|
FETHULLAHÇI KOMPLOLAR RAHMETLİ NECİP HABLEMİTOĞLU'NUN AYDINLATTIĞI KOMPLOLAR Asagidaki Bolum "Fethullahcilarin" Gercek Yuzunu Gosterdigi Icin, Öldürülen Necip Hablemitoglu'nun "Kostebek"adli kitabindan alinmistir. ALLAH Kendisine Rahmet Eylesin. Kaldigi Yerden Vatanin Gercek Evlatlari Devam Edecek InsaALLAH. |
| 3.1.2.
PROF.DR. KEMAL ALEMDAROĞLUNU TASFİYE OPERASYONLARI
Diğer
taraftan, Türk sağındaki halen geçerli olan; Allahını-Peygamberini
biliyor, komünist değil, o halde bizden yaklaşımını
en çok fethullahçılar değerlendirmektedir. Mevcut tüm sağ
çizgideki siyasal partilerde yaptırım gücüne sahip bulunan,
dolayısıyla bir anlamda gelmiş-geçmiş siyasal
iktidarlara görünmez biçimde ortak olan fethullahçılar,
son yıllarda DSP, CHP gibi sol çizgideki partilere de büyük
paralar harcayarak adam yerleştirmektedirler. Bu açılım,
üniversiteler için de sözkonusudur. Fethullahçıların üniversitelerdeki
en önemli destekçileri ve de işbirlikçileri, 2. Cumhuriyetçi çizgide
yer alanlarla, etnik bölücü kimliğini ön plana çıkaranlardır.
Fethullahçılar, kimi vakıf üniversitelerinde görev yapan bu
akademisyenleri, danışmanlık kılıfı
altında resmen maaşa bağlamışlardır. Türkiye
Cumhuriyetine, Atatürk ilke ve devrimlerine, laik hukuk sistemine, Türklük
bilincine, tam bağımsızlık olgusuna karşı
tüm unsurlarla birlikte, ülke çapında olduğu gibi
üniversitelerde de dayanışma gösteren fethullahçılar,
kendilerine direnen, kadrolaşmalarını durduran ya da
gerileten tüm akademisyenleri hasım olarak değerlendirmektedirler.
Fethullahçıların en tehlikeli hasım olarak
nitelendirdikleri akademisyenlerin başında, İstanbul Üniversitesi
Rektörü Prof.Dr. Kemal Alemdaroğlu ile Rektör Yardımcısı
Prof.Dr. Nur Serter gelmektedir. Uzun bir süreden bu yana türban
gerekçesiyle, tüm radikal şeriatçı örgütlerin yanısıra,
A.B. organlarından desteklenen işbirlikçi kimi vakıf üniversitelerindeki
etnik sorunlu ve 2. cumhuriyetçi ve de yabancı dille eğitim-paralı
eğitim yanlısı öğretim üyelerini Alemdaroğlu ve Serter aleyhine provoke ve organize eden,
bu uğurda kayda değer harcamalarda bulunan fethullahçılar,
son dönemde de Rektör Alemdaroğlu aleyhine, salt iftiraya dayalı
intihal kampanyası başlatmışlardır (65).
Bilindiği üzere, tüm şeriatçı, aşırı
sol ve de bölücü örgütlerin doğrudan hedef ilan ettikleri
Prof.Dr. Kemal Alemdaroğlu, İstanbuldaki tüm asker-polis
şehit cenazelerine katılan ve güvenlik kuvvetlerine koşulsuz
destek veren tek Rektördür. Buna karşılık, Sadettin
Tantanın İçişleri Bakanlığı döneminde
gerçekleştirilen yasadışı polis eyleminde, kimi
polis memurlarının İstanbul Üniversitesi ve dolayısıyla
Rektörü aleyhine attıkları sloganlar, fethullahçıların
söylemleriyle birebir örtüşmektedir. Keza Fethullahçılar,
Ondokuzmayıs Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Ferit Bernay hakkında
da kesintisiz iftira kampanyası sürdürmektedirler.
|
| BU BÖLÜMDE "VATAN
HAİNİ
ÖRGÜT" FETHULLAHÇILAR'IN
BIZZAT KENDISINE DUZENLENEN KOMPLOLARI ACIKLIYOR RAHMETLİ
NECİP HABLEMİTOĞLU:
3.1.3.
BİREYSEL MÜCADELE VE DEZENFORMASYON ÖRNEKLERİ
Fethullahçıların
üniversitelerdeki hasımlarına yönelik taktik ve
stratejilerini yaşayarak, bedel ödeyerek
öğrenen- bir akademisyen olarak, devam etmekte olan bir
savaşımın mütevazi tarafıyım. 12 Eylül döneminden
itibaren, intihal (66) dahil, her türlü iftiraya maruz bırakılıp,
3 kez üniversiteden uzaklaştırılan; toplam 76 ceza ve
disiplin soruşturmasına ve de 100e yakın idari ve adli
davaya maruz ve muhatap bırakılan, ancak tümünden onanmış
yargı kararlarıyla aklanan bir Cumhuriyet Tarihçisi olarak,
diğer ülke ve devlet düşmanı yasadışı örgütlerin,
tarikatların ve benzeri yapılanmalar yanısıra,
fethullahçılara karşı mücadelemi de kesintisiz sürdürmekteyim.
Yaklaşık 20 yıllık süreçte açılan dava
dosyaları içinde yer alan binlerce belge, hiç şüphesiz, her
fırsatta din, ahlak, mukaddesat, fazilet, dürüstlük, namus
gibi kavramların ardına sığınan fethullahçıların,
hasımlarını tasfiye doğrultusunda sınırtanımaz
etiksizliğinin göstergeleridir. İşte, sadece birkaç örnek: Fethullahçı
istihbaratçılar tarafından hasım kabul edilen kişi
ve kuruluşlar aleyhine yürütülen dezenformasyon faaliyetlerinden
biri de, çarpıtılmış bilgilere dayalı sahte
belgeler üretmektir; teknik deyimle fabrikatörlük yapmaktır.
Bu kapsamda, şahsımla ilgili üretilmiş onlarca sahte
belge sözkonusudur ve bu sahte belgeler, daha çok internet ortamında
dağıtılmaktadır. Bunlar arasında, kayda değer
olarak M.İ.T. mensubu olduğumu gösterir kimlik fotokopisi,
Gagauz-Hristiyan olduğuma dair nüfus kütüğü fotokopisi,
yüzkızartıcı suçlara ilişkin yargı
kararları fotokopileri, komünist örgüt militanı olduğuma
ilişkin istihbarat raporu fotokopisi, masonluğuma dair
kimlik fotokopisi vs. vs. sayılabilir. Sahte belge üretiminde sınırtanımazlığın
ve utanmazlığın en tipik örneğinde şu bilgiler
yer almaktadır: AA0012A7A-SİY/04-EYL-0511-2895 TERÖR
ÖRGÜTÜ OPERASYONU BÖLÜCÜ
ÖRGÜTÜN SÖZDE SİYASİ KANADININ ANKARA SORUMLUSU ELE GEÇİRİLDİ (FOTOĞRAFLI) ANKARA
(AA) Güvenlik güçlerince Ankarada yapılan operasyonda bölücü
terör örgütü PKKnın sözde siyasi kanat ERNKnın
Ankara sorumlusu Necip Hablemitoğlu ele geçirildi. Terörle
Mücadele Şube Müdürlüğüne bağlı ekiplerin
bir ihbarını değerlendirerek Ankara Gençlik
Caddesinde bir hücreevine düzenledikleri operasyonda Hablemitoğlunun
yanısıra çok sayıda örgütsel doküman ve kırsal
kesimdeki teröristlere gönderilmek üzere eğitim notları da
ele geçirildi. Sorgusu
halen Terörle Mücadele Şube Müdürlüğünde sürdürülen
Hablemitoğlunun bir üniversitede görevli olduğu ve örgütün
kitleselleşmesi için çaba sarfettiğini itiraf ettiği
kaydedildi. TALİMATLAR
BEKAADAN Hablemitoğlunun
ilk sorgusunda, talimatları bizzat terör örgütü elebaşı
Abdullah Öcalandan aldığı, PKKnın geniş
kitlelere ulaşması için bazı teklifler sunduğunu
itiraf ettiği öğrenildi. Doğu
Perinçek ile Abdullah Öcalan ile ilişkileri de sağladığı
öğrenilen Hablemitoğlunun önceki yıllarda da bazı
sol gruplarla birlikte olduğu provakatif faaliyetlerde uzman olduğu
ifade edildi. (AB-TK-NHK) 04.09.1989
14:59:07 TSİ NNNN Normal
posta, faks ve elektronik posta aracılığı ile dağıtılan
ve de halen http://www.gerçekergenekon.com
adresinde servise sunulmaya devam eden bu sahte belgeye, uzun yıllardan
sonra ilk kez, Bandırmada
yayınlanan Genç BAYRAK
adlı bir gazetenin 25 Mayıs 2002 tarihli nüshasında Necip
Hablemitoğlu eşittir PKK başlığı
altında yer verilmiştir. Bandırmadaki MHP eski ilçe
başkanı tarafından yayınlanan gazetedeki haberde,
sahte belgeye ek olarak imla bozuklukları dahil aynen- şu
iddia, iftira, hakaret ve isnatlarda bulunulmuştur: Kısa
bir süre önce, yerel bir gazete, Bandırmada bir öğretim
görevlisini konuk edip Belediye düğün salonunda konferans
verdirdi. Şahsın adı Necip Hablemitoğlu. Elbette
Bandırmanın iyi niyetli ve onurlu insanları bu
konferansı tüm samimiyetlikleri ile gidip dinlediler. Necip
Hablemitoğlu anlattı. Bandırmalılar dinledi.
Ancak meslekten mi bilinmez bizde bir araştırma hastalığı
vardır. Biri Bandırmaya geliyor ve onlarca kişiye gözlerinin
içine baka baka birşeyler anlatıyor ve gidiyor, elbette
sormak gerek kim bu Necip Hablemitoğlu diye. Sordukta. Necip
Hablemitoğlu hakkında araştırma yaptığımızda
ne o yapılanın konferans olduğunu nede insanları
bilgilendirmeyi hedeflediğine inanmadık, inanmayacağızda.
Çünkü geçmiş dönemlere ait olan tüm dökümanlarda Necip
Hablemitoğlu eşittir PKK. Evet gerçek bir söylem ve asla
iddia değil, gerçek. Çünkü elimizde saatine kadar verebileceğimiz
bilgilere göre Necip Hablemitoğluda geçmişte PKKya
hizmet ettiğini ve Abdullah Öcalan ile birebir görüşerek
talimat aldığını itiraf etmiş. Aynı Necip
Hablemitoğlu yani PKK örgütü yardımcısı ve yatakçısı
Necip Hablemitoğlu, 2002 yılında Bandırmada
Belediyeye ait bir salonda konferans veriyor ve bir gazetenin işbirliği
ile. Biz size 04.09.1989 tarihinde saat 14:59da tüm haber ajanslarını
alt üst eden ve tüm adli makamları harekete geçiren resmi yazıları
eksiksiz, kesintisiz, cesurca ve Kamuoyuna hitaben yayınlıyoruz. ... Yazıyı
okuduktan sonra konu kamuoyuna kalıyor. Bandırmaya gelerek
onlarca onurlu Türk insanına konferans veren bir kişinin PKK
Örgütüne yataklık etmesi ve
bu konferansın alenen yapılması doğru mu?
İşte bu soruya da kamuoyuna gerçekleri ile birlikte ekte
sunuyoruz. Gazete,
28 Mayıs 2002 tarihli nüshasında, manşetten verdiği
Hablemitoğlu Gazetemize Dava Açıyor(muş)! başlıklı
haberde, yukarıdaki haber metnini aynen bir kere daha yayınladıktan
sonra, şöyle denilmiştir: Haberimiz üzerine 18 Mayısta Hablemitoğlunu şehrimize
getirerek konferans organizesini üstlenen bir yerel gazete, Necip
Hablemitoğlunun gazetemize dava açtığını açıklamış.
Kendisinden yurtsever ve değerli bilim adamı olarak bahsedilen
bu şahsın PKK ile ne ölçüde işbirliği içerisinde
olduğunu umarız kamuoyuna açıklayacak ve nihai kararı
halkımız verecektir. Bekliyoruz HABLEMİTOĞLU...1 Konunun takibindeyiz.
Hablemitoğlu davası ile ilgili bilgileri önümüzdeki sayılarımızda
size aktaracağız. Konferansın
Bandırma Ticaret Odası Konferans Salonunda yapıldığını
saptayamayan, Belediye Düğün Salonu diyerek okuyucularına
usulen adres gösteren bu titiz (!) gazetenin haberi
sonrasında, sahte belgenin kaynağı olarak gösterilen
ANADOLU AJANSI adına bir açıklama yazısı gönderilmiştir.
Genel Müdür adına Genel Müdür Yardımcısı İsmail
Bezgin imzası ile gönderilen 26.6.2002 tarih ve
B.02.1.AA.12/102-2171 sayılı yazıda aynen şöyle
denilmiştir: İlgi
yazınıza konu haber bültenlerimizde yer almamıştır.
Ayrıca, yazınız ekinde göndermiş olduğunuz
haber metni fotokopisi bizim formatımıza uygun değildir.
Bu metnin düzmece yazılmış olduğunu düşünmekteyiz.
Bilgilerinizi rica ederiz. Saygılarımızla. Elbette
ki, bu sahte belge çerçevesinde gelişen haksız isnat ve
iftiralara karşı sözkonusu gazete aleyhine açılabilecek
tüm davalar açılacaktır. Ancak önemli olan gerçek şu:
Yurdun farklı köşelerindeki benzer yayınlar nasıl
saptanacak ve dava açılacak?!.
Baba tarafından Kırım Türkü, anne tarafından
Rumeli Türkü olan şahsımı, tüm mücadele ve eserlerime
rağmen, etnik bölücü, elikanlı terör örgütü destekçisi-yatakçısı,
dolayısıyla AB işbirlikçisi PKKlı, ERNK
yetkilisi gibi gösterme faaliyetlerinin ülkücülük, müslümanlık,
mukaddesatçılık gibi
kılıflar ardından yapılması, konunun takiyye yönünü
ve mesajın hedefini ortaya çıkarmaktadır. Kaldı
ki, bu ve benzeri iftira ve kumpasların 1980den
bu yana sonu gelmemektedir. Hatta, şahsımla ilgili
iftira ve isnatlara yer veren Zaman gazetesi aleyhine açtığım ve tümünü
kazanarak haksız isnat sahiplerini mahkûm ettirdiğim davaların
birinde, gazete avukatı, Ankara Asliye 25. Hukuk Mahkemesine
benzeri sahte belgelerden birini sunma cüretini göstermiştir.
2000 Yılında görülen bu davaya, Zaman gazetesi, Ankara Emniyet Müdürlüğü İstihbarat
Şube Müdürlüğüne ait 15 Ekim 1986 tarih ve C-2537 sayılı
belgeyi (!) iddia ve isnatlarına dayanak olarak göstermiştir.
14 Yıl öncesinin tarihini taşıyan ve İstihbarat
Şubesine ait olması dolayısıyla gizli olması
gereken bir belgenin, nasıl olup da Fethullah Gülen Cemaatine yakınlığı
tüm istihbarat raporlarında belirtilen bir gazetenin eline geçtiği
sorusu, henüz yanıt bulamamıştır.
Bu belgenin sahteliği, Ankara Emniyet Müdürlüğünce
mahkemeye sunulan yazıda belirtilmiştir. Ortaya çıkan
sonuç şu ki, fethullahçı istihbarat örgütünde, gerektiğinde
kullanılmak üzere saklanılan, ileride kullanılmak üzere
hazırlandığı anlaşılan tedbire yönelik
resmi belgelerle, sahte belgeleri içeren bir arşiv bulunmaktadır.
Anlaşılan, Zaman gazetesi
de bu arşivden yararlanabilmektedir. İşte,
Zaman gazetesinin
mahkemeye sunduğu istihbarat belgesinin son paragrafında
şu hükme varılmaktadır: Sözkonusu
Enstitüde, çeşitli devlet dairelerinden, Emniyet teşkilâtından
ve Türk Silahlı Kuvvetlerinden subayların da öğrenim gördüğü,
bu nedenle laiklik ve Atatürk aleyhtarlığı yapıldığı
iddialarının asılsız olduğu, istihbar edilmiş
olup; ayrıca bahse konu olayın D.G.M. Savcılığına
intikal ettiği ve soruşturma yapıldığı öğrenilmiştir Oysa,
dönemin Emniyet Genel Müdürünün Özel Kalem Müdürü başta
olmak üzere, çok sayıda üst düzey emniyet mensubunun yanısıra,
50ye yakın emekli ya da muvazzaf Türk Silahlı Kuvvetleri
mensubunun da Enstitüde öğrenim sürdürdüğü, Hürriyet,
Milliyet, Günaydın, Sabah, Cumhuriyet gibi gazetelerde yayınlanan
çarşaf listeler çerçevesinde kamuoyuna malolmuş olup,
sadece İstihbarat Şube Müdürlüğünün bilgisinin
olmadığı anlaşılmaktadır. Bu sonuç,
bizatihi İstihbarat Şubesine yapılmış bir
hakarettir. Nitekim, dönemin Ankara Emniyet Müdürü Kemal İskender,
anılan Mahkeme Başkanlığına gönderdiği
29.5.2000 tarih ve
B.05.1.EGM.4.06.00.06-06.5.800.1200-(6068-2000)-072065 sayılı
yazıda şu bilgileri vermektedir: ...
Kayıtlarımızın tetkikinde ve yapılan arşiv
araştırmasında 15.10.1986 gün ve C-2537 sayılı
evrak bulunamamıştır. Bahsekonu evrakın numarası
itibariyle yazışma ve arşiv kodlama sistemimize uygun
olmadığından muhtemelen böyle bir raporun mevcut olmadığı
veya tarih itibariyle on yılı geçtiğinden imha edilmiş
olabileceği değerlendirilmektedir. Ayrıca
İstihbarat Şube Müdürlüğünün görev alanına
giren faaliyetlerle ilgili yapılan yazışmalarda yeralan
bilgiler; dokümanter olmayıp istihbari niteliktedir. Herhangi bir
adli veya idari tahkikatta delil olarak kullanılamayacağı
gibi genel güvenlik ve İKK tedbirleri açısından evrakın
aslı veya fotokopisi yazışmaya muhatap olan ilgili birim
tarafından başka birimlere gönderilemez ve başka amaçlarla
kullanılamaz ibareli bir uygulama bulunmaktadır. Bilgilerinize
arzederim. Zaman
gazetesi, anılan
mahkeme tarafından mahkûm edilmiştir.
|
TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİNİ KARALAMA GAYRETİ
Fethullahçı istihbaratçıların hasım kategorisinde değerlendirdiği Türk Silahlı Kuvvetleri de, karşı propaganda faaliyetlerinden nasibini almaktadır. Örneğin, kamuoyu anketlerine göre en güvenilir kamu kurum ve kuruluşları içinde başta gelen Türk Silahlı Kuvvetlerinin bu imajını gölgelemek, kamuoyu nezdinde itibar kaybı sağlamak, bir başka ifadeyle zan ve töhmet altında bırakmak amacıyla kurulan sitenin adresi şudur: http://www.yolsuzluk.com. Giriş sayfasında yer alan Türk Bayrağı ve Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlunun fotoğrafı, ilk bakışta yurtsever, Kemalist bir site görünümü vermektedir. Sitenin linkler bölümünde ise, -onlarca güvenlik görevlimizin ve vatandaşımızın ölümünden sorumlu yasadışı Kurtuluş örgütünün dışında-Kemalist Siteler Birliği, Aydınlanma 1923, Hablemitoglu, Fethullah Gülen Gerçekleri gibi Kemalist ve anti-şeriatçı sitelerin bağlantıları dikkate alındığında, bu sitenin ülkemizdeki yolsuzluklarla mücadeleyi görev edinmiş kişilerce yönetildiği kanısı uyanmaktadır. Sitede yer alan yazılara biraz dikkatle bakıldığında, hazırlayanların profesyonel istihbaratçılardan oluştuğu anlaşılmaktadır: İsimler ve adresler doğru, buna karşılık olaylar, belgeler, iddia ve isnatların tamamı ise sahte!.. Bu sitede, dezenformasyon
kapsamında hazırlanmış fabrikasyon bilgi ve
belgelerle, Türk Silahlı Kuvvetlerinin kamuoyu nezdinde güvenilirliğinin
yokedilmesinin yanısıra, özellikle fethullahçılar
başta olmak üzere, tüm şeriatçı yapılanmalara
karşı net tavırları ile ön plana çıkmış,
hasım olarak değerlendirilen üst rütbelerdeki Türk
Subaylarının, özellikle karalamaya dahil edilerek yıpratılması
amaçlanmaktadır.
Bu arada, silah ve malzeme ihalelerinde, A.B.D. silah firmalarından
doğrudan alım yerine, alternatif ülkelerin tekliflerini değerlendiren
Türk Subayları da, nedense bu sitenin
hedefleri arasında yer almaktadırlar. Fethullahçı
istihbaratçılar olgusunu bilmeyen, yaygın deyimle sağ
gösterilerek sol vurulması biçiminde bir amacın
farkına varmayan, psikolojik harekât kavramından habersiz
nice insanımız, bu sitenin
tuzağına düşmektedir. Nasıl mı?
İşte, tipik bir örnek: Türkiyenin
500ü aşkın merkezinde örgütlenmiş olan ve yöneticilerin
yurtseverliğinden asla kuşku duyulmayan Atatürkçü Düşünce
Derneği Genel Merkezi de bu oyuna düşenler
arasındadır. A.D.D. Genel Merkezince 26 Ağustos 2001
tarihinde ilgili tüm adreslere gönderilen Atatürkçü
Düşünce Yolunda Toplumsal Dayanışma Kampanyası başlıklı çağrı metninde şöyle denilmektedir:
|
| .
3.2.
İNTERNET ÜZERİNDEN YÜRÜTÜLEN OPERASYONLAR
Fethullahçı
istihbarat örgütünün yürüttüğü operasyonların analizi
yapıldığında, profesyonel bir teknik desteğe
sahip oldukları anlaşılmaktadır. Örneğin,
medyadaki kadroları, gizli çekim, gizli kayıt, ses ve görüntü
montajı, grafik, fabrikasyon-asparagas haber yazımı ve dağıtımı
gibi konularda, örgüte lojistik destek sağlamaktadırlar. Aynı
şekilde, yurtiçi ya da yurtdışı eğitimi almış
bilgisayar mühendisleri ile profesyonel düzeyde bilgisayar konusunda
bilgi ve deneyime uzmanlar, hacker, moderatör
ya da webmaster olarak
görev üstlenmektedirler. Özel şifrelerin kırılması
yoluyla hasımların bilgisayarlarındaki tüm bilgi ve
belgelerin kopyalanması, özel tanıtım amaçlı ya da
provokatif amaçlı site kurulumu, özel yazışmaların
elde edilmesi ve sürekli denetimi gibi servis hizmetleri, sözkonusu mürit
bilgisayarcılar tarafından gerçekleştirilmektedir. Fethullahçıların
tanıtım ve propaganda amaçlı kullandıkları
sitelerden neredeyse tamamı, yurtdışındaki
adreslerden yayınlarını sürdürmektedir (68). Fethullahçı
istihbaratçılar, hasım kabul ettikleri kişiler
aleyhine doğrudan yayın sürdüren siteler açmak yerine, bu işi
kamufle edilmiş siteler üzerinden yürütmeyi yeğlemektedirler
(69). Bu arada kendilerine muhalif (!) siteleri de, yine kendileri oluşturmaktadırlar
(70). Fethullahçı istihbaratçıların, hasımlarına
karşı kullandığı en etkin internet sitesi,
C.I.A.in teknik, propaganda ve
benzeri lojistik desteği
ile yayınını
sürdüren ve bu sayede internet
dünyasında en çok ziyaret edilen siteler arasında gösterilen
Mehmet Eymürün sitesidir (http://www.atin.org).
Yakın bir süre öncesine kadar Türkiyenin en önemli
istihbarat kuruluşu olan M.İ.T.nın kilit isimlerinden
biri olup, bu ahlâk (!), işbirlikçilik, müfterilik,
ketumiyetsizlik gibi belirgin
özellikleriyle bunca yıl nasıl devletimizin güvenliğinde
söz sahibi makamlarda tutulduğunu şaşkınlıkla
değerlendirdiğimiz Mehmet Eymür, C.I.A.nın yanısıra,
yine aynı bağlantılı
fethullahçı istihbaratçıların
da sözcülük ve tetikçiliğini yürütmektedir (71). Eymür,
bu cümleden, şahsımla ilgili dezenformasyon esaslı
iftira ve isnatları da, pekçok fethullahçı internet
sitesinden önce yayınlamıştır (72).
Fethullahçı
istihbaratçıların hasım kategorisinde değerlendirdiği
Türk Silahlı Kuvvetleri de, karşı propaganda
faaliyetlerinden nasibini almaktadır. Örneğin, kamuoyu
anketlerine göre en güvenilir kamu kurum ve kuruluşları
içinde başta gelen Türk Silahlı Kuvvetlerinin bu imajını
gölgelemek, kamuoyu nezdinde itibar kaybı sağlamak, bir başka
ifadeyle zan ve töhmet altında bırakmak amacıyla kurulan
sitenin adresi şudur: http://www.yolsuzluk.com.
Giriş sayfasında yer alan Türk Bayrağı ve
Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlunun
fotoğrafı, ilk bakışta
yurtsever, Kemalist bir site görünümü vermektedir.
Sitenin linkler bölümünde ise, -onlarca güvenlik görevlimizin ve
vatandaşımızın ölümünden sorumlu yasadışı
Kurtuluş örgütünün dışında-Kemalist
Siteler Birliği, Aydınlanma
1923, Hablemitoglu, Fethullah Gülen Gerçekleri gibi
Kemalist ve anti-şeriatçı sitelerin bağlantıları
dikkate alındığında, bu sitenin ülkemizdeki
yolsuzluklarla mücadeleyi görev edinmiş kişilerce yönetildiği
kanısı uyanmaktadır. Sitede yer alan yazılara biraz
dikkatle bakıldığında, hazırlayanların
profesyonel istihbaratçılardan oluştuğu anlaşılmaktadır:
İsimler ve adresler doğru, buna karşılık
olaylar, belgeler, iddia ve isnatların tamamı ise sahte!..
Bu sitede, dezenformasyon kapsamında hazırlanmış
fabrikasyon bilgi ve belgelerle, Türk Silahlı
Kuvvetlerinin kamuoyu nezdinde güvenilirliğinin yokedilmesinin
yanısıra, özellikle fethullahçılar başta olmak üzere,
tüm şeriatçı yapılanmalara karşı net tavırları
ile ön plana çıkmış, hasım olarak değerlendirilen
üst rütbelerdeki Türk Subaylarının, özellikle karalamaya
dahil edilerek yıpratılması amaçlanmaktadır.
Bu arada, silah ve malzeme ihalelerinde, A.B.D. silah firmalarından
doğrudan alım yerine, alternatif ülkelerin tekliflerini değerlendiren
Türk Subayları da, nedense bu sitenin
hedefleri arasında yer almaktadırlar. Fethullahçı
istihbaratçılar olgusunu bilmeyen, yaygın deyimle sağ
gösterilerek sol vurulması biçiminde bir amacın farkına
varmayan, psikolojik harekât kavramından habersiz
nice insanımız, bu sitenin
tuzağına düşmektedir. Nasıl mı?
İşte, tipik bir örnek: Türkiyenin
500ü aşkın merkezinde örgütlenmiş olan ve yöneticilerin
yurtseverliğinden asla kuşku duyulmayan Atatürkçü Düşünce
Derneği Genel Merkezi de bu oyuna düşenler arasındadır.
A.D.D. Genel Merkezince 26 Ağustos 2001 tarihinde ilgili tüm
adreslere gönderilen Atatürkçü
Düşünce Yolunda Toplumsal Dayanışma Kampanyası başlıklı
çağrı metninde şöyle denilmektedir: Bu
kampanya, Türkiyenin sorunlarını Atatürkçülük yönünden
ele alarak, Onun düşünce kalıtını korumak,
milli birlik ve beraberliği kuvvetlendirmek, ATATÜRKün devrim
ve ilkelerinin toplumsal sorunlarımızın çözümlenmesinde
ışık tutucu niteliğini ve yaratıcı güce
sahip olduğunu anlatmak, ülkemizin içine düştüğü
durumu değerlendirmek, gereken çözümleri üretmeyi
hedeflemektedir. Kampanyaya katılmanızı bekliyoruz. Teşekkür
ederiz. Atatürkçü Düşünce Derneği. Destekleyenler: http://www.add.org.tr
Atatürkçü Düşünce
Derneği sitesi http://www.yolsuzluk.org
Çeyrek asrın flaş yolsuzlukları http://www.yolsuzluk.com
Türkiyenin yolsuzluk haritası http://www.temizeller.com
Temiz toplum, temiz siyaset. Atatürkçü
Düşünce Derneğinin sergilediği iyiniyetli aymazlık,
ayrıca yoruma muhtaç değildir. Buna karşılık,
eşimle birlikte ortak sorumluluğumuz altındaki
Hablemitoğlu sitesi (73) dahil, tüm Kemalist siteler adına
Kemalist Siteler Birliği,
kamuoyuna hitaben yayınladığı bir duyuru ile,
izinsiz bağlantı veren sözkonusu yolsuzluk.com
sitesini protesto etmiştir: Kamuoyuna
Önemli Duyuru! 05.06.2001 Son
zamanlarda yolsuzlukla mücadele amaçlı yayın yaptığını
öne süren bir web sitesi, iznimiz alınmadan Kemalist Siteler
Birliği Üyesi olduğunu iddia etmekte ve KSB üyesi sitelere
izinsiz olarak link vermektedir. Bu siteyi hazırlayanlar ve sitenin
içeriği ile ilgili hiçbir ilgimizin olmadığını
duyururuz. Özellikle Türk Silahlı Kuvvetlerine yönelik ağır
ithamların yayınlandığı bu siteyi hazırlayanların
kimliği meçhuldür. Bu tür ithamların muhatabının
Türk Mahkemeleri olduğunu hatırlatır, Kemalist
Siteler Birliği olarak Türk Silahlı Kuvvetlerini yıpratmaya
yönelik bu tür girişimleri onaylamadığımızı
önemle vurgularız. Sitenin reklamını yapmamak amacıyla,
web adresini yayınlamıyoruz. Kemalist Siteler Birliği Üyeleri,
sitemizin Üyelerimiz bölümünde logoları ile birlikte
sergilenmektedir. Kamuoyuna önemle duyurulur (74). Sözkonusu
site, Türk Silahlı Kuvvetlerini karalamaya çalıştığı
kadar, K.S.B.nin duyurusunda ifade ettiği gibi kafalarda çelişki
yaratmaya da çalışmaktadır:
Bir kere bu site, A.B.D.nden (PO Box 444 La Jolla , California) yönetilmektedir.
Sorumlu kişi olarak görünen Yeşim Çillioğlu,
muhtemelen gösterdiği posta
kutusu adresi gibi gerçek değildir. Şekilsel olarak hem Türk
Bayrağı ve hem de temiz Türkiye duyarlılığı
sergilerken, özde sadece Türk Silahlı Kuvvetler düşmanlığı
yapmaktadır. Eli kanlı bir terör örgütünün logosu
ile fethullah karşıtı yazıların yer aldığı
Kemalist sitelerin logolarını yanyana koymak suretiyle,
Kemalist siteleri zan altında
bırakmayı hedeflemektedir. Nasıl mı, sorusunun yanıtını,
fethullahçı istihbaratçıların en önemli
işbirlikçisi ve tetikçisi Mehmet Eymür, kendi sitesinde,
amaçlanan doğrultuda zihinleri bulandırarak vermektedir: Doğrusunu
söylemek gerekirse biz, bu sitenin ilk başta askerle ilintili bir
site olabileceğini düşünmüştük. Neden öyle düşündüğümüze
gelince KSB yani Kemalist Siteler Birliği üyesi gözüküyordu.
Herhalde yolsuzlukla mücadele kapsamında kurulmuş bir
site diye düşündük. Küçük
bir teferruatı atlamışız. Sitenin Linkler bölümüne
bakarsanız, KSB üyesi sitelerin hepsinde rastlayacağınız
Aydınlanma 1923, Yeni Hayat Dergisi, Hablemitoğlu,
Fethullah Gülen Gerçekleri
gibi müşterek linklerin haricinde sıradışı bir
bağlantı görürsünüz: Kurtuluş Cephesi. Biz
yolsuzluğun Türkiyenin en başta gelen çok önemli
sorunlarından biri olduğu bilincindeyiz. Ancak neyi
kurtaracaklarsa, yıllardan beri terörcülük oynayarak, bir türlü
kurtaramayan Kurtuluşçuların, yolsuzluk ve anarşi
düzeninin bir parçası olduğu kanaatini de taşıyoruz.
...
Bize göre kökü dışarıda olan, kime hizmet ettiği
belli olmayan, silahlı eylem ve sinsice adam öldürmekten başka
marifetleri bulunmayan, yöneticileri keyfince yaşarken kandırdıkları
zavallı militanları köle gibi kullanan, onları intihar
eylemlerine, ölüm oruçlarına sevk ederek ölümlerini zafer işaretleri
ile kutlayan, fikir ve çağdaş doktrinler üretmek yerine, çağın
dışında kalmış ideolojilere tutsak olmuş,
bu bağnaz, teröör hastası örgütlerin Türkiyeye
zarardan başka verebilecekleri bir şey yok. Onun için bu
siteyi de, yapıcı, yolsuzluklarla mücadele eden samimi bir
yayın olarak kabul etmek mümkün değil. ...
Yeşil.org isimli sitenin Doğu Perinçek ve Aydınlıkın
yeni gizli yayını olduğunu yazmıştık....
Yeşil.orgda dikkatimizi çeken bilgiler var. Mesela Terör
sayfasına bakarsanız buradaki bilgilerin ancak devletin resmi
bir organında bulunan kapsamlı bilgiler olduğunu görürsünüz. ...
Diğer bir sayfaya bakalım. Fethullah Gülen ile ilgili
iddianame. Burada da sayfanın altındaki referanslar arasında
KSB yani Kemalist Siteler Birliği üyelerinin hemen hepsinde
bulunan Hablemitoğlu
ve Nursuzlar gibi bağlantıların
verildiğini görürsünüz. Aydınlanma
1923, Yeni Hayat, Nursuzlar, Hablemitoğlu, Otopsi, Fethullah Gülen
Gerçekleri, Talkan, Reformist, Kemalist, Cengiz Özakıncı,
Sarısakal gibi
Kemalist Siteler Birliği üyesi web sitelerine bir göz
gezdirirseniz, bunların adeta bir kaynaktan beslendiğini, işledikleri
konuların aşağı yukarı aynı olduğunu,
sivil siteler olduğu halde Kara Harp Okulu, Kuleli
Mezunları gibi askeri bağlantıların sayfalarında
olduğunu görürsünüz. Genelde
bu sitelerde yazan yazarlar da aşağı yukarı aynıdır.
Doğu Perinçek, Hasan Yalçın,
Faik Bulut, Necip Hablemitoğlu
ve diğerleri gibi (75). Sığındığı
yeni vatanının istihbarat servislerinin lojistik desteği
ile, eski vatanını pazarlayan bir istihbaratçı eskisi kaçkın,
K.S.B. üyesi sitelerin beslenme kaynağı olarak, Türk
Silahlı Kuvvetlerini ima etmektedir. Eymürün yasadışı
terör örgütü Kurtuluşla ilgili yazdıklarına
itiraz, elbette ki olanaksızdır. Ancak, Eymürün amacı,
fethullah karşıtı Kemalist siteleri, Kurtuluş
örgütü ile özdeşleştirerek zihinleri bulandırmak; zan
altına sokmaktır. KSB üyesi siteler içinde Doğu Perinçek,
Hasan Yalçın, Faik Bulut gibi yazarların yer almadığını,
herkes gibi Eymür de çok iyi bilmektedir. Fethullahçı
Özel İstihbarat Örgütü, Mehmet Eymürü, hasımları
için açılacak kampanyaların tetikleyicisi olarak
kullanmaktadır. Eymürün atin.org sitesinde
ilgili bir haberin yeralmasından sonra, suya atılan bir taşın
neden olduğu halkalar gibi, aynı konuda binlerce-onbinlerce
yazışma gerçekleştirilmekte; dezenformasyon kapsamındaki
belgenin ya da bilginin kaynağı olarak Eymür gösterilmektedir.
Mehmet Eymürün yukarıda yazdıkları, internet ortamında
faaliyet gösteren binlerce haberleşme grubunda ve de sitede,
kaynak gösterilerek ya da olduğu gibi yönlendirilerek yayınlanmıştır.
Örneğin, daha çok Türkiye karşıtı sözde
sosyalistlerin, yehova şahitlerinin, 2. cumhuriyetçilerin görüşlerine
yer veren savaşkarşıtları.org
sitesi, Eymürün yazdıklarına hiçbir yorum getirmeden
aynen alıntı yapmıştır (76). Bu defa, millliyetçi-muhafazakâr
grupları yönlendirmek isteyen ve Alper Türkkan adını
kullanan bir fethullahçı, 23.8.2001 tarihinde, Milliyetçiler@yahoogroups.com,
grup-turk@yahoogroups.com , turkculer@yahoogroups.com,
Ulkucu-Hareket@yahoogroups.com, Turkmilliyetcileri@yahoogroups.com
adreslerindeki tartışma gruplarına konuyu taşımıştır.
Bir anda binlerce adrese ulaşan bu mesaj, fethullahçı
istihbaratçıların taktiklerini sergilemesi açısından
tipik bir örnektir: www.yolsuzluk.com
adresinin linkleri arasında yer alan sitelere bakınca, ilginç
ittifaklar ve müttefikler olduğunu göreceksiniz. Tohuma kaçmış
dinozor cinsinden kemalist siteler bir şey diyeceğimiz yok.
Ama linkler kısmının ilk başında
http://www.kurtuluscephesi.com isimli terör örgütünün sitesi yer alıyor.
Terör örgütünün sitesinde ise Lenin, Troçki vs. gibi komünist
liderlerin hayat ve görüşlerine link veriliyor. Durun daha
bitmedi. Aynı sitede tanıdık bazı simalar da
yer alıyor. Çok
büyük Türkçü Hanefi Altaşın Yeni Hayat Dergisi ile
yine Altaşın çok değerli silah arkadaşı
Necip Hablemitoğlunun sitesi de yer alıyor. Peki bir terör
örgütünün sitesi ile Altaş ve Hablemitoğlunun sitesini
hangi ortak değerler bir araya getiriyor dersiniz? Şimdi
soruyoruz: Kurtuluş Cephesi ile Hanefi Altaş ve Necip
Hablemitoğlunun ortak değerleri nelerdir? Ya
da Kurtuluş Cephesi isimli terör örgütü Hanefi Altaşın
üzerinde çok durduğu Ulusal Güvenlikin neresinde, ne kadar
yer alıyor?Acaba bizim bilmediğimiz hizmetleri mi vardır
bu terör örgütünün Ulusal Güvenliğe? Lenin ve Troçki hangi söylemleri
veya katliamları Türkçü yapmıştır? Lenin ve Troçkinin
Türkçülüğe ne gibi hizmetleri olmuştur? Yoksa
bu iki muhterem zatın sitelerine link verenler Fethullahçı mıdır?
Yani kendilerine yönelik bir provokasyon mu sözkonusudur?Bütün
bunlar bir yana son dönemde özellikle internet ortamında başka
maskeli kişiler aramıza Türkçü, milliyetçi kılıklarla
giriyorlar. Sanırım aynı sitelerin bir terör örgütü
ile aynı sayfada yer alması, özellikle bazı arkadaşlarımızın
gerçekleri farketmelerine neden olur (77). Fethullahçı
istihbaratçıların, bugüne kadar hazırlamış
oldukları en etkili ve de sonuç getiren
dezenformasyon belgelerinin bir başka muhatabı, Mikdat
Alpaydır. Laik kimliği ile bilinen ve de sırf bu
nedenle başta şeriatçılar olmak üzere, tüm şeriatçı
grupların nefret ve korkuyla andıkları Mikdat Alpayın,
M.İ.T. Müsteşarlığı görevine atanmaması
için, planlı istihbarat faaliyetleri yürütülmüştür.
İşte bu kapsamda, tüm ilgililere gönderilen ve de internet
ortamında faaliyet gösteren fethullahçı-şeriatçı
sitelerde teşhir edilen mektupta, tamamı gerçekdışı-iftira
niteliğinde şu isnat ve iddialara yer verilmiştir: Bilgi
Notu: Ülke
yönetiminde istihbarat, yöneticilerinin hem gözü hem kulağı
hem de eli durumundadır. Ancak objektif bir haber değerlendirmeleri
ile devlet organları sağlıklı çalışır
ve somut sonuçlara varır. MİT Müsteşarlığının
boşalması ile yerine düşünülen Miktad Alpay, Türkiye
Komünist Partisi (TKP) yanlısı olarak bilinmekte, eğilimini
ve eğrisini işine yansıttığı aynı çevrelerce
kabul edilmektedir. Benimsediği marksist ideolojiden bugün
ateistliğini sürdürmekte, Türkiyede islamı andıran
ve inancı çağrıştıran, her türlü kişi
ve kuruluşlara karşı radikal bir cüretle, fanatik bir
duygusallıkla kara çalmakta, tahrikkâr ifadelerle MEDYAda
kampanyayı sürdürerek objektifliğini yitirmiş bir
şekilde yanlış değerlendirmelerde yanıltıcı
kararlara varılmasına neden olabilmektedir. Kendilerinin
ateist olduğunu zemin ve zamana göre vurgularken, kökeni itibarı
ile Alevi olduğunu gizlemektedir. Aleviliği ülke güvenliği
için tehdit olarak görmemekte ve bilgi toplanması yönünde önlemler
almakta, 1992de yayınlanan Milli Güvenlik Politikalarını
gözardı ederek hedef önceliğini islama ve müslümanlara yönelterek
MGKnın konseptini saptırmaktadır. Türkiyenin
Cezayir gibi olmasını ve ordunun sünni halka savaş açmasını
beklemektedir. Diğer
taraftan, Aleviliği rejim payandası olarak lanse etmekte, PKK
ile Alevi kökenli Terör örgütlerini 3-4. hedef sıralamasına
çekmektedir. PKK
ve Alevi hedeflerini meşrulaştırıcı ve meşruiyet
kazandırıcı temalarla devletin üst düzeyini etkilemede
başarıya ulaşmıştır. Aleviliğin özüne
zarar gelmeyecek şekilde Alevi terör örgütlerini istihbari değerlendirmelerde
bulunmakla, hafife irca ederek dikkatlerin yoğunlaşmasını
perdelemektedir. Operasyon Daire Başkanlığından beri
müsteşarı etkileyerek operasyonlu faaliyetlere Alevi kökenli
şahısları yönetici olarak getirmiş, terfi önceliğini
Alevilere vermiştir. Oysa
en sağlıklı verilere göre Türkiyede Alevi nüfusu %
5i geçmemektedir. Bu oran içinde de Alevilerin birlikteliğinden
söz etmek zordur. Ancak yarar çıkarları, muhtelif etnik
unsurlara mensup alevileri pastanın paylaşımında
birbirine yaklaştırmaktadır. Ülke çapında % 5 olan
Aleviler, Teşkilata ve diğer devlet kurumlarında % 100
etkin olabilmektedir. Milli
İstihbarat Teşkilatının sivilleşmesi amacı
ile Dışişlerinden getirilen Müsteşarı aşarak
şirketi askerin emrine ve hizmetine yanlı ve yanlış
değerlendirmeleri ile sunmuştur. Teşkilat
sivilleşmemiştir. Askeri sivil demokratik rejime daha çok müdahale
etme eğilimine ivme kazandırmış, demokratik koşullarda
bilgi derlemesi ve üretmesi gereken kurumu totaliter yönetimi özletecek
ve özendirecek şekilde işin kolayına kaçacak değerlendirmelere
girişmiştir. MİT yöneticileri, demokrasiyi içine
sindirememiş, Cumhuriyetin bekası öne sürülerek anti
demokratik çağrışımlara her zaman kapı aralamış,
insan hukukunu ihlal etmiştir. Bu yönetici kadrolarla askeri müdahale
ihtimali her zaman güncelliğini sürdürecektir. Teşkilat
öteden beri iç tehdidin çözümünü anti demokratik yöntemlerle önlenebileceği
yönünde önerilerde bulunmuş ve ciheti askeriyeyi Demokrasiye müdahale
yönünde davetiye çıkarmış, MEDYAdaki saplantılı
uzantıları ile kamuoyunu askeri yönetimi beklentili hale
getirmiştir. M.
Alpay, mezhebi bağnazlığı nedeni ile tarihi intikamı
çağrıştırarak Osmanlı ve sünnileri topyekûn
MGKnın hedefi haline getirmiş, Millet/Asker kutuplaşmasının
iç mimarı olmuştur. Teşkilatta
objektifliği ile tanınan anti marksist olarak bilinen kişileri
CIA çizgisinde ve yönlendirmesinde kabul etmiş, TKP uslûbunu
kullanarak ince ayarla sindirme politikaları uygulamıştır.
Milliyetçi muhafazakâr görevlileri pasifize etmiş, dışlamış,
kendisine rakip gördüğü görevlileri ise kendi icraatına
engel teşkil edecek ve yanlı tasarruflarına karşı
tavır koyması beklenen yöneticilere de bir bir yurt dışı
görevlerle sus payı vermiştir. Şirketin,
Teşkilatın görevlilerini birbirini izleterek kimin ırkçı,
kimin irticacı (Cuma namazı kılanlar buna dahil) olduğu
yönünde güven sarsıcı tecessüslerin yoğunlaşmasına
neden olmuştur. Görevlileri dışa bilgi sızdırıyor
şeklinde birbirinden kuşkulanır hale getirmiştir. Teşkilatın
bünyesinde en önemli yerlerde M.A. tarafından görev verilen
mezhep mensupları, Suriye lehine teşkilatı adeta şeffaflaştırmıştır. Bu
nedenle Suriye İstihbaratı, Türkiye ile ilgili en gizli
bilgilere dahi ulaşma imkanına kavuşmuştur. Suriye
aracılığı ile diğer ülkelere de sunulan gönüllü
hizmette, şirketteki Alevi kökenliler aracılığı
ile sağlanmaktadır. Şirketin, yönetimine getirilecek bir
alevi aracılığı ile Suriye İstihbaratının
yan kuruluşu haline getirileceği uzak bir ihtimal değildir. Bu
nedenle Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad Türkiyeyi
her defasında ıskalamaktadır. Şirket,
mercek altına alınarak elemeye tabi tutulmalı, yeniden değerlendirmeye
alınmalıdır. Hedefler tekrar belirlenirken, demokratik
ilkelerin özüne zarar vermeyecek şekilde önem ve öncelik sıralamasına
tabi tutulmalıdır Hafız Esadın başkanlığındaki
Suriye devleti, Türkiye Cumhuriyetini birinci kuşakta yer alan önemli
düşman ülke ilan etmiş ve istihbari çalışmalarında
önceliği Türkiyeye vermiştir. Türkiyedeki
mezhep bağnazlığını beslemiş, Alevi kökenli
Terör örgütlerine güvenli ortam sağlamıştır. Türkiyede
bilinçli bir şekilde Aleviyim diyen her şahıs, dolaylı
ve dolaysız Suriye İstihbaratının haber kaynağıdır. Cumhuriyetin
ilkeleri arasında yer alan milliyetçilikten kaynaklanan etnik hoşnutsuzluklardan
da Suriye yararlanmasını bilmiş, Türkiye aleyhine bu çevreleri
kullanmayı sürdürmüştür
(78). Fethullahçı
istihbaratçılar, yukarıdaki mektupta, Mikdat Alpay gibi
yurtsever bir M.İ.T. yöneticisi için hayal bile edilmesi olanaksız
yakıştırmalarda bulunurken, kendilerinin de yerlerini ve
gerçekte ne olduklarını ortaya koymuşlardır.
Alpaya yapılan iftiraları, Türkçemizdeki alçakça
sözcüğü kesinlikle karşılamamaktadır. Türk
alevilerini bilerek, sırf provoke amaçlı olarak nasturilerle
karıştıran; nasturi vatandaşlarımızın
Türkiyeye bağlılığını çarpıtan;
kendilerini, Türk yerine Osmanlı ve sünni olarak nitelendiren ve
80 yıl önce tarihe karışmış Osmanlının
intikam davasını güden; Türk Silahlı Kuvvetlerini
millet düşmanı olarak gösteren; M.İ.T. içindeki Alevi
Türkleri, orduya müdahale davetiyesi çıkaran darbe işbirlikçileri,
kendilerini de salt Cuma namazına gittikleri için mağdur
edilen Osmanlı sünniler olarak takdim gayreti içine giren
fethullahçı istihbaratçılar, tüm bu iftira ve dayanaksız
isnatları içeren mektuptan umduklarını -maalesef- elde
etmişlerdir. M.İ.T.
Müsteşarlığı ataması öncesinde, binlerce
adrese normal ve elektronik posta ve de faks yoluyla gönderilen bu
mektubun kaynağının ve de sorumlularının araştırıldığına
ilişkin herhangi bir M.İ.T. soruşturmasının
duyumu alınmamıştır. Yine çok acıdır ki,
Türkiyenin güvenlik konseptini hazırlayan resmi kurum ve
kuruluşlar da bu duruma seyirci kalmışlardır. Sonuçta,
Mikdat Alpay, fethullahçı istihbaratçıların stratejisi
doğrultusunda, bırakın M.İ.T. Müsteşarlığına
atanmayı, ardından da emekliye sevkedilerek tümüyle tasfiye
edilmiştir. Askeri-sivil, tüm yurtsever yetkililer, bu tasfiye sürecinde
seyirci konumunda kalmışlardır. Şimdilerde, Mikdat
Alpayın M.İ.T. ve tam bağımsızlık savaşımı
veren Türkiye için önemi, buna karşılık fethullahçı
istihbaratçıların neden çırpındıkları çok
iyi anlaşılmıştır; ancak bu duyarsızlığın
ve seyirci kalmanın bedeli ülkemiz açısından ağır
olmuştur, olmaktadır da... Fethullahçı
istihbaratçılar, başta M.İ.T., Emniyet olmak üzere,
stratejik kurum ve kuruluşlarda, karar verici konuma gelebilecek
Cumhuriyet aydınlarını fişlemeye devam
etmektedirler. Alınan duyumlara göre, şahsım dahil,
fethullahçılara aktif biçimde mücadele veren
tüm kamu görevlilerinin hakkında, ileride ve
gerektiğinde kullanılmak üzere, yukarıdaki Mikdat
Alpay örneğinden çok daha ağır raporları içeren
dosyalar hazırlanmıştır. Bu duyumların doğru
olup olmadığının araştırılması;
şayet doğruysa, olası yükselmenin önünü kesmeye yönelik
bu dosyaların içinde imza ve parafı bulunan tüm istihbarat görevlilerinin
süratle kamu görevinden çıkarılmaları gerekmektedir.
Diğer
taraftan, Fethullahçı istihbaratçıların internet ortamındaki
en önemli dayanakları ise, dünyanın hemen her tarafında
dağılmış fethullahçı müritlerdir. Kendi içlerinde,
özel bir soruşturma süzgecinden geçildikten sonra kabul edilen müritlerin
yer alabildiği çok özel tartışma gruplarının
yanısıra, internete girebilen tüm fethullahçılar, aşırı
sağdan-aşırı sola, etnik bölücülerden-liberallere,
ekonomistlerden-çevrecilere uzanan çizgide ne kadar tartışma
grubu varsa, bunların içinde yer almayı doğal bir görev
olarak kabul etmektedirler. Kendilerini alalamak için, örneğin
antikapitalist gibi aşırı sol tartışma
gruplarında Deniz Devrim, Ulaş Kaypakkaya, Özgür
Gezmiş gibi takma adlar kullanan fethullahçı müritler, ülkücü-türkçü-milliyetçi
tartışma gruplarında ise, yukarıdaki örnekte olduğu
gibi Alper Türkkan, Bahadır Ergenekon gibi takma adlar
kullanmayı yeğlemektedirler. Daha ortalarda yer alan gruplarda
ise, Ali Kaya, Anıl Seçkin, Ornaments Legend,
Okşan Kıpırtılı, Taha Kıvanç
gibi takma adlar kullanan fethullahçılar, kullandıkları
terminoloji ve söylemlerden ve de birbirleri ile paslaşmalarından
belli olmaktadırlar. Örneğin, Liberal Düşünce
Topluluğu listesinde yükselen değer olarak, Atatürk ilke
ve devrimlerine, laik hukuk sistemine, Türk ulusalcılığına
saldırmak anlaşıldığından, listede
mesajları ile dikkat çeken fethullahçılardan Yavuz Güneş
kod adını kullanan bir mürit, tipik bir örnek teşkil
eden şu kışkırtıcı mesajıyla liste üyelerine
katkıda (!) bulunmaktadır:
Arkadaşlar
geçtiğimiz günlerde bu Faşist T.C. yönetimi, faşistliğine
yeni bir şey daha ekledi. Son yapılan faşistlik,
Fatihte yaşayan insanlar (kendince doğru bulduğu) günlük
kıyafet olarak sarık ve cüppe giyerek gezdiği için kılık
kıyafet kanununa aykırı davrandığı iddiası
ile tutuklanıp, işkence ile karşılaştılar.
Bu zulmü yapan faşistler, kılık kıyafet kanunu diye
bir şey uydurmuşlar. Adama demezler mi, be faşist kardeşim,
bu kılık kıyafette standart nedir? Kim belirler, Atatürk
mü? Hiiiç umurumda değil Atatürkün veya bir başkasının
belirlediği standart. Benim için mühim olan, benim arzu ettiğim
ve herkesin kendi arzu ettiği şeyi kendi iradesiyle
giyebilmesidir. Şu düştüğümüz duruma bakın,
adamlar türban zulmünü yaparken efendim biz bunlara kamu alanında
türban takmalarını yasaklıyoruz. Özel hayatlarında
giyebilirler, diyorlar. Ardından böyle bir şey yapıyorlar.
Yaa arkadaşlar insanlar PKK, HİZBULLAH vb. terör örgütlerine
neden katılıyor daha iyi anlaşılıyor, değil
mi? Sanırım bu son şansımız. Sadece ve sadece 3
seçeneğimiz kaldı: 1.
LDPyi en kısa zamanda iktidara getirmek. 2.
Yurtdışına gidip bu Faşist TCden
kurtulmak. 3.
PKK ve HİZBULLAH terör örgütlerinden birine katılmak.
Tercih sizlerin. NOT: Ben bugüne kadar hiç sarık vb. kıyafet
giymedim, giymeyi de düşünmüyorum. Giymek isteyene karışanın
da tepesinden inmeyeceğim. Allah bunlara akıl fikir versin (79).
Bir başka
örnek, yine aynı tartışma grubuna gönderilmiştir.
Aşağıdaki mesaj, fethullahçıların hasım
olarak nitelendirdiği kişilere ve de aynı zamanda Türkiye
Cumhuriyetine, laik hukuk sistemine, Atatürk ilke ve devrimlerine
karşı olan tüm ülke, örgüt ve gruplarla koşulsuz
dayanışmasına tipik bir örnek oluşturmaktadır:
Sevgili
arkadaşlar, bu komplocu, paranoyak, meczup Hablemitoğlu, direk
bol keseden sallıyor, inanmayın. Adam sağ demiyor, sol
demiyor, Türk-Alman dostluğunu zedelemek pahasına ulusalcı
görüşlerimi pazarlayacağım diye, liberal Frederic
Neuman, liberal-muhafazakar Konrad Adenaur, sol görüşlü Heinrich
Böll ve Frederic Ebert gibi bütün vakıfları zan altında
bırakıyor. Başına büyük iş aldı bu
Hablemitoğlu. Alman vakıfları tümden birleşip
tutacakları avukatlarla bu meczubun hayatını
karartacaklardır. Bizim medya ise bu meczubu pazarlama peşinde,
komplocu şahsa tüm gazetelerde ve tvlerde yer veriyorlar, bu ülke
inanılır gibi bir ülke değil. Hablemitoğlu bence
Vural Savaşın 2002 modeli olarak
piyasaya sürülmüş bir arkadaş olup, belediye itlaf
ekiplerine duyurulur, zira
ulusalcı kuduz vakaları gün geçtikçe halkımızı
tehdit ediyor. Tanıl (80). İnternet
ortamında faaliyet gösteren fethullahçıları deşifre
etmenin en kestirme yolu, hocaefendilerini ya da Said Nursiyi ad
vererek, açıkça eleştirmektir. Sadece Türkiyeden değil,
dünyanın neresinde fethullahçıların okulu, dersanesi
varsa, buralardan eşzamanlı
tepkiler yağacaktır. Bu müritlerin bir diğer
ortak yönü de, tamamının hocaefendilerini övdükten sonra,
ben fethullahçı değilim ama ... diye başlayan,
kendilerini alalama gayreti ve çabası içine girmeleridir. Bugüne
kadar, bir tek fethullahçı, dürüstlük gösterip, gerçek kimliğini
kabullenmemiştir. Bu olgu, takiyye denilen dinsel kılıflı
sahtekârlık ve ikiyüzlülüğün, fethullahçıların
adeta iliklerine işlediği sonucunu ortaya koymaktadır.
Fethullahçı istihbaratçıların, internet ortamındaki
tartışmalarda hasımlarını etkisizleştirme
yöntemleri arasında, kendi müritlerine, hasımlarına ait
başta telefon numaraları, iş ve ev adresleri olmak üzere,
her türlü kimlik bilgilerini aktarmak da bulunmaktadır. Bu
durumda, hasım kişiyi korkutmaya ve caydırmaya yönelik
hakaret ve tehditleri içeren binlerce elektronik posta, mektup gönderilmekte;
tehdit ve küfür telefonları günlerce, bazen haftalarca sürmektedir.
Kendi deyimleriyle, Risale-i Nur tedrisinden geçtiği,
hocaefendilerinin kasetlerini yüzlerce kez hıfzettiği anlaşılanlar,
bir başka ifadeyle, imam ya da abi denilen statüye yükselenler,
tehditlerinde amiyane tabirlerden kaçınarak daha ziyade, nispeten
terbiyeli (!) biçimde dinsel temaları kullanmaktadırlar.
İşte, bunlardan bir örnek: Size
selam veremiyorum, çünkü Allah dostlarına dil uzatan birisine
selam verilmez. Sitenizde yer alan nursuzlar diye adlandırdığınız
F. Gülen hoca efendimizi böyle bir şeyle kötüleyemezsiniz.
Sizden iğreniyorum, yaptığınız çok yanlış
ve düşüncesiz bir şey. Aklınızı başınıza
alın, bu bir tehdit filan değildir, sadece uyarmadır.
Herkesin kendi dinini yaşamaya hakkı var, İslamiyeti
yayma hakkı var. Varisler diye yazdığınız bölümde
F. Güleni o kadar kötülemektesiniz ki, size yazıklar
olsun.Utanın, sizi Rabbime ediyoruz. Yaptığınız
şeylere çok dikkat edin, belki bir gün çok korkunç bir şey
ile karşılaşabilirsiniz. Korkmayın, hocalarımız
Fethullah Gülen, M. Esad Coşan ve Musa Topbaş ve diğer
hocalarımızın bizlere verdiği islam terbiyesi devam
edecek ve ettikçe islamiyet inşallah çok büyüyecektir ve siz de
o zaman göreceksiniz ne olacağını. Siz benim sevdiğim
insanları kötülüyorsunuz, ben ve benim gibilerin adına size
sesleniyorum, biz de sizi kötülüyoruz. Sizin yazdıklarınızın
yanında benim bu mailim, hiç kötü diyecek şekilde değildir,
iyi düşünürseniz tabii ki.Geri bir mail yazmak istiyorsanız,
birgenclik@hotmail.coma gönderebilirsiniz.
Bu yazdığım mailin
sizden tepkisi ne olursa olsun korkmuyorum, siz islamiyet ne demek
bilmezsiniz ama bir gün herkese apaçık gösterilecek, eyvah
diyecek herkes ama iş işden geçmiş olacak. Uğur Top
(81). Fethullahçı istihbaratçılar, ayrıca, hasım kişilerin adreslerini kullanarak, sahte mesajlar gönderme konusunda da epeyce deneyim kazanmışlardır. Şayet Cumhuriyetimizin bu en tehlikeli örgütü ile mücadele ediyorsanız, diğer alanların yanısıra, internet ortamında başınıza gelebilecek tüm olumsuzluklar hakkında önceden bilgi sahibi olmanız ve önlemlerini almanız gerekecektir...
|
| Ç.E.V. VE FETHULLAHÇI
İSTİHBARATÇILARIN PLANLI OPERASYONLARI
Yukarıdaki
dezenformasyon belgesinden umdukları tepkiyi ve sonucu alamayan
fethullahçı istihbaratçılar, bu defa taktik değiştirerek,
Çağdaş Eğitim Vakfına adam yerleştirmişlerdir.
Alevi inançlı bir Atatürkçü olarak kendini tanımlayan
ve bilahare gerçek adını kullanmayan bir komiser, elinde M.İ.T.na
ait belgelerle birlikte Vakfa gelerek, yardım taahhüdünde bulunmuştur.
Kısa bir süre içinde mutemet konumuna gelen
fethullahçı istihbaratçı, Vakfın faaliyetlerini yönlendirirken,
Vakıf Başkanı Gülseven Yaşer ile görüşmelerini
de gizli-görüntülü kayda almıştır. Kendisine duyulan
güveni pekiştirme sürecinde, 14.4.2002 tarihinde Gülseven Yaşerin
evinin kimliği belirsiz kişilerce kurşunlanması olayı
ile de yakından ilgilenen (!) komiser, sonuçta hazırlanan ve
sadece şeriatçı çizgide yeralan
kanallarda yayınlanan dezenformasyon programı ile deşifre
olmuştur (111). Sözkonusu programda Gülseven Yaşere isnat
olunan iftira, PKKya yardım ve yataklık yapmaktır. Aşağıdaki
belge, fethullahçı istihbaratçıların, kişiye
(hasma) yönelik planlı istihbarat operasyonunun belli başlı
evrelerini gösterme açısından önem taşımaktadır.
İşte, Gülseven Yaşerin İçişleri Bakanlığına
ve İstanbul Emniyet Müdürlüğüne, Bayram Özbek
isimli emniyet mensubu hakkında yaptığı suçduyurusu
ve başına getirilenler: Yurt
çapında yayın yapmakta olan IŞIK TV Kanalında 04
Mayıs 2002 tarihinde saat 23.00te Özel Haber olarak bir
program yayınlanmıştır. Bu programda yer alan gizli
çekimle gerçekleştirilen şahsıma ait konuşma ve görüntüler,
çarpıtılarak montajlanmış şekilde Samanyolu TV
ve Kanal 7 Televizyon Kanallarında muhtelif tarihlerde gösterildiği
gibi, Zaman Gazetesinin 07.05.2002 tarihli nüshasında da aynen
yayınlanmış ve benim bir arkadaşımla yaptığım
görüşme olarak kamuoyuna yansıtılmıştır. Bu
program ve içeriğinden, 06 Mayıs 2002 tarihinde Ankara 2
No.lu Devlet Güvenlik Mahkemesinin 2000/124 esas sayılı
dosyasında, Sanık Fethullah Gülen ile bağlantılı
olarak görülen davada, Sanık Vekillerinin Mahkemeye bant ve
çözümünü sunmaları ve şahsım hakkında asılsız
değerlendirmelerde bulunmaları üzerine haberdar olunmuştur. Aşağıda
açıklanacak olgularla birlikte değerlendirildiğinde,
gerek haberin veriliş biçimi, gerekse de duruşma esnasında
Sanık Vekillerince dosyaya kaset ve bant çözümlerinin sunulması,
ertesinde de Şehit Aileleri de kullanılarak suç
duyurusunda bulunulması, amacın manipülasyon olduğunu,
Mahkemenin yanıltılması ve kamuoyunda şahsım
hakkında husumet yaratılması kasdıyla haberin yayınlandığını
somutlamaktadır. Zira,
Anayasal laik düzeni ortadan kaldırarak şeri hükümlere
dayalı bir düzenin hakim kılınması için çalışmalar
yürüttüğü iddiasıyla hakkında dava açılan Sanık
Fethullah Gülenin yürüttüğü çalışmalara karşı
çıkılması ertesinde, bu grubun şahsıma karşı
yönelttiği ilk gerçek dışı iddia bu olmamakla
birlikte, koruma verilmesi istekleri de dahil olmak üzere, ilgide bir kısmı
aktarılan İstanbul Valiliğine sayısız müracaatlarda
bulunulmuştur. Şahsım
ve Başkanlığını yapmakta olduğum Çağdaş
Eğitim Vakfına yönelik yasadışı oluşumlara
karşı İstanbul Emniyet Müdürlüğü nezdinde 28 Kasım
2000 tarihinde yapılan başvuru ertesinde, halen İstanbul
Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü
Değerlendirme Bölümünde görevli komiser rütbesindeki Bayram
Özbek isimli emniyet mensubu, resmi kimliğini de göstererek
şahsıma müracaat etmiş ve son olarak evimin kurşunlanması
da dahil olmak üzere, Vakıf ve şahsıma yönelik yardımcı
olacağını ifade etmiş ve kendisiyle kişisel görüşmelerde
bulunulmuştur. Tüm
bu süreçte, çalıştığı bölümde de
kendisinin izlendiği konusunda beni ikna ederek, resmi kimliğinin
yerine Hayri veya Mesut Öz olarak kendisine hitap edilmesinin
uygun olacağını bildirmiş, kendisine Vakıf çalışanlarından
birisi adına kayıtlı ve 0555.3477675 nolu cep
telefonu verilerek görüşmeler bu telefondan yapılmış
ve internetten e-mail adresi olarak da hayricanoz@e-kolay.net
kullanılmıştır. Benimle
görüşen ve aşağıda açıklanacağı üzere
şahsımla ilgili açıkça provokatör bir tertibin içerisinde
yer alan Bayram Özbek isimli İstanbul Emniyet Müdürlüğünde
görevli bu kişi, benimle yaptığı görüşmeyi
gizli kameraya almış, bu görüntüyü yukarıda
belirtilen IŞIK TV televizyon kanalına vermiş ve
istenilen yerlerin montajlanarak yayınlanmasını sağlamış
ve kamuoyunda PKK için faaliyet gösteren bir kimse olarak şahsımın
tanıtılmasına neden olmuştur. Zira,
ekte sunulan kaset izlendiğinde görüleceği üzere, kişilik
haklarımı doğrudan rencide edici bir üslupla, kasten bu
kişinin beyanları yayında ön plana çıkartılmış
olup, amaç, tarafımdan bizzat ifade edilmeyenlerin bu kişiye
ifade ettirilmesi ve ertesinde de bu görüşleri tasvip etmişçesine
kamuoyunun husumetinin tarafıma yöneltilmesidir. Bu
duruma bir örnek verilmek gerekirse, resmi görevli bu kişinin
kendisi Diyelim ki bunları ayarladık, aleyhte konuşturduk
derken, Spiker bunu benim tarafımdan söylenmiş gibi
aktarabilmiş ve bu gerçek dışılığa tüm
yazılı ve görsel basında bilinçli olarak yer verilmiştir. Resmi
sıfata haiz bu kişinin Vakfa gelişine ve resmi kimliğini
gösterdiğine ve bu kişinin emniyet mensubu olduğuna Vakıf
çalışanları ile birlikte birçok kimse tanıklık
etmeye hazır olup, Çağdaş Eğitim Vakfından
burs alanlardan iki kişinin PKK ile temasta olabileceğinin bu
kişi tarafından bildirilmesi üzerine, öğrencilerin
bursları kesilmek üzere, üniversite ile temasa geçilmiş, üniversitenin
kendilerinde böyle bir bilgi bulunmadığını
bildirmesi üzerine, Cumhuriyet Savcılığından öğrencilerin
adli sicil kayıtları istenmiş, gelen kayıtlarda böyle
bir bilgiye rastlanmadığı; Çağdaş Eğitim
Vakfı, Yüksek Öğrenim Burs Komisyonu tarafından
saptanarak, tutanakla ÇEV Yönetim Kuruluna bildirilmiştir.
Vakfımız uzunca bir süredir şehit ailelerimizin çocuklarına
öğrenim bursu vermektedir ve kurulduğundan beri bölücü ve
dinci terörle mücadele etmektedir. Buna rağmen gerek TV yayınlarında
gerekse de hiçbir araştırma yapmaksızın Zaman
Gazetesi ve bazı basın organlarında, adeta PKKlılara
burs verildiği iddia edilebilmiştir. Başkanlığını
yapmakta olduğum Çağdaş Eğitim Vakfının
Milliyet Gazetesi ile birlikte 28 Ocak 2002 tarihinde düzenlediği
Uluslararası Eğitim ve Terör Sempozyumunun danışmanlığını
da bu kişi, emniyet
mensubu sıfatıyla yapmış ve katılmıştır. Kaldı
ki, konuşmaların öncesine ve sonrasına yer verilmeyerek
ve cümlelerin anlamını değiştiren kelimeler
montajlanarak, resmi sıfata haiz bir kimse tarafından gizli çekimle
kameraya alınan ve salt bu Emniyet mensubunun kendi ifadelerine
dikkat çekilen konuşmalar ile gizlice dinlenen telefon konuşmaları
çözümleri, kamuoyuna PKK ile irtibatlı olduğum şeklinde
sunulmuş ve neticede
06 Mayıs 2002 tarihli Ankara 2 No.lu DGMnin 2000/124 Esas sayılı
dosyasındaki yargılamada da Sanık Vekilleri bant çözümünü
buna kanıt olarak göstermişlerdir. Bu
Emniyet mensubu bağlantılı
yayınlar, o denli yönlendirilmiştir ki, Bakanlığınız
ve Vakıflardan sorumlu Devlet Bakanlığı tarafından
yanıtlanmak üzere İstanbul Bağımsız
Milletvekili Azmi Ateş tarafından Türkiye Büyük Millet
Meclisine soru önergesi verilerek, Başkanlığını
yapmakta olduğum Çağdaş Eğitim Vakfı tarafından
PKKlılara burs verildiği gündeme getirilmiş ve yanıt
istenmiştir. Öte
yandan, yine bu gizli çekimle alınan bant kaydı ve yapılan
haberler kaynak gösterilerek, PKKlı öğrencilere burs
verildiği iddiasıyla hakkımda Ankara DGM Cumhuriyet Başsavcılığına
suç duyurusunda bulunulmuştur. Ankara
2 No.lu DGMnin 2000/124 Esas sayılı dosyasında, Sanık
Fethullah Gülen bağlantılı cemaatin tüm yurt çapındaki
etkinliklerinin ötesinde Emniyet Genel müdürlüğü nezdinde de
ne denli etkin olduklarına dair resmi belgeler mevcut olup, bir
emniyet mensubunun salt bu cemaatin faydalanması için adeta bir
ajan olarak hareket etmesi, resmi sıfatından yararlanarak
yaptığı özel görüşmeleri gizlice kameraya alması
ve telefon görüşmelerini kaydetmesi, konuşmaları bilinçli
olarak yönlendirmesi ve daha önemlisi bu bant çözümlerini duruşma
tarihinden önce servis etmesi, Bakanlığınız
personeli resmi sıfata haiz bu kişi hakkında gerekenin
yapılmasını zorunlu kılmaktadır. Bu bant çözümü
ve yayınlanan haberlerin bu bağlamda ele alınması ve
değerlendirilmesinin, ulusun geleceğinin karanlığa
teslim edilmemesi yönünde yarar olacağı açıktır. Yayınları
yapan televizyon kanalları ve Zaman Gazetesi hakkında tazminat
davaları açılmış olup, bu konudaki gerekli tüm
yasal girişimler en üst düzeyde yapılacaktır. Yazılı
ve görsel basında yer alan yukarıda aktarılan iddiaların
aksine, PKK ve bölücü terör karşıtı çalışmalarımla
tanındığım gibi, dinsel rant peşindekilerin amaçlarına
ulaşmak için her türlü olanağı sundukları geleceğin
teminatı olan gençlerin Atatürk devrimlerine bağlı,
laik, yurtsever bir eğitim alması için çaba gösteren Çağdaş
Eğitim Vakfının da Başkanlığını
yürütmekteyim. Açık
olan husus, başlangıçta IŞIK TVde ve ertesinde diğer
televizyon kanalları ile bir takım basında yer alan
haberler üzerine, bu televizyon kanalları ve Zaman Gazetesine
hemen ertesi gün 07.05.2002 tarihinde Noterden ihtarnameler keşide
edilmiş olmasına rağmen, hakkımda yayınlara
devam edilmiş ve Aziz Şehitlerin Yakınları
dahi bu tertibe bilinçli olarak alet edilmiştir. İhtarnamelerin
keşide edilmesi ertesinde, Bayram Özbek isimli bu kişi aynı
telefondan yeniden arayarak, yayınlanan kasetlerin ve görüntülerin
kendisi tarafından çekilmediğini bildirmiş olup, sözkonusu
telefon numarası hakkında gerek aramalar gerekse de aranan
yerler konusunda araştırma yapıldığında tüm
gerçeklik ortaya çıkacaktır. Halen
İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü
Değerlendirme Bölümünde görevli Bayram Özbek isimli Komiser
hakkında Bakanlığınız tarafından gereğinin
yapılmasını saygılarımla talep ederim. Gülseven
Yaşer-Çağdaş Eğitim Vakfı Başkanı
(112). Planlı
operasyonun sonuçları, Zaman gazetesinde adeta sevinç çığlıkları
biçiminde yer alırken, Fethullah Gülenin avukatları da,
montaj kaset ve çözümlerini Ankara 2 Nolu DGM Başkanlığına
sunmuşlardır (113). Anılan Mahkemede 1.7.2002 tarihinde
yapılan duruşmada, Mahkeme Heyeti, sanık avukatlarının
talepleri doğrultusunda, İstanbul DGM Başsavcılığınca
Ç.E.V. hakkında başlatılan soruşturma evraklarının
getirtilmesine karar vermiştir (114). Ç.E.V.
hakkında Şehit Aileleri (33 kişi) adına Av.
Mehmet Emin Bağcı tarafından yapılan suçduyurusu,
planlı operasyonunun ikinci evresini oluşturmuştur (115).
Bu yolla, PKKya karşı haklı bir biçimde duyarlı
olan kamuoyunun tepkilerinin, Ç.E.V. Başkanının
şahsında, tüm Fethullah Gülen karşıtlarına yöneltilmesi
amaçlanmıştır. Operasyonun bu ikinci evresinden
hedeflenen amaç nettir: Abdullah Öcalanı gündemden düşürmek
isteyen PKKlılar, Fethullah Güleni gündeme çıkararak
muratlarına ermişlerdir!.. Bir başka deyişle ve düz
mantıkla, Fethullah Gülenin düşmanları, PKKlıdır!..
Bu kapsamda, Ç.E.V.nın Başkanı Gülseven Yaşer
de PKKlıdır!.. Emniyet
makamları açısından, Şehit Ailelerini
kullanarak, onların haklı ve tertemiz duygularını sömürüp
kışkırtanlar, konunun T.B.M.M.ne taşınmasını
sağlayanlar, sahte isim ve imza ile ya da isimsiz ve imzasız
olarak ihbarda bulunanlar, bunların Vakıflar ve Maliye ayağında
yer alanlar, belki bir anlam ifade etmeyebilir. Ya da organize bir suç
örgütü, yasadışı bir dinsel oluşum olarak algılanmayabilir.
Bunu bir dereceye kadar anlayış ve hoşgörü ile karşılamak
da mümkündür. Ancak, evi kurşunlanan, sürekli ölüm tehditleri
alan ve can güvenliğinin sağlanması için
koruma talebiyle resmi başvuruda bulunan; buna karşılık
Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Bahriye Üçok,
Muammer Aksoy örneklerinde olduğu gibi koruma tahsis edilmeyen;
sonra da komiser rütbesinde bir emniyet görevlisi tarafından
devlet çıkarı ya da güvenliği için değil,
cemaat çıkarı için- tuzağa düşürülmeye çalışılan
bir Cumhuriyet aydınına karşı, Emniyet makamları
taraf mı olmalıdır, yoksa seyirci, hatta karşı
mı durmalı, sorusu mutlaka irdelenmelidir. Fethullah Gülene
1996dan itibaren resmi koruma tahsis eden ve hatta A.B.D.ne
zorunlu hicreti sırasında yanında resmi korumasını
götürmesine de izin veren, süresini uzatan Emniyet makamları, bu
olayda ne yapması gerekirken, ne yapmıştır?
İşte, bu sorunun acı yanıtları: Türk
ulusunun verdiği vergilerle maaş alan; Türk Devleti tarafından
yetiştirilerek komiser rütbesi ve üniforması verilmiş;
Türk Devletinin ve vatandaşlarının güvenliğinden
birinci derecede sorumlu; kamu güvenliği için canını
feda etmeye yemin etmiş bir Emniyet mensubu kalkıyor, yasadışı
bir dinsel yapılanmayı koruma uğruna, devleti ve rejimi
savunan bir Cumhuriyet aydınına tuzak kuruyor, bir başka
ifadeyle emniyeti suistimal ediyor... Bu olay, bırakalım bir
Batı ülkesini, sömürge konumundaki bir Afrika Devletinde bile
olsa, zanlının suçu sabit oluncaya kadar, yargılama sürecinde
açığa alınır, bu arada işbirlikçileri soruşturulur,
bulunur ve gereği yapılır. Ya bizde? Sözkonusu
komiserin, Emniyet içinde başka işbirlikçileri olabileceği
hususu hiç araştırılmış mıdır?
Aksine, işbirlikçilerin açığa çıkarılması
yerine, bunların mağdurun üzerine daha da baskı
uygulamalarına, zan altında bırakılmalarına
-halk deyimi ile- çanak tutulmuştur. Nasıl mı? 3.3.2.2.
GÜVENLİK ŞUBE MÜDÜRLÜĞÜNDE
İFADE ALMA-SORGULAMA TRAJEDİSİ Çağdaş
Eğitim Vakfı, IŞIK TVde sözkonusu iftiranın yayınlanmasının
ardından, Ç.E.V. Başkanı Gülseven Yaşer, ifadesi
alınmak üzere, İstanbul Emniyet Müdürlüğü Güvenlik
Şube Müdürlüğüne çağrılmıştır.
28.05.2002 Tarihinde ve saat 15.20de alınmaya başlanan
ifadede sorulan sorular, aklı başında her istihbaratçının
-deyim yerindeyse- saçını-başını
yolduracak biçimde seçilerek, Ç.E.V. Başkanına
psikolojik yıldırma yöntemleri uygulanmıştır.
Örneğin: SORULDU:
Bayram ÖZBEK ile nerede, ne zaman ve nasıl tanıdınız? Ayrıntılı
bir yanıt verilmiştir. SORULDU:
Işık TVde yayınlanan gizli kamera çekimlerini siz mi
yaptınız, adıgeçen yayın kuruluşuna siz mi
verdiniz? Ayrıntılı
yanıt, ifadeyi alan 2. Sınıf Emniyet Müdürünü
(Emniyet müdür Yardımcısı) tatmin etmemiş olacak
ki, ardından saptırma amaçlı bu soru gelmiştir. Ç.E.V.
Başkanı, PKK gibi eli kanlı bölücü terör örgütlerinin
yanısıra, yıllardır dağıtılması
için savaşım verdiği, uğruna kurşunlanma
dahil, her türlü maddi-manevi sıkıntı ve riske girdiği
yasadışı fethullahçı yapılanma aklansın;
Fethullah Gülen beraat etsin, Fethullah Gülenin avukatlarına
koz ve malzeme olsun, kendisine vatan haini yaftası yapıştırılsın
diye, bu gizli çekimi bizzat kendisi yaptıracak ve şeriatçı
TV kanallarına kendi eliyle verecek?!. Yine kendi eliyle kendini
PKKlı olarak ilan ettirecek, sonra da Emniyet Müdürlüğü
ve DGM Başsavcılığında bunu itiraf
edecek?!. Bu nasıl bir algılama ve değerlendirme
kapasitesi ve düzeyidir?!. Ç.E.V. Başkanı, anlaşılan
sorgulayanın üniformasına duyduğu saygı ile yine de
yanıt vermiştir: Bunun
teknik olarak sözü edilen çekimlerin benim tarafımdan yapılmasının
mümkün olmadığı gibi, bu görüntülerin Işık
TVde yayınlanmasından sonra aleyhimde görsel ve yazılı
basında çıkan haberler ve bu haberlerle bağlantılı
olarak Ankara DGM Başsavcılığının
PKKya yardım ve yataklık ettiğim iddiasıyla suç
duyurusunda bulunulması, benim vermiş olabileceğim iddiasını
da ortadan kaldırmaktadır. SORULDU:
Bayram ÖZBEK ile birlikte başkanlığınızı
yaptığınız Vakıf tarafından kendisine burs
verilen üniversite öğrencisi Ramazan Yıldırım adlı
şahısla görüştünüz mü? Görüştü iseniz aranızda
nasıl bir diyalog geçtiğini anlatınız. Ç.E.V.
Başkanı, bu yönlendirmeye açık soruya ayrıntılı
yanıt vermiştir. Ancak, Komiser Bayram Özbekin bu vakıfta
özel görevli olduğu, öğrenci düzeyine kadar indiği,
gerçekdışı isnatta bulunduğu, ifade alan görevlinin
bilgisi dahilinde olduğu sorunun içeriğinden açıkça
anlaşılmaktadır. Kod adı kullanan, M.İ.T.na
ait belgeleri deşifre ederek yayan, gizli çekim yapan, çevresindekileri
gerçekdışı bilgilerle yönlendirmeye kalkışan,
kısaca her türlü yasayı çiğneyerek vazife ve
selahiyetlerini aşan, emniyeti her türlü ihlal eden bir komiserin
durumu, ifade alan 2. Sınıf Emniyet Müdürünü hiç mi hiç
rahatsız etmeyecek?!. Ve üstelik, bu komiserin iftiraları
ciddiye alınarak, adıgeçen
emniyetçi tarafından mağdura soru olarak yöneltilecek?!.
Kaldı ki, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi
Cumhuriyet Başsavcılığının (Hazırlık
No: 2002/1134) TAKİPSİZLİK kararında, Bayram ÖZBEKin
iddialarının asılsızlığı ve ifadeyi
alanın da bu sorusunun dayanaksızlığı ortaya çıkmıştır. SORULDU:
Bayram ÖZBEKin PKKlı öğrencilere burs vermemeniz
gerektiği yönünde tarafınızdan herhangi bir tavsiye
oldu mu? Daha
önceki sorularda da bunun yanıtı verilmesine karşın,
2. Sınıf Emniyet Müdürünün, bu hususu algılamamakta
ısrar gösterir bir tarzda, bu soruyla, yasadışı bir
biçimde, yasal görevlendirme emri olmaksızın, legal bir
kuruluş olan Ç.E.V.na sızan malûm komiseri,
mazur gösterme, aklama gayreti içinde olduğu kanısı
doğmaktadır. İfadeyi alan görevli, İstanbul başta
olmak üzere ülke içinde ve dışında faaliyet gösteren
PKK, DHKP-C, TİKKO, Kaplancılar, Vahdetçiler, Hizbullahçılar,
Fethullahçılar, Selamcılar vb. yasadışı örgüt
ve yapılanmaları bilmek zorundadır. Bu bağlamda,
(E) Orgeneral Kemal Yavuz, (E) Orgeneral Atillla Ateş, (E)
Orgeneral Nejdet Timur gibi PKKya karşı verilen fiili mücadelede
bizzat yer almış komutanların Ç.E.V. yönetiminde ve danışmanlığı
görevinde bulunduklarını, konuyla ilgili hemen herkes gibi,
kendisi de bilmek konumundadır. Gülseven Yaşer, bu soruya da
tekrar ve tekrar ayrıntılı yanıt vermiştir. SORULDU:
Vakfınızda gizli kamera ile çekilmiş görüntü
kasetleri var mı? Varsa bu kasetlerden Bayram ÖZBEKe verdiniz
mi? Verdiyseniz bu kasetlerin içeriği ne idi? Bu kasetleri Bayram
ÖZBEKe verirken neyi amaçlamaktaydınız? Bu
sorunun -eski deyimle- hikmet-i sebebi, Vakıf Merkezinde
daha sonra yapılacak polis aramasında anlaşılacaktır.
Zira, arama sırasında nedense, Fethullah Gülen davasının
Savcısı Nuh Mete Yüksele ait olduğu iftiraen iddia
olunan gizli çekilmiş bir montaj kaset, polis memurları
marifetiyle bulunmuştur (!). Vakıf Başkanının
yanıtı net ve kısa olmuştur: ÇEVde
gizli kamera kullanılmaz. Gizli kamera çekimi yapılmaz ve yapılamaz.
Gizli kamera çekimi ile yapılmış görüntü kasetleri
yoktur. Bu şekilde bir kaset de kendisine verilmemiştir. SORULDU:
Işık TVde yayınlanan görüntü ve konuşmaları
yalanlaması için Bayram ÖZBEKe herhangi bir teklifte
bulundunuz mu? Şu an hangi (GSM) telefon numarasını
kullanıyorsunuz? Kullandığınız telefon sizin adınıza
mı kayıtlı? Son bir senedir başka telefon numarası
kullandınız mı? Bu
sorularla, ifadeyi alan 2. Sınıf Emniyet Müdürünün
-deyim yerindeyse- niyetinin üzüm yemek mi, bağcı dövmek
mi olduğu rahatça değerlendirilmektedir (116). Şöyle
ki, Gülseven Yaşer, bu ifadeyi müşteki (şikâyetçi) sıfatıyla
vermiştir. İfadeye konu, Bayram Özbek adında bir emniyet
mensubunun ilişkileri ve bazı yasadışı girişimleri
ile ilgili olarak verilen şikâyet dilekçesidir (117). Yaşerin
iddiaları, derhal üzerine gitmeyi gerektirecek önem ve aciliyete
sahiptir. İfade tekniği açısından, soruların
dilekçe çerçevesinde sorulması; soruların birbirini açması
ve zincirleme yeni sorular doğurması gerekirken, bu yapılmamıştır.
İfade alan görevli, tekniğe aykırı olarak önceden
not alınmış soruları sormakla yetinirken, bu soruların
dışına hiç çıkmamıştır. Sorularda,
şikâyete konu Bayram Özbek adlı komiser lehine durum
yaratacak tuzak hususlar yeralmıştır. Örneğin,
şikâyet dilekçesinde, eski bursiyer Ramazan Yıldırımın
adı hiç geçmediği halde, ifade alan 2. Sınıf
Emniyet Müdürü bu konuda doğrudan soru yöneltmekle, tarafsız
bir görüntü yerine, önceden doldurulmuş, güdümlenmiş
bir görüntü çizmiştir. Aynı şekilde, bir Vakıf
Başkanınından burs verdiği onbini aşkın
öğrenciden biri ile görüşüp-görüşmediğini
sormakla ve şayet bu görüşme olmuşsa ne konuşulduğunun
anlatılmasını istemekle, sadece abesle iştigal değil,
müştekiyi zan altında bırakacak bir plana dahil
olduğu kanısını uyandırmıştır.
Yukarıdaki sorularla, kısa süre sonra Vakıf binasına
yapılacak polis baskınının ön gerekçeleri de elde
edilmeye çalışılmıştır. Keza, Vakfınızda
gizli kamera ile çekilmiş görüntü kasetleri var mı?
sorusu ile müştekinin adresi hedef olarak gösterilmiştir.
Aynı zamanda, polis araması sırasında nedense bir
anda ortaya çıkıveren, elleriyle koymuşçasına
bulunan ve Nuh Mete Yüksele ait olduğu iddia edilen her
karesi montaj kasetin mevcudiyeti ve bulunuş öyküsü, yine aynı
polis memurları tarafından vakıf kütüphanesinde bir
dakika içinde elleriyle koymuşçasına bulunan kayıtsız-kaşesiz
yasadışı yayınların mevcudiyeti ve bulunuş
öyküsü gibi hususlar, ifadeyi alan Emniyet Müdür Yardımcısının
sorularıyla asla çelişmemiştir. Şu an hangi
(GSM) telefon numarasını kullanıyorsunuz? Kullandığınız
telefon sizin adınıza mı kayıtlı? Son bir
senedir başka telefon numarası kullandınız mı?
soruları ise, ancak bir zanlıya sorulabilecek sorular arasındadır;
bu konumdaki bir müştekiye asla değil!.. Sorudan, Ç.E.V. Başkanının
kullandığı GSM telefonlarının önceden detay
sorgulaması yapılmış olduğu anlaşılmaktadır.
Kendisinin, kimlerle, kaç defa ve hangi süreyle konuştuğu,
zaten bu detay sorgulamasında -ki yapılmışsa-
mutlaka saptanmıştır. Gülseven Yaşer, bu
soruyu olumlu yanıtlamış olsaydı, bu defa detay
sorgulamalarındaki bilgiler masaya yatırılacak, örneğin
Yaşerin Fethullah Gülen davasını
etkilemek için
kimlerle ne sayıda konuştuğu ve bu konuşmalarda geçen
diyalogları anlatması istenecekti. Bu bilgiler nereden alındı?
sorusuna da, hiç şüphesiz kendisi
verdi denilecekti. Kısaca, teknik olarak ifadenin böyle
tuzak nitelikli, önceden kalıp olarak hazırlanmış
sorularla alınması, doğru, objektif ve de
etik değildir. Sonuç olarak, bu ifadede soru bağlamında
müştekinin ikrarı
ve itirafı amaçlanmıştır. Cumhuriyetin tüm
temel değerlerine, Atatürk ilke ve devrimlerine, devletin ülkesi
ve ulusuyla bölünmezliğine, laik hukuk sistemine sıkı sıkıya
bağlı nadir bir sivil toplum kuruluşu olan Çağdaş
Eğitim Vakfına sızan ve zincirleme suç işleyen
Komiser Bayram Özbek hakkında açılacak soruşturmanın
derinliğini arttıracak sorulara ise maalesef yer verilmemiştir.
Devlet
ve vatandaş güvenliğinden birinci derecede sorumlu olanların
sergilediği bu tutum ve davranış ile görüntü, ister
istemez tüm bilinçli vatandaşlarda, umutsuzluk, karamsarlık,
yeis gibi duygulara neden olmaktadır... 3.3.2.3.
ÇAĞDAŞ EĞİTİM VAKFINDA POLİS
ARAMASI Fethullahçı
istihbaratçıların planlı operasyonunun üçüncü
evresinde, yargı-kolluk gücünün birlikte harekete geçirilmesi
yer almaktadır. Ç.E.V. Başkanı Gülseven Yaşerin,
İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığına
ifade vermesi, süreci durdurmaya yetmemiştir (118). Sonuçta,
İstanbul 6 Nolu D.G.M. Başkanlığı, Müteferrik
No. 2002/288, Hazırlık No. 2002/1134 kararla, CMUK. 94-103
maddesi uyarınca usulüne uygun olarak GÜNDÜZLEYİN BİR
DEFAYA MAHSUS OLMAK ÜZERE ARAMA YAPILMASI hususunu Terörle Mücadele
Şube Müdürlüğüne tevdi etmiştir (119). Bundan
sonrasını, yani kimi emniyet mensuplarınca sergilenen
mizanseni, polis marifetiyle gerçekleştirilen aramanın
başından sonuna kadar içinde bulunan Ç.E.V. Genel Müdürü
Gülşen Can, 3.6.2002 tarihli durum tespit raporunda şöyle
anlatmaktadır: 03.06.2002
Tarihinde sabah saat 9.30 sularında, T.C. Maliye Bakanlığı
İstanbul Defterdarlığı Boğaziçi Bölgeden,
Yavuz Oğuz ve Mustafa Güneş isimli kişilerce yoklama yapılmış
olup, ekteki tutanak imzalanmıştır. Bu kişiler Vakıftan
daha ayrılmadan, sayıları 20ye yakın, ve aralarında
daha önce misyonerlik panelimize de katılmış olan Siyasi
Şubeden Komiser Muratın da bulunduğu İstanbul
Emniyet Müdürlüğünden bir ekip, ekteki arama izni ile
birlikte gelip Vakıfta arama yapacaklarını söylediler. 5
Katlı Vakıf Binasının ayrı ayrı gruplarca
(herkes kendi konusuna göre) aranması gerektiğini belirtip,
derhal bodrum kata inmek istediklerini bildirdiler. Çok kısa bir sürede
bütün katlara dağıldılar. Kütüphanenin ve odamın
bulunduğu katta görevli olarak benden başka kimsenin olmaması
nedeniyle, dağılmış olan kişileri takip etmem
çok zordu. Derhal
Ankarada bulunan Vakıf Başkanımıza ve Av. Suat
Ballara haber verdim. Yönetim kurulu Üyelerimizden Arif Sönmez ve
Bike Karaduman hemen geldiler. Av. Arif H. Bildik de bir süre sonra
geldi. Emniyet mensupları ile birlikte Vakıflardan Melih Güler
de araştırmaya katıldı. Kütüphanemiz
aranırken ben o sıralarda Başkanımızın
odasını denetleyenlerin yanında idim, aşağıya
çağrıldım ve bazı PKK yanlısı el broşürleri
ile 2 adet A. Öcalanın kitaplarından bulunduğunu
iddia ettiler. Bunları ilk kez gördüğümü ve üzerinde ayrıca
ÇEV kitaplığının kaşesinin bulunmadığını
ve bu kitapların kitaplığımızla bir ilgisinin
olmayacağını belirttim. Bana kapı kapalı
idi, sizin denetimimiz sırasında yanımızda bulunması
için görevlendirdiğiniz arkadaşınız kapıyı
açtı, o da gördü bunlar burada idi dediler ve inanılmaz
hırçın ve suçlayıcı bir ifadeleri vardı. Arzu
da kapıyı kendisinin açtığını söyledi,
oysa ki sabah saat 9.00da her zaman olduğu gibi kapı benim
tarafımdan açılmıştı. O sırada yine aynı
katta emniyetten 7 veya 8 kişi görevli bulunuyor idi, benim odamın
kapısı açıktı hatta bir görevli de benim odamda
gazete okuyor idi. Bizden ise Kütüphanedeki Arzu dışında
hiç kimse yoktu. Bir
süre sonra başka bir görevli benim odamdaki kitapları araştırırken,
ÇEV ve Otopsi yayınlarının bulunduğu az sayıdaki
kitabın arasından bu ne diyerek PKK Gerçeği ve Apo
olarak anımsıyabildiğim bir kitap uzattı, hayatımda
ilk kez gördüğüm bir kitap olduğunu söyledim, ayrıca
daha geçen hafta bir kitap aramak için yeni elden geçirmiş idim
o rafı. Sonuçta durum o kadar gerçek dışı gibi ve
komik idi ki Komiser Murat vakfa gelen öğrencilere daha çok
dikkat etmemiz gerektiğini, bu öğrencilerden birinin de gelip
bu kitapları o rafa yerleştirebileceğini söyledi. Daha
sonra odama gelen Melih Güler, ki tavrı Emniyet Mensuplarınınkinden
de daha itici idi, Yönetim Kurulu kararlarını ve üzerinde
American Board yazılı bir dosyayı (içinde çocuk kulübü
ve yaz okulları projesiyle ilgili bilgilerin bulunduğu) aldı...
Ayrıca her türlü özel evraklarım da tetkik edildi. Başkomiserin
izni olmadan dışarıya hiç kimsenin çıkamayacağını,
ayrıca dışarıdan da hiç kimsenin içeriye
giremiyeceğini söylediler. Bu arada bir grup, ÇEV Yönetim Kurulu
Başkanının odasında hem maç seyrediyor hem de evrak
inceliyorlardı. Akşama doğru Muhasebeye çağrıldım
ve yeşil bir CD gösterdiler. Bunu kasaya kim koydu diye sordular.
İlk kez gördüğüm CDnin çok önemli olduğunu söylediler.
İşlerinin
ne zaman biteceğini sorduğumda, sizi kendi mekanınızda
misafir ediyoruz aksi takdirde sizi emniyette tutacaktık dediler. Bütün
aldıkları evraklar kolilendikten sonra bir zabıt tutuldu.
Sözü edilen kitapların zapta geçerken ÇEV Kaşeli olmadıklarını
belirtilmesini istedim, bunu daha sonra savunmanızda
belirtirsiniz şimdi bunu imzalayın yoksa bizimle emniyete
gelirsiniz dediler. Dışarıda
bekleyen basın mensuplarına biz vakıf zarar görsün
istemiyoruz, bu nedenle hiçbir açıklamada bulunmayın bizler
kimselere bir şey söylemiyoruz dediler, ancak hepsi dağıldıktan
sonra saat yedi buçuk sularında vakfa gelen basın mensupları
PKK yanlısı yayınlar varmış polislerden duyduk,
dediler. Av. Arif Beyle birlikte kendi aramızda bir zabıt
tuttuktan sonra arkadaşlar saat dokuza doğru vakıftan ayrıldı
(120). Mizansenin
daha iyi anlaşılabilmesi için, normal olarak arama boyunca
binada bulunan Ç.E.V. çalışanlarının ifade
tutanaklarının da bilinmesi gerekmektedir. İşte,
bunlardan biri olan Arzu Miroğlunun ifadesi: 03
Haziran 2002 günü saat 11 sularında masamda çalışırken,
Sn. Emine hm. Tarafından 2. kata çağrıldım. DGM
tarafından mahkeme kararı ile vakfımız aranacağı
ve benim Kütüphane aranırken hazirun olarak bulunmam istendi.
Merdivenlerden inerken 2 kişinin kütüphane kapısında
beklediğini gördüm ve kapıyı iterek kütüphaneye
girdik. Bir
polis sol, diğer polis sağ tarafa yöneldi. Sol tarafa yönelen
adının İlker olduğunu
zannettiğim komiser aramanın birinci dakikasında
Abdullah Öcalanın Halk Ayaklanmasında Militan Kişilik
isimli kitabından 2 adet ve bir takım yasa dışı
örgütlerin bildirilerini buldu. Bana bu örgütleri tanıyıp
tanımadığım soruldu. Tanımadığımı
belirttim. Onlar PKKnın iki örgütü olduğunu bir
tanesinin PKKnın askeri kanadı olduğunu, diğerinin
siyasi kanadı olduğunu, mavi çarşı ve mısır
çarşısı olaylarını bu örgütlerin yaptığını
söyledi. Ne kadar profesyonelsiniz dediğimde: Biz ne aradığımızı
çok iyi biliyoruz dediler. Bu işlerle hiçbir ilgimiz olmadığını
bu kitap ve belgeler ile ilk kez karşılaştığımızı
söyledim. Ağaçtaki öğrencilere bakılırsa çok tanıdık
simalar olduğunu söylediler. Bulunan
Abdullah Öcalanın kitabında bizim kaşemiz olmadığının
ve bulunan bildirilerin tarafımdan ilk kez görüldüğünün
daha önce bunların burada olmasının mümkün olamayacağını
söyledim. O zaman biz mi koyduk onu mu demek istiyorsun dediklerinde:
Hayır burası herkese açık bir kütüphane, belli ki
birileri tarafından kasıtlı konmuş diye söyledim.
Bu ibarelerin Avukatımız Sn. Arif Bey tarafından da
tutanağa şerh konması istendi ancak görevliler bunların
tutanağa yazılamayacağını, onları
savunmada söylersiniz dediler. Tutanağı imzalamazsam
kesinlikle göz altına alınacağımı 4 güne
kadar içerde kalabileceğimi söylediler. Bunun üzerine korktum ve
imzaladım (121). Mizansenin
bir başka boyutunu, CDler ile ilgili olanını da, yine
bir başka Vakıf çalışanı Emine Macun,
ifadesinde şöyle yansıtmaktadır: 03.06.2002
Günü sabah 10.30-11 sularında Gn. Müdürümüz Sn. Gülşen
Can tarafından giriş katına çağrıldım. Aşağıda
15-20 görevli bulunuyordu. Vakfımıza DGM Mahkemesi kararınca
aranacağı söylendi. Görevli bir kişi her odaya bir
hazirun eşliğinde arama yapacaklarını belirtti. Arzu
arkadaşımızı 2. kattaki kütüphane odasına çağırdım,
2 görevli ile orada hazirun olarak bulundu. . İsmail arkadaşımız
2 kişi ile depomuza indi, biz de diğer görevlilerle 3. kata
çıktık. Cem Bey 4. kattaki Vakıf Başkanımız
Sn. Gülseven Yaşer odasına diğer yetkili arkadaşlarla
çıktı. İnci hm. ve ben 3. katta bulunan muhasebe odasına
birkaç arkadaşla girdik. Vakıflardan görevli Sn. Melih Güler
bir görevli ile dolaplarımızdan dosyalarımızı,
muhasebe defterlerini, çekmecelerimizden çıkan evrak ve
disketleri odadaki bir masanın üzerine yığmaya başladı,
daha sonra Sn. Melih Güler tarafından kasanın açılması
istendi, kasayı açtım içindeki parayı birlikte saydık,
bir kağıdın üzerine çıkan rakam not alındı
ve parayı kasaya koydum, kasanın altında bulunan kilitli
kısmı açmam istendi açtım, orada bulunan muhtelif
zamanlarda yapılan etkinliklerimize ait video kasetleri, ana
bilgisayarın disketleri, muhasebe disketleri, birkaç CD, kullanılmış
ve kullanacağımız makbuzlar hepsini diğer evrakların
bulunduğu masanın üzerine Melih Bey tarafından konuldu.
Ayrıca vakfa ait 3 adet çek karnesi de diğer evrakların
üzerine konuldu, bir süre sonra aşağıdan çağrılmam
üzere çek karnelerini tekrar kasaya koymayı ya da tutanak tutmayı
talep ettim. Melih bey bize güvenmiyor musun, dedi, tutanağın
evraklarla bir tutulacağını söyleyerek çekleri tekrar
kasaya koyabileceğimi belirtti. Akşam 6.30 sularında aşağıdan
çağrıldım, bir görevlinin elinde 2 adet yeşil CD kılıflarında
Ankara-Deniz yazılı, bana bu CDlerin neler olduğunu,
kim tarafından verildiği ısrarla soruldu, hiç görmediğimi,
hatırlamadığımı söyledim. Hatırlamam
gerektiği, suçlu duruma düşeceğim ifade edildi.
CDlerin kasadan çıkanların yanında bulunduğu söylendi.
Daha sonra kütüphaneye indik, kütüphaneden bazı kitaplarla
belgelerin bulunduğunu öğrendik. Bunları da ilk defa gördüğümüzü
belirttik. Tutanak tutuldu, imzalamamız istendi, kabul etmediğimiz
takdirde emniyete giderek ifade vermemiz gerektiği söylendi ve
kasa tutanağının ayrı tutulacağını o
zaman öğrendim, kasa tutanağı tutuldu ve bahsedilen 2 CD
bunların arasına yazıldı. O arada 4-5 adet CD daha
dikkatimi çekti, onları da daha önce görmediğimi söyledim.
O CDlerin Cem beyin Batman Proje etkinliklerine ait olduğu ve
Cem beyin odasından alındığı anlaşıldı
ve tutanağa eklenmekten vazgeçildi. Tutanak Gülşen hm. Avk.
Arif bey ve tarafımca imzalandı (122).
Çağdaş
Eğitim Vakfı, emniyet eliyle maruz bırakıldığı
bu anlamlı operasyon karşısında, bir yandan
hukuksal mücadelesini sürdürken, diğer yandan da kamuoyunu
acilen bilgilendirmeye yönelik bir bildiri yayınlamıştır: Çağdaş
bir Türkiyenin teminatı olan gençliğin, irticanın
karanlık emellerine alet edilmemesi ve gelecekte karşılaşılabilecek
olumsuzlukların engellenmesi amacıyla kurulan Çağdaş
Eğitim Vakfı, cemaatlere karşı mücadelesinde bu
tarihe kadar sayısız güçlüklerle karşılaşmış
ve neticede bu gün vakıf merkezi bir komplonun sonucunda emniyet
birimlerince aranarak, vakıf evraklarına el konulmuştur. Emniyet
birimleri arama gerekçesi olarak, PKKya yardım ve yataklık
yapılmasını gerekçe göstermişlerdir. Uzun süreden
beri vakfımıza yönelik devam etmekte olan tertibin son halkasını
teşkil eden bu ağır suçlamayı vakfımızın
kabul edebilmesi mümkün değildir. Son
suçlama Işık TV televizyon kanalında 4 Mayıs 2002
tarihinde yayınlanıp, 6 Mayıs 2002 tarihinde Ankara 2
No.lu Devlet Güvenlik Mahkemesine sanık Fethullah Gülen
vekilleri tarafından sunulan ve vakfımızın PKKlılara
burs verdiği iddiası ile ilgili olup, bu iddia İstanbul
Emniyet Müdürlüğünde görevli fethullahçı bir emniyet
mensubunun vakıfla irtibat kurarak gerçekleştirdiği ajan
provokasyon tertibin ve dezenformasyon faaliyetinin sonucudur. İlgililer
hakkındaki tüm yasal haklarımız saklı kalmak üzere
gerekli açıklamalar 4.6.2002 Salı günü saat 12.00de Vakıf
Merkezimizde kamuoyuna yapılacak olup, stratejik denge aşamasında
tertipler düzenleyerek Cumhuriyetin temel değerlerinin değiştirilmesinde
aktif faaliyete geçen irticaya karşı, tüm Cumhuriyet aydınlarını
göreve davet ediyoruz (123). Çağdaş Eğitim Vakfının bu açıklaması, maalesef Basında yer bulmamıştır. Çamur at, izi kalır taktiği ile hareket eden fethullahçı istihbaratçıların tüm hesapları, Milliyet Gazetesi yazarlarından Tuncay Özkan ile Star Gazetesi yazarlarından Saygı Öztürkün köşe yazıları ile bozulmuştur. Bir başka deyişle, Ç.E.V. üzerinde oynanan oyunlar, bu iki yazar tarafından kamuoyuna tüm çıplaklığı ile deşifre edilmiştir. İşte bunlardan Tuncay Özkanın yazdıkları:
...
Neden Çağdaş Eğitim Vakfı Önce
Çağdaş Eğitim Vakfının başına örülmek
istenen komployu anlatayım. Bu vakıf ilk olarak Çağdaş
Yaşamı Destekleme Derneğiyle birlikte Sadettin Tantan
döneminde kapatılmak istendi. Bu kapatma oyununun arkasında
kendi yazdıklarıyla bu vakfı ihbar eden İslamcı
bazı gazeteler ve yazarlarının başlattığı
kampanya vardı. Bunların kapanmasının istenmesindeki
amaç şu, bu vakıflar Fethullah Gülen davasının
itirafçı çocuklarını bulup ortaya çıkartan ve
davanın açılmasında en etkin gücü oluşturan sivil
toplum örgütleri. Bunları yok etmek için çabalamalarının
nedeni bu. Ayrıca bu vakıflar, Gülen ve diğer İslamcı
cemaatlerin el attığı burs verdiği her çocuğa
gidip burs veriyorlar. Onlara Cumhuriyet devrimlerini ve aydınlanmayı
anlatıyorlar. Polis
ajanı komploda Kapatma
davaları, üst üste gelen incelemeler sökmeyince, şimdi
kumpasa polis içindeki adamlarını kattılar. Bunlardan
İstanbul Emniyetinde Terörle Mücadelede görevli bir
komiser (B.Ö.) polis kimliğini kullanarak vakfa sızıyor.
Sonra da önce Fethullah davasının itirafçı çocuklarının
kimliğini öğrenip onların davadan vazgeçmesini sağlıyor,
ardından da vakıfın dağıttığı
burslardan alan iki öğrencinin PKKlı olduğunu
savlayarak bununla ilgili bir gizli kamera çekimi gerçekleştiriyor.
Bu çekim İslamcı basında yayımlanınca, Ankara
DGM soruşturma başlatıyor. Ama daha sonra görevsizlik
kararıyla olayı İstanbula gönderiyor. Bu sırada
İstanbul Emniyetine yazılan bir arama yazısı ajan
polisin bağlı olduğu Terör ile Mücadele ekiplerine ulaşıyor.
Bunlar Vakfı basıyor ve ne ilginç, daha dün yayın yasağı
konulan Nuh Mete Yüksele ait olduğu iddia edilen seks şantajı
kasetlerinden buluveriyorlar. Abdullah Öcalana methiye kitapları
ve yazılar buluyorlar. Yeni Şafak gazetesi de bunu haber yapmış.
İyi de bu kasedi oraya koymadan önce Nuh Mete Yüksele gönderip
şantaj yapanlar kim o zaman? Nuh
Mete Yüksel ile dün telefonla bir görüşme yaptım. Yüksel,
Çağdaş Eğitim Vakfı ile ilgili olarak yapılanları
oyun içinde oyun diye nitelendirdi. Bu vakıftaki aramadan
çok önce bana bu şantajı yapmak istediler. Ama daha önce Çağdaş
Eğitim Vakfını katarak olayın yönünü, değerlendirilmesini
ve algılamasını değiştirmeye çalışıyorlar.
Bunların yaptıklarını görüyoruz. Yanlarına
kalmayacaktır. Bunu yapanları tek tek bulup ortaya çıkartacağım.
Bu yolla etkilemeye çalıştıkları davalar yargının
şaşmaz terazisinde tartılıyor. Bir Nuh Mete Yükseli,
Çağdaş Eğitim Vakfını yok etmekle ne
yapacaklarını sanıyorlar. Biz gideriz Cumhuriyete ve Türkiyeye
sahip çıkacak başka savcılar gelir. Türk adaleti bu
oyunları, şantajları boşa çıkartır, kimse
merak etmesin dedi. Bir
taşla iki kuş Bir
taşla iki kuş vuracaklar ya! Hem vakfı, hem de Nuh Mete Yükseli
harcamış olacaklar. Akıllı adamlar değil mi? Bu
komploda biri bana çıkıp polisin eli yok desin. O ajan
provokatör polis şimdi açığa alındı. Müfettiş
soruşturması başlayacak. Ama onun arkasından İstanbul
terör ile Mücadeleye sızan veya istihbarata sızan irticacı
güçler ne olacak? Ankarada ya da polisin merkez birimlerinde
istihbarat ve diğer ünitelerde cirit atan bu irticacı
polislere kim dur diyecek? İrticacı
polisler atakta. Bunların ortaya çıkartılması, bu
komploların aydınlatılması için DGM savcılıklarını,
İçişleri Bakanlığını göreve çağırıyorum.
Şimdi hiçbir terör ile Mücadele birimi ayağa kalkıp
biz, Hizbullah ile mücadele ediyoruz demesin. Hizbullah ayrı,
Fethullah ve diğer gruplar ayrı. Bunlarla da mücadele edin de
görelim. Yoksa bu ülkede irtica yuvalarının polisi ele geçirmesinin
önüne geçmek imkânsız olacaktır
(124). Tuncay
Özkanın yazdıkları, Emniyet Genel Müdürlüğü
ya da İçişleri Bakanlığı tarafından hiçbir
şekilde tekzip edilmemiştir. Tertibin anlaşılmasına
rağmen, mağdur olan Çağdaş Eğitim Vakfı,
kendini aklama çabalarını sürdürmeye devam etmiştir.
Örneğin, montaj kasede yer veren TV kanallarına ve gazetelere
noter kanalıyla açıklama gönderilmiş ve haklarında
100er milyar TL manevi tazminat davaları açılmıştır
(125). Diğer taraftan, Vakıf Avukatları, İstanbul 6
Nolu DGM Başkanlığına verdikleri itiraz dilekçesi
ile usulsüz aramaya itiraz ederken, bu arama sırasında el
konulan Vakfa ait tüm evrak, belge ve her türlü malzemenin iadesi
talebinde bulunmuşlardır. Bu dilekçe, Vakfa yönelik tertibi
ortaya koymasının yanısıra, içeriği itibariyle
de son derecede önemli olup, daha sonra İstanbul Devlet Güvenlik
Mahkemesi Başsavcılığı tarafından verilen
TAKİPSİZLİK kararına dayanak oluşturmuştur:
İtirazlarımız:
MAHKEMENİZCE VERİLEN ARAMA KARARI YÖNÜNDEN: 1)
İstanbul DGM C. Başsavcılığının
31.05.2002 gün ve 2002/1134 hazırlık sayılı talep
yazısı hukuka ve usul hükümlerine göre aykırılıklar
taşımakta ve amacını aşan bir özellik göstermektedir.
Zira yürütülen soruşturmada savcılık makamı ÇEVin
Başkanı olan Gülseven Yaşeri ifadesi alınmak üzere
davet etmiştir. Vakfın avukatlarından Av. Arif Hikmet
Bildik ile Gülseven Yaşer 28.05.2002 günü soruşturmayı
yürüten Savcı Ali Yorulmaza gitmiş ve savcılık
yazılı ifade vermek ve belgeleri ibraz etmek üzere Gülseven
Yaşere 3 gün süre vermiştir. 2)
Bu süreye uyulmuş ve Vakıf Başkanı Gülseven
Yaşer 31.05.2002 günü öğleden sonra tüm soruların ve
olayların içeriğini açıklayan bir dilekçe ve ekimde;
a) Olayların başlangıcı olan ve İstanbul
Emniyet Müdürlüğünde görevli bir komiserin çektiği
gizli görüntüleri içeren CD ve yine bu kişi ile yapılan
telefon görüşmesini içeren CD, b) Hakkımızdaki şikayete
neden gösterilen ve PKKlı diye lanse edilen öğrencilere
ait vakıf dosyasındaki tüm kayıt belge ve bilgiler ile
bu kişilere yapılan ödemelerin ay ay dökümünü içeren
muhasebe kayıtları, c) Yine bu görüntülerin yayınlanması
ile tarafımızdan başlatmış olduğumuz
hukuki süreçlere ilişkin ihbarname örnekleri, dava dilekçe örnekleri,
İstanbul Emniyet Müdürlüğüne yapmış olduğumuz
şikayet dilekçesi örneği gibi olayın soruşturmasına
ışık tutacak ve vakfımızda bulunan tüm bilgi
ve belgeler 3 adet dosya halinde savcılık makamına teslim
etmiştir. 3)
Savcılık makamı daha bizim vermiş bulunduğumuz
dilekçe ve eklerini incelemeden aynı gün Ankara Devlet Güvenlik
Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığınca
2002/196 Hazırlık numarası ile sürdürülen soruşturmayı
da neden göstererek mahkemenize başvurmuştur. Oysa Ankara
Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı
tarafından sürdürülen bu soruşturma yetkisizlik kararı
ile zaten İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığına
gönderilmiş bulunmaktadır. Yani Ankara Devlet Güvenlik
Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığının
2002/196 Hazırlık numaralı soruşturması
mahkemenize başvurulmayı gerektirmemektedir. 4)
Bizim, savcılık makamına vermiş bulunduğumuz
belge ve bilgiler yürütülen soruşturmayı açıklayıcı
ve belgeleyici niteliktedir. Eğer bizden başkaca belgeler
istense idi bunları da seve seve ve derhal savcılık makamına
ibraz ederdik. Bu nedenle de mahkemenize yapılan başvurunun
hukuki dayanağı yoktur. Soruşturmanın sürdürülmesine
olumlu bir katkısı dahi bulunmamaktadır. Yapılan
arama ile yeni bir belge ve bilgi elde edilmediği gibi vakıf
bundan büyük zarar görmüş ve görmeye de devam etmektedir. ARAMADA
GÖZLEDİĞİMİZ YASA VE USULE AYKIRI OLAYLAR YÖNÜNDEN: 1)
Mahkemenizce verilen karar üzerine savcılık makamı
bu kararı uygulamak üzere Terörle Mücadele Şube Müdürlüğüne
havale etmiş ve birimce arama yapılmıştır.
Ancak tüm bu olayların nedeni olan ve Vakıfa gelip görevli
olduğunu söyleyen, yürüttüğü ilişki sonucu gizli
gizli görüntü kaydeden ve savcılık makamınca yürütülen
soruşturmada sanık sıfatı ile yer alan Bayram Özbek
adlı kişi de aynı birimde görevli bir memurdur. Yani
Bayram Özbekin de sanık olarak yer aldığı bir
hazırlık soruşturmasında, Bayram Özbekin mesai
arkadaşları Çağdaş Eğitim Vakfında
arama yapmakla görevlendirilmiştir. 2)
Yapılan aramada maalesef savcılık hazır
bulunmamış ve görevli memurlar da ne olur ne olmaz zihniyeti
ile vakıftaki ilgili ilgisiz ne kadar evrak, belge ve malzeme var
ise hepsini almışlardır. Bu durum pratikte vakfımızı
kapama noktasına getirmiş bulunmaktadır. Vakıf,
fonksiyonlarını yerine getirecek malzemeden ve belge düzeninden
yoksun bırakılmıştır. 3)
Arama yöntem olarak önce ne var ne yok ortalığa döküp,
sonra ayıklama işlemine tabi tutulmak şeklinde yapılmıştır.
Bu işlem yaklaşık 7-8 saat gibi bir zaman diliminde gerçekleştirilebilmiştir.
Kitaplığımızda vakfa ait olmayan ve bu güne kadar
varlığından haberdar olunmayan yedi sekiz adet yasadışı
örgüt ismini ve sloganlarını taşıyan trikler çıkmıştır.
Yine kitaplıktaki tüm kitaplarımızda ÇEV damgası
var iken bu damgayı taşımayan ve yazarının
Abdullah Öcalan olduğu görülen iki adet kitap çıkmıştır.
Bu kitap ve triklerin vakıfa ve vakıf personeline ait olmadığı
ve ilk kez görüldüğü belirtilmesine rağmen, bu husus, tüm
ısrarlarımız sonuçsuz kalarak arama tutanağına
geçirilmemiştir. Bu hususta muhalefetimizi belirtmek üzere Av.
Arif Hikmet Bildik vakıf görevlilerine tutanağı
imzalamamayı önermiş, ancak yetkili polislerce o zaman görevlileri
gözaltına alırız, diyerek imza atmaya zorlamış
ve bu yolla tutanaklar imzalatılmıştır. 4)
Yine muhasebe kasası görevli memurlar gelir gelmez açılmış,
ne var ne yok masaya konmuş ve yaklaşık 7 saat sonra
tutanağa geçilmiştir. Bu durumda kasadan çıktığı
söylenen CD, disket, görüntü ve ses kasetleri ve diğer belgeler
üzerinde henüz inceleme yapılmamışsa da, bu
incelemelerde eğer bir suç unsurunu içeren bir durum varsa bu
dahi vakıfa ve çalışanlarına ait olmayacaktır.
Bu kadar süre ile dışarıda kalan belge ve malzemenin sıhhatli
bir şekilde kayıt altına alındığı söylenemez. 5)
Tutanakların bir örneğinin tarafımıza
verilmesi yasal bir zorunluluktur. Vakfımızdan yüzlerce,
binlerce belge, bilgi ve malzeme götürülmüştür. Ancak şu
anda ne alındığı ve nelerin götürüldüğü
tarafımızdan bilinmemektedir. En başta arama yapan
yetkililer tutanak örneklerini vermek için söz dahi vermişler ve
tutanaklar imzalandıktan sonra, tüm ısrarlarımız ve
hatta araçllarına kadar peşlerinden koşup istememize rağmen,
bu tutanak örnekleri tarafımıza verilmemiştir.Yaratılan
bu koşullarda endişelerimiz artmış ve sonradan
tutanaklara ilave yapılabileceği dahi tarafımızdan düşünülür
olmuştur. Tüm
bu koşullarda mahkemenizce verilen arama kararına vaki itirazımız
nedeniyle arama kararının iptaline karar verilmesi ve bu
karara bağlı olarak vakfımızdan alınan tüm
belge, kayıt ve her türlü malzemenin tarafımıza
iadesinin sağlanmasını saygılarımızla
bilvekale arz ederiz. Çağdaş Eğitim Vakfı Vekilleri
Av. Hanefi Altaş - Av. Arif Hikmet
Bildik (126). Yukarıdaki
itiraz dilekçesinin hemen akabinde, İstanbul Devlet Güvenlik
Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı, 24.6.2002
tarihli (Hazırlık No. 2002/1134) kararıyla, fethullahçı
istihbaratçıların tüm oyunlarını bozmuştur: ...
Toplanan delillere, hazırlık evrakı içeriğine, sanıkların
anlatımlarına ve Yargıtayın kökleşmiş
içtihatlarına göre sanıkların yasa dışı
PKK adlı örgüte yardım ettikleri hususunda haklarında
kamu davasını açılmasını gerekli kılacak
yeterli, inandırıcı kesin delil ve emare elde olunamadığından,
sanıklar hakkında CMUK 164 ve müteakip maddeleri gereğince
TAKİBAT İCRASINA YER OLMADIĞINA ... KARAR VERİLDİ
(127). Bu karar metni, gerçekdışı, iftiraya dayalı düzmece haberi yayınlayan şeriatçı basında yer almamıştır. Her zamanki gibi çamur at izi kalır mantığı içinde hareket eden bu kesim, yeni bir iftira ve dezenformasyona dayalı asparagas haber ya da programa kadar suskunluğunu korumaya devam edecektir; tabii tüm bu yalanlar ve iftiralar, mukaddesat, maneviyat, din, ahlâk, şeriat, milliyetçilik, alp-erenlik, hocaefendi (!) ve Saidi Nursi adına...
|
| 3.4.
ADLİYEDE YÜRÜTÜLEN OPERASYONLAR
Fethullah
Gülenin gerek yazdıklarından ve gerekse görüntülü konuşmalarından,
müritlerine Adliyede
kadrolaşmayı hedef gösterdiği bilinmektedir. Fethullahçıların
Adliyeye ilk sızma girişimleri, CHP-MSP koalisyonu dönemine
kadar gitmektedir. 12 Eylül sonrasında, Adliyedeki
kadrolaşma çabaları sonucunda, yargı mensupları
arasında gümüş yüzüklü olarak adlandırılan
bir grubun giderek güç kazandığı kaydedilmektedir. Örneğin,
istihbarat birimlerince hazırlanan ve Basına da yansıyan
bir raporda, ADALET Bakanlığında 250 kadar irticacı
ve bölücü personel bulunduğu örneklendirilerek belirtilmiştir
(128). Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu
ise, Fethullah Gülen cemaatinin devletin bütün kurumlarına olduğu
gibi yargıya da sızdığını vurgularken,
T.S.K.nin geçen Yüksek Askeri Şurada (YAŞ) 11
Fethullahçıyı ordudan attığına dikkat çekmiştir.
Kıvrıkoğlunun ardından, dönemin Danıştay
Başkanı Erol Çırakmanın aynı konudaki açıklamaları,
kamuoyunda şok etkisi yaratmıştır: Yargının
içinde de Fethullahçılar var. Bu konuda duyumlar var. Bir dönem
hâkim ve savcı alımında tarikatların etkili olduğu
söyleniyor. İdari yargıda da Fethullahçıların olduğu
yönünde duyumlar var. Yine bir dönem hâkimlik ve savcılık
mesleği istihdam alanı olarak kullanıldı. Söylediğim
gibi 100 hâkim alınacak, dendi, sonradan bu sayı 350ye çıkarıldı.
Bir dönem mülkiye ve hukuk mezunu imam hatip lisesi kökenliler,
kaymakam ve hâkim oldu. Bunlardan hâlâ görevde olanlar var. Hâkim
ve savcı alımında çok titiz davranmak gerekir. Yargıya
kaliteli, bilgili, yetişmiş kişilerin alınması
gerekir. Marjinal yapıda kişiler alınamaz. İdeal hâkimler
ancak parlak insanlardan oluşabilir. Belli görüşe angaje
olmuş kişiler, hâkim ve savcı alınamaz. İmam
hatipte verilen bilgiler İslam Dinine ilişkindir. Din
dogmalara dayanır. Oysa yargı dogmalara değil, normlara
dayanır. Hâkim ve savcı olmak için demokratik ve açık
fikirli olmak gerekir. Aksine kişiler yargıyı zayıflatır. Ben
kendim değil, çocuklarımız için endişe ediyorum.
İrtica yargıda en hafif şekliyle var. Ağır
şekli bürokraside var. İrtica ile mücadele yasalarını
bir an önce çıkartmak şart. Bu konu Türkiyenin meselesi.
Sadece yargının meselesi değil. Elbirliği ile herkes
birşey yapacak. Yargı mensupları daha çok şey
yapacak. Türkiye yargısına olan güveni bu şekilde
zedelemek doğru değil ama olanları saklamak daha
tehlikeli. Bu
gruplar planlı ve programlı hareket ettiler. En parlak, seçkin
ve çalışkan öğrencileri Mülkiyeye, Hukuka gönderdiler.
Bunlar hâkim, savcı, kaymakam oldular. Polis oldular. Hatta en
dirençli yer olan askerlerin arasına bile sızdılar. Nasıl
RPli birinin Adalet Bakanı olduğu yere sızmasınlar.
En güç temizlenecek yer yargıdır. Çünkü hâkime bir
dokunulmazlık tanımışızdır ki; somut bir
kanıt olmadan ceza bile veremezsiniz. Ancak, bir kaymakam hakkında
eşi türbanlı diye işlem yapılabilir. Atatürk,
Cumhuriyetin hâkimlerini yetiştirmek için Ankara Üniversitesi
Hukuk Fakültesini kurdu. Cumhuriyetin kanunlarını
uygulamaları için yetiştirildiler. O zaman Türkiye geçiş
dönemindeydi ve şeriata şartlanmış kafalarla hukuk
egemen kılınamazdı. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan
beri Avrupanın laik yapısını benimsemiş,
hukuk sistemini de buna göre kurmuştur. Laik sistem, aklın hâkim
olduğu bir sistemdir. Düşün ki bunu benimsemeyen, şeriata
inanan bir hâkim... Düşüncesi bile hafakanların basmasına
neden oluyor. Bunları ayıklamak çok zor. Son çıkarılmak
istenen kanun hükmünde kararname ile bile zor. Çünkü müfettişler,
iddialar ve duyumlar üzerine harekete geçecek. Konuyu, Hâkimler ve
Savcılar Yüksek Kurulunun önüne götürecek. Kurul, maddi
delillere bakacak. Yeterli görecek mi? O kadar kolay değil (129). Çırakmanın
açıklamalarına en önemli destek, dönemin Barolar Birliği
Başkanı Prof.Dr. Eralp Özgenden gelmiştir: Barolar
Birliği Başkanı Eralp Özgen, 312nci maddenin kaldırılmasını
isteyenleri, Demokrasiye değil, şeriatçı diktatörlüğe
hizmet etmekle suçladı. Özgen, ülkemizde irtica tehlikesi
hâlâ sürmektedir dedi. Adli
Yıl açılışında Yargıtay Başkanı
Sami Selçuktan sonra kürsüye gelen Türkiye Barolar Birliği
Başkanı Eralp Özgen, irticaya değinilmemesini çok sert
ifadelerle eleştirdi. Özgen, Başkan selçukun geçen yıl
meşruiyetini kaybettiğini ileri sürdüğü 1982
Anayasasını bu yıl da hedef alması ve irtica
propagandası yapanların cezalandırıldığı
TCKnın 312. maddesinin kaldırılmasını
istemesi üzerine patladı. Özgen isim vermeden Selçuku
kastederek, Bu düşünceleri ileri sürenler bilmelidirler ki;
demokrasiye değil, şeriatçı bir diktatörlüğe
hizmet etmektedirler. Demokrasi, demokrasiyi yok etme özgürlüğünü
içermez dedi. ...
Özgen, Fethullah Gülenin tutuklanmasına üzüldüğünü söyleyen
Eceviti ise eleştirdi. Özgen, Ecevitin, Yargıda
aklanacağını umuyorum sözleri için, İrtica
ile mücadelede siyasi iradenin yetersizliğinin belirtmesi yanında
Anayasanın 138. maddesine aykırı olarak yargıya
etki olasılığını da içinde taşımaktadır
yorumunda bulundu. Salonda bir yargı mensubu, Çok doğru
diye seslenirken, Özgenin sert konuşmasını törene
katılan askeri hâkimler de alkışladı. Özgen, konuşmasında
Ecevitin yanısıra hükûmeti de eleştirdi. Özgen,
Koalisyon hükûmetinin, parlamentoda gerekli çoğunluğa
sahip olmasına rağmen, irtica ile mücadeleyi öngören yasa
tasarılarını komisyonlarda görüşülmeden
bekletilmesi, irtica ile mücadele için gerekli siyasi iradenin yeterli
olmadığını göstermektedir dedi (130). Yargıya
sızan fethullahçı-şeriatçı kadrolar konusunda başlayan
tartışmalara, dönemin Hakimler ve Savcılar Yüksek
Kurulu (HSYK) Başkanvekili Ergül Güryel de katılmıştır: Hakimler
ve Savcılar Yüksek Kurulu Başkanvekili Ergül Güryel, Genel
Kurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlunun
irticacılar yargıya da sızdı suçlamasına
yanıt verdi ve Hakimler arasından irticacı da çıkar,
bölücü de dedi. Hakimlik ve savcılık mesleğine seçilecek
adayların mülakat sınavının, Adalet Bakanının
emrinde çalışan bürokratlardan oluşan bir heyet tarafından
yapıldığını belirten Güryel, Bunun
sonucunda yargı siyasallaşıyor. Bakan hangi siyasi görüşteyse
sınavı o görüşe sahip adaylar kazanıyor dedi. Mülakat
sınavlarının bir çoğunda hangi adayın sınavı
kazanacağının önceden belirlendiğini de ifade eden
Güryel, SABAHa yaptığı açıklamada şunları
söyledi: Sınavı kazanmanın kriteri başarı
olmadığı için mesleği gerçekten hak eden bir çok
aday mülakat sınavında eleniyor. Siyasi görüşleri
sayesinde sınavı kazanan kişilerin bir çoğunun güvenlik
soruşturmaları ise sağlıklı yapılmıyor.
Bunun sonucu yaşam tarzını tanımadığımız,
Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlılığı
ve ülkenin bölünmez bütünlüğü konusundaki düşüncelerini
bilmediğimiz kişiler, hakim ve savcı cüppesi giyerek kürsüye
çıkıyorlar. Bu yöntemle mesleğe kabul edilen hakim ve
savcılar arasında irticacı da çıkar, bölücü
de (131). Bu
tartışmaların gündemde olduğu dönemde,
T.B.M.M.nde 107 Fethullahçı milletvekili olduğu önesürülürken
(132), Cumhurbaşkanı Sezerin, Valiler Kararnamesi hakkında
dönemin Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkana,
Eğer irtica ile mücadele bu kadar önemliyse, siz de irticaya
bu kadar karşıysanız, o zaman valiler kararnamesini bana
getirmemeniz gerekirdi. Çünkü bu valiler arasında Fethullahçılar
var dediği, Basında yer bulmuştur (133). Fethullahçıların
yargıdaki en önemli stratejik hedefi, hasımlarını
susturmada, caydırmada, maddi anlamda korkutup köşeye sıkıştırmada,
çok yönlü etkisizleştirmede kilit olarak değerlendirdikleri
ve bu anlamda en çok işlerinin düştüğü Yargıtay
4. Hukuk Dairesi olmuştur. Gerek 4. Hukuk Dairesinde ve gerekse
Hukuk Genel Kurulunda yer alan üyelerin laik hukuk sisteminden yana
çoğunluğu oluşturmaları, fethullahçılar için
bir talihsizlik olduğu kadar, Cumhuriyet rejimi açısından
da bir şans olarak nitelendirilmelidir.
Normali de budur. Zira, hiçbir onurlu hakim ve savcı, fethullahçılarla,
fethullahçılara karşı mücadele verenler arasında
tarafsız konumunda yer alamaz. Nedenine gelince, hakim ve
savcılar, laik hukuk sisteminden, kamu düzeninin korunmasından,
Atatürk ilke ve devrimlerinin sürekliliğinden taraftır. Hatırlanacağı
üzere, şeriatçı TV kanalları dışında
hemen tüm TV kanallarında teşhir edilen bir kasedinde, müritlerine
hitaben tavsiyelerde bulunan Fethullah Gülen, Türkiyedeki tüm yargı
mensuplarına yapılabilecek en ağır hakaret suçunu işlemiştir: ...
Belki bizim aczimiz bu yani orada icabında Mahkemenin altını
üstüne getireceksin, avucuna alacaksın, arkadaşlara diyorum
ki ben bin döktürecektim, belki geriye biri dönecek. Bu dershaneleri
üstad destekleriz yani, bir milyar vereceksiniz, 10 milyon tazminat
davası alacaksınız. Önemli olan mahkûm ettirmektir
yani, Avukat da kiralayacaksınız, HÂKİM DE KİRALAYACAKSINIZ...
(134). Türkiyede
hâlâ kadılık sisteminin özlemini çeken, hâkimleri
kiralanacak bir meta olarak gören ve nitelendiren benzeri şeriatçı
sapkınlara karşı, Büyük Atatürk, 9 Ekim 1925'de, sanki
bugünü görerek, Cumhuriyet Savcılarına şöyle
sesleniyordu: "Her
uygar ve çağdaş devlette olduğu gibi, Türkiye
Cumhuriyeti Adliyesi'nde de, Cumhuriyet Savcılarını yüksek
ve son derece önemli bir görev ve makamın temsilcileri olmak üzere
tanırım. Devrim savcılarının, kendilerine
verilen bu büyük görevin önemine uygun olarak gayretli ve çalışkan
olmaları konusunu, adliyemizin başarı ve üstünlüğünün
en önemli etkenlerinden sayarım. Laik Türk Devrimi, çağımızın
uluslara yaşama ve yükselme yeteneği veren en son ve en uygar
ilkelerin bir ifadesi ve Türk Ulusu'nun büyük fedakârlıklarıyla
sürdürülen ve kazanılan büyük mücadelenin eseridir.
Devrimlerin gerçekleşmesi, kararları ve kanunlarıyla,
ulusal irade ve ulusal egemenliğin bir görünümü; bütünü
itibarıyla da Türk Ulusu'nun bütün haklarıdır.
Devrimlerin her biri, ulusun emeği ve hakkı ile gerçekleşmiştir.
Cumhuriyet Savcılarımızın, DEVRİM GEREKLERİ
ETRAFINDA, EN KISKANÇ VE UZAKLARI GÖREN HASSAS NÖBETÇİLER
OLMALARINI, ASIL GÖREVLERİNDEN SAYARIM.... YÜKSEK AMACA YÖNELİK
HERHANGİ BİR SUİKAST FAİLİNİN DURMAKSIZIN
KOVUŞTURULMASI VE KOVUŞTURMANIN, ULUSUN BÜTÜN HAKLARI TATMİN
VE TAZMİN EDİLİNCEYE KADAR, HAKİM ÖNÜNDE DE KAYGI
VE ISRARLA SÜRDÜRÜLMESİNİ VE SONUÇLANDIRILMASINI İSTERİM....
YAKIN TARİHİMİZDE VE ESKİ ZAMANLARDA, DİNLERİN;
ZORBA HÜKÜMDARLARIN, RAHİPLER VE ÇIKAR SAĞLIYANLARIN ELİNDE
BİR BASKI ARACI OLMASI GİBİ, ÇAĞIMIZDA KESİNLİKLE
İZİN VERİLEMEZ VE HOŞ GÖRÜLEMEZ. DEVRİME KARŞI
KOYAN MUHALEFETİN ÖZGÜRLÜKTEN VE YASADAN YARARLANMAYA HAKKI
YOKTUR. BİREYİN DEĞİL, BİREYLERİN TAMAMINI
İFADE EDEN TOPLUMUN VE DEVLETİN YARARI,
HER DÜŞÜNCE VE
KAYGIDAN ÖNCE GELMELİDİR. SINIRSIZ BİREYSEL ÖZGÜRLÜK
VE KİŞİSEL ÇIKAR PEŞİNDE OLANLAR, KENDİ
EMELLERİNİ, ÇIKARLARINI ULUSUN YÜKSEK ÇIKARLARI VE ÖZGÜRLÜĞÜNDEN
ÜSTÜN TUTANLARDIR. SINIRSIZ KİŞİSEL ÖZGÜRLÜKLER, KİŞİSEL
ÇIKARLAR, UYGAR VE DÜZENLİ TOPLUMLARI, DEVLETLERİ YIKARAK
ANARŞİYİ VE ÇOĞUNLUKLA DA ZORBALIĞI
YARATIR..."
İnsanın aklına ister istemez gelir, Atatürk'ün
Cumhuriyet Savcısı olma özelliğine, cesaretine,
iradesine, kararlılığına, aydınlığına
sahip kaç hukukçu var, ülkemizde?!.
İşte bunun için Fethullah Gülen, müritlerine hedef gösteriyor:
"Mülkiyede ve Adliyede kadrolaşın!.." Cumhuriyet
Savcıları'nın büyüteç altına alınması;
sadece müritlerin değil, tarafsızlık (!) adına görevini
yapmayarak sessiz kalanların, Cumhuriyete ihanete sırtını
dönenlerin de ayıklanmasını gerekli ve öncelikli kılmaktadır.
Diğer taraftan, Atatürkün Cumhuriyet Savcısı olma
onurunu üzerinde taşımak, günümüzde çok yönlü saldırı
ve iftiraya maruz kalma riskini de beraberinde getirmektedir. Örneğin,
Yargıtayın son iki dönemdeki Cumhuriyet Başsavcıları
Vural Savaş ve Sabih Kanadoğlu, özellikle şeriatçı,
ikinci cumhuriyetçi ve bölücü odakların boy hedefi olma onurunu
ve kaderini paylaşmışlardır. Aynı şekilde,
Adli yılın açılışı sırasında, Bugün
bir tarikat lideri, hayali ihracatçılar, banka soyguncuları
gibi Amerikada yaşıyor. Bu, geçmişte Humeyni olayında
görüldüğü gibi, ABDnin çıkarları doğrultusunda
yönlendirilip Türkiyeye gönderilirse bunun hesabını kim
verecek? Bunun Humeyni gibi geri gönderilmeyeceğini kim
kestirebilir? Bir tarikat lideri için bu bir açılımdır,
diyerek hoşgörüye sığınılmasından endişe
ediyorum diyen Zonguldak Cumhuriyet Başsavcısı
Hayati Önder, dünyanın hemen her yerine dağılmış
örgütlü fethullahçı müritlerin çirkin protestolarına
maruz kalmıştır. Cumhuriyet
Tarihimizde, hırsızların, hortumcuların, rüşvetçilerin,
bölücülerin, Batı destekli terör örgütlerinin, işbirlikçi
politikacıların ama en çok da fethullahçıların
hedefi konumundaki isim, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı
Nuh Mete Yüksel olmuştur. Yüksel, özellikle son dönemde, halk
deyimi ile kifayetsiz-muhteris kimi siyasilerin marifetiyle Adalet
Bakanlığınca en çok soruşturma açtırılan,
şeriatçı basında adından en çok bahsedilen
Cumhuriyet Savcısı olmuştur. Atatürkün Cumhuriyet
Savcısı olmanın çok zor olduğu, zaten bilenlerce
takdir edilmektedir. Nuh Mete Yüksel aleyhine yürütülen kampanyalar,
Onun mesleki gurur ve onuruna, kişilik haklarına, hatta
ailesine yönelmiştir. Bu kampanyalara, Adalet Bakanı Hikmet
Sami Türk de, dolaylı destek verme konumuna düşürülmüştür.
Nasıl mı? İşte, bu konuda kanaat oluşturmaya
yetecek sadece bir tek örnek!.. Aynı
zamanda Ankara 2 Nolu DGMde görülen Fethullah Gülen davasının
da savcılığını yürüten Nuh Mete Yükseli
korkutma ve yıldırma girişimlerinin sonuç vermemesi üzerine,
fethullahçı istihbaratçılar, Cumhuriyet Tarihimizde ilk defa
bir hukuk adamına yönelik planlı operasyon gerçekleştirmişlerdir.
Bu operasyonun ilk adımında, Yeni Şafak gazetesinde,
Nuh Mete Yüksele ait olduğu iddia edilen meçhul bir kasetten söz
edilmiştir. Ardından, aynı gazetenin yazarlarından
Fehmi Koru, sakil bir pişkinlikle, Böyle bir kargaşada
DGM Savcısı Nuh Mete Yükselin örgüte fethullahçılara
(N.H.)- hiç bulaşmadığına inanmak çok güç; hem
de malûm, yarın öbürgün , biri çıkar da, Nuh Mete
de... derse, inanın hiç şaşırmayacağım
mesajını vermiştir
(135). Daha sonra da, bu kaset. Nuh Mete Yüksele kargo
yoluyla gönderilerek, telefonla da şantaj girişiminde
bulunulmuştur. Şantaj haberi, ilk kez Star gazetesinde, Saygı
Öztürk tarafından köşeyazısında -isim
vermeksizin- kamuoyuna duyurulmuştur. İşte, malûm
kasedin, kimi polis memurları tarafından Çağdaş Eğitim
Vakfının kasasından elleriyle koymuş gibi
bulunuvermesiyle, şantaj aşamasından, tasfiye aşamasına
geçilmiştir. Tasfiye aşamasında devreye dolaylı
sokulan, yönlendirilen isim, Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk olmuştur.
Türkiyede şartlı salıverme kapsamında
onbinlerce kaatilin, gaspçının, saldırganın, tecavüzcünün,
sahtekârın aramızda ellerini kollarını sallayarak
dolaşmasının siyasal ve bürokratik müsebbiblerinden
biri olan Adalet Bakanı, suçlulara gösterdiği hamilik
yaklaşımını, Nuh Mete Yüksel için göstermekten
kesin bir biçimde kaçınmıştır. İşte,
Milliyet yazarı Tuncay Özkanın bu çifte standarda haklı
tepkisi: ...
Şimdi Nuh Mete Yüksel ile ilgili açıklamasını
hayretle okudum. Keşke susmayı başarsaymış. O
şantaj amaçlı kaset kendilerine de ulaşmış. Ne
yapmış kendileri, işi hemen Teftiş Kuruluna
havale etmişler. Ben onun yerinde olsam, ikide bir açtığı
soruşturmalarda makamıma çağırıp öyle değil
böyle olmalı diye fikir beyan ettiğim savcıyı arar,
Biz hukukçumuzu şantaja, montaja, konploya, kumpasa, ayak
oyunlarına yedirmeyiz. Gerçeği buluruz, çıkartırız.
Siz adil yargılama görevinize devam edin. Özel yaşamları
bu kadar ucuz harcanacak duruma düşürmeyiz derdim. Kumpasın
arkasını arardım. Bakan
Bey ne yapmış? Kasedi almış. Büyük olasılıkla
izlemiş (çünkü bir yargı beyanı var) ve diyor ki:
Kaset bize de iletildi. İddiaların incelenmesi için Teftiş
Kurulu Başkanlığına havale ettik. Biz de gerçeklerin
ortaya çıkmasını bekleyeceğiz. Diliyorum ki montaj
olsun. İyi
de Sayın Bakan, tutun ki bu kaset montaj ya da değil! Ne
olacak yani? Ne fark eder? Bir
savcının veya siyasetçinin veya herhangi bir bürokratın
şantaj amaçlı böylesi bir olayda harcanması mı
gerekiyor? Şantajı yapanlar değil de özel yaşamının
gizi şantajla, montajla ortaya dökülmek istenen savcı veya
herhangi biri mi suçlu olacak? Yazıktır... Bu anlayış
Türkiyeyi bitirir. Buna Adalet Bakanı veya adalet mekanizması,
hukukçular prim verirse, hepimizin evlerine gizli kamera koyar bu
şantaj çeteleri, yatak odalarımızı teşhire başlar.
Bu alçaklığı, pespayeliği, belden aşağı
vurmayı haklı çıkartacak bir tek sözü dahi hiçbir
hukukçu veya siyasetçiye yakıştıramam. Diliyorum
ki kaset montaj olsun ne demek Sayın Türk? Kasedi izleyince başka
bir kanıya mı kapıldınız? Size başka bir
bilgi mi ulaştı? Size bu kaset nasıl geldi? Kimler
getirdi? Bu kasedi kim çekmiş?Nasıl çekmiş? Nasıl
üretmiş? Niye üretmiş? Niye Nuh Mete Yüksel? Neden şantaj?
Niye size yollanmış?Neden bu kadar oyun? Nedir bunca komplonun
sebebi? Bunları hiç düşündünüz mü? ...
Size, tanıdığım Hikmet Sami Türke bu açıklamaları,
tavrı, tutumu hiç yakıştıramadım. Ben sizin
hukukçu kimliğinizi, insan özelliğinizi kinden, intikamdan,
hırstan arınmış bulurdum. Yanıldım mı
yoksa Sayın Türk? Yoksa siz hâlâ o eski fezlekenin (Sayın Hüsamettin
Özkan ile ilgili Halk Bankası fezlekesi) intikamını alma
umudunda mısınız? Şantajcılar bunu bildikleri için
mi kaset size iletildi yoksa? Bakanlığınızın
verdiği kınama cezası yetmez mi sizce? ...
Türkiyedeki bütün savcıları. Yargıçları,
avukatları, baroları, hukukçuları, adalet adamlarını,
sivil toplum örgütlerini, siyasetçileri özel yaşam teşhirine,
şantaja karşı durmaya çağırıyorum. Gizli
kaydedilen ses kasetleri orda burda yayımlanan herkes buna karşı
sesini yükseltmeli. Nuh Mete Yükseli sevsin sevmesin, yaptıklarını
beğensin beğenmesin özel yaşama saygı gereği,
şantaja, montaja, tehdide hukuku etkileme çabasına karşı
olma inancıyla insanların bu olayda şantajcılara karşı
saf tutmaları gerekiyor. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu,
Nuh Mete Yüksele karşı girişilen bu alçak saldırıyı
kendisine yapılmış saymalıdır. Bu tuzak ve
şantaj ters çevrilip hazırlayanların suratına bir
tokat gibi, bir boş eldiven gibi vurulmalıdır. Bu yapılırsa
Türkiyede bundan sonra hiç kimse şantajcılıkla
hukuku veya bir başka kurumu ve kişiyi etkisizleştirme
acizliğini göstermeye kalkamayacaktır. Şimdi
bir Türkiye Cumhuriyet Başsavcılığı Kurumu
olsaydı, bu şantajı yapanlar saklanacak delik arardı.
Ama ne yazık ki, hâlâ bu kurum yok ve savcılar sahipsiz (136). Tuncay
Özkan, tespitleri ile, Türk Hukuk sisteminin en önemli zaafına işaret
etmiştir. Gerçekten de, kimi siyasiler ve de bürokratlar, emir
kulu gibi gördükleri Cumhuriyet Savcılarına karşı,
işlerine gelmediğinde yaptırım uygulamayı,
cezalandırmayı, bir güç gösterisi olarak değerlendirmektedirler.
Genel Kurmay Başkanı Orgeneral
Hüseyin Kıvrıkoğlunun yargıya sızan
fetuhullahçılarla ilgili değerlendirmeleri sonrasında,
bu konuda tipik bir örnek yaşanmıştır. İçişleri
Bakanlığı genelgesi çerçevesinde Ankara Valiliği,
Vural Savaşın yanısıra, Fethullah Gülen davasının
görüldüğü Ankara 2 Nolu DGM Başkanı Hüseyin
Ekenin, aynı Mahkemenin üyesi Mehmet Maraşın ve
Savcı Nuh Mete Yükselin
koruma amaçlı araçlarını geri istemiştir.
Oysa, 1999da toplam 406.260 litre yakıt tüketen araçlardan
Turgut Yılmaz, Özer Çiller, Semra Özal ve daha nicelerine tahsis
edilmiş olanlar için geri isteme sözkonusu olmuş mudur? Örneğin,
Mehmet Ağara 6, Tansu Çillere 5, Ünal Erkana 4, Abdülkadir
Aksu ile Murat Başesgioğluna 3er
araç tahsis edilmiştir. Bu kişilere, size
1 araç da çok, denilmiş midir? Saygı
Öztürk, Nuh Mete Yüksele de gönderilen şantaj kasedi ile
ilgili gelişmeleri Star gazetesindeki köşe yazısında
ele alırken, konu ile ilgili yargı kararıyla birlikte,
Jandarma Genel Komutanlığı Kriminal Daire Başkanlığının
raporuna da yer vermiştir: Savcılara
yönelik şantajın boyutlarının nerelere kadar vardığı
dün mahkeme kararıyla da ortaya çıktı. Demek ki bir
yandan savcıların telefonları dinleniyor, bir yandan
şantaj kasetleri açıklanıyor. Şantajla karşı
karşıya olan isimlerden birisi de Ankara DGM Savcısı
Nuh Mete Yüksel. Dün Yükselle sohbet ediyor, kasedin içeriğini
konuşuyorduk. Neden kendisine böyle bir şantaj yapılmak
istendiğini de Nuh Mete Yüksel Stara şöyle açıklıyor: İrticaya
karşı yürüttüğüm inceleme ve soruşturmalar, beni
onlara hedef yaptı. Ama bunları da aşacağım.
Beni montaj seks kasetiyle vurmaya çalıştılar. Bunların
hesabı da, yapanlardan sorulacak. Şantaj
kaseti Nuh Mete Yüksele geçen hafta kargoyla gönderildi. Nuh Mete
Yüksele kaset ulaştığı sırada, kaseti gönderenlerden
birisi telefonla aradı. Kasetin, içeriğini belirtti ve
izledikten sonra kendisini bir daha arayacaklarını söyledi.
Savcı Yüksel, telefonla konuştuğu kişiye, yaptıklarının
hesabının adalet önünde mutlaka sorulacağını
belirtti. Beni yolumdan kimse çeviremez diye bağırdı.
Diğer savcılar, Yükselin bu kadar sinirlendiğine bu güne
kadar tanık olmamışlardı. Savcılar, Yükselin
odasına gidip onu yatıştırdılar. Kaset, izleme
gereği bile duyulmadan, incelenmesi için Jandarma Genel Komutanlığı
Kriminal Daire Başkanlığına gönderildi. ...
İşte Ankara DGM Savcısı Nuh Mete Yüksele
kasetli şantaj yapıldığı mahkeme kararıyla
da belgelendi. İşte o karar: Ankara
DGM Başsavcılığının 6.6.2002 tarih
6.6.2002 tarih ve 2002/3644 Muh. Sayılı yazısında
DGM C. Savcısı Nuh Mete Yükselin görevi nedeni ile yürütmekte
olduğu soruşturmada şantaj aracı olarak kullanılmak
istenen video kasetinin posta ile kendisine gönderildiği, bu kaset
aracılığı ile yürütmekte olduğu soruşturmaların
engellenmeye çalışıldığı belirtilerek,
dosya içerisinde bulunan kasetin montaj olduğunun Jandarma Genel
Komutanlığının Kriminal Daire Başkanlığı
raporunda belirlenmiş olduğundan ...CMUKun ekli evrakı
tetkik edildi. Gereği
düşünüldü. Ankara
DGM C. Savcısı Nuh Mete Yüksele gönderildiği
belirtilen ve yaptığı soruşturmalarla ilgili olarak
şantaj aracı olarak kullanılmaya çalışıldığı
anlaşılan dosyada mevcut 1 adet Raks VHS tip (Seri No:
21032P13E-30) video kaset üzerinde Jandarma Genel komutanlığı
tarafından düzenlenen Ekspertiz raporunda oda içerisine yerleştirilen
gizli bir kamera vasıtasıyla çekilen video görüntülerinin
toplam uzunluğunun 4 dakika 52 saniye olarak tespit edildiği
ve görüntülenen her karesinin montaj olduğu belirtilmiştir. DGM
C. Savcısı olarak görevli olan Nuh Mete Yüksel ile ilgili
olarak montaj görüntüler ile düzenlendiği belirtilen video
kasetinin yayını halinde terör suçları ile ilgili
olarak yapılan soruşturmalara etki edeceği anlaşıldığından
ilgili kasetin ulusal ve mahalli televizyon ve yazılı basında
yayınlanmasının CMUKun 86. maddesi gereğince
yasaklanmasına, sözkonusu kasete soruşturma sonucuna kadar el
konulmasına, karar ve ekli evrakın DGM C. Başsavcılığına
iadesine, itirazı kabil olmak üzere karar verildi. 7.6.2002 (137). Yukarıdaki
yargı kararı, fethullahçı istihbaratçıların
planlı operasyonuna ciddi bir darbe vurmuştur. Yayın yasağı
kararı, Çağdaş Eğitim Vakfı Başkanı
Gülseven Yaşerle ilgili montaj kaseti yayınlayan şeriatçı
kanalların heveslerini sonuçsuz bırakmıştır.
Üstelik Mahkemenin, sözkonusu kaseti, fethullahçıların var
olduğu kuşkusunu uyandıran Emniyete ait Kriminoloji
birimine değil de, bilimsel ve objektifliğinden kuşku
duyulmayan Jandarma Kriminoloji Laboratuvarına göndermesi,
fethullahçı istihbaratçıların başka bir hayal kırıklığı
uğramalarına neden olmuştur.
|
| 3.5.
EMNİYETTE
YÜRÜTÜLEN OPERASYONLAR
Dönemin
Emniyet Genel müdürü Yılmaz Ergun, Ankara Emniyet Müdürlüğüne
gönderdiği 10.09.1992 tarih ve 244259 sayılı yazıda,
fethullahçı istihbaratçılar konusunda bugüne kadar yapılmış
en mükemmel, kusursuz ve tam suç
tanımlamasını yapmıştır: Türkiye
Cumhuriyeti Anayasasının demokratik, laik ve sosyal bir
hukuk devleti niteliklerini değiştirerek yerine şeriat düzenini
getirmeyi amaçlayan illegal Fethullah Hocanın talebeleri adlı
örgütün teşkilatımız bünyesinde özellikle Polis
Akademisi, Polis Koleji, Polis Okulları gibi Eğitim ve Öğretim
Kurumlarında örgütlendiği, bu örgüte girmeyenlerin veya
girmiş olup ayrılmak isteyenlerin tehdit edildikleri, ihbar
edilmek ve disiplin cezası verilmek suretiyle meslekten ilişiklerinin
kesildiği, üstleri hakkında suç tasnii ve iftiraya dayalı
gerçek dışı belge ve tutanak tanzim ettikleri iddia
edilen Emniyet mensupları hakkında inceleme ve soruşturma
yapmak üzere görevlendirilen Polis Başmüfettişi İ.
Sezgin Şenel tarafından düzenlenen 20.08.1992 gün ve
B.05.1.EGM.0.60.01./15-92 sayılı fezlekeli tahkikat evrakı
ilişikte gönderilmiştir. Bilgi ve gereğini rica
ederim (138). Yıl
1992 ve fethullahçı istihbaratçıların, bu örgüte
girmeyenlerin veya girmiş olup ayrılmak isteyenlerin tehdit
edildikleri, ihbar edilmek ve disiplin cezası verilmek suretiyle
meslekten ilişiklerinin kesildiği, üstleri hakkında suç
tasnii ve iftiraya dayalı gerçek dışı belge ve
tutanak tanzim ettikleri soruşturmayla sabit. Üstelik, dönemin
Emniyet Genel Müdürü, bu soruşturma evrakını teşkilatın
bilgisi ve gereği için dağıtıma tabi tutuyor.
Ancak, bugüne kadar fethullahçılara ters düştüğü için
kaç bin Emniyet mensubunun haksız suç isnadı ve iftiraya
dayalı sahte belge ve tutanakla ya da tehdit, asılsız
ihbarla disiplin cezası aldıkları, işlerinden atıldıkları
bilinmiyor... Bu olgu, herhangi bir devlet kurumunda, diyelim ki
Bayındırlık Bakanlığında olsa, bir yere
kadar geniş ve ölçülü tepkili olabilirsiniz; ama bu
olgu, canımızı, malımızı, namusumuzu, özgürlüğümüzü,
güvenliğimizi, kamu düzenimizi
teslim ile emanet ettiğimiz Emniyet Teşkilâtında
sözkonusu olduğunda, en azından ülke aydınları
olarak kıyametleri koparmamız gerekmiyor mu?!.
Ama niye çıt çıkmıyor, sorusuna gelince, bunun
yanıtını, tepki verenlerin ve de verecek olanların,
yani cemaat deyimiyle hasımların derhal tasfiye (imha)
edilmelerinde; kamuoyunun bilgilendirilmesine yönelik girişimlerin
en etkin biçimde önlenmesinde; soruşturma açtıran ve yürütenlerin
pişman edilmesinde, kısaca Cumhuriyetin gelmiş geçmiş
en tehlikeli dinsel organize suç örgütü
karşısında birey olarak yalnız kalmanızda
bulabilirsiniz... 3.5.1.
İSTİHBARAT DAİRE BAŞKANLIĞI Fethullahçılar
için Emniyetin Eğitim, TEM, Bilgi İşlem, Narkotik
gibi tüm birimlerinde kadrolaşmanın, Teşkilâtı yönetmek
ve kontrolde tutmak için kaçınılmaz olduğu anlaşılıyor.
Ancak, Emniyette bir birim var ki, ülkenin kontrolünü elde tutmak
için stratejik ve hayati öneme haiz: İstihbarat Daire Başkanlığı!..
Her
şeyden önce, bu birimde çalışan istihbaratçının
görev ve sorumluluk alanı son derecede geniştir. Bir tarafta
Yasa Tüzük ve Yönetmeliklerin polise verdiği sorumluluk, diğer
tarafta da özetle, Devletin
ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, Anayasal düzenine
ve genel güvenliğe dair önleyici ve koruyucu tedbirleri almak, ülke
seviyesinde İstihbarat faaliyetinde bulunmak, Milli güvenliği
tehlikeye düşürecek her şeyi tespit ve zararsız hale
getirmek, espiyonajla mücadele yapmak, beşinci kol faaliyetlerini
önlemek, Uluslar arası terörizmle
mücadele etmek, TCK 125 176 maddelerinde belirtilen ve SUÇ SAYILAN
HUSUSLARLA mücadele etmek, DGM görev alanına giren suçlarla
ilgili çalışma yapmak v.s. ve bu faaliyetler içinde yer
alan, tahrik, teşvik, himaye ve yardım edenler hakkında açık
ve kapalı kaynaklardan her türlü bilgi toplamak (İstihbarat
Yönetmeliği Madde 14) ve diğer birçok görev ve
sorumluluklarla yüklendirilmiş bir İstihbarat personelinin
önemi tartışılmazdır. Diğer taraftan, İstihbarat Daire Başkanlığına gelince, bu birimde görev yapmak, her Emniyet mensubu için ayrıcalıktır. Cumhuriyete ve Devlete bağlı bir istihbaratçı için bu Dairenin personeli olmak, başlıbaşına onur ve gurur nedenidir. Yabancı ülke istihbarat servisleri, siyasal rejimi değiştirmeyi amaçlayan tarikat, cemaat ve örgütlerle, mafya mensupları açısından da bu birim, anlaşılır nedenlerden dolayı ayrı bir cazibe merkezidir. Ama ille de neden, diye soruyarsanız, işte gerekçelerinden sadece biri, şüphelilere ait telefonların dinlenmesi: İstihbarat
hizmetlerinde Türk Telekom, Turkcell, Aria, Aycell ve Telsim şirketleri
ile İstihbarat Daire Başkanlığı ve bağlı
birimleri koordinasyonlu bir çalışma yürütürler. İstihbarat
Daire Başkanlığı diğer istihbarat kurumlarının
da yaptığı gibi, telekom şirketlerinin ay sonlarında
faturalandırmaya esas olan ayrıntılı fatura
bilgilerini digital ortamda bilgisayar disketleri halinde bu kurumlardan
alarak kendi merkez bilgisayarındaki bilgi bankasında toplar.
Bunun yanı sıra 118 Bilinmeyen Numaralar adres
bilgilerini, ASKİ, TEDAŞ, Seçmen Kütükleri, ÖSYM başvuru
formları, vb. gibi kimlik ve adres bilgilerini içeren değişik
kurumlara ait bilgisayar ortamında muhafaza edilen bilgileri de
yine bilgisayar disketleri halinde anılan kurumlardan toplayarak bu
bilgi bankasına yükler. Ayrıca
ankesörlü telefonlara ait telefon kartlarının digital
ortamda tutulan kimlik ve arama bilgilerini de bölgesel olarak
bilgisayar verileri halinde alarak bunu da merkez bilgisayarındaki
bilgi bankasına depolar. Kısacası
İstihbarat Daire Başkanlığında sürekli güncelleştirilen
ve geliştirilen zengin bir kimlik-adres-ilişki kütüphanesi
oluşturulmuştur. İstihbarat Daire Başkanlığı
bu bilgileri özel yazılım ve programlarla hizmete uygun
olarak kendi bilgisayar ağı üzerinden merkez ve taşra
birimlerinin tümünün kullanımına açar. İstihbarat
personeli de sadece bilgisayara giriş şifresini kullanarak, bu
bilgi hazinesinden dilediği bilgiye sınırsız
denebilecek ulaşma yetkisiyle ulaşır ve kendi çalışmalarına
konfigüre eder. Bu aşama sonrasında toplanılan her türlü
istihbarat bilgileri değerlendirildikten sonra sanık, suçlu,
zanlı değerlendirilir, muhtemel olabilecek bağlantılar
belirlenir ve bu noktadan itibaren işleme başlar. Bu
sistem aynı zamanda tahkikata esas olan çalışmalarda, ülke
ve bölge seviyesindeki terörle mücadele bağlamındaki terör
analizlerinde de etkili olarak kullanılır. Örneğin,
yurtdışında bulunan bir terör karargahına ait
istihbari kaynaklardan ulaşan herhangi bir telefon numarasından
hareketle, bu telefon numarasını ülke genelinde, bölge, il,
ilçe, mahalle, semt, köy gibi yerleşim birimlerinde arayan tüm
numaralar tespit edilerek, bu bilgilerin değerlendirilmesiyle hedef
örgütlerin detaylı analizleri yapılarak, üstlenme ve
faaliyet bölgeleri, herhangi bir telefon dinlemesine dahi gerek
duyulmadan tespit edilebilir. Bundan sonra ise dar bölgelerde çok
basit düzeyde yürütülecek istihbarat faaliyetleri operasyona dönüştürülerek
örgütler çökertilir. Bugün
ülke genelinde terörizm marjinal bir seviyeye düşürülmüş
ise; bunu sağlayan en önemli etken siyasi ve medyatik şovmenler
değil, 1994-1999 yılları arasında bu sistemler üzerinde
emek sarf eden, gecesini gündüzüne katarak günlerce, hiçbir menfaat
düşünmeden, aile yaşantısını görevi uğruna
ihmal eden Atatürkçü, laik kadrolardır. Zira, bu birime sızmış
fethullahçıların, kendi deyimleriyle T.C.ye düşman
çevrelerle bir alıp veremediği yoktur. Onların tehdit
algılaması, kendi cemaatlerinin çıkar örgüsü çerçevesindedir
ve sadece cemaat düşmaat düşmanlarını kapsar. Örneğin,
fethullahçı İstihbaratçıların hizbullahçılara
sevgi ve saygısı, şeyhlerinin bu yapılanma ile
ilgili düşünce ve yorumlarına dayanmaktadır (139). Ama
ne zaman ki kürtçü-nurcu kesimden biri, Med-Zehra Vakfı Başkanı,
bu yasadışı yapılanma tarafından öldürülmüştür,
fethullahçıların yaklaşımı da aniden değişerek,
hizbullahın adını, hizbulvahşet olarak
ilân etmişlerdir. Konumuza
dönersek, bu sistem sayesinde aranan herhangi bir kişinin, bulunduğu
illegal ortamda yaşamsal zorunluluğu olan iletişim
ihtiyacı göz önünde bulundurularak, geçmişteki legal
hayatında kendisinin veya yakın çevresinin bilinen adres ve
telefon bilgilerinden, bilgisayar ortamında geliştirilen
kombinezon hesap mantığı ile, kriminalistik ilişkilendirme
ve değerlendirmeler sonucu bugünkü adresini mevcut sistem
dahilinde tespit etmek mümkündür. Yine bu şahsın tüm
ailevi, ticari, siyasi, yasadışı vb. ilişki ve
irtibatlarını da belirlemek çok kolaydır. Aynı
şekilde herhangi bir kişi yada kuruma ilişkin ihbar ve
haberin doğruluğunu teyit etmede, iftiranın tespitinde de
çok önemli bir yöntemdir. Kısacası
bu sistem istihbarat hizmetlerinin beyni ve çağımızın
kazandırdığı en etkili haber işleme tekniğidir. Ne
var ki fethullahçılar, 1999dan itibaren sırf hasımlarını
suçlama dayanağı olarak bu sistemi deşifre etmişlerdir.
Artık tüm suç şebekelerince sistemin gücü ve çalışma
prensipleri bilinmekte ve karşı önlemler geliştirilmektedir. Ankara
Emniyet Müdürlüğü tarafından hazırlanan Fethullah Gülen
hakkındaki ünlü rapor sonrasında, Ankara Emniyet Müdürü
Cevdet Saral ve ekibinin, fethullahçıların Emniyetteki uzantılarının
mutlaka tasfiyeleri konusunda kararlılığı açık
biçimde ortaya çıkmıştır. Özellikle, Cevdet Saral
tarafından imzalanan 10 Şubat 1999 tarih ve
B.05.1.EGM.4.06.00.06 tarihli çok
gizli yazı, bu kararlılığı daha ileri
boyutlara, Türkiye genelindeki yapılanmaya taşırken,
fethullahçı istihbaratçıları da, deyim yerindeyse, çılgına
çevirmiştir. İşte, fethullahçı istihbaratçılar
tarafından, bilgi için imam (!) düzeyindeki
müritlerine de dağıtımı yapılan
bu yazıda, şu önemli hususlar önerilmiştir: ... Hal böyleyken, ilgi (a.b.c.) ve Teftiş Kurulu Daire Başkanlığının İlimize intikal eden yazılarında yürütülen incelemenin örgütsel boyutlarından söz edilmekte buna karşın müdürlüğümüzden lokal anlamda çok yönlü araştırma istenmektedir. Son
yayınlarla inceleme ve soruşturmaya neden olduğu anlaşılan
bu örgütlenmenin veya tarikatın oluşumunun
nasıl olduğu, kimler tarafından yürütüldüğü, teşkilatımıza
sızmaların nasıl gerçekleştirildiği hususları
hakkında geniş çaplı araştırma için yeni
bilgilere ihtiyaç hissedildiğinden, ilk anda F. GÜLENle ilgili
yazılan kitaplardan elde edilen değerlendirmeler ve teyide
muhtaç diğer kaynaklardan derlenen bilgiler
ışığında ulaşılan kanaat, bu grubun bünyesinde
mevcut örgütlenmenin yatay ve dikey şekilde olduğu; yapılanmanın
genelde açık faaliyet ancak hedefin gizlilik
taşıdığı sonucuna varılmıştır. Bu
itibarla, söz konusu grup, hareket veya tarikatın
örgütlenme tarzının çözüme kavuşturulması için;
ideolojik ve felsefi yapısı, örgütlenme modeli, taktik ve
stratejisi, finans kaynakları, hedefin netleştirilmesi
hususlarındaki bilgileri derleme çalışmaları ile işe
başlamanın lüzunlu olduğu kıymetlendirilmiş
olmakla birlikte, ayrıca: 1.
Fethullah Gülenin şecereye bağlı geçmişi,
hangi medrese ve hangi tanımış din alimlerinden ders aldığı,
bu kişilerin bilgi derinliğinin ne olduğu, ne kadar sürelerle
eğitim gördüğü, almış olduğu dini eğitimin
irşat edici özellik taşıyıp taşımadığı, 2.
Fethullah Gülenin güdümündeki okullardan mezun olan kişilerin
Cumhuriyet ve rejim ile Atatürk ilke ve inkılâpları hakkındaki
düşüncelerinin samimi boyutlarının ne olduğu, 3.
Fethullah Gülenin yurtdışında açmış
olduğu okullar üzerinde Milli Eğitim Bakanlığının
hangi ölçüde etkinliği bulunduğu ve bu okullarda nasıl
bir eğitim verildiği, yurt dışında bu okulların
açılmasındaki gayenin ne olduğu, 4.
1986 yılında yakalanan F. Gülenin yakalanıncaya
kadar (6) yıl kimler tarafından korunduğu, Teşkilat
mensuplarımızın bu olayla bağlantısının
olup olmadığı, 5.
Akyazılılar Vakfı ile başlayan F. Gülen
faaliyetleri, günümüzde hangi şirket, vakıf ya da başka
hangi yelpazede sürdürüldüğü, 6.
Ülkemizde açtığı birçok kolej, dernek ve üniversitelerin
yurt çapındaki faaliyetlerinin ne olduğu, hangi kaynaklardan
finanse edildiği, teşkilatımızın temel eğitim
kurumu olan Polis Koleji ve Polis okulları ile ilgili irtibatları
konusunda ne tür bilgilere ulaşılabileceği, 7.
Basın Yayın ve İletişim faaliyetlerini
mahiyetinin ne olduğu, zikredilenlerin haricinde toplumun değişik
kaynaklarına hitap eden başka legal, illegal yayın organı
olup olmadığı, 8.
Fethullah Gülenin açık çizgisinin arkasında nasıl
bir amaç taşıdığı, radikal kesimlerin içerisinde
ne tür misyon üstlendiği, toplumun değişik kesimleriyle
diyalog kurmak suretiyle uzlaşmacı görüntünün arkasında
neyi gizlemeyi çalıştığı, teşkilatımız
bünyesinde yaygın faaliyetinin hangi boyutlara kadar ulaştığı, 9.
Ülkemizde en geniş tabana hitap ettiği iddia edilen bu
grubun siyasal yelpazede bu gücünü nasıl kullandığı
ve ne tür yönlendirmeler yaptığı, hususlarının
aydınlığa kavuşturulmasının gerekli olduğu
değerlendirilmektedir. Bütün
bu bilgilerin derlenmesi aşamasında öncelikle açık
kaynaklar ciddi şekilde irdelenmek suretiyle sözkonusu kişi
ve hareket, tarikat veya örgüt hakkındaki bilgiler analiz
edilerek ve öncelikle kendi söylemlerinden yola çıkılarak
F. GÜLENin tanımlanması, daha sonra hareketi veya
tarikatı netleştirilerek gerçek hedefinin ne olduğunun
aydınlığa kavuşturulması amacıyla ilimiz
kapsamında gerekli çalışma ve incelemeler başlatılmış
olup, kişi ve konu hakkında ülke genelinde genel maksatlı
yapısını deşifre edecek çalışmaların
İstihbarat Daire Başkanlığı meyanında tüm
iller kapsamında oluşturulacak Planlı
İstihbarat Operasyonu çerçevesinde
ele alınmasının yerinde olacağı hususunda,
bilgi ve gereğini arz ederim (140). Dönemin Ankara Emniyet Müdürü Cevdet Saral, yukarıdaki yazı ile de yetinmeyerek, Teftiş Kurulu ve İstihbarat Daire Başkanlığına da gönderdiği 10 Mart 1999 tarih ve 1820-99 sayılı yazı ile de, bu doğrultudaki çalışmaların titizlikle sürdürüldüğünü, ayrıca konunun D.G.M. kapsamına girip girmediği hususunun da araştırıldığını belirtmiştir (141). İşte, hocaefendilerine (!) DGM yolunu gösteren bu yazı üzerine fethullahçı istihbaratçılar, Cevdet Saral ve ekibini imha etmeye yönelik planlı istihbarat operasyonunun düğmesine basmışlardır. Müritler
eliyle yürütülen sözkonusu operasyon öncesinde, dönemin İstihbarat
Daire Başkanı -ki son kararnameyle görevden alınmıştır-
Sabri Uzun, yazışma teamüllerini bir kenara bırakarak,
muhatap makam Ankara Emniyet Müdürü yerine, doğrudan Ankara
Emniyet Müdür Yardımcısı
Osman Aka hitaben gönderdiği yazılarda, buna karşılık
istediği bilgilerin Ankara Emniyet Müdürü Cevdet Saral imzasıyla
gönderilmesini talep etmiştir (142). Hatta bu yazıların
birinde, İstihbarat Daire Başkanlığınca
1996da yayınlanan İslamda Mezhepler Tarikatlar ve Dini
Akımlar adlı kitapçığın önemli bölümünün
açık kaynaklardan elde edildiği; F. Gülen grubunun da dahil
olduğu kategori içerisinde (Geleneksel İslami Kesimler)
kendine özgü bir görüntü çizdiği; bununla beraber tüm diğerleri
gibi bu grubun da ilgi ve takip alanı içinde bulunduğu
kaydedilmektedir. Yazının son paragrafında ise şu
talep yer almaktadır: İrticai
faaliyetlerde bulunduğuna dair hakkında ihbar mahiyetinde
bilgiler intikal eden ve Müdürlüğünüzce daha önce araştırma
yapılan diğer Emniyet Teşkilatı mensupları
gibi, ilgi sayılarımıza verilecek cevapta yukarıdaki
hususların gözönünde bulundurulmasının ve hakkında
iddiada bulunan personelin F. GÜLEN grubu ile iltisaklarının
derece ve mahiyetinin tespiti ile neticenin Genel müdürlük Makamına
iletilmek üzere ivedilikle Dairemize bildirilmesini rica ederim. Sabri
Uzun 1. Sınıf Emniyet Müdürü Daire Başkanı (143). Sabri
Uzunun yukarıdaki yazısına Osman Akın
ya da Cevdet Saralın ne yanıt verdiği
bilinmiyor, çünkü fethullahçı imamların dosyasına bu
yazı girmemiş. Belki de yanıt veremeden görevden alınmışlar.
Burada Sabri Uzunun müfettişlere yanıtlaması gerekli
birtakım hususlar bulunmaktadır: 1.
İstihbarat Daire Başkanlığının,
fethullahçılarla ilintisi konusunda şüpheli görülen 64
emniyetçi hakkında bilgi istemesi, soruşturma açtırması,
makam sahibini bu konuda kesinlikle aklamaz, şaibelerden
kurtaramaz. Tüm istihbaratçılar gibi, tüm kamu görevlileri de
çok iyi bilmektedirler ki, disiplin yönetmelikleri uyarınca açılan
ve yürütülen soruşturmalar iki boyutludur. Ya istediğinizi
tasfiye etmek, cezalandırmak için soruşturma açtırırsınız,
ya da istediğinizi kurtarmak, yargı yolunun kapanmasını
sağlamak için soruşturma açtırırsınız...
Kötü niyeti saptamanın tek yolu vardır: İstihbarat
Daire Başkanı, görev yaptığı dönem içinde,
teşkilattaki kaç bin
fethullahçı müridi deşifre etmiştir? Kaç binini teşkilattan
tasfiye ettirecek bilgi ve belgeleri Teftiş Kuruluna ya da soruşturmacılara
sunmuştur? Hakkında kesin kanıt bulunamayan kaç binini
ise tanzim ettiği gerekçeli raporlarla İstihbarat, Bilgi
İşlem, Personel, Eğitim gibi stratejik önemi haiz
birimlerden aldırıp, daha etkisiz ve pasif görevlere kaydırılmasına
neden olmuştur? Bu soruları çoğaltmak, hiç
şüphesiz müfettişlerin tasarrufundadır. 2.
Bir İstihbarat Tarihçisi ile bir İstihbarat Daire Başkanı
arasındaki en önemli fark şudur: İstihbarat Tarihçisi,
çoğunlukla açık kaynaklardan ve arasıra da teyidi alınmış
gizlilik dereceli bilgi ve belgeler üzerinde çalışır.
Oysa, yukarıdaki yazıda Sabri Uzun, kendisini bir İstihbarat
Daire Başkanı yerine, bir İstihbarat Tarihçisi konumuna
yerleştirmektedir. Gerek İslamda Mezhepler, Tarikatlar
ve Dini Akımlar kitapçığı ve gerekse Temmuz
1998 İstihbarat Bülteni, gerek hacim ve gerekse içerik yönünden,
ama özellikle de istihbarat teknikleri açısından, son
derecede yüzeyel, zayıf, çelişkili
ve de aşırı yetersiz kaynaklardır. Başta
fethullahçılar olmak üzere, hizbullahçılar, şafakçılar,
selefiler, akabeciler, vasatçılar, kaplancılar gibi yüzlerce
yasadışı oluşumun faaliyetleri ile bunların
hangi dış ülkelerden desteklenip yönetildikleri; resmi eğitim
kurumlarının (ilköğretim, lise ve üniversite) yanısıra,
kendi açtıkları özel eğitim kurumları ve de
medrese tabelası altında açıkça faaliyet sürdüren
yasadışı kurumlardaki
konumları; yeşil sermaye ile şeriatçı yapılanmalar
arasındaki ilişkiler; bunların devletin kurum ve kuruluşlarına
sızma çabaları; mevcut siyasal partilerle temasları, türban
ve benzeri konulardaki organize eylemleri, İstihbarat Daire Başkanlığının
doğrudan görev ve sorumluluk alanı içine girmektedir. Bu
konuda, Türkiyede sadece bir kitapçık ve bülteni, yapılacak
soruşturmaya kaynak önermek, abesle iştigalden başka hiçbir
şey değildir. 28 Şubat süreci, ülkemizde vahiy yoluyla
başlamamıştır. T.S.K.nde 28 Şubat süreci
ile ilgili çalışmaların tutarı onbinlerce sayfa ile
ifade edilirken, birincil görevli ve sorumlu Emniyet Genel Müdürlüğü
İstihbarat Daire Başkanlığının hâlâ
tartışılır bir bülten ve bir kitapçığa
saplanıp kalması, üzücü ve düşündürücüdür. Zira,
Türkiyedeki şeriatçı
faaliyetlerle ilgili her yıl bırakın kitapçık ve bülten
ölçülerini, ansiklopedi ölçülerinde yayın yapılmasını
gerekli kılacak bilgi ve belge zenginliği mevcuttur. 3.
Fethullahçılar,
çalışma yöntemleri itibariyle, organize suç örgütü
kapsamında faaliyet yürütmektedirler. Mafya örgütleri gibi,
fethullahçı yapılanmanın da kendi içinde yazılı
kurallarını belirleyen bir tüzüğü ya da üye kayıt
defterleri bulunmamaktadır.
Yasalara göre kurulmuş dernekler, vakıflar, eğitim
kurumları ve şirketler, resmi olmayan bir organizasyonla ve
resmi olmayan bir hiyerarşik yapıda yönetilmektedirler.
Fethullahçılar ya da bir başka ifadeyle fethullahçı
organize suçlular, sosyal ve siyasal yapı içerisinde kendilerini
kamufle etmişlerdir.
Mafya örneğinde olduğu gibi, güç bir yapılanma gösteren
Organize Suçlar, aynı zamanda koruyucu ve yardımcı
roller ile organizasyona karışan adli, idari ve politik
unsurları da çok iyi kullanmaktadırlar (144). Yasal olmadıkları
için denetlenemeyen, aleyhine kanıt bulunamayan bu tür
organizasyonlarla mücadele için, 10.02.1998 de İstihbarat
Daire Başkanlığı bünyesinde Organize Suçlarla Mücadele
Şube Müdürlüğünün kurulması ile birlikte, İstihbarat
Yönetmeliğinin 38. Maddesinin (b) bendine göre tüm il
istihbarat şube müdürlüklerince bu çalışmanın
ayrıca bir emre gerek olmaksızın doğrudan başlatılması
zarureti doğmuştur. Akabinde, İstihbarat Daire Başkanlığının
24 Nisan 1998 gün ve 4509.98 sayılı emri ile de şifahi
talimatlar yazılı emir haline dönüştürülerek il
istihbarat birimlerince organize suçlarla mücadele faaliyetlerine işlerlik
kazandırılmıştır. Tüm bu yapısal değişiklikler,
İstihbarat Daire Başkanlığının yetki ve
sorumluluklarının çerçevesini daha da büyütmüştür.
Mafya mensuplarını yakalayan, sorgulayan ve bu yolla elde
edilen bilgilerin kanıta dönüştürerek suçluları yargıya
teslim eden İstihbarat
Daire Başkanlığının, bırakalım Türkiyedeki
fethullahçıları, Emniyet içinde var olan müritler için
bile, içimizde
fethullahçı olduğu iddia ve ihbar edilen kimi mensuplarımızın
gerçekten fethullahçı olup olmadıklarının kanıtlarını
elde etmek çok zor
yaklaşımıyla, soruşturma açıyor görünüp de
ciddi sonuçları olan operasyon yapmaması, sadece bir çifte
standart değil, teslimiyetçi- traji-komik bir çelişkidir.
Fethullahçılarla mücadele veren Emniyet mensuplarına karşı
ödünsüz kaplan postuna bürünenlerin, konu fethullahçılar
olduğunda kör ve sağırları oynaması, sadece Teşkilâtı
değil, ülkeyi de zaafa sürüklemiştir. Bu anlamda İstihbarat
Daire Başkanı Sabri Uzunun savunması mutlaka alınmalı
ve gereği yapılmalıdır ki, yerine geçecek olanlar
da bir daha asla aynı duyarlılığı (!) ve
sorumluluğu (!) göstermesin!.. 3.5.2.
TELEKULAK OPERASYONU-TELEKULAK DEŞİFRASYONU Yaklaşık
20.000.000 $ bütçesi ile, Cumhuriyet Tarihinde yasadışı
bir organize suç örgütü tarafından yürütülen en geniş
kapsamlı, en etkili, psikolojik harekât boyutları itibariyle
en geniş, hedef kişi ve kuruluşları itibariyle en
sansasyonel ve de güncelliğini en uzun süre koruyan operasyonun,
adı da oldukça medyatiktir: TELEKULAK... Yalnız
anormallik şuradadır ki, planlı istihbarat operasyonunu yönetenler,
yürütenler, devlete ve rejime karşı hiçbir sorumluluk
hissetmeden doğrudan hocaefendilerine (!) bağlı olan ve
hizmet eden; ancak maaşlarını, makam ve rütbelerini ise
devletten alan müritlerdir;imhaya maruz kalanlar, bir başka
ifadeyle tasfiye edilerek çok yönlü cezalandırılmak
istenenler ise, devlete ve rejimine sadakatle bağlı, bunun için
herşeyi göze alan gerçek emniyetçilerdir. Devletin diğer
ilgili kurumları ve istihbarat birimleri ise, bu operasyonda
maalesef seyirci
konumundadır... Suç
ve suçlulara karşı yürütülen bu yasal zemindeki mücadele
esnasında, yasal olmayan faaliyetlerinden dolayı doğrudan
zarar gören ve zarar görme tehlikesini hisseden kişi ya da
kurumlar, ne yazık ki teşkilat içerisindeki
tespit edilmiş Fethullahçı unsurların yönlendirmesiyle,
haber ve gündem oluşturma peşinde koşan medya kuruluşlarını
da etkileyerek doğrudan saldırıya geçmişler, kimi
siyasileri, sivil toplum örgütlerini, bürokrasiyi ve dolayısıyla
tüm kamuoyunu TELEKULAK adı çerçevesinde koşullandırarak,
amaçladıkları ön yargıyı oluşturmuşlardır.
Bu planlı fethullahçı organizasyon içinde amaçlarına ulaşmak için, bir taraftan Cumhurbaşkanlığının, Başbakanlığın, Bakanlıkların, tüm medya kuruluşlarının, gazetelerin, siyasi partilerin, aydınların, Emniyet Teşkilatının, MGK.nın, Genelkurmayın, Jandarma Teşkilâının, sivil toplum örgütlerinin telefonlarının dinlendiğini, hizmet dışı sorgulandığını iddia ederken; olay ve olayların yargı aşamasına intikal edeceğini de hesaplayarak, Yargıtayın, Danıştayın, bazı yargı mensuplarının da telefonlarının dinlendiğini ve sorgulandığını da iddialara ekleyerek, olayların niçin geliştiğini, telefon sorgulamasının ne olduğunu, niçin yapıldığını bilmeyen ve doğal olarak bilemeyecek durumda olan her derecedeki kurum, kuruluş kişi ve kişiler nezdinde, tasfiyesi amaçlanan emniyet görevlilerini savunmasız ve yalnız bırakmışlardır. Telekulak
Operasyonunun ayrıntıları, hiç şüphesiz başlıbaşına
bir kitap konusudur. Bu operasyona esas taktik ve strateji, kusursuz bir
mükemmeliyetlikte, tam bir profesyonellikle hazırlanarak
uygulamaya konulmuştur. Telekulak operasyonu, bu açıdan
fethullahçı istihbaratçıların gerçek potansiyel gücünü
ortaya koyarken, bundan sonra yapacaklarının teminatı
olarak da göz kamaştırmış, hem de hasımlarına
gözdağı vermiştir. Bu operasyonla, sağ-sol,
irticacı-laik, etnik bölücü-ulusalcı, sosyalist-ülkücü
ayırdetmeksizin tüm kamuoyu, ortak tepkide birleştirilmiştir.
İşte bu operasyonun
perde arkasındaki gerçekler, kamuoyuna yansımayan iftiralar,
kandırmacalar, yönlendirmeler
ve dezenformasyon faaliyetlerinden sadece birkaçı: 3.5.2.1.
TEKNİK YÖNÜ İLE TELEKULAK OLAYI Ankara
Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şubesinin teknik imkânları
dahilinde, gerekli teknik prosedüre uyulmaksızın ve ayrı
bir kamu kuruluşu olan Türk Telekom görevlilerinin katılımı
olmaksızın anlık kararlarla herhangi bir telefonu
dinleyebilmek mümkün değildir. Bu süreç, aşağıdaki
örnekte tüm aşama ve detaylarıyla anlatılmıştır.
Ankara Emniyet Müdürlüğünün teknik olanakları
bilindiği halde yüksek teknolojiyi gerektiren cep telefonlarının,
fiber optik hat teçhizatı olan santral ve telefonların, hatta
bırakınız şehirlerarası telefonların, yakın
ilçelerin telefonlarının dinlendiği iftirasına yönelinmiştir.
Bazı kesimlerce dile getirildiği gibi, Ankara Emniyet Müdürlüğünce
ne bir cep telefonunun, ne de fiber optik teçhizatla donatılmış
Cumhurbaşkanlığı, Genel Kurmay Başkanlığı,
Kuvvet Komutanlıkları gibi önemli kurumların telefonlarının
dinlenmesi teknik olarak
kesinlikle olanaksızdır. Başbakan Bülent
Ecevitin, dinlendiğini iddia ettiği İstanbuldaki
mütevazi evi de, ancak İstanbul içerisinde bulunan bir
dinleme merkezinden dinlenebilir.
Ankara
Emniyet Müdürlüğünün yetki alanı içerisinde bulunan bölgede,
Telekoma ait merkezi Ulus semti olmak üzere analog bir telefon
şebekesinin yanı sıra, bunu fiber optik bağlantılarla
destekleyen sayısal şebeke bağlantılarıyla,
yaklaşık 50nin üzerinde telefon santrali bulunmaktadır.
Bu
bağlamda Ankara Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şube
Müdürlüğünce İskitler Santrali güzergahından Ulus
Merkezindeki santrale analog (klasik kablolu) paralel telefon hatlarıyla
dinleme bağlantısı mevcuttur. Bunun dışında
merkezden uzak olması ve teknik olarak bağlantı sağlanamaması
nedeniyle Batıkent Yerleşim Merkezi ile, Sincan İlçesinde
ayrı birer dinleme merkezi bulunmaktadır. Bunun haricinde
Ankaranın hiç bir mesafeli ilçesinin ya da Ankara dışı
yerleşim birimleriyle, yüksek teknolojiyi gerektirecek cep
telefonu ve benzeri haberleşme sistemlerinin dinlenmesine olanak
tanıyacak hiç bir ekipman ve sistem, Emniyet Müdürlüğü
İstihbarat Şubesi emrinde bulunmamaktadır. Ankara
ilinde Ankara Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şube Müdürlüğünün
dışında, yine Ankara Emniyet Müdürlüğüne bağlı
Narkotik, Organize Suçlar ve Mali Şubelerde benzer analog sistemde
dinleme merkezleri bulunmaktadır. Bunun dışında
Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığının,
Kaçakçılık Daire Başkanlığının,
MİT Müsteşarlığı ilgili merkez ve Ankarada
yerleşik taşra birimlerinin, askeri ilgili birimlerin de olmak
üzere hem analog hem de ileri teknoloji sistemlerini dinleyebilecek
yaklaşık (...)un üzerinde Dinleme Merkezi bulunmaktadır.
Ayrıca Ankara Emniyet Müdürlüğü İstihbarat
Şube Müdürlüğünün dinleme bağlantıları
diğer birimlerin nehirleri yanında kılcal damar gibi
kalmakta ve sistem dışı herhangi bir keyfi işleme de
teknolojik imkanların elvermemesinden dolayı müsaade
vermemektedir. Bir
an için hukuki prosedürü ayrı tutarak, teknik anlamda (A)
telefonunun dinlenmek istenildiğini varsaydığımızda: a)
Belirlenen numarayı
ilgili istihbarat personeli Telekom yetkilisine bildirir. b)
İlgili Telekom
yetkilisi kendi kurum içi işlem prosedüründen geçtikten sonra
sorumlu Kramportöre (50nin üzerindeki ayrı santralde fiziki
ve teknik bağlantıyı yapacak olan Telekom personelinden
herhangi birisi) bildirir. c)
Sorumlu Kramportör
kendi santral bölgesindeyse direkt, başka bir santral bölgesindeyse
o bölge görevlileri ve güzergah kramportörleriyle temasa geçerek
dinlenmesi istenilen telefonun paralel ucunu kendi bölgesine taşıyarak
buradan Ankara Emniyet Müdürlüğü ile Telekom arasındaki
mevcut kablolara paralel olarak fiziki bağlantısını
yapar. d)
Bu işlem sonrasında
sorumlu Kramportör, ilgili istihbarat personelini arayarak dinlenmesi
istenen telefon numarasının paralel hattının Ankara
Emniyet Müdürlüğüne ait telefon kablolarından
hangisinin uçlarına gönderildiğini bildirir. e)
İlgili teknik
personelce dinlenecek hat, dinleme konusuyla bağlantılı
olarak ilgili birime bağlanır (PKK ile ilgili birime veya terörle
ilgili ise bir başka birime veya mafya-çetelerle ilgili ise
8.kattaki birime gibi). f)
Bu fiziki bağlantı
dinleme cihazına intikal ettirilir ve uygulama başlatılır. Bu
açıklamalardan da anlaşılacağı üzere bir
bilgisayar ağı içerisinde aynı anda bir çok personelin
birlikte yaptığı ve kurumlar arası ortak çalışmayı
gerektiren bir durum söz konusudur. Bu
itibarla canı isteyen her görevlinin, istediği telefonu
dinlemesi teknik olarak olanaksızdır. Nitekim
Telekom görevlileri, Telekulak soruşturması kapsamında
verdikleri ifadelerinde, mahkeme
kararı olmadan bağlantı yapmadıklarını açıkça
beyan etmişlerdir (145). Bu hususun Fezlekede gizlenmesi de, soruşturmayı
yürütenlerin yanlı ve yanıltıcı olduğunun kanıtıdır.
Bu konuda Müfettişlerce 11.06.1999 tarihinde ifadesine başvurulan
Türk Telekom Genel Müdür Yardımcısı Mehmet TAŞALTIN,
Dinleme mutlaka dinlenecek
telefon numarasının paralel bir hattın girilmesi
suretiyle yapılabilir. Bu da iki biçimde olur. Ya başında
beklersiniz, ya da hattın paralelini uzağa çekersiniz. Bu işlem
de iki biçimde olabilir. Ya böcek denilen radyo vericisinin hattın
paraleline koymak suretiyle yaparsınız ya da fiziki olarak
kabloyu uzatırsınız. Bunun dışında
herhangi bir şekilde telefonları dinlenmesi mümkün değildir....
kablo ile uzattığınız en uç noktada bir dinleme
yerinizin de bulunması gerekir.... Cep telefonu santralinde de her
numaranın fiziksel bir karşılığı olmadığı
için teknik olarak paralelini uzağa çekmek ve bu şekilde
dinlemek mümkün değildir demektedir. Teknik boyutu bu
ifadeden de anlaşıldığı üzere, dinleme işlemi,
santrallerle kablo üzerinden bir paralel bağlantı zorunluluğunu
ve fiziki bir müdahaleyi gerekli kılmaktadır. Bu anlamda yapılacak
dinleme faaliyeti için de ilgili
Telekom görevlisinin yada görevlilerinin desteği gerekmektedir.
Telekulak soruşturması sırasında basına kasıtlı
sızdırılan haberlerin hiçbirinde, yukarıdaki teknik
koşul ve zorunluluklara değinilmemiştir. Telefon dinleme, izleme veya detay sorgulaması yapma şeklinde bugünkü istihbarat derlemenin önkoşulu haline gelmiştir. A.B.D. bırakalım sadece kendi ülkesini, Echelon Ağı vasıtasıyla tün dünyayı izlemekte ve dinlemektedir. Benzeri bir dinleme ağı da, Almanya ve Fransa ortaklığında tesis edilmiştir. Gelişmiş tüm Batı ülkelerinde, kamu düzeninin sağlanması ve ülke güvenliği için telefon dinlemeye ilişkin yasal düzenlemeler ve uygulamalar sözkonusudur. Ve gelişmiş ülkelerin hiçbirinde, Watergate skandalı gibi birkaç özel istisna dışında, o ülkenin Emniyet makamları, küçük hesaplar uğruna, belirli kişi ya da kadroları tasfiye amacıyla, telefon dinleme sistemlerini deşifre etmemişlerdir. Telekulak olayında esas sanıklar, deşifrasyonda bizzat soruşturmacı, tanık, uzman, bilirkişi olarak görev üstlenen Emniyet mensuplarıdır; çünkü devlet sırlarını ortaya dökerek, yetki ve nüfuz suistimalinde bulunarak, sistemin işleyişini altüst etmişlerdir. Bu durumdan en çok yararlananlar da, yeni önlemler geliştirme fırsatı elde eden organize suç örgütleri olmuştur. Bir başka ifadeyle, 81 İl Emniyet Müdürlüğü ve İstihbarat Daire Başkanlığı ile Organize Suçlarla Mücadele ve Kaçakçılık Daire Başkanlığınca da sürekli yapılan ve halen de yapılmakta olan bir teknik çalışma tarzı, kamu güvenliği ve irtibatı açısından yaratacağı olumsuzluklar hiç düşünmeden, sırf hasımlara suç isnat etme basitliği uğruna afişe edilmiştir... 3.5.2.2.
POPÜLER İSİMLER VE PROVOKASYON DÜZENEĞİ Osman Ak ve arkadaşları aleyhine açılan soruşturmayı yürüten müfettişlerin, telefonların teknik olarak dinlenmesi ile detay sorgulamasının apayrı iki işlem olduğunu bilmemelerine olanak yoktur. Ancak, hazırladıkları fezlekeden, bilerek ya da bilmeyerek oyuna geldikleri-getirildikleri görülmektedir: Müfettişliğimizin
05.06.1999
gün ve 156/06-3 sayılı yazısı ile İstihbarat
Daire Başkanlığından: Başkanlığın
görevlileri, Ankara Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şube
Müdürlüğü veya diğer iller İstihbarat Şube Müdürlüklerince
mevzuat hükümlerine aykırı olarak Cumhurbaşkanımız
Sayın Süleyman DEMİRELe, Başbakanımız Sayın
Bülent ECEVİTe, Başbakanlık ve Bakanlıklara,
Milletvekilleri Kamu kurum ve kuruluşlarına, Askeri Kuruluşlara,
Siyasi Partilere veya mensuplarına, kitle iletişim araçlarına
veya mensuplarına işadamlarına ait telefonların
teknik dinlemelerinin veya detay sorgulamalarının yapılıp
yapılmadığını, dinlenmiş ya da sorgulanmış
ise kimler tarafından yapıldığını,
sorgulama veya dinlemenin ayrıntılı özelliklerini gösterecek
biçimde daireniz görevlilerinden oluşturulacak üç kişilik
bir komisyon marifetiyle tespit edilerek düzenlenecek tespit tutanağının
müfettişliğimize gönderilmesi istenmiştir. İstihbarat
Daire Başkanlığı görevlilerince yapılan yoğun
çalışma sonucunda
düzenlenen ve müfettişliğimize 06.06.1999
gün ve 6639-99 sayılı yazı ekinde gönderilen tespit
tutanağının incelenmesinden Ankara Emniyet Müdürlüğü
İstihbarat Şube Müdürlüğünün bazı görevlileri
tarafından üst düzey devlet yöneticilerimize, bazı
bakan ve milletvekillerine, bazı siyasi parti veya mensuplarına,
bazı kitle iletişim araçlarına veya mensuplarına,
bazı kamu kurum ve kuruluşlarına ve bazı kişilere
ait teknik detay sorgulama işlemine tabi tutulduğu anlaşılmıştır
(146). Fezlekede sözü edilen Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, özel ve tüzel şahsiyetlere ait numaraların, yukarıda özet olarak açıklanan izleme faaliyetleri esnasında karşılaşılan milyonlarca telefon numarası arasından özellikle ve maksatlı olarak seçilmiş olduğu anlaşılmaktadır. Örneğin,
dosya içerisinde mevcut Emniyet Genel Müdürlüğünün emir ve
talimatlarına dayalı olarak Türkiye Kalkınma Bankası
eski Genel Müdürü Özal Baysalın yakalanması maksadıyla
yapılan çalışmalarda, Baysalın bağlantılı
telefonunun aradığı telefonlar; Cumhurbaşkanlığı
Köşkü, Cumhurbaşkanlığı Koruma Şube Müdürlüğü,
Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği, Cumhurbaşkanlığı
Tarabya Köşkü, Başbakanlık Özel Kalem, Turizm Bakanlığı,
Bayındırlık Bakanlığı, İstanbul
Emniyet Müdürlüğü Özel Kalem, Antalya Valiliği, ANAP
Genel Merkezi, DYP Genel Merkezi. Bu merkezler Özal Baysalın
yakalanmasına ilişkin yapılan telefon izleme faaliyetleri
sırasında Özal Baysalla irtibatlı şahıslar
tarafından telefonla aranmış ve bu arama kayıtları
programa bağlı olarak çalışan bilgisayar dökümünde
ortaya çıkmıştır. Kaldı ki bu önemli
telefonlar Özal Baysalla
ilgili telefonların yaptığı binlerce arama arasından
özellikle seçilerek çıkartılmıştır. Kesinleşmiş
mahkûmiyet kararı ile aranan bir şahsın yakalanması
amacıyla yapılan telefon izlemesi sırasında karşılaşılan
telefonların sorgulanmasında, sorgulamayı yapan
istihbaratçılara nasıl bir suç isnat edilebileceği açıklanabilir
bir husus değildir. Kamuoyunda Yeşil
olarak bilinen Mahmut Yıldırımla
ilgili telefonlar, yine çete lideri Kürşat
Yılmaz ve Kasım Gençyılmazla ilgili telefonlar
izlenirken karşılaşılan pek çok önemli şahsiyet
ve kurumun telefonu da bir suçlama nedeni olarak kullanılmıştır. Telekulak
operasyonunu ilk kez gündeme getiren gazetenin Zaman
olması, şaşırtıcı değildir. Doğal
olarak, bu kampanyaya Aksiyon dergisi de katılmıştır.
Dergi, tüm dinlemelerin, Cevdet Saralın marifetiyle yapıldığını
iddia ettikten sonra, esas mesajını vermiştir: Ancak iş bununla bitmiyordu. Kısa süre sonra Cevdet Saralın Başbakanlıktan Dışişlerine, Genel Kurmay Başkanlığından Cumhurbaşkanlığına, tanınmış gazetecilerden milletvekillerine kadar bir çok kurum ve ismi dinlettiği ortaya çıktı. Cevdet Saral ve ekibi köşeye sıkışıyordu. İşte tam bu sırada Cevdet Saral bazı güç odaklarının desteğini alabilmek için şaşırtıcı bir yola başvurdu. Başına gelenlerin, Fethullah Gülenle ilgili raporları hazırladıkları rapordan kaynaklandığını öne sürüyordu. Ne var ki Cevdet Saral, Cumhurbaşkanından Başbakana, Genel kurmay Başkanından MGKya kadar onca kurum ve kuruluşu neden dinlediklerini ise açıklamakta güçlük çekiyordu. ...
Ankara Emniyet Müdürü Cevdet Saral ve yardımcısı Osman
Ak, kısa süre sonra konuyla ilgili ipuçlarını vermeye
başlamışlardı. Osman Ak, başlarına
gelenlerin Fethullah Gülenle ilgili hazırladıkları
rapordan kaynaklandığını, kendilerinin bu raporu
irticaya hassas bazı birimler için hazırladıklarını
iddia ediyordu.... Ankara Emniyetine göre herşey bununla
birlikte başlamıştı. Ancak, üst düzey Emniyet yöneticilerine
göre, tüm bunlar Cevdet Saralın cephe daraltma ve destek
kazanmak için giriştiği çabalardan başka bir şey
değildi. Savaş denilen şey aslında Cevdet
Saralın aşırı ihtirasından kaynaklanıyor.
Saralın İstanbula Emniyet Müdürü olmak istediği
için bunları yaptığı öne sürülüyordu. Bir başka
iddiaya göre, Cevdet Saral Cumhurbaşkanlığını,
Başbakanlığı ve Genel Müdürlüğü dinlettiği
için sıkışmış durumdaydı ve Fethullah Gülen
raporuyla son kozunu oynuyor, böylelikle bazı çevrelerin
kendisini korumasını sağlamayı amaçlıyordu (147). Fethullahçı yayın organlarında, dinlendiği önesürülenler arasında, özellikle belli kurum ve kuruluşlarla, isimler ön plana çıkarılmıştır. Örneğin, yayınlanan listelerde, fethullahçı dernek, vakıf ya da istişare heyet üyelerinin, eyalet ve bölge imamlarının telefonları yeralmamıştır. Aynı şekilde, nakşibendi, süleymancı, hizbullahçı ve benzeri siyasal islamcı tarikat ya da cemaatlerin ilerigelenlerinin adlarına da bu listede rastlamak olanaksızdır. Peki kimler ver bu listelerde? Öncelikle, siyasal islamcılığın her türlüsünü tehdit olarak algılayan kurum ve kuruluşlarla, Atatürkçü olarak tanınan ya da Atatürkçü Alevi olarak nitelendirilen tümü laik hukuktan yana kimi hukukçulara, gazetecilere, işadamlarına ve akıllı bir taktikle partileri de operasyona dahil etmek için, hemen her partiden politikacılara yer verildiği anlaşılmıştır: Genel Kurmay Başkanlığı, MGK, MSB Lojmanları, Orduevleri, Yargıtay 8. Ceza Dairesi Üyeleri, Yusuf Kenan Doğan, Muhittin Mıçak, Ahmet Köksal, Emin Çölaşan, Tuncay Özkan, Koray Düzgören, Doğan Taşdelen, Ali Haydar Veziroğlu, Fikri Sağlar, Ayhan Şahenk vd. Sözkonusu listelerin medyada yayınlanmasından sonra, operasyonun bir diğer aşamasına geçilmiştir. Gerek medyada yeralan telkinler ve gerekse birebir görüşmeler çerçevesinde, listelerde adı olan kişilerle, sivil toplum örgütlerinin, idare aleyhine manevi tazminat davası açmaları istenmiştir. Buna göre, idare mutlaka tazminat ödemeye mahkûm olacak ve ödediği tazminat miktarlarını, Telekulak sanıklarına rücu edecektir. Bu sonuç, intikam peşindeki fethullahçıların, hasımlarını madden-manen bitirmesi, tüketmesi, kısaca bir daha asla başkaldıramayacak ölçüde imha etmesi anlamına gelecektir. Diğer taraftan, başta fethullahçılar olmak üzere, yurt içindeki ve dışındaki tüm şeriatçı yapılanmaların nefretle andıkları hukukçuların başını, Eralp Özgen, Naci Ünver, Bilal Kartal, Mustafa Kıcalıoğlu, Erol Kıcıman, Salim Öztuna, Vural Savaş, Şerife Öztürk, Sabih Kanadoğlu, Mehmet Uyumaz, Yekta Güngör Özden, Güven Dinçer vd. çekmektedir. Bu isimlerden Naci Ünver, Yargıtay 8. Daire Başkanı olup, şair ve yazar kimliği ile de tanınan, son derecede popüler bir Cumhuriyet hukukçusudur. İşte, Naci Ünverin telefonlarının dinlendiğine kanıt (!) teşkil ettiği iddia edilen kasedin elegeçiriliş öyküsü: Müfettişlerce
hazırlanan Fezlekede, maddi delil olarak ortaya konan ve Naci ÜNVERe
ait olduğu söylenen tarihsiz
ve numara bilgilerinden yoksun telefon dinleme kasetinin,
11 Haziran 1999 tarihinde, yani Osman Akın görevden alınmasının
bir ay sonrasında, İstihbarat
Şube Müdürlüğünün 9. katında bulunan hurdalık
deposunda ele geçirildiği beyan edilmektedir (148). Aslında söz
konusu kasetin her hangi bir yargı sürecinde, herhangi bir iddiaya
delil teşkil etmesi de yasal ölçütlerde mümkün değildir.
Çünkü bu kasetin istihbarat
hizmetleri ile ilgili olarak kaydedilip kaydedilmediği, kimler
tarafından kaydedildiği, orijinal bir kayıt olup olmadığı,
hangi zaman sürecinde, hangi tarihte, hangi telefonların kaydı
olduğu belli olmadığı gibi, tutanaklara bant çözümünün
kağıda aktarılış biçimi de daha önce
benzerleri yüzlerce defa yapılmış örneklere ve
istihbarat teamülüne uymamaktadır. Çözümü yapan istihbarat
hizmetlerinde görevli M.Fecri Yıldızın bu hususu
bilmemesi, yani çözümleri kağıda aktarırken
tarih, saat, dinlenilen telefonun numara bilgisine ilişkin açıklamaları
kağıda geçirmemesi mümkün değildir. İddialara
delil olarak konulan kaset çözümünün incelenmesinde tarih
ve zaman bilgisi ile numara bilgisinin olmaması yanında
dikkat çeken diğer bir husus da, kaseti düzenleyenlerce iki ayrı
önemli mahiyette gibi görülen, telefon görüşmesi içermesidir.Dinleme
tekniği itibariyle orijinal olarak dinlemede kullanılan ve
telefon hattına bağlı cihazda takılı bir
kasette; tarih, zaman ve numara bilgilerinden hiç olmazsa birisinin yer
alması gerekir. Diğer
bir husus ise mezkur kasette önemli mahiyette görülen iki ayrı görüşmenin
ard arda bulunmasıdır.
Oysa telefon hattına bağlı bir cihazın yuvasına
takılı ve canlı dinlemede kullanılan kasette bir çok
görüşme bulunmalıdır, ki bu görüşmeler hayatın
olağan akışı içerisinde hedef telefonu kullananın
aile, iş, arkadaş, ticari vb. nitelikteki görüşmelerinden
oluşur. Cihazda hedefin konuşmalarını anında
kaydeden kasetin en önemli özelliklerinden birisi budur. Dinleme tekniği
itibariyle, hedef telefonun tüm görüşmeleri sürekli kaydedilir.
Herhangi bir operasyonel çalışmada yukarıda belirtilen
tarzda mutat görüşmelerle, önemli kabul edilen (çalışmanın
amacına hizmet edecek) görüşmelerin birbirinden ayrılması
gereklidir. Bunun içinde
cihazda kullanılan kaset daha sonra ayıklanarak, önemli görüşmelerin
hepsi peş peşe bir başka kasete arşivlenir. Önemli
görüşmeleri içeren ve sonradan bir çok kasetteki görüşmelerin
ayıklanmasıyla oluşturulan bu arşiv kaseti
kesinlikle dinlemede kullanılan kaset yuvasına sokulmaz, ayrı
bir yerde muhafaza edilir. Tabii hurdalık deposunda değil.
Oysa dosya içeriğinden anlaşıldığı üzere,
mezkûr kaset iki ayrı değişik konuyu içeren önemli görülebilecek
görüşme içermekte, hiç bir mutat ya da konu dışı
görüşme içermemektedir. Telekulak
olayının hedef ismi olan Osman Ak, Kırıkkale 2.
Asliye Ceza Mahkemesine yapmış olduğu savunmada, örnekleri
çeşitlendirmiştir: Dosya
içerisinde mevcut Emniyet Genel Müdürlüğünün emir ve
talimatlarına dayalı olarak Doğuş Holding Yönetim
Kurulu Başkanı NTV Televizyonunun sahibi A.Ş. ve Yargıtay
Üyesi K.A. hakkındaki ihbara ilişkin çalışmalarda: Yargıtay,
TBMM, çeşitli tanınmış iş adamları, çeşitli
büyük firmaların telefon numaralarıyla karşılaşılmıştır.
Burada
MGK Genel Sekreterliği, A.Ş. ve Genel Müdürü G.T. ile
bunlarla yakın ilişki içerisinde olan Yargıtay Üyesi K.
A.nın PKK ile ilişkide
olduğuna dair kendisine ulaşan bir ihbar mektubunu Emniyet
Genel Müdürlüğüne göndermiş, İstihbarat Daire Başkanlığı
da konunun araştırılmasını ve neticeden de
bilgi verilmesini emretmiştir. Emir doğrultusunda yapılan
çalışmalarda ihbarın doğru mu yoksa iftira mı?
olduğunun en kolay tespit yöntemi olarak bilgisayar sorgulamasına
başvurulmuş, arşivlerimizde kayıtlı PKKlılar
ile anılan şahsiyetlerin iltisakları araştırılmış
ve ihbarın iftiradan öte gitmediği tespit edilerek konu emir
veren makama iletilmiştir. Bu konudaki yazışmalar dosya içeriğinde
mevcuttur. Bu
örnekte görüleceği gibi iftirayı defetme sonucunu doğuran
çalışmamız, bugün suçlama (işadamlarını
dinlediler!, Yargıtayı dinlediler!...) şeklinde karşımıza
çıkartılmıştır. İHD
Genel Başkanı Akın Birdala düzenlenen silahlı
saldırı eylemiyle ilgili olarak yapılan çalışmalarda,
eylemin azmettiricilerinden olan ve aynı zamanda İstihbarat
Daire Başkanlığının dosya içerisinde mevcut
çeşitli talimatlarla hakkında çalışma yapılması
istenen yeşil kod isimli Mahmut Yıldırımın
ilişki ve irtibatları araştırılırken: Cumhurbaşkanlığı,
Başbakanlık, MGK, MİT Müsteşarlığı,
Genelkurmay Başkanlığı, Jandarma Genel Komutanlığı,
İl Jandarma Komutanlıkları, Emniyet Genel Müdürlüğü,
İstihbarat Daire Başkanlığı, İzmir ve
Kocaeli Emniyet Müdürlükleri, Harp Akademileri Komutanlığına
ait telefon numaralarıyla karşılaşılmıştır. Dosya
içeriğindeki bu konuya ilişkin yazışmalar
dikkatlice incelendiğinde hazırlanacak komplonun sanki
senaryosunun önceden yazıldığı rahatlıkla görülebilir
Kamuoyunda
kumarhaneler kralı olarak bilinen Ömer Lüfü Topalın özel
kuryesi Yeşim Kuzey ile ilgili çalışmalarımızda: Emniyet
Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı
Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdür Yardımcısı,
Hanefi Avcı veya İstihbarat Daire Başkanlığı
Bilgi İşlem Şube Müdürü, İstihbarat Daire Başkanlığı,
İstanbul Emniyet Müdürlüğü, Antalya Emniyet Müdürlüğü,
Cumhurbaşkanlığı, Maliye Bakanlığı,
çeşitli medya kuruluşlarına ait telefon numaralarıyla
karşılaşılmıştır. Mafya
Babası Kürşat Yılmazın yakalanmasına yönelik
olarak yapılan çalışmalarda: Başbakanlık,
Devlet Bakanı İkametgahı, Tarım Orman ve Köyişleri
Bakanlığı, Milli Savunma Bakanlığı, Adalet
Bakanlığı, Toplu Konut İdaresine ait telefon
numaralarıyla karşılaşılmıştır. Dönemin
Devlet Bakanı Eyüp AŞIK aracılığı ile Müdürlüğümüze
gönderilen, yine dönemin Başbakanı Mesut YILMAZın
İl Emniyet Müdürüne şifahi emirleri, diğer kurumlara
verdiği bilgilere bağlı olarak Emniyet Genel Müdürlüğünce
yazılı talimatla çalışma yapılması
istenilen Abdullah Argun ÇETİN isimli şahsın, gerek
verdiği bilgilerin doğruluğunun araştırılması,
gerekse ilişkilerinin tespiti için yapılan çalışmalarda: Bazı
Milletvekilleri, Ulaştırma Bakanlığı, Gençlik
ve Spor Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü, ABD
Büyükelçiliğine bağlı birimler, ANAP Genel Merkezi,
TBMM, çeşitli medya kuruluşlarına ait telefon numaralarıyla
karşılaşılmıştır. Bu
şahsın anlatımlarına inananlarca yürütülen
senaryolar ise, başlı başına bazı devlet görevlilerinin
durumlarını ortaya koyan trajikomik bir vakıadır. Dosya
içerisinde mevcut Emniyet Genel Müdürlüğünün emir ve
talimatları ile bu makamlarca gönderilen mahkeme kararlarına
dayalı olarak: Cumhurbaşkanlığı,
Başbakanlık, Çeşitli Bakanlıklar, MGK, MİT Müsteşarlığı,
Genelkurmay Başkanlığı, Jandarma Genel Komutanlığı,
İl Jandarma Komutanlıkları, Emniyet Genel Müdürlüğü,
İl Emniyet Müdürlükleri, çeşitli kamu kurumları, çeşitli
medya kurumları, birçok tanınmış işadamına
ait telefon numaralarıyla karşılaşılmıştır.
Dönemin
Başbakanı Mesut YILMAZ, yanında Kanal D Televizyonun yöneticilerinden
Tuncay ÖZKAN olduğu halde İl Emniyet Müdürümüzü konutuna
çağırarak, eski İstanbul Büyükşehir Belediye
Başkanı Tayyip ERDOĞANın hakkındaki yargılama
kararını bozdurmak için Yargıtayda bazı kişilere
rüşvet verileceğini, bu işlemde aracı olanlardan
birisinin Tuncay ÖZKAN ile ilişki halinde olduğunu beyanla,
anılan şahısla işbirliğine girilerek çok gizli
bir çalışma yapılması, safahata ilişkin ara
makamların yazılı yada şifahi olarak
bilgilendirilmemesi yolundaki talimatı üzerine: Tuncay
ÖZKAN, İstihbarat Şubesindeki ilgili personelimizle ilişkiye
geçirilmiş, aracı olduğu iddia edilen şahısla
temas sağlanmış, verdiği bilgiler doğrultusunda
yapılan ön çalışmalarda anlatımları tatmin
edici bulunmayınca, şahsın ilişkide olduğunu
iddia ettiği yargı mensubumuzla teması gözlenmiş ve
olayın tamamen uydurma olduğu kanaatine varılmıştır.
Bu durum ilgili makama iletilmek üzere Emniyet Müdürümüze arz
edilmiştir. Konuya Devlet ciddiyetinde ve hizmet gereği olması
gereken azami hassasiyette yaklaşılmış, Yüce Yargıtayı
şaibe altında bırakacak bu uydurma iddia, hiç bir yargı
mensubunu deşifre etmeden, haklarında iddiada bulunulanlar
hakkında gerçeği ortaya çıkartarak aklanmalarıyla
sonuçlanmış ve komplo bertaraf edilmiştir. Ancak,
şahıs beyanlarının telefon detay sorgulama yöntemi
ile asılsız olduğunun ortaya çıkartılması,
bu işlemden siyasi ve medyatik rant bekleyenleri üzmüş olmalı
ki, daha sonra akladığımız şahsiyetlerin
telefonlarını dinlediğimiz şeklinde suçlama olarak
karşımıza çıkartılmıştır. Sayın
Yargıtay üyelerimize yönelik komplo, hakkımızda düzenlenen
soruşturma evrakı içeriğinde de varlığını
devam ettirmiştir. Müfettişler hazırladıkları
fezlekenin 26. sayfasında Yargıtay Üyesi Sayın A.K.nın
telefonunun 1 kez dinlendiğini beyan ederken, dayanak olarak gösterdikleri
belgeye göre (17 nolu klasör sayfa:1861) Sayın A.K. anılan
tarihte bu tek görüşmesini ne tesadüftür ki Yeşil Kod
isimli Mahmut Yıldırımın kardeşi Bahattin Yıldırımı
arayarak yapmış görünmektedir. Aslında bizlere bu soruşturmada
suç tasnii yapanlar, kendilerine göre daha önce bertaraf ettiğimiz
komployu canlandırmayı hedeflemişlerdir. Yine
kamuoyunda Yeşil olarak bilinen şahısla telefon
irtibatında olduğunu beyanla sıkça şahsıma
bilgi veren bir diğer medya köşe yazarının, arandığı
saatleri söyleyerek kendi gazetesinin telefonlarını detay
sorgulamaya tabi tutturmaya bizleri yönlendirmesi, verdiği
numaraların ilgisiz askeri ve yargı kurumlarının
santrallerine ait olması, daha sonra aleyhimizdeki asparagas gazete
ve televizyon haberlerin ön hazırlığının çok
öncelerden yapıldığının birer göstergesi olduğu
kanaatindeyim. Yukarıdaki
örneklemeler dışında Terör örgütlerine mensup ya da müzahir
yahut da geçmişte ilişkisi bulunan ve faaliyetleri emir ve
talimatlara dayalı izlenmesi gereken şahısların
durum ve temaslarının araştırılmasında da
telefon detay sorgulama yöntemine sıkça başvurulmuştur.
Bunların yakın aile çevresinde yada sair ilişkilerinde
yukarıda belirtilen ya da suçlanmamıza konu olan birçok
kurumlara ait telefon numaralarıyla sürekli olarak karşılaşılmıştır. Örneğin
bizlerin açığa alınmasından yaklaşık 8-9
ay sonra yapılan HİZBULLAH operasyonunun hazırlık
ve isimlendirme çalışmaları tarafımızdan yapılmış
olup, bizlerin bu birimlerde çalıştığımız
dönemlere rastlamaktadır. Örgütün Ankara ilindeki önemli
mensupları Başbakanlıkta görevli Abdulsamet YILDIZ,
Hacettepe Üniversitesinde görevli Abdurrahman ALPSOYda dahil olmak
üzere tespit edilmiş, bu şahısların ilişkileri
bilgisayar ortamında araştırılırken, fiziki
takiplerine de başlanılmıştır. Bu
durum bazen aklıma geldikçe bu operasyon sürecinde görevde olmadığıma
seviniyorum. Şayet görevde olsa idim herhalde şimdi
huzurunuzda değil, izlediğim
teröristlerin tüm ilişki ve faaliyetlerini bildiğim halde
adam kaçırmalarına, gözetlediğim hücre evlerinde işkenceye
tabi tutmalarına, adam öldürmelerine ve gözümüzün önünde
bahçelerine gömmelerine göz yumduğum iddiasıyla -ki görev
ve sorumluluğum döneminde böyle bir gelişme olmasına
asla müsaade etmezdim- kesinlikle ödüllendirilmeyecek, medya ve
kamuoyu ise bu çelişkiyi derhal yakalayacak ve şimdi Ağır
Ceza Mahkemelerinde yargılanıyor olacaktım. Görev
ve sorumluluğum döneminde Ankara ilinde hiçbir siyasi cinayete
mahal bırakmadık, teşebbüs edenleri anında
yakalayarak adalete teslim ettik, güvenlik açısından
tertemiz bir başkent bıraktık. Tarih bu gerçekleri zamanı
geldiğinde mutlaka ortaya koyacak, hiç kimsenin yaptığı
yanında kâr kalmayacaktır
(149).
|