REKTÖR YÜCEL AŞKIN'A KOMPLO

 

Rektör'den sonra hedefte Ordu var

Bröveyi Değil Genelkurmay Başkanını Değiştirin

Türkiye

Yavuz Selim

 

Aylardır Van Yüzüncü Yıl Üniversite’sinde oynanmakta olan komedi filmi sonunda drama dönüştü. 5 Nisan tarihinde başlayan bu filmin ikinci perdesi, Üniversite Sekreteri Enver Arpalı’nın cezaevindeki intiharı ile başladı. Aslında bu filmin senaryosu çok daha önceden AKP’nin iktidara gelmesi ile hazırlanmıştı. Cumhuriyetin tüm kazanımlarını kendisi için bir engel olarak gören AKP iktidarı, rejimi yozlaştırmak ve kendi değer yargılarını topluma kabul ettirmek için çok yönlü ve çok destekli bir planı uygulamaya geçirdi.

Kuşkusuz şunu iyi çözümlemek gerekir ki, AKP iktidarının bu konudaki en büyük avantajının dersine çok iyi hazırlanmış olmasıdır. 1960 Devrimi’nin öncesi incelendiğinde rejimin en büyük koruyucuları olarak, Menderes hükümetinin karşısına üniversite ve Atatürkçü gençlik çıkmıştı. Devrim olana kadar Ordu’nun etkin bir rolü olduğunu söylemek son derece zordur. O dönemde de hükümet ile üniversiteler arasında tartışmalar ve sürtüşmeler başlamış, hükümet kendi politikasının önünde en büyük engel olarak gördüğü üniversiteler üzerinde bir baskı rejimi kurmaya çalışmıştı. Öğretim görevlilerini “Kara Cübbeliler” olarak niteleyen iktidar, fiziksel şiddet kullanarak onları sindirmeye çalışmıştı. Fakat bu plan 1960 Devrimi ile sona erdirilmişti.

AKP iktidarı şimdiki planını uygulamaya koyarken en büyük engelin üniversite gerçeği olduğunu biliyor olmalı. Ve savaş stratejisi de Pentagon’da buna göre çizilmiştir. 1980 sonrası yapılan uygulamalar ile gençlik artık depolitize olmuş ve ADKF dışında Atatürk devrimciliğini sahiplenen, politik bilinci olan, milliyetçi bir öğrenci yapılanması kalmamıştır. Bu durumda AKP iktidarının karşısında aşılması gereken en büyük engel olarak üniversiteler kalmaktadır.

Elbette üniversite ile ideolojik ve bilimsel bir arenada savaş kazanamayacağını bilen AKP iktidarı için başka yollar aramak gerekliydi. Ulus kavramından ümmet kavramına geçiş sürecinde, Demokles’in Kılıcını bu düğümü çözmek için kullanılabilecek en iyi silahlardan birisi idi.

Ulus devlet ya da ümmet

Yaptığı uygulamalar ile şeriatçı ve Kürtçü kesimin bir numaralı düşmanlarından birisi olan Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü de seçilen ilk hedef olmuştu. 1999 yılında Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde görevine başladığı zamanlarda üniversite, tarikatların yuvalandığı bir cephe görünümümdeydi. Öğretim üyelerinin çoğunun elinde Nurcuların gayrıresmi tetikçiliğini yapan gazete bulunmakta; üniversite yerleşkesinde ellerinde tespih ayağında takunyalı insanlar cirit atmaktaydı. Bu üniversitede özellikle Nurcuların çok büyük bir çalışması bulunmaktaydı. Kürt Said tüm yaşamı boyunca burada Kürt gençlerinin okuyabileceği bir okul (Medreset-üz Zehra) kurmak için çabalamış ancak başarılı olamamıştı. Bu uğurda zamanın padişahı tarafından tımarhaneye bile gönderilmişti. Bu yüzden burada bir üniversite açılması Nurcular tarafından bir vasiyet olarak kabul ediliyor ve en büyük çalışmalarından birini de bundan dolayı bu üniversitede yürütüyorlardı. Aynı zamanda bu bölgede bir üniversite kurulması Atatürk’ün bir vasiyeti olduğundan dolayı bu iş gizliden gizliye rejim yanlıları ve şeriatçılar arasında bir güç savaşımına dönüşmüştü.

Aşkın neden hedef oldu?

Fakat Aşkın’ın bu üniversitede göreve başlaması Cumhuriyet düşmanlarının tüm planlarının alt üst olmasına neden oldu. Aşkın göreve başlar başlamaz üniversitenin her tarafına ağ sarmış olan bu kişileri birer birer temizledi ve üniversitenin laik, Atatürkçü bir kuruma dönüşmesini sağladı. Artık gerici kuşatma yarılmıştı. Bundan dolayı Aşkın, artık rejim karşıtlarının bir numaralı düşmanı haline gelmişti.

AKP iktidarı Yüzüncü Yıl Üniversitesi ile uğraşacağının ilk sinyallerini üniversite bütçeleri açıklanırken göstermişti. Diğer tüm üniversitelere %50-%121 arasında ödenek artışı yapılırken Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nin bütçesi 456.000 YTL azaltılmıştı. Elbette ki bu kararın ideolojik düşünce dışında geçerli, mantıksal açıklaması yoktu. Buradan anlaşılabilecek tek sonuç Rektör’ün iktidar tarafından kara listeye alındığıdır.

Daha sonra devreye Rektör’ü suçlayan imzasız ihbar mektupları girmeye başladı. Ve son imzasız mektup ile bugüne kadar gelen süreç başlamış oldu. Fakat başlangıcından itibaren tüm süreç hukuk yanlışlıkları ve komik iddialar ile sürdü. Tabii bu arada tüm Şeriatçı basında bir bayram havası esiyordu. Kan kokusu alan köpekbalıkları gibi hemen üşüştüler.

Hem çocukları bile güldürecek kadar komik suçlamalar hem de belden aşağı vurmalar karşı cephenin düzeyini oldukça iyi bir biçimde gösterdi. İlk önce Vakit gazetesi Aşkın’ın dedelerinin Müslümanlığa sonradan geçtiğini aslında Ermeni olduğunu açıklayarak “büyük” bir gazetecilik başarısına imza attılar. Ama gazetenin hiçbir aklıselim Müslüman yazarı da yolsuzlukla Ermeni olmak arasında bir bağ olamayacağını insanın sonradan Müslüman olmasının utanılacak, gizlenilecek bir davranış olmadığını yazabilecek kadar yüreklilik gösteremediler.

Ne yani, eğer Rus olsa idi yolsuzluk yapmayacak mıydı? Bu durumda insan ister istemez şunu düşünebilir: Eğer Aşkın’ın dedeleri Müslümanlığı seçmeyip Hıristiyan olarak kalmış olsalardı Vakit bunu haber yapmayacaktı. Yücel Aşkın elbette suçluydu. Çünkü dedeleri tıpkı Yusuf İslam gibi sonradan Müslümanlığı seçmişti. Hıristiyan olarak kalmaları gerekiyordu. Bunu yazanın referansının İslam olması da ayrı bir çelişki. Karşı cephenin İslamı bile tahrif etmesi gözlerinin nasıl karardığını bize en açık şekilde gösteriyor.

Aşkın tarihi eser kaçakçısı mı?

Yücel Aşkın’ın görevi dolayısıyla Azerbaycan’da bulunduğu bir zamanda evine baskın düzenlendi. Yapılan arama sonucunda evde birçok tarihi eser bulundu. Şeriatçı basın hemen koro halinde yayına başladı: “Yapılan aramada birçok kaçak tarihi eser bulundu. Rektör parasıyla bu antikalar nasıl alındı?...” Belaltı düzeyinde yayın yapmayı düstur edinen bu gazetelerin foyası çok çabuk ortaya çıktı. Yücel Aşkın, Bakanlık onaylı koleksiyoncu belgesine sahipti. Ayrıca sözü edilen tarihi eserlerin tüm değeri 5.000 YTL’yi aşmıyordu. Kayıtsız görünen tarihi eserler için ise Müze Müdürlüğü’ne başvurulmuş ama bu işle ilgilenecek olan müze görevlisi izinde olduğundan dolayı Aşkın’a daha sonra gelmesi gerektiği bildirilmişti.

Aramayı yapanlar tarihi eser olarak Aşkın’ın dedesine ait İstiklal Madalyası’nı, sportif başarılar sonucu kazanılan madalyaları kısacası yabancısı oldukları her şeyi aldılar. Latince olmayan her şey tarihi eser olarak kayda geçirildi. Kaldı ki kaçakçılık yaptığı söylenen insan bu eserleri bir yıl önce halka açık olarak Yapı Kredi Kültür Merkezi’nde sergilemişti. Hem tarihi eser kaçakçılığı yapacaksın hem de onları tüm halkın görebileceği bir yerde sergileyeceksin… Şu Yücel Aşkın okumuş, profesör olmuş ama hâlâ tarihi eser nasıl kaçırılır öğrenememiş. Sanık bundan dolayı bir kere daha suçlu.

Bu arada Urartu sembolleriyle süslenmiş olan heykeli Haç gibi bize yutturmaya çalışmalarını unutmadık. Bunlar herhalde her sakallıyı dedeleri sanıyorlar. Ya da Türk halkını aptal yerine koyuyorlar.

Tarihi eser kaçakçılığı ile ilgili bu soruşturmalardan bir şey çıkmayınca devreye ihale yolsuzluğu girdi. Fakat Rektörü doğrudan tutuklamak kolay olmayacaktı. 2547 sayılı yasa gereğince Rektör hakkında soruşturma yapabilmek için YÖK’ün ve Danıştay 2. Dairesi’nin onayı gerekiyordu. Bunu aşmanın tek yolu da davayı örgütlü suç kapsamına almak gereğiydi. Ve nitekim öyle oldu. Yücel hakkında “Çıkar amaçlı çete kurmak” suçlaması ile dava açıldı.

4 aydır tutuklu bulunmasına karşın mahkemeye çıkarılmayan Enver Arpalı geç işleyen adaletin kurbanı olduHukuk trajedisi

11 Temmuz 2005 tarihinde Genel Sekreter Yardımcısı Arpalı 14 Ekim 2005 tarihinde ise Yücel Aşkın tutuklandı. Tutuklanma sürecinde yaşananlar ise hukuktan anlayan bir çok kişiyi şaşırttı. Tutuklama yapılabilmesi için iki koşul gerekiyordu. Kanıtların karartılması ya da kuşkulu kişinin kaçma olasılığı. Fakat bu olayda iki koşul da gerçekleşmemişti. Birinci olarak Yücel Aşkın’ın artık kanıtları karartma olasılığı bulunmamaktaydı. Soruşturmanın başlamasının üzerinden 3 ay geçmiş ve gerekebilecek tüm belgelere el konulmuştu. Polis ve savcı bu süre içinde Yücel Aşkın’ın kullanabileceği her yeri aramıştı. Eğer üç ay içinde kanıtlar toplanmamışsa burada bir görevi ihmal suçu da vardır. Yani kanıtların karartılması olasılığı ortadan kalkmıştı. İkinci olarak Yücel Aşkın zaten soruşturmanın başlamasından sonra kendi isteği üzerine Azerbaycan’dan dönmüştü. Yani kaçma gibi bir düşüncesi yoktu. Kaçacak olduktan sonra niye kendi isteği ile tekrar Türkiye’ye dönsün? Atlar uçağa. Gider ABD’ye. Yerleşeceği bir çiftlikten bol bol ahkam keser, hoşgörü masalları anlatır.

İşte şeriatçı takımın anlamadığı nokta da burası. Varsayalım Yücel Aşkın sonradan Müslüman oldukları için yolsuzluk yapmış, tarihi eser kaçakçılığı yapmış. İzlenilmesi gerek yasal yol bu mudur? Biz burada Yücel Aşkın’ın suçlu ya da suçsuz olduğunu tartışmıyoruz. En adi teröriste bile reva görülmeyen bir uygulamadan bahsediyoruz. Asayiş Şube Müdürünü tokatlayıp Türk devletine kafa tutanların serbestçe dolaşabildiği, uyuşturucu baronlarının ellerini kollarını sallayarak gezdiği bir yerde, tek silahı bilgisi olan bir insan tarikat yuvalarına çomak soktuğu için üniversitelerdeki Atatürk düşmanı kadrolaşmayı dağıttığı için tutuklanıyor ve çok tehlikeli bir suçlu imiş gibi tam 11 polis eşliğinde götürülüyor. Bu durumda 30.000 insanımızı şehit eden Apo için herhalde binlerce polis görevlendirilmiş olmalı. Neden AKP milletvekilleri Rektörün çirkin bir şekilde götürülmesi hakkında tek bir sözcük bile söylemediler. Rektör Yücel Aşkın hakkındaki soruşturmada mahkeme tarafından bilirkişi olarak ismen atanan kişinin, daha önce Yücel Aşkın tarafından görevini tam olarak yapmadığı için görevinden alınan Mali İşler Dairesi eski Başkanı Sedef Er olması da mahkemenin tarafsız olmasına ve siyaset bulaşmamasına gölge düşüren başka bir nokta. Daha önce görevden aldığınız bir kişinin sizin hakkınızda ne kadar tarafsız bir karar verebileceğini bir düşünmek gerekiyor.

Sürekli, “yargıya müdahale etmeyin, mahkeme kararlarına saygılı olun” diye bağıran AKP ve şeriatçı kadroya da bir anımsatma bulunmak gerekiyor. AİHM de bir mahkeme ve yargıçlardan oluşuyor. Son aldığı karar da türban ile ilgili. Peki neden “AİHM’in aldığı karar bizi bağlamaz. Alınan bu karar siyasidir” diye yaygara koparıyorsunuz? Susun ve mahkeme kararına saygılı olun. Sizin şu anda mahkeme kararlarının siyasi olduğundan ya da çifte standart uygulandığından söz etmeye hiç hakkınız yok. Mahkeme yerine ulema kararlarını ciddiye alan bir düşünce hukuka saygıdan bahsediyorsa bizi ancak güldürür. Hani Türkçe’de bir deyim vardır. Et verince mır mır ot verince hav hav…

Tüm bu toz duman arasında ise 4 aydır tutuklu olmasına karşın, bir kere bile duruşmaya çıkarılmayan Enver Arpalı geç işleyen adaletin kurbanı oluverdi. Çok kötü bir biçimde de olsa koltuklarına sıkı sıkıya bağlı olanlara onur kavramını bir kez daha anımsattı. Bu noktadan sonra suçsuzluğunun kanıtlanması onurunu geri getirecektir (Türk ulusunun gözünde asla yitirmedi) ama yaşamını değil.

Cepheler belirlenmeli

Burada Türk Ulusu artık bu kavganın perde arkasını görmeli. Yaratılan bu ortam içinde AKP’nin ve şeriatçı kesimin orman içinde ağacı göstermeme gayreti var. Başlatılan bu savaşın nedeni ne Rektörün tarihi eser kaçakçılığı ne de ihaleye fesat karıştırması. Burada hedef alınan, kişiler değil değerler bütünüdür. Bir kez daha yineliyorum. Rektör suçludur ya da değildir. Orasına elbette mahkeme karar verecek. Görünürdeki hedef Yücel Aşkın olsa bile gizli stratejik hedef Atatürk Türkiye’sini ayakta tutan kurumlardır.

Eğer AKP yolsuzlukların üstüne bu kadar gitmek istiyorsa, bu kadar hukuk düşkünü ise kaldırsınlar milletvekilliği dokunulmazlığını. Adı yolsuzluğa bulaşmış AKP milletvekillerini yargı önüne çıkarıp niyetlerindeki dürüstlüğü bize kanıtlasınlar Fakat yapmazlar. Çünkü erişilmek istenen hukukun üstünlüğü değil, Yücel Aşkın üzerinden, kendi önlerinde en büyük hedef olarak gördükleri üniversitelere ulaşmak. Zaten bunu da açıkça belli ediyorlar. Şeriatçı basın diğer yaptıkları yayınlar ile diğer üniversiteleri de hedef olarak göstermeye başladı. Büyük olasılıkla, bunu başardıkları takdirde bir sonraki hedefleri 19 Mayıs Üniversitesi olacak. Çünkü bu üniversitenin rektörü de Atatürkçü kişiliği ile biliniyor. Bundan sonra sıra diğer üniversitelere gelecek. Tüm üniversiteler sindirildikten sonra geriye fethetmeleri gereken tek bir kurum kalacak: Ordu.

Sıradaki hedef: Ordu

Zaten bunun adımı da İlhami Erdil Paşa ile atıldı. Ordu’ya gönderilen bu ileti ile bir gözdağı verildi. AB süreci ile zaten Ordu’nun önünü iyice kestiler. Elbette ki Ordu bunu fark ediyordur. Araları şiir gibi güzel olsa bile, Cumhuriyet rejimini korumakla görevlendirilmiş olan Ordu kendi önlemini alacaktır. Eğer bu durum karşısında gerekli önlemler alınmazsa ulus devletten ümmet devlete doğru gidişin önünde hiçbir engel kalmayacak. İran örneği bizim için yeterli bir örnektir. Atatürkçüler bu gelişmeleri fark etmeli artık başlarını kumdan çıkarmalıdırlar. Kavga yolsuzluk boyutunu çoktan aşarak doğrudan Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerine yönelmiş durumda. Cephenizi buna göre belirleyin.

Fakat karşı cephenin gözden kaçırdığı ya da önem vermediği çok daha güçlü bir engel var karşılarında. Kim mi? Açsınlar Bursa Nutku’nu bir okusunlar...


http://www.turksolu.org/95/selim95.htm

 

Laikliği savunmanın bedelini ödetiyorlar

10 Mart 2007

 

Olağanüstü toplanan Rektörler Komitesi, YYÜ Rektörü Yücel Aşkın'ın komploya kurban gittiğini bildirdi. Komitenin açıklamasında, Prof. Aşkın için, ‘Medreseleştirilmek istenen üniversitenin laik ve çağdaş yapısını korumak için bedel ödemek zorunda kaldı' denildi.

TUTUKLANAN Yüzüncü Yıl Üniversitesi (YYÜ) Rektörü Prof. Dr. Yücel Aşkın için dün olağanüstü toplanan Rektörler Komitesi, Van'a ‘destek çıkarması' yapma kararı aldı. Komitenin dünkü toplantısı sonrasında Adalet Bakanı Cemil Çiçek ile görüşmek üzere Adalet Bakanlığı'na yürüyen rektörler, pazar günü de özel uçak kiralayarak Van'a gidiyor.

AÇIK KOMPLO

Rektörler Komitesi, YÖK Başkanı Prof. Dr. Erdoğan Teziç başkanlığında dün YÖK'te toplandı. Yaklaşık 4 saat süren toplantı sonunda ‘muhtıra' niteliğinde bir bildiri yayımlayan rektörler, ‘komplo olduğu açıkça ortada' dedikleri olayı şiddetle kınadılar. Komite, olayla ilgili ‘Hukuki bir zemine oturmaktan hayli uzaktır' değerlendirmesi de yaptı.

YETKİ YÖK'ÜN

Teziç
'in, rektörlerin uzun süren alkışları arasında kamuoyuna açıkladığı bildiride, ‘Komite olarak Rektör'e sahip çıkmaya kararlıyız. Rektöre sahip çıkmak, Cumhuriyet'e sahip çıkmakla eş anlamlıdır' denilen bildiride, olayın kovuşturulmasının YÖK'ün yetkisinde olduğu halde, Van Cumhuriyet Başsavcılığı'nın dosyayı görevsizlik kararı alarak YÖK'e göndermediğine işaret edildi.

AB'YE KÖTÜ ÖRNEK

Tutuklama işleminin AB ile müzakereler sürecinde büyük infiale neden olduğu vurgulanırken, ‘Bu çarpık olay, Türkleri, insan haklarına önem vermeyen bir biçimde gösteren Türkiye karşıtlarına AB'de bir fırsat daha tanınmasına yol açmıştır' denildi.

KADRO HATASI

Üniversitenin kuruluşunda oluşturulan idari kadronun önemli kısmının nitelikli olmadığı, Aşkın'a yüklenen hataların aslında bu kadroların yükümlülüğünde olduğu ifade edildi. Savcılığın bilirkişi tayin ettiği Sedef Er'in, ‘İdari Mali İşler Daire Başkanlığı'ndan, malzemelerin bütçelendirilmesindeki kusuru nedeniyle alındığı' ve ‘soruşturmada ihbarcı olarak önemli rol üstlendiği' bildirildi.

AĞABEY ÇELİK

‘Olayda adı geçen bir başka eleman'
ifadesiyle Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik'in ağabeyi, Tıp Fakültesi Sekreteri Ramazan Çelik hakkında, cihaz alımı projesindeki ihmali nedeniyle soruşturma açıldığı belirtildi. Soruşturma sırasında emeklilik dilekçesi veren ağabey Çelik için ‘Her nedense daha sonra dilekçesini geri almıştır' denildi.

KAMUOYU DUYSUN

Rektörler Komitesi bildirisinin sonuç bölümünde kamuoyuna seslenilerek, ‘Rektör Yücel Aşkın'ın, çete kurarak suiistimal yaptığı için mi, yoksa medreseleştirilmek istenen üniversitenin, Cumhuriyet'in laik, çağdaş yapısını korumuk için mi bedel ödemek zorunda kaldığını takdirinize sunuyoruz' denildi.

Serbest kalamadı

YÜZÜNCÜ Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi'ne 25 milyon dolarlık tıbbi cihaz alımında usulsüzlük yapıldığı iddiasıyla geçen cuma tutuklanan Rektör Prof. Dr. Yücel Aşkın'ın avukatları, Van 4. Ağır Ceza Mahkemesi'ne 89 maddelik bir itiraz dilekçesi verdi. Dün itirazı karara bağlayan Mahkeme Başkanı Hákim Mahir, Prof. Dr. Aşkın'ın tutukluluk halinin devamına karar verdiğini açıkladı. Hukukçular, Rektör Prof. Dr. Aşkın için savcılığa tahliye talebinde bulunubileceğini, mahkemenin de dava açılana kadar ayda bir bu talebi değerlendirmeye alacağını söyledi.

Görevden almayız

YÖK Başkanı Prof. Erdoğan Teziç, rektörlerle birlikte düzenlediği basın toplantısında, Van Cumhuriyet Başsavcılığı'nın yürüttüğü soruşturmanın selameti açısından Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Prof. Yücel Aşkın'ı görevden almalarının söz konusu olmadığını söyledi.

Kimseyle görüşmüyor

PROF. Dr. Yücel Aşkın'ın ihalede usulsüzlük iddiasıyla tutuklandığı soruşturma kapsamında YÖK'ün hazırladığı raporda ‘Aşkın'ı yakan kadın' olarak gösterilen Sedef Er, kimseyle görüşmüyor. Üniversitede çalıştığı dönemde Aşkın'ın görevden aldığı Er, YÖK'ün hazırladığı raporun basına sızmasının ardından dün, son 3 aydır görevlendirildiği adliyede kimseyle görüşmedi. Er'e ulaşmaya çalışan gazeteciler de adliyeye sokulmadı.

CHP Van'a araştırma heyeti gönderiyor

CHP
Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yücel Aşkın'ın durumunu araştırmak üzere Van'a bir heyet gönderiyor. Yılmaz Ateş Başkanlığı'nda CHP heyeti bugün Van'a gidecek.

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal başkanlığında dün toplanan CHP Merkez Yönetim Kurulu, Aşkın'ın tutuklanmasına ilişkin gelişmeleri yerinde incelemek üzere Van'a bir heyet gönderme kararı aldı. Heyette, Hasan Fehmi Güneş, Sırrı Özbek, ve Mahmut Duyan yer alıyor.

 

http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=3413637&tarih=2007-03-10

***

YÖK-iktidar kavgası

Radikal-çevrimiçi

Rektörler Komitesi: 'Aşkın'a sahip çıkmak, Cumhuriyet'e sahip çıkmak demek. Tutuklama hatalı'. Adalet Bakanı Çiçek: YÖK bildirisi yanlış iş

20 Ekim 2005 

 

RADİKAL - ANKARA - Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Yücel Aşkın'ın bir soruşturma çerçevesinde tutuklanması, rektörleri isyan ettirdi. Dün olağanüstü toplanan Rektörler Komitesi yayımladığı bildiride hem hükümete hem yargıya hem de polise sert çıktı. Rektörler Yücel Aşkın'a destek vermek amacıyla 23 Ekim tarihinde Van'a gitme kararı da aldı.


Komite, dün YÖK Başkanı Erdoğan Teziç başkanlığında bütün rektörlerin katılımıyla toplandı. Toplantı öncesinde konuşan Teziç, yargıya güvenmeme gibi bir durumun söz konusu olmadığını, ancak Aşkın'ın tutuklanması ile ilgili konunun YÖK tarafından incelenmesi gerektiğini söyledi. Teziç, bu amaçla YÖK Başkanvekili Prof. Dr. İsa Eşme'nin Van'a giderek incelemeler yaptığını ve bir rapor hazırladığını belirtti. 3.5 saat süren toplantı sonrasında Başkan Teziç tarafından Rektörler Komitesi adına sert bir bildiri metni okundu. Rektörlerin, Rektör Yücel Aşkın'a sahip çıkma amacıyla hazırladığı bildiri şöyle:


Rektör Aşkın'ın tutuklanma işlemi ve sayın Rektörümüze karşı amacı aşan tavır ve davranışlar kamuoyunda ve yükseköğretim caimasında infiale neden olmuştur. Bu çarpık olay Türkiye karşıtlarına Avrupa Birliği'nde bir fırsat daha tanınmasına yol açmıştır.

'İdari kadro yetersiz'


1- Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nin kuruluşunda oluşturulan idari kadronun önemli bir kısmı yükümlendikleri görevler açısından nitelikli değildir. Elemanların istihdamında bölgesel baskılar siyasi eğilimler ve hatır gönül ilişkileri etkili olmuştur.


2- İhale işlemlerini yürütenler yasal kısıtlamalar nedeniyle mevcut yönetim tarafından değiştirilememiş, nitelikli eleman temin yoluna gidilememiştir.


3- İdari kadronun yetersizliği nedeniyle satın alma ve alınan malzemelerin demirbaşa geçirilme sürecinde sorun yaşanmıştır. Bu kapsamda dış kredi yoluyla malzeme alımında ihmal, işi savsaklama nedeniyle malzemelerin kesin kabulünde idari ve mali birimler tarafından bürokratik hatalar yapılmıştır. Maliye Bakanlığı müfettişlerince düzenlenen raporda da bu durum tespit edilmiştir. Bu hataları yapanlar daha sonra kendi hatalarını Rektör Yücel aşkın aleyhinde kullanmışlardır.


4- Şöyle ki; eski rektörün özel kalemi iken İdari ve Mali İşler Daire Başkanı olan ve maladeniyle görevinden alınarak başka göreve verilen bir personel, soruşturmada ihbarcı olarak önemli rol üstlenmiştir. Hakkında üniversite tarafından soruşturma açılan bir kişinin savcılıktan ismen istenerek soruşturma sürecinde bilirkişi olarak görevlendirilmesi bunun somut bir göstergesidir.


5- Olayda adı geçen bir başka eleman da Tıp Fakültesi Genel Sekreteri R. Çelik'tir. Adı geçenin hakkında cihaz alımı projesindeki ihmali nedeniyle soruşturma açılmış, soruşturma sırasında emeklilik dilekçesi vermiş, daha sonra her nedense dilekçesini geri almıştır.


6- Rektör Aşkın, tutuklanma ile sonuçlanan sorgulama sürecinde kişiliği ve temsil ettiği makamla bağdaşmayacak ölçüde kötü, onur kırıcı muamelelere maruz bırakılmıştır. Sayın hâkim Sinan Sivri tarafından rektöre kelepçe takılmasının istenmesi, 10 saati aşan soruşturma safhası boyunca ayakta tutulması, bitkin ve yorgun olmasına rağmen uzun bir yol yürümek zorunda bırakılması iddiaları da üniversite camiasını dehşete düşürmüştür.


7- Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nde Rektör yücel Aşkın'ın tutuklanması ile sonuçlanan olayın perde arkasında bir komplo olduğu yönünde şüpheler uyanmaktadır. Buna göre olay, hukuki bir zemine oturmaktan hâlâ uzaktır.


8- 2547 sayılı kanunun 53'ncü maddesi kapsamında bu olayın kovuşturulması Yüksek Öğretim Kurulu'nun yetkisinde olup Van Cumhuriyet Başsavcılığı'nın dosyayı aynı savcılığın 2002 yılında yapmış olduğu gibi görevsizlik kararı alarak görevli ve yetkili olan Yüksek Öğretim Kurulu'na göndermesi gerekmektedir. Oysa savcılık Ceza Muhakemesi Kanunu'nun olaya uygulanmaması gereken 250'nci maddesinden yararlanmak suretiyle arama ve tutuklama kararlarını talep etmiş ve bu talepleri kabul görmüştür. Ancak anılan kanunun ilgili maddesinde yer alan suçun yeni Türk Ceza Kanunu'nda yer almaması oldukça düşündürücüdür.


Rektörler Komitesi Aşkın'ın çete kurarak suiistimal yaptığı için mi yoksa medreseleştirilmek istenen üniversitenin Cumhuriyet'in laik, çağdaş yapısını korumak için mi bedel ödemek zorunda kaldığını kamuoyunun takdirine sunar. Rektörler Komitesi olarak sayın rektör Yücel Aşkın'a sahip çıkmakta kararlıyız. Rektör Yücel Aşkın'a sahip çıkmak Cumhuriyet'e sahip çıkmakla eş anlamlıdır."

Tutukluluğa devam
Aşkın'ın cezaevine konulmasına tepkiler sürerken avukatlarının, Van M Tipi Cezaevi'nde bulunan rektör Aşkın'ın tutuklanmasına yaptığı itiraz, Van 4'üncü Ağır Ceza Mahkemesi'nce reddedildi. Avukatı Teoman Evren, müvekkilinin tutukluluk halinin kaldırılması için önceki gün Van 4'üncü Ağır Ceza Mahkemesi'ne 89 maddeden oluşan bir itiraz dilekçesi vermişti. Ancak Aşkın'ın tutukluluk halinin sürmesine karar verildi.

 

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=167548

***


 

Cumhuriyet ve üniversiteler şeriatçı kuşatma altında

TÜRKSOLU

Türkiye

Emin Sami Arısoy

 

Türkiye Cumhuriyeti 29 Ekim 1923’te kuruldu. Türkiye Cumhuriyeti bugün seksen iki yaşında. Mustafa Kemal Atatürk’ün yaşamı, en gerçek yol göstericinin bilim olduğunu milletine öğretmekle geçti. Bundan ötürü, kurduğu Cumhuriyet’in, molla ve din satıcılarına; açıkça söylenirse, Türk Milleti’nin inançlarını kendi çıkarları için kullanan, -bu nedenle, İslam inancı açısından da ‘münafık’ (nifak sokucu) olan,- düzeysiz pazarlamacı güruhuna bırakılamayacağını, yaşamı boyunca bütün davranış ve uygulamalarıyla gösterdi. Kubilay’ı Menemen’de vahşice şehit eden cani yaratıkların uğradığı son, Mustafa Kemal duruş ve tavrını bu konuda yeterince özetlemiş olsa ve karanlık özlemcisi benzeri yol arayışçıları için de çok önemli bir ders olsa gerektir…

Ama, pek öyle olamadığı anlaşılıyor… Ulu Önder’in aramızdan ayrılışıyla başlayan karşıdevrim süreci, ilkesiz ve sorumsuz iktidarların, bedeli ne olursa olsun yönetimi elden bırakmamak, sonuçta, ülkenin her şeyinden alabildiğince sebeplenmek yarışı uğruna giderek azgınlaştı ve vatanımızı bugünlere getirdi.

Bugün dünyanın en borçlu ülkesinde, şeriat pazarlayarak ve ABD’nin bölgedeki çıkarlarına değnekçilik yapmak koşuluyla doğrudan ABD eliyle iktidara gelen bir zihniyetin elinde vatanımız… Bu zihniyetin başı, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel değerlerine karşı çıkmanın, yoldan çıkmanın hesabını Türk Milleti’ne cezaevinde öderken, Irak’ta en az yüz bin insanın ölümünden sorumlu, insanlık düşmanı Bush’un ‘eliyle’ iktidara taşındı ve dokunulmazlık zırhına bürünerek kısa sürede ‘ar namus tertemiz’ birisi durumuna geliverdi… Ayrıca, dokunulmazlık zırhı olmasa, bu zihniyetin iktidarını yürütenlerin en az yarısının, yolsuzluk nedeniyle, yani, anlayacakları dille söylenirse, ‘haram yeme’ nedeniyle çoktan ‘hapishanelik’ olduğunu nasıl unutabiliriz?

Bugün Kıbrıs, Ege karasuları, Fener Rum Patrikhanesi, Güneydoğu gibi, Türkiye’nin duyarlı davalarından verilen geri dönüşsüz ödünler sonucunda söz konusu olabilen, ne idüğü belirsiz (ucu açık) bir AB sürecindeyiz… AB ve ABD ne derse yapan bir zihniyet hüküm sürüyor iktidarda… Ülkemizin en büyük haberleşme, enerji, sanayi kuruluşları, limanları, havaalanları, toprakları, kıyıları, yabancılara ya da onların yerli ortaklarına satılıyor; adeta yağmalanıyor ardı arkasına. İktidarın başındakiler, temel görevlerinin ülkeyi pazarlamak olduğunu açıkça, hiç sıkılmadan, hiç utanmadan söyleyebiliyor…

Yurtdışı ve yurtiçi büyük para musluklarının iktidarın denetiminde olması, basın-yayın organlarını çoktan iktidarın palyaçosu yapmış durumda. Onlarca gazete, dergi, televizyon ve radyo kanalı, arkalarındaki satılmış basın-yayın tekelinin güdümünde ‘mütareke medyası’ rolünü oynuyor.

Aslında çıkarının kalemi bu ihanet medyasının alkışları, AB süreci ‘yel’i ve ABD’nin baş okşamaları, çıkarları uğruna dinini bile satabilecek tıynetteki bir iktidarın kara düzen özlemini elbette bir gün doruğa çıkaracaktı. İşte bugün, o gün gelmiştir…

Türkiye’nin böyle bir iktidarın elinde uçuruma taşındığını dile getiren Atatürk Gençliği’ni, Cumhuriyeti korumak ve kollamakla görevli kuvvetleri görevini yapmaya çağıran “Ordu Göreve” pankartı nedeniyle o zaman yerden yere vuran üniversiteler şimdi olan biteni düşünedursun, Cumhuriyeti korumak ve kollamakla görevli kuvvetler yaşananları şiir gibi seyrededursun; azıyı iyice ele almış, şeriat özlemcisi bir iktidar, üniversiteler ve basına yuvalanmış, bir kısım taşeronu da ne yazık ki akademik unvanlı bölücü Taşnak-Hoybun çetelerinin, şeriatçı kalem ağalarının zafer çığlıkları arasında, Cumhuriyet’in tüm değerleriyle hesaplaşmak üzere, Cumhuriyet’le tümden hesaplaşmak üzere artık maskesini sıyırmıştır…

Cumhuriyet üniversiteleri kuşatma altında

Böyle bir gafil ‘son hesaplaşma’ adımının en önemli hedeflerinin bilim kuruluşları, özellikle üniversiteler olacağı açıktır. Çünkü, Türk tarihinin son yüzyılı birçok kez göstermiştir ki; Türk topraklarında, Türk Milleti ve Türk Devleti’ne kasteden bütün hareketler hak ettiği yanıtı önce üniversiteden ve onun ikliminde yetişen Türk Gençliği’nden almıştır. Bu Çanakkale’de de böyle olmuştur, Altıncı Filo denize dökülürken de; “27 Mayıs”ta da böyle olmuştur, ODTܒde ABD Büyükelçisi’nin arabası yakılırken de; son on yılda İnönü, Ondokuz Mayıs gibi üniversitelerimizde şeriatçı kuşatma kırılırken de…

O nedenle, şeriatçı zihniyet, iktidarın tüm olanaklarını kullanarak ülkenin bilim kalelerine saldırmakta, onları amacını engelleyen başlıca hedefler olarak görmektedir. Üniversitelerin özerk yapısı, şeriat bezirgânlarının oralarda topluca örgütlenmesini önlemektedir. Öyleyse, engelin aşılması, hedefin ne yolla olursa olsun zayıflatılmasını gerektirmektedir. Bugün gözü dönmüş iktidarın yapmaya çalıştığı da budur.

Şeriatçı hareket, önce ülkemizin en saygın bilim kurumlarından TÜBİTAK’ı ele geçirmeye çalışmış; yapısını değiştirmiş, kadrolarını dağıtmış, onu kısmen iktidara bağımlı konuma sokmuş; sonuçta amacına önemli ölçüde ulaşmıştır.

Üniversitelere gelince; araştırma görevlisi kadroları için Maliye Bakanlığı ve iktidardan izin alınması koşulu getirilerek üniversitelerin eli kolu bağlanmış, üniversite genel ve yatırım bütçeleri kısılmış, üniversitelerin ‘beden eğitimi kültür spor dairesi’ gibi çeşitli birimlerinin bütçeleri genel bütçe içine alınarak dolaylı kısıtlamalar yapılmıştır. Bir süredir artık hiçbir üniversiteye ek bütçe verilmemekte, ek kadro verilmemekte, hiçbir yeni olanak sağlanmamakta, hatta üniversitelerin bu tür istemlerine yanıt bile verilmemektedir.

Ülkenin iktidarına çöreklenen gözünü kan bürümüş zihniyet, kuduz bir iştihayla üniversitelerin çağdaş yapı ve yöneticilerine saldırmaktadır sürekli. Ondokuz Mayıs Üniversitesi’nde şeriata geçit vermeyen rektör, önce TBMM incelemesi, ardından soruşturması ile alaşağı edilmek istenmektedir. Son dönemde, üniversitelere özel görevle geldiklerini saklamayan onlarca maliye müfettişi, başta Ondokuz Mayıs, İnönü, Kocaeli, Marmara, İstanbul Üniversiteleri olmak üzere birçok üniversitede yoğun incelemeler yapmakta, şu anda görevde bulunan üniversite yöneticilerini karalayabilecek bir kusur bulabilmek için neredeyse çırpınmaktadır.

Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi olayı

Atatürk’ün doğumunun yüzüncü yılı anısına kurulan Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, kuruluşundan başlayarak, yöreye hakim tarikatlarca bir şeriat medresesi durumuna getirilmek istenmiştir. Bu üniversitemizde, başımızdaki iktidarın ağababalarından Said-i Nursi’nin yolunu güden şeriatçı bir kadronun hakimiyeti herkesçe bilinmektedir. Ancak, üniversitede Rektör Prof. Dr. Yücel Aşkın’ın göreve gelmesi, şeriatçı kadrolaşmada delikler açmıştır. Böylece, Prof. Aşkın hedef tahtası durumuna gelmiştir. Üniversitede, aralarında Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in -ki eğitimindeki tez konusu Said-i Nursi ile ilgilidir- ağabeyi Ramazan Çelik’in de bulunduğu yönetsel kadronun yetersizliği, dış kredi yoluyla alınan malzemelerin kesin kabulünde bürokratik kusurlara yol açmış, bu hataları yapanlar, kendi hatalarını, daha sonra göreve gelen Rektör Yücel Aşkın aleyhine kullanmışlardır. Örneğin, o dönemde, Tıp Fakültesi Sekreteri Ramazan Çelik hakkında cihaz alımı projesindeki ihmali nedeniyle soruşturma açılmış, bu kişi soruşturma sırasında emeklilik dilekçesi vermiş, daha sonra her nedense dilekçesini geri almıştır. Ancak, sonuçta, çoğu kendi görev döneminden önce yapılan bürokratik hatalar, Prof. Aşkın’ı, fırsatı ganimet bilen bir zihniyetle, tutuklanmaya uzanan bir sürece taşımıştır.

Konu yargıya aktarılmıştır. Ama, Rektör Yücel Aşkın, tutuklanma ile sonuçlanan sorgulama sürecinde, kişiliği, görevi, makamı ve kurumunun kişiliğiyle bağdaşmayacak ölçüde kötü ve onur kırıcı muamelelerle karşılaşmıştır. Rektör Aşkın, on saati aşan sorgulama süresince ayakta tutulmuştur. Hakim Sinan Sivri, Rektör Aşkın’a kelepçe takılmasını istemiş, ancak bu istek son anda önlenmiştir. Yorgun ve bitkin durumda olan Profesör Yücel Aşkın, yaklaşık bir buçuk saat yürütülerek ve adeta halka gösterilerek tutukevine götürülmüş, içlerinde ağır suçlular ve şeriatçılıktan hüküm giymiş kişilerin de bulunduğu hükümlüler arasına alınmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti Üniversite Rektörleri, gelişmeler üzerine acilen toplanmış ve Yükseköğretim Kurulu Rektörler Komitesi olarak, konudaki kaygılarını dile getiren bir basın açıklaması yapmıştır. İçinde Hakim Sinan Sivri, Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik ve Adalet Bakanı Cemil Çiçek’i de barındıran Türk Milleti’ne yapılan bu basın açıklaması, tarihsel bir saptama niteliği taşıyan aşağıdaki cümlelerle sona ermektedir:

“Van Yüzüncü Yıl üniversitesi’nde Rektör Yücel Aşkın’ın tutuklanması ile sonuçlanan olayın perde arkasında bir komplo olduğu yönünde şüpheler uyanmaktadır. Buna göre olay hukuki bir zemine oturmaktan hayli uzaktır.

2547 sayılı kanunun 53. maddesi kapsamında, bu olayın soruşturulması, Yükseköğretim Kurulu’nun yetkisinde olup Van Cumhuriyet Başsavcılığı’nın dosyayı, aynı savcılığın 2002 yılında yapmış olduğu gibi, görevsizlik kararı alarak, görevli ve yetkili olan Yükseköğretim Kurulu’na göndermesi gerekmektedir. Oysa, Savcılık, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun olaya uygulanmaması gereken 250. maddesinden yararlanmak suretiyle, arama ve tutuklama kararlarını talep etmiş ve bu talepleri kabul görmüştür. Ancak, anılan kanunun ilgili maddesinde yer alan suçun, yeni Türk Ceza Kanunu’nda yer almaması oldukça düşündürücüdür.

Sonuç olarak, Rektörler Komitesi, Rektör Yücel Aşkın’ın çete kurarak suistimal yaptığı için mi, yoksa medreseleştirilmek istenen Üniversitenin, Cumhuriyetin laik, çağdaş yapısını korumak için mi bedel ödemek zorunda kaldığını kamuoyunun takdirine sunar.

Rektörler Komitesi olarak, Sayın Yücel Aşkın’a sahip çıkmada kararlıyız. Rektör Yücel Aşkın’a sahip çıkmak, Cumhuriyet’e sahip çıkmakla eş anlamlıdır.”

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun seksen ikinci yılında, Atatürk Gençliği ve Türk Milleti, Cumhuriyet’e sahip çıkmanın, Cumhuriyet’in değer ve kazanımlarını savunmanın bilincindedir.

Kemalist Devrim, Türkiye Cumhuriyeti topraklarında eninde sonunda ama mutlaka tamamlanacaktır ve Türk Milleti’nin dış ve iç düşman ve asalaklarına karşı Mustafa Kemal Atatürk duruş ve tavrı, sonunda mutlaka ve gereğince sergilenecektir.

Ancak, bu arada, Türkiye Cumhuriyeti üniversitelerinin, -ilgilisinin anlayabileceği dille söylemek gerekirse,- Türk Milleti ve Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyet Türkiyesi’nin cami duvarları olduğunu da kimse unutmamalıdır...


http://www.turksolu.org/93/arisoy93.htm

***

Rektör Aşkın'a karşı Kürtçü-Şeriatçı ittifakı

TÜRKSOLU

Yavuz Selim

 

Rektör Aşkın'a karşı Kürtçü-Şeriatçı ittifakı

Van Kütüğü

Çıkar amaçlı çete kurmak, ihaleye fesat karıştırmak ve tarihi eser kaçakçılığı yapmak gibi suçlardan tutuklu bulunan, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Yücel Aşkın ilk davasından beraat etti. 15 Ekim’den beri tutuklu bulunan Aşkın’ı tarihi eser kaçakçılığı davasından beraat ettiren Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nin beraat ettirme gerekçesi gayet açık: Suçla ilgili kanıtların kesin ve inandırıcı olmaması ve işlediği suçun sabit olmaması.

Açılan diğer davaların sonuçlarının ne olacağını şimdiden elbette bilemeyiz. Ama bu davalar da biraz ilginç. Savcının iddianamesindeki suçlardan birisi şöyle: Suç işlemek için örgüt kurmak ve kurduğu bu örgüte üye olmadan suç işlemek! Açıkçası ilginç bir suçlama. Ne kadar mantığımı çalıştırsam da ne denilmek istendiğini anlayamadım. Hukuk okumuşluğum var ama buradaki suçlamanın ne olduğunu çözemedim.

Aslında benim çözmem gereken başka sorunlar da var. Şimdiye kadar nasıl olmuş da farkına varamamışım. Bu ülkede adalet düşkünü, mahkemelerin bağımsızlığına gönül vermiş ne kadar çok gazete varmış. Haklarını yememek lazım. Yücel Aşkın’ın hapis cezası alması için ellerinden geleni yaptılar. Adaletin tecelli etmesi için gayret gösterdiler.

Suçu gerçekten büyüktü bu Rektör’ün. O’ndan önceki Rektörlere hiç benzemiyordu. Diğer Rektörler Türk Ulusu’nun bilgilenmesi için bilimsel çalışmalar yaparken, Yücel Aşkın üniversitedeki şeriatçı-Nurcu yapıyı dağıtmakla uğraşıyordu. Aşkın’dan iki önceki rektör, “Van Kütüğü” adlı bilimsel bir çalışma yayınlamıştı. Van Üniversitesi’nin niçin kurulduğunu yazıyordu:

“…Bediüzzaman hem İttihatçılara hem de Sultan Reşat’a ‘Şark böyle bir Darülfünun’a daha fazla muhtaçtır. Çünkü orası İslam dünyasının merkezidir.’ der. Bunun üzerine Doğu’da bir üniversite açılma sözü verilir.”

Kısacası eski yönetim, kadim Türk dostu, büyük yurtsever Said-i Kürdi’den alıntılarla üniversitenin kurulması gerekçelerini anlatırken, Yücel Aşkın, üniversitedeki bu kadroların yerine Atatürkçü ve bilimsel düşünen “vatan haini Atatürkçüleri” üniversiteye doldurmuştu. O ahenkli takunya seslerinin yerinde, Kemalist Devrim’i tamamlamaya ant içmiş gür sesler yankılanıyordu. Göz göre göre hukuk çiğneniyordu. Pervasızca yapılan bu Atatürkçü, laik, bilimsel kadrolaşmaya bir son vermek gerekirdi!

Başka ne yapmıştı Yücel Aşkın: Üniversite binasının hemen yanı başında büyük bir cami mevcut iken, caminin yanındaki bu üniversite binasının içine mescit yaptırılmıştı. Yücel Aşkın’ın da, “Bu kadar yakınımızda büyük bir cami varken mescide gerek yok” düşüncesiyle haklı olarak kapatılması, başta Rektör Aşkın olmak üzere üniversite yönetimine karşı gericilerin diş bilemesine yol aşmıştı.

Saldırıyı ilk olarak Atatürkçü Perinçek başlattı

Yücel Aşkın ise gitmemekte direniyordu. Sayısı belli olmayan imzasız ihbar mektupları yazılmış ama açılan tüm soruşturmalar takipsizlikle sonuçlanmıştı. Yücel Aşkın mahkum ettirildiği takdirde, Türkiye Cumhuriyeti’nin gelişmesinin önündeki en büyük engel olan ulus devlet anlayışına bir darbe vurulmuş olacaktı. Bu tamamlandıktan sonra diğer karargâhlara nasıl olsa sıra gelirdi.

Bu kutsal ittifakta yer alan “yurtsever Doğu Perinçek”i unutmadan geçmek olmaz. Şeriatçılardan önce ilk saldırıyı onlar başlatmıştı. Pek Atatürkçü Sayın Doğu Perinçek’in Aydınlık dergisinde, üniversite’de haç şeklinde yapılmış heykeller olduğu ileri sürülüyor ve buna kaynak olarak da Van’da yayınlanan Şehrivan gazetesini kaynak gösteriyordu. Şehrivan gazetesinin yayın çizgisi ise çok kısa bir inceleme ile ortaya çıkıyor: Atatürkçüleri hedef alan Kuvayı Milliye düşmanı bir yayın çizgisi. Böylece Kürt Said’i savunan Vakit ile Aydınlık aynı noktada ilerlediklerini bir kere daha gösterdiler.

Üstelik Türkiye’nin çıkarlarını düşünen Batılı stratejistler de kaç kez bu durumu vurgulamıştı. Kemalist ulus devlet Türkiye’nin gelişmesindeki en büyük engeldi. Yeni dünya düzeninde artık hiçbir geçerliliği kalmamıştı. Türkiye bu ideolojiyi bırakmalı, ulus devletten ümmet düzenine geri geçmeliydi. Böylece Türkiye, İslam dünyasının önderi durumuna geçebilirdi. Hungtinton böyle dememiş miydi? Türkiye Cumhuriyeti için bundan büyük bir iyilik olamazdı. Ha bu arada Türklük bilincinin yok olması da küçük bir ayrıntı idi.

Avrupa Birliği’nden tam destek

Bu onlara aynı zamanda Cumhuriyet’in önünde engel olarak gördükleri diğer kurumlara da bir gözdağı verme olanağı tanıyacaktı. Tüm Avrupa devletleri de onlara gereken desteği veriyordu zaten. Ordu’nun sivilleştirilmesi ve rejimin bekçiliğini üstlenme görevi nasıl olsa törpülenmeye devam ediyordu. Orhan Pamuk’u sonuna kadar savunan Avrupa ülkelerinden, Yücel Aşkın’ı savunmak için nedense en ufak bir tepki bile gelmemişti. Her ota maydanoz olan Avrupa Birliği, bu konuda sağır dilsizleri oynuyordu. Haklıydı ama Avrupalılar. Adamın önünde Atatürkçü gibi bir sıfat vardı. Atatürk lafını duyduklarında cin çarpmış gibi oluyor, 1920’li yıllara dönüyorlardı. Hani o Avrupalıların emperyalist politikalarına ilk kez dur diyen mazlum halkların önderi.

Yücel Aşkın, işte bu zihniyeti temsil ediyordu. Eyaletlerden oluşan, sömürgeleşmiş, yarı Kürtleşmiş bir Türkiye Birleşik Devletleri’nin önündeki en büyük engel. Suçlu ya da suçsuz olması önemli değildi. Önemli olan Atatürkçü olmasıydı.

Tahkikat Komisyonları yeniden doğuyor

Bu, uzun soluklu bir savaşım yolunda atılmış ilk adımlardan biridir. Kuşkusuz bunun devamı da gelecek. 19 Mayıs, İnönü ve daha niceleri. Bu yolda hukuk kuralları, insan hakları ve vicdan bile çiğnenebilir. 1950’lerin sonlarındaki Tahkikat Komisyonları gibi hem savcı hem yargıç olabilirler. Nitekim bunun ilk adımı da attılar. İnönü Üniversitesi’nde araştırma yapılmasını isteyen milletvekili, AKP tarafından Meclis Araştırma Komisyonu’nun başına geçirildi. Adalet, hukuk diye bağıranların gerçek niyetleri belli oldu. Atalarımızın dediği gibi, yalancının ampulü yatsıya kadar yanar.

Yüzüncü Yıl’daki dava gibi İnönü’deki davanın konusu da çok ilginç. Rektör, doçentin birini sürekli bir odaya kilitliyormuş, Doçent de her seferinde pencereden kaçıyormuş! Bakalım bu soruşturmadan nasıl bir sonuç çıkartacaklar. Kara mizah örnekleri çoğalmaya devam ediyor.

Bu arada şeriatçı medyanın tutumu da değme dansözlere taş çıkartıyor. Nalıncı keseri gibi her şeyi kendilerine göre yontmayı sürdürüyorlar. Yücel Aşkın’ın Ermeni olduğundan girip PKK’lı olduğundan çıktılar. Atatürkçü PKK’lı… Uydurmanın da bir sınırı olmalı. Ben, “ Vakit gazetesi yazarları kedi kurban ederken yakalandılar. Abdurrahman Dilipak satanist olduğunu itiraf etti” diye bir yazı yazmam. Neden? En ufak bir inandırıcılığım kalmaz. Yalnızca, insanları kendime güldürürüm.

“Türbanın yasaklanması insan haklarının ihlalidir” diye yazarlar ama bir bilim adamanın 10 saat boyunca ayakta bekletilmesini ya görmezden gelirler ya da savunmaya kalkarlar. Yücel Aşkın’ı PKK’yı desteklemekle itham ederler ama ömrünü Türk’ü arkadan hançerlemekle geçiren bölücü bir Kürt’ü yani Kürt Said’i sırf şeriatçı olduğu için göklere çıkarırlar, Kurtuluş Savaşı kahramanı ilan ederler. Tutarsızlıklar diz boyu devam eder.

Elbetteki bu savaş kısa sürecek bir savaş değildir. Düşman sinsi sinsi ve adalet maskesi altında ilerlemeye devam ediyor. Bu süreçte sahte Atatürkçüler de, Avrupa Teali Cemiyeti Mensupları da gün ışığına çıkacak. Biz mütareke dönemi basınını da gördük hükümetini de. Sonlarının ne olduğuna kılıçtan kınına süzülen kanlar gerekirse bir kez daha tanıklık edebilir.

 

http://www.turksolu.org/97/selim97.htm

***

 

Rektör Aşkın davasında iki savcı, iki talep

17 Mart 2007

 
Rektör Aşkın davasında iki savcı, iki talep Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi (YYÜ) Rektörü Prof. Dr. Yücel Aşkın ve 9 sanığın Tıp Fakültesi Araştırma Hastanesi’ne tıbbi cihaz alımında usulsüzlük yaptıkları iddiasıyla yargılandıkları davada, iki savcıdan Sezgin Kanmaz ’beraat’, Akın Karakaş ise ’mütalaa’ hazırlamak için süre istedi.

Duruşmada önce Savcı Sezgin Kanmaz esas hakkındaki mütalaasını okudu; soruşturma ve kovuşturma evresinde toplanan delillere göre sanıkların suç işlemek için örgüt kurduklarının tespit edilemediğini, dosyada da buna ilişkin bir delil bulunamadığını belirtti. Kanmaz, tüm sanıkların beraatini ve görevsizlik kararı verilmesini istedi. Savcı Akın Karakaş ise dosyanın 51 klasörden oluştuğunu ve tamamını inceleyemediğini, bu nedenle de Kanmaz’ın mütalaasına katılmadığını belirterek, mahkeme heyetinden kendi mütalaasını tamamlaması için süre istedi. Sanık avukatları, iki Cumhuriyet Savcısı’nın duruşmaya çıkmasının usule aykırı olmadığını, ancak esas hakkındaki mütalaayı hazırlayan savcının mütalaası yönünde karar verilmesini talep ettiler. Müdahil avukatı Hüsnü Tuna da; davanın kapatılmaya ve kolaycılığa gidilmeye çalışıldığını söyledi. Duruşma ertelendi.

 

http://www.hurriyet.com.tr/gundem/6142692.asp?m=1&gid=112&srid=3429&oid=5

***


 

FETHULLAHÇI PROVAKATORLER:

***

 

Aşkın davasında savcı skandalı

Şemdinli davasında astsubaylara verilen cezayı temyize götüren Savcı Kanmaz Rektör Aşkın davasının duruşmasına ikinci savcı olarak katılınca mahkemede kriz yaşandı. 50 klasör dosyayı bir günde inceleyen Kanmaz, 'yetkili savcı benim' dedi ve sanıkların beraatini istedi.

17.03.2007

VAN (CİHAN)
Çete suçundan yargılanan Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi (YYÜ) Rektörü Prof. Dr. Yücel Aşkın ve arkadaşlarının duruşmasında savcı skandalı yaşandı. Mahkemenin mütalaasını hazırlaması için dosyayı verdiği Savcı Akın Karakaş'ın yanı sıra Şemdinli olaylarında 39 yıl 10 ay 27 gün hapis alan astsubaylar davasını Yargıtay'a temyize götüren Savcı Sezgin Kanmaz da duruşmaya girerek sanıkların beraatini ve dosyalar için görevsizlik kararı istedi. Davada görevlendirildiği tam olarak anlaşılmayan Kanmaz'ın duruşmaya girerek sanıkların beraatini istemesi skandal olarak değerlendirildi.

Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi'nde yapılan duruşma dün saat 14:30 başladı. Duruşmaya sanıklardan Rektör Yücel Aşkın, Rektör Yardımcısı Ayşe Yüksel, Genel sekreter Yardımcısı Salih Yurtkuran, Bilgisayar İşletmeni Bilent Şahin ve Özel Güvenlik Birimi Müdürü Saffet Kara hazır bulundu. Diğer sanıklar duruşmaya katılmadı. Savcı krizinin yaşandığı duruşma şöyle gelişti:

DAVA DOYSASI SAVCI KARAKAŞ'A VERİLDİ

Bundan iki duruşma önce çete suçundan yargılanan sanıkların dosyası incelenmek üzere Savcı Akın Karakaş görevlendirildi. Ancak 50-51 klasörden oluşan dava dosyası 22 Şubat 2007'de yapılan celseden sonra Akın Karakaş'a tevdi edildi. Dosya için müataala hazırlanması istenen Akın Karakaş, bundan önceki duruşmada, dosyanın çok uzun olduğunu belirterek ek süre istedi. Akın Karakaş'a mütaalasını hazırlaması için ek süre veren mahkeme, duruşmayı 16 Mart 2007'ye erteledi.

Dün görülen duruşmanın başında mahkeme başkanı İlhan Kaya, Cumhuriyet Savcısı Sezgin Kanmaz'ın mütalaa için dosyanın kendisine verilmesine ilişkin 15 Mart tarihli dilekçesini okudu. Ardında Savcı Akın Karakaş, dosyanın ekleri ile beraber 50 ile 51 klasörden oluştuğunu belirterek, tamamını inceleyemediği için Savcı Sezgin Kanmaz'ın vereceği mütalaaya katılmayacağını söyledi. Dosyada bulunan klasörlerin büyük çoğunluğu incelediğini dile getiren Karakaş, son iki celsede dosyanın tarafına tevdi edildiğini hatırlattı. Karakaş, incelemenin sonuna gelerek mütalaanın hazırlama aşamasında olduğu için ek süre talebinde bulundu.

JET İNCELEMEYLE 'ÇETE YOK' DEDİ

Rektör Yücel Aşkın'ın Mayıs 2006 yılında başlayan duruşmalarından sadece ilk 2 duruşmasına giren Savcı Sezgin Kanmaz, 15 Mart 2007 (önceki gün) tarihli dilekçe ile dosyanın kendine verilmesi için mahkemeye başvurduktan sonra dosya kendisine tevdi edildi. Şemdinli davasında astsubaylara çıkan cezayı Yargıtay'a temyize götüren Sezgin Kanmaz, 51 klasörlük dava dosyalarını önceki gün aldıktan sonra dün dosya ile ilgili jet mütalaasını hazırlayarak mahkemeye sundu. Kanmaz, Rektör Aşkın ve arkadaşları için hazırladığı mütalaasında, soruşturma ve kovuşturma evresinde toplanan delillere göre sanıkların suç işlemek için örgüt kurduklarının tespit edilemediği, dosyada bulan ilişkin bir delil bulunmadığı söyledi.

GÖREVSİZLİK İSTEDİ

Sanıkların 'cebir ve tehdit'te bulunduklarına ilişkin bir delil bulunmadığı dolayısıyla bu suç yönünden tüm sanıkların beraatını isteyen Kanmaz, iddianamede sanıklara isnat edilen ihaleye fesat karıştırmak, ayrımcılık, özel hayatın gizliliğini ihlal etmek, kişisel verileri hukuka aykırı toplamak, ihale konusunun edinimine fesat karıştırmak, resmi evrakta sahtecilik yapmak, resmi evrakı yok etmek suçlamalarında ise mahkemenin görev yetkisine girmediğini kaydetti. Kanmaz ayrıca, bu suçlamalarla ilgili delillerin bulunup bulunmadığı takdir ve ifasının YÖK yasasının 53. maddesi uyarınca Yüksek Öğretim Kurumlarına ait olduğu için görevsizlik kararını istedi.

Mahkeme verdiği aradan sonra Savcı Akın Karakaş'ın mütalaasını hazırlaması için duruşma 24 Mayıs'a ertelendi.

 

Duruşmaya girmesi anlaşılır gibi değil

Sanık avukatları ise Savcı Sezgin Kanmaz'ın verdiği mütalaa doğrultusunda karar verilmesini isterken müdahil avukatlarından Hüsnü Tuna esasa ilişkin 6 sayfalık yazılı beyan ibraz etti. Tuna, duruşmaya sonradan giren ikinci cumhuriyet savcısı Sezgin Kanmaz'ın sanıkların beraate ve görevsizliğe ilişkin mütalaasını ne yaptığından sual olunmayan bir kurul görüntüsü veren YÖK'e gönderilmesi kapatılması şeklinde kolaycılığa girdiğini düşüncesinde olduklarını kaydetti.

Tuna, cebir ve tehdit olmadığı beyanına rağmen hala öğretim üyelerinin büyük baskı altında olduğunu iddia ederek, "Bir önceki duruşmaya katılmamış ve mütalaa için dosyanın kendisine verilmedi Savcı Kanmaz, mütalaa için incelenmek üzere 15 Mart yani dün tarihli bir talebi olmuştur. Dosyayı bir günde inceleyip bugün ibraz edilmiş bulunan mütalaasını hazırladığı görülmektedir. Duruşmaya girme ve mütalaa verme arzusunun neden kaynaklandığı anlaşılır değildir" dedi.

Avukat Hüsnü Tuna'nın bu eleştirilerine karşı Savcı Kanmaz, önceki aşamalarda duruşmaya iştirak ettiğini yaz ayında yapılan keşfe katıldığını vurguladı. İş bölümüne göre duruşmaya çıkma görevinin kendisine ait olduğunu kaydeden Kanmaz, bu konuda diğer savcının tereddüdü üzerine yazılı olarak görevlendirildiğini vurguladı.

 

http://www.yenisafak.com.tr/gundem/?t=17.03.2007&q=1&c=1&i=35463&Rektörü/kurtarmak/adina/hukuk/komedisi

***

51 klasörü bir günde inceleyen savcı, Aşkın'a beraat istedi

Suç işlemek için çete kurmak suçundan yargılanan Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yücel Aşkın ve arkadaşlarının duruşmasında sürpriz bir gelişme yaşandı.

17 Mart 2007

 

Mahkemenin, mütalaasını hazırlaması için dosyayı verdiği Savcı Akın Karakaş'ın yanı sıra Savcı Sezgin Kanmaz da mahkeme kararıyla duruşmaya girerek sanıkların beraatını ve dosyalar için görevsizlik kararı istedi. Şemdinli davasında astsubaylara çıkan cezayı Yargıtay'a temyize götüren Savcı Sezgin Kanmaz'ın 51 klasörlük dava dosyalarını önceki gün aldıktan sonra dün konu ile ilgili mütalaasını jet hızıyla hazırlayarak mahkemeye sunması dikkat çekti. Müdahil avukatı Hüsnü Tuna, Savcı Kanmaz'ın 51 klasörden oluşan dava dosyalarını bir günde inceleyerek duruşmaya katıldığını vurgulayarak, bu boyutta bir dosyanın 24 saatte incelenmesinin mümkün olmadığını belirtti.

Kanmaz, daha önce Van 1. Asliye Hukuk Mahkemesi'ne başvurarak dava dosyasının kendisine verilmesini talep etmişti. Savcı Kanmaz, Rektör Yücel Aşkın ve diğer sanıklar hakkındaki bazı suçlamalardan beraat isterken, bazı suçlamalar için de görevsizlik kararı verilmesini talep etti. Cumhuriyet savcısı esas hakkındaki mütalaasında soruşturma ve kovuşturma evresinde toplanan delillere göre sanıkların suç işlemek için örgüt kurduklarının tespit edilemediğini, dosyada da buna ilişkin bir delil bulunamadığını savundu. Kanmaz, sanıkların bu suçtan beraatlarını istedi. Sanıklara iddianamede isnat olunan ihaleye fesat karıştırmak, ayrımcılık, özel hayatın gizliliğini ihlal etmek gibi suçların ise mahkemenin görev alanına girmediğini iddia eden Savcı Kanmaz, bu suçlar için görevsizlik kararı talebinde bulundu.

Savcı Karakaş ise dosyanın 51 klasörden oluştuğunu ve tamamını inceleyemediğini, bu nedenle Savcı Kanmaz'ın mütalaasına katılmadığını belirterek, mütalaasını tamamlaması için süre talep etti. Sanık avukatları, 2 cumhuriyet savcısının duruşmaya çıkmasının usule aykırı olmadığını; ancak esas hakkındaki mütalaayı hazırlayan savcının mütalaası yönünde karar verilmesi gerektiğini savundu. Müdahil avukatı Hüsnü Tuna ise duruşmaya ikinci savcı olarak katılan Kanmaz'ın beraata ve görevsizliğe ilişkin mütalaasında, dosyanın YÖK Başkanlığı'na gönderilmesiyle davanın kapatılmaya ve kolaycılığa gidilmeye çalışıldığı düşüncesinde olduklarını söyledi. Bir önceki duruşmada bulunmayan Savcı Sezgin Kanmaz'ın, dosyayı inceleme talebinin 15 Mart'ta gerçekleştiğini ve mütalaanın, dosyanın bir günde incelenmesi sonucu hazırlandığını vurgulayan Tuna, "Kanmaz'ın duruşmaya girme ve mütalaa verme arzusunun neden kaynaklandığı anlaşılır değildir." dedi.

Müdahil Avukatı Tuna'nın ardından tekrar söz alan Savcı Kanmaz, dosyanın davanın önceki aşamalarında görev aldığını ve dosyayı, duruşma saatine kadar inceleyerek mütalaasını hazırladığını belirtti. Yaklaşık 2 saat süren duruşmada, mahkeme heyeti, Savcı Karakaş'ın esas hakkındaki mütalaasını hazırlaması ve müdahil avukatı Tuna'nın savunma hazırlama talebi üzerine duruşmayı erteledi.

Rektör Aşkın ile 9 sanık, "Suç işlemek için örgüt kurmak, örgüte üye olmak ve bu örgüt adına suç işlemek, suç işlemek için kurulmuş örgütün faaliyeti çerçevesinde haksız ekonomik çıkar sağlamak için manevi cebir ve tehditle ihaleye fesat karıştırmak, ayrımcılık, özel hayatın gizliliğini ihlal etmek, kişisel verileri hukuka aykırı olarak toplamak, ihale konusu edimin ifasına fesat karıştırmak, resmi evrakta sahtecilik yapmak, resmi evrakı yok etmek, görevi kötüye kullanmak" suçlarından yargılanıyor.

 

http://www.zaman.com.tr/webapp-tr/haber.do?haberno=514699

***