AKP, tek başına
iktidar olursa, devlet krizi olur mu?

Sabahattin ÖNKİBAR
26.05.2007
Başkentte
bu aralar cevap arayan sorulardan biri de, AKPnin tekrar tek başına
iktidar olması durumunda nelerin olabileceğidir.
Diyeceksiniz
ki daha önce neler olduysa, aynı şeyler olur.
Hayır...
Peki niçin mi hayır?:
1) 2002 seçimleri öncesinde bugünkü gibi AKP ile TSK ve Cumhurbaşkanlığı
arasında bir restleşme yoktu. Bugünkü tablo abartısız
adeta iki ayrı devlet tablosudur.
2) 2002 seçimleri sonrasındaki süreçte Emin Şirinin
ifadesiyle, Fethullah Gülenin albaylıktan generalliğe
nasıl terfi ettiğine şaşırdığı
Hilmi Özkök, Genelkurmay Başkanlığı koltuğunda
oturmaktaydı. Oysa bugün siyasal İslamla-PKK ittifakının
Şemdinlide komplo bile kurduğu Yaşar Büyükanıt
Paşa bu makamdadır.
3) 2002 sonrası süreçte Hilmi Özköke rağmen bir darbe
teşebbüsünün bile olduğu en azından iddia olarak gündeme
gelmiştir. Bu bile TSK yapısının AKP zihniyetine karşı
olan hassasiyetini gözler önüne sermektedir.
4) AKPnin 2002 seçimleri sonrasındaki kabullenişinde
konjonktürün ve tablonun da etkisi olmuştur. Hatırlayın
o günkü tablo Başbakan Ecevitin Başbakanlık
merdivenlerini yürüyerek çıkıp çıkamayacağı
tartışmaları ile yolsuzluk ve de ekonomik krizlerin konuşulduğu
bir tablodur. Dolayısı ile böyle bir süreçte baskın
yapar gibi iktidar olan AKPye karşı önceden bir tavır
ya da tutum oluşamadı.
5) Bugünün tablosu ise farklıdır... Geride kalan 5 yılın
getirdiği olumsuzluklar da ilave katkı yapmıştır.
Bugün yukarıda değindiğimiz gibi devlet fiili olarak
ikiye ayrılmış gibidir. TSK devlet ve millet için yırtınıp,
çırpınırken AKP her konudan siyasi çıkar sağlama
peşindedir.
6) AKP sadece TSK ile değil, Cumhurbaşkanlığı
makamı ve yüksek yargı gibi devletin en hayati kurumları
ile de karşı karşıyadır.
7) İlginç olan, var olan ayrılığın fevkalade
derinleşmesidir. Öyle ki pek çok hayati konuda bile iki kesim tam
tersi bakış ve tutumlar içindedir. Daha da önemlisi bütün
bunlar devlet yönetimine de yansımaktadır.
8) Böyle bir tabloda AKP seçim sisteminin sonucu olarak kazara yine
birinci olursa devletin içinde var olan ayrılık devam edecek,
bu durum abartısız şekilde devlet krizi haline dönüşecektir.
Sonuç: Küresel güçler ve onun işbirlikçisi TÜSİAD
gibilerin kucakladığı AKP sadece milleti değil,
devleti de bu noktalara taşıdı... AKP, hadiseye rövanş
diye baktığından, var olan tablo onlar için beklenen ya
da olağan tablo olabilir fakat devlet ve millet hayatı için
bu durum asla olağan değildir.
Bu değerlendirmeye tramvay demokratları biliyorum, demokrasi
ve halkın iradesi argümanıyla saldıracaklardır. Söyler
misiniz, medyası türlü desise ve vaat veya cezalarla teslim alınmış,
halkı manipüle edilmiş, özgür seçme iradesine ipotek konmuş
bir yapıdan milli irade özgür biçimde tecelli edebilir mi?
...
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazarlar/selahattinonkibar/akp-tek-basina-iktidar-olursa-devlet-krizi-olur-mu.html
***
İktidarın
yanlış tavırları ulusal güvenlik sorununa dönüşüyor
Can Ataklı
26.05.2007
Genelkurmay
Başkanı Org. Büyükanıt 12 Nisandaki basın
toplantısında teröre karşı etkili mücadele için
Irak topraklarında bir operasyon yapılması gerektiğini
hatırlatmıştı.
Ancak Başbakan bu uyarıya hiç kulak asmadı. Basın
toplantısından birkaç gün sonra gittiği Almanyada
Öfke ile kalkan zararla oturur dedi. Tayyip Beyin sözlerinin
anlamı şuydu: Silahlı Kuvvetler olayı abartıyor.
Terör konusu silahla çözülmez, öfkelerle hareket edilmez, biz müzakereleri
sürdürüyoruz, otursunlar oturdukları yerde.
Başbakanın bu sözlerinden hemen sonra da Amerikadan açıklama
geldi: Türkiye Iraka girmesin, girerse iyi olmaz.
Türk Silahlı Kuvvetlerinin, Türkiyedeki en organize ve
disiplinli kurum olduğu biliniyor. Böyle bir kurumun bir anlık
öfke ile harekete geçmeyeceği de herhalde bilinmektedir. Ama Başbakan
belli ki farklı düşünüyor. Aradan bir buçuk ay geçti. Bu
süre içinde çok sayıda askerimiz şehit oldu.
Ama terör sadece Güneydoğu sınırında kalmakla
yetinmiyor. Son olarak başketin göbeğine kadar geldi ve 6
masum insanımızın canını aldı.
Tüm bunlardan sonra Başbakan nihayet konuştu ve Gerekirse,
vakti zamanı gelince bu konuda karar almaktan çekinmeyiz dedi.
Şimdi bu sözler ne anlama geliyor?
Ne demek gerekirse?
Ne demek vakti zamanı gelince?
İç siyasi çekişmeler nedeniyle Silahlı Kuvvetleri
adeta rakip veya hasım gibi gören Başbakan, korkarım
ulusal güvenlikle ilgili reflekslerini de kaybetme tehlikesiyle karşı
karşıya.
Genelkurmay Başkanının Irak topraklarında sınırlı
bir operasyon yapma ihtiyacını acaba beni devirmek için
bir komplo mu kuruyorlar diye değerlendirdiği anlaşılan
Başbakan, bundan kurtulmak için ne yapması gerektiğini
planlarken patinaj yapıyor.
Terörle mücadeleyi nasıl bir seçim yatırımına
dönüştürürüz düşüncesi giderek ulusal güvenliğimizi
daha büyük tehlikelerin içine iterse, iktidar bunun altından nasıl
kalkacak.
Laiklik veya yolsuzluk konusundaki suçlamalar iktidarın
vurdumduymaz tavrı sayesinde şimdilik savuşturulabilir.
Ancak ulusal güvenliğimiz, AKPnin tabanında bile en hassas
konudur.
Ülkeyi değil de kendini korumak refleksi içinde olmak çok kısa
bir sonra iktidarın bir anda duvara toslamasına neden
olabilir.
*****
Bağlı - sorumlu
Tayyip Bey, güç gösterisinde bulunmak isterken kavramları saptırmayı
çok iyi başarıyor. Böyle yaparken bizleri de tuzağa düşürüyor,
sonra konu kapanıyor.
Örneğin IPI toplantısında bir soru üzerine
Genelkurmay bana bağlı demişti. Ben ve bazı başka
yazarlar da Bana bağlı demesini eleştirmiştik.
Oysa Tayyip Bey bu sözleriyle bir Anayasa maddesini de hiçe saymış
ve halka yanlış bilgi yansıtmıştı.
Çünkü Anayasa gereği Genelkurmay Başkanı Başbakana
bağlı değil, sorumlu. İkisi arasındaki fark
şu: Bir kurum bağlı ise ona talimat verme hakkınız
ve göreviniz vardır. Ama bir kurum size karşı sorumlu
ise talimat veremezsiniz. Sorumlu kurum bu sorumluluğunu yerine
getirmezse siz gereğini yaparsınız.
Basit bir ayrıntı ama Tayyip Bey, kendi kitlesine Bakın
ben ne kadar güçlüyüm mesajını verirken devlet
geleneklerini de erozyona uğratıyor.
*****
Medyayı bu kadar hoyratça kullanamazsınız
AKP hükümetinin seçime giderken medyayı nasıl kullanacağı
Abdullah Gülün Başbakan Erdoğan tarafından Cumhurbaşkanlığı
adaylığına atandığı gün ilk ipucunu vermişti.
Hükümetin kontrolündeki TRT 1 normal yayın akışını
değiştirip Gülü prime time denilen en çok izlenen saatte
ekrana çıkarmıştı. Gülün karşısına
biri hariç 4 AKPli gazeteciyi oturtmuş ve Gül iki saat boyunca
dilediği gibi propaganda yapmıştı.
Hükümet bu tavrını şimdi de el koyduğu ATV
televizyonunda sürdürdü. Çarşamba akşamı ATV Ana
Haberin tek konusu vardı. O da Başbakan Erdoğandı.
Erdoğan el koyduğu ATVnin en önemli yayın diliminde
tam bir buçuk saat ekranda kalarak dilediği gibi konuştu,
propaganda yaptı, rakiplerini suçladı, devletin diğer
organlarına verdi veriştirdi.
ATV belki de ilk kez kamuoyuna o günün gelişmelerinden tek bir
satır bile aktarmadan sadece Başbakanı izletti Türkiyeye.
Sürekli demokrasiden, haktan, hukuktan, eşitlikten söz eden Başbakan
iş kendi propagandasını yapmaya gelince birden değişiyor.
Kendi malı gibi gördüğü medya kanallarını dilediği
gibi kullanmaktan çekinmiyor.
Burada asıl üzücü olan, hükümetin kontrolünde de olsa, bu
medya kuruluşlarını sözde yönetenlerin bu baskılara
böylesine boyun eğmeyi içlerine sindirebilmeleri.
*****
Ahlak etik olunca
Kimileri ahlak kelimesi yerine etik kelimesini kullanmayı tercih
ediyor. Bunun nedeni basit aslında. Etikin karşılığı
kabaca ahlak. Ahlaksız bir davranışa etik dışı
dediğiniz zaman daha kibar oluyor. Bir de galiba yasal olarak
ahlaksız belki hakaret anlamına geliyor, etik dışı
dediğiniz zaman hakaret kabul edilmiyor. Hükümet seçime çok az
bir zaman kala etik dışı bir karara daha imza attı.
Turizmde ve bazı gıdalarda KDV indirimine gidiliyor. Bunda
etik görebiliyor musunuz?
İktidar etik dışı bir kararla tüm ülkeyi
sersem yerine koymaktan çekinmiyor.
Evet bu KDVlerin inmesi iyi olmadı mı? Kesinlikle iyidir.
Ama 4.5 yıl bekleyip de seçime 45 gün kala KDV indirimi yaparsanız
çok etik dışı davranmış olursunuz.
Etik dışı davranış sadece KDV konusunda mı?
Değil elbette. Oy torbası olarak görünen bazı
kesimlerin gelecek kış yakacakları kömürler bile dağıtılmış
durumda. Üstelik bütçeden pay ayrılarak yapıldı bu.
Halkın bu çok etik dışı davranışı
gördüğünü sanıyorum. Yararlanacağız tabii, ama
bunun neden yapıldığını da bileceğiz. Halkı
bu kadar sersem yerine koyan iktidardan hesap böyle sorulur.
http://www4.gazetevatan.com/haberdetay.asp?tarih=26.05.2007&Newsid=120977&Categoryid=4&wid=142
***
Bakanlar
Kurulunu Sezer toplasın!

Güngör
Mengi
25.05.2007
Türkiye,
başkentinde kalbine yediği hançerin gurur kırıcı
acısı dinmeden 6 fidanını daha şehit verdi.
Antalya, Konya, Niğde, Adana, Tekirdağ ve Aydın vatana
feda edilmiş evlâtlarının kaybına ağlarken tüm
ulus Edirneden Hakkâriye bu vahşetin nedenini arıyor.
PKK terörü bu kadar tahripkâr olamaz. Güçleri olsa savaşırlar,
bunlar pusu kuruyor uzaktan kumandalı bombalar ve mayınlarla
asker, sivil demeden masum insanların hayatını söndürüyor.
Cüretlerini nereden ve kimlerden aldıklarını biliyoruz.
Kalleş caniler Kuzey Iraktaki Barzani yönetiminin maşası
konumundadır ve terörizmle mücadele bahanesiyle Irakı işgal
eden Amerika, bu katillerin melânetini onursuzca seyretmektedir.
Amerika kayıp!
Amerika, peşmergelere verdiği silâh ve patlayıcıların
bunlara aktarıldığını, katil sürüsünün her
gün sınırı aşıp cinayetler işledikten
sonra tekrar geri döndüğünü görüyor ve bir şey yapmıyor.
Hani müttefik dayanışması, nerede terörle ortak mücadele
için verilmiş sözler?
Savaşta bir ülkenin ordusu yabancı bir diyarda batağa da
saplanabilir. Bundan kurtulmak mümkündür.
Ama bütün mukaddeslerini inkâr anlamına gelen iğrenç iki yüzlülük
Amerikanın yarım yüzyılı aşkın bir süredir
övünçle temsil ettiği cesaret, adalet, özgürlük ve yaşama
hakkı gibi değerlere ihaneti değil midir?
Tahrik sarmalı
Amerika, adaleti temsil eden güç rolüne tekrar dönene kadar her yer
tehlikede olacaktır. Bu boşluğun mağduru olan Türkiye,
Amerika ile çatışma riskini göze almamanın fedakârlığına
böyle giderse daha ne kadar katlanabilir?
Millet, şehit kanları yerde kalmasın istiyor.
Katilleri cezalandıramamak ulusal onuru zedeliyor.
Türkiyeye karşı PKKyı kullanan dış güçler
bize İnceldiği yerden kopsun dedirtmek amacıyla
tahriklerini tırmandırıyorlar.
Şu anda en lâzım olan şey nedir? İyi yönetilen,
etkili işleyen bir devlettir.
O da bizde yok!
Orgeneral Büyükanıt Kuzey Iraka bir operasyon yapılmasının
iyi olacağını ama buna hükümetin karar vermesi gerektiğini
şubatta söylemişti. Şimdi Başbakan, askerden talep
gelmesi halinde yetkinin Meclis tarafından verileceğini söylüyor.
Başbakanın dün Cumhurbaşkanına çıkması
gerekiyordu, iptal etti.
Devlet başa...
Devletin başındakiler ya gazete manşetleri üstünden
haberleşiyor veya hiç konuşmuyorlar. Her gün dağ gibi
gençlerimiz ölüyor. Herkes sorumluluğunu üstlensin!
Devletin sahipsiz olmadığını göstermek zorundayız.
Bunu Cumhurbaşkanı Sezer yapabilir. Anayasa ona bu yetkiyi
veriyor.
Bakanlar Kurulunu kendi başkanlığı altında
ve terör gündemi ile bugünden tezi yok olağanüstü toplantıya
çağırmalıdır.
Bunu yapsın ki millet başımızda Bremen mızıkacıları
değil, bir devlet bulunduğunu hissetsin!
http://www4.gazetevatan.com/haberdetay.asp?tarih=25.05.2007&Newsid=120775&Categoryid=4&wid=2
***
Erdoğan
intikam duygusu ile hareket ederse kasımda yeniden seçim olur

Mehmet Tezkan
25.05.2007
Başbakan
eskiden satır aralarına sıkıştırdığı
sözcükleri artık açık açık telaffuz ediyor..
Hem de yüksek sesle..
Belli ki Cumhurbaşkanı seçimi Erdoğanı çok
yaralamış..
Abdullah Gülün seçilemeyişini haksızlık olarak görüyor..
Hazmedemediğini söylüyor..
Niye?
Süreç demokratik miydi, değil miydi?
Tek ölçü budur..
Erdoğana göre demokratik değil.. Önleri kesildi..
Kim kesti?
Anayasa Mahkemesi.. 367yi icat edenler..
Gelin olayı daha soğukkanlılıkla değerlendirelim..
Kimi 367 şart dedi.. Kimi şart değil dedi..
Konu Anayasa Mahkemesine gitti.. Mahkeme, 9a karşı 2
oyla şart dedi..
Demokratik mi?
Evet..
Bu tartışmaya başka hangi merci son noktayı
koyabilirdi ki..
Şimdi düşünün, muhalefettesiniz.. İktidarın çıkarmak
istediği yasayı Anayasaya aykırı buluyorsunuz..
Engelleme gücünüz de yok.. Ne yaparsınız?
Demokrasilerde çare bellidir.. Anayasa Mahkemesine başvurmak..
Anayasa Mahkemesi oturup inceler, bir karar verir..
Anayasaya aykırı veya değil der..
367 için yapılan da budur.. Bu kadar basit..
Ama Başbakan hazmedemediğini söylüyor.. Tarih yargılayacak
diyor..
Demokrasi anlayışı bu mudur?
*
Başbakan Cumhurbaşkanı seçiminde Meclise girmeyenlere
kızıyor.. Gülün seçilmemesi için her şeyi yaptıklarını
ima ediyor..
Şimdi soruyorum..
Kendisi Gülün seçilmesini çok mu istedi?
Gül için kiminle konuştu? Hangi liderden destek aradı?
Ağara gitti..
Mumcuya gitti.. Bırakın destek istemeyi, Gülün adını
bile söylemedi..
Bu davranışıyla Gülü ateş hattının
ortasına atmadı mı? Tek başına bırakmadı
mı?
Şimdi seçilemedi diye kızıyor..
Sinirli, öfkeli..
*
Konuşmasına dikkat ettim.. Biraz da tehditkâr.. İş
adamlarına diyor ki:
367 yüzünden yine seçim olursa bedeli de ağır olur. Bunun
en ağır faturasını da siz ödersiniz..
Bu sözlerden benim anladığım şu..
Sandıkta istediğim sayıya ulaşamazsam..
Karşıma üç partili bir muhalefet çıkarsa..
367 için bu kez ben direnirim.. Ülkeyi yeniden seçime götürüm..
Yani uzlaşma aramam..
367yi başınıza dert ederim..
Bunun adı madem öyle işte böyle politikasıdır..
İntikam duygusudur..
Rövanşçı bakıştır..
*
Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi gündemden
düşerse..
Erdoğan da intikam duygusuyla hareket ederse yeni meclisin Cumhurbaşkanı
seçmesi çok zor..
Ya benim dediğim ya seçim diye diretirse..
Yeni meclisin üç aylık ömrü olur..
Hükümet kurulmadan bile sandık önümüze konabilir..
Çünkü 367 yine bulunamazsa..
Anayasa derhal seçim diyor..
http://www4.gazetevatan.com/haberdetay.asp?tarih=25.05.2007&Newsid=120848&Categoryid=4&wid=131
***
Edip Başer´in ifşaatı

Orhan Karataş
Terör
koordinatörü Emekli Orgeneral Edip Başer, "bu mekanizma
artık bitti. Burada süs gibi durmanın anlamı yok. İstifa
edeceğim" deyince Bay Tayyip'in telefon emriyle görevden
alındı. Yapılan açıklamada, "Başer'in
konu ile ilgili bazı beyanlarının çalışmaları
olumsuz yönde etkileyeceği göz önünde bulundurularak görevinin
sona erdirilmesi uygun görülmüştür" denildi. Başer'in
yerine aceleyle Dışişleri Bakanlığı Müsteşar
Yardımcısı Büyükelçi Rafet Aygünay getirildi.
Yanlış
yolun sonu
Ne
güzel tiyatro değil mi? Şimdi bu hükümetten, bu anlayıştan
terörü çözmesini, ülkeyi huzura kavuşturmasını, Türkiye'nin
itibarını yükseltmesini ve bölgesinde etkili bir güç olmasını
bekliyoruz. Daha çok bekleriz. Bunu ben söylemiyorum. Daha işin
başında bir anormallik olduğunu, hükümetlerin çözemediğini
koordinatörlerin hiç çözemeyeceğini iddia etmemize rağmen,
iyi niyetle birşeyler yapabilmek için bir süredir çabalayan
Emekli Orgeneral Edip Başer söylüyor. Başer'in sözleri bir
ifşaattır ve anlamı şudur: "Bu bir oyalama
ve zaman kazanmadır. Bu yöntemle terörü çözmek mümkün değildir."
Nitekim, tespit bu kadar açık ve net olunca, oyalamayı, kandırmayı
bir siyaset tarzı olarak 5 yıldır millete yutturmaya çalışan
Bay Tayyip, telaşlandı ve istifayı bile beklemeden Başer'i
görevden alıp, yerine de atama yaptı.
Bay
Tayyip'e özel destek
Bay
Tayyip'in niye bu kadar telaşlandığını anlamak
için Türkiye'ye değil, Kuzey Irak'a bakmak yeterli olacaktır.
Türkiye bir seçim ortamında. Bay Tayyip'in yeniden milleti kandırabilmesi
için özel desteğe ihtiyacı var. Nitekim bu destek,
AB'den, ABD'den, Barzani'den ve Talabani'den gelmiştir. AKP ile
devam edilmesi gerektiği ve bunun için hükümeti zor durumda bırakacak
gelişmelerin bir süreliğine askıya alındığı
duyurulmuştur. Buna rağmen, Kuzey Irak'da beslenen hain bölücülerin
saldırıları bütün şiddetiyle sürüyor. Her gün
şehit cenazeleri taşınıyor. Bölücü faaliyetler
artan bir hızla devam ediyor. Satılmış ve işbirlikçi
medyanın yoğun gayretleriyle bu gerçekler Türk milletinden
saklanıyor. İşte tam da bu sırada Edip Başer'in
çıkıp, "bu mekanizma artık bitti"
demesi, Bay Tayyip'i açık düşürmüştür.
Gafletten
de öte
Çözümü
kendi gücünde, kendi imkanlarında değil, ABD'nin insafında
aramanın bedeli, terörün yeniden azmasıyla kalmamış,
Türkiye'nin birliği çok ciddi bir tehdit altına girmiştir.
Koordinatör uygulaması, bir oyalama taktiğinden başka
bir şey değildir. Artık bu saatten sonra çözümü hala
bu yöntemde aramak, "Başer'in konu ile ilgili bazı
beyanlarının çalışmaları olumsuz yönde
etkileyeceği göz önünde bulundurularak görevinin sona
erdirilmesi uygun görülmüştür" gibi tutarsız
beyanlarla, durumun devamından yana tavır koymak, gafletten öte
bir şeydir. Hangi çalışmalar olumsuz yönde
etkileniyormuş? Sizin çalışma dediğiniz şey,
Barzani'nin daha da palazlanması, azması ve tehditlerini arttırması
mıdır? ABD'nin bölgede kurduğu Kürt devletinin alt
yapısını tamamlaması mıdır? Bölücü örgütün,
bölgeyi bir eğitim merkezi gibi kullanması sonunda, şehit
cenazelerinin daha da çoğalması mıdır? Hainlerin bütün
bu gelişmelerden cesaret bularak bölünme ve federasyon
talepleriyle dünyayı ayağa kaldırması mıdır?
Bunların dışında bu koordinatör sisteminin bu güne
kadar ne getirdiğini söyleyebilecek birisi varsa beri gelsin.
AKP,
DTP'yi geride bıraktı
Bir
oyunun daha sonuna gelinmiştir. Edip Başer'in sözleri ve
sonrasındaki gelişmeler, AKP'nin bilinen bir yüzünü daha bütün
açıklığı ile ortaya koymuştur. Bu hükümetle,
bu anlayışla Türkiye'nin meselelerinin çözümü mümkün
olamayacağı gibi, problemler daha da derinleşip, ağırlaşmaktadır.
5 yıllık iktidarları döneminde yapamadıklarını,
şimdi yapmalarını ve Edip Başer'in tespitleri doğrultusunda
hareket etmelerini beklemek, boşunadır. AKP'nin 22 Temmuz
seçimlerinde bölücü yandaşları dışında bir
tabanı kalmamıştır. O kadar ki, AKP icraatlarıyla
ve ileriye dönük projeleriyle DTP'yi bile geride bırakmıştır.
DTP tek başına iktidar olsa AKP'nin yaptıklarını
yapmaya asla cesaret edemezdi. Çok daha uygun bur ortam bulmuş ve
çok daha büyük mesafeler kat etmişlerdir. Bütün bu çabaların
oya dönüşeceği bir sırada Edip Başer'in çıkıp,
işin iç yüzünü açığa vurması bütün planları
alt üst etmiştir. Bay Tayyip telaşlanmasın da ne yapsın?
Seçimini
doğru yap
Ey
Türk milleti! 5 yıldır nasıl bir iktidarla yönetildiğini
gör. Bu ülkenin genleriyle oynandığını bil. Allah
korusun, AKP'nin bir dönem daha iktidar olması durumunda nelerin
olabileceğini iyi düşün. Bu milletin bir kurtuluş savaşı
daha yapmasını istemiyorsan, teslimiyetçilikle milliyetçilik
arasında seçimini doğru yap.
http://www.ortadogugazetesi.net/makale_goster.asp?yazid=33&id=2986
***
Genelkurmay bana bağlı
Can Ataklı
19.05.2007
*****
Başbakan Erdoğan IPI toplantısının kapanış
gününde bir konuşma yapıyor daha sonra da bazı
gazetecilerin sorularını yanıtlıyor.
Sorulardan biri askerle
ilgili olunca Tayyip Bey silahlı kuvvetlerin de anayasal bir kurum
olduğunu belirtiyor ve sonra ekliyor Genelkurmay Başkanlığı
bana bağlı.
Bu cümlede hiçbir hata
yok, teknik olarak yok.
Ama devlet geleneği
ve görgüsü açısından son derece rahatsız edici bir cümle.
Elbette Genelkurmay Başkanlığı
Tayyip Erdoğana bağlı. Ama Başbakan olduğu için.
Devlet geleneğinde
bu tür konuşmalar yapılırken konu kişiselleştirilmez,
makamların adına konuşulur. Genelkurmay bana bağlı
demek sözde bir güç gösterisidir. Ama lafla yapılan gövde gösterilerinin
hiçbir anlamı da olmaz.
Tayyip Bey sanıyorum
17 Nisan bildirisinden oluşan rahatsızlığını
dile getirmek için bu tür bir gövde gösterisi yapma gereği
duyuyor.
Ama sorun bana bağlı
diye böbürlenmekle bitmez ki, eğer o bildiri bir suç teşkil
ediyorsa ve Genelkurmay Başkanlığı da kendisine bağlıysa
gereğini yapmalıydı. Gereğini yapamayacaksınız,
ama biraz da aşağılık duygusu kompleksini andıran
biçimde Genelkurmay Başkanı bana bağlı
diyeceksiniz.
Tayyip Bey bu aşağılık
duygusu kompleksini ilk kez açığa da çıkarmıyor.
Biliyorsunuz bu duygu içinde ikide bir Ben Türkiye Cumhuriyeti Başbakanıyım
da diyor. Sanki herkes başka bir şey sanıyormuş
gibi.
*****
http://www4.gazetevatan.com/haberdetay.asp?tarih=19.05.2007&Newsid=120093&Categoryid=4&wid=142
***
Türkiye ve
İslamofobia(!)

Lale ŞIVGIN
19.05.2007
Önceki yazımda önemli
bir bürokratın, kendisiyle röportaj yapan spikeri etek giydiği
için uyardığını(!) yazmıştım. Laikliğin
Türkiyede tehdit altında olduğu inancının yaygınlaştığı
bir dönemde, AKPlilerin bu gibi hareketlerde bulunması, vatandaşın
endişesinin haksız olmadığını ortaya
koyuyor. Sokaktaki, meydanlardaki insanlar, AKPnin belirlediği
din, ahlak ve yaşam biçimini dayatmasından endişe
ediyor.
Endişenin kaynağı
İşin ilginci bu
endişelerin yüksek sesle dile getirilmesine rağmen,
AKPliler geri adım atmaktan çekinmediği gibi, yeni
uygulamalarıyla da endişeleri körüklüyor. İstanbulda
mayo ilanlarının asılmasına izin verilmemesi, bu
uygulamaların son örneği. İstanbul Belediyesi Kentsel
Tasarım Müdürlüğü; Bu afişler ahlak kurallarına
aykırı görüntüler oluşturur. Tahrik unsuru olur.
Trafik kazalarına sebebiyet verir gerekçesiyle, mayolu afişlerin
binalara asılmasına izin vermedi. Şu anda poster asmasına
izin verilen bir tek mayo firması var. O firmanın da ilanları
ahlaka aykırı olduğu gerekçesiyle geri çevrilmiş,
ancak belediyenin belirlediği Türk toplumunun genel ahlak yapısına
uygun (!) olan fotoğrafların asılmasına izin
verilmiş.
Durum budur: Ahlak anlayışımızı
belediye belirliyor...
Durum böylesine ortadayken,
bazı aydınlar(!) Türkiyede korku ve endişe pompalandığını
hatta yaşananların laiklik kaygısı değil, İslamofobia
olduğunu iddia ediyor. Buradaki ciddi yanılgıyı düzeltmekte
fayda var. Öncelikle Türkiyedeki endişenin kaynağı
İslam dini veya samimi Müslümanlar değildir. Asıl kaygı,
İslamın siyasete alet edilmesidir. İşte bu yüzden,
Şeriat mı geliyor, Rejim değişir mi? ,
İnsanların hayat tarzları tehdit altında kalır
mı? gibi sorular soruluyor. Bu sorular Türkiyede İslam
dini yaşandığı için değil, siyasi iktidar
İslam dinini politikalarına alet ettiği için soruluyor.
Mayoydu, etekti derken, AKPnin uygulamaları vatandaşı
endişeye sürüklüyor. Bu durumda başkalarını suçlamak
yerine, AKP eğer samimiyse, vatandaşın endişesini
giderme yolunu seçmeli, normalleşme sürecine girmeli, radikal uçlar
yerine merkeze kaymalıdır. Çünkü korkunun kaynağı
bizzat AKP ve uygulamalarıdır.
Korku pompalayanlar
Bir diğer korkuyu da Türkiyede
İslamofobia var diyenler yaratıyor. Türkiyede İslamofobia
var diyerek, samimi Müslümanlar korkutulmak isteniyor. İslamofobia
korkusu pompalayanların asıl gayretinin, laiklik kaygısı
taşıyanlarla, samimi Müslümanları karşı karşıya
getirme amacı olduğu anlaşılıyor. Laiklik kaygısı
olanları İslam karşıtı diye göstermek
suretiyle, samimi müslümanların, mitinglerdeki milyonların
karşısında yer alması sağlanmaya çalışılıyor.
Neyse ki, Türkiye bu
filmleri çok gördü. Bu nedenle, Türkiyede İslamofobia vardır
masalına kimse kanmıyor, kanmayacak. İnsanların endişeleri
İslam dinine yönelik değil, siyasi iktidara, iktidarın
dini siyasete alet etmesine ilişkindir.
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazarlar/lalesivgin/turkiye-ve-islamofobia.html
***
Şehitlerimizin
Sorumlusu AKP'nin Ta Kendisi!..
Cumhuriyet
İlhan SELÇUK
18/05/2007
Şehit
cenazeleri vardı yine..
Bir
piyade uzman onbaşı..
Suat Özcan
..
Bir
piyade teğmen..
Halil
Demirörs ..
Törenler
kalabalıktı..
Cemaatlerin
elinde Türk bayrakları çoğalmıştı..
Anneler,
eşler, çocuklar..
Kadınların
başörtüleri beyazdı..
Nasıl
beyaz?..
Anaların
ak sütü kadar beyaz..
Gözyaşları..
Hıçkırıklar..
Dualar..
Cenaze törenlerinde
imamlar vakur, cemaat saygılı, akrabalar içli, büyükler
suskun, gençler kararlıydı..
Şehitler
nereye uğurlanıyordu?..
Cennete!..
*
Gazeteleri
açtım, yüzde 90'ında şehitlerden haber yoktu...
Kimisinde
hiç yoktu..
Kimisinde
ha var, ha yoktu..
Dinci
gazeteler çoğunlukla şehitlerin cenaze törenlerini es geçmişti..
Peki,
medya neyi bekliyordu?..
Neden
sesini çıkarmıyordu?..
Neden pısıyordu?..
Teğmen
Demirörs'ün cenaze törenine 10 bini aşkın kişi katılmıştı..
Gençler
sloganlar atıyorlardı:
"-
Kelle değil, şehit bu!.."
"-
Kahrolsun PKK!.."
"-
Yata yata değil, seve seve şehit olduk!.."
"-
Katil ABD!.."
RTE 'nin
münasebetsiz açıklamalarına, ilginç yorumlarına şehit
cenazelerinde sloganlarla yanıt veriliyordu.
*
Medya ve
AKP iktidarı, şehit cenazelerine önem vermek için,
Cumhuriyet mitingleri kadar katılım bekliyorlarsa, o da
olacaktır...
Takıyyeci
iktidar bugün ABD'nin ağuşuna sığınmış,
kucağına oturmuştur...
ABD hem
Kuzey Irak'tadır..
Hem Güney
Anadolu'dadır..
PKK'yi
himaye etmektedir..
Terör örgütünü
korumaktadır..
ABD yalnız
terör örgütünü mü gözetmektedir?..
Hayır!..
ABD hem
PKK'yi gözetmektedir..
Hem
AKP'yi gözetmektedir..
Bu arada
gencecik canlarımız şehit olmaktadır...
Peki,
RTE'nin "kelle" dediği şehitlerimize ne zaman sahip
çıkacağız?..
*
Olaylar o
kadar açık seçik, saydam ve çarpıcı hale gelmiştir
ki ne kadar örtbas edilmeye çalışılsa nafiledir...
Türkiye'deki
dinci ve çok satışlı medya, olayların ardındaki
gerçeği örtbas etmek için elinden geleni yapıyor...
Çünkü
bu medya AKP ile işbirliği içindedir...
Şehitlerimizin
kanları medya olarak hepimizin ellerine bulaşıyor, alnımıza
yazılıyor...
Bu vatanın
gencecik çocukları Güneydoğu'da vatan uğruna şehitleşirken
bizler İstanbul'da siyasal dedikoduyla vur patlasın çal oynasın...
ABD ile
kirli diplomasi..
AKP ile aşna
fişne..
*
Bir tek
çocuğumuzun daha şehitlik haberi, bu pis oyunda hepimizin
ortak cinayeti demektir!..
AKP'nin
ABD ile kirli oyununa karşı çıkmak, çocuklarımızın
hayatlarına sahip çıkmakla eşanlamlıdır!.
http://www.hakimiyetimilliye.org/index.php?news=1109
***
Akılları
hep imam hatipte

Mehmet Y. YILMAZ
18 Mayıs 2007
SON Milli Eğitim
Şûrasının asıl amacının eğitime
dini bir içerik vermek olduğunu şûra toplantılarının
yapıldığı günlerde yazmıştım.
Aradan epeyce zaman geçti, şûrada alınan kararlar unutuldu
zannediyordum ki Milli Eğitim Bakanlığı, imam
hatip lisesi mezunlarına üniversite yollarını açacak
bir düzenleme için harekete geçti.
Katsayı uygulamasının kaldırılması
sonucunu doğuracak bu düzenleme gerçi YÖKün onayı
olmadan uygulanabilir değil.
Bu durum, hükümetin imam hatip sorununu, bir eğitim sorunu
olarak değil, seçim propagandası aracı olarak ele aldığını
gösteriyor.
O zaman da yazmıştım, tekrar yazayım: Türkiyede
eğitimin sorunu, imam hatip liseleri mezunlarının
isterlerse savcı, kaymakam, mühendis, doktor olmaları sorunu
değildir.
Türkiyede çok ciddi bir lise eğitimi reformu yapılması
gerekiyor.
Üniversitelerin kapılarına hiçbir mesleki vasfa sahip
olmadan yığılan yüz binlerce öğrenci ve buna karşın
yetişmiş ara eleman sıkıntısı çeken
sanayi kuruluşları varken reformun nerede yapılması
gerektiği çok açık.
Türkiye, lise eğitimini, mesleki eğitime önem verecek
şekilde yeniden düzenlemek zorunda.
Ama hükümetin aklı sadece imam hatiplerde!
Hortumtepede ihale zamanı
TOPLU Konut İdaresi Başkanı, Seyrantepede yapılacak
ve Galatasaraya devredilecek stadyum için ay sonunda ihaleye
çıkılabileceğini söylüyor.
Bu konuyla ilgili olarak yapılan protokole göre Galatasaray, Ali
Sami Yen Stadyumundaki "kullanım hakkını"
TOKİye devredecek ve TOKİ buraya iş merkezi yapıp
para kazanacak, stadyum da bu parayla yapılacak.
Ama hálá yanıtlanmamış sorular var, defalarca sordum,
yine sorayım:
Ali Sami Yen Stadyumunun üst kullanım hakkının
Galatasaraya devrine ilişkin sözleşme hükümlerine uyuldu
mu, Galatasaray yükümlülük-lerini yerine getirdi mi?
Galatasarayın yükümlülüklerini yerine getirmediği ve
Ali Sami Yendeki üst kullanım hakkını yasal olarak
kaybettiği bir gerçek.
O halde şimdi "Ali Sami Yeni verecekler, onlara stadyum
yapacağız" yalanına ne gerek var?
TOKİ Başkanı, ortada projesi bile olmayan bir işi
ihale edecek. Gazetecilere söylediği alt-üst rakamlar arasında
yüzde 30a varan farklar var. İhale neye göre yapılacak?
Bu konuyla ilgilenmeye başladığımda bir müteahhit
beni aradı ve "Boşuna uğraşıyorsunuz, o
işleri kimlerin alacakları ve iş yapılırken
maliyetlerin ne kadar yükseleceği bile şimdiden belli. Orası
Seyrantepe değil, Hortumtepe! AKP yandaşı müteahhitlere
para pompalamak için icat edildi, stadyum bunu kamufle etmek için
sadece bir bahane" demişti.
İhale yapıldığında, işin kime, kaça ihale
edileceğini ve sonunda kaç liraya tamamlanacağını
da göreceğiz.
Artık takıyyeye gerek kalmadı
mı?
BAŞBAKAN Recep Tayyip Erdoğanın "Devlet
laik olur, kişiler laik olmaz" anlamındaki sözlerinin
üzerinde durmak gerek. Çünkü Erdoğan, bu sözlerle bugüne
kadar neden gerçek anlamda bir özeleştiri yapmamış olduğunu
da ortaya koyuyor.
Erdoğanın görüşünün temelini şu oluşturuyor:
"Kişiler laik olamazlar. Dinin gereklerini yerine getirmek
zorundadırlar. Ama devlet laik olabilir, ben de bir Müslüman
olarak bu laik, demokratik, sosyal hukuk devletine hizmet
ediyorum."
Başbakanın "kişiler laik olamaz" sözünü "ben
kişisel olarak laik değilim" anlamında söylediğine
hiç kuşku yok.
Bu en genel tanımla şöyle bir profil ortaya koyuyor: Yaşamını
dinin kurallarına göre düzenleyen kişilik. İnancı
tam ve bunun gereklerini yerine getirmek için ne yapması
gerekiyorsa onu yapan bir insan!
O zaman şu soruyu sormak gerek: Söz konusu bu Müslümanın,
yaşamdaki her sorunun yanıtını içinde barındıran
bir inanç sistemine mensup olduğuna ve bu inanç aynı zamanda
bir "dünya nizamı" olduğuna göre tercihi toplumsal
düzenimizin bu esaslara göre belirlenmesi midir?
Sorunun yanıtı çok açık ve Başbakanın bugüne
kadar neden bu konuyla ilgili kapsamlı bir özeleştiri yapmadığını
da ortaya koyuyor.
Çünkü Başbakanın "değiştim, artık
laik, demokratik düzeni savunuyorum" iddiası bir
taktikten ibaret ve aslında değiştiği filan da yok.
Bugüne kadar ağzından net bir şekilde "şeriat
düzenine karşıyım" sözlerinin çıkmamış
olmasının da nedeni bu.
Buna "takıyyenin sonu" diyebilir miyiz,
bilmiyorum. Ama "partiye merkez sağ vitrin yapalım"
çabalarının takıyyeye bir süre daha devam edileceğinin
işareti olduğunu söylemek mümkün.
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/6535566.asp?yazarid=148&gid=61
***
Başbakanın
çapı

Özdemir İNCE
18 Mayıs 2007
BEN sabırlıyım.
Beklerim. Beklerim.
Ve beklediğim sonunda olur. Oldu da... Ama Başbakan Recep
Tayyip Erdoğanın oyunlarından kurtuluş yok. Tam
AKPnin ekonomide yarattığı sefaleti uzman tanıklıklarıyla
anlatmaya başlamıştım ki Başbakan gene laiklik
yarasını kaşıdı.
İŞTE KANIT
Başbakan sanki Türkiye ile alay eder gibi, "Türkiye
Cumhuriyeti, demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir, öyle
kalacaktır. Bütün mitinglerin, bütün meydanların ortak
paydası budur. Bundan taviz veremeyiz" dedikten sonra
ekliyor:
"Laik devleti savunma anlamında ben laikim ama İslamın
karşısına koyduğunuz zaman o anlamda değilim;
çünkü devlet laik olur... Din üzerinden yapılamayacağı
gibi laiklik üzerinden de siyaset yapılamaz." (Hürriyet,
16.05.07)
Başta Başbakan olmak üzere Türkiyede laikliğin
tehlikede olmadığını ileri sürenlere karşı
işte bir kanıt. Din üzerinden siyaset yapılamayacağı,
Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında yazar. Demek ki din üzerinden
siyaset yapmak Anayasaya ve yasalara göre yasaktır. Ama Türkiye
Cumhuriyetinin Anayasasına göre laiklik üzerinden siyaset
yapmak bir zorunluluktur. Her politikacı, her siyasal parti ve her
hükümet, Anayasanın 2. ve 4. maddeleri uyarınca laiklik
üzerinden siyaset yapmak zorundadır.
Vatandaş Tayyip Reis, İslam karşısında laik
olmayabilir. Ama Başbakan, İslam ve bütün dinler karşısında
laik olmak zorundadır. Yoksa suç işler. Milli Görüşçü
Başbakan da bu sözleriyle suç işlemektedir. Bu da laikliğin
büyük bir tehlike karşısında olduğunu gösteriyor.
SUÇLUDURLAR
Laiklik ilkesi, AKP hükümetinin Milli Eğitim Bakanlığında
her gün çiğneniyor. Örneğin, Eğitim-İş
Sendikası Denizli Şubesi yöneticileri, Yeşilköy İbrahim
Cengiz Yatılı Bölge İlköğretim Okulu öğrencilerine
dağıtılan "Dinin Direği Namaz" adlı
kitapta psikolojik cihat yapıldığını ileri sürüyorlar.
Eğitim-İş Denizli Şube Başkanı Dikmen
Onat, MEB Talim Terbiye Kurulunun denetiminden geçirilmeden bir ilköğretim
okulunda dağıtılan kitapla ilgili olarak acil harekete geçilmesi
çağrısında bulunmuş. Kitabın, küçük yaştaki
çocukları toplumsal hoşgörü ve barıştan uzaklaştırıp,
Allah sevgisinin yerine korkusu, namaz yolunda ölüm, ümmetçilik,
cami merkezli yaşam gibi birtakım yaptırımlara
zorlandığını söylüyor. (Cumhuriyet, 16.05.07). Başbakan
ve hükümeti laiklik karşısında suçludur!
YALANLIYOR
Gene 16 Mayıs günü Habertürk televizyonundan öğreniyoruz:
İstanbul Belediyesi, müstehcen ve tahrik edici olduğu gerekçesiyle
mayo reklamlarına izin vermiyormuş. "Müstehcen"i
vatandaşların dinsel inançları ve ahlak anlayışları
mı, yoksa yasalar mı tanımlıyor? Laik ve demokratik
bir ülkede din değil yasalar tanımlar. Başbakan Erdoğanın
laiklik konusunda laf olsun diye söylediklerini, iktidarının
uygulamaları yalanlıyor.
İlhan Selçuktan aldığım ilhamla yazımı
şöyle bitireceğim: Recep Tayyip Erdoğan eğer
Harbiyede okusaydı Yaşar Büyükanıt olurdu. Yaşar
Büyükanıt imam hatipte okusaydı Recep Tayyip Erdoğan
olurdu. Laikliğin, laik okulun ne olduğunu, sanırım,
bu tersinlemeli (ironik) karşılaştırma çok iyi
anlatıyor. Ama Yeni Mürteci tayfası anlamak istemiyor.
Bekliyorum. Sabırlıyım!
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/6535568.asp?yazarid=72
***
Bürokratik
başkumandan
GÜNEŞ
Rıza Zelyut
18 Mayıs 2007
<%Tarih%>
Başbakan Erdoğan,
inatla kışkırtıcı politikasına devam
ediyor.
Devam ediyor; çünkü bu
tavrının kendisine oy kazandırdığını
sanıyor.
Devam ediyor; çünkü böylece
kamplaştırdığı Türkiye'de bir kampın
lideri pozisyonunda kalıyor.
Bilindiği üzere Nisan
ayından beri devam eden cumhuriyet mitinglerine katılanlar için,
'Bindirilmiş kıtalar!' dedi. Sonra da tutmuş; bu
mitinglerde bayrak sallayanların da hizmetkarı olduğunu söylemiş.
Ama samimi değil...
Çünkü, kendisi karşı miting başlattı ve bunu
Erzurum'da gördük. AKP yönetimi; bu miting için bütün
belediyeleri, Erzurum ve Kars valilerini, kaymakamları, bölgedeki
müdürleri görevlendirdi. Bunlar, köylere gidip o çaresiz ve yoksul
insanları, 'Mitinge gelmezseniz verdiğimiz yiyeceği, kömürü
keseriz; devletten zırnık koklayamazsınız!' diye
tehdit ettiler. Kars'tan bile insan taşıdılar ama
yapabildiklerini gördünüz...
Başbakan şimdi de
ordunun kendisine bağlı olduğunu söyleyerek, aslında
askerle olan takışmasında üste çıkmaya uğraşıyor.
Doğrudur; Genelkurmay, Başbakanlığa bağlıdır.
Başbakan da Anayasa'ya
bağlıdır.
Başbakan; Anayasa'ya bağlı
hareket ederse, askerin konuşma hakkı kalmaz.
Bugün en katı laikliğin
uygulandığı Fransa'da siz hiç genelkurmay başkanının
çıkıp hükümete, 'Laikliğe bağlı kalın.
Fransa'da din devleti kurmaya çalışanlar var, bunları
engelleyin!' diye ültimatom verdiğini duydunuz mu?
Duyamazsınız; çünkü
oradaki başbakanlar; Fransa Cumhuriyeti'ni Fransa Katolik
Cumhuriyeti yapmaya çalışmazlar da, ondan.
Durum İngiltere'de de ABD'de de böyledir. Oradaki başbakanlar;
halkın yaşam tarzını geriye götürecek akımlara
öncülük etmezler.
Koyu Hıristiyan olan İspanya Başbakanı Jose Luiz
Rodriguez Zapatero'nun, karısına rahibe kıyafeti
giydirerek yanında taşıdığını siz
hayal edebilir misiniz? Hiçbir Avrupa devleti; dinci zihniyeti gündelik
yaşama model oluşturacak girişimi, tavrı kabul
etmez.
Bu yüzden AKP tepe yöneticileri;
eşlerini dinci kıyafete sokup topluma örnek göstererek,
Avrupa'da politika dünyasında benzerleri olmayan kişiler
olarak belirginleşmişlerdir.
LAİKLİKLE UĞRAŞMAK GÖREVİ
Çok samimi olarak bir
şey istiyorum: AKP; sadece Milli Görüşçü kesimin değil,
bütün Türkiye'nin partisi olsun. Böylece, gücümüzü, AKP'yi
normalleştirmeye harcamayalım. Düşünün ki AKP tepe yönetimindeki
laiklik karşıtlığı, gerici Vakit Gazetesi ve
Zaman Gazetesi ile tam örtüşüyor.
Başbakan tuttu, 'Kişi
laik olmaz, devlet laik olur!' diye eski vecizeyi tekrarladı.
Bu görüşü 1996'larda
Fethullahçılar icat ettiler. Ben ise; daha o zamanlar; 'Artık
sivil hukukun egemen olduğu devletlerde laiklik otomatik olarak
egemendir. Eğer dini inancını, siyasal sistem olarak
dayatmaz ise kişi de laik olur. Ben öyle birisiyim!' diye yazmıştım.
Bu, 'İnanan kişi laik olmaz, devlet laik olabilir!' tezi; aslında
'Laiklik dinsizliktir!' diye düşünenlerin işidir.
1997 yılında
İran'a gittiğimde orada konuşutğum Ayetullah-ı
Uzma'lar da böyle diyorlardı. Benim hem Müslüman hem laik
olabileceğimi kabul etmek istemediler. Bizim başbakan da aynen
öyle düşünüyor.
İşte bu yüzden
diyorum ki: Başbakan Erdoğan, kendisini bir kampın, bir
ordunun lideri gibi görmekten artık vazgeçmelidir. Kendisi laikliğe
karşı olabilir ama Türkiye Cumhuriyeti'ne başbakan olan
kişi; bu kurala uymak zorundadır. Uymaz ise yasayı bırak
anayasayı bile çiğnemiş olur. İşte o durumda
rejim sorunu ortaya çıkar. Rejimi korumak da ordunun görevlerinden
birisidir. Kendisine verilen sözlü ve yazılı muhtıralar,
sadece bu yasal zorunluluğu hatırlatmaktan ibarettir.
Gönlüm, Başbakan Erdoğan'ın
artık ordu ile takışmayan bir sağduyu ile hareket
etmesini istiyor.
Aziz Nesin ustanın o ünlü
hikayesinde, kötüye giden işi hiç öyle görmek istemeyen Arap
kocaya söylettiği gibi; 'Du bakali nolecek?'
Samsun'da panel: Bugün
Samsunluların kaçırmaması gereken ciddi bir kültürel
etkinlik var. Konu 'Samsun'dan Lozan'a'. Saat 14'te Samsun Atatürk Kültür
Merkezi'ndeki bu panelde tanınmış bilim adamları
konuşacaklar. Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın çıkış
yerindeki Samsunluları 19 Mayıs ruhuyla selamlıyoruz.
http://www.gunes.com/2007/05/18/yazarlar/y4.html
***
AKP
ve ordu

Serdar TURGUT
17.05.2007
Ordu
konusunda fazla da iddialı laf etmekten kaçınmak gerekiyor.
Ordu bu ülkede herhangi bir kurum değildir. En azından
vatandaşların yüreğinde değildir.
Orduyu sıradanlaştırma girişiminin doğru olmadığını
düşünüyoruz
Dün gazeteleri incelerken Başbakan Erdoğanın Basın
Enstitüsü Kongresinde yaptığı konuşmadan her
gazete belirli bölümleri alıp vermiş doğal olarak.
Bazı gazeteler ise konuşmayı yorumlayarak aktarmışlar.
Biz AKŞAMda yorum katmadan Başbakanın direkt bir cümlesini
vermeyi tercih etmişiz.
Ordu bana bağlı bir kurumdur, ilk bakışta
kavgacı bir cümle gibi geliyor.
Oysa konuşmanın tamamına bakarsanız değil. Çünkü
sadece var olan yasal durumu ifade etmek amacıyla söylenmiş.
Bunun orduya haddini bildirme ve kavgacı bir tavır olarak algılanması,
kamuoyunda muhtıra olarak algılanan Genelkurmay açıklaması
günlerinde, Devlet Bakanı ve Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçekin
karşı açıklamasında aynı lafın o kavgacı,
had bildirme edasıyla söylenmiş olması, galiba şimdiki
bakış açımızı da etkiliyor olmalı.
Başbakan, ordunun yasal yerini tarif ederken haklı ve tartışmayı
hâlâ daha sürdürmek istemiyor olabilir de...
Ordu konusunda fazla da iddialı laf etmekten kaçınmak
gerekiyor.
Örneğin; Başbakana bağlı birçok kurum vardır.
Ordu da bunlardan bir tanesidir. Lafa salt hukuk açısından
bakıldığında yanlış değildir. Ama de
facto olarak bu doğru da değildir.
Ordu bu ülkede herhangi bir kurum değildir. En azından
vatandaşların yüreğinde değildir.
Orduyu sıradanlaştırma girişiminin doğru olmadığını
düşünüyoruz.
Eğer durum gerçekten Başbakanın dediği gibi ise;
o zaman Başbakanın Dolmabahçedeki makamında
Genelkurmay Başkanı ile iki saatlik konuşmasının
rutin olup olmadığını, orada nelerin konuşulduğunu
da açıklayabilmesi gerekir.
O görüşme bir oldu bittiye getirildi. Hiçbir gazete de üstüne
gitmedi. Oysa Dolmabahçe görüşmesi yakın tarihimizin en önemli
gelişmelerinden bir tanesiydi.
Ne oldu o görüşmede? Bir kere benim daha önce yapmış
olduğum yorumun yani görüşmede kritik ve gizli kalması
gereken bir dış operasyonun konuşulduğu düşüncemin
doğru olmadığı anlaşılıyor.
Ankaradaki ordu-hükümet ilişkileri konusunda çok deneyimli
bir kaynak, bana o görüşme hakkında ilginç bir yorumda
bulundu.
Konuyu bildiği belli olan ancak sır vermemeye çok dikkat
ederek konuşan kaynaktan, o görüşmede Genelkurmay Başkanının
bazı uyarılarda bulunduğu anlaşılıyor.
Görüşmeden bir mutabakat çıksaydı veya Başbakanın
görüşleri ağır bassaydı görüşme hakkında
mutlaka açıklama yapılırdı veya haber sızdırılırdı.
Bu sefer bu olmadı ve olmaması da manidardır.
AKPnin ordu ile hükümetler arasındaki ilişkileri normale
dönüştürme çalışması kendisine her demokrat
diyen insanın desteklemesi gereken bir süreçtir.
Ancak Başbakan bunu yaparken haddini bildirirmiş
izlenimi veren konuşmalardan kaçınmalıdır.
Bu tavrın Türkiye gibi sinirlerin gerilmiş olduğu ve
ordusuyla ilgili özel bir siyasi tarihi bulunan ülkede yanlış
anlamalara ve yanlış yolda gitmelere yol açacağı
kesindir.
Başbakan şunu da unutmamalı; en azından söylenen
laf düzeyinde AKP dışındaki hiçbir siyasi parti lideri,
ordu ile siyasetin arasındaki problemli ilişkinin normalleşmesine
karşı çıkamaz.
Ordusuna saygı ve sevgisi büyük olan vatandaşların büyük
bölümünün beklentisi de budur.
Başbakan normalleşme operasyonunu yaparken, bu ülkede kendi
partisine bir türlü güvenemeyen ve askerin son bildirisini de yürek
ferahlatıcı bir gelişme olarak algılayan-yaşayan,
sayıları hiç de azımsanmayacak bir nüfus olduğunu
görmelidir.
Akıl-mantık, aslında bir süredir kendisini Merkez
Partisi olarak tanımlamaya uğraşan ve merkezi Yeni
Demokrat Partiye kaptırmak istemeyen AKPnin, kendi içindeki
Milli Görüş kökenli radikallerin etkinliğini azaltıp
partisinin merkez sağ karakterini daha belirgin hale getirmesi gereğine
işaret ediyor.
Bunu yapan bir AKP, asker ile siyaset arasındaki son derece
problemli ilişkiyi de düzenleme gücüne sahip olacak ve halktan
da destek alacaktır. Demokratların, bu mücadelesinde AKPye
tam destek verebilmesi için AKPden korkularının azalması
da gerekiyor.
Orduya sevgi ve güven kadar bu da bir başka Türkiye gerçeği.
Ne yapalım burası zor ve karmaşık bir ülke. O
nedenle de bu ülkeyi yönetmek kolay değil...
http://www.aksam.com.tr/haberpop.asp?a=77652,4&tarih=17.05.2007
***
AKP, asker
müdahalesini engellemek için sıcak para politikasını
bilinçli uyguladı.

Sabahattin ÖNKİBAR
10.05.2007
TBMM Başkentin
resmi siyaset merkezidir. Keza parti genel merkezleri de bu resmi halkanın
ikinci unsurlarıdır.
Anadolu Kulübü, Parlamenterler Birliği ve belli lokantalar da böyle
bir kimlik ile bilinirler.
Ama Başkentte derin siyaset buralarda değil, sayıları
abartısız binleri bulan siyasetçi bürolarında yapılır.
Malum Ankara sadece siyasetin değil, siyasetçinin de Başkentidir.
Derin siyaset büroları
Bir kere mebus seçilen, ikinci dönem Parlamentoya giremese de bu
şehri terk etmiyor ve hemen bir büro kiralayarak şirketlere
siyasi danışmanlık yapıyor.
Türkiyede rant hâlâ devlet tarafından dağıtıldığı
için de büyük holdinglerden tutun mini KOBİ şirketlerine
kadar binlerce şirketin Ankarada irtibat büroları var.
İşte derin siyaset de bu bürolarda yapılıyor.
Milletvekili transferlerinden, ihalelerin bağlanmasına kadar
her şey buralarda tezgahlanıyor.
Gözlerden ırak olunsun diye yemekler bu bürolarda yenir, içkiler
buralarda içilir, pokerler buralarda oynanır ve gizli toplantılar
da burada yapılır.
Tabii eşyanın tabiatı gereği en mahrem siyasi bilgi
veya dedikodular da buralarda dillendirilir.
İşte önceki akşam Gazıosmanpaşada bulunan böyle
bir büroda ilginç şeyler dinledim.
Abartısız her partiye mensup işbilir vekillerle, emekli
ve emekli olmayan üst düzey devlet görevlilerinin uğradığı
bu büro gerçekte büyük bir ticari gurubun Ankara merkezi.
Meclis feshi ile yeni hükümet
Peki neler mi konuşuluyor:
Dinlediklerimin özeti şudur:
1) Önümüzdeki bir ayda Ankarada beklenmeyen sürprizler olacak.
2) Tandoğan, Çağlayan ve Ege mitingleri halk ne tür tepki
verir terüddütünde olan TSKnın bu kuşkusunu giderdi
ve rahatlattı.
3) Türkiyenin bir dönem daha AKPye tahammülünün olmadığı
ve bunun için gerekli adımların atılacağı yüksek
perdelerden ifade ediliyor.
4) AKP için var olduğu ileri sürülen ve pek çoğu da derin
devlet tarafından bilindiği kaydedilen yolsuzluk dosyalarının
kamuoyuna nasıl servis edileceği, en önemli konu başlığı.
5) Anayasa Mahkemesinin bu satırların yazıldığı
saatlerde görüştüğü CHP müracaatı dikkatle
bekleniyor. Mahkeme CHP talebi yönünde karar verirse yeni bir süreç
başlayacak.
6) Yeni sürecin en önemli halkası, Meclisin otomatik feshi ile
-ki bu durum Türkiyede ilk defa olacak- yeni bir seçim hükümetinin
kurulabilmesi olayıdır... Konuşulanlara göre Cumhurbaşkanı
ilk defa yaşanan otomatik fesih süreci sonrasında mevcut hükümet
yok hükmüne gireceğinden yeni bir hükümeti atayabilir... Böyle
bir hükümet de devletin kayıtlarına girilmesine imkan sağlayacak
ve AKPnin yaptıkları ortaya saçılacak.
7) Yine fesih halinde dokunulmazlıkların da otomatik olarak
kalkacağı ve böyle bir durumda da Tayyip Erdoğan ve
Abdullah Gül dahil dokunulmazlık zırhı ile dokunulmayan
pek çok AKPliye yıldırım hızıyla yargılanma
imkanı getirilerek mahkemelerin derhal karar vermesi sağlanacak.
Sıcak para politikası...
8)Fısıltıların en abartılı olanı, AKP
hakkında açılacağı ileri sürülen kapatma davasıdır.
Buna göre, önce AKPnin derin devlet arşivinde var olan rejim
karşıtı eylem dosyaları kamuoyuna sızdırılacak,
ardından da dava açılacak. Bu fısıltı
sahiplerine göre, Yargıtaya yapılan yeni savcı ataması
da bunun içinmiş. Burada korkulan böyle bir tutum halinde bütün
Türkiye ile dünyanın ayağa kalkması ihtimalidir ki,
bunun da 28 Şubat örneği ve de AKPye karşı
meydana inen milyonlar fotoğrafı ile göğüslenebileceği
ifade ediliyor.. Burada asıl korku ya da endişe, tepkilerin
ekonomiye yansıması ve uluslararası çevrelerin sıcak
para krizi yaratma endişesi... (Yapılan değerlendirmelere
göre AKPnin sıcak paraya teslim olma olayı ya da bu doğrultuda
politika izlemesi, aslında TSK müdahalesine karşı bir
stratejisiymiş. AKP bu şekilde müdahalenin önüne geçmek
istemiş. AKP müdahale halinde sıcak paranın çekileceği
ve bunun da kriz anlamına geleceğini bildiğinden, bu
modeli özellikle seçip uygulamış.)
9) AKPye karşı açılacak olan kapatma davasının
mağduriyet yaratıp bunun oya dönüşmemesi için de yargı
sonuçlanıncaya kadar bu partinin seçime giremeyeceği hükmü
de söz konusuymuş.
Var olan iddia ve komplo teorileri bunlarla da sınırlı değil
ama benim yerim bitti. Diğerlerini bir başka yazımda
sunacağım.. Bizi izlemeye devam edin...
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazarlar/selahattinonkibar/akp-asker-mudahalesini-engellemek-icin-sicak-para-politikasini-bilincli-uyguladi.html
***
AKP
kapatılabilir

Güler Kömürcü
08 Mayis 2007
Çok sayıda uzmanla konuştum, bu uzmanlar bugünü ve yarını
değerlendirir iken, SAM AMCAMIN kendi üretimi olan light İslam
projesini tasfiye sürecine soktuğunu (tasfiye edileceklerin başında
da bir parti ile bir cemaatin yer aldığını) söylüyorlar.
Çünkü BÜYÜK ABİLER, önümüzdeki dönemde, özellikle 30
milyon Türkün yaşadığı İran operasyonunda
Türkiye üzerinden, Türk kartının stratejik önemini çok
iyi biliyorlar. İran ve Azerbaycan başta, Kafkasyada TÜRK
kimliği -TÜRK KARTI belirleyici olacak.
- İşte size MHPnin soğukkanlı bekleyişinin
arka planı ki; bence de MHPnin tepesindekiler en doğru
olan duruşu sergiliyor, sağduyuyla olacakları öngörüyorlar.
- Bundan sonra kurulacak sandıktan; MHP-CHP ayrıca belki
DYP (ya da yeni haliyle belki Demokrat Parti gelebilir. Bu parantez
içi not 7 Mayıs 2007de yazıldı) ve de çekirdek
kadroya inmiş AKP ile bir de Kürt Partisi çıkabilir.
- İçinde bulunduğumuz yeniden formatlama sürecinin
şiddeti ve kullanılan argümanlar da oldukça sert olacağa
benziyor.
- Kürdistan planında Türkiyenin (Türk milliyetçilerinin-ulusalcı
cephenin) sert duruşu BÜYÜK ABİye kaçınılmaz
engel teşkil ediyor. En iyi barış şahinle yapılır
mantığından çıkışla, BOPun pazarlık
masasına Türkiyenin şahinlerinin oturması
gerekli, Türk halkının nabzını artık
sadece Türk şahinler düşürebilir, dolayısıyla
da; güle güle light İslam, hoş geldin Türkçü-içinde
de bir tutam İslam aroması olan yeni model...
- Evet, buraya kadar okuduklarınızı, büyük fotoğrafa
dair öngörüleri bendeniz size tam 1 yıl önce, 25 Mayıs
2006da kimler tasfiye edilecek başlığı
altında yazdım, derin akla sahip kaynaklarım
bendenize söylediler ben de sizlere aktardım. Takdiri artık
size bırakıyorum efendim. Ve şimdi erken uyarı
sisteminiz olarak yakın geleceğe ait birkaç iddia daha
sunacağım, konuştuğum değerli kaynaklarıma
göre, bugün itibarıyla;
- K.IRAKA OPERASYON AN MESELESİ. OHAL İLAN EDİLİRSE?
Türkiyenin sınır ötesine, Kuzey Iraka bir askeri
operasyon düzenlemesi an meselesi. TSK biliyorsunuz 150 bin askeri
sınıra kaydırdı. Önceki gün ŞIRNAKtaki
Cudi ve Gabar dağlarında PKKya yönelik olarak yaklaşık
20 bin asker, korucu ve Özel Harekat Timlerinin katıldığı
operasyon başlatıldı. Önümüzdeki kısa süre içinde
bu operasyonları tamamlayıcı, K.Iraka sıcak
takip/hareket yapılabilir. (Unutmayınız geçenlerde
yayınlanan ABD Dışişleri Bakanlığının
2006 yılı terörizm raporunda, Amerikan yönetimi, terör
örgütü olarak kabul ettiği PKKnın faaliyetlerini
K.Iraktan organize ettiğini doğruladı. PKKya
operasyona yeşil ışık yakıldı bir
anlamda) Peki, bu savaş hali durumu, Türkiyede olağanüstü
hal ilanı gerektirebilir mi? Olası olağanüstü
hal iç siyasete, erken seçime ve de AKPnin Anayasa değişikliği
dayatmasına sizce ne yönde etki eder efendim? Erken seçim ve
terörle mücadele takvimi üst üste düşünce neler olabilir
sizce?
- AKP-DTP KOALİSYONU Uzmanlara göre tam bu noktada kritik bir
detay var; DTP, Güneydoğudaki her ilden en az iki
milletvekili çıkarmayı hedefliyor. Bütün oylar tek
adaya yönelmesin diye Kadınların bir adaya, erkeklerin
diğer adaya oy vermesi planlanıyor . Böylece DTP
Mecliste grup kurabilecek. DTP seçim sonrası oluşacak
koalisyonlarda kilit parti olabilir ve AKP-DTP koalisyon yapabilir.
Bu ittifakı federasyon tartışmasında nasıl
konumlandırıyorsunuz?
- AKP KAPATILABİLİR Siyasi çevrelerde konuşulanlara
bakılır ise AKPnin kapatılması gündeme
gelebilir. Bülent Arınç zaten son 1 yıl içindeki açıklamalarıyla
elinden geleni yapıyor. Hukukçuların şu anda AKP
hakkında delil topladığı öne sürülüyor. Bu
iddialar aslında çok geniş çevrede yankılanıyor,
mesela; İslami kesimin entelektüel yazarlarından Ali Bulaç
birkaç gün önce yaptığı röportajda bakın ne
dedi; ..Başka stratejiler de geliştiriliyor. Mesela
AK Partiyi kapatma davası. Dosya tekamül etmiş
durumda. Evet, AK Partinin oylarının yükselmiş
olduğu kuvvetli bir ihtimal. Ama şöyle bir gerçek de
var: Seçmen korkar. AK Partiye yüklenirseniz kapatırız
mesajı çok güçlü bir şekilde verilirse böyle bir
şeyden seçmen korkar.
- BBP-SAADET İTTİFAKI Peki bu tezin gerçekleşmesi
halinde AKPnin oyları nereye gider? İşte uzmanların
cevabı; çekirdek oylar BBP ve Saadet ittifakına gider.
- AKPDEN LEYLA ALATONA TEKLİF Son olarak, bir de güncel
haber, iddialara bakılırsa AKP, Leyla Alatona vekillik
adaylığı teklifinde bulunmuş.
- Evet, artık her hafta bir şok gelişmeye ve de KIZIŞAN
DOSYA SAVAŞLARINA hazır olun ey güçlü okur.
http://www.aksam.com.tr/yazar.asp?a=76708,10,5
***
Savcılar
ve Anayasa Mahkemesi göreve!
AKPyi kapatın!

KAYA ATABERK
Ordu
ve millet uyardı, AKP Cumhuriyetle hesaplaşmaktan vazgeçmedi
Son iki
haftadır Türkiye, Cumhurbaşkanlığı seçiminin
yarattığı çalkantı içerisinde son derece önemli
gelişmeleri yaşamış durumda. Bir taraftan Ankara
Tandoğan Mitinginin ardından, Genelkurmay Başkanlığının
27 Nisan gecesi yaptığı açıklama ve hemen ardından
29 Nisan günü İstanbulda Çağlayan Meydanında
kitlelerin AKPye karşı sokaklara dökülmesi, sürecin önemli
kilometre taşları olarak belirlenebilir. Bu yazının
kaleme alındığı dakikalarda artık AKPnin
erken seçimi, 22 Temmuzda baskın tarzında gerçekleştirme
projesi TBMMden geçmiş bulunuyor.
Bu
hareketli ve dalgalı sürece yakından baktığımızda
aslında AKPnin Cumhuriyet rejimini yıkarak yerine Kürt-İslam
faşizminin diktatörlük rejimini geçirme planının ne
millet tarafından, ne Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından,
ne de Türk Devletinin bağımsız kurumları tarafından
kabul edilebileceği ortaya çıktı. Hem millet hem Ordu
Ne mutlu Türküm diyene! mantığının
savunucusu ve yılmaz bekçisi olduğunu bir kez daha
vurgulayarak, Şeriata ve Kürtçülüğe Türkiyede yer
olmadığını kanıtlamıştır. Türklük
vurgusunun hem Genelkurmayın 27 Nisan açıklamasına,
hem de mitinge damgasını vurması aslında AKPye
verilecek en sert muhtıradır ve AKP de bu mesajı almamazlık
edemez.
Ancak
AKP ve Tayyip Erdoğan, sözde bir dik durma çabası içerisinde
kendi tarikat-aşiret temelli kitlesine direniş mesajları
vermeye devam etmektedir. Bir türlü Cumhuriyetle hesaplaşamayacağını,
buna sadece onun değil, ABD ve AB gibi emperyalist efendilerinin de
gücünün yetemeyeceğini anlamak istememektedir.
Bu Türklük
düşmanı, Cumhuriyet düşmanı, demokrasiyi de
tasfiye ederek faşizm kurmayı amaçlayan hareketlerini de gene
sözde bir demokrasi söylemiyle perdelemek istemektedirler; ama bugün
görünen tek bir gerçeklik vardır: Cumhuriyeti, Türklüğü
ve demokrasiyi kurtarmak istiyorsak, tüm bu kurumların en büyük
düşmanı olan AKP kapatılmalıdır.
Demokrasiye
kurşun sıkan AKPdir
Anayasa
Mahkemesinin Cumhurbaşkanlığı seçiminin birinci
turunu iptal eden kararının hemen ardından Tayyip Erdoğan
açıklama yaparak bunun demokrasiye sıkılmış
bir kurşun olduğunu iddia etti ve Anayasa Mahkemesini hedef
gösteren bir tavır aldı. Tayyip Erdoğan, Türkiye
Cumhuriyetinin kendi kendisini korumayı amaçlayan mekanizmalarını
bir türlü hazmedememektedir. Bir taraftan çok demokrat olduklarını
iddia etmektedir; ama demokrasi kendisini korumak için kurumlarını
devreye soktuğunda, AKPnin ve Erdoğanın planları
engellendiğinde elindeki tüm imkânları kullanarak bu sefer
de sistemi kendi planları ve çağdışı bölücü-gerici
ideolojileri ekseninde, yeniden şekillendirmeye çalışmaktadır.
Sadece yüzde 25lik bir seçmen desteğiyle Meclisin yüzde
70ine hükmetmenin adını demokrasi koyan Kürt-İslam
faşizmi her şeyi kendi planlarına göre yorumlamaktadır
ve bu yönde bir psikolojik savaş yürütmektedir.
Bakın,
Tayyip Erdoğan nasıl bir hırsla planlarını açıklıyor:
TBMMde
alınacak karar doğrultusunda sandıklar kurulacak ve
milletimizin iradesi oradan tecelli edecektir. Mecliste Cumhurbaşkanını
seçecek çoğunluk bulunamazsa, bizim arzumuz Cumhurbaşkanını
halka seçtirmek ve iki sandığı aynı anda milletimin
önüne koymaktır.
Anayasa
Mahkemesinin kararı ile Cumhurbaşkanının Mecliste
seçilmesinin önü bloke edilmiştir. Yani bundan sonra gelecek
parlamentoda Cumhurbaşkanı seçmek artık imkânsız
hale gelmiştir. Bu aynı zamanda demokrasiye sıkılmış
bir kurşundur.
Millet
iradesinin kurumlarla uyumlu olması ne demek ya? Kurumların
kendi arasında mutabakatı olabilir; ama milletin iradesini
temsil etiği devleti yönetme iradesi her şeyin üzerindedir.
Hükümetler egemen milletlerin temsilcisi olarak oradadır. Bunlar
Atatürk üzerinden geçinen takım.
Tayyip
Erdoğanın üslubu gene tamamen kendisine özgü kabadayı
usulündedir; ama bir farkla: Artık sinirlerinin ne kadar bozulduğu,
tarzına daha da fazla yansımaktadır.
Tayyip
Erdoğan, oyun oynamaktadır; ama oyunu artık hırsını
ve Cumhuriyet, demokrasi düşmanlığını örtememektedir.
AKPnin
iktidar döneminin bir bilançosuna bakmak attıkları tüm adımların
Cumhuriyeti ve demokrasiyi tasfiye planını hayata geçirmek
amacıyla bilinçli bir şekilde atıldığını
göstermektedir.
Tüm bu
geçen seneler içerisinde TSKnın Hilmi Özkök gibi bir ismin yönetiminde
bulunmasının da etkisiyle Cumhuriyet kendini koruyacak bir
mekanizmayı işletememiştir; ancak bugün bu mekanizma
kendisini işletecek ellerde ve konumda bulunarak harekete geçince
Tayyip feryadı basmaktadır.
AKP
istediği yerde, istediği gibi at oynatırken her şey
demokratiktir; ama ilk kez bir şeyler AKP için ters giderken halk
hesap sorarken, millet Ben Türküm! derken, Ordu AKPye karşı
olduğunu açıklayarak Cumhuriyeti koruma görevini yerine
getirirken demokrasi ortadan kalkmaktadır!
Burada
açık olmak gerekir. Demokrasiye sıkılan kurşun
bizzat AKPnin namlusundan çıkmıştır. Bunu onlar
da biliyor. Cumhurbaşkanını halk seçtiği zaman
kazanamayacaklarını da biliyorlar; ama bugün tek
yapabildikleri şey psikolojik savaşla kitlesini koruma çabasıdır.
AKP, Cumhuriyet rejiminin dengesini bozarak onu yıkma çabasındadır
ve bunun önüne geçilmesi en önemli görevdir. Cumhuriyet kendisini yıkmak
isteyenlere izin vermemelidir.
Cumhuriyetin
denge sistemini bozma çabası
AKP nasıl
ki bir Cumhuriyet rejimini yönetmek amacıyla Cumhurbaşkanı
seçtirmek istemiyorsa, demokrasi masallarını da demokrasi için
anlatmıyor. AKPnin tek bir siyasi bakış açısı
vardır ve bu da Türkün ve Türk Devletinin birebir düşmanı
olan Kürt-İslam faşizminden başka bir şey değildir.
Şeyh Sait ya da Said-i Kürdi ne kadar demokratsa AKP de o kadar
demokrat olabilir ancak.
AKP iyi
bilmektedir ki, Türkiye Cumhuriyetinin temeli bir denge üzerine
kurulmuştur. Başında Başbakanın bulunduğu
hükümetle, başında Cumhurbaşkanın bulunduğu
devlet arasında bir denge durumu vardır. Dolayısıyla
hükümetler ve Başbakanlar ne kadar farklı politikalar
izleseler de zaman içinde biri gidip diğeri gelse de Cumhuriyetin
temel nitelikleri bu denge ile korunur ve değişmez. Sistemin
omurgası buradadır. İki kurum birbirini dengeleyerek çalışır.
AKPnin
sözde demokratlığının da anlamı buradadır.
Cumhurbaşkanını halka seçtirelim. diyen sözde
demokratik söylemin anlamı da burada ortaya çıkar. Aslında
AKPnin planı bu devlet dengesini ortadan kadırarak devleti
de demokrasiyi de tasfiye etmektir. Bugünkü sistem içinde planını
uygulayamayacağı ortadadır.
AKPnin
uzun vadeli stratejisi aslında bu dengeyi ve sistemi tamamen
ortadan kaldırmak ve tüm yetkiyi başkanlık sistemiyle
beraber kendi elinde toplayacak bir tek adama, Tayyip Erdoğana bırakmaktır.
Bunun adı da artık demokrasi ya da Cumhuriyet değil Kürt-İslam
halifeliği ya da faşizmi olacaktır. Son günlerde ortaya
çıkan ve bu durumu açıklıkla gösteren ifadeler de
AKPnin Cumhurbaşkanı adayı Gülden gelmiştir:
Bu,
Cumhuriyet döneminin sonudur. Laik sistem çökmüştür ve onu
kesinlikle değiştirmek istiyoruz.
Gül,
bunları istediği kadar inkâr edebilir; ama bu AKPnin
Cumhuriyete ve Türklüğe kast etmiş ve bunlara karşı
suç işlemiş bir parti olduğu gerçeğini değiştiremez.
Bu nedenle de demokrasi kendisini korumalıdır.
AKP,
Cumhuriyete ve Türklüğe karşı suç işlemiştir
AKP,
Cumhuriyet rejimiyle de, Türklükle de, demokrasiyle de kavgası
olan bir hareketin son temsilcisidir. Bu hareket köklerini birebir
Şeyh Saitlerden, Atatürke karşı savaşan Kürt-İslamcı
hainlerden almaktadır.
Erbakan
döneminde bu çizgi sözde bir milli görüş kisvesi altında
Kürtçü yönünü geri plana atarak, dinci yönünü vurgulamaktaydı.
AKP ve Tayyip Erdoğanla beraber artık Kürtçü kimliği
de açıkça ortadadır ve AKP ileri gelenlerinin büyük kısmı
tarikat şeyhlerinin, aşiret reislerinin torunlarıdır.
Bu
nedenle AKP, Türküm diyememiştir ve birebir Türk düşmanı
bir partidir. AKP, her cephede Türklüğe karşı suç işlemiş
bir partidir. PKKnın siyasallaşmasının ve güç
kazanarak güneydoğu illerimizde inisiyatifi ele geçirmesinin tek
sorumlusu AKPdir. Bir taraftan Kürtlük ve PKK kollanılırken
diğer taraftan Türklüğü savunmak ırkçılık
olarak gösterilmiştir ve AKP millet bilincini ortadan kaldırmayı
birebir hedefleyen Türkiyelilik oyununu sahneye koymuştur.
AKP, hem milleti parçalamaya çalışarak hem de bunun sonucu
olarak eyalet-federasyon düzenlemelerinin programını yaparak
Türkiye Cumhuriyetinin üniter yapısına karşı suç
işlemiştir.
Bunlarla
beraber, Kerkükte yaşanan, Türkmenlere karşı etnik
temizlik ve Kürt istilası AKPnin tavırlarıyla
cesaretlendirilmiştir. Türk devletini tehdit eden ve PKKya açık
destek veren Talabaniyle görüşen AKP, Barzani ile de görüşebileceklerini
açıklamış ve bu Türk düşmanlarının tüm
yaptıklarını sineye çekerek Türk Milletinin ve
devletinin onurunu zedelemiştir. Süleymaniyede, ABD
askerlerinin Türk askerlerini pusuya düşürerek gözaltına
almasının ve başlarına çuval geçirerek, Türk
Ordusunun tarihinin en ağır durumuna düşürülmesinin
de birebir sorumlusu AKPdir.
Kıbrıs,
AKP dönemine kadar Türk Devletinin devlet politikasında Milli
Dava olarak varlığını korumuştur; ancak AKP ilk
andan itibaren Kıbrısı Rumlara, ABye ve ABDye peşkeş
çekecek politikaları büyük bir kararlılıkla izleyerek,
bizim açımızdan büyük oranda kazanılmış bir
dava olan Kıbrıs Milli Davasının kaybedilmesine
neden olmuştur.
Tüm bu
suçlarının yanı sıra AKP iktidarı dönemi,
Erbakanın Refah Partisi iktidarı dönemiyle bile karşılaştırılamayacak
oranda şeriatçı örgütlenmenin ve kadrolaşmanın hızlandığı
ve güçlendiği bir dönem olmuştur. Tarikatlar, özellikle de
Fethullahçılar tüm alanlarda güç kazanarak sosyal hayata hakim
olmuşlardır. Bunların okullarında ve yurtlarında
Cumhuriyet düşmanı militanlar yetişmeye devam ederken
devletteki kadrolaşmaları da had safhaya ulaşmıştır.
Medyanın
büyük kesiminin de kontrolünü ele geçiren Fethullahçılar bu
yayın organlarını Cumhuriyet rejimine ve Orduya karşı
girişilen Kürt-İslamcı, Amerikancı kontrgerilla
operasyonlarının merkezi olarak kullanmışlardır.
Fethullah
Gülen grubunun özellikle istihbarat birimlerinde kadrolaşmasının
ve etkisinin artmasıyla beraber Şemdinli, Danıştay,
Atabeyler, Hrant Dink cinayeti gibi operasyonlar devreye sokularak Org.
Yaşar Büyükanıtın Genelkurmay Başkanlığının
engellenmesi ve Türk Ordusunun kuvvet komutanlarının savaş
suçluları olarak yargılanmasının önü açılmak
istenmiştir. Bir taraftan da Türk milliyetçiliğinin suçlu
duruma düşürülmesi ve yıpratılmasına çalışılmıştır.
Tüm bu kontrgerilla-Fethullahçı operasyonları AKPli
yetkililerle ve AKPnin atadığı Ferhat Sarıkaya
gibi isimlerle kol kola gerçekleştirilmiştir.
Bu saydıklarımızın
tüm sorumluluğu bugün AKPnin omuzlarındadır ve onlar
da işledikleri suçların farkındadırlar. Bu yüzden
korkmaktadırlar ve korktukça da saldırganlaşmaktadırlar.
AKPnin tek kurtuluş senaryosu ise baskın erken seçimdir.
Baskın
seçim, AKP ve DTP
AKP,
bugün 22 Temmuzda gerçekleşecek bir erken seçimi dayatmış
durumdadır. AKPnin erken seçime oynamasının tek
nedeni bu seçimin diğer partiler için bir baskın seçim özelliği
taşımasından kaynaklanmaktadır. Şu an CHP de
dahil olmak üzere tüm siyasi partiler bir seçim atmosferinin oldukça
uzağındadır. Bu psikolojik hazırlıksızlığın
yanında örgütsel olarak da bir hazırlıkları
yoktur.
AKP ise
elindeki tüm iktidar, bakanlık ve belediye olanaklarını
bu süre içinde rahatlıkla seferber edebilecek durumdadır ve
özellikle de bu duruma dayanarak erken seçime gitmek istemektedir. Yapılacak
bu baskın erken seçimden AKP gücünü koruyarak çıkmayı
ve kurulacak yeni mecliste tek başına iktidar olarak çıkmayı
planlamaktadır.
Erken
seçimle ilgili olarak ortaya çıkan diğer bir tehlike ise çok
daha önceden yüzde 10luk ülke barajını ekarte etmek amacıyla
seçime bağımsız adaylarla katılma planını
hazırlamış olan DTPdir. Yapılan hesaplara göre
geçen seçimde DTPli adayların aldıkları oy oranlarıyla
yeni Mecliste yaklaşık otuz civarında sandalyenin
PKKnın eline geçmesi tehlikesi vardır.
AKPnin
gücünü koruyacağı ve PKKnın grup kuracak kadar
sandalyeyi ele geçireceği Meclisin artık TBMM olması
imkânsızdır. Bu ancak Kürt-İslam faşizminin
Meclisi olarak işleyecek bir kurum olacaktır.
Şimdi
dönüp, AKPnin Cumhurbaşkanı adayı Abdullah Güle
bir daha kulak verelim:
...Ne
mutlu Türküm diyene! lafını tutup her yere yaza yaza,
Türkiye aslında ilkel bir hale dönmüştür. Çukurcada dağa
Ne mutlu Türküm diyene! diye yazılamaz. Maalesef, resmi
ideoloji, Türk milliyetçiliği şeklinde kendini ırki
taassup olarak tezahür ettirmiştir.
Türkiyeyi
AİHMne ihbar eden bir gerici-işbirlikçiden de ancak bunlar
beklenebilirdi.
Tüm bu
tablo Genelkurmayın 27 Nisan açıklamasının son
paragrafındaki Ne mutlu Türküm diyemeyenler vurgusunun
ne kadar da doğru olduğunu anlatmıyor mu? Burada sormak
gerekir:
AKPnin
bu yaptıklarıyla, Erbakanın RPsinin yaptıklarını
karşılaştırdığımızda AKP daha mı
az suçludur? AKPnin kapısına kilit asılması daha
mı az gereklidir?
AKP
ve DTP kapatılsın!
28
Şubat döneminde RPnin kapatılması süreci etkileyen
en önemli faktör olmuştu. RP, Cumhuriyete karşı suç
işlemiş bir parti olarak kapatılmış, ardından
kurulan Fazilet Partisi de kapatılmıştı ve
Erbakanın siyasi hayatı sona ermişti. Bugün AKPnin
Cumhuriyete, demokrasiye ve Türklüğe karşı işlediği
suçlar RPyi bile kat kat geçmiş durumdadır.
Cumhuriyet
ve demokrasi kendisini koruyacak kurumlara ve mekanizmaya sahiptir. Kürt-İslam
faşizminin baskın seçim oyununun tek çıkar yolu
AKPye karşı sonuna kadar, tavizsiz mücadele etmekten geçmektedir.
Cumhuriyet
güçleri, 27 Nisan açıklamasının ve halkın
kitlesel uyarısının arasında durmalıdır ve
mücadeleyi mantıklı sonuçlarına ulaştırmalıdır.
Bunun tek yolunun da Kürt-İslamcı faşizm ittifakının
iki partisi olan AKP ve DTPnin acilen kapatılmasından geçmektedir.
AKP ve DTPnin kapılarına kilit vurulmalı ve basit bir
tabela değişikliğiyle yeniden faaliyete geçmelerini önüne
geçecek düzenlemeler yapılmalıdır. Bu partilerin yöneticileri
de yargılanmalıdır. Cumhuriyet ve Türk düşmanlarının
yeri Çankayada ya da TBMMde değil,
Yassıadadadır.
Cumhuriyet
sisteminin içinde Kürt-İslam faşizmine yer olamaz!
http://www.turksolu.org/137/ataberk137.htm
***
Vaziyet...

YILMAZ ÖZDİL
5 Mayıs 2007
Cumhurbaşkanı'nı
"Meclis değil, halk seçsin"
diyenlere inat, Cumhurbaşkanı'nı "halk değil,
Meclis seçer" diyen Meclis, Cumhurbaşkanı'nı
seçemeyip, erken seçime gitmek zorunda kalınca Meclis'te... Bir
yandan, Cumhurbaşkanı'nı "halk değil,
Meclis seçsin" diye, pazar günü seçim yapıyor
Meclis'te... Bir yandan aynı Meclis, Cumhurbaşkanı'nı
"halk değil, Meclis seçsin"
diyenlere inat, Cumhurbaşkanı'nı "Meclis
değil, halk seçsin" diye, yasa hazırlıyor
Meclis'te.
Var mı
anlaşılmayan bi şey?
Kafanız
karıştıysa açayım biraz...
Şimdi
şöyle oluyor... Cumhurbaşkanı'nı "Meclis
değil, halk seçsin" diyenlere
inat, Cumhurbaşkanı'nı "halk değil,
Meclis seçer" demişti ya Meclis...
İşte o Meclis, Cumhurbaşkanı'nı seçemeyince
Meclis'te, erken seçime gitmek zorunda kalmasına rağmen,
bir yandan Cumhurbaşkanı'nı "halk değil,
Meclis seçsin" diye, pazar günü seçim yapıyor
Meclis'te... Bir yandan da, aynı Meclis, Cumhurbaşkanı'nı
"halk değil, Meclis seçsin"
diyenlere inat, Cumhurbaşkanı'nı "Meclis
değil, halk seçsin" diye yasa hazırlıyor
Meclis'te.
Yani...
Cumhurbaşkanı'nı "Meclis değil,
halk seçsin" diyenlerin dediğini yapmamak
için, Cumhurbaşkanı'nı "halk değil,
Meclis seçer" diye direten Meclis, Cumhurbaşkanı'nı
seçemeyip, erken seçime gitmek zorunda kalınca Meclis'te, hem
Cumhurbaşkanı'nı "halk değil,
Meclis seçsin" diye, pazar günü seçim yapıyor
Meclis'te, hem de, Cumhurbaşkanı'nı "halk
değil, Meclis seçsin" diyenlerin
dediğini yapmamak için, Cumhurbaşkanı'nı "Meclis
değil, halk seçsin" diye, yasa hazırlıyor
Meclis'te.
Seçti, seçti.
Seçemezse Cumhurbaşkanı'nı bu Meclis... Cumhurbaşkanı'nı
"halk değil, Meclis seçsin"
diyenlerin dediği olmasın diye, Cumhurbaşkanı'nı
"Meclis değil, halk seçsin"
diye yasa çıkaracak Meclis'ten... Meclis'in Cumhurbaşkanı'nı
"Meclis değil, halk seçsin"
diye çıkaracağı yasa, Cumhurbaşkanı'na
gidecek. Cumhurbaşkanı 15 gün bekler, Cumhurbaşkanı'nı
"Meclis değil, halk seçsin"
diyen yasayı, veto eder. Veto edince Cumhurbaşkanı...
Cumhurbaşkanı'nı "Meclis değil,
halk seçsin" diyen yasa, Meclis'e geri gider.
Cumhurbaşkanı'ndan Meclis'e geri iade edilen yasa,
Meclis'ten Cumhurbaşkanı'na geri iade edilir... Cumhurbaşkanı'nın
Meclis'ten gelen yasayı ikinci kez veto etme hakkı yok.
Cumhurbaşkanı 15 gün daha bekler, Cumhurbaşkanı'nı
"Meclis değil, halk seçsin"
yasasını, Cumhurbaşkanı'nı "Meclis
değil, halk seçsin mi kardeşim"
diye, referanduma götürür... Ne zaman götürür? Yasa gereği,
120 gün sonra. Ne etti? Ekim sonu... E bu arada, 22 Temmuz geldi
bile... Seçim var... Ne olur seçimde? Yeni Meclis oluşur...
Yeni Meclis'in yasa gereği yapması gereken ilk iş ne?
Cumhurbaşkanı seçmek.
Haliyle...
Cumhurbaşkanı'nı "Meclis değil,
halk seçsin" diye yasa çıkaran Meclis,
Cumhurbaşkanı'nı "Meclis değil,
halk seçsin mi kardeşim"
referandumu yapılmadan önce, Cumhurbaşkanı'nı seçmek
zorunda Meclis'te.
Çünkü...
Yeni Meclis, yeni Cumhurbaşkanı'nı seçemezse, Cumhurbaşkanı'nı
"Meclis değil, halk seçsin mi
kardeşim" referandumu yapılmadan önce, yasa
gereği yeni Cumhurbaşkanı'nı seçemediği için,
gene yasa gereği yeniden seçime gitmek zorunda...
Sanırım
anlaşılmıştır...
Vaziyet bu kadar net yani.
http://www.sabah.com.tr/ozdil.html
***
Cumhurbaşkanı
adayları halka ne vaat edecekler?

Bilal
Çetin
05.05.2007
AKPnin içine düştüğü
sıkışıklıktan kurtulmak için ortaya attığı
cumhurbaşkanını iki turlu seçimle halka seçtirme
projesi işlemeye devam ediyor. Buna yönelik anayasa değişiklik
teklifi dün Meclis Anayasa Komisyonunda görüşüldü.
Önümüzdeki günlerde de muhtemelen Genel Kurulda görüşülüp
ilk tur oylaması yapılacak. Bu önemli projenin bugüne kadar
gerçekleştirilip gerçekleştirilemeyeceği tartışılıyordu.
Ancak Anavatanın da destek verme kararı almasıyla
şimdi anayasa değişikliğinin en azından
Meclisten geçme olasılığı yükseldi.
Cumhurbaşkanı da veto etmez, halkoyuna sunma gereği
duymaz ise belki de cumhurbaşkanını halk seçecek.
Ve bu durum yeni ve çok daha ciddi bir tartışmayı
beraberinde getirecek. Cumhurbaşkanını Meclise değil
halka seçtirmenin parlamenter sistemin özüyle çelişip çelişmediği
bir yana, en basitinden cumhurbaşkanı adaylarının
propaganda çalışmaları bile tartışma konusu
olacak.
Cumhurbaşkanını halk seçecek ama yetkileri aynı
kalacak.
Görev ve yetkiler Anayasanın 104. maddesinde belirtilmiş.
O zaman adayların ve adayları destekleyen partilerin
propaganda bazını bu madde oluşturacak.
104. maddede deniliyor ki; Cumhurbaşkanı Devletin başıdır.
Bu sıfatla Türkiye Cumhuriyetini ve Türk Milletinin birliğini
temsil eder...
Kırıcı, yıkıcı bir seçim kampanyasıyla
birliği temsil edilecek olan milletin iki kampa ayrıldığı
bir ortamda seçilecek cumhurbaşkanının bu birliği
daha sonra nasıl temsil edebileceği ayrı konu.
Seçim meydanlarında ne diyecek cumhurbaşkanı adayları?
Halka ne vadedecekler?
Bunun çerçevesi de elbette Anayasanın 104. maddesinde sıralanan
görev ve yetkiler olacak.
Mevcut Anayasadaki görev ve yetkilere göre adaylar acaba şunları
mı söyleyecekler?:
- Meclisin kabul ettiği yasaları onaylamak, veto etmek veya
Anayasa Mahkemesine başvurmak:
Yasaları en iyi ben incelerim,
En iyi ben veto ederim,
En hızlı ben onaylarım...
- Türk Silahlı Kuvvetlerinin Başkomutanlığını
temsil etmek:
Askerliğimi kısa dönem çavuş olarak yapmıştım
Başkomutanlığı çok iyi yaparım.
Ben asteğmen olarak yaptım, benim başkomutanlığım
daha ağırlıklı olur.
Kuzey Irakı işgal emri verip, PKKnın kökünü
kuruturum...
Askerlik süresini kısaltacağım.
- Genelkurmay Başkanını atamak:
En demokrat aday acaba, Sivilleşmeden ve demokrasiden yanayım,
onun için Genelkurmay Başkanlığı görevine bir
sivil demokratı atayacağım...mı diyecek?
- Atamalar da dahil hükümetin gönderdiği kararnameleri
onaylamak:
Hiç problem çıkarmam hükümetin gönderdiği bütün
kararnameleri jet hızıyla onaylarım...
En iyi kararnameyi ben imzalarım.
Bürokratların üzülmesini istemem onun için hiçbir görevden
alma kararnamesini imzalamam...
- YÖK ve rektör atamaları:
En iyi rektörü ben tayin ederim.
Ben daha iyisini, daha yakışıklısını/güzelini
tayin ederim.
En çalışkan öğrenciyi YÖK üyesi, en zeki profesörü
YÖK Başkanı yapacağım...
- Yüksek Yargı ve Anayasa Mahkemesi üyelerinin atanması...
En iyi yargıcı ben tayin ederim.
Yüksek mahkemelere laik cumhuriyeti savunacak yargıçlar
atayacağım...
Yüksek mahkemelerde alnı secdeye değmiş dindar
hakimler görev yapacak...
Bu söylemlerle bu sloganlarla mı propaganda yapacak cumhurbaşkanı
adayları?
Ya da Çankaya Köşkünü halka açma vaadinde mi bulunacaklar?
Yoksa rakiplerinin rejime, demokrasiye ve cumhuriyete bağlılığını
mı sorgulayacaklar? Laik-antilaik kamplaşmasına mı
bel bağlayacaklar?
http://www7.gazetevatan.com/root.vatan?exec=yazardetay&tarih=05.05.2007&Newsid=118385&Categoryid=4&wid=3
***
Krizden kriz
üretmek
Fikret BİLA 05
Mayıs 2007
AKP'nin cumhurbaşkanlığı
seçim sürecini yönetme biçimi bir krize yol açtı. Anayasa
Mahkemesi'nin verdiği kararından sonra izlediği
"ikili yol" da yeni krizlere neden olacak sakıncalar taşıyor.
AKP, bir yandan cumhurbaşkanını halka seçtirmek için
Anayasa değişikliği önerisi verdi, diğer yandan
cumhurbaşkanını bu Meclis'e seçtirmek için yeni bir
oylama takvimi yaptı.
Takvim sorunlu
AKP'nin yaptığı yeni takvim
e göre cumhurbaşkanlığı
turları 6, 9, 12 ve 15 Mayıs'ta yapılacak. Anayasa
Mahkemesi kararı uyarınca toplantı yeter sayısı
olarak 367 milletvekilinin katılımı aranacak.
Anayasa hukukçularına göre bu takvim yeni bir krize yol açacak
nitelikte. CHP'nin Anayasa Mahkemesi'ne başvurmasıyla ortaya
yeni sonuçlar çıkabilir.
Anayasa hukukçularının takvime ilişkin değerlendirmeleri
şöyle:
"2 cumhurbaşkanlığı seçim turları arasında
en az 3 gün fark bulunması Anayasa'nın emridir. Yapılan
takvimde bu kurala uyulmamıştır. Hukuk gün üzerinden
hesap yapar. Buna göre, ilk oylama 6 Mayıs'ta yapılacaksa,
izleyen turların 10, 14 ve 18 Mayıs'ta yapılması
gerekir ki bu da son tarih olan 16 Mayıs'ı aşmaktadır.
Bu itibarla, söz konusu takvim sorunludur ve Anayasa Mahkemesi'nde dava
konusu olabilir."
Seçim sorunu
Anayasa hukukçularına göre bir diğer sorun da TBMM'nin aldığı
seçim kararıdır. Seçim teklifinin gerekçesinde, "102.
maddeye göre cumhurbaşkanı seçilemeyeceği anlaşıldığından"
ifadesi yer alıyor. TBMM, 102. maddeye göre seçimin yapılamayacağına
karar vermiş oluyor. Bu durumda eğer 102. maddeye göre
cumhurbaşkanı seçilemiyorsa TBMM seçimlerinin bu maddeye göre
yenilenmesi gerekir. Bu süreçte Yüksek Seçim Kurulu yetkilidir. 102.
madde işlemeye devam ediyorsa tur takviminin 16 Mayıs'a kadar
en az 3 gün arayla düzenlenmesi mümkün olmadığı gibi,
seçim kararı alındığına ve Resmi Gazete'de yayımlandığına
göre bu süreç kesilmiştir.
Bu durumda cumhurbaşkanlığı turlarının da
kesilmesi gerekir.
Anayasa değişikliği
AKP'nin TBMM'ye verdiği Anayasa değişikliği de hem
sistem hem de cumhurbaşkanının seçimi konusunda sorunlu
görünüyor.
Hem parlamenter sistem devam ediyor hem cumhurbaşkanını
halk seçiyor. Bu durum iki başlı bir icra sıkıntısına
adaydır. Başkanlık sistemi değildir, parlamenter
sistem değildir. Anayasa hukukçularına göre öneri daha çok
"başkancı sistem" olarak adlandırılan
Latin Amerika sistemine benziyor ama oradaki dengeleri ve yetkileri de
taşımıyor.
Cumhurbaşkanı adayı göstermeyi 20 milletvekilinin imzasına
bağlaması ANAP'ın bir koşulu gibi duruyor. Meclis dışında
kalmış, ancak oylarının toplamı yüzde 10'u aşan
partilerin ortak aday göstermelerine ilişkin hükmün amacı
anlaşılamıyor. Meclis dışında kalmış
ama birbiriyle uzlaşamayacak partileri bir araya getirmeye yönelik
bu zorlama hükmün bir anlamı yok. Ayrıca cumhurbaşkanı
adayı gösterilme usulü bu makamı politize etmeye aday görünüyor.
Tarafsız aday şansını ortadan kaldırıyor.
Yeni düzenleme tarafsızlığın çok önemli olduğu
cumhurbaşkanlığını uzlaşma aramadan çoğunluk
partisine vermeyi hedefliyor. Ayrıca, seçime katılım
oranı öngörmediğinden yüzde 51 çoğunluk aramıyor,
azınlık oyuyla cumhurbaşkanı seçilmesine olanak tanıyor.
Bütünlük içinde yeni bir sistem önerdiği için Anayasa değişikliği
de krizden kriz üretecek gibi duruyor.
http://www.milliyet.com.tr/2007/05/05/yazar/bila.html
***
Yeteneksizliğin
derecesi

Gündüz Aktan
5 Mayıs 2007
Sn. Erdoğan
cumhurbaşkanlığı sürecini çok kötü yönetti.
Kendisinin cumhurbaşkanı olma ihtimali zedelenmesin diye
aylarca adaylık konusunu konuşturmadı. Uzlaşma ile
başka birisinin cumhurbaşkanı seçilmesini önlemek için
ana muhalefetle görüşmelerden kaçındı. Kendisinin
cumhurbaşkanı olmasının yaratacağı sakıncaları
gecikerek anladığında da, adaylık sürecinin kontrolünü
Sn. Arınç'a kaybetti. AKP'nin Milli Görüş çekirdeği dışında
birisinin adaylığına sırf eşinin türban
takmaması nedeniyle karşı çıktığı
anlaşılan Sn. Arınç'ın ısrarıyla, Sn. Gül
adaylığa adeta itildi.
Bu arada 14 ve 19 Nisan mitingleri, TSK'nın 27 Nisan açıklaması
ve Anayasa Mahkemesi'nin 367'ye ilişkin kararı geldi. Sn. Erdoğan'ın
daha da ileri gitmeden, Sn. Gül'ün adaylığını geri
çekmesi ve yeni cumhurbaşkanı seçimini genel seçimlerin
sonunda oluşacak yeni Meclis'e bırakması en doğru
yol olacaktı. 28 Nisan günü orduya cevap verilmişti. Yani
AKP'nin durumu halka, yenilgi değil, başarı olarak sunması
mümkündü.
Bu yapılmadı. Sn. Erdoğan'ın üç gün önceki AKP
grup toplantısında yaptığı konuşmada tüm
insicamının kaybolduğu görüldü. Lider ve partisi,
yenilmişlik duygusundan kurtulmak için kendilerini intikam ve
meydan okuma tepkiselliğine kaptırdılar. Güçlerinin
azaldığı sırada, sanki güçlüymüş gibi, güçlerinin
üstünde hedeflere yöneldiler.
Süreç yönetiminin akılla bağdaşması mümkün
olmayan bu tehlikeli yeni aşamasında, 22 Temmuz'da erken genel
seçimlere gidilecekti; halkın önüne iki sandık konacaktı;
yarı başkanlık sistemine geçilmemesine rağmen
cumhurbaşkanını halk seçecekti; bu amaçla Sn. Sezer'in
veto edeceği muhakkak olan ve dolayısıyla o tarihe kadar
tamamlanması mümkün olmayan bir anayasa değişikliği
yapılacaktı; bu arada Meclis'te ne anlama geldiği anlaşılamayan
cumhurbaşkanlığı turlarına devam edilecekti;
hatta 6 Mayıs'ta yapılacak ilk turda 367 toplantı yeter
sayısı sağlanamazsa, 9 Mayıs'ta 'ilk tur' yeniden
yapılacaktı. Yani seçim için son tarihin 16 Mayıs olduğu
ve her tur arasında üç tam gün bulunması gerektiği göz
önüne alınmadan, Sn. Gül cumhurbaşkanı seçilinceye
kadar ilk tur tekrarlanacaktı.
Yakın tarihimizde, yaptıkları hatalar dolayısıyla
krize girmemizi önleyemeyen iktidarların, geriye döndükleri,
gerilimi azaltarak rejimi normalleştirdikleri hiç görülmedi. Ne
yaptılarsa kriz ağırlaştı ve istenmeyen sona
varıldı.
Bu defa da, Sn. Başbakan'ın ve AKP'nin, bu karmakarışık,
çelişkilerle dolu, riskleri yüksek, kime ne kazanç sağlayacağı
belirsiz, tesadüfen dahi başarıyla sonuçlandırılması
imkânsız garip yol haritasını uygulamaya kalkışmaları,
bu ülkeyi yönetmelerine artık imkân olmadığını
açıkça gösteriyor. Bir mucize olmazsa içine girdiğimiz
girdaptan kurtulmamızın mümkün olmadığı her
geçen gün daha iyi anlaşılıyor.
Bu durumda krizin kendiliğinden ortadan kalkmasını
beklemek akıl kârı değil.
Şimdi geçici bir ferahlama olarak algılanan erken seçim ilanının,
bu krizi bertaraf etmesi ihtimali yok denecek kadar az.
Şimdiye kadar krize ılımlı tepki veren borsaların
aniden bozulması ihtimaliyse göz ardı edilemez boyutta.
Bu şartlar altında, belki de tek çıkış yolu,
Sn. Sezer'in süreç yönetimine el koyması.
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=220411
***
İntikam
için Anayasa değiştirilmez

Mehmet Y. YILMAZ
5 Mayıs 2007
AKPnin Anayasa değişikliğiyle
ilgili önerileri, Başbakan Recep Tayyip Erdoğanın
cumhurbaşkanı seçim sürecini iyi yönetememesinden
kaynaklanan "yenilgisinin" bir tür "intikamı"
gibi görünüyor.
Yapılmak istenen değişiklik, üzerinde yeterince düşünülmemiş
ve rejim açısından ciddi sıkıntılar doğuracak
nitelikte.
AKP, cumhurbaşkanını TBMM seçemedi diye bu kez cumhurbaşkanının
halk tarafından seçilmesini istiyor.
Unutulan şudur ki cumhurbaşkanının seçilememesinin
nedeni sistem değil, AKPnin bu konuda uzlaşmaya yanaşmayan,
dayatmacı bir tavır sergilemiş olmasıdır.
Eğer AKP ve lideri bu işi bir oyuna çevirmemiş olsaydı,
şu anda yeni cumhurbaşkanı seçilmiş olacaktı.
Parlamenter bir düzende cumhurbaşkanını seçmeyi halka bırakmak
ve üzerine bir de iki kere seçilme olanağıyla bu makamı
iyice politize etmek, yürütmede iki başlılık yaratır.
Bizim Anayasal düzenimiz içinde "yürütme" görevlerinin
yerine getirilmesinde asıl sıkıntı yaratan husus,
cumhurbaşkanının, parlamenter bir sistemde olması
gerektiğinden daha güçlü olmasıdır.
Bir düzeltme yapılacaksa bu düzeltilmelidir.
Siyasi intikam hesaplarının, aklın önüne geçmeyeceğini
ümit edelim.
Solda birleşme nasıl sağlanabilir?
CHP Genel Başkanı Deniz Baykalın, "birleşelim"
çağrısına DSPden aldığı yanıt
benim için hiç sürpriz olmadı.
"Toparlanıp bizim oraya gelin" mealindeki çağrı
başka türlü yanıtlanamazdı.
Belli ki Baykal da iki parti arasındaki tek farklılığın,
herkesin kendi küçük dükkánını kurmuş olmasından
kaynaklandığını düşünüyor.
Çünkü iki parti arasındaki farklılığın,
programlardan ve hedeflerden kaynaklandığını düşünüyor
olsaydı ortaya somut bir birleşme projesi koyardı, "katılım"
teklifi değil!
Bu nedenle çağrıyı samimi bulmuyorum.
Öte yandan CHP ve DSPnin bu seçimde güçbirliğine gitmeleri,
tabandan kaynaklanan bir özlem.
CHP lideri de zaten bunun farkında olduğu için kendisini
kurtarmak, "ben çağırdım gelmediler"
demek için bu çağrıyı yapıyor.
Şu anda AKP karşıtı kamuoyunun beklediği
"birleşme", bir tek yolla sağlanabilir: İki
partinin adaylarının seçimlere daha büyük olan CHPnin çatısı
altında girmesi!
Bu, partilerin değilse bile tabanların birleşmesi
anlamına gelir ki iki partinin tek çatı altında birleşmesi,
ancak bundan sonra konuşulabilecek bir durum olabilir.
Ve bu birleşme de seçim sonuçları üzerinde istenen etkiyi
sağlamaya yetmez.
Beş yıllık başarısız bir iktidara karşı
gerçek bir iktidar alternatifi yaratmak, ancak yeni bir program ve o
programı gerçekleştirebileceğine inanç duyulacak yeni yüzlerle
mümkün olabilir.
Vakit giderek daralırken, boş hayaller peşinde koşmak
yerine iki parti yöneticilerinin bu konuya yoğunlaşmaları
gerek.
Merkez soldaki seçmen, iki parti yöneticilerinin bu basireti gösterebilmesini
bekliyor.
Demokrasi ve laiklik ayrılmaz
bir bütündür
İNGİLİZ The Economist Dergisi, bu hafta Türkiyedeki
gelişmeleri kapak konusu yaptı.
"Türkiyenin İslam ile demokrasinin bir arada yaşayamayacağı
görüşünü yalanlayan canlı bir örnek" olduğu
kapak haberinde anlatılıyor. Dergide okurken gözlerime
inanamadığım bir cümle var: "Türkler eğer
birinden birini seçeceklerse, demokrasi laiklikten önemlidir!" Bunu
okuyunca kendimi tutamayıp "yuh" dedim.
Ciddiyetiyle tanınan bir derginin editörlerinin, Türkiyede
demokrasinin yaşayıp gelişmesini sağlayan asıl
faktörün "laiklik" olduğunu anlayamamış
olmasına hayret ettim.
Bu ikisinin, Türkiyenin Anayasal düzeninde birbirinin ayrılmaz
iki parçası olduğunun belli ki farkında değiller.
Merak ettim, acaba "şeriat düzeni" denilince ne
anlıyorlar ki, gerekirse demokrasi için laiklikten vazgeçilmesini
önerebiliyorlar? Bence The Economist editörlerinin şeriatla
yönetilen ülkelerde küçük bir tatil yapmaya ihtiyaçları var.
Bu tatile başlamaları için İran uygun bir ilk durak
olacaktır.
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/6462403.asp?yazarid=148
***
Anayasa
böyle yazılamaz

Serdar TURGUT
04.05.2007
Anayasa değişiklikleri
ciddi işlerdir. Öyle aceleye gelmez. Teklifi getiririz.
Mecliste birkaç gün içinde yaparız bu işi. Vaktimiz
var tavrı yakın zamanda Türkiyenin başını
hayli derde sokacak gelişmelerin önünü açar
Yaşadığımız olayların sıcaklığından
ve AKP yönetimi biraz siyasi panik yaşar gibi olduğundan, çok
hızlı bir şekilde Anayasayı değiştirme
fikri ortaya atıldı.
Ben bu fikrin üzerinde fazla düşünülmeden ortaya atılmış
olduğu inancındayım. Çünkü Anayasa değişiklikleri
gerçekten ciddi işlerdir. Öyle aceleye gelmez. Teklifi
getiririz. Mecliste birkaç gün içinde yaparız bu işi.
Vaktimiz var tavrı yakın zamanda Türkiyenin başını
hayli derde sokacak gelişmelerin önünü açar.
Anayasalar bir ülkenin siyasi rejiminin temel ilkelerini oluşturan
kuralları koyar.
Tüm hukuk sisteminin üzerinde olan ve onları belirleyen bir üst
hukuk belgesidir. Bu hukuk belgesinde değişikliğe gitmek,
bir ülkenin rejimini değiştirmek anlamına gelir ki; bu
adımı atarken çok temkinli ve akılcı olmak
gerekiyor.
Anayasalar, kurdukları hukuka dayalı düzende en fazla güçler
ayrılığı ilkesinin iyi işletilmesine dayanırlar.
Güçler ayrılığı, sistemin düzgün işlemesinin
bir teminatıdır. Sistemi dış ve kendi içinde oluşabilecek
tehlikelere karşı koruyan düzenlemedir.
Siz yeni Anayasa oluşturacağım diye aceleyle rejimi değiştirirken
yine aceleden güçler ayrılığı ve güçlerin karşılıklı
dengesi (checks and balances) kurallarını işletecek yöntemi
de kurmazsanız, sonunda öyle bir kaos ortaya çıkar ki şaşırırsınız.
Bazen siyasi partiler ellerindeki çoğunluğa güvenip yeniden
Anayasa yazma sevdasına düşebilir.
Kendilerinin işine yarar diye bir sistem kurarlar ama ondan sonra hızlı
değişebilen siyasi rüzgarlar yine değişik esmeye başladığından
yazdırdıkları yeni Anayasanın tamamen kendilerini
sarıp tutsak aldığını da görebilirler.
Bu nedenlerle, Anayasa yazmak katiyen aceleye getirilmemesi gereken,
ciddi hukukçuların eline bırakılması gereken önemli
bir iştir.
Ne yazık ki; bugünkü iktidar bu işin ciddiyetini ve önemini
henüz kavramış gibi davranmıyor.
Anayasaların bir özellikleri de yoruma açık olmamalarıdır.
Aslında böyle olması gerekir.
Çünkü Anayasalar yoruma açıksa, bir ülkenin düzeni ve rejimi
de yoruma açık demektir ki; bu da çok tehlikeli bir durumdur.
Şimdiki Anayasamız gelişmelerden de gördüğümüz
kadarıyla yoruma açıktır. Bunun nedeni şimdiki
Anayasanın darbe sonucunda yazılmış bir Tepki
Anayasası olmasıdır.
Bu Anayasa, Türkiyede düzgün işleyen bir demokrasinin altyapısını
oluşturmak için yazılmamıştır. Darbe yönetiminin
tüm sorunların nedeni olarak gördükleri özgürlüklere açık
1961 Anayasasına tepki olarak yazılmıştır.
1961 Anayasasında getirilen özgürlüğe ve demokrasiye açık
maddelerin ortadan kaldırılması yollarının
kapatılması açısından yeni bir Anayasa yazılmıştır.
Yani gelecek ve demokrasi düşünülerek değil, geçmiş göz
önüne alınarak ve demokrasiyle hesaplaşmak için Anayasa yazılmıştır.
İşte o Anayasa bizi ancak bugüne kadar taşıyabildi.
Anayasaların yoruma açık olmaması gereği bizde artık
bir espriye dönüşmüş durumda.
Rejimin en hayati meselelerinde dahi Anayasa yol gösterici olmaktan çıktı.
Her kafadan ayrı ses çıkabiliyor. Üstelik her kafadan çıkan
sesin ayrı ayrı doğru olması ihtimali var.
Bu durum herhalde Anayasal tarihte çok ender görülebilecek ve bilim
adamlarının ancak gülebilecekleri tuhaf bir durumdur.
Yani Anayasamızın değişmesi gerçekten
gerekmektedir.
Ama sadece güncel meselelerle alakalı birkaç maddesi değil,
baştan aşağı tüm illiyet bağları doğru
kurularak ve içsel tutarlılığı olan, demokrasiye
yakışan bir yeni metin ortaya çıkarılmalıdır.
Böylesine dev iş ne aceleyle olur, ne de sadece acar siyasetçilerin
tekeline bırakılabilir, ne de sadece AKPnin ben değiştirdim
oldu bitti mantığına teslim edilebilir.
Tüm partilerin konuşacağı bir ortam yaratılmalıdır.
Konsensüs oluştuktan sonra konunun uzmanı bilim adamları
işin içine dahil edilmeli ve sürece ancak ondan sonra devam
edilmelidir.
Çünkü kolay değil, çocuklarımızın yaşayacağı
Türkiyenin sistemini de yazıyor olacağız yeni
Anayasayı yazarken.
Dikkat ve ciddiyete davet ediyorum tüm tarafları.
(Pratiğe yönelik not: Cumhurbaşkanını halk seçsin
lafı kulağa hoş gelir ama başkanlık
sistemine geçmek o kadar kolay değildir.
Başkanlık sistemi şimdikinden çok farklı güç
dengeleri kurulmasını (checks and balances) ve belki de
Senatoyu tekrar kurmayı gerektirebilir...
Her konu çözülür, yeni bir metin de yazılır. Üstelik iç
denge de tutturulur. Yeter ki; acele edilmesin ve konsensüs aransın.
Seçime gitme kararı almış bir ülkede Anayasa yazmak için
gereken bir konsensüsün nasıl ve hangi mekanizmalarla
kurulabileceğini ben anlamadım. Bakacağız, göreceğiz
bunu nasıl yapmayı planladıklarını...)
http://www.aksam.com.tr/haberpop.asp?a=76255,4
***
AKP'de
Anayasa telaşı

Murat Yetkin
04/05/2007
Meclis, önceki akşam Yüksek Seçim
Kurulu'nun verdiği görüşe uyarak 22 Temmmuz'da genel seçime
gitme kararı aldı. O kadar erken bir seçim sayılmasa da,
bu seçim Türkiye'nin içinde bulunduğu sıkıntıdan
Anayasa içinde çıkabilmesi için doğru bir tercihti.
Cumhurbaşkanının halk tarafından ve 5+5 yöntemiyle
iki dönem seçilebilmesi doğrultusundaki Anayasa değişikliği
teklifi ise yorgun ve morali bozuk Meclis'te akılların daha da
karışmasına ve gereksiz bir telaş yaşanmasına
neden oldu. Dün Meclis bir yandan erken genel seçim düzenlemeleriyle
meşgul iken diğer yandan AK Parti grubunun diğer gruplara
götürdüğü Anayasa değişiklik teklifi görüşmelerine
sahne oldu.
İşlerin nasıl bir telaş içinde yapıldığına
bir örnek, CHP Grubu'na götürülen teklifle ortaya çıktı.
Teklifte "Cumhurbaşkanı, 83'üncü maddede öngörülen
yasama dokunulmazlığına sahiptir" deniyordu.
Dokunulmazlığı azaltmak bir yana, cumhurbaşkanına
da genişleten bu cümle, kuliste acaba Erdoğan'ın
cumhurbaşkanlığı mı söz konusu sorularına
yol açtı. AK Partililer biraz sonra, 'CHP'ye yanlış
taslak gittiğini, böyle bir teklifleri olmadığını'
açıkladılar.
Çiçek:
Bir an önce
Görüşmeleri AK Parti adına yürüten iki önemli ismin söyledikleri,
partideki bu hazırlıksız telaşın nedenlerini açıklayacak
nitelikte.
Adalet Bakanı Cemil Çiçek, "Olabilirse, bir an önce halka
seçtirmek istiyoruz" diyor ve sürdürüyor: "Meclis'teki
oylamalar, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer veto ederse,
tekrarı, bekleme süreleri hep belirsizlik kaynakları. Bu
belirsizlikte 22 Temmuz seçiminden önce mi sonra mı olacağını
söylemek zor. Ancak Anayasa Mahkemesi kararından sonra yaşanan
tıkanıklığı halka giderek aşmaya kararlıyız."
Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi iyi bir
fikir, ama bugünkü cumhurbaşkanlığı yetkileriyle
doğru mu? Türkiye'deki sistem ne parlamenter sitemdeki sembolik
cumhurbaşkanına, ne başkanlık, ya da yarı başkanlık
sistemindeki güçlü cumhurbaşkanına benziyor. 1980 askeri yönetim
döneminde Kenan Evren'in istediği zaman hükümete müdahale
edebilmesi üzerine tasarlanmış iğreti bir sistem. Madem
Anayasa değişikliği şu birkaç hafta içine sıkıştırılıyor,
cumhurbaşkanı yetkileri neden değişikliklere
eklenmiyor?
Çiçek, "Halk seçer, sonra gerekirse Meclis yeni bir düzenleme
yapar" diyor. Düzenlemeler için görüşü ise: "Gidiş
yarı başkanlık sisteminin yetkilerine doğru".
Fırat:
Referanduma taraftarız
AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Dengir Fırat
ise, yarı başkanlık sistemi değil, parlamenter
sistemin benimsenmesinden yana. "Yeni Meclis'in cumhurbaşkanı
yetkilerini 1961 Anayasası düzeyine çekmesi gerekir" diyor.
Sadece bu durum bile, telaş içinde çıkarılmaya çalışılan
Anayasa değişikliğine, AK Parti'nin en üst katlarına
dahi tek bir bakışın hâkim olmadığını
gösteriyor.
Fırat, "Anayasa Mahkemesi, 367 gerekir, yani 186 oya sahip
olan yalnız cumhurbaşkanı seçimi değil, mesela
Meclis Başkanı seçimini, ya da harbe gidişi engeller
deyince, azınlığın çoğunluğa tahakkümünü
getirmiş oldu. Bu fiili imkânsızlık durumu, bizi değişikliğe
mecbur bıraktı" diyor.
AK
Parti neden uzlaşmıyor?
Bir yerde, AK Parti yeni cumhurbaşkanını Meclis'teki
partilerle uzlaşma içinde seçmektense, halkoylamasında
kaybetmeyi göze alıyor denebilir.
Peki bu kadar köklü bir değişikliği erken genel seçim
öncesine sıkıştırma gereği nereden çıkıyor?
Fırat'ın yanıtı: "Pazar günü 367 mevcut
olmazsa, Meclis'te cumhurbaşkanı seçemeyeceğiz demektir.
Halkın seçmesini istiyoruz. Cumhurbaşkanı iki defa veto
ederse, referanduma gitmesi zorunlu. Eğer yetiştirebilirsek ve
tarih bakımından bir engel çıkmaz ise, çünkü YSK'ya
soracağız, Anayasa değişikliği için referandum
sandığını, seçim sandığı ile
birlikte vatandaşın önüne koymak taraftarıyız. Hem
vatandaşı da yormamak için... Bu, 'Biz referanduma gideceğiz,
bunu göze aldık' demek içindir."
Çiçek ve Fırat, her ikisi de, 16 Mayıs'ta Cumhurbaşkanı
Sezer'in görev süresinin bitimi ardından Meclis'in yasama
faaliyetinin devam edebileceğini düşünüyorlar.
Şu sorunun yanıtını ise bulamıyoruz: On birinci
cumhurbaşkanının AK Partili olması Türkiye için
bir zorunluluk mudur? Bunu sağlamak için sistemi bu kadar zorlamak
doğru mu? Evet, her reform treni, yol almayı sürdürmek için
hızını düşürmemek zorundadır. Ama nerede gaz
keseceğini bilmemek, treni raydan çıkarabilir. Bu tedirginliğin
hâkim olduğu bir süreç yaşıyoruz.
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=220283
***
Madem
öyle işte böyle siyaseti!
Şakir Süter
03.05.2007
Tayyip Bey, sayın başbakan;
siyasette inatlaşarak geldiğiniz nokta ortada...
İnatla Erken seçim istemek vatana ihanettir diyordunuz...
5 yıllığına geldik, sonuna kadar görevimizin başındayız
sözleri de size aitti.
Şimdiye kadar cumhurbaşkanı nasıl seçildiyse,
yine öyle seçilecek diye direttiniz.
367ye ihtiyaç yok dediniz, 367 kişiyi Meclise sokmak için
her yolu denediniz.
Anayasa Mahkemesi 367 şart dedi ve siz, dün bu kararı,
demokrasiye sıkılmış kurşun diye
niteleyebildiniz!
Çok alkış alan ama bir o kadar da şok edici!
Uzlaşma fiilini aklınıza hiç getirmediniz;
aritmetik üstünlük size yetiyordu çünkü.
Ve maalesef...
Genelkurmay Başkanlığından da muhtıra
yediniz.
Keşke o muhtıra hiç yayınlanmasaydı ama elinizi
vicdanınıza koyun lütfen...
Eğer siz siyasette inatlaşmayı ilke edinmemiş
olsaydınız, bu muhtıranın yayınlanması söz
konusu olur muydu Allahınızı severseniz?
Özellikle son dönemde kriz çözen, kriz yöneten, yönetebilen
değil...
Krizlerin içinde bocalayan ve yeni krizlerin doğmasına neden
olan siyasetçi durumundasınız maalesef Tayyip Bey...
...........
Lütfen ama lütfen, tam zamanıdır...
Kafanızı şöyle bir toplayıp, geçen 4.5 yılınızın
bir özeleştirisini yapar mısınız?
Çok ihtiyacınız var çünkü..
Maalesef yine bir inatlaşmanın içindesiniz.
Madem öyle işte böyle siyaseti ile nereye kadar
gidebilirsiniz Tayyip Bey...
24 Haziran olmazsa, 1 Temmuzda erken seçim diyorsunuz.
Yetmiyor inadına siyaset diyerek ekliyorsunuz:
- Cumhurbaşkanını halk, iki turlu seçimle 5+5 esasına
göre seçsin. İki seçim birlikte yapılsın.
Belli ki, yine büyük bir oy çoğunluğu ile tekrar iktidara
geleceğinizi hesap ediyor ve hem hükümeti hem Çankayayı
elde etmeyi planlıyorsunuz!
Eğer kazanırsanız, kimsenin diyeceği olamaz ama bu
öfkeyle nereye kadar gidebilirsiniz?!
.........
Evet Tayyip Bey; Cumhurbaşkanı seçemediniz, öfkelisiniz.
Anayasa Mahkemesi sizi çok rahatlattı ama size rağmen
aldığı karardan ötürü, kavgada söylenmeyecek sözleri
sarf ediyorsunuz.
Genelkurmay Başkanlığının yayınladığı
muhtıra kimyanızı, meydanlara toplanan yüz binler
moralinizi bozdu.
Tekrar inatlaşıyorsunuz.
Size kimse niçin seçime gidiyorsunuz? demiyor; aksine gitmenizi
istiyor Türkiye.
Ama seçime giderken 5+5 ile cumhurbaşkanını da halk
seçsin şartında ısrar...
Seçim tarihinde ısrar, diğer koşullarda ısrar ve
inat; ne oluyor Tayyip Bey?
Peşinizden yeni yeni krizleri de sürüklemiş olmuyor musunuz?
Sizi sağduyulu, soğukkanlı, suhuletle hareket etmeye
davet edecek...
Sizi seven ama aklıyla hareket eden gerçek bir dostunuz yok mu
Tayyip Bey?
Buçukçu
Tayyip Erdoğan İstanbul Belediye Başkanlığını
4.5 yıl yapmıştı.
Başbakanlığı da 4.5 yıl yaptı.
Geride ne kaldı 4.5 yıllık?!.
Özetle
..Haksızlığa uğradığım hissine hiç
kapılmadım. Böyle bir kompleks içinde olmadım *
Abdullah Gül - Dışişleri Bk.
Günde 3-4 kalp krizi
İlhan Kesici ile dün Ankaraya gitmeden önce telefonlaştık:
- İçinde bulunduğumuz hal, ne haldir İlhan Bey?
- Bu hal Kel Alinin Bağı halidir! Tek sorumlusu Başbakan
Erdoğandır.
- Niçin Erdoğandır?
- Çünkü bütün siyasetini gerginlik üzerine kurdu ve o gerginliği
yönetemeyip altında ezildi.
- .....?
- Demokrasi, Baskın basanındır anlayışının
galip geldiği rejimin adı değildir. Türkiyeyi iki ayağı
tek pabuçla seçime götürüp, 5+5 gibi yöntemlerle cumhurbaşkanı
seçimini araya sıkıştırmaya çalışmak,
aklın işi değildir. Hele hele Anayasa Mahkemesi kararını
kurşuna benzetmenin akılla bağdaşır yanı
hiç yoktur. Tersi karar verseydi ne olacaktı o yüce mahkeme?
- ......?
- Gün; normalleşme, birlik ve beraberlik günüdür. Normalleşmeyi
sağlamak da, gücü elinde bulunduranların görevidir.
- .........?
- Geniş kitleler çok farkında olmayabilir ama Türkiye günde
3-4 defa kalp krizi geçiriyor. Bir AKP yapıyor bunu, AKP bırakıyor,
diğerleri yapıyor. Ama tekrar belirtiyorum, tek sorumlu hükümetin
başkanı olarak Tayyip Beydir.
AKPde bir gariplik var
Gerçekten üzülerek yaptığım tespit o ki, AKPde bir
kontrol kaybetmişlik başladı.
Dün bunu çok daha net biçimde gördüğümü söylemeliyim.
Çok kritik bir süreçten geçtiğimizin ya farkında değiller
ya da ne olursa olsun sorumsuzluğu içindeler.
Telaşı öne çıkmış bir heyecan, sağduyu
tatilde!
Meclis Başkanı Bülent Arınç, dün sabah gazetecilerin
sorusu üzerine Cumhurbaşkanı Sezerle resmen alay etti:
- Maalesef görev süresi bitiyor; keşke bir dönem daha işbaşında
kalabilseydi!
Başbakan Erdoğan, ülkeyi, hükümetini ve partisini büyük
bir krizden kurtaran Anayasa Mahkemesine teşekkür edeceğine
tam anlamıyla saldırıyor!
Yanlış-doğru; TSK kendisini muhtıra vermek
zorunda hissetmiş...
Muhtıraya karşı ya yandaşlarını
kalkan ediyorlar; ya da Arınçın dün Sezere uygun
gördüğü tavrı takınıyorlar!
AKPnin içi ile yakın teması olan bir dostuma sordum:
- İşin vahametinin farkında değiller mi?
- Maalesef, vahametin farkında olanların sayısı çok
az.
- Kimler?
- Abdüllatif Şener, Vecdi Gönül, Cemil Çiçek, Abdülkadir
Aksu, Murat Başesgioğlu.
Ne diyelim?
Allah akıl, fikir, izan versin!
http://www.aksam.com.tr/yazar.asp?a=76174,10,11
***
Siyaset tam
bir arapsaçına döndü
Fikret BİLA
04 Mayıs 2007
Anayasa
Mahkemesi kararından sonra AKP'nin giriştiği karşı
atak siyaseti arapsaçına çevirecek gibi görünüyor.
Başbakan Erdoğan'ın, Genelkurmay bildirisi ve Anayasa
Mahkemesi'ne verdiği aceleci yanıt şöyle özetlenebilir:
"Madem öyle biz de cumhurbaşkanını halka seçtiririz."
Bu parlamenter sistemi önemli ölçüde değiştirecek bir girişim.
Ancak her yönüyle düşünülüp hazırlanmış bir
yeni sistem de değil. Hem parlamenter sisteme göre genel seçimler
yapılacak hem de cumhurbaşkanını halk seçecek. Ne
parlamenter sistem ne başkanlık sistemi. Sonuç işin içinden
çıkılması zor "garabet" bir rejim olacak...
Başbakan Erdoğan'ın ve AKP'nin "madem öyle"
zihniyetiyle yaptıkları öneriler alelacele yapılmış
önerilerdir. Kızgınlık, hırs, intikam, meydan okuma
duygularının birbirine karıştığı karşı
atak söz konusu...
AKP'nin adımlarının taşıdığı önemli
sakınca ve çelişkileri söyle sıralamak mümkün...
Kim seçecek?
AKP'nin cumhurbaşkanlığı seçimine ilişkin önerisi
ile tutumu çelişiyor. Bir yandan "Cumhurbaşkanını
halk seçsin" diye Anayasa değişikliği öneriyor,
bir yandan "Cumhurbaşkanını bu Meclis seçsin"
diye turlara devam ediyor.
AKP'nın vardığı sonuç nedir?
Cumhurbaşkanını halk seçsin mi, parlamento seçsin mi?
Hangisi?
Halk seçsin deniliyorsa, "Ya 367 tutarsa" diye Meclis'te
turlara devam etmek, niye?
İki sandık
AKP, halkın önüne aynı gün iki sandık konulmasını
öneriyor. Birinde genel seçim, diğerinde cumhurbaşkanı
seçimi...
Genel seçimin tarihi belli oldu: 22 Temmuz 2007.
Cumhurbaşkanını halkın seçmesi için Anayasa değişikliği
yapılacak. Bu değişikliğin yasalaşması için
yapılacak iki oylamadan biri cumhurbaşkanı seçim turuyla
aynı güne geliyor.
Meclis'ten geçerse cumhurbaşkanının 15 gün inceleme süresi
var. Bu sürenin sonunda veto etme olasılığı yüksek.
Değişiklik Çankaya'dan dönerse yeniden ve aynen Meclis'ten
geçmesi gerekiyor. Geçerse ya zorunlu olarak ya da Sezer'in takdiriyle
referanduma gitme olasılığı da çok yüksek.
Referandum, ancak 120 günü izleyen pazar günü yapılabiliyor. Bu
tarihin 22 Temmuz olması mümkün değil. O halde aynı gün
iki sandık önerisi ayakları yerden kesik bir öneri...
Karışıklık
Cumhurbaşkanını halkın seçmesi 22 Temmuz'dan çok
sonra olabilir. Bu tarihe kadar yeni Meclis göreve başlamış
olacak. Yeni Meclis'in ilk işi de Anayasa'ya göre yeni cumhurbaşkanını
seçmek. Yeni Meclis cumhurbaşkanı seçecek mi, yoksa
referandum sonucu beklenecek ve halkın seçmesi mi sağlanacak?
Bu da ayrı bir karışıklık.
Öfkeyle olmaz
Türkiye'de parlamenter rejim değişecekse bu detaylı,
uzun bir tartışma sürecini gerektirir. Öfkeyle yapılacak
bir iş değildir. Artısı, eksisi iyi düşünülmelidir.
Salt, Genelkurmay'a ve Anayasa Mahkemesi'ne yanıt olsun diye ne
olduğu belli olmayan bir garip rejim oluşturmak çok sakıncalı
olur.
Üzerinde dikkatle durulması gereken bir yön de "Seçimi ben
kazandım, arkama halk desteği aldım" diyerek
"TSK'yla hesaplaşma" havasına girmektir.
Bu yapılabilecek en büyük yanlış olur...
http://www.milliyet.com.tr/2007/05/04/yazar/bila.html
***
Mağduriyet
değil, alternatifsizlik mevcut istikrarsızlığı
sürdürür
Faik ÖZTRAK
04 Mayıs 2007
Türk siyaseti oldukça önemli
bir sınavdan geçiyor. Siyasetin, fırtınalı denizde,
demokrasi gemisini sakin sulara ulaştırıp ulaştıramayacağını
göreceğiz.
Ancak geçen hafta patlayan fırtınadan sonra gelinen noktada
siyasette tarafların aldığı tavra baktığınızda
bunun hiç de kolay olmayacağı ortaya çıkıyor.
Riski artırmayın
Siyasette yaşanan dalgalanmaya piyasaların tepkisi oldukça
yumuşak sürüyor. Geçen yıl Merkez Bankasına Başkan
atama sürecinde yapılan hatalar küresel iklimdeki bozulmayla
birleşince ortaya çıkan tepki, etkileri bugün de devam eden,
çok daha yüksek kayıplara yol açtı.
Bunun da öncesinde küresel risk iştahının dibe vurduğu
2001 yılında yaşanan krizde ise ortaya çıkan korkunç
kayıplar hâlâ zihinlerden silinmedi. Bütün bunlar küresel
iklimin, siyasetin yaratabileceği ekonomik kayıplar açısından
oldukça belirleyici olduğunu gösteriyor.
Ancak siyasetin ekonomiye etkilerini azaltan iklim değiştiğinde,
bu gün yaratılan siyasi belirsizlik sürerse bunun millete faturası
çok yüksek olacaktır. Dolayısıyla iktidar ekonomide bugün
gözlenen yumuşak hareketlere bakıp oyun alanının çok
geniş olduğunu düşünmemelidir.
Bu nedenle istikrarsızlığı hızla düşürecek
bir erken seçim kararı alırken yanına yeni
tedirginliklere neden olacak ve üzerinde iyi düşünülmesi
gereken anayasa değişikliklerini eklemek yeni krizler
yaratmaktır.
Mağdur rolü artık sökmüyor
Bu hafta başından beri hükümet vatandaşın bir önceki
haftaya göre daha fakirleştiğini söylerken, siyasi krize
kendi dışındakilerin sebep olduğunu ileri sürmekte
ve mağduru oynamak istemektedir.
2001 yılında yaşanan kriz sonrasındaki dönemde de o
zamanki hükümet krize neden olarak kendi dışındaki
makamları göstermeyi denemiştir. Ama bu strateji boşa çıkmıştır.
Vatandaş uğradığı kaybın faturasını
beni yönet diye seçtiğine tereddütsüz kesmiştir. Ben sana
yönetme yetkisi verdim, senin yönetiminde sorun çıkıyorsa
bu senin yönetememenden kaynaklanır demektedir.
İktidar olmak muktedir olmaktır demektedir. Mağdur rolü
oynamak artık sökmemektedir. Çünkü vatandaş krizler sonrasında
asıl mazlumun kendi olduğunu öğrenmiştir.
Küresel piyasalar da vatandaş gibi düşünmektedir.
İşte bu nedenle 15 gün öncesine kadar istikrar unsuru olarak
gördüğü hükümetin bu gün apar topar erken seçim kararı
almasını olumlu karşılamıştır. Artık
küresel piyasalar da mevcut iktidardan umudunu kesmiştir.
Alternatifsizlik risktir
Ancak iktidar alternatifi olanların ekonomide yaklaşımının
ne olacağını bilmemek de içeride ve dışarıda
ciddi bir endişe yaratmaktadır. Seçimlere çok az bir süre
kalmıştır.
Bu belirsizliği ortadan kaldırmak için, hem ekonomide mevcut
kırılganlığın nasıl giderileceğine,
hem de vatandaşın ekmeğinin nasıl büyütüleceğine
ilişkin projeler derhal iç ve dış kamuoyuna sunulmalıdır.
Mağdurluk edebiyatı değil ama alternatifsizlik, istikrarsızlığın
sürmesine neden olabilir.
http://www.milliyet.com.tr/2007/05/04/yazar/oztrak.html
***
|