AKP GERMEYE DEVAM EDİYOR. 

 

Tayyip Anani da Al Git!

Bu hükümet gitmelidir

 

Hüseyin Adıgüzel

 

Şemdinli’de uygulamaya konulan plan

Yaz bütün haşmetiyle yüzünü gösterdi. Ortalık yanıyor. Ortalık yanarken biz de yanıyoruz, hem de ne yanma! AKP hükümeti milleti kasıp kavuruyor, ortalığı yangın yerine çeviriyor, milleti ümitsizlik girdabına adım adım yaklaştırıyor. Ekonomideki dalgalanmalar, bir gece içinde trilyonlar kazananlar, bir gece içinde bütün birikimlerini büyük sermayeye aktarmak zorunda kalanlar, bu ülkenin insanları. Her gün getirilen şehit cenazeleri, yakılan ağıtlar ve siftah yapmadan dükkanını kapatan esnaflar, tarlasını sürmek için mazot parası bulamayan çiftçiler, IMF’nin insafına terk edilen memur, işçi ve emekliler, mezarda emeklilik yasasını protesto edeyim derken polis copu yiyen devlet memurları... Hepsi bu ülkenin insanları... Gayrı memnun kitle çığ gibi büyüyor, memnunlar keyif sürüyor.

Bunların hepi gerçek ve hepsi, memleketimin manzarası olarak orta yerde duruyor. Sıkıntı o kadar çok, o kadar büyük, o kadar çeşitli ki, insan hangisini yazayım diye sıkıntıya düşüyor. Biraz bu hükümetin en son marifetlerinden bahsetmek istiyorum. Düşüncelerimi sizlerle paylaşmak, sıkıntıyı hafifletmek istiyorum.

Aslında çok öncesi var, ama, ben Şemdinli’den başlamanın doğru bir seçim olacağını düşünüyorum. Hani şu “serhıldan” (isyan) çığlıklarını gündeme sokan Şemdinli’den. Çünkü, yıllardır hazırlanan, cumhurbaşkanını, orduyu, devletini seven ve korumaya çalışan kurumları devredışı bırakma ve milliyetçi kesimi korkutma ve ezme operasyonunun düğmesine Şemdinli’de basıldı. Sonraki, Diyarbakır, Hakkari, Yüksekova olayları, Danıştay baskını, Atabeyler çetesi olayları, Şemdinli’de uygulamaya konulan planın tamamlayıcı unsurları. Aynı zincirin halkaları. Bunların bir bir arkasına ortaya çıkmasını tesadüfle izah etmeye çalışmak, deliye postaki saydırmaktan da öte bir iştir.

Bir gün Şemdinli’de iki bomba patlatıldı. Halbuki, daha önceleri de Şemdinli’de onlarca bomba patlatılmıştı. Yani hazırlık yapılmıştı. Son iki bomba günü, bomba patlatılan kitabevinin karşı kaldırımında park etmiş, ordu mensubu iki kişinin arabası anında saldırıya uğradı. Arabadan neler çıktı, neler? Hatta, Gökçe Fırat, bu konuyla ilgili yazısının bir yerinde, “arabada bir TürkSolu gazetesi eksik kalmış” diyerek bir de espri yapmıştı. Sonra, Apo posterli, hayali Kürdistan bayraklı, her yeri kırıp döken, devletin tüm kurumlarına saldırılan bir gösteri düzenlendi. Bomba patladıktan iki dakika sonra ROJ TV, Danimarka’dan “Serhıldan” çığlıkları ile yayına başladı. Gösteriler yayıldı. Diyarbakır’da, Hakkari’de, Yüksekova’da, Van’da, Bitlis’te, Şemdinli’yi aratır gösteriler yapıldı. Büyük (!) başbakanımız oralara kadar giderek “Kürt Sorunu”ndan bahsetti. Ama hiçbir sonuç alamadı. Araya Diyarbakır Belediye Başkanı girdi. Başbakana, “siz şöyle durun, ben onlarla anlayacakları dilden konuşur, onları yatıştırırım” dedi. Onların anlayacağı dilden konuştu ve olayları yatıştırdı. Başbakan, başbakanlığının ayaklar altına alındığını bile anlayamadı ya da anladı da, anlamamazlıktan geldi. İş yargıya intikal etti. Van’da görevlendirilmiş bir savcı, iddianame hazırladı. Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt başta olmak üzere, ordu mensupları tarafından bir çete oluşturulduğunu ve bu olayları bu çetenin gerçekleştirdiğini beyan eden bu iddianame ortalığa bomba gibi düştü.

Danıştay olayında TÜRKSOLU büyüyen gücü nedeniyle gündeme geldi

Günler sonra, bir avukat, belinde silahı ile, güvenlik kameralarının çalışmadığı bir gün Danıştay’a girdi, 2. Daire’yi kan gölüne çevirdi. Yakalandı. Daha sorgusu bile yapılmadan Başbakan Yardımcısı M. Ali Şahin gazetecilere “Sürprizlere hazırlanın” şeklinde bir açıklama yaptı. Bu tip suçluların sorguları Cumhuriyet Savcılığınca yapılmasına rağmen, yargı devreden çıkarıldı ve emniyet içindeki Fethullahçı yapılanmanın temel taşlarından biri olan, bir Emniyet Genel Müdürü Yardımcısına verildi. Bu sefer sanığın arabasından Danıştay 2. Dairesinin türban kararı almasına olumlu oy veren üyelerinin resimleri basılı Vakit Gazetesi çıktı.

Sorgulamanın devam ettiği aşamada Başbakan, büyük bir çete ile karşı karşıya olunduğunu ve ana muhalefet partisi genel başkanının da bu komplonun içinde olduğunu söyledi. Muzaffer Tekin isimli ordudan ayrılmış eski bir yüzbaşının arandığı açıklandı. Muzaffer Tekin’in evinde yapılan aramada, komployu doğrulayan belgelerin yanı sıra, TürkSolu ciltlerinin de bulunduğu kamuoyuna duyuruldu. Herhalde bu duyuruyu yapan şahıs, Türksolu gazetesinin on beş bin tirajla basıldığını ve yüz bine yakın okuyucusunun olduğunu bilmiyordu. Ya da biliyordu da TürkSolu’nun gittikçe büyüyen gücünden endişe etmişti ki, onu da hedef tahtasının önüne koyuyordu.

Muzaffer Tekin teslim oldu. Onun çetesine mensup olduğu söylenen dört kişi ile hakim karşısına çıkarıldı. Mahkeme, Muzaffer Tekin ve çetesi olduğu söylenen dört kişiyi de serbest bıraktı. Çünkü, onların bu işle ilgisi olduğunu gösteren en küçük bir kanıt bile yoktu. Cürümü işleyen sanıkla telefonla konuşmasından başka bir kanıt getirememişlerdi. Halbuki, sanığın telefonunda belki yüzlerce isim vardı, ama, aralarından pervasızlıkla ayıklayarak Muzaffer Tekin’i seçtiler. Çünkü, Muzaffer Tekin emekli de olsa ordu mensubuydu, milliyetçi güçlerle fikri planda iş birliği yapıyordu, düzenlenen konferanslara, panellere, protesto eylemlerine katılıyordu ve KKTC Eski Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’a da büyük destek veriyordu. Aranan kan bulunmuştu. Hemen üstüne atıldılar.

Emniyet içindeki Fethullahçı yapılanma

Daha Danıştay olayının perde arkasını bırakın, perde önü bile aydınlanmadan, ortalık toz duman içindeyken emniyet içindeki Fethullahçı yapılanma, basına, hem de hiç olmayacak şekilde, evlere servis yaparak bir çetenin daha çökertildiğini açıkladı. Atabeyler çetesi mensupları olarak üçü emekli asker, sekiz kişi basının önüne çıkarıldı. Emniyet Genel Müdürlüğü sözcüsü İsmail Çalışkan, 2 Haziran günü düzenlediği basın toplantısında, bir gazetecinin operasyon ile ilgili bir sorusuna “Bu operasyon, Genelkurmay Başkanlığı ile ortaklaşa gerçekleştirilmiştir” dedi. Fakat, 3 Haziran günü Genelkurmay Başkanlığı, televizyonlardan yayınlanan yazılı bir açıklama ile, operasyondan haberlerinin olmadığını, bütün gelişmeleri ertesi günkü gazetelerden öğrendiklerini, kamuoyuna duyurdu. Yani, sağ elin, sol elden haberi yoktu. Bu nasıl iş demeyin. Bu işte öyle bir iş!

En üst düzey emniyet yetkilisinin açıklaması ile, operasyonun içinde gösterilen Genelkurmay Başkanlığı, operasyonun bırakın içinde olmayı, haberlerinin bile olmadığını açıklıyor. Yani operasyon, emniyet güçleri tarafından yapılmıştır, askeri kanadın bundan haberi yoktur. Peki öyle ise neden emniyet üst düzey yöneticisi böyle bir açıklama yapma gereğini duymuştur? Çünkü, gözaltına alınanların içinde ordu mensupları da vardı. Onların göz altına alınmalarından Genelkurmay Başkanlığı’nın haberinin olması yasa gereği idi. O da, orada zevahiri kurtarmak için böyle bir açıklama yaptı, diye düşünüyorum. Neyse, burası bizi pek ilgilendirmiyor. Bu hesabı aralarında görürler.

Emniyet’teki Fethullahçı grup Orduyu kendisine engel görüyor

Şimdi gelelim sorunun temeline... Sorun emniyetin açıklamalarının doğru olmadığındadır. Emniyet, Şemdinli olaylarından beri, tüm olayların içinde Ordu’nun, yani TSK’nın faal olarak rol aldığını gösterme çabasındadır. Burada, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni kendisine anayasa ile verilmiş bulunan devleti ve milleti koruma ve kollama görevini yapamaz hale getirmek başat amaçtır. Emniyetin bundan çıkarı nedir? Emniyetin bundan hiçbir çıkarı yoktur. Fakat, hükümete büyük destek veren Fethullah Hoca grubu, emniyetin içerisinde güçlü bir yapılanmaya sahiptir. Bu grup, siyasi iktidarın tercihi ile o mevkilere getirilmiştir. Siyasi iktidarın işlevini sürdürebilmesi için, bu grup vasıtasıyla, Ordu’nun millet nezdinde olan prestiji aşağıya çekilmek istenmektedir. Siyasi iktidarın ve Fethullahçı grubun, kafalarının içindekileri gerçekleştirmelerine en büyük engel olarak Ordu’yu görmeleri, onları bu yönde çalışmaya mecbur etmektedir. Ordu pasifize edilirse ki, Avrupa Birliği rüyası da bu süreç içinde değerlendirilmelidir, o zaman, dikensiz gül bahçesi içinde rahatça çalışabileceklerdir. Bu yüzden emniyet içindeki Fethullahçı grup ve siyasi iktidar, Şemdinli’den bu yana oluşan bütün olayların sorumluluğunu, Silahlı Kuvvetler’e ve ulusalcı güçlere yıkma uğraşının içindedir.

Bu olayların tümü, siyasi iktidar, emniyet içindeki Fethullahçı grup, PKK, AB ve ABD’nin tertibidir. Çünkü; ülkemizin ve dünyanın içinde yaşadığı siyasi şartlar, önümüzdeki bir yılı, Türkiye’nin bugün ve yarınki kaderinin belirleneceği bir yıl haline sokmuştur. Ülke içinde, özellikle tırmandırılan gerilim ortamı içerisinde AKP, üç önemli seçimi atlatmanın telaşını yaşamaktadır. Ülke dışında, yaklaşan İran operasyonu ve AB’nin reformların yavaşladığı uyarıları, AKP’yi zor duruma sokmuştur.

AKP Büyükanıt Paşa’yı neden istemiyor

Üç önemli seçimden söz ettik: 30 Ağustos’ta yapılacak Genel Kurmay Başkanlığı ve Nisan 2007’de yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile 2007 Kasım’ında yapılacak parlamento seçimleri AKP’yi tam anlamıyla köşeye sıkıştırmış durumdadır.

Genel Kurmay Başkanlığına Yaşar Büyükanıt’ın getirilmesi, PKK ile olan mücadelede, ipin ucunun Ordu’nun eline geçmesi demektir. Bu durum, PKK’yı yok etmeye yönelik büyük bir temizlik harekatını da beraberinde getirecektir. Doğal olarak bu harekat, AKP’nin hem zemin, hem de prestij kaybına uğramasına sebep olacaktır. Öyle ise ilk etapta, Yaşar Büyükanıt’ın Genel Kurmay Başkanı olması önlenmelidir. Yaşar Büyükanıt’ın Genel Kurmay Başkanı olması ile başlayacak PKK temizlik süreci ile, AKP’nin ABD desteği de sona erecektir. Bu oluşum, daha sonra yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimi ile, genel seçimleri de derinden etkileyebilecek bir oluşumdur. Bunun önlenmesi için, Ordu’nun yıpratılması, pasifize edilmesi gerekir. Pasifize edilen ve yıpratılan bir Ordu, hükümetin atayacağı Genel Kurmay Başkanına ses çıkaramaz, tepki koyamaz. Düşünülen operas yon için genelde emniyet içindeki Fethullahçı kanat kullanılmakta ve bütün olaylar, hükümetin bilgisi dahilinde, o kanatın eli ile tertip edilmektedir.

Bu arada günden güne tırmanan AKP- Ordu gerilimine de dikkatinizi çekmek isterim. Danıştay’daki cenaze töreni sırasında, halkın ortaya koyduğu tepkiyi olumlu bulan Genel Kurmay Başkanı “Sadece bu olayda değil, daha başka olaylarda da bu tepkiyi görmeyi dilerim” deyince, Başbakan sert bir çıkış yapmış, Genel Kurmay Başkanı’nı emekliye sevk etmeyi bile ima etmişti. Fakat, burada Cumhurbaşkanı Sezer’in tavrı önem kazandığından, onun laiklik yanı tavırlarından ürktüğü için öncelikle Sezer’i yalnız bırakmayı düşünerek köşesine çekilmeye zorlamaktadır.

***

 

http://www.turksolu.org/109/adiguzel109.htm

 

Krizin sorumlusu Erdoğan’dan başkası değil!

Mehmet Y. YILMAZ

02 Mayıs 2007

 

ŞURASI bir gerçek ki son siyasi krizin baş sorumlusu Başbakan Recep Tayyip Erdoğan.

Sorumluluğu, cumhurbaşkanlığı seçimi ile ilgili tartışmaları "Ellerine çelik çomak verdim, oynuyorlar" düzeyine indirgediği andan itibaren başlıyor.

Türkiye Cumhuriyeti’nin en önemli makamı ile ilgili tartışmalar boyunca takındığı tutum buydu: Seviyesi son derece düşük espriler yaparak, konuyu geçiştirmeye ve son güne kadar durumu idare etmeye çalışmak!

Dikkat ediyorum Erdoğan’ın yakın çevresinden kaynaklanan haberler, krizin sorumluluğunu daha çok TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın üzerine yıkmaya yönelik.

"Dindar cumhurbaşkanı" istemiş, eşi türbansız bir aday gösterilirse kendisinin de aday olacağı tehdidini yapmış vs.

Bütün bunlar, Erdoğan’ın şu andaki sıkıntılı sürecin başaktörü olması durumunu saklamaya yönelik bir çaba.

Liderler zaten böyle günlerde belli olur. Arınç, eğer siyasi bir şantaj yaptıysa bunu boşa çıkaracak olan kimdi? AKP’yi kim yönetiyor, Arınç mı, Erdoğan mı?

Erdoğan’ın gerçek bir lider vasfına sahip olmadığının bir başka kanıtı da işin bu noktaya varacağını kestirememiş olması.

Merak ediyorum, Genelkurmay Başkanlığı sitesinde yayımlanan bildirinin gerçekten "sürpriz" olduğuna inanan kaç kişi var aramızda?

Türkiye’de çok önemli bir kesimin cumhurbaşkanlığı makamında Abdullah Gül adını görmek istemeyecekleri bir sır mıydı?

Sonuç olarak Erdoğan, siyasi basiretsizliği, öngörüsüzlüğü ve toplumsal olayları tahlil etmekteki yetersizliğiyle bir krize neden oldu ve şimdi suçu başkalarının üzerine atarak kurtulmaya çalışıyor.

Böyle durumlarda sorumluların istifa etmeleri en doğru hareket olur ama bunu Türkiye’de kimsenin yapmayacağını biliyoruz.

Deniz Baykal için veda zamanı!

CUMHURBAŞKANLIĞI seçimi ile başlayan siyasi krizden çıkma yolundaki önemli sorunlarımızdan biri de miting alanlarını dolduran kalabalıkları siyasi olarak aktif hale getirecek, bunu sandıkta oya dönüştürecek bir partiye sahip olmamamız.

Zaten unutmamak gerekiyor ki böyle bir parti olsa, bu kitlesel mitingleri düzenleme işi sivil toplum kuruluşlarına kalmazdı. Çok büyük kitleleri harekete geçirebilecek bir partinin varlığı da hiç kuşku yok ki AKP iktidarının atacağı adımları en az iki kere düşünmesini sağlardı.

Seçim süreci başlamadan, seçim heyecanı toplumu sarmadan yapılan "bugün seçim olsa oyunu kime verirsin" anketlerini fazla güvenilir bulmam.

Ancak bu tür anketlerin bir genel eğilimi gösterdiğini de söylemek gerek.

Kaldı ki kişisel gözlemlerim de anketlerde ortaya çıkan sonucu doğrular nitelikte.

O da şudur: CHP, Deniz Baykal önderliğinde gireceği hiçbir seçimi kazanamaz!

Çevremdeki herkes CHP’nin seçmeni olabilecek kişiler. Geçmişte bu partiye oy vermişlikleri de var. Ama artık kimse eskiden olduğu gibi rahatça "Oyumu CHP’ye veririm" diyemiyor.

Şeriat endişesiyle CHP’ye yönelmesi beklenen kentli merkez sağ seçmen için de aynı durum geçerli.

CHP, beş yıldır ana muhalefet ve beş yıldır hiçbir yapısal sorunu çözememiş (işsizlik, eğitimsizlik, köylülerin sorunları gibi) bir hükümet karşısında iktidar alternatifi olamıyor.

Erken seçimden sonra en büyük sorun, bugünkü krize yol açan siyasi tablonun aynen devam etmesi olur.

Deniz Baykal, seçimden sonra bugünkü siyasi tablonun bir benzeri ile karşılaşıp, ülkeyi felakete sürüklemek istemiyorsa koltuğunu seçimden önce herkese güven verebilecek genç bir lidere bırakmalıdır!

***

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/6443236.asp?yazarid=148

***

Erdoğan: Değişmeyen gitsin

Radikal-çevrimiçi

Murat Yetkin

2 Mayıs 2007 

 

Başbakan Erdoğan'ın AK Parti MYK'sında sarf ettiği bu sözlerle Meclis Başkanı Arınç'ı kastettiği konuşuluyor

Kendi ağzından duymadığım için, tırnak işareti kullanmadan yazacağım, ama duyan birden fazla kaynağımın aktardığına göre sözler şöyle: "Biz değiştiğimizi söylüyoruz. Müslümanlık bizim için bireysel inanç sayılmalı. Değişmeyenlerin partimizde, aramızda yeri olmamalı."


Bu sözler Başbakan Tayyip Erdoğan'a ait. Söylediği zaman ve yer önceki (30 Nisan) akşam AK Parti Genel Merkezi'nde yapılan Merkez Yürütme Kurulu toplantısı. Başbakan bu sözleri sarf ederken, öncesinde ve sonrasında Meclis Başkanı Bülent Arınç'ın adını ağzına almamış. Ancak konuşmanın genelinden, toplantıya katılanların çoğunun algılaması bu yönde olmuş. Parti yönetim kademelerinde, "Bülent ağabeyin" cumhurbaşkanı seçimi sürecinde AK Parti'ye faydadan çok zarar getirdiği kanısı, elle tutulur somutlukta. Aralarında, önümüzdeki genel seçimde kurucusu olduğu partiden milletvekili adayı gösterilmemesinin daha iyi olacağını düşünenler dahi var, ama o karar Erdoğan'ın olacak.


Arınç'ın son dakikada ağırlığını koymasının da etkisiyle Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanı adayı gösterilmesinin Türk siyasetinde ve en çok da AK Parti bünyesinde yol açtığı sarsıntının artçı şokları devam ediyor. Gül'ün adaylığının Meclis'te sert tartışmalar altında oylanması, bu nedenle CHP'nin konuyu Anayasa Mahkemesi'ne götürmesi, yani seçimin mahkemelik olması, bundan birkaç saat sonra Genelkurmay'ın siyasete müdahale eden bir uyarı yayımlaması, ertesi gün İstanbul'da 1 milyon kişinin laikliğe sahip çıkmak adına sokakları doldurması ve ertesi gün bunun Batı basınında genel olarak 'İslamcı hükümete karşı laik muhalefet' tonunda verilmesi, AK Parti yönetimini derinden etkilemiş durumda. 

Dün Anayasa Mahkemesi'nin ilk turu iptal kararı almış olmasının sorunları bütünüyle ortadan kaldırmadığının, ancak acil sıkıntıyı giderdiğinin çoğu kişi farkında.


Kaynaklarımın teyit ettiğine göre, Erdoğan'ın bu sözleri sarf ettiği MYK toplantısında ele alınan konular arasında 

1- Bir an önce erken seçime gidilmesi, 

2- Anayasa Mahkemesi kararı ne yönde çıkarsa çıksın, cumhurbaşkanı seçiminin (zaten cumhurbaşkanı seçilmeyeceği için Anayasa hükmüyle 'derhal' gidilecek) bir erken seçim sonrasına bırakılması, 

3- Cumhurbaşkanı görev süresini (5+5 dahil), yetkilerini, seçilme yöntemini (halk tarafından seçim dahil) değiştirebilecek, Seçim Kanunu'nda bazı değişikliklerin önünü açabilecek bir Anayasa değişikliği çalışmalarının gündeme alınması, 

4- Böyle bir Anayasa değişikliği ardından oluşacak yeni Meclis ve yeni hükümet idaresinde yeni cumhurbaşkanının seçilmesi gibi hayli köklü değişiklik gerektiren konular da konuşulmuş.


Başbakan Erdoğan'ın önceki akşam ve dün öğleden önce hukukçu bakan ve milletvekilleriyle yaptığı toplantıların da, öğle saatlerinde AK Parti Grubu'nda milletvekillerinden boş kâğıda toplanmaya başlayan imzaların da söz konusu Anayasa değişikliği yönünde kullanılabileceği bilgisi var.


AK Parti böyle bir Anayasa değişikliğini CHP'nin katkısı olmadan yapamaz. Anayasa değişikliği kararı alınması durumunda Başbakan Erdoğan'ın, cumhurbaşkanı seçimi sürecinde görüşmeyi reddettiği CHP lideri Deniz Baykal ile görüşmeye gitmek durumunda kalacağı anlaşılıyor.

 Anayasa değişikliğini Meclis'e verip, Anavatan Grubu'na güvenmenin ve 'CHP destek olmazsa halka şikâyet ederiz' demenin, yaşanan gelişmelerden ders çıkarmak suretiyle sonuç getirecek bir yöntem olmadığı görülebiliyor. CHP ise şu aşamada değişikliklere sıcak bakmıyor.


Dün öğleden sonra, Anayasa Mahkemesi'nin CHP'nin itirazı yönünde karar alması, birinci tur oylamayı iptal edip, 367'i gerekli bulması için dua eden AK Parti yöneticileri vardı. Bu yönde bir kararın AK Parti'ye aradığı acil durum çıkış kapısını sunacağı ve en çok Erdoğan ile Gül'e rahat bir nefes aldıracağı inancı Ankara'da yaygınlaşmaya başladı. Nitekim akşam saatlerinde Mahkeme'nin CHP başvurusunu kabul edip ilk tur oylamayı geçersiz saymasıyla, yapılan açıklamalar bir yana, herhalde en çok AK Parti yöneticileri derin bir oh çekti.


Etkili bir AK Parti milletvekilinin dün "Belki de CHP'ye bizi ve ülkeyi daha kötü bir senaryodan kurtardığı için müteşekkir olmalıyız" sözü, AK Parti Grubu'nda dün itibarıyla esen rüzgârların ne yöne doğru olduğunu gösteriyordu. Tarihi günler yaşamaya devam ediyoruz.

 

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=220098

***

AKP'de dünkü hava: Arınç'a öfke sağanağı

İsmail Küçükkaya

02 Mayis 2007

 

 

Sabah, saatler 10.00'u gösterirken ben Meclis kapısından iktidar partisinin Meclis Grup toplantısını izlemek üzere giriyordum. 11.00'deki toplantı öncesinde milletvekilleriyle görüşmeyi planlamıştım. Saat 10.30 olduğunda AKP'nin toplantısının iptal edildiği haberi duyuldu. CHP kendi grubunu zaten Çarşamba'ya kaydırmıştı. Herkes Anayasa Mahkemesi'nin kararını bekliyordu. Uzlaşma kapılarını açık tutamadığı için siyasetin yol açtığı tıkanıklık, hukukun yardımıyla yine siyaset tarafından giderilecekti. Başkent'in her bir köşesinde 'çıkış yolu' aranıyordu.

iktidar grubunda dün üzüntü ve şaşkınlık hakimdi...

Sadece bir hafta önce Gül'ün adaylığının duyurulmasıyla olağanüstü coşkulu görüntüler yaşayan AK Parti'de bu kez moralsizliğin yanı sıra öfke dalgası güçleniyordu. En çok da Bülent Arınç'a...

Hele Arınç'ın 'bir çuval inciri berbat ettikten sonra' yapmaya çalıştığı 'U dönüşü' vekilleri çileden çıkartıyordu. Milli Görüş kökenli vekiller bile Arınç'a tepkiliydiler.

Peki eleştiri okları niçin hep Arınç'a yöneltiliyor?

Seçilecek cumhurbaşkanının niteliklerini sayarken, 'sivil, demokrat ve dindar olmalı' gibi provokatif bir cümleyi kullandığı için. Ayrıca, 'Meclis'te hem 367 şart değil deyip hem de 'işte yakaladım, CHP'li 6 vekil girdi, zabıt tutun' gibi komikliklere başvurduğu için', 'adaylık belirleme sürecinde inatlaşma görüntüsü verdiği için.'

Saatler tam 13.00'e geldiğinde Bülent Arınç'ın Meclis'e girdiğini gördük, kızgın bakışlar altında.

AKP'liler şöyle feryat ediyorlar:

'Arınç isyan çıkarmasaydı, ya da kendini içinde bulduğu oyunda aktör olmayı kabul etmeseydi bugün biz uzlaşmayla yine kendi içimizden bir cumhurbaşkanı seçmiştik. Ve bu senaryo bizi Kasım seçimlerinde iktidara taşıyacaktı. Ama şimdi Köşk gitti, acaba sandıkta neler olacak?'




Gül'ü değil erken seçimi konuşuyorlardı

Dün, kaç milletvekiliyle konuştuysam hepsi de 'inşallah Anayasa Mahkemesi birinci tur oylamayı iptal ettirir' görüşündeydi. 'Tabana anlatılabilecek ve minimum hasarla atlatılabilecek çıkış kapısı' olarak mahkeme kararı görülüyordu. Bekledikleri de oldu.

Yani dün öğle saatleri itibarıyla AKP Grubu 'Gül'ün cumhurbaşkanı adaylığından vazgeçmişti, tek konu erken seçim tarihiydi: Seçimi Temmuz'da mı Ağustos'ta mı yapalım?'

Bazıları daha farklı bir öneriyi sahipleniyordu: 'Anayasa Mahkemesi'ni beklemeyelim. Erken seçimi derhal ilan edelim. Cumhurbaşkanlığı seçim sürecini durduralım. Mahkeme ne karar verirse versin inisiyatifi biz alalım. Hem kontrolü sağlamış oluruz hem de mahkemenin olası bir '367 tartışması gereksizdir, birinci tur geçerlidir' kararının yaratacağı kaos önlenir.'

Başbakan Erdoğan cuma gecesinden bu yana içinde bulunulan kaotik ortamdan hem ülkeyi hem partisini nasıl düzlüğe çıkaracağını araştırıyor. Toplantı üzerine toplantı yapılıyor. Amaç belli: Köşk seçimi kilitlendi. Gül veya herhangi bir isim şimdi Köşk'e çıkamaz. Erken seçim geliyor. Nasıl yaparız da hem demokrasiyi kurtarırız hem de sandıkta AK Parti'nin zarar görmesini engelleriz?




Demirel, 'sokaktan kork' diye uyarmıştı

İnanın çok üzülüyorum. 'Bundan sonra yine demokrasiyle güçleneceğiz' umudunu taşısam da yaşadıklarımıza kahroluyorum. Nasıl olur da 'siyasi akıl' bazen böylesine körleşebiliyor? AKP 'bu akıl tutulmasına' nasıl kapıldı anlamak imkansız.

Elimde 14 Ocak Pazar gününün AKŞAM Gazetesi var. Demirel'le söyleşi yapmışım ve gazetemiz bunu 'Ordudan değil sokaktan kork' başlığıyla manşetten duyurmuş. Bakınız 9'uncu cumhurbaşkanı Demirel neler söylemiş:

'Bugün açıktan darbe tartışmaları yapılıyor. Bunu önlemek için konuşuyorum. Ben ordudan değil, sokaktan korkarım. Tarihimizde Osmanlı dahil, devlet, sokağı hiçbir zaman mağlup edememiştir. Atatürk cumhuriyeti kurduğunda, cumhuriyetin savunucuları yoktu ama bugün var. Hepimizin dahil olduğu cumhuriyet aydınları var.'

'Tarih bilen'in yaptığı bu tespit ve öngörünün sahibi Demirel, o günkü söyleşimizde Başbakan Erdoğan'ın cumhurbaşkanlığı adaylığına karşı çıkış gerekçesini de şöyle açıklamıştı:

'Başbakan Erdoğan Köşk'e çıkarsa cumhuriyet değerleri tartışılır hale gelecek. Bunu istemiyorum (Eliyle başının üzerini göstererek türbanı kastediyor) Önceliğimiz tabii ki demokrasidir ama demokrasi koşulsuz değildir. Koşulsuz şartsız demokrasi olmaz.'

İşte Demirel, 3.5 ay önce bunları söylemiş. Tandoğan'daki ve Çağlayan'daki mitingleri görünce Demirel'in o sözleri aklıma geliyor. O görüntülerden korkulmaz, ancak sevinilir. Ancak bunun AKP açısından herhalde siyasi bir anlamı ve mesajı vardır. En azından, çatışma ve gerginlik artarsa olabilecekleri göstermesi bakımından...

İnsan üzülüyor...

AK Parti gibi geniş yığınları sistemle uzlaştıran ve böylece hassas toplumsal fay hatlarını onarma misyonuna sahip, gerilimleri azaltma potansiyeli taşıyan, AB reformlarını yapan, makro ekonomik dengeleri yerine oturtan ve demokratikleşme rüzgarı estiren bir siyasi parti bu cumhurbaşkanlığı sürecini daha iyi yönetmeliydi. Sonuna kadar uzlaşmayı aramalıydı. Umudum, bundan sonrasını iyi yöneteceklerine dair sinyaller.

 

http://www.aksam.com.tr/yazar.asp?a=76029,10,19

***

Köşk savaşında kim kazandı, kim kaybetti..

Vatan Gazetesi

Mehmet Tezkan  

02.05.2007

 


Sonuç şu: 367 gerekli.. Birinci tur iptal..

AKP Abdullah Gül’ü seçtirmek için 367’yi zorlar mı?

Bulabilir mi?

Hiç zannetmiyorum..

Şu belli.. Türkiye Cumhurbaşkanı seçmeden sandığa gidecek..

Yani, Köşk seçimi genel seçimden sonraya kaldı..

Peki kim kazandı, kim kaybetti?

Bu çekişmenin iki galibi var..

Siyasi alanda CHP..

Baykal’ın ilk günden itibaren söyledikleri gerçek oldu.. Harfi harfine.. CHP bu süreci çok iyi yönetti..

Baykal, 367 olmazsa oylama olmaz dedi..

367 uzlaşma şartıdır dedi..

Anayasa Mahkemesi de bu doğrultuda karar verdi.

CHP’nin yıldızı parladı..

Bir başka nokta daha var.. Baykal, Erdoğan için aday olmayacak, olamayacak, olamaz dedi..

Bu konuda da haklı çıktı..

*
Bu sürecin bir başka kazananı da var..

Sessiz çoğunluk..

Laikliğe sözde değil, özde bağlı olan milyonlar..

Onlar meydanlara el koydu..

Türkiye’nin tarihinde görülmemiş mitinglere imza attılar..

Özellikle kadınlar..

Bizi yok sayarak kimse siyaset yapamaz dediler.. Önümüzdeki seçimin önemli aktörü olarak ortaya çıktılar..

Türbanı Köşk’e çıkarmamak için verdikleri mücadele ile tarihe geçtiler..

*
Gelelim kaybedenlere..

Başta Tayyip Erdoğan.. Karizmayı fena halde çizdirdi.. Hem kendisini hem de seçtiği adayı, en yakın arkadaşını milyonlara protesto ettirdi..

Deniliyor ki.. Bülent Arınç’ın oyununa geldi..

Arınç’ın türban dayatmasının kurbanı oldu..

Olmasaydı..

AKP’nin lideri değil mi?

Lider nedir?

Uzak görüşlü olan kişidir... Öngörüleri güçlü olan kişidir.. Halkın nabzını en iyi tutan kişidir..

Demek ki bunların hiçbiri Erdoğan’da yokmuş..

Güçlü lider değilmiş..

Yanlış oynadı, kaybetti..

En büyük darbeyi, 4.5 ay Başbakanlık, 4 yıldan fazla süre Dışişleri Bakanlığı yapan Abdulah Gül yedi..

Adaylığı Türkiye’yi ayağa kaldırdı..

Meydanlar özde değil, sözde laik olduğunu yüksek sesle haykırdı..

Tarihin en büyük halk tepkisine maruz kalan siyasetçi sıfatını aldı..

Cumhurbaşkanı olma hayali suya düştü.. Bundan sonra da aday olma ihtimali ortadan kalktı..

*
Bir de Meclis Başkanı Bülent Arınç faktörü var.. 184’te ısrarlı olan ‘367 gereksiz, nereden çıkartıyorsunuz’ diyen..

Israrlı sorulara; ‘bakın benim için taşra avukatı diyorlar. Ama ben Ankara Hukuk Fakültesi mezunuyum. Bu işleri bilirim. O metni çocuk okusa anlar. 184 açık, net’ diyen Bülent Arınç..

Çocukların bile anlayacağı metni kendisinin anlamadığı ortaya çıktı.. Anayasa Mahkemesi kararıyla sınıfta kaldı..

*
Başka kaybeden yok mu?

Var..

AKP..

4.5 yıl ülkeyi çok iyi yönettiklerini iddia eden.. Hatta Köşk seçimi sürecini başarıyla yönettiklerini söyleyen AKP..

180 km hızla duvara tosladı..

Şu da belli oldu: Türban Köşk’e giremeyecek..

http://www7.gazetevatan.com/root.vatan?exec=yazardetay&tarih=02.05.2007&Newsid=118002&Categoryid=4&wid=131

***

Arınç krizinin perde arkası

GÜNEŞ

Talat Atilla

01 Mayıs 2007 <%Tarih%>
<%Gün%>

 

AK PARTİ'nin Cumhurbaşkanı adayını belirlemede Meclis Başkanı Bülent Arınç'ın büyük rolü oldu. Üstelik Arınç bu rölünün başrol seviyesinde olduğunu kendi ağzından Türkiye'ye ilan etti. Medya'ya yansıyan bir başka bilgi ise Arınç'ın Başbakan Erdoğan'a 'Ya Sen, ya Gül, ya da ben' dediği yönünde idi. Buraya kadar anlattıklarımız kamuoyunun bildikleri. Oysa, Arınç'ın basına yansımayan çalışmaları parmak ıssırtacak ölçüde şaşırtıcı. İşte tarih değiştiren Arınç operasyonunun perde arkası:

GÜL'LE ERDOĞAN'DAN HABERSİZ GÖRÜŞTÜ


Erdoğan'ın Vecdi Gönül'ü Cumhurbaşkanı adayı olarak göstereceği bilgilerinin havada uçuştuğu günlerde Bülent Arınç, Abdullah Gül'le biraraya geldi. Arınç ve Gül beraber hareket etme kararı aldılar. Meclis Başkanı Arınç bu görüşmeyi İstanbul'da olan Başbakan Erdoğan'a haber vermedi. Arınç'ın yakın çevresi Cumhurbaşkanlığı adayının belirlenmesinde Meclis Başkanı'nın oynadığı rolün daha iyi anlaşılması için Gül'le olan görüşmeyi basına sızdırdı. Arınç bu görüşmenin hemen arkasından Abdüllatif Şener'le bir araya geldi. Şener, 'Gelişmelere göre ben de aday olabilirim' deyince Arınç, 'Beraber hareket edelim' cevabını verdi. Ankara dışında olan Başbakan, Gül ve Arınç görüşmesinin kendisinden habersiz yapılmasına çok bozuldu ve bilgi almak için Salih Kapusuz'u aradı. Kapusuz, Başbakan'a Arınç'ın danışmanlarından aldığı bilgiyi aktardı.

VECDİ GÖNÜL CHP'DEN OY İSTEDİ


AK PARTİ'nin önemli kurmaylarıyla Abdullah Gül ismini olgunlaştıran Bülent Arınç, Başbakan Erdoğan'a 'En uygunu Gül' dedi. Abdullah Gül'ün ismi Erdoğan'ın aklında olmayan ama karşı çıkamayacağı bir isimdi. Çünkü Erdoğan kafasındaki Cumhurbaşkanı adayını muhattabına söylemişti: Vecdi Gönül!.. Erdoğan tarafından Cumhurbaşkanı adayı olduğu yüzüne söylenilen Vecdi Gönül destek için CHP Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Özyürek'i arayarak 'CHP'nin bana oy vermesini bekliyorum' bile demişti. Hatta, Vecdi Gönül ismi Genelkurmay Başkanı Büyükanıt'a dolaylı olarak aktarılmıştı. Büyükanıt'ın 'ismi biliyorum ama söylemem' ifadeleri de bu yüzdendi. Habertürk'ün kesin bir dille Vecdi Gönül ismini vermesi de aslında doğru bir gazetecilik başarısıydı. Ama Arınç'ın parti içindeki gücünün yanında, oya gibi ördüğü psikolojik argümanlar Vecdi Gönül'ün yerine Abdullah Gül'ü Cumhurbaşkanı adayı yaptırdı...




Gül'ün telefonuna çıkmadı


Cumhurbaşkanı adayı Abdullah Gül'ün 367 turlarındaki en ilginç durağı Genç Parti oldu. Cem Uzan'ın Gül'le görüşmeyeceğini açıklaması Ankara'yı tam anlamıyla şoke etti. Uzan'ı, Genel Başkanlıktan, liderlik rütbesine yükselten red kararının perde arkası şöyle şekillendi. Abdullah Gül, eski arkadaşı Emin Şirin'den randevu istedi. Şirin, 'Bu randevuyu Cem Uzan'dan almanız gerekir' cevabını verince Abdullah Gül Cem Uzan'dan randevu istedi. Uzan, yakın çevresiyle istişare ettikten sonra 'Hayır' dedi. Bu cevaba çok içerleyen Abdullah Gül Emin Şirin'i konuttan 2 kere telefonla aradı. Şirin, Gül'ün telefonlarına cevap vermedi. Telefonlara çıkmayan Emin Şirin Gül'e mektup yazarak 'Ilımlı kişiliğinize rağmen adaylığınızı geri çekmenizin doğru olduğunu düşünüyorum' şeklinde görüşünü bildirdi. Emin Şirin bir libero oyuncusu gibi topu penaltı noktasına getirip, Cem Uzan'a, 'Hadi at' dedi. Uzan'a da ağları delmek düştü..
.

***

http://www.gunes.com/2007/05/01/yazarlar/y2.html

***

Asker, Başbakan'ı hedef aldı

GÜNEŞ

Rıza Zelyut
01 Mayıs 2007 <%Tarih%>
<%Gün%>

 

Türkiye yeni bir iklime girdi:


Bir yanda AKP hükümeti... Onu, işbirlikçi sermaye, işbirlikçi sermayenin liberal aydınları; gericiler; bütün tarikatçiler ve bölücü Kürtçüler destekliyor.


Karşıda ise; cumhuriyet rejimini korumaya kararlı büyük bir kütle... Bunlar; 14 Nisan'da Ankara'da, 29 Nisan'da İstanbul'da sokakları, caddeleri kırmızı beyaz renge boyadılar.


Milyonların sokağa inmesinin sebebi belli: 

Türkiye'nin yaşam tarzını Arab'ınkine benzetmeye çalışan hükümete tepki var. Halk, Türkiye Cumhuriyeti'nin Türkiye İslam Cumhuriyeti yapılmasını reddediyor. Türk Silahlı Kuvvetleri de bu yüzden ikide bir uyarıda bulunuyor. Gazeteciler yazamadı; televizyon yorumcuları söyleyemedi ama ben açıklıyorum: Cuma gecesi Genelkurmay Başkanlığı tarafından yapılan muhtıra biçimindeki açıklama, isim vermese bile Başbakan Erdoğan'ı suçluyordu.


Bu ağır suçlama, Genelkurmay'ın uyarısında yer alan şu sert cümlede bulunuyor: 'Özetle, cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Atatürk'ün 'Ne mutlu Türküm diyene!' anlayışına karşı çıkan herkes, Türkiye Cumhuriyeti'nin düşmanıdır ve öyle kalacaktır.'


'Ne mutlu Türküm diyene!' özdeyişine açıkça karşı çıkan Başbakan Erdoğan idi. O, şöyle demişti: 'Sen, 'Ne mutlu Türküm diyene!' dersen, doğal olarak etki tepkiyi doğurur ve o da 'Ne mutlu Kürtüm diyene!' der. Yahu, milletin bütünlüğü 'Ne mutlu Türküm diyene!' ifadesi ile sağlanır mı?'
İşte bu söze cevap veriyordu. Türk askeri böyle düşüneni Türkiye Cumhuriyeti'nin düşmanı ilan ediyordu.


Aynı başbakan, şunları da söylemişti: 'Atatürk'ün önünde sap gibi duruyorlar!', 'Türkiye'nin yarınında artık Kemalizm benzeri resimlere ve sistemlere yer yoktur!'


Genelkurmay işte bu zihniyeti devletin düşmanı olarak gösteriyordu.


Genelkurmay açıklamasındaki bu sert suçlama; ayrıca PKK terör örgütüne destek veren Kürtçüleri ve Atatürk devrimlerine karşı duran işbirlikçi liberal yazarları da hedef almaktadır.

LAİKLİK, DEMOKRASİDİR


Türk askerinin ve sokakları dolduran milyonların 'Türkiye laiktir, laik kalacak!' demeleri boşuna değildir. Laiklik; akla ve sivil hukuka dayanan modern yaşam biçimidir. Laiklik olmadan demokrasi olmaz. Eğer olur ise İran'daki gibi ancak İslam Cumhuriyeti olur. İran türü bir demokrasiye razı olanlar; AKP'nin laikliğe saldırısını hoş görenlerdir.


Laiklik; özü itibariyle halk demokrasisinin temelini oluşturduğu için şeriatçılar; ona karşıdırlar. Başbakan Erdoğan da laikliğe karşı olduğunu birçok kez söylemiştir. Şu sözler onundur: 'Tutmuşlar; laiklik elden gidiyor... Yahu bu millet istedikten sonra tabii elden gidecek yahu! Sen bunun önüne geçemezsin.'


Bilinmelidir ki Erdoğan, 'Demokrasi bizim için amaç değil, araçtır!' , 'Hem laik hem Müslüman olunmaz. Ya Müslüman olacaksın ya laik!' diyerek toplumu iki kampa bölmekte önderlik etmiştir. Aynı Başbakan; 'Türkiye Cumhuriyeti'nin başlangıçta ortaya koyduğu bütün temel ilkeleri; laiklik, cumhuriyet ve milliyetçilik gibi birçok temel ilkenin yerini daha Müslüman bir yapıya devretmesi zorunluluğu ve zamanı gelmiştir.' diyen bir kişi olan Ömer Dinçer'i de Başbakanlık Müsteşarı yaparak Türkiye'nin en önemli atamalarını onun eline vermiştir.


Üstelik Erdoğan, 'Amacıma ulaşmak için papaz elbisesi bile giyerim!' diyebilen birisidir.

NURCULAR HEDEFTE


Genelkurmay bildirisinde yer alan gerici etkinlikler ile aslında hükümet içinde yer alan tarikatçi kanat işaret edilmiştir. Askerin hedef tahtasına koyduğu tarikatçi kanat, Nakşibendilerden çok Nurculardır.


Refah Partisi, genelde Nakşibendi tarikatine dayanıyordu. Bu partinin içinden çıkan AKP ise Nurcuların ağırlığı ile oluştu. Başbakan Erdoğan Nakşibendi olsa bile etkili bakanlıklar, örneğin en önemli bakanlık olan Milli Eğitim Nurcu Hüseyin Çelik'in eline verilmiştir.


Said-i Kürdi'nin yolundan giden Fethullah Gülen tarafından yeniden örgütlendirilen Nurcular, AKP'nin kuruluşunda ve iktidarında en etkin tarikat grubu oldular. Nurcuların eğitimi ve polisi ele geçirdiği, adliyeyi kuşatma altına aldığı, Diyanet İşleri Başkanlığı'nı etkisiz duruma düşürdüğü, ticaret ve sanayide özel sektör üzerinde ağırlık kurup ülkenin içine derinlemesine kök saldığı asker tarafından gözleniyor. İktidarı kullanarak Türkiye'yi Amerikancı İslam'ın eline vermeye çalışan Nurcuların askeri kötülemek için Şemdinli İddianamesinden tutun da Nokta Dergisi'ndeki darbe haberlerine kadar birçok olayın planlayıcısı olduğu da inanılan iddialardan bazılarıdır.


Şimdi düşünme sırası bunlara gelmiştir.

 

http://www.gunes.com/2007/05/01/yazarlar/y4.html

***

Pişkinliğin bu kadarı

Orhan Karataş

30.04.2007

 

 

Türkiye Cumhuriyeti pişkinliğin zirvelerinde dolaşan çok siyasetçi, çok hükümet gördü ama "oh şükür Nisan yağmuru yağıyor" diyenine ilk defa rastladı. Adamlar yedikleri tokadı bile övünç meselesi sayacak kadar kendilerini kaybetmiş durumdalar. Zaten azıcık akılları başlarında olsaydı, azıcık önlerini görebilselerdi, azıcık bu ülke gerçeklerinden haberleri olsaydı, azıcık Allah korkusu, millet ve vatan sevgisi taşısalardı, bugün yaşananların hiç biri olmazdı. Ne bu ülkenin altına bu kadar dinamit yerleştirilirdi, ne bu millet tarihinin en zor ve sıkıntılı dönemine mahkum edilirdi, ne de 21. yüzyılda hala muhtıralarla muhatap olan bir demokrasiye razı olmak zorunda kalırdık. Türkiye AKP eliyle göre göre, bile bile bu kadere sürüklenmiştir. Yapılan açıklamalardan hala teslim oldukları yerlerin güdümünden kurtulamadıklarını ve ülke gerçeklerini fark edemedikleri anlaşılıyor. Birileri çıkıp da "kafa tutuyorlar" gibi zavallı bir yorum getirmeye kalkışmasın. Bunların kafa tuttukları şey, bu ülkenin, bu milletin geleceğidir. Çünkü, onları yönlendiren, konuşturan güç Türk milleti değil, en büyük övünç kaynağı saydıkları ve bu milletin geleceğini ipotek ettikleri, BOP Eşbaşkanlığının talimatlarıdır.

Bahçeli'nin ikazları

Artık, "daha önce defalarca yazdık, söyledik ve yazdıklarımızda, söylediklerimizde sonuna kadar haklı çıktık" demekten utanıyorum. Ama ne yazık ki, ortalama her vatandaşın görüp anladığı ve ikaz ettiği gerçekler, AKP ve Bay Erdoğan için her ne hikmetse bir türlü fark edilmeyen derin sırlara dönüşüyor. Özel ve derin menfaatler içeren bu sırların gereği olarak, bu millet gerginliğe, cepheleşmeye ve kavgalara sürüklenip, sonunda da krizlere mahkum ediliyor. MHP Genel Başkanı Dr. Devlet Bahçeli 19 Aralık 2006 tarihinde Gazete ve Televizyonların Ankara Temsilcileriyle yaptığı kahvaltıda mutlaka seçime gidilmesini ve Cumhurbaşkanını yeni meclisin seçmesi gerektiğini, aksi halde ülkenin krize sürüklenebileceğini ısrarla söyledi. Sayın Bahçeli bu sözlerini daha sonra da defalarca tekrarladı. Ne yazık ki bütün ikazları, bütün sözleri bir bir haklı çıktı. Keşke bunları anlayacak, bu ikazları dikkate alacak bir hükümet olsaydı ve bütün bunlar yaşanmasaydı.

Seçimden kaçmanın bedeli

Muhtıranın verildiği gün, yani geçen Cuma günü bakın neler yazmıştık: "Türkiye 5 yılda bir seçimi, kesin olarak kaldıramamaktadır. Anayasada 5 yıl yazması bir şeyi değiştirmiyor. Meclis yapısı ve o meclisten çıkan iktidarlar en fazla 4 yıl sonra yıpranıyor ve yörüngesini kaybediyor. Meclisi ve iktidarları tekrar yörüngesine oturtacak, yeni bir heyecan oluşturacak, farklı beklentileri karşılayacak tek şey seçimdir. Seçim, hem yenilenmenin, güç toplamanın ve iddianın tezahürüdür, hem de demokrasinin en temel, en vazgeçilmez ve değişmez unsurudur. Cumhuriyet tarihimiz, seçimin gecikmesinin, seçimden kaçılmasının nelere mal olduğunun, çok acı örnekleriyle doludur."

Gerginliğe devam

Şimdi geldiğimiz noktada, AKP'nin olup bitenleri hala anlayamadığı ve gerginlik ve kavga ortamını devam ettirmeye niyetli olduğu anlaşılıyor. Utanmasalar, "bu muhtıra bize verilmedi, bizden önceki hükümete verildi" diyecekler. Özellikle Bay Bülent Arınç'ın pişkinliği, tarihe geçecek ve asla unutulmayacaktır.

Türkiye Cumhuriyeti düşmanları

Bir önemli nokta daha var. Verilen muhtıra ile ilgili çok şey söyleniyor, çok şey yazılıyor ama asıl vurucu kısmı olan final cümlesi özellikle görmezden geliniyor. Muhtıranın özeti ve gerekçesi olan cümle, "Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Atatürk'ün, Ne mutlu Türküm diyene anlayışına karşı çıkan herkes Türkiye Cumhuriyeti'nin düşmanıdır ve öyle kalacaktır" cümlesidir. Bugün AKP ve yandaşları çok ciddi olarak bu anlayışı, yani "Ne mutlu Türküm diyene" anlayışını sorgulamak ve yok etmek istemektedirler. "36 etnik unsur, alt kimlik üst kimlik, mozaik" safsataları hep bu yok etme gayretlerinin sonucudur. "Türküm" demeyi içine sindiremeyen, geçmişinde, "sen ne mutlu Türküm diyene dersen, birileri de ne mutlu Kürdüm diyene diyerek ortaya çıkar" gibi bölücü ve yıkıcı değerlendirmeler bulunan bir başbakana sahibiz. İktidar oldukları süre içinde de bu dediklerini yapmak için Türkiye Cumhuriyetini AB ve ABD'nin talepleri doğrultusunda bir federasyona dönüştürüp, üniter yapısını dinamitleyen düzenlemeler yapmadılar mı? Bölücüler, hainler bugün her zamankinden daha cesur ve azgın değiller mi? Televizyon ekranlarından federasyon talepleri dillendirilmiyor mu? Bölücü örgütün siyasi uzantıları mahalli idarelerde isyan provaları tezgahlamıyorlar mı? Kısacası "Ne mutlu Türküm diyene" anlayışına karşı çıkıp, bu anlayışı yok etmek için ellerinden gelen her şeyi yapmıyorlar mı? Abdullah Gül'ün aday gösterilmesine olumlu tepki veren AB, ABD ve bölücü örgütün siyasi uzantısı DTP, aynı şekilde verilen muhtıraya da ilk karşı çıkan merkezler oldular. Bu kadarı bile bu hükümetin kime hizmet ettiğini ispatlamaz mı?

Hükümet istifa etmeli

Bu hükümetin seçime gitmek yerine, muhtıraya rağmen bütün şartları son sınırına kadar zorlayıp, Cumhurbaşkanlığını ele geçirmeye çalışması, iyi niyetli olmadığının göstergesidir. Azıcık milli duyarlılığı olan bir hükümet çoktan istifa etmiş olurdu. Ancak, bunlar gerginliği daha da arttırmak niyetinde olduklarını ortaya koydular. Kaybedecek bir şeyleri olmadığı için, "biz batarsak, ülke de batsın" mantığıyla hareket ediyorlar. Arkalarını dayadıkları güçler de belliki böyle talimat veriyor. Nitekim konuşmak için bile, neredeyse bir gün AB ve ABD'den gelecek işareti beklemişlerdir. Ancak, bu millet daha fazlasına izin vermeyecektir. İsteseler de istemeseler de sandığı milletin önüne koymaya mecbur kalmışlardır. O sandık AKP denilen karanlık dönemin sonu olacaktır. Türk milleti artık bu gaflete, bu karanlığa daha fazla tahammül edemez.


http://www.ortadogugazetesi.net/makale_goster.asp?yazid=33&id=2740

***

Bu krizin sorumlusu AKP

Yalçın DOĞAN

28 Nisan 2007

İKİ gün arka arkaya Anayasa Mahkemesi Yüce Divan olarak toplanıyor.

Pazartesi günü, Yüce Divan’da yargılanan eski bakanlardan Koray Aydın’ın savunması var. Salı günü ise, yine Yüce Divan’da yargılanan eski bakanlardan Cumhur Ersümer ile Zeki Çakan’ın savunmaları var.

Koray Aydın’ın belki değil, ama Ersümer ile Çakan’ın savunmalarının bir çalışma gününü kapsayacağı tahmin ediliyor.

Bu durumda Anayasa Mahkemesi fazla mesai yapacak. Çünkü Cumhurbaşkanlığı için ikinci oylama çarşamba günü. Anayasa Mahkemesi kararını çarşambadan önce vermek zorunda.

ÖNCE RAPORTÖR

Cumhurbaşkanlığı seçimi tam bir siyasal krize dönüşüyor. 367’yi bulamayan AKP karşısında, CHP dünkü oylamayı Anayasa Mahkemesi’ne götürüyor.

Anayasa Mahkemesi CHP’nin, oylamanın Anayasa’ya aykırılık iddiasıyla ilgili başvurusunu, önce kendi üyelerinden bir raportöre veriyor. Raportör konuyu inceliyor, raporunu veriyor.

Mahkeme, bu raporu tartışıyor ve bir karara varıyor. Pratik süreç bu.

AĞIZLAR SIMSIKI

Dün Anayasa Mahkemesi’nin bazı üyeleriyle konuşuyorum. Ser veriyor, sır vermiyorlar. Ve doğru davranıyorlar.

Anayasa Mahkemesi’nin önemli çoğunluğu dün İstanbul’da. Kuruluş yıldönümü kutlamaları için. Ama, hepsinin aklı, TBMM’de.

Bu saatten sonra, Anayasa Mahkemesi’nin vereceği karar, artık hukuki olmaktan çıkıyor, siyasal niteliğe bürünüyor. Çünkü, koca koca Anayasa Hukuku profesörleri bile, birbiriyle taban tabana çelişkili görüşler dile getiriyor.

Eğer, mahkeme oylama geçersizdir, yolunda bir karar verirse, sonu belirsiz bir krizin tam ortasındayız.

SORUMLU AKP’DİR

Krizin sorumlusu, dört yıl boyunca, diğer partilerle hiçbir uzlaşma aramayan AKP. Gül’ün adaylığının açıklanmasına kadar, Cumhurbaşkanı seçim süreci, bu alışkanlığın devamı.

Abdullah Gül’ün
adaylığına kadar, bütün partilere tepeden bakan AKP, şimdi kanlı bıçaklı olduğu Genç Parti’nin bile kapısını çalmak zorunda kalıyor.

Bir adım ötesi var. ANAVATAN siyasal etik, YÖK ve yargı reformunu iki yıldır dile getiriyor. AKP hiç kulak asmıyor. Ama, dün sabah ansızın, AKP’liler acele bir basın toplantısıyla, "bunları hemen yapıyoruz" demek zorunda kalıyor.

Anayasa Mahkemesi dünkü oylamayı yok sayarsa, tam bir kriz. Krizden nasıl çıkılacağı ayrı bir sorun.

Ancak, acaba bu krizi halk nasıl anlayacak? Krize seçimde nasıl tepki gösterecek? Bu kriz kime yarayacak? İşte, bu noktada korkuyorum.

Bu blok ilgi çekiyor

ANAVATAN ile DYP arasında başlayan flört, Cumhurbaşkanlığı seçiminde ortak tavır haline geliyor. Merkez sağ arayışında ek adım.

Bu blok şimdi biraz daha genişleme eğiliminde. DYP ve ANAVATAN arasında olduğu gibi, henüz somut bir adım yok. Ancak, sürpriz bir biçimde, Genç Parti bu blokla ilgileniyor. Sadece bir ilgi, bir düşünce.

Asıl sürpriz, bu blokla ilgilenen DSP bağlantısı. DSP bir süredir, solda birlik için SHP ve DİSK’in başını çektiği 10 Aralık Hareketi ile görüşüyor. İstanbul’daki son görüşmede, DSP, soldaki blok için, ANAP’ın da fikrinin alınmasını dile getiriyor.

Sol blok için çaba gösteren DSP, şimdi merkez sağdaki blokla ilgileniyor. Hiç kuşkusuz, gerek Genç Parti’nin, gerekse DSP’nin merkez sağ blokla ilgilenmesi, bu blokta yer alacakları anlamına gelmiyor.

Ama, ilgi ile izliyorlar.

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/6420347.asp?yazarid=91

***

GÜNEŞ

29 Nisan 2007

 

Dünya gözlerini açmış Türkiye'de olup biteni anlamaya çalışıyor. Olay 'Bilek güreşine' dönerse fatura ağır olacak ve yine millete kesilecek

ANKARA SARSILDI


Genelkurmay Başkanlığı'nın önceki gece yayınladığı 'Çankaya seçimleri laiklik tartışmasına dönüştü. Asker laiklikte taraf, 'Ne mutlu Türküm' diyemeyene de düşmandır' şeklinde özetlenecek bildirisi Türkiye ve dünya gündemine bomba gibi düştü.

BİZİM GÖREVİMİZ


Türkiye 'Şimdi ne olacak' sorusuna cevap ararken beklenen hükümet açıklaması saat 15.00'te geldi. Genelkurmay'ın Başbakan'a bağlı olduğu hatırlatılan açıklamada özetle 'Türkiye'nin değerlerini korumak hükümetin birinci görevidir' deniliyordu.

HÜKÜMET BİZİZ


'Hükümet biziz' mesajı taşıyan açıklamadan sonra herkes 'İşin restleşmeye dönmesi, kör topal giden sosyal ve ekonomik düzeni felç eder. İnşallah iktidar aklını başına toplar, asker de vatandaş da artık 'hop oturup, hop kalkmaktan' kurtulur' diyor.




Erdoğan'dan siyasi felaket benzetmesi


Başbakan, Kızılay toplantısında imalı konuştu: Büyük afetler her zaman selle ve depremle gelmiyor. Siyaset de afetlere maruz kalabiliyor
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ''Büyük afetler her zaman sel ve deprem gibi afetler olmuyor. ülkenin gönül birliği, siyasi birliği ve sosyal dokusu da zaman zaman afetlere, felaketlere maruz kalabiliyor. Geçmişte güven ve istikrar zemininin kaybolduğu zamanlarda aziz milletimiz bu siyasi felaketlerin de ağır bedellerini büyük acılarla ödemiştir' dedi.

KIZILAY HER ŞEYİMİZ


ERDOĞAN, Türk Kızılayı'nın olağan genel kurulundaki konuşması sırasında, salonda bulunanların 'Kızılay sen bizim her şeyimizsin' demeleri üzerine, '(Kızılay sen bizim her şeyimizsin) diyorlar. Katılmamak mümkün değil. Kızılay bizim her şeyimiz' dedi. Erdoğan şöyle devam etti:

FELAKET FIRSATÇISI


ÜLKENİN gönül birliği, siyasi birliği ve sosyal dokusu da zaman zaman afetlere, felaketlere maruz kalabiliyor. Geçmişte güven ve istikrar zemininin kaybolduğu zamanlarda aziz milletimiz bu siyasi felaketlerin de ağır bedellerini büyük acılarla ödemiştir. Çok şükür artık milletimiz afet bekleyen felakete yol açan fırsatçılara fırsat tanımıyor ve tanımayacak.




Başbakanlık Konutu'nda 'kriz' toplantısı


ERDOĞAN, Kızılay Olağan Genel Kurulu'nun ardından Sağlık Bakanı Akdağ ile Başbakanlık Resmi Konutu'na geçti. Daha sonra, Cumhurbaşkanı adayı Dışişleri Bakanı Gül, İçişleri Bakanı Aksu ile Adana milletvekili Ömer Çelik de Başbakanlık Resmi Konutuna geldiler. Toplantıya daha sonra MİT Müsteşarı da dahil oldu. Toplantıda muhtıra gibi açıklama ve dile getirilen kaygılar masaya yatırıldı.

 

http://www.gunes.com/2007/04/29/manset/manset.html

***

Muhtıra

Emin ÇÖLAŞAN


29 Nisan 2007

27 Nisan gecesi saat 23.00’te muhtıra açıklandı. Algılama zorluğu olmayanlar hadiseyi iyi anladı. Muhtıra özellikle laiklik kavramından söz ediyor; çünkü Türkiye Cumhuriyeti bu iktidarın ve hükümetin elinde bir yerlere sürükleniyor.

Milli eğitim ve ulusal kavramlar yok ediliyor. Onların yerini din sömürüsü alıyor. Küçücük öğrenciler bile devlet tarafından düzenlenen ve göz yumulan dini törenlere türban ve sıkmabaşlarla çıkarılıyor.

Bu tavırlar neredeyse her yerde sergilenirken, o illerin valileri, ilçelerin kaymakamları acaba ayakta mı uyuyordu? Bunları görmediler mi, görmek işlerine mi gelmedi?

Muhtırada olmayan bir örneğin belgesi elimde. Samsun Valiliği Çarşamba İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından bütün okul müdürlüklerine gönderilen 23 Şubat 2007 tarih ve 1891 sayılı yazı:

"20-27 Nisan 2007 tarihleri arasında kutlanacak 2007 yılı Kutlu Doğum Haftası münasebeti ile ilçemiz ilköğretim okulları arasında Hazreti Peygamberde Çocuk Sevgisi, lise ve dengi okullarda ise İslamda İnsan Sevgisinin Toplumsal Boyutları konulu kompozisyon yarışmasının düzenlemesiyle ilgili Kaymakamlık onayı ekte gönderilmiştir.

Bilgilerinizi, kompozisyon yarışmasının okulunuz öğrencilerine duyurulmasını, okulunuzda dereceye giren eserlerin 6 Nisan 2007 tarihine kadar Müdürlüğümüze gönderilmesini rica ederim. Mehmet Atar. Müdür adına Şube Müdürü. Dağıtım: Tüm okul müdürlüklerine."

* * *

AKP
döneminde çoğumuzun dikkatinden kaçan bir uygulama başlatıldı. Peygamberimizin doğumunu kutlama törenleri (eskiden böyle bir şey yoktu) tam da 23 Nisan bayramına denk getirildi!

Çocuklara ve öğrencilere ulusal egemenlik kavramı, yurt sevgisi ve Türklük, bilinçli olarak unutturulurken, onun yerine dinsel bir kavram çıkarıldı. Başka bir hafta mı kalmadı da, Kutlu Doğum Haftası her yıl 23 Nisan’a denk getiriliyor!

Bunu elbette bilerek ve bilinçli olarak yapıyorlar.

Küçük çocukları 23 Nisan haftasında okullarda, spor salonlarında örtüyorlar, ilahiler okutuyorlar. Ankara’da bile 23 Nisan günü Atatürk Spor Salonu’nda küçük çocuklar için Kuran okuma yarışması düzenlemişlerdi. Sonra iptal ettiler.

Din sömürüsüyle oy avcılığı yapıyorlar. Fakir fukara Müslümanların oylarıyla iktidar oluyor, malı götürüyor ve parasal kazancı partili yandaşları ile yabancılara pompalıyorlar.

Bu uygulamalara karşı çıkan milyonlarca insanımız, onlara dersini l4 Nisan günü Tandoğan Meydanı’nda verdi. Bugün İstanbul’da verecek. (Mitingi art (Avrasya) ve Kanaltürk canlı yayınlayacak.)

Asker muhtırasını verdi, görevin ilk aşamasını tamamladı. Hem de komediye dönüşen ve mizah konusu olan cumhurbaşkanlığı seçiminden birkaç saat sonra.

Ülkemizi bu duruma düşüren sorumlular en başta Recep Tayyip Erdoğan, Bülent Arınç, ABDullah Gül, Hüseyin Çelik ve bu iktidarın öteki mensuplarıdır. Devleti ele geçirdiler, kadrolaştılar. Meydanın boş olmadığını şimdi görüyorlar ama iş işten geçtikten sonra.

Askerlerin laiklik muhtırasında çok önemli bir cümle var:

"Atatürk’ün ’Ne Mutlu Türküm Diyene’ anlayışına karşı çıkan herkes, Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanıdır ve öyle kalacaktır."

Bu cümlenin muhataplarından biri de ABDullah Gül. Bu sözümü şimdi kanıtlıyorum. Refah Partisi milletvekili kimliğiyle bir seminerde yaptığı ve sonra kitap haline getirilen konuşmasında aynen şöyle diyor:

"Ne mutlu Türküm diyene lafını tutup her yere yaza yaza, Türkiye aslında ilkel bir hale dönmüştür."

Genelkurmay bu gibiler için, "Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanıdır ve öyle kalacaktır" diyor. Yanlış mı?

Türk devletinin başına geçmeye aday gösterilen -ve adaylıktan derhal vazgeçmesi gereken- şahıs, işte budur.

Genelkurmay muhtırası yerini ve hedefini buldu, amacına ulaştı. "Bu Meclis bu koşullarda cumhurbaşkanı seçmemeli" mesajı dolaylı biçimde verildi.

Şimdi malum AKP-ABD-AB-entel-işbirlikçi-şeriatçı-Kürtçü korosu yaygaraya başladı!

"Demokrasi... Özgürlük... Hukuk... Yüce Meclis ne isterse onu yapar... Genelkurmay’ı kınıyoruz..."

Bunlar işin hikáyesidir. Yüzde 34 oyla Meclis çoğunluğunun yüzde 66’sını ele geçiren, Meclis’teki kelle çoğunluğuna sığınıp ülkeyi altüst eden, ülkeyi yandaşlarına, eşe dosta ve yabancılara peşkeş çeken, Cumhuriyet rejiminin ilkelerini ve ulusal kavramları bile yok etmeye yeltenenleri uyarmak işlerine gelmiyordu.

Asker devreye girdi, 27 Nisan sürecini başlatıp milyonlarca insanımızı rahatlattı. Medyanın büyük çoğunluğunu da elinde bulunduran entel-şeriatçı kesim ise, askerleri hemen tu kaka ilan etti! Niçin?.. Çünkü uyarı yapan, Cumhuriyet ilkelerini savunan ordu bizim değil! Peki kimin ordusu?

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/6426013.asp?yazarid=5&gid=61

***

27 Nisan Muhtırası

Şakir Süter

29.04.2007

 

 Hiç lamı cimi yok, bu bir muhtıradır.Hem de, 12 Mart Muhtırası’ndan çok daha serttir. Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt’ın son basın toplantısında “diplomatik bir dille” yaptığı açıklamalarının sulandırılması üzerine... “Asker diliyle” kaleme alınmış bir muhtıradır; “herkes anlasın” diye! 12 Mart Muhtırası’nda dönemin hükümetine “istifa etmezseniz, biz geliriz” deniyordu.

Bunda da, “müdahale etme yetkisi önümüzde, her an gelebiliriz” deniliyor. 12 Mart daha “usturuplu bir dille” kaleme alınmıştı. 27 Nisan muhtırası tam anlamıyla “askerce” yazılmış. 12 Eylül 1980 öncesinde de yine Genelkurmay, bir “mektup” yazıp, dönemin Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’e vermişti.

Merhum Korutürk, Başbakan Demirel ile ana muhalefet lideri Ecevit’i Köşk’e çağırıp mektubu kendilerine vermişti.

Demirel, “yahu ben göreve daha yeni geldim, bu mektubun muhatabı ben nasıl olabilirim, insaf” dedi.

Ecevit “ben muhalefetim, asker niçin bana mektup yazmış olsun” deyince, mektup sahipsiz kaldı.

Zaten daha sonra da “cumhurbaşkanı bile seçemeyen Meclis” başta olmak üzere, seçimle gelmiş tüm kuruluşların kapısına kilit vuruldu.

10 yıl önceki 28 Şubat Bildirisi de herkesin hafızasında.. Altında cumhurbaşkanı, dönemin başbakanı Erbakan ve askeri zevatın da imzalarının bulunduğu bir “bildiri” yayınlandı.

Ordunun bastırması, Demirel’in ustalıklı manevrası sonucunda asker nizamiye kapısında tutularak...

Hükümetin istifası sağlandı ve yerine bir başka hükümet kurularak “varta” atlatıldı.

Önümüzdeki “27 Nisan Muhtırası”na gelince...

Eğer birileri bu “muhtırayı” duymazdan, görmezden gelirse, ağzımzını tadı iyice bozulacaktır.

.........

“Yarın her şey çok daha güzel olacak” diyordu 48 saat önce Meclis Başkanı Bülent Arınç.

Bu muydu beklediği “güzellik” acaba?

Arınç, bu muhtıranın “bir numaralı muhatabı” olduğunun bilincinde midir dersiniz?

Biz hiç sanmıyoruz!

Büyükanıt’ın “sözde değil özde laiklik” sözlerini dillendirdiği basın toplantısında sonra “Paşa, tam da Tayyip Erdoğan’ı tarif etmiş” diyen AKP’li Eyüp Fatsa şimdi ne düşünüyordur dersiniz?

Erdoğan’ın “Cumhurbaşkanlığı sürecini fevkalede başarıyla yönettiğini” söyleyenler, “muhtıraya toslayan” bir sürecin nasıl yönetildiği konusundaki görüşlerini şimdi açıklarlar mı?

“İnadına türban” diyen bir zihniyetin, bu inada dayalı siyaset anlayışının çıkmaz sokak olduğunu birileri hâlâ göremedi mi, hiç mi görmeye niyetleri yok?

Dün “AKP medyasına” baktık; “muhtıradan” tek satır yoktu. Bazıları sadece iç sayfalarda “bir kamu kuruluşunun açıklaması” gibi görmeyi tercih etmişti!

Yani “görmemişlerdi!”

Bu tutum, “AKP Hükümeti’nin bir askeri muhtıraya muhatap olduğu” gerçeğini ortadan kaldırmaya yeter mi bilinmez tabii!

Dün sabah Kızılay Genel Kurulu’nda konuşma yapan Başbakan Erdoğan’ın da “muhtıra” konusuna burada hiç değinmemiş olması da manidardı! Bu satırların kaleme alındığı saatlerde Ankara’da, “belirsizlikle sessizlik” kol kola girmiş, “Çankaya turu” atıyorlardı!

..........

İşin bu noktaya gelmesi, Türk siyaseti adına çok üzüntü vericidir. Demokrasiye gerçekten inanan hiç kimsenin içine kolay kolay sindiremeyeceği bir durumla karşı karşıyayız.

Tabii demokrasiden ne anladığımıza da bağlı...

Eğer, Abdullah Gül’ü seçmek için Meclis’e girenlere demokrat, girmeyenlere demokrasi düşmanı demek gibi bir sığlığın sahibi iseniz, sizin adınıza yapılacak hiçbir şey yok!

Yazıyı daha fazla uzatmadan “bundan sonra ne olacak, ne olabilir, ne olmalı” sorularına cevap aramaya çalışalım.

- Önce soğukkanlı olacağız hep birlikte; iktidarı ve muhalefetiyle...

- Böyle bir ortamda “bilek güreşi” yapmak, seçilecek en son yoldur; akılla bağdaşır yanı yoktur.

- Cumhurbaşkanlığı seçimi süreci sakatlanmıştır. Hem Meclis’ten, hem Anayasa Mahkemesi’nden çıkacak kararlar “gölgelenmiş” sayılacaktır. Bu süreç, Meclis eliyle askıya alınmalıdır.

- Bundan böyle “bir ayağı çukurdaki” hükümetin görevine devam edebilme imkanı kalmamıştır.

- İçinde bulunduğumuz durum bir “şer” haliyse... Bu “şer”den “hayır” çıkarmanın yolu, sandığa gitmekten geçmektedir.

- Seçim her zaman demokrasinin ilacı olmuştur; yeter ki o ilacı içme basiretini gösterebilelim.

36 yıl önceki “12 Mart Muhtırası”, Türkiye’ye çok şey kaybettirmişti. İnşallah “27 Nisan Muhtırası’nı” en az zararla atlatırız. Bu kez başarmalıyız, yeter ki akıllı ve sağduyulu olalım.

***

http://www.aksam.com.tr/yazar.asp?a=75803,10,11

***
Askerin açıklamasının nedenleri ve hedefleri

Fikret BİLA  

29 Nisan 2007

 

 Genelkurmay Başkanlığı'nın yaptığı açıklamanın bütünü okunduğunda, cumhurbaşkanı seçimiyle ilgili, ancak onunla sınırlı olmadığı söylenebilir. Dikkat çeken bir yanı da ileriye dönük mesajlar da taşıyan 'ucu açık' nitelikte oluşudur

Genelkurmay Başkanlığı'nın yaptığı açıklama siyasi sonuçlar doğuracak önemdedir. Açıklamanın yol açacağı siyasi sonuçlar bir iki gün içinde ortaya çıkacaktır.


Açıklamanın bütünü dikkatle okunduğunda, cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili, ancak onunla sınırlı olmadığı söylenebilir. Dikkati çeken bir yönü de sadece bir konuya ilişkin tepkinin dışavurumu değil, ileriye dönük mesajlar da taşıyan "ucu açık" nitelikte oluşudur.


Genelkurmay Başkanlığı neden böyle bir açıklama yapmak zorunda kaldı?


Önce bu soruya yanıt arayalım...

Kritik gün: 23 Nisan


Genelkurmay Başkanlığı'nı açıklamaya iten nedenler arasında ilk bakışta öne çıkan iki güncel olgudan söz edebiliriz:


1- Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ın 12 Nisan tarihli basın toplantısında verdiği cumhurbaşkanı tanımı içinde yer alan laiklik ilkesi başta olmak üzere, cumhuriyet ilkelerine "sözde değil, özde bağlı", uzlaşmayla belirlenecek bir adaya "hayır" denilmeyeceği mesajı,
2- 23 Nisan akşamına kadar bu mesajın dikkate alınacağı yönünde Başbakan Erdoğan tarafından yaratılan hava ve buna uygun olarak Vecdi Gönül veya benzeri niteliklere sahip bir ismin aday gösterileceği izleniminin yaratılması.


Org. Büyükanıt'ın 12 Nisan'da verdiği mesajla uyumlu bir ismin aday gösterileceği izlenimi yaratılmasına karşın, 23 Nisan resepsiyonu öncesinde Başbakan Erdoğan ile TBMM Başkanı Arınç'ın görüşmesinden sonra bu hava ve izlenim değişti.


23 Nisan resepsiyonunda Erdoğan, Org. Büyükanıt ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül bir araya gelmişlerdi. Bizim de tanıklık ettiğimiz üçlü sohbette Erdoğan da, Gül de, Org. Büyükanıt da aralarında şakalaşmaya varacak kadar rahatlamış görünüyorlardı. Ancak, resepsiyonun hemen ardından yapılan Erdoğan-Gül görüşmesinden sonra adaylığın Gül'e kaydığı anlaşıldı.


23 Nisan kritik gündü ve akşamındaki değişiklik "dönüm noktası" oldu.

Açıklamanın muhatapları


Genelkurmay açıklamasının hedefleri neler, muhatapları kimlerdir?


Bu sorunun yanıtı, açıklamanın cumhurbaşkanlığı seçimiyle sınırlı olmadığı vurgulanarak şöyle verilebilir:


1- Açıklamanın öncelikli hedefi cumhurbaşkanlığı seçimidir. Muhatabının kuşkusuz bu süreci yöneten Başbakan Erdoğan olduğunu söylemek gerekir.


TSK, türbanın ve temsil ettiği zihniyetin Çankaya'ya çıkmasına karşı ilkesel bir duruş sergilemiştir.
2- Genelkurmay'ın açıklamasındaki vurgulardan biri, bürokraside laiklik karşıtı kadrolaşmadır. Bu alanda İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu ve Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik'in muhatap alındığı görülmektedir. 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'nda "alternatif" törenler düzenlenmesi, "Kutlu Doğum Haftası" faaliyetleri içinde ilkokul çağındaki kız çocuklarına çağdışı kıyafetler giydirilmesi, ilahiler okutulması, okul müdürlerinin bu faaliyetlere katılım talimatı vermesi, nihayet mülki amirlerin göz yumması veya desteklemesi, yapılan vurguda vali, kaymakam ve milli eğitim müdürlerinin da açıklamanın muhatabı olduğunu gösteriyor.


3- Açıklamada yer alan "Ne mutlu Türküm diyene" anlayışına karşı çıkanların "Türkiye Cumhuriyeti'nin düşmanı" olarak ilan edilmesinin hedefinin ise gerek dini gerekse etnik referansla, "Türk üst kimliği" ve "Türk ulusu"na karşı akımlar olduğu söylenebilir. Bu vurgunun muhatapları, "Siz ne mutlu Türküm diyene derseniz, başkası da kalkar ne mutlu başka bir şey diyene" diyebilir itirazında bulunanlar, Anayasa'nın 66. maddesindeki Türk tanımına karşı çıkanlar, PKK ve aynı çizgideki parti ve kuruluşlardır.


4- Açıklamaya "ucu açık" nitelik kazandıran ve ileriye dönük mesaj yükleyen satırlar ise TSK'nın laiklik konusunda taraf olduğu, gerektiğinde tavrını ve davranışını açık ve net biçimde ortaya koyacağı ve kanunla kendisine verilmiş olan açık görevleri eksiksiz yerine getirme konusunda sarsılmaz kararlılığını muhafaza ettiğine ilişkin satırlardır. Bu satırlar, açıklamanın ileriye dönük uyarılar içerdiğinin de kanıtını oluşturmaktadır.


MUHTIRA NEDİR

Büyük Larousse Ansiklopedisi'nde "muhtıra" sözcüğünün kelime anlamının karşılığında şu ifade yer alıyor:


"Bir kişi, bir grup ya da kurumca, başka kişi, grup ya da kuruma uyarıda bulunma, bir şeyi anımsatma amacıyla gönderilen yazı."


"Muhtıra" kelimesi Türk siyasi tarihine, 12 Mart 1971'de dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Faruk Gürler, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Muhsin Batur ve Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Celal Eyiceoğlu'nun imzasıyla radyodan okunan bildiriyle girdi. Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel'in muhtıra üzerine aynı gün istifa edişi de siyasi literatürde "Şapkasını alıp gitti" ifadeleriyle anıldı.


Türkiye'nin yaşadığı bir başka "muhtıra" vakası da 27 Aralık 1979'da, dönemin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren ve komutanların o zamanki Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'e verdikleri uyarı mektubuydu. Uyarıyı, hükümet ve muhalefet dikkate almayınca 12 Eylül 1980 darbesi gerçekleşti.



23 Nisan resepsiyonunda Erdoğan, Org. Büyükanıt ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül bir araya gelmişlerdi. Üçlü sohbette Erdoğan da, Gül de, Org. Büyükanıt da aralarında şakalaşmaya varacak kadar rahatlamış görünüyorlardı. Ancak, resepsiyonun hemen ardından yapılan Erdoğan-Gül görüşmesinden sonra adaylığın Gül'e kaydığı anlaşıldı.

http://www.milliyet.com.tr/2007/04/29/yazar/bila.html
***

Tek yol seçim

Güneri CIVAOĞLU  

29 Nisan 2007

 


İki nokta arasında en kısa çizgi; bir doğrudur. Bu kural, Nisan 2007 Türkiye'sine de uygulanmalıdır. O da "mümkün olan en kısa sürede genel seçime gitmektir".
Bu yapılmazsa, siyaset düğümü, kriz labirentinde amaçsız ve hedefsiz dolaştırılır.
Daha 1 gün önceye kadar iktidar ile muhalefet partileri, iktidar ile sivil toplum örgütleri arasında bir sorun olan cumhurbaşkanlığı seçimine bir cephe daha açıldı.
Bakanlar Kurulu toplantısından sonra, sözcü Cemil Çiçek'in "TSK bildirisi hükümete karşıdır" söylemi bunun açık kanıtı.
TSK'nın gece yarısı bildirisi de Çiçek'in saptamasının "alınganlık olmadığını" gösteren satırlarla örülmüş bulunmakta.
İlk kez bir hükümet, TSK'ya karşı sesini yükseltiyor, tavrına karşı tavır koyuyor.
Daha önceleri iktidarlar ya sessiz kalırlardı ya alttan alırlardı...
İlk kez hükümet de karşı açıklama yapıyor. "Sen bana bağlısın" mesajını veriyor.
Burada hükümete, "Aferin, baş eğmedin; rejime sahip çıktın" diye alkış tutanlar da var.
Ama... "Çanak tuttun. Başına bir şeylerin geleceği belliydi" diyenler de... Askere "geç bile kaldın" diye seslenenler var... "Siyaset askerin işi değil. Demokrasi çizgisinde hizaya gel" mesajını verenler de...
Bu tartışmalar, belki karşılıklı yeni bildirilerle daha da sertleşerek sürecek.
Oysa... En kısa zamanda seçime giderek halkın önüne sandığın konulması, cumhurbaşkanı seçiminin de yeni Meclis'e bırakılması halinde Türkiye patinaj yapmaktan kurtarılmış olur.


YAĞMURLA TEMİZLEMEK

Genel seçimler, yağmur suları gibidir.
Havadaki pisliği temizler, yağmur sonrası güneş açtığında kristal gibi ve tertemiz bir hava oluşur.
Tutun ki "hemen seçim kararı" alınmadı. "Din eksenli politikaya" tepki koyan ve bir "gece yarısı bildirisi" yayımlayan komutanlarla, onların bu bildirisi için "bize karşıdır" diye açıklama yapan hükümet nasıl bir arada görev yapacaklardır?
Buna karşılık... "Derhal seçim kararı" alınırsa, en geç 2 ay içinde yeni bir Meclis ve yeni bir hükümet oluşursa, hele yeni cumhurbaşkanını da o Meclis seçerse, o zaman yeni bir siyasal coğrafya oluşacaktır.
"Cin, şişeden çıktı." Cinin yerine dönmesi için "hemen seçim" tek çözüm olarak görülüyor.
Ancak... Seçime giderken de herkes "hangi hatalarla bugüne gelindiğini" düşünmelidir. Yoksa... Gene her şeyi temizleyecek "yağmur duasına" çıkmak gerekebilir.


DİL YARASI

Çok duyarlı bir süreçteyiz. Her kelimemize dikkat etmeliyiz.
Önümüz seçim, ama tribünlere oynamanın "lüks marjı" yok. Bu süreyi hem siyaset ve hem de ekonomi olarak iyi bir "kriz yönetimiyle" götürmek gerek.
Sınırımızın hemen ötesinde bir Kuzey Irak olayını, içimize serpilen ayrılık tohumlarını, iç yangınları ve her gün kalkan şehit cenazelerini unutuverdik mi?
..........................
"Muhtıra" kelimesini telaffuz etmek hem gerçekçi değil hem de sakıncalı.
"Gerçekçi" değil... Çünkü asker, cumhuriyet tarihinde sadece bir kez 12 Mart 1971'de komutanların imzalarıyla muhtıra verdi. Yazılı belgenin adını "muhtıra" olarak onlar koymuşlardı.
Şartların yerine getirilmesi için süresi, müeyyidesi vardı. Son Genelkurmay açıklamasında ne bu kelime ne de bu unsurlar yer aldı.
Elbette olağandışı bir bildirim. Elbette içeriği, iktidar için yenilir yutulur şey değil, ama bir tür "müdahale" tanımıyla örtüşen "muhtıra" da değil.
Öyle olsa görevde olan hükümete düşen bazı hukuk yolları olurdu. Bu mümkün mü? Sağduyunun yolu mu?
O halde... "Muhtıra" yerine, daha "düşük profilli" bir tanım, tansiyonu da aşağıya çeker.


ZAMANLAMA


Hükümet açıklamasında Genelkurmay bildirisinin "zamanlaması" vurgulanmakta.
Önce "gece yarısı" yapılmış olmasına dikkat çekiliyor.
Evet. Neden gece yarısı? Yoksa... Daha uçta bir tavır olasılığını önlemek gibi bir zorunluluk muydu?
İkincisi... Zamanlamanın Anayasa Mahkemesi'ni etkileme olasılığı üzerinde duruluyor.
Peki... Hükümetin, "Anayasa Mahkemesi etkilenir" uyarısı da gene aynı olasılığa açık değil mi?
Yüksek Mahkeme üyeleri, en azından böyle bir kuşkunun baskısını üzerlerinde hissedebilirler.

http://www.milliyet.com.tr/2007/04/29/yazar/civaoglu.html

***

Gece gelen muhtıra

Radikal-çevrimiçi

Haluk Şahin

29/04/2007

 

Bir cumhurbaşkanlığı seçimini daha badiresiz atlatamadık. İnatlaşmayı aşamayan dar ufuklu siyasi kadrolarımız hem Meclis'in kararını mahkemelik etmeyi başardılar, hem de askerden muhtırayı yediler. 27 Nisan 2007 demokrasi tarihimize parlak bir gün olarak geçmeyecek.


Bunun baş sorumlusu kuşkusuz AKP ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'dır. Erdoğan şansını çok fazla zorladı. Beş yıl önce elde edilmiş bir Meclis çoğunluğundan (ki seçmenin üçte birine dayanıyordu) beş yıl sonra ve tam yedi yıl sürecek bir cumhurbaşkanı çıkartma hırsının, bunun için samimi bir uzlaşma çabasına girmemenin 'tamahkârlık' olacağını kaç kere yazdım bu sütunda.

 'Tamahkârlık tüm dinlerde en büyük günah sayılır' diyerek onların dilinden konuşmaya da çalıştım. Başkaları da benzer şeyler söylediler. Ne dinleyen oldu ne de duyan. Madem ki rakamlar onlardan yanaydı, o halde istediklerini yapabilirlerdi!


Oysa siyaset rakamların ötesine de geçilmesini gerektiriyor. Hoşumuza gitsin gitmesin, kendine özgü kurum ve gelenekleri olan hakiki bir ülkede yaşıyoruz. Böyle bir ülkede siyaset yapıyoruz.


Geçmişten de biliyoruz: Uçuşa geçen siyasetçiler tepetaklak yere çakılmayı garantiliyorlar.


AKP bir süredir öyle bir 'euphoria' içindeydi. Çevreden gelen uyarıları dinlemek yerine sahibinin sesi kamuoyu araştırmaları, piyasa göstergeleri ve dış destek mesajlarıyla kendi balonunu şişirmeyi tercih ediyordu. Milli Görüş kökenli çekirdek kadrodan, eşi türbanlı Abdullah Gül'ü cumhurbaşkanı
adayı olarak dayatma hatası işte bu havada yapıldı.


Kim kaç kez ölüm ilanını yazmış olursa olsun, belli ki, 28 Şubat süreci devam ediyor. Bu süreci 'laiklik konusunda üst düzeyde duyarlılık' şeklinde özetleyebiliriz. Beğenin beğenmeyin, şu anda ülkenin bir gerçeği bu. Siyasal haritanın bir öğesi. Yokmuş gibi davranamazsınız.


Gene belli ki, Türk demokrasisisin işleyişi açısında Avrupa Birliği faktörünün artık bir 'kıymeti harbiyesi' kalmadı. Hatta negatif bir faktöre dönüştüğünü söylemek de mümkün. Avrupa Birliği dediğinizde insanlar suratını ekşitiyor. Sarkozy'nin Fransa'da iktidara gelmesiyle bu
ekşime acı bir buruşmaya dönüşebilir.


Amerika da etki açısından eski Amerika değil. Irak'ta perişan duruma düşen Bush yönetimi Türkiye için çok önem taşıyan Kuzey Irak konusunda siyaset belirleyemiyor. Derdi başından aşkın; Türkiye'ye laf söyleyecek halde değil.


Siyasi olarak dış faktörlerin belki de hiçbir dönemde olmadığı kadar etkisizleştiği bu dönemde, Türk demokrasisini ayağa kaldırıp tedavi etmek ve güçlendirmek sorumluluğu doğrudan doğruya siyaset kadrolarımıza ve halkımıza düşüyor. Önce tansiyonun düşürülüp bu sıkıntının aşılması, sonra da artık kaçınılmaz hale gelmiş olan siyasal reformların acilen yapılması zorunlu.


Cumhurbaşkanlığı seçimi sırasında gösterilemeyen ve ülkeyi bugünlere getiren demokratik uzlaşmacı basiret nihayet devreye girmezse geleceğimiz karanlıktır.

 

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=219780

***

Muhtıra

Radikal-çevrimiçi

Türker Alkan

29/04/2007

 

Oturmuş bir demokraside elbette askerler böyle açıklamalar yapmaz. Ama oturmuş bir demokraside rejimin temel ilkelerine karşı olduğunu söyleyen kişiler başbakanlık, meclis başkanlığı ve cumhurbaşkanlığı da yapmaz! Oturmuş bir demokraside 'Cumhuriyeti dini ilkelere uyduracağız' diyen kişiler başbakanlık müsteşarlığı da yapmaz. Yanlışlıkla oraya gelseler bile görevde kalamazlar.


Demokrasi sadece oy vermeye dayanan bir yönetim biçimi değildir. Demokrasi aynı zamanda rejimin meşruluğunu oluşturan temel ilkelerde anlaşmayı gerektirir. Bu temel ilkeler üzerinde anlaşma olmazsa bırakın demokrasiyi, devletin bütünlüğü bile tehlikeye düşer. Amerika'da, İspanya'da, İsviçre'de.. olduğu gibi iç savaş bile çıkar.


Türkiye laik midir, değil midir? Bu, 'Amerika kapitalist midir, değil midir' türünden temel bir ilkedir. Demokrasiyi istediği durakta binip, istediği durakta ineceği bir tramvay sanan Sn. Başbakan Erdoğan, laikliği pek önemsemeyebilir, ama bu devletin temel taşlarından birisi
laikliktir. Sadece ordu değil, çok geniş bir sivil kesim de laikliğe bağlıdır, saygılıdır.


Muhtıra (başka ne denebilir ki?) veren ordunun laiklik konusunda bu hükümetin izlediği duyarsız politikadan etkilendiği anlaşılıyor. Ve asıl hedef, Gül'ün cumhurbaşkanlığına aday olmasıdır. Belli ki ordu bir açmazla karşı karşıya bırakılmak istendi: Başörtülü bir eşin Çankaya'da, orduevlerinde yaratacağı sıkıntıyla orduyu güç durumda bırakma hesabı yapılmışa benziyor.


Arınç'ın bu konudaki ısrarı olmasa belki başka bir aday gösterilecek ve bu tatsızlıklar olmayacaktı. Ama nihai sorumlu elbette 'tek seçici' rolünü üstlenmiş olan Başbakan Erdoğan'dır!


Pek çok kişinin ısrarla yaptığı 'uzlaşın, uzlaşın' önerisinin Başbakan tarafından ısrarla reddedilmesi bir başka hataydı. 'Cumhurbaşkanı, Meclis içinden ve AKP'li olacak' formülü işledi. Devletin tepesindeki aşırı güç yoğunlaşmasının yol açacağı hatalar ve doğuracağı tepkiler göz ardı edildi. Sivil toplum örgütleriyle göstermelik görüşmeler yapılarak aday 'atamasına' demokratik bir hava verilmek istendi.


AKP'nin askerlerle karşı karşıya gelmesinde, sürtüşmenin artmasında kimse için yarar yok.
Öte yandan sivil hükümetin de itibarını daha fazla yitirmeden dönemini bitirmesi sağlanmalıdır.
Bu sıkıntılı durumdan çıkışın yolu da hazır gibi gözüküyor: Anayasa Mahkemesi, CHP'nin toplantı yeter sayısına ilişkin başvurusunu kabul eder, önce yürütmeyi durdurur, sonra asla ilişkin karıyla ilk turu geçersiz sayar, bunun üzerine Meclis erken seçim kararı alır ve sorun bir bakıma halkın hakemliğine sunulmuş olur!


Bu bir çıkış yoludur ve ilgili tarafları en az rencide edecek çözüm gibi gözüküyor.


Ben Türk ordusunun demokrasiye karşı olduğunu düşünmüyorum. Fakat, demokrasinin parametreleri konusunda bazı duyarlıkları var. Tandoğan mitinginin de gösterdiği gibi, pek çok sivilin de paylaştığı duyarlıklardır bunlar.

 

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=219774

***

e-muhtıra erken seçimi gündeme taşıdı

Radikal-çevrimiçi

Murat Yetkin

29/04/2007

 

Genelkurmay'ın sert laiklik muhtırasına, hükümet aynen karşılılık verdi. Gözler Anayasa Mahkemesi kararı ve erken seçimde

Genelkurmay'ın internet sitesine cumhurbaşkanlığı seçimi ve laiklikle ilgili önemli bir açıklama konacağı haberi, 27 Nisan gecesi saat 23.00 civarında haber merkezlerine sızdırılmaya başlandı. Ankaralı gazeteciler, İstanbul merkezlerini haberdar edip bilgisayarın başına geçtiler. 23.30'a doğru açıklama geldi. Cumhuriyet tarihinde cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk kez mahkemelik olması üzerinden birkaç saat sonra yapılan bu açıklama, zamanlaması kadar, içeriğiyle de önem taşıyordu.
Genelkurmay, cumhurbaşkanlığı seçimi tartışmalarının laikliğe odaklandığını, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin laiklik konusunda taraf olduğunu (dolayısıyla seçim tartışmasına müdahil olduğunu, laiklik konusunda son dönemlerdeki uygulamaların (ki burada İçişleri Bakanlığı ile Milli Eğitim Bakanlığı'nın sorumluluk alanları özellikle tarif ediliyordu)


endişeyle izlendiğini, uyarılara kulak asılmadığını öne sürüyor, TSK'nın bu konuda yasalardan kaynaklanan sorumluluğunu yerine getirmeye kararlı


olduğunu vurguluyordu. Bu, 12 Mart ve 12 Eylül darbelerine de gerekçe yapılan TSK İç Hizmet Kanunu'nun 35'inci maddesindeki 'Cumhuriyeti koruma ve kollama görevi'ne atıftı.


Ortalık karıştı. Başbakan Tayyip Erdoğan öğle saatlerinde Başbakanlık Konutu'na bakanlarını çağırdı. Bildiri, şekil şartı yerine gelmese de (yani yazılı ve imzalı bir belge olarak muhatabına teslim edilmese de) muhtıra niteliği taşıyordu. (ODTÜ Rektörü Prof. Dr. Ural Akbulut'un deyişiyle, internet üzerinden duyurulduğu için 'e-muhtıra' sayılabilirdi.) Bazı yorumcuların aksine 28 Şubat benzeri bir süreci değil, 12 Mart 1971 benzeri bir süreci önceliyor izlenimi veriyordu.


Erdoğan, MİT Müsteşarı Emre Taner'i yanına çağırdı. Ardından Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ı aradı. Büyükanıt'a ulaşamadı. Bir süre sonra Büyükanıt, Erdoğan'ın telefonuna döndü. Başbakanlık kaynaklarına göre 15-20 dakikayı bulan 'olumlu ve faydalı bir görüşme' yaptılar.


Ardından hükümet sözcüsü Cemil Çiçek basın toplantısı düzenledi. Toplantı öncesi beklentiler farklıydı. Acaba Erdoğan 12 Mart'ın başbakanı Süleyman Demirel'in 'şapkasını alıp gitmesi' gibi geri mi çekilecekti? Yoksa 28 Şubat'ın başbakanı Necmettin Erbakan gibi üstüne alınmayacak ve son dakikada duvara çarpana dek bir şey olmamış gibi mi davranacaktı?


Bunlar olmadı. Çiçek, başlarda heyecandan titreyen, sonradan açılan sesiyle, Genelkurmay açıklamasının hükümete karşı olduğunu, bunu yanlış bulduklarını, hükümete bağlı çalışan Genelkurmay'ın bu tutumunu onaylamadıklarını, Bunun Anayasa Mahkemesi kararını etkilemeye yönelik sayılabileceğini, Türkiye'nin 'laik, demokratik, sosyal hukuk devleti' niteliklerini savunmanın kendi işleri olduğunu söyledi. Sonra da az önce yazdığımız telefon görüşmesini doğrulayıp, soru almadan açıklamasını bitirdi.


Askeri çevrelere yakınlığıyla bilinen güvenlik uzmanı Ercan Çitlioğlu, ortaya çıkan tabloyu, 'Durum 1-1 oldu. Anlaşma umudu şimdi daha fazla' diye yorumluyor.


Herkes öyle düşünmüyor ama. MHP lideri Devlet Bahçeli, ortada bir kriz olduğunu öne sürüyor ve Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'i bir devlet zirvesi için göreve çağırıyor. DYP lideri Mehmet Ağar ve Anavatan lideri Erkan Mumcu, krizin eşiğinde olunduğunu öne sürerek AK Parti ve CHP'yi uzlaşmaya çağırıyor. CHP lideri Deniz Baykal, (belki de Demirel gibi, daha önce darbe mağduru olduğu için) daha temkinli konuşuyor ve iktidar uzlaşmaya yanaşmış olsaydı, işlerin bu noktaya gelmemiş olacağını söylüyor. Muhalefet partilerini birleştiren nokta erken seçim talebi. Kuliste, 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül ve hatta 28 Şubat müdahalelerinde, seçime gitme cesaretini göstermeyen siyasi partilerin de sorumluluğu olduğu konuşuluyor.


Şimdi gözler, çarşamba gününe dek çıkması beklenen Anayasa Mahkemesi kararında. Son iki günde yaşananlar, belki de en çok onları zor durumda bıraktı. Ama ortaya çıkan tablonun gösterdiği bir şey var. Bu kadar hırpalanmadan sonra, artık hükümet de, Meclis de doğru dürüst icraat yapacak durumda değil. Erken seçim artık ülke gündemindedir. Sorun erken seçimin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra mı yapılacağındadır.


Ülkeyi bu tartışmaların dışına taşıyacak anayasal ve demokratik yol, derhal seçime gidilmesi olacaktır. Erken seçim ülke için zorunluluk haline gelmiştir.

 

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=219781

***

Açıklamanın satır araları

SABAH

METEHAN DEMİR

29 Nisan 2007

 

 

Genelkurmay Başkanlığı'nın kimilerine göre muhtıra veya darbe çağrıştıran, kimilerine göre de tepkilerini açıkça ortaya koyduğu açıklaması Türkiye'nin, Cumhurbaşkanlığı seçimi dahil tüm gündemini değiştirdi. Şimdi gözler, bundan sonra ekonomiden siyasete ne olacağına, Genelkurmay'ın gerçekten ne demek istediğine çevrildi. Çünkü, işin artık mesaj verme veya rahatsızlığını seslendirmeden yeni boyuta geçtiğini söylemek mümkün. Peki, bu açıklama ne anlama geliyor:

* Genelkurmay Türkiye'de irticai faaliyetleri yakından izliyor. Açıklamadaki detaylarda bu açıkça görüldü.

* Bu süreçte, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Büyükanıt ilk sinyali 2 Ekim 2006'da Harp Akademileri'nde verdiği örneklerle irtica tehlikesine dikkat çektiğinde vermişti. Sonrasında Erdoğan, irticai faaliyetlerde aşırılıklar olduğunu söyleyip, işbirliği yapılacağını ve gerekirse Milli Eğitim Bakanı'nı Genelkurmay'a gönderebileceğini açıklamıştı. İşte o tarihten bu yana, askerler bu sözlere rağmen hiç bir adım atılmamasını endişe ile izledi. Açıklamada, 'Uygun ortamlarda ilgili makamların, sürekli dikkatine sunulmakta olan bu faaliyetler' sözü ve Milli Eğitim ve İçişleri'ne atıflarla da rahatsızlık açıkça ortaya kondu.

* Devlet içinde aşırı dinci kesimlerin uygun ortamı bularak yuvalanmaya çalışması iddiaları Genelkurmay'da, 'Desteklenmiyorlar belki ama yüz buldukları kesin' şeklinde değerlendirildi.

* Genelkurmay'ın irticai faaliyetleri, yıkıcı ve bölücü eylemlerle şaşırtıcı bir benzerlik bulması da manidar. Bu durumu, bölücü terörde olduğu gibi gerekirse mücadelenin her türü kullanılacak kararlılığına taşıyor.

* Açıklama, 'üst düzey komutan dedi ki' efsanesini bitirdi ve 'açın bakın ben internette söyleyeceğimi söyledim' denildi.

* '12 Nisan'daki basın toplantısında Büyükanıt'ın açıklamaları herkes tarafından bir yere çekildi. Özellikle, 'Mesaj falan yok. Hiç bir şey söylemedi. Zaten ne söyleyebilir ki. Yumuşak açıklama oldu' yorumlarının çıkması karargahı kızdırdı. O yüzden, Büyükanıt Erdoğan'a söylediği iddia edilen, 'Cumhurbaşkanlığı hayırlı olsun' sözlerini sert şekilde yalanladı.

* Büyükanıt'ın, siyasi literatüre giren, 'Sözde değil, özde bağlılık' tanımlamasının ortada kalması da karargahın tepkisini gittikçe tırmandırdı. Açıklama bu yüzden yapıldı.

* Bu nokta da çok önemli. Bir süreden beri başkentte 'Erdoğan ve Yaşar Paşa birbirlerinin önünü tıkamama üzerinde gizlice anlaştı. Bu yüzden, Paşa alttan alıyor' yönünde dolaşan asılsız iddialar Büyükanıt'ın ciddi tepkisini çekti.

* Asker aslında Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanlığı meselesine girmek istemiyor. Ama siyasi olarak sistemin kilitlendiğine inanıyor. Bülent Arınç'ın yaptığı açıklamaları da endişe ile izliyor.

* Neden açıklamanın bir cuma gecesi geç saatte yapıldığı sorusuna gelince... Bazı teorilere göre, Genelkurmay da 'artık alt kadrolardan muazzam bir baskı olduğu için açıklama zorunlu bir patlama şeklinde geldi' deniliyor.

* Buna karşın bazı iddialara göre ise, bir anda yapılan açıklamayla 24 saat Türkiye Cumhuriyeti'nin yakından izlendiği ve sürekli teyakkuzda olunduğu mesajı veriliyor.

* Aslında açıklama, AKP'nin Cumhurbaşkanlığı adayının açıklanmasından hemen önce de yapılabilirdi. O yüzden manidar bir zamanlama olsa da, bu sürecin her bölümü bir mayın tarlasıydı. Asker, böylece, 'İster AB süreci, ister Cumhurbaşkanlığı, ister Anayasa Mahkemesi, ister bir kritik miting öncesi olsun, eğer laiklikle ilgili çizgiler aşıldı ise harekete geçerim' çıkışı yapıyor.

 

http://www.sabah.com.tr/haber,43890CDD52124180AE25CADDD9482951.html

***

İçtima...

SABAH

YILMAZ ÖZDİL

29 Nisan 2007

 

Hâlâ deniyor ki...
Bundan sonraki adım ne olur?
Bundan sonraki adım, tank olur.

Gücüm var diye dayatırsan...
Gücü olan sana dayatır.
Kaçınılmaz gerçek, budur.

O, şunu demiş.
O, bunu demiş.
Boşverin...
Detaydır.
İlgili arkadaşların "takkesini önüne koyarak" düşünmesi gereken "büyük manzara" şudur...

Milli Nizam Partisi?
Anayasa Mahkemesi kapattı.
Milli Selamet Partisi?
Garnizon duvarına çarptı.
Refah Partisi?
Anayasa Mahkemesi kapattı.
Fazilet Partisi?
Anayasa Mahkemesi kapattı.

AKP?
Sebep farklı.
Adres aynı.
Yine, Anayasa Mahkemesi.
Yine, muhtıra.


Milli Görüş'ün dümensuyundan çıkamayan AKP, bir çuval inciri berbat etti.

İktidara oy vermeyen yüzde 75'in beş yıldır gösterdiği demokratik hoşgörü, yanlış anlaşıldı... Balıkçıyla istişare edildi, 25 milyon kişiden oy alan partiler "yok" sayıldı.
Çünkü...
Yalaka medya korosu ve şakşakçı işdünyası, "padişahım çok yaşa" naralarıyla, havaya soktu, siyasi körlük yarattı.
Gümbür gümbür gelen, görülemedi.

"Erken seçim" kesmez artık.
Acilen seçim.
Acilen.

 

http://www.sabah.com.tr/haber,E5EDFFF516C44629B144840070EDE7DF.html

***

En iyi pozisyon...

Bekir COŞKUN

01 Mayıs 2007

 

 

ŞİMDİYE kadar AKP’yi destekleyen arkadaşlar pozisyon değiştirdiler ve "İrticaya da hayır, darbeye de hayır" demeye başladılar.

Peki; beş yıldır laik cumhuriyetin altı oyulurken, işin "İrticaya hayır" kısmı akıllarına geldi mi?

Ne gezer...

Tayyip Erdoğan’ın eteğine yapışıp tüm dinci kadrolaşmalara, tüm dinci eğitim tuzaklarına, tüm dinci yapılaşmalara, tüm dinci uygulamalara göz yummadılar mı?

Yumdular...

Türkiye’nin nereye doğru sürüklendiğini görüp, uyarıda bulunanlara kızıp susturmak istediler mi?..

İstediler...

O zaman şimdi "İrticaya da hayır..." bölümü ne oluyor?..

*

Çünkü insanoğlu bir anda dönemiyor.

Böyle durumlarda "İrticaya da hayır, darbeye de hayır" diyerek ortada bir pozisyon almak en iyisi.

Sonra...

Sonra duruma göre; "Darbeye hayır" kısmını atıp "irticaya hayır"la işi götürmek de olası... "İrticaya hayır..." kısmını atıp "Darbeye hayır" kısmı ile devam etmek de olası.

Duruma göre...

Şimdilik bu pozisyon iyi:

"İrticaya da hayır, darbeye de hayır..."

*

Bu ulus ikiyüzlülükten, kaypaklıktan çok çekti.


Askerler muhtıra veriyorlarsa ve darbe tehlikesi varsa, bunun tek sebebi güçlü ve egemen sivillerin ikiyüzlü ve kaypak pozisyonlarıdır.

Eğer egemen ve güçlü olanlar, kendi çıkarları için, iktidarın eteğine yapışıp devletin için için kemirildiğine göz yummasalardı... Tepkilerini dürüstçe ve mertçe ilk günden bu yana ortaya koysalardı...

Bugün Türkiye "muhtıraları" ya da "darbeleri" tartışıyor olmayacaktı.

Ama yapmadılar...

Türkiye; adım adım, sinsi sinsi "dinci devlete" dönüştürülürken, güçlü ve egemenler, kendi çıkarları uğruna tüm olanları görmezlikten geldiler.

Görenleri "hiç" saydılar.

Şimdi görmek ve dönmek zorundalar.

Ama fazla da belli etmeden...

Usul usul...

Pozisyon şimdilik böyle:

"İrticaya da hayır, darbeye de hayır..."

 

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/6436791.asp?yazarid=2&gid=61

***

 

 

 

Kuşatmadan kurtulma umudu sandıkta

Tufan TÜRENÇ


28 Nisan 2007

 

TÜRKİYE ayakta... Birçok ilde art arda mitingler yapılıyor.

Yüzbinlerce insan, devletin AKP tarafından kuşatılmasına karşı çıkıyor.

Her kesimden meydanlara koşan bu kadar insan neden endişe içinde?

Cumhurbaşkanlığına bir AKP’linin seçilme olasılığına karşı neden bu kadar rahatsızlık duyuyorlar.

Bu soruların yanıtı açık.

Türk halkı, cumhuriyetin, laik, demokratik rejimin tehlike altında olduğu inancı içinde. Bunun için de AKP zihniyetinin Çankaya’ya çıkmasını kabul edemiyor.

Abdullah Gül ne kadar gülse, ne kadar yumuşak üslup kullansa bile halk onun gerçek düşüncelerini ve inançlarını biliyor.

Laik, demokratik cumhuriyete pek dostça bakmadığını kestiriyor.

Bazı insanlar, Çankaya’ya Erdoğan yerine Gül’ün aday olmasını mutlulukla karşıladılar. Oysa Erdoğan ile Gül arasında dünya görüşü açısından hiçbir fark yok.

Çankaya’da ha Erdoğan olmuş, ha Gül...

Değişen hiçbir şey olmaz.

* * *

Yine bazı insanlar, Abdullah Gül Çankaya’da göreve başladıktan sonra zaman içinde halkın tepkisinin azalıp yok olacağı inancında.

Oysa bu tepki bitmeyecek, giderek daha da artacak.

Gül, Çankaya’da göreve başladıktan sonra bu iktidarın yapacağı ilk icraatın "üniversitelere el koymak" olacağı kesin.

Ahmet Necdet Sezer’in geri çevirdiği kritik atamaların tümü Çankaya’dan onay alacak.

AKP’nin çıkarmak istediği ancak Çankaya’dan dönen bütün yasalar yeniden Meclis’ten geçirilecek ve Gül’ün önüne konacak.

O da bunları güzelce onaylayacak.

Dün yapılan ilk turda 367 oy sağlanamadı.

Şimdi sıra Anayasa Mahkemesi’nde. Anayasa Mahkemesi başvuruyu reddederse turlara devam edilecek ve Gül, Çankaya’ya çıkacak.

Böylece Çankaya ile birlikte rejimin son fren makamı da AKP’nin elinde tıkır tıkır işler hale gelecek.

Türkiye üzerine İslam şalının geçirilmesinin önünde artık bir engel kalmadı.

Türkiye’nin tek kurtuluşu, önümüzdeki aylarda yapılacak olan seçimde.

Halk bu oyunu ancak ve ancak sandıkta bozabilir.

Başka çıkar yol da yok.

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/6421453.asp?yazarid=39&gid=61

***

Görünen köy...

Oktay EKŞİ

GENELKURMAY Başkanlığı, dün saat 23.10’da kendi web sitesine bir "Kamuoyuna Açıklama" metni koydu ve bir anda Türkiye’nin gündemini alt-üst etti. Nitekim bu açıklama, dün TBMM’de hayli gerilimli bir şekilde yaşanan Cumhurbaşkanlığı seçimini nerdeyse unutturdu.

Çünkü içeriğine bakınca "sert uyarı" demek yetmiyordu. Buna -lügatte aynı anlama gelse de- kafalarımızdaki anlamıyla düpedüz bir "muhtıra" demek gerekiyordu.

Bu muhtıranın açıkça ifade edilen kısmı "anti laik", yahut "irticai" nitelikteki eylemlerdir. Hedefi, irticai faaliyetlere göz yuman yahut bunları el altından teşvik eden yetkililerdir.

Ama asıl önemli tarafı kanımızca açıkça ifade edilmeyen, yani satırlar arasına gizlenmiş bulunan mesajıdır. Bu mesaj, Cumhurbaşkanlığı makamına Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül’ün seçilmesi halinde, laik rejimin son kalesi sayılan Çankaya Köşkü’nün de anti laik bir kişiye teslim edileceğinden duyulan rahatsızlık ifade edilmektedir.

Demokratik sisteme gireliberi hayli muhtıra görmüş bir gazeteci olduğumuz için, böyle bir muhtıranın ucunun nereye varabileceğini tahminde güçlük çekmiyoruz.

Bu gelişme, Türkiye’yi en azından, "erken" değil, "acil" bir seçime götürür.

Cumhurbaşkanı seçimini de yeni Parlamento yapar.

Tabii inatlaşmalar -ki zannetmiyoruz- daha sert gelişmelere yol açmazsa...

Bu saptamaları yaptıktan sonra biraz geriye dönelim:

Kabul edelim ki bu noktaya bir günde gelmedik. Genelkurmay’ın "laikliğe karşı hareketlerin rejim için tehlike teşkil edecek boyutlara ulaştığına" ilişkin uyarılarının sayısını, artık kimse rakamla ifade edemez.

Ama bunların dikkate alındığını ve özellikle bu siyasi iktidar döneminde, "laik Cumhuriyeti korumayı" amaçlayan bir politikanın uygulandığını gösterecek bir tek kimsenin çıkabileceğini de sanmıyoruz.

Tabii göstermelik nutukları, soruşturma açmaktan başka çare kalmayacak kadar ayyuka çıkmış faaliyetlerin faillerini yargıya sevk etmek gibi örnekleri saymazsanız.

Üstelik bunlar bilinçli yapıldı. Örneğin ülkenin her tarafında alıp yürümüş olan "tarikat" faaliyetleri duyulmasın, öğrenilmesin diye, önce Başbakanlık Takip Kurulu kaldırıldı. Tüm devlet kadrolarına tayinlerde "tarikattan mı, değil mi?" kıstası esas alındı. Hatta burada gözden kaçan olabilir diye, atamaları süzgeçten geçirmek için Başbakanlık bünyesinde özel ekip oluşturuldu.

Rejim için en büyük tehlike kaynağı olan "tarikat yurtları"nın gelişmesini, çoğalmasını ve denetimden uzak faaliyet göstermesini amaçlayan politikalar uygulandı. Yeni Ceza Yasası, kaçak Kur’an kurslarına verilecek cezayı fiilen uygulanmayacak şekilde değiştirildi.

En önemlisi, devletin tüm bürokrasisi, "laik Cumhuriyetin döneminin bittiğini" ilan eden ve tüm sistemi islamileştirmek gerektiğini tavsiye eden birine teslim edildi.

Bunlar bizim bir çırpıda aklımıza gelenler. Gelmeyenleri ve kendi bildiklerinizi de siz ekleyin. Bu muhtırayı sonra değerlendirin.

 

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/6421527.asp?yazarid=1&gid=61

***

27 Nisan Muhtırası millete hayırlı olsun!

Cüneyt ÜLSEVER

29 Nisan 2007

 

İKİ ay ileriye, bir gün geriye farkla; adı yine ilan edildiği tarihle anılacak yeni bir muhtıramız oldu: 27 Nisan Muhtırası!

On yıllık seri sıralaması 1997’de bozulmuştu, ama 2007’de tekrar yakalandı. Bu ülkede hiçbir şey, ama hiçbir şey değişmiyor. Yeni olan; muhtıra duyurulurken kullanılan teknolojik donanımın 2000’li yılların şartlarına uygun olmasıdır: İnternet Muhtırası!

Post-postmodern muhtıra!

Samimi duygum, çok ama çok üzgün olduğumdur.

Bu ülke öğrenmemekte çok ama çok ısrarlı.

"Muasır medeniyet"e en çok, ona sarılanlar darbe vuruyor.

* * *

İktidar, muktedir olamamıştır. Muhalefet yüz karasıdır.

TBMM, 27 Nisan günü kendi kendini rezil etmiştir. Türkiye bir salondaki insan sayısını sayamayacak kadar zavallı duruma düşürülmüştür.

Mehmet Ağar, üç milletvekilini dahi güdememiştir.

Ama, ne olursa olsun, ortada bir bildiri değil, muhtıra vardır.

"27 Nisan Muhtırası", milletin iradesine müdahale eden, demokrasiyi bir kez daha yırtan açık bir girişimdir.

Gerekçesi ne olursa olsun, tarihimizde "darbeli bir sayfa" olarak yer alacaktır.

* * *

Şimdi ne yapmalı?

(Bu satırlar siyasiler herhangi bir açıklama yapmadan önce yazılıyor ve ne açıklama yaparlarsa yapsınlar, aynen bu şekilde kalacak.)

Recep Tayyip Erdoğan’da tanklara tırmanacak "Yeltsin yüreği" olmadığına göre, TBMM derhal toplanmalı ve erken seçim kararı almalıdır.

Demokraside açılan yaranın tek panzehiri yine demokrasidir!

Milli irade
tek seçicidir!

Şu andan itibaren bugünkü durumu uzatacak her tavır, demokrasinin, dolayısıyla ülkenin daha beter yara almasına neden olacaktır.

Kıvırmanın, yüzsüzleşmenin, vurdumduymazlığı Alicengiz oyunu saymanın, arazi olmanın, "ama"lı cümleler kurmanın, duvarın ardında ötüp bu tarafında hazırola geçmenin bu ülkeye vereceği tek şey, yaranın derinleştirilmesidir.

Muhtıranın ardından cumhurbaşkanlığı seçiminin de her şart ve koşul altında meşruiyeti sona ermiştir.

Anayasa Mahkemesi’nin şu veya bu şekilde alacağı kararın hiçbir anlamı kalmamıştır.

Bu konuda zerre kadar ısrar etmek, önce Abdullah Gül’e, sonra AKP’ye, ama en çok da millete zarar verir.

Milli iradenin bir kez daha hakemlik etmesiyle toplanacak yeni Meclis, pekálá Abdullah Gül’ü yeniden cumhurbaşkanı adayı seçer ve o da yaralanmadan berelenmeden cumhura başkan olur.

* * *

Üzgünüm, zaten mehter adımıyla ilerleyen ülke bir kez daha binlerce adım geri gitti.

Üzgünüm, demokrasiyi emanet ettiklerimiz bir kez daha onu taşıyamadılar.

Üzgünüm, bu ülkenin kahramanları yok.

Üzgünüm, birileri bu ülke için neyin iyi olduğunu milletten daha iyi bildiklerini yine gösterdiler.

Üzgünüm, bu ülke hálá "vatandaş" ve "ahali"den oluşan iki zümre arasında sıkışıp kalıyor.

Üzgünüm, son söz bir türlü milletin olamıyor!

 

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/6426009.asp?yazarid=3&gid=61

***

 

 

Çare erken seçimde

 

 

Serdar TURGUT

28.04.2007

Bugün AKP Hükümeti’nin acil olarak yapması gereken şey, gelinen noktada başka hareket alanı kalmadığından bir an önce erken seçime giderek havayı yumuşatmaktır.

Uzun dönemde yapılması gereken de Bülent Arınç türü zararlı ideologlardan kurtulmalarıdır. Arınç, artık Erdoğan’ın omuzunda bile bir yüktür

Dün Ankara Büromuz’dan geçen fotoğraflar arasında bir tanesi vardı ki; o dünün tüm özetini yapıyordu.

Ayrıca bu fotoğraf, demokrasi tarihimizin bir özeti gibiydi. Bence dün AKP yönetimi siyasetin cilveleriyle ilk kez böylesine sıcak bir şekilde muhatap olmak zorunda kaldı.

Demokrasi denilen şey de, sonunda bazı kurallara uyulmasından ibarettir. Yazılı olan ve de olmayan kurallar, teamüller, demokrasinin var olabilmesi ve işleyebilmesi için gereklidir.

Dün bir parlamentonun rutin işleyişine tüm milletçe şahit olduk.

Bazılarımıza ayak oyunu veya laf kalabalığı olarak gelebilecek her davranış, her laf aslında demokrasinin işleyişinin yüzüdür.

Dünyanın en oturmuş demokrasisi olan İngiltere’deki parlamentonun gündelik çalışmalarını bir kez görseniz, görüntünün aynen bizdeki gibi olduğunu fark ederdiniz.

Üstelik İngiltere’de bir de yazılı olmayan Anayasa’ya uygun davranma mecburiyeti var. Orada işler daha da karışık olabilir anlayacağınız.

Özet olarak; demek istediğim şudur: Dün olan bitende bir tek sürpriz bile yoktu.

Ama sonuçta benim istediğim sonuç çıkmasa bile işleyişten çok mutlu oldum. Türkiye’de demokrasi bilincinin gelişmesi ve daha da kurumlaşması yolunda dün esaslı bir adım attığımızı düşünüyorum.

Bütün bunlar olup biterken AKP yönetimi için de dün ilginç bir deneyim oldu. Onlar da demokrasinin cilvesini tam anlamıyla fark ettiler ve ilk kez parlamentonun ağırlığını üstlerinde hissettiler.

Çoğunluk olmaları bile onları bazı kuralların sonuna kadar işletilmesinden koruyamadı.

Başbakan Erdoğan ile Abdullah Gül’ün surat ifadelerindeki sıkıntı geleceğe yönelik değildir. Sadece içinde bulundukları ‘an’dan duydukları sıkıntıyı net göstermektedir.

Bu fotoğraf aslında demokrasinin Türkiye’de kuralları ile işlemekte olduğunun bir belgesidir. O nedenle de sayfamızda verdik bu fotoğrafı.

Demokraside kuralların oturmasının yanı sıra ekonomide de kurallar artık oturmuş durumdadır. Türkiye’de işler artık rayına iyice girmiş, yolunda gitmektedir.

Türkiye’yi o raydan çıkarmaya siyasetin bile gücü yetmeyecektir.

Türkiye ile ilgili tüm yabancı sermaye çevreleri bu fikirdeler ve görüştükleri insanlara bunu açıkça ifade ediyorlar.

Ekonominin siyasetten bağımsızlığını ilan ettiğini ve siyasi düzeydeki krizlerden artık zor etkilendiğini daha önce bu köşede yazdım.

Bunu kuran da bugünkü iktidardır. Avrupa Birliği’ne uyum kuralları ile, yasal düzenlemeler ile, serbest piyasa kurallarına inanç ve onlara müdahale etmemek ile bu sonuca varıldı.

Dün neler yaşanırsa yaşansın, bu gerçek de ayrı bir değerlendirme kriteri olarak bu milletin vicdanında bir yerde duruyor.

Askerin uyarısı

Ve sonunda kaçınılmaz olan gerçekleşti, gece yarısı askerden uyarı geldi. Asker uzunca süredir sessizce olan biteni izliyordu ve ben eminim ki; gördükleri onları şaşırtmıştır.

Özellikle Bülent Arınç gibi insanların yaptıkları ve konuşmaları, askeri ‘acaba biz başka bir ülkede mi yaşıyoruz’ diye düşünmeye bile itmiştir.

Şanssız bir tercih sonucu TBMM Başkanı yapılan Bülent Arınç demeçleri ve davranışlarıyla, bu memlekette tüm halkın güvenini kazanmış bir kurum olan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin gelenekleri, talepleri hiç yokmuş gibi davranarak, açıkça söyleyeyim; bu sakin durmaya çalışan devi tahrik etmekten hiç çekinmemiştir.

Ve sonunda TSK artık kendisini tutamadı. Lafının nereye gideceğini çok güzel hesaplayarak dün gece diyeceğini dedi.

Başbakan Erdoğan bütün bunların olacağını hesaplayabilecek vizyona sahip olduğundan Vecdi Gönül gibi aynı tepkiyi görmeyecek bir insanı cumhurbaşkanı yapmak istedi ama Arınç’ın türbanlı eş ısrarı Türkiye’yi bugün hiç hak etmediği bir noktaya sürükledi.

Bunun asıl sorumlusu TSK değil, sert uyarıyı davranışları ve konuşmalarıyla hak eden insanlardır. TSK bu ortamın Türkiye’yi hiç hak etmediği bir krize sürükleyeceğini bildiğinden, açıklamasını cuma akşamı geç saatlerde internet sitesinden, piyasaların aktif olmadığı ve iki gün daha aktif olmayacağı bir anda yapmıştır.

Bu da TSK’nın vatanseverliğinin bir başka göstergesidir. Çünkü küçük bir krizin bedeli bile Türkiye’ye ağır olmaktadır. Bugün AKP Hükümeti’nin acil olarak yapması gereken şey, gelinen noktada başka hareket alanı kalmadığından bir an önce erken seçime giderek havayı yumuşatmaktır.

Uzun dönemde yapılması gereken de Bülent Arınç türü zararlı ideologlardan kurtulmalarıdır. Arınç, artık Recep Tayyip Erdoğan’ın omuzunda bile bir yüktür.


http://www.aksam.com.tr/haberpop.asp?a=75659,4

***

Bildirinin içeriği ve zamanlaması...

İsmail Küçükkaya

29.04.2007

 

 

Genelkurmay Başkanlığı’nın gece yarısı açıklamasıyla birlikte “herkesin sorumluluğunun bulunduğu bir sorunla” karşı karşıyayız. Ortaya çıkan durum iktidar, muhalefet, sivil toplum örgütleri ve medyanın dahli olan bir sıkıntının eseridir. İçinde olduğumuz tarihi dönemece bir günde gelmedik.

Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinin kötü yönetilmesiyle “kaçan fırsatı” ve “Genelkurmay’ın çok sert açıklamasıyla kapımızın önüne gelen yeni olanağı” görelim.

Buradan “hem demokrasi hem cumhuriyet adına kazanımla” çıkılabilir.

Bu tip krizler aynı zamanda büyük bir sıçrama fırsatıdır. Böylesi krizler güçlü liderlik sergilenirse büyük açılımlara imkan verir. Çünkü artık “kendimizi akışa daha fazla bırakamayız ve artık adım atmak zorundayızdır.”

Genelkurmay bildirisinin zamanlamasına bakalım. Düne kadar siyasete müdahale etmeme konusunda olağanüstü özenin sahibi olan askerler, Cumhurbaşkanlığı seçiminin birinci turunun akşamında, Meclis’teki o görüntülerin altı saat sonrasında hem de üstelik bu seçim Anayasa Mahkemesi’ne götürülmüşken, sabahı bile beklemeden açıklama yaptılar.

Öncelikle Ordu’nun da “bir iç kamuoyu olduğunu”, “Ordu’nun da bir tabanı olduğunu” hatırlamamız gerekir. Bu, gözardı ediliyor. Askerler, “durum acil, sorun büyük, sabrımız taşıyor, sabahı beklemek bile güç, artık anlayın bizi” diyorlar. Üstelik, “yargı bağımsızlığına bu kadar özen gösteren” askeri kesim, hem de “Anayasa Mahkemesi’nden cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinin durdurulacağına dair beklenti daha yaygın iken” yargıya intikal etmiş bir konuyla ilgili bildiri yayımlamak zorunda kaldılar. Yani bildirinin içeriği kadar zamanlaması da önemlidir ve “derin anlamlar” barındırıyor.




İktidar ve demokrasi...

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin hataları, TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın sözcülüğünü üstlendiği milli görüş tabanının söz, icraat ve etkinliklerinin çoğalmasına izin verilmesiyle artmaya başladı. Özellikle “Cumhurbaşkanı dindar olmalıdır” gibi bir cümlenin ve adaylık sürecine “ağırlık koyma biçim ve yönünün yarattığı sonuçlar” üzerinde Arınç ön plandaydı. İşe buradan başlanmalıdır. Bence Başbakan Erdoğan genel seçimlere giderken partisini merkeze taşıyacak yeni bir felsefe ve kadro arayışında olacaktır.

Sonra, kabul etmek gerekir ki, “demokrasi bize lazımsa, cumhuriyet de lazımdır. İkisinden de vazgeçemeyiz.”

“Bu kadar oy toplayan bir partiye ülkenin ihtiyacı var. Kimi, nasıl dışlayacaksınız?” AKP’nin dönüştürülemiyor olmasının faturası göze alınamaz. Çünkü asıl mesele, AK Parti’ye oy veren milyonların dönüştürülmesi arayışıdır.

İşin bu noktasında demokrasi teorisine bakmalıyız.

Batı toplumlarında demokrasi gökten zembille inmedi, ağır bedeller ödendi. Demokrasinin kurumsallaşması ve yerleşmesi toplumsal zihniyetin dönüşmesini zorunlu kılar. Ülkelerin demokratikleşmesinin tabanında toplumun bu zihniyet dönüşümü yatar. Kollektif zihniyetin günlük hayatın içinde demokratik tavır geliştirmesi şarttır. Bu sağlanmadan, demokrasiyi geliştirmek mümkün değildir.

Sonuçta, demokrasi toplum, devlet, iktidar, siyaset ve halkın ortaklaşa ürettiği bir sistem ve olanaktır.

Çokluğun ve çeşitliliğin zenginliğidir ama en son kertede uyumsuzluktan uyum üretilmesidir. Siyaset diplomasidir, restlerle, blöflerle ve kapıyı kapatıp çıkmalarla yürümez. Siyaset bıkıp usanmadan, devamlı denemek üzerine kuruludur. Siyasi erk her şeyi tek başına yapamaz. Danışarak, bütün kesimlerle görüşerek iş yapılır. İktidar olmak, çoğunluğun istediğini yaparken toplumun diğer kısımlarının öfkesini üzerine çekmek değildir. Halk taleplerinin rafine edilerek, inceltilerek mevcut düzenle uzlaştırılması gerekir . Halktan bire bir alınan eğilim ve talepleri -özellikle inançsal ve ideolojik beklentileri- düzene aynen yansıtamayız. Siyasetin hatası bu gerçekleri ihmal etmiş olmasıdır.




Bundan sonrası...

Şimdi liderlik zamanı. “Cumhurbaşkanlığı seçiminin krizsiz atlatılma beklentisi” maalesef karşılanamamıştır, yazık. Hepimize yazık, üzülüyoruz. “2007 Nisan’ında maruz kaldığımız duruma bakın.”

Meclis’in Köşk seçimindeki görüntülerini de muhtırayı da bu ülke hak etmedi.

Sorumluluk sahibi herkes bunların üzerine düşünmeli, ama herkesten önce Bülent Arınç söylediklerine, yaptıklarına ve yol açtıklarına kafa yorsun.

“Peki buradan nasıl çıkabiliriz?” sorusuna samimiyetle yanıt ve çözüm arayalım. İlk iş kesinlikle Çankaya Köşkü seçimiyle ilgilidir. Süreç, AKP’nin kendi tabanına anlatabileceği bir biçimde durmalıdır. Çiçek’in açıklamalarını bu çerçevede değerlendiriyorum. Ne diyebilirdi ki, “Gül adaylıktan vazgeçti mi diyecekti?” Perde arkasında uzlaşma sağlanır. İkincisi AK Parti’nin gelecek dönemki siyaset felsefesi ve kadrolarıyla ilişkilidir.

Genelkurmay açıklaması yalnızca Köşk ekseninde görülemez. Bu yapılırsa eksik kalır. Öyle olsaydı, Anayasa Mahkemesi’nin durdurması beklenen bir süreçle ilgili bu kadar riski askerler göz önüne almazlar, iki gün daha beklerlerdi. Bence şunu da düşünüyorlar: “AKP yeni seçimlerin güçlü bir figürü olabilir. Bu krizleri tekrar tekrar yaşamayalım, bu parti dönüşümünü yapsın.”

AKP’nin bu krizden “liberalleşme ve merkezileşme” sonucu çıkarması ve fanatik grupları tasfiye etmesi gerekiyor. En azından “bundan sonrası” iyi yönetilsin.

http://www.aksam.com.tr/yazar.asp?a=75800,10,19

 

Detayli Resim

 

VATAN laiklik kadar demokrasinin de vazgeçilmez olduğunu hatırlatıp Meclis’i göreve davet ediyor...

28.04.2007

Sandığa gidelim

Türk Silâhlı Kuvvetleri dün akşam, laik, demokratik cumhuriyetin, ülkesi ve milleti ile devletin bölünmez bütünlüğünün garantisi olduğuna dair Türk Ulusu’na hitaben bir açıklama yayınladı.

Genelkurmay Başkanlığı açıklamasında cumhurbaşkanlığı seçimi zeminindeki tartışmalarla beraber 23 Nisan ve dini kutlama günleri bahane edilerek okul çocuklarına özel roller veren irticai faaliyetlerin devlete açıkça meydan okuyan bir cüret kazandığı belirtildi.

Açıklama, TSK’nın, cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinin de laikliğin tartışılması konusuna odaklanmış olmasından duyduğu endişeyi de özellikle vurguluyor ve “TSK bu tartışmalara taraftır ve laikliğin kesin savunucusudur” diyor.
Bildiri, TSK’nın gerektiğinde tavrını açık ve net bir şekilde ortaya koyacağını belirtiyor.
Sevgili okurlar; Atatürk’ün kurduğu cumhuriyetin her türlü tehdide karşı korunması konusunda, laik rejimle ilgili kaygıların arttığı dönemde bu açıklamanın yapılması kuşkusuz çok önemlidir.
Bu bildiri, hiçbir siyasi polemiğe alet edilmeden sorumlulukla ele alınmalı, rejimi tehdit eden tehlikeler sivil güçler tarafından bertaraf edilmelidir.

Türkiye’nin son yıllarda büyük emeklerle elde ettiği demokratik ve ekonomik aşamalar, hiçbir siyasi görüşün inadına veya menfaatine feda edilemez.

Biz laiklik kadar demokrasimizin de vazgeçilmez değerimiz olduğunu biliyor ve savunmasının da ortak sorumluluğumuz olduğuna inanıyoruz.
Gazete olarak çağrımız öncelikle siyasi iktidara, meclisteki ve dışındaki siyasi partileredir.

Türkiye’yi ve geleceğini kurtaracak en kestirme yol, bugünden tezi yok TBMM’yi olağanüstü toplayarak mümkün olan en kısa zamanda seçime gitmek ve Türkiye’nin sorunlarını demokrasi içinde çözebilecek erginliğe ulaştığını dünyaya ispat etmektir.


http://www.vatanim.com.tr/root.vatan?exec=haberdetay&tarih=28.04.2007&Newsid=117566&Categoryid=1

 

Ordu göreve! CHP göreve! Ulusal güçler göreve!

Kürt İslam Faşizmine Geçit Yok

Gökçe Fırat

 

Son olarak Zaman gazetesi “TÜRKSOLU grubu ile Şener Eruygur yemekte buluştular” haberi yapmıştır. Burada da iki türlü hedef vardır, ya çıkıp TÜRKSOLU hayır biz bu mitingde yokuz diyecektir ya da Şener Eruygur çıkıp hayır bizim TÜRKSOLU grubuyla bir bağımız yok diyecektir. Yani bir taşla iki kuş vuracaklardır. Ama biz TÜRKSOLU olarak Zaman gazetesinin Vatan Caddesi’nde TEM’de yetişmiş acemi polis muhabirlerinin oyununa gelecek değiliz. Bizden açıklama alma niyetindeki acemi polis muhabirleri ancak havalarını alırlar!

Medyada faşizme giden yol nasıl açıldı?

AKP iktidarının Cumhurbaşkanlığını da ele geçirmesi ile birlikte nasıl da faşist bir rejime dönüşeceğinin tüm işaretleri alınıyor.

TBMM Başkanı Arınç’ın Emekli Orgeneral Şener Eruygur’u kastederek, “Onlarla 16 Mayıs sonrasında hesaplaşacağım” de-mesi çok önemli bir işarettir.

Peki acaba 16 Mayıs sonrasında nelerle karşılaşacağız?

Bu sorunun cevabı AKP’nin işbaşına geldiği 2 Kasım 2002’den bugüne yaşadıklarımızda yatmaktadır.

2 Kasım seçimlerinde “Beyaz Devrim” iddiasıyla sandıktan çıkan AKP, hep demokrasi vurgusu yapmasına, AB sürecinin tüm reformlarını hep demokrasi adına kabul etmesine karşın ülke içinde garip bir “demokrasi” inşa etmiştir.

Bu demokraside muhalefete yer yoktur.

İlk iş Genç Parti lideri Cem Uzan’ın susturulması oldu.

Cem Uzan’a yönelik operasyon Türkiye tarihinin hiçbir döneminde hiçbir kuruma ya da kişiye yapılmamış ölçüde geniş kapsamlı bir operasyondu. Çünkü ilk defa doğrudan mülkiyete yönelik bir operasyon yapıldı.

Bu operasyonun ilk hedefi Cem Uzan’ın muhalif Star grubunun susturulmasıydı. Nitekim Star grubuna AKP hükümeti tarafından el konuldu. Grubu bir süre doğrudan hükümetin atadığı “gazeteciler” idare etti. En sonunda da Fethullahçılara satıldı.

Türkiye’nin en büyük muhalif yayın grubu böylelikle bugün Fethullah grubunun sözcüsü haline getirildi.

Bu arada bu olayda son derece dikkat çekici bir gelişme, mahkemelerde Cem Uzan grubunun lehinde kararların artık alınmaya başlamasıdır. Danıştay en son Çukurova ve Kepez’le ilgili bu yönde bir karar almıştır.

Ama hatırlatalım, bu grup lehine alınan kararların artık uygulanma ihtimali yoktur, çünkü AKP iktidarı mahkeme kararlarının uygulanmadığı bir sistem kurmuştur.

Bunu özellikle şunun için hatırlatıyoruz, Cumhurbaşkanlığı seçimine yönelik bir iptal kararının AKP tarafından uygulanmayacağını bilelim.

Cem Uzan medyasının susturulmasına sevinç çığlıkları atan iki büyük medya grubu vardı.

Bu gruplardan Sabah grubuna, hükümete destek olması karşılığında müsaade verildi ve TMSF anlaşması yapıldı. Oysa benzer bir anlaşma Cem Uzan’la yapılmamıştı. Böylelikle Sabah Grubu Turgay Ciner hakimiyetinde yoluna devam etti, Türk medyasının en hükümet yalakası grubu olarak.

İkinci grup Çukurova grubunun Show TV ve Akşam gazetesi oldu. Bu grupla da TMSF anlaşması yapıldı ve hükümet yanlısı yayın yapmalarına izin verildi. Nitekim Akşam gazetesi bu müsaadenin bedelini fazlasıyla ödüyor.

Asıl büyük medya grubu Doğan ise bu süreçte hep sağlam durdu. Fakat Doğan grubuna yönelik bir operasyonun da çok yakında yapılacağının işaretleri alınmaktadır. Petrol Ofisi soruşturması ile başlayan dönem Doğan Medya grubu için de diğer medya gruplarına yapılan uygulamanın uygulamaya sokulduğunu göstermektedir.

Şimdi medya alanına bir göz atalım. 2002 Kasımında Şeriatçı basının gücü son derece sınırlıydı, buna karşın hükümet karşıtı büyük bir medya grubu ve yine çeşitli ölçülerde hükümet karşıtı büyük medya grupları vardı.

Peki ya bugün?

Bugün Zaman, Yeni Şafak, Vakit, Star, Bugün günlük gazetelerde, Kanal 7, TGRT, Samanyolu, Star yine televizyon kanalı olarak tümüyle hükümet ve tarikat kontrolündedir. Buna irili ufaklı bazı TV, radyo, haftalık yayınları da eklediğimizde, 2002 Kasımı öncesinde basın içinde payı %10’u bulmayan Şeriatçıların artık bu alanın %50’sine hükmeder hale geldiğini görüyoruz.

Oysa tüm basın 2002 Kasımından sonra AKP’nin iktidarı olması ile birlikte artık yumuşayacağının, düzen içine gireceğinin “sosyolojik” tahlillerini yapıyordu.

Şimdi ise o sosyolojik analizleri yapan medya gruplarının birer birer Şeriatçılaştığını görüyoruz!

Türban cephesi: Sağ güçler

AKP iktidarının muhalefetsiz Türkiye programının bir diğer hedefi ise siyasal parti ve hareketler oldu.

AKP iktidarının tıpkı TMSF yoluyla basını denetim altına sokmasına benzer bir uygulama bu alanda da görüldü. Medya yoluyla siyasal santaj yapılan siyasi partiler birer birer AKP denetimine sokuldu.

Öncelikle MHP’ye yönelik bir operasyon yapıldı. Hükümetin güvenilir adamlarından Doğu Perinçek’e MHP ile ittifak yapması görevi verildi. Bu ittifak ile birlikte bir “Kızıl Elma” hayaleti yaratıldı. Daha sonra da bu “Kızıl Elma” hayaleti ile bir siyasal operasyon başlatıldı.

Bu aşamada MHP içinde oluşabilecek bir “hizadan çıkma” denetim altına alınmış oldu. MHP tümüyle ulusal güçlerin karşısında konumlandırıldı.

Yine DYP açısından da benzeri bir süreç yaşandı. Ama hükümetin DYP’ye Doğu Perinçek’i göndermesine gerek yoktu. Çünkü Mehmet Ağar da en az Doğu Perinçek kadar Demirel desteği ile siyaset içinde var olabilmiş biriydi. Mehmet Ağar hemen hükümetin yanında yer aldı.

Benzeri bir durum ANAP için bile geçerlidir. Erkan Mumcu AKP’den istifa etmiş olmasına karşılık bugün hükümetin destekçilerindendir.

En iktidar yanlısı partilerin başında ise BBP gelmektedir. Muhsin Yazıcıoğlu’nun partisi adeta küçük bir AKP gibidir.

Ve son olarak AKP’nin içinden çıktığı Saadet Partisi de hükümetin yanındadır. Kimilerinin çok ulusalcı ve AKP karşıtı diye destek olduğu SP tercihini ulusal güçlerden yana değil AKP’den yana kullanmıştır.

Cumhurbaşkanlığına yönelik tüm tartışmalarda dikkat edersek bu siyasi partilerin hepsi sözde bir demokrasi savunusu adına Tayyip Erdoğan’a siper olmuşlardır.

MHP Tayyip Erdoğan aleyhindeki resmi mitingleri bile sokak gösterisi olarak görmekte ve demokrasiye aykırı bulmaktadır. ANAP, DYP, BBP ve SP ise çok daha aktif bir şekilde aynı politikayı savunmaktadır.

Bu, Türkiye’de ulusal tavrın biricik zeminin laiklik olduğunu bir kez daha ispatlamaktadır. Türbanı savunan hiçbir parti vatanı savunamamaktadır. O nedenle bu partiler bugün vatan savunması saflarında değil Tayyip Erdoğan saflarında buluşmuşlardır. Bu Türkiye’deki türban ittifakının sosyal zeminidir. Türbanı savunan bu ülkede sağcıdır ve ulusal tavır alması beklenemez.

Nasıl bir düzen olacak?

Gerek medya gerekse siyasal partiler açısından nasıl bir düzen kurulacağı ise belirmiştir.

Türkiye’de tek parti olacaktır: AKP.

Ancak AKP’nin yanında MHP, DYP, ANAP, BBP, SP gibi küçük, etkisi sınırlı, AKP’yi tehdit etmeyecek ancak AKP’nin siyasal rejim yelpazesi içinde kendine yer bulacak bir partiler topluluğuna izin verilecektir.

Medya açısından da benzeri bir durum geçerlidir. Hakim grup Fethullah grubunun medyası olacaktır.

Liberal medya ise ancak ve ancak iktidara karşı çıkmadığı sürece var olabilecektir.

Tezgâh

AKP’yi destekleyenler için “demokrasi” olacaktır ama desteklemeyenler için farklı bir tezgâhı vardır iktidarın.

Bu tezgâhın ilk örneği Cem Uzan olayında görülmüştü.

Ama iktidarın ulusal tehlike olarak gördüğü tüm kesimlere yönelik benzeri tezgâhların kurulduğu bir dönemden geçiyoruz.

Bu noktada iki önemli tezgâhla karşı karşıyayız.

Birincisi Ordu’ya yönelik Fethullah operasyonudur. Şemdinli ile birlikte başlayan tezgah en son Nokta dergisinin yayınladığı sözde darbe günlüğü ile devam etmektedir.

Son bir yılın medya gündemi Ordu’yu karalamak, komutanları suçlamaktır. Böylelikle Ordu AKP tarafından hizaya çekilmek istenmektedir.

AKP döneminde Ordu komutanlarının artık yargılanabileceği hatta asılabileceği bir dönem başlatılmak istenmektedir. Menderes’in intikamını almak isteyen AKP, Ordu komutanlarına Talat Aydemir rolü biçmektedir!

İkinci operasyon ise CHP’ye yönelmektedir. CHP de tıpkı Ordu gibi medya tarafından sürekli suçlanmaktadır. Ama CHP’nin hizaya sokulmasında Fethullahçı kurnazlık “halktan kopan CHP” temasını izleyerek CHP’nin Ordu’dan ve laiklikten uzak tavır almasını teşvik etmektedir.

Cumhurbaşkanlığı yolunda son virajda Fethullahçı medyanın polisiye oyunu iyice alenen oynanmaktadır.

14 Nisan’da ADD öncülüğünde bir Cumhuriyet mitingi yapılacaktır.

Tam bu miting öncesinde şimdiki ADD Genel Başkanı Şener Eruygur’un da dahil olduğu sözde darbe girişimleri gündeme taşınmaktadır. Hatta Bülent Arınç, Şener Eruygur için açıkça “şaibeli” sıfatını kullanmaktadır.

CHP’nin mitinge destek vermesini engellemek içinse “mitingin gizli tertipçisi CHP” açıklamaları yapılmaktadır. Böylelikle CHP “Hayır biz bu mitingde yokuz” açıklaması yapmaya zorlanmaktadır.

Son olarak Zaman gazetesi “TÜRKSOLU grubu ile Şener Eruygur yemekte buluştular” haberi yapmıştır. Burada da iki türlü hedef vardır, ya çıkıp TÜRKSOLU hayır biz bu mitingde yokuz diyecektir ya da Şener Eruygur çıkıp hayır bizim TÜRKSOLU grubuyla bir bağımız yok diyecektir.

Yani bir taşla iki kuş vuracaklardır. Ama biz TÜRKSOLU olarak Zaman gazetesinin Vatan Caddesi’nde TEM’de yetişmiş acemi polis muhabirlerinin oyununa gelecek değiliz. Bizden açıklama alma niyetindeki acemi polis muhabirleri ancak havalarını alırlar!

Ama bu miting olayının çok daha önemli bir özelliği var.

Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı aleyhine bir mitingin engellenmesi için bunca gayret nedendir?

Hani demokrasi istiyordunuz?

Daha bir hafta önce Nevruz bahanesiyle Apo posterli mitinglere izin olacak ama Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı aleyhine bir miting yapılamayacak!

Oh ne ala demokrasi.

Hele bir de MHP’nin yaptığı türden “biz sokak gösterilerine karşıyız, demokratik süreçten yanayız” açıklamasına ne demeli.

Dünyanın neresine giderseniz gidin demokrasinin ilk göstergesi demokratik eylemlere izin verilmesidir. Mitingin demokrasi dışı bir süreç olarak görüldüğü bir demokrasi nerede görülmüş acaba?

MHP liderine soralım o zaman AKP iktidarı seçimler öncesinde “Biz mitingleri yasakladık, çünkü bunlar demokratik sürecin dışında yollardır” derse ne yapacaktır?

Fethullah medyasına ya da AKP’li belediye panolarına ilan vererek mi ulaşacaktır halka!

Tezgâha karşı ses çıkartmak

Cumhurbaşkanlığı seçimine bir ay kala muhalefet cephesinde durum kısaca şöyle özetlenebilir.

Muhalif basın kalmamak üzeredir.

CHP’ye yönelik psikolojik harp devrededir.

Ordu’ya yönelik tezgah işlemektedir.

TÜRKSOLU’na yönelik saldırılar sürmektedir.

Ama bu “demokrasi”de;

PKK açıkça miting yapabilmektedir.

Doğu Perinçek hükümet göreviyle Brüksel, Paris dolaştırılmaktadır.

Sağ partiler AKP çatısı altıhda bur türban cephesinde konumlanmışlardır.

Kısacası hükümete muhalefet edenlere sopa, destekleyenlere ise huvuç verilmektedir.

Bu noktada operasyona uğrayan, tezgâh kurulan, susturulmaya çalışılan tüm muhalif güçlerin önünde tek bir yol vardır, bu iktidarın havucuna kanmayın, sopa yemeyi göze alın, faşizme karşı direnin.

Havuca razı olursanız ya Doğu Perinçek gibi ya Devlet Bahçeli gibi olursunuz.

Bu arada faşizme karşı tek mücadele yolu vardır tarihin ispatladığı: Faşizme doğrudan karşı çıkmak!

Bugün susan Ordu komutanlarının, CHP yöneticilerinin yarın söz söylemeye vakitleri bile kalmayacaktır.

O nedenle Ordu göreve, CHP göreve, ulusal güçler göreve

 


http://www.turksolu.org/134/basyazi134.htm

 

Çıkış erken seçim

TERCÜMAN

Serhat AKKAN / ANKARA
29.04.2007

AKP’nin 367’yi bulamaması ve Köşk seçiminin mahkemelik olması üzerine Baykal Bahçeli, Mumcu, Ağar iktidara tarihi çağrıyı yaptı: Hemen sandığa git, gerginliği bitir

367 TARTIŞMALARI ile alevlenen Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde gözler Anayasa Mahkemesi’nin vereceği karara çevrildi. Türkiye’nin siyasi bir bunalıma sürüklendiği tezini savunan muhalefet partileri, bunalımdan çıkış yolunun seçim sandığı olduğunu savundu. Cumhurbaşkanlığı seçiminin, siyasi bir krize dönüşmesinin sorumlusu olarak AKP’yi gösteren muhalefet partileri, AKP’yi erken seçim kararı almaya zorluyor. Son günlerde yaşanan gelişmeler sonrasında iktidar cephesinin de erken seçim konusunda ikiye bölündüğü görülüyor. Kulislerde, AKP içinden bir grubun erken seçime sıcak baktığı konuşuluyor.

Ortak hareket etme kararı alan DYP ve Anavatan ilk günden itibaren Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin genel seçimler sonrasına bırakılmasını ve Cumhurbaşkanı’nın uzlaşma ile belirlenmesini savunurken, CHP, MHP ve DSP de bu öneriye destek veriyor.

Seçime ihtiyaç var

Siyasetin danışma, istişare, uzlaşma ve ‘’Akıl akıldan üstündüre inanmak’’ olduğunu ifade eden CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, “Benim dediğim dedik” yaklaşımının demokrasiye yakışmadığını belirtirken, çözümün sandıkta olduğunu savundu. Baykal, Türkiye’nin, demokrasi ile Cumhuriyeti bir arada uyum içinde çalıştırmaması için bir neden bulunmadığını vurgularken, AKP’nin erken seçim kararı alması yönündeki görüşünü tekrarladı.

Suhuletle seçime

“Türkiye artık ertelenemeyecek ve geciktirilemeyecek erken seçim sürecini ele alınmalı” diyen MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ise, hükümeti TBMM’yi erken seçim gündemi ile toplantıya çağırmaya davet etti. Bahçeli, “Meclis’in erken seçim tarihi hakkındaki kararından hemen sonra Türkiye’yi demokratik rejimi koruyarak, suhuletle seçime götürecek hükümet yapılanması için gerekli Anayasal süreçler harekete geçirilmelidir. Erken seçimden sonra oluşacak TBMM ilk iş olarak geniş tabanlı bir mutabakatla yeni Cumhurbaşkanını seçmeli ve Sayın Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer bu süre zarfında görevini sürdürmelidir’’ dedi.

Adayı çek, sandığa git

Yapılacak tek şeyin, sandığı halkın önüne koymak olduğunu söyleyen Anavatan Lideri Mumcu, “Hükümeti artık sorumlu davranmanın zorunlu hale geldiği konusunda uyarmak istiyorum” dedi. AKP’nin tiyatro oynadığı iddiasında bulunan Mumcu, “Kelime oyunları ile durumu idare etmeye çalışıyorlar. Durum kelimelerle, kavramlarla oynayarak kaypaklık yapılacak bir durum değildir. Hükümet makamı, hükmetme makamıdır mağduriyet makamı değildir. Gün dirayet samimiyet günüdür. Ülkenin kurumları ile siyaseti kızıştırmak yerine, milletin hakimliğine gidilmelidir. Çankaya için aş ermekten vazgeçip hevesini üç ay sonraya bırakmaktır. Hükümete tavsiyemiz Cumhurbaşkanı adayını, adaylıktan çekilmesi ve seçim sürecinin önünü açmasıdır” diyerek çıkışın sandıkta olduğunu vurguladı.

Yenilenmiş bir Meclis

Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde erken seçim çağrısında bulunanlar arasına DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar da katıldı. AKP’nin Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinden vazgeçerek, erken seçim kararı almasının sağlıklı bir gelişme olacağını savunan Ağar, yenilenmiş bir iradenin ortaya koyacağı tablonun önemine vurgu yaptı. Ağar, yeni tablonun milletin daha çok içine sineceğini bildirdi.

“Gül, daha tehlikeli”

DSP’de erken seçim önerisinde bulunan siyasi partiler arasına yer aldı. DSP Lideri Zeki Sezer, “Bu millet artık sizden bıktı. Artık siz gideceksiniz. Hemen erken seçim kararı alın ve ülkeyi germekten vazgeçin. Siz bakmayın Abdullah Gül’ün güler yüzüne. O Tayyip’ten çok daha tehlikeli. Kimse onun gülen yüzüne kanmasın. Gül masum değil. Bu ülke tek partiyle yönetilemez’’ diyerek erken seçim çağrısı yaptı. Olası bir seçimde AKP’nin sandığa gömüleceğini öne süren Sezer, ‘’Bir kere mağdur rolü oynadınız, sakın bir daha bu milletin size inanmasını beklemeyin. Kendinizi mağdur göstermeye çalışmayın” dedi.

http://www.tercuman.com.tr/v1/haber.asp?id=57931&baslik=Çikis%20erken%20seçim&katid=1

***

'Maskeli’ demokratlar

UFUK SÖYLEMEZ

29.04.2007

 

    CUMHURİYET, fazilet ve basiret göstererek milletimize layık olan demokrasiyi getirdi.
Ne yazık ki, demokrasiyi nihai amaçları için “tramvay” olarak görüp, istismar eden bugünkü zihniyet, bölücülüğün ve gericiliğin maskesi olarak “maskeli demokratlığı” kullanmaya başladı.


Muhalefete, Tandoğan’da toplanan milyonlarca vatansever yurttaşımıza, yargıdan, üniversitelerden yapılan uyarılara ve nihayetinde milletin göz bebeği Türk Silahlı Kuvvetleri’nin açık ikazlarına rağmen, büyük bir kibir ve pervasızlıkla Cumhuriyet değerlerine, milli birliğimize, Atatürk ilkelerine geçmişte sözüyle de özüyle de, tavrıyla da açıkça meydan okumuş bir zihniyetin Cumhurbaşkanlığı’nı, üstelik azınlık oylarıyla ele geçirme çabalarına asla göz yumulamaz.


Cumhuriyet yıkıcı-bölücü-gerici dış odakların güdümünde-teslimiyetçi-işbirlikçi tüm fesat-gaflet ve ihanet odaklarına karşı kendisi kararlılıkla koruyacağını açıkça göstermiştir.


Millet “dur” demeli


3 KASIM seçimlerine hile karıştırılırken demokrasi naraları atmayan, medya tek sesli-tek parti borazanı haline dönüştürülürken gıkı bile çıkmayan, şehit cenazelerine sessiz kalıp, “Hepimiz Ermeniyiz” diye ortalığa dökülen işbirlikçi ve teslimiyetçi zihniyete milletçe “dur” demek zorundayız.
Dün Ankara Tandoğan’da, bugün İstanbul Çağlayan’da toplanan milyonlar sağñsol demeden Cumhuriyet değerlerine, milli birliğimize ve Atatürk Cumhuriyeti’ne sahip çıkmışlardır.


Milletin, ordumuz başta olmak üzere, Anayasal kurumlarıyla birlikte Cumhuriyete sahip çıkan bu davranış ve çıkışları esasında, Türkiye’yi “demokratik” yollardan “Ilımlı İslam Cumhuriyetine” dönüştürmeye çabalayanlara, Barzanici bölücülere, Soros destekli maskeli liboşlara, onların iş dünyasındaki uzantılarına ve de özellikle medyada ruhunuñkimliğini, kalemini bu çevrelere satmış ve kiralamış, işbirlikçi sözde gazetecilere geç bile kalmış ancak hakkettikleri ve anladıkları dilden bir cevaptır.


Şimdi hepsi “maskeli demokrasi” havarisi kesilecekler.


Demokrasiyi, Cumhuriyeti, Atatürk devrimlerini, ülke birliğini yıkmanın meşru ve maskeli yolu olacak görenlere bu sahte ve maskeli demokratlara gülüp geçiniz.


Türkiye Cumhuriyeti Anayasal kurumlarıyla milletiyle, üniter yapısıyla laik cumhuriyet değerlerine de demokrasisine de sahip çıkacak ve ilelebet payidar olacaktır.


Yaşasın Türkiye Cumhuriyeti!

http://www.tercuman.com.tr/v1/yazaryazi.asp?id=129

***

Ne mutlu Türküm diyemeyen!..

BEHİÇ KILIÇ
29.04.2007

 

 

    ÖNCE Genel Kurul salonunda darbelendiler, ardından gece yarısına doğru gelen “Balansınızı ayarlayın tepetaklak yuvarlanacaksınız” uyarısından şallak mallak oldular!.. Vatandaş cephesinden “otobüsü son hızla uçuruma sürükledikleri” net olarak görülüyordu ve birinin frene hamle yapacağı belliydi ama, “zafer sarhoşu” ekip, artık uçabileceğine de inandığı için gazdan ayağını çekmiyordu...
Beyimizin sabah sabah kapağı Kızılay’a attığı ve afet yardımı ile durumu kurtarmaya çalıştığını gördük... Bir başka gördüğümüz de şuydu:


Malum matbuatın içindeki beslemeleri de ekran başına geçmiş, “efendi hazretlerinin” demokratik haklarının üzerine uzanacak ellerin kırılması gerektiği üzerine görüş bildiriyorlardı!.. Ve bunlar kimdi biliyor musunuz?.. Biri, 70’li yıllarda sağ görüşlü gençleri, öteki de sol görüşlü gençleri sokakta vuruşmaya yönlendiren muhteremlerdi... Biri keskin ülkücü, öteki derin solcu idi ve şimdi devşirilmiş ABD-AB sözcüleri olarak iktidara yaltaklanıyorlardı!.. Altını basa basa çiziyorlardı, “Ne Mutlu Türküm Diyene” sözü ile oluşturulan gündeme ve onlara göre bu söz yanlıştı!..


Oysa, son yıllarda daha da yoğunlaşan “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni, Atatürk Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırma” hareketinin ana saldırı hattı “Ne Mutlu Türküm Diyene” ilkesi idi...


İşte bu yüzden, Genelkurmay açıklamasının omurgasını şu sözler teşkil ediyordu:


“Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Atatürk’ün, ‘Ne mutlu Türküm diyene!’ anlayışına karşı çıkan herkes Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanıdır ve öyle kalacaktır...”


İşte bu kadar..


“Ne mutlu Türküm diyene!’ anlayışına karşı çıkan herkes Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanıdır...”
Şimdi şöyle bir hatırlayalım... “Ne Mutlu Türküm Diyene” sözünden, bugün Türkiye’nin tepesinde olan kimler rahatsızlık duyup beyanlarda bulunmuşlardır?!.


Başbakan Recep Tayip Bey’in, “Sen kendine Ne Mutlu Türküm dersen, başkası da kendisine ne mutlu kürdüm der..” kıyaslama ile siyasi sempatı peşinde koştuğu biliniyor... Alt kimlik dayatmaları da...


Ya öteki?.. “Beraber yürüdük biz bu yollarda” meselesindeki yareni Abdullah Gül, bu sözün neresindedir?.. Onu da Abdullah Gül’ün kendi beyanlarından öğreniyoruz:


“Ne mutlu Türküm diyene lafını her yere yaza yaza, Türkiye aslında ilkel bir hale dönmüştür.”


Çankaya adayının, bu paralelde müthiş görüşlerini kendi ağzından öğrenmekte fayda var!..


“Şimdi ne gariptir ki, bu lafları, seyahat ederseniz Doğu ve Orta Anadolu’ya doğru geldikçe ‘Önce Vatan’ yazdığını, Ankara ve İstanbul’a gittiğinizde ise hiç rastlamazsınız bunlara. Yani bunlar tek parti devrinden kalan ve zorla, halkın kendi inanç değerleriyle bütünleşmeyen bir dünya sistemini halka zorla kabul ettirmektir. Bunların zararlarını biz daha sonra çekmeye başlamışız.”


Başka ne vecizeleri var derseniz?..


“Türkiye’nin Irak’a (Saddam dönemi), Libya’ya benzeyen çok yanları var. Neden? Aynı TEK ADAM pozisyonu. Bugün gidin Irak’ta da, Libya’da da, Suriye’de de tek insanın RESİMLERİ vardır her yerde.”
Abdullah Gül kimden söz ediyor ortadadır!..


Bunlar Çankaya’ya çıkmayı niye istiyorlar?.. Asker neden “Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Atatürk’ün, ‘Ne mutlu Türküm diyene!’ anlayışına karşı çıkan herkes Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanıdır ve öyle kalacaktır..” açıklaması yapmak zorunda kalıyor?!.


Her cevap açıktır..


“Türk Silahlı Kuvvetleri, bu niteliklerin korunması için kendisine kanunlarla verilmiş olan açık görevleri eksiksiz yerine getirme konusundaki sarsılmaz kararlılığını muhafaza etmektedir ve bu kararlılığa olan bağlılığı ile inancı kesindir.”


İşte bu kadar...

 

http://www.tercuman.com.tr/v1/yazaryazi.asp?id=87

***

 

 

Savaşarak geri çekilmek

Vatan Gazetesi

Can Ataklı  

29.04.2007

Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek’in açıklamasının bana göre tek anlamı vardı: “Savaşarak çekileceğiz.”
Cemil Çiçek’in sözlerine itiraz edilebilir mi?
Hayır edilemez.
Burası demokratik bir hukuk devleti.
Tamam.
Genelkurmay Başkanı Başbakan’a bağlı.
O da tamam.
Demokrasiye dış müdahale kabul edilemez.
Bu da tamam.
Tamam da, sonrası ne olacak?
Gereğini kim yerine getirecek?


Laf cambazlığı ile, eskilerin deyimiyle “zevahiri kurtarmak için” açıklama yapmanın ne anlamı olabilir?
Cemil Çiçek’in açıklamasının son cümleleri iki şekilde olabilirdi.

Birincisi; “Genelkurmay Başbakan’a bağlı bir devlet memurudur, yapılan anayasaya, yasalara göre suçtur. Hakkında soruşturma açılarak görevinden alınmıştır.”

İkincisi; “Ülkenin içinde bulunduğu gergin durumun sorumlusu biz değiliz, ama sürdüren de biz olamayız, bu nedenle en yüce makama, yani halka giderek sorunu çözmesi için seçim kararı alıyoruz.”

İktidar ikisini de yapmamış ve “Hükümeti tutabildiğim kadar elimde tutar ve gelişmelere göre yeni stratejiler geliştiririm” anlayışını seçmiştir.

Bu yeni strateji gerginliği azaltıcı değil, tam aksine daha da artırıcı bir unsur olacaktır.
Şurasını açıklıkla söylemek istiyorum ki, Genelkurmay’ın gece yarısı bildirisini ben pek çokları gibi bir “muhtıra” olarak algılamadım.

Eğer bir muhtıradan söz edilecekse, yaklaşık 3 aydır toplumun çeşitli kişi, kurum ve kuruluşlarından, devletin anayasal kurumlarından yükselen seslerdir muhtıra.

YÖK’ün açıklaması da muhtıradır, Cumhurbaşkanı’nın uyarısı da muhtıradır, milyonlarca insanın Atatürk’e koşması da muhtıradır.

Ancak iktidar 4.5 yıl önce tamamen seçim sisteminin azizliğinin sonucu olan meclis çoğunluğunu ele geçirmesinin sarhoşluğu içinde tüm bu muhtıralara kulak tıkamıştır.


Yüzde 25’lik oyla yüzde 65’lik bir parlamento çoğunluğu iktidarı şaşırtmış ve bu gücün gerçekten halkın yüzde 65’inden geldiğini düşünmeye başlamışlardır.

Bu nedenle hem iktidarı hem de cumhurbaşkanlığını bırakmamak için, yanlarına kattıkları sözde aydın demokratların desteği ile adeta bir demokrasicilik oyunu oynamışlardır.

Şimdi bu oyunu “savaşarak çekilme” taktiği ile ve ülkeyi söndürmekte hayli zorlanacağı bir ateşin içine atmaktan çekinmemektedirler.

*****
Mahkemelik seçim olur mu?
Cumhurbaşkanlığı seçiminde AKP’nin Meclis’te 367 kişiyi toplayamaması üzerine CHP Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu.

Şimdi bazı sözde demokrat akıldaneler eleştiri bombardımanına başladı. “Demokratik bir ülkede parlamentonun işini Anayasa Mahkemesi mi yapacak?” diye sorup demokratlık oyunu oynuyorlar.
Bizde ya da bir başka ülkede elbette gerekirse yargı kararına da başvurulabilir.

Bunun en basit örneği AKP’nin ve yandaşlarının çok beğendikleri Amerika’da yaşanmadı mı?
Bugün Amerikan Başkanı Bush koltuğunda, halkın oyuyla mı yoksa Amerikan Anayasa Mahkemesi’nin aldığı kararla mı oturuyor?

Benzer bir olay Amerika’da yaşandı. Duruma Anayasa Mahkemesi müdahale etti ve Bush bu mahkemenin kararı ile Başkan oldu.
Yani demokrasilerde zaman zaman hukukun kararına başvurmak gerekebiliyor.

*****
Şimdi daha önemli
Bugün İstanbul Çağlayan’da Cumhuriyet’e saygı mitingi var. Çok büyük katılımın olacağını sandığım miting son iki günkü gelişmelerle daha da büyük bir önem kazandı.

14 Nisan’da halkın ezici çoğunluğunun sesini duymayanlar ve bunu küçümseyenler umarım bugün çıkacak mesajı iyi değerlendirir.

Yüzde 25’lik oy desteği ile yüzde 65’lik bir meclis gücü elde edenlerin, buradaki sayısal üstünlüğü öne sürerek demokrasi oyunu oynamalarına karşı yükselecek ses inanıyorum ki Genelkurmay’ın “muhtıra” denilen açıklamasından daha ekili olacaktır. Tıpkı daha önceki uyarılarda olduğu gibi.

Yılmaz Özdil’in “Ağlamayın çağlayın” önerisine ben de katılıyorum.

Halkın demokratik gücünün gösterilmesi için, bu duyguyu içinde taşıyan herkesin bayrağını alarak Çağlayan’a koşması, Türkiye’nin aydınlık ve çağdaş geleceğinin de müjdecisi olacaktır.

*****
Amaç üçüncü tura kadar ulaşabilmek
AKP iktidarının son üç aydır art arda toplumun her kesiminden gelen muhtıralara kulak tıkayarak ille de Çankaya’yı ele geçirme düşüncesinde Genelkurmay açıklaması önemli bir tümsek oluşturdu.

Ancak AKP kurmayları bu tümseği de atlayarak Cumhurbaşkanlığı seçiminin üçüncü turuna kadar ulaşmayı umuyor.

Çünkü, iktidar tüm uyarılara karşı sadece silahlı kuvvetlerin açıklamasını muhatap alıp buna da sözde demokratik bir çıkışla cevap vererek özellikle Meclis’te 20 milletvekili olan ANAP’ı etkilemeye çalışıyor.

AKP çevrelerinden edindiğim bilgiye göre plan şöyle işleyecek:

Anayasa Mahkemesi’nin Salı günü CHP’nin başvurusunu kabul edeceği hesaplanıyor. Yani Anayasa Mahkemesi cumhurbaşkanlığı seçiminde 367 şartının aranacağını belirtecek. Hemen ertesi gün Meclis tekrar toplanacak ve bu kez ANAP’ın da katkısıyla 367 bulunacak. Böylelikle Anayasa mahkemesinin istediği şart yerine getirilmiş olacak. Daha sonraki turda da Gül Cumhurbaşkanı seçilmiş olacak.

Bilgi aldığım AKP’liye “Peki Anayasa Mahkemesi kararını 3 tur yapıldıktan sonra açıklar ve seçimi iptal ederse ne yapacaksınız?” diye sordum. Cevap olarak “Onun için de bir B planımız var tabii” dedi.

Bir diğer soru da “ANAP’ın katılacağını nereden çıkarıyorsunuz?” şeklindeydi. AKP’li milletvekili “ANAP bunu yapmak zorunda, aksi takdirde bundan sonra halkın karşısına demokrasi söylemiyle çıkamazlar” cevabını verdi.

Aynı sıralarda televizyon ekranlarında Erkan Mumcu konuşuyordu. Hemen seçim istiyordu ve AKP’ye payanda olacağı konusunda bir izlenim vermiyordu.

Acaba AKP’nin bu konuda da bir B planı var mı?


http://www7.gazetevatan.com/root.vatan?exec=yazardetay&tarih=29.04.2007&Newsid=117639&Categoryid=4&wid=142