|
REKTÖR YÜCEL AŞKIN'A KOMPLO |
|
Rektör'den sonra hedefte Ordu var
Yavuz Selim
Aylardır Van Yüzüncü Yıl Üniversitesinde oynanmakta olan komedi filmi sonunda drama dönüştü. 5 Nisan tarihinde başlayan bu filmin ikinci perdesi, Üniversite Sekreteri Enver Arpalının cezaevindeki intiharı ile başladı. Aslında bu filmin senaryosu çok daha önceden AKPnin iktidara gelmesi ile hazırlanmıştı. Cumhuriyetin tüm kazanımlarını kendisi için bir engel olarak gören AKP iktidarı, rejimi yozlaştırmak ve kendi değer yargılarını topluma kabul ettirmek için çok yönlü ve çok destekli bir planı uygulamaya geçirdi. Kuşkusuz şunu iyi çözümlemek gerekir ki, AKP iktidarının bu konudaki en büyük avantajının dersine çok iyi hazırlanmış olmasıdır. 1960 Devriminin öncesi incelendiğinde rejimin en büyük koruyucuları olarak, Menderes hükümetinin karşısına üniversite ve Atatürkçü gençlik çıkmıştı. Devrim olana kadar Ordunun etkin bir rolü olduğunu söylemek son derece zordur. O dönemde de hükümet ile üniversiteler arasında tartışmalar ve sürtüşmeler başlamış, hükümet kendi politikasının önünde en büyük engel olarak gördüğü üniversiteler üzerinde bir baskı rejimi kurmaya çalışmıştı. Öğretim görevlilerini Kara Cübbeliler olarak niteleyen iktidar, fiziksel şiddet kullanarak onları sindirmeye çalışmıştı. Fakat bu plan 1960 Devrimi ile sona erdirilmişti. AKP iktidarı şimdiki planını uygulamaya koyarken en büyük engelin üniversite gerçeği olduğunu biliyor olmalı. Ve savaş stratejisi de Pentagonda buna göre çizilmiştir. 1980 sonrası yapılan uygulamalar ile gençlik artık depolitize olmuş ve ADKF dışında Atatürk devrimciliğini sahiplenen, politik bilinci olan, milliyetçi bir öğrenci yapılanması kalmamıştır. Bu durumda AKP iktidarının karşısında aşılması gereken en büyük engel olarak üniversiteler kalmaktadır. Elbette üniversite ile ideolojik ve bilimsel bir arenada savaş kazanamayacağını bilen AKP iktidarı için başka yollar aramak gerekliydi. Ulus kavramından ümmet kavramına geçiş sürecinde, Demoklesin Kılıcını bu düğümü çözmek için kullanılabilecek en iyi silahlardan birisi idi. Ulus devlet ya da ümmet Yaptığı uygulamalar ile şeriatçı ve Kürtçü kesimin bir numaralı düşmanlarından birisi olan Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü de seçilen ilk hedef olmuştu. 1999 yılında Yüzüncü Yıl Üniversitesinde görevine başladığı zamanlarda üniversite, tarikatların yuvalandığı bir cephe görünümümdeydi. Öğretim üyelerinin çoğunun elinde Nurcuların gayrıresmi tetikçiliğini yapan gazete bulunmakta; üniversite yerleşkesinde ellerinde tespih ayağında takunyalı insanlar cirit atmaktaydı. Bu üniversitede özellikle Nurcuların çok büyük bir çalışması bulunmaktaydı. Kürt Said tüm yaşamı boyunca burada Kürt gençlerinin okuyabileceği bir okul (Medreset-üz Zehra) kurmak için çabalamış ancak başarılı olamamıştı. Bu uğurda zamanın padişahı tarafından tımarhaneye bile gönderilmişti. Bu yüzden burada bir üniversite açılması Nurcular tarafından bir vasiyet olarak kabul ediliyor ve en büyük çalışmalarından birini de bundan dolayı bu üniversitede yürütüyorlardı. Aynı zamanda bu bölgede bir üniversite kurulması Atatürkün bir vasiyeti olduğundan dolayı bu iş gizliden gizliye rejim yanlıları ve şeriatçılar arasında bir güç savaşımına dönüşmüştü. Aşkın neden hedef oldu? Fakat Aşkının bu üniversitede göreve başlaması Cumhuriyet düşmanlarının tüm planlarının alt üst olmasına neden oldu. Aşkın göreve başlar başlamaz üniversitenin her tarafına ağ sarmış olan bu kişileri birer birer temizledi ve üniversitenin laik, Atatürkçü bir kuruma dönüşmesini sağladı. Artık gerici kuşatma yarılmıştı. Bundan dolayı Aşkın, artık rejim karşıtlarının bir numaralı düşmanı haline gelmişti. AKP iktidarı Yüzüncü Yıl Üniversitesi ile uğraşacağının ilk sinyallerini üniversite bütçeleri açıklanırken göstermişti. Diğer tüm üniversitelere %50-%121 arasında ödenek artışı yapılırken Yüzüncü Yıl Üniversitesinin bütçesi 456.000 YTL azaltılmıştı. Elbette ki bu kararın ideolojik düşünce dışında geçerli, mantıksal açıklaması yoktu. Buradan anlaşılabilecek tek sonuç Rektörün iktidar tarafından kara listeye alındığıdır. Daha sonra devreye Rektörü suçlayan imzasız ihbar mektupları girmeye başladı. Ve son imzasız mektup ile bugüne kadar gelen süreç başlamış oldu. Fakat başlangıcından itibaren tüm süreç hukuk yanlışlıkları ve komik iddialar ile sürdü. Tabii bu arada tüm Şeriatçı basında bir bayram havası esiyordu. Kan kokusu alan köpekbalıkları gibi hemen üşüştüler. Hem çocukları bile güldürecek kadar komik suçlamalar hem de belden aşağı vurmalar karşı cephenin düzeyini oldukça iyi bir biçimde gösterdi. İlk önce Vakit gazetesi Aşkının dedelerinin Müslümanlığa sonradan geçtiğini aslında Ermeni olduğunu açıklayarak büyük bir gazetecilik başarısına imza attılar. Ama gazetenin hiçbir aklıselim Müslüman yazarı da yolsuzlukla Ermeni olmak arasında bir bağ olamayacağını insanın sonradan Müslüman olmasının utanılacak, gizlenilecek bir davranış olmadığını yazabilecek kadar yüreklilik gösteremediler. Ne yani, eğer Rus olsa idi yolsuzluk yapmayacak mıydı? Bu durumda insan ister istemez şunu düşünebilir: Eğer Aşkının dedeleri Müslümanlığı seçmeyip Hıristiyan olarak kalmış olsalardı Vakit bunu haber yapmayacaktı. Yücel Aşkın elbette suçluydu. Çünkü dedeleri tıpkı Yusuf İslam gibi sonradan Müslümanlığı seçmişti. Hıristiyan olarak kalmaları gerekiyordu. Bunu yazanın referansının İslam olması da ayrı bir çelişki. Karşı cephenin İslamı bile tahrif etmesi gözlerinin nasıl karardığını bize en açık şekilde gösteriyor. Aşkın tarihi eser kaçakçısı mı? Yücel Aşkının görevi dolayısıyla Azerbaycanda bulunduğu bir zamanda evine baskın düzenlendi. Yapılan arama sonucunda evde birçok tarihi eser bulundu. Şeriatçı basın hemen koro halinde yayına başladı: Yapılan aramada birçok kaçak tarihi eser bulundu. Rektör parasıyla bu antikalar nasıl alındı?... Belaltı düzeyinde yayın yapmayı düstur edinen bu gazetelerin foyası çok çabuk ortaya çıktı. Yücel Aşkın, Bakanlık onaylı koleksiyoncu belgesine sahipti. Ayrıca sözü edilen tarihi eserlerin tüm değeri 5.000 YTLyi aşmıyordu. Kayıtsız görünen tarihi eserler için ise Müze Müdürlüğüne başvurulmuş ama bu işle ilgilenecek olan müze görevlisi izinde olduğundan dolayı Aşkına daha sonra gelmesi gerektiği bildirilmişti. Aramayı yapanlar tarihi eser olarak Aşkının dedesine ait İstiklal Madalyasını, sportif başarılar sonucu kazanılan madalyaları kısacası yabancısı oldukları her şeyi aldılar. Latince olmayan her şey tarihi eser olarak kayda geçirildi. Kaldı ki kaçakçılık yaptığı söylenen insan bu eserleri bir yıl önce halka açık olarak Yapı Kredi Kültür Merkezinde sergilemişti. Hem tarihi eser kaçakçılığı yapacaksın hem de onları tüm halkın görebileceği bir yerde sergileyeceksin Şu Yücel Aşkın okumuş, profesör olmuş ama hâlâ tarihi eser nasıl kaçırılır öğrenememiş. Sanık bundan dolayı bir kere daha suçlu. Bu arada Urartu sembolleriyle süslenmiş olan heykeli Haç gibi bize yutturmaya çalışmalarını unutmadık. Bunlar herhalde her sakallıyı dedeleri sanıyorlar. Ya da Türk halkını aptal yerine koyuyorlar. Tarihi eser kaçakçılığı ile ilgili bu soruşturmalardan bir şey çıkmayınca devreye ihale yolsuzluğu girdi. Fakat Rektörü doğrudan tutuklamak kolay olmayacaktı. 2547 sayılı yasa gereğince Rektör hakkında soruşturma yapabilmek için YÖKün ve Danıştay 2. Dairesinin onayı gerekiyordu. Bunu aşmanın tek yolu da davayı örgütlü suç kapsamına almak gereğiydi. Ve nitekim öyle oldu. Yücel hakkında Çıkar amaçlı çete kurmak suçlaması ile dava açıldı.
11 Temmuz 2005 tarihinde Genel Sekreter Yardımcısı Arpalı 14 Ekim 2005 tarihinde ise Yücel Aşkın tutuklandı. Tutuklanma sürecinde yaşananlar ise hukuktan anlayan bir çok kişiyi şaşırttı. Tutuklama yapılabilmesi için iki koşul gerekiyordu. Kanıtların karartılması ya da kuşkulu kişinin kaçma olasılığı. Fakat bu olayda iki koşul da gerçekleşmemişti. Birinci olarak Yücel Aşkının artık kanıtları karartma olasılığı bulunmamaktaydı. Soruşturmanın başlamasının üzerinden 3 ay geçmiş ve gerekebilecek tüm belgelere el konulmuştu. Polis ve savcı bu süre içinde Yücel Aşkının kullanabileceği her yeri aramıştı. Eğer üç ay içinde kanıtlar toplanmamışsa burada bir görevi ihmal suçu da vardır. Yani kanıtların karartılması olasılığı ortadan kalkmıştı. İkinci olarak Yücel Aşkın zaten soruşturmanın başlamasından sonra kendi isteği üzerine Azerbaycandan dönmüştü. Yani kaçma gibi bir düşüncesi yoktu. Kaçacak olduktan sonra niye kendi isteği ile tekrar Türkiyeye dönsün? Atlar uçağa. Gider ABDye. Yerleşeceği bir çiftlikten bol bol ahkam keser, hoşgörü masalları anlatır. İşte şeriatçı takımın anlamadığı nokta da burası. Varsayalım Yücel Aşkın sonradan Müslüman oldukları için yolsuzluk yapmış, tarihi eser kaçakçılığı yapmış. İzlenilmesi gerek yasal yol bu mudur? Biz burada Yücel Aşkının suçlu ya da suçsuz olduğunu tartışmıyoruz. En adi teröriste bile reva görülmeyen bir uygulamadan bahsediyoruz. Asayiş Şube Müdürünü tokatlayıp Türk devletine kafa tutanların serbestçe dolaşabildiği, uyuşturucu baronlarının ellerini kollarını sallayarak gezdiği bir yerde, tek silahı bilgisi olan bir insan tarikat yuvalarına çomak soktuğu için üniversitelerdeki Atatürk düşmanı kadrolaşmayı dağıttığı için tutuklanıyor ve çok tehlikeli bir suçlu imiş gibi tam 11 polis eşliğinde götürülüyor. Bu durumda 30.000 insanımızı şehit eden Apo için herhalde binlerce polis görevlendirilmiş olmalı. Neden AKP milletvekilleri Rektörün çirkin bir şekilde götürülmesi hakkında tek bir sözcük bile söylemediler. Rektör Yücel Aşkın hakkındaki soruşturmada mahkeme tarafından bilirkişi olarak ismen atanan kişinin, daha önce Yücel Aşkın tarafından görevini tam olarak yapmadığı için görevinden alınan Mali İşler Dairesi eski Başkanı Sedef Er olması da mahkemenin tarafsız olmasına ve siyaset bulaşmamasına gölge düşüren başka bir nokta. Daha önce görevden aldığınız bir kişinin sizin hakkınızda ne kadar tarafsız bir karar verebileceğini bir düşünmek gerekiyor. Sürekli, yargıya müdahale etmeyin, mahkeme kararlarına saygılı olun diye bağıran AKP ve şeriatçı kadroya da bir anımsatma bulunmak gerekiyor. AİHM de bir mahkeme ve yargıçlardan oluşuyor. Son aldığı karar da türban ile ilgili. Peki neden AİHMin aldığı karar bizi bağlamaz. Alınan bu karar siyasidir diye yaygara koparıyorsunuz? Susun ve mahkeme kararına saygılı olun. Sizin şu anda mahkeme kararlarının siyasi olduğundan ya da çifte standart uygulandığından söz etmeye hiç hakkınız yok. Mahkeme yerine ulema kararlarını ciddiye alan bir düşünce hukuka saygıdan bahsediyorsa bizi ancak güldürür. Hani Türkçede bir deyim vardır. Et verince mır mır ot verince hav hav Tüm bu toz duman arasında ise 4 aydır tutuklu olmasına karşın, bir kere bile duruşmaya çıkarılmayan Enver Arpalı geç işleyen adaletin kurbanı oluverdi. Çok kötü bir biçimde de olsa koltuklarına sıkı sıkıya bağlı olanlara onur kavramını bir kez daha anımsattı. Bu noktadan sonra suçsuzluğunun kanıtlanması onurunu geri getirecektir (Türk ulusunun gözünde asla yitirmedi) ama yaşamını değil. Cepheler belirlenmeli Burada Türk Ulusu artık bu kavganın perde arkasını görmeli. Yaratılan bu ortam içinde AKPnin ve şeriatçı kesimin orman içinde ağacı göstermeme gayreti var. Başlatılan bu savaşın nedeni ne Rektörün tarihi eser kaçakçılığı ne de ihaleye fesat karıştırması. Burada hedef alınan, kişiler değil değerler bütünüdür. Bir kez daha yineliyorum. Rektör suçludur ya da değildir. Orasına elbette mahkeme karar verecek. Görünürdeki hedef Yücel Aşkın olsa bile gizli stratejik hedef Atatürk Türkiyesini ayakta tutan kurumlardır. Eğer AKP yolsuzlukların üstüne bu kadar gitmek istiyorsa, bu kadar hukuk düşkünü ise kaldırsınlar milletvekilliği dokunulmazlığını. Adı yolsuzluğa bulaşmış AKP milletvekillerini yargı önüne çıkarıp niyetlerindeki dürüstlüğü bize kanıtlasınlar Fakat yapmazlar. Çünkü erişilmek istenen hukukun üstünlüğü değil, Yücel Aşkın üzerinden, kendi önlerinde en büyük hedef olarak gördükleri üniversitelere ulaşmak. Zaten bunu da açıkça belli ediyorlar. Şeriatçı basın diğer yaptıkları yayınlar ile diğer üniversiteleri de hedef olarak göstermeye başladı. Büyük olasılıkla, bunu başardıkları takdirde bir sonraki hedefleri 19 Mayıs Üniversitesi olacak. Çünkü bu üniversitenin rektörü de Atatürkçü kişiliği ile biliniyor. Bundan sonra sıra diğer üniversitelere gelecek. Tüm üniversiteler sindirildikten sonra geriye fethetmeleri gereken tek bir kurum kalacak: Ordu. Sıradaki hedef: Ordu Zaten bunun adımı da İlhami Erdil Paşa ile atıldı. Orduya gönderilen bu ileti ile bir gözdağı verildi. AB süreci ile zaten Ordunun önünü iyice kestiler. Elbette ki Ordu bunu fark ediyordur. Araları şiir gibi güzel olsa bile, Cumhuriyet rejimini korumakla görevlendirilmiş olan Ordu kendi önlemini alacaktır. Eğer bu durum karşısında gerekli önlemler alınmazsa ulus devletten ümmet devlete doğru gidişin önünde hiçbir engel kalmayacak. İran örneği bizim için yeterli bir örnektir. Atatürkçüler bu gelişmeleri fark etmeli artık başlarını kumdan çıkarmalıdırlar. Kavga yolsuzluk boyutunu çoktan aşarak doğrudan Türkiye Cumhuriyetinin temellerine yönelmiş durumda. Cephenizi buna göre belirleyin. Fakat karşı cephenin gözden kaçırdığı ya da önem vermediği çok daha güçlü bir engel var karşılarında. Kim mi? Açsınlar Bursa Nutkunu bir okusunlar...
|
|
Laikliği savunmanın bedelini ödetiyorlar
10 Mart 2007
http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=3413637&tarih=2007-03-10 *** YÖK-iktidar kavgası
Rektörler Komitesi: 'Aşkın'a sahip çıkmak, Cumhuriyet'e sahip çıkmak demek. Tutuklama hatalı'. Adalet Bakanı Çiçek: YÖK bildirisi yanlış iş 20 Ekim 2005
RADİKAL - ANKARA - Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Yücel Aşkın'ın bir soruşturma çerçevesinde tutuklanması, rektörleri isyan ettirdi. Dün olağanüstü toplanan Rektörler Komitesi yayımladığı bildiride hem hükümete hem yargıya hem de polise sert çıktı. Rektörler Yücel Aşkın'a destek vermek amacıyla 23 Ekim tarihinde Van'a gitme kararı da aldı.
'İdari kadro yetersiz'
Tutukluluğa
devam
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=167548 ***
|
|
Cumhuriyet ve üniversiteler şeriatçı kuşatma altında TÜRKSOLU
Emin Sami Arısoy
Türkiye Cumhuriyeti 29 Ekim 1923te kuruldu. Türkiye Cumhuriyeti bugün seksen iki yaşında. Mustafa Kemal Atatürkün yaşamı, en gerçek yol göstericinin bilim olduğunu milletine öğretmekle geçti. Bundan ötürü, kurduğu Cumhuriyetin, molla ve din satıcılarına; açıkça söylenirse, Türk Milletinin inançlarını kendi çıkarları için kullanan, -bu nedenle, İslam inancı açısından da münafık (nifak sokucu) olan,- düzeysiz pazarlamacı güruhuna bırakılamayacağını, yaşamı boyunca bütün davranış ve uygulamalarıyla gösterdi. Kubilayı Menemende vahşice şehit eden cani yaratıkların uğradığı son, Mustafa Kemal duruş ve tavrını bu konuda yeterince özetlemiş olsa ve karanlık özlemcisi benzeri yol arayışçıları için de çok önemli bir ders olsa gerektir Ama, pek öyle olamadığı anlaşılıyor Ulu Önderin aramızdan ayrılışıyla başlayan karşıdevrim süreci, ilkesiz ve sorumsuz iktidarların, bedeli ne olursa olsun yönetimi elden bırakmamak, sonuçta, ülkenin her şeyinden alabildiğince sebeplenmek yarışı uğruna giderek azgınlaştı ve vatanımızı bugünlere getirdi. Bugün dünyanın en borçlu ülkesinde, şeriat pazarlayarak ve ABDnin bölgedeki çıkarlarına değnekçilik yapmak koşuluyla doğrudan ABD eliyle iktidara gelen bir zihniyetin elinde vatanımız Bu zihniyetin başı, Türkiye Cumhuriyetinin temel değerlerine karşı çıkmanın, yoldan çıkmanın hesabını Türk Milletine cezaevinde öderken, Irakta en az yüz bin insanın ölümünden sorumlu, insanlık düşmanı Bushun eliyle iktidara taşındı ve dokunulmazlık zırhına bürünerek kısa sürede ar namus tertemiz birisi durumuna geliverdi Ayrıca, dokunulmazlık zırhı olmasa, bu zihniyetin iktidarını yürütenlerin en az yarısının, yolsuzluk nedeniyle, yani, anlayacakları dille söylenirse, haram yeme nedeniyle çoktan hapishanelik olduğunu nasıl unutabiliriz? Bugün Kıbrıs, Ege karasuları, Fener Rum Patrikhanesi, Güneydoğu gibi, Türkiyenin duyarlı davalarından verilen geri dönüşsüz ödünler sonucunda söz konusu olabilen, ne idüğü belirsiz (ucu açık) bir AB sürecindeyiz AB ve ABD ne derse yapan bir zihniyet hüküm sürüyor iktidarda Ülkemizin en büyük haberleşme, enerji, sanayi kuruluşları, limanları, havaalanları, toprakları, kıyıları, yabancılara ya da onların yerli ortaklarına satılıyor; adeta yağmalanıyor ardı arkasına. İktidarın başındakiler, temel görevlerinin ülkeyi pazarlamak olduğunu açıkça, hiç sıkılmadan, hiç utanmadan söyleyebiliyor Yurtdışı ve yurtiçi büyük para musluklarının iktidarın denetiminde olması, basın-yayın organlarını çoktan iktidarın palyaçosu yapmış durumda. Onlarca gazete, dergi, televizyon ve radyo kanalı, arkalarındaki satılmış basın-yayın tekelinin güdümünde mütareke medyası rolünü oynuyor. Aslında çıkarının kalemi bu ihanet medyasının alkışları, AB süreci yeli ve ABDnin baş okşamaları, çıkarları uğruna dinini bile satabilecek tıynetteki bir iktidarın kara düzen özlemini elbette bir gün doruğa çıkaracaktı. İşte bugün, o gün gelmiştir Türkiyenin böyle bir iktidarın elinde uçuruma taşındığını dile getiren Atatürk Gençliğini, Cumhuriyeti korumak ve kollamakla görevli kuvvetleri görevini yapmaya çağıran Ordu Göreve pankartı nedeniyle o zaman yerden yere vuran üniversiteler şimdi olan biteni düşünedursun, Cumhuriyeti korumak ve kollamakla görevli kuvvetler yaşananları şiir gibi seyrededursun; azıyı iyice ele almış, şeriat özlemcisi bir iktidar, üniversiteler ve basına yuvalanmış, bir kısım taşeronu da ne yazık ki akademik unvanlı bölücü Taşnak-Hoybun çetelerinin, şeriatçı kalem ağalarının zafer çığlıkları arasında, Cumhuriyetin tüm değerleriyle hesaplaşmak üzere, Cumhuriyetle tümden hesaplaşmak üzere artık maskesini sıyırmıştır Cumhuriyet üniversiteleri kuşatma altında Böyle bir gafil son hesaplaşma adımının en önemli hedeflerinin bilim kuruluşları, özellikle üniversiteler olacağı açıktır. Çünkü, Türk tarihinin son yüzyılı birçok kez göstermiştir ki; Türk topraklarında, Türk Milleti ve Türk Devletine kasteden bütün hareketler hak ettiği yanıtı önce üniversiteden ve onun ikliminde yetişen Türk Gençliğinden almıştır. Bu Çanakkalede de böyle olmuştur, Altıncı Filo denize dökülürken de; 27 Mayısta da böyle olmuştur, ODTÜde ABD Büyükelçisinin arabası yakılırken de; son on yılda İnönü, Ondokuz Mayıs gibi üniversitelerimizde şeriatçı kuşatma kırılırken de O nedenle, şeriatçı zihniyet, iktidarın tüm olanaklarını kullanarak ülkenin bilim kalelerine saldırmakta, onları amacını engelleyen başlıca hedefler olarak görmektedir. Üniversitelerin özerk yapısı, şeriat bezirgânlarının oralarda topluca örgütlenmesini önlemektedir. Öyleyse, engelin aşılması, hedefin ne yolla olursa olsun zayıflatılmasını gerektirmektedir. Bugün gözü dönmüş iktidarın yapmaya çalıştığı da budur. Şeriatçı hareket, önce ülkemizin en saygın bilim kurumlarından TÜBİTAKı ele geçirmeye çalışmış; yapısını değiştirmiş, kadrolarını dağıtmış, onu kısmen iktidara bağımlı konuma sokmuş; sonuçta amacına önemli ölçüde ulaşmıştır. Üniversitelere gelince; araştırma görevlisi kadroları için Maliye Bakanlığı ve iktidardan izin alınması koşulu getirilerek üniversitelerin eli kolu bağlanmış, üniversite genel ve yatırım bütçeleri kısılmış, üniversitelerin beden eğitimi kültür spor dairesi gibi çeşitli birimlerinin bütçeleri genel bütçe içine alınarak dolaylı kısıtlamalar yapılmıştır. Bir süredir artık hiçbir üniversiteye ek bütçe verilmemekte, ek kadro verilmemekte, hiçbir yeni olanak sağlanmamakta, hatta üniversitelerin bu tür istemlerine yanıt bile verilmemektedir. Ülkenin iktidarına çöreklenen gözünü kan bürümüş zihniyet, kuduz bir iştihayla üniversitelerin çağdaş yapı ve yöneticilerine saldırmaktadır sürekli. Ondokuz Mayıs Üniversitesinde şeriata geçit vermeyen rektör, önce TBMM incelemesi, ardından soruşturması ile alaşağı edilmek istenmektedir. Son dönemde, üniversitelere özel görevle geldiklerini saklamayan onlarca maliye müfettişi, başta Ondokuz Mayıs, İnönü, Kocaeli, Marmara, İstanbul Üniversiteleri olmak üzere birçok üniversitede yoğun incelemeler yapmakta, şu anda görevde bulunan üniversite yöneticilerini karalayabilecek bir kusur bulabilmek için neredeyse çırpınmaktadır. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi olayı Atatürkün doğumunun yüzüncü yılı anısına kurulan Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, kuruluşundan başlayarak, yöreye hakim tarikatlarca bir şeriat medresesi durumuna getirilmek istenmiştir. Bu üniversitemizde, başımızdaki iktidarın ağababalarından Said-i Nursinin yolunu güden şeriatçı bir kadronun hakimiyeti herkesçe bilinmektedir. Ancak, üniversitede Rektör Prof. Dr. Yücel Aşkının göreve gelmesi, şeriatçı kadrolaşmada delikler açmıştır. Böylece, Prof. Aşkın hedef tahtası durumuna gelmiştir. Üniversitede, aralarında Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelikin -ki eğitimindeki tez konusu Said-i Nursi ile ilgilidir- ağabeyi Ramazan Çelikin de bulunduğu yönetsel kadronun yetersizliği, dış kredi yoluyla alınan malzemelerin kesin kabulünde bürokratik kusurlara yol açmış, bu hataları yapanlar, kendi hatalarını, daha sonra göreve gelen Rektör Yücel Aşkın aleyhine kullanmışlardır. Örneğin, o dönemde, Tıp Fakültesi Sekreteri Ramazan Çelik hakkında cihaz alımı projesindeki ihmali nedeniyle soruşturma açılmış, bu kişi soruşturma sırasında emeklilik dilekçesi vermiş, daha sonra her nedense dilekçesini geri almıştır. Ancak, sonuçta, çoğu kendi görev döneminden önce yapılan bürokratik hatalar, Prof. Aşkını, fırsatı ganimet bilen bir zihniyetle, tutuklanmaya uzanan bir sürece taşımıştır. Konu yargıya aktarılmıştır. Ama, Rektör Yücel Aşkın, tutuklanma ile sonuçlanan sorgulama sürecinde, kişiliği, görevi, makamı ve kurumunun kişiliğiyle bağdaşmayacak ölçüde kötü ve onur kırıcı muamelelerle karşılaşmıştır. Rektör Aşkın, on saati aşan sorgulama süresince ayakta tutulmuştur. Hakim Sinan Sivri, Rektör Aşkına kelepçe takılmasını istemiş, ancak bu istek son anda önlenmiştir. Yorgun ve bitkin durumda olan Profesör Yücel Aşkın, yaklaşık bir buçuk saat yürütülerek ve adeta halka gösterilerek tutukevine götürülmüş, içlerinde ağır suçlular ve şeriatçılıktan hüküm giymiş kişilerin de bulunduğu hükümlüler arasına alınmıştır. Türkiye Cumhuriyeti Üniversite Rektörleri, gelişmeler üzerine acilen toplanmış ve Yükseköğretim Kurulu Rektörler Komitesi olarak, konudaki kaygılarını dile getiren bir basın açıklaması yapmıştır. İçinde Hakim Sinan Sivri, Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik ve Adalet Bakanı Cemil Çiçeki de barındıran Türk Milletine yapılan bu basın açıklaması, tarihsel bir saptama niteliği taşıyan aşağıdaki cümlelerle sona ermektedir: Van Yüzüncü Yıl üniversitesinde Rektör Yücel Aşkının tutuklanması ile sonuçlanan olayın perde arkasında bir komplo olduğu yönünde şüpheler uyanmaktadır. Buna göre olay hukuki bir zemine oturmaktan hayli uzaktır. 2547 sayılı kanunun 53. maddesi kapsamında, bu olayın soruşturulması, Yükseköğretim Kurulunun yetkisinde olup Van Cumhuriyet Başsavcılığının dosyayı, aynı savcılığın 2002 yılında yapmış olduğu gibi, görevsizlik kararı alarak, görevli ve yetkili olan Yükseköğretim Kuruluna göndermesi gerekmektedir. Oysa, Savcılık, Ceza Muhakemesi Kanununun olaya uygulanmaması gereken 250. maddesinden yararlanmak suretiyle, arama ve tutuklama kararlarını talep etmiş ve bu talepleri kabul görmüştür. Ancak, anılan kanunun ilgili maddesinde yer alan suçun, yeni Türk Ceza Kanununda yer almaması oldukça düşündürücüdür. Sonuç olarak, Rektörler Komitesi, Rektör Yücel Aşkının çete kurarak suistimal yaptığı için mi, yoksa medreseleştirilmek istenen Üniversitenin, Cumhuriyetin laik, çağdaş yapısını korumak için mi bedel ödemek zorunda kaldığını kamuoyunun takdirine sunar. Rektörler Komitesi olarak, Sayın Yücel Aşkına sahip çıkmada kararlıyız. Rektör Yücel Aşkına sahip çıkmak, Cumhuriyete sahip çıkmakla eş anlamlıdır. Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunun seksen ikinci yılında, Atatürk Gençliği ve Türk Milleti, Cumhuriyete sahip çıkmanın, Cumhuriyetin değer ve kazanımlarını savunmanın bilincindedir. Kemalist Devrim, Türkiye Cumhuriyeti topraklarında eninde sonunda ama mutlaka tamamlanacaktır ve Türk Milletinin dış ve iç düşman ve asalaklarına karşı Mustafa Kemal Atatürk duruş ve tavrı, sonunda mutlaka ve gereğince sergilenecektir. Ancak, bu arada, Türkiye Cumhuriyeti üniversitelerinin, -ilgilisinin anlayabileceği dille söylemek gerekirse,- Türk Milleti ve Mustafa Kemal Atatürkün Cumhuriyet Türkiyesinin cami duvarları olduğunu da kimse unutmamalıdır...
*** Rektör Aşkın'a karşı Kürtçü-Şeriatçı ittifakı TÜRKSOLU Yavuz Selim
Van Kütüğü Çıkar amaçlı çete kurmak, ihaleye fesat karıştırmak ve tarihi eser kaçakçılığı yapmak gibi suçlardan tutuklu bulunan, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Yücel Aşkın ilk davasından beraat etti. 15 Ekimden beri tutuklu bulunan Aşkını tarihi eser kaçakçılığı davasından beraat ettiren Van 3. Ağır Ceza Mahkemesinin beraat ettirme gerekçesi gayet açık: Suçla ilgili kanıtların kesin ve inandırıcı olmaması ve işlediği suçun sabit olmaması. Açılan diğer davaların sonuçlarının ne olacağını şimdiden elbette bilemeyiz. Ama bu davalar da biraz ilginç. Savcının iddianamesindeki suçlardan birisi şöyle: Suç işlemek için örgüt kurmak ve kurduğu bu örgüte üye olmadan suç işlemek! Açıkçası ilginç bir suçlama. Ne kadar mantığımı çalıştırsam da ne denilmek istendiğini anlayamadım. Hukuk okumuşluğum var ama buradaki suçlamanın ne olduğunu çözemedim. Aslında benim çözmem gereken başka sorunlar da var. Şimdiye kadar nasıl olmuş da farkına varamamışım. Bu ülkede adalet düşkünü, mahkemelerin bağımsızlığına gönül vermiş ne kadar çok gazete varmış. Haklarını yememek lazım. Yücel Aşkının hapis cezası alması için ellerinden geleni yaptılar. Adaletin tecelli etmesi için gayret gösterdiler. Suçu gerçekten büyüktü bu Rektörün. Ondan önceki Rektörlere hiç benzemiyordu. Diğer Rektörler Türk Ulusunun bilgilenmesi için bilimsel çalışmalar yaparken, Yücel Aşkın üniversitedeki şeriatçı-Nurcu yapıyı dağıtmakla uğraşıyordu. Aşkından iki önceki rektör, Van Kütüğü adlı bilimsel bir çalışma yayınlamıştı. Van Üniversitesinin niçin kurulduğunu yazıyordu: Bediüzzaman hem İttihatçılara hem de Sultan Reşata Şark böyle bir Darülfünuna daha fazla muhtaçtır. Çünkü orası İslam dünyasının merkezidir. der. Bunun üzerine Doğuda bir üniversite açılma sözü verilir. Kısacası eski yönetim, kadim Türk dostu, büyük yurtsever Said-i Kürdiden alıntılarla üniversitenin kurulması gerekçelerini anlatırken, Yücel Aşkın, üniversitedeki bu kadroların yerine Atatürkçü ve bilimsel düşünen vatan haini Atatürkçüleri üniversiteye doldurmuştu. O ahenkli takunya seslerinin yerinde, Kemalist Devrimi tamamlamaya ant içmiş gür sesler yankılanıyordu. Göz göre göre hukuk çiğneniyordu. Pervasızca yapılan bu Atatürkçü, laik, bilimsel kadrolaşmaya bir son vermek gerekirdi! Başka ne yapmıştı Yücel Aşkın: Üniversite binasının hemen yanı başında büyük bir cami mevcut iken, caminin yanındaki bu üniversite binasının içine mescit yaptırılmıştı. Yücel Aşkının da, Bu kadar yakınımızda büyük bir cami varken mescide gerek yok düşüncesiyle haklı olarak kapatılması, başta Rektör Aşkın olmak üzere üniversite yönetimine karşı gericilerin diş bilemesine yol aşmıştı. Saldırıyı ilk olarak Atatürkçü Perinçek başlattı Yücel Aşkın ise gitmemekte direniyordu. Sayısı belli olmayan imzasız ihbar mektupları yazılmış ama açılan tüm soruşturmalar takipsizlikle sonuçlanmıştı. Yücel Aşkın mahkum ettirildiği takdirde, Türkiye Cumhuriyetinin gelişmesinin önündeki en büyük engel olan ulus devlet anlayışına bir darbe vurulmuş olacaktı. Bu tamamlandıktan sonra diğer karargâhlara nasıl olsa sıra gelirdi. Bu kutsal ittifakta yer alan yurtsever Doğu Perinçeki unutmadan geçmek olmaz. Şeriatçılardan önce ilk saldırıyı onlar başlatmıştı. Pek Atatürkçü Sayın Doğu Perinçekin Aydınlık dergisinde, üniversitede haç şeklinde yapılmış heykeller olduğu ileri sürülüyor ve buna kaynak olarak da Vanda yayınlanan Şehrivan gazetesini kaynak gösteriyordu. Şehrivan gazetesinin yayın çizgisi ise çok kısa bir inceleme ile ortaya çıkıyor: Atatürkçüleri hedef alan Kuvayı Milliye düşmanı bir yayın çizgisi. Böylece Kürt Saidi savunan Vakit ile Aydınlık aynı noktada ilerlediklerini bir kere daha gösterdiler. Üstelik Türkiyenin çıkarlarını düşünen Batılı stratejistler de kaç kez bu durumu vurgulamıştı. Kemalist ulus devlet Türkiyenin gelişmesindeki en büyük engeldi. Yeni dünya düzeninde artık hiçbir geçerliliği kalmamıştı. Türkiye bu ideolojiyi bırakmalı, ulus devletten ümmet düzenine geri geçmeliydi. Böylece Türkiye, İslam dünyasının önderi durumuna geçebilirdi. Hungtinton böyle dememiş miydi? Türkiye Cumhuriyeti için bundan büyük bir iyilik olamazdı. Ha bu arada Türklük bilincinin yok olması da küçük bir ayrıntı idi. Avrupa Birliğinden tam destek Bu onlara aynı zamanda Cumhuriyetin önünde engel olarak gördükleri diğer kurumlara da bir gözdağı verme olanağı tanıyacaktı. Tüm Avrupa devletleri de onlara gereken desteği veriyordu zaten. Ordunun sivilleştirilmesi ve rejimin bekçiliğini üstlenme görevi nasıl olsa törpülenmeye devam ediyordu. Orhan Pamuku sonuna kadar savunan Avrupa ülkelerinden, Yücel Aşkını savunmak için nedense en ufak bir tepki bile gelmemişti. Her ota maydanoz olan Avrupa Birliği, bu konuda sağır dilsizleri oynuyordu. Haklıydı ama Avrupalılar. Adamın önünde Atatürkçü gibi bir sıfat vardı. Atatürk lafını duyduklarında cin çarpmış gibi oluyor, 1920li yıllara dönüyorlardı. Hani o Avrupalıların emperyalist politikalarına ilk kez dur diyen mazlum halkların önderi. Yücel Aşkın, işte bu zihniyeti temsil ediyordu. Eyaletlerden oluşan, sömürgeleşmiş, yarı Kürtleşmiş bir Türkiye Birleşik Devletlerinin önündeki en büyük engel. Suçlu ya da suçsuz olması önemli değildi. Önemli olan Atatürkçü olmasıydı. Tahkikat Komisyonları yeniden doğuyor Bu, uzun soluklu bir savaşım yolunda atılmış ilk adımlardan biridir. Kuşkusuz bunun devamı da gelecek. 19 Mayıs, İnönü ve daha niceleri. Bu yolda hukuk kuralları, insan hakları ve vicdan bile çiğnenebilir. 1950lerin sonlarındaki Tahkikat Komisyonları gibi hem savcı hem yargıç olabilirler. Nitekim bunun ilk adımı da attılar. İnönü Üniversitesinde araştırma yapılmasını isteyen milletvekili, AKP tarafından Meclis Araştırma Komisyonunun başına geçirildi. Adalet, hukuk diye bağıranların gerçek niyetleri belli oldu. Atalarımızın dediği gibi, yalancının ampulü yatsıya kadar yanar. Yüzüncü Yıldaki dava gibi İnönüdeki davanın konusu da çok ilginç. Rektör, doçentin birini sürekli bir odaya kilitliyormuş, Doçent de her seferinde pencereden kaçıyormuş! Bakalım bu soruşturmadan nasıl bir sonuç çıkartacaklar. Kara mizah örnekleri çoğalmaya devam ediyor. Bu arada şeriatçı medyanın tutumu da değme dansözlere taş çıkartıyor. Nalıncı keseri gibi her şeyi kendilerine göre yontmayı sürdürüyorlar. Yücel Aşkının Ermeni olduğundan girip PKKlı olduğundan çıktılar. Atatürkçü PKKlı Uydurmanın da bir sınırı olmalı. Ben, Vakit gazetesi yazarları kedi kurban ederken yakalandılar. Abdurrahman Dilipak satanist olduğunu itiraf etti diye bir yazı yazmam. Neden? En ufak bir inandırıcılığım kalmaz. Yalnızca, insanları kendime güldürürüm. Türbanın yasaklanması insan haklarının ihlalidir diye yazarlar ama bir bilim adamanın 10 saat boyunca ayakta bekletilmesini ya görmezden gelirler ya da savunmaya kalkarlar. Yücel Aşkını PKKyı desteklemekle itham ederler ama ömrünü Türkü arkadan hançerlemekle geçiren bölücü bir Kürtü yani Kürt Saidi sırf şeriatçı olduğu için göklere çıkarırlar, Kurtuluş Savaşı kahramanı ilan ederler. Tutarsızlıklar diz boyu devam eder. Elbetteki bu savaş kısa sürecek bir savaş değildir. Düşman sinsi sinsi ve adalet maskesi altında ilerlemeye devam ediyor. Bu süreçte sahte Atatürkçüler de, Avrupa Teali Cemiyeti Mensupları da gün ışığına çıkacak. Biz mütareke dönemi basınını da gördük hükümetini de. Sonlarının ne olduğuna kılıçtan kınına süzülen kanlar gerekirse bir kez daha tanıklık edebilir.
http://www.turksolu.org/97/selim97.htm *** |
Rektör Aşkın davasında iki savcı, iki talep
17 Mart 2007
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/6142692.asp?m=1&gid=112&srid=3429&oid=5 ***
|
|
FETHULLAHÇI PROVAKATORLER: ***
Aşkın davasında savcı skandalı Şemdinli davasında astsubaylara verilen cezayı temyize götüren Savcı Kanmaz Rektör Aşkın davasının duruşmasına ikinci savcı olarak katılınca mahkemede kriz yaşandı. 50 klasör dosyayı bir günde inceleyen Kanmaz, 'yetkili savcı benim' dedi ve sanıkların beraatini istedi. 17.03.2007 VAN (CİHAN) Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi'nde yapılan duruşma dün
saat 14:30 başladı. Duruşmaya sanıklardan Rektör Yücel
Aşkın, Rektör Yardımcısı Ayşe Yüksel,
Genel sekreter Yardımcısı Salih Yurtkuran, Bilgisayar
İşletmeni Bilent Şahin ve Özel Güvenlik Birimi Müdürü
Saffet Kara hazır bulundu. Diğer sanıklar duruşmaya
katılmadı. Savcı krizinin yaşandığı
duruşma şöyle gelişti:
DAVA DOYSASI SAVCI KARAKAŞ'A VERİLDİ
Bundan iki duruşma önce çete suçundan yargılanan sanıkların
dosyası incelenmek üzere Savcı Akın Karakaş görevlendirildi.
Ancak 50-51 klasörden oluşan dava dosyası 22 Şubat
2007'de yapılan celseden sonra Akın Karakaş'a tevdi
edildi. Dosya için müataala hazırlanması istenen Akın
Karakaş, bundan önceki duruşmada, dosyanın çok uzun
olduğunu belirterek ek süre istedi. Akın Karakaş'a mütaalasını
hazırlaması için ek süre veren mahkeme, duruşmayı
16 Mart 2007'ye erteledi.
Dün görülen duruşmanın başında mahkeme başkanı
İlhan Kaya, Cumhuriyet Savcısı Sezgin Kanmaz'ın mütalaa
için dosyanın kendisine verilmesine ilişkin 15 Mart tarihli
dilekçesini okudu. Ardında Savcı Akın Karakaş,
dosyanın ekleri ile beraber 50 ile 51 klasörden oluştuğunu
belirterek, tamamını inceleyemediği için Savcı
Sezgin Kanmaz'ın vereceği mütalaaya katılmayacağını
söyledi. Dosyada bulunan klasörlerin büyük çoğunluğu
incelediğini dile getiren Karakaş, son iki celsede dosyanın
tarafına tevdi edildiğini hatırlattı. Karakaş,
incelemenin sonuna gelerek mütalaanın hazırlama aşamasında
olduğu için ek süre talebinde bulundu.
JET İNCELEMEYLE 'ÇETE YOK' DEDİ
Rektör Yücel Aşkın'ın Mayıs 2006 yılında
başlayan duruşmalarından sadece ilk 2 duruşmasına
giren Savcı Sezgin Kanmaz, 15 Mart 2007 (önceki gün) tarihli
dilekçe ile dosyanın kendine verilmesi için mahkemeye başvurduktan
sonra dosya kendisine tevdi edildi. Şemdinli davasında
astsubaylara çıkan cezayı Yargıtay'a temyize götüren
Sezgin Kanmaz, 51 klasörlük dava dosyalarını önceki gün
aldıktan sonra dün dosya ile ilgili jet mütalaasını hazırlayarak
mahkemeye sundu. Kanmaz, Rektör Aşkın ve arkadaşları
için hazırladığı mütalaasında, soruşturma
ve kovuşturma evresinde toplanan delillere göre sanıkların
suç işlemek için örgüt kurduklarının tespit edilemediği,
dosyada bulan ilişkin bir delil bulunmadığı söyledi.
GÖREVSİZLİK İSTEDİ
Sanıkların 'cebir ve tehdit'te bulunduklarına ilişkin
bir delil bulunmadığı dolayısıyla bu suç yönünden
tüm sanıkların beraatını isteyen Kanmaz,
iddianamede sanıklara isnat edilen ihaleye fesat karıştırmak,
ayrımcılık, özel hayatın gizliliğini ihlal
etmek, kişisel verileri hukuka aykırı toplamak, ihale
konusunun edinimine fesat karıştırmak, resmi evrakta
sahtecilik yapmak, resmi evrakı yok etmek suçlamalarında ise
mahkemenin görev yetkisine girmediğini kaydetti. Kanmaz ayrıca,
bu suçlamalarla ilgili delillerin bulunup bulunmadığı
takdir ve ifasının YÖK yasasının 53. maddesi uyarınca
Yüksek Öğretim Kurumlarına ait olduğu için görevsizlik
kararını istedi.
Mahkeme verdiği aradan sonra Savcı Akın Karakaş'ın
mütalaasını hazırlaması için duruşma 24 Mayıs'a
ertelendi.
Duruşmaya girmesi anlaşılır
gibi değil
Sanık avukatları ise Savcı Sezgin Kanmaz'ın verdiği
mütalaa doğrultusunda karar verilmesini isterken müdahil
avukatlarından Hüsnü Tuna esasa ilişkin 6 sayfalık yazılı
beyan ibraz etti. Tuna, duruşmaya sonradan giren ikinci cumhuriyet
savcısı Sezgin Kanmaz'ın sanıkların beraate ve
görevsizliğe ilişkin mütalaasını ne yaptığından
sual olunmayan bir kurul görüntüsü veren YÖK'e gönderilmesi kapatılması
şeklinde kolaycılığa girdiğini düşüncesinde
olduklarını kaydetti.
Tuna, cebir ve tehdit olmadığı beyanına rağmen
hala öğretim üyelerinin büyük baskı altında olduğunu
iddia ederek, "Bir önceki duruşmaya katılmamış
ve mütalaa için dosyanın kendisine verilmedi Savcı Kanmaz, mütalaa
için incelenmek üzere 15 Mart yani dün tarihli bir talebi olmuştur.
Dosyayı bir günde inceleyip bugün ibraz edilmiş bulunan mütalaasını
hazırladığı görülmektedir. Duruşmaya girme ve
mütalaa verme arzusunun neden kaynaklandığı anlaşılır
değildir" dedi.
Avukat Hüsnü Tuna'nın bu eleştirilerine karşı
Savcı Kanmaz, önceki aşamalarda duruşmaya iştirak
ettiğini yaz ayında yapılan keşfe katıldığını
vurguladı. İş bölümüne göre duruşmaya çıkma
görevinin kendisine ait olduğunu kaydeden Kanmaz, bu konuda diğer
savcının tereddüdü üzerine yazılı olarak görevlendirildiğini
vurguladı.
http://www.yenisafak.com.tr/gundem/?t=17.03.2007&q=1&c=1&i=35463&Rektörü/kurtarmak/adina/hukuk/komedisi *** 51 klasörü bir günde inceleyen savcı, Aşkın'a beraat istedi Suç işlemek için çete kurmak suçundan yargılanan Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yücel Aşkın ve arkadaşlarının duruşmasında sürpriz bir gelişme yaşandı. 17 Mart 2007
Mahkemenin, mütalaasını hazırlaması için dosyayı verdiği Savcı Akın Karakaş'ın yanı sıra Savcı Sezgin Kanmaz da mahkeme kararıyla duruşmaya girerek sanıkların beraatını ve dosyalar için görevsizlik kararı istedi. Şemdinli davasında astsubaylara çıkan cezayı Yargıtay'a temyize götüren Savcı Sezgin Kanmaz'ın 51 klasörlük dava dosyalarını önceki gün aldıktan sonra dün konu ile ilgili mütalaasını jet hızıyla hazırlayarak mahkemeye sunması dikkat çekti. Müdahil avukatı Hüsnü Tuna, Savcı Kanmaz'ın 51 klasörden oluşan dava dosyalarını bir günde inceleyerek duruşmaya katıldığını vurgulayarak, bu boyutta bir dosyanın 24 saatte incelenmesinin mümkün olmadığını belirtti. Kanmaz, daha önce Van 1. Asliye Hukuk Mahkemesi'ne başvurarak dava dosyasının kendisine verilmesini talep etmişti. Savcı Kanmaz, Rektör Yücel Aşkın ve diğer sanıklar hakkındaki bazı suçlamalardan beraat isterken, bazı suçlamalar için de görevsizlik kararı verilmesini talep etti. Cumhuriyet savcısı esas hakkındaki mütalaasında soruşturma ve kovuşturma evresinde toplanan delillere göre sanıkların suç işlemek için örgüt kurduklarının tespit edilemediğini, dosyada da buna ilişkin bir delil bulunamadığını savundu. Kanmaz, sanıkların bu suçtan beraatlarını istedi. Sanıklara iddianamede isnat olunan ihaleye fesat karıştırmak, ayrımcılık, özel hayatın gizliliğini ihlal etmek gibi suçların ise mahkemenin görev alanına girmediğini iddia eden Savcı Kanmaz, bu suçlar için görevsizlik kararı talebinde bulundu. Savcı Karakaş ise dosyanın 51 klasörden oluştuğunu ve tamamını inceleyemediğini, bu nedenle Savcı Kanmaz'ın mütalaasına katılmadığını belirterek, mütalaasını tamamlaması için süre talep etti. Sanık avukatları, 2 cumhuriyet savcısının duruşmaya çıkmasının usule aykırı olmadığını; ancak esas hakkındaki mütalaayı hazırlayan savcının mütalaası yönünde karar verilmesi gerektiğini savundu. Müdahil avukatı Hüsnü Tuna ise duruşmaya ikinci savcı olarak katılan Kanmaz'ın beraata ve görevsizliğe ilişkin mütalaasında, dosyanın YÖK Başkanlığı'na gönderilmesiyle davanın kapatılmaya ve kolaycılığa gidilmeye çalışıldığı düşüncesinde olduklarını söyledi. Bir önceki duruşmada bulunmayan Savcı Sezgin Kanmaz'ın, dosyayı inceleme talebinin 15 Mart'ta gerçekleştiğini ve mütalaanın, dosyanın bir günde incelenmesi sonucu hazırlandığını vurgulayan Tuna, "Kanmaz'ın duruşmaya girme ve mütalaa verme arzusunun neden kaynaklandığı anlaşılır değildir." dedi. Müdahil Avukatı Tuna'nın ardından tekrar söz alan Savcı Kanmaz, dosyanın davanın önceki aşamalarında görev aldığını ve dosyayı, duruşma saatine kadar inceleyerek mütalaasını hazırladığını belirtti. Yaklaşık 2 saat süren duruşmada, mahkeme heyeti, Savcı Karakaş'ın esas hakkındaki mütalaasını hazırlaması ve müdahil avukatı Tuna'nın savunma hazırlama talebi üzerine duruşmayı erteledi. Rektör Aşkın ile 9 sanık, "Suç işlemek için örgüt kurmak, örgüte üye olmak ve bu örgüt adına suç işlemek, suç işlemek için kurulmuş örgütün faaliyeti çerçevesinde haksız ekonomik çıkar sağlamak için manevi cebir ve tehditle ihaleye fesat karıştırmak, ayrımcılık, özel hayatın gizliliğini ihlal etmek, kişisel verileri hukuka aykırı olarak toplamak, ihale konusu edimin ifasına fesat karıştırmak, resmi evrakta sahtecilik yapmak, resmi evrakı yok etmek, görevi kötüye kullanmak" suçlarından yargılanıyor.
http://www.zaman.com.tr/webapp-tr/haber.do?haberno=514699 ***
|
|
|
|
|
|
|