FEHMİ KORU:

BULDUĞU HER FIRSATTA TÜRK ORDUSUNA DİL UZATARAK,  TÜRK ORDUSUNU YIPRATMAK İSTEYEN "SİYONİST BİLDERBERG GRUP ÜYESİ", SİYONİZMİN ÇATLAK SESİ:

SİYONİST-FETHULLAHÇI FEHMİ KORU; "GEMİ AZIYA ALDI"!!!

 

Fehmi Koru

 

Biz bu maçı alcez...


04.05.2007

 

Gözümüzün önünde cereyan eden olayın, arkasında yabancı damga da bulunan, daha önce birkaç kez yaşanmış bir projenin tekrarı olduğunu fark edelim artık. Halkın oyuyla seçilmiş hükümetlerin yerinden edilmesi, siyasi kadroların iradeleri üzerinde uygulanan baskılarla yönlendirilmesi, ya da siyasî sistemin işlevsiz hale getirilmesi projesi bu…

Geçmişte benzer projeler yüzünden yerinden edilen hükümetler oldu… Görevine devam eder görünme sevdalısı hükümetler çıktı, istemedikleri kararlara imza atmak zorunda bırakıldılar… Şimdiki onların değişik bir versiyonu: Birileri çeşitli bürokratik güçleri kullanarak sistemi kilitlemeye çalışıyor…

Yaşananı önceki örneklerden farklı kılan, işbaşındaki hükümetin, 'erken teşhis ve kesin tedavi' yöntemine başvurmasıdır. Başına getirilmek istenenin ne olduğuna, kimler tarafından teşvik edildiğine ve sonuç almak için kullanılan araçlara doğru teşhis koydu hükümet; derhal uygulamaya koyduğu tedbirler de şimdiye kadar etkili oldu. Hükümetin hemen erken seçime gitme kararı ve cumhurbaşkanını halka seçtirme girişimi projeyi sahneye koyanları şaşırtmışa benziyor.

Meclis'in erken seçim kararını ters yüz edemez, anayasayı değiştirip cumhurbaşkanını halka seçtirme girişimini boşa çıkartamazlarsa, uğursuz planlarını başarıya ulaştırmaları mümkün olmaz. Halkın denklem içerisine çekildiği her ortam onları devre dışı bırakır çünkü…

Bu süreçten hükümetin ve Ak Parti'nin tek başına çıkması mümkün değildir. Demokratik sistemden hayat bulan bütün güçlerin, siyasi partiler ve gerçek anlamdaki sivil toplum örgütlerinin de, sandığın halk önüne getirilmesine yardımcı olması gerekir. Bu da, bütün sivil güçlerin şapkalarını önlerine koyup yeni bir durum muhakemesi yapmasını gerektiriyor.

Özellikle de, cumhurbaşkanı seçimi sürecinde yanlış davranan siyasi partilerin…

CHP, her zamanki refleksleriyle tepki verince, yanlışlığa kapı araladı bu süreçte; cumhurbaşkanını cumhurun başkanı yani 'halkın lideri' olarak görmek yerine, 'devletin en yüksek bürokratı' olarak kabul etmekten kaynaklanan bir yanlış bu. Halkla ilişkisi kopuk bir devlet anlayışının günümüzde yeri olmadığını unuttu CHP liderleri…

Daha büyük bir yanlış ise CHP'nin peşine takılan Anavatan ve Doğru Yol partileri tarafından yapıldı. Uzun yıllardan beri ilk kez ele geçmiş bir fırsattı sivil birini Çankaya'ya cumhurbaşkanı olarak çıkarmak; Abdullah Gül'ün bilinen özellikleriyle halk tarafından o makama lâyık görüldüğünü de kolayca fark edebilirlerdi. ANAP ve DYP liderleri, ne hikmetse, bu kolay değerlendirmeyi yapamadılar. 'Halksız cumhuriyet' kitlelerden beklentisi olmayanların tercihi olabilir, ama siyasî partilerin böyle bir lüksü olabilir mi? Hele o partiler 'sağ' platformda siyaset yapıyorlarsa?

Projenin sahipleri hükümetin benimsediği 'erken teşhis-kesin tedavi' yöntemiyle kısmî bir felç yaşıyorlar; ancak bu durumun uzun süreli olup olmayacağı pek çok unsura bağlı. Bu unsurların en önemlisi de, gıdasını demokrasiden alan bütün sivil güçlerin, aynı kararlılıkla sandığın ortaya konması yolunda çaba göstermeleridir. Karar Meclis'ten de çıktı, ama ne olur ne olmaz; seçimi yaptırmama, cumhurbaşkanı halka seçtirmeme, süreci durdurma yolundaki telkinlere kulak asmamak gerekiyor.

Demokratik güçler oyuna gelmez ve Türkiye içine sokulduğu süreci demokratik sistemini zedelemeden aşmanın yolunu bir defa bulursa, bundan sonraki uğursuz projeler de işlevsiz kalacaktır. Unutmayalım: Dünyanın hiçbir yerinde demokratik haklar zahmetsiz kazanılmadı.

Kim ne derse desin, biz bu maçı alcez…

 

http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/?i=5018&y=FehmiKoru

***

Söylentilerle yaşanmaz

02.05.2007

 

 

Bir hesaba göre son iki günün Türk ekonomisine mâliyeti 7 milyar dolar civarında; geçen hafta sonu yapılan Genelkurmay Açıklaması'na verilen tepkiyle ekonomide yaşanan altüst-oluş kalıcıya dönüşürse, fatura çok daha ağırlaşabilir…

Fatura ülkeye -yani hepimize- çıkıyor…

Böyle dönemlerde hep olduğu üzere 'sorumlu' yine ortada görünmüyor; onun yerine etrafı bir sürü söylenti işgal etmiş bulunuyor. Hangi köşeye kulak verseniz söylentinin bini bir para… Bunun da yaşanan krizi derinleştirici bir etkisi var.

“Başbakan Tayyip Erdoğan sürecin başlarında Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt'a, 'Düşük profilli bir adayımız olacak' sözü verdi, hatta isim telâffuz etti mi?” Kimbilir kaç kişi, söylentiler kulağına kadar gittiği ve inanılır bir ifadeyle tekrarlandığı için böyle bir görüşmenin geçtiğine inanıyor. Bilebilecek durumdaki kişilerle konuşulduğunda ise, aday konusunda bir mesaj alış-verişinin söz konusu olmadığını öğreniyorsunuz.

“Düşük profilli adayın önünü TBMM Başkanı Bülent Arınç'ın 'Ya siz, ya Gül, ya da ben' resti mi kesti?” Ak Parti adayının adı belli olduğundan beri neredeyse hergün bu yolda bir haber ve o haber üzerine oturan yorumlar yayımlanıyor. Hem de Bülent Arınç aralarında geçen konuşmanın o sonucu çıkarmayı hak etmediğini defalarca açıklamasına rağmen…

“Genelkurmay Başkanlığı internet sitesine konulan geceyarısı açıklamasından Org. Büyükanıt'ın haberi var mıydı?” Bir rivayete göre Org. Büyükanıt olaydan her şey olup bittikten sonra haberdar olmuş; sütunlarda genişçe yer bulan bu iddiaya karşı Genelkurmay Başkanı'nın izni olmadan metinden bir virgül bile çıkartılamayacağı iddiasını seslendirenler az değil…

“Geceyarısı açıklaması kim tarafından kaleme alındı?” sorusu da revaçta; cevap olarak ortalıkta dolaşan söylentilerin de haddi hesabı yok. Kimi bir türlü 'profesör' olamayan bir akademisyene, kimi de bazı iddiaları daha önce sütununda dillendirmiş bir köşe yazarına işaret ediyor. “Genelkurmay Başkanlığı hepi topu iki sayfalık bir bildiri için taşerona başvurur mu?” kuşkusunu izhar eden de az değil…

ANAP ve DYP liderleri askerin açıklama yapma hazırlığını biliyorlar mıydı?” Çoğu kişi soruyu bile garipseyerek yaklaşıyor konuya; onlara göre asker-sivil ilişkilerinde farklı bir döneme girildi ve iki kesim arasında geçişlilik arttı. İki 'sağ' partinin ilk tura milletvekillerinin katılmasına izin vermemesi dikkat çekmişti; taban tarafından “CHP'nin kuyruğuna takılmak” olarak görüleceği endişesiyle… En fazla söylenti de bu noktada…

Dün bir sütunda, AB uyum paketleriyle parti kapatmanın neredeyse imkânsız hale getirildiği unutularak, Ak Parti'yi kapatma amaçlı bir dâvâ açılması hazırlığından söz ediliyordu. Bir başka köşede ise, “İlk tur cumhurbaşkanı seçilerek bitseydi, o gece darbe yapılacaktı” tezinin ciddi ciddi tartışıldığını işittim.

Gerçi basın toplantısı düzenleyeli henüz iki hafta oldu, ama Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt'ın bir kez daha medya karşısına çıkmasında yarar var. Ankara'da her köşede yüksek sesle konuşulan hemen her konuda, ortalığı saran neredeyse bütün söylentilerde onun adı geçiyor çünkü: Başbakan ile aday konusunda bir görüşmesi oldu mu? Geceyarısı açıklamasını kim kaleme aldı? Açıklama yapılacağını biliyor muydu? Açıklama hazırlığı bilgisi sivillerle paylaşıldı mı? Ülke o gece darbeden mi döndü gerçekten? Bütün bu söylentiler gerçek-dışı ise yalan haberlerin kaynağı kim, neresi?

Son iki günün ülkeye mâliyetinin 7 milyar dolar olduğunu ve altüst oluşun kalıcıya dönüşmesiyle bu faturanın daha da kabaracağını unutmayalım.

 

http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/?i=4990&y=FehmiKoru

***

Sokaklardan korkmak mı, o niye?

30.04.2007

 

Dün şu gerçeği anladım: 12 Eylül darbecilerinin yönlendirmesiyle sokaklardan o kadar korkar hale gelmişiz ki, sokaklara dökülenler de kendilerinin 'korkutucu' olduğuna inanmaya başlamışlar... İstanbul/Çağlayan'da dün yapılan 'Cumhuriyet mitingi'ne katılanlar, sanki korkulması gereken bir eylem yapıyormuş gibi davrandılar. Oysa demokrasilerde 'sokak' mesaj vermenin en doğal mekânlarının başında gelir.

Katılanların muradı ne olursa olsun, mesaja muhatap olanlar eylemi nasıl algılarsa algılasın, son sokak gösterileriyle, Türkiye, demokrasi yolunda yeni bir adım daha atmış oldu. Demokratik ülkelerin yıllardan beri alışkın olduğu sokakların görüş açıklamasına, mesaj vermesine bizler de alışacağız.

İnsanları Türkiye'nin dört bir köşesinden Çağlayan'a yönlendiren duyguların derece derece ne olduğunu biliyoruz: Tedirginlik, endişe ve korku… Kalabalık içinde kadınların sayısının fazlalığı da buna işaret ediyor zaten; muhafazakârların siyasî hayatta ağırlık taşımaya başladığı andan itibaren gündeme giren 'yaşam tarzı' tartışmalarından en fazla etkilenen toplum kesimi kadınlar çünkü… “Cumhuriyet'in kazanımları” saydıkları ve lâiklik ile özdeşleştirdikleri bugünkü konumlarına müdahale edileceği endişesi korkuya dönüştüğünde, kadınlar da seslerini yükseltiyorlar…

Yükseltsinler ve 'yaşam tarzı' ile ilintili kazanımlara sahip çıksınlar da, bunu boş endişeler ve yersiz korkularla yapmasınlar…

Türkiye, bugün, kuruntular ve vehimler üzerine oturan anlamsız bir tartışma sürdürüyor. Siyasî iktidara yöneltilen hemen her eleştiri gerçekler üzerine oturmuyor. Son Genelkurmay açıklamasında en fazla yer tutan 'Kutlu Doğum Haftası' sözgelimi, bu hükümetle başlamadığı gibi uygulamalarının bütün yurt sathına yayılması da son 20 yılın hükümetleri döneminde gerçekleşti. Haftayı düzenleyen ve programları denetleyen de Diyanet İşleri Başkanlığı…

Bu kadar da değil. 'Yaşam tarzı' ile ilgili tedirginlik Tayyip Erdoğan'ın da aralarında bulunduğu genç bir kadronun çok sayıda kentin yönetimini teslim aldığı 1994 yerel seçimlerine dayanıyor. İstanbul'da o gün bugündür hep muhafazakâr başkanlar görev başında, kimsenin 'yaşam tarzı' tehdit altına düştü mü? İstanbulluların (ve öteki Ak Partili belediyelerin görev alanında yaşayanların) günlük hayatlarında bir değişiklik, bir geriye gidiş görüldü mü?

Ak Parti 4,5 yıldır ülkeyi tek başına yönetiyor. Bu uzun süre içerisinde 'yaşam tarzına müdahale' anlamına gelecek herhangi bir düzenlemeye gidildi mi? İllerde alkol servisi yapılan mekânlar için ayrılan 'kırmızı alanlar' veya 'zina yasası' türü gerçekleşmemiş niyetlerin de bu hükümetle bir ilgisi yok. Kopan gürültüde anlaşılamayan gerçeği bir daha hatırlatalım: Her iki düzenleme de eski uygulamaların devamı olarak gündeme gelmişti çünkü…

Sonuç? Sonuç şu: Türkiye aslında var olmayan bir 'tehdit' algılaması yüzünden yalpalıyor, sarsıntı geçiriyor…

Ufukta erken seçim göründüğüne göre herkesin bu yeni gerçekliğe uygun bir tavır alması gerekiyor. İstanbul'da Çağlayan Meydanı'nı dolduran kalabalıkların verdiği “Endişeliyiz, korkuyoruz” mesajını Ak Parti yönetiminin ve hükümetin almış olduğunu umuyorum. Ancak CHP'nin de aynı meydandan alması gereken bir mesaj var. Şimdilerde medet umar görünüyor, ama cepheleşmeden en fazla zararı görecek parti CHP'dir…

Sokaklardan korkmayalım. Seçim sürecine hele bir girilsin, meydanlar daha da kıpır kıpır hale gelecektir…

http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/?i=4949&y=FehmiKoru

***

Anlaşılmaz işler

29.04.2007

 

 

Dün burada olayların aldığı biçimin bir erken seçimi kaçınılmaz hale getirdiğini yazdım; daha yazdığımı okuma fırsatınız olmadan, bazı yorumcular tarafından “Artık erken seçim kaçınılmaz” sonucu çıkartılan bir açıklama ajanslara düştü. Gecenin bir vakti yapılan açıklamanın sahibi Genelkurmay Başkanlığı…

Önce dünkü yazımın girişine bir göz atınız: “İki 'sağ' partinin cumhurbaşkanlığı seçimi konusunda takındığı tavır, bir hafta öncesine kadar ancak küçük bir ihtimal olarak hesaba katılan 'erken seçimi' güçlü bir biçimde ülke gündemine soktu. Meclis genel kuruluna katılım sayısı CHP tarafından Anayasa Mahkemesi'ne götürülmese, ya da Anayasa Mahkemesi seçimi geçerli saysa bile, Anavatan ve Doğru Yol partilerinin tutumu yüzünden, Ak Parti, ülkeyi erken seçime götürmek zorunda kalacak… / Cumhurbaşkanı seçemeyen bir ülke görüntüsüyle…”

Bu satırlara, şimdi, “Genelkurmay Başkanlığı'nın açıklaması eşliğinde…” diye bir çıktı yapmak gerekiyor…

Gelişmeler Türkiye'nin 11. cumhurbaşkanını seçmeye çalıştığı bir sırada yaşanıyor. 540 üyeli Meclis'ten 357 oy Abdullah Gül'e çıktı; adaylık koyma süreci bittiği için tek aday o zaten… Aldığı oy üçüncü turda cumhurbaşkanı seçilmesine fazlasıyla yeterli. Başlamış olan süreci durdurabilecek tek unsur, anayasa hukuku profesörlerinin 'fantezi' gördükleri bir iddiayı Anayasa Mahkemesi'nin ciddiye alması…

Mahkeme CHP'nin başvurusunu kabul ederse, CHP, ANAP ve DYP milletvekillerinin katılımını engellediği için 367 üyeyle toplanamayacak Meclis cumhurbaşkanını seçemez; bu da erken seçimle sonuçlanacak bir 'siyasî kriz' demektir…

Mahkeme görevsizlik kararı verir veya başvuruyu geçerli bulmazsa süreç devam eder ve Abdullah Gül cumhurbaşkanı seçilir; ancak bugünkü tablo, Ak Parti'yi, o durumda da, fazla gecikmeden seçime gitmeye zorlayacaktır…

Durum böyle olduğuna, yani her iki halde de 'seçim' ülke gündemine girdiğine göre, 'erken seçim yapılsın' diye yorumlanan Genelkurmay Başkanlığı açıklamasının anlamı nedir?

Benim baktığım pencereden, o açıklama da, son zamanlarda birbiri ardına meydana gelen bir dizi başka olay gibi kolay anlaşılamıyor: Asker cumhurbaşkanlığı seçimi sürecine müdahale etmek istediyse, bunu neden vaktiyle yapmadı? Sorun adayın kimliğiyse, doğru olan, henüz adaylık koyma süreci devam ederken yapılması değil miydi? Hükümet sözcüsünün ileri sürdüğü gibi, istenen, 367 tartışmasına hukukî açılım getirecek Anayasa Mahkemesi kararını etkilemekse, bu aleniyette bir müdahale sonrası çıkacak karar, mahkemenin ve üyelerinin görüntüsünü zedelemez mi? Yoksa askerin kendi içiyle ilgili bazı mülâhazaların sonucu mu yapıldı bu açıklama?

Anlaşılmaz bir iş gerçekten…

Yorumcular açıklamanın mesajını doğru anlıyorlarsa, açıklamayı yapanlar, bu noktada alınacak bir 'erken seçim' kararının sonucuna da katlanacaklar demektir. Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanı olmasına konulan frenin ve frene askerlerin bastığı görüntüsünün oy sandığına nasıl yansımasını bekliyorlar acaba? Seçmenler, “Aman oylarımızı ANAP'a ve DYP'ye verelim” mi diyecekler, yoksa Ak Parti'yi istediğini cumhurbaşkanı seçtirebileceği bir sandalye çoğunluğuna mı kavuşturacaklar?

Geldiğimiz noktayı CHP'nin uzlaşmaz tavrına ve anlaşılmaz biçimde onun peşine takılan DYP ile ANAP'a borçluyuz. Geçmişte CHP için kurulan iktidar denklemine sürekli sivil siyasetten hayat bulmuş DYP ve ANAP'ın da katılması ise bir başka anlaşılmaz gelişme...

Seçim kaçınılmaz oldu; Anayasa Mahkemesi kararının ardından, karar 'ret' bile olsa, bir yandan cumhurbaşkanı seçimine devam edilsin, bir yandan da acele erken seçim kararı alınsın…

http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/?i=4932&y=FehmiKoru

***

 


 

Taha Kıvanç

'Görünmeyen el'

30.04.2007

 

 

Pazar sabahı ortalık henüz ışımamışken telefonunuz çalsa hayra yorar mısınız? Bir okur, fısıltıyla, “Çok özür dilerim, ama size bir haberim var” derse yüreğinize inmez mi? Benim inmedi. Merakla lâfını tamamlamasını bekledim.

Balkondan bakıyor olmalı; sabahın köründe (05:00 öncesi) gazete ana bayii önünde duran askerî araçtan inenleri fark etmiş… “Gazetelere el koyuyorlar” dedi hayli uzakta olduğunu bildirerek... Heyecanlı evdekilere “Askerler meraklı okurlardır” dedim… 'Geceyarısı bildirisi' ile ilgili gazete manşetlerini ve yazarların yorumlarını merak etmişler, belli ki…

Gazeteler genellikle olayı serinkanlı karşılamışlar, yazarlar da dengeli bir tavır tutturmuşlardı dün. Ülkem hesabına sevindim…

Askerlerin bir eyleme girişmeden önce etraflı bir çalışma yaptıklarını ve geniş kapsamlı bir eylem planı hazırladıklarını biliyoruz. Yıllar önce, kamuoyunu etkileme amaçlı bir kampanyaya karar verdiklerinde, sevmedikleri yazarlar ve sivil toplum önderleri için öyle bir 'eylem planı' ve 'bilgi notu' hazırlamışlardı… Bir PKK militanına sorgusu sırasında söylemedikleri mâl edilmiş, ardından o sözlerin gazete manşetlerine çekilmesi ve bazı yazarlar tarafından yorumlanması öngörülmüştü…

O mâlum 'andıç' işte…

Bugünlerde yaşadıklarımız “Acaba yeni bir andıç mı gündemde?” sorusunu sorduruyor: Abdullah Gül'e mâl edilen anlamsız cümleler… Cümlelerin hangi sütunlarda kullanılacağı… Bildiri… Bildirinin nasıl yorumlanması gerektiği… Kimlerin o yorumu benimseyeceği…

Benimki tamamen 'varsayıma' dayalı bir soru. Medyada yorum yapan, gazetelerde manşeti atan ve köşe yazıları yazanlar ilk 'andıç' kamuoyu tarafından öğrenildiğinde içine düştükleri durumdan hiç memnun kalmamışlardı; onlar bir daha aynı duruma düşmek istemezler…

'Varsayıma dayalı' sorumu kimse ciddiye almasın lütfen… Yoksa 'e-bildiri' sonrası “Bu bir muhtıradır, Ak Parti adayını geri çekip derhal seçime gitmelidir” diye kanal kanal dolaşanlar için gereksiz yere kötü şeyler düşünebilirsiniz… Düşünmeyin, şu sıralarda yaşadıklarımız 'andıç' ürünü filân olamaz çünkü…

“Andıççıları andıçlamışlar” derseniz, önce sizi dinlerim…

Kimileri olan-biteni anlamakta zorlanıyor. Ben de zorlananlardanım, ama benim anlayamadığım şey başka: Bugün yaşanan gelişmeler ister istemez bir erken seçimle sonuçlanacak; -iki ay, üç ay veya altı ay sonra- sandık mutlaka ortaya konulacak… Düz veya eğri hangi mantıkla bakarsanız bakınız, Abdullah Gül cumhurbaşkanı seçilse de, işin içine Rüfailer karıştığı için seçim yapılamasa da, bu süreçten hangi siyasî parti kazançlı çıkar dersiniz…

Ben de sizler gibi düşünüyorum: Evet, muhalif oyların bir miktarını kendine çekme becerisini CHP de gösterecektir, ama işte o kadar; şu sıralarda yaşatılan gerginlik ve cepheleşme ara renkleri ortadan kaldıracağı için daha çok Ak Parti'nin işine yarayacaktır…

“Yanılıyor muyum?” diye bilebilecek durumdaki başkalarına da sordum, onlar da geçmişten sayısız örnek vererek, “Doğru düşünüyorsun” dediler… Peki de, onların dediği gerçekse ve ben doğru düşünüyorsam, bu durumda DYP ve ANAP liderleri, özellikle de Erkan Mumcu “Meclis'e girmeyin” dedi diye oylamaya katılmayan ANAP milletvekilleri, bu davranışlarıyla kendi siyasî sonlarını getirdiklerini nasıl görmezler?

Bir dostum, “Vaktiyle sık sık yazdığın 2002 seçimiyle ilgili senaryoyu kendin unutmuşsun” dedi bana… Hatırladım. Üçlü koalisyon (DSP, MHP, ANAP) döneminde, önce Rodos'ta Tansu-Özer Çiller çiftiyle 'yeni hükümet' formülü pişiren bir medya patronu, daha sonra Frankfurt'ta “MHP'yi koalisyon dışı bırakacak” bir projenin düğmesine basmıştı… Bunu gören MHP de “Erken seçim olmalı” diye bastırdı…

Sonucu biliyoruz: Erken seçimi zorlayan MHP de, onu mandepsiye bastırma hesabındaki DYP ve ANAP da erken seçimle Meclis-dışı kaldılar…

Bugün de böyle bir 'oyun' kokusu alıyorum ben… Bir el, sağı-solu tahrik ederek siyasetin dengelerini değiştirme çabasında; ancak istediği olursa, kullandığı güçler değil de yok etmeyi düşündüğü hissini verdiği (Ak Parti) müthiş kazanacak… “Askerlerin hazırladığı bir 'andıç' söz konusu değil” noktasına biraz da bu sebeple geldim. Herkesi kullanan bir 'eylem planı' mutlaka var, ama askerlere ait değil o plan…

Ekonomik liberalizmin babası Adam Smith, koyduğu esasların bazı boşluklarına işaret ederek sistemin onun öngördüğü biçimde çalışmayacağına dair itiraz edenlere karşı 'görünmeyen el' tezini ileri sürmüştü. “Siz bilmezsiniz, 'görünmeyen bir el', insanların iradelerini esir alır ve onları böyle davranmaya zorlar” demeye getirerek…

Burada da bir 'görünmeyen el' devrede. Bilesiniz istedim…

 

http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/?i=4944&y=TahaKivanc

***