UYARIYORUZ:

EMNİYET İÇİNDEKİ "FETHULLAHÇI ÖRGÜT"  SİYONİZME HİZMET ETMEKTEDİR.

 

HRANT DİNK: 

 "ERMENİ SOYKIRIMI YALANININ ORGANİZATÖRÜ SİYONİSTLERİ ve  TÜRK-ERMENİ DÜŞMANLIĞINI KÖRÜKLEYEN SİYONİSTLERİ" BELGELERİYLE GÖSTERECEKTİ, EMNİYET İÇİNDEKİ FETHULLAHÇI'LARIN TERTİPLEDİĞİ SUİKASTLE ÖLDÜRÜLDÜ!!!

 

Hırant Dink Aydoğan Vatandaş'la yaptığı röportajda: "Osmanlı dönemindeki Ermeni Tehciri olaylarının, ittihatçı Sabataist yöneticilerce hazırlandığını ve bugünde Siyonist Yahudi Lobilerince Türkiye'ye karşı kışkırtıldığını" belgeleriyle yazacağını açıklamıştı.

(Kazım GÜLFİDAN, Milli Çözüm Dergisi MART 2007)

 

Hrant Dink ile ölmeden önce yapılan son röportajlardan birini Aydoğan Vatandaş yaptı.

Bu röportaj Vatandaş'ın "Asala Operasyonları aslında ne oldu" adlı kitabında yer aldı. Burada Hrant Dink, Ermenilere uygulanan tehcirin arkasında Saray döner sermayesine hâkim olmaya çalışanların olduğunu söylüyor ve tabii ki Ermeniler ile Yahudiler arasındaki ekonomik çekişmeye dikkat çekiyor! Bu nokta çok önemli.

***

Dink, konuyu ne kadar sarih bir biçimde ortaya koyuyor. Konu tehcirde Sabetaycıların etkisine geliyor: "Bugün Ermenilerin içselleştirdiği tarihe baktığınız zaman da hakikaten bir Alman mililter gücünün arasında da Almanya'daki Yahudi sermayesinin var olduğu dile getirilir...

***

Ermeniler şöyle bir şey söylerler onu çok açık yüreklilikle söyleyeyim, "Aslında bizim başımıza gelenlerde Yahudilerin parmağı vardı" diye bir cümleyi kullanırlar.. Aydoğan Vatandaş'ın bu kitabı oldukça doyurucu bir eser olmuş. Hrant Dink röportajı da gündemi itibariyle ona saldıranların aslında kimin ya da kimlerin maşası olduğunu ortaya koyuyor!

(Nuh Gönültaş, BUGÜN GAZETESİ)

 

Referans Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Eyüp Can, geçen hafta manşetten duyurduğu yazısında, Amerika’daki Yahudi Lobisi’nin temsilcileriyle bir yemekte buluştuklarını ve Yahudi Lobisi temsilcilerinin, Türkiye’yi bu kez kendilerinin bile kurtaramayacaklarını söylediklerini aktardı.

Doğrusu, bu cinayetle, Türkiye, hem Ermeni meselesiyle ilgili yurtdışında hareket kabiliyetini kaybetmiş oluyor, hem de son zamanlarda Ermeni meselesinde ‘Egemen’ güçleri de suçlayan Hrant Dink susturulmuş oluyor.

Cinayeti Cumhurbaşkanlığı süreci ile ilgili olarak değerlendirenler de elbette çıkabilir. Ancak Dink cinayetinin zamanlaması, daha çok Türkiye’nin Ermeni meselesi ile ilgili yurt dışındaki faaliyetleri açısından elini zayıflatacak hamlelerden biri gibi gözüküyor bana.

(Aydoğan Vatandaş, sonsaniye.net)

 

Hrant Dink müthiş ve hayatına mal olacak kadar da tehlikeli şu tespitte bulunuyor:
 
Diasporayı yakından bilen, tanıyan bir kişi olarak gördüğüm gerçek odur ki; Ermeni soy kırım iddialarına ilişkin uluslar arası etkili kampanyalar yürütebilecek, çeşitli ülkelerin meclislerinde kararlar, yasalar çıkarttırabilecek güce kesinlikle sahip değildir. Hele Ermeni nüfusun Almanya gibi yok denilecek kadar az olduğu ülkelerin parlamentolarında bu tür kararları çıkartabilmeleri nasıl düşünülebilir? Şu hususu da ilave edeyim ki Ermeni soy kırım iddialarının ne Ermenilere ne de Ermenistan’a bugüne kadar hiçbir yararı olmamıştır.
 
Bu sözleri, Hrant Dink’in, ABD Yahudi Lobisinin ve uluslar arası siyonist örgütlerin gücünü tespit ettiğini ve bu gücün Ermeni soykırım iddialarını dünya gündeminde sürekli tutarak Ermeniler üzerinden Yahudilere hizmet eden politikalar geliştirdiğini net şekilde belirlediğini göstermektedir.

***

Tehcir olayını gerçekleştirenler Osmanlı yönetimini birtakım siyasi komplolar, ihtilaller, baskınlar sonucu ellerine geçirmiş bulunan İttihat ve Terakki Cemiyeti (partisi) liderleriydi. Tehcir olayını planlayıp hayata geçiren Sadrazam olarak bu yaptığını sürgün bulunduğu Almanya’da bir Ermeni militanın kurşunlarını ensesinden yiyerek hayatı ile ödeyen Talat Paşa bir Sabetayist ve aynı zamanda masondu.
 
Hınçak ve Taşnak Ermeni örgütlerini kurup yöneten, bağımsız devlet vaadiyle kışkırtıp kanlı eylemler yaptıran, böylece Osmanlı’yı arkadan vurup ihanet ettiren dünya siyonizminin kontrolündeki devletler tehcir faciasını seyretmekle yetinmediler çeşitli destekler de sağladılar.
 
Tıpkı siyonizme sırtını dayayan Sabetayist Cemaat oligarşisinin, modern dünyanın gözleri önünde Varlık Vergisi gibi aklın-havsalanın alamayacağı bir uygulama ve sistematik şekilde devlet güçleri marifetiyle yürütülen 6-7 Eylül çapul olaylarında gerçekleştirdiği yağma ve çapul sonucu Tehcir’den artakalan Ermenilerle Mübadele’den artakalan Rumları göçe zorlarken seyirci kaldıkları gibi.
 
Siyonist güç odakları şimdi de dağıtılan Sabetayist Cemaat oligarşisi için Türkiye’yi yeniden tekelistan haline getirmek amacıyla tertipledikleri siyasi komplo ve cinayetleri gerekçe göstererek Ermeni soy kırım iddialarını sürekli gündemde tutmaktadırlar. Yani bir asır önce bizzat işledikleri siyasi suç ve cinayetleri gerekçe göstererek şimdi yenilerini sahnelemektedirler.
 
Öyle ki; ABD Yahudi Lobisine bağlı unsurlar bir yandan Ermeni soy kırım tasarılarını engellemek adına Türkiye’den her yıl yüklü miktarda paralar alırken, öte yandan bu tasarıların hazırlanıp parlamentoya sevk edilmesini bizzat organize etmektedirler. Tabii, Ermeni diasporasını da bu çevirdikleri hilekâr dolaplarına kılıf yapmaktadırlar.
 
Hiç kuşkusuz Ermeni diasporasının bu tür büyük işlere gücü de aklı da yetişmez. İşte Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink bu dehşet verici gerçeği görüp tespit ettiği ve mensubu bulunduğu cemaate de göstermeye çalıştığı için hedef yapıldı. Hrant Dink’in bu tespiti ve bu tespit doğrultusundaki görüş ve düşüncelerini yayması dünya siyonizmi ve onun Türkiye’deki uzantısı Sabetayist Cemaat unsurları dışında kimin öfkesini kabartabilir?
 
Dünya Siyonizmi Türkiye düşmanlığını Ermeni diasporası ve kukla Ermenistan yönetimi üzerinden yürüttüğü gibi; Sabetayist Cemaat yapılanması da Ermeni toplumuna karşı gerçekleştirdiği saldırılarda öteden beri hep sözde birtakım milliyetçi unsurları kullanmaktadır.

***

Gerek Hrant Dink’in dile getirdiği görüş ve düşüncelerinin siyonist komplolara çomak sokacak nitelikte olması, gerekse suikastında kullanılan tetikçinin milliyetçi tandanslı olması birer ok işareti şeklinde gerçek failleri göstermektedir. Sanırım bu tür temiz (!) işlerin MOSSAD mutfağında pişirilip servis yapıldığını söylemeye gerek yoktur.

(Vahit Şekerci, El Aziz Gazetesi)

 

 
Hiç kuşkusuz ki Hrant Dink cinayetini bunca netameli kılan, arkasında Yahudi parmağı olduğuna dair yönüdür. Aydoğan Vatandaş Hrant Dink ile son yaptığı röportaja yayınladığı kitabında yer vermiş. Hrant Dink, bu röportajda bir korkunç sırrı ifşa ederek “Ermeniler arasında sıkça tekrarlanan bir söz vardır: Bizim başımıza ne geldiyse Yahudilerden geldi diye” anlatıyor.


 Bu, Ermeni soykırım iddiaları konusunda bir kilit cümledir. Bir de Tehcir olayını Osmanlı Sarayı’ndaki döner sermayeden ihale alan Yahudi-Ermeni tüccarların rekabetinin sonucu olduğunu söylüyor. Hrant Dink işte bu korkunç sırrı bildiği ve bu dehşet gerçeği fark edip Ermeni toplumunu da bu yönde aydınlatmaya çalıştığı için tehlikeli bulundu ve öldürüldü.

(Sururi Seçmen, El Aziz Gazetesi)

 

Bakın ne diyor Hrant Dink: "Ben Ermeni tehcirine Almanları, Rusları ve Amerika'yı da kesinlikle katarım. Hatta bana sorarsanız baş sorumluları sayarım. Ama tabi bunun içerisinde, o zaman Osmanlı'nın İttihat ve Terakki yönetiminin lider kadrolarının o gün artık kafalarında oluşturdukları ve hakikaten buna ilişkin destek de buldukları politikayı hayata geçirmelerinde özellikle Almanların ve Avusturya Macaristan imparatorluğunun çok büyük rolünün olduğunu biliyorum." Belgelere bakınca her şeyi ne olarak görüyorsunuz. "Abdülhamit reform sözü veriyor Ermenilerle ilgili. Bunları yapmak için bir takım çabalar içerisine bazen giriyor. Ama bir de bakıyorsunuz Almanlar ya da Avusturya "Bu reformları uygulamana gerek yok diyorlar mesela. Oysa belki o reformlar uygulansa bu kapışma o noktalara varmayacaktı."

"Biliyorsunuz saray olgusu vardı, ve saraya ekonomik olarak hâkim olma meselesi de o dönem Osmanlı içerisinde yaşayan Ermenilerle Yahudiler arasında önemli bir yarışmaydı. Öyle kimi zaman Yahudiler, sarayın ekonomisine, ekonomik döner sermayesine bir tür sahip olabiliyordu. Böyle Ermenilerle Yahudiler arasında sarayın döner sermayesine hâkim olma, ticarete hâkim olma gibi bir dipten giden yarışın olduğu bir vaka....

Ermeniler şöyle bir şey söylerler onu çok açık yüreklilikle söyleyeyim, "Aslında bizim başımıza gelenlerde Yahudilerin parmağı vardı" diye bir cümleyi kullanırlar.. Aydoğan Vatandaş'ın bu kitabı oldukça doyurucu bir eser olmuş. Hrant Dink röportajı da gündemi itibariyle ona saldıranların aslında kimin ya da kimlerin maşası olduğunu ortaya koyuyor!"

(Kazım GÜLFİDAN,   Milli Çözüm Dergisi) 

 

Bizim başımıza gelenlerde Yahudi parmağı vardı!

BUGÜN GAZETESİ

03.02.2007

Nuh Gönültaş

 


Hrant Dink cinayeti hakkında her şey yazıldı çizildi. Fakat Hrant Dink'in "Ermeni soykırımı" hakkındaki düşünceleri kargaşa içinde kayboldu gitti. Oysa Hrant Dink'in ağzından asla "Ermeni soykırımı" diye bir kelime çıkmadı. O bunu hiç söylemedi.

O sadece bir kurban ne yazık ki! Hrant Dink ile ölmeden önce yapılan son röportajlardan birini Aydoğan Vatandaş yaptı.

Bu röportaj Vatandaş'ın "Asala Operasyonları aslında ne oldu" adlı kitabında yer aldı. Burada Hrant Dink, Ermenilere uygulanan tehcirin arkasında Saray döner sermayesine hâkim olmaya çalışanların olduğunu söylüyor ve tabii ki Ermeniler ile Yahudiler arasındaki ekonomik çekişmeye dikkat çekiyor! Bu nokta çok önemli. Hatta o zamandan bu yana Türk Derin Devleti içinde yapılanan, ittihat ve terakki geleneği ile birlikte bu günlere kadar gelen yapının ermeni tehciri konusundaki yoğun etkisini bir Ermeninin dile getirmesi önemli olmalı.

Bakın ne diyor Hrant Dink: "Ben buna Almanları muhakkak katarım. Rusları kesinlikle katarım ve Amerika'yı da kesinlikle katarım. Bütün bunların hakikaten o zaman, yeni bir fil gibi etrafı yıkıp geçen o yöntemlerinin çok etkili payının olduğunu düşünüyorum. Hatta bana sorarsanız baş sorumluydular derim. Ama tabi bunun içerisinde, Türkler demeyelim, o zaman Osmanlı'nın İttihat ve Terakki yönetiminin çok net olarak içindeki bu lider kadrolarının o gün artık kafalarında oluşturdukları ve hakikaten buna ilişkin destek de buldukları politikayı hayata geçirmelerinde özellikle Almanların ve Avusturya Macaristan imparatorluğunun çok büyük rolünün olduğunu biliyorum. Belgelere bakınca her şeyi ne olarak görüyorsunuz. " "Abdülhamit reform sözü veriyor Ermenilerle ilgili. Bunları yapmak için bir takım çabalar içerisine bazen giriyor ya da girmiyor. Ama girmemesinde bir de bakıyorsunuz Almanların ya da Avusturya'nın etkisi çok büyük. Bu reformları uygulamana gerek yok diyorlar mesela. Oysa belki o reformlar uygulansa bu kapışma o noktalara varmayacaktı. Ya da İngilizler ya da Fransızlar böyle, bu topraklara üstten bakan bir bakışla dayatmacı bir bakışla bir tür hamilik rolüne soyunarak burada yaşayan bir takım hristiyan kesimlerin hayatıyla oynamayacaklardı.

" Dink, konuyu ne kadar sarih bir biçimde ortaya koyuyor. Konu tehcirde Sabetaycıların etkisine geliyor: "Bugün Ermenilerin içselleştirdiği tarihe baktığınız zaman da hakikaten bir Alman mililter gücünün arasında da Almanya'daki Yahudi sermayesinin var olduğu dile getirilir... Ben Sabetaycılık gibi şeylerin de içine çok girmek istemiyorum. Evet, bahsettiğiniz İttihat ve Terakki liderlerinden bir kaçının, Dr. Nazım gibi falan, bunların Sabetay Sevi, yani işte yahudilikten dönme müslüman Yahudiler olduğunu söyleyen görüşler de var.

"Biliyorsunuz saray olgusu vardı, ve saraya ekonomik olarak hâkim olma meselesi de o dönem Osmanlı içerisinde yaşayan Ermenilerle Yahudiler arasında önemli bir yarışmaydı. Öyle kimi zaman Yahudiler, sarayın ekonomisine, ekonomik döner sermayesine bir tür sahip olabiliyordu. Bazen Ermenilere kızardı padişah Abdülhamit, yayınlardı fetva, işte bundan sonra Osmanlı devlet ihalelerine Ermeniler girmeye gibi şeyler. Böyle Ermenilerle Yahudiler arasında sarayın döner sermayesine hâkim olma, ticarete hâkim olma gibi bir dipten giden yarışın olduğu bir vaka....

Ermeniler şöyle bir şey söylerler onu çok açık yüreklilikle söyleyeyim, "Aslında bizim başımıza gelenlerde Yahudilerin parmağı vardı" diye bir cümleyi kullanırlar.. Aydoğan Vatandaş'ın bu kitabı oldukça doyurucu bir eser olmuş. Hrant Dink röportajı da gündemi itibariyle ona saldıranların aslında kimin ya da kimlerin maşası olduğunu ortaya koyuyor!

***


http://www.bugun.com.tr/haberler/040307/p34341y129.asp

 

Hrant Dink Cinayeti: Bir Taşla birkaç kuş
Aydogan Vatandas

Aydoğan Vatandaş



Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni, Hrant Dink, dün aldığı 3 kurşun darbesiyle yaşamını yitirdi.



Kendisiyle 2005 yılının Mayıs ayında tanışmış, Ermeni Meselesi ve ASALA Cinayetlerini anlamaya çalıştığım Alfa Yayınları’ndan çıkan ‘ASALA Operasyonları’ kitabım için bir röportaj yapmıştım.

Dink bu röportajında, Türkiye’de hala kimsenin tartışmaya cesaret dahi edemediği bazı iddialarda bulunmuş, Ermenilerin başına gelen olaylarda bambaşka faktörlere değinmişti.

Dink, Ermenilerin başına gelenlerden, Osmanlı’nın dışında bazı ülkelere, arkalarındaki sermaye yapılarına ve İttihat Terakki içerisindeki etkin, etnik bir cemaate de dikkatleri çekiyordu.

Dink, tehcir hadisesini ‘emperyalizm’ bağlamında da ele alma eğilimindeydi.

Cinayetin zamanlamasına bakıldığında, bir taşla 2 kuş vurulduğu ortadadır.

Bilindiği gibi Ermeni meselesi Amerikan Senatosu’nda bir süre sonra ele alınacak.

Referans Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Eyüp Can, geçen hafta manşetten duyurduğu yazısında, Amerika’daki Yahudi Lobisi’nin temsilcileriyle bir yemekte buluştuklarını ve Yahudi Lobisi temsilcilerinin, Türkiye’yi bu kez kendilerinin bile kurtaramayacaklarını söylediklerini aktardı.

Doğrusu, bu cinayetle, Türkiye, hem Ermeni meselesiyle ilgili yurtdışında hareket kabiliyetini kaybetmiş oluyor, hem de son zamanlarda Ermeni meselesinde ‘Egemen’ güçleri de suçlayan Hrant Dink susturulmuş oluyor.

Cinayeti Cumhurbaşkanlığı süreci ile ilgili olarak değerlendirenler de elbette çıkabilir. Ancak Dink cinayetinin zamanlaması, daha çok Türkiye’nin Ermeni meselesi ile ilgili yurt dışındaki faaliyetleri açısından elini zayıflatacak hamlelerden biri gibi gözüküyor bana.

İşte MİT Müsteşarı sayın Emre Taner’e burada görev düşüyor.

MİT’in proaktif bir vizyona sahip olması gerektiğini, gelişmeleri sadece izlemekle kalmayıp, hamle de yapmayı öneren sayın Taner’e önemli bir fırsat çıktı.

Cinayeti çözmek, uluslararası bağlantılarını ortaya çıkarmak gibi.

MİT müsteşarının sözleri hafızalarda bu denli tazeyken gerçekleştirilen böyle bir suikastın, kuşkusuz MİT’e bakan yönleri de olmalı.

MİT’e söylenen şu olabilir mi: ‘Siz istediğiniz kadar, proaktif olmaya çalışın, biz güpegündüz, gözünüzün önünde, işte böyle cinayet işleriz’.

‘Geleceği öngörmek onu yeniden yaratmaktır.’



http://www.sonsaniye.net/yazar9396.htm

 

HRANT DİNK KİMİN HEDEFİNDEYDİ?

Vahit Şekerci

24 Ocak 2007

 



Siyasi nitelikli suikastlar konusunda olayın arkasındaki gerçek faillerin ve asıl iradenin belirlenmesi konusunda tetikçinin kime hizmet ettiği, ortaya koyduğu eylemden kimin yararlandığı hususuna genelde önem verilir. Uğradığı menfur suikast üzerine Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in kamuoyuna aktarılan görüş ve düşüncelerinden öyle nitelikte biri var ki cinayetin arkasındaki asıl güç ve iradeyi boncuk gibi ortaya koymaya yetiyor.
 
Varlığını kamufle edip hedef olmaktan sakındırmaya yönelik önlemlere çok büyük önem veren derin güçler kendilerini teşhis ve tespit eden kişilere karşı oldukça amansızdırlar. Bu tür kişilerin gerek varlıklarını gerekse eylemlerini projeksiyonları altına almak suretiyle kamuoyuna ışık tutup toplumu aydınlatmalarına asla göz yummaz, tahammül edemezler. Hele söz konusu olan Hrant Dink gibi belli bir toplumun üzerinde etkili olan kanaat önderi konumundaki bir kişi ise…
 
Hrant Dink müthiş ve hayatına mal olacak kadar da tehlikeli şu tespitte bulunuyor:
 
Diasporayı yakından bilen, tanıyan bir kişi olarak gördüğüm gerçek odur ki; Ermeni soy kırım iddialarına ilişkin uluslar arası etkili kampanyalar yürütebilecek, çeşitli ülkelerin meclislerinde kararlar, yasalar çıkarttırabilecek güce kesinlikle sahip değildir. Hele Ermeni nüfusun Almanya gibi yok denilecek kadar az olduğu ülkelerin parlamentolarında bu tür kararları çıkartabilmeleri nasıl düşünülebilir? Şu hususu da ilave edeyim ki Ermeni soy kırım iddialarının ne Ermenilere ne de Ermenistan’a bugüne kadar hiçbir yararı olmamıştır.
 
Bu sözleri, Hrant Dink’in, ABD Yahudi Lobisinin ve uluslar arası siyonist örgütlerin gücünü tespit ettiğini ve bu gücün Ermeni soykırım iddialarını dünya gündeminde sürekli tutarak Ermeniler üzerinden Yahudilere hizmet eden politikalar geliştirdiğini net şekilde belirlediğini göstermektedir.
 
El-Aziz olarak biz de her zaman ifade ettik ki Osmanlı’nın son yıllarından beri Müslüman toplum ile arasına kin, nefret ve düşmanlık tohumları saçılarak Ermeni ve Rum tehlikesi suni şekilde büyütüldü ve arkasında Sabetayist Cemaatin müthiş gücü saklanıp kamufle edildi. Türkiye bu politikalar üzerine inşa edildi.
 
Bu sistematik ve ısrarlı derin politikalar sonucudur ki özellikle geleneksel olarak tebaa-i sadıka diye hayırla anılan Ermeniler ile birlikte Rumlar Osmanlı Devleti’nin en köklü toplumları olmalarına rağmen Türkiye’de nefret edilen, kökleri kazınıp tamamen yok edilen iki azınlık yapıldılar. Buna karşın Yahudiler yüceltilip ezici Müslüman çoğunluk üzerinde bile her sahada hâkim konuma getirildiler.
 
Tehcir olayını gerçekleştirenler Osmanlı yönetimini birtakım siyasi komplolar, ihtilaller, baskınlar sonucu ellerine geçirmiş bulunan İttihat ve Terakki Cemiyeti (partisi) liderleriydi. Tehcir olayını planlayıp hayata geçiren Sadrazam olarak bu yaptığını sürgün bulunduğu Almanya’da bir Ermeni militanın kurşunlarını ensesinden yiyerek hayatı ile ödeyen Talat Paşa bir Sabetayist ve aynı zamanda masondu.
 
Hınçak ve Taşnak Ermeni örgütlerini kurup yöneten, bağımsız devlet vaadiyle kışkırtıp kanlı eylemler yaptıran, böylece Osmanlı’yı arkadan vurup ihanet ettiren dünya siyonizminin kontrolündeki devletler tehcir faciasını seyretmekle yetinmediler çeşitli destekler de sağladılar.
 
Tıpkı siyonizme sırtını dayayan Sabetayist Cemaat oligarşisinin, modern dünyanın gözleri önünde Varlık Vergisi gibi aklın-havsalanın alamayacağı bir uygulama ve sistematik şekilde devlet güçleri marifetiyle yürütülen 6-7 Eylül çapul olaylarında gerçekleştirdiği yağma ve çapul sonucu Tehcir’den artakalan Ermenilerle Mübadele’den artakalan Rumları göçe zorlarken seyirci kaldıkları gibi.
 
Siyonist güç odakları şimdi de dağıtılan Sabetayist Cemaat oligarşisi için Türkiye’yi yeniden tekelistan haline getirmek amacıyla tertipledikleri siyasi komplo ve cinayetleri gerekçe göstererek Ermeni soy kırım iddialarını sürekli gündemde tutmaktadırlar. Yani bir asır önce bizzat işledikleri siyasi suç ve cinayetleri gerekçe göstererek şimdi yenilerini sahnelemektedirler.
 
Öyle ki; ABD Yahudi Lobisine bağlı unsurlar bir yandan Ermeni soy kırım tasarılarını engellemek adına Türkiye’den her yıl yüklü miktarda paralar alırken, öte yandan bu tasarıların hazırlanıp parlamentoya sevk edilmesini bizzat organize etmektedirler. Tabii, Ermeni diasporasını da bu çevirdikleri hilekâr dolaplarına kılıf yapmaktadırlar.
 
Hiç kuşkusuz Ermeni diasporasının bu tür büyük işlere gücü de aklı da yetişmez. İşte Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink bu dehşet verici gerçeği görüp tespit ettiği ve mensubu bulunduğu cemaate de göstermeye çalıştığı için hedef yapıldı. Hrant Dink’in bu tespiti ve bu tespit doğrultusundaki görüş ve düşüncelerini yayması dünya siyonizmi ve onun Türkiye’deki uzantısı Sabetayist Cemaat unsurları dışında kimin öfkesini kabartabilir?
 
Dünya Siyonizmi Türkiye düşmanlığını Ermeni diasporası ve kukla Ermenistan yönetimi üzerinden yürüttüğü gibi; Sabetayist Cemaat yapılanması da Ermeni toplumuna karşı gerçekleştirdiği saldırılarda öteden beri hep sözde birtakım milliyetçi unsurları kullanmaktadır.

 

Kendini kamufle etmeye olağanüstü önem atfeden bu gizli Yahudi Cemaati mensupları hemen her kesim içerisine yerleşseler de özellikle milliyetçi kuruluşlarda yuvalanmaktadırlar. Bu yüzden yakın tarihin en büyük milliyetçi ideologları genellikle hep bu gizli Yahudi Cemaatinin mensuplarıdırlar.
 
Siyasi cinayetlerde genellikle militan milliyetçi topluluklar içerisinden tetikçiler belirlenip seçilmesi tesadüfi değildir. Yahudilerin en kadim yöntemleri olan böl ve yönet taktiği ancak mikro milliyetçilik ile bölünüp istikrarsızlaştırılan toplumlarda uygulanabilir. Kendisi de ırkçı bir sözde din olan Yahudilik yeryüzündeki tüm ırkçı hareketleri de örgütlemektedir.
 
Gerek Hrant Dink’in dile getirdiği görüş ve düşüncelerinin siyonist komplolara çomak sokacak nitelikte olması, gerekse suikastında kullanılan tetikçinin milliyetçi tandanslı olması birer ok işareti şeklinde gerçek failleri göstermektedir. Sanırım bu tür temiz (!) işlerin MOSSAD mutfağında pişirilip servis yapıldığını söylemeye gerek yoktur.

İlginç bir husus da Danıştay saldırısını gerçekleştiren tetikçi ile Hrant Dink suikastını gerçekleştiren tetikçinin aynı odak tarafından yönlendirildiği ortada olmasına rağmen malum çevrelerin birinin eylemini ısrarla başörtüsü ile ilintilendirip Müslümanların başına sarmaya çalışırken; bunu devlete mal etmeye çaba göstermeleridir

http://www.el-aziz.com/modules.php?name=Kose_Yazilari&op=viewarticle&artid=543

******

BBP’NİN ESRARENGİZ DOKUNULMAZLIĞI

Sururi Seçmen
14 Şubat 2007

 

***

Hiç kuşkusuz ki Hrant Dink cinayetini bunca netameli kılan, arkasında Yahudi parmağı olduğuna dair yönüdür. Aydoğan Vatandaş Hrant Dink ile son yaptığı röportaja yayınladığı kitabında yer vermiş. Hrant Dink, bu röportajda bir korkunç sırrı ifşa ederek “Ermeniler arasında sıkça tekrarlanan bir söz vardır: Bizim başımıza ne geldiyse Yahudilerden geldi diye” anlatıyor.


 Bu, Ermeni soykırım iddiaları konusunda bir kilit cümledir. Bir de Tehcir olayını Osmanlı Sarayı’ndaki döner sermayeden ihale alan Yahudi-Ermeni tüccarların rekabetinin sonucu olduğunu söylüyor. Hrant Dink işte bu korkunç sırrı bildiği ve bu dehşet gerçeği fark edip Ermeni toplumunu da bu yönde aydınlatmaya çalıştığı için tehlikeli bulundu ve öldürüldü.


Bir suikast olayının arkasında Yahudiler varsa hiçbir şekilde aydınlatılmasının mümkünatı yoktur. Çünkü hemen her taşın altından onlar çıkarlar ve her noktada, her safhada olaya müdahale edip mecrasından saptırırlar. Sonra da girift bir yumağa dönüştürüp kördüğüm yaparlar. Hiç kimse de artık gerçekte ne olduğunu bilip içinden çıkamaz.


Dünyada ve Türkiye’de bunun sayılamayacak kadar örnekleri vardır. Başkan John Kennedy suikastinde olanları, ABD başta olmak üzere tüm dünya hayretle ve fakat umut kırıcı bir acziyet içerisinde izledi. Sonuçta bir medya ordusu ve kameralar önünde işlenen bu suikast aydınlatılamadı. Sadece herkes bu siyasi cinayetin arkasında Yahudiler olduğunu anladı, o kadar.  Şurası da ilginç: O güne kadarki bütün ABD başkanları Yahudi iken John Kennedy seçilen ilk Katolik başkandı.


Turgut Özal’a da ANAP büyük kongresinde kameralar önünde suikast girişiminde bulunuldu.  Başbakan Özal hafif yaralı kurtulurken tetikçi sağ ele geçirildi. Buna rağmen olay aydınlatılamadı. Cumhurbaşkanı iken Çankaya’daki ölümü de bir dizi şüpheli olay sonucu gerçekleşti. Eşi suikast yapıldığını söylediyse de kimse aldırmadı.


Kardeşi Korkut Özal “Bana ağabeyim suikast girişimini Erol Simavi planladı dedi” diye televizyonlarda açık açık söyledi yine kimse tınmadı. Sadece bazı köşe yazarları “Korkut Bey çok ayıp! Erol Bey hiç böyle şey yapar mı? Biz Erol beyi bilmez miyiz? Gözü kapalı kefil oluruz” türünden ucuz bir söylemle iddialar üzerine şal örtüp geçiştirdiler. Devlet, mason ve Sabetayist Erol Simavi’nin ifadesini bile alamadı.


Milliyet Gazetesi’nin Sabetayist başyazarı olmasının ötesinde herhangi bir özelliği bilinmeyen Abdi İpekçi’ye yapılan suikast 30 yıldır Mısır’daki sağır sultana kadar 7’den 70’e herkesin zihnine kazındı. Bilmeyeni, duymayanı kalmadı. Peki, 12 Mart Muhtırası sonrası başbakanlık yapan Prof. Nihat Erim’in 3 resmi korumasıyla birlikte suikast sonucu öldürülmesi olayı daha sonra olmasına rağmen bugün niye kimse bilmiyor?


Uğradıkları suikast nedeniyle ülkenin 4. sıradaki gazetesinin Yahudi başyazarının bunca önemsenmesine karşın; Başbakanlık yapmış bir bilim adamı ve yanındaki 3 resmi korumasının bunca önemsenmeyişindeki yaman çelişkinin oluşturduğu tablo eğer kimseye bir şey anlatamıyorsa; biz şu kuru ifadelerle ne anlatabiliriz ki…


Hrant Dink cinayetini kimler işlemiş olursa olsun… Bu suikastın arkasında Yahudi olduğu her haliyle bellidir. Zaten dört bir yandan başlatılan delil karartma ve bilgi kirliliği oluşturma çabası cinayetin arkasındaki korkunç büyük güç hakkında yeterli fikir veriyor.


Hiç kuşkusuz ki bu gerçeği Ermeni Cemaati önderleri herkesten iyi bilirler. Ama gıklarını çıkartamazlar. Yahudi’nin bu gaddar gücünü hep enselerinde hissederler de ondan!



http://www.el-aziz.com/modules.php?name=Kose_Yazilari&op=viewarticle&artid=565

 

DİNK CİNAYETİNDE YENİ GELİŞME: 

BÜTÜN YOLLAR FETHULLAH SİCİLLİ RAMAZAN AKYÜREK'E ÇIKIYOR

10 Mayıs 2007

 

Hrant Dink suikastı ile ilgili çarpıcı biligiler ortaya çıkmaya devam ediyor. Erhan Tuncel ve Yasin Hayal cezaevinden konuşmaya başladılar. Tuncel ve Hayal'in verdiği ifadeler Fethullah sicilli İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek'i işaret ediyor. İşte Yasin Hayal ve Erhan Tuncel'in ifadelerindeki önemli ayrıntılar.

HRANT DİNK CİNAYETİNDE YENİ GELİŞME


Mc Donalds bombalamasını da Erhan Tuncel'in örgütlediğini söyleyen Yasin Hayal, soruşturmayı yürüten Cumhuriyet Savcılarına verdiği dilekçeler de "2006 yılının sonlarına doğru ErhanTuncel'in Hrant Dink cinayetini bir an önce yapalım" dediğini belirtti.

FETHULLAH SİCİLLİ İSTİHBARAT DAİRE BAŞKANININ "OPERASYON EKİBİ"


Yasin Hayal'in babası Bahattin Hayal de, tanık sıfatıyla verdiği bir ifadede çok önemli bilgiler verdi. Mc Donalds bombalamasının ardından kendisini yanına çağıran Trabzon Emniyet Müdürlüğü'nden üst düzey bir yetkilinin kendisine "Yasin bundan sonra daha iyi yaşayacak... Biz raporumuzu ona göre düzenleriz, kendisi de kurtulur" dediğini anlattı.


İşte bu ifade Yasin Hayal'in de Erhan Tuncel gibi Trabzon'daki operasyon ekibinde olduğunu gösteriyor.

ERHAN TUNCEL, NEDEN İFADE VERMEKTEN VAZGEÇTİ?


Erhan Tuncel, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na bir mektup yazarak konuşmak istediğini söyledi. Savcılığa getirilen Erhan Tuncel, ifade vermekten vazgeçtiğini söylüyor. Anlaşılan Tuncel'in savcılığa gönderdiği mektubu "birileri" okumuş ve ifade vermesini engellemiş.

ERHAN TUNCEL'İ TEHDİT ETTİLER

Erhan Tuncel daha önce de polis muhbirliğinden ayrılmayı düşündüğünü ancak tehdit edildiğini de şu şekilde ifade ediyor: "M.Z.'ye emniyete bilgi verme işini bırakmak istediğimi söyledim. O da, 'Ben sana kefil oldum, öyle kafana göre bırakamazsın' dedi. Ve beni renkli gözlü müdür yardımcısına götürdü. O da, 'Sen bizimlesin. Kendi kafanda kurduğun kurguları Yasin'in üzerine atma, eski dosyalarını çıkartır, gereğini yaparım' dedi. Daha sonra, polis M.Z. Bayburt'a tayin oldu."

Dönemin Trabzon Emniyet Müdürü, şu andaki İstihbarat daire Başkanı Ramazan Akyürek ile Erhan Tuncel arasındaki isim ise Erhan Tuncel'in ifadesinde belirttiği "M.Z isimli emniyetçi". Tuncel, ifadesinde bu emniyetçinin kendisini muhbir yaptığını belirtiyor. Hrant Dink'in öldürüldüğü 9 Ocak akşamı Tuncel'le telefonda görüşen emniyetçi, Tuncel'e şu soruları soruyor: "Cinayeti sizinkiler mi işledi? Bana anlattığınız gibi mi oldu? Hani Ogün teslim olacaktı? Yasin mi yaptı?"...

OLAYLAR FETHULLAH SİCİLLİ RAMAZAN AKYÜREK'İ İŞARET EDİYOR


Trabzonspor operasyonunu yönetmek için Trabzon'a atanan dönemin Emniyet Müdürü Ramazan Akyürek'in kurduğu "operasyon ekibi" Rahip Santaro cinayeti, Mc Donalds bombalanması ve Hrant Dink cinayetlerini örgütlediler. Savcılık istihbarat bilgilerini imha etse de, Erhan Tuncel'in gerçekleri itiraf etmesi engellense de bütün yollar Fethullah Sicilli İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek'e çıkıyor.

http://ulusalkanal.com.tr/index.php?option=com_content&task=view&id=4596&Itemid=4

 

Dink cinayetinde şok gelişme

09/05/2007

 

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, "devlet sırrı" olduğu gerekçesiyle Dink suikasti ile ilgili belgelerin Trabzon Emniyeti tarafından imha edildiğini açıkladı.

Hrant Dink cinayeti soruşturmasını yürüten İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın ve cinayeti önleme konusunda ihmalleri olduğu iddia edilen Trabzon Emniyeti’nin soruşturma dosyasındaki bazı belgeleri “devlet sırrı” niteliğinde olduğu gerekçesiyle imha ettiği ortaya çıktı. Dink ailesinin avukatları, belge imha etmenin suç olduğunu belirterek sorumlular hakkında suç duyurusunda bulanabileceklerini açıkladı. 

Dink suikasti ile ilgili soruşturmayı yürüten terör suçlarına bakmakla özel yetkili İstanbul Cumhuriyet Savcıları Fikret Seçen ve Selim Berna Altay hazırladıkları iddianamede çok önemli bir ayrıntıya yer verdiler. İddianamenin “hukuki vasıflandırma” başlıklı 6. bölümünde sanıkların içinde oldukları yapılanmanın “terör örgütü” olduğu savunulduktan sonra şu çarpıcı ifade yer aldı:

* “(...) Bu gerekçeler göz önüne alınarak olayda da Trabzon Emniyet Müdürlüğü nezdinde yapılmış olan istihbari nitelikli iletişim tespitleri sonucu elde edilen veriler ile İstihbarat Daire Başkanlığı nezdinde bulunan rapor ve kayıtlar ilgili kurumdan talep edilmek suretiyle evrak içerisine alınmış ve delil olarak değerlendirilmek üzere mahkemenin takdirine sunulmuştur. Bu istihbarat verileri içerisinde yer alan ve soruşturmanın konusu dışında kalan özel hayatın gizliliğine ve devletin güvenliğine ilişkin kayıtlar Cumhuriyet Başsavcılığımızca ve Trabzon Emniyet Müdürlüğünce imha edilmiştir.”

Dink ailesinin avukatı Erdal Doğan “Ceza Muhakemesi Kanunu’nda kolluğa ve savcılığa böyle bir yetki verilmemiştir. Bir belgenin devlet sırrı niteliğinde olduğu anlaşılırsa, bunun mahkemede gizli oturumda görüşüleceği hükmü vardır. Bu düzenleme bile adil yargılanmaya aykırıdır. Ama bu düzenlemeyi aşmak, delil karatmadır. Bu durum soruşturmanın adil ve etkin yürütülmediğinin bir ispatıdır. Soruşturma belli merkezlerden yönlendirilerek mi yapıldı? İmha emrini kim veriyor? Diğer taleplerimizle birlikte bu konuda bir suç duyurusunda bulunmayı da değerlendireceğiz.”

 

http://www.hurriyet.com.tr/ucuncusayfa/6484185.asp?gid=205

***

HRANT DİNK DAVASINDA 'Devlet sırrı kayıtları'na imha!

07/05/2007

 

İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi, gazeteci Hrant Dink'in öldürülmesi olayına ilişkin davanın ilk duruşmasının 2 Temmuz 2007'de yapılmasını 'basına kapalı' olarak kararlaştırdı. İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi, iddianamenin kabulünün ardından tensip tutanağını hazırladı. Mahkemenin savcıların itirazı üzerine kabul ettiği iddianamede ise soruşturma sırasında elde edilen bazı delillerden devlet sırrı çıktığı, bu delillerin savcılık tarafından imha edildiği kaydedildi.

İDDİANAMEDEKİ İTİRAF: İMHA ETTİK


İddianamenin devlet sırrına ilişkin bölümünde; Trabzon Emniyet Müdürlüğü nezdinde yapılmış olan istihbari nitelikli iletişim tespitleri sonucu elde edilen veriler ile İstihbarat Daire Başkanlığı nezdinde bulunan rapor ve kayıtların, ilgili kurumdan talep edilmek suretiyle evrak içerisine alındığı ve delil olarak değerlendirilmek üzere mahkemenin takdirine sunulduğu belirtilirken, bu istihbarat verileri içerisinde yer alan ve "soruşturmanın konusu dışında kalan, özel hayatın gizliliğine ve devletin güvenliğine ilişkin kayıtların" soruşturmayı yürüten İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı ve Trabzon Emniyet Müdürlüğü tarafından imha edildiği bilgisine yer verildi.

İDEOLOJİK AMAÇ TESPİTİ YAPILDI


İddianamede sanıkların tüm eylemlerinin ideolojik amaçlar doğrultusunda, kendi sosyal ve siyasal dünya görüşleri dışında kalan görüşleri toptan reddederek cebir ve şiddet ile tepki göstererek bu tür görüş sahiplerini cezalandırmak, korku ve kaygı yaratmak amacını taşıdığı da ifade edildi.

İddianamede, Erhan Tuncel'in 'Hrant Dink'in öldürülmesine azmettirmek' suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılması isteniyor. Tuncel için ayrıca 'silahlı terör örgütünün yöneticisi olmak', 'patlayıcı madde imal etmek', 'patlayıcı madde atmak', 'mala zarar vermek' ve '6 kişinin yaralanmasına neden olmak' suçlarından da 22.5 ile 48 yıl arasında hapis cezası isteniyor. Yasin Hayal'in de 'Hrant Dink'i öldürmeye azmettirmek' suçundan müebbet hapis cezasına çarptırılması talep edilen iddianamede, O.S. için de 'Hrant Dink'i öldürmek' suçundan, yaşının 18'den küçük olduğu da dikkate alınarak 18 ile 24 yıl arasında hapis cezasına çarptırılması isteniyor.

Nedir bu devlet sırrı?


"Yetkili bulunmayan kişilerce hakkında bilgi sahibi olunması halinde, Devletin güvenliği, millî varlığı, bütünlüğü, anayasal düzeni ve dış ilişkilerini tehlikeye düşürebilecek her türlü bilgi ve belgelerdir" diye tarif edilen Devlet Sırrı, 'çok gizli' ve 'gizli' ibareleriyle sınıflandırılıyor. Cumhurbaşkanlığı, Bakanlar Kurulu ve Bakanlıklar, Genelkurmay Başkanlığı, Millî Güvenlik Kurulu ve Genel Sekreterliği, Misyon Şefleri, Millî İstihbarat Teşkilâtı Müsteşarlığı, kendi görev alanlarında Devlet sırrını belirleme yetkisine sahip. Gizlilik dereceleri veya süreleri bunları vermeye yetkili mercilerce veya üst mercilerince her zaman değiştirilebiliyor veya kaldırılabiliyor. Yargı organları, "çok gizli" veya "gizli" dereceli bilgi ve belgeler için bu bilgilerin yetkisiz kişilerce elde edilmesini engellemek için her türlü yetkiye sahip.

AVUKAT ERDAL DOĞAN: Belki de en önemli delildi


İDDİANAMEde görüldüğü üzere bazı belgelerin "devlet sırrı" denilerek imha edilmiş olması, objektif kriterler olmadığı için, uygulamanın kendisini başlı başına soruşturmaya gölge düşürür hale getirmiştir. Adil yargılanma için soruşturmanın şeffaf olması önemlidir. Devlet sırrı denilen, öyle nitelendirilen konu belki de soruşturmanın biricik ve en önemli deliliydi. Bunu şu anda bilemiyoruz. İmha edilmiş bilginin geri dönüşü ve telafisi mümkün değildir. Dosyaya tekrar sokulması imkansız hale gelmiştir ki bu da soruşturmanın adil, etkin ve sonuç alıcı yürütülmediğinin göstergesidir. Çıkan iddianame müşteki avukatı olarak benim açımdan sürpriz olmamıştır. Böyle eksik ve yetersiz bir ididaname çıkacağını aylardan beri söylüyordum.

 

http://www.birgun.net/bolum-56-haber-40838.html

***

Dink cinayetinde şok gelişme

Vatan Gazetesi

Kemal GÖKTAŞ

09.05.2007

Savcılık: "Devletin güvenliğine ilişkin belgeler Trabzon Emniyeti’nce imha edilmiştir"

 

Hrant Dink cinayeti soruşturmasını yürüten İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın ve cinayeti önleme konusunda ihmalleri olduğu iddia edilen Trabzon Emniyeti’nin soruşturma dosyasındaki bazı belgeleri “devlet sırrı” niteliğinde olduğu gerekçesiyle imha ettiği ortaya çıktı. Dink ailesinin avukatları, belge imha etmenin suç olduğunu belirterek sorumlular hakkında suç duyurusunda bulanabileceklerini açıkladı. Dink suikasti ile ilgili soruşturmayı yürüten terör suçlarına bakmakla özel yetkili İstanbul Cumhuriyet Savcıları Fikret Seçen ve Selim Berna Altay hazırladıkları iddianamede çok önemli bir ayrıntıya yer verdiler. İddianamenin “hukuki vasıflandırma” başlıklı 6. bölümünde sanıkların içinde oldukları yapılanmanın “terör örgütü” olduğu savunulduktan sonra şu çarpıcı ifade yer aldı:

* “(...) Bu gerekçeler göz önüne alınarak olayda da Trabzon Emniyet Müdürlüğü nezdinde yapılmış olan istihbari nitelikli iletişim tespitleri sonucu elde edilen veriler ile İstihbarat Daire Başkanlığı nezdinde bulunan rapor ve kayıtlar ilgili kurumdan talep edilmek suretiyle evrak içerisine alınmış ve delil olarak değerlendirilmek üzere mahkemenin takdirine sunulmuştur. Bu istihbarat verileri içerisinde yer alan ve soruşturmanın konusu dışında kalan özel hayatın gizliliğine ve devletin güvenliğine ilişkin kayıtlar Cumhuriyet Başsavcılığımızca ve Trabzon Emniyet Müdürlüğünce imha edilmiştir.”

Dink ailesinin avukatı Erdal Doğan “Ceza Muhakemesi Kanunu’nda kolluğa ve savcılığa böyle bir yetki verilmemiştir. Bir belgenin devlet sırrı niteliğinde olduğu anlaşılırsa, bunun mahkemede gizli oturumda görüşüleceği hükmü vardır. Bu düzenleme bile adil yargılanmaya aykırıdır. Ama bu düzenlemeyi aşmak, delil karatmadır. Bu durum soruşturmanın adil ve etkin yürütülmediğinin bir ispatıdır. Soruşturma belli merkezlerden yönlendirilerek mi yapıldı? İmha emrini kim veriyor? Diğer taleplerimizle birlikte bu konuda bir suç duyurusunda bulunmayı da değerlendireceğiz.”

 

http://www.vatanim.com.tr/root.vatan?exec=haberdetay&tarih=09.05.2007&Newsid=118807&Categoryid=1

***

 

Oğuz KAYI'nın notu: Cinayetin/komplonun üstü kapatıldı!!!

.

4- Reşat Altay'ın yerine Fethullahçı müdür getirilerek, cinayet hakkinda kendilerine zarar verebilecek bilgilerin Fethullahçı olmayan müdürlerin eline gecmemesi icin onlemde alinmis oluyor! 

İşçi Partisi lideri Perinçek'e göre Dink cinayetinde Fethullah Gülen'in de parmağı var..

 ...

18. Tertiplerin üzerini kapatmaya yönelik atamalar:  

BOP Eşbaşkanı Tayyip Erdoğan, Trabzon Valisi ve Emniyet Müdürünü görevden alarak, Trabzon merkezli tertiplerin üzerini kapatma girişimi içindedir. Görevden alınan eski Trabzon Emniyet Müdürü Reşat Altay Fethullahçı değil, fakat atanan Arif Akkale Fethullah bağlantılıdır.

...

http://www.ip.org.tr/lib/pages/detay.asp?goster=haberdetay&idhaber=495

Boylece Trabzon emniyetinde Dink cinayetinde "Fethullahçı'larin" baglantasini gosteren bilgiler, belgeler ve kanitlar yok edilir,  kaybedilir ve komplonun üstü kapatılır.

 

http://hanifislam.com/hablemitoglu/resat_altay.htm

 

 

 

 

HANS AIBERG'E UYGULANAN CIRKIN KOMPLONUN GENEL GOSTERIMI

 

 

SUİKASTLERDE MÜTHİŞ GELİŞME

 



Irak'ta kaybolan bazı Amerikan silahlarının Trabzon'da Santoro cinayeti ile Danıştay suikastında kullanıldığı ortaya çıktı. ABD'nin Irak'a gönderdiği 400 bin adet silahın sadece 12 bini kayıt altına alındı. Diğerleri ise çalındı ve terör örgütlerine satıldı.

Emniyet Genel Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Müdürlüğü ile ABD Hava Kuvvetleri İstihbarat Dairesi'nin ortak yürüttüğü soruşturmada, ABD'nin Irak'a gönderdiği silahların büyük bölümünün kayıt dışı olarak kullanıldığı belirlendi.

 

Perde arkası

22 Şubat 2007
Saygı Öztürk/sozturk@hurriyet.com.tr
ABD'nin silahları herkesin elinde. Amerika, Irak ordusu ve polisi için değişik ülkelerden 520 bin silah aldı. Ancak kayıtlara geçirilmediği için silahların çoğu satıldı. Bunların önemli bir kısmı da örgütler ve kaçakçılar aracılığıyla Türkiye'ye sokuldu. Bir çok önemli olayda bu silahlar kullanıldı. 4224 silah da Türk polisi tarafından yakalandı.

Başta Danıştay baskını, Rahip Santoro cinayeti olmak üzere Türkiye'de bir çok eylemde kullanılan Glock marka silahların ABD'nin Irak ordusu ve polisinin yapılandırılması için aldığı silahlar olduğu ortaya çıktı. Bu silahların ABD'lilere ait depolardan çalınıp Türkiye'ye getirilmesi de başta PKK olmak üzere değişik örgütler ve kaçakçılar aracılığıyla gerçekleşti.

Emniyet Genel Müdürlüğü kaçakçılık ve Organize Suçlar Dairesi Başkanlığı tarafından gerçekleştirilen operasyonlarda 2003 yılında 865 adet, 2004 yılında 1066 adet, 2005 yılında 1244 adet, 2006 yılında 1194 bu yılın iki ayında da 35 adet Glock marka silah ele geçirildi.

ABD'nin Irak asker ve polisi için değişik ülkelerden aldığı 520 bin adet silahın kayıtları yapılmadan Irak'taki depolardan çıkması ve bunların bir çok eylemde kullanılması üzerine ABD makamları geniş çaplı bir soruşturma başlattı.

ABD, TÜRKİYE'DEN YARDIM İSTEDİ

Glock marka silahlardan bazılarının Türkiye'de yakalanması ve eylemlerde kullanılması üzerine ABD makamları Türkiye'den olayın aydınlatılması için yardım istedi. Bu kapsamda toplu olarak ele geçirilen silahlarla ilgili ifadelerine başvurulanların silahların sağlanması ve Türkiye'ye sokulmasındaki ifadeleri de ABD yetkililerine "bilgi notu" olarak verildi.

Türk güvenlik yetkilileri Irak'tan sokulan silahların daha çok Gaziantep, Şırnak, Mardin ve Şanlıurfa üzerinden Türkiye'nin değişik illerine dağıldığını, silahın MKE satışlarına göre kaçakta fiyatının ucuz olduğunu da belirttiler. Bu silahın hafif ve kaliteli olması da bu silaha olan ilgiyi arttırıyor.

Emniyet Genel Müdürlüğü yetkilileri ABD makamlarının değişik ülkelerden, değişik cins ve miktarda silah aldıklarını bunlardan ancak yüzde 2'sinin kayıt altına alınabildiğini diğerlerinin ise büyük bir bölümünün depolardan çalındığı, kaçağa kaydığını söylediler. Bu kapsamda Türkiye'ye önemli miktarda silah sokuldu. Güvenlik birimleri daha çok "sıfır" silahlarla ilgili menşei araştırması yaparken firmaların bu silahları ABD'ye sattıklarını belirttikleri ortaya çıktı.

Türkiye'nin de elde edilen bilgileri ABD makamlarıyla paylaştığı ve silah kaçakçılığı konusunda da bilgi alışverişinde bulundukları belirtildi.

Emniyet ve Jandarma'nın toplu olarak yakaladığı silahların yanısıra değişik kişilerde de Glock marka silahlar yakalanıyor. Bunlar arasında organize suç örgütleri, darp, hırsızlık, hırsızlığı şebekeleri de yer alıyor.

Danıştay ve Santoro cinayetlerinde bu silahın kullanılmasının özel bir amaç taşımadığı bu silahtan Türkiye'de çok sayıda bulunduğu ve fiyatının uygunluğu da satışlarında etkili oluyor. Bu silaha olan taleplerin yoğunlugu Türkiye'yi silah girişini de arttırdığı belirtiliyor.

 

http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=6001038&tarih=2007-02-22

 

Emniyetteki örgütün adı: F (Fethullah) tipi Yöneten: Ramazan Akyürek

 Adil Serdar Saçan

Aydınlık, 28 Mayıs 2006
Röportaj

 

Danıştaya yapılan saldırı sonrası yaşanan ‘kamuoyunu yönlendirme’ faaliyetini emniyet içindeki Fethullahçı yapılanma örgütledi. Bu örgütlenmenin başında Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek bulunuyor.

İstihbarat Dairesi, Terör Dairesi, Kaçakçılık Dairesi ve Eğitim Dairesi’nde örgütlenmiş durumdalar ve illerin istihbarat teşkilatları bunların elinde. Teknik dinleme yapan polis birimleri tamamen bunların elinde. Dinlemeyi polis mi yapıyor, yoksa polis üniforması giymiş F tipi adam mı yapıyor? Bunu merak eden savcı varsa ben onları isim isim veririm.

Şemdinli’de savcı iddianameyi yazmadan önce, Meclis Araştırma Komisyonu’na İstihbarat Dairesi’nin Başkanı geliyor. Diyor ki, “hırsız içeride dışarıda aramaya gerek yok.” Onu alıyorlar onun yerine sicilinde “Fethullahçı” yazan birini atıyorlar. Adamlarda hiçbir değişiklik yok. Şemdinli iddianamesi, F Tipi örgütünün araştırmalarına göre yazıldı.

Devletin belirli kademeleri ele geçirilmiş. Bu örgütün başı, bir başka ülkenin istihbarat servisi ne derse onu yapıyor. O ülke, o örgüt vasıtasıyla bizim ülkemize operasyon yapıyor. Burada hem hükümete operasyon yapılıyor, hem de bize yani ulusalcı güçlere…


Aydınlık, 28 Mayıs 2006

Türkiye’de ilk Kaçakçılık ve Organize Suçlar Müdürlüğü 1998 yılında kuruldu. Müdürlüğün İstanbul’daki şubesinin kurucusu Adil Serdar Saçan. Saçan, 5 yıllık görev süresince Ömer Lütfi Topal cinayeti, Malki cinayeti, Korkmaz Yiğit, Albayraklar Holding, İGDAŞ, Akbil ve İSTAÇ gibi operasyonlarını yürüttü. AKP’nin iktidar olmasıyla birlikte görevden alındı. Nedeni, Emniyetteki irticai kadrolaşmaya karşı olması.

Aydınlık Genel Yayın Yönetmeni Emcet Olcaytu, Dr. Adil Serdar Saçan’la İstanbul’da bürosunda konuştu.


AYDINLIK: 

Telefon görüşmemizde “Danıştay saldırısı sonrası yaşanan gelişmeleri Emniyet içindeki Fethullahçı yuvalanmanın organize ettiğini” söylediniz. Bu örgütlenmeyi ve bu olay içindeki rolünü anlatır mısınız?

A. SERDAR SAÇAN: 

Polis Koleji’ne 1978 yılında girdim. Birden Işık Evleri’ni buldum karşımda. Bu yıllar Polis Koleji’nin bu örgüt tarafından ele geçirilme dönemidir. Polis Akademisi’nden o dönem mezun ilk komiser yardımcıları -seçilmiş bir grup Polis Koleji’ne gelmişti. Şimdi kolejdeki örgütlenmeyi yapan bu kişilerin hepsi şu anda emniyet müdürü. Bunlardan birisi de şu anki İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek.

İKİ YIL İÇİNDE İL EMNİYET MÜDÜRÜ OLACAKLAR


Komiserler, Kolej’deki öğrencileri Işık Evleri’ne götürmeye başladılar. Bizim dönemimizden Işık Evi eğitimi almış birçok kişi var. Önümüzdeki 2 yıl içinde onlar il emniyet müdürü seviyesine çıkacaklar. Şu anda müdür yardımcısı durumundalar. O tarihten sonra Polis Koleji ve Polis Akademisi, daha sonra Polis Okulları bu F Tipi örgütlenmenin (Fethullah Gülen örgütlenmesi – Aydınlık’ın notu) eline geçti. Ve emniyet örgütünün yönetici kesiminin büyük bir bölümü, bunlardan oldu.

ÖZAL DÖNEMİNDE ÇIKAN ÖZEL YASA


1985 yılında, “Özel Sınıf” adı altında polis koleji değil, üniversiteyi bitirmiş olan kişileri de aldılar. Bir sene eğitip, 1986 yılında amir yaptılar. Atatürk, Polis Koleji’ni, Cumhuriyet’e bağlı bir polis teşkilatı yetişsin diye kurmuştu. Ama 1985 yılında. Özal döneminde bir yasa çıkarıldı. Böylece; örneğin İlahiyatı bitirmiş adam Polis Koleji’ne girmeden, sınavla Polis Akademisi’ne girdi. 8 ay eğitim görüp, Kolej ve Akademi mezunları gibi yetki sahibi oldular. Bunların büyük bir bölümü “F tipi”dir (Fethullah Tipi). Bunlar şu anda il emniyet müdür yardımcısı düzeyindeler. Önümüzdeki sene itibariyle birinci sınıf emniyet müdürü olacaklar. Emniyet örgütlenmesi içindeki üst yapılanmanın büyük bir bölümü şu anda ne yazık ki, örgütün kontrolüne geçti. Dolayısıyla emniyet birimleri de F tipi örgütlenmenin kontrolüne geçti.
Işık Evleri eğitiminden geçmiş emniyet müdürleri, imam emniyet müdürleri... Üzerlerinde resmi üniforma var ama üniformanın arkasında çok ciddi bir örgütlenmeye bağlı emniyet mensupları var.

“SAVCILARA İSİM VERİRİM”


AYDINLIK: 

Emniyet Genel Müdürü, Danıştay’a saldırı olayının arkasında, adı belli olmayan bir örgütün varlığından bahsediyor?
SAÇAN: 

Ben F Tipi örgütten bahsediyorum. İstihbarat Dairesi, Terör Dairesi, Kaçakçılık Dairesi ve Eğitim Dairesi’nde örgütlenmiş durumdalar ve illerin istihbarat teşkilatları bunların elinde. Teknik dinleme yapan polis birimleri tamamen bunların elinde. Dinlemeyi polis mi yapıyor, yoksa polis üniforması giymiş F tipi adam mı yapıyor? Bunu merak eden savcı varsa ben onları isim isim veririm.

F TİPİ ÖRGÜT SOKAKLARI İZLİYOR


Dinleme kapsamında MOBESE (Mobil Elektronik Sistem Entegrasyonu) diye bir sistem kurdular. Bu sistem bütün sokakları izliyor. Yasal alt yapısı yok. Her yere bir kamera koydular ama her sokağa kamera koyan devlet Danıştay’a kamera koymayı unutmuş. MOBESE’yi kuran firma, bu sistemi kuran örgüt, biraz önce bahsetmiş olduğum grubun kontrolünde.

DANIŞTAY SALDIRISI VE ÖNCESİ


Son olayda Cumhuriyet’e doğrudan sıkılmış bir kurşun var. Atatürkçü olduğu, Cumhuriyetçi olduğu, laik olduğu kesin olan bir üst yargıya Cumhuriyet tarihinde ilk defa sıkılmış bir kurşun. Danıştay’a yapılan saldırı sonrası yaşanan “kamuoyunu yönlendirme” faaliyetini Emniyet içindeki Fethullahçı yapılanma örgütledi. Bu örgütlenmenin başında Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek bulunuyor.


Ancak son olaylar yaşanmadan önce Türkiye’de bir takım olaylar oldu. Bunlardan bazı örnekler vereceğim.


Bir terörle mücadele komiseri, 2001 veya 2002 senesinde Çağdaş Eğitim Vakfı’nda bir kaset buluyor. Önce sızıyor oraya güya komiser. Ve sonra arama yapılıyor vakıfta ve orada kaset bulunuyor. Kaseti bir dinliyorlar. Fethullan Gülen’le ilgili soruşturma yapmakta olan Nuh Mete Yüksel’in seks kaseti. Tesadüfe bakın şimdi. Kim yapıyor operasyonu? Devlet yapıyor ama; devlete sızma, üniforma giyme budur yani. Peşinden Nuh Mete Yüksel görevden alınıyor, sürülüyor.

YÜKSEK YARGIYA SALDIRININ MERKEZİ DE AYNI


Peşinden tekniğe dayalı bir istihbarat operasyonu daha. Yargıtay Başkanı Eraslan Özkaya olayı. Yöntemi bildiğim için söylüyorum. Özkaya laiklikle ilgili bir konuşma yapıyor, laikliği başka tarif eden grup bunu beğenmiyor. Ve Eraslan Özkaya birden bire Alaaddin Çakıcı ile ilişkilendiriliveriyor. Soruşturma yapılınca adamın suçsuzluğu ortaya çıkıyor ama daha evraklar adliyeye gitmeden basında çarşaf çarşaf yazıyor. Burada da operasyonu yapan istihbarat ve kaçakçılık daireleri.


Danıştaya silahlı saldırı yapıldı. Fakat yüksek yargıya yapılan silahsız saldırılar daha önemli. Yüksey yargıya Yargıtay Başkanı’nın şahsında saldırı yapıldı.


Hemen devamında AKP’nin bir milletvekili (TBMM Dokunulmazlıkları Araştırma Komisyonu Başkanı Hüsrev Kutlu – Aydınlık’ın notu) diyor ki “yargıya güvenmiyoruz”. Akabinde Kaçakçılık, İstihbarat Daire Başkanlıkları “Neşter” diye bir operasyon başlatıyorlar. Yargıtay’a otomatik tüfekle saldırı gibi bir olay. “Yargıtay’ın yargıçları, rüşvet aldı” diye telefon görüşmeleri yayınlanıyor. Yüksek yargıçlar karalanıyor. Yargıtay Genel Sekreterliği topa tutuluyor. Sonuçta hepsi beraat ediyor.

BDDK OPERASYONU


Bunun peşenden BDDK Başkanı Engin Akçakoca ele alındı. Adamın evinin yanında bir depo bulunuyor. Evraklar bulunuyor ihbar gelmiş falan filan. Adam “lanet olsun” dedi gitti. Hedef gösteriliyor. Polis hazır. Polis dediğim, bizim Türkiye Cumhuriyeti polisi değil.

FERHAT SARIKAYA IŞIK EVLERİNE GİTMİŞ Mİ? ARAŞTIRILSIN


Devam ediyorum... Van 100. Yıl Üniversitesi meselesi. Orada hedef kim? Üniversiteler. Neden Çete’ye sokuldu orada rektör. Çünkü o tarihteki mevzuata göre telefonları dinlemek için çete mensubu olması lazım. Hemen İstihbarat Dairesi ve malum örgüt faaliyete başladı. 

Daha enteresan bir şey. Rektör Aşkın’ın avukatı (TBB eski başkanı Teoman Evren-Aydınlık’ın notu) Ankara’da, şimdiki Barolar Birliği Başkanı Özdemir Özok’la birlikte aynı büroyu kullanıyor. Bu büroya giriliyor, talan ediliyor. Bu da yüksek teknik kullanabilecek kişiler tarafından yapılabilecek bir arama. Ondan sonra da Şemdinli olayı meydana geliyor. Burada da askere kurşun sıkılıyor. Herkes bu savcı yetkisini aştı falan filan dedi. Peki bu savcı kim? Son olayda Muzaffer Tekin’in dedesine kadar araştırıyorsun. Bu savcıyı araştırdılar mı? Bu savcı ışık evlerine hiç gitmiş mi acaba? Şemdinli’de bir güç gösterisi var. TSK’nın en üst düzeydeki paşası çetecilikle suçlanıyor. Bu güce kim sahip Türkiye’de.


Dikkat edin. Şemdinli’de savcı iddianameyi yazmadan önce, Meclis Araştırma Komisyonu’na İstihbarat Dairesi’nin Başkanı geliyor. Diyor ki, “hırsız içeride dışarıda aramaya gerek yok” Onu alıyorlar onun yerine sicilinde “Fethullahçı” yazan birini atıyorlar. Adamlarda hiçbir değişiklik yok. Şemdinli iddianamesi, F Tipi örgütünün araştırmalarına göre yazıldı.

SAVCI İSTANBUL POLİSİ HAKKINDA SORUŞTURMA AÇMALI


AYDINLIK: Son soruşturmada da Bakan Mehmet Ali Şahin, “Süprizlere hazır olun” dedi.

SAÇAN: Somut olay şu. Cumhuriyet Gazetesi üç defa bombalandı. Birinci bombalamada, tamam, polis olarak bu eylemi yersiniz. İkinciyi yemezsin, gazetenin önünde tedbirini alırsın. Bu olay örneğin Zaman Gazetesi’ne olsaydı, ikinci eylem yapılabilir miydi? İddia ediyorum yapılamazdı. Neden oraya bir izleme aracı atmıyorsunuz. Üçüncüyü de attılar. Ekipler orada duruyor, adamlar yürüyüp gitti. Aynı adamlar Danıştay’da Cumhuriyet’in hâkimini katletti. Ondan sonra polis çıkıp “biz başarılıyız” diyor. Aynı yerde üç olay oluyorsa bir kere bu görevlilerin yakasından tutacaksın. Hiç soruşturma açıldı mı bunlar hakkında? Aksine ödüller veriliyor. İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı’nın bu konuda soruşturma açması lazım. En azından “görevi ihmal” var burada. Ondan sonra Ankara adamı yakalayınca İstanbul polisi, “Ben bu adamları vermem, bu adamlar Cumhuriyet Gazetesi’ne bomba attı” diyor. Ankara’daki eylem olmasaydı sen yakalayamıyordun ki bunu. Bence o adam oraya yakalanmak için gitti zaten. Bu ya görevi ihmaldir, ya da acemilik sebebiyle ölüme sebebiyettir. Bir komplo varsa komplo buradan başlıyor.

İSTİHBARAT DAİRESİ’NİN OLANAKLARINI KULLANIYORLAR

AYDINLIK: Komplo, Fethullahçı yuvalanmadan sağlanan imkânlarla mı yapılıyor?

SAÇAN: Tabii tabii. İstihbarat dairesi, kaçakçılık dairesi. Dikkat edin hepsi tekniğe dayalı. Telefon görüşmeleri... Eraslan Özkaya telefonla görüşmüş, bir avukatın bürosunda Nuh Mete Yüksel’le ilgili kaset çekiliyor. Planlı...
Danıştay saldırısı öncesi de Başbakan, “Danıştay 2. Daire’nin kararı şöyle böyle” dedi saldırı oldu. Polis Yargıtay’a operasyon yaptı.

BASIN İŞİN PSİKOLOJİK HAREKATINI YAPIYOR


AYDINLIK: Basın, polisten gelen bilgileri sorgulamadan bunun peşinde koşturup gidiyor. Muzaffer Tekin bağlantısı diye bir şey ortaya atıldı. Basının bilgi yetersizliğinden mi?

SAÇAN: Basın ne veriliyorsa onu yazıyor. O merkez aynı zamanda bu işin psikolojik harekâtını da yapıyor. Onlar ne verirse basın da onu yazıyor.

AYDINLIK: Tüm bunları kim planlıyor?

SAÇAN: Şemdinli olayıyla bu iki olaya baktığınızda bu olaydan zarar görenlerden biri kabul etsek de etmesek de hükümet. İkincisi, ulusalcı olan bir yargıç öldü, ulusalcı olan bir grup zarar gördü. Bir de askere bağladılar işi. Bu iki gücü “İstediğim an kafa kafaya tokuştururum” diyen üçüncü bir güç çıkıyor ortaya. Bu üçüncü gücü destekleyen yer neresi? Biraz evvel bahsettiğim devlete sızmış olan, “biz X imamına bağlıyız” diyen grup. Bunlar taşeron. Planlayan kim peki? İran meselesinde hem hükümet hem ordu bir merkezin verdiği işi yapmadılar veya geciktiriyorlar. Devletin belirli kademeleri ele geçirilmiş. Bu örgütün başı, bir başka ülkenin istihbarat servisi ne derse onu yapıyor. O ülke, o örgüt vasıtasıyla bizim ülkemize operasyon yapıyor. Burada hem hükümete operasyon yapılıyor, hem de bize yani ulusalcı güçlere…


O güç diyor ki, “siz biz ne dersek yapmak zorundasınız. Yapmadığınız zaman biz artık sizin ülkenizde Danıştay’ı basacak güçteyiz. Yarın kafamızı bozarsanız Milli Güvenlik Kurulunu da basarız” diyor adam yani.

 

http://www.ip.org.tr/lib/pages/detay.asp?goster=haberdetay&idhaber=149

 

İsim isim Danıştay saldırısı tertibini hazırlayan üst düzey emniyet görevlileri

İP Genel Başkan Yrd. Turan Özlü ve E.Tuğgeneral Servet Cömert 

 

 

İşçi Partisi Genel Başkan yardımcısı Turan Özlü, bugün (27 Mayıs 2006) İstanbul İl Merkezinde bir basın toplantısı düzenledi. Özlü, Danıştay saldırısıyla ilgili olarak, Başbakan Erdoğan ve Mehmet Ali Şahin’in yönlendirmesiyle tertibi hazırlayan ve psikolojik savaşı yürüten Emniyet içindeki üst düzey görevlileri isim isim açıkladı.
Basın toplantısında E. Tuğg. Servet Cömert de hazır bulundu ve konu ile ilgili açıklamalarda bulundu.

Yalancının mumu yatsıya kadar yandı ve yalanlar üzerine inşa edilen komplo birkaç gün içinde bütünüyle çöktü.


Emniyet içinde en üst düzey noktalara yerleştirilen Fethullahçı ekip, Tayyip Erdoğan ve Mehmet Ali Şahin’in yönlendirmesiyle Danıştay saldırısında psikolojik savaşı yürüten merkezi oluşturmuşlardır.

Bu durum artık bazı köşe yazarlarımız tarafından da ilan edilmektedir. Bugün Sayın Ertuğrul Özkök Hürriyet gazetesindeki köşesinde Hükümetin ve emrindeki Emniyet güçlerinin Danıştay suikastındaki rollerini açıkça yazmaktadır.

Hükümetin ve emniyet istihbaratının saldırıdan haberi olduğu bugün artık kanıtlarıyla ortaya çıkmış bulunuyor.


Artık anlaşılmıştır. Danıştay yargıçlarına kurşun sıkanlar ile sözüm ona araştıranlar aynı merkezden yönetilmektedir.
Böylece, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “bizzat ilgilendiği” komplonun suç şebekesi de suçlarıyla birlikte ortalıkta kalıverdi.
Bu şebeke Emniyet içinde yuvalanmış Fethullahçılardır. Suça azmettiren merkezin üzerine örtmeye çalışmışlar, bir karartma ve şaşırtma faaliyeti içinde suçun asli faillerini gizlemişlerdir. Fethullah Cemaati üzerinden SüperNATO bağlantılıdırlar. Türkiye’nin değil fakat ABD’nin “derin devleti”nin hizmetindedirler.
Herkes bilmelidir ki, Danıştay saldırısını saptıranlar Cumhuriyet mahkemelerinde kesinlikle yargılanacaklar ve işledikleri suçların cezalarını göreceklerdir.
Suçları bütünüyle açığa çıkmış bu isimler derhal görevden alınmalı ve yargılanmalıdır.
İşçi Partisi olarak soruşturmayı üstlendik. Artık soruşturmanın merkezi burasıdır, İşçi Partisidir. Komplocuların iddianamelerini hazırlıyoruz.

İŞTE İSİM İSİM EMNİYET İÇİNDEKİ FETHULLAHÇI HİZİP


Bir numaralı isim, Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek’in sicil dosyasına İstanbul Valisi Erol Çakır’ın 15 Aralık 2001 tarihinde düştüğü notu önceki gün kamuoyuna açıkladık. Vali Erol Çakır’ın sicil notunda “Emniyetteki hizipleşme içinde irticai akımlara (Fethullah) yakın. Dikkat edilmelidir” kaydı bulunuyor.

İşte bu “dikkat edilmesi gereken” yani takip edilmesi gereken zat, en üst düzey takip merkezinin başına atanmış. Danıştay suikastını sözüm ona soruşturma görevi de bu Fethullahçılığı sicilli zata emanet edilmiş. Yangını çıkaranlara itfaiyeci görevi verilmiş.

Diğer isim Emniyet Genel Müdürlüğü Personel Daire Başkanı İbrahim Selvi. Teşkilat içindeki bütün önemli atamalar Selvi tarafından yapılıyor. 2 Şubat 2004 tarihli Zaman gazetesinde “Emniyet, polise toplu konut müjdesi verdi” başlıklı haberde Selvi’nin reklamı yapılıyor.

İbrahim Selvi merkezde yalnız bırakılmamış. Fethullahçı kadrolaşmada çok kritik bir isim de Osman Karakuş. 1. Hukuk Müşaviri olarak görev yapan Karakuş Fethullahçıların örgüt içindeki hamisi olarak biliniyor.

Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Mustafa Gülcü ile Teftiş Kurulu Başkanı Ali Kolat da ekibin tamamlayıcıları arasında.

Ramazan Akyürek, İbrahim Selvi ve Osman Karakuş, Polisin YAŞ’ı olarak bilinen ve Emniyetteki üst düzey terfi ve atamaların belirlendiği Yüksek Değerlendirme Kurulu’nun, bulundukları makam gereği doğal üyeleri. Yani atama ve terfilerde söz sahibiler.

Bu isimlerin ardından Konya Emniyet Müdürü Salih Tuzcu geliyor. Tuzcu, 1987 yılında Eğitim Daire Başkanıyken Fethullahçı örgütlenmenin temelini atan kişi olarak biliniyor. 10 Aralık 2003’te Konya Emniyet Müdürlüğü’ne atandı. Seydişehir Alüminyum’un özelleştirilmesine karşı direnen işçilerin eylemine müdahalesiyle öne çıktı.

Em. Tuğgeneral Servet Cömert ise konuşmasında özetle şunları söyledi:

Bir senaryo var ve bu senaryonun içinde umulmadık aktörler var.
O senaryoyu “Soruşturma aşamasında sürprizlere hazır olun” diyen Bakan biliyordu. Herhalde soruşturmanın “bilgisi dahilinde” olduğunu söyleyen Başbakan da biliyordu. Senaristler de, saldırının muhtemel sonuçlarını biliyordu.
Emekli askerlerin ve İşçi Partisi’nin hedef alınması, saldırının bir senaryo olduğunun başta gelen kanıtıdır.

Not: Tertip şebekesinin şemasını "BASINDA İŞÇİ PARTİSİ" bölümünde görebilirsiniz.

 

http://www.ip.org.tr/lib/pages/detay.asp?goster=haberdetay&idhaber=144

 

Tayyip Ananı da Al Git!

Hüseyin Adıgüzel

***

Emniyet içindeki Fethullahçı yapılanma

Daha Danıştay olayının perde arkasını bırakın, perde önü bile aydınlanmadan, ortalık toz duman içindeyken emniyet içindeki Fethullahçı yapılanma, basına, hem de hiç olmayacak şekilde, evlere servis yaparak bir çetenin daha çökertildiğini açıkladı. Atabeyler çetesi mensupları olarak üçü emekli asker, sekiz kişi basının önüne çıkarıldı. Emniyet Genel Müdürlüğü sözcüsü İsmail Çalışkan, 2 Haziran günü düzenlediği basın toplantısında, bir gazetecinin operasyon ile ilgili bir sorusuna “Bu operasyon, Genelkurmay Başkanlığı ile ortaklaşa gerçekleştirilmiştir” dedi. Fakat, 3 Haziran günü Genelkurmay Başkanlığı, televizyonlardan yayınlanan yazılı bir açıklama ile, operasyondan haberlerinin olmadığını, bütün gelişmeleri ertesi günkü gazetelerden öğrendiklerini, kamuoyuna duyurdu. Yani, sağ elin, sol elden haberi yoktu. Bu nasıl iş demeyin. Bu işte öyle bir iş!

En üst düzey emniyet yetkilisinin açıklaması ile, operasyonun içinde gösterilen Genelkurmay Başkanlığı, operasyonun bırakın içinde olmayı, haberlerinin bile olmadığını açıklıyor. Yani operasyon, emniyet güçleri tarafından yapılmıştır, askeri kanadın bundan haberi yoktur. Peki öyle ise neden emniyet üst düzey yöneticisi böyle bir açıklama yapma gereğini duymuştur? Çünkü, gözaltına alınanların içinde ordu mensupları da vardı. Onların göz altına alınmalarından Genelkurmay Başkanlığı’nın haberinin olması yasa gereği idi. O da, orada zevahiri kurtarmak için böyle bir açıklama yaptı, diye düşünüyorum. Neyse, burası bizi pek ilgilendirmiyor. Bu hesabı aralarında görürler.

Emniyet’teki Fethullahçı grup Orduyu kendisine engel görüyor

Şimdi gelelim sorunun temeline... Sorun emniyetin açıklamalarının doğru olmadığındadır. Emniyet, Şemdinli olaylarından beri, tüm olayların içinde Ordu’nun, yani TSK’nın faal olarak rol aldığını gösterme çabasındadır. Burada, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni kendisine anayasa ile verilmiş bulunan devleti ve milleti koruma ve kollama görevini yapamaz hale getirmek başat amaçtır. Emniyetin bundan çıkarı nedir? Emniyetin bundan hiçbir çıkarı yoktur. Fakat, hükümete büyük destek veren Fethullah Hoca grubu, emniyetin içerisinde güçlü bir yapılanmaya sahiptir. Bu grup, siyasi iktidarın tercihi ile o mevkilere getirilmiştir. Siyasi iktidarın işlevini sürdürebilmesi için, bu grup vasıtasıyla, Ordu’nun millet nezdinde olan prestiji aşağıya çekilmek istenmektedir. Siyasi iktidarın ve Fethullahçı grubun, kafalarının içindekileri gerçekleştirmelerine en büyük engel olarak Ordu’yu görmeleri, onları bu yönde çalışmaya mecbur etmektedir. Ordu pasifize edilirse ki, Avrupa Birliği rüyası da bu süreç içinde değerlendirilmelidir, o zaman, dikensiz gül bahçesi içinde rahatça çalışabileceklerdir. Bu yüzden emniyet içindeki Fethullahçı grup ve siyasi iktidar, Şemdinli’den bu yana oluşan bütün olayların sorumluluğunu, Silahlı Kuvvetler’e ve ulusalcı güçlere yıkma uğraşının içindedir.

Bu olayların tümü, siyasi iktidar, emniyet içindeki Fethullahçı grup, PKK, AB ve ABD’nin tertibidir. Çünkü; ülkemizin ve dünyanın içinde yaşadığı siyasi şartlar, önümüzdeki bir yılı, Türkiye’nin bugün ve yarınki kaderinin belirleneceği bir yıl haline sokmuştur. Ülke içinde, özellikle tırmandırılan gerilim ortamı içerisinde AKP, üç önemli seçimi atlatmanın telaşını yaşamaktadır. Ülke dışında, yaklaşan İran operasyonu ve AB’nin reformların yavaşladığı uyarıları, AKP’yi zor duruma sokmuştur.

AKP Büyükanıt Paşa’yı neden istemiyor

Üç önemli seçimden söz ettik: 30 Ağustos’ta yapılacak Genel Kurmay Başkanlığı ve Nisan 2007’de yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile 2007 Kasım’ında yapılacak parlamento seçimleri AKP’yi tam anlamıyla köşeye sıkıştırmış durumdadır.

Genel Kurmay Başkanlığına Yaşar Büyükanıt’ın getirilmesi, PKK ile olan mücadelede, ipin ucunun Ordu’nun eline geçmesi demektir. Bu durum, PKK’yı yok etmeye yönelik büyük bir temizlik harekatını da beraberinde getirecektir. Doğal olarak bu harekat, AKP’nin hem zemin, hem de prestij kaybına uğramasına sebep olacaktır. Öyle ise ilk etapta, Yaşar Büyükanıt’ın Genel Kurmay Başkanı olması önlenmelidir. Yaşar Büyükanıt’ın Genel Kurmay Başkanı olması ile başlayacak PKK temizlik süreci ile, AKP’nin ABD desteği de sona erecektir. Bu oluşum, daha sonra yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimi ile, genel seçimleri de derinden etkileyebilecek bir oluşumdur. Bunun önlenmesi için, Ordu’nun yıpratılması, pasifize edilmesi gerekir. Pasifize edilen ve yıpratılan bir Ordu, hükümetin atayacağı Genel Kurmay Başkanına ses çıkaramaz, tepki koyamaz. Düşünülen operas yon için genelde emniyet içindeki Fethullahçı kanat kullanılmakta ve bütün olaylar, hükümetin bilgisi dahilinde, o kanatın eli ile tertip edilmektedir.

Bu arada günden güne tırmanan AKP- Ordu gerilimine de dikkatinizi çekmek isterim. Danıştay’daki cenaze töreni sırasında, halkın ortaya koyduğu tepkiyi olumlu bulan Genel Kurmay Başkanı “Sadece bu olayda değil, daha başka olaylarda da bu tepkiyi görmeyi dilerim” deyince, Başbakan sert bir çıkış yapmış, Genel Kurmay Başkanı’nı emekliye sevk etmeyi bile ima etmişti. Fakat, burada Cumhurbaşkanı Sezer’in tavrı önem kazandığından, onun laiklik yanı tavırlarından ürktüğü için öncelikle Sezer’i yalnız bırakmayı düşünerek köşesine çekilmeye zorlamaktadır.

***

 

http://www.turksolu.org/109/adiguzel109.htm

 

BİR ÇETE ARANIYOR

Milli Çözüm Dergisi

Yazar Erdoğan PİŞKİN   

 

 

"Küresel çete"ye (Siyonist sermaye hakimiyetine) teslim olmuş AKP iktidarı, Danıştay saldırısının arkasından aradığı çeteyi bir türlü bulamıyor!... Her şeyi yüzüne gözüne bulaştırıyor. AKP'nin bu alık tavırları Hz. Mevlana'nın nefsi emareye işaret ederek: "Düşman kendi odasında ve hanımının koynunda bulunuyor. Zavallı ahmak, silahını almış, dışarıda ve bahçe kapısında düşman arıyor!" benzetmesini hatırlatıyor.

 

Başbakanın bilgiçlik edasıyla açıkladığı gibi, Danıştay'a yapılan saldırının arkasından bir ihanet çetesi çıktı. Ama bir gün bile geçmeden bu çetenin çatısı yıkıldı.

Başbakanın kehaneti çıkmıştı ama ortada küçük bir soru işareti kal­mıştı! Çete neredeydi? Lideri kimdi? Gözler tabii hemen Emniyet'te sorgulanan eski subay Muzaffer Tekin'e çevrilmişti. Basın kullanıl­mış, Muzaffer Tekin bir kuşku yumağı ve çete lide­ri kisvesine sokulmuştu. Birtakım fotoğraflarla işin ucu emekli subaylara ve orduya uzatılmıştı... Lider bulunmuştu! Ama bu lide­rin Danıştay baskınıyla ilgi­si kurulamıyordu. Tekin 4 gün Emniyet'te tu­tuldu. Gazetelere birtakım fotoğraflar dağıtıla­rak kafalar karıştırıldı. Sonunda beklenen ol­du.

Tekin serbest bırakıldı. Danıştay bas­kınını saptırmak ve azmettirici koltuğuna bir "ulusalcı çete" oturtmak girişimi şimdilik başa­rılı olmadı. Oysa bu yolda nasıl da yoğun çaba harcanmıştı. Örneğin Hürriyet'te Saygı Öztürk şu haberi yapmıştı:

"Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mü­cadele Şubesi'ndeki sorguda Alparslan Arslan'a ‘örgüt şeması' gösterildi. İşçi Partisi (İP) Genel Başkanı Doğu Perinçek, bazı emekli su­bayların da isimlerinin, fotoğraflarının yer aldı­ğı şema hakkında Arslan'a, ‘Bunlardan hangisiyle berabersin?' sorusunu yöneltti. Fotoğrafları inceleyen Arslan, ‘Hiçbiriyle beraber değilim. Eyleme kendim karar verdim' karşılı­ğını verdi... "Eylemi Müslüman Türk gencinin refleksiyle yaptım" şeklinde yanıtladı.

Vuran da fethullahçı, sorgulayan da! Nasıl oluyor?

Danıştay saldırısını sorgulayan Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek'in Fethullahcılık sicili bulunduğu biliniyor. Saldırının tetikçisi Alparslan Aslan'ın ailesinin Fethullahçı olduğu söyleniyor. Ayrıca, mezun olduğu Marmara Hukuk Fakültesi'nden Arslan'ı tanıyanlar da onun Fethullahçı olduğunu anlatıyor. Bu durum Danıştay saldırısının ilginç bir yönünü ortaya koyuyor. Saldırıyı gerçekleştiren tetikçi Fethullahçı. Saldırıyı sorgulayan ve aslında tertibin merkezinde olduğu anlaşılan Emniyet İstihbaratı'nın başı da Fethullahçı.

2006 Sonu-2007 Başı vizyona girecek bir "film" mi çekiliyor?

Bu rapor, PINR Report adıyla çeşitli ülke analizleri­nin yer aldığı ağırlıklı olarak Amerikan kaynaklı bir siteden. Raporun, yayınlanış tarihi 17 Mayıs idi. Ya­ni, Danıştay'a karşı girişilen alçak saldırıyla aynı gün. Sonuç kısmında şöyle deniliyor: "Türkiye'nin AB'ye katılma girişiminin çöküşü, Erdoğan hü­kümeti üzerinde Türkiye'nin laik seçkinlerinden gelen siyasi harareti çok büyük ölçüde arttıra­caktır. Bu hararet, Mayıs 2007'de cumhurbaşkanlığının el değiştirmesi yaklaştıkça, daha da artacaktır. Türkiye'nin laik seçkinleri AKP'nin atadığı bir İslamcıyı ülkenin yeni cumhurbaş­kanı olarak kabul edeceğe benzemiyorlar. Türk askeri bunu engellemek için siyasi müdahalede bulunmayı oldukça gerekli ve uygun görebilir. Müdahale, Erdoğan hükümetinin 2006 sonu ya da 2007 başlarında çöküşünü provoke edebilir." (22.5.2006 / Cengiz Candar / Bugün)

 

Oysa Cengiz Çandar'ın da bağlı olduğu lobilerden vahiy alan Hoca: "Türkiye'de 28 Şubat'ı aratacak gelişmeler yaşanacak" kehanetini ortaya atmıştı.

Ve bu zat Nuriye Akman'la yaptığı röportajında:

Bana göre İslam dünyası diye bir dünya yok. Müslümanların yaşadığı yerler var. O da kültür Müslümanlığı, İslam'ı kendi düşüncelerine göre yeniden inşa etmiş Müslümanlar var. İnsanın, inandığı şeylere doğru inanması, doğru inandığı şeyleri de doğru uygulaması lazım. Müslümanlığa sahip çıkması lazım. İslam dünyası dediğimiz coğrafyada bu anlayışta, bu felsefede toplumların var olduğu söylenemez.

Müslümanların dünya muvazenesine katkıda bulunacaklarına şu anda ihtimal vermiyorum. İdarecilerde de o mantığı göremiyorum. İslam dünyası, şimdilerde belli ölçüde aydınlanma olsa da çok cahil. Ferdi Müslümanlık var. Dört başı mamur Müslümanların var olduğunu şahsen görmüyorum. Başkalarıyla münasebet içinde olabilecek ve aynı zamanda bir birlik teşkil edebilecek, müşterek problemlerini halledebilecek, kainatı yorumlayacak, kainatı çok iyi okuyacak, geleceği çok iyi okuyacak, gelecek adına projeler üretebilecek Müslümanların olmadığı bir dünyaya ben İslam dünyası demiyorum. (Gurbette F.Gülen. Nuriye Akman, 6. baskı sh.21)

Sözleriyle:

a) İslam dünyası gerçeğini ve Müslümanların güç potansiyelini yok sayarak, Amerika'ya yaranmaya ve yamanmaya,

b) Müslümanlara ümitsizlik ve çaresizlik aşılayarak, siyonist emperyalizme mahkum ve mecbur bırakmaya,

c) Erbakan Hoca'nın artık zafere yaklaşan tarihi girişimlerini ve D-8 gibi projelerini küçümseyip kötüleyerek, şeytani cephenin işini kolaylaştırmaya çalışmıştı.

d) Asla gerçekleri yansıtmayan ve hele bir İslami cemaat liderine hiç yakışmayan bu karamsar ve karalayıcı sözler; kendi kendilerini de inkar anlamındaydı.

Fethullah Gülen'in başındaki hareketi, "Mehdiyet ve Mesihiyet" hizmeti sayanlar, acaba bu itiraf ve iftiraları nasıl karşılamıştı?

 

 
***

Fethullahçı Yapılanma Organize Suç Örgütü Gibi Çalışıyor

 

Şu anda Danıştay'a saldırıyı araştıran polis ekibi, bir soruşturma ekibi olarak değil, soruşturmayı karartma ve saptırma ekibi olarak faaliyet yürütmektedir. Bu ekip, suça azmettiren merkezlerin üzerini örtmeye, böylece suçun aslî faillerini giz­lemeye çalıştığı için, suça ortak olmuştur. Soruşturma ekibinin kendisi bir tertip eki­bine dönüşmüştür ve suçlu konumundadır. Bu ekip, Alparslan Arslan'ın işlediği suça iştirakin ötesinde yeni suçlar da işlemektedir. Su­çu emperyalizme karşı mücadele eden ulusal güçlerin üzerine yık­mak için yalan haber imal etmekte ve basına servis yapmaktadır. Soruşturma ekibi, kamuoyunu, suçun merke­zinde bulunan ABD'nin ve Cumhuriyet yıkıcı­sı iktidar sahiplerinin çıkarları doğrultusunda yönlendirerek aynı zamanda Cumhuriyete, vatana ve millete karşı ağır suçların içine bat­maktadır.

Bu ekip, Fethullah cemaati üzerinden SüperNATO bağlantılıdır. Dolayısıyla Danıştay yargıçlarına kurşun sıkanlar ile suçu sözümona araştıranlar, aynı merkezden yönetilmek­tedirler. Yani polis açıklamalarındaki ifadesiy­le "Organize suç örgütü."

ABD'nin Derin Devleti faaliyettedir ve Tür­kiye'nin söylendiği gibi bir Derin Devleti yoktur.

Soruşturmanın başında fethullah sicilli daire başkanı bulunuyor!

İşte bir sicil raporu:

"Emniyetteki hizipleşme içinde irticai akımlara (Fethullahcılara) yakın. Dikkat edilmelidir"

Rapor, 2001 yılında İstanbul Valisi Erol Çakır tarafından el yazısıyla yazılmış ve imzalanmıştır.

Bu sicil rapor, 59983 sicil numaralı Emniyet istihbarat Daire Baş­kanı Ramazan Akyürek hakkındadır.

Sicil raporu öyle kasalarda falan değil, Ankara 24. Asliye Hukuk Mahkemesi dosyalarında..!

Sicil Amiri öyle sıradan bir şef veya müdür değil, İstanbul Valisi Ramazan Akyürek'in "Emniyetteki hizipleşmenin içinde" bulundu­ğu, yani örgütlü olduğu, görev sorumluluğu taşıyan Cumhuriyet valisince sicile yazılmış ve imzalanmış.

Sicilinde Ramazan Akyürek'in örgütü de saptanmış: "irticai akımdan" ve parantez içinde (Fethullah) diye adı belirtilmiş. Ve "dikkat edilmelidir" notu düşülmüş.

Anlaşılan sicildeki bu "dikkat edilmeli" notu, Ramazan Akyürek'i, Emniyet istihbarat Daire Başkanlığı'na yükseltmiş.

Dikkat edilmesi gereken adam, şimdi herkese dikkat eden ma­kamda.

Ve "dikkat edilmesi" gereken Fethullah sicilli daire başkanı, Da­nıştay cinayeti soruşturmasını yönlendiriyor.

"Dikkat edilmesi" gereken Fethullah sicilliye, Türk Emniyeti'nin istihbarat dairesi, yani beyni teslim ediliyor."

Soruyoruz: "Fethullahçı" emniyet yetkilileri Danıştay cinayetini ne kadar ciddi araştırıyor?

Emniyet istihbaratının Muzaffer Tekin fotoğrafları üzerinden kamuoyuna yapılan servis sürerken; Danıştay saldırısının arkasında iki ana odağa doğru gidiliyor:

Bir tarafta Fethullahçı olarak adlandırılan odakların,

Öbür tarafta Masonik yapıların ve MOSSAD bağlantılarının pis kokuları yayılıyor!

Danıştaydaki saldırı öncesinde bozulacağı tutan kameralar ve kayıt sistemi ile ilgili Oyak Güvenlik'in apaçık teknik bir yalan söylemesi de ayrı bir anlam taşıyor.

Bu anlamı güçlendiren somut done ise;

Soruşturmayı yürüten Emniyet ekibinin bizzat merkezinde yer alıyor.

Evet, Emniyet İstihbarat Müdürü Ramazan Akyürek kimden yürekleniyor?

Belgenin tarihi: 16 Temmuz 2001

Konu: Asya finans

Belgenin Yollandığı Yer: DGM Cumhuriyet Savcılığı

Şunları yazıyor:

"Asya Finans isimli kurumun halka yüksek faiz karşılığı krediler verdiği ve geri ödemeleri temin etmek için silahlı çete oluşturmak suretiyle zor kullanma ve tehdit yolu ile para tahsilatı yaptıkları bildirilmiştir."

Asya Finans'ın para tahsilatı için çete kurduğunun tespit edildiğini belirten resmi bir belge bulunuyor.

Bu resmi belge sonucunda İstanbul DGM sözkonusu çetenin tespitine yönelik bir çalışma grubu kurulmasına karar veriyor.

Sonra mı ne oluyor?

Gelin yine 10 Temmuz 2002 tarihli resmi bir belgeden okuyalım:

Fethullah Gülen grubunun Emniyet içerisindeki etkinliği: özellikle İstihbarat Şube Müdürlüğü ve Daire Başkanlığı'nın teknik takip birimlerinde odaklanmaktadır.

 

 

Bu nedenle ilgili birimlerden habersiz dinleme ve izleme faaliyetlerinde bulunulması başlangıçta planlanmış ancak 30.10.2001 tarihli ekte sunulan talimatnamenin 8. maddesinin "h" ve "ı" bendlerine göre bu birimlerden habersiz, yargı kararı da olsa teknik takip ya da izleme yapılması imkansız hale getirilmiştir.

Bu talimatnamenin de esasen bu grubun girişimleri ile çıkartıldığı kanaati tarafımızda mevcuttur."

Yani: Fethullahçı olarak bilinen Asya Finans'la bağlantılı çalıştığı belirtilen bir çeteye yönelik istihbarat çalışmasının;

Emniyet içindeki Fethullahçı odaklar tarafından engellendiğine dair resmi bir şikayetle karşı karşıyayız.

Daha da vahimi;

Asya Finans'la bağlantılı çalıştığı belirtilen bu çetenin; aslında "Fethullahçı" Emniyetçilerin başında bulunduğu 12 kişilik bir çekirdek olarak işe başladığı yolundaki somut iddialar bulunuyor.

Sanırız Ramazan Akyürek; bir istihbaratçı olarak, meşhur Şahinler Grubu'nun başındaki ismi çok iyi biliyor.

Muzaffer Tekin'i resmin ortasına oturtup; kartvizit ve telefon dedektifliği üzerinden, Alparslan Arslan'la ilişkilendiren ve buradan yola çıkarak devasa bir çeteyi ortaya çıkarma başarısı gösteren (!) Emniyetin bir gün;

Alparslan Arslan'ın, Maslak'ta sürekli görüştüğü Nurcu şeyh bağlantısı üzerinden Fethullah Gülen'i de resme dahil etmesi de imkan dahilindedir.

2001 yılında hakkında istihbarat çalışması yapılması engellenen ve aralarında Fethullah Gülen'in İstanbul III. imamı Ahmat Karabey'in de olduğu ekibin resmi belgelerdeki tanımı ile finansal sorumlusunun Asya Finans'ın ortakları arasında olduğu da ortaya konabilir.

 

Sonra da emniyet orada da durmayıp;

Danıştay'ın iptal ettiği liman ihalelerinden, enerji ve özelleştirme ihalelerine kadar birçok davanın dökümünü yapıp; bu iptallerle önleri kesilen küresel ve yerli baronların kesişme noktasında:

Fethullah'a yakın sermaye odaklarıyla, masonik sermaye odaklarının olduğunu tespit edebilir!

Zaman Gazetesinde yer alan;

"Muzaffer Tekin'in Rus sevgilisi olduğu" yolundaki çarpıtmalar bile aleyhinize dönebilir!

Böylece Danıştay cinayeti sadece Türkiye'deki değil, diğer ülkelerdeki melun çeteleri temizlemek için de bir vesile olabilir.

AKP'nin iktidar olduğu gün, derhal görevden aldığı Kaçak­çılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şubesi Müdürü Dr. Adil Serdar Saçan, Emniyet içerisindeki Fethullahçı örgütlenmeyi 1978 yılında Polis Kolejinden itibaren takip ettiğini söylüyor. Geçen ay "Birharf Yayıncılık" tarafından yayımlanan "Küresel ve Yerel Mafia Kıskacındaki Türkiye" isimli kitabında, "polis teşkilatındaki F tipi" olarak adlandırdığı Fethullahçı örgütlen­meyi, somut olaylarla anlatıyor.

Faaliyetleri Yasal Zemine Dayanmıyor

4422 sayılı yasada yapılan değişikliklerden sonra, günümüz­de polis teşkilatınca "teknik takip" yapılmasının yasal zemini­nin belli olmadığına dikkat çeken "eski" polis müdürü Saçan, bu tespitinden hareketle; "her türlü teknik takip ve izleme" işle­rinin bütünüyle "F tipi örgüt" tarafından yürütüldüğünü söylü­yor. Saçan'a göre; "F tipi örgüt, bu ayrıcalığı elinde bulundur­duğu için, teşkilat içerisinde dokunulmaz hale geldi, iktidar, bir kişiyi ya da kurumu hedef aldığında, F tipi örgüt de iktidarın amacına uygun malzeme üretimine başlıyor. Uzağa gitmeye ge­rek yok. Bu yılın olaylarını hatırlayın: Van Yüzüncü Yıl Üniver­sitesi Rektörünün tutuklanması, Şemdinli iddianamesinde Kara Kuvvetleri Komutanına çamur atılması ve son olarak Danış­tay'a saldırı olayında soruşturmanın saptırılması söyledikleri­min kanıtıdır" diyor.

Takvime bakmak yeterli

Dr. Adil Serdar Saçan'ın saptamalarını doğrulayan çok sayı­da olay var. Dergimizin kapak dosyasının "kahraman"ı ve Fethullahçılığı mahkemeden tescilli Ramazan Akyürek'e, AKP'nin iktidara gelmesinden sonra, Emniyet'in İstihbarat Daire Başkanlığı'na atanma sözü verilmiş. Bunun belgesi de Trabzon'da yerel bir gazetede (Taka Gazetesi'nin 6 Haziran 2005 tarihli nüshasında) yayımlanmış. Fethullahçı Akyürek konusunda dik­kat çeken ikinci nokta, Cumhuriyet Gazetesi'ne ilk bomba atıl­dığı sırada, 5 Mayıs 2006 günü; Akyürek'in "tayin kararnamesi"nin hazırlanmış olması. Üçüncü nokta ise tayin kararnamesi­nin çıkması ile; Alparslan Aslan'ın Danıştay'a silahlı saldırısını yaptığı tarih arasında 9 gün gibi kısa bir süre olması.

SüperNATO'nun Taşeronları!

Aydınlık'a başka bir kaynaktan ulaşan bilgi ise, Alpaslan As­lan'ın, 5-6 yıldır; AKP'ye çok yakın bir kişinin himayesinde ol­duğuna ilişkin. Bu ilişki polis tarafından bilindiği halde, Akyü­rek'in ve SüperNATO'nun taşeronluğunu da üstlenen emniyet içerisindeki Fethullahçı örgütün, asker kesim ile bağlantı iddi­alarını sürekli gündemde tutması, medya sayesinde sağlanıyor. Medyanın, saptırma çabalarını yoğun biçimde desteklemesinin arkasında, emniyet içerisindeki bu örgütün, "teknik takip ve dinleme" faaliyetlerini elinde tutmasının büyük rolü olduğu da akla geliyor.

Milli Güvenlik Kurulunu da Basarlar mı?

Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, 12 Nisan 2006 günü, Harp Akademileri Komutanlığında yaptığı konuşmada, "irticai kadrolaşma"ya önemle vurgu yapmış ve AKP'yi uyarmıştı. Bu uyarıya karşı Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin, adeta "alaycı" bir üslupla "Cumhurbaşkanı, buna ilişkin belgeleri bize gönderirse, gereğini yaparız" demişti. Aca­ba, Dr. Adil Serdar Saçan'ın (gerek görüşmemizde, gerekse "Küresel ve Yerel Mafia Kıskacındaki Türkiye" isimli kitabında somut olaylara dayanarak) işaret ettiği, SüperNATO'nun taşe­ronluğunu yapan "F tipi" örgüt, yasal mı görülüyor? Bu "irticai-haçlı" örgütlenmelerin dağıtılması için, A. Serdar Saçan'ın değindiği gibi, Milli Güvenlik Kurulu'nun baskına uğratılması "falan" mı bekleniyor?

 

http://www.millicozum.com/content/view/77/

 

Ramazan Akyürek’in Fethullah sicili Mahkeme kararıyla belgeli

İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek

 

Zaman gazetesinde dün çıkan “Eski vali Erol Çakır, Perinçek’i yalanladı” başlıklı haberin yalan olduğu mahkeme kararıyla belgelidir. Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi Başkanı Ramazan Akyürek hakkında Vali Erol Çakır’ın kendi elyazısıyla işlediği sicilin belgesi, yalnız İstanbul Valiliği Arşivi’nde değil, Ankara Asliye 24. Hukuk Mahkemesi’nde görülmüş olan 2001/919 Esas, 2003/82 sayılı dosyada da bulunmaktadır. Mahkeme, bu belgeye dayanarak verdiği 17.12.2003 tarihli kararında, İstanbul Valisi Erol Çakır’ın 2001 yılında, Ramazan Akyürek hakkında şu sicili yazdığını saptıyor: "Emniyetteki hizipleşme içinde irticai akımlara (Fethullah) yakın. Dikkat edilmelidir”

İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, bugün (14 Haziran 2006, Çarşamba) İP İstanbul İl Merkezinde bir basın toplantısı düzenleyerek, Danıştay soruşturmasını saptıranların başında bulunan Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek’in Fethullahçı sicilinin mahkeme kararıyla belgeli olduğunu açıkladı ve basın mensuplarına Ankara Asliye 24. Hukuk Mahkemesi’nin 2001/919 Esas ve 2003/82 sayılı, 17.12.2003 tarihli kararının örneklerini verdi.

Perinçek özetle şunları belirtti:

MAHKEME DOSYASINDAKİ BELGE VE MAHKEME KARARI
ZAMAN GAZETESİNDEKİ HABERİN YALAN OLDUĞUNU KANITLIYOR


Zaman gazetesinde dün (13 Haziran 2006) çıkan “Eski vali Erol Çakır, Perinçek’i yalanladı” başlıklı haberin yalan olduğu mahkeme kararıyla belgelidir.

ANKA Ajansı’nın kaynak gösterildiği haberde, Vali Erol Çakır’ın kendi eliyle yazdığı sicilden haberi olmadığı belirtiliyor. Oysa bu sicil belgesi, yalnız İstanbul Valiliği Arşivi’nde değil, Ankara Asliye 24. Hukuk Mahkemesi’nde görülmüş olan bir davanın dosyasında da bulunmaktadır.

Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek’e 2001 yılında İstanbul Valisi Erol Çakır tarafından verilen sicilde, aynen şöyle yazmaktadır:

"Emniyetteki hizipleşme içinde irticai akımlara (Fethullah) yakın. Dikkat edilmelidir”

Ankara Asliye 24. Hukuk Mahkemesi, 2001/919 Esas, 2003/82 sayılı, 17.12.2003 tarihli kararında, Vali Erol Çakır’ın verdiği sicil aynen yer alıyor ve Mahkeme kararı bu sicil notuna dayanılarak veriliyor.

DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN FETHULLAH SİCİLLİ
HÂLÂ İSTİHBARATIN BAŞINDA


Ve “dikkat edilmesi” gereken Fethullah sicilli daire başkanı, Danıştay cinayeti soruşturmasını yönlendirmeye devam ediyor.

“Dikkat edilmesi” gereken Fethullah sicilliye, Türk Emniyetinin istihbarat dairesi, yani beyni teslim edilmiştir.

SORUŞTURMAYI SAPTIRMA VE KARARTMA EKİBİ

Danıştay’a saldırıyı araştıran polis ekibi, bir soruşturma ekibi olarak değil, soruşturmayı karartma ve saptırma ekibi olarak faaliyet yürütmüştür. Bu ekip, suça azmettiren merkezlerin üzerini örtmeye, böylece suçun aslî faillerini gizlemeye çalıştığı için, suça ortak olmuştur. Soruşturma ekibinin kendisi bir tertip ekibine dönüşmüştür ve suçlu konumundadır. Bu ekip, Alparslan Arslan’ın işlediği suçu emperyalizme karşı mücadele eden ulusal güçlerin üzerine yıkmak için yalan haber imal etmiş ve basına servis yapmıştır. Bu ekip, Fethullah cemaati üzerinden SüperNATO bağlantılıdır. Dolayısıyla Danıştay yargıçlarına kurşun sıkanlar ile suçu sözümona araştıranlar, aynı merkezden yönetilmektedirler. ABD’nin Derin Devleti faaliyettedir.


BASINA SERVİS EDİLEN YALANLAR

Soruşturmanın ilk gününden beri SüperNATO güdümlü basına yalan haberler veriliyor. Ulusal Haber diye ne idüğü belirsiz bir basın kuruluşu icat edilmiş, onun üzerinden Ulusal Kanal, İşçi Partisi, Doğu Perinçek, “Danıştay’a saldıran karanlık çete”nin merkezine konmuştur. Artık kamuoyunda alay konusu olan uydurma haberler, MİT İstanbul Bölgesi Bilgi Toplama Merkezi’nden ve İstanbul Emniyeti Güvenlik Şubesi’nden basına servis yapılmıştır.

Uydurma habercilik öyle düzeye varmıştır ki, oğlum Mehmet Perinçek’le ilgisi olmayan fotoğraflar, Mehmet Perinçek diye basına servis edilmiş ve bu fotoğrafları yayınlayan Zaman, Vatan ve Yeni Şafak gazeteleri yalan haberlerini hâlâ düzeltmemişlerdir.

Fotoğrafta Mehmet Perinçek diye gösterilen şahısın Mehmet Perinçek ile en küçük benzerliği yoktur. MİT kamerasıyla çekilen görüntü, İstanbul MİT Merkezi tarafından gazetelere iletilmiş ve bu gazeteler de amirleri tarafından verilen psikolojik savaş görevlerini yerine getirmişlerdir. ABD’nin psikolojik savaş kurallarına göre, düşman diye tanımlanan “ulusal” güçleri yalan haberle yıpratmak caizdir.

BASINA YALAN HABER SERVİSİ YAPANLAR VE
FETHULLAHÇI KADRO EMNİYETTEN VE DEVLET DAİRELERİNDEN TEMİZLENECEK


Emniyet’teki Fethullahçı kadro, Türk Emniyeti’nin içine yuvalandıkları mevzilerden temizleneceklerdir.

SüperNATO’nun astüst ilişkileri içinde basına yalan haber servisi yapmayı, devlet görevleriyle karıştıranlar da, hukukun emrettiği cezalara çarptırılacaklardır.

 

http://www.ip.org.tr/lib/pages/detay.asp?goster=haberdetay&idhaber=175

 

 

Hrant Dink suikastını Emniyet içine yuvalanmış Fethullahçı çetenin tertiplediği ortaya çıkmıştır.

04 ŞUBAT 2007

İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek:






İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek bugün (4 Şubat 2007) İşçi Partisi Beşiktaş İlçe Merkezi'de bir basın toplantısı yaptı. Perinçek'in açıklaması şöyle:

İşçi Partisi'nin, Hrant Dink suikastını aydınlatmak üzere kurduğu Komisyon yeni bulgulara ulaşmıştır. Kamuoyunun bilgisine sunuyoruz:

Hrant Dink suikastını Emniyet içine yuvalanmış Fethullahçı çetenin tertiplediğini gösteren kanıtlar bir bir ortaya çıkmaktadır. Bu kanıtlar şöyle sıralanabilir:

1. Hrant Dink cinayetini işleyen ekibin haber elemanları olmayıp Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek tarafından örgütlenmiş bir operasyon ekibi olduğu artık apaçık gözler önündedir. Bu ekibin başında bulunan Erhan Tuncel'in daha evvel açıkladığımız gibi McDonalds bombalamasından önce eleman olarak görevlendirildiği yönündeki kanıtlar belirginleşmektedir. Erhan Tuncel'in eleman yapıldığı tarihe ilişkin soruşturmalara engel olunmuştur. (Milliyet, 3 Şubat 2007) Bu durumda McDonalds bombalamasının da Erhan Tuncel'e o zaman Trabzon'da Emniyet Müdürü olan ve kendisini eleman olarak alan Fethullah sicilli Ramazan Akyürek tarafından yaptırıldığı görüşü iyice kuvvetlenmiştir.

2. Ramazan Akyürek'in "haber elemanı" perdesi altında örgütlediği Erhan Tuncel'in Hrant Dink suikastini "organize ettiği" diğer operasyon elemanlarının ifadeleriyle saptanmaktadır. Böylece Erhan Tuncel ile Fethullah sicilli Ramazan Akyürek arasındaki bağlantı kanıtları tartışılmaz bir değer kazanmıştır.

3. Hrant Dink cinayetinde ikinci bir tetikçinin bulunduğunu, Aydınlık dergisi 28 Ocak 2007 tarihli sayısında açıklamıştı. Biz de yaptığımız basın toplantılarında bu gerçeği kanıtlarıyla ortaya koymuştuk. Artık bu yöndeki kanıtlarda belirginleşmiş bulunmaktadır. İkinci tetikçinin varlığı Akbank'a ait kamera görüntüleriyle ve iki ayrı tanığın ifadeleriyle tespit edilmiştir. İkinci tetikçinin varlığının gizlenmesi, gizleyen bazı Fethullahçı polis şeflerinin de tertibin içinde olduğuna işaret etmektedir. Çünkü gizleme olayı bir ihmalin sonucu değil, fakat kasıtlıdır. Polis memurlarının suikastı karartma konusunda yukardan talimat aldıkları anlaşılmaktadır

4. Fethullahçı polis şefleri, telefon ederek Hrant Dink'i suikast tuzağının içine çeken bir üst kademedeki suçluyu da araştırmaktan kaçınmakta, daha doğrusu onu da gizlemekte ve korumaktadırlar.

5. Fethullahçı polis şefleri, iki tanık ifadesine göre Hrant Dink ile bankadan çıktıktan sonra hemen suikast öncesinde konuşan orta yaşlı esmer kişiyi de araştırmamakta ve gizlemektedirler. Hrant Dink'i telefonla Agos gazetesinden dışarı çağıran suçlu belki de bu kimsedir. Veya bu kişi de suikast tertibinin içinde bulunmaktadır.

6. Suçu tertiplediğine dair bulguların ortaya çıkması üzerine köşeye sıkışan Fethullahçı çete, bu kez de Türk Silahlı Kuvvetleri'ne karşı bir tertip örgütleyerek, Samsun Emniyeti'nde çektiği fotoğrafın Jandarma'da çekildiği yalanını basına sızdırmıştır. Bu tertip ve yalan da, Hrant Dink suikastı ve sonrasındaki uygulamaların altındaki imzayı açığa çıkartmıştır.

7. Erhan Tuncel, anlatımında Hrant Dink suikastını bağlı bulunduğu istihbarat görevlilerine çok önceden bildirdiğini söylemektedir. Bu bilginin 17 kez verildiği gazetelere yansımıştır. Ramazan Akyürek, Hrant Dink suikastının hazırlandığını hem Trabzon Emniyet Müdürü olarak, hem de Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi Başkanı olarak bilmektedir. Danıştay suikastının de Emniyet istihbaratınca önceden bilindiği hatırlanacak olursa, suikastlar Fethullahçı ekibin bilgisiyle ve izniyle yapılmaktadır. Emniyet yöneticisi, sıradan bir ihbarcı değildir; suçu önlemekle görevlidir. Bilgiye sahip olup da suça yol veren emniyet yöneticileri, suça azmettirmiş veya suçu tertiplemişlerdir. Bu olgular, bir ihmalin belirtisi değil, fakat suça iştirakin ciddi kanıtıdır. O nedenle Emniyet Müfettişlerinin "görev ihmali" saptaması, aslında suça iştiraki örtbas etmek anlamını taşımaktadır.

8. Hrant Dink suikastını tertipleyen, Emniyet'in içine yuvalanmış Fethullahçı çete Tayyip Erdoğan tarafından o mevkilere getirilmiştir ve Tayyip Erdoğan tarafından yönetilmektedir. Çete ile Tayyip Erdoğan arasındaki bağı Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer kurmaktadır.

9. Tayyip Erdoğan Büyük Ortadoğu Projesi görevlisi olarak ABD'ye resmen bağlıdır Fethullahçı çete de CIA ve MOSSAD'ın denetimi altındadır. Bu gerçekler Hrant Dink suikastının uluslararası boyutlarını da ortaya sermektedir.

10. Böylece Hrant Dink suikastından sorumlu olan Büyük Ortadoğu Projesi görevlilerinin şeması ortaya çıkmış bulunmaktadır. Şemayı ekli olarak basınımıza sunuyoruz.

 

http://www.doguperincek.gen.tr/

 

.

 

''Dink cinayetinin arkasında Gülen var''

 

İşçi Partisi lideri Perinçek'e göre Dink cinayetinde Fethullah Gülen'in de parmağı var..

31 Ocak 2007

 

Türkiye Hrant Dink cinayetinin arkasında olan isimleri merak ederken, İşçi Partisi lideri Doğu Perinçek'ten bomba gibi bir iddia geldi.

1. Operasyon ekibi: 

Hrant Dink cinayetinin kilit ismi olduğu iddiasıyla Trabzon'da gözaltına alınarak İstanbul'a getirilen Karadeniz Teknik Üniversitesi öğrencisi Erhan Tuncel'in Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı Ramazan Akyürek’in elemanı olduğu ortaya çıktı. Emniyet Genel Müdürlüğü de bu gerçeği doğruladı. Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek’in Trabzon’da Emniyet Müdürü iken kurduğu ekip, “haber elemanları” perdesi altında, bir operasyon ekibi, başka deyişle tetikçi timidir.

2. Etnik ve dinsel çatışma tertipleri: 

Ramazan Akyürek’in “Haber elemanları” timinin Trabzon’da gerçekleştirdiği işler, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında Türkiye’de etnik ve dinsel çatışma zemini hazırlamaya yönelik bir dizi tertiptir. ABD merkezli psikolojik savaş, Trabzon’u hedef aldı. Savaştır bu! Trabzon, vatanseverliğin kalesidir ve İran dahil bütün bölgenin önemli bir limanıdır. Bu nedenle ABD’nin hedefleri arasındadır.

3. Trabzon değil, Ramazan Akyürek:  

Erhan Tuncel’in ifadeleri, “Trabzon” diye şifrelenen olayların arkasında Eski Emniyet Müdürü ve şimdiki Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı Ramazan Akyürek’in bulunduğunu kanıtlayacak değerde önbilgiler içermektedir. Erhan Tuncel, ifadesinde Trabzon'da McDonald's önüne patlayan bombayı bizzat kendisinin yaptığını ve eylemde gözcü olduğunu ve bombalama olayından sonra, o zaman Trabzon Emniyet Müdürü Ramazan Akyürek'in önerisiyle "haber elemanı" olduğunu belirtmektedir. Erhan Tuncel’in Ramazan Akyürek tarafından bombalama olayından önce denetim altına alındığı ve suçu işlemeye yönelttiği apaçık ortadır. Tuncel’in Ramazan Akyürek’le anlaşması yakalandıktan sonra değil, eylemden öncedir. Bombalama, örgütlenmiş elemanlara yaptırılmıştır. Aynı bombalamada suç işleyen Yasin Hayal de, on ay hapisle kurtarılmış ve üç ay hastanede tatil yaptırılmıştır.

4. Ramazan Akyyürek’in operasyon elemanları Hrant Dink suikastinde: 

Hrant Dink suikastinde rol alanlar, apaçık ortadadır ki, Ramazan Akyürek’in denetimi altındadır. Hrant Dink'in katil zanlısı Ogün Samast'ın azmettiricisi olduğu iddia edilen Yasin Hayal, ifadesinde, 2004 yılı içinde Trabzon'da Erhan Tuncel ile tanıştığını, Tuncel'in üç öğrenci arkadaşıyla bir bekâr evinde kaldığını, sürekli bu eve gidip geldiğini ve evde Seyfi isimli arkadaşının bilgisayarında film seyrettiklerini, düşünsel olarak ondan etkilendiğini söyledi. Ekip, en başından denetim altındadır ve yönlendirilmektedir. Suç, daha önceki örneklerde olduğu gibi, bu operasyon elemanlarına işletilecek ve suçun merkezindeki örgüt perdelenecektir.

5. Senaryonun bozulması:  

Fethullahçı ekibin uyguladığı senaryo, Ogün Samast’ın Samsun’da Jandarmanın eline geçmesiyle bozulmuştur. Ogün Samast’ın askeriyeye verdiği ifade, operasyon ekibinde ikinci bir tetikçinin bulunduğunu ve Ramazan Akyürek’in konumunu açığa çıkarmıştır.

6. İhmalin değil suça iştirakin kanıtı:  

Erhan Tuncel, anlatımında Hrant Dink suikastını bağlı bulunduğu istihbarat görevlilerine çok önceden bildirdiğini söylemektedir. Bu bilginin 17 kez verildiği gazetelere yansımıştır. Ramazan Akyürek, Hrant Dink suikastinin hazırlandığını hem Trabzon Emniyet Müdürü olarak, hem de Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi Başkanı olarak bilmektedir. Danıştay suikastinin de Emniyet istihbaratınca önceden bilindiği hatırlanacak olursa, suikastler Fethullahçı ekibin bilgisiyle yapılmaktadır. Emniyet yöneticisi, sıradan bir ihbarcı değildir; suçu önlemekle görevlidir. Bu olayda suçu önlemenin de ötesinde suç işlenmesine izin verildiği görülmektedir. Bilgiye sahip olup da suça yol veren emniyet yöneticileri, suça iştirak etmişlerdir. Bu olgular, bir ihmalin belirtisi değil, fakat suça iştirakin ciddi kanıtıdır. O nedenle Emniyet Müfettişlerinin “görev ihmali” saptaması, aslında suça iştiraki örtbas etmek anlamını taşımaktadır.

7. Ramazan Akyürek’in Danıştay suikastindeki rolü:  

25 Mayıs 2006 günü İP İstanbul İl Merkezinde bir basın toplantısı düzenleyerek, Danıştay soruşturmasını saptıranların başında Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı Ramazan Akyürek’in olduğunu açıklamıştım: “Şu anda Danıştay’a saldırıyı araştıran polis ekibi, bir soruşturma ekibi olarak değil, soruşturmayı karartma ve saptırma ekibi olarak faaliyet yürütmektedir. (…) Soruşturma ekibinin kendisi bir tertip ekibine dönüşmüştür ve suçlu konumundadır. Bu ekip, Alparslan Arslan’ın işlediği suça iştirakin ötesinde yeni suçlar da işlemektedir. Suçu emperyalizme karşı mücadele eden ulusal güçlerin üzerine yıkmak için yalan haber imal etmekte ve basına servis yapmaktadır. (…) Bu ekip, Fethullah cemaati üzerinden SüperNATO bağlantılıdır. Dolayısıyla Danıştay yargıçlarına kurşun sıkanlar ile suçu sözümona araştıranlar, aynı merkezden yönetilmektedirler. ABD’nin Derin Devleti faaliyettedir ve Türkiye’nin söylendiği gibi bir Derin Devleti yoktur.” Danıştay suikastı yargılamaları sırasında ortaya saçılan yeni olgular, bu saptamayı daha da güçlendirmiştir. Ramazan Akyürek, Danıştay suikasti soruşturmasını tıkamış ve suikast planlandığı üzere bir kişinin üzerinde kalmıştır. Arkadaki örgüt gizlenmiştir.

8. Ramazan Akyürek’in Fethullahçı sicili:  

Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı Ramazan Akyürek hakkında 2001 yılında İstanbul Valisi Erol Çakır’ın bizzat elyazısıyla yazdığı ve imzaladığı sicilde şu saptama bulunmaktadır: "Emniyetteki hizipleşme içinde irticai akımlara (Fethullah) yakın. Dikkat edilmelidir.” Valinin engin bir öngörüyle devletten dikkat edilmesini istediği görevli, bütün millete dikkat eden makama oturtulmuş, Türk Emniyetinin istihbarat dairesi, yani beyni dikkat edilmesi gereken adama teslim edilmiştir. “Dikkat edilmesi” gereken Fethullah sicilli, önce Danıştay cinayeti soruşturmasını yönlendirmiş ve ve şimdi de Hrant Dink suikastindeki rolüyle kamuoyunun önüne çıkmıştır. Sicil mahkeme dosyalarında bulunmaktadır ve fotokopyaları bu basın toplantısı açıklamasının ekindedir.

9. Hrant Dink suikasitini tertipleyen ekip:  

Hrant Dink suikastini kurgulayanlar, tetikçinin kameralara poz vermesini ayarlayanlar ve görüntüleri el altından basına sızdıranlar, aynı merkezdir: Emniyet içindeki Fethullahçı ekip.

10. Emniyetteki Fethullahçı derin örgüt:  

Van ve Şemdinli tertibi, Danıştay suikasti, Atabeyler Operasyonu ve Hrant Dink suikasti aynı dizinin alt başlıklarıdır. Bu uygulamaların arkasındaki “Derin” örgütün başında Emniyet içine yuvalanmış Fethullahçı kadro bulunmaktadır.

11. CIA ve MOSSAD bağlantısı: 

Van ve Şemdinli’den Hrant Dink suikastine uzanan tertiplerin merkezindeki Fethullahçı ekip, CIA ve MOSSAD’ın Büyük Ortadoğu Projesi’nde görev üstlenmiştir.

12. Türkiye düşmanı cephe:  

Suikasti tertipleyenler, yazılı ve görsel medyayı milli devleti tahrip için harekete geçirenler ve cenaze töreninde ABD Büyükelçisi’nin liderliğinde “Hepimiz Ermeniyiz” pankartının arkasında yürüyenler, aynı Türkiye düşmanı cephededirler. Pankartları ve cenaze töreni giderlerini Soros karşılamıştır.

13. Fethullah Hoca’nın “ulusal dalgayı aşacağız” fetvası: 

Fethullah Hoca, 2005 yılı Ekim ayında, “ulusalcı dalgayı aşacağız” diyerek, ABD’nin Haçlı seferindeki görevini bir kez daha tanımlamıştır (Yeni Aktüel, sayı 14, 16 Ekim 2005). Yine Fethullah Hoca aynı tarihlerde Türkiye’de büyük tertip ve suikastler olacağı, “çok kan döküleceği” kehanetinde bulunmuştur. Bu iki açıklama. birbirini tamamlamaktadır.

14. Tayyip Erdoğan’ın “ulusalcıların üzerine gidilmeli” talimatı: 

Tayyip Erdoğan, Danıştay suikastinden hemen sonra 19 Mayıs 2006 günü Ankara’da MİT Müsteşarı, Emniyet Genel Müdürü ve Emniyet’in Fethullah sicilli İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek ile yaptığı toplantıda “Ulusalcıların” üzerine gidilmesi talimatını vermiştir.

15. “Derin devletin dibinde” Büyük Ortadoğu Projesinin Eşbaşkanlığı var:  

Yine Tayyip Erdoğan, 30 Ocak 2007 günlü gazetelerde yazıldığı üzere, “derin devletin dibine inmek”ten sözetti. Amaçları, “derin devlet” perdesi altında milli devleti tahrip etmektir. Derin devlet ABD’nin Türk Devleti içine yerleştirdiği SüperNATO’dur ve o Derin Devletin en karanlık noktasında Büyük Ortadoğu Projesi Eşbaşkanlığı bulunmaktadır.

16. BOP Eşbaşkanlığı ile bağlantı:  

BOP Eşbaşkanı Tayyip Erdoğan ile Emniyetteki Fethullahçı ekip arasındaki bağlantıyı, “Başbakanlık Müsteşarı” koltuğunda oturan Ömer Dinçer yürütmektedir.

17. Ramazan Akyürek Tayyip Erdoğan’ın yakını:  

Ramazan Akyürek’i, Emniyet’in beyin merkezinin başına atayan Tayyip Erdoğan’dır.

18. Tertiplerin üzerini kapatmaya yönelik atamalar:  

BOP Eşbaşkanı Tayyip Erdoğan, Trabzon Valisi ve Emniyet Müdürünü görevden alarak, Trabzon merkezli tertiplerin üzerini kapatma girişimi içindedir. Görevden alınan eski Trabzon Emniyet Müdürü Reşat Altay Fethullahçı değil, fakat atanan Arif Akkale Fethullah bağlantılıdır.

19. Ramazan Akyürek’i kurtarma planları:  

Emniyet kaynaklarından aldığımız bilgilere göre, Tayyip Erdoğan yönetiminin Ramazan Akyürek’i kurtarmak için İstanbul Emniyeti sorumlularını fedaya hazırlanmaktadır.

20. Mayısta yeni Fethullahçı atama hazırlığı:  

Mayıs ayından sonra bazı Fethullahçıların önemli Emniyet müdürlüklerine atanacakları belirtilmektedir. İstanbul, İzmir ve Bursa emniyet müdürlükleri dahil, yedi önemli göreve atanması planlanan Fethullahçı emniyet müdürlerinin isimleri arşivimizdedir ve noter tutanaklarında kayda alınacaktır.

21. Görevden alınması gereken Recep Tayyip Erdoğan’dır: 

Tayyip Erdoğan yönetimi, polis müdürlerini görevden alarak kendisini kurtarma telaşına düşmüştür. Görevden alınması gerekenler, ABD’nin 24 müslüman milletin yaşadığı ülkelerin haritasını değiştirme projesinde eşbaşkanlık üstlenerek Türkiye’yi parçalama planlarında rol alanlardır.

22. Milletimize söz veriyoruz, suç örgütünü açığa çıkaracak ve Türk adaletine teslim edeceğiz:  

SüperNATO merkezlerinin emrinde, Danıştay saldırısını saptıran ve Hrant Dink suikasitini örgütleyen SüperNATO timi, Cumhuriyet mahkemelerinde kesinlikle yargılanacaklar ve işledikleri suçların cezalarını göreceklerdir. Ülkemizi bir Milli Hükümete kavuşturmak bir vatan görevidir.

 

http://www.haber3.com/haber.php?haber_id=202517

http://www.ip.org.tr/lib/pages/detay.asp?goster=haberdetay&idhaber=495

 

Cinayette bütün yollar Gülen’e çıkıyor

Ilk Kursun Logo

Eylül 30, 2007

 

 

Hrant Dink’i öldürmeye azmettirmekten yargılanan Yasin Hayal’in avukatı Fuat Turgut, gerek müvekkili Yasin Hayal ve gerekse tetikçi O. S’nin kurban olduklarını, olayın Türkiye’ye karşı bir komplo olduğunu öne sürdü. Turgut, cinayette bütün yolların ABD ve Fethullah Gülen cemaatine çıktığını ileri sürdü.


AHMET ŞEFİK / CUMHURIYET 27.09.2007
TRABZON - 

Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink ‘i öldürmeye azmettirmekten yargılanan Yasin Hayal ‘in İzmir Barosu’na kayıtlı avukatı Fuat Turgut, cinayetin ABD’nin de içinde bulunduğu uluslararası bağlantıları olan bir olay olduğunu, ABD’de yaşayan Fethullah Gülen cemaatinin cinayetle ilgisi bulunduğunu iddia etti.

Trabzon’da Cumhuriyet ‘e açıklamalarda bulunan Turgut, gerek müvekkili Yasin Hayal ve gerekse tetikçi O. S ‘nin kurban olduklarını, olayın Türkiye’ye karşı bir komplo olduğunu öne sürdü. Bütün yolların ABD ve Fethullah Gülen cemaatine çıktığını iddia eden Turgut, bu kesimin emniyetin en hassas yerlerine kadar sızdığını, dolayısıyla soruşturmaların gereği gibi belirli noktalara götürülemediğini, bazı yerlerde tıkandığını vurguladı.

‘EMNİYET YETKİLİLERİ SORUŞTURULSUN’

Turgut, başta Emniyet İstihbarat Daire Başkanı ve eski Trabzon Emniyet Müdürü Ramazan Akyürek olmak üzere bazı yetkililerin soruşturma kapsamına alınması gerektiğini savundu. Cinayetin işleneceğinin polis muhbiri olduğu iddia edilen Erhan Tuncel tarafından bildirilmesine karşın bazı emniyet üst düzey görevlilerinin görevlerini yapmadığını öne süren Turgut, bu kişilerin yargı karşısına çıkarılmamasının dikkat çekici olduğunu söyledi. Turgut, yargı sürecinde gerçeklerin ortaya çıkacağını, bazı kesimlerin bunu engelleme çabası içinde olduğunu iddia etti.

 

http://www.ilk-kursun.com/yazi/2007/09/cinayette-butun-yollar-gulene-cikiyor/

 

H.Dink Üzerinden Dezenformasyon

www.kuvvaimilliye.net 

Neval Kavcar


Günlerdir ortalarda dolaşan bir haber var, “Hrant Dink” cinayetinin azmettiricisi Yasin Hayal ile ilgili. Şarkı sözlerini ve yazarlarını yargısız infaz eden medyadan çıt çıkmıyor. Hrant Dink’in katlinden sonra gösterilen hedefleri sindirme operasyonuna giren köşe yazarları, memleketin aydınları! Susuyor.

Hepiniz Hrant’tınız hani? Ayrıca hepiniz de Ermeni. Ne oldu? Niye sesiniz çıkmıyor? Diye sormak gerekiyor malum köşe yazarı zevata.

Katledildiği gün söyledim. Hrant Dink ipinin bu ülkeden birisi tarafından çekileceğine inansa terk ederdi bu toprakları. O da Pamuk gibi giderdi, ABD’den milyon dolarlık daire alamasa da güvenceye alırdı hayatını.


Kendisi artık yüz vermediği “Sözde Soykırım” projesinin sahiplerince katledildi. Ölümü ile o sırada mecliste görüşülecek olan “Milli Menfaatten “ arındırılmış petrol yasası ve Kerkük problemini gölgelemesi istendi. Cenazesi o görüşmelerin olduğu gün kaldırıldı. Emperyalizme elini verdin mi, ölünü bile amaç için kullanırlar böyle.

Söylemek istediğim, Hrant’ın katlinin azmettiricisi olarak bilinen, polis muhbiri olduğu söylenen Yasin Hayal’in açıklamalarının önemidir.

Yasin Hayal’in avukatı bakın ne diyor?

“Yasin Hayal 'in İzmir Barosu'na kayıtlı avukatı Fuat Turgut, cinayetin ABD'nin de içinde bulunduğu uluslararası bağlantıları olan bir olay olduğunu, ABD'de yaşayan Fethullah Gülen cemaatinin cinayetle ilgisi bulunduğunu iddia etti….Cinayetin işleneceğinin polis muhbiri olduğu iddia edilen Erhan Tuncel tarafından bildirilmesine karşın bazı emniyet üst düzey görevlilerinin görevlerini yapmadığını öne süren Turgut, bu kişilerin yargı karşısına çıkarılmamasının dikkat çekici olduğunu söyledi..” ( 27 Eylül 2007 - Etik Haber)

Yasin Hayal’in avukatı bu iş Fetullah’in cemaatine uzuyor diyor. Neye dayanarak, Hayal’in ona anlattıklarına elbette.

Ayni iddialar, Ocak ayından beri gündeme geliyor. Cinayeti işleyen kadar, göz yuman da suçlu değil midir? Üstelik bunların polis teşkilatından olması işin vahametini arttırmıyor mu? Kimdir bu yetkililer, İç İşleri Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı bu konuda, şu ana kadar hangi araştırmayı yapmıştır?

Radikal gazetesinde yayınlanan telefon konuşmaları, hafta başı görülecek Dink davasından önce medyaya düştü.

“Dink cinayetinden iki saat kadar sonra polis M.Z., 'muhbir'i Erhan Tuncel'i arıyor. Tuncel'in 'Öldü mü' sorusuna polisin yanıtı: 'Tabii canım, tek fark (katil) kaçmayacaktı, bu kaçmış( Radikal- Polisin Dehşet Diyaloğu- 29 Eylül 2007 )

“Katil kaçmayacaktı, kaçtı” ne demektir? Haber programında polisin Tuncel’i konuşturma gayeli olduğu söylendi. Konuşturma gayeli polis, katilin kaçıp kaçmayacağı ile mi ilgili ayrıntıya mı girer?

Konuşma sırasında Erhan Tuncel’in cinayetten haberdar olmadığını görüyoruz. Onlar yapacak gibi planlanan cinayetin failleri başkası mı sorusu, daha ilk günlerde aklıma gelen bir soru idi. Cinayetten sonra katilin silahı ile geri döndüğü nerede görülmüş diye sorulmuştu? Hem de cinayet öncesinde kameralara yakalanmış kıyafeti ile. Çocuktur düşünememiştir çok basit kalmıyor mu bu olay karşısında. Ona silahı, kıyafeti alanlar niçin kıyafetten arınmasını söylemediler? Samast o cinayeti işlemedi mi yoksa? Diye düşünsek komplo teorisine mi girer?

Telefon konuşmasına dikkat edelim, tabi bu konuşmalar oldu ise:

“Tuncel: Bizimle alakalı olduğunu zannetmiyorum da. Ama yapanın da eline koluna sağlık Demesi karşısında ne düşünülmelidir? Konuşmanın şu kısmını dikkatle okuyunuz:

“M.Z.: Ne oğlum, direkt kafaya sıkmışlar.
Tuncel: Öldü mü?
M.Z.: Tabii canım. Tek farklılık. Kaçmayacaktı ama bu kaçtı.
Tuncel: Yakalandı mı peki?
M.Z.: Yok canım
Tuncel: Hımmm... Zannetmiyom abi bunların olduğunu ya

“ Zannetmiyorum bunların olduğu” söylemi (muhtemelen) psikolojikman Hrant’tan nefret ettirilen, azmettirilen gençler diye düşündürüyor. Mesela Ogün Samast gibi.

Samast’ı bu cinayet için azmettirenler, malum bölgede kameraya çekilmesini sağlayanlar asıl katil olmalı diye düşünülmedi mi o günlerde.

Hayal’in avukatının aylardır bas bas bağırdığı, işin ucunun Fetullah Gülen Cemaatine dayandığı gerçeğine niye herkes kulak tıkıyor?

Medyanın yalancısıyız. Fakat bu bilgiler mutlaka araştırılmalıdır. Toplumun her kesimine sirayet etmiş, neredeyse bizleri birbirinden şüphe edecek hale getiren bu gelişmeler açığa çıkarılmalıdır.

Hangi taş kaldırılsa altından ayni mutant cemaatin çıkması tesadüf müdür? El kaide’yi kınamadan, şehit cenazelerine katılmayı organizeye, “Soros Anayasasını” hazırlamaya kadar her fiilin içinde olanlar kime hizmet ediyor? Ve onlara kimler göz yumuyor?

Şimdilik, “referandum geçene” kadar, ardından “AKP Anayasası” çıkana kadar her hafta bir dezenformasyon bekleyin derim. Hrant Dink öldü ama, ölüsünü de rahat bırakmayacak birileri.

 

http://www.kuvvaimilliye.net/author_article_detail.php?id=470

 

.GÜNEŞ

İşte derin devlet

Rıza Zelyut

04 Şubat 2007 <%Tarih%>
<%Gün%>

 

Başbakan Erdoğan; Hrant Dink cinayetinden sonra 'derin devlet tartışmalarını gündeme getirdi. Bu konuda İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek'in dile getirdiği bazı görüşler var. Ben onları biraz özetleyerek aktarıyorum. Eğer bu iddialar doğru ise, Başbakan Erdoğan'ın aradığı derin devlet ortaya çıkmış demektir.


İddialara göre Dink cinayeti ve arka planı:


1. Hrant Dink cinayetinin kilit ismi Erhan Tuncel'in Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı Ramazan Akyürek'in elemanı olduğu ortaya çıktı. Emniyet Genel Müdürlüğü de bu gerçeği doğruladı. Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek'in Trabzon'da Emniyet Müdürü iken kurduğu ekip, “haber elemanları' perdesi altında, bir operasyon ekibi, başka deyişle tetikçi timidir.


2. Ramazan Akyürek'in 'Haber elemanları' timinin Trabzon'da gerçekleştirdiği işler, ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında Türkiye'de etnik ve dinsel çatışma zemini hazırlamaya yönelik bir dizi tertiptir. (Rahip Santore'nin öldürülmesi bunlardan birisidir.)


3. Erhan Tuncel'in ifadeleri, “Trabzon” diye şifrelenen olayların arkasında Eski Trabzon Emniyet Müdürü ve şimdiki Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı Ramazan Akyürek'in bulunduğunu kanıtlayacak değerde önbilgiler içermektedir.


4. Hrant Dink suikastinde rol alanlar, Ramazan Akyürek'in denetimi altındadır. Hrant Dink'in katil zanlısı Ogün Samast'ın azmettiricisi olduğu iddia edilen Yasin Hayal, ifadesinde, 2004 yılı içinde Trabzon'da Erhan Tuncel ile tanıştığını, düşünsel olarak ondan etkilendiğini söyledi. Suç, daha önceki örneklerde olduğu gibi, bu operasyon elemanlarına işletilecek ve suçun merkezindeki örgüt perdelenecektir.


5. Fethullahçı ekibin uyguladığı senaryo, Ogün Samast'ın Samsun'da Jandarmanın eline geçmesiyle bozulmuştur. Ogün Samast'ın askeriyeye verdiği ifade, operasyon ekibinde ikinci bir tetikçinin bulunduğunu ve Ramazan Akyürek'in konumunu açığa çıkarmıştır.


6. Ramazan Akyürek, Hrant Dink suikastinin hazırlandığını hem Trabzon Emniyet Müdürü olarak, hem de Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi Başkanı olarak bilmektedir.


Danıştay suikastinin de Emniyet istihbaratınca önceden bilindiği hatırlanacak olursa, suikastler Fethullahçı ekibin bilgisiyle yapılmaktadır. (Eski İstanbul Valisi Erol Çakır; Ramazan Akyürek için; 'Emniyetteki hizipleşmede irticai akımlara -Fethullah- yakın. Dikkat edilmeli' diyor. Eski polis müdürlerinden Adil Serdar Saçan da onun için 'Polis kolejindeki öğrencileri Fethullahçı ışık evlerine götüren kişi' diyor.)


7. Danıştay suikastinden sonra Doğu Perinçek; Danıştay soruşturmasını saptıranların başında Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı Ramazan Akyürek'in olduğunu açıklamıştı. Hrant Dink suikastini kurgulayanlar, tetikçinin kameralara poz vermesini ayarlayanlar ve görüntüleri el altından basına sızdıranlar, aynı merkezdir: Emniyet içindeki Fethullahçı ekip.


* Van ve Şemdinli tertibi, Danıştay suikasti, Atabeyler Operasyonu ve Hrant Dink suikasti aynı dizinin alt başlıklarıdır. Bu uygulamaların arkasındaki 'Derin' örgütün başında Emniyet içine yuvalanmış Fethullahçı kadro bulunmaktadır.


* Van ve Şemdinli'den Hrant Dink suikastine uzanan tertiplerin merkezindeki Fethullahçı ekip, CIA ve MOSSAD'ın Büyük Ortadoğu Projesi'nde görev üstlenmiştir.


* Fethullah Hoca, 2005 yılı Ekim ayında, “Ulusalcı dalgayı aşacağız” diyerek, ABD'nin Haçlı seferindeki görevini bir kez daha tanımlamıştır (Yeni Aktüel, sayı 14, 16 Ekim 2005). Yine Fethullah Hoca aynı tarihlerde Türkiye'de büyük tertip ve suikastler olacağı, 'çok kan döküleceği' kehanetinde bulunmuştur. Bu iki açıklama. birbirini tamamlamaktadır.


FOX ÇIKTI


Yukarıdaki iddialarla TGRT'de yayımlanan Ogün Samast görüntülerini yan yana getirince Fethullahçı derin devletin kimliği daha iyi anlaşılıyor. TGRT'yi Amerikalı FOX satın alıyor. Askeri çeteci göstermeye uğraşan Samast görüntüleri de Fox'a veriliyor. Hem de kısa bir zaman içinde. Fethullah Gülen Amerika'da ağırlanıyor. Onun yetiştirdiği iddia edilen Ramazan Akyürek de Türkiye'de polisi bilgilendirip yönlendiriyor.


Bunları yan yana getirdiğinizde karşımızda yeni bir derin devlet örgütü olduğunu görüyoruz. MHP Lideri Devlet Bahçeli de herhalde bunu söylüyordu.


Şimdi görev Başbakan Erdoğan'da... 

Eğer kendisi derin devlet dediği çeteleşmeye karşı ise, geçmişi bırakıp yaşadığımız şu günlere bakmalıdır. Unutmayalım ki Türkiye'de askeri kötü gösterecek tertip; baştaki hükümete bir hayır getirmez. İşin ucu sadece hükümet karşıtlarına gittiği zaman değil hükümet yandaşı gözüken yasadışı oluşumlara gittiği zaman da araştırılmalıdır. Şimdi Başbakan'dan bu iddiaların açıklığa kavuşturulmasını bekliyoruz.

 

http://www.gunes.com/2007/02/04/yazarlar/y4.html

****************************************************************************

GÜNEŞ

Rıza Zelyut

09 Şubat 2007

F Tipi Polis

 

'F Tipi Polis' terimi, sanıyorum ki Adil Serdar Saçan'a ait.


Saçan, bir zamanlar, İstanbul'da, organize suçlarla, yani çetelerle mücadele eden birimin müdürü idi.
Şimdi üniversitede ders veriyor.


Bu eski polis müdürü, F Tipi terimi ile Fethullah Tipi polisi işaret ediyor.


Dün görüştüğüm bir polis memuru, 'Üst kademeler tamamen onların eline verildi. Alt kademeler için 6 bin Fethullahçı polis aldılar. 20 bin daha alacaklar. Gümüş yüzük takmayanı barındırmıyorlar. Hem de sol elinizde değil sağ elinizde gümüş yüzük olmalı! Bizim gibi devletine bağlı olanları da emekli olmaya zorluyorlar.' dedi.


Son zamanlarda hangi polisle konuştu isem, emniyetin, Fethullahçı müdürlerin eline verildiğini söylüyor. Bu durum polis arasında derin bir hoşnutsuzluk yaratmış bulunuyor.


ÖMER DİNÇER'E GİDEN YOL


Adil Serdar Saçan'ın Tercüman Gazetesi'ne yaptığı açıklamalar; Hrant Dink cinayetinin ucunun F tipi polisin bir tertibi olduğunu belirtmiş. Saçan, isim vermese de polisteki Fethullahçı kadrolaşmanın; Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer'in bilgisi dahilinde yürütüldüğünü işaret ediyor. Bu bağlamda:


Şemdinli'de bir PKK'linin kitabevinin bombalanması olayına şimdiki Genelkurmay Başkanı Büyükanıt Paşa'nın dahil edilmek istendiği...


Danıştay saldırganı Alparslan Arslan'ın arkasında bazı askerlerin gösterilmek istendiği...
Atabeyler operasyonu ile yine askerin kötülenmeye çalışıldığı...


Trabzondaki rahip cinayetinde ve Hrant Dink olayında milliyetçi çevrelerin ve arkadaki askerin zan altında bırakılmaya uğraşıldığı...


Dink cinayetinin bütün bilgilerinin polis istihbaratında bulunduğu, istihbaratın başına da Fethullahçı olduğu eski İstanbul Valisi Erol Çakır'ın kaydı ile anlaşılan Ramazan Akyürek'in getirildiği...


Fethullah Gülen'in ABD'de misafir edildiği, onun; 2005 yılında, 'Yakında büyük cinayetler olacak, Türkiye'de kan akacak.' 'Ulusalcı dalgayı aşacağız/(Milliyetçileri gerileteceğiz!)' gibi açıklamalar yaptığı...


F tipi polis müdürleri başta iken sürekli cinayetler işlendiği; bu cinayetlerden sonra milliyetçilerin suçlandığı.
İstanbul'da görevden almaların aslında Fethullahçı Ramazan Akyürek'i kurtarmayı amaçladığı
görünen olgular olarak öne çıkıyor.


Demek ki, Başbakan Erdoğan'ın 'derin devletin işi' göstermeye uğraştığı son cinayetler; F tipi polislerin dahli olabilecekleri kompolar olarak da yorumlanabilir.


Acaba Sayın Başbakan; Ömer Dinçer-Ramazan Akyürek bağlantısını sorgulamayı düşünmekte midir? Kendisine müsteşarlık yapan Ömer Dinçer'i hala aynı kararlılıkla savunmakta mıdır? Bu soruların cevabını çok merak ediyorum.


Ayrıca; bütün Türkiye'nin istihbaratının başına bir Fethullahçı'yı getirmeyi; Türkiye'nin güvenliği açısından normal karşılayabiliyor mu? Ramazan Akyürek, eski Vali Çakır'ın dediği gibi tahrikçilere yakın ise; tarikatin başı Amerikan hükümeti ile içli dışlı olduğuna göre; bizim istihbarat bilgilerimiz, Amerikan tarafına aktarılamaz mı?


Başbakan Erdoğan, açık konuşup bu cinayetlerin arkasındakileri tam tarif etmelidir. Yoksa onun, 'derin devlet' gibi muğlak bir kavramın arkasına saklanıp asıl sorumluları perdelediğini söylemek zorunda kalacağız. Bunu da hükümet olmuş, ülkeyi yöneten bir partiye de onun başındaki siyasetçiye de yakıştırmak istemiyoruz.


HOCA EĞLENİYOR


'Hastayım!' diyerek Amerika'ya 'Hicret eden' Fethullah Gülen'i eğlendirmek için müritleri tiyatro kurmuşlar. Hürriyet Gazetesi'nin haberine göre, bu adamlar ABD'ye gidip hocayı bir güzel eğlendirmişler.
Amerika tarafı, Türklere vize vermemek için bunca eğlenirken bir kumpanyaya anlayışla davranması herhalde F Hoca'nın kerametinden olsa gerek.


Millet Türkiye'de kan ağlarken sevgili hocamız Amerika'da pek güzel eğleniyor.
Eğlenin, eğlenin!

http://www.gunes.com/2007/02/09/yazarlar/y4.html

 

DİNK CİNAYETİNİ KAPATTILAR

Dr.A.Serdar Saçan
adilserdar@kuvvaimilliye.web.tr

 

 Bu yazıya "Farkedilmişler İşbaşında" başlığını atsam belki daha iyi olurdu. Ama, bugün daha önce değindiğim bir örgütü deşifreye devam edeceğim için bu başlığı attım.

         Akp iktidara geldikten bu yana ülkede bir takım garip olaylar oluyor,failler çoğunlukla yakalanıyor,ama örgüt bulunamıyor.Örgüt bulunamayınca,olaylar devam ediyor.Örgütü,bir örgütlü suçlar uzmanı olarak anlatıyoruz, yetkililer anlamıyor.Bir kez daha yazalım dedik.Bakalım ne olacak?

Danıştay saldırısının hemen ardından Aydınlık Dergisi ile yaptığım söyleşide;"ABD desteğinde birilerinin,ülkemizde ortaya çıkıp, güç olduklarını kanıtlamak için eylemler yaptıklarını,bu eylemleri ulusalcılara mal ettiklerini söylemiş ve durdurulmaları için MGK'yı basmalarının mı gerektiğini"sormuştum.

Sular duruldu,farkedilmişler toparlandı. DİNK cinayeti ile yeniden işbaşında geçtiler.

Şimdi bazı olayları alt alta yazalım;

-Önce,Hablemitoğlu cinayeti.Merhum Hablemitoğlu,F tipinin, özellikle Emniyet içerisindeki örgütlenmesini deşifre etti, vuruldu.İddia ettik, kitabımızda yazdık,tık yok.

         -Sonra,Şemdinli iddianamesi;iddia ettik, Savcı F tipi dedik,yazdık ,çizdik,kimse önemsemedi.

         -Sonra,Rahip cinayeti; söyledik, anlattık, Trabzon Emniyetine dikkat çektik,failin F tipi bağlantılarına hiç bakılmadı.

         -Sonra,Cumhuriyet Gazetesine saldırılar; söyledik,yazdık,Cumhuriyet 'in F tipileri deşifre için yazdıklarından ötürü saldırıya uğradığını iddia ettik,yine çıt yok.

         -Sonra,Danıştay saldırısı; olay F tipilerin işi dedik,iddia ettik, konuştuk, F’nin öz yeğeni azmettirici olarak tutuklandı.Kimsenin umurunda değil.

         -Sonra Atabeyler operasyonu,iddia ettik,yazdık,anlattık.Tüm tutuklular serbest bırakıldı,basına dosya veren şahıs hala ortada yok.

         -Sonra ,Dink cinayeti ve “Hepimiz Ermeniyiz” sloganları ,yine yazıyoruz, çiziyoruz, biliyoruz, nafile!

         Şimdi de bu olaylardan bazıları ile ilginç  rastlantılara (ya da bağlantı) bir göz atalım;

         -Trabzonda’ki rahip cinayetinde İl Emniyet Müdürü,F tipi olduğu sicili ile kanıtlı R.A.

         -Trabzon’da milli futbolcuların tehdit edilmesi,işyerleri ve otolarını kurşunlanması olaylarında İl Emniyet Müdürü, yine R.A..Yardımcısı F tipi İ.A’ nın eşi ile Trabzon’un ünlü bir mafya liderinin eşi koruma şirketi kurmuşlar.Olaylarda bu çerçevede cereyan ediyor.Hakkında açılan soruşturmalar hemen kapanan İ.A. şimdi Mayıs ayında büyük bir ile Emniyet Müdürü olmayı bekliyor.

         -R.A. Trabzon’daki müthiş başarıları! Nedeni ile ödüllendirilip Ankara’da ki Emniyet İstihbarat Dairesinin en tepesine oturtuluyor ve bir ay sonra Danıştay saldırısı Ankara’da gerçekleşiyor.Saldırıdan 1 saat sonra,İstihbarat Dairesi çalışmaya başlıyor ve basına yapılan servislerle,emekli askerler vasıtası ile olay ulusalcılara bağlanıyor.

         -Aynı R.A.’nın Dairesi Atabeyler operasyonunu yapıyor ve operasyondan 1 saat sonra Genelkurmay Başkanlığı’nın önünde bir şahıs gazetecilere tüm Emniyet dosyasını veriyor.Şahısta yok,Emniyetten ceza alan da.

         -Dink cinayetinden 1 saat sonra, “Hepimiz Ermeniyiz” bez pankartları  açılıyor.Dink cinayeti zanlıları da Trabzon’dan çıkıyor.İki gündür basında yer aldığı üzere,azmettirici R.A.’nın Trabzon’dan elemanı.Olayı R.A. Trabzon’ da iken  haber verdiğini iddia ediyor.O tarihte İstanbul Emniyetine de haber veriliyor.İstanbul Emniyetinde o sıralarda ki İstihbarattan sorumlu Emniyet Müdür Yardımcısı,şimdi büyük bir ile Emniyet Müdürü yapılan F tipi Ş.D..Olayı ciddiye almıyor.Hrant Dink İstanbul’da öldürülüyor...

         -Veeeee Trabzon Emniyet Müdürü Reşat ALTAY ile Vali görevden alınıyor.Hem de ALTAY, Ankara’da toplantıda iken.Trabzon’a bile dönmesi istenmiyor.Aynen, zanlının Trabzon’a gelmeden yakalanması gibi.

         -Veeee Reşat ALTAY ile ilgili internet ortamında müthiş bir karalama kampanyası başlatılıyor.

         -Reşat ALTAY ,meslekte hiç birlikte çalışmadığımız,ama tanıdığım, Cumhuriyetçi,Atatürkçü ve iyi bir Terörle Mücadele Polisidir.Eğer Trabzon’da kalsaydı,kendisine ve Trabzon’a yapılan haksız saldırıların gerçek sebeplerini ve Dink cinayetinin F tipi bağlantısını ortaya çıkartabilecek bir kapasiteye sahipti.ALTAY’ı aldılar,diğerleri yerlerinde,Dink olayı kapanmıştır.Geçmiş olsun.Bu büyük Örgütün liderinin ismi de eski bir sanığım olan Ö.D.’dir.Ö.D. kim?Hadi bilin bakalım.

Not: Artvin'e dikkat

Saygılarımla

 

http://www.kuvvaimilliye.net/author_article_detail.php?id=269&PHPSESSID=73ddd4f0cdd99

 

F Tipi Suikastlar

Neval Kavcar

08 Şubat 2007

 

“Rahip Cinayeti”, “Danıştay Baskını” ve “Hrant Dink Suikastı” üçlemesinde, kamuoyunun dikkatini çeken bağlantılar oldu. İşin en önemli yanı ise her seferinde Türkiye bir daha vuruldu.

Rahip ve Dink cinayetinin formatı aşağı yukarı ayni idi. “ Azınlık- Hıristiyan” düşmanlığı, Danıştay Baskınında ise ”laik-anti laik” karşıtlığı. Her üç saldırının da Türk Milleti ile yakından uzaktan ilgisi yoktur. Bu saldırılar sonrasında “301”, “Sözde Soykırım” ve Müslümanları sıkıştırma başta olmak üzere, Batının Türkiye’ye dayattığı konuların gündeme gelmesine bakarak, saldırıların kökünde Batı, uzantısında onlarla bolca diyalog yapan birisi var diyebiliriz.

“Erhan Abi” adlı “polis Muhbiri” , öğreniyoruz ki ayni zamanda olayın planlayıcısıdır. “konuşmaması”, buna göz yumulması, onbir aydır planlanan bir cinayetin çok kısa sürede çözülme senaryosu ile AKP hükümetinin bunu gurur meselesi saymasına bakıyorum da “Hükümet” bu işin neresindedir diye soruyorum?

Hrant Dink’in seçilmesi, onaltı yaşında ki bir çocuğun bu iş için hazırlanması, azmettiricisi Hayal’in Mc Donalds eyleminde denenmesi, aylarca Hayal ve suikast timinin hazırlanması, giderlerin karşılanmasını işsiz “Erhan Abi”nin yapabilmesi mümkün müdür?

Tüm şimşekleri Türkiye’nin üzerine çeviren Hrant Dink cinayeti işleniyor, zaten bilinen sorumlular çok kısa sürede ele geçiriliyor ve oğlunu “emniyete ihbar “etti diye babaya “ödül” verileceği duyuruluyor? Gariban işçi Samast’ın o sıra televizyon seyrettiği, “ Hrant’ı vuran Ogün” deyip emniyete koştuğu masalına inanmamız isteniyor.

On bir ay önce “olacak” diye emniyete bildirilmiş bir olayın planlayıcısı, finansörü Erhan Abi”, bu bilgiyi alan” Emniyet İstihbaratçısı” da adeta hasıraltı ediyor ve olayın olmasını bekliyor. “İhbar”a inanmamak gibi bir lüksü olabilir mi emniyetin?

Bu konuda hangi çalışmalar yapılmıştır? Yasin hayal takip edilmiş ve bağlantıları araştırılmış mıdır? Yoksa olayı gerçekleştirmesi için rahat mı bırakılmıştır? “Erhan Abi” kimdir? “Rahip” cinayeti ile de bağlantısı var mıdır?

“Erhan Abi” nasıl olurda böylesine önemli bir olayda konuşmaz, konuşturulmaz. Türkiye’nin üzerine” Sözde Soykırım” günahı dağ gibi yıkılmış iken,”konuşmama hakkı” nedir? Böyle saçmalık olur mu?

İstanbul Emniyet Müdürlüğü Organize Suçlar Şubesi Eski Müdürü Dr. Adil Serdar Saçan “Dink Cinayetini kapattılar”(1) başlıklı yazısında diyor ki:

Önce, Hablemitoğlu cinayeti Merhum Hablemitoğlu, F tipinin, özellikle Emniyet içerisindeki örgütlenmesini deşifre etti, vuruldu.
Sonra, Şemdinli iddianamesi; iddia ettik, Savcı F tipi dedik
Sonra, Rahip cinayeti; söyledik, anlattık, Trabzon Emniyetine dikkat çektik, failin F tipi bağlantılarına hiç bakılmadı
Sonra, Cumhuriyet Gazetesine saldırılar; söyledik, yazdık, Cumhuriyet 'in F tipileri deşifre için yazdıklarından ötürü saldırıya uğradığını iddia ettik,
Sonra, Danıştay saldırısı; olay F tipilerin işi dedik, iddia ettik, konuştuk, F’nin öz yeğeni azmettirici olarak tutuklandı. Kimsenin umurunda değil.
Sonra Atabeyler operasyonu, iddia ettik, yazdık, anlattık. Tüm tutuklular serbest bırakıldı, basına dosya veren şahıs hala ortada yok.
Sonra, Dink cinayeti ve “Hepimiz Ermeniyiz” sloganları

Dr. Saçan’ın söyledikleri çok ciddi ve mutlaka cevaplanması gerekiyor. Ülkenin geleceği bir avuç “duble ajan”ın faaliyeti ile karartılamaz. AKP iktidarını ve devlet mekanizmasını ara konak olarak kullananlar deşifre edilmeli, ortaya çıkarılmalıdır.

Yine ayni yazıda önemli bir nokta daha var. “Rahip Cinayeti” işlendiğinde Trabzon İl Emniyet Müdürü R.A nın F tipi olduğunun sicilli ve kanıtlı olduğunu söyleniyor. R.A. hangi başarısına bakılarak ödüllendirildi dersiniz? İstihbaratın dairesinin başına geçiyor ve ardından bir ay sonra “Danıştay Baskını” gerçekleştiriliyor.

Diğer önemli bir konu “Erhan Abi” nin emniyete durumu R.A. Trabzon’dan ayrılmadan önce bildirdiği gerçeğidir. Dink cinayeti sonrasında ise Trabzon’da kalsa bağlantıları çözebilecek “yeni Emniyet Müdürü” ve Vali acil olarak görevden alınıyor. Dr. Adil Serdar Saçan, Vali ve Emniyet Müdürünün alınarak olayın kapatılmak istendiğini öne sürüyor. Dink cinayeti sonrası sanki suçlu onlarmış gibi “görevden alınanların” olayı çözmesinden korkulduğu için bu yolun seçildiğini söyleyen eski bir emniyetçi ve bağlantıları bilen birisi ise dikkate alınmalıdır diyorum.

F tipi bir kimlik istihbaratın en tepesinde durdukça bu tür cinayetlere yenisi eklenecek demektir. Kimdir bu cemaatçi? AKP hükümeti başta olmak üzere diğer parti ve oluşumlardan F tipi ile bağlantısı olanlar varsa artık bu olaylar ders olsun, onlardan ellerini eteklerini çeksinler derim.

Şimdi geliyoruz efendim işin daha da önemli başka bir boyutuna. Fetullah Gülen’in avukatı Orhan Erdemli, müvekkili adına basın açıklaması yapmış son gelişen olaylarla ilgili olarak:

“Marjinal çevreler Dink soruşturmasını yönlendirmeye çalışıyor

Fethullah Gülen Hocaefendi'nin avukatı Orhan Erdemli, toplumsal huzuru bozmaya çalışan bazı marjinal çevrelerin son günlerde yalan haberler ve uydurma deliller üreterek Hrant Dink cinayeti ile ilgili soruşturmayı yönlendirmeye ve yönetmeye çalıştığını söyledi. Toplumsal huzuru bozmaya çalışan bu grup, 'suikastın arkasında Fethullahçı ekip var', 'Dink cinayetinin Fethullah Gülen ile bağlantıları bulundu' şeklinde bir yalan rüzgârı estirerek, cinayet ile müvekkilim arasında irtibat kurmaya çalışmaktadır. Düşmanlıklara ve teröre karşı, hangi düşünce ve inançtan olursa olsun, cumhuriyet, demokrasi ve insan hakları ortak paydasında, ulusal uzlaşma oluşturmak, Sayın Gülen'in ısrarla vurguladığı konuların başında gelmektedir…”( Zaman- 7.2.2007)

Eski Emniyetçi Dr. Adil Serdar Saçan’ın söyledikleri, F tipi görevlilerin adları İçişleri Bakanı Aksu’nun elinde de olmalıdır. “Duble Casus” olarak adları çıkmış bu kimliklerin, “istihbarat”ın ya da başka noktalarda önemli görev verilmesi kimin talebidir?

Türkiye’de birbiri ardınca yapılan yargısız infazlar, gerçekleşen olaylar ve suikastların dumanı tütüyor, F tipi bağlantı kuranlar, “marjinal” oluyor. Adları, görev yerleri, yaptıkları dahası bağlantıları belli, iken gerçeği aramak “marjinal”lik mi oluyormuş, bilmiyorduk öğrendik? Bu söylemi “ Annan Planı” sırasında “Erdoğan’da söylemişti. Denktaş ve çevresini “marjinal” ilân etmişti. Millî menfaatleri koruyanlara “marjinal” diyenleri “deşifre” vakti gelmiştir.

Şu işe bakın ki Gülen’in avukatı da “suikastlar” zincirinde ki F tipi bağlantının ortaya çıkarılmasına ayni adı koymuş,”marjinal” çevreler.

Avukat Erdemli işin içinde bir kötü koku almasa bu açıklamayı yapar mıydı? İş çözülürse yakalanacak kişileri şimdiden ret ediyorlar akılları sıra.

“Erhan Abi”nin başına bir şey gelmeden konuşturulmalı, eski Trabzon emniyet müdürü RA nın F tipi bağlantısına rağmen istihbaratın tepesinde ne aradığı açıklanmalı ve bu işler artık çözülmelidir.

Rahip cinayeti de tekrar gözden geçirilmeli, katilin bağlantıları araştırılmalıdır. Hangi deliller karartıldı ise onlar gün yüzüne çıkarılmalıdır.

Hrant Dink’in ölüm emrini verenlerin bugün “Sözde Soykırım “ ve “Kürt kartını” açanlar oldukları, F tipi kimliklerinde onların fason örgütü olduğu açıklanmalıdır.

 

http://www.davamiz.com/yazar-f-tipi-suikastlar-1365.html

 

Hrant'ın katili Kürt-İslam çetesi

Hrant'ın katili Kürt-İslam çetesi

Basyazi

Gökçe Fırat

 

Faili meçhullerden faili bellilere

Hrant Dink cinayetiyle ilgili geçtiğimiz sayıda yaptığımız tespit hafta boyu yaşanan gelişmelerle doğrulandı. Ancak olayların daha “detaylı” değil daha geniş çerçevede analizi en önemli ihtiyaç. Medyanın her gün pompaladığı “taze” haberler ve gelişmeler olaya sadece “polisiye” bir vaka hali kazandırmakta ve “esas”tan uzaklaşmaya yol açmaktadır.

Bu bakımdan Türkiye’de neler olduğunu yine uzun bir zaman diliminde ele alalım.

1990’lı yıllardan bugüne işlenen bir kısım siyasi cinayetlerle AKP iktidarının son yıllarında işlenen cinayetleri karşılaştırarak ele alalım.

Muammer Aksoy, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Bahriye Üçok gibi aydınlara yönelen suikastler ve buna ek olarak Jandarma eski Genel Komutanlarından Eşref Bitlis’in öldürülmesi olaylarının failleri bulunamamıştır.

Bulunamaması da son derece doğaldır, çünkü bu cinayetler doğrudan ABD’ye bağlı kontrgerilla güçleri tarafından gerçekleştirilmiştir. Cinayetler belki bir taşeron örgüte havale edilmiş olabilir ama sonuç değişmez: Faili meçhul cinayetlerin arkasındaki güç ABD’dir.

Fakat AKP iktidarı ile birlikte farklı türde bir gelişme yaşanıyor. Olayları tek tek analiz edelim.

Şemdinli’de bir kitabevi bombalanıyor. Bombalanan kitabevinin sahibi bombayı “fark ederek” dışarı kaçıyor ve dışarda da bombalayanları “fark ederek” yakalıyor. “Failler” bulunuyor. Faillerin arkasındaki güç olarak da dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı şimdiki Genel Kurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt çıkıyor.

Bombalama sonrası medya neyi hedef alıyor: Derin devleti!

Danıştay üyelerinden Mustafa Özbilgin silahlı bir saldırgan tarafından Danıştay binası içinde öldürülüyor. Saldırgan silahı ile birlikte yakalanıyor. Saldırganın arkasındaki güç olarak ulusalcı kesimler hedef alınıyor. Hedefteki isim Ordu’dan emekli bir yüzbaşı: Muzaffer Tekin.

Medyanın bombalama sonrası hedefi yine aynı: Derin devlet.

Enteresan bir gelişme hemen bir hafta sonra Ankara’da Eryaman semtinde bir evde ihbar sonucu halen görevde subaylar yakalanıyor. Subaylar Özel Kuvvetler Komutanlığı’na bağlı. Evde Başbakan dahil bazı devlet yöneticilerine yönelik suikast plan ve krokileri yakalanıyor. Subayların ardındaki güç olarak yine Özel Kuvvetleri’in bağlı olduğu Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Büyükanıt gösteriliyor.

Medyanın hedefi değişmiyor: Derin devlet.

Son olay ise Hrant Dink’e yönelik suikast. Hrant Dink vuruluyor, vuran bir gün sonra yakalanıyor, azmettiren yakalanıyor, “herkes” “her şeyi” itiraf ediyor. Ulusalcılarla ya da Ordu’yla bir bağlantı ilk başta kurulamıyor.

Ama medyanın hedefi değişmiyor: Derin devlet. Fakat bu defa medya işi büyütüyor, sadece derin devleti değil, tüm milleti hedef olarak alıyor.

Şimdi şu soruyu soralım, on yıllardır faili meçhullerle yaşayan bu ülkede ne oldu da birden failler bulunmaya başlandı?

Ne oldu da Türk polisi bu kadar iyi çalışmaya başladı?

Soruya cevabı başka bir soruyla verelim: Bu olayları yapan güçle yakalayan güç aynı olmadığı sürece bu başarı mümkün olabilir mi?

Ve başka bir soru: Bunca yıldır tüm eylemlerini başarıyla, iz bırakmadan yürüten ve faili meçhul bırakan “derin devlet” bu kadar tecrübesiz olabilir mi?

Hrant’ın katili arkadaşları olabilir mi?

Olayları anlamak için ilk şart kafamızı çalıştırmak; sadece kendi kafamızla düşünmek.

Mesela şu son Hrant Dink suikastini hemen ulasal güçlerin üzerine yıkmaya çalışanlara ne demeli...

Bu zevatın mantığıyla düşünelim, Danıştay’da ne diyorlardı: Ulusalcılar yaptı, hedefleri hükümeti ve Şeriatçıları suçlu düşürmekti.

Peki aynı mantıkla soralım: Hrant Dink’i de milliyetçileri, Ordu’yu, ulusal güçleri suçlu göstermek isteyen birileri öldürmüş olamaz mı?

Kim olabilir peki bu güçler? Ulusal güçlerin düşmanı kim?

ABD ve AB başta var. Onlar işlemiş olabilirler bu cinayeti. Ya da içerdeki yandaşlarına ihale etmişlerdir.

Mesela iktidar işlemiş olabilir, böylece kendisine engel gördüğü ulusal güçleri suçlu göstermek istemiş olabilir.

Medya da olabilir. Uzun süredir ulusal güçlere karşı büyük bir linç kampanyası yürüten medyamızın mensupları, içlerinden bir arkadaşlarını öldürerek, bunun suçunu da ulusal güçlere yıkarak kazanç sağlamak istemiş olabilirler.

Şimdi bakıyoruz Hrant’ın arkasından ağlayanlara, mesela eski Aydınlıkçı arkadaşlarından Oral Çalışlar bu işleri iyi bilir. Ne de olsa eski örgütlerinde bu tür bir cinayet geçmişleri var. Ya da Cengiz Çandar da olabilir. O da bu konularda tecrübelidir.

Bizce medyada eski sol örgüt bağlantısı olan ve bugün çok üzülmüş numarası yapan tüm yazarlar bu cinayetin esas faili olabilir, araştırılmalıdır. Çünkü onlar kendi içlerinden birini öldürüp sonra faşistler vurdu, polis vurdu diye cenaze töreni düzenlemeye ve şehit edebiyatı yapmaya alışkındırlar.

Bir soru daha var: Acaba Hrant da bu tertibin içinde miydi?

Yani ulusal güçlere yönelik böylesi bir tertip için kendisini feda mı etti?

Şemdinli’de eski PKK’lı Seferi Yılmaz bombayı fark edip dışarı kaçmış kurtulmuştu. Yani çok inandırıcı bir tertip değildi. Çünkü bombalayanlar zaten kendileriydi. Seferi Yılmaz’ı da feda etseler daha inandırıcı olabilirdi ama nedense yapmadılar. Kim bilir belki Seferi Yılmaz son anda vazgeçti “şehit” olmaktan!

Ama Hrant Dink’e bakıyoruz. Adeta öldürüleceğini bilerek son iki sayıdır yazı yazmış. Yazılar birer veda yazısı. Sanki adam cenazesinde okunması için yazmış yazıları. Eski TİKKO militanı Hrant acaba Seferi Yılmaz gibi korkmadan “şehit” olmayı mı seçti?

Emniyet İstihbaratı, Fethullahçı medya ve sol örgütlerin ortak operasyonu

Hrant Dink suikasti Şemdinli ile başlayan süreç içinde yerli yerine oturuyor.

Tüm olayların faillerini bulan isimler aynı!

Emniyet İstihbaratı failleri genelde uzun süredir izliyor. Telefon kayıtları mevcut. Geniş bir ilişkiler ağı kurulmuş, şemalar çizilmiş. Yine geniş bir fotoğraf albümü hazırlanmış.

Olay oluyor, Emniyet İstihbaratı harekete geçiyor ve faillerin peşine düşüyor.

Aynı anda medya failler hakkında bilgi vermeye başlıyor.

Yine aynı anda bir takım sol örgütler protesto gösterisi düzenlemeye başlıyor.

Yani gayet organize bir hareket.

Bir yanda Emniyet İstihbarat dairesi, hemen yanında sol örgütler ve medya, ortak, organize bir eylem yürütüyorlar. Bu örgütsel bir hareket olsaydı, ortak eylem denirdi. Ama doğrudan istihbarat kuvvetinin denetiminde olduğu için buna ortak operasyon denir.

Bu bir polis operasyonudur, istihbarat operasyonudur.

Kontrgerilla nasıl çalışır

Operasyonu anlamak için biraz daha genişletelim çerçeveyi.

Kontrgerilla tüm dünyada aynı yöntemleri kullanır. Kontrgerilla doğrudan ABD ordusu tarafından NATO çerçevesi içinde kurulmuş ve örgütlenmiştir. Asker içinde, polis içinde, medya içinde, hükümet içinde, siyasi partiler içinde, sivil toplum kuruluşları içinde kolları, yani hücreleri vardır.

Kontrgerillanın temel hedefi sosyalizmdir. Ülkelerin sosyalist olmaması için çalışır kontrgerilla. Ama sosyalizm anlayışları son derece geniştir; herhangi bir milliyetçi hareket, ulusal kurtuluş hareketi, bağımsızlık yanlısı hareket de kontrgerilla öğretisinde sosyalist olarak adlandırılır.

İşte kontrgerilla böylesi bir perspektifle çalışır. Düşman güce isyancı adını verir. İsyancı, bir ayaklanma ile iktidarı alacaktır. Kontrgerillanın görevi ise ayaklanmaları bastırmaktır. Bunun için çalışır kontrgerilla.

Kendi talimatnamelerinde şunlar yazılıdır.

“Propaganda şu gayelerle planlanılır ve kullanılır:

1-)İsyancı kuvvet üyelerini bölmek, aralarına nifak sokmak, ayrılmalarına yol açmak.

2-)İsyancının sivil desteğini kısmak veya tamamen ortadan kaldırmak.

3-)Sivilleri isyancı lehinde gizli faaliyetlere katılmamaları yönünde ikna etmek.

4-)Tarafsız sivillerin aktif desteğini kazanmak.

5-)Dost sivillerin desteğini devam ettirmek ve kuvvetlendirmek.

6-)Arzuya göre milli birliği veya ayrılığı başarmak” (FM-31-15)

İsyancı: Ulusal güçler

Şimdi kendinizi ABD’nin yerine koyun. Türkiye’de ve genel olarak bölgede bir ulusal uyanış var. Özellikle Türk Ordusu içinde ciddi Amerikan karşıtı bir eğilim var ve gittikçe de güçleniyor.

Talimnamedeki isyancıya ne ad verirsiniz?

Evet medyanın kullandığı terim boşuna değil: Ulusal güçler!

Bugün Türkiye’de ulusal güçler isyancı kuvvettir. ABD bu kuvvetin gerisinde potansiyel destekçi olarak Türk Ordusu’nu görmektedir. Bu isyancının bir ayaklanma ile iktidarı alması ihtimali vardır.

Sonuçta medyanın milliyetçilik yükseliyor yaygarası boşuna değildir. Eskiden bu Amerikancı medya “Bu kış komünizm gelecek” haberleri yayınlardı, şimde ise “milliyetçilik yükseliyor” diyorlar.

Boşuna değil, bunlar yukardaki talimnameye uygundur. Ortada bir kontrgerilla operasyonu vardır.

Kontrgerilla kimi zaman doğrudan düşman kuvvetlere yönelik suikast, bombalama, pusu gibi eylemler düzenler. Bunlar nokta operasyonlarıdır.

Ama çoğu zaman da düşman kuvvetleri zan altında bırakacak provokatif eylemler düzenlerler. Örneğin kendilerine bağlı bir kitabevini bombalamak, kendilerine bağlı bir yazarı öldürmek gibi.

Böyle yaparak suçu isyancı kuvvetlere, yani ulusal güçlere atar ve bunun üzerinden yoğun bir propaganda ile isyancıya yani ulusal güçlere destek olacak, katılacak geniş sivil kesimleri vazgeçirmeye çalışırlar.

Şemdinli’den bu yana düzenlenen tüm operasyonların ortak noktası budur.

O nedenle Hrant Dink suikasti bu çerçevede bir suikast değil bir tertiptir. Onu öldürenler kontrgerilla güçleridir.

Tetikçi değil üstlenici

Tertibin üzerinde önemle durulacak bir yanı daha var. Burada tertip için kullanılan isimlere eğilelim.

Şemdinli’de PKK üyesi bir terörist: Seferi Yılmaz.

Danıştay’da Alparslan Aslan. Elazığ doğumlu. Hem müslüman hem milliyetçi duyguları yüksek biri. BBP bağlantılı. Ailesi kendisini destekliyor.

Hrant Dink suikastinde “tetikçi” Ogün Samast, milliyetçi bir genç, “azmettirici” Yasin hayal, milliyetçi ve dini duyguları yüksek. BBP bağlantılı. “Azmettiricinin azmettiricisi” Erhan Tuncel. Elazığ doğumlu. BBP bağlantılı. Ailesi destekliyor.

Seferi Yılmaz, Alparslan Aslan, Erhan Tuncel...

Üç isim. Üç olay.

Enteresan olan üç olayın da tüm adımları iz bırakarak yapılmış. Yani her geçiş noktasında ya bir telefon kaydı ya bir fotoğraf var.

Bunlar basına hangi yoldan iletiliyor? Cevabı hangi medyanın yayınladığında gizli: Fethullahçı medya.

Peki Emniyet İstahbaratında kimler var bu olaylar sırasında: Sabri Uzun, Ramazan Akyürek. Peki bunlar kim? Denildiğine göre Fethullah’a yakın isimler.

Peki Fethullah nerede? ABD’de.

Peki Pentagon, CIA hangi ülkeye bağlı!..

Peki üç olayda da önemli bir boşluk anı var.

Şemdinli’de her şeyin belgesi, kaydı var ama bombalama anına ait görüntü yok!

Danıştay’da fail yakalanmış ama failin cinayeti işlediğine dair güvenlik kamerası kayıtları yok. Neden? Silinmiş...

Hrant Dink’in failinin kamera kayıtları var ama hep kaçış istikametinde. Peki vururken? Yok. Neden? Silinmiş!

Bunun anlamı açık. Suikastleri üstlenenlerin gerçek failler olmadığı, sadece üstlenici oldukları! Şimdi susuyor, konuşuyor, vakit geçiriyorlar. Çünkü bu cinayetleri muhtemelen başkaları işledi. Onlarsa Emniyet’in istihbaratçısı olarak üstlendiler. Mahkemede şaşacak, tertipçiler iktidara yerleşince de dışarı çıkacaklar.

Sıradaki Tayyip Erdoğan mı?

Burada bu suikastlerle ilgili bir hatırlatma yapalım. Kontrgerilla, yani ABD kendi adamlarını ortadan kaldırmaktan çekinmez.

İki önemli örnek var, biri ABD Başkanı Kennedy diğeri İsrail Başbakanı.

İkisi de öldürüldü.

Şimdi biraz düşünelim, Türkiye’yi neler bekliyor.

1-)K. Irak’ta Kürt devleti kurulacak, İran’a operasyon düzenlenecek, Türkiye ile ABD muhtemelen karşı karşıya gelecek!

2-)Türkiye’de buna uygun bir rejim, yani Kürt-İslamcı bir faşist iktidar kurulacak.

3-)Bunun için Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olması gerekiyor.

O halde akıl yürütelim.

Asıl niyet Tayyip’i mi Cumhurbaşkanı yapmak, yoksa Kürt-İslam’ı mı iktidar?

Eğer ikincisiyse kontrgerillanın olası büyük tertibi ne olabilir?

1-)AKP içinde önemli bir isme bir suikast düzenlenir ve bu suikastten faydalanan Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanlığına sorunsuz çıkar.

2-)Tayyip Erdoğan’a bir suikast düzenlenir ve Kürt-İslamcı başka biri Cumhurbaşkanı seçilir.

Şemdinli’den bu yana atılan tüm bombalar, işlenen tüm cinayetler Cumhurbaşkanlığı içindir. Eskiden Cumhurbaşkanlığı için Meclis’te kulis yapılırdı, şimdi sokakta cinayet işleniyor.

Bu cinayet şebekesi Çankaya’yı ele geçirirse bu ülkede nasıl bir terör düzeni kurulacak varın siz düşünün.

Ama ilk yapacakları işi yazalım: Kürt-İslamcı bir Cumhurbaşkanının ilk onaylayacağı kararname Genelkurmay Başkanı ve diğer Kuvvet Komutanlarının emekliye sevk kararnamesi olacak.

Türkler sokağa

Peki tüm bu tertiplerle başa çıkmanın yolu ne?

Yolu tek. ABD ile mücadelenin tek yöntemi halkla birleşmektir. ABD isyancı ile halkın bağını koparmaya çılışır, isyancı ise bunu kurmaya.

İsyancı görülen ulusal güçler ise, bu güçleri korumanın, onu halkla birleştirmenin, tertiplere direnmenin tek yöntemi vardır, saklanmak, gizlenmek, sinmek, pasifize olmak değil; ortaya çıkmak, meydana çıkmak, sokağa çıkmaktır.

O nedenle halkın milliyetçi tepkilerini dizginlememek, halkı milli tepkilerini yansıtamama ikilemi ve suçluluk duygusuna sokmamak, halkı halk yapmak gerekir.

Bir halk bayrağını sadece maçta açabiliyorsa bitirilmiş demektir.

Bu halkın bitmediğini, düşmanın tüm tertiplerinden, suikastlerinden, bombalarından daha büyük gücün meydanlara dökülecek halk olduğunu göstermek gerekir.

 

http://www.turksolu.net/125/basyazi125.htm

 

Cinayetlerin “F tipi” ipuçları ve AKP’nin dut yemiş bülbülleri

M. Emin Koç

 14.02.2007

 

 

Son dönemde ülkemizde tezgahlanan cinayetler serisinin “F tipi” cinayetler olduğu gün gibi ortaya çıktı. Papaz Santora’dan Dink’in öldürülmesine kadar uzanan cinayet ve Şemdinli gibi tertipler serisinin, somut F tipi bağlantıları ve ipliklikleri pazara indi.


“F tipi” ne mi demek…


“F tipi”nin temel karakteristikleri bellidir; Amerikancı, BOP’çu, AB’ci, Vatikancı, dinler arası diyalogcu ve medeniyetler arası ittifakçı…


Cinayetler ve tertipler serisinde akıl verenler de, tetiği çekenler de, azmettirenler de, koordinatör “muhbir”ler de ve emniyetteki “uzantı ağabey”ler de hep “F tipi” çıktı. Hepsi “F tipi bağlantılı” çıktı. Hepsi “F tipi diyalogcu” çıktı. Hepsi “F tipi milliyetçi” çıktı. Hepsi “F tipi Amerikancı ve AB’ci” çıktı. Hepsi “diyalog tuzağı”na bir şekilde takılmış vaziyette çıktı.


Sözkonusu cinayetleri, besleme medya elemanlarının kaleminden “BTP’ye ve Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş’ın şahsında yükselen milliyetçi değerler”e yönelik “siyasi linç”e dönüştürmek isteyen “AKP zihniyeti” ve sair AB’ci ABD’ci ve IMF’ci odaklar” fenersiz yakalandılar.
Hunharca cinayet ve tertiplerin henüz üzerinden saatler geçmeden ekranlara tüneyen bir kısım Trabzon vekillerinin foyaları da ortaya çıktı. “F tipi” figüranlar ve senaristler, yakayı ele verdiler; AKP’yi de ele verdiler.


AKP’li vekiller özür borçlu


Gelinen noktada şimdi vakıa şu; AKP ve Trabzon vekilleri, Trabzonlulara özür borçludurlar… AKP ve Trabzon vekilleri, vatanına, milletine, bayrağına, sancağına, dinine–diyanetine, madenine, ekonomisine, Kıbrıs’ına sahip çıkan “gerçek milliyetçiler”e özür borçludurlar.


Hükümetle bağlantılı kimi “maaşlı medya tetikçileri”nin kalemlerinden BTP’nin ve Genel Başkan Prof. Dr. Haydar Baş’ın adını hedef alanlar ve çektikleri uzun karın ağrılarından sonra nihayet açıkça yazdıranlar, BTP’ye ve Prof. Dr. Baş’a özür borçludurlar.


BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Baş, “AKP hükümeti ve Trabzon vekillerinin, cinayete ilişkin tahkikatın başlangıç sürecinde itham ettikleri cemaat kimlermiş, adını açıklamaları ve ortaya çıkan hukuki sonuçlar üzerine özür dilemeleri lazım” diyor.


Dut yemiş bülbüle dönen AKP vekilleri AKP’li vekiller “suçluluk psikolojisi” içinde içlerine kapanmış vaziyetteler.


Hatırlayın, müteveffa Dink’in cesedi daha sımsıcak vaziyette Agos Gazetesi’nin önünde uzanmış yatıyor iken; başta “3 numara sakallı” Trabzon vekili olmak üzere birçok AKP’li, “Cinayetin arkasında, televizyonlarında ‘vatan ecnebilere satılıyor, madenler peşkeş çekiliyor, Kıbrıs elden gidiyor, ekonomi borca batırılıyor’ diye ortalığı velveleye veren Kuvay–ı Milliyeci bir grup, milliyetçi bir cemaat var” açıklamaları yapmıştı…


Hangi cami, hangi cemaat?! Karıncayı dahi incitmeyen masum Müslümanlara ve Trabzon’un dindar–milliyetçi kesimine, bu derece alelacele bir ağır iftira ve bühtan, hangi siyasal gözü dönmüşlüğün neticesi?


Cinayet saatlerinde “iftira ve ithamlarla” besleme medyanın ekranlarında şakıyan AKP’li vekiller, şimdi neden dut yemiş bülbüle döndüler?! Döndüler; çünkü F tipi ipuçları kendilerine değiyor, AKP zihniyetini ele veriyor.


Hepsinde “F tipi” karakter ortak


Papaz Santaro’nun katili olan çocuk, “dinlerarası diyalog” masalına inanıp, para karşılığında kilise ayinlerine sürekli olarak katılan bir çocuk. Diyalogcu AKP’nin Trabzon Kadın Kolları yöneticisinin oğlu…

 Bu teo–politik ipucu F tipi.


Danıştay saldırısının faili Alparslan Arslan, cinayet öncesi “diyalogcu amcazade” ile ve Etiler’de “diyalogcu ağabey”le yaptığı görüşmelerden dem vuruyor… 

Bu ipuçları da F tipi.


Dink cinayetinde adı geçen Yasin Hayal, kimlerden para aldığını, kimlerle siyaset yaptığını, kimlerle beraber olduğunu bangır bangır anlatıyor, parti ismi veriyor, yardım aldığı partinin il başkanını açıklıyor; sözkonusu il başkanı, ‘yardım ettim’ diyor... Polis ve jandarma timleri, “F tipi muhbir” Erhan Tuncel’in evinde yeşil kaplı İncil buluyor. Tuncel’in hangi partinin genel başkanına korumalık yaptığı, sözkonusu parti ile Hayal’in yardım aldığı partinin “aynı parti” olduğu boy boy resimlerle ilan ediliyor… 

Bu siyasal ipuçları da F tipi.


Tuncel’e “muhbir”lik zırhı giydiren ve Santora ile başlayan cinayetler serisinde “özel hizmet”leri sebebiyle terfi ettirilen üst düzey Emniyetçi–İstihbaratçı’nın “F tipi” olduğuna dair eski İstanbul Valisi Erol Çakır “resmen şerh” düşüyor.


Bütün bu “F tipi ipuçları” AKP’ye değiyor, AKP zihniyetini ele veriyor...

 

http://www.yenimesaj.com.tr/index.php?haberno=7002720&tarih=2007-02-14

***

Seri cinayetlerdeki siyasal rastlantılar

M. Emin Koç

 15.02.2007

 

Son dönem ayyuka çıkan F tipi cinayet ve tertipler serisinde asıl dikkat edilmesi gereken bir başka nokta var: 

Üçok’tan, Aksoy’a, onlardan Santora’ya ve Dink’in hunharca öldürülmesine uzanan seri cinayetlerin ve Şemdinli gibi tertiplerin hep Bakanlığı döneminde zuhur etmesi sebebiyle hakkında Meclis Soruşturması önergesi verilen İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu, AKP’nin bakanı…


AKP, Meclisteki çoğunluguyla önergeyi savuştursa da; Bakan Aksu hakkında verilen Meclis soruşturma önergesi basit bir önerge değildir… Bu önerge bir başka demokratik ülkede, hükümet yıkar, bakan devirir.


Hatta mesela, Japonya’da gündeme gelse, ilgili bakan “harakiri” bile yapardı.


Bizde ise çoğu zaman bakanın da, yapanın da yanına “kâr” kalıyor.


Nitekim CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, son dönemde yaşanan faili meçhul cinayetlerden Çetin Emeç, Bahriye Üçok, Muammer Aksoy, Turan Dursun, Necip Hablemitoğlu, Emekli Orgeneral Adnan Ersöz, Tuğgeneral Temel Cingöz, Emekli Korgeneral İsmail Selen, Emekli Tümgeneral Memduh Ünlütürk, Emekli Korgeneral Hulusi Sayın, Emekli Yarbay Ata Burcu, MİT Müsteşar Yardımcısı Hiram Abas, Milletvekili Erol Güngör’ün oğlu Mustafa Güngör, Danıştay Üyesi Mustafa Yücel Özbilgin cinayetleri ile iki Sinagog saldırısı, İngiltere Başkonsolosluğuna yönelik saldırı, HSBC Bank Genel Müdürlüğüne yapılan saldırı, Rahip Santora cinayeti, İsmail Ağa Camiindeki cinayet ve linç ile Hrant Dink cinayetleri gerçekleşirken İçişleri Bakanının “şimdiki İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu” olduğunu söylüyor…


Bu olaylar ve cinayetler öyle sıradan işler değil.


Bu vatan evlatlarının işi hiç değil, olamaz.


Hatta Amerikancı, BOP’çu, AB’ci, Vatikancı, dinler arası diyalogcu ve medeniyetler arası ittifakçı gözü dönmüş işbirlikçi yerli bir avuç azınlık güruhun dahi tek başına yapacağı işler değildir bunlar.
Ancak hepsinde “F tipi” karakterler ortaktır.


İpuçları, görene…


Köre ne?!


Bu hunharca cinayetler ve tertipler eksenindeki “F tipi ipuçları” bir araya getirilirse; kimlerin kimlerle dans ettiğini açıkça görülür. Görene; köre ne…?!


AKP’li vekiller bu gerçek ipuçlarını görmek yerine; Dink cinayetinde “milliyetçi Trabzonlular”ı hedef almalarında olduğu gibi, cinayetleri alaca–karanlıkta birilerinin sırtına yüklemeye kalkışıyorlar.


İftira ve bühtanlarla toz–uman olan ortalık durulup işler aydınlanınca fenersiz yakalanıyorlar.
AKP’li vekiller şimdi neden susuyorlar; yoksa F tipinin ipuçları kendilerine mi dokunuyor? F tipi ipuçları, AKP’nin ayaklarına mı dolanıyor?!


Bu F tipi göstergeler ve somut ipuçlarından sonra AKP’li vekillerin yapacakları iş, önce BTP’den, Trabzonlulardan, “milliyetçi bir cemaat” diye nitelendirdikleri vatanına ve bayrağına sadık Müslümanlardan ve yüce Türk milletinden özür dilemek, ardından da itham ettikleri “millet”e vekaleten oturdukları koltuğu terk etmektir. Aksi halde bu “F tipi ipuçları” tam bir arapsaçına döner; döner–dolaşır AKP’nin ayaklarına dolanır.


AKP hükümeti ve Başbakan R. T. Erdoğan, bu cinayetler serisinin arka–planını gerçekten çözmek istiyor mu?! İstiyor iseler; bu “F tipi ipuç”ları, Atlantik ötesi uzantılarına kadar her şeyi gösteriyor zaten, başka bir tahkikat oyalamacasına hacet bırakmıyor: 


Bu cinayetleri, ancak kilise ve papaz kapısında “dinler arası diyalog” umutları ararken kimliklerini yitirenler, Vatikan’ın ve BOP’un eşiğine baş koyanlar, işgalci ABD’nin gölgesinde sağlık, afiyet ve himmet bulanlar ve doğal olarak bunlarla bir nevi “tahsilat komisyonculuğu” ekseninde işbirliği halinde olanlar işleyebilirler.


Devleti bölen “derin” tartışmalar


Erdoğan, cinayeti çözmek yerine, “derin devlet” tartışması açıyor. Bir taraftan “derin devlete çomağı soktuk” diyen şişinen Erdoğan, öte taraftan “kolaysa siz çözün; iktidar oldunuz niye yapmadınız…” deyip sadece “derin devlet tartışması” açarak, gerçekte “F tipi” çomakları ve F tipi minareleri sokacak kılıflar bulma telaşına düştüğünü izhar ediyor.


Erdoğan’ın “cinayetler serisi”ne ilişkin ima ettiği “devlet”in, “derini de bu, sığı da”; AKP hepsinin hükümeti, Erdoğan hepsinin Başbakanı… Erdoğan, devletin “derin”inden de sorumlu, “sığ”ından da… Görev de onlarda, sorumluluk da, yetki de… Erdoğan, devlet tartışmalarından medet ummasın; cinayetlerin gerçek faillerini ortaya çıkartsın.


Aksi halde “devlet”; derin devlet, sığ devlet tartışmalarıyla ikiye bölünme oyunuyla karşı karşıya bırakılmış olur. O zamanda Erdoğan, doğal olarak kendisine yöneltilecek “Siz devletin hangi tarafının Başbakanısınız?! Yoksa siz sığ devletin Başbakanı mısınız? O zaman derin devletin Başbakanı kim?” şeklinde bir suale cevap veremez.


Türk milletinin artık derin–sığ tartışmalarıyla oyalanma lüksü kalmamıştır. Dahili ve harici tehditler kapıya, can ise boğaza dayanmıştır; ağır AKP tecrübesinden sonra milletimiz bunun farkına varmıştı

 

http://www.yenimesaj.com.tr/index.php?haberno=7002786&tarih=2007-02-15

 

.

FETHULLAHÇI AKYÜREK'İN ADAMI ERHAN TUNCEL CİNAYETTE ROL ALDI

01 Şubat 2007

 


Dink cinayetinde Fethullah sicilli Ramazan Akyürek'in muhbiri Erhan Tuncel'in cinayette rol aldığı ortaya çıktı. Yasin Hayal, İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü'nde yapılan sorgulamasında Hrant Dink'in fotoğraflarını kendisine polis muhbiri Erhan Tuncel'in verdiğini söyledi.

Gazeteci Hrant Dink cinayetini azmettirmekten tutuklanan Yasin Hayal'in ifadesi, önemli bir gerçeği daha ortaya çıkardı.

Yasin Hayal, cinayete karıştığı için tutuklanan ve polis muhbiri olduğunu söyleyerek ifade vermekten kaçınan Erhan Tuncel için şöyle dedi: "Erhan Tuncel'den, internetten Dink'in fotoğraflarını çıkartmasını istedim. Katlanmış bir şekilde poşet içindeki fotoğrafları mahalledeki markete bıraktı. Resimler Dink'in resimleriydi. Suikastten, Erhan Tuncel'in de bilgisi vardı."
 
Yasin Hayal'in bu ifadesi, Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek'in "haber elamanı" Erhan Tuncel'in suikasti hem ihbar edip hem de rol aldığını ortaya koydu.
Son Güncelleme ( Perşembe, 01 Şubat 2007 )

 

http://ulusalkanal.com.tr/index.php?option=com_content&task=view&id=3368&Itemid=4

***

.İstihbaratçının cinayet trafiği

GÜNCEL

22/03/2007

 

 

Türkiye ve dünyada şok etkisi yaratan Hrant Dink cinayetini organize ettiği iddiasıyla tutuklanan ancak polis ve savcılıkta susma hakkını kullanan Erhan Tuncel'in muhbir değil yardımcı istihbarat elemanı olduğu belirtildi. Üst düzey emniyet yetkililerinden alınan bilgiye göre Tuncel, daha önce adı suça karıştığı için görevden alındıktan sonra, cinayet günü de olmak üzere toplam 25 kez polisle telefon görüşmesi yaptı.

Dink cinayetinin kilit ismi Erhan Tuncel'in resmi ifade vermemekle birlikte İstanbul Terörle Mücadele Şube-si'nde bazı anlatımlarda bulunduğu, bu anlatımların 5 sayfalık bir tutanak haline getirilip savcılığa sunulduğu öne sürüldü.

İSTİHBARAT ELEMANI


Tuncel'in yardımcı istihbarat elemanı olarak görevlendirilmesi ve bu görevde kullanılmasına ilişkin ihmaller de belirginlik kazanmaya başladı. Tuncel'le ilgili soru işaretleri 2004'te Mc Do-nald's'ın bombalanması ile başlıyor. Bombayı hazırladığı ve eylemi organize ettiği öne sürülen Tuncel, dönemin Trabzon Emniyet Mürüdü Ramazan Akyürek tarafından üniversitede görevli bir öğretim elemanı aracılığı ile istihbarat elemanı yapıldı. Ancak istihbarat elemanlarının suça karışmamış olma ilkesi burada gözardı edildi.

Emniyet yetkililerine göre Tuncel, bir yandan Yasin Hayal'le birlikte Hrant Dink cinayetini organize ederken diğer yandan Hayal'in Dink'i öldüreceğini Trabzon emniyetine 17 kez rapor etti. Trabzon emniyeti bu raporlardan sadece birini İstanbul emniyetine bildirdi. Bunun üzerine Hayal ve Tun-

cel'in telefonları dinlemeye alındı. Ancak bir sonuç elde edilemedi. Dink'in ensesinden vurulacağının da bildirildiği Tuncel'in raporlarından 16'sı ile ilgili hiçbir işlem yapılmadı.

POLİSLE 25 GÖRÜŞME


Ramazan Akyürek'in İstihbarat Daire Başkanlığı'na atanması üzerine yeni Trabzon Emniyet Müdürü Erhan Tuncel'in görevine 23 Kasım 2006'da son verdi. Ancak görevine son verilmesine rağmen Tuncel bu tarihten sonra tam 25 kez Trabzon polisiyle telefon görüşmesi yaptı. Tutanaklara göre görüşmelerden sonuncusu ise Hrant Dink'in öldürüldüğü gün gerçekleştirildi.

10 DAKİKA SONRA GÖZALTI


Dink'in öldürülmesinden 10 dakika sonra Erhan Tuncel Trabzon'da gözaltına alındı. 18 saat boyunca Trabzon emniyetinde tutulan Tuncel "Cinayeti bizim grup yapmadı. Yasin Hayal burada" şeklindeki ifadesi üzerine serbest bırakıldı. Bu sorguda Tuncel'e hiç bir şey sorulmadığı da iddialar arasında. Tuncel'in adı daha sonra O.S. yakalanıp İstanbul'a getirilince yeniden ortaya çıktı. İddiaya göre Tuncel'in İstanbul emniyetinde sorgulanması sırasında ise, önce uzun süre konuşmadığı, ardından ise "Ben Trabzon Emniye-ti'ne çalışıyorum dedikten sonra sorgunun kesildiği ifade ediliyor. Tuncel'in bu 'sohbet' sırasında anlattıkları ise 5 sayfalık bir tunakla soruşturma savcılığına teslim edildi. Ancak Tuncel'in bu ifadede imzası bulunmuyor.

Tuncel'in cinayetin ardından tetikçi O.S.'yi "az ceza alma vaadiyle" polise teslim etmeyi planladığı da öne sürüldü.

http://www.birgun.net/index.php?sayfa=56&devami=37888#haber_basi

***

Mermiler geldi mi

 Gündem

24 Mart 2007

 

 

Toygun ATİLLA / İSTANBUL
Mermiler geldi mi Hrant Dink cinayetine iştirakten tutuklanan Tuncay Uzundal’ın suikasttan 4 gün önce ev arkadaşı Erhan Tuncel’e "7.65 mermileri geldi mi" diye mesaj geçtiği ortaya çıktı. Trabzon Emniyeti ve İstihbarat Daire Başkanlığı ise cinayetin ardından soruşturmayı yürüten İstanbul Emniyeti’ne bu mesajı "Mermiler geldi mi" diye kısaltıp geçmiş.

GAZETECİ Hrant Dink cinayetinden sadece 4 gün önce "Büyük Abi" Erhan Tuncel ile oda arkadaşı Tuncay Uzundal arasında geçen mesaj trafiğindeki bazı önemli bilgilerin Trabzon polisi ve İstihbarat Daire Başkanlığı tarafından, İstanbul polisinden gizlendiği iddia edildi.

Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in Şişli’de öldürülmesinin ardından, suikastın planlayıcısı olduğu ileri sürülen ’Büyük Abi’ Erhan Tuncel’in ev arkadaşı olan Tuncay Uzundal, Trabzon’da gözaltına alındı. İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne gönderilen Tuncay Uzundal’ın Ogün Samast’a cinayet sırasında üzerinde bulunan Türk Bayrağı’nı verdiği öne sürüldü. Uzundal, adam öldürmek suçuna iştirak ve siyasi örgüt üyesi olmak suçlarından tutuklandı.

ERHAN PLANLADI

Terörle Mücadele’de sorgulanan Uzundal’ın verdiği ifadeler ise Hrant Dink cinayeti soruşturmasında yeni bulguları ortaya koyarken, ihmaller zincirine de başka halkalar ekledi. Tuncay Uzundal poliste verdiği ifadesinde Erhan Tuncel’in baştan beri 2’li oynadığını belirterek, "Her şeyi Erhan planladı. Tetikçi olarak Ogün’ü de belirleyen de Erhan oldu" dedi.

7.65 MERMİLER GELDİ Mİ

İfadesinde Erhan Tuncel’in polisce dinlendiğini bildiğini de belirten Tuncay Uzundal, "Cinayetten 4 gün önce ’7.65 mermileri geldi mi?’ diye bir mesaj çekmiştim. Cevap olarak Tuncayyyyyyy diye yazdı. Kızdığını anladım, akşam telefonda bir daha böyle mesajlar çekmemem konusunda beni uyardı. Telefonlarımızın izlendiğini söyledi" dedi.

EKSİK MESAJ

Tuncay Uzundal’ın bu ifadesinin ardından, Dink cinayetinden sonra kendilerine Trabzon Emniyet Müdürlüğü ve İstihbarat Daire Başkanlığı’ndan gelen telefon dökümlerini inceleyen İstanbul polisi böyle bir mesajın kendilerine gönderilmediğini fark etti. İstanbul polisine Dink cinayetinin ardından gönderilen telefon dökümlerinde, Tuncay Uzundal’ın ifadesinde belirttiği mesaj "Mermiler geldi mi?" şeklindeydi.

TUTANAKLA TESPİT

Bunun üzerine Telekomünikasyon İzleme Başkanlığı’na yazı yazan İstanbul Emniyeti, Tuncay Uzundal ile Erhan Tuncel arasındaki telefon görüşme dökümlerini tekrar istedi. Gelen dökümler Uzundal’ın ifadesini doğrular nitelikteydi. Mesajın tamamı, "7.65 mermiler geldi mi?" şeklindeydi. Bu mesajdan 4 gün sonra Dink’in 7.65 mm çapında bir mermiyle öldürülmesini de dikkate alan İstanbul polisinin, bu eksikliği tutanağa geçirdiği ve soruşturmayı yürüten İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderdiği belirtildi.

BAŞKA HEDEFLER

Uzundal polise ayrıca "Tek hedef Hrant Dink değildi, Erhan Tuncel, başka hedefler de belirlemişti." diyerek önemli bazı kişi ve kurumların isimlerini verdi. Ayrıca Tuncel’in kendisine Milli İstihbarat Teşkilatı’ndan da bir görevliyle görüştüğünü söylediğini de anlattı.

http://www.hurriyet.com.tr/gundem/6189748.asp?m=1&gid=112&srid=3603&oid=1

 

 

 

Tek teşkilat, iki biyografi...

26 Ocak 2007

 

HABER MERKEZİ 

Trabzon Emniyet Müdürü Reşat Altay ve bir önceki Trabzon Emniyet Müdürü Ramazan Akyürek’in profilleri ve de Trabzon’da son yıllarda meydana gelen olaylar karşısında aldıkları tutum birçok soruyu beraberinde getiriyor. Emniyet içerisindeki farklı eğilimleri yansıtan her iki profilin sicili bir hayli kabarık.

2003-2006 yılları arasında Trabzon Emniyet Müdürü olan Ramazan Akyürek ve geçen Haziran’da Trabzon’a atanan Reşat Altay döneminde Trabzon’da meydana gelen olaylar Türkiye gündeminin merkezine oturdu.

Her iki emniyet müdürünün ortak özelliği, istihbarat ve de terörle mücadele alanlarındaki birikimleri. 1980 öncesine dayanan meslek yaşamlarında sadece Trabzon olaylarıyla ilgili değil birçok başlıkta ülkenin gündemini değiştiren olaylarda önemli roller üstlendiler.

....

 

Ramazan Akyürek: Fethullahçı ve NATO’cu


AKP iktidarının hazırladığı ilk emniyet müdürleri kararnamesiyle 2003-2006 yılları arasında Trabzon’da Emniyet Müdürü olan Ramazan Akyürek, bu görevinin ardından Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanı oldu. Özel Harekat ve İstihbarat Daire Başkanlığı'nda uzun süre Emniyet Amirliği yapan Akyürek, Kocaeli'nde İstihbarat Şube Müdürlüğü, Adana ve İstanbul'da Emniyet Müdür Yardımcılığı, Polis Koleji Müdür Yardımcılığı görevlerinde bulundu.

2003-2006 yılları arasında Akyürek, Trabzon’da Yasin Hayal tarafından bombalanan Mcdonalds eylemi, F-Tipi cezaevlerini protesto amacıyla TAYAD adına bildiri dağıtan 5 gence yönelik linç girişimi, Rahip Andrea Santoro'nun suikastı, Trabzonlu futbolcular Fatih Tekke ile Gökdeniz Karadeniz'in otomobilinin kurşunlanması olaylarında soruşturmaları yürüten başlıca kişi oldu. Akyürek TAYAD’lılara linç girişimi sırasında bunu engelleyen emniyet müdürü olarak aklanmak istendi ancak bu linç girişiminin nasıl ortaya çıktığı, emniyetin başından bu olaya niye engel olamadığı açıklığa kavuşmadı.

Rahip Santoro suikastından hemen ardından zanlının yakalanması da Akyürek’in başarısı olarak lanse edildi ancak bu suikastın soruşturmasına dair birçok ayrıntı henüz açıklığa kavuşmuş değil.

Bu olaylar arasında Akyürek adına en çarpıcı örnek ise adı Hrant Dink cinayetinde geçen Yasin Hayal’in soruşturmasıyla ilgili. 24 Ekim 2004’te Trabzon McDonald's' a atılan bombanın zanlısı Yasin Hayal’in İstanbul'da yakalanmasının ardından Trabzon Emniyet Müdürü Ramazan Akyürek, “Olayın herhangi bir örgütle bağlantısı yok. Münferit” açıklamasını yaptı. Sonrasında Yasin’in üzerine gidilmedi. Yasin, 11 aylık tutukluluktan sonra serbest bırakıldı ve de tahliyenin nedeni, “Kimsenin şikâyetçi olmaması” olarak gösterildi.

Akyürek döneminde Trabzon İHD’ye yapılan başvurular da emniyet görevlilerinin usulsüz uygulamalarını ortaya koyuyor ancak Akyürek bu suçlamalara karşı gereken incelemenin yapıldığını belirterek, olayları örtbas ediyor.

Trabzon’da mafyayla emniyet arasındaki işbirliği, emniyetin mafyaya göz yumduğu söylentilerinin bu dönemde arttığı görüldü.

Fethullahçı Akyürek


Akyürek’in sicilinde “emniyetteki hizipleşme içinde irticai akımlara (Fethullah) yakın. Dikkat edilmelidir” yazdığı iddia edilirken, Emniyette yürütülen “Fethullahçı Emniyet Mensupları” ile ilgili raporlarda da Ramazan Akyürek’in adının yine ön sıralarda bulunduğu belirtiliyor.

Danıştay cinayeti soruşturmasını yönlendiren isimlerden biri olarak soruşturmayı yavaşlattığı iddiaları, ile Akyürek, bu süreçte daha da ön plana çıkmış durumda ancak Fethullahçı sicilline rağmen AKP döneminde rütbe alan, emniyetteki en üst düzey yöneticiler arasında yer alıyor.

Zübeyir Kındıra’nın, Polis Akademisi öğrenciliğiyle ilgili anılarının da yer aldığı “Fethullah’ın Copları” kitabında Ramazan Akyürek’in öğrencilik yıllarına ilişkin notlarda da bu iddialara rastlanıyor:

“Ramazan Akyürek, müfettişlerin raporlarına ve ‘Fethullahçı Polis’ avı yapan istihbaratçıların listelerinin ilk sıralarına adını koyacak kadar değer verdiği biri. Listede 10. sırada yer alan Akyürek, okul yıllarında ‘çapkın, içki içen, tarikatçılıkla ilgisi olmayan biri’ olarak tanınırdı.

Gülen Örgütü’nün elemanı olduğu ileri sürülen eşi ile evlenmesinin ardından ise tamamen farklı biri olduğu iddia ediliyor. Kitapta yer alan bu iddialar karşısında yargıya başvuran Akyürek hakkında bilgi veren 3 sicil amirinden birinin “Emniyetteki hizipleşme içinde. İrticai akımlara (Fethullah) yakın. Dikkat edilmelidir” şeklinde bir not düştüğü, diğer 2’sinin ise Akyürek’i desteklediği biliniyor.

Mahkeme 17 Aralık 2003 tarihinde verdiği kararda, “Kitabın yayımlandığı tarihte olay günceldir. Yapılan açıklama gerçeği yansıtmaktadır. Hukuka aykırılık söz konusu değildir” açıklamasını yaparken, Akyürek’in avukatları kararı temyiz etti. Ancak daha sonra 6 Aralık 2004’te Yargıtay temyiz itirazını reddettiğini açıkladı.

NATO’cu Akyürek


İstihbarat Daire Başkanı olarak göreve başlayan Akyürek, görevi gereği ABD ve İsrail istihbaratı ile yakın ilişki içerisinde. Yukarıda belirtilen iddialara rağmen Akyürek emniyette en üst düzey sorumlulukları üstlenmiş durumda.

Washington'da NATO’nun da desteklediği, Türk Polis Araştırmaları Enstitüsü'nün düzenlediği uluslararası terörle mücadele konferansında yaptığı bir konuşmada Akyürk PKK, DHKPC ve TİKKO ile mücadelede, 2000’li yılların başında da Türk Hizbullah'ına karşı ABD Merkezi Haberalma Teşkilatı CIA ile Federal Soruşturma Bürosu FBI'ın işbirliğini gördüğünü ve bunun sürmesini istediklerini söyledi.

Ayrıca Akyürek, “dinsel motifli terörizmle mücadelede dindarların küstürülmemesine dikkat edilmesi gerektiğini” vurgulamasıyla da dikkat çekiyor.

 

http://www.sol.org.tr/index.php?yazino=7452&PHPSESSID=75b0f3955957485e0

 

.Radikal-çevrimiçi

10/02/2007 

Baykal: Aksu gitsin

 

 
Baykal: Aksu gitsin
Baykal çok sert.
CHP lideri: Aksu hayali bakan. Ordan indirmezsek yazıklar olsun. Cerrah'la bu soruşturma çözülmez

 

RADİKAL - MÜNİH/ANKARA - Hrant Dink'in katil zanlısı Ogün Samast'ı azmettirdiği ileri sürülen Yasin Hayal'in yeni ifadesi ortalığı karıştırırken CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'ın hedefi İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu oldu: "Ortada İçişleri Bakanı'nın hayali mi var, hayali İçişleri Bakanı mı var? Aksu'yu oradan alamazsak yazıklar olsun." Başbakan Tayyip Erdoğan'ın başlattığı derin devlet tartışmasını 'gevezelik' olarak niteleyen Baykal Emniyet'in çürüme yaşadığını da söyledi. Baykal'a göre İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah görev başındayken soruşturma sağlıklı sonuç vermez.
Güvenlik konferansı için bulunduğu Münih'te önceki gece CNN Türk'ün Ankara Kulisi programında da açıklamalarda bulunan Baykal şu mesajları verdi:


Dink suikasti soruşturması: 

"Bu işin sorumlusu İçişleri Bakanı'dır, Başbakan'dır. Kadrolaşma onların bilgisi ve katkısıyla gerçekleşmiştir. Onların telkin ettiği bir güvenlik politikası götürülmektedir. Bu güvenlik politikası yanlıştır. Şunu sormak gerekir, Türkiye'de bir İçişleri Bakanı mı var, İçişleri Bakanı'nın hayali mi var, hayali İçişleri Bakanı mı var?

Derin devlet gevezelik


Derya kuyusunda muhabbet: 

Başbakan derin devletin derya kuyusunda muhabbetler açıyor. Senin atadığın kadrolar bu konuda nasıl bir sorumluluk taşıyor? Derin devlet lafları gevezelik. Başbakan beş yıldır iktidarda. Başbakanlık, ağlama yeri değil. Derin devlet tartışması, görevini yapmakta aciz olan başbakanların bahanesi olamaz. Ne biliyorsan yapacaksın. Anayasa'yı değiştirecek noktadasın. Yetki sende.


Cerrah niye görevinin başında?: 

İstanbul Emniyet Müdürü'nü soruşturma kapsamı içine almak durumunda kaldılar ama göreve devam ediyor. Neden hâlâ göreve devam ediyor? Bu şekilde soruşturma sağlıklı sonuç verir mi? Ben adam gibi emniyet müdürü istiyorum. Bu olayla emniyet teşkilatının MR'ı çekiliyor. Türkiye'nin, karnına bıçağı sokup emniyet ameliyatı yapması lazım.


Polis görevini yapmıyor: 

Güvenlik güçleri karşı karşıya getiriliyor. Bunlardan birisi öbürüne karşı sistematik, kamuoyu gözünde düşürme anlayışı içinde. Şemdinli'de de bunu gördük. Emniyet'teki sakıncalı kadrolaşmanın amaçlarından biri Silahlı Kuvvetleri güç duruma düşürmek.. Ben hiçbir zaman jandarmanın polisi suçladığını, teşhir ettiğini görmedim. Şemdinli, Atabeyler, Dink cinayeti... Üç olayda da aynı manzara. Hep polis, jandarmaya dönük yapıyor. Görevini yapmayanlar görevini yapanları suçluyor. Sokakta gösteri yapanı coplayıp götüreceksin, adam cinayet işlemiş, Türkiye'ye kötülük yapmış, bayraklar, posterler, övgüler...


Yazıklar olsun: 

İçişleri Bakanı hakkında soruşturma önergesi vereceğiz. İçişleri Bakanı yasal olarak genel seçimlerden üç ay önce görevini bırakmak durumunda. Zaten gidecek, ama oradan şimdi alamazsak yazıklar olsun.


Emniyet'te cemaatleşme: 

Türkiye'de çok tehlikeli bir inanç cemaatleşmesinin Emniyet'e de yansımaya başladığı artık günlük değerlendirmenin bir parçası olmuştur ve bu çok vahim bir şeydir. Bu tam bir çürüme manzarasıdır."



ANKARA - Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, CHP lideri Deniz Baykal'ın "Oradan indirmezsek yazıklar olsun" diye eleştirdiği İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu'ya sahip çıktı. Erdoğan, "Ülkeyi iktidar idare ediyor. Biz öyle muhalefete filan pabuç bırakmayız" dedi. Baykal'ı devletin kurumları üzerinden siyaset yapmakla eleştiren Erdoğan, "Ana muhalefetin tırmandırdığı gerilimi çok tehlikeli buluyorum" diye konuştu. Valiler ve emniyet müdürleri kararnamesinin de gelecek hafta Çankaya Köşkü'ne sunulabileceğini belirten Erdoğan "Boş bulunan, şu anda vekâleten yürütülen, bazıları da rotasyon diyebileceğimiz atamalardır" diye konuştu.

Ortak değerler üzerinden siyaset


Başbakan Erdoğan, AKP Merkez Karar Yürütme Kurulu'nun dün akşamki toplantısının ardından şu mesajları verdi:


Tehlikeli gidiş: 

Son gelişmelerde üzülerek şunu görüyoruz ki, devletimizin kurumları ve ortak değerlerimiz üzerinden hâlâ siyaset yapılmaya devam ediliyor. Elbette ki hükümetimiz eleştirilecektir, muhalefet de bu noktada görevini yapacaktır. Ancak çatıştıran, kutuplaştıran bir muhalefet söylemi hükümetten önce ve daha çok bu ülkeye ve kurumlarına zarar verir. Özellikle ana muhalefet partisi sözcülerinin kurumlarımızı karşı karşıya getirmeyi amaçlayarak tırmandırdığı gerilimi çok sakıncalı ve tehlikeli buluyorum. Bir kez daha söylüyorum, devletin güvenlik kurumları üzerinden siyaset yapılmaz, yapılmamalıdır. Çünkü bu kurumlar hepimize gerekli.

Rotasyon atamalar


Cerrah'a rotasyon sinyali mi: 

(Emniyet Genel Müdürlüğü'ne atama yapıldı mı sorusu üzerine): Şu anda gerek valiler, gerek emniyet müdürü konusunda çalışmalarımızı yapıyoruz. Önümüzdeki hafta içinde Cumhurbaşkanlığı'na arz ederiz. Bunlar geneli itibarıyla boş bulunan, şu anda vekâleten yürütülen, bazıları da rotasyon diyebileceğimiz atamalardır.


Muhalefet idare etmiyor: 

('İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah'la ilgili bir tasarruf ve İçişleri Bakanı'nın istifası söz konusu mu' sorusu üzerine) Muhalefet gensoru vermiş, salı günü görüşeceğiz. Ülkeyi muhalefet idare etmiyor, iktidar idare ediyor. Biz öyle muhalefete filan pabuç bırakmayız, merak etmeyin.

 

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=212598

****************************************************************************

.

Gündem

08 Şubat 2007

Baykal: Emniyet, jandarmaya tertip yapmış

 

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, Fatih Çekirge'ye çok özel açıklamalarda bulundu. Baykal'a göre Jandarma'ya kim tuzak kurdu.

Deniz Baykal'la CHP Genel Merkezi'nde konuşuyoruz.

Deniz Bey soruyor: Hürriyet İnternet gazetesini günde kaç kişi izliyor?

Aslında bu merakı anlıyorum.

Çünkü bir genel başkan olarak ilk kez bir internet gazetesiyle röportaj yapıyor...

Ve haklı olarak tirajımızı soruyor.

Ve yine haklı olarak yeni çağın bu yeni “dijital gazetecilik” olayının etki coğrafyasını öğrenmek istiyor...

Cevap veriyorum:

- Günde ortalama 850 bin kişi "hurriyet. com. tr"yi ziyaret ediyor.

“Müthiş” diyor ve sohbete başlıyoruz...

 
Baykal, Fatih Çekirge'ye çok özel açıklamalarda bulundu.    
 Foto Web: Selçuk ŞENYÜZ
 

İlk soru, doğal olarak Hrant Dink suikastı sonrasında ortaya çıkan emniyet ile jandarma arasındaki “koordinasyon krizi” üzerine:

- Bayrak önünde çekilen fotoğraf ve sonradan ortaya çıkan istihbarat krizi, suikastı gölgede bırakacak kadar önemli bir hale geldi. Bu konuda ne diyorsunuz?

Deniz Bey,  bu konuda çok keskin ve çok ağır bir cevap veriyor.

Bu yüzden  söylediklerini ilk bölüm olarak değerlendirip aktarıyorum:

- Bu cinayetin işlenmesi, işlenmesine izin verilmesi cinayetin hedefinin koruma altına alınmaması hepsi ihmal ve ağır sorumluluk yaratır. Bu işin failinin bir kahraman gibi emniyet teşkilatı içinde sahiplenilmesi ve fotoğrafının çekilmesi ve o fotoğrafın servis edilmesi çok vahim bir olaydır. Cinayetten daha vahim bir olaydır. Düşünün ki, güvenlik kurumları  işbirliği içinde çalışmaları gerekirken birden bire neye tanık oluyoruz? Bu güvenlik kurumlarında birisi diğerine tertip yapıyor. Ve bu tertip ortaya çıkıyor. Ve bütün bunların sorumlusu olan insanlar bir başka güvenlik örgütünü hedef tahtasına getirmek için tertip yapıyorlar. Bütün bunların bir siyasi sorumlusu yok mudur? Böyle bir kargaşanın ortaya çıkması yol açan anlayışın bütün toplum tarafından irdelenmesi, değerlendirilmesi gerekmiyor mu? Türkiye yi buraya kimler getirdi nasıl getirdi emniyet teşkilatı bu hale nasıl geldi? Emniyet, jandarmaya karşı tertip yapar hale nasıl geldi? Bu ilk olay da değil. Bundan önce de bunlara tanık olduk. Bunların arkasında kim var, kim bunları himaye ediyor, kimden güç alıyorlar.

Deniz Bey çok keskin bir iddia ortaya atıyor. Açıkça emniyet teşkilatından birilerinin jandarmaya tuzak kurduğunu söylüyor. Ve bunun örneklerini veriyor. Bu noktada soruyorum:

-Ayrıca  yapılan ihbarlar var. Bu ihbarlar da paylaşılmamış. Bu konuda ne yapmayı düşünüyorsunuz?

Baykal yine çok keskin bir cevap veriyor:

- Aslında perişan bir şekilde Türkiye'de güvenlik fotoğrafı ortaya çıktı. 11 ay önce ihbar yapılmış, o ihbar hiçbir zaman ciddiye alınmamış, o ihbarla ilgili ne bir ifade alma, ne bir sorgulama, ne bir gözaltı, ne bir tutuklama, ne ilgili kişilerin saptanması yapılmamış. 11 ay boyunca emniyet bu ihbar karşısında sadece birbirini haberdar etmekle yetinmiş. Ama o ihbarın içeriği doğrultusunda tek bir adım atılmamış. Ve 11 ayda  bir şey olmuş. Cinayet işleyecek diye ihbar edilen kişi silah talimi yapmış .11 ay boyunca işte cinayeti işletebileceği çocukları yetiştirmeye çalışmış. Yani ne ihbarla ilgili kişiler takibe alınmış ne de cinayete kurban gidecek olan kişi koruma altına alınmış. Hiçbiri yapılmamış. Cinayet işlendikten sonra ilk yapılan resmi açıklamaya göre siyasi niteliği olmadığı anlaşılmıştır. Milliyetçi duygularla işlendiği görülmüştür, arkasında bir örgüt yoktur. Resmi açıklama bu. Güvenlik örgütünün yetkilisinin yaptığı açıklama bu.

CİNAYET EMNİYETİN BİLGİSİ DAHİLİNDE

- Sonra ne oluyor?

- Sonra tanıklardan birisi bize "bu faili meçhul kalacak" diye söylemişlerdi diye açıklama  yapıyor. Yani bu çok açık bir olay. Emniyetin bilgisi içinde işlenmiş bir cinayettir. Ne kadar ağır bir değerlendirme. Şimdi bunun tarafları, bu olayın tarafları, uzun süre o ihbarın gerektiği soruşturmayı da yapmıyorlar. Yani o “abi”ler ikinci halka üçüncü halka belki onun arkasındaki “abi”ler, “abiler”in “abiler”i ortaya çıkıyor. Böyle bir tablo içinde yapılabilen soruşturmaya güvenilir mi?
 
- Bayrak olayına ne diyorsunuz?

“EMNİYETİN YÜZKARASI”

- Çok açık.. Soruşturma yürütülürken ortaya çıkan manzaralar bu cinayeti işlediği anlaşılan kişi bir sanık gibi değil, bir kahraman gibi emniyet örgütünde ağırlanıyor. Eline bayrak veriliyor, arkasına Atatürk'ün sözleri yazılıyor. Yanında bir kahramanın yanında resim çektirmek istercesine emniyet görevlileri fotoğraf çektiriyorlar. Düşününüz normal bir gösteride bir hak talebi için yürüyen öğrenciler, kadınlar, bir şeyi protesto etmek  için demokratik haklarını meşru olarak kullanan insanlar üzerine nasıl saldırgan bir şekilde yürünür ve nasıl ellerine kelepçeler vurulur, bunlar nasıl gözaltına alınır, hepimiz biliyoruz. Bir o manzarayı düşünün bir de cinayeti işlediği bilinen insana sergilenen muameleye bakınız. Bu tablo emniyetin yüzkarasıdır.

- Emniyet içinde de soruşturma açıldı bu soruşturmadan bir şey beklemiyor musunuz?

- "Bu olay, efendim oradaki sorumsuz birisi yapmış, her kurumun içinde böyleler olur" deyip geçiştirecek konu değil bu. Bunu yapanları oraya kimler atadı? Bunun arkasında hangi anlayış var, hangi zihniyet var? Bu olayı onun bunun sırtına yıkarak kapatmak mümkün değil. Bu kurumun içine girdiği manzara, kurumun görüntüsü ve bunun siyasi sorumluları var. Yani bu olay bu şekliyle ortaya çıkacak ve hala İçişleri Bakanı  yerinde duracak, Başbakan yerinde duracak, bunu tasavvur etmek mümkün değil. Bakınız bu olay suçtur. Yani yapılan olaylar hem yapanlar bakımından hem de onları oraya tayin edenler bakımından. Emniyeti bu manzara içine düşürmenin kabul edilebilir makul bir gerekçesi olabilir mi? Bu ceza kanununa göre cezalandırılması gereken bir suçtur.

- Peki ne yapmayı düşünüyorsunuz?

- Ve biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak o doğrultuda bir girişim yapıyoruz. Anayasa'nın 100 maddesine göre soruşturma mekanizmasını harekete geçiriyoruz. Ki bu soruşturma mekanizması bir hukuk mekanizmasıdır. Siyaset mekanizması olmanın dışında bir hukuk mekanizmasıdır ve bunun sonucunda eğer ilgili kişilerin belli kanun maddelerini ihlal ettiği ortaya çıkarsa bunların Yüce Divan'da yargılanması söz konusu olur. Biz İçişleri Bakanı ve Başbakan hakkında böyle bir yargılanma talebini ortaya koyduk. Şimdi bunu gerektiren bir tablo var.

Bakınız Silahlı Kuvvetler içinde farklı dayanışma gruplarının, sadakat gruplarının nüfuz edip onların hiyerarşisini bozup, işlevini etkisiz kılmasına engel olmak için çok büyük duyarlılık sergileniyor.

Silahlı Kuvvetler, kendi içine farklı dayanışma gruplarının nüfuz edip farklı etkinlikler sergilemesini engellemek için yıllardan beri mücadele eder. Bunları hepimiz biliyoruz. Ve bunun son ucu olarak Silahlı Kuvvetler uyumunu, bütünlüğünü sürdüren etkin bir kurum niteliğini koruyor. Peki bu Silahlı Kuvvetler için geçerli, gerekli de emniyet teşkilatı için gerekli değil mi? Emniyet aynı şekilde sadece görevini hukukun üstünlüğünü esas alarak profesyonel ölçülerle çalışması gereken bir kurum değil mi? O kurumun çeşitli etkilere açıldığı ve işte bir takım yapılanmaların egemenliği altına girdiği iddiaları uzun süreden beri kamuoyumuzda dile getiriliyor ve bu manzara, şimdi ortaya çıkan manzara. Mefluç bir emniyet. Çok vahim bir manzara.

Evet Baykal'la yaptığımız  sohbetin “suikast”  ve “emniyet jandarma çelişkisi” bu sözlerle bitiyor.

 

http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=5915270&tarih=2007-02-08

****************************************************************************

Tercüman

 9 - Şubat - 2007

Manzara vahim

 

 

Tetikçi, emniyet’ krizinde “Başbakan’ın ağır cezai sorumluluğu var” diyen Baykal, medyaya baskıları ‘Hitler dönemi’ne benzetti

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’dan, İstanbul-Münih hattında çarpıcı açıklamalar... Uluslararası Güvenlik Konferansı’na davet edilen ilk Türk muhalefet lideri olan Baykal, toplantı için Almanya’ya giderken 10 bin metrede soruları cevapladı.

Ankara’da başlayan sansür tartışmalarına değinen Baykal, hükümetin iktidara gelişini Hitler’e benzetti. İşte Baykal’ın çarpıcı sözleri:

Manzara çok vahim

Erhan Tuncel’in, Yasin Hayal’in arkasında, düşünülenin çok ötesinde etkin rol oynamış bir kişi olarak yönlendirici olduğu, aktif bir rol oynadığı kesinlik kazanırsa, bu çok daha vahim bir manzara ile karşı karşıya olduğumuzu gösterir. O zaman Emniyet’in resmen istihbarat elemanı olarak kullandığı bir kişinin, bu işin planlamasında aktif rol oynadığı ortaya çıkar. Bunu sadece bu kişinin bireysel oyunu olarak anlamak güçleşir. Senaryoyu yazanın sadece bu kişi olduğunu düşünmek zorlaşır.

Daire başkanları piyon mu?

Erhan Tuncel’in bu olayı tek başına planlayıp uyguladığı, koskoca Emniyet müdürlerini, daire başkanlarını piyon gibi kullandığını tasavvur etmek imkansız hale gelir. Çok daha ciddi sorumlular ortaya çıkar. Olayın bir lümpen gencin inisiyatifinden ibaret olduğunu düşünmek çok güçleşir. Resmi çerçeve içinde birilerinin onları yönlendirmiş olabileceği ciddi bir olasılık olarak ortaya çıkar.

Bu ifade cezai sorumluluk getirir

Hayal’in iddiaları doğru olmasa da, yaşanan olaylar İçişleri Bakanlığı ve Emniyet teşkilatı kadrolarının izlediği güvenlik politikasının yanlışlığını ortaya koyuyor. Olayın resmi himaye ve yönlendirme ile gerçekleştirilmiş olduğu eğer ortaya çıkarsa o zaman hiç tereddütsüz hükümetin, İçişleri Bakanı ve Başbakan’ın çok ağır bir cezai sorumluluğu gündeme gelir.

Tuncel tek başına değil!

Bu durumda olayın bir ihmal, dikkatsizlik ve umursamazlıktan ibaret olmadığı, bir yönetim zafiyeti olduğu ortaya çıkarır. Erhan Tuncel’in sükutu da arkasında bir güven olduğunu yansıtmaktadır.

Üçüncü halkaya dikkat!

Hrant Dink cinayetinin 3 halkası ortaya çıktı. İlk halkada cinayeti işleyen Ogün Samast, ikinci halkada Yasin Hayal, üçüncü halkada ise Erhan Tuncel ve başka dayanakların olduğu anlaşılıyor. ‘Hani faili meçhul kalacaktı’ sözünün ne anlama geldiği de anlaşılıyor. Olayın failinin cinayeti işledikten sonra büyük bir özgüvenle, rahatlık içinde, elini kolunu sallayarak, giysilerini bile değiştirmeye gerek duymadan memleketine gitmeye yönelmiş olması, kuşkulu rahatlığı bu gelişmelerin ışığında anlam kazanmaktadır. Bu, arkasındaki belirli bir güven duygusunun yansıması olarak değerlendirilebilir.

Hitler de aynısını yaptı

Herkes kendini şu ya da bu ölçüde baskı altında hissediyor. Uluslararası basın kuruluşları neden tepkisiz. İktidar, teslim olmuş bir medya yaratma çabası içinde. Başbakan ve Maliye Bakanı olarak çağıracaksın, ‘falan gazeteciye yazdırma’ diyeceksin. Böyle şey olur mu? Asıl ahlâksız teklif budur. ‘Falan gazeteciye bu konuda yazdırma. Bu olmazsa canına okurum.’ Bunların yaptığı askeri rejimden beterdir. Bunların yaptıklarının Hitler’in propaganda bakanı Gobbels’ten ne farkı var? Türkiye seçime gidiyor. Almanya’da Hitler’in iktidara gelişi de bu şekilde oldu.

 

http://www.tercuman.com.tr/v1/haber.asp?id=53034&baslik=Manzara%20vahim&katid=1

****************************************************************************

09 Şubat 2007

Suikastta resmi bağlantı işareti


CHP Genel Başkanı Baykal, Yasin Hayal'in ifade değiştirerek Erhan Tuncel'i suçlamasının, Dink suikastında resmi bağlantı kuşkusunu artırdığını söyledi


MÜNİH

CHP lideri Deniz Baykal, Hrant Dink suikastı sonrasında yaşanan gelişmelerin olayda, "resmi bağlantı" olduğuna dönük işaretler bulunduğunu düşünüyor. Baykal, Münih yolunda gazetecilerin sorularını yanıtlarken, Hrant Dink suikastının azmettiricisi olarak tutuklu bulunan Yasin Hayal'in, "muhbir" olduğu iddia edilen Erhan Tuncel'le ilgili sözlerinin resmi bağlantı kaygısını ve kuşkusunu artırdığını söyledi.

Üçüncü halka
CHP lideri, Erhan Tuncel'in arkasındaki halkanın da ortaya çıkmaya başladığını ifade ederken, emniyet teşkilatını ima etti. Baykal, olayda, "üç halka" olduğunu belirterek şöyle devam etti:
"Birinci halka icra eden, Ogün Samast, ikinci halka icra edenin arkasındaki Yasin Hayal, üçüncü halka Yasin Hayal'in arkasındaki Erhan Tuncel ve onun arkasındakiler."

Resmi bağlantı
Baykal, Yasin Hayal'in Erhan Tuncel'i işaret ederken, gerçeği söylemiş olabileceği üzerinde durdu ve şöyle devam etti:
"Yasin Hayal, gerçeği söylemek durumunda kalmış olabilir. İddiası dikkatle tahkik edilmelidir. Erhan Tuncel'in Hayal'in arkasında düşünülenden de daha etkin rol oynamış bir kişi olduğu, bu olayda yönlendirici aktif bir rol oynadığı netlik kazanırsa çok daha vahim bir manzarayla karşı karşıya olduğumuz ortaya çıkar. O zaman emniyetin resmen istihbarat elemanı olarak kullandığı bir kişinin bu işin planlanmasında da aktif rol oynadığı anlaşılır. Bunu sadece bir kişinin oyunu olarak anlamak da güçleşir. Senaryoyu yazanın sadece bir kişi olduğunu düşünmek zorlaşır. Resmi bağlantıya ilişkin kaygılar yükselir.
Erhan Tuncel'in bu olayı kişi olarak tek başına planlayıp uyguladığını, koskoca emniyet müdürlerini, daire başkanlarını piyon olarak kullandığını tasavvur etmek imkânsız hale gelir. Çok daha ciddi sorumluluklar ortaya çıkar. Olayın bir lümpen gencin inisiyatifinden ibaret olduğunu düşünmek çok güçleşir."

'Resmi yönlendirme'
Baykal, Erhan Tuncel'in resmi kişilerce yönlendirilmiş olabileceği kuşkusu üzerinde de şöyle durdu:
"Resmi çerçeve içinde birilerinin onları yönlendirmiş olabileceği ortaya çıkar. Ve olay, emniyet teşkilatı ve arkasındaki siyasi kadroyu çok ciddi sorumluluk altına sokar. Hayal'in iddiaları doğru olmasa da yaşanan olaylar göstermiştir ki, İçişleri Bakanlığı ve emniyet teşkilatının kadrolarının izlediği güvenlik politikası yanlıştır. Bunun sonucunda Türkiye, çok ağır bir bedel ödemiştir. Bunun ötesinde, olayın resmi himaye ve yönlendirmeyle gerçekleştirilmiş olduğu ortaya çıkar. O zaman da, hiç tereddütsüz, hükümetin İçişleri Bakanı'nın ve Başbakan'ın çok ciddi sorumluluğu gündeme gelebilir."

'Güvendikleri kim?'
Baykal, muhbir olduğu öne sürülen Erhan Tuncel'in suskunluğunu da anlamlı buldu ve şu yorumu yaptı:
"Erhan Tuncel'in sükûtu da arkasında bir güvenin olduğunu yansıtmaktadır. Olayın üçüncü halkası ortaya çıkıyor. Ne denmişti, ne denilmişti, bu olay faili meçhul kalacaktı denilmişti. Bunun ne anlama geldiği anlaşılıyor. Failin, cinayeti işledikten sonra büyük bir özgüven ve rahatlık içinde elini kolunu sallayarak giysilerini bile değiştirmeye gerek duymadan memleketine gitmeye yönelmiş olması, kuşkulu rahatlığı, bu gelişmelerin ışığında anlam kazanmaktadır.
Bu, arkasında belirli bir güven duygusunun yansıması olarak da değerlendirilebilir. Zaten bu kişinin (Ogün Samast) yakalanması da özel güvenlik kamerası sayesinde olmuştur. Basın bu fotoğrafları yayımlayınca ailesi emniyete gitmiştir. Yoksa o da olmayacaktı."
CHP lideri, Ogün Samast-Yasin Hayal-Erhan Tuncel ilişkisinde Tuncel'in arkasındaki bağlantıların resmi makamları ve emniyet içinde resmi kişileri işaret ettiği kanısını taşıyor.

...

http://www.milliyet.com.tr/2007/02/09/yazar/bila.html

 

 

 

.Tercüman

 3 - Şubat - 2007

Askere tuzak ellerinde patladı

Dış güçlerin tetikçisi Samast’ın pozunu ‘Jandarmada çekildi’ diye yayınlatan hain ellere çifte tokat. ABD malı TGRT’deki görüntü polise ait çıktı, savcı doğruladı. 

Asker: Bu bir tertip

 

 

 

ABD’lilerce satın alınan ve yakında adı Fox TV’ye dönüşecek olan TGRT’de servis edilen ve kirli suikastçi Samast’ın Türk Bayraklı pozlarının jandarma tarafından çekildiği öne sürülen görüntülere, savcılık, İçişleri Bakanlığı Müfettişleri ve Jandarma Genel Komutanlığı’ndan tokat gibi cevap geldi.

TGRT’nin servis ettiği ve Tercüman hariç tüm gazetelerde Jandarma suçlanarak yayınlanan görüntüler için Samsun’da incelemelerine devam eden İçişleri Bakanlığı müfettişlerince tanzim edilen “tespit ve beyan tutanağı”nda televizyonda yayınlanan görüntülerin Samsun Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü çay ocağında çekildiğinin açıkça belirtildi. Açıklamada, “Müfettişlerce tespit ve beyan tutanağının düzenlenmesinden hemen sonra görüntülerin kaynak belirtilmeden ve jandarma karakolunda çekildiği ifade edilerek TGRT televizyon kanalına servis edilmesi, bu tertibin arkasında olanların niyet ve maksatlarını göstermesi açısından son derece düşündürücü ve endişe vericidir” denildi. Yazılı açıklamada, 1 Şubat 2007 günü (önceki gün) saat 18.30’dan itibaren, önce TGRT televizyonu, takiben diğer bazı televizyon kanallarında, Hrant Dink’in katil zanlısı Ogün Samast’ın poster haline getirilerek kamuoyuna yansıtılan görüntülerinin, Samsun Şehirlerarası Otobüs Terminali’ndeki Jandarma Karakolu’nda çekildiğini iddia eden haber ve görüntülere yer verildiği anımsatıldı.

Tarih, saat, yer belli!

Açıklamada, şöyle denildi: “24 Ocak 2007 tarihinde yapılan basın açıklamasında da kamuoyuna açık ve net bir şekilde duyurulduğu gibi, söz konusu fotoğraf ve görüntüler hiçbir şekilde jandarma karakolunda çekilmemiştir. Ayrıca, halen Samsun’da incelemelerine devam eden İçişleri Bakanlığı müfettişlerince 1 Şubat 2007 günü saat 17.50’de olayla ilgili olarak tanzim edilen ‘tespit ve beyan tutanağı’nda da televizyonda yayınlanan görüntülerin Samsun Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü çay ocağında çekildiği açıkça belirtilmiştir. Görüntülerde yer alan jandarma personeli, zanlıyı, emniyet müdürlüğüne teslim etmekle görevli olan personeldir. Müfettişlerce tespit ve beyan tutanağının düzenlenmesinden hemen sonra görüntülerin kaynak belirtilmeden ve jandarma karakolunda çekildiği ifade edilerek TGRT televizyon kanalına servis edilmesi, bu tertibin arkasında olanların niyet ve maksatlarını göstermesi açısından endişe vericidir.”

Başsavcı: Emniyet’te çekildi

Samsun Cumhuriyet Başsavcısı Ahmet Gökçınar, söz konusu görüntülerin Samsun Emniyet Müdürlüğü’nde çekildiğini ifade ederek, “ Ancak kimler hakkında ne gibi isnatlarla davanın açılacağını soruşturmanın seyri belirleyecektir” dedi.

Görevden uzaklaştırıldılar

Samsun’da 4 emniyet mensubu ile 4 jandarma personeli görevinden uzaklaştırıldı. Güvenlik Şube Müdürü Yakup Kurtaran, Terörle Mücadele Şube Müdür V. Metin Balta, Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’nde komiser Ahmet Çetiner ve Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’nde polis memuru İsmail Türk’ün görevlerinden uzaklaştırıldıkları belirtildi. Açıklamada, olayda sorumlulukları tespit edilen J. Başçavuş Yüksel Avan, J. Kıdemli Üstçvş Soner Turan, Olay Yeri İnceleme Timi Fotoğrafçısı Uzm. J. Çvş. Savaş Öner ve İstihbarat Şube Personeli Uzm. Çvş. Ahmet Yılmaz haklarında ‘’Jandarma Teşkilat, Görev ve Yetkileri Kanunu’’ hükümleri çerçevesinde gerekli yasal işlem yapılması için müfettişlerce J.G.K’ya talepte bulunulduğu kaydedilerek, Jandarma Genel Komutanlığı’nca bu görevliler hakkında yasal işlemlere başlandığı bildirildi.

Genelkurmay’dan TGRT açıklaması

GENELKURMAY Başkanlığı, Hrant Dink cinayeti zanlısı Samast’ın yakalanışıyla ilgili görüntüleri, Jandarma teşkilatını karalayacak şekilde yayınlayan TGRT’yi bundan böyle basına açık askeri toplantı ve çalışmalara çağırmayacak. Genelkurmay Başkanlığının basın duyurusunda, “TGRT Televizyonu’nun Genelkurmay Başkanlığı nezdindeki akreditasyonu iptal edilmiştir” denildi.

 

http://www.tercuman.com.tr/v1/haber.asp?id=52655&baslik=Askere%20tuzak%20ellerinde%20patladi&katid=1

 

.GÜNEŞ

Şemdinli olayı ve Danıştay baskınından sonra, Dink cinayeti de askeri karalamak için kullanılmak istendi

 

 

 

Şemdinli olayı ve Danıştay baskınından sonra, Dink cinayeti de askeri karalamak için kullanılmak istendi

GÜNEŞ hariç bütün medya 'Samast posterinin' jandarmada çekildiğini yazdı. Oysa stüdyo emniyette kurulmuştu


HRANT Dink'i vuran Ogün Samast'ın, Büyük Önder Atatürk'ün 'Vatan toprağı kutsaldır. Kaderine terk edilemez' sözü önünde, elinde Türk bayrağı verilerek çekilen resminin sırrı çözüldü. Resim, Samsun Terörle Mücadele Şubesi'nun çay ocağının önünde çekildi.


JANDARMA ÖFKELİ...


ANCAK, çekim videosunu yayınlayan TGRT, yer olarak havaalanındaki jandarma karakolunu gösterdi. GÜNEŞ hariç, Türk basınının büyük bölümü de dün bu iddiayı sahiplendi. Jandarma Genel Komutanlığı'nın resimle ilgili bu suçlamaya tepkisi sert oldu.


NİYET, ENDİŞE VERİCİ


KOMUTANLIK, 'Görüntülerin, jandarma karakolunda çekildiği ifade edilerek TGRT'ye servis edilmesi, bu tertibin arkasında olanların niyet ve maksatlarını göstermesi açısından son derece düşündürücü ve endişe vericidir' açıklamasını yaptı.

 

http://www.gunes.com/2007/02/03/manset/manset.html

 

Cinayet, asker ve cumhurbaşkanlığı seçimi

logo

Sabahattin ÖNKİBAR

06.02.2007

 

Hrant Dink suikastında yaşanan bilgi kirliliği ve TGRT’ye kaset servisi hadisesi ile Jandarmanın hedefe oturtulması, cinayetin belli amaçlar için kullanıldığını  gözler önüne
seriyor.

Perde gerisindekiler


Evet TGRT’ye servis sonrasında amacın, üzüm yemek olmadığı, bağcıyı yani askeri dövmek olduğu artık neredeyse kesinleşmiş durumda. Kaset yayını ile görevlendirilen  TGRT, aldığı emir üzerine elindekini hemen bütün medyaya servis etmiş ve görüntülerin Jandarma’da çekildiği altı çizilerek vurgulanmıştır.


Gelelim TGRT’ye kaseti kimlerin verdiği sorusu ile TGRT’ye emretme konumda olanların
isimlerine?

Kaseti verenler, Dink cinayetini kullanıp hadiseye derin devlet süsü vererek askeri hedefe oturtmak isteyenlerdir. Amaçları da tıpkı Şemdinli provokasyonunda olduğu gibi TSK’nın imajının bertaraf edilmesi ve  bu kurumun devlet yönetiminden dışlanmak istenmesidir TGRT’deki rezaletten sonra Jandarmanın haklı feveranına konan tepkisizlik tavrı  bu değerlendirmeyi haklı kılmaktadır.



TGRT ve STAR’ın gerçek sahibi

Peki TGRT’ye emri kimler mi verdi?


Bu sütunu takip edenler hatırlayacaktır. Kısa bir süre önce “TGRT ve STAR Gazetesinin Gerçek Sahibi Kim?” başlığıyla bir yazı yazmış ve perde gerisine dikkat çekip muhalefeti bu olayın üstüne gitmeye çağırmıştım. Kuşkusuz her iki satışla ilgili olarak bildiklerim vardı ancak hukuken ispat imkanım olmadığı için tazminat davasından çekinerek isimlendirmeye girememiştim. Maalesef bugün de giremeyeceğim. Ancak şu soruları soruyorum:

1-STAR TV 305 milyon dolarla satılırken, alt-yapısı daha geniş olan  TGRT neden 98 milyon dolara satıldı? Murdok’un Türkiye’deki gerçek partneri kim?

2-Bu satışın İhlas Finans Kurumunun  tasfiyesi ile bir bağı olabilir mi?

3-TGRT’nin Murdok ve Ertegün’e satışında aracı olanlar var mı, bu satış için görüşmeye katılan siyasetçi oldu mu, bu siyasetçinin hala etkili ve yetkili olduğu doğru mu? Varsa kimdir? Ertegün’ün TGRT’yi alabilsin diye alelacele TC vatandaşı yapılması hangi anlayışın sonucudur? Ertegün’ün siyasette olan kimi isimlerle ilişkileri oldu mu? Varsa bu ilişkilerin içeriği nedir?

İktidar oyunu

4) STAR Gazetesi ve Kanal 24 ’ün sahibi gerçekten Kıbrıs’lı Safa’mıdır? Kimdir? Alev Er’in görevine hangi kudretli (!) son vermiştir.

Bu soruları sorduktan sonra TGRT’ye kaset için kimlerin emir verebileceğini siz tahmin edin.
Görüldüğü gibi Cumhurbaşkanlığı seçimi yaklaştıkça Ankara’daki iktidar oyunu tehlikeli noktalara taşınıyor. Duyumlarım, bunun süreceği ve devlette ayrılıkların derinleşeceğidir.
Barzani Peşmergesi  Türkiye’ye her gün çirkin ve rezil tehditler savururken bazıları maalesef  Jandarma, dolayısı ile de TSK  ile uğraşıyor.


İyi de medyadaki organik ilişkiler ve bir kaç şarlatanla bu dezenformasyon nereye kadar sürdürülebilir?


Başka ordu yok


Bu ülkenin askerine bu şekilde kast etmek gerçekte devlete kast etmek değil midir?
Bir Ermeni vatandaşın katledilişine bile kulak arkasından askeri işaret etmek hiç anlaşılacak bir şey değildir. Tamam bu cinayetle yükselen milliyetçiliği aşağı çekmek gibi bir amacınız da var, siyaseten, yanlış olsa da bu belki anlaşılabilir  de,  TSK’yı bulaştırmak istemeniz anlaşılamaz. Zira bu ülkenin başa bir ordusu yok

 

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=137&ArticleID=4251

 

..

Jandarmadan sert açıklama

2 Şubat 2007
Saygı Öztürk/sozturk@hurriyet.com.tr
Tüm basın Ogün Samast'ın bayraklı fotoğrafının jandarma karakolunda çekildiğini iddia ederken sadece hurriyet.com.tr görüntülerin Emniyet'in Terör Şubesi'nde çekildiğini yayınlamıştı. Olayı soruşturan üç müfettiş posterin buluduğu yerin Emniyet'in Terör Şubesi'nin çay ocağı olduğunu belirledi ve tunatanak tuttu.

Jandarma Genel Komutanlığı tarafından yapılan açıklamada da "saat 17.50'de posterin bulunduğu yerin tutanağı düzenlendi. 18:30'da görüntüler yayınlandı. Jandarmanın açıklamasında "Bu tertibin arkasında olanların niyet ve maksatlarını göstermesi açısından son derece düşündürücü ve endişe vericidir." denildi. 

Hurriyet.com.tr'nin yazdıkları Jandarma'nın açıklamasında da ayrıntılı olarak belirtildi. İşte jandarmanın açıklamasının tam metni:

1) 1 Şubat 2007 günü saat 18:30'dan itibaren öne TGRT televizyonunu müteakiben diğer bazı tv kanallarında Hrant Dink'in katil zanlısı Ogün Samast'ın poster haline getirilerek kamuoyuna yansıtılan görüntülerinin Samsun Şehirlerarası Otobüs Terminali'ndeki jandarma karakolunda çekildiğini iddia eden haber ve görüntülere yer verilmiştir.

2) 24 Ocak 2007 tarihinde yapılan basın açıklamasında kamuoyuna açık ve net bir şekilde duyurulduğu gibi sözkonusu fotoğraf ve görüntüler hiç bir şekilde jandarma tarafından çekilmemiştir.
 
3) Ayrıca halen Samsun'da incelemelerine devam eden İçişleri Bakanlığı mütfettişlerince 1 Şubat 2007 günü saat 17:50'de olayla ilgili olarak düzenlenen tespit ve beyan tutanağında da, tv'de yayınlanan  görüntlerin Samsun Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü çay ocağında çekildiği açıkça belirtilmiş
tir. Görüntülerde yer alan jandarma personeli zanlıyı Emniyet Müdürlüğü'ne teslim etmekle görevli olan personeldir. 

4) Müfettişlerce tesit ve beyan tutanağının düzenlenmesinden hemen sonra görüntülerin kaynak belirtilmeden ve jandama karakolunda çekildiği de ifade edilerek TGRT televizyon kanalına servis edilmesi, bu tertibin arkasında olanlardın niyet ve maksatlarını göstermesi açısından son derece düşündürücü ve endişe vericidir.

5) Türk Silahlı kuvvetlerinin ayrılmaz bir parçası ve kanun ordusu olan Jandarma Genel Komutanlığı bugüne kadar olduğu gibi bugünden sonra da yasalarla kendisine verilen görevleri yine yasaların verdiği yetkiler çerçevesinde ve tam bir tarafsızlık ve adalet duygusu içerisinde yerine getirme azim ve kararlılığındadır.

6) Bu itibarla kamuoyunun bilgilendirilme görevini yerine getiren basın yayın kuruluşlarının basın meslek ilkelerine uygun hareket etmeleri ve Türk Silahlı Kuvvetleri'ni yıpratmaya yönelik maksatlı girişimlere karşı daha fazla hassasiyet göstermeleri beklentimizdir.

 

 

http://www.hurriyet.com.tr/gundem/5880265.asp?gid=112&srid=3601&oid=1&l=1

 

.SABAH Gazetesi

 

Jandarma aslında ne dedi?

3 Şubat 2007


Jandarma'nın Ogün Samast'ın, Türk bayraklı fotoğrafının çekilmesi sırasında kaydedilen görüntülerin kimin tarafından sızdırıldığına yönelik yazılı tepkisi bugüne kadar en sert usluba sahip açıklamalarından biri. Peki, bu satırlar ne anlama geliyor; işte o şifreler:


1- TSK, bir süreden beri polisin ve hatta yargı mensuplarının içindeki bazı yapılanmaların kendine yönelik sistematik saldırılarından oldukça rahatsız. Bu tepki Orgeneral Büyükanıt'ın Şemdinli Olayları ile ilişkilendirilmeye çalışılması ve Atabeyler Çetesi krizlerinde tırmanışa geçti. Buna TSK'nın kilit isimlerinin telefonlarının yine polis içindeki bir grup tarafından dinlendiği şüphesi ve TESEV Raporu'nda Polis Akademisi öğretim üyelerinin askere yönelik ifadelere imza atması da eklenince tepki giderek büyüdü.


2-Jandarma'nın dün sabah Emniyet brifinginin olduğu dakikalara denk getirilen açıklamasında, saat 17.50'de tutanağın düzenlendiğini, 18.30'da görüntülerin yayınlandığını, "Bu tertibin arkasında olanların niyet ve maksatlarını göstermesi açısından son derece düşündürücü ve endişe vericidir." sözleriyle destekliyor. Burada sızdıran şüphelilerin polis veya olayı soruşturan ekipten olduğu güçlü bir şekilde ima ediliyor. Kısa zaman aralığı vurgusu sızdırma harekâtının çok önceden planlandığı şüphesini ortaya koyuyor.


3- 'Tertip ve servis' ifadesiyle de Jandarma üzerinden aslında TSK'nın hedeflendiğinin altı çiziliyor. Bu da, Jandarma'nın yasaya göre bağlı da olsa, İçişleri Bakanlığı ve Polis Teşkilatı'na kendisine sahip çıkılmamasından dolayı kızgınlığını ima ediyor.


4- Jandarma başından beri Dink cinayetinde tartışmanın taraflarından olmak istemiyor. Bu olayda da işin içine çekilmesinin askeri çevreleri zedelemeyi amaçladığını düşünüyor. Bu çerçevede, açıklamada İçişleri Bakanlığı'na bağlı olsa da organik bağının Genelkurmay olduğunu açıkça ilan ediyor. Bunu da, 'TSK'nın ayrılmaz bir parçası ve kanun ordusu olan Jandarma Genel Komutanlığı' ifadeleri ile ortaya koyuyor. Teamüllere göre bir Jandarma Komutanı atanırken, hiçbir zaman bağlı olduğu İçişleri Bakanı yorum yapmaz. Son olarak Jandarma Genel Komutanı Koşaner'in komuta kademesinin inisiyitafiyle bu makama atanarak 2010'da Genelkurmay Başkanlığı'nın en kuvvetli adayı haline gelmesi bunun göstergesi.


5- Hava Kuvvetleri binası önünde gazetecilere verildiği iddia edilen Atabeyler Çetesi ile ilgili detaylar esrarını korurken, bu olayın önce fotoğraf, sonra görüntülerle benzer algılama yaratacak düzeyde yaşanması kabusun geri gelmesi gibi. Normalde, askerlerin açıklamalarda medya kuruluşunun adı pek verilmez. Bu ismin kullanılması da yine Jandarma'nın 'burası özellikle seçildi ve bilerek alet oldu' yönünde bir iması olabilir.

 

http://www.sabah.com.tr/mdemir.html

 

Cemaat değil, çete

 

Dink katliamının ardından ortaya serilen kirli çete bağlantıları, Fethullah Gülen cemaatini işaret ediyor. Hoca, Emniyet teşkilatındaki örgütlülüğünü, ABD tezgahı siyasi provokasyonların hizmetine sunuyor. Fethullah Gülen’in iki yıl önce söylediği ‘Türkiye’de çok kan dökülecek’ sözleri bir öngörü değil, tehditmiş!

HABER MERKEZİ Hrant Dink cinayeti ardından gözler bir kere daha Türkiye'deki kontrgerilla yapılanmasına çevrilirken, Emniyet teşkilatı ile çeteler arasındaki bağlantı noktasında, Emniyet'te örgütlü Fethullahçılar yer alıyor.

Dink cinayetinin azmettiricisi olarak gözaltına alınan Erhan Tuncel'in, Trabzon emniyeti adına muhbirlik yaptığının ortaya çıkmasıyla başlayan tartışmalar sürüyor. Tuncel'in, cinayeti, bağlı bulunduğu istihbarat görevlilerine önceden defalarca bildirdiği, ancak buna karşı önlem alınmadığı kesinleşti. Tuncel'i "haber elemanı" olarak göreve alan eski Trabzon emniyet müdürü, şimdiki Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek'in cinayetten haberdar olmasına rağmen önlem almadığı ortaya çıktı.

Akyürek'in Fethullah cemaati mensubu olduğu biliniyor. 2001 yılında İstanbul Valisi Erol Çakır'ın kaleme aldığı sicilde "Emniyetteki hizipleşme içinde irticai akımlara yakın. Dikkat edilmelidir" ifadesiyle bu cemaat bağlantısı resmi kayıtlara da geçiyor.

Cemaat dayanışması


Dink cinayeti istihbaratının Emniyet'e ulaştığının ortaya çıkmasıyla gözler Akyürek'e çevrilirken, cemaat kendi adamını korumak için harekete geçti. İstanbul Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şube Müdürü Ahmet İlhan Güler, mülkiye başmüfettişlerince başlatılan soruşturma kapsamında suçlu bulunarak görevden uzaklaştırıldı.

"Tüm suç benim, konuya ilişkin üstlerime bilgi vermedim" diyen Güler, ihbarda belirtilen adresin boş çıkması üzerine ciddiye almayarak işleme koymadığını ve işlerinin yoğunluğu nedeniyle cevap yazamadığını iddia etti. Güler bu ifadesiyle Dink'e koruma verilmemesinin faturası üstlenirken, İstihbarat Daire Başkanı Akyürek ve yine Gülen cemaati ile sıcak ilişkileriyle tanınan Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah'ı kurtardı.

Sauna operasyonu ardından da benzer bir kurtarma operasyonu düzenlenmiş, Emniyet içinde tepe konumdaki Fethullahçı isimler cemaat tarafından korumaya alınmıştı. Saunaya yerleştirilen kamerayla siyasetçilerin uygunsuz görüntülerini çekerek rüşvet alan sauna çetesinin göbeğindeki isim, emniyet eski genel müdürü Ertuğrul Çakır, "Hacı-hoca diye bilinen bazı siyasetçilerin, kamu görevlilerinin saunada neler yaptıklarını, marifetlerini oraya kamera yerleştiren kişiler de çok iyi biliyor. Bu olayın bana bulaştırılmasının nedeni de, olayın yukarılara doğru gidişini kesmeye dönüktür. Açıkçası ben kurban seçildim" demişti.

Hem Amerikancı, hem çeteci...


Diğer yandan bu provokatif cinayet, Gülen cemaati ile ABD arasındaki ilişkileri bir kere daha gündeme getiriyor. Fethullah'ın Büyük Ortadoğu olarak tanımlanan coğrafyadaki cemaat okullarıyla ABD politikalarına destek sunduğu biliniyor.

Büyük Ortadoğu projesinin, askeri işgallerin yanı sıra, bölge ülkelerinde iç çatışmaları körükleyerek yol aldığı biliniyor. Türkiye'de faşist çetelerin ve kontrgerilla yapılanmasının bu provokasyonlarda kullanıldığı da Dink cinayetiyle birlikte bir kere daha ortaya çıktı. Fethullah Gülen, Emniyet içindeki örgütlülüğü aracılığıyla çete yapılanmasını doğrudan kullanabilir durumda. Gülen'in ABD ile Türkiye'deki kontrgerilla yapılanması arasındaki bağlantı noktalarından birini tuttuğu belirtiliyor.

Tetikçi ve azmettiricilerin BBP'ye bağlı Alperen Ocakları'ndan yetişmeleri de, Fethullah-çete bağlantılarını gündeme getiriyor. Bir siyasi partiden çok silahlı sokak çetelerine benzeyen BBP'nin kuruluşunda Hoca'nın büyük katkısı olduğu, bizzat parti başkanı Muhsin Yazıcıoğlu tarafından söyleniyor.

Gülen'in faşist hareket içinde bir odağı kendine bağlayarak, Türkiye'deki çete yapılanmasında ipleri elinde tutan isimlerden biri haline geldiği biliniyor.

Emniyette adım adım örgütlenme


Fethullah Gülen'in hem Türkiye içinde elini güçlendirmek hem de kontrgerilla-ABD bağlantısında kilit bir mevzi tutmak için 1980'lerden bu yana Emniyet içinde bir örgütlenme stratejisi geliştirdiği biliniyor. Emniyet Genel Müdürlüğü Personel Daire Başkanlığı personelinin yüzde 95'inin Gülen cemaati mensubu olduğu ve bu sayede personel atamalarında kontrolün cemaatte olduğu iddia ediliyor.

Emniyet içindeki Fethullahçı örgütlenmede, İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu'nun siyasi desteğine dikkat çekiliyor. Emniyetteki Fethullahçı ekip ile AKP hükümeti arasındaki bağlantıda ise, başbakanlık müsteşarı Ömer Dinçer'in kilit rol oynadığı belirtiliyor.

 

http://www.sol.org.tr/yazdir.php?yazino=7779

 

DERİN HESAPLAŞMA VE MİLLİ JANDARMA

Milli Çözüm Dergisi

Mehmet DENİZ   

MART2007

 

 

Jandarma, CIA'nın Jön Adamlarını Ürkütüyor

Dink suikastini araştıran mülkiye müfettişleri, jandarma için özel bir rapor hazırlıyor. İçişleri Bakanı Aksu, Pelitli'deki jandarma faaliyetlerinin araştırılması talimatını veriyor. Trabzon'daki sorunlara mülkiye müfettişlerinin iki yıl önce işaret ettiği ancak emniyet yetkililerinin bu uyarılara önem vermediği belirlendi. Raporda, hızlı silahlanmaya dikkat çekilerek işsizliğin arttığına dikkat çekildi.

Hrant Dink suikastinden sonra gözlerin çevrildiği Trabzon'un patlamaya hazır bomba haline geldiği mülkiye müfettişlerinin geçen yıl hazırladığı "İl Performans Raporu"nda ortaya kondu. Müfettişler yıllık raporlarında silahlanma ve ekonomik zayıflama uyarısında bulundu. İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu ise müfettişlerden, tetikçi Ogün Samast ile azmettirici Yasin Hayal'in yaşadığı Pelitli beldesinde jandarma faaliyetlerinin tüm yönleriyle araştırılmasını istedi. Emniyet görev alanı ile jandarma görev alanının ayrı olması, polis ve jandarmanın yetki kullanma biçimi ve hiyerarşik yapılanmadaki farklılıklar müfettişlerce sorgulanmaya başlandı.

Suç Jandarmaya Yıkılmak İsteniyor

Halen Trabzon'da çalışmalarını sürdüren mülkiye müfettişleri, Samast ve azmettirici Yasin Hayal'in yaşadığı Pelitli beldesinin jandarma bölgesi olduğunu dikkate alarak ayrı bir çalışma başlattı. Jandarma teşkilatının bu bölgede görev ve sorumluluğunu ne ölçüde yerine getirdiği inceleniyor. Bir jandarma müfettişinin de eşlik ettiği soruşturma kapmasında askeri personelin yerel istihbarat çalışmasında hangi bilgilere ulaştığına, istihbari bilgilerin ne zaman kimlerle paylaşıldığına bakılıyor. Böylece jandarma suçlanmak ve yıpratılmak isteniyor.

Polis Dinlemiş

Ayrıca 2004'de bir hamburger restoranını bombaladığı için hüküm giyen Hayal'in, tahliye olduktan sonraki ilişkileri, irtibatlı olduğu kişilere yönelik uyarı yazısı yazılıp yazılmadığına bakılıyor. Öte yandan bombalama olayından sonra emniyet istihbaratın Hayal ve bağlantılı olduğu kişiler için mahkemeden dinleme kararı çıkardığı bildirildi. Organize suç örgütleri ile ilgili başka bir dinleme kararı kapsamında da Hayal'in telefon trafiği ayrıca kayda alındı. Ancak bu konuşmalarda Dink suikasti ile ilgili ipucu içeren bilgilere rastlanmadı.

Silahlanma Uyarısı

Geçtiğimiz yıl Trabzon'a giderek ilin performansı ile sosyo-ekonomik durumu hakkında rutin rapor yazan mülkiye müfettişleri özellikle silahlanmaya dikkat çekti. Raporda, Trabzon'un son yıllarda ekonomik ivmesini kaybettiği, ildeki dinamizmin zayıfladığı vurgulandı. İşsiz sayısındaki artış, yatırımlardaki gerileme de diğer risk unsurları arasında gösterildi. İstanbul ve Trabzon'daki incelemelere ek olarak Samsun'daki güvenlik birimlerini de mercek altına alan mülkiye müfettişleri, Samast'a kahraman muamelesi yapıldığı izlenimini veren video görüntüleri ile ilgili çarpıcı değerlendirmelerde bulundu. Müfettişler, basına yansıyan görüntülerde polis kadar jandarmanın da kusurlu olduğu sonucuna vardı ve hem polislerin hem de jandarma personelinin açığa alınmasını istedi. Oysa bu olay tamamen, Emniyete sızmış Fetullahcı şebekenin ve MOSSAD müritlerinin bir marifetiydi. Jandarma kasıtlı olarak suça ortak gösterilmiştir. Ancak jandarmaya görevden el çektirme konusunda İçişleri Bakanlığı müfettişlerinin tam yetkili olmadığı görülünce kamuoyundaki tepkilerin azaltılması amacıyla acilen görev yeri değişikliği önerildi. Müfettişlerin bu yöndeki görüşü Jandarma Genel Komutanlığı'nca da uygun bulundu.

Jandarmadan Kim Rahatsız Oluyor?

AKP'nin ve arkasındaki küresel akreplerin yalakası Yeni Şafak şöyle bir haber yazmıştı:

"Jandarma, Trabzon'un Pelitli Beldesini kendi sorumluluk alanından çıkartıp polise vermeye yanaşmıyor.

1997 yılında Trabzon Güvenlik Kurulu, Çaykara ve Düzköy ilçeleri ile Pelitli ve Söğütlü beldelerinden jandarmadan çekilerek polise verilmesi kararı aldı. Ancak Pelitli'den jandarmanın çekilmesine yönelik karara Jandarma Genel Komutanlığı izin vermedi. Mart 2006'da ise Pelitli'nin polise bırakılmasına yönelik Trabzon Valiliği'nin yazısına Jandarma Genel Komutanlığı cevap bile vermedi."

Nuh Gönültaş ise Jandarma ile ilgili bazı gerçekleri saptırmaya çalışmıştı.

Acaba, Türkiye'de Ordu'nun içinde Jandarma diye ayrı bir birim kurulmasının altında ne yatıyor? Silahlı Kuvvetlerde Kara Kuvvetleri, Deniz Kuvvetleri ve Hava Kuvvetleri dışında Jandarma Genel Komutanlığı'nın varlığı şuna dayanıyor: Bir NATO ülkesi olan Türkiye'nin Silahlı Kuvvetleri NATO gücünün bir parçası, ama jandarma buna dahil değil. Bir anlamda Jandarma, Türkiye'nin yedekteki "milli ordusu" mantığını yansıtıyor.

"Nitekim NATO görevleri dışındaki bir askeri yapı olan Jandarma, ilk dönemde Güneydoğu'daki terör mücadelesinin bütün sorumluluğuna sahipti. Sonradan tehdit büyüyünce devreye Kara Kuvvetleri girdi. Jandarma, tamamen "askeri görevlere" dayalı bir yapı iken son zamanlarda Türkiye'de çok daha değişik bir yapılanma ile karşımıza çıkmaya başladı.

Buna kısaca "jandarmanın polisleşmesi süreci" diyebiliriz. Özellikle 28 Şubat sürecinden sonra jandarma adeta polise alternatif bir yapılanmaya gitti. En modern dinleme cihazları ile donatılmış bir jandarma istihbarat mekanizması kuruldu. Öte yandan Türkiye'de polis birimlerinin henüz yaygın olmadığı merkezlerde güvenliği sağlamakla görevli olan jandarma, yasalar gereği zaman içinde polise devretmesi gereken bu alanları da devretmiyor. O kırsal alanlar şimdi belediye oldu, ilçe oldu, ama jandarma buralardan çıkmadı.

Antalya'da ata binmiş jandarmanın sahillerde yaptığı gezinti, ne kadar iyi niyetli düşünsek düşünelim, kumsalda güneşlenen turist üzerinde hiç de iyi bir imaj bırakmıyor. Bugün İstanbul'un veya Ankara'nın göbeğindeki pek çok yer hâlâ jandarmadan soruluyor. Şimdi, yavaş yavaş 28 Şubat olağanüstü sürecinin etkisini üzerinden atmaya çalışan Türkiye'de, jandarmanın askeri gereklerle bağdaşmayan bu pozisyonunu sürdürmekteki ısrarını en azından ben anlayamıyorum." Diyen Nuh Gönültaş ayarını ve rahatsızlığını ortaya koyuyor.

Alınan bilgilere göre Başbakan Tayyip Erdoğan, jandarmanın polise devretmesi gereken yerlerden çıkması için talimat veriyor. Ancak öte yandan Ankara'da İçişleri Bakanlığı ile Jandarma Genel Komutanlığı arasında ilginç bazı görüşmelerin sürdüğüne dair de haberler geliyor. Bu haberlere göre, jandarma adeta ikinci bir Emniyet Genel Müdürlüğü birimi kuruyor.

Çünkü bu haberlere göre jandarma, şehir merkezlerinde istihbarat ve operasyon yapabilme yetkisi istiyor. Bu söylentiler yaygınlaşınca Jandarma Genel Komutanlığı bir açıklama yapma ihtiyacı hissetti. Ancak bu açıklama, adeta bu tür haberlere güç katan cümleler taşıyor: "Jandarma, görev alanını genişletme çabası içinde olmayıp, tam tersine yasal görevleri ve genel kolluk sıfatıyla sorumlu olduğu hizmetleri daha iyi yerine getirmek üzere AB normlarında organize olma ve kapasite arttırma çalışmalarını sürdürmektedir." Ama bu Milli ve Haysiyetli girişimler AB aşıklarının ve NATO uşaklarının canını sıkıyor. Ve Nuh Gönültaş şöyle sızlanıyor: "Zaten jandarmanın görev alanını genişletme çabası içinde olmasına gerek yok, çünkü şehir merkezleri hariç Türkiye'nin yüzde 92'lik bölümünü kontrol ediyor.

Problemin temelinde jandarmanın polisiye bir rol üstlenme talebinin olup olmaması yatıyor. Bizim gözlemimiz, Jandarma Genel Komutanlığı'nda, özellikle de 2003 Yüksek Askeri Şurası sonrasında yapılan yeni bazı atama ve yapılanmalarla, polisiye çizgiye doğru hızlı bir kaymanın olduğu yolundadır. Şu soruyu açıkça soralım: Jandarma'nın organize suçlarla ve terör örgütleriyle mücadele etmesini gerektirecek bir durum içinde miyiz? Elbette, nasıl ki Güneydoğu'daki terör mücadelesinde jandarma yetersiz kalınca devreye polisin özel timleri ve Kara Kuvvetleri birlikleri girdiyse; polisin de organize suçlarla veya terör örgütleriyle baş edememesi halinde, jandarmanın yardımı gerekebilir.

Ama şu anda Türkiye'nin böyle bir ihtiyaç içinde olduğunu söylemek çok komik olacaktır. Jandarma, Türkiye'nin ihtiyacı olduğu bir durumda "savaşmak" üzere görev almış olan tamamen askeri bir yapı, Türkiye'nin yedek milli ordusudur. Dolayısıyla her an böyle bir savaş görevi alacak şekilde hazır olmak ve buna göre yapılanmak durumundadır.

Yedek milli ordunun giderek polisiye bir görünüm kazanması, askeri ulusal çıkarlarımızla da bağdaşmıyor. Eğer yarın bir gün polis de jandarmalaşmaya heveslenirse, aynı şey polis için de geçerli olur. O halde noktayı koyalım. Jandarmadan polis, polisten jandarma olmaz. Ve, bir köyde iki muhtar, bir ülkede iki polis gücü olmaz." Diyor.

Ama MİT ve Emniyetteki, CIA ve MOSSAD güdümündeki Fetullahcı ekibin gizli ve tehlikeli kadrolaşmasına karşı, elbette Milli ve haysiyetli bir hesaplaşmanın kaçınılmazlığını göz ardı ediyor.

Jandarmanın her yönden güçlenip etkinleşmesi, masonik ve münafık güruhun böbrek taşlarını oynatıyor!.

Gül'den Washington'a, İran ve sınır ötesi için garanti veriliyor.

Hükümet Avrupa'da yakalanan PKK'lıların teslimiyle Ordu'ya karşı bir adım öne geçmeyi hesaplıyor. Gürün ABD ziyareti bu eksende gerçekleşti. Cheney, Hadley ve Rice ile görüşen Gül, "sınır ötesi harekat gündemimizde değil" ve İran konusunda 1 Mart gibi olmaz" taahhüdü verdi.

Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanlığı ve genel seçimler arifesinde gerçekleşen Amerika ziyareti bir taahhüt ziyaretine dönüştü. İktidarının beşinci yılında kilit konularda Washington'un istediği adımları atmakta zorlanan AKP yönetimi, "bir şans daha" istiyor.

Gül'ün Amerikan yönetimiyle görüşmelerinin başladığı 5 Şubat günü Paris ve Brüksel'de PKK'ya operasyon başladı. PKK'nın Avrupa sorumlusu ve kasası Rıza Altun Paris'te, askeri kanadından Canan Kurtyılmaz Belçika'da tutuklandı. Eski DEP milletvekilleri Zübeyir Aydar ve Remzi Kartal da sorgulandı.

Washİngton'da bulunan Abdullah Gül, Avrupa operasyonunun Amerika'nın girişimiyle yapıldığını söyledi. Sızan bilgiler, AKP yönetiminin seçimler öncesinde Avrupa'da tutuklanan PKK'lıların teslimi ile Ordu karşısında bir adım öne geçmeyi planladığı yönünde.

Sınır Ötesi Gündemde Değil

5 Şubat'ta Başkan Yardımcısı Dick Cheney ve Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Stcphan Hadley ile görüşen Gül, İran ve sınır ötesi harekat konularında garanti verdi. Diplomatik kaynaklara göre Gül, sınır ötesi harekatı kesinlikle düşünmediklerini ve işbirliğine yanaşmaması durumunda Tahran'a karşı Amerika'yı destekleyeceklerini söyledi. Hükümetin Amerikan yönetimi ile yeni bir gerginlik istemediğini vurguladı. Dışişleri Bakanı, "1 Mart'taki gibi olmaz" mesajı verdi.

Ankara İle Washington arasındaki en dikenli konu Irak. Hükümet bu konuyu lehine kullanmak için manevra yapıyor. Gül, kapalı kapılar arkasında yaptığı görüşmelerde Kerkük'te önce nüfus sayımı yapılması durumunda Türkiye'nin referanduma hayır demeyeceği sözünü Amerikalı yetkililere verdi.

Ankara'nın Kerkük referandumunu erteletmek için önerisi, nüfus sayımı ve normalleşme komisyonunun engellenmesi üzerine kurulu. Kerkük için kurulan normalleşme komisyonunun bir buçuk aylık sürede sonuç alamaması durumunda referandumun erteleneceği hesaplanıyor. Ancak Amerikan tarafı anayasal sürecin işleyeceğini vurguladı.

Kafkaslar Ve Orta Asya Haritası Masada

Gül'ün Cheney İle görüşmesinde masaya harita kondu ve üzerinden ortaklaşa neler yapılacağı konuşuldu. Cheney, Türkiye'nin Kafkaslar, Orta Asya ve Karadeniz'de Amerika ile işbirliğine gitmesi gerektiğini söyledi. Gül; enerji ve güvenlik konularını kapsayan alanda işbirliğine hazır olduklarını belirtti. Görüşme sonrasında yaptığı açıklamada ise "Kafkasya ve Orta Asya konularında yararlı görüşmeler yaptıklarını" vurguladı.

Beyaz Saray'da Cheney ile gerçekleştirdiği görüşmede, enerji konuları özellikle gündeme geldi. Cheney ve Gül, harita üzerinde boru hatları, enerji güvenliği konularını ele aldılar. Amerikan tarafı, Rusya ile Türkiye arasındaki enerji işbirliğinin sınırlanmasını istiyor.

Hadley'le yapılan görüşmede ise Kosova ele alındı.

"Filistin'den Uzaklaşıp İsrail'le Yakınlaşıyoruz"

Gül, 6 Şubat'ta meslektaşı Condoleezza Rice ile bütün bu konulara ek olarak Ortadoğu sorununda işbirliğini görüştü.

Gül'ün en tartışmalı görüşmeleri ise Yahudi lobisiyle gerçekleşti. Yahudi lobisinden William Daroff, kapalı kapılar arkasında Gül'ün ne söylediğini basına açıkladı: "Bize 'HAMAS'la ilişkileri sınırlandırdık, İsrail'le ilişkilerimizi geliştiriyoruz' dedi". Daha sonra Dışişleri Sözcüsü'ne yaptırılan açıklama da bu sözlerin söylendiğini doğrulamış oldu. Sözcü Levent Bilman, "geçmişe yönelik anlattıkları böyle yorumlanmış olabilir" dedi.

Hrant Dink nasıl vuruldu

Cinayetin üzerinden tam on dört gün (Bu yazı 2 Şubat Cuma günü yazıldı) geçti. Ama en "kritik" soru, halen cevapsız.  Neredeyse Hrant Dink mezarından kalkıp,  o "kritik" soruyu polise, yakın arkadaşlarına, basın organlarına kendisi soracak: "Yahu, beni gazete binasından dışarı çıkartıp, tetikçilerin ayağına gönderen kişiyi niçin araştırmıyorsunuz?"

Elbette Hrant Dink, bunu yapacak durumda değil. O halde, "üzeri örtülen" soruları biz soralım: Hrant Dink, tam da tetikçilerin kendisini beklediği sırada niçin "dışarı" çıktı?

Bunun cevabını, geçen hafta yazmıştık: Cinayetten on dakika önce, Hrant Dink'e bir "dost" telefon edip, acilen 2.500 (iki bin beş yüz) dolar bulmasını istedi.

Telefon Eden ya da Parayı İsteyen Kim...

Bu kişi "kim" olursa olsun. O telefon olmasaydı Dink dışarı çıkmayacak ve belki de katiller onu öldüremeyecekti. Bu İhtimal, Dink'in yakınlarının ve ailesinin "kafasını kurcalamıyor" mu? Özellikle Dink'İn "yakın arkadaşları" telefon eden kişiyi merak etmiyorlar mı? Mutlaka merak ediyorlardır. O telefonu "eden" kişinin iyi niyetli olduğunu biliyorlarsa, kendileri açısından bu sorunun cevabı önemli olmayabilir. Ne var ki, cinayete ilişkin bütün ayrıntıların ortaya çıkmasını "herkes" istemiyor mu? Onlar bu sorunun cevabını "saklamak" hakkına sahip değil, iki haftadır Türkiye, bu olay nedeniyle çalkalanıyor... Tayip Erdoğan, bu olay nedeniyle "derin devlet" korosuna katıldığına göre, bu önemli konuyu "merak etmek zorunda" değil mi?

Diyelim ki, Dink'ten 2500 dolar isteyen kişi, "tesadüfen" o saatte telefon etmiştir. O zaman ortaya çıkıp, bunu açıklaması gerekmez mi?

İkinci Tetikçi Meselesi...

Ortaya çıkan bilgilere bakılırsa, cinayet için üç ayrı senaryo üzerinde çalışılmıştı. Bunların ikisini, geçen hafta aktarmıştık. Üçüncü senaryoya göre, Dink'e, yine gazete binasında saldırı yapılacaktı. Çünkü, banka ile gazete binası çok yakın. Dink, bu mesafeyi beş-altı saniye içerisinde geçip, binaya girebilir, katiller o sürede "işlerini" yapamayabilirlerdi. Belki de Dink, bu mesafenin çok kısa olduğunu düşündüğü için tuzağa düştü.

Olaya tanık olduğunu söyleyenler, katillerin birden fazla olduğunu söylüyor.

Bu söylenti, "üçüncü" cinayet senaryosuna uyuyor. Çünkü. Dink'e telefon edip, onu tuzağa düşüren kişi, muhtemelen; istediği parayı almak üzere, birisini gazeteye, Dink'in yanına gönderecekti. Dink, kendisinden para isteyen kişinin adını vermediği için, katil yakalansa da, o "dost"un adı, şimdiki gibi gizli kalacaktı. Ogün Samast, daha önce kapıdan çevrildiği için, gönderilecek kişi de "bir başka tetikçi" olacaktı. Ama buna gerek kalmadı.

Kim, Kime Ne Kadar Güveniyor

Dink'i tuzağa düşüren telefonu eden kişi, kimliğinin ortaya çıkmayacağına nasıl güvendi? Bu konuda, telefonu eden kişinin, "tetikçiler" bakımından içi rahattı. Çünkü, tetikçiler, o kişiyi tanımıyordu. İsteseler de o kişinin adını veremezlerdi. O kişi ile doğrudan görüşmemişlerdi. Kimliğin açığa çıkması konusundaki tek "risk", Dink'in o kişiden, gazetedekilere söz etmesiydi. Ama; işte Dink, o telefon görüşmesinden sonra, "apar-topar" dışarı çıkarken, hiçbir şey söylememişti. Demek ki, o kişi, bu riski de "sıfırlayacağını" biliyordu. Dink'in gazetedeki arkadaşları, "görünüşe göre" bu mesele üzerinde hiç durmuyorlar ama aralarında bunu tartıştıklarını tahmin etmek zor değil. Onlar, bu cinayeti gerçekten, 301. maddeye "bağlıyorlarsa" cinayetin aydınlatılmasını istediklerine kim inanır?

"Fetullahın İstihbaratı Çok Kuvvetlidir"

10 yıldır ABD'de oturduğu halde, Fetullah'ın eli-kolu o kadar uzun ki... Her yere yetişiyor. Üstelik, Nazlı Ilıcak'ın açıkladığı gibi, "Fethullah'ın istihbaratı çok kuvvetli" imiş. Bakın Fetullah neler söylüyor:

"Bundan 8-9 ay evvel bana, bu türlü şeyleri bilen, çok üst seviyelerde vazife görmüş bir insanın 'Önümüzdeki aylarda Türkiye'de yeniden kan gövdeyi götürecek, seri cinayetler işlenecek' dediği nakledildi. Evet, o uzman 'Kan gövdeyi götürecek' diyor."

Acaba o uzman kimdi?

"Bu tür şeyleri bilen" kişi, acaba Emniyet teşkilatından mıydı?

Yoksa, polisin istihbarat görevlilerinin yazdığı yazılar, Fethullah Gülen'in eline geçiyor da bu neden ile mi önlem alınamıyor?

Bunun cevabını, "Fetullah sicilli", üst seviyelerde "vazife" gören birine mi sormalı... Artık o kadarını da, Hrant Dink'in "yakın" dostları düşünsün.

KOM Eski Şube Müdürü Dr, Adil Serdar Saçan:

Cinayetlerin arkasında "F Tipi Örgüt" var

Amerika'da ikamet eden hoca, "ulusalcılığı aşacağız" demiş ve Türkiye'de kanlı olaylar olacağını açıklamıştı. Bu açıklamaları takip eden süreçte, Şemdinli olayları ve iddianamesi, Danıştay cinayeti, Atabeyler operasyonu ile Türk Silahlı Kuvvetleri hedef alındı.

Hrant Dink cinayeti öncesinde ve sonrasında gelişen olaylar üzerine, Kaçakçılık ve Organize Suçlar İstanbul Şubesi'nin "daha önceki" müdürü Dr. Adil Serdar Saçan, "cinayetlerin arkasında F tipi Örgüt var" diyor.

Dr. Adil Serdar Saçan, Ulusal Kanal'ın bir saati aşan canlı yayınında, olayları şöyle yorumladı:

Önce, Hablemitoğlu cinayeti. Sonra; Van 100. Yıl Üniversitesi Rektörüne karşı açılan kampanya, Şemdinli olayları iddianamesi, Rahip cinayeti, Cumhuriyet Gazetesine saldırılar, Danıştay saldırısı, Atabeyler operasyonu ve Dink cinayeti...

Bu süreçte genel durumu görelim:

Üç önemli konu var.

TSK'yı Yıpratmak, İşbirlikçi Güçler Yaratmak

Türk Silahlı Kuvvetleri'ni yıpratmak, ülke içerisinde etnik milliyetçiliği ve bölücülüğü desteklemek ve İslamı yeniden "şekillendirmek"...

Sevr Antlaşması sonrasında, yüzlerce Osmanlı paşasından sadece 9-10 tanesi Kurtuluş Savaşı'na katıldı. Mustafa Kemal Atatürk, bu paşalardan ve onlara bağlı kuvvetlerden bir ordu yaratarak emperyalist işgalcileri yendi. Bu nedenle, günümüzün emperyalistleri olan "küreselciler", Türk Silahlı Kuvvetleri'ni yıpratmak ve savaş yeteneğini zayıflatmak zorundadır.

İkincisi; İngiliz, Fransız, İtalyan, Yunan filan... Bu millet bunları her zaman yenmeye muktedirdir, ama biliyorsunuz Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı'nda, emperyalistlerden daha çok, içteki gericilikle, iç isyanlarla uğraşmak zorunda kalmıştı. Küreselciler, "içeride" işbirlikçi güçler yaratmadan hedeflerine ulaşamayacaklarını biliyorlar.

Üçüncü konu İslam dininin, kapitalizme, emperyalizme uygun biçimde değiştirilmesidir. Musa Peygamber'in "On Emir"inde ne varsa, tersini uyguluyorlar. Hıristiyanlığı, İncil'i de istedikleri biçime soktular. Şimdi, İslam dinini değiştirmeleri gerekiyor. "Zekat", yani "karşılıksız yardım" kapitalist-sermayeci zihniyete uygun değil. Müslümanların "emperyalizmden korkmaları"nı sağlamaları da gerekir. Dinler arası diyalog, buradan kaynaklanıyor.

Yaşadığımız süreçte, hedef bunlardır.

Amerika'da İkamet Eden Hoca, İşareti Vermişti

Amerika'da ikamet eden hoca, "ulusalcılığı aşacağız" demiş ve Türkiye'de kanlı olaylar olacağını açıklamıştı. Bu açıklamaları takip eden süreçte, Şemdinli olayları ve iddianamesi, Danıştay cinayeti, Atabeyler operasyonu ile Türk Silahlı Kuvvetleri hedef alındı. Rahip cinayeti, Trabzon'da milli futbolcuların tehdit edilmesi, işyerleri ve otoların kurşunlanması, Cumhuriyet Gazetesi'ne saldırılar, ve Dink cinayeti... Bu olayların hepsinde de Ramazan Akyürek, önce Trabzon Emniyet Müdürü olarak, sonra Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi Başkanı olarak sorumlu görevlerde. Yaşadığımız olayların hepsinin arkasında, bu "F tipi" örgüt var.

Akyürek, Danıştay Sonrası Görevden Alınmalıydı

Danıştay Cinayeti sonrasında Aydınlık Dergisi'nde yayınlanan söyleşide, bu örgütü açıklamıştım. Siz de o zaman Danıştay saldırısının sorumlusunun İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek olduğunu yazmıştınız. Ramazan Akyürek'in "Fethullah sicili olduğu" ortaya çıkmıştı. O zaman derhal görevden alınması gerekirdi. Alınmadı. Hrant Dink cinayeti ile ortaya çıkan gerçekleri herkes gördü. Görevden alınması gerekenlere dokunulmazken, Hrant Dink cinayeti ile, "F tipi örgüt" arasındaki bağlantıyı açığa çıkartabilecek olan emniyet müdürü Reşat Altay, hemen görevden alındı. Çünkü Reşat Altay, "F tipi" örgüte karşıydı.

Hrant Dink cinayeti sonrasındaki olaylar da öğreticidir. Cinayetten sadece bir saat sonra, "Hepimiz Ermeniyiz" bez pankartları açılıyor. Kendisine vaktiyle, "solcuyum, komünistim" diyenler, ABD Büyükelçisinin, Türkiye'yi soykırımcı ilan eden Ermeni diasporasının arkasından "Hepimiz Ermeniyiz" diye yürüyor. Bizleri de, "Siz Hrant Dink'i anlayamıyorsunuz" diye eleştiriyorlar. Oysa, cinayetten hemen sonra, Hrant Dink'in kızı, gazetenin balkonundan, "şimdi kanınız temizlendi mi?" diye konuşuyor. Demek ki, kızı da, babasının, "Zehirli Türk kanından" bahsettiğini düşünüyor. O da mı babasını anlamamış?

 

http://www.millicozum.com/content/view/872/26/

 

FETULLAH GÜLEN'İN KEHANETİ VE HİRANT DİNK CİNAYETİ

Milli Çözüm Dergisi 

MART 2007

Kazım GÜLFİDAN   

 

 

Sonuçları ve araçları değil, sebepleri ve müsebbipleri araştırmak ve tartışmak lazımdır. Bizce, Hrant Dink te, katili de sadece bir araçtır. Hrant'ın katilinin sıfatlarını konuşmak, cinayet aleti tabancanın mekanik vasıflarını konuşmak gibi bir oyalamacadır.

Unutmayalım; Hissiyat, hevesat ve hamasetle, asla hakikata ulaşılamayacaktır. Yani; duygusallıkla, heyecanlarla ve kuru kahramanlıkla, gerçeğe erişmek mümkün olmayacaktır.

 

Dink'in ölümü sürecinde hemen önce gerçekleşen ve çok çok önemli olmasına rağmen hiç gündeme bile gelmeyen şu yedi olayı hatırlayalım:

1- Hırant Dink Aydoğan Vatandaş'la yaptığı röportajda: "Osmanlı dönemindeki Ermeni Terhciri olaylarının, ittihatçı Sabataist yöneticilerce hazırlandığını ve bugünde Siyonist Yahudi Lobilerince Türkiye'ye karşı kışkırtıldığını" belgeleriyle yazacağını açıklamıştı.

2- Milli Gazete'nin öncelikle dikkat çektiği, ardından diğer gazetenin gündeme getirdiği: Yeni Petrol Yasasıyla TPAO sıradan bir dernek haline getirildi ve önceki yasada:

"Talebin Milli menfaatlere uygun olması" kaydı ve

"Yabancı devlet, şirket ve şahsiyetlerin petrol arama ve işleme tesisleri kuramayacağı" şartı kaldırıldı. Ayrıca Yerel Yönetimlere pay ayrılarak federasyona hazırlık yapıldı.

3- AKP eliyle Milli devletten, gizli sömürgeciliğe adım atıldı.

    Hrant Dink cinayeti ve cenazesiyle toplum oyalanırken, ikinci tezkereden bin beter, Türkiye'yi resmen ABD'nin güdümüne veren ve İran'a ülkemiz üzerinden saldırmaya hazırlık gören işbirliği anlaşması imzalandı.

4- 301 tekrar tartışmaya açıldı.

5- Soykırım şantajı için ABD'ye bahane sağlandı.

6- İslamiyet zaten laytlaştırılmıştı; bu olay üzerine de milliyetçilik yozlaştırılmaya başlandı.

7- Bakü, Tiflis Kars demiryolu projesi sekteye uğratıldı.

Hrant Dink cinayetinin sonuçları hangi odaklara yarar sağlıyorsa, işte onlar bunu tezgâhlamışlardı.

Bu kirli ve karanlık senaryolar yumağının çözülmesine ve doğru iz sürülmesine yardımcı olacak bazı ipuçlarını hatırlatmakta fayda vardır.

Hrant Dink, belli aralıklarla Zaman Gazetesinde yazardı.

Şimdi Agos Gazetesinde, onun boşluğunu dolduracak olan Ethen Mahcupyan da Zaman Gazetesi yazarı.

Malum, Zaman Gazetesi, Fetullah Gülen'in borazanı.

Fetullah Gülen ise Amerika'nın ve CIA'nın adamı..

Hrant Dink'in cinayet tetikçisi ve onun akıl vericisi Trabzon'dan çıktı. Hatırlanacağı gibi Papaz cinayeti de Trabzon'da yaşanmıştı, katili de oralıydı.

MHP ve BBP'ye yatkın Milliyetçi damarları ve kahramanlık duyguları kabarık bazı gençlerin Trabzon'da beyinlerini yıkayan ve bunları karanlık maceralara hazırlayan ekip ve elemanlara himaye sağladığı söylenen Emniyet Müdürünün de Fetullahcı olduğu iddiaları medyaya ve meclise yansımıştı. Hatta bir Emniyet Müdürü Papazın öldürülmesi sonucu "zaten bu adam eşcinseldi" diyerek yeni cinayetlere fetva çıkarmıştı.

Fetullahcıların CIA ve MOSSAD ilişkileri ve işbirlikleri de, zaten sır değil, defalarca konuşulup yazılmıştı.

Ve yine hatırlayacaksınız, Amerika'da bulunan Fetullah Gülen birkaç ay önce: "Türkiye'de önemli kişilere yönelik cinayetler olabileceği" yolunda bir kehanet ortaya atmıştı.

Bu arada unutmayın, İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu da Fetullahcı ve İsrail sempatizanıydı.

Polis Akademisi Güvenlik Bilimleri Fakültesi Dekan Yrd Doç Dr Önder Aytaç Fettullahçı Nurettin Veren: "Önder elimizde büyüdü" açıklamasını yapmıştı... Çıplak ve seksi manken fotoğrafçısı!? Babası, MEB Dış okullar daire Bşk Aysal Aytaç, Fettullahçıydı...

Bu Önder Aytaç... AB ve ABD emriyle ordumuzu hedef alan TESEV raporunun hazırlayıcılarındandı. Trabzon Valisi, Emniyet Md. ve İstanbul İstihbarat Md. bu bağlantılar anlaşılmasın diye kurban edilmiş ve harcanmıştı.

Ve yine her ne hikmetse, İsrail'in de Trabzon merakı iyice artmış ve o bölgeden binlerce insan çalışmak üzere, taşeron Türk firmaları aracılığıyla İsrail'e taşınmıştı...

Yani.!?.

Döven de, dövünen de aynıydı. Hrant Dink'i öldürtenler de; "Hepimiz Hrant Dink'iz, Hepimiz Ermeniyiz" gibi saldırgan ve sapık sloganlarla, 70 milyon Müslüman Türk Milletine hakaret etmeye kalkışan ve halkımızı kışkırtan birkaç bin kişiyi sokaklara sürenler de, yine bu sinsi ve Siyonist odaklardı. Bu sinsi ve tahrikçi slogana sahip çıkan Süleyman Demirel de aynı odakların oyuncağıydı.

Dünyanın dört yanından koşup gelen sözde Ermeni soykırım tasarımcılarıyla, tescilli Türkiye düşmanlarının bu gösteriye katılmaları da CIA ve MOSSAD'ın melun maksadını ortaya koymaktaydı.

Not: Biz şerefli Emniyet Teşkilatımıza, cefakar ve fedakar mensuplarına elbette sahip çıkarak ve saygı duyarak hatta, iyi niyetle ve hizmet gayretiyle fettullahçılara katılan ve onların kirli bağlantılarının farkında olmayan temiz insanlarımızı da ayrı tutarak, sadece Emniyet bünyesindeki bir kanserleşmeye dikkat çekiyoruz.

* Tetikçi Samsun'da yakalandığında Atatürk vecizeli Türk Bayrağı önünde, milli bir kahraman gibi çekilen fotoğrafları dağıtılarak suç Jandarmaya yıkılmaya çalışılmıştı. Ardından, Emniyetteki fettullahçı ekip: Yasin Hayal'in halası kocasının "JİTEM" e muhbirlik ettiği iddasını ortaya atmıştı. Yahudi patronları satın aldığı TGRT ise bunları öncelikli haber yapmaktaydı. Cezaevine girerken Ogün Samast'ın ceket astarında Jandarmanın bulduğu iki telefon kartı, nasıl olmuş ta, onlarca polis kontrolünde ortaya çıkmamıştı? Sonuç: Emniyete sızmış CIA bağlantılı fettullahçı ekibin bu işte parmağı vardı.

Emniyetteki Gladyo bağlantısını hatırlatan diğer bir ayrıntı, tetikçinin İstanbul metrosunda ilk yakalandığında bırakılmasıydı!?

Fetullah'ın " Türkiye'de önemli cinayetler olabilir" kerameti birkaç ay farkla tuttu. Bütün bunlar tesadüf olamazdı.

Bu arada Bayan Dink'in: "Masum bebekleri katleden karanlıklar!"dan kastı acaba İslam mıydı, Hıristiyanlık mıydı? Yoksa "İslam'ı laytlaştırdık, sıra Türk Milliyetçiliğinde" mantığı mıydı?

Kezban Hatemi Televizyonda: "Her zaman çıkmadan önce gideceği yeri bize söylerdi.

Ama o gün normal ayrılış vaktinden 5 dakika önce bir telefon geldi. Bu tanıdık ve çok yakın bir kimseydi. Bunun üzerine telaşlı ve acele ile aşağı indi ve silah sesleri geldi" diye anlatmıştı.

  • H. Dink'in Ayakkabısı delikti.. Ne tesadüfse, Selimiye'yi ziyaret eden Wolfovitz'in çoraplarının da delik olduğu medyaya yansıtılmıştı.
  • Vasiyet ve veda yazısı gibi bir yazı hazırlamıştı.
  • Ardından Veli Küçük irtibatı, olayı saptırmak ve Milli Derin Devlete yıkmak için: "Bu suikast AKP'nin sağladığı huzur ve kalkınma ortamını hedef almıştır" havası yaratılmıştı. Kalkıp; İstanbul'da bir araştırma yapılsın. 10 milyon kişiden ayakkabısı delik 10 tane bulamazsınız.
  • Hrant Dink'e yönelik o tehditlerin bile suniliği sırıtmaktaydı. İstanbul valisi, Bursa'da Ahmet Demir isminden 486 tane çıktığını açıklamıştı.
  • Papaz katliamı, Danıştay baskını ve Hrant Dink olayı tetikçilerinin, hemen yakalanması da, "bu cinayetlerin perde arkasının karanlık kalmasının istendiğini" ortaya koymaktaydı.

Şimdi: Aklımıza şöyle bir senaryo gelmektedir: Hrant Dink'in çok güvendiği ve dünyada etkili dış merkezler, kendisine: "Sana göstermelik bir suikast düzenleyeceğiz. Kuru sıkı tabancayla ve hafif sıyrıklarla seni mağdur ve kahraman edeceğiz. Orhan Pamuk gibi, önümüzdeki Nobel ödülünü sana vereceğiz. Filan gün dibi delik bir ayakkabı giyin ve bizden telefon gelince aşağıya in..." denilmiş ve aldatılarak bir cinayete kurban edilmiş olabilir.

Şimdi Recep Erdoğan: "Derin devlet vardır ve kökünü kurutacağız" diye hava atıyor.(Kıbrıs ve petrol konusunda da boşuna horozlanıyor. Çünkü AB KKTC'yi gayri meşru görüp, o bölgeyi AB sınırında sayıyor)

a-) Fransız-Alman televizyonlarının filmini çektiği, İran-Irak-Türkiye sınırındaki ve PKK kontrolündeki bir uyuşturucu kaçakçılığından bile haberi olmayan..

b-) Kukla Irak hükümetinin "Artık muhatabınız Barzani yönetimidir!" tehdidine uğrayacak kadar saygınlığı buharlaşan.

c-) Yeni ve gayri milli petrol yasasıyla, Sevr'de bile teklif edilemeyen şartları, yabancı şirketlere rüşvet sunan bir başbakan, kalkıp derin devleti bitireceğinden bahsediyor. Hz. Mevlana'nın şu sözünü hatırlatıyor:

"Düşman evine girmiş, hareminin koynunda saklanıyor. Zavallı adam, silahını almış, bahçe duvarında nöbet tutuyor ve kahramanlık taslıyor!"

Çok Yaman Bir Tesadüf!

Çok enteresan bir tesadüf müdür, Türkiye'de 90'lı yıllarda her önemli siyasi cinayet Aksu'nun içişleri bakanlığına rastlıyor.

Abdülkadir Aksu ilk defa 31 Mart 1989'da İçişleri Bakanı oldu. Bu görevi 24 Haziran 1991 tarihine kadar sürdü. Aksu daha sonra çeşitli hükümetlerde yeniden İçişleri Bakanlığı'na atandı, ara verdi, parti değiştirdi vs. Ama bütün büyük siyasi cinayetler onun İçişleri Bakanlığı dönemine rastladı. Hürriyet Gazetesi Yayın Yönetmeni Çetin Emeç, 7 Mart 1990'da öldürüldü. İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu'ydu. Sonraki şu cinayetlerin hepsinde de Abdülkadir Aksu İçişleri Bakanı'ydı: Bahriye Üçok 6 Ekim 1990, Muammer Aksoy 31 Ocak 1990, Turan Dursun 6 Eylül 1990, Necip Hablemitoğlu 19 Aralık 2002, Emekli Orgeneral Adnan Ersöz 13.10.1991, Tuğgeneral Temel Cingöz 27 Mayıs 1991, Emekli Korgeneral İsmail Selen 23 Mayıs 1991, Emekli Tümgeneral Memduh Ünlütürk 8 Nisan 1991, Emekli Korgeneral Hulusi Sayın 30 Ocak 1991, Emekli Yarbay Ata Burcu 9 Ocak 1991, MİT Müsteşar Yardımcılığı da yapmış olan Hiram Abas 26 Eylül 1990, SHP Milletvekili Erol Güngör'ün oğlu Mustafa Güngör öldürüldü. Danıştay Baskınında ölen Danıştay Üyesi Mustafa Yücel Özbilgin 17 Mayıs 2006

Ve ve... Hrant Dink, Agos Gazetesi Yayın Yönetmeni, Ermeni vatandaşımız... 19 Ocak 2007 Yani... Allah yardım etsin Bakan Aksu'ya. Kariyerinde söz konusu olan bu çok kötü tesadüfler zinciri onu çalışmaktan ve ülkesine hizmet etmekten alıkoymuyor ve onu hiç yıpratmıyor. Her zaman olduğu gibi dinamik bir içişleri bakanı olarak yine görevinin başında...

Şehrin isminin bir süredir şiddetle birlikte anılır olması sinsi bir planın sonucu mu?

Trabzon'a İsrail-Yunan İlgisi

Her Çarşamba İsrail'den uçak!

Rahip Santoro ve Gazeteci Hrant Dink cinayetleriyle, bir kez daha dikkatlerin yoğunlaştığı Trabzon ilimizle ilgili çok çarpıcı iddialar ortaya atıldı. Son yıllarda Trabzonlu gençlerin; "Burslu üniversite eğitimi" imkânları sunularak, Yunanistan ve İsrail'e götürüldüğü ileri sürülüyor. Her Çarşamba günü İsrail'in başkenti Tel-Aviv'den Trabzon'a yapılan direkt uçuşlar da iddiaları güçlendiriyor. Ermenistan'la Türkiye arasında Sarp Sınır Kapısı'nın açılması ile birlikte, Rum, Ermeni ve İsraillilerin Trabzon'un en uzak köylerine bile "turistik" ziyaretler yapması da manidar bulunuyor.

Hırant Dink: "Bizim başımıza gelenlerde Yahudi parmağı vardı!" demişti:

Hrant Dink cinayeti hakkında her şey yazıldı çizildi. Fakat Hrant Dink'in "Ermeni soykırımı" hakkındaki düşünceleri kargaşa içinde kayboldu gitti. Oysa Hrant Dink'in ağzından asla "Ermeni soykırımı" diye bir kelime çıkmadı.

O sadece bir kurban ne yazık ki! Hrant Dink ile ölmeden önce yapılan son röportajlardan birini Aydoğan Vatandaş yaptı.

Bu röportaj Vatandaş'ın "Asala Operasyonları aslında ne oldu" adlı kitabında yer aldı. Burada Hrant Dink, Ermenilere uygulanan tehcirin arkasında Saray döner sermayesine hâkim olmaya çalışan Sabataistlerin olduğunu söylüyor ve tabii ki Ermeniler ile Yahudiler arasındaki ekonomik çekişmeye dikkat çekiyor! Bu nokta çok önemli. Hatta o zamandan bu yana Türk Derin Devleti içinde yapılanan, ittihat ve terakki geleneği ile birlikte bu günlere kadar gelen yapının ermeni tehciri konusundaki yoğun etkisini, bir Ermeni'nin dile getirmesi ciddi ve cesaretli bir gelişmedir.

Bakın ne diyor Hrant Dink: "Ben Ermeni tehcirine Almanları, Rusları ve Amerika'yı da kesinlikle katarım. Hatta bana sorarsanız baş sorumluları sayarım. Ama tabi bunun içerisinde, o zaman Osmanlı'nın İttihat ve Terakki yönetiminin lider kadrolarının o gün artık kafalarında oluşturdukları ve hakikaten buna ilişkin destek de buldukları politikayı hayata geçirmelerinde özellikle Almanların ve Avusturya Macaristan imparatorluğunun çok büyük rolünün olduğunu biliyorum." Belgelere bakınca her şeyi ne olarak görüyorsunuz. "Abdülhamit reform sözü veriyor Ermenilerle ilgili. Bunları yapmak için bir takım çabalar içerisine bazen giriyor. Ama bir de bakıyorsunuz Almanlar ya da Avusturya "Bu reformları uygulamana gerek yok diyorlar mesela. Oysa belki o reformlar uygulansa bu kapışma o noktalara varmayacaktı."

"Biliyorsunuz saray olgusu vardı, ve saraya ekonomik olarak hâkim olma meselesi de o dönem Osmanlı içerisinde yaşayan Ermenilerle Yahudiler arasında önemli bir yarışmaydı. Öyle kimi zaman Yahudiler, sarayın ekonomisine, ekonomik döner sermayesine bir tür sahip olabiliyordu. Böyle Ermenilerle Yahudiler arasında sarayın döner sermayesine hâkim olma, ticarete hâkim olma gibi bir dipten giden yarışın olduğu bir vaka....

Ermeniler şöyle bir şey söylerler onu çok açık yüreklilikle söyleyeyim, "Aslında bizim başımıza gelenlerde Yahudilerin parmağı vardı" diye bir cümleyi kullanırlar.. Aydoğan Vatandaş'ın bu kitabı oldukça doyurucu bir eser olmuş. Hrant Dink röportajı da gündemi itibariyle ona saldıranların aslında kimin ya da kimlerin maşası olduğunu ortaya koyuyor!"

28 Şubat'ın faturasını ödüyoruz

Üzerinde büyük oyunların oynandığı Trabzon'la ilgili bir diğer iddia ise, işsizlik sorunu ve mânevî boşluk içinde başıboş gezen gençlere, Rumca öğretilerek, Yunanistan'da ikamet hakkı tanındığı yönünde. Misyonerlik faaliyetleri de şehirde en çok konuşulan gündem maddelerinden. Diyanet-Sen Trabzon İl Başkanı Ömer Tutuş, Trabzonlu gençlerin adının bu tür olaylara karışmasını tek cümleyle özetledi: "28 Şubat sürecinin dinî eğitime getirdiği kısıtlamaların faturasını ödüyoruz!"

Hrant Dink'in cenaze töreninde cezbeye gelip ‘Hepimiz Ermeniyiz' diyenlere dikkat kesilip üzerinde yorumlar yaparken, biz Hrant'ın eşi Rakel Dink'in " bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamaya" dair söylediklerine şaşırıyoruz. Karanlıktan neyi kastediyordu? Hıristiyanlığı mı, Müslümanlığı mı?

Rakel Dink'in sözlerinin pozitif şaşkınlık yaratan tarafı onun Hıristiyanlığın asli suç'una (her doğan kişinin günahkâr doğduğu inancı) karşı fıtrata vurgu yapmış olmasıdır. Öyleyse şimdiden bir bebekten katil yaratan "karanlık" konusunu hilkat ve fıtrat bağlamında vuzuha kavuşturabiliriz.

Bunun Adı Demokrasi Değil AB Faşizmidir

Hrant Dink'in öldürülmesi üzerine basın ve televizyonların yürüttükleri yayın politikaları en kibar ifadesiyle yanlış ve tahrik edici. Tahrikler yıllardır sürdürülüyordu. Öyle bir basın-yayın anlayışı oluşturuldu ki, bunun demokrasi ve özgürlüklerle uzaktan yakından alakası kurulamaz.

Böyle bir basın adeta AB faşizmi uyguluyor. Hrant Dink cinayetini hepimiz kınadığımız halde, memleketini seven insanların AB eleştirileri içinde katili yönlendiren unsurlar arıyorlar? Üstelik bu sorumsuzluğu güya dindar ve muhafazakar görünen gazetelerin temsilcileri de yapıyor. Sabahtan akşama kadar memleket satıldı, Kıbrıs elden gitti denilirse, çocuğun biri de eline silah alır, böyle yaparmış. Sanki memleketin satıldığı ve Kıbrıs'ın elden çıkarılmaya çalışıldığı yalanmış gibi... Kazın ayağının öyle olmadığı açık. Demokrasi ve özgürlükler Türkiye'nin milli güvenliğine karşı bu arsız medya tarafından bir tehdit olarak kullanılıyor. Aynı isimler televizyonlar ve gazetelerde endam kesiyorlar. Hep birlikte Kıbrıs'ta ve Ege'de Rum-Yunan ikilisinin haklı ve mağdur; Türkiye'nin suçlu ve yanlış olduğunu anlatıyorlar. Irak'ta Amerika ve Barzani-Talabani ikilisi haklı, Türkiye haksız.

Konu Ermeni soykırımı iddialarına geliyor. Yine aynı. Soykırımı kabul edip özür dilemekten başka çaremiz yok demeye getiriyorlar. Peki bu adamlar konuştukları bu konuların uzmanı mı? Hayır. Olmaları da gerekmiyor mu? Zaten adamların derdi Kıbrıs, Ermeni meselesi ve/veya Irak ve Kürdistan oluşumu değil, adamların derdi Türkiye. Sabah akşam aynı teraneler. Sonra kalkıp Hrant Dink'in Ermeni olduğu için öldürüldüğünü göstermeye çalışıyorlar. Yakalanan katil, Dink'i Ermeni olduğu için değil, soykırım iddialarını Türklere kabul ettirmeye çalıştığı ve Türklüğe hakaret için öldürdüğünü söylüyor. Yaptığını tasvip eden kimse yok. Ama ‘hepimiz Hrant'ız, hepimiz Ermeniyiz' diye bağırmanın ne alemi var? Kaldı ki, hiç birimiz Hrant da değiliz Ermeni de...

Usta Tertipçiler

Katil zanlısı nasıl oldu da tabancasını ve beresini cinayetten sonra bir köşeye atmadı? Bu kadar acemi tetikçi olur mu? Sabah gazetesinde bir üst düzey yetkili bu durumu şu sözlerle açıklıyor:

- Zanlıyı kasten çabuk yakalattılar. Amaç bu iş çözüldü dedirtip esas tertipçileri gözden kaybetmekti...

Ayrıca, "Örgütlü değil, acemi ve bireysel bir cinayet işlendi" görüntüsü vermek istemiş olabilirler...

Bu cinayet Türkiye'de derin etkiler yaratıyor. Bir; ülkemizi dışarıdan kuşatıyor... İki... Ülke içinde cumhuriyetçi, laik, Atatürkçü, ulusalcı çevreleri baskı altına sokuyor... Bölünmeyi ve çatışmayı hızlandırıyor... Birkaç manyağın işi gibi gösterilen Dink cinayetinin arkasında çok usta tertipçilerin olduğu izlenimi güçlülüğünü koruyor.

Sağduyu!

Doğru ile yanlışı birbirinden ayırt edebilme ve doğru muhakeme edebilme gücü bizim bu ülkemizin toprağının derinliklerinden uç vermiş geliyor. Bir ayıkma dönemine hızla geçiyoruz. AB'de ve ABD'deki Ermeni topluluklarını yönetip yönlendirenlerin ittirmesiyle ortaya konulan "oyunu" görmekteyiz. Bu oyunu gördüğümüzü ve o oyuna gelmeyeceğimizi gösteren kararlılığı bozmak, kafaları karıştırmak için "Hrant Dink'in öldürülmesinin bütün Türklere ve bütün ulusa mal edilmesi" çabalarının devam edeceğini de görmekteyiz.

Toplum, Hrant Dink cinayetiyle-cenazesiyle meşgul edilirken, Ülkemizi sömürge konumuna getiren Türk Petrol Kanunu meclisten geçiriliyordu.

Kamuoyundan adeta gizlenerek meclise taşınıp kabul edilen "Türk Petrol Kanunu", ülkenin geleceği açısından ölümcül sonuçlar doğurabilecek nitelikte olduğu belirtiliyordu. Medya ise ancak işgalle kabul ettirilebilecek olan bu kanun karşısında susmayı tercih ediyordu.

Bu kanun ancak işgalle kabul ettirilebilirdi!

Türkiye gündemi tamamen Hrant Dink cinayetine kilitlenmiş durumda. Hrant Dink cinayetinden iki gün önce TBMM'den geçirilen Türk Petrol Kanunu ise neredeyse hiçbir medya organında yer almadı. Ancak kabul edilen kanunun içeriği, ülke petrolü üzerinde 50 yıllık bir yabancı şirket tahakkümüne imkân veriyor. Ruhsat tekelleşmesi, ülke ihtiyacına yönelik ham petrolün de ihraç edilebilmesi, yabancı petrol şirketlerinin ürettiği petrolün sadece yüzde birini devlete vergi olarak vermesi gibi birçok uygulamayı da içeren bu yasa ile Türkiye'nin hem doğal kaynaklarından olacağı hem de milyarlarca dolarlık gelir kaybına uğrayacağı belirtiliyor.

***

 

http://www.millicozum.com/content/view/877/26/

 

27 Mart 2007

***

Emniyet’te hesaplaşma

 

Hrant Dink suikastının soruşturması, İstanbul ile Ankara Emniyeti arasında hesaplaşmaya dönüştü. İstanbul Emniyeti, Dink suikastıyla ilgili bazı bilgilerin İstihbarat Daire Başkanlığı’nca kendilerinden gizlendiğini öne sürdü. Ankara bu iddiayı reddetti. Emniyet Genel Müdürlüğü üst düzey bir yetkilisi, Dink cinayeti sonrasında patlak veren İstanbul-Ankara çekişmesi ile İstanbul Emniyeti’nden ortaya atılan bazı iddialara şöyle yanıt verdi:

İDDİA: Cinayetten sonra Erhan Tuncel telefonla aranarak sorular soruldu. Bu irtibat İstanbul Emniyeti’nden ve savcılıktan gizlendi.

YANIT: Dink’e yönelik suikast gerçekleştirilince İstanbul Emniyeti’ne teknik destek sağlamak için Başbakan ve İçişleri Bakanımızın talimatı ile her türlü imkanımızı seferber ettik. Elimizdeki tüm arşiv kayıtlarını araştırmaya başladık. 17 Şubat 2006’da Trabzon Emniyeti’nin İstanbul’u uyaran yazısını tespit ettik. Bu yazıda isimleri geçenlerle irtibat kurulması talimatını verdik. Erhan Tuncel’in, halen Bayburt’ta görevli polis memuru Muhittin Z.’nin muhbiri olarak görev yaptığını tespit ettik. Muhittin Z.’ye saat 23.30-24.00 gibi ulaşarak Tuncel’le bağlantı kurmasını istedik. Muhittin Z. hemen Erhan Tuncel’le bağlantı kurdu ve Yasin Hayal grubunun Hrant Dink’e suikastle ilgisinin olup olmadığını sordu. Tuncel, Hayal’le görüşmediğini olayla ilgilerinin olup olmadığını bilmediğini söylemiş. Muhittin Z. de dönüp bize bunları aktardı. Tuncel’le başka herhangi bir telefon görüşmesi yapılmadı. Bu görüşme de olayla ilgili soruşturma yapan müfettişlere bildirildi.

İDDİA: Erhan Tuncel’in verdiği bilgiler doğrultusunda Hrant Dink’e yönelik suikastla ilgili olarak 17 yazışma yapıldı. Bu yazışmalardan biri hariç 16’sı İstanbul’a bildirilmedi.

YANIT: Tuncel, Trabzon Emniyet Müdürlüğü aracılığıyla 17 değil çok daha fazla sayıda rapor gönderdi. Ancak bunlardan sadece iki tanesi Hrant Dink suikastı ile ilgiliydi. Birincisi, Yasin Hayal grubunun Dink’e suikastı planladığı ihbarıydı. Bu ihbar 17 Şubat 2006’da İstanbul’a yazı ile bildirildi. İkinci yazışma ise 12 Nisan 2006’dadır. Erhan Tuncel’in polis memuru Muhittin Z. aracılığı ile kod adı A.D. olarak gönderdiği mesaj şöyle:

"Daha önceden de size anlattığım Yasin Hayal’in İstanbul ilinde AGOS Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink isimli şahsa yönelik eylem gerçekleştirmeyi düşündüğünü söylemiştim. Bu fikrinden sonra Yasin ile sizin talimatınız gereği devamlı olarak görüşüyorum. Ve bu süreçte böyle bir eylemi yaptığı taktirde hem kendisinin hem de ülkemizin büyük zarar göreceği konusunu da işliyorum. Halen kendisi Pelitli beldesinde MHP’nin mahalli irtibat bürosu olarak faaliyet gösteren bir kahvehanenin işletmeciliğini aldı ve çalıştırıyor. Aynı zamanda Pelitlispor’da futbolcu lisansı alarak top oynamaya başladı."

DİĞER RAPORLARDA BBP VARDI Bu yazışmada operasyonel bir bilgi olmadığı için İstanbul’a gönderilmedi. Erhan Tuncel bu iki raporda sadece Hrant Dink’le ilgili gelişmeleri anlattı. Diğer gönderdiği raporlar tamamen BBP’nin faaliyetleri ve Trabzon’daki bazı aşırı milliyetçi gruplara dönük çalışmalardı.

İDDİA: Bilgiler savcılık ve müfettişlerden gizlendi.

YANIT: Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı’nda müfettişler yaklaşık 20 gün süre ile araştırma yaptı. İstenilen her bilgi kendilerine ayrıntılı bir şekilde verildi. Bu bilgilerin bir örneği de Dink’in öldürülmesine ilişkin soruşturmayı yürüten savcılığa gönderildi.

http://www.hurriyet.com.tr/gundem/6208407.asp?gid=0&srid=0&oid=0&l=1

***

Işık Evleri müdavimi

 

HRANT Dink Cinayetinin kilit ismi Erhan Tuncel’in, ortaokul ve lise yıllarında Elazığ’da Fethullah Gülen cemaatine bağlı Işık Evleri’nde kaldığı tespit edilirken, Alperen Ocakları ile de temasa geçtiği iddia edildi. Elazığ’da olduğu yıllarda Mehmet Ağar’ın seçim çalışmalarına da katıldığı bildirilen Erhan Tuncel’in bu karışık siyasi ilişkileri üniversite yıllarında da devam ettirdiği öne sürüldü. Tuncel’in Trabzon’da bir yandan Alperen Ocakları’na giderken diğer yandan da cemaat evlerini ziyaret ettiği kaydedildi. Polis yetkililerine göre, en dikkat çekici gelişme Tuncel’in, Dink cinayetinden kısa bir süre önce milliyetçi çizgide olan arkadaşlarını Elazığ ve Malatya’daki Işık Evleri’ne götürmesi oldu. Cemaat evlerine giden bu kişilerin Tuncel’e tepki gösterdikleri tekrar Trabzon’a döndükleri kaydedildi. Tuncel’in gözaltındayken İstanbul polisi ile yaptığı mülakatta doğruladığı bu bilgi, polisin hazırladığı tutanağa geçirilmediği ama MİT tarafından rapor haline getirildiği kaydedildi. Büyük Birlik Partisi Trabzon İl Başkanı Yaşar Cihan’ın oğlu Bahadır Cihan ifadesinde, Tuncel’i üniversiteden tanıdığını söyledi. Cihan ifadesinde, "Yasin Hayal’i mahalleden tanırım. Her ikisiyle de Alperen Ocakları’nda samimi olduk" dedi. Bahadır Cihan, ifadesinde Erhan Tuncel’in kullanılmış olabileceğini belirterek, "Erhan ’abilik’ vasıflarına uygun birisi değil. Birileri tarafından kullanılmış olabilir" dedi.

 

http://www.hurriyet.com.tr/gundem/6208404.asp?gid=0&srid=0&oid=0&l=1

***

İlk kez ifade verdi

Gazeteci Hrant Dink cinayetin azmettiricisi olduğu iddiası gözaltına alındığında susma hakkını kullanan ’Büyük Abi’ Erhan Tuncel, pazar günü Kandıra Cezaevi’nde, ilk defa ifade verdi.



Tuncel’in ifadesini soruşturmayı yürüten İstanbul Cumhuriyet savcıları Selim Berna Altay ve Fikret Çeken aldı. Bu ifadenin soruşturmada yeni gelişmelere neden olabileceği belirtiliyor. Erhan Tuncel’in gözaltındayken polisle yaptığı mülakatta söyledikleri tutanağa dökülmüştü. Tuncel’in resmi ifadesinde, tutanakta geçen ayrıntılara girmediği çok detaylı olmayan bilgiler verdiği kaydedildi.

Dink cinayetinin azmettiricisi olduğu iddia edilen Yasin Hayal, polis ifadesinde, McDonald’s bombalanmasından sonra cezaevine girdiğinde BBP Trabzon İl Başkanı Yaşar Cihan’ın ailesine 1000 YTL para yardımı yaptığını söylemişti. Soruşturmayı yürüten savcı Selim Berna Altay’ın talimatı üzerine Trabzon’da önceki akşam üzeri gözaltına alınan Yaşar Cihan, oğlu Bahadır Cihan, Ersin Öztürk ve Halit Egemen, önceki gece İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’ne getirildi. Zanlılar, Beşiktaş’taki İstanbul Adliyesi’ne çıkarılacaklar.

Dink’in öldürülmesine yardım etmek suçundan tutuklanma talebiyle sevk edildiği mahkemece serbest bırakılan Mustafa Öztürk hakkında dün yakalama kararı çıkarıldı.


http://www.hurriyet.com.tr/gundem/6208400.asp?gid=112

***

 

 

.

 

 

 

FETHULLAHÇI MÜDÜR RAMAZAN AKYÜREK'TEN SKANDAL ÜSTÜNE SKANDAL!!!

KENDİ SUÇUNU JİTEM'E ATMA GAYRETİDE ELİNDE PATLADI, DEŞİFRE OLDU ve:

 

.GASP ve HIRSIZLIK: FETHULLAHÇI İSTİHBARATÇILARIN OPERASYON YÖNTEMLERİ ARASINDA

 

Konuyla ilgili medyada cikan haberlerden once Rahmetli Hablemitoglu'nun  "Kostebek" adli kitabinda bahsettigi, başından gecen, Fethullahçı'larin gerceklestirdigi bir gasp olayini buraya dusmeyi cok uygun buluyorum. Cunki:

Fethullahçı'larin kendilerine zarar verebilecegine inandiklari kimselerden, kendileriyle ilgili bilgiler, dokuman vs "gasp etmek-çalmak" uyguladiklari yontemlerden biri!

Bizzat Hablemitoglu'nun otosundan Fethullahçı'larla ilgili, belgeler, CD vs gasp ediliyor.

Ayrica rahmetli Hablemitoglu'nun yazdigina gore benzeri hirsizlik olayi da; “Fethullah’ın Copları” kitabının yazarı, gazeteci Zübeyir Kındıra’nin otomobilinin -kitabının hazırlık evresinde- soyulması gerceklesiyor:

 

"KÖSTEBEK:  FETHULLAHÇI İSTİHBARATÇILAR DOSYASI"

                KITABIN SONSÖZ BOLUMUNDEN:

...

Fethullahçı istihbaratçıların telefon dinleme yoluyla elde ettikleri ses kayıtlarını analiz-ayıklama eğitimi almadıkları ya da “yemlenme” riskini dikkate almadan aceleci davrandıkları, verdikleri anlık tepkilerden ortaya çıktı. Bu süreçte, benim de tedbirsizlikten kaynaklanan kayda değer bazı kişisel  hatalarım da sözkonusu oldu:

 Telefonda karşılıklı bilgi ve belge alışverişi taahhüdünde bulunarak randevulaştığım bir kişiye,  buluşma yerini ve saatini bu görüşme sırasında alenen söyleme hatasında bulundum. 

Randevu öncesinde, Fakültenin otoparkına bıraktığım otomobilimin alarmının çalışmadığını farkettim. Otomobili  kontrol ettiğimde, bagajda duran iki deri çanta ile maddi değer ifade eden alışveriş çantalarına dokunulmaksızın, içinde araştırma ile ilgili belgeler, ses ve görüntü kasetleri ile CD’lerin bulunduğu alelade iki plastik poşetin gaspedildiğini  farkettim. 

Devlet içine sızmış “köstebek”leri araştıran bir akademisyen olarak, semt karakoluna ya da Hırsızlık Bürosu’na başvurmanın ne anlama geldiğini ve geleceğini en iyi algılayan dikkatli bir yurttaş olarak, “Fethullah’ın Copları” kitabının yazarı, gazeteci Zübeyir Kındıra’nın yaptığını yapmadım, akıbetini paylaşmadım. Onun otomobilinin -kitabının hazırlık evresinde- soyulması üzerinden  geçen yıllar zarfında, faillerin yakalanamamış olmasına da zaten hiç şaşırmamıştım...  

 

 

Çok önemli bir istihbarat operasyonu...

Güler Kömürcü

15.02.2007

 

 

 

Toplum mühendisi abilerimizin bize tartışın dedikleri sipariş haberleri takip etmeye ara verip, satır arasına sıkıştırılmış önemli bir ayrıntıya odaklanacağız şimdi. Aslında bu ayrıntı gibi gözüken olay DİNK suikastının arka planındaki -tehlikeli- açılımları da içeren bir önemli istihbarat operasyonu... Önce malum haberi gazetelerde çıkan rutin haliyle okuyalım;

  • 'ANKA Haber Ajansı'nın İstanbul Temsilciliği'ne dün gece (Geçtiğimiz çarşamba günü) kimliği belirsiz kişi veya kişilerce mutfak kapısından girildiği saptandı. ANKA çalışanlarının belirlemelerine göre, odalarda bulunan bilgisayar kasalarının salondaki büyük masaya taşınarak tek tek söküldüğü ve içlerindeki hard disklerin alındığı görüldü. Bilgisayar ve çelik kasa dışında hiçbir şeye dokunulmadığı ve aynı bina ya da sokaktaki başka bir daireye girilmediği belirlendi. Büroda inceleme yapan Beyoğlu Emniyet Müdürü Tuğrul Pek 'Olay adi bir hırsızlığa benzemiyor' dedi. Şu ana kadar yapılan incelemelerde büroda bulunan 4 adet bilgisayar diskinin ve muhabirlerden Aram Duran'a ait bir dizüstü bilgisayarın çalındığı belirlendi. ANKA İstanbul Temsilcisi Pekcan, olayın ardından yapılan yorumlarla 'hırsızlığın muhbir Erhan Tuncel hakkında yapılan haberlerle bağlantılı olabileceğine dikkat çekildiğini' hatırlattı.

  • Evet, haberi medya böyle duyurdu. Bendeniz mayın eşeği ruhumla (mayın eşeği güdüsel yetenekle mayını bulur ve mayının tam üzerinde, uzmanların gelip mayını imha etmesini bekler) bu haberi araştırmaya başladım ve bu son birkaç gün yeni bilgi akışı olmasını bekledim, fakat gördüm ki ANKA dosyası da faili meçhule dönüyor. Dün, konuyu birinci ağızdan dinlemek üzere ANKA'nın Genel Müdürü Sayın Veli ÖZDEMİR'i aradım. Sayın ÖZDEMİR'in anlattıklarını okuyunca 'yazımın başlığının' da altını doldurmuş olacağız. Sayın ÖZDEMİR'den çok özel açıklamalar;

  • 'Bu hırsızlık vakası kesinlikle sıradan-adi bir vaka değildir. Son derece profesyonelce tasarlanıp-profesyonel bir ekip tarafından gerçekleştirilmiştir ki bu tespiti sadece biz değil konuyu araştıran Emniyet Müdürü de bizzat yapmıştır. Ofisimize giriliyor, jeneratör kesiliyor (kamera olduğu varsayılmış olabilir) ve bilgisayarlarımızın bilgi depoları yani hard disklerimizin tamamı ustaca çıkarılıp, alınıyor ayrıca muhabirlerimizin tel rehberleri de götürülüyor. Kısacası birileri ANKA'da BİLGİ HIRSIZLIĞI yapıyor. Peki kim-kimler bizim bilgisayarlarımız ve telefon rehberlerimizdeki kaynaklarımızın-özel bilgilerimizin peşinde olabilir ya da o bilgiler kimleri rahatsız etmiş olabilir? Cevabı net olarak vermemiz elbette mümkün değil, ancak hırsızlık vakası gerçekleşmeden önceki son 24 saatimize bakarak belki ipuçları bulabiliriz;

  • Biz bir gün önce DİNK suikastının kilit isimlerinden olan 'ABİ ERHAN TUNCEL'in sadece polis-Emniyet adına değil aynı zamanda Jandarma adına da muhbirlik yaptığının belirlendiğini, bu tespiti de yani Erhan Tuncel'in jandarmaya da muhbirlik yaptığı iddiasının da Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi Başkanı Ramazan Akyürek'in, Mülkiye Müfettişleri'ne verdiği ifadede yer aldığını duyurduk.

  • Bu aşamada Emniyet'ten bize; 'Erhan Tuncel'in jandarmaya da çalıştığı bilgisini veren Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Akyürek'tir' bölümünü - Akyürek'in adını kullanmayın ricasında bulundular, tekzip yapmamızı istediler. Biz de -haberimizin arkasındayız, bu bilgiyi Sayın Akyürek bizzat Mülkiye Müfettişleri'ne rapor etmiş, adını çıkaramayız-haberi düzeltemeyiz' dedik ve... 24 saat içinde de ofisimize girildi, tüm bilgisayarlarımız-telefon rehberlerimizdeki bilgiler profesyonelce alındı.

  • Şimdi, bu gelişmelere bakıp profesyonel bilgi hırsızlarının kimliği hakkında bir ima ya da net tespitte bulunmamız asla söz konusu olamaz. Bu ciddi bir istihbarat operasyonudur ama bu istihbarat operasyonunu yapan-yaptıran eller kimdir bunu bilmemiz söz konusu olamaz. Devletin önemli güvenlik kurumları arasındaki yaratılmaya çalışılan çatışmada, birinin diğeri üzerinde şüphe uyandırmasını isteyen meçhul birilerinin, belki de daha ötedeki karıştırıcı güçlerin organizasyonu da olabilir. Kesin olan bir şey var ki; son derece ciddi bir istihbarat operasyonuna, bilgi hırsızlığına maruz kaldık...'

  • Bazen sıradan gibi gözüken bilgiler büyük saklı fotoğrafın içindeki önemli eksik kareyi tamamlar. Yazarınız burada analizi siz uzman okura bırakıyor.
  •  

    http://www.aksam.com.tr/yazar.asp?a=67660,10,5&tarih=15.02.2007

     

    ANKA’da tuhaf hırsızlık

    10 Şubat 2007
    Mustafa ÖZDABAK / İSTANBUL
    ANKA’da tuhaf hırsızlık İstanbul Beyoğlu’ndaki ANKA Haber Ajansı Temsilciliği’ne giren hırsızlar 4 bilgisayar hard diski, bir düzüstü bilgisayar ve telefon fihristlerini çaldı. Hard disklerdeki özel haberlerin kopyalarının bulunmadığı belirtildi. Polis "Adi bir hırsızlık" olmadığı görüşünde.

    ANKA Haber Ajansı’nın Beyoğlu’nda bulunan İstanbul Temsilciliği’ne giren hırsız ya da hırsızlar, 4 bilgisayar hard diski, muhabir Aram Duran’a ait Medion marka dizüstü bilgisayar ve telefon fihristlerini çaldı. Çalınan hard disklerdeki özel haber ve haber dosyalarının kopyalarının olmadığı belirtildi.

    Gümüşsuyu, Dünya Sağlık Sokak, 15 numaradaki binanın 4’üncü katında bulunan ajansın İstanbul temsilciliğine dün sabah 08.30 sularında gelen idari personel Metin Filiz ile Abdülbaki Kaya olayı fark ederek Ajansın Ankara Merkezi’ne ve İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne bilgi verdi. Daha sonra ise idari personel Ennur Kısıkçılar ve muhabirler Aram Duran ile Eylem Düzyol Uçar da büroya ulaşarak ilk tespitleri yaptılar. ANKA çalışanlarının belirlemelerine göre, odalarda bulunan bilgisayar kasalarının salondaki büyük masaya taşınarak tek tek söküldüğü anlaşıldı. Hırsız ya da hırsızların büroya mutfak balkon kapısından girdiği tahmin edilirken, haber merkezi ile santraldeki telefon fihristlerini de karıştırdıkları anlaşıldı. İçerisinde para olmadığı öğrenilen kasayı da açmaya çalıştıkları ancak başaramadıkları anlaşılan hırsız ya da hırsızlar, mutfak balkonunda bulunan jeneratör kablolarını da kestiler. İstanbul Temsilcisi Lütfiye Pekcan, "Hırsızlık mesaj olabilir mi?" sorusuna "Bilemiyorum. Emniyet çok ayrıntılı bir araştırma yaptı. Bize ’Adi bir hırsızlığa benzemiyor’ dediler" dedi. Beyoğlu Emniyet Müdürü Tuğrul Pek ve Asayiş Şube dedektifleri çok yönlü inceleme başlattı. Yetkililer, hırsızlığın profesyonel bir iş izlenimi yarattığını söylediler.

    AKYÜREK YALANLANMIŞTI /_newsimages/2861870.jpg

    ANKA, geçen salı günü abonelerine geçtiği ve Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek’e dayandırılarak verilen, "Dink suikastının azmettiricisi ’Büyük abi’ Erhan Tuncel’in JİTEM’e de çalıştığı için polis muhbirliğinden atıldığı" haberi, Emniyet tarafından "Uydurma ve mesnetsiz" diye yalanlanmıştı. Bunun üzerine ajanstan, aynı gün "Kaynağımıza güveniyoruz, bültenden çıkarmıyoruz" açıklaması gelmişti.

    Kamera yok

    Bilgisayar kasalarını tek tek sökerek hard diskleri çalan hırsızlar kayıplara karıştı. Olay yeri inceleme uzmanları büroda 4 saat inceleme yaptı, çevrede delil topladı. Alınan parmak izlerinden yabancı olanları tespit edebilmek için ajans çalışanlarının da parmak izi alındı. Çevrede büroyu gören güvenlik kamerası olmadığı belirlendi.

     

    http://www.hurriyet.com.tr/gundem/5926873.asp?gid=48

     

    ANKA’da şüpheli soygun

    SOL Gazete

    10 Şubat 2007

    Sabit diskleri götürenlerin ANKA’ya mesaj verdikleri iddia ediliyor.

    HABER MERKEZİ ANKA Ajansı'nın İstanbul Temsilciliği'ne önceki gece giren kimliği belirsiz kişi ya da kişiler, bürodaki tüm bilgisayarların sabit disklerini ve ajans çalışanına ait dizüstü bilgisayarı götürdü.

    Gazeteci-Yazar Hrant Dink'in katili Ogün Samast'ın azmettiricisi olduğu gerekçesiyle tutuklu olan BBP'li Erhan Tuncel'in JİTEM'e çalıştığı için polis muhbirliğinden uzaklaştırıldığı yönünde yaptığı bir haberle gündeme gelen ve Emniyet'in yalanlamasına karşın, "Kaynağımıza güveniyoruz" diyerek haberi serviste tutan ANKA'nın başına bu tür bir olayın söz konusu haberin duyurulmasından üç gün sonra gelmesi dikkat çekti. Olaya ilişkin, Beyoğlu Emniyet Müdürü Tuğrul Pek, "Adi bir hırsızlık olayına benzemiyor" derken, ANKA Ajansı Genel Müdürü Veli Özdemir, de olayın adi bir hırsızlık olamayacağını belirterek, "Kendilerine bir mesaj verilmek istendiğini, bu tür mesajlara alışık olduklarını ve bunu mesaj vermek isteyenlere aynen iade ettiklerini" kaydetti. Soruşturma olaya hırsızlık süsü verilmiş olması ihtimali üzerinde yoğunlaşıyor.

    Sabit diskler çalındı
    ANKA Ajansı'nın İstanbul Temsilciliği'nde akıllarda kimi soru işaretleri yaratacak bir "hırsızlık" yaşandı. Ajansın Taksim Gümüşsuyu Caddesi Dünya Sağlık Sokak'taki 15 numaralı binanın dördüncü katında bulunan bürosuna önceki gece kimliği belirsiz kişi veya kişilerce mutfak kapısından girildiği tespit edildi. Olay yerinde ajans çalışanlarının yaptığı ilk belirlemelere göre, odalarda bulunan bilgisayar kasaları salondaki büyük masaya taşınmış ve tek tek sökülerek içlerindeki hard diskler alınmıştı. Salon perdelerinin de tamamen kapalı olması dikkat çekerken, Muhasebe Servisi'ndeki kullanılmayan çelik kasanın da temsilci odasına götürülerek matkapla açıldığı saptandı. Giren kimliği belirsiz kişi ya da kişilerin bilgisayar, Podcast ve çelik kasa dışında herhangi bir şeye ve aynı bina ya da sokaktaki başka bir daireye girmediği ortaya çıktı.

    ANKA'nın İstanbul Temsilciliği'ne dün sabah saat 8:30 sularında ilk gelen idari personelin olayı fark etmesi üzerine Ajansın Ankara merkezine ve İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne bilgi verildi. Diğer idari personel ve muhabirler Aram Duran ile Eylem Düzyol Uçar da büroya ulaşarak ilk tespitleri yaptılar. Ardından da Emniyet Müdürlüğü'ne bağlı Olay Yeri İnceleme Ekipleri ve Beyoğlu Emniyet Müdürü Tuğrul Pek de olay yerine ulaştı. Yapılan incelemelerde büroda bulunan dört adet bilgisayar sabit diskinin ve muhabirlerden Aram Duran'a ait bir dizüstü bilgisayarın çalındığı belirlendi. Olayla ilgili olarak çalışanların ifadesine başvuruldu ve büro fotoğraflandı.

    Çalışkan: Bu tip hırsızlıklar yaygın şekilde yaşanıyor
    Emniyet Genel Müdürlüğü Sözcüsü İsmail Çalışkan ise konuyla ilgili olarak son dönemde bu tip hırsızlıkların yaygın şekilde görüldüğüne ilişkin bilgi aldığını ifade etti ve şunları söyledi:
    "Adi bir hırsızlık mı, yoksa organize bir olay mı olup olmadığı tüm detaylarıyla soruşturuluyor. Bilgisayar sabit diskleri para ediyormuş. Taşınması ve paraya çevrilmesi kolay oluğu için hırsızların tercih ettiği belirtiliyor."

    Profesyonellik dikkat çekici, soygun amacı şüpheli
    Olayın ardından yapılan Emniyet soruşturması devam ediyor. İstanbul Emniyet Müdürlüğü Asayiş Şube Müdürlüğü'nden edinilen bilgilere göre, soruşturma olaya hırsızlık süsü verilmiş olması ihtimali üzerinde yoğunlaşıyor. Bilgisayar kasalarından sabit disklerin sökülmesine karşın daha değerli olan hafıza kartlarına dokunulmadığına dikkat çeken emniyet yetkilileri, haber merkezinde bulanan çelik para kasası dururken ajansa ait haber dosyalarının bulunduğu hard disklerin götürülmesinin düşündürücü olduğunun altını çizdi. Yetkililer fail ya da faillerin büroya girerken jeneratör kablosunu kesmelerinin de "profesyonellik" açısından dikkat çekici bir başka ayrıntı olduğunu kaydediyor. Olay Yeri İnceleme Ekipleri'nin teknik belirlemelerine göre olay yerinde sadece ANKA çalışanlarına ait parmak izlerinin saptanırken soruşturma çok yönlü olarak sürüyor.

    ANKA Tuncel'in JİTEM'e de çalıştığını duyurmuştu
    ANKA Ajansı, 6 Şubat Salı günü Dink'in katili Samast'ın azmettiricisi olduğu gerekçesiyle tutuklu olan Erhan Tuncel'in JİTEM'e de çalıştığı için polis muhbirliğinden uzaklaştırıldığını duyurmuştu.

     

    http://www.sol.org.tr/index.php?yazino=7905&PHPSESSID=91e866cc12556e529429f690c32a1192

     

    ANKA'da derin soygun

    09.02.2007

     

     

    Emniyet İstihbarat Dairesi Eski Başkanı Orakoğlu, 13 Ajansı'nda Gülgün Feyman'ın sorularını yanıtladı.

    ANKA Haber Ajansı'nın harddisklerinin çalınmasını "çok çirkin bir davranış" olarak değerlendiren Bülent Orakoğlu, "Harddisklerin içinde ne olduğunu bilemiyoruz ama bu işin kaynağında Emniyet ile ANKA'nın iki gün önce yaşadığı tartışma olabilir, ANKA'nın haberinin Emniyet tarafından yalanlanmasının ardından ANKA haber kaynağına güvendiğini açıklamıştı şimdi bu hırsızlığın sebebi bir haber kaynağı araştırması yapmak olabilir." diye konuştu.

    HABER KAYNAKLARI ARAŞTIRILIYOR

    ANKA'nın çalınan harddisklerinde ne tip bilgiler olduğunun öneminini altını çizen Orakoğlu, "İkinci bir ihtimal de; Hrant Dink cinayeti sonrası azmettiricinin polis muhbiri olduğu iddia edildi, daha sonra Ogün Samast'ın bayrakla çekilmiş görüntüleri medyaya servis edildi. Daha sonra tartışmalar başladı. Medyaya sürekli servisler yapılıyor. Hırsızlık, bu servisleri yapan kişileri ortaya çıkarmak maksatlı yapılmış da olabilir. Haber kaynağını ortaya çıkarmak için mi yapılmıştır, yoksa bu bilgileri ortadan kaldırmak için mi yapılmıştır o da farklı bir konu.... Ama bu çok çirkin bir davranıştır." dedi.


    POLİS: ADİ BİR HIRSIZLIK DEĞİL

    Haber ajansı ANKA'nın İstanbul Temsilciliği'nde bilgisayar ve hard disklerinin bilgisayar kasalarının sökülüp alınmasıyla ilgili olarak Beyoğlu Emniyet Müdürü Tuğrul Pek, "Adi bir hırsızlık olayına benzemiyor" dedi.

    ANKA'nın İstanbul Temsilciliği'ne bu sabah saat 8.30 sularında ilk gelen idari personel Metin Filiz ve Abdülbaki Kaya oldu. Filiz ve Kaya'nın olayı fark etmesi üzerine Ajansın Ankara merkezine ve İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne bilgi verildi. İdari personel Ennur Kısıkçılar ve muhabirler Aram Duran ile Eylem Düzyol Uçar da büroya ulaşarak ilk tespitleri yaptılar.

    İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne bağlı Olay Yeri İnceleme Ekipleri ise 10.15'te ANKA İstanbul Temsilciliği'ne ulaştı.

    Ardından Beyoğlu Emniyet Müdürü Tuğrul Pek de olay yerine geldi. Şu ana kadar yapılan incelemelerde büroda bulunan 4 adet bilgisayar hard diskinin ve muhabirlerden Aram Duran'a ait bir Medion marka dizüstü bilgisayarın çalındığı belirlendi.

    Emniyet yetkilileri gerçekleştirilen hırsızlığın profesyonel bir iş izlenimi yarattığını söylediler. Beyoğlu Emniyet Müdürü Tuğrul Pek, "İlk izlenimlerime göre olayın adi bir suça benzemiyor" dedi.

    Bu arada, çalışanların ifadesine başvuruldu. Olay yeri fotoğraflandı.

    Kimliği bilinmeyen kişi ya da kişilerin, büroya mutfak balkon kapısından girdiği tahmin ediliyor. Emniyet yetkililerinin olay yerindeki incelemeleri sürüyor.


    ANKA İLE EMNİYET ARASINDA NELER YAŞANMIŞTI?


    ANKA Haber Ajansı'nın, Hrant Dink cinayetinde azmettirici olduğu iddia edilen polis muhbiri Erhan Tuncel'in polis muhbirliğinden JİTEM’e de çalıştığı için atıldığı yönündeki haberi, Emniyet tarafından yalanlandı. ANKA Ajansı ise hemen bir açıklama yaparak, "Bilgi kirliliği tartışmalarının yoğunlaştığı bu günlerde yayınladığımız haberlerin gerçekliğine azami özeni göstermekteyiz." dedi.

    Erhan Tuncel ile ilgili haberin yayımlanmasının ardından Emniyet Genel Müdürlüğü, yazılı bir açıklama yaparak iddiaları yalanladı. Açıklamada şöyle denildi:

    “Anka Haber Ajansı tarafından bugün ‘Tuncel Polis Muhbirliğinden Jitem’e Çalışınca Atılmış’ başlığıyla servise konulan gerçekleri yansıtmayan haber ile ilgili olarak açıklama yapılmasına gerek duyulmuştur.

    Haberde yer aldığı şekilde İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek’e atfen verilen ifadeler doğru değildir. Atfen yayınlanan ifadelerin gerçeklerle hiçbir ilgisi yoktur."
         
    Hrant Dink cinayetinde azmettirici olduğu iddia edilen Erhan Tuncel’in polis muhbirliğinden Jandarma İstihbaratı’na da çalıştığı için çıkarıldığına ilişkin haberimize Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından doğru olmadığına ilişkin bir açıklama yapılmıştır.

    ANKA bilgi kirliliği tartışmalarının yoğunlaştığı bu günlerde yayınladığı haberlerin gerçekliğine azami özeni göstermektedir.

    Bu haberimiz de gereken özen gösterilerek bültenimize konulmuştur. Ajansımız kaynağına güvendiği bu haberin bültende kalmasına karar vermiştir.

     

    http://www.haberturk.com/haber.asp?id=14538&cat=140&dt=2007/02/09

     

    ANKA, kimleri ürküttü?

     



    Emniyet Müdürü Pek, ANKA Ajansı'ndaki hırsızlık olayı ile ilgili olarak; 'Adi bir hırsızlık olayına benzemiyor' açıklaması yaptı.

    09 Şubat 2007

     

    Türkiye'nin özgür ve bağımsız tek haber ajansı ANKA'nın İstanbul Temsilciliği'nde bilgisayar ve hard disklerinin bilgisayar kasalarının sökülüp alınmasıyla ilgili olarak Beyoğlu Emniyet Müdürü Tuğrul Pek, "Adi bir hırsızlık olayına benzemiyor" dedi.


    ANKA Ajansı'nın İstanbul Temsilciliği'ne dün gece giren kimliği belirsiz kişi veya kişiler tarafından tüm bilgisayar hard diskleri alındı.


    ANKA Ajansı İstanbul Temsilciliği çalışanları sabah büroya geldiklerinde şaşırtıcı bir manzarayla karşılaştılar.


    ANKA'nın İstanbul Gümüşsuyu Dünya Sağlık Sokak 15 numaralı binanın 4. katında bulunan İstanbul Temsilciliği'ne dün gece kimliği belirsiz kişi veya kişilerce mutfak kapısından girildiği belirlendi.


    ANKA çalışanlarının belirlemelerine göre, odalarda bulunan bilgisayar kasalarının salondaki büyük masaya taşınarak tek tek söküldüğü ve içlerindeki hard disklerin ve Muhabir Aram Duran'a ait bir dizüstü bilgisayarla telefon fihristlerinin alındığı görüldü. Salon perdelerinin de tamamen kapatıldığı dikkati çekti.


    Ayrıca Muhasebe Servisi'nde bulunan ancak kullanılmayan çelik kasanın da Temsilci odasına taşınarak matkapla açıldığı tespit edildi. Mutfak balkonunda bulunan jeneratör kablolarının da kesildiği belirlendi.


    Bilgisayarlar, çelik kasa ve fihristler dışında hiçbir şeye dokunulmadığı ve aynı bina ya da sokaktaki başka bir daireye girilmediği belirlendi.


    ANKA'nın İstanbul Temsilciliği'ne bu sabah saat 8.30 sularında ilk gelen idari personel Metin Filiz ve Abdülbaki Kaya oldu. Filiz ve Kaya'nın olayı fark etmesi üzerine Ajansın Ankara merkezine ve İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne bilgi verildi. İdari personel Ennur Kısıkçılar ve muhabirler Aram Duran ile Eylem Düzyol Uçar da büroya ulaşarak ilk tespitleri yaptılar.


    İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne bağlı Olay Yeri İnceleme Ekipleri ise 10.15'te ANKA İstanbul Temsilciliği'ne ulaştı.


    Ardından Beyoğlu Emniyet Müdürü Tuğrul Pek de olay yerine geldi. Şu ana kadar yapılan incelemelerde büroda bulunan 4 adet bilgisayar hard diskinin ve muhabirlerden Aram Duran'a ait bir Medion marka dizüstü bilgisayarın çalındığı belirlendi.


    Emniyet yetkilileri gerçekleştirilen hırsızlığın profesyonel bir iş izlenimi yarattığını söylediler. Beyoğlu Emniyet Müdürü Tuğrul Pek, "İlk izlenimlerime göre olayın adi bir suça benzemiyor" dedi.


    Bu arada, çalışanların ifadesine başvuruldu. Olay yeri fotoğraflandı.
    Kimliği bilinmeyen kişi ya da kişilerin, büroya mutfak balkon kapısından girdiği tahmin ediliyor. Emniyet yetkililerinin olay yerindeki incelemeleri sürüyor.

    ANKA

    http://www.haber1.com/haber.asp?id=139420

     

    HRANT DİNK SUİKASTİNDE BOMBAYI PATLATAN ANKA HABER AJANSI'NDA GARİP HIRSIZLIK!..

    09.02.2007

     

     

    ANKA Ajansı Dink Cinayeti'nde polis muhbiri Erhan Tuncel'in,jandarmanın da muhbiri olduğunu yazdı.

     Hiç konuşmayan İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek yazılı açıklamayla iddiayı yalanladı.ANKA ısrar etti ve ajansa hırsız girdi!..


     

    Eski Trabzon Emniyet Müdürü ve halen İstihbarat Daire Başkanı olan Ramazan Akyürek ANKA'nın haberinden sonra yazılı açıklama yaparak Mülkiye müfettişlerine Erhan Tuncel'in JİTEM'e çalıştığı için ilişkisini kestiği yönünde ifade verdiğini yalanlamıştı. ANKA ise haberini yalanlayan Akyürek'e karşı, "Haber kaynağımıza ve teyid ettiğimiz bilgilere güveniyoruz" açıklamasını servise koydu.

    Bu restleşmeden hemen sonra ANKA'da garip bir hırsızlık yaşandı!...


    ANKA Ajansı İstanbul Temsilciliği çalışanları sabah büroya geldiklerinde şaşırtıcı bir manzarayla karşılaştılar.

    ANKA'nın İstanbul Gümüşsuyu Dünya Sağlık Sokak 15 numaralı binanın 4. katında bulunan İstanbul Temsilciliği'ne dün gece kimliği belirsiz kişi veya kişilerce mutfak kapısından girildiği saptandı.

    ANKA çalışanlarının belirlemelerine göre, odalarda bulunan bilgisayar kasalarının salondaki büyük masaya taşınarak tek tek söküldüğü ve içlerindeki hard disklerin alındığı görüldü. Salon perdelerinin de tamamen kapatıldığı dikkati çekti. Ayrıca Muhasebe Servisi'nde bulunan ancak kullanılmayan çelik kasanın da Temsilci odasına taşınarak matkapla açıldığı tespit edildi.

    Bilgisayar ve çelik kasa dışında hiçbir şeye dokunulmadığı ve aynı bina ya da sokaktaki başka bir daireye girilmediği belirlendi. Olay İstanbul polisine bildirildi.

     

    http://www.medyaradar.com/index.asp?sayfa=ayrinti&makid=4785

     

    SABAH Gazetesi

    06 Şubat 2007

    Akyürek: Adıma atfen verilen haber uydurmadır



    Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek, "Tuncel Polis Muhbirliğinden Jitem'e Çalışınca Atılmış" başlıklı haberin "uydurma ve mesnetsiz" olduğunu savunarak yasal yollara başvuracağını bildirdi.

    Akyürek, ilgili habere ilişkin yazılı açıklamasında, haberde kendisine atfedilen sözlerin gerçeği yansıtmadığını ifade etti. Akyürek'in açıklaması şöyle:

    "Yayımda yer aldığı şekilde adıma atfen verilen haber, tamamen hilafı hakikattir, mesnetsiz ve uydurmadır.

    Anka Haber Ajansı'nın 'Tuncel Polis Muhbirliğinden Jitem'e Çalışınca Atılmış' başlığı ile verilen haber içeriğinde ismim kullanılmak suretiyle; 'Tuncel'in Polis muhbirliğinden JİTEM'e çalıştığı için atıldığını ifade eden İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek, bizden de jandarmadan da para alarak kazancını katlamıştı' iddiasına yer verildiği görülmektedir.

    Yukarıda

    yer alan ifadelerin de, gerçeklerle hiçbir ilgisi bulunmamaktadır. Haberde yer aldığı şekliyle bir tespitimin olmadığı gibi böyle bir açıklamada bulunmadım ve hiçbir ortamda da bu kabil bir söz sarf etmedim. ANKA Haber Ajansı'nca 06.02.2007 tarihinde verilen haberin gerçekle ilişkisinin olmadığı Emniyet Gelen Müdürlüğü'nce anılan ajansa bildirilmesine rağmen bu yayına devam edilmesi iyi niyetten uzak ve maksatlı görülmektedir.

    Haberde, adım kullanılmak suretiyle yer verilen bilgi tamamıyla uydurma ve hayal ürünüdür. Adımı bu asılsız habere konu eden kişi ve kurumlara karşı gerekli yasal yollara başvurulacaktır.

    Kamuoyunun bilgisine arzederim."
    (ANKA)

     

    http://www.sabah.com.tr/2007/02/06/gnd88.html

     

    Tuncel JİTEM'e de mi çalıştı?

    Çünkü gerçekleri bilmelisiniz...

    6 Şubat 2007

     

    Dink cinayetinde azmettirici olduğu iddia edilen polis muhbiri hakkında yeni iddia.

     

    Hrant Dink cinayetinde azmettirici olduğu iddia edilen polis muhbirinin durumunu inceleyen Mülkiye Başmüfettişleri, yeni bir gerçekle karşılaştı. Erhan Tuncel’in polis muhbirliğinden JİTEM’e de çalıştığı için atıldığını ifade eden İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek, “Bizden de jandarmadan da para alarak kazancını katlamıştı” dedi.

    İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu’nun emriyle ilk olarak Trabzon’da incelemelerin tamamlayan Mülkiye Başmüfettişlerinden ikisi İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne giderken, ikisi de Ankara’da bulunan Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı’nda gazeteci-yazar Hrant Dink cinayetini araştırmaya başladı.

    İstihbarat’taki Dink cinayeti azmettiricisi Yasin Hayal ve grubuna ilişkin yapılan tüm çalışmaları inceleyen müfettişler, Y.İ.E (Yardımcı İstihbarat Elemanı) olarak kayda giren ve olayın azmettirici olduğu iddia edilen Erhan Tuncel’e ilişkin kayıtları da mercek altına aldılar.

    “EYLÜL SONUNA KADAR”

    Tuncel’in, bir dönem Trabzon Emniyet Müdürluğü yapan ve halen İstihbarat Daire Başkanı olan Ramazan Akyürek tarafından muhbir yapıldığı anlaşılırken, 2006 yılının Eylül sonuna kadar da kullanıldığı belirlendi.

    Aynı tarihe kadar Tuncel’in irtibatlı olduğu Yasin Hayal ve beraberindekilerin telefonlarının 3 aylık süreçte dinlendiğini anlayan müfettişler, Akyürek’e ilk olarak Tuncel’e ne kadar para aktarıldığını ve karşılığında ne tip bilgiler alındığı soruldu.

    Akyürek ve bu kişiye zaman zaman gerek Trabzon Emniyet Müdürlüğü döneminde gerekse, İstihbarat Daire Başkanlığı döneminde yüklü rakamlar olmamakla beraber para verildiğini doğrularken, “Ancak Eylül sonunda bunu kestik” dedi.

    “JİTEM’E GEÇTİ”


    Tuncel’den alınan bilgilerin sürekli olarak resmi kaynaktan yetkili mercilere aktarıldığını ifade eden Akyürek’e Başmüfettişler, “Eylül 2006 sonunda muhbirlikten neden attınız” diye sordu.

    Akyürek, bu kişinin son dönemde düzenli görüşmelere gelmediğine dikkat çekerek, “Görüşmelerde de artık eskisi gibi ciddi bilgiler vermemeye başlayınca şüphelendik. Ardında da telefon trafiğini inceleme aldık. Aldığımız bilgi ise tamamı jandarma istihbarat çıkınca görevine son verdik” dedi.

    Bir süre Tuncel’in her iki istihbarat kuruluşunu da idare etmeye çalıştığının altını çizen Akyürek, “Atıldıktan sonra Trabzon’daki istihbaratçı arkadaşlara 'Onlar daha iyi ücret ödüyor' gerekçesiyle böyle yaptığını söylemiş. Bizimkiler de yapılan telefon incelemesinde kullandığı numaranın, aradığı telefon numaralarının yüzde 70’nin JİTEM’e ait olduğunu bildirdiler” dedi.

    Müfettişlere, “Polis istihbarat yönetmeliği”ni de hatırlatan Akyürek, “Bizde bir başka istihbarat kurumu tarafından kullandığı anlaşılan elamanın işine son verilir. Bizden de jandarmadan da para alarak kazancını katlamıştı” dedi.

    Bu gelişme üzerine Mülkiye Başmüfettişleri, Erhan Tuncel ve beraberindekilerin kullandıkları cep ve sabit telefonların dökümlerinin alınması ve irtibatlı olduğu jandarma istihbarat elemanlarının belirlenmesini istediler.

    ANKA

     

    http://www.gercekgundem.com/?p=43673

     

    'Polis muhbiri Tuncel JİTEM'e de çalıştı' iddiası

    6 Şubat 2007
    ANKARA(ANKA)
    'Polis muhbiri Tuncel JİTEM'e de çalıştı' iddiası Dink cinayetinden tutuklanan Erhan Tuncel, polis muhbirliğinden, jandarmaya da çalıştığı için atılmış.

    Hrant Dink cinayetinde azmettirici olduğu iddia edilen polis muhbirinin durumunu inceleyen Mülkiye Başmüfettişleri, yeni bir gerçekle karşılaştı. Erhan Tuncel’in polis muhbirliğinden JİTEM’e de çalıştığı için atıldığını ifade eden İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek, “Bizden de jandarmadan da para alarak kazancını katlamıştı” dedi.

    İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu’nun emriyle ilk olarak Trabzon’da incelemelerin tamamlayan Mülkiye Başmüfettişlerinden ikisi İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne giderken, ikisi de Ankara’da bulunan Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı’nda gazeteci-yazar Hrant Dink cinayetini araştırmaya başladı.

    İstihbarat’taki Dink cinayeti azmettiricisi Yasin Hayal ve grubuna ilişkin yapılan tüm çalışmaları inceleyen müfettişler, Y.İ.E (Yardımcı İstihbarat Elemanı) olarak kayda giren ve olayın azmettirici olduğu iddia edilen Erhan Tuncel’e ilişkin kayıtları da mercek altına aldılar.

    “EYLÜL SONUNA KADAR”

    Tuncel’in, bir dönem Trabzon Emniyet Müdürluğü yapan ve halen İstihbarat Daire Başkanı olan Ramazan Akyürek tarafından muhbir yapıldığı anlaşılırken, 2006 yılının Eylül sonuna kadar da kullanıldığı belirlendi.

    Aynı tarihe kadar Tuncel’in irtibatlı olduğu Yasin Hayal ve beraberindekilerin telefonlarının 3 aylık süreçte dinlendiğini anlayan müfettişler, Akyürek’e ilk olarak Tuncel’e ne kadar para aktarıldığını ve karşılığında ne tip bilgiler alındığı soruldu.

    Akyürek ve bu kişiye zaman zaman gerek Trabzon Emniyet Müdürlüğü döneminde gerekse, İstihbarat Daire Başkanlığı döneminde yüklü rakamlar olmamakla beraber para verildiğini doğrularken, “Ancak Eylül sonunda bunu kestik” dedi.

    “JİTEM’E GEÇTİ”

    Tuncel’den alınan bilgilerin sürekli olarak resmi kaynaktan yetkili mercilere aktarıldığını ifade eden Akyürek’e Başmüfettişler, “Eylül 2006 sonunda muhbirlikten neden attınız” diye sordu.

    Akyürek, bu kişinin son dönemde düzenli görüşmelere gelmediğine dikkat çekerek, “Görüşmelerde de artık eskisi gibi ciddi bilgiler vermemeye başlayınca şüphelendik. Ardında da telefon trafiğini inceleme aldık. Aldığımız bilgi ise tamamı jandarma istihbarat çıkınca görevine son verdik” dedi.

    Bir süre Tuncel’in her iki istihbarat kuruluşunu da idare etmeye çalıştığının altını çizen Akyürek, “Atıldıktan sonra Trabzon’daki istihbaratçı arkadaşlara 'Onlar daha iyi ücret ödüyor' gerekçesiyle böyle yaptığını söylemiş. Bizimkiler de yapılan telefon incelemesinde kullandığı numaranın, aradığı telefon numaralarının yüzde 70’nin JİTEM’e ait olduğunu bildirdiler” dedi.

    Müfettişlere, “Polis istihbarat yönetmeliği”ni de hatırlatan Akyürek, “Bizde bir başka istihbarat kurumu tarafından kullandığı anlaşılan elamanın işine son verilir. Bizden de jandarmadan da para alarak kazancını katlamıştı” dedi.

    Bu gelişme üzerine Mülkiye Başmüfettişleri, Erhan Tuncel ve beraberindekilerin kullandıkları cep ve sabit telefonların dökümlerinin alınması ve irtibatlı olduğu jandarma istihbarat elemanlarının belirlenmesini istediler.

     

    http://www.hurriyet.com.tr/gundem/5901636.asp?m=1&gid=112&srid=3602&oid=2

     

    Aktif Haber

    Emniyet İstihbarat Kılıcını Çekti

    07.02.2007

    Hrant Dink cinayeti sonrası gözler Emniyet İstihbarat Dairesi'ne çevrilmişti. Emniyet İstihbarat kılıcını çekti. Hesaplaşma başlıyor.

     

    Hrant Dink cinayetine ilişkin yürütülen soruşturmayla ilgili bilgilerin sızması Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi’ni karıştırdı. İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah’a yönelik ön inceleme başlatılırken, İstihbarat Dairesi’nde bilgi sızdıran personel belirlenmeye çalışılıyor.

    -Olayla ilgili bilgilerin bulunduğu C Şube (İrticai örgütler ve azınlıklar) ile KOM Şube’sindeki (Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele) tüm evrakların güvenliği istenirken, Emniyet Genel Müdürlüğü’ndeki istihbaratçılar, gelişmeleri gruplar arasındaki çekişme olarak değerlendirerek, “Kılıçlar çekildi. Herkes eteğindeki taşları dökecek” dediler.

    Hrant Dink cinayetine ilişkin yürütülen soruşturmayla ilgili bilgilerin sızması Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi’ni karıştırdı. İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah’a yönelik ön inceleme başlatılırken, İstihbarat Dairesi’nde bilgi sızdıran personel belirlenmeye çalışılıyor.

    Hrant Dink cinayetinin azmettiricisi olduğu iddiasıyla tutuklanan Erhan Tuncel’in ve beraberindekilere ilişkin bilgiler ve yapılanlar istihbaratı karıştırdı. Olaya ilişkin İçişleri Bakanlığı tarafından görevlendirilen 2 Mülkiye Başmüfettişi, 1 Jandarma Müfettişi ve 1 Polis Başmüfettişi inceleme ve soruşturmalarına devam ederken, bilgilerin basında yer alması, Telekulak Skandalı’ndan sonra ilk defa İstihbarat Daire Başkanlığı’nı sarstı.

    İstanbul İstihbarat Şube Müdürü Ahmet İlhan Güler’in görevden alınmasını haksız bulan bazı istihbaratçılar, “Takipli ve muhbirli bir gruba ilişkin işlem yapmaması çok normal. İstihbaratçı grup içindeki muhbirin deşifre edilmemesi için hedefi aleni korumaya alamaz” diyerek “İstanbul’a binlerce aynı yönde istihbarat geliyor. Yüzde 90’ı da boş çıkıyor. Trabzon Emniyeti ve İstihbarat Daire Başkanlığı’nın muhbirle ilişkinin kesildiğinden İstanbul’u haber vermemesi büyük bir hata. Kaldı ki olayla ilgili istihbaratın F3 (teyit edilmiş kesinleşmiş) ve F4 (eyleme dönüşecek yada operasyon aşamasındaki istihbarat) raporlarını da bildirmemişler. Belki böyle bir şey bildirilse, grubun hedefi olan kişiye ilişkin daha detaylı çalışılabilirdi” dediler.

    İSTİHBARATÇILAR: “KILIÇLAR ÇEKİLDİ”
    Olayla ilgili bilgilerin bulunduğu C Şube (İrticai örgütler ve azınlıklar) ile KOM Şube’sindeki (Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele) tüm evrakların güvenliği isteyen İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek, İKK’ya da (İstihbarata Karşı Koyma Şubesi) sızan bilgilerin kaynağının bulunması için emir verdi.
    Bu arada Emniyet Genel Müdürlüğü’ndeki istihbaratçılar, gelişmeleri gruplar arasındaki çekişme olarak değerlendirerek, “Kılıçlar çekildi. Herkes eteğindeki taşları dökecek. Olay çok ilginç gelişmelere gebe gözüküyor” dediler.

    F’Lİ KODLAR:
    Öte yandan İstihbarat Daire Başkanlığı’nda çeşitli konulara ilişkin hazırlanan raporlarda F kodu kullanılıyor. F1-F2-F3-F4 kodlarından oluşan raporlar, kişi yada grupların tehlike boyutuyla ilgili de bilgi veriyor. F1 ön istihbarat, F2 güvenilir kaynağa dayanan istihbarat, F3 teyit edilmiş kesinleşmiş istihbarat, F4 ise eyleme dönüşecek yada operasyon aşamasındaki istihbarat olarak değerlendiriliyor.

     

    http://www.aktifhaber.com/read_news.php?nID=100901

     

    .