak bu konuda ortaya çıkan bazı açık deliller, nedense bir çırpıda unutturuldu. Çekiç Güce bağlı helikopterler, ayrılıkçı terör örgütüne yardım paketi atarken görüntülendi. Ama gazetelerde "Şok" gibi başlıklarla haber olan bu konu bir çırpıda unutuluverdi. Amerikalıların "teröre karşı Türkiye'nin yanında" oldukları şeklindeki açıklamaları, nedense "ikna edici" bulundu. Oysa Çekiç Güç'ün ve ABD'nin Türkiye'deki ayrılıkçı terör örgütüne gizli destek verdiğine dair sık sık skandallar patlak verdi. Örneğin Zaman gazetesinin 13 Mayıs 1994 tarihli sayısında verdiği habere göre, "KKTC Magosa Limanı'nda PKK'ya silah götürürken yakalanan Anne M isimli geminin Litvanya Klaipeda Limanı'ndan Kalaşnikof marka silahları ABD Savunma Bakanlığı'ndan alınan silah satın alma belgesiyle yükleme yaptığı" ortaya çıkmıştı. Çekiç Güç-İsrail-ABD-Terör dörtgeni içinde, İsrail-terör örgütü arasında doğrudan ilişki olduğuna dair deliller de vardı. İsrail'in terör örgütünü "taşeron" olarak kullandığı yönündeki bir açıklama, Zaman gazetesinin 3 Mart 1994 tarihli sayısında yayınlandı. Habere göre, BOTAŞ Petrol Boru hattında meydana gelen patlamalarla ilgili olarak bir üst düzey yetkili şöyle diyordu: İsrail kendi teknolojisini ve uydularını kullanmak amacıyla iki defa boru hatlarının güvenliğini sağlamak için talepte bulundu. Türk yetkililer bu duruma sıcak bakmadı. Hemen ardından boru hatları PKK tarafından bombalandı. Bombalama olayından sonra İsrailli yetkililer tekrar boru hatlarının güvenliğine talip oldular. Türk yetkililer bu talebe sıcak bakmalarına rağmen müsbet bir cevap vermediler. Bunun ardından, kısa bir süre önce ikinci bir bombalama olayı meydana geldi. Boru hatlarının bombalanması eylemlerini üstlenen PKK, bu eylemleri artırarak devam ettireceklerini söyledi. İsrailliler boru hatlarının güvenliğine tekrar talip oldular. Bu son talebe devlet yetkilileri olumlu cevap verdi. Çok kısa bir süre içinde yapılacak anlaşma ile de bundan sonra boru hatlarının güvenliğini İsrail sağlayacak... Bombalama olayı ve takip eden gelişmeler son derece manidardır. Kısacası Çekiç Güç, Terör Örgütü ve ABD-İsrail arasındaki ilişki, dışardan göründüğü gibi değildir. Her ne kadar ABD ve İsrail terör örgütüne karşı olduklarını ve Türkiye'ye destek verdiklerini açıklasalar da, "ikili politika" geleneğinin iyi bir örneği olarak, terör örgütünün arkasında İsrail ve ABD (daha doğrusu İsrail'in Amerika'daki uzantıları) vardır. Çekiç Güç, Kuzey Irak'ta hem bir Kürt devleti oluşturmakta hem de otorite boşluğu meydana getirerek terör örgütüne lojistik destek sağlamaktadır. Çekiç Güç'ün göründüğünden farklı hedefleri olduğunun, hem de oldukça "pis" ve "karanlık" hedefleri olduğunun bir başka göstergesi ise Çekiç Güce karşı çıkan bazı önemli isimlerin ilginç akıbetleridir. Ortak özellikleri Çekiç Güç'ün gitmesini istemek olan bu kişiler, nedense birbiri ardına "fail-i meçhul" kurbanı olmuşlardır. Örneğin Hulusi Sayın ve İbrahim Selen. İkisi de korgeneraldi. İkisi de Güneydoğu'da Jandarma Bölge Asayiş Komutanı'ydı... Ve ikisi de öldürüldü. İki emekli korgeneralin ortak yönleri ise Çekiç Güce karşı çıkmalarıydı. Çekiç Gücün gitmesi gerektiğini belirten Jandarma Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis uçak kazası süsü verilen bir sabotaja kurban gitti. Eşref Bitlis'in en güvendiği kişilerden ikisi, yani Bitlis'in Güneydoğu'daki özel kadrosunda yer alan Emekli jandarma Binbaşı Cem Ersever ve onun yakın arkadaşı yüzbaşı Mustafa Deniz fail-i meçhul cinayete kurban gittiler. Ersever ve Deniz'in ortak yönleri de Çekiç Güc'ün bölgedeki varlığına karşı çıkmalarıydı. Derya Sazak'ın 14 Kasım 1993 tarihli Milliyet'teki yazısında belirttiği gibi "Çekiç Güç sanki şeytan üçgeni"ydi, "... ona karşı çıkanları içine çekebiliyor"du. Lice'de Tuğgeneral Bahtiyar Aydın, Cumhurbaşkanı Demirel'in deyimiyle 'bir kör kurşunla' can verdi. Bahtiyar Aydın'ın en önemli özelliği de Çekiç Güce karşı çıkmasıydı. Bu kişilerin bir diğer özellikleri, soruna mümkün olduğunca "barışçı çözüm" bulunması gerektiğini savunmalarıydı. Dağları bombalamakla, bölgedeki savaşı bu biçimde yürütmekle bir şey kazanılmayacağına inanan insanlardı. Bölgeden Amerikan uzantılarının kaldırılmasını ve Türkler ve Kürtler arasında kardeşlik temelinde bir birlik kurulmasını savunuyorlardı. (Nitekim gerçekten de tek çözüm budur.) Çekiç Güç'e karşı çıkanları birbir ortadan kaldıran güç, kuşkusuz Çekiç Güç'ü İncirlik'e getiren ve onun kanalıyla bir Kürt devleti kurmak isteyenlerin bir uzantısından başka bir şey olamazdı. Bu durumda Amerika'nın (ve İsrail'in) Türkiye üzerindeki hesaplarının göründüğünden çok daha farklı olduğu ortaya çıkmaktadır. Son dönemde Türkiye'de gelişen olaylara bir göz atarsak şunu görürüz: Türkiye, ardarda gelen terör olayları ve milli birliği bozacak provokatif eylemler ile Güneydoğu'dan gönüllü bir biçimde vazgeçecek bir noktaya sürükleniyor. Tırmanan olaylar karşısında Türkiye'den beklenen "alsınlar Güneydoğu'yu ne yaparlarsa yapsınlar, yoksa bütün ülke kana boğulacak" demesidir, Güneydoğu'yu vermeyi "ehven-i şer" olarak kabul etmesidir. Bu durumda araya girecek olan bir ABD, hem Türkiye'yi küstürmemiş, hem de istediği piyon Kürt devletinin sınırlarını amaçladığı çizgiye getirmiş olacaktır. Ve dikkat edelim, bu sınırlar "Nil'den Fırat"a uzanan sınırların üst kısmıdır. Yani İsrail'in Vaadedilmiş Topraklar'ının sınırları... Başbakan Tansu Çiller, Kasım 1993'teki ABD gezisinin ardından ki o sıralarda New York Times'ın yahudi başyazarı William Safire tarafından "satılık müttefik" olmakla suçlanmıştı Türk gazetecilere yaptığı açıklamada, "Türkiye'yi oyuna getiren getirene... Bir Kürt devleti kurulmak isteniyor. Bu gerçeği görelim. Artık stratejimizi değiştiriyoruz. Talabani ve Barzani ile ilişkilerimizden kuşkuluyum" demişti. Çiller haklıdır; "Türkiye'yi oyuna getiren getirene"dir. Ancak hakkında kuşku duyulması gerekenler arasında, Talabani ve Barzani'nin yanında, bir de onların Washington ve Kudüs'te oturan patronları olmalıdır sanırız... Güneydoğu'ya İsrail Modeli: Kürt Kibbutzları!... İsrail'in Kürt sorunu içindeki konumunu incelememizle ortaya çıkan gerçek, Yahudi Devleti'nin Türkiye'nin Güneydoğusu'nda gözü olduğu gerçeğidir. İsrail bu gizli fakat temel stratejisini göz önünde bulundurarak kısa vadeli politikalarını izlediğimizde de , Güneydoğu'ya aşırı bir ilgi gösterdiği ve şimdiden bölge üzerinde bir takım yayılmalar yapmaya çalıştığını görebiliriz. İsrail liderlerinin sürekli GAP projesi ve Güneydoğu bölgesi üzerinde durmaları, Weizmann'ın bu bölgeye özel bir ziyaret yapması hep aynı temel stratejinin işaretleridir. İsrail'in Güneydoğu'yu kendine uygun bir modele oturtma girişiminin çok çarpıcı bir örneği ise Güneydoğu'da uygulanması düşünülen İsrail patentli Kibbutz projesidir. Bu projeyi kamuoyunun gündemine getiren haber, 10 Eylül 1994 tarihli Ateş dergisinde yayınlanmıştı. Dergi, "Güneydoğu'ya İsrail modeli: Kürt Kibbutzları kuruluyor" başlığıyla verdiği haberde, şunları yazıyordu: İsrail-Türkiye yakınlaşmasına bir türlü anlam veremeyen medya, İsrail'den olsa olsa terör uzmanlığı konusunda yardım alınır düşüncesiyle 'Mossad-MİT işbirliği', 'Apo'yu Mossad halledecek' gibi manşetler attılar... (Oysa) diplomatlara göre, Türkiye-İsrail yakınlaşmasının altında terör işbirliği aramak son derece yanlıştı. İsrail... hiçbir ülkeye anti-terör sırlarını vermekten yana değildi. Onların yeni Ortadoğu düzeninde Türkiye'ye siyasi danışmanlık yapmaktan başka bir niyetleri yoktu... Uzmanlar kolları sıvadılar ve bölgeyi bir kez de ekonomik bakışla taradılar. Urfa ile Diyarbakır pilot bölge seçildi. Projeden çok hoşlanan ABD ise 'insan hakları, hık mık' demeden Urfa havaalanı kredisini verdi... İsrail'de yaşayan ve 1992'den bu yana bölgede düzenlenen her 'turistik gezi'ye katılmış olan İsrailli Kürt Yahudilerden sağlanacak kredi, Türkiye Zirai Donatım Kurumu ve Ziraat Bankası tarafından organize edilecekti... Kürtlere düşkünlüğü ile nam salan Bayan Mitterand'ın da pek soğuk bakmayacağı sanılıyordu. ... Kibbutz projesinin İsrailli Kürt işadamları tarafından finanse edilmesi ise, plana göre Kürtlerin bu uygulamaya daha sıcak bakmalarını sağlayacak. İsrail Devleti'nin kurulmasından sonra Güneydoğu'dan göçüp İsrail'e yerleşen Kürt Yahudileri, finanse etmenin yanısıra, kibutzlardan sağlanan ürünleri pazarlama hakkını da elde etmiş olacaklar. Kısacası İsrail, Güneydoğu üzerinden dünyaya açılmayı hedefliyor. Görüldüğü gibi Ateş'in haberindeki bilgiler son derece ilginçti. Güneydoğu'daki İsrail modelini finanse edecek olanlar, İsrailli Kürt yahudileriydi. Ve bu yahudiler, son yıllarda bölgeye düzenlenen sözde "turistik" gezilerin müdavimiydiler. (Oysa bu "turistik" gezilerin gerçekte istihbarat servisi elemanları tarafından yapıldığı ve bu yolla da Güneydoğu'da "ajanların cirit attığı" biliniyor. Ünlü CIA ajanı Paul Henze de bu tür "turistik" (!) gezilerle Güneydoğu'da uzun süre dolaşmıştı). Ateş'in haberinde bir de Aytunç Altındal'ın konu ile ilgili yorumları verilmişti. Altındal, "benim endişem şurada, oradaki İslami gelişmeyi engellemek için böyle bir projeye girmek uygun mu, değil mi?" dedikten sonra da, "ortada geçmişten gelen bir Kürtçülük anlayışı vardır ki, bu daha büyük bir tehlikedir. Zaten bana göre Amerika'nın kibbutz dayatması biraz da bunu körüklemek için planlanmıştır" diye eklemişti. Ateş dergisinin haberi biraz "sakıncalı" bulunmuş olacak ki, dergi bir daha çıkmadı. "Kürt Kibbutzları" ile ilgili haberin çıktığı sayı, derginin ilk ve son sayısı oldu. Bu arada sözkonusu haberden kısa bir süre sonra bir ilginç gerçek daha ortaya çıktı: Türkiye'den İsrail'e göç etmiş olan yahudi ailelerden bir kısmı Türkiye'ye geri dönerek Urfa bölgesine yerleşmişlerdi. Oysa normalde İsrail'den geri Türkiye'ye dönen bu yahudilerin eski yerleri olan İstanbul'a yerleşmeleri gerekirdi. Urfa gibi İstanbul'un yanında pek de cazip olmayan bir bölgeyi seçmeleri ise Ferruh Sezgin'in de dikkat çektiği gibi ancak İsrail Devleti'nin onlara bu direktifi vermiş olması ile açıklanabilirdi. Tüm bunlar İsrail'in Türkiye'nin güneydoğusuna karşı oldukça mide bulandırıcı bir ilgi taşıdığının göstergeleriydi. Ağustos 1995'te atanan İsrail'in yeni Ankara Büyükelçisi Zvi Elpeleg'in basına söylediği "Türkiye'de su da bol, toprak da, ancak bizde her ikisi de yok" şeklindeki sözler, Yahudi Devleti'nin gerçek niyetinin bir ifadesiydi: İsrail'in Türkiye'nin hem suyunda hem de toprağında gözü vardı.
Richard Perle'nin Gerçek Yüzü "Karanlıklar Prensi bir beyefendidir." - Shakespeare, Kral Lear, III, IV, 140 Türkiye'nin ABD'deki "imajı"nın değiştirilmesi ve ABD karar mekanizmalarında, özellikle de Kongre'de Türkiye lehinde "lobi" yapılması gerektiği, yıllardır söylenir. Türk hükümetleri de bu konuda girişimde bulunmuş ve Türkiye lehinde lobi yapmaları için yıllardır Washington'da bu iş için özel görevli "lobi kuruluşları"na para akıtmışlardır. Ancak bu kuruluşların işe yaradığına henüz rastlanmamıştır (Tansu Çiller bile bu gerçeği kabul etmiş, lobi kuruluşlarına verilen paraların sokağa atıldığını söylemişti). Ve bu "işe yaramaz" lobi kuruluşlarının bazı ünlü isimleri vardır ki, ülkemizdeki bir kısım medya tarafından ısrarla "Türk dostu" olarak tanıtılmaktadırlar. İlginçtir, bu kişilerin çoğu yahudidir ve ABD'deki yahudi lobisinin de etkin üyeleri arasındadırlar. Bu kişilerin en ünlülerinden biri, kuşkusuz, Richard Perle'dir. Washington kulislerinde "Karanlıklar Prensi" olarak bilinen Richard Perle... "Irk bilinci" yüksek bir yahudi olan Perle, Washington'daki geçmişi boyunca İsrail'e hizmet etmiş bir kişi olarak tanınıyor. Eski Kongre üyesi Paul Findley, ABD'deki İsrail lobisinin inanılmaz gücünü ortaya koyan They Dare to Speak Out: People and Institutions Confront Israel's Lobby adlı kitabında, Perle'nin İsrail bağlantılarını ayrıntılı olarak anlatıyor. Buna göre Perle, İsrail hükümetine bilgi sağlamasıyla ünlü. Perle, kariyerine önce Washington'da Demokrat Senatör Henry Jackson'ın yanında çalışarak başlıyor. Senatör Jackson da İsrail'in en ateşli destekçilerinden. 1970 yılında FBI'ın düzenlediği bir operasyon sonucunda Perle, İsrail elçiliğine gizli Amerikan bilgilerini aktarırken yakalanıyor. Perle Reagan döneminde ise Savunma Bakanlığı'nda göreve geliyor. İsrail'i yakından ilgilendiren yüksek teknolojiler ile ilgili kararlar genelde Perle'nin ofisinde alınıyor. Perle Pentagon'da göreve getirildiği zaman da bir İsrail savunma şirketi adına lobicilik yapıyor. Ve İsrail'in ABD'deki uzantılarından biri olan Perle, bir kısım "büyük medya"ya bakarsanız, Türkiye'nin büyük bir dostudur. Aynı medya sık sık "Ermeni Soykırımı" iddiaları hakkında gösterdiği tavıra dayanarak (*) yahudi lobisinin de "Türk dostu" olduğunu telkin etmektedir. Sözkonusu medyanın İsrail'in Türkiye için ne denli büyük bir dost olduğu masalını "yutturabilmek" için de uğraştığını hatırlarsak, Perle'nin (ve onun benzeri olan Washington'daki diğer yahudi "Türk dostları"nın) gerçek konumunu yakından incelemek gerekmektedir. Öncelikle Perle'nin Amerika'nın dış ülkelere karşı nasıl bir yaklaşım izlemesi gerektiği yönündeki düşüncelerine bakmakta yarar var. Ufuk Güldemir, Türk-Amerikan ilişkilerini konu alan kitaplarında bu konuda ilginç bilgiler vermektedir. Örneğin Güldemir'in Çevik Kuvvetin Gölgesinde adlı kitabında, Perle'nin savunduğu "strateji" şöyle yorumlanır: Reagan yönetiminin şahinler kanadından olan Perle'nin 'anti-Amerikan çizgideki müttefik ülke devlet adamlarının cezalandırılması' şeklinde özetlenecek stratejisi, ABD'nin koruyucu şemsiyesinden faydalanmak isteyen her ülkenin anti-Amerikan siyaset ve sloganları terk etmesi gerektiğine olan inancından doğuyordu.23 Kısacası Perle, müttefik ülkelerdeki buna kuşkusuz Türkiye de dahildir "anti-Amerikan" devlet adamlarının cezalandırılması, yani o ülkenin zorla da olsa "yola getirilmesi", Amerikan hegemonyası altına alınması stratejisinin savunucusudur. (Bu aslında "yahudi önde gelenlerinin politik kurumu" olan CFR'nin geleneksel stratejisidir. İsrail'in Amerikalı uzantıları arasında yer alan Perle'nin CFR çizgisini savunması ise yadırganacak bir durum değildir elbette. CFR için bkz. 6. bölüm) Perle, müttefik ülkelerin "yola getirildikten" sonra da, Amerika tarafından istenen şekilde kullanılabilir halde olmasını savunmaktadır. Perle'nin 19 Mayıs 1986'da Brüksel'de toplanan "Ulusal Güvenlik İçin Savunma" konulu panelde yaptığı konuşma, bu açıdan çok anlamlıdır: Avrupalıları korumak için Avrupa'da konuşlandırdığımız Amerikan Kuvvetlerinin, dünyanın başka bölgelerinde Amerika'nın çıkarlarını korumak için kullanılmasına Avrupalıların karşı çıkacağına ilişkin Amerika'da bir kuşku vardır. Bu kuşku biraz yersiz geliyor bana. Amerikan askeri gücünü, bulundukları yerden kriz bölgesine yollamak hakkına sahibiz ve bunu yapmak için üslenmiş bulundukları ülkenin onayını almak zorunda da değiliz.24 Perle'nin "müttefik" ülkelere bakışı işte budur: Onları, gerekirse devlet adamlarını "cezalandırarak", Amerikan egemenliği altına sokmak ve sonra da istediği gibi kullanmak. Perle'nin özellikle sözkonusu ülkelere Amerikan birlikleri konuşlandırmak ve bu birlikleri de o ülkelere sorma gereği duymadan harekete geçirmek konusunda çok hevesli olduğu da açıktır. Ve ilginçtir Perle daha doğrusu Perle'nin temsil ettiği güç bu stratejiyi Türkiye üzerinde ustalıkla kullanmıştır: 1985'teki Türkiye-ABD Savunma ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması'nın (SEİA) görüşmelerini yürüten, bazı "şantaj"ları da kullanarak anlaşmayı Türk tarafına kabul ettiren ve en önemlisi, Körfez Savaşı'nda ABD uçaklarının Türkiye'deki üsleri kullanmasının ve Çekiç Güç'ün Türkiye'ye yerleşmesinin, yasal zeminini hazırlayan kişi Perle'dir. "Karanlıklar Prensi", böylece "müttefik ülkelere konuşlandırılan Amerikan güçlerinin istendiği gibi kullanılabilmesi" tezini Türkiye'ye karşı uygulamıştır. Türkiye daha sonra Perle ile bir lobi firması kurulmasına ilişkin bir anlaşma da yapmıştır. Yahudi lobisinden başka isimlerin de biraraya gelmesiyle International Advisers Inc. diye bir şirket kurulmuş, Perle bunun danışmanı olmuş, bu şirketin önde gelen ortaklığına ise ABD ve İsrail'de şubeleri bulunan Feith and Zell avukatlık şirketinin Douglas Feith adlı ortağı getirilmiştir. Feith, ABD Savunma Bakan Yardımcısı olarak da görev yapmıştır. Ve gerek Perle, gerekse onun diğer International Advisers Inc.'deki yahudi "ırkdaş"ları, Türkiye'ye karşı ikiyüzlü bir politika izlemiştir. Ferruh Sezgin bu durumu şöyle anlatıyor:
ABD'deki 'Türk lobi hareketleri'ni denetim altına almada, Yahudiler Amerikalılar'ın gerisinde kalmadılar. Onlar üstelik, Amerikalılar kadar insaflı da olmadılar. Yahudiler, kendilerine ait bazı kamuoyu oluşturma şirketlerini Türkiye'ye kiralayıp, Türkiye'den bol bol para aldılar. Tabii, bunun karşılığı olan hizmeti Türkiye'ye değil, 'bir başka yere' sundular. 1988 yılı sonbaharında, Richard Perle birden Türkiye'ye geliverdi. Richard Perle de kim?... Siyasetle ilgilenenler hatırlayacaklardır... Milletlerarası çevrelerde ' Karanlıklar Prensi' olarak anılan Perle, ABD'nin eski Savunma Bakanı yardımcılarından idi. 1987 yılı başlarında, Türkiye-ABD Savunma ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması'nın (SEİA) geleceği konusunda başlatılan müzakerelerde Türk tarafı şöyle bir direnmeye başladığında, o direncin 'Perle'nin şantajları' sayesinde kırılabildiği söylenirdi. İşte, bu Perle, 1988 sonbaharında, kimseden davet almamış olduğu halde, Türkiye'ye geliverdi. Perle Türkiye'de Özal'la görüştü ve onu 'ikna etti.' Türkiye Başbakanı ikna olunca da, Perle'nin başında bulunduğu International Advisers Inc. ile yıllığı 875 bin dolara sözleşme imzalandı. O zamanlar Hürriyet'te yazmakta olan Cengiz Çandar'a göre, birkaç yıl öncesinde Türkiye'yi SEİA'yı uzatmak için zorlamış ve bunda başarılı da olmuş olan Perle, 'tamamlanmamış bazı görevlerini' bu danışmanlık şirketi sayesinde tamamlayacaktı. Neydi bunlar?... Cengiz Çandar, Perle'nin tamamlanmamış görevlerini şöyle sıralıyordu: 1- Türkiye'nin, Körfez'e yönelik siyasi-askeri planlarda rol alması. 2- Türkiye'nin, nükleer modernizasyona (topraklarındaki Amerikan nükleer silahlarının yenilenmesine) razı edilmesi. 3- O dönemin Sovyetler Birliğindeki Türkler'in yaşadıkları bölgelere yayın yapmak üzere Amerika'nın Sesi Radyosu (VOA) antenlerini Doğu Anadolu'ya yerleştirilmesinin sağlanması. 4- Türkiye'nin İsrail ile olan ilişkilerinin geliştirilmesine yardımcı olunması, Kimdi o 'birileri?...' O birilerini kim olduğunu anlamak için, International Advisers Inc.'in üst yönetimine bakmak gerekecek: * Richard Perle, ABD eski Savunma Bakanı Yardımcısı, Yahudi. * Douglas Feith, Perle'nin yardımcılarından, Yahudi. * Michael Mobbs, Perle'nin Pentagon ekibinden, Yahudi. * Mark Feldman, ABD Dışişleri Bakanlığı Hukuk Bürosu eski görevlilerinden, Yahudi. * Bloomfied, ABD'deki İsrail lobisinin en etkili yan kuruluşu olan AIPAC'ın (American-Israel Public Affairs Committee) eski sekreteri, Yahudi.
Bunları yazan Sezgin, bir de önceki sayfalarda "Nevruz neşesi"nden söz ettiğimiz AIPAC eski direktörü Morris Amitay'a ve Türkiye hakkındaki bölücü yorumlarına değiniyor: Mart 1989'da, Morris Amitay isimli bir yahudi daha şirkete (International Advisers Inc.'ye) katıldı. Amitay, AIPAC'ın 1974-1980 dönemi direktörüydü ve görevi sırasında da İsrail'e yakınlık duymayan ABD Kongresi üyelerinin 'korkulu rüyası' olmuştu. Amitay, Washington Jewish Weekly adlı dergide yayımlanan 'Self-determinasyon: Kürtler hala bekliyor' başlıklı yazısında şunları ileri sürüyordu: '... Türkiye, İran, Irak, Suriye ve Sovyetler Birliği'ne dağılmış olarak yaşayan 20 milyon kadar Kürt, bağımsız devletlerini kurma imkanını bulamamıştır... Kürtler'e kendi siyasi kaderlerini tayin edebilme hakkı tanınmadıkça, Orta Doğu'da huzursuzluğun ve isyanların devamı kaçınılmazdır.' Bunları yazan Morris Amitay, International Advisers Inc.'den 5.000 dolar aylık ücret alıyordu. Yani, Türkiye adına çalışması için kendisine Türkiye hazinesinden para verilen Amitay, parayı aldığı yere değil, 'kendi anavatanına' hizmet ediyordu. Çünkü, Amitay'ın fikirleri ile Kürt sorununu kaşımakta fayda gören İsrail'in bakış açısı arasında en küçük bir fark yoktu. Richard Perle hala Türkiye ile yakından ilgileniyor. Yahudi lobisinin parlak ismi, son olarak 1995 Ocak'ta İzmir'e gitmiş ve burada yahudi cemaatinin önde gelen isimleriyle İzmir'deki Bet Israel sinagoğunda görüşmüştü.
Yine Kürtler ve Yahudiler Richard Perle örneğinden yola çıkarak varılabilecek sonuç, Türkiye'nin "dost" zannettiği yahudi lobisinin, gerçekte Kürt sorununun asıl mimarı olduğudur. Buna örnek olarak Richard Perle, Morris Amitay, Douglas Feith gibi isimlerin yanısıra başka kişileri de sayabiliriz. (WINNEP'e ise önceki sayfalarda değinmiştik). Örneğin, uzun süre Kongre üyeliği yapan ve "Dış İlişkiler Komitesi üyesi olmak istiyorum, çünkü o zaman İsrail'e daha iyi destek verebilirim" sözünün sahibi, "ırk bilinci" yüksek yahudi Stephen Solarz da piyon Kürt devleti projesinin önemli mimarlarından. Bunun yanısıra eski ABD Ankara Büyükelçisi, Carnegie Endowment Başkanı ve "Mossad ajanı" Morton Abramowitz; 1987-1989 arası B'nai B'rith başkanlığı yapmış yahudi lobisinin etkili isimlerinden Morris Abram; CIA Ortadoğu analizcisi Ellen Laipson; Al Gore'un Senato'daki dış politika danışmanı Leon Fuerth; Pentagon Türk masasından B'nai B'rith üyesi Harold Rhode ve Paul Goble; Ted Kennedy'nin dış politika danışmanı Nancy Soderberg; Uluslararası Güvenlikten sorumlu Savunma Bakanlığı sekreteri Fred Ikle gibi "ırk bilinci" yüksek Amerikalı yahudiler de hep piyon Kürt devleti projesinin önemli destekçileri. Bu üstte sayılan isimler arasında Abramowitz'in üzerinde bir parça durmakta yarar var. İsrail ve Mossad'la özel bir yakınlığı olan Abramowitz, Türkiye'ye Büyükelçi olarak atanmadan önce yollanmak istediği ülkelerden Mısır, Malezya ve Pakistan bu şahsın ülkelerine büyükelçi olarak gönderilmesine karşı çıkmışlardı. Her üç ülkenin Washington'a bildirdikleri gerekçe şuydu: "Sözkonusu kişi CIA ajanıdır. Görev yaptığı ülkelerin içişlerine müdahale etmeyi alışkanlık haline getirmiştir. İstemiyoruz!" Morton Abramowitz kriz ülkelerinin büyükelçisi olarak tanınıyordu. Tayland örneğinde olduğu gibi Abramowitz'in kriz çözme yöntemi darbe planlamaya kadar da gidebiliyor. Ankara'daki görevinden sonra Ortadoğu ile ilgili Carnegie Endowment'ın başına geçen Abramowitz, Ankara'ya da ABD Dışişleri Bakanlığı istihbarat ve Araştırma Müsteşar yardımcılığı görevini bırakarak gelmişti. Abramowitz burada CIA, FBI, SIA, DIA gibi ABD'nin haberalma örgütleri arasında koordinasyonu sağlıyordu. Şu sıralar bölgeden Talabani ve Barzani gibi siyasileri konuk eden Abramowitz, aynı zamanda ABD'de 208 numaralı komitenin üyesi. Komite ABD'nin üçüncü dünya ülkelerindeki operasyonlarıyla yakından ilgileniyor. Bu ülkelerde gizli ve açık ilişkiler kurup çalışmalar yürütüyor. Taktik ateşkes sırasında Kuzey Irak'ta bulunan Abramowitz Kürt hareketinin önemli stratejistlerinden. Foreign Policy'nin 1993 yaz sayısında Abramowitz Türkiye'nin parçalanacağı gibi cüretkar bir iddia ortaya savurarak ve Kürt sorununun da kendi haline bırakılamayacağını belirterek ilginç mesajlar vermişti. Abramowitz'in ilginç bir girişimi, ABD'deki yahudi "Türk dostları"nın gerçek niyetleri konusunda önemli ipuçları verdi. 1994 yılının Haziran ayında Washington'da Türkiye'yi de yakından ilgilendiren bir toplantı düzenlenmişti. Toplantıyı Abramowitz yönetecekti. İlginç olan toplantıya Türkiye'den bazı milletvekillerinin yanısıra, bölücü terör örgütünün de temsilcilerinin çağrılmış olmasıydı. Türk basınında "PKK ile aynı masada" gibi manşetlerle verilen haberlere göre, bu "tesadüfi" karşılaşmanın iki taraf arasındaki "müzakereler"in başlangıcı olması hedeflenmişti. Yani Abramowitz gibi "Türk dostu" (!) Mossad ajanlarının arabuluculuğu ile Türk hükümeti ve ayrılıkçı akım uzlaştırılacak ve belki de Türkiye, Güneydoğu'yu (ya da daha yerinde bir deyimle "Fırat'ın doğusu"nu) "sen sağ, ben selamet" mantığıyla terketmeye zorlanacaktı. Toplantı son anda iptal edildi ama bazı gerçekleri de gün ışığına çıkardı. ABD'nin niyeti, Mümtaz Soysal'ın da zaman zaman belirttiği gibi, "büyük ağabey" ve "uzlaştırıcı" rolü oynayarak Türkiye'nin bölünmesine çanak tutmaktı. Abramowitz gibi İsrailli beyinlerin yardımıyla gerçekleşecek "bölünme" ise İsrail'in Vaadedilmiş Toprakları'nın Kuzey sınırını, yani Fırat'ın doğusunu İsrail hegemonyasına açık hale getirecekti... Abramowitz sık sık Türkiye'ye gelerek önemli temaslarda bulunuyor ve etkinliğini koruyor. Ankara'ya yeni atanan (Eylül 1994'te) ABD Büyükelçisi Marc Grossman ise Abramowitz'in eski "çırak"larından biri. Kendisi de yahudi olan Grossman, yahudi lobisinin "has adamı" olarak tanınıyor. Hatta bu nedenle Şalom gazetesi, 28 Eylül 1994 tarihli sayısında, Grossman'ın atanmasıyla ilgili haberinde "Ankara'ya eski dost" başlığını kullanmıştı. Grossman daha önce Abramowitz'in yanısıra Lord Carrington gibi önemli yahudilerle de beraber çalışmıştı. (Carrington, Rothschildlar'ın akrabası ve Kissinger'ın iş ortağıdır). Amerika'daki yahudi sermayesinin güdümündeki Carnegie Endowment adlı think-tank'in başkanlığını yürüten Abramowitz, Bosna-Hersek'te Sırplara stratejik avantaj sağlamaktan başka bir işe yaramayan "güvenli bölgeler" uygulamasının da mimarıydı. Şu aralar Abramowitz, yanına Stephen Solarz gibi yahudi dostlarını da alarak "International Crisis Group" (Uluslararası Kriz Grubu) adlı BM'ye alternatif bir örgüt kurma çabası içinde... Kürt sorununu kışkırtma heveslisi yahudiler yalnızca bu ünlü isimlerle sınırlı da değildi. Helsinki İzleme Komitesi'nin Türkiye'deki 1992 yılı Nevruz olaylarını izlemesi için gönderdiği komitenin raportörü olan Amerikalı yahudi David E. Nachman'ın "Kürt'ten çok Kürtçü" raporu, Andrei Saharov'un eşi yahudi Yelena Bonner'in "Kürtlere yaptıklarından dolayı Ankara'nın bombalanması" talebi ve bir başka yahudi Daniela Mitterand'ın Uluslararası yahudi lobisini de arkasına alarak, Kürt ayaklanmasına verdiği açık destek hafızalardan silinmiyor. Yelena Bonner'in Mazzini'den aktardığı "her ulusa bir devlet" ilkesi ise İsrail'in böl-yönet stratejisinin farklı bir anlatımı olsa gerek. Fransa'nın eski Ankara Büyükelçisi yahudi Eric Rouleau'nun, CFR'nin yayın organı olan Foreign Affairs dergisinin yaz 1993 sayısında Kürt ayrılıkçılığına desteğini sunarken yaptığı kehanet de ilginç doğrusu: "Bu gidişle Türkiye'nin eski Yugoslavya'nın bugün bulunduğu duruma düşmesi uzak bir olasılık değil..." Kürt-Yahudi ilişkileriyle ilgili ilginç bir gelişme de, 1994 Nisanı'nda İsrail'de yaşandı. Kudüs'te bir "İsrail-Kürdistan Dostluk Derneği" kuruldu. ABD'de yayınlanan The Kurdistan Review adlı derginin verdiği habere göre, derneğin amacı, "İsrail kamuoyunda Kürt halkına ve onun verdiği kendi kaderini tayin etme (self-determinasyon) mücadelesine destek sağlamak"tı. Ama nedense İsrail'in ve yahudilerin Kürt sorununu kışkırtmasını bu denli istekli olduğu gerçeği nedense bir türlü gündeme getirilmiyor. "Masonik medya" nedense bu konuya değinmekten özenle kaçınıyor. Oysa arada sırada öyle skandallar patlak veriyor ki, gözardı etmek mümkün olmuyor. Bu skandallardan birisi, 24-25-26 Ocak 1994 tarihlerinde Başbakanlığa bağlı "Politik Psikolojik Merkez" tarafından organize edilen "Türkiye'de Terörizm Olgusunun Psikolojik Açıdan Değerlendirilmesi" konulu toplantıda yaşandı. Toplantıya ABD heyetinden Prof Dr. Norman Itzkewitz ve Prof Dr. Joseph Montvile adlı iki yahudi akademisyen katılmıştı. Skandal, bu iki kişinin toplantı sırasında Türkiye'nin Güneydoğusu'nu "Kürdistan" olarak nitelendirmeleriyle patlak verdi. Ancak bir tek RP TBMM Grup Başkanvekili Şevket Kazan gerekli sağduyu göstererek konuyu gündeme getirdi. Kazan toplantıya katılan Amerikalıların CIA ajanı olmakla birlikte iki tanesininde yahudi asıllı olduğunu hatırlattı. Kazan toplantının İsrail Cumhurbaşkanının Türkiye'yi ziyareti ile aynı tarihte yapılmış olmasının bir rastlantı olmadığını bildirdi ve "bu planlı bir düzenlemenin sonucudur. Amerikalı uzmanların dinleyiciler arasında yer alması gerekirken başkanlık divanında oturmaları Türk milleti ve Türk hükümeti açısından onur kırıcıdır" diye konuştu. Gerçekten de iki yahudi "uzman"ın Türkiye'nin Güneydoğusu'nu "Kürdistan" olarak nitelediği anda İsrail Cumhurbaşkanı Weizmann'ın Güneydoğu'yu geziyor olması ilginçti. Ayrıca bu iki "eşanlı" olayın yanına bir üçüncü garip olay daha katıldı. Weizman'ın Ankara'da kaldığı Sheraton otelinde dört yahudi ilginç bir biçimde biraraya geldi. İsimleri tanıdıktı: Morton Abramowitz, Karanlıklar Prensi Richard Perle, İslami fundamentalizm masallarından tanıdığımız Bernard Lewis ve B'nai B'rith'in önemli ismi, Pentagon'un eski Türk masası şefi Harold Rhode. Türkiye'de bir stratejik araştırmalar kurumunun think-tank oluşturulmasına yardımcı olan bu dört isim daha sonra da Kuzey Irak'a geçti. "Önemli temaslar" yapmak için...
İsrail'in Su Vizyonu ve Nil Üzerindeki İnce Hesaplar İsrail'in "kutsal toprak" haritasının Nil ve Fırat nehirleri arasında uzandığını biliyoruz. Yahudi Devleti'nin bu "kutsal" harita vizyonuna paralel olarak, bir de su vizyonu vardır; Nil, Fırat ve bu ikisinin arasındaki su kaynakları, Siyonist hareketin başından bu yana İsrail liderlerinin başlıca hedefleri arasında yer almıştır. Dışişleri Bakanı Şimon Peres'in Ortadoğu'yu tanımlarken "oily lands" (petrollü topraklar), "holy lands" (Kutsal Topraklar) ve "watery lands" (sulu topraklar) üçlüsünden oluşan coğrafi bir bütünlük olarak yorumlaması bu noktada oldukça anlamlıdır. İsrail Dışişleri Bakanı'nın bu yorumu, Nil'den Fırat'a uzanan Vaadedilmiş Topraklar'ın üzerindeki su ve petrolün de "İsrail"in malı" olarak görüldüğünün işaretidir. Bu konuyu Arap yazar Arkam Zubi de Yahudiler'in Arap Suları Üzerindeki Mücadeleleri: Eski Bir Tevrat Rüyası ve Bunu Gerçekleştirme Çabaları adlı kitabında vurgular. Zubi, Arap sularının fethedilmesinin Muharref Tevrat'ta her yahudiye emredilen bir vecibe olduğunu hatırlatır ve M. Tevrat'ın Yeremya 46/10 ve İşaya 29/25-26 numaralı ayetlerine gönderme yaparak "Yahudi Tanrısı'nın kafir Fırat bölgesi halkına karşı girişilen her savaşta yahudilerin koruyuculuğunu üstleneceği, savaşın ise bu kafir haklar için Tanrı'nın bir gazabı olacağı" şeklindeki inanca dikkat çeker. Şimdi İsrail'in bu "su vizyonunu" inceleyelim. Haritadaki ilk önemli ayak, Nil nehridir. Bazıları, İsrail'in 1967'de işgal ettiği Sina yarımadasını 1978 yılındaki Camp David barışı ile Mısır'a geri verdiğini, dolayısıyla Nil üzerinde bir iddiası olmadığını düşünebilirler. Oysa gerçekler daha farklıdır. Bir deyişe göre Nil Mısır'dır ve Mısır Nil'dir. Mısır için bu denli hayati olan nehrin jeopolitik konumunu, en iyi Winston Churchill tasvir etmişti. İngiliz lideri, "Nehir Savaşı" adlı kitabında Nil'i; kökleri orta Afrika'da Victoria, Albert ve Kenya göllerinde uzun gövdesi Sudan ve Mısır'da ve dalları kuzey Mısır'daki deltada yer alan dev bir palmiyeye benzetmiş ve şöyle demişti: "Kökler kesilecek olursa dallar kuruyacak ve ağacın geri kalan kısmı da çürüyüp ölecektir." İlginçtir, İsrail uzunca bir süredir palmiyenin kökü ile oldukça yakından ilgilenmektedir. Köklerin önemli bir bölümü Etiyopya'dadır ve Yahudi Devleti Etiyopya ile olan son derece yakın su ilişkileri ile Mısırlıları oldukça tedirgin etmektedir. İsrail'in Etiyopya ile su merkezli bir yakınlaşma içine girmesi, Camp David barışından sonra olmuştu. İsrail Camp David'de tüm bir Sina yarımadasını Mısır'a iade ederken, Enver Sedat'tan yılda 800 milyon m3 Nil suyunu Necef çölüne aktarmasını istemişti. Sedat önce bu teklife sıcak baktı, ama iç muhalefetin de etkisiyle İsrail'in isteği gerçekleşmedi. Yahudi Devleti bundan sonra Nil'i "köklerinden" kontrol altına almaya karar verdi ve birdenbire İsrailli mühendisler, Nil'in akışının % 83'ünü denetleyen Etiyopya'ya baraj yapımı konusunda yardımcı olmaya başladılar. Etiyopya İsrail'in tarım ve sulama uzmanlığı konularındaki yardım teklifini severek kabul etmişti. İsrailliler, Etiyopya'yı Nil üzerinde barajlar yapmaya yönelttiler. "Afrika'nın su kulesi" olarak bilenen ve Mısır ile Sudan'a giden suyun musluğunu elinde tutan Etiyopya ile İsrail arasındaki dikkat çekici dostluk, Yahudi Devleti'ne gerektiği takdirde Mısır ve Sudan'ı susuz bırakma imkanı vermektedir.25 Bu konuda 1991 yılında Mısır parlamentosuna Arap işleri komisyonu tarafından sunulan "Arap Bölgesinde Su Krizi" başlıklı rapor oldukça önemlidir. Raporda İsrail'in Etiyopya ile olan yakın ilişkilerine ve bu ülkeye Nil üzerinde 6 baraj yapımı için verdiği büyük desteklere dikkat çekilmektedir. Buna göre, İsrail Mısır'a giren su üzerinde doğrudan doğruya etki sahibi olmaktadır. Raporda İsrail'in "Nil'in stratejik kaynaklarını kuşatarak Mısır'ın güney savunma hatlarını yarmaya çalıştığı" vurgulanmaktadır. Rapora göre, İsrail'in Etiyopya'ya yaptığı yardımlar, doğrudan doğruya Mavi Nil'in denetimini ele geçirmek ve bu yolla Mısır'a baskı yapmak içindir.26 Kısacası İsrail, Nil'den Fırat'a uzanan "kutsal" haritası üzerinde su kartı ile çok yakından ilgilenmektedir. Nil hakkındaki bu bilgilerin ardından, bir de İsrail'in "su vizyonu"nun öteki tarafına, yani Fırat'a bakmak gerekmektedir.
Türkiye'nin Su Sorunu ve İsrail Bilindiği gibi Ortadoğu'da gittikçe en önemi artan bir politika unsuru, hatta "savaş nedeni" olma yolundaki su sorununun ortasındaki ülke, Türkiye'dir. Çünkü Türkiye, Ortadoğu'yu sulayan en önemli iki nehrin, Fırat ve Dicle'nin doğduğu ülkedir ve dolayısıyla bu nehirlerden "aşağıya" bırakacağı suyu da istediği gibi ayarlayabilme imkanına sahiptir. Sorun bu noktada krize dönüşmektedir. Çünkü Türkiye, Fırat ve Dicle'nin suyunu dev GAP projesi çerçevesinde kendi topraklarını sulamak için kullanmak istemekte, oysa "aşağı"dakiler kendilerine gelecek olan suyu azaltacak bu girişime karşı çıkmaktadırlar. Özellikle Suriye, yıllardır Türkiye'den daha fazla su kapabilme mücadelesindedir. Terör örgütünü suya karşı bir koz olarak kullandığı sık sık tekrarlanan yorumlar arasındadır. Evet Türkiye'yi yakından ilgilendiren su sorunun yüzeysel bir bakışla görünümü böyledir. Bu haliyle sorun, yalnızca Suriye ve Türkiye arasındaki bir pazarlık konusu gibi görünmektedir. Oysa su ile ilgili denklemin içinde çok önemli bir yer tutan bir ülke daha vardır: İsrail... Yahudi Devleti'nin su ihtiyacı gittikçe artmaktadır. İsrail, yakın vadede Sovyetlerden 1 milyon göçmen gelmesini beklemektedir. Bu durumda yaklaşık 100 milyon m3'ü içme suyu, 300 milyon m3'ü sulama için olmak üzere daha fazla su tüketilecek demektir. Dolayısıyla İsrail, hele bir de ülkeye yeni gelecek yahudi göçmenleri düşünürsek, mutlaka ve mutlaka yeni su kaynakları bulmak zorundadır. Bundan daha da önemlisi, şu anda İsrail'in kullandığı suyun önemli bir bölümünde gerçekte onun hakkı olmayışıdır. İsrail'in kullandığı büyük orandaki su, özellikle Batı Şeria'da gerçekleştirilen kullanım uluslararası hukuka göre oldukça fazla. Bir İsrail vatandaşı bir Filistinlinin kullandığı suyun beş katını kullanıyor. Filistinliler ise bu suya İsrail vatandaşlarının ödediklerinin üç katını ödüyor. Filistinliler İsrail'in kendilerine ait su kaynaklarını çaldığını şöyle anlatıyorlar: İsrail suyumuzu çalıyor. Batı Yakası'nın altında büyük bir su gölü var. Aslında bu suyun tümü bize ait olan topraklarda kalıyor. Ama İsrail burada açtığı kuyuları çok derin kazıyor ve hemen hemen suyun hepsini çekiyor. İşgal altında tuttuğu Batı Yakası'ndaki su kaynaklarının yüzde 90'ını İsrail kullanıyor. Bize içecek su bırakmıyor. Gerçekte işgalin nedenlerinden biri bu. İsrail 25 yıldır bizim suyumuzla çölde vahalar yaratıyor. Hatta Lübnan'ın güneyine girmesinin nedenlerinden biri de gene su. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi şimdi barış masasına otururken kullandığı mevcut su kapasitesinden bir damla taviz vermek istemiyor. Statükoya devamdan yana. Ortadoğu barışının ana konularından biri olan su üzerindeki anlaşmazlığı gidermek için uluslararası uzmanlara başvurmak istiyoruz. Hiç olmazsa bir geçiş dönemi boyunca kişi başına bir miktar belirleyip İsrail'le suyu bu kişi başına miktara göre bir eşitlik ilkesi üzerinden saptamak istiyoruz. Bizim talebimiz bu. Ama İsrail tutuyor, bize Gazze'de su arındırma sistemleri kurmamızı öneriyor. Olacak şey değil. Feci pahalı bir sistem bu. Öyle ki Coca-Cola içmek daha ucuza geliyor...27 Coşkun Adalı ise Emperyalizmin Ortadoğu'ya Müdahalesi adlı kitabında konuyu şöyle vurguluyor: İsrail Ürdün'de Şeria nehrinin bir kolu olan Yarmuk nehri üzerinde yapılacak Vahba barajına politik nedenlerle karşı çıkıyor. Şeria nehri İsrail'in ana su kaynağı olduğu için bu barajı İsrail'in ulusal güvenliğine bir tehdit olarak görüyor. Öte yandan Şeria nehrini hem Ürdün hem de İsrail aşırı bir biçimde kullanmak zorunda kaldıklarından kaynağının yani Ölü Deniz'in su seviyesi sürekli düşüyor ve nehrin de tuzluluk oranı artıyor. Çok yakında bu nehir tarımda kullanılmaz bir hale gelecek. İsrail'in işgal altında tuttuğu Filistin topraklarında susuzluk çok ciddi boyutlar almış durumda... Sonuçta milyonun üstünde Filistinli bir de susuzluktan kıvranıyor. Açık kanalizasyonlar, var olan sınırlı su tabakasını artan bir biçimde sürekli kirletiyor. Filistinliler sadece pis su kullanabiliyor. Biyolojik savaşsa, bu da bir tür biyolojik savaş!.28 Dolayısıyla Ortadoğu'daki su sorununun nedenlerinden biri, İsrail'in suyu "gasp" etmesidir. İsrail tarafından suyu gasp edilenler arasında Filistinliler ve Ürdün'ün yanısıra Lübnan ve Suriye de vardır. Lübnan, İsrail, Suriye ve Ürdün'ün paylaşması gereken Şeria nehri bugün fiilen İsrail'in kontrolü altında bulunuyor. Zaten nehrin bir yatağına sahip olan İsrail, Golan tepelerini işgal ederek ikinci, Güney Lübnan'a girip sözde güvenlik bölgesi kurarak üçüncü ve sonuncu yatağını ele geçirmişti. İşte İsrail'in su sorunundaki rolü, bu noktada Türkiye'ye etki etmektedir. Çünkü İsrail, sularını gasp ettiği Arap ülkelerini, özellikle de Suriye'yi, bölgede İslam'a karşı oluşturmaya çalıştığı "kutsal-olmayan ittifak"a dahil etme hedefindedir. Ancak İsrail, bu ülkeleri bir yandan susuz bırakırken, bir yandan da onları kendine "müttefik" yapamaz. Bu nedenle Yahudi Devleti, mutlaka sözkonusu Arap ülkelerini su yönünde tatmin etmelidir. İsrail, bunu gasp ettiği suyu sözkonusu ülkelere geri vererek yapamaz. Tek bir çözüm vardır, bu ülkelere, yani en başta Suriye'ye su "başka bir yerden" bulunmalıdır. Hatırlamak gerekir: İsrail tüm bölgeyi kendisi için "kutsal toprak" olarak görmekte ve bölgeyi kendi malı saymaktadır. Ve madem bu bölge ve dolayısıyla bu bölgedeki sular "İsrail'in malı"dır, Suriye'ye vermek için Fırat ve Dicle ne güne durmaktadır? Ateşten Nehirler; Fırat ve Dicle Hürriyet yazarı Zeynep Göğüş, bir yazısında İsrail'in su sorununda Türkiye'nin değil, Suriye'nin yanında olduğuna değinmiş ve Türkiye'nin güneye daha fazla su bırakarak Ortadoğu'daki "barış süreci"ne (!) katkıda bulunmasını öngören Barış Suyu Projesi'ni, Türkiye'nin "oyuna getirilmesi"nin en ünlü örneği olan "Rogers Planı"na benzetmişti. Göğüş, 7 Ekim 1993 tarihli sözkonusu yazısında, "İsrail Türkiye'nin Suriye'ye Fırat'tan daha fazla su akıtması için baskı yapacak" diyor ve şöyle yazıyordu: Kudüs'teki Hebrew üniversitesi profesörlerinden Hillel Shouval sorduğum sorulara yanıt vermek için sağ eliyle sol kulağını tuttu, 'Su meselesinde İsrail'le Türkiye arasında işte tam böyle bir ilişki var' dedi. Prof. Hillel, Ankara'da devam eden 'Ortadoğu'da işbirliği ve kalkınma unsuru olarak su' konulu konferansa Amerika dönüşü katılıyordu. Harvard'da yapılan üç günlük bir su konferansında fikir jimnastiği yapmıştı. Harvard Üniversitesi, İsrail-Filistin barış planlarının piştiği yer aynı zamanda... Sağ eliyle sol kulağını tutarak anlattı Prof. Shouvel: 'Türkiye Suriye'ye daha fazla su verirse, Suriye de Ürdün'e Yarmuk ırmağından daha fazla su akıtabilecek. Ürdün'ün sulama imkanları artınca da Ghor kanalından Filistinlilere yılda yüz milyon metreküp su sevketmesi mümkün olacak. Türkiye'nin bu süreçte oynayacağı dolaylı rol budur...' Türkiye üzerindeki su basıncı bir süredir hissedilir biçimde artıyor. İsrail, özellikle Filistin'le barış sürecinin başlamasından bu yana, Fırat'ın sularından Suriye'nin daha fazla yararlandırılmasını istediği izlenimini uyandırıyor. İsrail-Suriye barış pazarlığında Fırat'ın suları da bir kart olarak masaya gelebilecek. İsrailliler, Suriyelilerden başka alanlarda taviz koparabilmek için 'Fırat'ın sularından daha fazla yararlanmanız için sizin tarafınızı tutuyoruz' diyebilecekler. NATO Başkomutanı General Rogers'ın Yunanistan'ın NATO'nun askeri kanadına girmesi konusunda General Evren'i nasıl oyuna getirdiğini hatırlıyor musunuz? Türkiye, Ege'deki komuta kontrol alanları belirlendikten sonra Yunanistan'ın NATO'nun askeri kanadına girmesini istiyordu. Rogers bir plan yaptı, Papandreu'nun bu planı onayladığı konusunda Evren'e sözümona güvence verdi ve Türkiye NATO'daki vetosunu çekti. Sonunda ne oldu? Yunanistan su koyuverdi. Türkiye elindeki en değerli kartı kaybettiğiyle kaldı. Yunan vetosu, Avrupa Topluluğu'nda başımıza bela oldu. Bugün de önemli bir koz gibi görünen su meselesi, sıkı durmadığı takdirde, Rogers Planı gibi ters bir karta dönüşebilir. Barış Suyu projesi falan derken, su için başka konularda taviz verme noktasına çekilebilir Türkiye... Özellikle de Kürt meselesine dikkat... Senaryo isterseniz, Kürt devletini her kim kurdurtacaksa, önce gelir su pazarlığına oturur, suları alır, desteği verir. Ankara'da Hacettepe Üniversitesi ile Alman Frederich Neumann Vakfı'nın düzenledikleri su konferansının ilk gününü izledikten sonra bazı saptamalar yapabiliriz: Prof. Hillel 'Tek taraflı olarak Suriye'ye su vererek gösterdiğiniz bonkörlük, 'pederşahi' bir tavır olarak algılanıyor' diyor. İsrailliler meseleyi uluslararası platforma çekmeye çalışıyorlar. Hukuki değil siyasi çözümden yana görünüyorlar. Dünya Bankası'nın uyuşmazlık halinde olan nehirlerde yapılan barajlara para vermediğini hatırlatma gereğini duyuyorlar. ... Amerikalılar Ortadoğu sularının bir bütün halinde ele alınmasından yana görünüyorlar. Su bankası gibi fikirlerin ortaya atılış nedeni de bu. Konjonktür Türkiye'nin aleyhine gelişebilir. Uluslararası hukukta, menba ülkeleri denilen suyun musluğunu elinde tutanları zorba, aşağıdaki mensap ülkelerini ise korunmaya muhtaç zavallılar gibi algılama eğilimi ağır basıyor. Barış suyu fikrini ortaya atan Türkiye; Akdeniz'e akan Göksu, Seyhan, Ceyhan gibi nehirlerinin sularını Ortadoğu'ya boru ile sevketmeye hazır, ama bu projeden sözeden yok. Varsa yoksa GAP'ın can damarı Fırat'ın suları... Barış suyu projesi için uluslararası finans aleminden destek gelene dek, Fırat'ın suları konusunda sıkı durmalıyız. Rogers Planı'ndaki gibi elindeki kozu hediye etme enayiliği bir kere yapılır. Su avantajını kaybedemeyiz. Göğüş'ün de ısrarla vurguladığı gibi Joyce Starr ve George Harris adlı iki yahudinin mimarlığını yaptığı Barış Suyu Projesi, Türkiye için oldukça tehlikeli gözükmektedir. Bu ilginç denklemin ortaya çıkardığı bir gerçek daha vardır: İsrail, her ne kadar bunu hissettirmemek için sürekli Türkiye'ye çiçek atsa da, su sorununda Suriye'nin yanındadır. Suriye'nin yanında olması, Suriye'nin su için Türkiye'ye karşı koz olarak kullandığı terör örgütünün de yanında olduğu anlamına gelmektedir kuşkusuz.
Türkiye'ye Karşı İsrail-Suriye Su İttifakı Suriye, 1995'in son haftalarında barış görüşmeleri için İsrail ile yeniden masaya oturmaya hazır olduğunu açıkladı. Bu, Suriye'nin de çok yakında İsrail ve ABD tarafından Ortadoğu'da başlayan "anti-İslami cephe"ye dahil olacağını gösteriyordu. Hafız Esad, Yahudi Devleti'nin yanına geçiyordu. Bu gelişme, az önce değindiğimiz Suriye-İsrail gizli su ittifakını da daha bir hissedilir hale getirdi. İsrail Suriye ile barış yaparken işgal altında tuttuğu Golan Tepeleri'nden çekilecekti. Ancak yine de Golan'daki su kaynaklarını elinde tutmak istiyordu. Bunun tek yolu ise Suriye'ye "başka bir yerden" su bulunmasıydı. Doğal olarak "Türkiye formülü" yeniden gündemin zirvesine oturdu. İsrail, yine kendisini perde arkasında tutmak istiyordu. Bu nedenle, Suriye, 1995'in son günlerinde arkasına Arapları alarak atağa geçti. Önce 27 Aralık 1995'te Şam'da bir Arap zirvesi yapıldı ve Türkiye'yi su konusunda uyaran bir deklarasyon yayınlandı. Bir kaç gün sonra da Suriye Türkiye'ye aynı konuda bir nota gönderdi. Yüzeysel bir bakış, diğer Arap ülkelerinin desteğini arkasında bulan Suriye'nin Türkiye'ye karşı harekete geçtiği yorumu yapabilirdi. Oysa Suriye'ye cesaret veren güç, yalnızca diğer Arap ülkeleri değildi. Hafız Esad, her şeyden önemlisi, İsrail'den ve onun lobilerinden destek buluyordu. Fatih M. Yılmaz, 3 Ocak 1996 tarihli Milliyet'te yayınlanan "Suriye-İsrail Gizli Su İttifakı" başlıklı haberinde şunları yazmıştı: Fırat'ın sularının paylaşımı konusunu bazı Arap ülkelerini de arkasına alarak son günlerde sürekli gündeme getiren ve Türkiye'yi köşeye sıkıştırmaya çalışan Suriye'nin bu girişiminin arkasında İsrail'in de bulunduğu belirtildi. Dışişleri Bakanlığı'nda Fırat ve Dicle'nin sularının paylaşımı konusunda hazırlanan bir raporda, İsrail'in işgal altında tuttuğu Golan Tepeleri'nde kendisi için son derece önem taşıyan su kaynakları bulunduğu ve bunları hiçbir şekilde elden çıkarmak istemediği vurgulanarak, "İsrail Suriye'nin Golan'daki kaybının Fırat'tan verilecek fazla suyla kapatılmasını istemektedir" deniliyor... Uluslararası camiada Türkiye'ye yönelik baskıların arttığına dikkat çekilen raporda, "bu baskıların kaynağına inildiğinde karşımıza İsrail çıkmaktadır. 'Su, savaşa neden olabilecek bir anlaşmazlık konusudur', şeklindeki tezin arkasında Kahire ve Tel Aviv vardır" deniliyor. İsrail'in son dönemde talip olduğu Manavgat suyunda da bazı kuşku uyandıran noktalar var. Manavgat suyu projesi DSİ tarafından 1990 yılında başlatıldı. DSİ'nin projeyi ne amaçla başlattığı belli değildi, ancak projeyi başlatması için Kamu Ortaklığı İdaresi'nin DSİ'ye bir miktar para verdiği öğrenildi. DSİ'ye projeyi, 1.5-2 milyon nüfusun su ihtiyacını karşılayabilecek çapta hazırlaması talimatı verildi. Konu hakkında Devlet Planlama Teşkilatı da bilgi sahibi değildi. RP Genel Başkan Yardımcısı Recai Kutan, "normal olarak bir proje hazırlanırken, fizibilitesi hazırlanır, ne amaçla yapıldığı belirlenir, ekonomik olarak rantabl olup olmadığı araştırılır. Anlaşılan bu proje kapalı kapılar ardında hazırlanmış" demişti. "Kapalı kapılar ardındakiler", Türkiye'yi, proje için 100 milyon dolar harcamaya, sonra da bu suyu İsrail'e vermeye mecbur bırakmışlardı. Bir 'Rıza Üretme' Operasyonu: İsrail'in 'Doğal Müttefik' Olarak Sunulması Önceki sayfalarda incelediğimiz bilgiler göstermektedir ki, İsrail, bugün Türkiye'nin başını ağrıtan en büyük sorunun, Kürt sorunun en önemli mimarıdır. Yahudi Devleti'nin Türkiye'nin güneydoğusunda gözü vardır. Su sorunu ve benzeri konularda da İsrail gerçekte Türkiye'nin karşısındadır. Ama ne ilginçtir, İsrail-Türkiye ilişkileri bugün hiç de sözkonusu tabloya uygun olarak şekillenmemektedir. İsrail Türkiye'ye yakınlaşma çabası içindedir ve iki ülke arasında "dostluk" havası esmektedir. Bu çelişkili gibi gözüken durumun nedeni ise İsrail'in önceki sayfalarda da değindiğimiz "ikili politika" geleneğidir. İsrailli yazar Benjamin Beit-Hallahmi'nin The Israeli Connection adlı kitabında sözünü ettiği bu "ikili politika" stratejisi, bir "görünen" bir de "gerçek" iki ayrı politikanın aynı anda uygulanmasını öngörür. Hallahmi'nin bildirdiğine göre, İsrail pek çok ülkeye karşı bu tür bir "ikili politika" uygulamıştır. Örneğin resmi olarak İsrail'le ilişkilerini kesmiş olan, hatta İsrail'i tanımayan pek çok ülke, gerçekte İsrail ile çok yakın gizli ilişkiler içinde bulunmuştur. Başka bir deyişle, İsrail gerçekte "dost" olduğu pek çok ülkeyle birlikte sanki "düşman"mış gibi bir tablo çizmiştir. Kuşkusuz bunun tersi de olabilir; İsrail gerçekte "düşman" olduğu bir ülkeye karşı "dost"ça da yaklaşabilir. Nitekim yahudi kutsal kaynaklarında düşmana karşı "sahte barış"larla yaklaşılması hükmünün yer aldığını, İsrail'i konu edinen bölümde (8. bölüm) incelemiştik. Görünen odur ki, bugün Türkiye için de görünüşte dostluğu fakat gerçekte düşmanlığı içeren bu tür bir "ikili politika" İsrail tarafından uygulamaya konmuş durumdadır. Ancak İsrail'in bu "ikili politika"sını başarıyla yürütebilmesi için, aşması gereken önemli bir engel vardır. Türk kamuoyunun büyük bir bölümü için, İsrail; saldırgan, işgalci ve güvenilmez bir devlettir ve en önemlisi, İslam aleyhtarlığının da bir numaralı sembolüdür. Bu nedenle İsrail'in Türkiye'ye yolladığı timsah gülücüklerinin hedefine ulaşması oldukça zordur. Kamuoyu, İsrail'le yakınlaşma sürecine "rıza" göstermeyecektir. İşte bu nedenle, Noam Chomsky'nin sık sık vurguladığı o ünlü yönteme, "rıza üretme" yöntemine başvurulması gerekmektedir. Kamuoyu, bazı klasik "düşünce yönlendirme" araçlarının yardımıyla İsrail'e sempati besler hale getirilmelidir. Chomsky'nin de bildirdiği gibi bu "düşünce yönlendirme" ve "rıza üretme" araçlarının en önemlisi ve etkilisi, medyadır. Ve ilginçtir, Türkiye'deki medyanın önemli bir kısmı, gerçekten de, son bir kaç yıldır, oldukça dikkat çekici ve yoğun bir biçimde, İsrail'i Türkiye'nin "doğal müttefiği" olarak gösterme çabası içindedir. Bunun bir tesadüf olduğuna inanmak gerçekten zordur. Belki İsrail'i aklamaya çalışan tüm medya üyelerinin ki bunlar genellikle "büyük" gazetelerin köşeyazarlarıdır bilinçli bir şekilde "rıza üretme" misyonunu üstlendiklerini söylemek abartma olabilir. Ancak bu kalemşörlerin en azından bir kısmının bu işi bilinçli bir şekilde yaptıkları ve diğerlerini de etki altına aldıklarını söyleyebiliriz. Çünkü malumdur, ülkemizde meslek itibariyle "hem gazeteci, hem ajan" olan bazı insanlar vardır. Bunun yanısıra, "hem gazeteci, hem mason" olanlar da vardır ki, bunların aldıkları loca eğitimi, kuşkusuz İsrail'e bakış açılarını yönlendirmiş olmalıdır. Olayın dikkat çekici bir başka boyutu ise İsrail propagandası ile İslam aleyhtarlığının çoğu kez yanyana sürdürülüyor olmasıdır. Bazı köşeyazarları bu konuda "öyle başarılı"dırlar ki, Ufuk Güldemir'in bildirildiğine göre, "irticaya karşı verdikleri mücadele" nedeniyle, Türkiye'de yakından tanınan ünlü CIA ajanı Paul Henze'den samimi "aferin" bile koparabilmişlerdir.29 Daha da önemlisi, sözkonusu İslam aleyhtarlığı, tek bir merkezden ve sistemli bir şekilde yürütülmektedir. ABD'nin Bonn Büyükelçisi olan Richard Burt'ün, Dışişleri Bakan Yardımcılığı döneminde Washington'da yapılan "Ortadoğu Üzerinde Türk ve Amerikan Görüşleri" konulu panelde söylediği sözler bu noktada oldukça anlamlıdır: Radikal İslam hareketleri tehlikeli biçimde Ortadoğu'ya yayılmakta, bölge istikrarını tehdit etmektedir. Buna karşılık laik Türkiye'ye, hem bir İslam ülkesi, hem de bir Batı müttefiki olması dolayısıyla radikalizmin önlenmesinde büyük görevler düşmektedir. Türkiye geçmişte birçok tehdidin üstesinden gelmiştir. Şimdi bunun da gelecektir. Çünkü halen Türkiye ile aktif bir kontr-terörizm programı yürütmekteyiz. Demek ki, Türkiye'de bir kısım medyanın yürüttüğü İslam aleyhtarlığı, Batılı patronlarının "kontr-terörizm" gibi bir isimle kamufle etmek istedikleri büyük bir stratejinin sonucudur. Yani sistemli ve kontrollüdür. Bu durumda İslam aleyhtarlığına paralel olarak yürütülen İsrail propagandasının da sistemli ve kontrollü olduğu sonucuna varabiliriz. Bu yüzden, İsrail ve Türkiye'nin birbiriyle doğal müttefik oldukları şeklindeki kampanyayı bir koro halinde seslendiren bazı kalemşörlere bir göz atmakta yarar var. Herşey birden bire 1992 yılında başladı. Örneğin, Yağmur Atsız, 27 Eylül-3 Ekim 1992 tarihli Nokta'daki "Bir doğal müttefik İsrail" başlıklı yazısında bölgede İran-Irak-Suriye ve Yunanistan'a karşı Türkiye'nin doğal müttefiğinin İsrail olması gerektiğini söylüyordu. Yağmur Atsız'ın Kürt hareketinin ve bölgede su ve terör konusunda Suriye rejiminin gizli destekçisi olduğu bilinirken İsrail'i doğal müttefik olarak sunması ilginç bir rastlantıydı. 27 Temmuz 1993 tarihli Milliyet gazetesinde ise Yalçın Doğan "Teröre karşı İsrail'le İşbirliği" başlıklı yazısında "Kürt sorununu İsrail'le işbirliği içinde çözelim" diyordu. 1 Ağustos 1993 tarihli Sabah gazetesinde yer alan Cengiz Çandar'ın İsrail'le ilişkilerin geliştirilmesi talebi, 2 Ağustos'ta Milliyet gazetesinde Taha Akyol'un İsrail'le ilişkileri geliştirelim yazısı tam bir paralellik içeriyordu. Acaba Milliyet gazetesi Washington muhabiri Turan Yavuz'un ABD'nin Kürt Kartı kitabını bu köşeyazarları hiç okumamışlar mıydı? Bu kitapta İsrail'in Kürt hareketine 1960'lardan günümüze kadar nasıl destek verildiği apaçık anlatıldığı halde, İsrail'in ısrarla bölgede doğal müttefiğimiz olması yönünde verilen telkinler mide bulandıracak nitelikteydi. 29 Temmuz 1993 tarihli yazısında ise Yalçın Doğan "Kudüs'e asıl şimdi gölge düştü" başlıklı yazısında, Hikmet Çetin'in İsrail gezisini ertelemesini şiddetle kınarken, İsrail'in Güney Lübnan'da masum sivil halkı bombalamasını ayakta alkışlıyordu. Daha düne kadar Suriye'ye karşı İsrail'in doğal müttefiğimiz olması gerektiğini savunan Yalçın Doğan, Güney Lübnan'ın bombalanmasında Suriye-İsrail işbirliğini görünce Suriye'ye karşı da sempatik bakmaya başlamıştı. Tek düşmanı ise bazı yazılarında "halkın afyonu" olarak da tanımlamaktan kaçınmadığı İslam'dı... Yalçın Doğan, tek misyonu İsrail'in Ortadoğu'daki piyonluğunu yapmak olan Ürdün Kralı Hüseyin'i Türkiye'yi ziyareti sırasında öve öve bitiremezken kendi misyonunu da ortaya koyuyordu. 5 Eylül 1993 tarihli yazısında yine Yalçın Doğan bu kez de Türkiye'nin Ortadoğu'ya Müslüman gözlüğünden değil, İsrail gözlüğünden bakması gerektiğini savunuyordu. 28 Temmuz 1993 tarihli Milliyet gazetesinde ise Ali Sirmen'in 'Önemli Ziyaret' başlıklı haberi de Türkiye-İsrail yakınlaşmasını destekleyen bir başka yazıydı. 30 Temmuz 1993 tarihli Ertuğrul Özkök'ün 'Çetin İsrail'e gitmeliydi' başlıklı yazısı, 27 Temmuz 1993 tarihli Sabah gazetesinde Hasan Cemal'in 'Türkiye İsrail ilişkilerinde bir dönüm noktası' başlıklı yazısına uygundu. Rıza üretmenin en başta gelen mimarı ise kuşkusuz Sedat Sertoğlu oldu. Sertoğlu'nun tüm yaşamı İsrail bağlantıları ile doluydu. Tam onüç yılını Türkiye ve İsrail'i birbirine yakınlaştırmaya adadığını kendisi yazmıştı. Yıllık tatillerini İsrail'de geçiriyordu. Tel-Aviv'de en iyi tanınan Türk gazetecisiydi. Yahudi Devleti'nde, sanki kendi evinde gibi rahattı. İsrail liderleri ile uzun sohbetler yapar, sonra buradan aldığı öğütleri sıcağı sıcağına gazetesi Sabah'tan Türk kamuoyuna enjekte ederdi. 28 Temmuz 1993 tarihli Sabah'ta çok sık gittiği ve çok sevdiği bir yerden, Kudüs'ten yazan Sedat Sertoğlu'nun "Kürt sorununu İsrail'le birlikte çözelim" önerileri Suriye ve İran'ın Türkiye'ye düşman olduğu iddialarıyla güçlendiriliyordu. Ama Suriye'nin İsrail'le herhangi bir probleminin olmadığı düşünülürse, Sertoğlu'nun neden terörün kaynağı olan İsrail'den terörü kurutmasını rica etmemizi istediği sorusu akla geliyordu. 30 Temmuz 1993 tarihli 'Tarihi Fırsat' yazısında bu kez Tel-Aviv'den yazan Sedat Sertoğlu, Türkiye'nin İsrail'le ilişkilerini geliştirmesi için nutuklar atmaya başlıyordu. 27 Ekim 1993 tarihli 'İsrail Devrede' başlıklı yazısında Sertoğlu bu kez üç üst düzey İsrail yetkilisiyle Sheraton otelinde yaptığı görüşmeden bahsediyor ve sonra İsrail'e uzunca bir övgü yaptıktan sonra, Yahudi Devleti ile stratejik işbirliğine gitmemizin ne kadar yararlı olacağına dair masallarına devam ediyordu. Bu arada, yazdıklarından anlaşıldığına göre, "İsrailli yetkililer" Türkiye'nin İran'la ilişkilerini bozması gerektiğini de Sedat Sertoğlu'ya nasihat ediyorlardı. 3 Kasım 1993 tarihinde "Suriye ve şimdi" başlıklı yazısında Sedat Sertoğlu, İsrail'le anlaşmış bir Suriye'ye karşı Türkiye'nin eylem yapmasının imkansızlığını belirtiyor ve İsrail-Suriye anlaşmasından önce Türkiye'nin Suriye'ye savaş açması gerektiğini iddia ediyordu!. Oysa Hafız Esad'ın kardeşi Rıfat Esad'ın yıllardır İsrail'le gizli diplomasi yürüttüğünü ve Türkiye-Suriye savaşı kışkırtıcılığını İsrail'in yaptığını şüphesiz Sedat Sertoğlu'da biliyordu. 27 Temmuz 1993 tarihli Hasan Cemal'in yazısı da müttefik olarak İsrail'i seçmiş durumdaydı. Hasan Cemal'in Kudüs ziyareti sonucu Rabin ve Weizman'dan aldığı nasihat "İslam tehlikesi"ydi. Bu görüşme sırasında Rabin'in yanında İsrail Dış İlişkiler Konseyi Başkanı sıfatıyla karşımıza çıkan kişi ise ünlü Mossad ajanı David Kimche idi. Hasan Cemal'in 9 Eylül 1993 tarihli Sabah'taki yazısında "üst düzey" İsrail dışişleri yetkilisinden aktardığı mesajlar da ilginçti: İsrail'in Kürt devletine karşı olduğu, Barış suyu projesinin faydaları, Türki Cumhuriyetler arasında koordinasyon, İsrail'in ABD ve Mısır'la olan özel ilişkisinin Türkiye'yle de kurulması ve İsrail'in Türkiye'yle doğal müttefik olduğu... Bu arada İsraillilerin Hasan Cemal'e verdiği mesajlar arasında, İslami uyanışın önlenmesinde Türkiye ve İsrail'in ortak çıkarının bulunduğu şeklinde inciler de vardı elbette. Kürt devletinin kurulmasının İsrail'in stratejik hedefi olduğunu, Türki Cumhuriyetlerdeki İsrail çengeli, İsrail'in GAP üzerindeki emelleri ve İslam karşıtı politikası herkes tarafından bilindiği ve kaleme alındığı günlerde böyle ilginç nasihatların medya sütunlarını süslemesi ilginçti tabii. Çetin Altan, 29 Temmuz 1993 tarihli yazısında, Sedat Sertoğlu'nun üst düzey Mossad ajanlarından aldığı görüşlerin doğrultusunda İsrail'i doğal müttefik olarak sunarken, arada İslam'a saldırmayı da ihmal etmiyor, hatta İsrail'in yanında Rusya'yı da doğal müttefik olarak sunuyordu. 9 Ağustos 1993 tarihli yazısında Çetin Altan yine İslam'a saldırıp Rusya ve İsrail'le dayanışmayı bir kez daha öneriyordu. Tescilli mason Çetin Altan'dan farklı bir yaklaşım beklemek de zaten yanlış olurdu. Milliyet'in 2 Ağustos 1993 tarihli İsrail'in PKK kamplarını vurmuş olabileceği şeklindeki yanlış-bilgilendirme (dezinformasyon) haberi ve "Ortadoğu'da yeni ortak İsrail" adlı 25 Temmuz 1993 tarihli haberi hep aynı içeriği taşıyordu; İslam dünyasını bırakıp İsrail'le bölgede İslam'a karşı bir pakt oluşturalım, fikrini. 25 Temmuz-1 Ağustos 1993 tarihli EP dergisinde Deniz Subayı ve "stratejist" Erol Mütercimler'de Moskova'daki yahudi cemaatinin büyük finansal gücü nedeniyle İsrail'in Rus medyasını, hatta hükümetini yönlendirebildiğini söyledikten sonra yine Türkiye'nin İsrail'le acil müttefik olmasını öneriyordu. EP dergisinin 15-22 Ağustos 1993 tarihli sayısında da bu kez Ali Sirmen, Taha Akyol, Sedat Sertoğlu ve Çetin Altan yine Türkiye-İsrail işbirliğini savunuyorlardı. Aynı sayıda bu kez bir başka Deniz Hava Harp Okulu "stratejist"i Doç. Dr. Cengiz Okman İsrail'le işbirliği yapmak gerektiği telkinini tekrarlıyordu. Yine EP dergisinin 19-26 Eylül 1993 tarihli sayısında Soli Özel İsrail'le doğal müttefik olmanın faziletlerini ortaya koyuyordu. İsrail uzantısı think-tank'lerin Türkiye ile Suriye, İran ve Irak arasında çıkartmayı düşündükleri savaş senaryoları masonik basının sütunlarını işgal ederken, Türkiye'ye tek alternatif olarak İsrail'le işbirliği gösteriliyordu. 13-19 Kasım tarihli Nokta'daki yazısıyla Cüneyt Ülsever de İsrail'le yakınlaşmanın ateşli savunucuları arasına giriyordu. Bu arada ilginç bir şey oldu, buradaki bir kısım medyanın İsrail yanlısı propagandasına karşılık, Amerika'daki İsrail medyasının bir numaralı ismi, Türkiye Başbakanı aleyhinde sert bir yazı yazdı. New York Times gazetesinin yahudi asıllı ve şiddetli İsrail yanlısı yazarı William Safire, Tansu Çiller'e şantaj olarak yazdığı "Satılık Müttefik" adlı yazıda yahudi lobisinin görüşlerini dile getirdi. Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin'in İsrail ziyaretinin hemen öncesinde yayınlanan yazı İsrail'in Türkiye'den talep edeceği su konusu için tehdit mahiyeti taşımaktaydı. Teoman Erel, Meydan gazetesindeki "Çiller'e Yahudi Tehdidi" başlıklı yazısında konuyu şöyle dile getiriyordu: Bazı uzman kişiler Türkiye ile İsrail arasında geçebilecek bazı pazarlıklara dikkati çekiyorlar. Kürt devleti kurulmasını öteden beri destekleyen İsrail, bu tutumunu hiç değiştirmeden Türkiye'den ucuz su almak istiyor. Su bölgemizde geleceğin en etkili menfaat konusudur. İsrail-Filistin barışının hayata geçirilmesi için de Türkiye'nin acele olarak Suriye'ye daha fazla su vermesini, Suriye'nin böylece güneye daha fazla su akıtılmasını istiyorlar. İsrail bu koşullarda Filistinliler'e biraz su akıtacak. William Safire, Türkiye'ye yönelik aleyhte propagandasının bir örneğini de Mart 1995'te Türkiye'nin 35 bin askerle Kuzey Irak'ta başlattığı "Çelik Harekatı" sırasında ortaya koydu. Safire, 30 Mart tarihli New York Times'daki başyazısında şöyle diyordu: "Türkiye Kuzey Irak'ı işgal etti. Bu saldırının tek sebebi, ayrılıkçı Kürtleri cezalandırmak olsaydı, Türk uçakları Bekaa vadisindeki terörist kamplarını vururdu... Türkiye'nin asıl amacı Kuzey Irak'taki petrol tesislerini ele geçirmek ve bunu Saddam adına yapmaktır." Safire aynı yazıda Türkiye'yi durdurmak için ABD'nin bölücü terör örgütü ile görüşmesini de istiyordu. Safire'ın bu yazısına, 2 Nisan tarihli Milliyet'te Taha Akyol'dan sert bir cevap geldi. Akyol, Safire'ın "Türkiye'ye karşı fanatikçe bir kin kustuğunu" söylerken "adam çıldırmış" ifadesini kullanıyor ve ünlü köşeyazarının Türkiye düşmanlığının nedenini de "Safire'ın sözcülük ettiği çıkar lobileri"ne bağlıyordu. Akyol bu "çıkar lobileri"nin adını vermemişti; ama herkes bilirdi ki, Safire'ın temsil ettiği "lobi", İsrail lobisiydi. "Yahudi gazetesi" New York Times'ın yahudi başyazarı, yıllardır İsrail'in gayrı-resmi basın sözcüsü misyonunu yürütüyordu. İsrail'in bölgesel hesaplarının Türkiye ile uyuşmadığını gösteren bu tür açık alametlere rağmen, "rıza üretme" yönteminin dayanılmaz etkisi sonucunda, Türk-İsrail yakınlaşması sürdü. Önce Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin İsrail'e gitti. Çetin'in İsrail ziyaretini sevinçten gözleri dolu dolu olarak anlatan Sedat Sertoğlu ziyaret sonucunda İsrail'in Türkiye'ye en ufak menfaat sağlayacak bir gelişmeden her nedense bahsetmedi. 15 Kasım 1993 tarihli Sabah gazetesinde Sedat Sertoğlu yine ismini belirtmekten kaçındığı "üst düzey İsrailli diplomatlar"ın ağzından İsrail'in Türkiye'yi Kürt sorununun çözümünde desteklediği gibi hayali beyanlar aktardı. Weizman'ın Türkiye ve Çiller'in İsrail ziyaretleri iki ülke arasındaki yakınlaşmayı daha da ileri boyutlara götürdü. Tüm bu süreç boyunca, yukarıda saydığımız gazeteciler yine aynı yorumları ısrarla sürdürdüler. En çok duyulan sözlerden biri, "teröre karşı işbirliği"ydi. Ancak bu yuvarlak lafın altında önemli bir nokta vardı: İsrail, "teröre karşı işbirliği" derken, İslami hareketlere karşı girişilecek ortak bir savaşı kastediyordu. Oysa Türkiye bölücü terör örgütünden şikayetçiydi ve İsrail'den bu konuda yardım umuyordu. Ancak bu beklentiler, İsraillilerin yuvarlak ve geçiştirici cevapları sonucunda hep havada kaldı...
Çiller'in İsrail Gezisi Başbakan Tansu Çiller'in 1994 Kasımında İsrail'e yaptığı gezi, Türk-İsrail işbirliği masalını yaratan medyanın yeni bir takım çarpıtma ve yanlış bilgilendirilmelerine sahne oldu. Türk basının "büyük" isimleri, hep bir ağızdan gezinin son derece başarılı geçtiğini duyurdular. Geziyi başarılı bulmayanlar da, İsrail'i kınadıklarından değil, Çiller'e kusur bulduklarından dolayı bir takım yakınmalar öne sürdüler. Oysa Çiller'in temasları sırasında pek çok konuda İsrail'in Türkiye'den farklı hesapları olduğu sık sık hissedilmişti. Öncelikle gezi boyunca, İsrailliler Ortadoğu'daki en büyük tehlikenin "İslami radikalizm" olduğunu öne sürdüler ve Türkiye'yi İran'a karşı oluşturmak istedikleri cephenin içinde görmek istediklerini vurguladılar. Oysa Türkiye'nin böyle bir niyeti yoktu. Özellikle Dışişleri Bakanı Mümtaz Soysal'ın İsrail'in bu "anti-İslam işbirliği" teklifinden oldukça rahatsız olduğu aktarılıyordu (zaten bu nedenle Mümtaz Soysal Türk heyetine verilen Mossad brifingine dahil edilmemişti). Hürriyet yazarı Sedat Ergin, İsrail'in İran'a karşı ortak cephe teklifinin Türk heyetini memnun etmediğini yazarken şöyle diyordu: "İran faktörünün Türkiye-İsrail ilişkilerinde önemli bir soru yarattığı ortada. İsrail, 'gelin İran'ı birlikte frenleyelim' diyor. Türkiye çelişik çizgiler taşısa da bu yaklaşıma sıcak bakmıyor." Bir ikinci uyuşmazlık Irak'ın toprak bütünlüğünün korunması konusundaydı. Kürt sorunun en büyük kışkırtıcılarından biri olan ve onyıllardır Kuzey Irak'ta bir Kürt devleti kurma hesapları yapan İsrail, doğal olarak Irak'ın toprak bütünlüğünden yana olan Türkiye ile uyuşamazdı. Bu nedenle de Irak konusu Çiller ve Rabin arasında soğuk rüzgarlar estirdi. Geziyi izleyen Sedat Ergin, Hürriyet'teki köşesinde "Çiller, İsrail Başbakanı'ndan Irak'ın toprak bütünlüğü konusunda kuvvetli bir taahhüt alamadı. Bu haliyle Türkiye ve İsrail her ne kadar yakın işbirliğine girseler de, Irak'ın geleceği, farklı bir bakış açısına sahip oldukları pürüzlü bir alan olarak beliriyor" diye yazıyordu. Gezide gerçekleşen "MİT-Mossad zirvesi" de abartıldığı gibi değildi. İsrailliler Türkiye'nin istediği konuda, yani bölücü terör konusunda değil, kendi işlerine gelen konularda "işbirliği" yapma niyetindeydiler. Kaldı ki Türkiye'nin bu tür bağlantıları yeni değildi; İsmet İnönü'nün Mossad şefi Meir Amit ve İsrail başbakanı Levi Eşkol'la 1964'te Fransa'da yaptığı gizli görüşmelerden bu yana ilişkiler vardı. Görüşmelerde ayrıca İsrail'in Türkiye'nin uydusundan televizyon yayınları için yararlanması, Mersin ve İskenderun limanlarının ortak kullanımı gibi konular da konuşuldu ki, bunlar açıkça görüldüğü gibi asıl olarak İsrail'in yararınaydı. Daha önce İngiliz ve Fransızların almak istedikleri Türk F-4 savaş uçaklarının modernizasyonu ihalesinin de İsrail'e verilmesi kararlaştırıldı. Oysa bu Türkiye için "sokağa para atmak" anlamına geliyordu. Fehmi Koru'nun Zaman'daki köşesinde yazdığı gibi, "Türkiye, kendi tesislerinde, kendi uzmanlarının yarı fiyatına çözebilecekleri bir sorunu İsrail'e sunmayı düşünüyor"du. Bu yolla "sokağa atılacak" para ise yaklaşık 300 milyon dolardı!. İsrail'in F-4'lerin modernizasyonunu üstlenmesinin Türkiye'ye için büyük zarar getirdiğini, 6-12 Nisan tarihli Aktüel dergisi de "6 trilyonluk Fantom kazığı" başlığıyla duyurmuştu. Aktüel'in haberine göre, 70'li yıllardan beri uçan 54 Fantom'un modernizasyonu, İsrail'e ihale açılmadan verilmişti. İsrail firması IAI, Almanlar'ın uçak başına 9 milyon dolara yaptığı iş için yaklaşık 12 milyon dolar istemiş ve Türkiye de bu teklifi "İsrail'le ilişkileri geliştirme" adına kabul etmişti. Nitekim, Kasım 1995'te Hava Kuvvetleri'nin yeni Komutanı Orgeneral Ahmet Çörekçi, F-4 ihalesinde yolsuzluk yapıldığını açıkladı ve ihaleyi iptal etti. İsraillilerin en çok üzerine durdukları konuların başında ise su sorunu geliyordu. Ancak bu konuda da İsrail'in hesapları Türkiye'ninkinden farklıydı. Sorun, Sedat Sertoğlu'nun yazdığına göre, "İsraillilerin suya çok az para teklif etmesi, bizim ise çok fazla istememizden" kaynaklanıyordu. Gezinin en ilginç çelişkilerinden biri ise İsrail'in Türkiye'nin "laik" oluşunu sık sık vurgulayışı ve bu konuya verdiği önemi ortaya koyuşuydu. Bu bir çelişkiydi, çünkü İsrail'in kendisi "laik" bir ülke değildi ki... Yazılı bir anayasası olmayan ve gerçek anayasasının M. Tevrat olduğu sık sık vurgulanan İsrail tam bir "din devleti"ydi. İsrail gezisinde Türk heyeti de bunu yakından gördü. Kudüs belediye başkanı, günlerden "Şabat" (yahudi inancına göre hiçbir iş yapılmadan geçirilmesi gereken Cumartesi günü) olduğu için Çiller'e Kudüs gezisi sırasında eşlik etmemişti. Türk heyeti kaldıkları oteldeki "Şabat asansörü"nü görünce de şaşırdılar: Çünkü her İsrail otelinde zorunlu olarak bulunan bu asansör, yahudiler Şabat günü düğmeye basıp "iş yapmış" olmasınlar diye her katta otomatik olarak duruyordu. Otelde kahvaltıda omlet isteyen Türk heyetine de "olmaz, bugün Şabat" cevabı verildi. Gezinin bombası ise kuşkusuz Başbakan Tansu Çiller'in konuşma metninde yer alan "Vaadedilmiş Topraklar'a ayak basan ilk Müslüman başbakan olmaktan gurur duyuyorum" şeklindeki ifade ve yine Çiller'in konuşma metnine eklenen M. Tevrat ayetleriydi. Çiller bunları elindeki metinde yer aldığı için fazla dikkat etmeden okumuştu. Ancak bunların son derece büyük bir anlamı vardı. Çünkü Vaadedilmiş Topraklar, "Nil'den Fırat'a" kadar uzanıyordu ve Türkiye'nin bir bölümünü de içine alıyordu. Bu ifadeleri konuşma metnine ekleyen kişinin, yani Büyükelçi Yalım Eralp'in bu anlamı bilmediğini düşünmek de mantıklı değildi. Çünkü M. Tevrat'a bu denli meraklı olan Eralp, Dışişlerindeki masonların en önemlilerinden biriydi...
Türkiye-İran Savaşı Hesapları ve Yeşil Korku'yla Süslenen Fail-i Meçhuller İsrail, son yıllarda İran'a karşı büyük bir faaliyet içinde. Amerika'nın İran aleyhtarı politikası, İsrail lobisi tarafından yürütülüyor, Yahudi Devleti ayrıca İran'ı zayıflatmak için çeşitli yollar deniyor. 12. bölümde İsrail'in bu konudaki girişimlerini ayrıntılı olarak inceleyeceğiz. İşte İsrail'in İran'a yönelik bu girişimlerinin içinde Türkiye'ye de bir takım roller biçilmektedir. İsrail elinden geldiğince Türkiye'yi İran'a karşı kışkırtmak ve bir Türkiye-İran savaşı üretebilmek niyetindedir. Eski 2000'e Doğru dergisi, 11 Ekim 1992 tarihli sayısında bu konuya "Türkiye-İran Savaşını Kışkırtan CIA Ekibi" başlıklı haberinde yer vermişti. 2000'e Doğru'nun "Washington'da bulunan deneyimli ABD'li gazeteci"den aldığı bilgiye göre, Amerikan-Türk Dostluk Derneği içinde faaliyet gösteren CIA bağlantılı bir ekip, Türkiye'ye İran aleyhinde telkinde bulunuyor ve muhtemel bir çatışmayı körüklüyordu. Bu "savaş kışkırtıcısı" ekibin en önemli üç ismi ise şunlardı: "karanlıklar Presi" Richard Perle, emekli general James Vaught ve Barış Suyu projesinin mimarlarından Joyce Starr... Bu üç isimden ikisinin (Perle ve Vaught) yahudi oluşları elbette ilk anda dikkat çekiyor ve doğal olarak akla bir "İsrail bağlantısı"nın olabileceğinin getiriyor. Nitekim böyle bir bağlantı var. Yazıda "savaş kışkırtıcı" ekibin ortak özellikleri şöyle sıralanıyor: "(Sözkonusu) CIA ekibi üyelerinin ortak noktaları İsrail'e çok yakın olmaları. Bir diğer ortaklıkları da Kürt sorunuyla yakından ilgilenmek." İsrail uzantısı CIA ekibinin savaş kışkırtıcılığı yapması, İsrail'in niyetini göstermesi açısından son derece çarpıcıdır. Ayrıca Clinton'ın Ulusal Güvenlik Kurulu'ndan bir ekibin bir Amerika ziyareti sırasında Türk yönetimine "İslami köktendincilik" tehlikesi hakkında telkinlerde bulunmaya kalkması da anlamlıdır. Cengiz Çandar'ın 14 Nisan 1994 tarihli Sabah'taki yazısında bildirdiğine göre, sözkonusu Ulusal Güvenlik Kurulu'ndan üç kişi, Jeonne Walker, Richard Schifter ve Nancy Sodenberg, bu konuda telkinlerde bulunmuşlardır. Bu üçlünün dikkat çekici bir özelliği vardır; ikisi, yani Jeonne Walker ve Nancy Sodenberg yahudidir. Ancak İsrail'in ve onun ABD'deki uzantılarının Türkiye'yi İran'a karşı kullanma çabası, yalnızca bu tür diplomatik telkinlerle mümkün olamaz. Bir de kamuoyunun Noam Chomsky'nin "rıza üretme" dediği yöntemle böyle bir çatışmaya hazırlanması gerekir. Halkın "rızasının üretilebilmesi", yani savaşın altyapısının oluşturulabilmesi için izlenen yol ise İsrail gizli servislerinin artık uzmanlaştığı bir yöntemdir: Provokasyonlar aracılığıyla toplumu İran ile çatışmaya ikna etmek. Kuşkusuz bu provokasyonların en önemlileri, bazı "anlamlı" isimlere karşı girişilen suikastlerdi. Özellikle Uğur Mumcu ve Jak Kamhi suikastleri bu konuda oldukça etkili oldu. Bunların oluşturduğu provokatif ortam sayesinde Muammer Aksoy, Çetin Emeç gibi eski mafya cinayetleri de İslami adreslere kaydırılmaya çalışıldı. Oysa Uğur Mumcu'nun "İslamcılar" tarafından öldürüldüğüne dair ortada hiçbir kanıt yoktu. Ama tam bunun aksini gösteren kanıtlar vardı: Mumcu, öldürülmeden iki hafta kadar önce Türk basınında ilk kez Mossad-Barzani ilişkisini deşifre etmiş, baba Molla Mustafa Barzani'den oğul Mesud Barzani'ye kadar süren Mossad bağlantısını ortaya koymuştu. Mumcu 7 Ocak 1993 tarihli sözkonusu yazısının başında şöyle diyordu: Ortadoğu'nun karanlık bir kuyu olduğu her gün biraz daha anlaşılıyor. Kanıtlanan son ilişki, Mossad-Barzani ilişkisidir. Mossad, İsrail Devletinin gizli istihbarat örgütüdür. Bu örgütün, Kürt Lideri Molla Mustafa Barzani ile ilişkileri olduğu söylense daha önce kim inanırdı? Barzani'nin CIA ile ilişkisi artık belgelendi. Kimse bu ilişkiye, 'Hayır olmadı' diyemiyor. CIA-Barzani ilişkileri biliniyordu da Mossad-Barzani ilişkileri bilinmiyordu." Mumcu'nun yazısı şöyle noktalanıyordu: "Ortadoğu çokuluslu çıkarların şaşırtıcı ittifaklara yol açtığı kaygan bir ortamdır. Kürtler sömürgeciliğe karşı bağımsızlık savaşı yapıyorlarsa ne işi var CIA ve Mossad'ın Kürtler arasında? Yoksa CIA ve Mossad, anti-emperyalist savaş yapıyorlar da dünya bu savaşın farkında mı değil? Kuşkusuz bu satırlar Mossad'ı rahatsız edebilecek satırlardı. Ancak daha da önemlisi, ailesinin, Mumcu'nun ölümünden önce yine Kürt sorunu ile ilgilendiğini ve çok önemli bazı bilgiler ele geçirdiğini bildiren açıklamasıydı. Belki Mumcu, Mossad'ın yalnızca Kuzey Irak'taki değil, Türkiye'deki ayrılıkçı Kürtler'le de olan ilişkisini çözme yolundaydı. Ancak fazla yaşayamadı. Arabasına yerleştirilen son derece profesyonel bir bomba ile birlikte havaya uçtuğunda nedense tüm masonik medya bir ağızdan "İslamcı teröristler"den söz etmeye başladı. Oysa tam o sırada ortaya çok ilginç bir MİT belgesi çıkmıştı: Belgede, Uğur Mumcu suikastinin Hayfa limanından botla yola çıkan bir Mossad ekibi tarafından gerçekleştirildiği yazılıydı. RP Grup Başkan Vekili Şevket Kazan'a ulaşan ve Kazan tarafından da basına ve televizyonlara açıklanan belge, nedense medyanın büyük çoğunluğu tarafından itibar görmedi. Onlar suikastin faillerini önceden belirlemişlerdi, "İslamcı teröristler"... Dolayısıyla İsrail gibi bir "dost"un adını mümkün olduğunca temiz tutmakta yarar görmüşlerdi. Uğur Mumcu suikasti istenen provokasyonu oluşturdu. Mumcu'nun cenazesi "İslam aleyhtarı gösteri"ye dönüştü. Bir kısım üst düzey erkanının da katılmayı bir vatandaşlık görevi addettiği bu gösteri, masonik basın ve yayın organlarından büyük destek buldu. Ankara sokakları İslam aleyhtarı sloganlarla inleyip, ezan sesleri yuhalanırken provokasyonun İran'ı hedefleyen boyutu da hedefine ulaşıyordu: O kalabalığa ve onun gibi düşünen daha pek çok kişiye "Türkiye İran'a savaş açsın mı?" diye sorulsa, kuşkusuz ezici bir çoğunlukla "elbette" cevabını vereceklerdi. Gönüllü olarak savaşa katılmayı isteyenlere bile rastlanabilirdi. Ancak yine de RP'nin duyarlılığı sonucunda ortaya çıkan "Hayfa bağlantısı", provokasyoncular açısından oldukça rahatsız edici bir pürüzdü. Bu nedenle yeni bir eyleme gerek duyuldu. Seçilecek kişi öyle bir kişi olmalıydı ki, hem kolayca suç "İslamcı teröristler" üzerine atılabilsin, hem de olayda İsrail'in rolünün olabileceği ihtimali akla bile gelmesin. Bunun için en iyi yol, İsrail'le özdeşleşmiş birisine suikast düzenlemekti. Jak Kamhi kuşkusuz bu tarife tam tamına uyuyordu. Ancak Kamhi'nin Mumcu'dan bir farkı vardı: Mumcu, Mossad-Barzani ilişkilerini kurcaladığı gibi gerçekten "ortadan kaldırılması"nı gerektirecek çalışmalar yapmaktaydı. Oysa Kamhi, provokasyoncuların yapmak istediklerini zaten kendine görev edinmiş bir kişiydi. Öyle ki İsrail'de Türkçe yayınlanan Haber adlı dergiye, 6 Aralık 1991 tarihinde verdiği demeçte başkanı olduğu 500. Yıl Vakfı'nın amacını şöyle açıklamıştı: "500. Yıl Vakfı faaliyetlerinin amacı Erbakan ve arkadaşlarının etkilerini azaltmaktır." Dolayısıyla Jak Kamhi kesinlikle bir provokatif suikast uğruna feda edilebilecek bir kişi değildi. Bu nedenle de ona yapılan suikast "başarısız" bir suikast olmalıydı. Ayrıca Uğur Mumcu olayındaki gibi olayın "İslami teröristler" üzerine atılması şansa bırakılmamalı, bu gözü dönmüş "İslamcı teröristler"den geriye pek çok "delil" bırakılmalıydı. Gerekli dekorların hazırlanması ve muhtemelen Kamhi'nin de onayının alınmasından sonra, eylem gerçekleştirildi. Ancak bu kez de bir başka hata yapılmış, "İslamcı teröristler"in bıraktıkları "delil"ler biraz abartılmıştı. Teröristlerin başlarında yeşil berelerle "İslami makyaj" yapmaları, üzerine Arapça yazılar kondurdukları Law silahını olay yerinde bırakmaları, kulladıkları otomobili cami önüne koymaları, bu teröristlerin şaşırtıcı bir hızda"yakalanmaları", suikasti adeta bir tiyatro havasına sokmuştu. Öyle ki terör uzmanı Mahir Kaynak'ın deyişiyle, suikasti düzenleyenlerin bir tek "mahalle muhtarına gidip, iş bu faaliyet, Türkiye'de dinci düzeni kurmak üzere Savama tarafından eğitilmiş biz takkeli ve sakallı adamlar tarafından yapılmaktadır, arz olunur" demedikleri kalmıştı. Suikastin provokasyon olduğu o kadar belliydi ki, masonik medya bile olayı fazla kullanmadı ve unutturmayı yeğledi.31 Uğur Mumcu ve Jak Kamhi'nin yanısıra, provokasyon malzemesi olarak sürekli kullanılan Çetin Emeç ve Muammer Aksoy cinayetleriyle de ilgili bazı ilginç bilgiler vardı. Bu iki suikast kullanılarak sürekli İran ve bir de Suriye 30 bağlantısı kurulmak isteniyordu, oysa bu cinayetleri de Mossad'ın işlediğine dair de haberler vardı. Kimse bu haberleri görmek istemedi, ama yine de o zamanlar gazeteci olan Uluç Gürkan, 22 Mart 1990 tarihli Güneş gazetesindeki yazısında bu konuda bir şeyler yazmıştı. Gürkan'ın bildirdiğine göre, kimliğini açıklamayan bir kişi SHP Genel Sekreter yardımcısı İstemihan Talay'a telefon ederek cinayetler hakkında "ihbar"da bulunmuştu. Telefon eden kişi, Mossad'ın Türkiye'nin İran ve Suriye ile arasını bozmak için bu cinayetleri işlediğini, söylüyordu. Meçhul kişiye göre, Emeç cinayetinin hemen ardından Hürriyet gazetesinde çıkan ve olayda "İran bağlantısı" olduğunu öne süren haber de gerçekte Mossad'ın verdiği yanlış istihbarata dayanıyordu. Telefon eden kişi, Mossad'ın Türkiye'de özellikle laikliği savunan kişileri ortadan kaldırmasının nedeninin de, İran'a karşı bir provokasyon olduğunu söylemişti. Uluç Gürkan bu ilginç telefon görüşmesini aktardıktan sonra, "İsrail'in geçmişte Türkiye'nin Arap ülkeleriyle ilişkilerini bozmak için bazı girişimlerde bulunduğu"na dikkat çekmiş, İsrail'in bu taktiğinin Emeç ve Aksoy cinayetlerine kadar uzanıp uzanmayacağının ise "önemli bir soru işareti" olduğu yorumunu yapmıştı. Bu tür faili-meçhuller ve hergün tekrarlanan küçük telkinler sayesinde, Türk kamuoyu sürekli bir biçimde Türk-İran savaşına hazırlanmak istendi. Bu arada Türk dış politikasının istenmeyen yönlere sapması da engelleniyordu. Türkiye İran'la savaşmak yerine Boşnaklar'a askeri müdahale ile yardım etmeyi düşündüğünde ilginç bir "uyarı" aldı: Muavenet gemisi, Amerikan donanmasına bağlı Saratoga savaş gemisi tarafından vuruldu. Amerikalılar resmi açıklamalarında olayın bir kaza olduğunu söylediler, oysa teknik olarak bu mümkün değildi. Dönemin Genel Kurmay Başkanı Doğan Güreş "olayın kaza olduğuna inanmak güç" demişti. Zaten Saratoga ilginç bir gemiydi. Geçmişi de benzeri sabıkalarla doluydu; Muavenet, Saratoga'dan nasibini alan ilk kurban değildi. Saratoga'ya bir "ihtar gemisi" demek abartma değildi. Saratoga'nın ilginç bir özelliği daha vardı: ABD'deki "Yahudi Askerler Sosyal Yardımlaşma Derneği" başkanı haham David Lapp'ın, 5 Eylül 1990 tarihli Şalom'da bildirdiğine göre, Saratoga'da görevli denizciler arasında çok sayıda yüksek rütbeli yahudi subay vardı. ABD'nin "kaza" süslü uyarı eylemlerinden bir başkası Eşref Bitlis'in uçağının düşmesiydi. Kaza nedeni olarak ileri sürülen komik iddialar hala zihinlerde. Bir başka "uyarı eylemi" ise Türk uçaklarının Kuzey Irak'ta gerçekleştirdiği sınır ötesi hareket sırasında meydana geldi. Ancak bu kez Amerikalılar bir hata yapmışlar, Türk helikopteri sandıkları kendi helikopterlerini düşürmüşlerdi. Mümtaz Sosyal'ın deyişiyle "traji-komik" bir durum olan bu "kaza"yla ilgili olarak Türk pilotlar önemli açıklamalar yaptılar: PKK'nın Şive ve Mezi kamplarına düzenlenen hava indirme operasyonlarına katılan Türk pilotların hemen hepsi ABD'nin, iki helikopteri Türk Silahlı Kuvvetleri'ne ait olduğunu sanarak düşürdüklerini savundular. Çekiç Güç'e ateş püsküren Türk pilotlar, iddialarını geçmişte yaşadıkları tecrübelere dayandırdılar. Pilotlarımız, Çekiç Güç'e bağlı Amerikan uçaklarının birçok kez bölgede keşif veya bombardımana katılan Türk uçak ve helikopterlerine engelleme yaptıklarını ve birkaç kez düşme tehlikesiyle burun buruna geldiklerini kaydettiler. Bu tehlikeyle zaman zaman yüzyüze kaldığını söyleyen bir Skorsky pilotu, 'şimdiye kadar Çekiç Güç'ün bizim üzerimizdeki baskısı kamuoyuna yansımadı. Hep sustuk. ancak bu son olay sabrımızı taşırdı' diyerek tepkisini dile getirdi. Pilotlarımız, Kuzey Irak'taki PKK kamplarına ilk kez bu kadar büyük çapta hava indirme operasyonlarının yapıldığı sırada olayın meydana gelmesine de dikkat çekiyorlar. Mezi kampına yapılan hava bombardımanına katılan bir F-5 pilotu ise şu değerlendirmeyi yaptı: 'Çekiç Güç helikopterlerini bence Türk helikopteri sandılar ve vurdular. Amaçları bize gözdağı vermek ve sınır ötesi operasyonlardaki etkinliğimizi azaltmaktı'.32 Kısacası Türkiye ABD (ve dolayısıyla İsrail) tarafından dış politika alanında yönlendirilmek isteniyordu. Türkiye İran'la çatışmak gibi bazı "yapması gereken" işlere yöneltiliyor ve "yapmaması gereken" işlere yöneldiğinde ise "Amerikan usulü" uyarılıyordu. Somali'ye asker yollamak gibi mantıksız bir eylemin yapılması da hep bu günlere rastladı. "İnsani yardım" hikayesine Türk Dışişlerinin inandığını düşünemeyeceğimize göre, "Türk Dışişleri bunu yapmaya zorunlu tutuldu" desek yersiz olmaz sanırız. Masonik basın ise Somali konusunda Washington'dan yayın yapan gazetelerden farklı bir çizgi izlemeyerek tam bağımlı yayın politikasını sürdürdü.
İstanbul'a Beyrut Modeli ABD'nin, özellikle de ABD'deki İsrail uzantılarının (WINNEP gibi), Türkiye'nin Güneydoğusu'nu kapsayan bir Kürt devleti hesapları içinde olduğuna önceki sayfalarda değinmiştik. Ancak Türkiye üzerindeki parçalama senaryoları bununla da kalmıyor. Yalnızca Güneydoğu'yu değil, tüm Türkiye'yi kapsayan bir "federasyonlaştırma" hesabı var ortada. Federasyonun bir adım ötesi ise bildiğimiz gibi tam dağılma!... ABD Dışişleri Bakanlığı'nın uzun vadeli politikalarını belirleyen "Bureau of Intelligence and Research"ün (İstihbarat ve Analizler Bölümü) "çok gizli" damgalı bir raporu, Yunanistan'da yayımlanan Stohos gazetesi tarafından ortaya çıkarıldı. INR diye adlandırılan İstihbarat ve Analizler Bürosunun CIA ile ortak hazırladığı belirtilen çalışmada, Türkiye'nin Kürt sorununu çözmesi için federasyon öneriliyordu. Federasyonlaşmış bir Türkiye'de uluslararasılaşmış 10 milyonluk İstanbul federasyonunun çok etkili bir konumda olacağı öngörülüyordu. Yunanistan İstihbarat Örgütü KYP'ye çok yakın olduğu bilinen Stohos'un haberinde Türkiye'yi federasyonlaştırma senaryosunun Yugoslavya sorununun kapanmasından sonra gündeme gireceği belirtiliyordu. Stohos'un haberinin üst başlığı "Yugoslavya'nın dağılmasından sonra sıra Ankara'ya geldi" diye konulmuştu. Başlık ise "Türkiye bölgesel büyük güç rolünü oynamaması için federasyonlaştırılacak." Stohos'un haberi şöyle sürüyordu: CIA'nın çok gizli olarak adlandırdığı planları, uluslararası ve bağımsız bir İstanbul istiyor. Yugoslavya sorunu kapanır kapanmaz sıra Türkiye'ye gelecek. Bunun ilk adımı olarak CIA ve INR'nin yıllardır üzerinde çalıştığı federasyon planı yürürlüğe konacak. ABD Dışişleri Birimi'nin çok gizli raporunda, federasyonlaştırma programının ana unsuru Kürtler. Dış politika yazarı Özcan Buze konuyu şöyle yorumlamıştı: İstanbul'un başkent olmaması "özel statü" planlarını epeyce kolaylaştıracak. İstanbul başkent olsaydı, ülkenin geri kalanından koparmak pek o kadar kolay olmayabilecekti. İstanbul'a özel statü ya da bağımsızlık planlarını ,Yunanistan da dinsel ve milliyetçi nedenlerle destekleyecek. İstanbul sermayesinin buna itirazı olacağı sanılmamalı. ABD, 'İstanbul'u bir finans merkezi haline getireceğiz' deyince İstanbul sermayesi özel statüyü de, bağımsızlığı da kabullenir. Zaman zaman, zaten bu yönde demeçler veriliyor. Stohos'ta yayımlanan ve CIA ve INR'nin yıllardır üzerinde çalıştığı raporu hazırlayan ekibin başında ABD Dışişleri Bakanlığının Türkiye sorumlusu yahudi George Harris olduğu öğrenildi. ABD Dışişleri Bakanlığı'nın INR diye adlandırılan bölümün Bush ve Reagan dönemlerindeki başkanı ise tanıdık bir başka isim, ABD Ankara eski Büyükelçisi Morton Abramowitz idi. Abramowitz Ankara'ya atanınca büronun başına Türkiye'nin içinde bulunduğu Ortadoğu ve Kuzey Afrika Bölümünün sorumlusu George Harris getirilmişti. Bir başka deyişle, Harris 'in patronu Abramowitz'di. Yahudi lobisinin bu iki önemli ismi bugünlerde Türkiye'nin parçalanacağı kehanetini sık sık dile getiriyorlar... Türkiye'nin başını ağrıtan tüm sorunların Kürt sorunu, ABD-İsrail kışkırtmaları, federasyon teorileri vb. yanısıra son yıllarda ortaya yeni bir sorun çıkmıştır ki, hem Türkiye hem de en başta Bosnalı müslümanlar, Arnavutlar, Azeriler, Batı Trakya ya da Kıbrıs Türkleri başta olmak üzere İslam dünyasının büyük bir bölümünü rahatsız etmektedir. Büyük ölçüde, Sovyetlerin dağılması ve Rusya'nın kendi geleneksel kimliği ile yeniden ortaya çıkışının sonucu olan bu sorun "Ortodoks Cephesi"nin yükselişidir. Belgrad-Atina-Moskova-Erivan ekseni üzerinde bir tür birleşik cephe oluşturan Ortodoks dünyası, saldırgan ve tehditkar tutumu ile müslümanlara düşman olduğunu çok açık bir biçimde göstermektedir. Peki nedir bu "Ortodoks cephesi"nin yükselişinin ardındaki etken? Düzen, bu "cephe"yi ne amaçla kullanmak niyetindedir?... 'Ortodoks Cephesi'nin Yükselişi Bugün, Rusya, Sırbistan, Yunanistan, Ermenistan gibi ülkelerin, bir "Ortodoks Cephesi" kurma yolunda hızla ilerlediklerini artık bilmeyen ve kabul etmeyen kalmamıştır. Zaten "Cephe"nin önde gelen sözcüleri de, sıkça yayılmacı ve saldırgan amaçlarını açıkça dile getirmekte, İslam'ı da en büyük düşman olarak gördüklerini ilan etmektedirler. Sırpların, ünlü "Od yadrana do İrana neçe biti Muslimana" (Adriyatik'ten İran'a Müslüman kalmayacak) sloganı, Ortodoks Cephesi'nin hedefinin, en özlü ve açık ve ifadesidir. Dolayısıyla, "Ortodoks Cephesi"nin müslümanlara bakış açısı konusunda tartışılacak bir şey yoktur; Cephe'nin çizgisi bellidir. Ama asıl üzerinde durulması gereken nokta, sanırız, Düzen'in Cephe ile olan ilişkisidir. Burada bu ilişki hakkındaki bazı önemli noktalara değinmeye çalışacağız. Özellikle de, Düzen'in, Cephe'nin tartışmasız lideri ve en önemli gücü konumundaki Rusya ile olan ilişkilerine. Batı'nın, özellikle de Amerika'nın Rusya politikası, son dönemlerde Türkiye'de de endişe ile izleniyor. Bazı siyasi gözlemciler, ABD'nin Rusya'ya karşı gereksiz bir müsamaha gösterdiğini söylüyorlar. Sırf Yeltsin'i yani kapitalizmi ve dolayısıyla kendi ekonomik çıkarlarını korumak amacıyla, Rusya'nın yayılmacı amaçlarına prim verdiğini belirtiyorlar. Amerika'nın ekonomik çıkarlarını düşünürken, gittikçe gelişen siyasi tehlikeyi görmediğini öne sürüp, Amerikalı stratejistleri "basiretsizlik"le suçluyorlar. Acaba resmi çevrelerde de yaygın olan bu bakış açısı doğru mu? Amerika, "basiretsizlik" yaptığı, Rus yayılmacılığının tehlikesini tam olarak kavrayamadığı için mi böyle davranıyor? Yoksa, acaba bu yorumları yapanlar mı, Amerika'nın ne yapmaya çalıştığını kavrayamamış durumdalar?... Öncelikle, Amerikalı stratejistlerin "basiretsizlik" içinde oldukları iddiası pek inandırıcı gözükmemektedir. Amerikan politika üretme sistemi o denli gelişmiştir ki, bizim siyasi gözlemcilerimizin gördüğü "tehlike"nin, Amerikalıların gözünden kaçtığını düşünmek, kuşkusuz büyük bir saflık olacaktır. Görünen, ABD'nin Rus yayılmacılığını bilinçli bir biçimde desteklediğidir. Bunun en basit ve açık bir ifadesi olarak, Clinton'ın Ocak ayında Moskova'ya yaptığı bir ziyaret sonrasında, bir gazetecinin Rus yayılmacılığı ile ilgili sorusuna verdiği cevap gösterilebilir. ABD Başkanı, "Rus emperyalizmi" ile ilgili soruyu, "Rusya'nın da kendi bölgesinde bir tür Monroe Doktrini uygulamasına anlayışla bakmak gerekir" diye cevaplamıştır.33 Bilindiği gibi Monroe Doktrini, Güney Amerika'nın ABD'nin koruması (hakimiyeti) altına alınmasını öngörüyordu. Clinton'ın Rusya'ya da bir "Monroe Doktrini" hediye etmesinin tek açıklaması ise ABD'nin; Orta Asya, Kafkaslar ve Balkanlar gibi bölgelerin, Rus (Ortodoks) koruması, yani hakimiyeti altına girmesini istediğidir. Amerika'nın bölgede kendisine müttefik olarak Rusya'yı seçtiği diğer pek çok gelişmeden anlaşılmaktadır. ABD'nin Rusya'nın AKKA anlaşmasını delerek silah artırımına gitmesine ses çıkarmaması ve "21. yüzyılın en stratejik konularından biri" sayılan Kazakistan petrollerinin, Türkiye yerine Rusya üzerinden taşınmasını sağlaması bunun en açık örnekleridir. (Azeri petrolünün de Türkiye yerine Rusya üzerinden taşınmasına yönelik oyunlar sürmektedir [*]). Batı'nın, yalnızca Rusya'yı desteklemekle kalmayıp, daha geniş bir biçimde "Ortodoks Kartı"nı oynadığının diğer örnekleri, Sırp ve Ermeni terörüne örtülü destek verilmesinde, Kıbrıs'ta Rum tarafının açıkça tutulmasında ve de en son olarak İstanbul'daki Patrikhane'ye, daha doğrusu Patrikhane'nin siyasi amaçlarına arka çıkılmasında görülebilir. Peki Amerika'nın, Rusya'ya ve Ortodoks Cephesi'ne arka çıkmaktaki hesabı nedir?...
'Ortodoks Cephesi' ve Yine Kissinger Politikaları Amerika'nın bu konudaki hesabının ne olduğu, önceki sayfalarda adını sık sık geçirdiğimiz tanıdık bir kişinin, Henry Kissinger'ın bundan iki yıl önceki bir açıklamasından anlaşılabilir... Kissinger'ın, ABD'nin Rusya politikasıyla ilgili bu yorumu açıkça "anti-İslam" çizgiler içermektedir. Kissinger'ın açıklamasıyla ilgili gazete haberi şöyledir: Orta Asya konusunda ABD ile Rusya Federasyonu'nun çıkarlarının uyuştuğunu ileri süren Kissinger, Orta Asya'da İslami radikalizmin yayılması halinde bunun Ortadoğu'yu da etkileyeceğini söyledi. Kissinger, İslami radikalizmin 'en şiddetli biçimde' Rus çıkarlarına da aykırı olduğunu, dolayısıyla Washington'ın Moskova ile işbirliği yapabileceğini söyledi.34 Yani Kissinger, Rusya'yı bölgede ABD'nin müttefiki olarak görmekte, "ortak düşman" olarak da İslam'ı belirlemektedir. Kissinger'ın sözünü ettiği bu ittifakın gerçekten oluşturulduğunu, Rusya tarafından gelen açıklamalar da doğrulamaktadır. Yeltsin'in danışmanı Andranik Migranyan, Nezvisiyama Gazeta'da 18 Ocak 94'de yayınlanan "Rusya ve Yakın Sınır Ötesi" başlıklı makalesinde, Rusya'nın kendisine biçilen "anti-İslam" misyonunu yerine getirmeye hazır olduğunu duyurmaktadır: ... Milli ve dini bağnazlık çizgisinde bulunan ve otoriter devlet yönetimleri benimseyen Türkiye ve İran, Kafkasya'daki hıristiyan halklar şöyle dursun, müslüman halklara bile asgari haklar sağlayamazlar... Laik ve bölgesel federasyon ilkelerine göre kurulacak halk ve din gruplarını koruyabilecek yegane devlet Rusya'dır... ... Kafkasya'nın (BDT'den) kopması, İslam hegemonyasının Orta Asya ve Kazakistan'a kolayca girmesine ve müslümanların yaşadığı Rusya'nın iç bölgelerine ulaşmasına yol açabilir. Bu nedenle Rusya'nın Transkafkasya'da aktif politika izlemesi ve bütün bu bölgenin BDT'nin jeopolitik alanıyla bütünleşmesinin sağlanması, Rusya'nın güvenlik ve istikrarı için öncelikli önem taşımaktadır. Amerika'nın anti-İslam misyonu oldukça açıktı. 21 Haziran 1994 tarihli Milliyet'te Sema Emiroğlu New York'tan verdiği bir haberde "üst düzey bir Amerikan yetkilisi"nin "Rusya, İslami militanlığa karşı engel görevi görmesi için Batı'dan açık çek aldı" şeklindeki yorumunu aktarmıştı. 10 Haziran 1994 tarihli Milliyet'te ise Nur Batur, Amerika ile Rusya arasında "Kafkaslar'ı Rusların hegemonyasına bırakan gizli bir mutabakat"tan söz etmişti. Rusya'nın ABD'den aldığı bu açık çekle tüm "yakın çevre"sini egemenlik altına alma ve İslam'dan "koruma" çabası, bugün Kafkasya'daki sorunların da temelini oluşturmaktadır. Rusya, Gürcistan ve Abhazlar arasındaki çatışmalar ile Azerbaycan ve Ermeniler arasındaki savaşı kendi yayılmacı politikası için kullanmıştır. Azerbaycan'da Rusya'nın yaptığı darbelerin (önce Elçibey'in indirilmesi sonra Aliyev'e karşı darbe girişimi) ABD'den hiçbir gerçek tepki görmemesi de Rusya'nın İslam'a karşı bölgenin hakimi olarak tercih edilmesinin bir sonucudur. Bu sayede Rusya Azerbaycan'da oynadığı oyunu başka yerlerde de oynamakta, Azerbaycan'daki kuklası olan Suret Hüseyinov gibi kuklalarda kullanarak Müslüman Çeçenistan Cumhuriyeti'nin de bağımsızlığını engellemeye çalışmaktadır. Bu arada Rusya'nın egemenliğine yeniden dönmeye zorlanan Türk Cumhuriyetleri'nde ise "İsrail çengeli" tüm hızıyla sürmektedir. İsrail, sözkonusu ülkelere tarımsal, askeri işbirliği gibi klasik "çengel" yöntemleriyle yaklaşmasını sürdürmektedir. Anlaşılan yahudi lobisinin temsilcisi olan Kissinger'ın politikaları, ABD yönetiminde kabul görmüş ve Rusya, "İslam tehlikesi"ne karşı bölgede partner olarak seçilmiştir. Nitekim Clinton yönetiminin Kafkaslar'la ilgili politikasının belirlenmesinde de yahudi lobisinden önemli bir isim kilit rol oynamaktadır: Nelson Ledsky. Daha önce Kıbrıs sorununda Ortodoks Cephesi'ne destek olan Ledsky, şu aralar Washington'daki National Democratic Institute for International Peace (Uluslararası Barış İçin Ulusal Demokratik Enstitü) adlı, Demokrat Parti eğilimli önemli think-tank'in eski Sovyetler Birliği ve Türk cumhuriyetleri ile ilgili projelerin başındadır. Aynı işbirliği kuşkusuz bölgede Rusya eksenindeki diğer Ortodoks ülkeler için de geçerlidir. Sırpların, "biz zaten Avrupa'nın çıkarına göre hareket ediyor, Avrupa'yı İslam tehlikesinden koruyoruz" şeklindeki sözleri, kuşkusuz ne bir abartma, ne de bir çarpıtmadır. Ortodoks Cephesi ile İslam'a karşı işbirliği yapma fikrinin mimarı olan Kissinger ve ekibinin, Amerika'da Sırpların en büyük destekçilerinden olması, hatta bu nedenle Kissinger ile Eagleburger ve Scowcroft gibi sağ kollarının, Washington kulislerinde "Belgrad Mafyası" olarak anılması da elbette bir rastlantı değildir. Kissinger ve ekibinin, Ortodoks Cephesi'ne kol-kanat germesinin bir başka örneği ise "Belgrad Mafyası"nın, bir de "Atina Mafyası"na dönüşmekte olmasıdır. Bunun en açık örneği, Yunan lobisinin İngiliz The Guardian gazetesinin 11 Aralık 1992 tarihli sayısında yayınladığı tam sayfa "açık mektup"ta görülmektedir. "Avrupa Topluluğu'nun Devlet Başkanlarına ve Hükümetlerine" diye başlayan mektupta, Yunan lobisi, paranoid saplantısı haline gelmiş olan "Makedonya'nın Makedonya ismiyle tanınmaması gerektiği, bunun Yunanistan'a ait bir ad olduğu" tezini savunmaktadır. Mektupta, bu konuda çeşitli sözde gerekçeler sayıldıktan sonra, önemli bir isimden, Henry Kissinger'dan şu alıntı yapılmaktadır; "Yunanlıların bu ismin (Makedonya) kullanılmasına karşı çıkması bence yerden göğe haklıdır. Neden mi?... Çünkü ben tarihi biliyorum ve tarih bunu söylüyor." Kısacası, Batı'nın Ortodoks Cephesi'ne destek olmasının ardında, önemli bir Kissinger politikaları faktörü yatmaktadır.
Ortodoks-Yahudi Yakınlaşmasına Kısa Bir Bakış Ortodoks Cephe'siyle yakınlaşma politikasının ön safında Kissinger'ın bulunması, doğal olarak akla yahudi lobisi faktörünü getiriyor. Çünkü kendisi de bir Alman yahudisi olan Kissinger, önceden de değindiğimiz gibi, her zaman için İsrail çizgisine yakınlığıyla dikkat çekiyor. Zaten genel olarak, Washington'da tam da Kur'an'ın, müslümanların "en büyük düşman olarak yahudiler ve müşrikleri bulacak"larını bildiren ezeli hükmüne (Maide, 82) uygun olarak İslam dünyasına karşı en "şahin" grup yahudi lobisi olduğundan, ister istemez akla bu ihtimal geliyor. İsrail ve yahudi lobisinin, önceki bölümlerde incelediğimiz üzere, Hindistan, Çin, Singapur gibi anti-İslam güçleri desteklemesi, bu saldırgan politikanın örnekleri arasında sayılabilir. Olayın ardında yahudi lobisi faktörünün var olduğunu gösteren en önemli belirtiler ise Ortodoks Cephesi'nin ve bu Cephe'nin liderlerinin kurmuş olduğu bazı ilginç bağlantılardır. Ortodoks Cephesi'nin yahudi lobisi ve İsrail bağlantılarının en büyük işareti, kuşkusuz Sırbistan örneğinde görülmektedir. Yahudi lobilerinin ve İsrail'in, Sırp liderler ve Sırp milisleri Çetnikler'le ittifak içinde oldukları bu bağlantıyı gizlemek için yaptıkları tüm propagandaya rağmen artık çuvala sığmamaktadır. Kissinger aracılığıyla kurulan Sırbistan-İsrail bağlantıları, İsrail'de eğitilen ve aralarından zalimliği ile ünlü Arkan grubunun da bulunduğu üç bin Çetnik, ya da Miloseviç yönetiminin büyük desteğini alan ve Sırbistan lehine Batı'da lobi yapan Sırp-İsrail Dostluk Derneği, Balkanlar'da stratejik bir işbirliği uygulandığını göstermektedir. Miloseviç'i ve Çetnikleri finanse eden iki büyük Yugoslav bankasının da Yugoskandic Bank ve Dafiment Bank İsrail bağlantılı ve yahudi sermayeli olduğunu, Sırp milislerin İsrail yapımı silahlar ve zehirli gazlar kullandığını da hatırladığımızda, müslümanlara uygulanan vahşetin kökeni daha iyi anlaşılmaktadır. Boşnakları, Sırpların değil, "İzzetbegoviç'in emrindeki köktendincilerin" öldürdüğü şeklindeki iğrenç iftiraların, Mossad ajanı Yossef Bodansky tarafından üretilip-yayılması da bir başka göstergedir. Kitabın 12. bölümünde İsrail-Sırp bağlantısını daha ayrıntılı olarak inceleyeceğiz. Bunun yanısıra, "Ortodoks Cephe"sinin ardındaki yahudi lobisi faktörünü araştırırken, bakılması gereken en önemli yer kuşkusuz Rusya'dır. Cephe'nin lideri olan Rusya'yla, İsrail ve yahudi lobisi arasındaki örtülü ilişkiler ise oldukça ilginçtir. Özellikle sosyalist ekonominin terkedilip, kapitalist sisteme geçilmeye başlanmasıyla birlikte, Rusya'daki yahudi cemaati, ülke içindeki güç ve etkisini artırdı. Amerika ve İsrail'den sonra dünyadaki en büyük yahudi nüfusunu oluşturan cemaat, İsrail'in Moskova temsilcisi Arye Levin'in deyimiyle "Moskova sosyetesinin kremasını" oluşturuyor. Cemaat'le yakın ilişkiler geliştiren Rus liderlerinin ilki ise Gorbaçov olmuştu. Gorbaçov, 1989'da Moskova'da bir B'nai B'rith locası (Uluslararası siyonist örgüt) açılmasına öncülük etmiş, üstüne üstlük aynı dönemde Amerikan yahudilerinin en önde gelen isimlerinden Kissinger ve Rockefeller ile yakın ilişkiler kurmuştu. Yahudi sermayesinin ekonomik lobi örgütü olan Trilateral Komisyonu'nun da toplantılarına katılmıştı. (ayrıntılı bilgi için bkz. Bilim Araştırma Grubu, Yehova'nın Oğulları ve Masonlar) Gorbaçov'un yahudilerle bağlantısı, görevden ayrıldıktan sonra daha açık hale gelmişti. 1992 Haziran'ın da İsrail'e dört günlük bir ziyaret yapan eski Sovyet lideri, "yahudilerin gerçek dostu" olarak ağırlanmış, Türk yahudilerinin yayın organı olan Şalom gazetesinin 24 Haziran 1992 tarihli sayısında verdiği habere göre, "yahudi devletini kuranları saygıyla anmış ve Golan tepelerindeki yahudi yerleşim merkezlerinin İsrail için vazgeçilmez olduğunu" vurgulamıştı. Hatta Yitzhak Rabin'i Hz. Musa'ya benzetip, kutsal takke "kipa"yı giyerek Ağlama Duvarı'nı bile ziyaret etmişti. Gorbaçov, İngiltere'deki yahudi cemaatinin yayınladığı haftalık Jewish Chronicle gazetesinin 1 Ocak 1993 tarihli haberine göre de, 1993'ün Ocak ayında Latin Amerika Yahudi Kongresi lideri Haham Henry Sobel'den M. Tevrat rolesi hediyesi almıştı. Gorbaçov'un İsrail ve yahudi lobisiyle bu denli içli-dışlı olmasının ardında, SSCB liderinin, İsrail'in yıllardır en çok üzerinde durduğu konulardan biri olan Sovyet Yahudilerinin İsrail'e göçü konusunda büyük kolaylıklar sağlaması sayılabilir. Bunun yanısıra, Orta Asya'da İslam'ın yayılmaması için her türlü gayreti gösteren ve "ateizm propagandasını hızlandırın" emrini veren SSCB liderinin, Kissinger politikalarına ve daha o dönemlerde de bölgeye "açılma" hesapları yapan İsrail'e çokça yaradığına kuşku yoktur. Ancak, görünen odur ki, Yahudi Devleti, görevde olduğu dönemin sonlarında Gorbaçov'u gözden çıkarmıştır. Bunun ilginç bir göstergesi, eski Mossad ajanı Victor Ostrovsky'nin 1994'te yayınladığı The Other Side of Deception adlı kitapta ortaya konur. Ostrovsky, 1991'de Kızılordu ve KGB'den muhafazakarların Gorbaçov'a karşı düzenlediği darbe girişiminin Mossad ile olan bağlantısından söz eder. Eski ajanın yazdığına göre, bir gönüllü Mossad yardımcısı (sayan) olan basın kralı Robert Maxwell'in aracılığıyla darbeden kısa bir süre önce KGB şefi Vladimir Kryuchkov ile Mossad yöneticileri arasında gizli bir görüşme olmuş ve Mossad darbeyi "lojistik" olarak destekleme ve sonrasında kurulacak yeni rejimin tanınmasını sağlama sözü vermiştir. Mossad, Maxwell'in Yugoslav sularında demirli olan yatında gerçekleşen görüşmede, bu desteklerine karşılık darbeden sonra kurulacak rejimden, gerekirse sürgün ederek, tüm Sovyet yahudilerinin İsrail'e yollanmasını istemiştir.35 Bu olay, İsrail'in son dönemlerinde Gorbaçov'un yararsızlaştığını düşündüğü ya da onun iktidarını yitirmekte olduğunu görerek sonraki rejimle ittifak yapma arayışına girdiği şeklinde yorumlanabilir. Ancak her iki durumda da açık bir gerçek, İsrail'in Rusya üzerinde önemli bir gücü ve etkisi olduğu gerçeği vardır. Moskovalı darbecilerin Kudüs'ten yardım istemelerinin başka açıklaması yoktur. Gorbaçov'u izleyen dönemde de Rus politikasının zirvesindeki "yahudi bağlantısı" kesilmedi. Mossad destekli darbe başarıya ulaşmadı ama, darbe sonucunda Rus lideri haline gelen Yeltsin de benzeri bağlantılara sahipti. Rusya'yı "kapitalist" yapmaya söz veren ve bu misyonu sayesinde tüm anti-demokratik uygulamalarına rağmen Batı'nın desteğini arkasında bulan Yeltsin, bir de yahudi lobisinin desteğine sahipti. Rus liderinin önderlik ettiği "Demokratik Rusya" hareketinin en büyük finansörü, ülkedeki en zengin kişilerden ve yahudi cemaatinin önde gelen üyelerinden Mr. Borovoi idi.36 Yetsin'in Dışişleri Bakanı Andrei Kozirev'in de yahudi asıllı olduğu biliniyordu. Üstüne üstlük, Yeltsin, ekonominin tepesine de ülkesindeki yahudi cemaatinden isimler atıyordu. Jewish Chronicle gazetesi, konuyla ilgili şu bilgileri veriyordu: ... Moskova'nın yeni finans lideri Yegeny Kissin'in, Rus Döviz Bankası'nın başkanlığına getirilmesi, ülkenin ekonomik ve politik yeniden yapılanmasında yahudilerin öncü bir rol oynamaya başlamasının en son örneği... Bu arada bir başka yahudi, Lev Wemberg, ülkenin önde gelen işadamlarından biri olma pozisyonunu daha da güçlendirerek, Rus Üreticiler Birliği'ne başkan seçildi. Hem Wemberg hem de bir başka önemli yahudi iş adamı olan Konstantin Bozovay, Başkan Yeltsin'in ekonomik danışmanları olarak da görev yapıyorlar. Bunun yanısıra, Demokratik Parti lideri ve Moskova Valisi başyardımcısı olan İlya Zosylovsky de, yahudilerin Moskova yönetiminde baskın bir role sahip olduğunun göstergesi...37 Yeltsin yönetiminde, Rus yahudilerinin çok büyük bir güce sahip olduğu zaten ayyuka çıkmıştı. Türkiye-İsrail yakınlaşmasına alkış tutanların başında gelen ve "ilk hedefimiz İsrail" gibi dahiyane (!) formüller üreten "stratejist" Erol Mütercimler bile, Rusya'da yahudilerin sahip olduğu önemli güce değiniyor ve "İsrail'le yakınlaşmamız, Rusya'yla da aramızı düzeltir" şeklinde mantıklar kuruyordu. Ülkesindeki yahudi lobisiyle bu denli yakın ilişkiler içinde olan Yeltsin'in, "Kissinger politikaları"nın hakim olduğu ABD'den sürekli olarak kayıtsız-şartsız destek bulması ise elbette şaşılacak bir şey değildi. Kısacası, Ortodoks Cephesi'nin patronu olan Rusya, yahudi lobisinden aldığı güçle yoluna devam etmekte, kendisine biçilen "bölgesel anti-İslam güç" misyonunu sürdürmektedir. Son olarak, İsrail Başbakanı Yitzhak Rabin'le Yeltsin'in Moskova'da yaptıkları görüşmede ağırlıklı olarak "İslam tehlikesi"nden söz edilmesi ve Rabin'in "Yeltsin'i radikal İslam konusunda yeterince duyarlı buldum" şeklindeki açıklaması, işbirliğinin ana temasını ortaya koymaktadır. İngiliz Ortadoğu uzmanı Peter Mansfield bile Rabin-Yeltsin görüşmesinin İslam karşıtlığı temeline dayandığını kabul ederek şöyle demiştir: "Bugün için İsrail önünde tek düşman kalmıştır: İslami hareketler. Rabin'in Yeltsin'le görüşmesinin en önemli gündem maddesi, Rusya'dan bu konuda destek almaktı." Sözkonusu Rus-İsrail işbirliği askeri alanda ilk kez Tacikistan'da uygulandı. Tacikistan'da İslami güçlere karşı savaşan Rus destekli komünist birliklerin içinde İsrailli askeri uzmanların da var olduğu basına yansımıştı. Batı'yı ve Ortodoks Cephesi'ni İslam'a karşı işbirliğine çağıran Kissinger başka bir deyişle yahudi lobisi politikaları, kabul görmüş görünmektedir. Anlaşılan o ki, CFR ideoloğu Samuel Huntington'ın, 21. yüzyılda gerçekleşeceğini kehanet ettiği "medeniyetler çatışması"nda, Ortodoks Cephesi'yle aynı tarafta oynamak niyetindedir. "Çatışılacak" taraf ise Huntington'ın da vurguladığı gibi bellidir: İslam... Yalnız "Ortodoks Cephe"si konusunu kapatmadan önce üzerinde durmakta yarar bulunan bir isim daha vardır. Bir anda ortaya çıkan ama kendini "pazarlamayı" iyi becerdiği için kısa sürede "cephe"nin güçlü isimlerinden biri haline gelen bu kişi, Vladimir Jirinovski'dir. Rusya'nın liderliğine soyunan ve bir politikacıdan çok bir şarlatana benzeyen Jirinovski, ilginç kişiliği ile Ortodoks cephesinin bağlantılarını bir kez daha gözler önüne sermektedir. Vladimir Jirinovski; Sahibinin Sesi... Jirinovski'yi bir anda bu denli ünlü yapan kuşkusuz öne sürdüğü "korkunç" teoriler ve iddialı tehditlerdi. Öyle fanatik, saldırgan ve sivri bir görüntü çiziyordu ki, insan ister istemez "bu adam gerçekten de bu kadar deli mi?" diye sormadan edemiyordu. Evet, bu adam gerçekten de bu kadar deli miydi?... Jirinovski'nin bu görüntüsünün ardından dünya medyası, ona anlamlı bir benzetme yapıverdi hemen: Bu çılgın Rus faşisti, günümüzün Hitleri'ydi. Düşünce, tavır ve eylemleri aynen Alman "fikirdaş"ına benziyordu. Jirinovski ise bu benzetmeden pek rahatsız olmadı. Tam tersine, Hitler'e benzemek için ne gerekiyorsa yaptı. Tabi konu Hitler olunca, gündeme Naziler'in "alamet-i farika"sı da geliyordu: Antisemitizm, yani yahudi aleyhtarlığı. Gerçekten de Rus kabadayısı antisemitizm yapmaktan geri kalmadı. Yahudiler aleyhine verdi veriştirdi. Yahudi örgütleri de elbette sessiz kalmadılar, onu şiddetle protesto ettiler. Avrupalı yahudi örgütleri, hükümetlerine başvurarak, bu "gözüdönmüş faşist"in ülkelerine sokulmamasını rica ettiler. Gerçekten de Rus kabadayısının herşeyi Alman "fikirdaşı"na benziyordu... (Ancak Hitler'in yalnızca resmi tarihteki görüntüsünü değil, 5. bölümde birlikte incelediğimiz gizlenen gerçeğini de bilenler için bu oldukça ilginç bir benzeşmeydi. Buna birazdan değineceğiz.) Ama Jirinovski'nin çizdiği "gözü dönmüş antisemit" görüntüsünde garip bir şeyler vardı. Özellikle konuyu yahudi yayın organlarından takip edince bazı ilginç bilgiler ortaya çıkıyordu. Çünkü ateşli yahudi aleyhtarı Jirinovski'nin kendisi de bir yahudiydi. Hem de oldukça "bilinçli" bir yahudiydi, 1989'da Rusya'da faaliyet gösteren "Şalom" adlı yahudi organizasyonunda aktif görev almıştı. Daha da ötesi, "siyonist"ti: On yıl önce İsrail'e göç etmek için vize almak istemişti. Ülkesine göçmen olarak yalnızca "tescilli" yahudileri kabul eden İsrail de bu isteğine olumlu cevap vermiş, ancak Jirinovski, nedendir bilinmez, sonradan Rusya'da kalmaya karar vermişti... Jewish Chronicle şu bilgileri veriyordu: Rusya'nın ilk demokratik seçimlerinde beklenmeyen bir başarı gösteren Vladimir Volfovich Jirinovski, kuşkusuz çelişkilerle dolu bir insan.Yahudi kökenli bir politikacı olan Jirinovski, Rus milliyetçiliğine kaymadan önce, Rusya'daki yahudi cemaatiyle çok iyi ilişkiler içindeydi... 1946'da yahudi bir babanın oğlu olarak Kazakistan'da doğan Jirinovski, bir zamanlar bir yahudi örgütünün aktif bir üyesiydi. 1989 yılında, Jirinovski, yeni kurulmuş olan Şalom adlı kültürel yahudi organizasyonuna üye oldu. Şalom, tüm Sovyet yahudilerini tek bir çatı altında toplamayı amaçlayan bir örgüttü. Şalom'un yöneticilerinden Dr. Mikhail Chlenov, Jewish Chronicle'a konuyla ilgili olarak şunları söyledi: 'Bay Jirinovski, Şalom'un Yönetim Kurulu'nda görev almıştı. Ayrıca örgütün legal danışmanıydı. Doğrusu üstüne aldığı görevleri ciddiyetle yerine getirirdi.' Jirinovski, Aralık 1991'de Şalom'dan ayrılarak kendi Liberal Demokratik Parti'sini kurdu.38 Jewish Chronicle, Jirinovski'nin İsrail'e yerleşme izni alma öyküsünü de bir sonraki sayısında şöyle anlattı: Rusya'daki yeni aşırı milliyetçi lider Vladimir Jirinovski, İsrail'e göç için on yıl önce girişimde bulundu. Jewish Chronicle, Bay Jirinovski'nin 1983 yılında İsrail'e yerleşmek için izin talebinde bulunduğunu ve bu izni elde ettiğini öğrendi. O zaman Rusya'da İsrail elçiliği bulunmadığından, Jirinovski, yerleşme izni için Hollanda Büyükelçiliği içinde faaliyet gösteren İsrail konsolosluk birimine başvurmuş. İsrail hükümetinin eski bir üyesi, 'Bay Jirinovski, İsrail'e yerleşme izni için başvurmuş, bu izni almış, fakat hiç kullanmamış' diyerek bilgiyi doğruladı. Moskovalı yahudi kaynakları, Jirinovski'nin İsrail'e göç imkanlarının kesilmesi tehlikesine karşılık vize almış olabileceğini bildiriyorlar. Bu arada, geçen hafta Jewish Chronicle'da yayınlanan Bay Jirinovski'nin Şalom üyeliği ile ilgili haberin yankıları sürüyor. Şalom üyeleri, o zamanlar Jirinovski'nin davalarının ısrarlı bir destekçisi olduğunu söylüyorlar. Şalom'un kurucularından biri, 'Bay Jirinovski bize çok yakındı' diyor.39 Eskinin aktif siyonisti, birden bire antisemit kesilivermişti... Ne dersiniz, sizce Jirinovski'nin Hitlercilik oyununda bir gariplik yok muydu? Üstteki bilgiler üzerine ister istemez akla bazı sorular takılıyordu. Jirinovski, nasıl olmuştu da birden bire böyle büyük bir dönüşüm yaşamıştı? Ya da gerçekten yaşamış mıydı? Bunun cevabını bulmak için Rus kabadayısının yaptığı icraatlara bir göz atmak gerekiyor. Özellikle kafa karıştırıcı çelişkiler sergilediği Yahudilik ve İsrail konusundaki icraatlarına. Jirinovski'nin seçimlerde elde ettiği sürpriz başarısı ve hemen ardından yahudileri hedef alan fanatik antisemitizminin ardından, Rus yahudileri arasında büyük bir tedirginlik başladı. Amerika'dan sonra diasporadaki en büyük yahudi nüfusunu oluşturan cemaatin üyeleri, Rusya'nın kendileri için pek emin bir gelecek vaad etmediğini düşünmeye başladılar. Bunun bir sonucu olarak da Rus yahudileri arasında hızlı bir İsrail'e göç etme yarışı başladı. Jewish Chronicle, Rus yahudilerinin Jirinovski nedeniyle İsrail'e göçü hızlandırdıklarını ve "görünüşe bakılırsa" daha da hızlandıracaklarını detaylarıyla anlatıyor, çoğu yahudinin çoktan "eşyalarını toplamaya başladığı"nı bildiriyordu.40 Jirinovski'nin başlattığı antisemitizm nedeniyle Rus yahudilerinin İsrail'e göçe yönelmesi, dünya medyasında da konu oldu. Bizdeki haftalık Pazar Postası gazetesinde bile konuyla ilgili bilgiler verildi. Pazar Postası'nın verdiği haberde ilginç olan, İsrail'in "bu göç dalgası nedeniyle endişe duyduğu" şeklindeki açıklamasıydı: "... Faşist gelişmelerin, özellikle Rusya'da kalmış Yahudilerin Kutsal Topraklara doğru bir toplu göç hareketi başlatmaları olasılığı, İsrailli yöneticileri iyiden iyiye telaşlandırdı. Hatta yeni bir Musevi göçüne hazırlıksız yakalanmamak için çalışmalar başlatıldığını öne süren çevreler var..." Ama ortada garip bir şeyler vardı: İsrail'in "Sovyet yahudilerinin topraklarımıza göç etmesinden endişeliyiz" şeklindeki bu açıklaması, çok ilginç bir çelişki oluşturuyordu. Çünkü, İsrail, zaten yıllardır bu göçün oluşması için çalışıyordu. Göç, İsrail'in "endişe" etmesi değil, sevinçle karşılaması gereken bir gelişmeydi. Kitabın İsrail'le ilgili 8. bölümünde incelediğimiz gibi Yahudi Devleti, Mesih'in gelişinin alametlerinden biri olduğu için, yıllardır diasporadaki ve özellikle de Rusya'daki yahudileri İsrail'e getirebilmek için uğraşıyordu. Hatta bu ülkeden göçen yahudilerin başka bir ülkeye değil de, mutlaka ve mutlaka İsrail'e gelmesine çalışıyordu. Mesih gelmeden önce "Kuzey Ülkesi"ndeki yahudilerin Vaadedilmiş Topraklar'a dönmesi gerektiğini bildiren Yeremya'nın M. Tevrat'taki kehaneti, bu konuda İsraillilere yol gösteriyordu. Kısacası İsrailliler için yahudileri "Kuzey Ülkesi" Rusya'dan çıkarıp İsrail'e getirmek, "olmazsa olmaz" derecede bir zorunluluktu. Ama yine önceden değindiğimiz gibi Sovyet yahudileri, Siyonist liderlerin daha önce de karşılaştıklarının benzeri bir sorun yaratıyorlar, durduk yere evlerini-barklarını bırakıp İsrail'e gitmek istemiyorlardı. İşte Jirinovski tam bu anda İsrail'in imdadına yetişti. Bir zamanlar kendisinin de yerleşmek istediği anavatanına, Rusyalı soydaşlarını yollamaya başladı. İsrail'in aslında "arayıp da bulamadığı" göç hakkında endişeli olduğu şeklindeki açıklamaları da, anlaşılan görüntüyü kurtarmak içindi. Yeremya'nın kehaneti, zorla da olsa gerçekleştirilecekti... Görünen o ki, Jirinovski, Siyonist olmaktan hiç vazgeçmemiş, ama taktik icabı görüntü değiştirmişti. O bir "sayan"dı (sayan, çoğulu sayanim: gönüllü olarak Mossad'a hizmet veren diaspora yahudileri). Uyguladığı taktik ise yeni bir yöntem değildi, yüzyılın başından beri Siyonizmin önderleri tarafından ustalıkla kullanılıyordu. Kitabın 4, 5 ve 8. bölümlerinde Siyonist liderlerin ve sonra da İsrail liderlerinin diaspora yahudilerini İsrail'e göç ettirmek için sözkonusu antisemitizm yöntemini sık sık kullandıklarına değinmiştik... Jirinovski'nin yükselişinde önemli rolü olduğu hemen herkesçe kabul edilen KGB'nin başında bir başka Rus Yahudisinin, Primakov'un bulunması da, perde arkasındaki gerçekler hakkında fikir veren bir başka işaretti. Jirinovski ile Yeltsin arasındaki çekişme de pek inandırıcı gözükmüyordu. Hürriyet yazarı Kamuran Gürün, Yeltsin ve Jirinovski arasındaki gizli ilişkilerden söz etmiş ve iki taraf arasındaki sözlü çatışmanın büyük olasılıkla bir "danışıklı dövüş" olduğunu yazmıştı.41 İkisi de İsrail uzantısı olan bu iki lider arasında gerçek bir çatışma olamazdı kuşkusuz. Şimdi tüm bunların ardından, eğer sanırız şimdiye dek incelediklerimizin açıkça gösterdiği gibi Jirinovski'nin ipleri, Kudüs'lü efendilerinin elindeyse, oturup da "müttefiklerimiz" hakkında bir kez daha düşünmemiz gerekiyor. Çünkü eğer Jirinovski, çizdiği görüntünün tersine, yarı-deli bir şarlatan değil de, belirli bir misyon taşıyan ve diğer bazı güçlerin "taşeron"luğunu yapan bir adamsa, söyledikleri daha anlamlı bir hale geliyor. Dünyanın politik geleceği hakkında savurduğu tehditleri daha bir dikkatle incelememiz gerekiyor. Jirinovski'nin "Rus askerlerinin çizmelerini Hint sularında yıkayacakları" gibi açıklamalarını, Rus ırkçılığın körüklemek için ortaya atılmış hamasi demeçler olduğunu söyleyebiliriz. Ama tüm kehanetlerini de böylesine kolayca göz ardı etmemeliyiz. Çünkü Jirinovski'nin dile getirdiği kehanetler bizi çok yakından ilgilendiriyor. Rus kabadayısı, ülkemizin en büyük problemi olan Kürt sorunu hakkında önemli şeyler söylüyor. Şiddetli bir Türk-Kürt çatışmasının ardından, Güneydoğu Anadolu'da bir Kürt Devleti kurulacağını iddia ediyor. Jirinovski'nin gerçek kimliğini ve iplerinin kimin elinde olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda ise bu söylediklerinin gerçekte kimin stratejisi olabileceği de aydınlanmaktadır. Çünkü önceki sayfalarda incelediğimiz üzere, Ortadoğu'da bir Kürt devleti kurma hesaplarının ardındaki en önemli faktör İsrail ve onun ADB'deki uzantılarıdır. "Nil'den Fırat'a" sloganıyla özetlenen İsrail stratejisi, bu piyon Kürt devletinin Türkiye'nin Güneydoğusu'nu da kapsamasını gerektirmektedir. Evet, Jirinovski Kudüslü sahiplerinin sesidir. Bu durumu farkedenlerden biri, Washington'lı gazeteci Leon Hadar, şöyle diyor: İronik bir durum; Saddam Hüseyin'in yakın dostu olan Jirinovski, İsrail liderlerinin ve onların ABD'deki destekçilerinin 'İslami fundamentalizm tehlikesi' hakkındaki sözlerine aynen katılıyor. 'Yeşil Tehlike'nin Rusya ve dünya güvenliği için en büyük tehlike olduğunu söylüyor ve tüm Avrupa ve ABD dahil olmak üzere tüm 'beyaz ırk'ın bu tehlikeye karşı birleşmesi gerektiğini iddia ediyor. Jirinovski'nin bu sözleri, Amerikalı siyaset bilimci Samuel Huntington'un Foreign Affairs'de yayınlanan ve Batı'yı İslam dünyası ile yakında çıkacak olan çatışmaya karşı hazırlıklı olamaya çağıran makalesine şaşırtıcı bir benzerlik gösteriyor.42 Jirinovski'nin yaptığı, "sahipleri"nin stratejilerini seslendirmekten başka bir şey değildir. Çünkü o "sahipler" hedeflerini "maşa" ve "taşeron"lar aracılığıyla gerçekleştirmeyi yeğlemekte, kendilerine ise "barış havarisi" rollerini daha uygun görmektedirler. İsrail'in Rusya'da Jirinovski gibi uzantılar ve Yeltsin gibi kuklalara sahip olduğunu düşündüğümüzde, Moskova'nın son dönemlerde Kürt sorununu kaşıma, ayrılıkçı Kürt hareketine destek olma çabalarının da kaynağı ortaya çıkmaktadır.
Türkiye'nin Ekonomik Düzen'deki Yeri Önceki sayfalarda Türkiye'nin belli başlı politik sorunlarıyla ilgili bazı önemli noktalara dikkat çektik. Bunlar bize göstermektedir ki, Düzen, Türkiye için hiç de iyi şeyler düşünmemektedir. Amerika'nın ve İsrail'in senaryoları arasında Türkiye'nin parçalanması, başka ülkelere karşı "taşeron" olarak kullanılması gibi hesaplar yer almaktadır. Bunun yanısıra Düzen'in ekonomik yönünün, ya da bir başka deyişle Ekonomik Düzen'in de Türkiye için neler ifade ettiğine değinmekte yarar var. Düzen'in ekonomik boyutuna önceki bölümlerde sık sık değinmiştik. Kapitalizmin öncülüğünü yapan yahudilerin, kapitalist düzenin yerleşmesiyle birlikte büyük bir ekonomik güce ulaştıklarını ve özellikle de 19. ve 20. yüzyılda bankacılık sistemi ve petrol pazarı ile bu güçlerini doruğa çıkararak finans imparatorlukları oluşturduklarına değinmiştik. ABD dış politikasını yönlendiren en önemli kurum olan CFR'nin (Council on Foreign Relations) sözkonusu yahudi finans imparatorları tarafından oluşturulduğunu ve halen de bu imparatorların en büyüğü olan "gizli-yahudi" Rockefeller hanedanı tarafından yönetildiğini 6. bölümde incelemiştik. Bu noktada önemli olan, yahudi önde gelenlerinin egemenliği altında olan sözkonusu Ekonomik Düzen'in, diğer toplumlara nasıl baktığı ve onlar üzerinde nasıl bir etki oluşturduğudur. Ekonomik Düzen'in yahudi önde gelenleri açısından yalnızca "daha çok zengin olma" sistemi olmadığını, aynı zamanda politik gücün altyapısı olduğunu biliyoruz. Bu ekonomik güç, yahudi önde gelenlerinin hedeflediği dünyanın yani, yahudi egemenliği (Mesih) altında birleşmiş seküler bir dünyanın kurulabilmesi için kullanılmaktadır. Yahudi önde gelenlerinin tarih boyunca politik amaçlar gütmüş olmalarının; kralları, devrimleri, ulus-devletleri, politik kurumları, think-tank'leri finanse etmelerinin asıl nedeni budur. Ve yahudi önde gelenleri, sözkonusu ekonomik gücün de içinde önemli bir rol oynadığı uzun bir uğraş (Mesih Planı) sonucunda, yanlarına İttifak'ın öteki kanadını yani masonları da alarak, Batı'yı, özellikle de Amerika'yı kontrolleri altına almışlardır. Bu yüzyıl boyunca uyguladıkları politika ise diğer ülkelerin, diğer medeniyetlerin kurdukları Batı-merkezli sisteme boyun eğmelerini, bu sisteme "sorun çıkarmadan" entegre olmalarını sağlamaktır. Ekonomik Düzen, bu "boyun eğdirme" stratejisinin önemli bir parçasıdır. CFR tarafından oluşturulan ve denetlenen IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlar, çevre ülkelere ekonomik destek verirken, onlara hem ekonomik hem de politik ve kültürel yönden Batı'ya bağımlı kılacak reçeteler sunmakta ve kabul ettirmektedirler. Ekonomik Düzen'in Batı dışındaki çevre ülkeler için genel hedefi şudur: Ne çok fakir bırakıp Düzen'e tepki duyar hale getirmek, ne de çok güçlendirip bağımsızlaştırmak. Böylesine bir mantık üzerine kurulu olan Ekonomik Düzen'in içinde, Türkiye'nin ne gibi bir konumu olduğunu tahmin etmek güç değildir: Türkiye de ne çok fakir bırakılıp Düzen'e hınç duyan bir ülke haline getirelecek ne de kendi ayakları üzerinde durup Düzen'den bağımsızlaşabilecek bir güç konumuna sokulacaktır. Nelson A. Rockefeller'ın, zamanın ABD başkanı Eisenhower'e yazdığı bir mektupta Türkiye için kullandığı ifadeler de Türkiye'nin bu konumunu ortaya koymaktadır. Araştırmacı-yazar M. Emin Değer, Rockefeller'ın kullandığı deyimden hareketle Oltadaki Balık: Türkiye adını verdiği kitabında, mektuptan şu alıntıyı yapıyor: Biz askeri paktlarımızı kurmayı ve sağlamlaştırmayı hedef alan tedbirlere devam etmeliyiz... Büyük ölçüde politik ve askeri nüfus garantileyecek genişlikte bir ekonomik yayılma planını Asya, Afrika ve diğer az gelişmiş bölgelerde uygulamak zorundayız... Yardımda, birinci gruba, bizimle dost olan ve bize uzun süreli askeri paktlarla bağlanmış olan ülkeler girer. Bu ülkelere yapılacak yardımlar ve açılacak krediler öncelikle askeri nitelikte olmalıdır. Oltaya yakalanmış balığın yeme ihtiyacı yoktur. Bu noktada Dışişleri Bakanlığı ile aynı fikirdeyim, genişletilmiş iktisadi yardım, örneğin Türkiye'ye, bazı hallerde düşünülenin tersi sonuçlar verebilir. Yani bağımsızlık eğilimini arttırıp, mevcut askeri paktları zayıflatabilir. Bu tip ülkelere Türkiye gibi doğrudan doğruya iktisadi yardım da yapılabilir, ama bu bize uygun ve bağlı hükümetleri iktidarda tutacak ve bize düşman muhalifleri zararsız bırakacak biçim ve miktarda olmalıdır. Sanırız Rockefeller'ın bu "hikmetli" yorumları, Türkiye'nin Ekonomik Düzen'deki yeri konusunda oldukça aydınlatıcıdır. Düzen, IMF gibi organları aracılığıyla Türkiye'yi ne tamamen aç bırakarak radikalleştirecek, ne de fazla güçlendirerek bağımsızlaştıracak bir politika izlemiştir. (Bu arada IMF'nin Türkiye sorumlularının çoğunlukla yahudi oluşu da ilginçtir ve Düzen'in yahudi kimliği hakkında ilginç bir göstergedir. Türkiye-IMF ilişkilerini düzenleyen Eisenberg ve uzun süre IMF Türkiye masası şefliği yapan Ernest Sturc ve Thomas Reichman, ırk bilincine sahip birer yahudidirler.) 43 Burada Ekonomik Düzen'in üzerimizdeki hesaplarına, bizim için kullandığı "yem"lere değinebiliriz. Bunun için öncelikle Düzen'in Türkiye'ye neleri dayattığına bakmak gerekir ki, bu durumda Düzen'in son yıllarda Türkiye'den istediği en önemli ekonomik gelişmeye, yani özelleştirmeye bir göz atmak gerekiyor.
Özelleştirme... Özelleştirme son yıllarda Türkiye gündeminde en çok yer alan konulardan biriydi. Devlete ait olan KİT (Kamu İktisadi Teşebbüs)lerin özel sektöre satılmasını öngören özelleştirme tasarısını destekleyen de çok oldu, lanetleyen de. Özelleştirmedeki iki zıt ucun (yani herşeyin özelleştirilmesini savunanlar ve özelleştirmeye tamamen karşı çıkanlar) da ortak bir özelliği vardı; konuya ideolojik yaklaşıyorlardı. Bir taraf liberal ekonominin mükemmelliğine inanıyor, diğer taraf sosyalizme sadakat gösteriyordu. Ancak konuyu ideolojilere göre değil, mantığa göre incelemek gerekir. Bu durumda şunları söyleyebiliriz: Devletin zarar ettiği bir takım KİT'leri kapatması ya da satması kuşkusuz akılcı bir iştir. Özellikle bu zarar eden KİT'ler, devlet için hiçbir stratejik önem taşımayan çimento, gübre, "basma, mintan" gibi malları üretiyorsa bunları elde tutmak için ısrar etmenin anlamı yoktur. Ancak bazı KİT'ler vardır ki, devlet için stratejik önem taşır. Örneğin demir-çelik, endüstrinin temelidir ve bir ambargo zamanında demir-çeliksiz kalmak gibi bir risk göze alınamaz. Telefon da stratejiktir; istedikleri Türk vatandaşının konuşmasını dinlesinler diye yabancılara satılamaz. Ayrıca devletin kar eden Kit'leri satmasının da bir anlamı yoktur. Bu akılcı bir yaklaşım değildir; yalnızca liberal ekonominin mutlak doğru olduğuna yönelik bir tür batıl inançtan kaynaklanabilir. Ancak Düzen'in IMF ve Dünya Bankası gibi aygıtları tarafından Türkiye'ye dayatılan özelleştirme rüzgarı bu prensiplere uygun değildi. Zarar eden KİT'lerin yanısıra, milyonlarca dolar kar eden KİT'ler de satılmak isteniyordu. Daha da ilginç bir durum vardı: Bazı KİT'ler, zarar etmedikleri halde zarardaymış gibi gösteriliyor ya da zararları kat kat fazla gösteriliyordu. Bu mide bulandırıcı politikanın en açık örneği, Karabük Demir-Çelik İşletmeleri'ydi (KDÇİ). Türkiye'nin en büyük sanayi tesisi olan KDÇİ, her yıl zarar ettiği ve dolayısıyla bütçeye yük olduğu gerekçesiyle satılmak, o da olmazsa kapatılmak isteniyordu. Ancak oldukça makul gibi gözüken bu tablonun arkasında çok garip bazı gerçekler vardı. Yalçın Doğan, eski solculuğundan kalma bir enerjiyle bu konuda şunları yazıyordu: Karabük Demir Çelik İşletmeleri'nin (KDİÇ) kapatılmasına 'yüksek düzeyde ve önceden' karar veriliyor. Daha 30 Kasım 1993 günü Demir Çelik İşletmeleri Genel Müdürlüğü Ankara'dan Karabük'e bir faksla '1994 yılını aşağıda verilen hedefe göre hazırlayın' diye talimat gönderiyor. Gösterilen hedef Karabük'ün 'zarar etme' emri!... Zararın miktarı yine Ankara'dan emrediliyor ve 'beş trilyon liralık zarar' biçiliyor! Ne garip rastlantı ki, faks emrinde vurgulanan beş trilyon lira, 5 Nisan tarihli ekonomik pakette de yer alıyor. Başbakan 'beş trilyon liralık zararın' gerekçesine sığınarak, KDÇİ'nin kapatılacağını o günkü basın toplantısında açıklıyor! 30 Kasım'da gerekçe hazırlanıyor, buna dayanarak demir tüccarlarıyla birlikte çalışma yürütülüyor, sonra da 'eh ne yapalım, Karabük zarar ediyor, onun için kapatmak gerekir' denilerek, binlerce insan kapı önüne bırakılmak isteniyor. Oysa yalan!... Kağıt üstünde zarar ettirilerek kapatılmak istenen KDÇİ '1994 yılında zarar değil, kar ediyor! Beş trilyon lira zarar ettiği bildirilen Karabük'ün ilk üç ayda zararı yok!' Uzmanların verdiği bilgiye göre, biraz daha ileri gitmek gerekiyor. 1994 yılını da Karabük'ün karla kapatması bile sözkonusu...44 Yalçın Doğan'ın bir gün önceki sütununda ise şöyle deniyordu: Karabük'te dönen dolaplar Ankara'da öyle pis kokular çıkartıyor ki, sonuçta Başbakan Yardımcısı Murat Karayalçın'ın başdanışmanı Aykut Ekzen başkanlığında 25 kişilik 'Karabük Demir Çelik İşletmeleri İnceleme Kurulu' ilk toplantısını 25 Nisan'da yapıyor. İlk anda çarpıcı bir gerçek çıkıyor: 'Karabük Demir Çelik İşletmeleri hiç de başlangıçta öne sürüldüğü gibi ne öyle büyük zararlar ediyor, ne de modası geçmiş teknolojiler uyguluyor... Tam tersine, bu işletmenin daha en az 15-20 yıllık ömrü var. Üstelik, Karabük'ün ürettiği ürünler halen Türkiye'nin en kaliteli ürünleri, en aranan ürünleri...' Ama, bunlar gözlerden kaçırılmak isteniyor. Karabük'ün kapatılması hiç akılcı değil. Hiç karlı değil. İşin içinde 'sadece özelleştirme adı altında çekilmek istenen peşkeşler' var. Neyse ki, Aykut Ekzen başkanlığındaki kurul bu gerçekleri yalın bir biçimde sergilemeye hazırlıyor. Karabük'ün en büyük özelliği dışa bağımlı olmayışı... Üstelik, küçük bir yatırımla, üretimini modern bir teknolojiyle sürdürebilecek oluşu... Ama, özellikle zarar eden bir kuruluş olarak gösteriliyor. Örneğin, seçimden önce piyasada demirin fiyatı 9 bin lira iken, Karabük ürünlerinin fiyatı 6 bin lira. Yani, zam yapmayan ve Karabük'ü bilinçli olarak zarara iten, hükümetin kendisi... Seçim sonrası zam yapılıyor. Piyasa fiyatı 12 lira, Karabük ürünleri ise hala 9 bin lira!... Maksat, Karabük zarar etsin ve bir an önce kapatılsın!... Ya da 'pis ilişkilerle' belli kişiler ucuza kapatsın!...45 Evet, KDÇİ, zararda olmadığı halde öyle gösteriliyordu. Bunun iki amacı olabilirdi; bu dev tesisleri birilerine "peşkeş" çekmek, ya da bu tesisleri kapatarak yurt dışından demir-çelik ithal etmek ve sözkonusu yabancı demir-çelik üreticilerine yaranmak... Oysa Karabük çok ucuz bazı harcamalarla son derece karlı bir kuruluş haline getirilebilirdi. Mümtaz Soysal, bu durumu şöyle açıklıyordu: Türkiye Demir ve Çelik İşletmeleri'nin verimini artırmak ve kendisini kurtarmak için, 1988 yılından beri, hükümetlerin genel politikasına rağmen oluşturduğu çok önemli bir proje var. Bu proje için 1 Şubat 1993'te açılan ihaleyi İtalyan Danieli firması kazanmış, hatta anahtar teslimi esası üzerinden yapılan sözleşme de geçen yılın Temmuz ayında imzalanmış durumda. Sadece 45 milyon dolarlık bir yenileme projesi. Buna göre, inşaat demiri üretme süreci değişiyor ve yapılacak yeni tesislerle yıllık 700 bin tonluk çelik üretiminde ton başına 89 dolarlık tasarruf sağlanıyor. Tek başına bu bile, yıllık zararı 62 milyon 300 bin dolar azaltmakta. Personel tasarrufu ve çeliğin kalitesindeki düzelmeler de cabası. Uzmanlar, buna benzer birkaç yatırımla ve alınacak yönetim önlemleriyle, Karabük'ün kara geçmemesi için hiçbir neden bulunmadığını söylüyorlar.46 Mümtaz Soysal, yine bir takım kirli çıkarlar uğruna özelleştirilmeye çalışılan başka bir KİT'in konumunu ise şöyle anlatıyordu: Ama en acıklı örnek, 'Devlet kalem kağıt da satar mıymış?' demagojisi gerisinde çevrilmek istenen dolaptır. İstikrar paketi, kelimesi kelimesine, 'Devlet Malzeme Ofisi yıl sonuna kadar tasfiye edilecektir'' diyor. Niçin? Bir devletin kendi gereksinimlerini karşılamak için kamu kuruluşu yaratması, dünyanın başka yerlerinde görülmeyen acayip bir olay mıdır? Öyleyse, bırakın İngiltere, Fransa, İsviçre, İtalya, Belçika, Hollanda, Almanya gibi Avrupa ülkelerini, liberalizmin en büyük savunucusu olan Amerika Birleşik Devletleri'nde 4.700 kişilik personeliyle, 3 milyar dolara yaklaşan cirosuyla kamunun bütün kırtasiye, araç ve gereç isteklerini karşılayan Federal Malzeme Servisi ne oluyor? 'Yıl sonuna kadar tasfiye' yi hak etmiş olmak için acaba Türkiye'deki Devlet Malzeme Ofisi kamuyu müthiş zararlara mı sokmuştur? Personel sayısı mı çok kabarıktır? Büyük yolsuzluklara mı sahne olmuştur? Malzeme sağlamada onarılmaz aksamalara mı yol açmıştır? Hayır, rakamlar ortada: Yalnızca 1704 memur ve işçiyle, evet topu topu 1704 kişiyle, devletin bütün gereksinimlerini sağlayan Ofis, 1992 yılında toplam 167 milyar, 1993'te de tam 349 milyar dönem karı elde etmiş durumda. Üstelik devlet zoruyla korunan bir tekel olarak değil, serbest rekabet ortamında, piyasa ekonomisinin bütün gereklerine uyarak, özel kuruluşlarla yarışa yarışa. 1993 karını personel sayısına böldüğünüz zaman, çalışan kişi başına elde edilen karın 205 milyon olduğu görülüyor. Bu ne biçim devlettir ki, her işi bırakmış, böyle bir kuruluşunu tasfiyeye soyunmuştur? Daha doğrusu, kimler, devleti kimlere, hangi büro malzemesi satıcılarına soydurmak istemektedirler?47 Özelleştirme operasyonunun trajik sonuçlarından birini de Hürriyet yazarı Zeynep Göğüş, yazılarında anlatmıştı.48 Göğüş'ün "Bir devin batış öyküsü" başlıklı yazısında, Fransız Alcatel şirketinin özelleştirme sonucunda Türkiye'nin en karlı ve en parlak kamu şirketlerinden birisi olan Teletaş'ı batırdığı anlatılıyordu. Buna göre, Alcatel, Teletaş'ı hisselerini ele geçirdikten sonra bilinçli bir şekilde batırmıştı. Türk mühendisleri şirketten kovup, yerlerine günde 1230 dolar maaş alan Belçikalı "uzman"lar getiren Alcatel, kasıtlı olarak Teletaş'ın maliyetlerini de yükseltmişti. Zeynep Göğüş, 31 Mayıs tarihli "Öldürmek için aldık" başlıklı yazısında ise Alcatel'in eski müdürünün şu sözünü aktarıyordu: "Biz Teletaş'ı öldürmek için aldık. Ayağımıza fazla basıyordu Asya pazarında..." Tüm bunlar özelleştirmenin yalnızca pragmatik bir ekonomi tedbiri olmadığını, aksine arkasında bir takım çıkar hesaplarının yattığını gösteriyordu. Bütçeye yük olan kuruluşların tasviye edilmesi mantıklı bir işti. Ancak ülkedeki bazı KİT'lerin zararda gibi gösterilerek satılması ya da kapatılması, o KİT'i satın alacak ya da onun yerine yeni kaynaklar bulacak bazı çevrelerin çıkarına uygun olabilirdi. Bunun başka açıklaması yoktu.
'T'nin Özelleştirilmesi Kuşkusuz özelleştirmenin en can alıcı noktası ise PTT'nin T'sinin özelleştirilmesiydi. Özelleştirme gibi hassas bir işlemin, en verimsiz ve en az risk taşıyan KİT'lerden başlaması gerekirken, en stratejik konumdaki ve en verimli KİT olan PTT'nin T'sinden başlaması oldukça ilginçti. T'yi satmak için bulunan formüle göre, Türk Telekomünikasyon AŞ isimli bir şirket haline getirilen telekomünikasyon işletmesinin yüzde 49 hissesi satılacaktı. Sermayesinin yüzde 51'i kamuya ait görünen bu şirkete yabancılar ortak olabilecek, dolayısıyla hisselerin büyük bir kısmınada sahip olabileceklerdi. Ayrıca gene bu maddeye göre şirket işletme hakkını, yani sistemi oluşturan tüm birimleri, telefonları, link hatlarını, uyduları ve santralleri devredebilirdi. Ve bunu da uzun bir süre, belki de yüz sene boyunca devam ettirebilirdi. Hem de, Mümtaz Soysal'ın dediği gibi bir tekel olarak. Kısacası yapılan özelleştirme, son derece stratejik bir KİT'i, yabancılara satmaktan başka hiçbirşey ifade etmiyordu. TC Anayasası'nın 22. maddesi, haberleşmenin gizliliğini teminat altına alıyor. Ama telefon hizmetlerinin özelleştirilmesinden sonra, başka bir değişle yabancılara satılmasından sonra bu teminat sürdürülebilecek miydi? Dünya da Watergate gibi bir sürü skandal yaşanmışken, kimlere güvenip de telefon hatlarını emanet edecektik? Amaçları sadece karlarını maksimize etmek ve bulundukları ülkelerde geniş imtiyazlar elde etmek olan yabancı şirketlere ne kadar güvenilebilirdi? Kaldı ki, özel sektörün T'yi kullanarak çok büyük yolsuzluk yapabileceği son bir olayla ortaya çıktı. PTT'nin lüzumsuz işler hatlarına dönüşen 900'lü telefon hatlarında yapılan yolsuzluk, özel sektörün son incisiydi. İntermedya Şirketi'nin, PTT teknisyenleriyle rüşvet ilişkisine girerek milyarlarca lira yolsuzluk yaptığı ortaya çıktı. Bu şirketin ortakları arasında Profilo Holding Yönetim Kurulu Başkan Vekili, İrem Locası'ndan Jefi Kamhi de bulunuyordu. Daha önce de Kamhiler'in telekomünikasyon alanında bazı girişimleri olmuştu! O zamanda ihalesini almaya uğraştıkları elektronik haberleşme sisteminin, Mossad tarafından dinlenmeye elverişli olduğu ortaya çıkmıştı. T'yle ilgili akla gelen bir başka soru daha vardı: Eğer KİT'ler kaynak yaratmak ve verimliliği arttırmak için satılıyor, zararlarından kurtulunmaya çalışılıyorsa, neden zararına çalışanlar dururken kar yapanlar satılıyordu? PTT'nin postası 522 milyar zarar, PTT'nin telgrafı 280 milyar zarar, PTT'nin teleksi 190 milyar zarar, PTT'nin radyo- TV'si 599 milyar zarar ederken, PTT'nin T'si 2 trilyon TL kar ediyordu! Dahası T'nin özelleştirilmesi yeni gündemdeyken, bu KİT'in cazibesini arttırmak için bir telefon zammı yapılmış, Türkiye Avrupa ve Amerika'da telefonu en pahalı ülke olmuştu. Amacın verimliliği arttırmak olmadığı da çok açıktı, çünkü kar eden T'nin verimlilik diye bir problemi yoktu. Ayrıca, Dünya Bankası'nın öngördüğü üzere, işten çıkarılacak binlerce işçi de ekonomik krizi körüklemez miydi? Peki T'nin özelleştirilmesine neden girişildi? Acaba sağlıklı bir gelir elde etmek için kalbur üstü sınıfa koyulması gereken gelir vergileri ve lüks tüketim malları üstündeki katma değer vergileri, yerli ve uluslararası sermayenin çıkarlarına ters mi düştü? Bu yüzden mi bu azınlığın üstündeki ağırlığı hafifletmek ve yabancı sermayeyi memnun etmek için, böyle bir çözüm gerekli görüldü? Neydi Türkiye'yi T'yi satmaya zorlayan?...
'T'nin Mide Bulandırıcı Müşterileri Bilgi ve iletişim çağı olarak nitelendirilen günümüzde, uluslarüstü şirketler en fazla yatırımı telekomünikasyon yönünde yapıyorlar. Özellikle birçok ülkenin telefon ve telgraf şirketlerinin özelleştirilmesini sağlayan ve bunları eline geçiren dev tröstler, ayrıca bulundukları ülkenin dışında da iletişim alanında faaliyet gösteriyor. Böylelikle, çağımızda gücün en önemli kaynağı bilgi devletlerin tekelinden çıkarılarak en gizli ve önemli bilgiler özel kuruluşların tekeline bırakılıyor. Dolayısıyla bu özel kuruluşlar, elde ettikleri imtiyazlar sayesinde, devletler kadar güçlenerek hükümetler üstünde önemli bir baskı unsuru oluşturuyor. T'nin özelleştirilmesini bu çerçevede değerlendirdiğimizde, önemli bir soruyla karşılaşıyoruz: Acaba ülkenin refahını ve güvenliğini son derece ilgilendiren bu satışa talip olan sermaye dünyasının patronları kimlerdi? PTT'nin özelleştirilmesi konusunda, yabancı kuruluşlardan Carnegie, Morgan Stanley ve Salomon Brothers raporlar hazırlamışlardı. Bu kuruluşlar, özelleştirmenin, telekomünikasyon hizmetleri PTT'den ayrılarak yapılmasını öneriyorlardı.49 Görüldüğü gibi yahudi sermayesi T'nin özelleştirilmesiyle yakından ilgiliydi. Özellikle J.P.Morgan'a ait Morgan Bank... Banka, Türkiye'nin özelleştirme planını yıllar öncesinden planlayarak, ilgililere sunmuştu. Özelleştirme ile birlikte ektiklerini toplamaya başladı. Doç.Dr. Sadi Uzunoğlu, "Türkiye'nin özelleştirme çabaları sistemli bir biçimde 1986 yılında başladı. The Morgan Bank kapsamlı bir master plan hazırlayarak dönemin ekonomi sorumlularına sundu. Bu çalışmada benimsenerek DPT tarafından dört cilt halinde 1986 yılının haziran ayında yayınlandı" diyerek konuyu açıklamıştı.50 Aynı Morgan Bank gibi özelleştirmeye talip olan bir başka büyük şirket de Carnegie idi. 13 Mart 1993 tarihli Sabah'ta, "PTT özelleştirilmesi için Ankara'ya temsilci gönderen kuruluşlar arasında J.P.Morgan, Morgan Stanley, Lehman Brothers ve Carnegie'nin bulunduğu" yazılıyordu. İlginçtir, tam da bu sırada, Carnegie Endowment'ın başkanı olan tanıdık bir isim, Morton Abramowitz, gazetelere verdiği demeçlerinde özelleştirmenin zorunlu olduğunu söylüyordu.51 Lehman Brothers ve Salomon Brothers ise PTT'nin T'sinin peşine düşen, dünya çapındaki büyük yahudi finans kuruluşları arasındaydı. Yahudi sermayesi T'yle böylesine yakın ilgilenirken, devreye çok anlamlı bir isim girdi: Henry Kissinger'ın sağ kolu, Şili'deki darbenin mimarı ITT şirketinin eski genel müdürü ve Bush döneminde dışişleri bakanlığı yapan Lawrence Eagleburger. Sırbistan'daki "Yugo" araba firmasının ortaklarından olan Eagleburger, ABD'nin Yugoslavya büyükelçiliği görevinde bulunurken Sırp liderlerle olan ekonomik ilişkileri sebebiyle Bosna'daki soykırıma da yeşil ışık yakmıştı. Mümtaz Soysal, Eagleburger'ın işe karışmasının yarattığı "mide bulantısı"nı şöyle vurguluyordu: Bir başka haber: Lawrence Eagleburger yeni hükümet kurulduktan sonra Ankara'ya gelmiş ve en yüksek siyasal sorumlularla gizli görüşmeler yapmış. Kim bu Eagleburger? Vaktiyle Şili'deki Allende'nin darbeyle devrilmesinde baş rolü oynayan ITT şirketinin eski genel müdürü ve bugün de eski Dışişleri Bakanlarından Kissinger'a bağlı şirketler grubunun baş yöneticisi. Ama, daha çok, Bush iktidarında Dışişleri Bakan Yardımcılığı, hatta bir ara Bakanlık yapmasıyla tanınıyor. Aynı adamın, TELETAŞ'taki yüzde 39 hissesi Alcatel-Bell adlı Belçika-Amerikan şirketine blok olarak satılırken de arabuluculuk yaptığını, Özal'ın 'prensleri' arasında dostlarının bulunduğunu, şimdi de PTT'nin son T'si özelleştirilirken yine piyasaya çıktığını duyunca, mide bulantısıyla birlikte zihninizde soru işaretleri uyanmaz mı?52 Görünüşe bakılırsa, ülkenin en karlı ve stratejik KİT'leri yabancı sermayeye sunuluyor ve bu onların istediği şekilde ve istediği zamanda yapılıyordu. İşçilerin birçok KİT'e talip olduğunu ve hükümetin bu talebe yanıt vermediğini de göz önünde tutarsak, Düzen'in özelleştirmeyi kendi çıkarına kullanmaya çalıştığı ve bunda da başarılı olduğu açıkça anlaşılıyordu. Özelleştirme konusunun gündemin zirvesinde olduğu bir sırada, 1994 ortalarında, Lawrence Eagleburger'ın da üstündeki isim, yani Henry Kissinger Türkiye'ye geldi. Sözde Türk işadamı (ve yahudi dönmesi) Ahmet Ertegün'ün açtığı "Özbek tekkesi" törenine katılmak için Türkiye'ye gelen Kissinger, son derece "üst düzey" temaslarda bulundu. Bu "Özbek" yaklaşımı, İsrail'in Türk devletlerine olan ilgisinin bir başka gösterisi olarak yorumlandı. Kissinger'ın katıldığı "Özbek tekkesi" töreninde ise Jak Kamhi ve Selahattin Beyazıt gibi Bilderberg müdavimlerinden; esrarlı partilerde boy gösteren ve tarihi eser kaçakçılığına adı karışan Ayşegül Nadir'e kadar uzanan ilginç bir davetli listesi vardı. Ertuğrul Özkök, davete katılanları "devlet orada, ülkenin iş dünyasının önde gelen simaları orada, sanat, basın, hatta spor dünyasının önemli isimleri de davetli" diyerek anlatmıştı. Nedense T'nin özelleştirilmesi ile ilgilenenler hep yahudilerdi. 1995 Eylülünde bu kez İngiltere'nin yahudi Dışişleri Bakanı Malcolm Rifkind Türkiye'ye gelerek T'nin özelleştirmesi için açıkça lobi yaptı. Bosnalı Sırpların yılmaz destekçisi ve Müslümanların yeminli düşmanı olan Rifkind, yanına 12 büyük İngiliz işadamını alarak T'nin özelleştirilmesi için seferber olmuştu. Bu arada 1994 baharında ülkeyi kasıp kavuran dolar krizindeki vurgunda Rockefeller ve Kissinger'ın Chase Manhattan Bank'ının birinci sırada olması bir başka önemli gelişmeydi. Bu krizde ve genel olarak Türkiye ekonomisinin 1994 yılı içinde yaşadığı sıkıntıda önemi bir rolü de, yahudi sermayesine yakınlığı ile bilinen Standard and Poors ve Moodys adlı uluslararası "rating" (kredi notu) şirketleri oynadı. Türkiye'nin kredi notunu ani bir biçimde düşüren bu iki şirketin kararlarında objektif davranmadığı, kredi notları ile kasıtlı olarak oynadığı, Fransız Le Monde gazetesi tarafından uzun bir araştırma ile ortaya konmuştu. Yani Standard and Poors ve "Moodys'in Türkiye'nin kredi notunu düşürmesinin ardında yalnızca objektif gözlem ve veriler değil, aynı zamanda "kasıt" da vardı. Bunların ötesinde, İsrail de Türkye'nin ekonomik durumuyla yakından ilgilendi her zaman. Ancak Yahudi Devleti, bunda stratejik bir amaç güdüyordu. Türkiye'nin Avrupa ile ekonomik entegrasyonuna ve Gümrük Birliği'ne katılmasına destek verdi; amaç, Türkiye'deki İslami yükselişin önünü kesebilmekti.53 Tüm bunların ardından son olarak şunu söyleyebiliriz: Türkiye, dünyanın görünen tablosunun yanında, bir de gerçek tablosu olduğunu unutmamalıdır. Türkiye'nin dostu gibi gözüken güçler, gerçekte Türkiye hakkında hiç de iyi şeyler düşünmemektedirler. Türkiye, İsrail'e ve onun Amerika'daki uzantılarına dikkat etmelidir. İsrail ve onun Amerikalı uzantıları, Türkiye'ye dost gözükerek onu oluşturmak istedikleri anti-İslam cephe içine çekmek istemektedirler. Oysa Türkiye müslümandır; bunu reddetmesi ise ancak kendi kendini aldatması olacaktır. Düzen, Türkiye'nin temelde müslüman olduğu gerçeğini unutmayacak, onu kendi dininden olanlara karşı geçici bir "taşeron" olarak kullanıp, sonra da yeniden düşmanları arasına açıkça katacaktır. Bu yüzyılın başlarında Siyonist hareketin önderlerinden Max Nordau, 10. Siyonist Kongre sırasında "Türkleri dünyada Siyonistler kadar fedakar ve cömert dostları olmadığına inandırmalıyız" demişti. Gerçekten bazı Türkler Jön Türkler ve İttihat ve Terakki buna inanmışlar, Halife Abdülhamid'i yahudilerin desteğiyle tahtından indirmişler ve İslam Birliği düşüncesine sırt çevirmişlerdi. Ancak ellerine aldıkları devlet, on yıl içinde paramparça oldu. Devleti parçalayanların başında ise Kuran'ın "içlerinden birazı dışında onlardan (yahudilerden) sürekli ihanet görür durursun" (Maide, 13) hükmüne uygun olarak kendilerini "Türklerin fedakar ve cömert dostları" olarak tanıtan "Siyonistler" geliyordu. Tarih, ancak kendisinden ders alındığı takdirde
tekerrür etmeyecektir
http://www.harunyahya.org/kitap/YMD/YMD3_9.html |