FETHULLAHÇI KOMPLOLAR

RAHMETLİ NECİP HABLEMİTOĞLU'NUN AYDINLATTIĞI KOMPLOLAR

Asagidaki Bolum "Fethullahcilarin" Gercek Yuzunu Gosterdigi Icin, Öldürülen Necip  Hablemitoglu'nun "Kostebek"adli kitabindan alinmistir. ALLAH Kendisine Rahmet Eylesin. Kaldigi Yerden  Vatanin Gercek Evlatlari Devam Edecek InsaALLAH.

 

3.1.2.   PROF.DR. KEMAL ALEMDAROĞLU’NU TASFİYE OPERASYONLARI  

 

Diğer taraftan, Türk sağındaki halen geçerli olan; “Allahını-Peygamberini biliyor, komünist değil, o halde bizden” yaklaşımını en çok fethullahçılar değerlendirmektedir. Mevcut tüm sağ çizgideki siyasal partilerde yaptırım gücüne sahip bulunan, dolayısıyla bir anlamda gelmiş-geçmiş siyasal iktidarlara görünmez biçimde “ortak” olan fethullahçılar, son yıllarda DSP, CHP gibi sol çizgideki partilere de büyük paralar harcayarak “adam yerleştirmektedirler”. Bu açılım, üniversiteler için de sözkonusudur. Fethullahçıların üniversitelerdeki en önemli destekçileri ve de işbirlikçileri, 2. Cumhuriyetçi çizgide yer alanlarla, etnik bölücü kimliğini ön plana çıkaranlardır. Fethullahçılar, kimi vakıf üniversitelerinde görev yapan bu akademisyenleri, “danışmanlık” kılıfı altında resmen maaşa bağlamışlardır. Türkiye Cumhuriyeti’ne, Atatürk ilke ve devrimlerine, laik hukuk sistemine, Türklük bilincine, tam bağımsızlık olgusuna karşı tüm unsurlarla birlikte, ülke çapında olduğu gibi  üniversitelerde de dayanışma gösteren fethullahçılar, kendilerine direnen, kadrolaşmalarını durduran ya da gerileten tüm akademisyenleri “hasım” olarak değerlendirmektedirler. Fethullahçıların en tehlikeli hasım olarak nitelendirdikleri akademisyenlerin başında, İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Kemal Alemdaroğlu ile Rektör Yardımcısı Prof.Dr. Nur Serter gelmektedir. Uzun bir süreden bu yana “türban” gerekçesiyle, tüm radikal şeriatçı örgütlerin yanısıra, A.B. organlarından desteklenen işbirlikçi kimi vakıf üniversitelerindeki etnik sorunlu ve 2. cumhuriyetçi ve de “yabancı dille eğitim-paralı eğitim yanlısı” öğretim üyelerini  Alemdaroğlu ve Serter aleyhine provoke ve organize eden, bu uğurda kayda değer harcamalarda bulunan fethullahçılar, son dönemde de Rektör Alemdaroğlu aleyhine, salt iftiraya dayalı “intihal” kampanyası başlatmışlardır (65). Bilindiği üzere, tüm şeriatçı, aşırı sol ve de bölücü örgütlerin doğrudan hedef ilan ettikleri Prof.Dr. Kemal Alemdaroğlu, İstanbul’daki tüm asker-polis şehit cenazelerine katılan ve güvenlik kuvvetlerine koşulsuz destek veren tek Rektör’dür. Buna karşılık, Sadettin Tantan’ın İçişleri Bakanlığı döneminde gerçekleştirilen yasadışı polis eyleminde, kimi polis memurlarının İstanbul Üniversitesi ve dolayısıyla Rektörü aleyhine attıkları sloganlar, fethullahçıların söylemleriyle birebir örtüşmektedir. Keza Fethullahçılar, Ondokuzmayıs Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Ferit Bernay hakkında da kesintisiz iftira kampanyası sürdürmektedirler.  

 

 

 

BU BÖLÜMDE "VATAN HAİNİ ÖRGÜT" FETHULLAHÇILAR'IN BIZZAT KENDISINE DUZENLENEN KOMPLOLARI ACIKLIYOR RAHMETLİ NECİP HABLEMİTOĞLU:

 

3.1.3.   BİREYSEL MÜCADELE VE DEZENFORMASYON ÖRNEKLERİ  

 

Fethullahçıların üniversitelerdeki “hasım”larına yönelik taktik ve stratejilerini –yaşayarak, bedel ödeyerek  öğrenen- bir akademisyen olarak, devam etmekte olan bir savaşımın mütevazi tarafıyım. 12 Eylül döneminden itibaren, intihal (66) dahil, her türlü iftiraya maruz bırakılıp, 3 kez üniversiteden uzaklaştırılan; toplam 76 ceza ve disiplin soruşturmasına ve de 100’e yakın idari ve adli davaya maruz ve muhatap bırakılan, ancak tümünden onanmış yargı kararlarıyla aklanan bir Cumhuriyet Tarihçisi olarak, diğer ülke ve devlet düşmanı yasadışı örgütlerin, tarikatların ve benzeri yapılanmalar yanısıra, fethullahçılara karşı mücadelemi de kesintisiz sürdürmekteyim. Yaklaşık 20 yıllık süreçte açılan dava dosyaları içinde yer alan binlerce belge, hiç şüphesiz, her fırsatta “din, ahlak, mukaddesat, fazilet, dürüstlük, namus” gibi kavramların ardına sığınan fethullahçıların, “hasım”larını tasfiye doğrultusunda sınırtanımaz etiksizliğinin göstergeleridir. İşte, sadece birkaç örnek:

Fethullahçı istihbaratçılar tarafından “hasım” kabul edilen kişi ve kuruluşlar aleyhine yürütülen dezenformasyon faaliyetlerinden biri de, çarpıtılmış bilgilere dayalı sahte belgeler üretmektir; teknik deyimle “fabrikatörlük” yapmaktır. Bu kapsamda, şahsımla ilgili üretilmiş onlarca sahte belge sözkonusudur ve bu sahte belgeler, daha çok internet ortamında dağıtılmaktadır. Bunlar arasında, kayda değer olarak “M.İ.T. mensubu olduğumu gösterir kimlik fotokopisi”, “Gagauz-Hristiyan olduğuma dair nüfus kütüğü fotokopisi”, “yüzkızartıcı suçlara ilişkin yargı kararları fotokopileri”, “komünist örgüt militanı olduğuma ilişkin istihbarat raporu fotokopisi”, “masonluğuma dair kimlik fotokopisi” vs. vs. sayılabilir. Sahte belge üretiminde sınırtanımazlığın ve utanmazlığın en tipik örneğinde şu bilgiler yer almaktadır:

“AA0012A7A-SİY/04-EYL-0511-2895

TERÖR ÖRGÜTÜ OPERASYONU

BÖLÜCÜ ÖRGÜTÜN SÖZDE SİYASİ KANADININ ANKARA SORUMLUSU ELE GEÇİRİLDİ

 (FOTOĞRAFLI)

 

ANKARA (AA) – Güvenlik güçlerince Ankara’da yapılan operasyonda bölücü terör örgütü PKK’nın sözde siyasi kanat ERNK’nın Ankara sorumlusu Necip Hablemitoğlu ele geçirildi.

Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’ne bağlı ekiplerin bir ihbarını değerlendirerek Ankara Gençlik Caddesi’nde bir hücreevine düzenledikleri operasyonda Hablemitoğlu’nun yanısıra çok sayıda örgütsel doküman ve kırsal kesimdeki teröristlere gönderilmek üzere eğitim notları da ele geçirildi.

Sorgusu halen Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’nde sürdürülen Hablemitoğlu’nun bir üniversitede görevli olduğu ve örgütün kitleselleşmesi için çaba sarfettiğini itiraf ettiği kaydedildi.

TALİMATLAR BEKAA’DAN

Hablemitoğlu’nun ilk sorgusunda, talimatları bizzat terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan’dan aldığı, PKK’nın geniş kitlelere ulaşması için bazı teklifler sunduğunu itiraf ettiği öğrenildi.

Doğu Perinçek ile Abdullah Öcalan ile ilişkileri de sağladığı öğrenilen Hablemitoğlu’nun önceki yıllarda da bazı sol gruplarla birlikte olduğu provakatif faaliyetlerde uzman olduğu ifade edildi.

(AB-TK-NHK)

04.09.1989 14:59:07 TSİ

NNNN”

 

Normal posta, faks ve elektronik posta aracılığı ile dağıtılan ve de halen http://www.gerçekergenekon.com adresinde “servis”e sunulmaya devam eden bu sahte belgeye, uzun yıllardan sonra ilk kez,  Bandırma’da yayınlanan “Genç BAYRAK” adlı bir gazetenin 25 Mayıs 2002 tarihli nüshasında “Necip Hablemitoğlu eşittir PKK” başlığı altında yer verilmiştir. Bandırma’daki MHP eski ilçe başkanı tarafından yayınlanan gazetedeki haberde, sahte belgeye ek olarak –imla bozuklukları dahil aynen- şu iddia, iftira, hakaret ve isnatlarda bulunulmuştur:

“Kısa bir süre önce, yerel bir gazete, Bandırma’da bir öğretim görevlisini konuk edip Belediye düğün salonunda konferans verdirdi. Şahsın adı Necip Hablemitoğlu. Elbette Bandırma’nın iyi niyetli ve onurlu insanları bu konferansı tüm samimiyetlikleri ile gidip dinlediler. Necip Hablemitoğlu anlattı. Bandırmalılar dinledi.  Ancak meslekten mi bilinmez bizde bir araştırma hastalığı vardır. Biri Bandırma’ya geliyor ve onlarca kişiye gözlerinin içine baka baka birşeyler anlatıyor ve gidiyor, elbette sormak gerek kim bu Necip Hablemitoğlu diye. Sordukta.

Necip Hablemitoğlu hakkında araştırma yaptığımızda ne o yapılanın konferans olduğunu nede insanları bilgilendirmeyi hedeflediğine inanmadık, inanmayacağızda. Çünkü geçmiş dönemlere ait olan tüm dökümanlarda Necip Hablemitoğlu eşittir PKK. Evet gerçek bir söylem ve asla iddia değil, gerçek. Çünkü elimizde saatine kadar verebileceğimiz bilgilere göre Necip Hablemitoğlu’da geçmişte PKK’ya hizmet ettiğini ve Abdullah Öcalan ile birebir görüşerek talimat aldığını itiraf etmiş. Aynı Necip Hablemitoğlu yani PKK örgütü yardımcısı ve yatakçısı Necip Hablemitoğlu, 2002 yılında Bandırma’da Belediye’ye ait bir salonda konferans veriyor ve bir gazetenin işbirliği ile. Biz size 04.09.1989 tarihinde saat 14:59’da tüm haber ajanslarını alt üst eden ve tüm adli makamları harekete geçiren resmi yazıları eksiksiz, kesintisiz, cesurca ve Kamuoyuna hitaben yayınlıyoruz.

...

Yazıyı okuduktan sonra konu kamuoyuna kalıyor. Bandırma’ya gelerek onlarca onurlu Türk insanına konferans veren bir kişinin PKK Örgütüne yataklık etmesi ve  bu konferansın alenen yapılması doğru mu? İşte bu soruya da kamuoyuna gerçekleri ile birlikte ekte sunuyoruz”.

Gazete, 28 Mayıs 2002 tarihli nüshasında, manşetten verdiği “Hablemitoğlu Gazetemize Dava Açıyor(muş)!” başlıklı haberde, yukarıdaki haber metnini aynen bir kere daha yayınladıktan sonra, şöyle denilmiştir: “Haberimiz üzerine 18 Mayıs’ta Hablemitoğlu’nu şehrimize getirerek konferans organizesini üstlenen bir yerel gazete, Necip Hablemitoğlu’nun gazetemize dava açtığını açıklamış. Kendisinden yurtsever ve değerli bilim adamı olarak bahsedilen bu şahsın PKK ile ne ölçüde işbirliği içerisinde olduğunu umarız kamuoyuna açıklayacak ve nihai kararı halkımız verecektir.  Bekliyoruz HABLEMİTOĞLU...1 Konunun takibindeyiz. Hablemitoğlu davası ile ilgili bilgileri önümüzdeki sayılarımızda size aktaracağız”.

Konferansın Bandırma Ticaret Odası Konferans Salonunda yapıldığını saptayamayan, “Belediye Düğün Salonu” diyerek okuyucularına usulen adres gösteren bu titiz (!) gazetenin haberi  sonrasında, sahte belgenin kaynağı olarak gösterilen ANADOLU AJANSI adına bir açıklama yazısı gönderilmiştir. Genel Müdür adına Genel Müdür Yardımcısı İsmail Bezgin imzası ile gönderilen 26.6.2002 tarih ve B.02.1.AA.12/102-2171 sayılı yazıda aynen şöyle denilmiştir:

“İlgi yazınıza konu haber bültenlerimizde yer almamıştır. Ayrıca, yazınız ekinde göndermiş olduğunuz haber metni fotokopisi bizim formatımıza uygun değildir. Bu metnin düzmece yazılmış olduğunu düşünmekteyiz. Bilgilerinizi rica ederiz. Saygılarımızla”.

Elbette ki, bu sahte belge çerçevesinde gelişen haksız isnat ve iftiralara karşı sözkonusu gazete aleyhine açılabilecek tüm davalar açılacaktır. Ancak önemli olan gerçek şu: Yurdun farklı köşelerindeki benzer yayınlar nasıl saptanacak ve dava açılacak?!.  Baba tarafından Kırım Türkü, anne tarafından Rumeli Türkü olan şahsımı, tüm mücadele ve eserlerime rağmen, etnik bölücü, elikanlı terör örgütü destekçisi-yatakçısı, dolayısıyla AB işbirlikçisi PKK’lı, ERNK yetkilisi gibi gösterme faaliyetlerinin “ülkücülük”, “müslümanlık”, “mukaddesatçılık”  gibi kılıflar ardından yapılması, konunun takiyye yönünü ve mesajın hedefini ortaya çıkarmaktadır.

Kaldı ki, bu ve benzeri iftira ve kumpasların 1980’den  bu yana sonu gelmemektedir. Hatta, şahsımla ilgili iftira ve isnatlara yer veren Zaman gazetesi aleyhine açtığım ve tümünü kazanarak haksız isnat sahiplerini mahkûm ettirdiğim davaların birinde, gazete avukatı, Ankara Asliye 25. Hukuk Mahkemesi’ne benzeri sahte belgelerden birini sunma cüretini göstermiştir. 2000 Yılında görülen bu davaya, Zaman gazetesi, Ankara Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şube Müdürlüğü’ne ait 15 Ekim 1986 tarih ve C-2537 sayılı belgeyi (!) iddia ve isnatlarına dayanak olarak göstermiştir. 14 Yıl öncesinin tarihini taşıyan ve İstihbarat Şubesi’ne ait olması dolayısıyla “gizli” olması gereken bir belgenin, nasıl olup da Fethullah Gülen Cemaatine yakınlığı tüm istihbarat raporlarında belirtilen bir gazetenin eline geçtiği sorusu, henüz yanıt bulamamıştır.  Bu belgenin sahteliği, Ankara Emniyet Müdürlüğü’nce mahkemeye sunulan yazıda belirtilmiştir. Ortaya çıkan sonuç şu ki, fethullahçı istihbarat örgütünde, gerektiğinde kullanılmak üzere saklanılan, ileride kullanılmak üzere hazırlandığı anlaşılan “tedbire yönelik” resmi belgelerle, sahte belgeleri içeren bir arşiv bulunmaktadır. Anlaşılan, “Zaman”  gazetesi de bu arşivden yararlanabilmektedir.

İşte, “Zaman” gazetesinin  mahkemeye sunduğu istihbarat belgesinin son paragrafında şu hükme varılmaktadır:

“Sözkonusu Enstitü’de, çeşitli devlet dairelerinden, Emniyet teşkilâtından ve Türk Silahlı Kuvvetlerinden subayların da öğrenim gördüğü, bu nedenle laiklik ve Atatürk aleyhtarlığı yapıldığı iddialarının asılsız olduğu, istihbar edilmiş olup; ayrıca bahse konu olayın D.G.M. Savcılığına intikal ettiği ve soruşturma yapıldığı öğrenilmiştir”

Oysa, dönemin Emniyet Genel Müdürü’nün Özel Kalem Müdürü başta olmak üzere, çok sayıda üst düzey emniyet mensubunun yanısıra, 50’ye yakın emekli ya da muvazzaf Türk Silahlı Kuvvetleri mensubunun da Enstitü’de öğrenim sürdürdüğü, Hürriyet, Milliyet, Günaydın, Sabah, Cumhuriyet gibi gazetelerde yayınlanan çarşaf listeler çerçevesinde kamuoyuna malolmuş olup, sadece İstihbarat Şube Müdürlüğü’nün bilgisinin olmadığı anlaşılmaktadır. Bu sonuç, bizatihi İstihbarat Şubesi’ne yapılmış bir hakarettir. Nitekim, dönemin Ankara Emniyet Müdürü Kemal İskender, anılan Mahkeme Başkanlığı’na gönderdiği 29.5.2000 tarih ve B.05.1.EGM.4.06.00.06-06.5.800.1200-(6068-2000)-072065 sayılı yazıda şu bilgileri vermektedir:

“... Kayıtlarımızın tetkikinde ve yapılan arşiv araştırmasında 15.10.1986 gün ve C-2537 sayılı evrak bulunamamıştır. Bahsekonu evrakın numarası itibariyle yazışma ve arşiv kodlama sistemimize uygun olmadığından muhtemelen böyle bir raporun mevcut olmadığı veya tarih itibariyle on yılı geçtiğinden imha edilmiş olabileceği değerlendirilmektedir.

Ayrıca İstihbarat Şube Müdürlüğü’nün görev alanına giren faaliyetlerle ilgili yapılan yazışmalarda yeralan bilgiler; dokümanter olmayıp istihbari niteliktedir. Herhangi bir adli veya idari tahkikatta delil olarak kullanılamayacağı gibi genel güvenlik ve İKK tedbirleri açısından evrakın aslı veya fotokopisi yazışmaya muhatap olan ilgili birim tarafından başka birimlere gönderilemez ve başka amaçlarla kullanılamaz ibareli bir uygulama bulunmaktadır. Bilgilerinize arzederim”.

Zaman gazetesi, anılan mahkeme tarafından mahkûm edilmiştir.

İstihbaratçı fethullahçıların, tüm bu sahte belgelere dayalı dezenformasyon faaliyetlerine ve tasfiye yöntemlerine muhatap olan  Atatürkçü bir akademisyen olarak, emin olduğum gerçek şu ki, Türkiye’nin en az PKK kadar, belki ondan da fazla  tehlikeli ihanet odağı olan fethullahçıların devlet içindeki, öncelikli olarak da istihbarat birimlerindeki kökü kazınmadıkça; dış destekleri kesilip elebaşları İmralı’ya doldurulmadıkça, bu dış destekli, olağanüstü güce sahip organize suç örgütüyle bireysel kavgalar da -eşit olmayan koşullarda- sürüp gidecektir (67).

 

 

TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİNİ  KARALAMA GAYRETİ

 

Fethullahçı istihbaratçıların “hasım” kategorisinde değerlendirdiği Türk Silahlı Kuvvetleri de, karşı propaganda faaliyetlerinden nasibini almaktadır. Örneğin, kamuoyu anketlerine göre “en güvenilir” kamu kurum ve kuruluşları içinde başta gelen Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bu imajını gölgelemek, kamuoyu nezdinde itibar kaybı sağlamak, bir başka ifadeyle zan ve töhmet altında bırakmak amacıyla kurulan sitenin adresi şudur:

 “http://www.yolsuzluk.com”. 

Giriş sayfasında yer alan Türk Bayrağı ve Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun fotoğrafı, ilk  bakışta “yurtsever”, “Kemalist” bir site görünümü vermektedir. Sitenin linkler bölümünde ise, -onlarca güvenlik görevlimizin ve vatandaşımızın ölümünden sorumlu yasadışı “Kurtuluş” örgütünün dışında-“Kemalist Siteler Birliği”,  “Aydınlanma 1923”, “Hablemitoglu”, “Fethullah Gülen Gerçekleri” gibi Kemalist ve anti-şeriatçı sitelerin bağlantıları dikkate alındığında, bu sitenin ülkemizdeki yolsuzluklarla mücadeleyi görev edinmiş kişilerce yönetildiği kanısı uyanmaktadır. Sitede yer alan yazılara biraz dikkatle bakıldığında, hazırlayanların profesyonel istihbaratçılardan oluştuğu anlaşılmaktadır: İsimler ve adresler doğru, buna karşılık olaylar, belgeler, iddia ve isnatların tamamı ise sahte!.. 

Bu sitede, dezenformasyon kapsamında hazırlanmış “fabrikasyon” bilgi ve belgelerle, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kamuoyu nezdinde güvenilirliğinin yokedilmesinin yanısıra, özellikle fethullahçılar başta olmak üzere, tüm şeriatçı yapılanmalara karşı net tavırları ile ön plana çıkmış, “hasım” olarak değerlendirilen üst rütbelerdeki Türk Subaylarının, özellikle karalamaya dahil edilerek yıpratılması amaçlanmaktadır.  Bu arada, silah ve malzeme ihalelerinde, A.B.D. silah firmalarından doğrudan alım yerine, alternatif ülkelerin tekliflerini değerlendiren Türk Subayları da, nedense bu sitenin  hedefleri arasında yer almaktadırlar.

Fethullahçı istihbaratçılar olgusunu bilmeyen, yaygın deyimle “sağ gösterilerek sol vurulması” biçiminde bir amacın farkına varmayan, psikolojik harekât kavramından habersiz  nice insanımız, bu sitenin  tuzağına düşmektedir. Nasıl mı? İşte, tipik bir örnek:  Türkiye’nin 500’ü aşkın merkezinde örgütlenmiş olan ve yöneticilerin yurtseverliğinden asla kuşku duyulmayan Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Merkezi de bu oyuna düşenler arasındadır. A.D.D. Genel Merkezi’nce 26 Ağustos 2001 tarihinde ilgili tüm adreslere gönderilen “Atatürkçü Düşünce Yolunda Toplumsal Dayanışma Kampanyası” başlıklı  çağrı metninde şöyle denilmektedir:

 

 

.

3.2.  İNTERNET ÜZERİNDEN YÜRÜTÜLEN OPERASYONLAR

 

Fethullahçı istihbarat örgütünün yürüttüğü operasyonların analizi yapıldığında, profesyonel bir teknik desteğe sahip oldukları anlaşılmaktadır. Örneğin, medyadaki kadroları, gizli çekim, gizli kayıt, ses ve görüntü montajı, grafik, fabrikasyon-asparagas haber yazımı ve dağıtımı gibi konularda, örgüte lojistik destek sağlamaktadırlar. Aynı şekilde, yurtiçi ya da yurtdışı eğitimi almış bilgisayar mühendisleri ile profesyonel düzeyde bilgisayar konusunda bilgi ve deneyime uzmanlar, “hacker”, “moderatör”  ya da “webmaster”  olarak görev üstlenmektedirler. Özel şifrelerin kırılması yoluyla hasımların bilgisayarlarındaki tüm bilgi ve belgelerin kopyalanması, özel tanıtım amaçlı ya da provokatif amaçlı site kurulumu, özel yazışmaların elde edilmesi ve sürekli denetimi gibi servis hizmetleri, sözkonusu mürit bilgisayarcılar tarafından gerçekleştirilmektedir.

Fethullahçıların tanıtım ve propaganda amaçlı kullandıkları sitelerden neredeyse tamamı, yurtdışındaki adreslerden yayınlarını sürdürmektedir (68). Fethullahçı istihbaratçılar, “hasım” kabul ettikleri kişiler aleyhine doğrudan yayın sürdüren siteler açmak yerine, bu işi kamufle edilmiş siteler üzerinden yürütmeyi yeğlemektedirler (69). Bu arada kendilerine muhalif (!) siteleri de, yine kendileri oluşturmaktadırlar (70). Fethullahçı istihbaratçıların, “hasım”larına karşı kullandığı en etkin internet sitesi, C.I.A.’in teknik, propaganda  ve benzeri  lojistik desteği ile  yayınını sürdüren ve bu sayede  internet dünyasında “en çok ziyaret edilen” siteler arasında gösterilen Mehmet Eymür’ün sitesidir (http://www.atin.org). Yakın bir süre öncesine kadar Türkiye’nin en önemli istihbarat kuruluşu olan M.İ.T.’nın kilit isimlerinden biri olup, bu ahlâk (!), işbirlikçilik, müfterilik, ketumiyetsizlik gibi  belirgin özellikleriyle bunca yıl nasıl devletimizin güvenliğinde söz sahibi makamlarda tutulduğunu şaşkınlıkla değerlendirdiğimiz Mehmet Eymür, C.I.A.’nın yanısıra, yine aynı bağlantılı  fethullahçı istihbaratçıların  da sözcülük ve tetikçiliğini yürütmektedir (71). Eymür, bu cümleden, şahsımla ilgili dezenformasyon esaslı iftira ve isnatları da, pekçok fethullahçı internet sitesinden önce yayınlamıştır (72). 

Fethullahçı istihbaratçıların “hasım” kategorisinde değerlendirdiği Türk Silahlı Kuvvetleri de, karşı propaganda faaliyetlerinden nasibini almaktadır. Örneğin, kamuoyu anketlerine göre “en güvenilir” kamu kurum ve kuruluşları içinde başta gelen Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bu imajını gölgelemek, kamuoyu nezdinde itibar kaybı sağlamak, bir başka ifadeyle zan ve töhmet altında bırakmak amacıyla kurulan sitenin adresi şudur: “http://www.yolsuzluk.com”.  Giriş sayfasında yer alan Türk Bayrağı ve Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun fotoğrafı, ilk  bakışta “yurtsever”, “Kemalist” bir site görünümü vermektedir. Sitenin linkler bölümünde ise, -onlarca güvenlik görevlimizin ve vatandaşımızın ölümünden sorumlu yasadışı “Kurtuluş” örgütünün dışında-“Kemalist Siteler Birliği”,  “Aydınlanma 1923”, “Hablemitoglu”, “Fethullah Gülen Gerçekleri” gibi Kemalist ve anti-şeriatçı sitelerin bağlantıları dikkate alındığında, bu sitenin ülkemizdeki yolsuzluklarla mücadeleyi görev edinmiş kişilerce yönetildiği kanısı uyanmaktadır. Sitede yer alan yazılara biraz dikkatle bakıldığında, hazırlayanların profesyonel istihbaratçılardan oluştuğu anlaşılmaktadır: İsimler ve adresler doğru, buna karşılık olaylar, belgeler, iddia ve isnatların tamamı ise sahte!..  Bu sitede, dezenformasyon kapsamında hazırlanmış “fabrikasyon” bilgi ve belgelerle, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kamuoyu nezdinde güvenilirliğinin yokedilmesinin yanısıra, özellikle fethullahçılar başta olmak üzere, tüm şeriatçı yapılanmalara karşı net tavırları ile ön plana çıkmış, “hasım” olarak değerlendirilen üst rütbelerdeki Türk Subaylarının, özellikle karalamaya dahil edilerek yıpratılması amaçlanmaktadır.  Bu arada, silah ve malzeme ihalelerinde, A.B.D. silah firmalarından doğrudan alım yerine, alternatif ülkelerin tekliflerini değerlendiren Türk Subayları da, nedense bu sitenin  hedefleri arasında yer almaktadırlar.

Fethullahçı istihbaratçılar olgusunu bilmeyen, yaygın deyimle “sağ gösterilerek sol vurulması” biçiminde bir amacın farkına varmayan, psikolojik harekât kavramından habersiz  nice insanımız, bu sitenin  tuzağına düşmektedir. Nasıl mı? İşte, tipik bir örnek:  Türkiye’nin 500’ü aşkın merkezinde örgütlenmiş olan ve yöneticilerin yurtseverliğinden asla kuşku duyulmayan Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Merkezi de bu oyuna düşenler arasındadır. A.D.D. Genel Merkezi’nce 26 Ağustos 2001 tarihinde ilgili tüm adreslere gönderilen “Atatürkçü Düşünce Yolunda Toplumsal Dayanışma Kampanyası” başlıklı  çağrı metninde şöyle denilmektedir:

“Bu kampanya, Türkiye’nin sorunlarını Atatürkçülük yönünden ele alarak, O’nun düşünce kalıtını korumak, milli birlik ve beraberliği kuvvetlendirmek, ATATÜRK’ün devrim ve ilkelerinin toplumsal sorunlarımızın çözümlenmesinde ışık tutucu niteliğini ve yaratıcı güce sahip olduğunu anlatmak, ülkemizin içine düştüğü durumu değerlendirmek, gereken çözümleri üretmeyi hedeflemektedir. Kampanyaya katılmanızı bekliyoruz. Teşekkür ederiz. Atatürkçü Düşünce Derneği.

Destekleyenler:

http://www.add.org.tr Atatürkçü Düşünce Derneği sitesi

http://www.yolsuzluk.org Çeyrek asrın flaş yolsuzlukları

http://www.yolsuzluk.com Türkiye’nin yolsuzluk haritası

http://www.temizeller.com Temiz toplum, temiz siyaset”.

Atatürkçü Düşünce Derneği’nin sergilediği iyiniyetli aymazlık, ayrıca yoruma muhtaç değildir. Buna karşılık, eşimle birlikte ortak sorumluluğumuz altındaki “Hablemitoğlu” sitesi (73) dahil, tüm Kemalist siteler adına “Kemalist Siteler Birliği”, kamuoyuna hitaben yayınladığı bir duyuru ile,  izinsiz bağlantı veren sözkonusu “yolsuzluk.com” sitesini protesto etmiştir:

“Kamuoyuna Önemli Duyuru! 05.06.2001

Son zamanlarda yolsuzlukla mücadele amaçlı yayın yaptığını öne süren bir web sitesi, iznimiz alınmadan Kemalist Siteler Birliği Üyesi olduğunu iddia etmekte ve KSB üyesi sitelere izinsiz olarak link vermektedir. Bu siteyi hazırlayanlar ve sitenin içeriği ile ilgili hiçbir ilgimizin olmadığını duyururuz. Özellikle Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yönelik ağır ithamların yayınlandığı bu siteyi hazırlayanların kimliği meçhuldür. Bu tür ithamların muhatabının Türk Mahkemeleri olduğunu hatırlatır, Kemalist Siteler Birliği olarak Türk Silahlı Kuvvetleri’ni yıpratmaya yönelik bu tür girişimleri onaylamadığımızı önemle vurgularız. Sitenin reklamını yapmamak amacıyla, web adresini yayınlamıyoruz. Kemalist Siteler Birliği Üyeleri, sitemizin “Üyelerimiz” bölümünde logoları ile birlikte sergilenmektedir. Kamuoyuna önemle duyurulur” (74).

Sözkonusu site, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni karalamaya çalıştığı kadar, K.S.B.’nin duyurusunda ifade ettiği gibi kafalarda “çelişki” yaratmaya  da çalışmaktadır: Bir kere bu site, A.B.D.’nden (PO Box 444 La Jolla , California) yönetilmektedir. Sorumlu kişi olarak görünen Yeşim Çillioğlu, muhtemelen gösterdiği  posta kutusu adresi gibi gerçek değildir. Şekilsel olarak hem Türk Bayrağı ve hem de temiz Türkiye duyarlılığı sergilerken, özde sadece Türk Silahlı Kuvvetler düşmanlığı yapmaktadır. Eli kanlı bir terör örgütünün logosu  ile fethullah karşıtı yazıların yer aldığı Kemalist sitelerin logolarını yanyana koymak suretiyle, Kemalist siteleri  zan altında bırakmayı hedeflemektedir. Nasıl mı, sorusunun yanıtını, fethullahçı istihbaratçıların en önemli  işbirlikçisi ve tetikçisi Mehmet Eymür, kendi sitesinde, amaçlanan doğrultuda zihinleri bulandırarak vermektedir:

“Doğrusunu söylemek gerekirse biz, bu sitenin ilk başta askerle ilintili bir site olabileceğini düşünmüştük. Neden öyle düşündüğümüze gelince KSB yani ‘Kemalist Siteler Birliği’ üyesi gözüküyordu. Herhalde ‘yolsuzlukla mücadele’ kapsamında kurulmuş bir site diye düşündük.

Küçük bir teferruatı atlamışız. Sitenin ‘Linkler’ bölümüne bakarsanız, KSB üyesi sitelerin hepsinde rastlayacağınız ‘Aydınlanma 1923’, ‘Yeni Hayat Dergisi’, ‘Hablemitoğlu’, ‘Fethullah  Gülen Gerçekleri’ gibi müşterek linklerin haricinde sıradışı bir bağlantı görürsünüz: Kurtuluş Cephesi.

Biz yolsuzluğun Türkiye’nin en başta gelen çok önemli sorunlarından biri olduğu bilincindeyiz. Ancak neyi kurtaracaklarsa, yıllardan beri terörcülük oynayarak, bir türlü kurtaramayan ‘Kurtuluş’çuların, yolsuzluk ve anarşi düzeninin bir parçası olduğu kanaatini de taşıyoruz.

... Bize göre kökü dışarıda olan, kime hizmet ettiği belli olmayan, silahlı eylem ve sinsice adam öldürmekten başka marifetleri bulunmayan, yöneticileri keyfince yaşarken kandırdıkları zavallı militanları köle gibi kullanan, onları intihar eylemlerine, ölüm oruçlarına sevk ederek ölümlerini zafer işaretleri ile kutlayan, fikir ve çağdaş doktrinler üretmek yerine, çağın dışında kalmış ideolojilere tutsak olmuş, bu bağnaz, teröör hastası örgütlerin Türkiye’ye zarardan başka verebilecekleri bir şey yok. Onun için bu siteyi de, yapıcı, yolsuzluklarla mücadele eden samimi bir yayın olarak kabul etmek mümkün değil.

... Yeşil.org isimli sitenin Doğu Perinçek ve Aydınlık’ın yeni gizli yayını olduğunu yazmıştık.... Yeşil.org’da dikkatimizi çeken bilgiler var. Mesela ‘Terör’ sayfasına bakarsanız buradaki bilgilerin ancak devletin resmi bir organında bulunan kapsamlı bilgiler olduğunu görürsünüz.

... Diğer bir sayfaya bakalım. Fethullah Gülen ile ilgili iddianame. Burada da sayfanın altındaki referanslar arasında KSB yani ‘Kemalist Siteler Birliği’ üyelerinin hemen hepsinde bulunan ‘Hablemitoğlu’ ve ‘Nursuzlar’ gibi bağlantıların verildiğini görürsünüz.

Aydınlanma 1923, Yeni Hayat, Nursuzlar, Hablemitoğlu, Otopsi, Fethullah Gülen Gerçekleri, Talkan, Reformist, Kemalist, Cengiz Özakıncı, Sarısakal gibi ‘Kemalist Siteler Birliği’ üyesi web sitelerine bir göz gezdirirseniz, bunların adeta bir kaynaktan beslendiğini, işledikleri konuların aşağı yukarı aynı olduğunu, sivil siteler olduğu halde ‘Kara Harp Okulu’, ‘Kuleli Mezunları’ gibi askeri bağlantıların sayfalarında olduğunu görürsünüz.

Genelde bu sitelerde yazan yazarlar da aşağı yukarı aynıdır. Doğu Perinçek, Hasan Yalçın, Faik Bulut, Necip Hablemitoğlu ve diğerleri gibi” (75).

Sığındığı yeni vatanının istihbarat servislerinin lojistik desteği ile, eski vatanını pazarlayan bir istihbaratçı eskisi kaçkın, K.S.B. üyesi sitelerin “beslenme” kaynağı olarak, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni ima etmektedir. Eymür’ün yasadışı terör örgütü “Kurtuluş”la ilgili yazdıklarına itiraz, elbette ki olanaksızdır. Ancak, Eymür’ün amacı, fethullah karşıtı Kemalist siteleri, “Kurtuluş” örgütü ile özdeşleştirerek zihinleri bulandırmak; zan altına sokmaktır. KSB üyesi siteler içinde Doğu Perinçek, Hasan Yalçın, Faik Bulut gibi yazarların yer almadığını, herkes gibi Eymür de çok iyi bilmektedir.

Fethullahçı Özel İstihbarat Örgütü, Mehmet Eymür’ü, “hasım”ları için açılacak kampanyaların tetikleyicisi olarak kullanmaktadır. Eymür’ün atin.org  sitesinde ilgili bir haberin yeralmasından sonra, suya atılan bir taşın neden olduğu halkalar gibi, aynı konuda binlerce-onbinlerce yazışma gerçekleştirilmekte; dezenformasyon kapsamındaki belgenin ya da bilginin kaynağı olarak Eymür gösterilmektedir. Mehmet Eymür’ün yukarıda yazdıkları, internet ortamında faaliyet gösteren binlerce haberleşme grubunda ve de sitede, kaynak gösterilerek ya da olduğu gibi yönlendirilerek yayınlanmıştır. Örneğin, daha çok Türkiye karşıtı sözde sosyalistlerin, yehova şahitlerinin, 2. cumhuriyetçilerin görüşlerine yer veren  “savaşkarşıtları.org” sitesi, Eymür’ün yazdıklarına hiçbir yorum getirmeden aynen alıntı yapmıştır (76). Bu defa, millliyetçi-muhafazakâr grupları yönlendirmek isteyen ve Alper Türkkan adını kullanan bir fethullahçı, 23.8.2001 tarihinde, Milliyetçiler@yahoogroups.com, grup-turk@yahoogroups.com , turkculer@yahoogroups.com, Ulkucu-Hareket@yahoogroups.com, Turkmilliyetcileri@yahoogroups.com adreslerindeki tartışma gruplarına konuyu taşımıştır. Bir anda binlerce adrese ulaşan bu mesaj, fethullahçı istihbaratçıların taktiklerini sergilemesi açısından tipik bir örnektir:

“www.yolsuzluk.com adresinin linkleri arasında yer alan sitelere bakınca, ilginç ittifaklar ve müttefikler olduğunu göreceksiniz. Tohuma kaçmış dinozor cinsinden kemalist siteler bir şey diyeceğimiz yok. Ama linkler kısmının ilk başında http://www.kurtuluscephesi.com isimli terör örgütünün sitesi yer alıyor. Terör örgütünün sitesinde ise Lenin, Troçki vs. gibi komünist liderlerin hayat ve görüşlerine link veriliyor. Durun daha bitmedi. Aynı sitede tanıdık bazı ‘simalar’ da yer alıyor.

Çok büyük Türkçü Hanefi Altaş’ın Yeni Hayat Dergisi ile yine Altaş’ın çok değerli silah arkadaşı Necip Hablemitoğlu’nun sitesi de yer alıyor. Peki bir terör örgütünün sitesi ile Altaş ve Hablemitoğlu’nun sitesini hangi ortak değerler bir araya getiriyor dersiniz? Şimdi soruyoruz: Kurtuluş Cephesi ile Hanefi Altaş ve Necip Hablemitoğlu’nun ortak değerleri nelerdir?

Ya da Kurtuluş Cephesi isimli terör örgütü Hanefi Altaş’ın üzerinde çok durduğu ‘Ulusal Güvenlik’in neresinde, ne kadar yer alıyor?Acaba bizim bilmediğimiz hizmetleri mi vardır bu terör örgütünün Ulusal Güvenliğe? Lenin ve Troçki hangi söylemleri veya katliamları Türkçü yapmıştır? Lenin ve Troçki’nin Türkçülüğe ne gibi hizmetleri olmuştur? Yoksa bu iki muhterem zatın sitelerine link verenler Fethullahçı mıdır? Yani kendilerine yönelik bir provokasyon mu sözkonusudur?Bütün bunlar bir yana son dönemde özellikle internet ortamında başka maskeli kişiler aramıza Türkçü, milliyetçi kılıklarla giriyorlar. Sanırım aynı sitelerin bir terör örgütü ile aynı sayfada yer alması, özellikle bazı arkadaşlarımızın gerçekleri farketmelerine neden olur” (77).

Fethullahçı istihbaratçıların, bugüne kadar hazırlamış oldukları en etkili ve de sonuç getiren  dezenformasyon belgelerinin bir başka muhatabı, Mikdat Alpay’dır. Laik kimliği ile bilinen ve de sırf bu nedenle başta şeriatçılar olmak üzere, tüm şeriatçı grupların nefret ve korkuyla andıkları Mikdat Alpay’ın, M.İ.T. Müsteşarlığı görevine atanmaması için, planlı istihbarat faaliyetleri yürütülmüştür. İşte bu kapsamda, tüm ilgililere gönderilen ve de internet ortamında faaliyet gösteren fethullahçı-şeriatçı sitelerde teşhir edilen mektupta, tamamı gerçekdışı-iftira niteliğinde şu isnat ve iddialara yer verilmiştir:

“Bilgi Notu:

Ülke yönetiminde istihbarat, yöneticilerinin hem gözü hem kulağı hem de eli durumundadır. Ancak objektif bir haber değerlendirmeleri ile devlet organları sağlıklı çalışır ve somut sonuçlara varır. MİT Müsteşarlığı’nın boşalması ile yerine düşünülen Miktad Alpay, Türkiye Komünist Partisi (TKP) yanlısı olarak bilinmekte, eğilimini ve eğrisini işine yansıttığı aynı çevrelerce kabul edilmektedir. Benimsediği marksist ideolojiden bugün ateistliğini sürdürmekte, Türkiye’de islamı andıran ve inancı çağrıştıran, her türlü kişi ve kuruluşlara karşı radikal bir cüretle, fanatik bir duygusallıkla kara çalmakta, tahrikkâr ifadelerle MEDYA’da kampanyayı sürdürerek objektifliğini yitirmiş bir şekilde yanlış değerlendirmelerde yanıltıcı kararlara varılmasına neden olabilmektedir.

Kendilerinin ateist olduğunu zemin ve zamana göre vurgularken, kökeni itibarı ile Alevi olduğunu gizlemektedir. Aleviliği ülke güvenliği için tehdit olarak görmemekte ve bilgi toplanması yönünde önlemler almakta, 1992’de yayınlanan Milli Güvenlik Politikalarını gözardı ederek hedef önceliğini islama ve müslümanlara yönelterek MGK’nın konseptini saptırmaktadır. Türkiye’nin Cezayir gibi olmasını ve ordunun sünni halka savaş açmasını beklemektedir.

Diğer taraftan, Aleviliği rejim payandası olarak lanse etmekte, PKK ile Alevi kökenli Terör örgütlerini 3-4. hedef sıralamasına çekmektedir.

PKK ve Alevi hedeflerini meşrulaştırıcı ve meşruiyet kazandırıcı temalarla devletin üst düzeyini etkilemede başarıya ulaşmıştır. Aleviliğin özüne zarar gelmeyecek şekilde Alevi terör örgütlerini istihbari değerlendirmelerde bulunmakla, hafife irca ederek dikkatlerin yoğunlaşmasını perdelemektedir. Operasyon Daire Başkanlığından beri müsteşarı etkileyerek operasyonlu faaliyetlere Alevi kökenli şahısları yönetici olarak getirmiş, terfi önceliğini Alevilere vermiştir.

Oysa en sağlıklı verilere göre Türkiye’de Alevi nüfusu % 5’i geçmemektedir. Bu oran içinde de Alevilerin birlikteliğinden söz etmek zordur. Ancak yarar çıkarları, muhtelif etnik unsurlara mensup alevileri pastanın paylaşımında birbirine yaklaştırmaktadır. Ülke çapında % 5 olan Aleviler, Teşkilata ve diğer devlet kurumlarında % 100 etkin olabilmektedir.

Milli İstihbarat Teşkilatının sivilleşmesi amacı ile Dışişleri’nden getirilen Müsteşarı aşarak şirketi askerin emrine ve hizmetine yanlı ve yanlış değerlendirmeleri ile sunmuştur.

Teşkilat sivilleşmemiştir. Askeri sivil demokratik rejime daha çok müdahale etme eğilimine ivme kazandırmış, demokratik koşullarda bilgi derlemesi ve üretmesi gereken kurumu totaliter yönetimi özletecek ve özendirecek şekilde işin kolayına kaçacak değerlendirmelere girişmiştir. MİT yöneticileri, demokrasiyi içine sindirememiş, Cumhuriyetin bekası öne sürülerek anti demokratik çağrışımlara her zaman kapı aralamış, insan hukukunu ihlal etmiştir. Bu yönetici kadrolarla askeri müdahale ihtimali her zaman güncelliğini sürdürecektir.

Teşkilat öteden beri iç tehdidin çözümünü anti demokratik yöntemlerle önlenebileceği yönünde önerilerde bulunmuş ve ciheti askeriyeyi Demokrasiye müdahale yönünde davetiye çıkarmış, MEDYA’daki saplantılı uzantıları ile kamuoyunu askeri yönetimi beklentili hale getirmiştir.

M. Alpay, mezhebi bağnazlığı nedeni ile tarihi intikamı çağrıştırarak Osmanlı ve sünnileri topyekûn MGK’nın hedefi haline getirmiş, Millet/Asker kutuplaşmasının iç mimarı olmuştur.

Teşkilatta objektifliği ile tanınan anti marksist olarak bilinen kişileri CIA çizgisinde ve yönlendirmesinde kabul etmiş, TKP uslûbunu kullanarak ince ayarla sindirme politikaları uygulamıştır. Milliyetçi muhafazakâr görevlileri pasifize etmiş, dışlamış, kendisine rakip gördüğü görevlileri ise kendi icraatına engel teşkil edecek ve yanlı tasarruflarına karşı tavır koyması beklenen yöneticilere de bir bir yurt dışı görevlerle sus payı vermiştir.

Şirketin, Teşkilatın görevlilerini birbirini izleterek kimin ırkçı, kimin irticacı (Cuma namazı kılanlar buna dahil) olduğu yönünde güven sarsıcı tecessüslerin yoğunlaşmasına neden olmuştur. Görevlileri dışa bilgi sızdırıyor şeklinde birbirinden kuşkulanır hale getirmiştir. Teşkilatın bünyesinde en önemli yerlerde M.A. tarafından görev verilen mezhep mensupları, Suriye lehine teşkilatı adeta şeffaflaştırmıştır.

Bu nedenle Suriye İstihbaratı, Türkiye ile ilgili en gizli bilgilere dahi ulaşma imkanına kavuşmuştur. Suriye aracılığı ile diğer ülkelere de sunulan gönüllü hizmette, şirketteki Alevi kökenliler aracılığı ile sağlanmaktadır. Şirketin, yönetimine getirilecek bir alevi aracılığı ile Suriye İstihbaratının yan kuruluşu haline getirileceği uzak bir ihtimal değildir.

Bu nedenle Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad Türkiye’yi her defasında ıskalamaktadır.

Şirket, mercek altına alınarak elemeye tabi tutulmalı, yeniden değerlendirmeye alınmalıdır. Hedefler tekrar belirlenirken, demokratik ilkelerin özüne zarar vermeyecek şekilde önem ve öncelik sıralamasına tabi tutulmalıdır Hafız Esad’ın başkanlığındaki Suriye devleti, Türkiye Cumhuriyetini birinci kuşakta yer alan önemli düşman ülke ilan etmiş ve istihbari çalışmalarında önceliği Türkiye’ye vermiştir.

Türkiye’deki mezhep bağnazlığını beslemiş, Alevi kökenli Terör örgütlerine güvenli ortam sağlamıştır. Türkiye’de bilinçli bir şekilde Aleviyim diyen her şahıs, dolaylı ve dolaysız Suriye İstihbaratının haber kaynağıdır.

Cumhuriyetin ilkeleri arasında yer alan milliyetçilikten kaynaklanan etnik hoşnutsuzluklardan da Suriye yararlanmasını bilmiş, Türkiye aleyhine bu çevreleri kullanmayı sürdürmüştür” (78).

Fethullahçı istihbaratçılar, yukarıdaki mektupta, Mikdat Alpay gibi yurtsever bir M.İ.T. yöneticisi için hayal bile edilmesi olanaksız yakıştırmalarda bulunurken, kendilerinin de yerlerini ve gerçekte ne olduklarını ortaya koymuşlardır. Alpay’a yapılan iftiraları, Türkçemizdeki “alçakça” sözcüğü kesinlikle karşılamamaktadır. Türk alevilerini bilerek, sırf provoke amaçlı olarak nasturilerle karıştıran; nasturi vatandaşlarımızın Türkiye’ye bağlılığını çarpıtan; kendilerini, Türk yerine Osmanlı ve sünni olarak nitelendiren ve 80 yıl önce tarihe karışmış Osmanlı’nın intikam davasını güden; Türk Silahlı Kuvvetleri’ni millet düşmanı olarak gösteren; M.İ.T. içindeki Alevi Türkleri, orduya müdahale davetiyesi çıkaran darbe işbirlikçileri, kendilerini de salt Cuma namazına gittikleri için mağdur edilen Osmanlı sünniler olarak takdim gayreti içine giren fethullahçı istihbaratçılar, tüm bu iftira ve dayanaksız isnatları içeren mektuptan umduklarını -maalesef- elde etmişlerdir.

M.İ.T. Müsteşarlığı ataması öncesinde, binlerce adrese normal ve elektronik posta ve de faks yoluyla gönderilen bu mektubun kaynağının ve de sorumlularının araştırıldığına ilişkin herhangi bir M.İ.T. soruşturmasının duyumu alınmamıştır. Yine çok acıdır ki, Türkiye’nin güvenlik konseptini hazırlayan resmi kurum ve kuruluşlar da bu duruma seyirci kalmışlardır. Sonuçta, Mikdat Alpay, fethullahçı istihbaratçıların stratejisi doğrultusunda, bırakın M.İ.T. Müsteşarlığına atanmayı, ardından da emekliye sevkedilerek tümüyle tasfiye edilmiştir. Askeri-sivil, tüm yurtsever yetkililer, bu tasfiye sürecinde seyirci konumunda kalmışlardır. Şimdilerde, Mikdat Alpay’ın M.İ.T. ve tam bağımsızlık savaşımı veren Türkiye için önemi, buna karşılık fethullahçı istihbaratçıların neden çırpındıkları çok iyi anlaşılmıştır; ancak bu duyarsızlığın ve seyirci kalmanın bedeli ülkemiz açısından ağır olmuştur, olmaktadır da...

Fethullahçı istihbaratçılar, başta M.İ.T., Emniyet olmak üzere, stratejik kurum ve kuruluşlarda, karar verici konuma gelebilecek Cumhuriyet aydınlarını fişlemeye devam etmektedirler. Alınan duyumlara göre, şahsım dahil, fethullahçılara aktif biçimde mücadele veren  tüm kamu görevlilerinin hakkında, “ileride” ve “gerektiğinde” kullanılmak üzere, yukarıdaki Mikdat Alpay örneğinden çok daha ağır raporları içeren dosyalar hazırlanmıştır. Bu duyumların doğru olup olmadığının araştırılması; şayet doğruysa, olası yükselmenin önünü kesmeye yönelik bu dosyaların içinde imza ve parafı bulunan tüm istihbarat görevlilerinin süratle kamu görevinden çıkarılmaları gerekmektedir. 

Diğer taraftan, Fethullahçı istihbaratçıların internet ortamındaki en önemli dayanakları ise, dünyanın hemen her tarafında dağılmış fethullahçı müritlerdir. Kendi içlerinde, özel bir soruşturma süzgecinden geçildikten sonra kabul edilen müritlerin yer alabildiği “çok özel” tartışma gruplarının yanısıra, internete girebilen tüm fethullahçılar, aşırı sağdan-aşırı sola, etnik bölücülerden-liberallere, ekonomistlerden-çevrecilere uzanan çizgide ne kadar tartışma grubu varsa, bunların içinde yer almayı doğal bir görev olarak kabul etmektedirler. Kendilerini alalamak için, örneğin “antikapitalist” gibi aşırı sol tartışma gruplarında “Deniz Devrim”, “Ulaş Kaypakkaya”, “Özgür Gezmiş” gibi takma adlar kullanan fethullahçı müritler, ülkücü-türkçü-milliyetçi tartışma gruplarında ise, yukarıdaki örnekte olduğu gibi “Alper Türkkan”, “Bahadır Ergenekon” gibi takma adlar kullanmayı yeğlemektedirler. Daha ortalarda yer alan gruplarda ise, “Ali Kaya”, “Anıl Seçkin”, “Ornaments Legend”, “Okşan Kıpırtılı”, “Taha Kıvanç” gibi takma adlar kullanan fethullahçılar, kullandıkları terminoloji ve söylemlerden ve de birbirleri ile paslaşmalarından belli olmaktadırlar. Örneğin, “Liberal Düşünce Topluluğu” listesinde yükselen değer olarak, Atatürk ilke ve devrimlerine, laik hukuk sistemine, Türk ulusalcılığına saldırmak anlaşıldığından, listede mesajları ile dikkat çeken fethullahçılardan Yavuz Güneş kod adını kullanan bir mürit, tipik bir örnek teşkil eden şu kışkırtıcı mesajıyla liste üyelerine katkıda (!) bulunmaktadır: 

“Arkadaşlar geçtiğimiz günlerde bu Faşist T.C. yönetimi, faşistliğine yeni bir şey daha ekledi. Son yapılan faşistlik, Fatih’te yaşayan insanlar (kendince doğru bulduğu) günlük kıyafet olarak sarık ve cüppe giyerek gezdiği için kılık kıyafet kanununa aykırı davrandığı iddiası ile tutuklanıp, işkence ile karşılaştılar. Bu zulmü yapan faşistler, kılık kıyafet kanunu diye bir şey uydurmuşlar. Adama demezler mi, be faşist kardeşim, bu kılık kıyafette standart nedir? Kim belirler, Atatürk mü? Hiiiç umurumda değil Atatürk’ün veya bir başkasının belirlediği standart. Benim için mühim olan, benim arzu ettiğim ve herkesin kendi arzu ettiği şeyi kendi iradesiyle giyebilmesidir. Şu düştüğümüz duruma bakın, adamlar türban zulmünü yaparken efendim biz bunlara kamu alanında türban takmalarını yasaklıyoruz. Özel hayatlarında giyebilirler, diyorlar. Ardından böyle bir şey yapıyorlar. Yaa arkadaşlar insanlar PKK, HİZBULLAH vb. terör örgütlerine neden katılıyor daha iyi anlaşılıyor, değil mi? Sanırım bu son şansımız. Sadece ve sadece 3 seçeneğimiz kaldı:

1.       LDP’yi en kısa zamanda iktidara getirmek.

2.       Yurtdışına gidip bu Faşist TC’den kurtulmak.

3.       PKK ve HİZBULLAH terör örgütlerinden birine katılmak.

             Tercih sizlerin. NOT: Ben bugüne kadar hiç sarık vb. kıyafet giymedim, giymeyi de düşünmüyorum. Giymek isteyene karışanın da tepesinden inmeyeceğim. Allah bunlara akıl fikir versin” (79).

             Bir başka örnek, yine aynı tartışma grubuna gönderilmiştir. Aşağıdaki mesaj, fethullahçıların “hasım” olarak nitelendirdiği kişilere ve de aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’ne, laik hukuk sistemine, Atatürk ilke ve devrimlerine karşı olan tüm ülke, örgüt ve gruplarla koşulsuz dayanışmasına tipik bir örnek oluşturmaktadır:

“Sevgili arkadaşlar, bu komplocu, paranoyak, meczup Hablemitoğlu, direk bol keseden sallıyor, inanmayın. Adam sağ demiyor, sol demiyor, Türk-Alman dostluğunu zedelemek pahasına ulusalcı görüşlerimi pazarlayacağım diye, liberal Frederic Neuman, liberal-muhafazakar Konrad Adenaur, sol görüşlü Heinrich Böll ve Frederic Ebert gibi bütün vakıfları zan altında bırakıyor. Başına büyük iş aldı bu Hablemitoğlu. Alman vakıfları tümden birleşip tutacakları avukatlarla bu meczubun hayatını karartacaklardır. Bizim medya ise bu meczubu pazarlama peşinde, komplocu şahsa tüm gazetelerde ve tv’lerde yer veriyorlar, bu ülke inanılır gibi bir ülke değil. Hablemitoğlu bence Vural Savaş’ın 2002 modeli olarak  piyasaya sürülmüş bir arkadaş olup, belediye itlaf ekiplerine duyurulur, zira ulusalcı kuduz vakaları gün geçtikçe halkımızı tehdit ediyor. Tanıl” (80).

İnternet ortamında faaliyet gösteren fethullahçıları deşifre etmenin en kestirme yolu, hocaefendilerini ya da Said Nursi’yi ad vererek, açıkça eleştirmektir. Sadece Türkiye’den değil, dünyanın neresinde fethullahçıların okulu, dersanesi varsa, buralardan eşzamanlı  tepkiler yağacaktır. Bu müritlerin bir diğer ortak yönü de, tamamının hocaefendilerini övdükten sonra, “ben fethullahçı değilim ama ...” diye başlayan, kendilerini alalama gayreti ve çabası içine girmeleridir. Bugüne kadar, bir tek fethullahçı, dürüstlük gösterip, gerçek kimliğini kabullenmemiştir. Bu olgu, takiyye denilen dinsel kılıflı sahtekârlık ve ikiyüzlülüğün, fethullahçıların adeta iliklerine işlediği sonucunu ortaya koymaktadır. Fethullahçı istihbaratçıların, internet ortamındaki tartışmalarda hasımlarını etkisizleştirme yöntemleri arasında, kendi müritlerine, hasımlarına ait başta telefon numaraları, iş ve ev adresleri olmak üzere, her türlü kimlik bilgilerini aktarmak da bulunmaktadır. Bu durumda, hasım kişiyi korkutmaya ve caydırmaya yönelik hakaret ve tehditleri içeren binlerce elektronik posta, mektup gönderilmekte; tehdit ve küfür telefonları günlerce, bazen haftalarca sürmektedir. Kendi deyimleriyle, Risale-i Nur tedrisinden geçtiği, hocaefendilerinin kasetlerini yüzlerce kez hıfzettiği anlaşılanlar, bir başka ifadeyle, “imam” ya da “abi” denilen statüye yükselenler, tehditlerinde amiyane tabirlerden kaçınarak daha ziyade, nispeten terbiyeli (!) biçimde dinsel temaları kullanmaktadırlar. İşte, bunlardan bir örnek:

“Size selam veremiyorum, çünkü Allah dostlarına dil uzatan birisine selam verilmez. Sitenizde yer alan nursuzlar diye adlandırdığınız F. Gülen hoca efendimizi böyle bir şeyle kötüleyemezsiniz. Sizden iğreniyorum, yaptığınız çok yanlış ve düşüncesiz bir şey. Aklınızı başınıza alın, bu bir tehdit filan değildir, sadece uyarmadır. Herkesin kendi dinini yaşamaya hakkı var, İslamiyeti yayma hakkı var. Varisler diye yazdığınız bölümde F. Gülen’i o kadar kötülemektesiniz ki, size yazıklar olsun.Utanın, sizi Rabbime ediyoruz. Yaptığınız şeylere çok dikkat edin, belki bir gün çok korkunç bir şey ile karşılaşabilirsiniz. Korkmayın, hocalarımız Fethullah Gülen, M. Esad Coşan ve Musa Topbaş ve diğer hocalarımızın bizlere verdiği islam terbiyesi devam edecek ve ettikçe islamiyet inşallah çok büyüyecektir ve siz de o zaman göreceksiniz ne olacağını. Siz benim sevdiğim insanları kötülüyorsunuz, ben ve benim gibilerin adına size sesleniyorum, biz de sizi kötülüyoruz. Sizin yazdıklarınızın yanında benim bu mailim, hiç kötü diyecek şekilde değildir, iyi düşünürseniz tabii ki.Geri bir mail yazmak istiyorsanız, birgenclik@hotmail.com’a gönderebilirsiniz. Bu yazdığım  mailin sizden tepkisi ne olursa olsun korkmuyorum, siz islamiyet ne demek bilmezsiniz ama bir gün herkese apaçık gösterilecek, eyvah diyecek herkes ama iş işden geçmiş olacak. Uğur Top (81).

Fethullahçı istihbaratçılar, ayrıca, hasım kişilerin adreslerini kullanarak, sahte mesajlar gönderme konusunda da epeyce deneyim kazanmışlardır. Şayet Cumhuriyetimizin bu en tehlikeli örgütü ile mücadele ediyorsanız, diğer alanların yanısıra, internet ortamında başınıza gelebilecek tüm olumsuzluklar hakkında önceden bilgi sahibi olmanız ve önlemlerini almanız gerekecektir...

 

 

Ç.E.V. VE FETHULLAHÇI İSTİHBARATÇILARIN PLANLI OPERASYONLARI

 

Yukarıdaki dezenformasyon belgesinden umdukları tepkiyi ve sonucu alamayan fethullahçı istihbaratçılar, bu defa taktik değiştirerek, Çağdaş Eğitim Vakfı’na adam yerleştirmişlerdir. “Alevi inançlı bir Atatürkçü” olarak kendini tanımlayan ve bilahare gerçek adını kullanmayan bir komiser, elinde M.İ.T.’na ait belgelerle birlikte Vakfa gelerek, yardım taahhüdünde bulunmuştur.  Kısa bir süre içinde “mutemet” konumuna gelen fethullahçı istihbaratçı, Vakfın faaliyetlerini yönlendirirken, Vakıf Başkanı Gülseven Yaşer ile görüşmelerini de gizli-görüntülü kayda almıştır. Kendisine duyulan güveni pekiştirme sürecinde, 14.4.2002 tarihinde Gülseven Yaşer’in evinin kimliği belirsiz kişilerce kurşunlanması olayı ile de yakından ilgilenen (!) komiser, sonuçta hazırlanan ve sadece şeriatçı çizgide yeralan  kanallarda yayınlanan dezenformasyon programı ile deşifre olmuştur (111). Sözkonusu programda Gülseven Yaşer’e isnat olunan iftira, PKK’ya yardım ve yataklık yapmaktır. Aşağıdaki belge, fethullahçı istihbaratçıların, kişiye (hasma) yönelik planlı istihbarat operasyonunun belli başlı evrelerini gösterme açısından önem taşımaktadır. İşte, Gülseven Yaşer’in İçişleri Bakanlığı’na ve İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne, “Bayram Özbek isimli emniyet mensubu hakkında” yaptığı suçduyurusu ve başına “getirilenler”:

“Yurt çapında yayın yapmakta olan IŞIK TV Kanalında 04 Mayıs 2002 tarihinde saat 23.00’te ‘Özel Haber’ olarak bir program yayınlanmıştır. Bu programda yer alan gizli çekimle gerçekleştirilen şahsıma ait konuşma ve görüntüler, çarpıtılarak montajlanmış şekilde Samanyolu TV ve Kanal 7 Televizyon Kanallarında muhtelif tarihlerde gösterildiği gibi, Zaman Gazetesi’nin 07.05.2002 tarihli nüshasında da aynen yayınlanmış ve benim bir arkadaşımla yaptığım görüşme olarak kamuoyuna yansıtılmıştır.

Bu program ve içeriğinden, 06 Mayıs 2002 tarihinde Ankara 2 No.lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 2000/124 esas sayılı dosyasında, Sanık Fethullah Gülen ile bağlantılı olarak görülen davada, Sanık Vekillerinin Mahkeme’ye bant ve çözümünü sunmaları ve şahsım hakkında asılsız değerlendirmelerde bulunmaları üzerine haberdar olunmuştur.

Aşağıda açıklanacak olgularla birlikte değerlendirildiğinde, gerek haberin veriliş biçimi, gerekse de duruşma esnasında Sanık Vekillerince dosyaya kaset ve bant çözümlerinin sunulması, ertesinde de ‘Şehit Aileleri de kullanılarak suç duyurusunda bulunulması’, amacın manipülasyon olduğunu, Mahkeme’nin yanıltılması ve kamuoyunda şahsım hakkında husumet yaratılması kasdıyla haberin yayınlandığını somutlamaktadır.

Zira, Anayasal laik düzeni ortadan kaldırarak şer’i hükümlere dayalı bir düzenin hakim kılınması için çalışmalar yürüttüğü iddiasıyla hakkında dava açılan Sanık Fethullah Gülen’in yürüttüğü çalışmalara karşı çıkılması ertesinde, bu grubun şahsıma karşı yönelttiği ilk gerçek dışı iddia bu olmamakla birlikte, koruma verilmesi istekleri de dahil olmak üzere, ilgide bir kısmı aktarılan İstanbul Valiliği’ne sayısız müracaatlarda bulunulmuştur.

Şahsım ve Başkanlığını yapmakta olduğum Çağdaş Eğitim Vakfı’na yönelik yasadışı oluşumlara karşı İstanbul Emniyet Müdürlüğü nezdinde 28 Kasım 2000 tarihinde yapılan başvuru ertesinde, halen İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü Değerlendirme Bölümü’nde görevli komiser rütbesindeki Bayram Özbek isimli emniyet mensubu, resmi kimliğini de göstererek şahsıma müracaat etmiş ve son olarak evimin kurşunlanması da dahil olmak üzere, Vakıf ve şahsıma yönelik yardımcı olacağını ifade etmiş ve kendisiyle kişisel görüşmelerde bulunulmuştur.

Tüm bu süreçte, çalıştığı bölümde de kendisinin izlendiği konusunda beni ikna ederek, resmi kimliğinin yerine ‘Hayri veya Mesut Öz’ olarak kendisine hitap edilmesinin uygun olacağını bildirmiş, kendisine Vakıf çalışanlarından birisi adına kayıtlı ve ‘0555.3477675” nolu cep telefonu verilerek görüşmeler bu telefondan yapılmış ve internetten e-mail adresi olarak da ‘hayricanoz@e-kolay.net’ kullanılmıştır.

Benimle görüşen ve aşağıda açıklanacağı üzere şahsımla ilgili açıkça provokatör bir tertibin içerisinde yer alan Bayram Özbek isimli İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde görevli bu kişi, benimle yaptığı görüşmeyi gizli kameraya almış, bu görüntüyü yukarıda belirtilen IŞIK TV televizyon kanalına vermiş ve istenilen yerlerin montajlanarak yayınlanmasını sağlamış ve kamuoyunda PKK için faaliyet gösteren bir kimse olarak şahsımın tanıtılmasına neden olmuştur.

Zira, ekte sunulan kaset izlendiğinde görüleceği üzere, kişilik haklarımı doğrudan rencide edici bir üslupla, kasten bu kişinin beyanları yayında ön plana çıkartılmış olup, amaç, tarafımdan bizzat ifade edilmeyenlerin bu kişiye ifade ettirilmesi ve ertesinde de bu görüşleri tasvip etmişçesine kamuoyunun husumetinin tarafıma yöneltilmesidir.

Bu duruma bir örnek verilmek gerekirse, resmi görevli bu kişinin kendisi ‘Diyelim ki bunları ayarladık, aleyhte konuşturduk’ derken, Spiker bunu benim tarafımdan söylenmiş gibi aktarabilmiş ve bu gerçek dışılığa tüm yazılı ve görsel basında bilinçli olarak yer verilmiştir.

Resmi sıfata haiz bu kişinin Vakfa gelişine ve resmi kimliğini gösterdiğine ve bu kişinin emniyet mensubu olduğuna Vakıf çalışanları ile birlikte birçok kimse tanıklık etmeye hazır olup, Çağdaş Eğitim Vakfı’ndan burs alanlardan iki kişinin PKK ile temasta olabileceğinin bu kişi tarafından bildirilmesi üzerine, öğrencilerin bursları kesilmek üzere, üniversite ile temasa geçilmiş, üniversitenin kendilerinde böyle bir bilgi bulunmadığını bildirmesi üzerine, Cumhuriyet Savcılığı’ndan öğrencilerin adli sicil kayıtları istenmiş, gelen kayıtlarda böyle bir bilgiye rastlanmadığı; Çağdaş Eğitim Vakfı, Yüksek Öğrenim Burs Komisyonu tarafından saptanarak, tutanakla ÇEV Yönetim Kurulu’na bildirilmiştir. Vakfımız uzunca bir süredir şehit ailelerimizin çocuklarına öğrenim bursu vermektedir ve kurulduğundan beri bölücü ve dinci terörle mücadele etmektedir. Buna rağmen gerek TV yayınlarında gerekse de hiçbir araştırma yapmaksızın Zaman Gazetesi ve bazı basın organlarında, adeta PKK’lılara burs verildiği iddia edilebilmiştir.

Başkanlığını yapmakta olduğum Çağdaş Eğitim Vakfı’nın Milliyet Gazetesi ile birlikte 28 Ocak 2002 tarihinde düzenlediği ‘Uluslararası Eğitim ve Terör’ Sempozyumunun danışmanlığını da bu kişi,  emniyet mensubu sıfatıyla yapmış ve katılmıştır.

Kaldı ki, konuşmaların öncesine ve sonrasına yer verilmeyerek ve cümlelerin anlamını değiştiren kelimeler montajlanarak, resmi sıfata haiz bir kimse tarafından gizli çekimle kameraya alınan ve salt bu Emniyet mensubunun kendi ifadelerine dikkat çekilen konuşmalar ile gizlice dinlenen telefon konuşmaları çözümleri, kamuoyuna PKK ile irtibatlı olduğum şeklinde sunulmuş ve  neticede 06 Mayıs 2002 tarihli Ankara 2 No.lu DGM’nin 2000/124 Esas sayılı dosyasındaki yargılamada da Sanık Vekilleri bant çözümünü buna kanıt olarak göstermişlerdir.

Bu Emniyet mensubu bağlantılı  yayınlar, o denli yönlendirilmiştir ki, Bakanlığınız ve Vakıflardan sorumlu Devlet Bakanlığı tarafından yanıtlanmak üzere İstanbul Bağımsız Milletvekili Azmi Ateş tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne soru önergesi verilerek, Başkanlığını yapmakta olduğum Çağdaş Eğitim Vakfı tarafından PKK’lılara burs verildiği gündeme getirilmiş ve yanıt istenmiştir.

Öte yandan, yine bu gizli çekimle alınan bant kaydı ve yapılan haberler kaynak gösterilerek, PKK’lı öğrencilere burs verildiği iddiasıyla hakkımda Ankara DGM Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunulmuştur.

Ankara 2 No.lu DGM’nin 2000/124 Esas sayılı dosyasında, Sanık Fethullah Gülen bağlantılı cemaatin tüm yurt çapındaki etkinliklerinin ötesinde Emniyet Genel müdürlüğü nezdinde de ne denli etkin olduklarına dair resmi belgeler mevcut olup, bir emniyet mensubunun salt bu cemaatin faydalanması için adeta bir ajan olarak hareket etmesi, resmi sıfatından yararlanarak yaptığı özel görüşmeleri gizlice kameraya alması ve telefon görüşmelerini kaydetmesi, konuşmaları bilinçli olarak yönlendirmesi ve daha önemlisi bu bant çözümlerini duruşma tarihinden önce servis etmesi, Bakanlığınız personeli resmi sıfata haiz bu kişi hakkında gerekenin yapılmasını zorunlu kılmaktadır. Bu bant çözümü ve yayınlanan haberlerin bu bağlamda ele alınması ve değerlendirilmesinin, ulusun geleceğinin karanlığa teslim edilmemesi yönünde yarar olacağı açıktır.

Yayınları yapan televizyon kanalları ve Zaman Gazetesi hakkında tazminat davaları açılmış olup, bu konudaki gerekli tüm yasal girişimler en üst düzeyde yapılacaktır.

Yazılı ve görsel basında yer alan yukarıda aktarılan iddiaların aksine, PKK ve bölücü terör karşıtı çalışmalarımla tanındığım gibi, dinsel rant peşindekilerin amaçlarına ulaşmak için her türlü olanağı sundukları geleceğin teminatı olan gençlerin Atatürk devrimlerine bağlı, laik, yurtsever bir eğitim alması için çaba gösteren Çağdaş Eğitim Vakfı’nın da Başkanlığını yürütmekteyim.

Açık olan husus, başlangıçta IŞIK TV’de ve ertesinde diğer televizyon kanalları ile bir takım basında yer alan haberler üzerine, bu televizyon kanalları ve Zaman Gazetesi’ne hemen ertesi gün 07.05.2002 tarihinde Noter’den ihtarnameler keşide edilmiş olmasına rağmen, hakkımda yayınlara devam edilmiş ve ‘Aziz Şehitlerin Yakınları’ dahi bu tertibe bilinçli olarak alet edilmiştir.

İhtarnamelerin keşide edilmesi ertesinde, Bayram Özbek isimli bu kişi aynı telefondan yeniden arayarak, yayınlanan kasetlerin ve görüntülerin kendisi tarafından çekilmediğini bildirmiş olup, sözkonusu telefon numarası hakkında gerek aramalar gerekse de aranan yerler konusunda araştırma yapıldığında tüm gerçeklik ortaya çıkacaktır.

Halen İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü Değerlendirme Bölümü’nde görevli Bayram Özbek isimli Komiser hakkında Bakanlığınız tarafından gereğinin yapılmasını saygılarımla talep ederim. Gülseven Yaşer-Çağdaş Eğitim Vakfı Başkanı” (112).

Planlı operasyonun sonuçları, Zaman gazetesinde adeta “sevinç çığlıkları” biçiminde yer alırken, Fethullah Gülen’in avukatları da, montaj kaset ve çözümlerini Ankara 2 Nolu DGM Başkanlığı’na sunmuşlardır (113). Anılan Mahkemede 1.7.2002 tarihinde yapılan duruşmada, Mahkeme Heyeti, sanık avukatlarının talepleri doğrultusunda, İstanbul DGM Başsavcılığı’nca Ç.E.V. hakkında başlatılan soruşturma evraklarının getirtilmesine karar vermiştir (114).

Ç.E.V. hakkında “Şehit Aileleri” (33 kişi) adına Av. Mehmet Emin Bağcı tarafından yapılan suçduyurusu, planlı operasyonunun ikinci evresini oluşturmuştur (115). Bu yolla, PKK’ya karşı haklı bir biçimde duyarlı olan kamuoyunun tepkilerinin, Ç.E.V. Başkanı’nın şahsında, tüm Fethullah Gülen karşıtlarına yöneltilmesi amaçlanmıştır. Operasyonun bu ikinci evresinden hedeflenen amaç nettir: Abdullah Öcalan’ı gündemden düşürmek isteyen PKK’lılar, Fethullah Gülen’i gündeme çıkararak muratlarına ermişlerdir!.. Bir başka deyişle ve düz mantıkla, Fethullah Gülen’in düşmanları, PKK’lıdır!.. Bu kapsamda, Ç.E.V.’nın Başkanı Gülseven Yaşer de PKK’lıdır!..

Emniyet makamları açısından, “Şehit Aileleri”ni kullanarak, onların haklı ve tertemiz duygularını sömürüp kışkırtanlar, konunun T.B.M.M.’ne taşınmasını sağlayanlar, sahte isim ve imza ile ya da isimsiz ve imzasız olarak ihbarda bulunanlar, bunların Vakıflar ve Maliye ayağında yer alanlar, belki bir anlam ifade etmeyebilir. Ya da organize bir suç örgütü, yasadışı bir dinsel oluşum olarak algılanmayabilir. Bunu bir dereceye kadar anlayış ve hoşgörü ile karşılamak da mümkündür. Ancak, evi kurşunlanan, sürekli ölüm tehditleri alan ve can güvenliğinin sağlanması için  koruma talebiyle resmi başvuruda bulunan; buna karşılık Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Bahriye Üçok, Muammer Aksoy örneklerinde olduğu gibi koruma tahsis edilmeyen; sonra da komiser rütbesinde bir emniyet görevlisi tarafından –devlet çıkarı ya da güvenliği için değil, cemaat çıkarı için- tuzağa düşürülmeye çalışılan bir Cumhuriyet aydınına karşı, Emniyet makamları taraf mı olmalıdır, yoksa seyirci, hatta karşı mı durmalı, sorusu mutlaka irdelenmelidir. Fethullah Gülen’e 1996’dan itibaren resmi koruma tahsis eden ve hatta A.B.D.’ne zorunlu hicreti sırasında yanında resmi korumasını götürmesine de izin veren, süresini uzatan Emniyet makamları, bu olayda ne yapması gerekirken, ne yapmıştır? İşte, bu sorunun acı yanıtları:

 Türk ulusunun verdiği vergilerle maaş alan; Türk Devleti tarafından yetiştirilerek komiser rütbesi ve üniforması verilmiş; Türk Devletinin ve vatandaşlarının güvenliğinden birinci derecede sorumlu; kamu güvenliği için canını feda etmeye yemin etmiş bir Emniyet mensubu kalkıyor, yasadışı bir dinsel yapılanmayı koruma uğruna, devleti ve rejimi savunan bir Cumhuriyet aydınına tuzak kuruyor, bir başka ifadeyle emniyeti suistimal ediyor... Bu olay, bırakalım bir Batı ülkesini, sömürge konumundaki bir Afrika Devleti’nde bile olsa, zanlının suçu sabit oluncaya kadar, yargılama sürecinde açığa alınır, bu arada işbirlikçileri soruşturulur, bulunur ve gereği yapılır. Ya bizde? Sözkonusu komiserin, Emniyet içinde başka işbirlikçileri olabileceği hususu hiç araştırılmış mıdır? Aksine, işbirlikçilerin açığa çıkarılması yerine, bunların mağdurun üzerine daha da baskı uygulamalarına, zan altında bırakılmalarına -halk deyimi ile- çanak tutulmuştur. Nasıl mı?

3.3.2.2.   GÜVENLİK ŞUBE MÜDÜRLÜĞܒNDE  İFADE ALMA-SORGULAMA TRAJEDİSİ

Çağdaş Eğitim Vakfı, IŞIK TV’de sözkonusu iftiranın yayınlanmasının ardından, Ç.E.V. Başkanı Gülseven Yaşer, ifadesi alınmak üzere, İstanbul Emniyet Müdürlüğü Güvenlik Şube Müdürlüğü’ne çağrılmıştır. 28.05.2002 Tarihinde ve saat 15.20’de alınmaya başlanan ifadede sorulan sorular, aklı başında her istihbaratçının -deyim yerindeyse- “saçını-başını yolduracak” biçimde seçilerek, Ç.E.V. Başkanı’na psikolojik yıldırma yöntemleri uygulanmıştır. Örneğin:

“SORULDU: Bayram ÖZBEK ile nerede, ne zaman ve nasıl tanıdınız?

Ayrıntılı bir yanıt verilmiştir.

SORULDU: Işık TV’de yayınlanan gizli kamera çekimlerini siz mi yaptınız, adıgeçen yayın kuruluşuna siz mi verdiniz?

Ayrıntılı yanıt, ifadeyi alan 2. Sınıf Emniyet Müdürünü (Emniyet müdür Yardımcısı) tatmin etmemiş olacak ki, ardından saptırma amaçlı bu soru gelmiştir. Ç.E.V. Başkanı, PKK gibi eli kanlı bölücü terör örgütlerinin yanısıra, yıllardır dağıtılması için savaşım verdiği, uğruna kurşunlanma dahil, her türlü maddi-manevi sıkıntı ve riske girdiği yasadışı fethullahçı yapılanma aklansın; Fethullah Gülen beraat etsin, Fethullah Gülen’in avukatlarına koz ve malzeme olsun, kendisine vatan haini yaftası yapıştırılsın diye, bu gizli çekimi bizzat kendisi yaptıracak ve şeriatçı TV kanallarına kendi eliyle verecek?!. Yine kendi eliyle kendini PKK’lı olarak ilan ettirecek, sonra da Emniyet Müdürlüğü ve DGM Başsavcılığı’nda bunu “itiraf” edecek?!. Bu nasıl bir algılama ve değerlendirme kapasitesi ve düzeyidir?!. Ç.E.V. Başkanı, anlaşılan sorgulayanın üniformasına duyduğu saygı ile yine de yanıt vermiştir: “Bunun teknik olarak sözü edilen çekimlerin benim tarafımdan yapılmasının mümkün olmadığı gibi, bu görüntülerin Işık TV’de yayınlanmasından sonra aleyhimde görsel ve yazılı basında çıkan haberler ve bu haberlerle bağlantılı olarak Ankara DGM Başsavcılığı’nın PKK’ya yardım ve yataklık ettiğim iddiasıyla suç duyurusunda bulunulması, benim vermiş olabileceğim iddiasını da ortadan kaldırmaktadır”.

SORULDU: Bayram ÖZBEK ile birlikte başkanlığınızı yaptığınız Vakıf tarafından kendisine burs verilen üniversite öğrencisi Ramazan Yıldırım adlı şahısla görüştünüz mü? Görüştü iseniz aranızda nasıl bir diyalog geçtiğini anlatınız.

Ç.E.V. Başkanı, bu yönlendirmeye açık soruya ayrıntılı yanıt vermiştir. Ancak, Komiser Bayram Özbek’in bu vakıfta özel görevli olduğu, öğrenci düzeyine kadar indiği, gerçekdışı isnatta bulunduğu, ifade alan görevlinin bilgisi dahilinde olduğu sorunun içeriğinden açıkça anlaşılmaktadır. Kod adı kullanan, M.İ.T.’na ait belgeleri deşifre ederek yayan, gizli çekim yapan, çevresindekileri gerçekdışı bilgilerle yönlendirmeye kalkışan, kısaca her türlü yasayı çiğneyerek vazife ve selahiyetlerini aşan, emniyeti her türlü ihlal eden bir komiserin durumu, ifade alan 2. Sınıf Emniyet Müdürü’nü hiç mi hiç rahatsız etmeyecek?!. Ve üstelik, bu komiserin iftiraları ciddiye alınarak, adıgeçen  emniyetçi tarafından mağdura soru olarak yöneltilecek?!.  Kaldı ki, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı’nın (Hazırlık No: 2002/1134) TAKİPSİZLİK kararında, Bayram ÖZBEK’in iddialarının asılsızlığı ve ifadeyi alanın da bu sorusunun dayanaksızlığı ortaya çıkmıştır.

SORULDU: Bayram ÖZBEK’in PKK’lı öğrencilere burs vermemeniz gerektiği yönünde tarafınızdan herhangi bir tavsiye oldu mu?

Daha önceki sorularda da bunun yanıtı verilmesine karşın, 2. Sınıf Emniyet Müdürünün, bu hususu algılamamakta ısrar gösterir bir tarzda, bu soruyla, yasadışı bir biçimde, yasal görevlendirme emri olmaksızın, legal bir kuruluş olan Ç.E.V.’na “sızan” malûm komiseri, “mazur gösterme”, “aklama” gayreti içinde olduğu kanısı doğmaktadır. İfadeyi alan görevli, İstanbul başta olmak üzere ülke içinde ve dışında faaliyet gösteren PKK, DHKP-C, TİKKO, Kaplancılar, Vahdetçiler, Hizbullahçılar, Fethullahçılar, Selamcılar vb. yasadışı örgüt ve yapılanmaları bilmek zorundadır. Bu bağlamda,  (E) Orgeneral Kemal Yavuz, (E) Orgeneral Atillla Ateş, (E) Orgeneral Nejdet Timur gibi PKK’ya karşı verilen fiili mücadelede bizzat yer almış komutanların Ç.E.V. yönetiminde ve danışmanlığı görevinde bulunduklarını, konuyla ilgili hemen herkes gibi, kendisi de bilmek konumundadır. Gülseven Yaşer, bu soruya da tekrar ve tekrar ayrıntılı yanıt vermiştir.

SORULDU: Vakfınızda gizli kamera ile çekilmiş görüntü kasetleri var mı? Varsa bu kasetlerden Bayram ÖZBEK’e verdiniz mi? Verdiyseniz bu kasetlerin içeriği ne idi? Bu kasetleri Bayram ÖZBEK’e verirken neyi amaçlamaktaydınız?

Bu sorunun -eski deyimle- “hikmet-i sebebi”, Vakıf Merkezi’nde daha sonra yapılacak polis aramasında anlaşılacaktır. Zira, arama sırasında nedense, Fethullah Gülen davasının Savcısı Nuh Mete Yüksel’e ait olduğu iftiraen iddia olunan gizli çekilmiş bir montaj kaset, polis memurları marifetiyle bulunmuştur (!). Vakıf Başkanı’nın yanıtı net ve kısa olmuştur: “ÇEV’de gizli kamera kullanılmaz. Gizli kamera çekimi yapılmaz ve yapılamaz. Gizli kamera çekimi ile yapılmış görüntü kasetleri yoktur. Bu şekilde bir kaset de kendisine verilmemiştir”.

SORULDU: Işık TV’de yayınlanan görüntü ve konuşmaları yalanlaması için Bayram ÖZBEK’e herhangi bir teklifte bulundunuz mu? Şu an hangi (GSM) telefon numarasını kullanıyorsunuz? Kullandığınız telefon sizin adınıza mı kayıtlı? Son bir senedir başka telefon numarası kullandınız mı?

Bu sorularla, ifadeyi alan 2. Sınıf Emniyet Müdürü’nün -deyim yerindeyse- niyetinin “üzüm yemek mi, bağcı dövmek mi” olduğu rahatça değerlendirilmektedir (116). Şöyle ki, Gülseven Yaşer, bu ifadeyi müşteki (şikâyetçi) sıfatıyla vermiştir. İfadeye konu, Bayram Özbek adında bir emniyet mensubunun ilişkileri ve bazı yasadışı girişimleri ile ilgili olarak verilen şikâyet dilekçesidir (117). Yaşer’in iddiaları, derhal üzerine gitmeyi gerektirecek önem ve aciliyete sahiptir. İfade tekniği açısından, soruların dilekçe çerçevesinde sorulması; soruların birbirini açması ve zincirleme yeni sorular doğurması gerekirken, bu yapılmamıştır. İfade alan görevli, tekniğe aykırı olarak önceden not alınmış soruları sormakla yetinirken, bu soruların dışına hiç çıkmamıştır. Sorularda, şikâyete konu Bayram Özbek adlı komiser lehine durum yaratacak “tuzak” hususlar yeralmıştır. Örneğin, şikâyet dilekçesinde, eski bursiyer Ramazan Yıldırım’ın adı hiç geçmediği halde, ifade alan 2. Sınıf Emniyet Müdürü bu konuda doğrudan soru yöneltmekle, “tarafsız” bir görüntü yerine, önceden “doldurulmuş”, “güdümlenmiş” bir görüntü çizmiştir. Aynı şekilde, bir Vakıf Başkanı’nından burs verdiği onbini aşkın öğrenciden biri ile “görüşüp-görüşmediği”ni sormakla ve şayet bu görüşme olmuşsa ne konuşulduğunun anlatılmasını istemekle, sadece abesle iştigal değil, müştekiyi “zan” altında bırakacak bir plana dahil olduğu kanısını uyandırmıştır. Yukarıdaki sorularla, kısa süre sonra Vakıf binasına yapılacak polis baskınının ön gerekçeleri de elde edilmeye çalışılmıştır. Keza, “Vakfınızda gizli kamera ile çekilmiş görüntü kasetleri var mı?” sorusu ile müştekinin adresi hedef olarak gösterilmiştir. Aynı zamanda, polis araması sırasında nedense bir anda “ortaya çıkıveren”, “elleriyle koymuşçasına bulunan” ve Nuh Mete Yüksel’e ait olduğu iddia edilen her karesi montaj kasetin mevcudiyeti ve bulunuş öyküsü, yine aynı polis memurları tarafından vakıf kütüphanesinde bir dakika içinde “elleriyle koymuşçasına bulunan” kayıtsız-kaşesiz yasadışı yayınların mevcudiyeti ve bulunuş öyküsü gibi hususlar, ifadeyi alan Emniyet Müdür Yardımcısının sorularıyla asla çelişmemiştir. “Şu an hangi (GSM) telefon numarasını kullanıyorsunuz? Kullandığınız telefon sizin adınıza mı kayıtlı? Son bir senedir başka telefon numarası kullandınız mı?” soruları ise, ancak bir zanlıya sorulabilecek sorular arasındadır; bu konumdaki bir müştekiye asla değil!.. Sorudan, Ç.E.V. Başkanı’nın kullandığı GSM telefonlarının önceden detay sorgulaması yapılmış olduğu anlaşılmaktadır. Kendisinin, kimlerle, kaç defa ve hangi süreyle konuştuğu, zaten bu detay sorgulamasında -ki yapılmışsa-  mutlaka saptanmıştır. Gülseven Yaşer, bu soruyu olumlu yanıtlamış olsaydı, bu defa detay sorgulamalarındaki bilgiler masaya yatırılacak, örneğin Yaşer’in Fethullah Gülen davasını  “etkilemek”  için kimlerle ne sayıda konuştuğu ve bu konuşmalarda geçen diyalogları anlatması istenecekti. “Bu bilgiler nereden alındı?” sorusuna da, hiç şüphesiz  “kendisi verdi” denilecekti. Kısaca, teknik olarak ifadenin böyle “tuzak” nitelikli, önceden kalıp olarak hazırlanmış sorularla alınması, doğru, objektif ve de  etik değildir. Sonuç olarak, bu ifadede soru bağlamında müştekinin  “ikrarı” ve “itirafı” amaçlanmıştır. Cumhuriyetin tüm temel değerlerine, Atatürk ilke ve devrimlerine, devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliğine, laik hukuk sistemine sıkı sıkıya bağlı nadir bir sivil toplum kuruluşu olan Çağdaş Eğitim Vakfı’na “sızan” ve zincirleme suç işleyen Komiser Bayram Özbek hakkında açılacak soruşturmanın derinliğini arttıracak sorulara ise maalesef yer verilmemiştir.

Devlet ve vatandaş güvenliğinden birinci derecede sorumlu olanların sergilediği bu tutum ve davranış ile görüntü, ister istemez tüm bilinçli vatandaşlarda, umutsuzluk, karamsarlık, yeis gibi duygulara neden olmaktadır...

3.3.2.3.   ÇAĞDAŞ EĞİTİM VAKFI’NDA POLİS ARAMASI

Fethullahçı istihbaratçıların planlı operasyonunun üçüncü evresinde, yargı-kolluk gücünün birlikte harekete geçirilmesi yer almaktadır. Ç.E.V. Başkanı Gülseven Yaşer’in, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı’na ifade vermesi, süreci durdurmaya yetmemiştir (118). Sonuçta, İstanbul 6 Nolu D.G.M. Başkanlığı, Müteferrik No. 2002/288, Hazırlık No. 2002/1134 kararla, “CMUK. 94-103 maddesi uyarınca usulüne uygun olarak GÜNDÜZLEYİN BİR DEFAYA MAHSUS OLMAK ÜZERE ARAMA YAPILMASI” hususunu Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’ne tevdi etmiştir (119).

Bundan sonrasını, yani kimi emniyet mensuplarınca sergilenen  mizanseni, polis marifetiyle gerçekleştirilen aramanın başından sonuna kadar içinde bulunan Ç.E.V. Genel Müdürü Gülşen Can, 3.6.2002 tarihli durum tespit raporunda şöyle anlatmaktadır:

“03.06.2002 Tarihinde sabah saat 9.30 sularında, T.C. Maliye Bakanlığı İstanbul Defterdarlığı Boğaziçi Bölge’den, Yavuz Oğuz ve Mustafa Güneş isimli kişilerce yoklama yapılmış olup, ekteki tutanak imzalanmıştır. Bu kişiler Vakıftan daha ayrılmadan, sayıları 20’ye yakın, ve aralarında daha önce misyonerlik panelimize de katılmış olan Siyasi Şube’den Komiser Murat’ın da bulunduğu İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nden bir ekip, ekteki arama izni ile birlikte gelip Vakıfta arama yapacaklarını söylediler. 5 Katlı Vakıf Binasının ayrı ayrı gruplarca (herkes kendi konusuna göre) aranması gerektiğini belirtip, derhal bodrum kata inmek istediklerini bildirdiler. Çok kısa bir sürede bütün katlara dağıldılar. Kütüphanenin ve odamın bulunduğu katta görevli olarak benden başka kimsenin olmaması nedeniyle, dağılmış olan kişileri takip etmem çok zordu.

Derhal Ankara’da bulunan Vakıf Başkanı’mıza ve Av. Suat Ballar’a haber verdim. Yönetim kurulu Üyelerimizden Arif Sönmez ve Bike Karaduman hemen geldiler. Av. Arif H. Bildik de bir süre sonra geldi. Emniyet mensupları ile birlikte Vakıflardan Melih Güler de araştırmaya  katıldı.

Kütüphanemiz aranırken ben o sıralarda Başkanımızın odasını denetleyenlerin yanında idim, aşağıya çağrıldım ve bazı PKK yanlısı el broşürleri ile 2 adet A. Öcalan’ın kitaplarından bulunduğunu iddia ettiler. Bunları ilk kez gördüğümü ve üzerinde ayrıca ÇEV kitaplığının kaşesinin bulunmadığını ve bu kitapların kitaplığımızla bir ilgisinin olmayacağını belirttim. Bana ‘kapı kapalı idi, sizin denetimimiz sırasında yanımızda bulunması için görevlendirdiğiniz arkadaşınız kapıyı açtı, o da gördü bunlar burada idi’ dediler ve inanılmaz hırçın ve suçlayıcı bir ifadeleri vardı. Arzu da kapıyı kendisinin açtığını söyledi, oysa ki sabah saat 9.00’da her zaman olduğu gibi kapı benim tarafımdan açılmıştı. O sırada yine aynı katta emniyetten 7 veya 8 kişi görevli bulunuyor idi, benim odamın kapısı açıktı hatta bir görevli de benim odamda gazete okuyor idi. Bizden ise Kütüphanedeki Arzu dışında hiç kimse yoktu.

Bir süre sonra başka bir görevli benim odamdaki kitapları araştırırken, ÇEV ve Otopsi yayınlarının bulunduğu az sayıdaki kitabın arasından ‘bu ne’ diyerek PKK Gerçeği ve Apo olarak anımsıyabildiğim bir kitap uzattı, hayatımda ilk kez gördüğüm bir kitap olduğunu söyledim, ayrıca daha geçen hafta bir kitap aramak için yeni elden geçirmiş idim o rafı. Sonuçta durum o kadar gerçek dışı gibi ve komik idi ki Komiser Murat vakfa gelen öğrencilere daha çok dikkat etmemiz gerektiğini, bu öğrencilerden birinin de gelip bu kitapları o rafa yerleştirebileceğini söyledi. Daha sonra odama gelen Melih Güler, ki tavrı Emniyet Mensuplarınınkinden de daha itici idi, Yönetim Kurulu kararlarını ve üzerinde American Board yazılı bir dosyayı (içinde çocuk kulübü ve yaz okulları projesiyle ilgili bilgilerin bulunduğu) aldı... Ayrıca her türlü özel evraklarım da tetkik edildi.

Başkomiserin izni olmadan dışarıya hiç kimsenin çıkamayacağını, ayrıca dışarıdan da hiç kimsenin içeriye giremiyeceğini söylediler. Bu arada bir grup, ÇEV Yönetim Kurulu Başkanının odasında hem maç seyrediyor hem de evrak inceliyorlardı. Akşama doğru Muhasebeye çağrıldım ve yeşil bir CD gösterdiler. Bunu kasaya kim koydu diye sordular. İlk kez gördüğüm CD’nin çok önemli olduğunu söylediler.

İşlerinin ne zaman biteceğini sorduğumda, sizi kendi mekanınızda misafir ediyoruz aksi takdirde sizi emniyette tutacaktık dediler. Bütün aldıkları evraklar kolilendikten sonra bir zabıt tutuldu. Sözü edilen kitapların zapta geçerken ÇEV Kaşeli olmadıklarını belirtilmesini istedim, ‘bunu daha sonra savunmanızda belirtirsiniz şimdi bunu imzalayın yoksa bizimle emniyete gelirsiniz’ dediler.

Dışarıda bekleyen basın mensuplarına biz vakıf zarar görsün istemiyoruz, bu nedenle hiçbir açıklamada bulunmayın bizler kimselere bir şey söylemiyoruz dediler, ancak hepsi dağıldıktan sonra saat yedi buçuk sularında vakfa gelen basın mensupları PKK yanlısı yayınlar varmış polislerden duyduk, dediler. Av. Arif Beyle birlikte kendi aramızda bir zabıt tuttuktan sonra arkadaşlar saat dokuza doğru vakıftan ayrıldı” (120).

Mizansenin daha iyi anlaşılabilmesi için, normal olarak arama boyunca binada bulunan Ç.E.V. çalışanlarının ifade tutanaklarının da bilinmesi gerekmektedir. İşte, bunlardan biri olan Arzu Miroğlu’nun ifadesi:

“03 Haziran 2002 günü saat 11 sularında masamda çalışırken, Sn. Emine hm. Tarafından 2. kata çağrıldım. DGM tarafından mahkeme kararı ile vakfımız aranacağı ve benim Kütüphane aranırken hazirun olarak bulunmam istendi. Merdivenlerden inerken 2 kişinin kütüphane kapısında beklediğini gördüm ve kapıyı iterek kütüphaneye girdik.

Bir polis sol, diğer polis sağ tarafa yöneldi. Sol tarafa yönelen adının İlker olduğunu  zannettiğim komiser aramanın birinci dakikasında Abdullah Öcalan’ın Halk Ayaklanmasında Militan Kişilik isimli kitabından 2 adet ve bir takım yasa dışı örgütlerin bildirilerini buldu. Bana bu örgütleri tanıyıp tanımadığım soruldu. Tanımadığımı belirttim. Onlar PKK’nın iki örgütü olduğunu bir tanesinin PKK’nın askeri kanadı olduğunu, diğerinin siyasi kanadı olduğunu, mavi çarşı ve mısır çarşısı olaylarını bu örgütlerin yaptığını söyledi. Ne kadar profesyonelsiniz dediğimde: Biz ne aradığımızı çok iyi biliyoruz dediler. Bu işlerle hiçbir ilgimiz olmadığını bu kitap ve belgeler ile ilk kez karşılaştığımızı söyledim. Ağaçtaki öğrencilere bakılırsa çok tanıdık simalar olduğunu söylediler.

Bulunan Abdullah Öcalan’ın kitabında bizim kaşemiz olmadığının ve bulunan bildirilerin tarafımdan ilk kez görüldüğünün daha önce bunların burada olmasının mümkün olamayacağını söyledim. O zaman biz mi koyduk onu mu demek istiyorsun dediklerinde: Hayır burası herkese açık bir kütüphane, belli ki birileri tarafından kasıtlı konmuş diye söyledim. Bu ibarelerin Avukatımız Sn. Arif Bey tarafından da tutanağa şerh konması istendi ancak görevliler bunların tutanağa yazılamayacağını, onları savunmada söylersiniz dediler. Tutanağı imzalamazsam kesinlikle göz altına alınacağımı 4 güne kadar içerde kalabileceğimi söylediler. Bunun üzerine korktum ve imzaladım” (121).

Mizansenin bir başka boyutunu, CD’ler ile ilgili olanını da, yine bir başka Vakıf çalışanı Emine Macun, ifadesinde şöyle yansıtmaktadır:

“03.06.2002 Günü sabah 10.30-11 sularında Gn. Müdürümüz Sn. Gülşen Can tarafından giriş katına çağrıldım. Aşağıda 15-20 görevli bulunuyordu. Vakfımıza DGM Mahkemesi kararınca aranacağı söylendi. Görevli bir kişi her odaya bir hazirun eşliğinde arama yapacaklarını belirtti. Arzu arkadaşımızı 2. kattaki kütüphane odasına çağırdım, 2 görevli ile orada hazirun olarak bulundu. . İsmail arkadaşımız 2 kişi ile depomuza indi, biz de diğer görevlilerle 3. kata çıktık. Cem Bey 4. kattaki Vakıf Başkanımız Sn. Gülseven Yaşer odasına diğer yetkili arkadaşlarla çıktı. İnci hm. ve ben 3. katta bulunan muhasebe odasına birkaç arkadaşla girdik. Vakıflardan görevli Sn. Melih Güler bir görevli ile dolaplarımızdan dosyalarımızı, muhasebe defterlerini, çekmecelerimizden çıkan evrak ve disketleri odadaki bir masanın üzerine yığmaya başladı, daha sonra Sn. Melih Güler tarafından kasanın açılması istendi, kasayı açtım içindeki parayı birlikte saydık, bir kağıdın üzerine çıkan rakam not alındı ve parayı kasaya koydum, kasanın altında bulunan kilitli kısmı açmam istendi açtım, orada bulunan muhtelif zamanlarda yapılan etkinliklerimize ait video kasetleri, ana bilgisayarın disketleri, muhasebe disketleri, birkaç CD, kullanılmış ve kullanacağımız makbuzlar hepsini diğer evrakların bulunduğu masanın üzerine Melih Bey tarafından konuldu. Ayrıca vakfa ait 3 adet çek karnesi de diğer evrakların üzerine konuldu, bir süre sonra aşağıdan çağrılmam üzere çek karnelerini tekrar kasaya koymayı ya da tutanak tutmayı talep ettim. Melih bey bize güvenmiyor musun, dedi, tutanağın evraklarla bir tutulacağını söyleyerek çekleri tekrar kasaya koyabileceğimi belirtti. Akşam 6.30 sularında aşağıdan çağrıldım, bir görevlinin elinde 2 adet yeşil CD kılıflarında Ankara-Deniz yazılı, bana bu CD’lerin neler olduğunu, kim tarafından verildiği ısrarla soruldu, hiç görmediğimi, hatırlamadığımı söyledim. Hatırlamam gerektiği, suçlu duruma düşeceğim ifade edildi. CD’lerin kasadan çıkanların yanında bulunduğu söylendi. Daha sonra kütüphaneye indik, kütüphaneden bazı kitaplarla belgelerin bulunduğunu öğrendik. Bunları da ilk defa gördüğümüzü belirttik. Tutanak tutuldu, imzalamamız istendi, kabul etmediğimiz takdirde emniyete giderek ifade vermemiz gerektiği söylendi ve kasa tutanağının ayrı tutulacağını o zaman öğrendim, kasa tutanağı tutuldu ve bahsedilen 2 CD bunların arasına yazıldı. O arada 4-5 adet CD daha dikkatimi çekti, onları da daha önce görmediğimi söyledim. O CD’lerin Cem bey’in Batman Proje etkinliklerine ait olduğu ve Cem beyin odasından alındığı anlaşıldı ve tutanağa eklenmekten vazgeçildi. Tutanak Gülşen hm. Avk. Arif bey ve tarafımca imzalandı” (122).

Çağdaş Eğitim Vakfı, emniyet eliyle maruz bırakıldığı bu “anlamlı” operasyon karşısında, bir yandan hukuksal mücadelesini sürdürken, diğer yandan da kamuoyunu acilen bilgilendirmeye yönelik bir bildiri yayınlamıştır:

 “Çağdaş bir Türkiye’nin teminatı olan gençliğin, irticanın karanlık emellerine alet edilmemesi ve gelecekte karşılaşılabilecek olumsuzlukların engellenmesi amacıyla kurulan Çağdaş Eğitim Vakfı, cemaatlere karşı mücadelesinde bu tarihe kadar sayısız güçlüklerle karşılaşmış ve neticede bu gün vakıf merkezi bir komplonun sonucunda emniyet birimlerince aranarak, vakıf evraklarına el konulmuştur.

Emniyet birimleri arama gerekçesi olarak, ‘PKK’ya yardım ve yataklık yapılmasını’ gerekçe göstermişlerdir. Uzun süreden beri vakfımıza yönelik devam etmekte olan tertibin son halkasını teşkil eden bu ağır suçlamayı vakfımızın kabul edebilmesi mümkün değildir.

Son suçlama Işık TV televizyon kanalında 4 Mayıs 2002 tarihinde yayınlanıp, 6 Mayıs 2002 tarihinde Ankara 2 No.lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne sanık Fethullah Gülen vekilleri tarafından sunulan ve vakfımızın PKK’lılara burs verdiği iddiası ile ilgili olup, bu iddia İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde görevli fethullahçı bir emniyet mensubunun vakıfla irtibat kurarak gerçekleştirdiği ajan provokasyon tertibin ve dezenformasyon faaliyetinin sonucudur.

İlgililer hakkındaki tüm yasal haklarımız saklı kalmak üzere gerekli açıklamalar 4.6.2002 Salı günü saat 12.00’de Vakıf Merkezimizde kamuoyuna yapılacak olup, ‘stratejik denge’ aşamasında tertipler düzenleyerek ‘Cumhuriyetin temel değerlerinin değiştirilmesinde aktif faaliyete geçen irticaya karşı’, tüm Cumhuriyet aydınlarını göreve davet ediyoruz” (123).

Çağdaş Eğitim Vakfı’nın bu açıklaması, maalesef Basında yer bulmamıştır. “Çamur at, izi kalır” taktiği ile hareket eden fethullahçı istihbaratçıların  tüm hesapları, Milliyet Gazetesi yazarlarından Tuncay Özkan ile Star Gazetesi yazarlarından Saygı Öztürk’ün köşe yazıları ile bozulmuştur. Bir başka deyişle, Ç.E.V. üzerinde oynanan oyunlar, bu iki yazar tarafından kamuoyuna tüm çıplaklığı ile deşifre edilmiştir. İşte bunlardan Tuncay Özkan’ın yazdıkları:

 

“... Neden Çağdaş Eğitim Vakfı

Önce Çağdaş Eğitim Vakfı’nın başına örülmek istenen komployu anlatayım. Bu vakıf ilk olarak Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’yle birlikte Sadettin Tantan döneminde kapatılmak istendi. Bu kapatma oyununun arkasında kendi yazdıklarıyla bu vakfı ihbar eden İslamcı bazı gazeteler ve yazarlarının başlattığı kampanya vardı. Bunların kapanmasının istenmesindeki amaç şu, bu vakıflar Fethullah Gülen davasının itirafçı çocuklarını bulup ortaya çıkartan ve davanın açılmasında en etkin gücü oluşturan sivil toplum örgütleri. Bunları yok etmek için çabalamalarının nedeni bu. Ayrıca bu vakıflar, Gülen ve diğer İslamcı cemaatlerin el attığı burs verdiği her çocuğa gidip burs veriyorlar. Onlara Cumhuriyet devrimlerini ve aydınlanmayı anlatıyorlar.

Polis ajanı komploda

Kapatma davaları, üst üste gelen incelemeler sökmeyince, şimdi kumpasa polis içindeki adamlarını kattılar. Bunlardan İstanbul Emniyeti’nde Terörle Mücadele’de görevli bir komiser (B.Ö.) polis kimliğini kullanarak vakfa sızıyor. Sonra da önce Fethullah davasının itirafçı çocuklarının kimliğini öğrenip onların davadan vazgeçmesini sağlıyor, ardından da vakıfın dağıttığı burslardan alan iki öğrencinin PKK’lı olduğunu savlayarak bununla ilgili bir gizli kamera çekimi gerçekleştiriyor. Bu çekim İslamcı basında yayımlanınca, Ankara DGM soruşturma başlatıyor. Ama daha sonra görevsizlik kararıyla olayı İstanbul’a gönderiyor. Bu sırada İstanbul Emniyeti’ne yazılan bir arama yazısı ajan polisin bağlı olduğu Terör ile Mücadele ekiplerine ulaşıyor. Bunlar Vakfı basıyor ve ne ilginç, daha dün yayın yasağı konulan Nuh Mete Yüksel’e ait olduğu iddia edilen seks şantajı kasetlerinden buluveriyorlar. Abdullah Öcalan’a methiye kitapları ve yazılar buluyorlar. Yeni Şafak gazetesi de bunu haber yapmış. İyi de bu kasedi oraya koymadan önce Nuh Mete Yüksel’e gönderip şantaj yapanlar kim o zaman?

Nuh Mete Yüksel ile dün telefonla bir görüşme yaptım. Yüksel, Çağdaş Eğitim Vakfı ile ilgili olarak yapılanları ‘oyun içinde oyun’ diye nitelendirdi. ‘Bu vakıftaki aramadan çok önce bana bu şantajı yapmak istediler. Ama daha önce Çağdaş Eğitim Vakfı’nı katarak olayın yönünü, değerlendirilmesini ve algılamasını değiştirmeye çalışıyorlar. Bunların yaptıklarını görüyoruz. Yanlarına kalmayacaktır. Bunu yapanları tek tek bulup ortaya çıkartacağım. Bu yolla etkilemeye çalıştıkları davalar yargının şaşmaz terazisinde tartılıyor. Bir Nuh Mete Yüksel’i, Çağdaş Eğitim Vakfı’nı yok etmekle ne yapacaklarını sanıyorlar. Biz gideriz Cumhuriyet’e ve Türkiye’ye sahip çıkacak başka savcılar gelir. Türk adaleti bu oyunları, şantajları boşa çıkartır, kimse merak etmesin’ dedi.

Bir taşla iki kuş

Bir taşla iki kuş vuracaklar ya! Hem vakfı, hem de Nuh Mete Yüksel’i harcamış olacaklar. Akıllı adamlar değil mi? Bu komploda biri bana çıkıp polisin eli yok desin. O ajan provokatör polis şimdi açığa alındı. Müfettiş soruşturması başlayacak. Ama onun arkasından İstanbul terör ile Mücadele’ye sızan veya istihbarata sızan irticacı güçler ne olacak? Ankara’da ya da polisin merkez birimlerinde istihbarat ve diğer ünitelerde cirit atan bu irticacı polislere kim dur diyecek?

İrticacı polisler atakta. Bunların ortaya çıkartılması, bu komploların aydınlatılması için DGM savcılıklarını, İçişleri Bakanlığı’nı göreve çağırıyorum. Şimdi hiçbir terör ile Mücadele birimi ayağa kalkıp biz, Hizbullah ile mücadele ediyoruz demesin. Hizbullah ayrı, Fethullah ve diğer gruplar ayrı. Bunlarla da mücadele edin de görelim. Yoksa bu ülkede irtica yuvalarının polisi ele geçirmesinin önüne geçmek imkânsız olacaktır” (124).

Tuncay Özkan’ın yazdıkları, Emniyet Genel Müdürlüğü ya da İçişleri Bakanlığı tarafından hiçbir şekilde tekzip edilmemiştir. Tertibin anlaşılmasına rağmen, mağdur olan Çağdaş Eğitim Vakfı, kendini aklama çabalarını sürdürmeye devam etmiştir. Örneğin, montaj kasede yer veren TV kanallarına ve gazetelere noter kanalıyla açıklama gönderilmiş ve haklarında 100’er milyar TL manevi tazminat davaları açılmıştır (125). Diğer taraftan, Vakıf Avukatları, İstanbul 6 Nolu DGM Başkanlığı’na verdikleri itiraz dilekçesi ile usulsüz aramaya itiraz ederken, bu arama sırasında el konulan Vakfa ait tüm evrak, belge ve her türlü malzemenin iadesi talebinde bulunmuşlardır. Bu dilekçe, Vakfa yönelik tertibi ortaya koymasının yanısıra, içeriği itibariyle de son derecede önemli olup, daha sonra İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığı tarafından verilen TAKİPSİZLİK kararına dayanak oluşturmuştur:

“İtirazlarımız: MAHKEMENİZCE VERİLEN ARAMA KARARI YÖNÜNDEN:

1)                     İstanbul DGM C. Başsavcılığının 31.05.2002 gün ve 2002/1134 hazırlık sayılı talep yazısı hukuka ve usul hükümlerine göre aykırılıklar taşımakta ve amacını aşan bir özellik göstermektedir. Zira yürütülen soruşturmada savcılık makamı ÇEV’in Başkanı olan Gülseven Yaşer’i ifadesi alınmak üzere davet etmiştir. Vakfın avukatlarından Av. Arif Hikmet Bildik ile Gülseven Yaşer 28.05.2002 günü soruşturmayı yürüten Savcı Ali Yorulmaz’a gitmiş ve savcılık yazılı ifade vermek ve belgeleri ibraz etmek üzere Gülseven Yaşer’e 3 gün süre vermiştir.

2)                     Bu süreye uyulmuş ve Vakıf Başkanı Gülseven Yaşer 31.05.2002 günü öğleden sonra tüm soruların ve olayların içeriğini açıklayan bir dilekçe ve ekimde; a) Olayların başlangıcı olan ve İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde görevli bir komiserin çektiği gizli görüntüleri içeren CD ve yine bu kişi ile yapılan telefon görüşmesini içeren CD, b) Hakkımızdaki şikayete neden gösterilen ve PKK’lı diye lanse edilen öğrencilere ait vakıf dosyasındaki tüm kayıt belge ve bilgiler ile bu kişilere yapılan ödemelerin ay ay dökümünü içeren muhasebe kayıtları, c) Yine bu görüntülerin yayınlanması ile tarafımızdan başlatmış olduğumuz hukuki süreçlere ilişkin ihbarname örnekleri, dava dilekçe örnekleri, İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne yapmış olduğumuz şikayet dilekçesi örneği gibi olayın soruşturmasına ışık tutacak ve vakfımızda bulunan tüm bilgi ve belgeler 3 adet dosya halinde savcılık makamına teslim etmiştir.

3)                     Savcılık makamı daha bizim vermiş bulunduğumuz dilekçe ve eklerini incelemeden aynı gün Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı’nca 2002/196 Hazırlık numarası ile sürdürülen soruşturmayı da neden göstererek mahkemenize başvurmuştur. Oysa Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından sürdürülen bu soruşturma yetkisizlik kararı ile zaten İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmiş bulunmaktadır. Yani Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2002/196 Hazırlık numaralı soruşturması mahkemenize başvurulmayı gerektirmemektedir.

4)                     Bizim, savcılık makamına vermiş bulunduğumuz belge ve bilgiler yürütülen soruşturmayı açıklayıcı ve belgeleyici niteliktedir. Eğer bizden başkaca belgeler istense idi bunları da seve seve ve derhal savcılık makamına ibraz ederdik. Bu nedenle de mahkemenize yapılan başvurunun hukuki dayanağı yoktur. Soruşturmanın sürdürülmesine olumlu bir katkısı dahi bulunmamaktadır. Yapılan arama ile yeni bir belge ve bilgi elde edilmediği gibi vakıf bundan büyük zarar görmüş ve görmeye de devam etmektedir.

ARAMADA GÖZLEDİĞİMİZ YASA VE USULE AYKIRI OLAYLAR YÖNÜNDEN:

1)                     Mahkemenizce verilen karar üzerine savcılık makamı bu kararı uygulamak üzere Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’ne havale etmiş ve birimce arama yapılmıştır. Ancak tüm bu olayların nedeni olan ve Vakıfa gelip görevli olduğunu söyleyen, yürüttüğü ilişki sonucu gizli gizli görüntü kaydeden ve savcılık makamınca yürütülen soruşturmada sanık sıfatı ile yer alan Bayram Özbek adlı kişi de aynı birimde görevli bir memurdur. Yani Bayram Özbek’in de sanık olarak yer aldığı bir hazırlık soruşturmasında, Bayram Özbek’in mesai arkadaşları Çağdaş Eğitim Vakfı’nda arama yapmakla görevlendirilmiştir.

2)                     Yapılan aramada maalesef savcılık hazır bulunmamış ve görevli memurlar da ne olur ne olmaz zihniyeti ile vakıftaki ilgili ilgisiz ne kadar evrak, belge ve malzeme var ise hepsini almışlardır. Bu durum pratikte vakfımızı kapama noktasına getirmiş bulunmaktadır. Vakıf, fonksiyonlarını yerine getirecek malzemeden ve belge düzeninden yoksun bırakılmıştır.

3)                     Arama yöntem olarak önce ne var ne yok ortalığa döküp, sonra ayıklama işlemine tabi tutulmak şeklinde yapılmıştır. Bu işlem yaklaşık 7-8 saat gibi bir zaman diliminde gerçekleştirilebilmiştir. Kitaplığımızda vakfa ait olmayan ve bu güne kadar varlığından haberdar olunmayan yedi sekiz adet yasadışı örgüt ismini ve sloganlarını taşıyan trikler çıkmıştır. Yine kitaplıktaki tüm kitaplarımızda ÇEV damgası var iken bu damgayı taşımayan ve yazarının Abdullah Öcalan olduğu görülen iki adet kitap çıkmıştır. Bu kitap ve triklerin vakıfa ve vakıf personeline ait olmadığı ve ilk kez görüldüğü belirtilmesine rağmen, bu husus, tüm ısrarlarımız sonuçsuz kalarak arama tutanağına geçirilmemiştir. Bu hususta muhalefetimizi belirtmek üzere Av. Arif Hikmet Bildik vakıf görevlilerine tutanağı imzalamamayı önermiş, ancak yetkili polislerce o zaman görevlileri gözaltına alırız, diyerek imza atmaya zorlamış ve bu yolla tutanaklar imzalatılmıştır.

4)                     Yine muhasebe kasası görevli memurlar gelir gelmez açılmış, ne var ne yok masaya konmuş ve yaklaşık 7 saat sonra tutanağa geçilmiştir. Bu durumda kasadan çıktığı söylenen CD, disket, görüntü ve ses kasetleri ve diğer belgeler üzerinde henüz inceleme yapılmamışsa da, bu incelemelerde eğer bir suç unsurunu içeren bir durum varsa bu dahi vakıfa ve çalışanlarına ait olmayacaktır. Bu kadar süre ile dışarıda kalan belge ve malzemenin sıhhatli bir şekilde kayıt altına alındığı söylenemez.

5)                     Tutanakların bir örneğinin tarafımıza verilmesi yasal bir zorunluluktur. Vakfımızdan yüzlerce, binlerce belge, bilgi ve malzeme götürülmüştür. Ancak şu anda ne alındığı ve nelerin götürüldüğü tarafımızdan bilinmemektedir. En başta arama yapan yetkililer tutanak örneklerini vermek için söz dahi vermişler ve tutanaklar imzalandıktan sonra, tüm ısrarlarımız ve hatta araçllarına kadar peşlerinden koşup istememize rağmen, bu tutanak örnekleri tarafımıza verilmemiştir.Yaratılan bu koşullarda endişelerimiz artmış ve sonradan tutanaklara ilave yapılabileceği dahi tarafımızdan düşünülür olmuştur.

Tüm bu koşullarda mahkemenizce verilen arama kararına vaki itirazımız nedeniyle arama kararının iptaline karar verilmesi ve bu karara bağlı olarak vakfımızdan alınan tüm belge, kayıt ve her türlü malzemenin tarafımıza iadesinin sağlanmasını saygılarımızla bilvekale arz ederiz. Çağdaş Eğitim Vakfı Vekilleri Av. Hanefi Altaş - Av. Arif  Hikmet Bildik” (126).

Yukarıdaki itiraz dilekçesinin hemen akabinde, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı, 24.6.2002 tarihli (Hazırlık No. 2002/1134) kararıyla, fethullahçı istihbaratçıların tüm oyunlarını bozmuştur:

“... Toplanan delillere, hazırlık evrakı içeriğine, sanıkların anlatımlarına ve Yargıtay’ın kökleşmiş içtihatlarına göre sanıkların yasa dışı PKK adlı örgüte yardım ettikleri hususunda haklarında kamu davasını açılmasını gerekli kılacak yeterli, inandırıcı kesin delil ve emare elde olunamadığından, sanıklar hakkında CMUK 164 ve müteakip maddeleri gereğince TAKİBAT İCRASINA YER OLMADIĞINA ... KARAR VERİLDİ” (127).

Bu karar metni, gerçekdışı, iftiraya dayalı düzmece haberi yayınlayan şeriatçı basında yer almamıştır. Her zamanki gibi “çamur at izi kalır” mantığı içinde hareket eden bu kesim, yeni bir iftira ve dezenformasyona dayalı asparagas haber ya da programa kadar suskunluğunu korumaya devam edecektir; tabii tüm bu yalanlar ve iftiralar, mukaddesat, maneviyat, din, ahlâk, şeriat, milliyetçilik, alp-erenlik, hocaefendi (!) ve Saidi Nursi adına... 

 

 

3.4.   “ADLİYE”DE YÜRÜTÜLEN OPERASYONLAR

 

Fethullah Gülen’in gerek yazdıklarından ve gerekse görüntülü konuşmalarından, müritlerine  “Adliye”de kadrolaşmayı hedef gösterdiği bilinmektedir. Fethullahçıların “Adliye”ye ilk sızma girişimleri, CHP-MSP koalisyonu dönemine kadar gitmektedir. 12 Eylül sonrasında, “Adliye”deki  kadrolaşma çabaları sonucunda, yargı mensupları arasında “gümüş yüzüklü” olarak adlandırılan bir grubun giderek güç kazandığı kaydedilmektedir. Örneğin, istihbarat birimlerince hazırlanan ve Basına da yansıyan bir raporda, “ADALET Bakanlığı’nda 250 kadar irticacı ve bölücü personel bulunduğu” örneklendirilerek belirtilmiştir (128). Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu ise, Fethullah Gülen cemaatinin devletin bütün kurumlarına olduğu gibi yargıya da sızdığını vurgularken, T.S.K.’nin geçen Yüksek Askeri Şura’da (YAŞ) 11 Fethullahçıyı ordudan attığına dikkat çekmiştir. Kıvrıkoğlu’nun ardından, dönemin Danıştay Başkanı Erol Çırakman’ın aynı konudaki açıklamaları, kamuoyunda şok etkisi yaratmıştır:

“Yargının içinde de Fethullahçılar var. Bu konuda duyumlar var. Bir dönem hâkim ve savcı alımında tarikatların etkili olduğu söyleniyor. İdari yargıda da Fethullahçıların olduğu yönünde duyumlar var. Yine bir dönem hâkimlik ve savcılık mesleği istihdam alanı olarak kullanıldı. Söylediğim gibi 100 hâkim alınacak, dendi, sonradan bu sayı 350’ye çıkarıldı. Bir dönem mülkiye ve hukuk mezunu imam hatip lisesi kökenliler, kaymakam ve hâkim oldu. Bunlardan hâlâ görevde olanlar var. Hâkim ve savcı alımında çok titiz davranmak gerekir. Yargıya kaliteli, bilgili, yetişmiş kişilerin alınması gerekir. Marjinal yapıda kişiler alınamaz. İdeal hâkimler ancak parlak insanlardan oluşabilir. Belli görüşe angaje olmuş kişiler, hâkim ve savcı alınamaz. İmam hatipte verilen bilgiler İslam Dini’ne ilişkindir. Din dogmalara dayanır. Oysa yargı dogmalara değil, normlara dayanır. Hâkim ve savcı olmak için demokratik ve açık fikirli olmak gerekir. Aksine kişiler yargıyı zayıflatır.

Ben kendim değil, çocuklarımız için endişe ediyorum. İrtica yargıda en hafif şekliyle var. Ağır şekli bürokraside var. İrtica ile mücadele yasalarını bir an önce çıkartmak şart. Bu konu Türkiye’nin meselesi. Sadece yargının meselesi değil. Elbirliği ile herkes birşey yapacak. Yargı mensupları daha çok şey yapacak. Türkiye yargısına olan güveni bu şekilde zedelemek doğru değil ama olanları saklamak daha tehlikeli.

Bu gruplar planlı ve programlı hareket ettiler. En parlak, seçkin ve çalışkan öğrencileri Mülkiye’ye, Hukuk’a gönderdiler. Bunlar hâkim, savcı, kaymakam oldular. Polis oldular. Hatta en dirençli yer olan askerlerin arasına bile sızdılar. Nasıl RP’li birinin Adalet Bakanı olduğu yere sızmasınlar. En güç temizlenecek yer yargıdır. Çünkü hâkime bir dokunulmazlık tanımışızdır ki; somut bir kanıt olmadan ceza bile veremezsiniz. Ancak, bir kaymakam hakkında eşi türbanlı diye işlem yapılabilir. Atatürk, Cumhuriyet’in hâkimlerini yetiştirmek için Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni kurdu. Cumhuriyet’in kanunlarını uygulamaları için yetiştirildiler. O zaman Türkiye geçiş dönemindeydi ve şeriata şartlanmış kafalarla hukuk egemen kılınamazdı. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri Avrupa’nın laik yapısını benimsemiş, hukuk sistemini de buna göre kurmuştur. Laik sistem, aklın hâkim olduğu bir sistemdir. Düşün ki bunu benimsemeyen, şeriata inanan bir hâkim... Düşüncesi bile hafakanların basmasına neden oluyor. Bunları ayıklamak çok zor. Son çıkarılmak istenen kanun hükmünde kararname ile bile zor. Çünkü müfettişler, iddialar ve duyumlar üzerine harekete geçecek. Konuyu, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun önüne götürecek. Kurul, maddi delillere bakacak. Yeterli görecek mi? O kadar kolay değil” (129).

Çırakman’ın açıklamalarına en önemli destek, dönemin Barolar Birliği Başkanı Prof.Dr. Eralp Özgen’den gelmiştir:

“Barolar Birliği Başkanı Eralp Özgen, 312’nci maddenin kaldırılmasını isteyenleri, ‘Demokrasiye değil, şeriatçı diktatörlüğe hizmet etmekle’ suçladı. Özgen, ‘ülkemizde irtica tehlikesi hâlâ sürmektedir’ dedi.

Adli Yıl açılışında Yargıtay Başkanı Sami Selçuk’tan sonra kürsüye gelen Türkiye Barolar Birliği Başkanı Eralp Özgen, irticaya değinilmemesini çok sert ifadelerle eleştirdi. Özgen, Başkan selçuk’un geçen yıl ‘meşruiyetini kaybettiğini’ ileri sürdüğü 1982 Anayasası’nı bu yıl da hedef alması ve irtica propagandası yapanların cezalandırıldığı TCK’nın 312. maddesinin kaldırılmasını istemesi üzerine patladı. Özgen isim vermeden Selçuk’u kastederek, ‘Bu düşünceleri ileri sürenler bilmelidirler ki; demokrasiye değil, şeriatçı bir diktatörlüğe hizmet etmektedirler. Demokrasi, demokrasiyi yok etme özgürlüğünü içermez’ dedi.

... Özgen, Fethullah Gülen’in tutuklanmasına üzüldüğünü söyleyen Ecevit’i ise eleştirdi. Özgen, Ecevit’in, ‘Yargıda aklanacağını umuyorum’ sözleri için, ‘İrtica ile mücadelede siyasi iradenin yetersizliğinin belirtmesi yanında Anayasa’nın 138. maddesine aykırı olarak yargıya etki olasılığını da içinde taşımaktadır’ yorumunda bulundu. Salonda bir yargı mensubu, ‘Çok doğru’ diye seslenirken, Özgen’in sert konuşmasını törene katılan askeri hâkimler de alkışladı. Özgen, konuşmasında Ecevit’in yanısıra hükûmeti de eleştirdi. Özgen, ‘Koalisyon hükûmetinin, parlamentoda gerekli çoğunluğa sahip olmasına rağmen, irtica ile mücadeleyi öngören yasa tasarılarını komisyonlarda görüşülmeden bekletilmesi, irtica ile mücadele için gerekli siyasi iradenin yeterli olmadığını göstermektedir’ dedi” (130).

Yargıya sızan fethullahçı-şeriatçı kadrolar konusunda başlayan tartışmalara, dönemin Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) Başkanvekili Ergül Güryel de katılmıştır:

“Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Başkanvekili Ergül Güryel, Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun ‘irticacılar yargıya da sızdı’ suçlamasına yanıt verdi ve ‘Hakimler arasından irticacı da çıkar, bölücü de’ dedi. Hakimlik ve savcılık mesleğine seçilecek adayların mülakat sınavının, Adalet Bakanı’nın emrinde çalışan bürokratlardan oluşan bir heyet tarafından yapıldığını belirten Güryel, ‘Bunun sonucunda yargı siyasallaşıyor. Bakan hangi siyasi görüşteyse sınavı o görüşe sahip adaylar kazanıyor’ dedi. Mülakat sınavlarının bir çoğunda hangi adayın sınavı kazanacağının önceden belirlendiğini de ifade eden Güryel, SABAH’a yaptığı açıklamada şunları söyledi: ‘Sınavı kazanmanın kriteri başarı olmadığı için mesleği gerçekten hak eden bir çok aday mülakat sınavında eleniyor. Siyasi görüşleri sayesinde sınavı kazanan kişilerin bir çoğunun güvenlik soruşturmaları ise sağlıklı yapılmıyor. Bunun sonucu yaşam tarzını tanımadığımız, Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlılığı ve ülkenin bölünmez bütünlüğü konusundaki düşüncelerini bilmediğimiz kişiler, hakim ve savcı cüppesi giyerek kürsüye çıkıyorlar. Bu yöntemle mesleğe kabul edilen hakim ve savcılar arasında irticacı da çıkar, bölücü de” (131).

Bu tartışmaların gündemde olduğu dönemde, “T.B.M.M.’nde 107 Fethullahçı milletvekili” olduğu önesürülürken (132), Cumhurbaşkanı Sezer’in, Valiler Kararnamesi hakkında dönemin Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan’a, “Eğer irtica ile mücadele bu kadar önemliyse, siz de irticaya bu kadar karşıysanız, o zaman valiler kararnamesini bana getirmemeniz gerekirdi. Çünkü bu valiler arasında Fethullahçılar var” dediği, Basında yer bulmuştur (133).

Fethullahçıların yargıdaki en önemli stratejik hedefi, “hasım”larını susturmada, caydırmada, maddi anlamda korkutup köşeye sıkıştırmada, çok yönlü etkisizleştirmede kilit olarak değerlendirdikleri ve bu anlamda en çok işlerinin düştüğü Yargıtay 4. Hukuk Dairesi olmuştur. Gerek 4. Hukuk Dairesi’nde ve gerekse Hukuk Genel Kurulu’nda yer alan üyelerin laik hukuk sisteminden yana çoğunluğu oluşturmaları, fethullahçılar için bir talihsizlik olduğu kadar, Cumhuriyet rejimi açısından da bir şans olarak  nitelendirilmelidir. Normali de budur. Zira, hiçbir onurlu hakim ve savcı, fethullahçılarla, fethullahçılara karşı mücadele verenler arasında “tarafsız” konumunda yer alamaz. Nedenine gelince, hakim ve savcılar, laik hukuk sisteminden, kamu düzeninin korunmasından, Atatürk ilke ve devrimlerinin sürekliliğinden taraftır. Hatırlanacağı üzere, şeriatçı TV kanalları dışında hemen tüm TV kanallarında teşhir edilen bir kasedinde, müritlerine hitaben tavsiyelerde bulunan Fethullah Gülen, Türkiye’deki tüm yargı mensuplarına yapılabilecek en ağır hakaret suçunu işlemiştir:

“... Belki bizim aczimiz bu yani orada icabında Mahkemenin altını üstüne getireceksin, avucuna alacaksın, arkadaşlara diyorum ki ben bin döktürecektim, belki geriye biri dönecek. Bu dershaneleri üstad destekleriz yani, bir milyar vereceksiniz, 10 milyon tazminat davası alacaksınız. Önemli olan mahkûm ettirmektir yani, Avukat da kiralayacaksınız, HÂKİM DE KİRALAYACAKSINIZ...” (134).

Türkiye’de hâl⠓kadı”lık sisteminin özlemini çeken, hâkimleri “kiralanacak bir meta” olarak gören ve nitelendiren benzeri şeriatçı sapkınlara karşı, Büyük Atatürk, 9 Ekim 1925'de, sanki bugünü görerek, Cumhuriyet Savcılarına şöyle sesleniyordu:

 "Her uygar ve çağdaş devlette olduğu gibi, Türkiye Cumhuriyeti Adliyesi'nde de, Cumhuriyet Savcılarını yüksek ve son derece önemli bir görev ve makamın temsilcileri olmak üzere tanırım. Devrim savcılarının, kendilerine verilen bu büyük görevin önemine uygun olarak gayretli ve çalışkan olmaları konusunu, adliyemizin başarı ve üstünlüğünün en önemli etkenlerinden sayarım. Laik Türk Devrimi, çağımızın uluslara yaşama ve yükselme yeteneği veren en son ve en uygar ilkelerin bir ifadesi ve Türk Ulusu'nun büyük fedakârlıklarıyla sürdürülen ve kazanılan büyük mücadelenin eseridir. Devrimlerin gerçekleşmesi, kararları ve kanunlarıyla, ulusal irade ve ulusal egemenliğin bir görünümü; bütünü itibarıyla da Türk Ulusu'nun bütün haklarıdır. Devrimlerin her biri, ulusun emeği ve hakkı ile gerçekleşmiştir. Cumhuriyet Savcılarımızın, DEVRİM GEREKLERİ ETRAFINDA, EN KISKANÇ VE UZAKLARI GÖREN HASSAS NÖBETÇİLER OLMALARINI, ASIL GÖREVLERİNDEN SAYARIM.... YÜKSEK AMACA YÖNELİK HERHANGİ BİR SUİKAST FAİLİNİN DURMAKSIZIN KOVUŞTURULMASI VE KOVUŞTURMANIN, ULUSUN BÜTÜN HAKLARI TATMİN VE TAZMİN EDİLİNCEYE KADAR, HAKİM ÖNÜNDE DE KAYGI VE ISRARLA SÜRDÜRÜLMESİNİ VE SONUÇLANDIRILMASINI İSTERİM.... YAKIN TARİHİMİZDE VE ESKİ ZAMANLARDA, DİNLERİN; ZORBA HÜKÜMDARLARIN, RAHİPLER VE ÇIKAR SAĞLIYANLARIN ELİNDE BİR BASKI ARACI OLMASI GİBİ, ÇAĞIMIZDA KESİNLİKLE İZİN VERİLEMEZ VE HOŞ GÖRÜLEMEZ. DEVRİME KARŞI KOYAN MUHALEFETİN ÖZGÜRLÜKTEN VE YASADAN YARARLANMAYA HAKKI YOKTUR. BİREYİN DEĞİL, BİREYLERİN TAMAMINI İFADE EDEN TOPLUMUN VE DEVLETİN YARARI,  HER DÜŞÜNCE  VE KAYGIDAN ÖNCE GELMELİDİR. SINIRSIZ BİREYSEL ÖZGÜRLÜK VE KİŞİSEL ÇIKAR PEŞİNDE OLANLAR, KENDİ EMELLERİNİ, ÇIKARLARINI ULUSUN YÜKSEK ÇIKARLARI VE ÖZGÜRLÜĞÜNDEN ÜSTÜN TUTANLARDIR. SINIRSIZ KİŞİSEL ÖZGÜRLÜKLER, KİŞİSEL ÇIKARLAR, UYGAR VE DÜZENLİ TOPLUMLARI, DEVLETLERİ YIKARAK ANARŞİYİ VE ÇOĞUNLUKLA DA ZORBALIĞI YARATIR..."

  İnsanın aklına ister istemez gelir, Atatürk'ün Cumhuriyet Savcısı olma özelliğine, cesaretine, iradesine, kararlılığına, aydınlığına sahip kaç hukukçu var, ülkemizde?!.  İşte bunun için Fethullah Gülen, müritlerine hedef gösteriyor: "Mülkiyede ve Adliyede kadrolaşın!.." Cumhuriyet Savcıları'nın büyüteç altına alınması; sadece müritlerin değil, tarafsızlık (!) adına görevini yapmayarak sessiz kalanların, Cumhuriyete ihanete sırtını dönenlerin de ayıklanmasını gerekli ve öncelikli kılmaktadır. Diğer taraftan, Atatürk’ün Cumhuriyet Savcısı olma onurunu üzerinde taşımak, günümüzde çok yönlü saldırı ve iftiraya maruz kalma riskini de beraberinde getirmektedir. Örneğin, Yargıtay’ın son iki dönemdeki Cumhuriyet Başsavcıları Vural Savaş ve Sabih Kanadoğlu, özellikle şeriatçı, ikinci cumhuriyetçi ve bölücü odakların boy hedefi olma onurunu ve kaderini paylaşmışlardır. Aynı şekilde, Adli yılın açılışı sırasında, “Bugün bir tarikat lideri, hayali ihracatçılar, banka soyguncuları gibi Amerika’da yaşıyor. Bu, geçmişte Humeyni olayında görüldüğü gibi, ABD’nin çıkarları doğrultusunda yönlendirilip Türkiye’ye gönderilirse bunun hesabını kim verecek? Bunun Humeyni gibi geri gönderilmeyeceğini kim kestirebilir? Bir tarikat lideri için bu bir açılımdır, diyerek hoşgörüye sığınılmasından endişe ediyorum” diyen Zonguldak Cumhuriyet Başsavcısı Hayati Önder, dünyanın hemen her yerine dağılmış örgütlü fethullahçı müritlerin çirkin protestolarına maruz kalmıştır.

Cumhuriyet Tarihimizde, hırsızların, hortumcuların, rüşvetçilerin, bölücülerin, Batı destekli terör örgütlerinin, işbirlikçi politikacıların ama en çok da fethullahçıların hedefi konumundaki isim, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı Nuh Mete Yüksel olmuştur. Yüksel, özellikle son dönemde, halk deyimi ile “kifayetsiz-muhteris” kimi siyasilerin marifetiyle Adalet Bakanlığı’nca en çok soruşturma açtırılan, şeriatçı basında adından en çok bahsedilen Cumhuriyet Savcısı olmuştur. Atatürk’ün Cumhuriyet Savcısı olmanın çok zor olduğu, zaten bilenlerce takdir edilmektedir. Nuh Mete Yüksel aleyhine yürütülen kampanyalar, O’nun mesleki gurur ve onuruna, kişilik haklarına, hatta ailesine yönelmiştir. Bu kampanyalara, Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk de, dolaylı destek verme konumuna düşürülmüştür. Nasıl mı? İşte, bu konuda kanaat oluşturmaya yetecek sadece bir tek örnek!..

Aynı zamanda Ankara 2 Nolu DGM’de görülen Fethullah Gülen davasının da savcılığını yürüten Nuh Mete Yüksel’i korkutma ve yıldırma girişimlerinin sonuç vermemesi üzerine, fethullahçı istihbaratçılar, Cumhuriyet Tarihimizde ilk defa bir hukuk adamına yönelik planlı operasyon gerçekleştirmişlerdir. Bu operasyonun ilk adımında, Yeni Şafak gazetesinde, Nuh Mete Yüksel’e ait olduğu iddia edilen meçhul bir kasetten söz edilmiştir. Ardından, aynı gazetenin yazarlarından Fehmi Koru, sakil bir pişkinlikle, “Böyle bir kargaşada DGM Savcısı Nuh Mete Yüksel’in örgüte –fethullahçılara (N.H.)- hiç bulaşmadığına inanmak çok güç; hem de malûm, yarın öbürgün , biri çıkar da, ‘Nuh Mete de...’ derse, inanın hiç şaşırmayacağım” mesajını vermiştir  (135). Daha sonra da, bu kaset. Nuh Mete Yüksel’e kargo yoluyla gönderilerek, telefonla da şantaj girişiminde bulunulmuştur. Şantaj haberi, ilk kez Star gazetesinde, Saygı Öztürk tarafından köşeyazısında -isim vermeksizin- kamuoyuna duyurulmuştur. İşte, malûm kasedin, kimi polis memurları tarafından Çağdaş Eğitim Vakfı’nın kasasından “elleriyle koymuş gibi” bulunuvermesiyle, şantaj aşamasından, “tasfiye” aşamasına geçilmiştir. “Tasfiye” aşamasında devreye dolaylı sokulan, yönlendirilen isim, Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk olmuştur. Türkiye’de “şartlı salıverme” kapsamında onbinlerce kaatilin, gaspçının, saldırganın, tecavüzcünün, sahtekârın aramızda ellerini kollarını sallayarak dolaşmasının siyasal ve bürokratik müsebbiblerinden biri olan Adalet Bakanı, suçlulara gösterdiği “hamilik” yaklaşımını, Nuh Mete Yüksel için göstermekten kesin bir biçimde kaçınmıştır. İşte, Milliyet yazarı Tuncay Özkan’ın bu çifte standarda haklı tepkisi:

“... Şimdi Nuh Mete Yüksel ile ilgili açıklamasını hayretle okudum. Keşke susmayı başarsaymış. O şantaj amaçlı kaset kendilerine de ulaşmış. Ne yapmış kendileri, işi hemen Teftiş Kurulu’na havale etmişler. Ben onun yerinde olsam, ikide bir açtığı soruşturmalarda makamıma çağırıp öyle değil böyle olmalı diye fikir beyan ettiğim savcıyı arar, ‘Biz hukukçumuzu şantaja, montaja, konploya, kumpasa, ayak oyunlarına yedirmeyiz. Gerçeği buluruz, çıkartırız. Siz adil yargılama görevinize devam edin. Özel yaşamları bu kadar ucuz harcanacak duruma düşürmeyiz’ derdim. Kumpasın arkasını arardım.

Bakan Bey ne yapmış? Kasedi almış. Büyük olasılıkla izlemiş (çünkü bir yargı beyanı var) ve diyor ki: ‘Kaset bize de iletildi. İddiaların incelenmesi için Teftiş Kurulu Başkanlığı’na havale ettik. Biz de gerçeklerin ortaya çıkmasını bekleyeceğiz. Diliyorum ki montaj olsun’.

İyi de Sayın Bakan, tutun ki bu kaset montaj ya da değil! Ne olacak yani? Ne fark eder?

Bir savcının veya siyasetçinin veya herhangi bir bürokratın şantaj amaçlı böylesi bir olayda harcanması mı gerekiyor? Şantajı yapanlar değil de özel yaşamının gizi şantajla, montajla ortaya dökülmek istenen savcı veya herhangi biri mi suçlu olacak? Yazıktır... Bu anlayış Türkiye’yi bitirir. Buna Adalet Bakanı veya adalet mekanizması, hukukçular prim verirse, hepimizin evlerine gizli kamera koyar bu şantaj çeteleri, yatak odalarımızı teşhire başlar. Bu alçaklığı, pespayeliği, belden aşağı vurmayı haklı çıkartacak bir tek sözü dahi hiçbir hukukçu veya siyasetçiye yakıştıramam.

‘Diliyorum ki kaset montaj olsun’ ne demek Sayın Türk? Kasedi izleyince başka bir kanıya mı kapıldınız? Size başka bir bilgi mi ulaştı? Size bu kaset nasıl geldi? Kimler getirdi? Bu kasedi kim çekmiş?Nasıl çekmiş? Nasıl üretmiş? Niye üretmiş? Niye Nuh Mete Yüksel? Neden şantaj? Niye size yollanmış?Neden bu kadar oyun? Nedir bunca komplonun sebebi? Bunları hiç düşündünüz mü?

... Size, tanıdığım Hikmet Sami Türk’e bu açıklamaları, tavrı, tutumu hiç yakıştıramadım. Ben sizin hukukçu kimliğinizi, insan özelliğinizi kinden, intikamdan, hırstan arınmış bulurdum. Yanıldım mı yoksa Sayın Türk? Yoksa siz hâlâ o eski fezlekenin (Sayın Hüsamettin Özkan ile ilgili Halk Bankası fezlekesi) intikamını alma umudunda mısınız? Şantajcılar bunu bildikleri için mi kaset size iletildi yoksa? Bakanlığınızın verdiği kınama cezası yetmez mi sizce?

... Türkiye’deki bütün savcıları. Yargıçları, avukatları, baroları, hukukçuları, adalet adamlarını, sivil toplum örgütlerini, siyasetçileri özel yaşam teşhirine, şantaja karşı durmaya çağırıyorum. Gizli kaydedilen ses kasetleri orda burda yayımlanan herkes buna karşı sesini yükseltmeli. Nuh Mete Yüksel’i sevsin sevmesin, yaptıklarını beğensin beğenmesin özel yaşama saygı gereği, şantaja, montaja, tehdide hukuku etkileme çabasına karşı olma inancıyla insanların bu olayda şantajcılara karşı saf tutmaları gerekiyor. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, Nuh Mete Yüksel’e karşı girişilen bu alçak saldırıyı kendisine yapılmış saymalıdır. Bu tuzak ve şantaj ters çevrilip hazırlayanların suratına bir tokat gibi, bir boş eldiven gibi vurulmalıdır. Bu yapılırsa Türkiye’de bundan sonra hiç kimse şantajcılıkla hukuku veya bir başka kurumu ve kişiyi etkisizleştirme acizliğini göstermeye kalkamayacaktır.

Şimdi bir Türkiye Cumhuriyet Başsavcılığı Kurumu olsaydı, bu şantajı yapanlar saklanacak delik arardı. Ama ne yazık ki, hâlâ bu kurum yok ve savcılar sahipsiz” (136).

Tuncay Özkan, tespitleri ile, Türk Hukuk sisteminin en önemli zaafına işaret etmiştir. Gerçekten de, kimi siyasiler ve de bürokratlar, “emir kulu” gibi gördükleri Cumhuriyet Savcıları’na karşı, işlerine gelmediğinde yaptırım uygulamayı, cezalandırmayı, bir “güç gösterisi” olarak değerlendirmektedirler. Genel Kurmay Başkanı Orgeneral  Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun yargıya sızan fetuhullahçılarla ilgili değerlendirmeleri sonrasında, bu konuda tipik bir örnek yaşanmıştır. İçişleri Bakanlığı genelgesi çerçevesinde Ankara Valiliği, Vural Savaş’ın yanısıra, Fethullah Gülen davasının görüldüğü Ankara 2 Nolu DGM Başkanı Hüseyin Eken’in, aynı Mahkemenin üyesi Mehmet Maraş’ın ve Savcı  Nuh Mete Yüksel’in  koruma amaçlı araçlarını geri istemiştir. Oysa, 1999’da toplam 406.260 litre yakıt tüketen araçlardan Turgut Yılmaz, Özer Çiller, Semra Özal ve daha nicelerine tahsis edilmiş olanlar için geri isteme sözkonusu olmuş mudur? Örneğin, Mehmet Ağar’a 6, Tansu Çiller’e 5, Ünal Erkan’a 4, Abdülkadir Aksu ile Murat Başesgioğlu’na 3’er  araç tahsis edilmiştir. Bu kişilere, size  1 araç da çok, denilmiş midir?

Saygı Öztürk, Nuh Mete Yüksel’e de gönderilen şantaj kasedi ile ilgili gelişmeleri Star gazetesindeki köşe yazısında ele alırken, konu ile ilgili yargı kararıyla birlikte, Jandarma Genel Komutanlığı Kriminal Daire Başkanlığı’nın raporuna da yer vermiştir:

“Savcılara yönelik şantajın boyutlarının nerelere kadar vardığı dün mahkeme kararıyla da ortaya çıktı. Demek ki bir yandan savcıların telefonları dinleniyor, bir yandan şantaj kasetleri açıklanıyor. Şantajla karşı karşıya olan isimlerden birisi de Ankara DGM Savcısı Nuh Mete Yüksel. Dün Yüksel’le sohbet ediyor, kasedin içeriğini konuşuyorduk. Neden kendisine böyle bir şantaj yapılmak istendiğini de Nuh Mete Yüksel Star’a şöyle açıklıyor:

‘İrticaya karşı yürüttüğüm inceleme ve soruşturmalar, beni onlara hedef yaptı. Ama bunları da aşacağım. Beni montaj seks kasetiyle vurmaya çalıştılar. Bunların hesabı da, yapanlardan sorulacak’.

Şantaj kaseti Nuh Mete Yüksel’e geçen hafta kargoyla gönderildi. Nuh Mete Yüksel’e kaset ulaştığı sırada, kaseti gönderenlerden birisi telefonla aradı. Kasetin, içeriğini belirtti ve izledikten sonra kendisini bir daha arayacaklarını söyledi. Savcı Yüksel, telefonla konuştuğu kişiye, yaptıklarının hesabının adalet önünde mutlaka sorulacağını belirtti. ‘Beni yolumdan kimse çeviremez’ diye bağırdı. Diğer savcılar, Yüksel’in bu kadar sinirlendiğine bu güne kadar tanık olmamışlardı. Savcılar, Yüksel’in odasına gidip onu yatıştırdılar. Kaset, izleme gereği bile duyulmadan, incelenmesi için Jandarma Genel Komutanlığı Kriminal Daire Başkanlığı’na gönderildi.

... İşte Ankara DGM Savcısı Nuh Mete Yüksel’e ‘kasetli şantaj’ yapıldığı mahkeme kararıyla da belgelendi. İşte o karar:

‘Ankara DGM Başsavcılığı’nın 6.6.2002 tarih 6.6.2002 tarih ve 2002/3644 Muh. Sayılı yazısında DGM C. Savcısı Nuh Mete Yüksel’in görevi nedeni ile yürütmekte olduğu soruşturmada şantaj aracı olarak kullanılmak istenen video kasetinin posta ile kendisine gönderildiği, bu kaset aracılığı ile yürütmekte olduğu soruşturmaların engellenmeye çalışıldığı belirtilerek, dosya içerisinde bulunan kasetin montaj olduğunun Jandarma Genel Komutanlığı’nın Kriminal Daire Başkanlığı raporunda belirlenmiş olduğundan ...CMUK’un ekli evrakı tetkik edildi.

Gereği düşünüldü.

Ankara DGM C. Savcısı Nuh Mete Yüksel’e gönderildiği belirtilen ve yaptığı soruşturmalarla ilgili olarak şantaj aracı olarak kullanılmaya çalışıldığı anlaşılan dosyada mevcut 1 adet Raks VHS tip (Seri No: 21032P13E-30) video kaset üzerinde Jandarma Genel komutanlığı tarafından düzenlenen Ekspertiz raporunda oda içerisine yerleştirilen gizli bir kamera vasıtasıyla çekilen video görüntülerinin toplam uzunluğunun 4 dakika 52 saniye olarak tespit edildiği ve görüntülenen her karesinin montaj olduğu belirtilmiştir.

DGM C. Savcısı olarak görevli olan Nuh Mete Yüksel ile ilgili olarak montaj görüntüler ile düzenlendiği belirtilen video kasetinin yayını halinde terör suçları ile ilgili olarak yapılan soruşturmalara etki edeceği anlaşıldığından ilgili kasetin ulusal ve mahalli televizyon ve yazılı basında yayınlanmasının CMUK’un 86. maddesi gereğince yasaklanmasına, sözkonusu kasete soruşturma sonucuna kadar el konulmasına, karar ve ekli evrakın DGM C. Başsavcılığı’na iadesine, itirazı kabil olmak üzere karar verildi. 7.6.2002” (137).

Yukarıdaki yargı kararı, fethullahçı istihbaratçıların planlı operasyonuna ciddi bir darbe vurmuştur. Yayın yasağı kararı, Çağdaş Eğitim Vakfı Başkanı Gülseven Yaşer’le ilgili montaj kaseti yayınlayan şeriatçı kanalların heveslerini sonuçsuz bırakmıştır. Üstelik Mahkemenin, sözkonusu kaseti, fethullahçıların var olduğu kuşkusunu uyandıran Emniyete ait Kriminoloji birimine değil de, bilimsel ve objektifliğinden kuşku duyulmayan Jandarma Kriminoloji Laboratuvarına göndermesi, fethullahçı istihbaratçıların başka bir hayal kırıklığı uğramalarına neden olmuştur.

Bu ülkede, bir Cumhuriyet Savcısı’na böylebine iftira, tehdit ve şantaj gerçekleştirilebiliyor ve bu yasadışı operasyon, kimi medya marifetiyle geniş kitlelere ulaştırılabiliyorsa; Adalet Bakanı “seyirci”yi oynamanın da ötesinde, mağdur Cumhuriyet Savcısı için soruşturma açtırıyorsa; bu montaj kasetin, İstanbul’da cemaatin eğitim faaliyetlerinden sorumlu M.Ö. adlı Fethullah Gülen’in  manevi varisi marifetiyle hazırlandığı, çoğaltıldığı ve dağıtıldığı duyumlarının üzerine gidilmiyorsa, hatta hiçbir şey yapılmıyorsa -ki mutlaka yapılacaktır- bu geçici başarı, tamamiyle fethullahçı istihbaratçıların operasyonel gücünden, cemaatin ekonomik ve siyasal gücünden ve de devlet içine sızmış kadrolarının gücünden kaynaklanmaktadir.

 

 

3.5.    “EMNİYET”TE YÜRÜTÜLEN OPERASYONLAR

 

Dönemin Emniyet Genel müdürü Yılmaz Ergun, Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne gönderdiği 10.09.1992 tarih ve 244259 sayılı yazıda, fethullahçı istihbaratçılar konusunda bugüne kadar yapılmış en mükemmel, kusursuz ve tam  suç tanımlamasını yapmıştır:

“Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti niteliklerini değiştirerek yerine şeriat düzenini getirmeyi amaçlayan illegal ‘Fethullah Hocanın talebeleri’ adlı örgütün teşkilatımız bünyesinde özellikle Polis Akademisi, Polis Koleji, Polis Okulları gibi Eğitim ve Öğretim Kurumlarında örgütlendiği, bu örgüte girmeyenlerin veya girmiş olup ayrılmak isteyenlerin tehdit edildikleri, ihbar edilmek ve disiplin cezası verilmek suretiyle meslekten ilişiklerinin kesildiği, üstleri hakkında suç tasnii ve iftiraya dayalı gerçek dışı belge ve tutanak tanzim ettikleri iddia edilen Emniyet mensupları hakkında inceleme ve soruşturma yapmak üzere görevlendirilen Polis Başmüfettişi İ. Sezgin Şenel tarafından düzenlenen 20.08.1992 gün ve B.05.1.EGM.0.60.01./15-92 sayılı fezlekeli tahkikat evrakı ilişikte gönderilmiştir. Bilgi ve gereğini rica ederim” (138).

Yıl 1992 ve fethullahçı istihbaratçıların, “bu örgüte girmeyenlerin veya girmiş olup ayrılmak isteyenlerin tehdit edildikleri, ihbar edilmek ve disiplin cezası verilmek suretiyle meslekten ilişiklerinin kesildiği, üstleri hakkında suç tasnii ve iftiraya dayalı gerçek dışı belge ve tutanak tanzim ettikleri” soruşturmayla sabit. Üstelik, dönemin Emniyet Genel Müdürü, bu soruşturma evrakını teşkilatın bilgisi ve gereği için dağıtıma tabi tutuyor. Ancak, bugüne kadar fethullahçılara ters düştüğü için kaç bin Emniyet mensubunun haksız suç isnadı ve iftiraya dayalı sahte belge ve tutanakla ya da tehdit, asılsız ihbarla disiplin cezası aldıkları, işlerinden atıldıkları bilinmiyor... Bu olgu, herhangi bir devlet kurumunda, diyelim ki Bayındırlık Bakanlığı’nda olsa, bir yere kadar “geniş” ve “ölçülü tepkili” olabilirsiniz; ama bu olgu, canımızı, malımızı, namusumuzu, özgürlüğümüzü,  güvenliğimizi, kamu düzenimizi  teslim ile emanet ettiğimiz Emniyet Teşkilâtı’nda sözkonusu olduğunda, en azından ülke aydınları olarak “kıyametleri koparmamız” gerekmiyor mu?!.  Ama niye çıt çıkmıyor, sorusuna gelince, bunun yanıtını, tepki verenlerin ve de verecek olanların, yani cemaat deyimiyle “hasım”ların derhal tasfiye (imha) edilmelerinde; kamuoyunun bilgilendirilmesine yönelik girişimlerin en etkin biçimde önlenmesinde; soruşturma açtıran ve yürütenlerin pişman edilmesinde, kısaca Cumhuriyetin gelmiş geçmiş en tehlikeli dinsel organize suç örgütü  karşısında birey olarak yalnız kalmanızda bulabilirsiniz...

3.5.1.   İSTİHBARAT DAİRE BAŞKANLIĞI

Fethullahçılar için Emniyet’in Eğitim, TEM, Bilgi İşlem, Narkotik gibi tüm birimlerinde kadrolaşmanın, Teşkilâtı yönetmek ve kontrolde tutmak için kaçınılmaz olduğu anlaşılıyor. Ancak, Emniyet’te bir birim var ki, ülkenin kontrolünü elde tutmak için stratejik ve hayati öneme haiz: İstihbarat Daire Başkanlığı!..

Her şeyden önce, bu birimde çalışan istihbaratçının görev ve sorumluluk alanı son derecede geniştir. Bir tarafta Yasa – Tüzük ve Yönetmeliklerin polise verdiği sorumluluk, diğer tarafta da özetle, “Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, Anayasal düzenine ve genel güvenliğe dair önleyici ve koruyucu tedbirleri almak, ülke seviyesinde İstihbarat faaliyetinde bulunmak, Milli güvenliği tehlikeye düşürecek her şeyi tespit ve zararsız hale getirmek, espiyonajla mücadele yapmak, beşinci kol faaliyetlerini önlemek, Uluslar arası  terörizmle mücadele etmek, TCK 125 – 176 maddelerinde belirtilen ve SUÇ SAYILAN HUSUSLARLA mücadele etmek, DGM görev alanına giren suçlarla ilgili çalışma yapmak v.s. ve bu faaliyetler içinde yer alan, tahrik, teşvik, himaye ve yardım edenler hakkında açık ve kapalı kaynaklardan her türlü bilgi toplamak” (İstihbarat Yönetmeliği Madde 14) ve diğer birçok görev ve sorumluluklarla yüklendirilmiş bir İstihbarat personelinin  önemi tartışılmazdır.

Diğer taraftan, İstihbarat Daire Başkanlığı’na gelince, bu birimde görev yapmak, her Emniyet mensubu için ayrıcalıktır. Cumhuriyete ve Devlete bağlı bir istihbaratçı için bu Daire’nin personeli olmak, başlıbaşına onur ve gurur nedenidir. Yabancı ülke istihbarat servisleri, siyasal rejimi değiştirmeyi amaçlayan tarikat, cemaat ve örgütlerle, mafya mensupları açısından da bu birim, anlaşılır nedenlerden dolayı ayrı bir “cazibe merkezidir”.  Ama ille de neden, diye soruyarsanız, işte gerekçelerinden sadece biri, şüphelilere ait telefonların dinlenmesi:

İstihbarat hizmetlerinde Türk Telekom, Turkcell, Aria, Aycell ve Telsim şirketleri ile İstihbarat Daire Başkanlığı ve bağlı birimleri koordinasyonlu bir çalışma yürütürler. İstihbarat Daire Başkanlığı diğer istihbarat kurumlarının da yaptığı gibi, telekom şirketlerinin ay sonlarında faturalandırmaya esas olan ayrıntılı fatura bilgilerini digital ortamda bilgisayar disketleri halinde bu kurumlardan alarak kendi merkez bilgisayarındaki bilgi bankasında toplar. Bunun yanı sıra “118 Bilinmeyen Numaralar” adres bilgilerini, ASKİ, TEDAŞ, Seçmen Kütükleri, ÖSYM başvuru formları, vb. gibi kimlik ve adres bilgilerini içeren değişik kurumlara ait bilgisayar ortamında muhafaza edilen bilgileri de yine bilgisayar disketleri halinde anılan kurumlardan toplayarak bu bilgi bankasına yükler.

Ayrıca ankesörlü telefonlara ait telefon kartlarının digital ortamda tutulan kimlik ve arama bilgilerini de bölgesel olarak bilgisayar verileri halinde alarak bunu da merkez bilgisayarındaki bilgi bankasına depolar.

Kısacası İstihbarat Daire Başkanlığı’nda sürekli güncelleştirilen ve geliştirilen zengin bir kimlik-adres-ilişki kütüphanesi oluşturulmuştur. İstihbarat Daire Başkanlığı bu bilgileri özel yazılım ve programlarla hizmete uygun olarak kendi bilgisayar ağı üzerinden merkez ve taşra birimlerinin tümünün kullanımına açar. İstihbarat personeli de sadece bilgisayara giriş şifresini kullanarak, bu bilgi hazinesinden dilediği bilgiye sınırsız denebilecek ulaşma yetkisiyle ulaşır ve kendi çalışmalarına konfigüre eder. Bu aşama sonrasında toplanılan her türlü istihbarat bilgileri değerlendirildikten sonra sanık, suçlu, zanlı değerlendirilir, muhtemel olabilecek bağlantılar belirlenir ve bu noktadan itibaren işleme başlar.

Bu sistem aynı zamanda tahkikata esas olan çalışmalarda, ülke ve bölge seviyesindeki terörle mücadele bağlamındaki terör analizlerinde de etkili olarak kullanılır. Örneğin, yurtdışında bulunan bir terör karargahına ait istihbari kaynaklardan ulaşan herhangi bir telefon numarasından hareketle, bu telefon numarasını ülke genelinde, bölge, il, ilçe, mahalle, semt, köy gibi yerleşim birimlerinde arayan tüm numaralar tespit edilerek, bu bilgilerin değerlendirilmesiyle hedef örgütlerin detaylı analizleri yapılarak, üstlenme ve faaliyet bölgeleri, herhangi bir telefon dinlemesine dahi gerek duyulmadan tespit edilebilir. Bundan sonra ise dar bölgelerde çok basit düzeyde yürütülecek istihbarat faaliyetleri operasyona dönüştürülerek örgütler çökertilir.

Bugün ülke genelinde terörizm marjinal bir seviyeye düşürülmüş ise; bunu sağlayan en önemli etken siyasi ve medyatik şovmenler değil, 1994-1999 yılları arasında bu sistemler üzerinde emek sarf eden, gecesini gündüzüne katarak günlerce, hiçbir menfaat düşünmeden, aile yaşantısını görevi uğruna ihmal eden Atatürkçü, laik kadrolardır. Zira, bu birime sızmış fethullahçıların, kendi deyimleriyle “T.C.’ye düşman” çevrelerle bir alıp veremediği yoktur. Onların tehdit algılaması, kendi cemaatlerinin çıkar örgüsü çerçevesindedir ve sadece cemaat düşmaat düşmanlarını kapsar. Örneğin, fethullahçı İstihbaratçıların “hizbullahçılara” sevgi ve saygısı, şeyhlerinin bu yapılanma ile ilgili düşünce ve yorumlarına dayanmaktadır (139). Ama ne zaman ki kürtçü-nurcu kesimden biri, Med-Zehra Vakfı Başkanı, bu yasadışı yapılanma tarafından öldürülmüştür, fethullahçıların yaklaşımı da aniden değişerek,  hizbullahın adını, “hizbulvahşet” olarak ilân etmişlerdir.

Konumuza dönersek, bu sistem sayesinde aranan herhangi bir kişinin, bulunduğu illegal ortamda yaşamsal zorunluluğu olan “iletişim ihtiyacı” göz önünde bulundurularak, geçmişteki legal hayatında kendisinin veya yakın çevresinin bilinen adres ve telefon bilgilerinden, bilgisayar ortamında geliştirilen kombinezon hesap mantığı ile, kriminalistik ilişkilendirme ve değerlendirmeler sonucu bugünkü adresini mevcut sistem dahilinde tespit etmek mümkündür. Yine bu şahsın tüm ailevi, ticari, siyasi, yasadışı vb. ilişki ve irtibatlarını da belirlemek çok kolaydır. Aynı şekilde herhangi bir kişi yada kuruma ilişkin ihbar ve haberin doğruluğunu teyit etmede, iftiranın tespitinde de çok önemli bir yöntemdir.

Kısacası bu sistem istihbarat hizmetlerinin beyni ve çağımızın kazandırdığı en etkili haber işleme tekniğidir.

Ne var ki fethullahçılar, 1999’dan itibaren sırf hasımlarını suçlama dayanağı olarak bu sistemi deşifre etmişlerdir. Artık tüm suç şebekelerince sistemin gücü ve çalışma prensipleri bilinmekte ve karşı önlemler geliştirilmektedir.

Ankara Emniyet Müdürlüğü tarafından hazırlanan Fethullah Gülen hakkındaki ünlü rapor sonrasında, Ankara Emniyet Müdürü Cevdet Saral ve ekibinin, fethullahçıların Emniyetteki uzantılarının mutlaka tasfiyeleri konusunda kararlılığı açık biçimde ortaya çıkmıştır. Özellikle, Cevdet Saral tarafından imzalanan 10 Şubat 1999 tarih ve B.05.1.EGM.4.06.00.06 tarihli  “çok gizli” yazı, bu kararlılığı daha ileri boyutlara, Türkiye genelindeki yapılanmaya taşırken, fethullahçı istihbaratçıları da, deyim yerindeyse, çılgına çevirmiştir. İşte, fethullahçı istihbaratçılar tarafından, “bilgi için” imam (!) düzeyindeki  müritlerine de dağıtımı yapılan  bu yazıda, şu önemli hususlar önerilmiştir:

“... Hal böyleyken, ilgi (a.b.c.) ve Teftiş Kurulu Daire Başkanlığı’nın İlimize intikal eden yazılarında yürütülen incelemenin örgütsel boyutlarından söz edilmekte buna karşın müdürlüğümüzden lokal anlamda çok yönlü araştırma istenmektedir.

Son yayınlarla inceleme ve soruşturmaya neden olduğu anlaşılan bu ‘örgütlenmenin’ veya ‘tarikatın’ oluşumunun nasıl olduğu, kimler tarafından yürütüldüğü, teşkilatımıza sızmaların nasıl gerçekleştirildiği hususları hakkında geniş çaplı araştırma için yeni bilgilere ihtiyaç hissedildiğinden, ilk anda F. GÜLEN’le ilgili yazılan kitaplardan elde edilen değerlendirmeler ve teyide muhtaç diğer kaynaklardan derlenen bilgiler ışığında ulaşılan kanaat, bu grubun bünyesinde mevcut örgütlenmenin yatay ve dikey şekilde olduğu; yapılanmanın genelde ‘açık faaliyet’ ancak ‘hedefin’ gizlilik taşıdığı sonucuna varılmıştır.

Bu itibarla, söz konusu ‘grup’, ‘hareket’ veya ‘tarikatın’ örgütlenme tarzının çözüme kavuşturulması için; ideolojik ve felsefi yapısı, örgütlenme modeli, taktik ve stratejisi, finans kaynakları, hedefin netleştirilmesi hususlarındaki bilgileri derleme çalışmaları ile işe başlamanın lüzunlu olduğu kıymetlendirilmiş olmakla birlikte, ayrıca:

1.       Fethullah Gülen’in şecereye bağlı geçmişi, hangi medrese ve hangi tanımış din alimlerinden ders aldığı, bu kişilerin bilgi derinliğinin ne olduğu, ne kadar sürelerle eğitim gördüğü, almış olduğu dini eğitimin irşat edici özellik taşıyıp taşımadığı,

2.       Fethullah Gülen’in güdümündeki okullardan mezun olan kişilerin Cumhuriyet ve rejim ile Atatürk ilke ve inkılâpları hakkındaki düşüncelerinin samimi boyutlarının ne olduğu,

3.       Fethullah Gülen’in yurtdışında açmış olduğu okullar üzerinde Milli Eğitim Bakanlığı’nın hangi ölçüde etkinliği bulunduğu ve bu okullarda nasıl bir eğitim verildiği, yurt dışında bu okulların açılmasındaki gayenin ne olduğu,

4.       1986 yılında yakalanan F. Gülen’in yakalanıncaya kadar (6) yıl kimler tarafından korunduğu, Teşkilat mensuplarımızın bu olayla bağlantısının olup olmadığı,

5.       Akyazılılar Vakfı ile başlayan F. Gülen faaliyetleri, günümüzde hangi şirket, vakıf ya da başka hangi yelpazede sürdürüldüğü,

6.       Ülkemizde açtığı birçok kolej, dernek ve üniversitelerin yurt çapındaki faaliyetlerinin ne olduğu, hangi kaynaklardan finanse edildiği, teşkilatımızın temel eğitim kurumu olan Polis Koleji ve Polis okulları ile ilgili irtibatları konusunda ne tür bilgilere ulaşılabileceği,

7.       Basın Yayın ve İletişim faaliyetlerini mahiyetinin ne olduğu, zikredilenlerin haricinde toplumun değişik kaynaklarına hitap eden başka legal, illegal yayın organı olup olmadığı,

8.       Fethullah Gülen’in açık çizgisinin arkasında nasıl bir amaç taşıdığı, radikal kesimlerin içerisinde ne tür misyon üstlendiği, toplumun değişik kesimleriyle diyalog kurmak suretiyle uzlaşmacı görüntünün arkasında neyi gizlemeyi çalıştığı, teşkilatımız bünyesinde yaygın faaliyetinin hangi boyutlara kadar ulaştığı,

9.       Ülkemizde en geniş tabana hitap ettiği iddia edilen bu grubun siyasal yelpazede bu gücünü nasıl kullandığı ve ne tür yönlendirmeler yaptığı, hususlarının aydınlığa kavuşturulmasının gerekli olduğu değerlendirilmektedir.

Bütün bu bilgilerin derlenmesi aşamasında öncelikle açık kaynaklar ciddi şekilde irdelenmek suretiyle sözkonusu kişi ve hareket, tarikat veya örgüt hakkındaki bilgiler analiz edilerek ve öncelikle kendi söylemlerinden yola çıkılarak F. GÜLEN’in tanımlanması, daha sonra ‘hareketi veya tarikatı’ netleştirilerek gerçek hedefinin ne olduğunun aydınlığa kavuşturulması amacıyla ilimiz kapsamında gerekli çalışma ve incelemeler başlatılmış olup, kişi ve konu hakkında ülke genelinde genel maksatlı yapısını deşifre edecek çalışmaların İstihbarat Daire Başkanlığı meyanında tüm iller kapsamında oluşturulacak ‘Planlı İstihbarat Operasyonu’ çerçevesinde ele alınmasının yerinde olacağı hususunda, bilgi ve gereğini arz ederim” (140).

Dönemin Ankara Emniyet Müdürü Cevdet Saral, yukarıdaki yazı ile de yetinmeyerek, Teftiş Kurulu ve İstihbarat Daire Başkanlığı’na da gönderdiği 10 Mart 1999 tarih ve 1820-99 sayılı yazı ile de, bu doğrultudaki çalışmaların titizlikle sürdürüldüğünü, ayrıca konunun D.G.M. kapsamına girip girmediği hususunun da araştırıldığını  belirtmiştir (141). İşte, hocaefendilerine (!) DGM yolunu gösteren bu yazı üzerine fethullahçı istihbaratçılar, Cevdet Saral ve ekibini “imha” etmeye yönelik planlı istihbarat operasyonunun düğmesine basmışlardır.

Müritler eliyle yürütülen sözkonusu operasyon öncesinde, dönemin İstihbarat Daire Başkanı -ki son kararnameyle görevden alınmıştır- Sabri Uzun, yazışma teamüllerini bir kenara bırakarak, muhatap makam Ankara Emniyet Müdürü yerine, doğrudan Ankara Emniyet Müdür  Yardımcısı Osman Ak’a hitaben gönderdiği yazılarda, buna karşılık istediği bilgilerin Ankara Emniyet Müdürü Cevdet Saral imzasıyla gönderilmesini talep etmiştir (142). Hatta bu yazıların birinde, İstihbarat Daire Başkanlığı’nca 1996’da yayınlanan İslamda Mezhepler Tarikatlar ve Dini Akımlar” adlı kitapçığın önemli bölümünün açık kaynaklardan elde edildiği; F. Gülen grubunun da dahil olduğu kategori içerisinde (Geleneksel İslami Kesimler) kendine özgü bir görüntü çizdiği; bununla beraber tüm diğerleri gibi bu grubun da ilgi ve takip alanı içinde bulunduğu kaydedilmektedir. Yazının son paragrafında ise şu talep yer almaktadır:

“İrticai faaliyetlerde bulunduğuna dair hakkında ihbar mahiyetinde bilgiler intikal eden ve Müdürlüğü’nüzce daha önce araştırma yapılan diğer Emniyet Teşkilatı mensupları gibi, ilgi sayılarımıza verilecek cevapta yukarıdaki hususların gözönünde bulundurulmasının ve hakkında iddiada bulunan personelin F. GÜLEN grubu ile iltisaklarının derece ve mahiyetinin tespiti ile neticenin Genel müdürlük Makamına iletilmek üzere ivedilikle Dairemize bildirilmesini rica ederim. Sabri Uzun 1. Sınıf Emniyet Müdürü Daire Başkanı” (143).

Sabri Uzun’un yukarıdaki yazısına Osman Ak’ın  ya da Cevdet Saral’ın ne yanıt verdiği bilinmiyor, çünkü fethullahçı imamların dosyasına bu yazı girmemiş. Belki de yanıt veremeden görevden alınmışlar. Burada Sabri Uzun’un müfettişlere yanıtlaması gerekli  birtakım hususlar bulunmaktadır:

1.        İstihbarat Daire Başkanlığı’nın, fethullahçılarla ilintisi konusunda şüpheli görülen 64 emniyetçi hakkında bilgi istemesi, soruşturma açtırması, makam sahibini bu konuda kesinlikle aklamaz, şaibelerden kurtaramaz. Tüm istihbaratçılar gibi, tüm kamu görevlileri de çok iyi bilmektedirler ki, disiplin yönetmelikleri uyarınca açılan ve yürütülen soruşturmalar iki boyutludur. Ya istediğinizi tasfiye etmek, cezalandırmak için soruşturma açtırırsınız, ya da istediğinizi kurtarmak, yargı yolunun kapanmasını sağlamak için soruşturma açtırırsınız...  Kötü niyeti saptamanın tek yolu vardır: İstihbarat Daire Başkanı, görev yaptığı dönem içinde, teşkilattaki  kaç bin fethullahçı müridi deşifre etmiştir? Kaç binini teşkilattan tasfiye ettirecek bilgi ve belgeleri Teftiş Kurulu’na ya da soruşturmacılara sunmuştur? Hakkında kesin kanıt bulunamayan kaç binini ise tanzim ettiği gerekçeli raporlarla İstihbarat, Bilgi İşlem, Personel, Eğitim gibi stratejik önemi haiz birimlerden aldırıp, daha etkisiz ve pasif görevlere kaydırılmasına  neden olmuştur? Bu soruları çoğaltmak, hiç şüphesiz müfettişlerin tasarrufundadır.

2.        Bir İstihbarat Tarihçisi ile bir İstihbarat Daire Başkanı arasındaki en önemli fark şudur: İstihbarat Tarihçisi, çoğunlukla açık kaynaklardan ve arasıra da teyidi alınmış gizlilik dereceli bilgi ve belgeler üzerinde çalışır. Oysa, yukarıdaki yazıda Sabri Uzun, kendisini bir İstihbarat Daire Başkanı yerine, bir İstihbarat Tarihçisi konumuna yerleştirmektedir. Gerek “İslamda Mezhepler, Tarikatlar ve Dini Akımlar” kitapçığı ve gerekse Temmuz 1998 İstihbarat Bülteni, gerek hacim ve gerekse içerik yönünden, ama özellikle de istihbarat teknikleri açısından, son derecede yüzeyel, zayıf,  çelişkili ve de aşırı yetersiz kaynaklardır. Başta fethullahçılar olmak üzere, hizbullahçılar, şafakçılar, selefiler, akabeciler, vasatçılar, kaplancılar gibi yüzlerce yasadışı oluşumun faaliyetleri ile bunların hangi dış ülkelerden desteklenip yönetildikleri; resmi eğitim kurumlarının (ilköğretim, lise ve üniversite) yanısıra, kendi açtıkları özel eğitim kurumları ve de medrese tabelası altında açıkça faaliyet sürdüren  yasadışı  kurumlardaki konumları; yeşil sermaye ile şeriatçı yapılanmalar arasındaki ilişkiler; bunların devletin kurum ve kuruluşlarına sızma çabaları; mevcut siyasal partilerle temasları, türban ve benzeri konulardaki organize eylemleri, İstihbarat Daire Başkanlığı’nın doğrudan görev ve sorumluluk alanı içine girmektedir. Bu konuda, Türkiye’de sadece bir kitapçık ve bülteni, yapılacak soruşturmaya kaynak önermek, abesle iştigalden başka hiçbir şey değildir. 28 Şubat süreci, ülkemizde vahiy yoluyla başlamamıştır. T.S.K.’nde 28 Şubat süreci ile ilgili çalışmaların tutarı onbinlerce sayfa ile ifade edilirken, birincil görevli ve sorumlu Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı’nın hâlâ tartışılır bir bülten ve bir kitapçığa saplanıp kalması, üzücü ve düşündürücüdür. Zira, Türkiye’deki  şeriatçı faaliyetlerle ilgili her yıl bırakın kitapçık ve bülten ölçülerini, ansiklopedi ölçülerinde yayın yapılmasını gerekli kılacak bilgi ve belge zenginliği mevcuttur.

3.      Fethullahçılar, çalışma yöntemleri itibariyle, “organize suç örgütü” kapsamında faaliyet yürütmektedirler. Mafya örgütleri gibi, fethullahçı yapılanmanın da kendi içinde yazılı kurallarını belirleyen bir tüzüğü ya da üye kayıt defterleri  bulunmamaktadır. Yasalara göre kurulmuş dernekler, vakıflar, eğitim kurumları ve şirketler, resmi olmayan bir organizasyonla ve resmi olmayan bir hiyerarşik yapıda yönetilmektedirler. Fethullahçılar ya da bir başka ifadeyle fethullahçı organize suçlular, sosyal ve siyasal yapı içerisinde kendilerini  kamufle etmişlerdir. Mafya örneğinde olduğu gibi, “güç bir yapılanma gösteren Organize Suçlar, aynı zamanda koruyucu ve yardımcı roller ile organizasyona karışan adli, idari ve politik unsurları da çok iyi kullanmaktadırlar” (144). Yasal olmadıkları için denetlenemeyen, aleyhine kanıt bulunamayan bu tür organizasyonlarla mücadele için, 10.02.1998’ de İstihbarat Daire Başkanlığı bünyesinde Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü’nün kurulması ile birlikte, İstihbarat Yönetmeliği’nin 38. Maddesi’nin (b) bendine göre tüm il istihbarat şube müdürlüklerince bu çalışmanın ayrıca bir emre gerek olmaksızın doğrudan başlatılması zarureti doğmuştur. Akabinde, İstihbarat Daire Başkanlığı’nın 24 Nisan 1998 gün ve 4509.98 sayılı emri ile de şifahi talimatlar yazılı emir haline dönüştürülerek il istihbarat birimlerince organize suçlarla mücadele faaliyetlerine işlerlik kazandırılmıştır. Tüm bu yapısal değişiklikler, İstihbarat Daire Başkanlığı’nın yetki ve sorumluluklarının çerçevesini daha da büyütmüştür. Mafya mensuplarını yakalayan, sorgulayan ve bu yolla elde edilen bilgilerin kanıta dönüştürerek suçluları yargıya teslim eden  İstihbarat Daire Başkanlığı’nın, bırakalım Türkiye’deki fethullahçıları, Emniyet içinde var olan müritler için bile, “içimizde fethullahçı olduğu iddia ve ihbar edilen kimi mensuplarımızın gerçekten fethullahçı olup olmadıklarının kanıtlarını elde etmek çok zor” yaklaşımıyla, soruşturma açıyor görünüp de ciddi sonuçları olan operasyon yapmaması, sadece bir çifte standart değil, teslimiyetçi- traji-komik bir çelişkidir. Fethullahçılarla mücadele veren Emniyet mensuplarına karşı ödünsüz “kaplan” postuna bürünenlerin, konu fethullahçılar olduğunda kör ve sağırları oynaması, sadece Teşkilâtı değil, ülkeyi de zaafa sürüklemiştir. Bu anlamda İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun’un savunması mutlaka alınmalı ve gereği yapılmalıdır ki, yerine geçecek olanlar da bir daha asla aynı duyarlılığı (!) ve sorumluluğu (!) göstermesin!..

3.5.2.   TELEKULAK OPERASYONU-TELEKULAK DEŞİFRASYONU

Yaklaşık 20.000.000 $ bütçesi ile, Cumhuriyet Tarihinde yasadışı bir organize suç örgütü tarafından yürütülen en geniş kapsamlı, en etkili, psikolojik harekât boyutları itibariyle en geniş, hedef kişi ve kuruluşları itibariyle en sansasyonel ve de güncelliğini en uzun süre koruyan operasyonun, adı da oldukça medyatiktir: “TELEKULAK”... Yalnız anormallik şuradadır ki, planlı istihbarat operasyonunu yönetenler, yürütenler, devlete ve rejime karşı hiçbir sorumluluk hissetmeden doğrudan hocaefendilerine (!) bağlı olan ve hizmet eden; ancak maaşlarını, makam ve rütbelerini ise devletten alan müritlerdir;“imha”ya maruz kalanlar, bir başka ifadeyle tasfiye edilerek çok yönlü cezalandırılmak istenenler ise, devlete ve rejimine sadakatle bağlı, bunun için herşeyi göze alan gerçek emniyetçilerdir. Devletin diğer ilgili kurumları ve istihbarat birimleri ise, bu operasyonda maalesef  “seyirci” konumundadır...

Suç ve suçlulara karşı yürütülen bu yasal zemindeki mücadele esnasında, yasal olmayan faaliyetlerinden dolayı doğrudan zarar gören ve zarar görme tehlikesini hisseden kişi ya da kurumlar, ne yazık ki teşkilat içerisindeki  tespit edilmiş Fethullahçı unsurların yönlendirmesiyle, haber ve gündem oluşturma peşinde koşan medya kuruluşlarını da etkileyerek doğrudan saldırıya geçmişler, kimi siyasileri, sivil toplum örgütlerini, bürokrasiyi ve dolayısıyla tüm kamuoyunu “TELEKULAK” adı çerçevesinde koşullandırarak,  amaçladıkları ön yargıyı oluşturmuşlardır.

Bu planlı fethullahçı organizasyon içinde amaçlarına ulaşmak için, bir taraftan Cumhurbaşkanlığı’nın, Başbakanlığın, Bakanlıkların, tüm medya kuruluşlarının, gazetelerin, siyasi partilerin, aydınların, Emniyet Teşkilatının, MGK.’nın, Genelkurmay’ın, Jandarma Teşkilâı’nın, sivil toplum örgütlerinin telefonlarının dinlendiğini, hizmet dışı sorgulandığını iddia ederken; olay ve olayların yargı aşamasına intikal edeceğini de hesaplayarak, Yargıtay’ın, Danıştay’ın, bazı yargı mensuplarının da telefonlarının dinlendiğini ve sorgulandığını da iddialara ekleyerek, olayların niçin geliştiğini, telefon sorgulamasının ne olduğunu, niçin yapıldığını bilmeyen ve doğal olarak bilemeyecek durumda olan her derecedeki kurum, kuruluş kişi ve kişiler nezdinde, tasfiyesi amaçlanan emniyet görevlilerini savunmasız  ve yalnız bırakmışlardır.

Telekulak Operasyonu’nun ayrıntıları, hiç şüphesiz başlıbaşına bir kitap konusudur. Bu operasyona esas taktik ve strateji, kusursuz bir mükemmeliyetlikte, tam bir profesyonellikle hazırlanarak uygulamaya konulmuştur. Telekulak operasyonu, bu açıdan fethullahçı istihbaratçıların gerçek potansiyel gücünü ortaya koyarken, bundan sonra yapacaklarının teminatı olarak da “göz kamaştırmış”, hem de “hasım”larına “gözdağı” vermiştir. Bu operasyonla, sağ-sol, irticacı-laik, etnik bölücü-ulusalcı, sosyalist-ülkücü ayırdetmeksizin tüm kamuoyu, ortak tepkide birleştirilmiştir. İşte bu  operasyonun perde arkasındaki gerçekler, kamuoyuna yansımayan iftiralar, kandırmacalar,  yönlendirmeler ve dezenformasyon faaliyetlerinden sadece birkaçı:

 

3.5.2.1.   TEKNİK YÖNÜ İLE TELEKULAK OLAYI

Ankara Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şubesi’nin teknik imkânları dahilinde, gerekli teknik prosedüre uyulmaksızın ve ayrı bir kamu kuruluşu olan Türk Telekom görevlilerinin katılımı olmaksızın anlık kararlarla herhangi bir telefonu dinleyebilmek mümkün değildir. Bu süreç, aşağıdaki örnekte tüm aşama ve detaylarıyla anlatılmıştır.        Ankara Emniyet Müdürlüğü’nün teknik olanakları bilindiği halde yüksek teknolojiyi gerektiren cep telefonlarının, fiber optik hat teçhizatı olan santral ve telefonların, hatta bırakınız şehirlerarası telefonların, yakın ilçelerin telefonlarının dinlendiği iftirasına yönelinmiştir. Bazı kesimlerce dile getirildiği gibi, Ankara Emniyet Müdürlüğü’nce ne bir cep telefonunun, ne de fiber optik teçhizatla donatılmış Cumhurbaşkanlığı, Genel Kurmay Başkanlığı, Kuvvet Komutanlıkları gibi önemli kurumların telefonlarının dinlenmesi teknik olarak kesinlikle olanaksızdır. Başbakan Bülent Ecevit’in, dinlendiğini iddia ettiği İstanbul’daki “mütevazi evi” de, ancak İstanbul içerisinde bulunan bir dinleme merkezinden dinlenebilir.           

Ankara Emniyet Müdürlüğü’nün yetki alanı içerisinde bulunan bölgede, Telekom’a ait merkezi Ulus semti olmak üzere analog bir telefon şebekesinin yanı sıra, bunu fiber optik bağlantılarla destekleyen sayısal şebeke bağlantılarıyla, yaklaşık 50’nin üzerinde telefon santrali bulunmaktadır.

Bu bağlamda Ankara Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şube Müdürlüğü’nce İskitler Santrali güzergahından Ulus Merkezindeki santrale analog (klasik kablolu) paralel telefon hatlarıyla dinleme bağlantısı mevcuttur. Bunun dışında merkezden uzak olması ve teknik olarak bağlantı sağlanamaması nedeniyle Batıkent Yerleşim Merkezi ile, Sincan İlçesinde ayrı birer dinleme merkezi bulunmaktadır. Bunun haricinde Ankara’nın hiç bir mesafeli ilçesinin ya da Ankara dışı yerleşim birimleriyle, yüksek teknolojiyi gerektirecek cep telefonu ve benzeri haberleşme sistemlerinin dinlenmesine olanak tanıyacak hiç bir ekipman ve sistem, Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şubesi emrinde bulunmamaktadır.

Ankara ilinde Ankara Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şube Müdürlüğü’nün dışında, yine Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı Narkotik, Organize Suçlar ve Mali Şubelerde benzer analog sistemde dinleme merkezleri bulunmaktadır. Bunun dışında Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı’nın, Kaçakçılık Daire Başkanlığı’nın, MİT Müsteşarlığı ilgili merkez ve Ankara’da yerleşik taşra birimlerinin, askeri ilgili birimlerin de olmak üzere hem analog hem de ileri teknoloji sistemlerini dinleyebilecek yaklaşık (...)’un üzerinde Dinleme Merkezi bulunmaktadır.

             Ayrıca Ankara Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şube Müdürlüğü’nün dinleme bağlantıları diğer birimlerin nehirleri yanında kılcal damar gibi kalmakta ve sistem dışı herhangi bir keyfi işleme de teknolojik imkanların elvermemesinden dolayı müsaade vermemektedir.

Bir an için hukuki prosedürü ayrı tutarak, teknik anlamda (A) telefonunun dinlenmek istenildiğini varsaydığımızda:

a) Belirlenen numarayı ilgili istihbarat personeli Telekom yetkilisine bildirir.

b) İlgili Telekom yetkilisi kendi kurum içi işlem prosedüründen geçtikten sonra sorumlu Kramportör’e (50’nin üzerindeki ayrı santralde fiziki ve teknik bağlantıyı yapacak olan Telekom personelinden herhangi birisi) bildirir.

c) Sorumlu Kramportör kendi santral bölgesindeyse direkt, başka bir santral bölgesindeyse o bölge görevlileri ve güzergah kramportörleriyle temasa geçerek dinlenmesi istenilen telefonun paralel ucunu kendi bölgesine taşıyarak buradan Ankara Emniyet Müdürlüğü ile Telekom arasındaki mevcut kablolara paralel olarak fiziki bağlantısını yapar.

d) Bu işlem sonrasında sorumlu Kramportör, ilgili istihbarat personelini arayarak dinlenmesi istenen telefon numarasının paralel hattının Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne ait telefon kablolarından hangisinin uçlarına gönderildiğini bildirir.

e) İlgili teknik personelce dinlenecek hat, dinleme konusuyla bağlantılı olarak ilgili birime bağlanır (PKK ile ilgili birime veya terörle ilgili ise bir başka birime veya mafya-çetelerle ilgili ise 8.kattaki birime gibi).

f) Bu fiziki bağlantı dinleme cihazına intikal ettirilir ve uygulama başlatılır.

Bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere bir bilgisayar ağı içerisinde aynı anda bir çok personelin birlikte yaptığı ve kurumlar arası ortak çalışmayı gerektiren bir durum söz konusudur. Bu itibarla canı isteyen her görevlinin, istediği telefonu dinlemesi teknik olarak olanaksızdır.

Nitekim Telekom görevlileri, Telekulak soruşturması kapsamında verdikleri ifadelerinde,  mahkeme kararı olmadan bağlantı yapmadıklarını açıkça beyan etmişlerdir (145). Bu hususun Fezlekede gizlenmesi de, soruşturmayı yürütenlerin yanlı ve yanıltıcı olduğunun kanıtıdır. Bu konuda Müfettişlerce 11.06.1999 tarihinde ifadesine başvurulan Türk Telekom Genel Müdür Yardımcısı Mehmet TAŞALTIN, “Dinleme mutlaka dinlenecek telefon numarasının paralel bir hattın girilmesi suretiyle yapılabilir. Bu da iki biçimde olur. Ya başında beklersiniz, ya da hattın paralelini uzağa çekersiniz. Bu işlem de iki biçimde olabilir. Ya böcek denilen radyo vericisinin hattın paraleline koymak suretiyle yaparsınız ya da fiziki olarak kabloyu uzatırsınız. Bunun dışında herhangi bir şekilde telefonları dinlenmesi mümkün değildir.... kablo ile uzattığınız en uç noktada bir dinleme yerinizin de bulunması gerekir.... Cep telefonu santralinde de her numaranın fiziksel bir karşılığı olmadığı için teknik olarak paralelini uzağa çekmek ve bu şekilde dinlemek mümkün değildir” demektedir. Teknik boyutu bu ifadeden de anlaşıldığı üzere, dinleme işlemi, santrallerle kablo üzerinden bir paralel bağlantı zorunluluğunu ve fiziki bir müdahaleyi gerekli kılmaktadır. Bu anlamda yapılacak dinleme faaliyeti için de ilgili Telekom görevlisinin yada görevlilerinin desteği gerekmektedir. Telekulak soruşturması sırasında basına kasıtlı sızdırılan haberlerin hiçbirinde, yukarıdaki teknik koşul ve zorunluluklara değinilmemiştir.

Telefon dinleme, izleme veya detay sorgulaması yapma şeklinde bugünkü istihbarat derlemenin önkoşulu haline gelmiştir. A.B.D. bırakalım sadece kendi ülkesini, “Echelon Ağı” vasıtasıyla tün dünyayı izlemekte ve dinlemektedir. Benzeri bir dinleme ağı da, Almanya ve Fransa ortaklığında tesis edilmiştir. Gelişmiş tüm Batı ülkelerinde, kamu düzeninin sağlanması ve ülke güvenliği için telefon dinlemeye ilişkin yasal düzenlemeler ve uygulamalar sözkonusudur.  Ve gelişmiş ülkelerin hiçbirinde, Watergate skandalı gibi birkaç özel istisna dışında, o ülkenin Emniyet makamları, küçük hesaplar uğruna, belirli kişi ya da  kadroları  tasfiye amacıyla, telefon dinleme sistemlerini deşifre etmemişlerdir. Telekulak olayında esas “sanık”lar, deşifrasyonda bizzat soruşturmacı, tanık, uzman, bilirkişi olarak görev üstlenen Emniyet mensuplarıdır; çünkü devlet sırlarını ortaya dökerek, yetki ve nüfuz suistimalinde bulunarak, sistemin işleyişini altüst etmişlerdir. Bu durumdan en çok yararlananlar da, yeni önlemler geliştirme fırsatı elde eden organize suç örgütleri olmuştur.  Bir başka ifadeyle, 81 İl Emniyet Müdürlüğü ve İstihbarat Daire Başkanlığı ile Organize Suçlarla Mücadele ve Kaçakçılık Daire Başkanlığı’nca da sürekli yapılan ve halen de yapılmakta olan bir teknik çalışma tarzı, kamu güvenliği ve irtibatı açısından yaratacağı olumsuzluklar hiç düşünmeden, sırf “hasım”lara suç isnat etme basitliği uğruna afişe edilmiştir...

3.5.2.2.   POPÜLER İSİMLER VE PROVOKASYON DÜZENEĞİ

Osman Ak ve arkadaşları aleyhine açılan soruşturmayı yürüten müfettişlerin, telefonların teknik olarak dinlenmesi ile detay sorgulamasının apayrı iki işlem olduğunu bilmemelerine olanak yoktur. Ancak, hazırladıkları fezlekeden, bilerek ya da bilmeyerek oyuna geldikleri-getirildikleri görülmektedir:

“Müfettişliğimizin 05.06.1999 gün ve 156/06-3 sayılı yazısı ile İstihbarat Daire Başkanlığı’ndan:

‘Başkanlığın görevlileri, Ankara Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şube Müdürlüğü veya diğer iller İstihbarat Şube Müdürlüklerince mevzuat hükümlerine aykırı olarak Cumhurbaşkanımız Sayın Süleyman DEMİREL’e, Başbakanımız Sayın Bülent ECEVİT’e, Başbakanlık ve Bakanlıklara, Milletvekilleri Kamu kurum ve kuruluşlarına, Askeri Kuruluşlara, Siyasi Partilere veya mensuplarına, kitle iletişim araçlarına veya mensuplarına işadamlarına ait telefonların teknik dinlemelerinin veya detay sorgulamalarının yapılıp yapılmadığını, dinlenmiş ya da sorgulanmış ise kimler tarafından yapıldığını, sorgulama veya dinlemenin ayrıntılı özelliklerini gösterecek biçimde daireniz görevlilerinden oluşturulacak üç kişilik bir komisyon marifetiyle tespit edilerek düzenlenecek tespit tutanağının müfettişliğimize gönderilmesi’ istenmiştir.

İstihbarat Daire Başkanlığı görevlilerince yapılan yoğun çalışma sonucunda düzenlenen ve müfettişliğimize 06.06.1999 gün ve 6639-99 sayılı yazı ekinde gönderilen tespit tutanağının incelenmesinden Ankara Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şube Müdürlüğünün bazı görevlileri tarafından üst düzey devlet yöneticilerimize, bazı  bakan ve milletvekillerine, bazı siyasi parti veya mensuplarına, bazı kitle iletişim araçlarına veya mensuplarına, bazı kamu kurum ve kuruluşlarına ve bazı kişilere ait teknik detay sorgulama işlemine tabi tutulduğu anlaşılmıştır” (146).

Fezlekede sözü edilen Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, özel ve tüzel şahsiyetlere ait numaraların, yukarıda özet olarak açıklanan izleme faaliyetleri esnasında karşılaşılan milyonlarca telefon numarası arasından özellikle ve maksatlı olarak seçilmiş olduğu anlaşılmaktadır.

Örneğin, dosya içerisinde mevcut Emniyet Genel Müdürlüğü’nün emir ve talimatlarına dayalı olarak Türkiye Kalkınma Bankası eski Genel Müdürü Özal Baysal’ın yakalanması maksadıyla yapılan çalışmalarda, Baysal’ın bağlantılı telefonunun aradığı telefonlar; Cumhurbaşkanlığı Köşkü, Cumhurbaşkanlığı Koruma Şube Müdürlüğü, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği, Cumhurbaşkanlığı Tarabya Köşkü, Başbakanlık Özel Kalem, Turizm Bakanlığı, Bayındırlık Bakanlığı, İstanbul Emniyet Müdürlüğü Özel Kalem, Antalya Valiliği, ANAP Genel Merkezi, DYP Genel Merkezi. Bu merkezler Özal Baysal’ın yakalanmasına ilişkin yapılan telefon izleme faaliyetleri sırasında Özal Baysal’la irtibatlı şahıslar tarafından telefonla aranmış ve bu arama kayıtları programa bağlı olarak çalışan bilgisayar dökümünde ortaya çıkmıştır. Kaldı ki bu önemli telefonlar Özal Baysal’la ilgili telefonların yaptığı binlerce arama arasından özellikle seçilerek çıkartılmıştır. Kesinleşmiş mahkûmiyet kararı ile aranan bir şahsın yakalanması amacıyla yapılan telefon izlemesi sırasında karşılaşılan telefonların sorgulanmasında, sorgulamayı yapan istihbaratçılara nasıl bir suç isnat edilebileceği açıklanabilir bir husus değildir. Kamuoyunda Yeşil olarak bilinen Mahmut Yıldırım’la ilgili telefonlar, yine çete lideri Kürşat Yılmaz ve Kasım Gençyılmaz’la ilgili telefonlar izlenirken karşılaşılan pek çok önemli şahsiyet ve kurumun telefonu da bir suçlama nedeni olarak kullanılmıştır.

Telekulak operasyonunu ilk kez gündeme getiren gazetenin Zaman olması, şaşırtıcı değildir. Doğal olarak, bu kampanyaya Aksiyon dergisi de katılmıştır. Dergi, tüm dinlemelerin, Cevdet Saral’ın marifetiyle yapıldığını iddia ettikten sonra, esas mesajını vermiştir:

“Ancak iş bununla bitmiyordu. Kısa süre sonra Cevdet Saral’ın Başbakanlık’tan Dışişleri’ne, Genel Kurmay Başkanlığı’ndan Cumhurbaşkanlığı’na, tanınmış gazetecilerden milletvekillerine kadar bir çok kurum ve ismi dinlettiği ortaya çıktı. Cevdet Saral ve ekibi köşeye sıkışıyordu. İşte tam bu sırada Cevdet Saral bazı güç odaklarının desteğini alabilmek için şaşırtıcı bir yola başvurdu. Başına gelenlerin, Fethullah Gülen’le ilgili raporları hazırladıkları rapordan kaynaklandığını öne sürüyordu. Ne var ki Cevdet Saral, Cumhurbaşkanı’ndan Başbakan’a, Genel kurmay Başkanı’ndan MGK’ya kadar onca kurum ve kuruluşu neden dinlediklerini ise açıklamakta güçlük çekiyordu.

... Ankara Emniyet Müdürü Cevdet Saral ve yardımcısı Osman Ak, kısa süre sonra konuyla ilgili ipuçlarını vermeye başlamışlardı. Osman Ak, başlarına gelenlerin Fethullah Gülen’le ilgili hazırladıkları rapordan kaynaklandığını, kendilerinin bu raporu ‘irticaya hassas bazı birimler için hazırladıklarını’ iddia ediyordu.... Ankara Emniyeti’ne göre herşey bununla birlikte başlamıştı. Ancak, üst düzey Emniyet yöneticilerine göre, tüm bunlar Cevdet Saral’ın cephe daraltma ve destek kazanmak için giriştiği çabalardan başka bir şey değildi. ‘Savaş’ denilen şey aslında Cevdet Saral’ın ‘aşırı ihtirasından’ kaynaklanıyor. Saral’ın İstanbul’a Emniyet Müdürü olmak istediği için bunları yaptığı öne sürülüyordu. Bir başka iddiaya göre, Cevdet Saral Cumhurbaşkanlığı’nı, Başbakanlığı ve Genel Müdürlüğü dinlettiği için sıkışmış durumdaydı ve Fethullah Gülen raporuyla son kozunu oynuyor, böylelikle bazı çevrelerin kendisini korumasını sağlamayı amaçlıyordu”  (147).

Fethullahçı yayın organlarında, dinlendiği önesürülenler arasında, özellikle belli kurum ve kuruluşlarla, isimler ön plana çıkarılmıştır. Örneğin, yayınlanan listelerde, fethullahçı dernek, vakıf ya da  istişare heyet üyelerinin, eyalet ve bölge imamlarının telefonları yeralmamıştır. Aynı şekilde, nakşibendi, süleymancı, hizbullahçı ve benzeri siyasal islamcı tarikat ya da cemaatlerin ilerigelenlerinin adlarına da bu listede rastlamak olanaksızdır. Peki kimler ver bu listelerde? Öncelikle, siyasal islamcılığın her türlüsünü “tehdit” olarak algılayan kurum ve kuruluşlarla, Atatürkçü olarak tanınan ya da “Atatürkçü Alevi” olarak nitelendirilen tümü laik hukuktan yana  kimi hukukçulara, gazetecilere, işadamlarına ve akıllı bir taktikle partileri de operasyona dahil etmek için, hemen her partiden politikacılara yer verildiği anlaşılmıştır: Genel Kurmay Başkanlığı, MGK, MSB Lojmanları, Orduevleri, Yargıtay 8. Ceza Dairesi Üyeleri, Yusuf Kenan Doğan, Muhittin Mıçak, Ahmet Köksal, Emin Çölaşan, Tuncay Özkan, Koray Düzgören, Doğan Taşdelen, Ali Haydar Veziroğlu, Fikri Sağlar, Ayhan Şahenk vd.

Sözkonusu listelerin medyada yayınlanmasından sonra, operasyonun bir diğer aşamasına geçilmiştir. Gerek medyada yeralan telkinler ve gerekse birebir görüşmeler çerçevesinde, listelerde adı olan kişilerle, sivil toplum örgütlerinin, idare aleyhine manevi tazminat davası açmaları istenmiştir. Buna göre, idare mutlaka tazminat ödemeye mahkûm olacak ve ödediği tazminat miktarlarını, Telekulak “sanıklarına” rücu edecektir. Bu sonuç, intikam peşindeki fethullahçıların,  “hasım”larını madden-manen bitirmesi, tüketmesi, kısaca bir daha asla başkaldıramayacak ölçüde “imha” etmesi anlamına gelecektir. 

Diğer taraftan, başta fethullahçılar olmak üzere, yurt içindeki ve dışındaki tüm şeriatçı yapılanmaların nefretle andıkları hukukçuların başını, Eralp Özgen, Naci Ünver, Bilal Kartal, Mustafa Kıcalıoğlu, Erol Kıcıman, Salim Öztuna, Vural Savaş, Şerife Öztürk, Sabih Kanadoğlu, Mehmet Uyumaz, Yekta Güngör Özden, Güven Dinçer vd. çekmektedir. Bu isimlerden Naci Ünver, Yargıtay 8. Daire Başkanı olup, şair ve yazar kimliği ile de tanınan, son derecede popüler bir Cumhuriyet hukukçusudur. İşte, Naci Ünver’in telefonlarının dinlendiğine kanıt (!) teşkil ettiği iddia edilen kasedin elegeçiriliş öyküsü:

Müfettişlerce hazırlanan Fezlekede, maddi delil olarak ortaya konan ve Naci ÜNVER’e ait olduğu söylenen tarihsiz ve numara bilgilerinden yoksun telefon dinleme kasetinin,  11 Haziran 1999 tarihinde, yani Osman Ak’ın görevden alınmasının bir ay sonrasında,  İstihbarat Şube Müdürlüğü’nün 9. katında bulunan hurdalık deposunda ele geçirildiği beyan edilmektedir (148). Aslında söz konusu kasetin her hangi bir yargı sürecinde, herhangi bir iddiaya delil teşkil etmesi de yasal ölçütlerde mümkün değildir. Çünkü bu kasetin istihbarat hizmetleri ile ilgili olarak kaydedilip kaydedilmediği, kimler tarafından kaydedildiği, orijinal bir kayıt olup olmadığı, hangi zaman sürecinde, hangi tarihte, hangi telefonların kaydı olduğu belli olmadığı gibi, tutanaklara bant çözümünün kağıda aktarılış biçimi de daha önce benzerleri yüzlerce defa yapılmış örneklere ve istihbarat teamülüne uymamaktadır. Çözümü yapan istihbarat hizmetlerinde görevli M.Fecri Yıldız’ın bu hususu bilmemesi, yani çözümleri kağıda aktarırken tarih, saat, dinlenilen telefonun numara bilgisine ilişkin açıklamaları kağıda geçirmemesi mümkün değildir.

İddialara delil olarak konulan kaset çözümünün incelenmesinde tarih ve zaman bilgisi ile numara bilgisinin olmaması yanında dikkat çeken diğer bir husus da, kaseti düzenleyenlerce iki ayrı önemli mahiyette gibi görülen, telefon görüşmesi içermesidir.Dinleme tekniği itibariyle orijinal olarak dinlemede kullanılan ve telefon hattına bağlı cihazda takılı bir kasette; tarih, zaman ve numara bilgilerinden hiç olmazsa birisinin yer alması gerekir.

Diğer bir husus ise mezkur kasette önemli mahiyette görülen iki ayrı görüşmenin ard arda bulunmasıdır. Oysa telefon hattına bağlı bir cihazın yuvasına takılı ve canlı dinlemede kullanılan kasette bir çok görüşme bulunmalıdır, ki bu görüşmeler hayatın olağan akışı içerisinde hedef telefonu kullananın aile, iş, arkadaş, ticari vb. nitelikteki görüşmelerinden oluşur. Cihazda hedefin konuşmalarını anında kaydeden kasetin en önemli özelliklerinden birisi budur. Dinleme tekniği itibariyle, hedef telefonun tüm görüşmeleri sürekli kaydedilir. Herhangi bir operasyonel çalışmada yukarıda belirtilen tarzda mutat görüşmelerle, önemli kabul edilen (çalışmanın amacına hizmet edecek) görüşmelerin birbirinden ayrılması gereklidir. Bunun içinde cihazda kullanılan kaset daha sonra ayıklanarak, önemli görüşmelerin hepsi peş peşe bir başka kasete arşivlenir. Önemli görüşmeleri içeren ve sonradan bir çok kasetteki görüşmelerin ayıklanmasıyla oluşturulan bu arşiv kaseti kesinlikle dinlemede kullanılan kaset yuvasına sokulmaz, ayrı bir yerde muhafaza edilir. Tabii hurdalık deposunda değil. Oysa dosya içeriğinden anlaşıldığı üzere, mezkûr kaset iki ayrı değişik konuyu içeren önemli görülebilecek görüşme içermekte, hiç bir mutat ya da konu dışı görüşme içermemektedir.

Telekulak olayının hedef ismi olan Osman Ak, Kırıkkale 2. Asliye Ceza Mahkemesi’ne yapmış olduğu savunmada, örnekleri çeşitlendirmiştir:

“Dosya içerisinde mevcut Emniyet Genel Müdürlüğü’nün emir ve talimatlarına dayalı olarak Doğuş Holding Yönetim Kurulu Başkanı NTV Televizyonunun sahibi A.Ş. ve Yargıtay Üyesi K.A. hakkındaki ihbara ilişkin çalışmalarda:

Yargıtay, TBMM, çeşitli tanınmış iş adamları, çeşitli büyük firmaların telefon numaralarıyla karşılaşılmıştır.

Burada MGK Genel Sekreterliği, A.Ş. ve Genel Müdürü G.T. ile bunlarla yakın ilişki içerisinde olan Yargıtay Üyesi K. A.’nın  PKK ile ilişkide olduğuna dair kendisine ulaşan bir ihbar mektubunu Emniyet Genel Müdürlüğü’ne göndermiş, İstihbarat Daire Başkanlığı da konunun araştırılmasını ve neticeden de bilgi verilmesini emretmiştir. Emir doğrultusunda yapılan çalışmalarda ihbarın doğru mu yoksa iftira mı? olduğunun en kolay tespit yöntemi olarak bilgisayar sorgulamasına başvurulmuş, arşivlerimizde kayıtlı PKK’lılar ile anılan şahsiyetlerin iltisakları araştırılmış ve ihbarın iftiradan öte gitmediği tespit edilerek konu emir veren makama iletilmiştir. Bu konudaki yazışmalar dosya içeriğinde mevcuttur.

Bu örnekte görüleceği gibi iftirayı defetme sonucunu doğuran çalışmamız, bugün suçlama (işadamlarını dinlediler!, Yargıtay’ı dinlediler!...) şeklinde karşımıza çıkartılmıştır.

İHD Genel Başkanı Akın Birdal’a düzenlenen silahlı saldırı eylemiyle ilgili olarak yapılan çalışmalarda, eylemin azmettiricilerinden olan ve aynı zamanda İstihbarat Daire Başkanlığı’nın dosya içerisinde mevcut çeşitli talimatlarla hakkında çalışma yapılması istenen “yeşil” kod isimli Mahmut Yıldırım’ın ilişki ve irtibatları araştırılırken:

Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, MGK, MİT Müsteşarlığı, Genelkurmay Başkanlığı, Jandarma Genel Komutanlığı, İl Jandarma Komutanlıkları, Emniyet Genel Müdürlüğü, İstihbarat Daire Başkanlığı, İzmir ve Kocaeli Emniyet Müdürlükleri, Harp Akademileri Komutanlığı’na ait telefon numaralarıyla karşılaşılmıştır.

Dosya içeriğindeki bu konuya ilişkin yazışmalar dikkatlice incelendiğinde hazırlanacak komplonun sanki senaryosunun önceden yazıldığı rahatlıkla görülebilir

Kamuoyunda kumarhaneler kralı olarak bilinen Ömer Lüfü Topal’ın özel kuryesi Yeşim Kuzey ile ilgili çalışmalarımızda:

Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdür Yardımcısı, Hanefi Avcı veya İstihbarat Daire Başkanlığı Bilgi İşlem Şube Müdürü, İstihbarat Daire Başkanlığı, İstanbul Emniyet Müdürlüğü, Antalya Emniyet Müdürlüğü, Cumhurbaşkanlığı, Maliye Bakanlığı, çeşitli medya kuruluşlarına ait telefon numaralarıyla karşılaşılmıştır.

Mafya Babası Kürşat Yılmaz’ın yakalanmasına yönelik olarak yapılan çalışmalarda:

Başbakanlık, Devlet Bakanı İkametgahı, Tarım Orman ve Köyişleri Bakanlığı, Milli Savunma Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, Toplu Konut İdaresi’ne ait telefon numaralarıyla karşılaşılmıştır.

Dönemin Devlet Bakanı Eyüp AŞIK aracılığı ile Müdürlüğümüze gönderilen, yine dönemin Başbakanı Mesut YILMAZ’ın İl Emniyet Müdürüne şifahi emirleri, diğer kurumlara verdiği bilgilere bağlı olarak Emniyet Genel Müdürlüğü’nce yazılı talimatla çalışma yapılması istenilen Abdullah Argun ÇETİN isimli şahsın, gerek verdiği bilgilerin doğruluğunun araştırılması, gerekse ilişkilerinin tespiti için yapılan çalışmalarda:

Bazı Milletvekilleri, Ulaştırma Bakanlığı, Gençlik ve Spor Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü, ABD Büyükelçiliğine bağlı birimler, ANAP Genel Merkezi, TBMM, çeşitli medya kuruluşlarına ait telefon numaralarıyla karşılaşılmıştır.

Bu şahsın anlatımlarına inananlarca yürütülen senaryolar ise, başlı başına bazı devlet görevlilerinin durumlarını ortaya koyan trajikomik bir vakıadır.

Dosya içerisinde mevcut Emniyet Genel Müdürlüğü’nün emir ve talimatları ile bu makamlarca gönderilen mahkeme kararlarına dayalı olarak:

Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, Çeşitli Bakanlıklar, MGK, MİT Müsteşarlığı, Genelkurmay Başkanlığı, Jandarma Genel Komutanlığı, İl Jandarma Komutanlıkları, Emniyet Genel Müdürlüğü, İl Emniyet Müdürlükleri, çeşitli kamu kurumları, çeşitli medya kurumları, birçok tanınmış işadamına ait telefon numaralarıyla karşılaşılmıştır.    

 Dönemin Başbakanı Mesut YILMAZ, yanında Kanal D Televizyonun yöneticilerinden Tuncay ÖZKAN olduğu halde İl Emniyet Müdürümüzü konutuna çağırarak, “eski İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Tayyip ERDOĞAN’ın hakkındaki yargılama kararını bozdurmak için Yargıtay’da bazı kişilere rüşvet verileceğini, bu işlemde aracı olanlardan birisinin Tuncay ÖZKAN ile ilişki halinde olduğunu beyanla, anılan şahısla işbirliğine girilerek çok gizli bir çalışma yapılması, safahata ilişkin ara makamların yazılı yada şifahi olarak bilgilendirilmemesi” yolundaki talimatı üzerine:

Tuncay ÖZKAN, İstihbarat Şubesindeki ilgili personelimizle ilişkiye geçirilmiş, aracı olduğu iddia edilen şahısla temas sağlanmış, verdiği bilgiler doğrultusunda yapılan ön çalışmalarda anlatımları tatmin edici bulunmayınca, şahsın ilişkide olduğunu iddia ettiği yargı mensubumuzla teması gözlenmiş ve olayın tamamen uydurma olduğu kanaatine varılmıştır. Bu durum ilgili makama iletilmek üzere Emniyet Müdürümüze arz edilmiştir. Konuya Devlet ciddiyetinde ve hizmet gereği olması gereken azami hassasiyette yaklaşılmış, Yüce Yargıtay’ı şaibe altında bırakacak bu uydurma iddia, hiç bir yargı mensubunu deşifre etmeden, haklarında iddiada bulunulanlar hakkında gerçeği ortaya çıkartarak aklanmalarıyla sonuçlanmış ve komplo bertaraf edilmiştir.

Ancak, şahıs beyanlarının “telefon detay sorgulama” yöntemi ile asılsız olduğunun ortaya çıkartılması, bu işlemden siyasi ve medyatik rant bekleyenleri üzmüş olmalı ki, daha sonra akladığımız şahsiyetlerin telefonlarını dinlediğimiz şeklinde suçlama olarak karşımıza çıkartılmıştır.

Sayın Yargıtay üyelerimize yönelik komplo, hakkımızda düzenlenen soruşturma evrakı içeriğinde de varlığını devam ettirmiştir. Müfettişler hazırladıkları fezlekenin 26. sayfasında Yargıtay Üyesi Sayın A.K.’nın telefonunun 1 kez dinlendiğini beyan ederken, dayanak olarak gösterdikleri belgeye göre (17 nolu klasör sayfa:1861) Sayın A.K. anılan tarihte bu tek görüşmesini ne tesadüftür ki Yeşil Kod isimli Mahmut Yıldırım’ın kardeşi Bahattin Yıldırım’ı arayarak yapmış görünmektedir. Aslında bizlere bu soruşturmada suç tasnii yapanlar, kendilerine göre daha önce bertaraf ettiğimiz komployu canlandırmayı hedeflemişlerdir.

Yine kamuoyunda “Yeşil” olarak bilinen şahısla telefon irtibatında olduğunu beyanla sıkça şahsıma bilgi veren bir diğer medya köşe yazarının, arandığı saatleri söyleyerek kendi gazetesinin telefonlarını “detay sorgulamaya” tabi tutturmaya bizleri yönlendirmesi, verdiği numaraların ilgisiz askeri ve yargı kurumlarının santrallerine ait olması, daha sonra aleyhimizdeki asparagas gazete ve televizyon haberlerin ön hazırlığının çok öncelerden yapıldığının birer göstergesi olduğu kanaatindeyim.

Yukarıdaki örneklemeler dışında Terör örgütlerine mensup ya da müzahir yahut da geçmişte ilişkisi bulunan ve faaliyetleri emir ve talimatlara dayalı izlenmesi gereken şahısların durum ve temaslarının araştırılmasında da “telefon detay sorgulama” yöntemine sıkça başvurulmuştur. Bunların yakın aile çevresinde yada sair ilişkilerinde yukarıda belirtilen ya da suçlanmamıza konu olan birçok kurumlara ait telefon numaralarıyla sürekli olarak karşılaşılmıştır.

Örneğin bizlerin açığa alınmasından yaklaşık 8-9 ay sonra yapılan “HİZBULLAH” operasyonunun hazırlık ve isimlendirme çalışmaları tarafımızdan yapılmış olup, bizlerin bu birimlerde çalıştığımız dönemlere rastlamaktadır. Örgütün Ankara ilindeki önemli mensupları Başbakanlıkta görevli Abdulsamet YILDIZ, Hacettepe Üniversitesinde görevli Abdurrahman ALPSOY’da dahil olmak üzere tespit edilmiş, bu şahısların ilişkileri bilgisayar ortamında araştırılırken, fiziki takiplerine de başlanılmıştır.

Bu durum bazen aklıma geldikçe bu operasyon sürecinde görevde olmadığıma seviniyorum. Şayet görevde olsa idim herhalde şimdi huzurunuzda değil, ‘izlediğim teröristlerin tüm ilişki ve faaliyetlerini bildiğim halde adam kaçırmalarına, gözetlediğim hücre evlerinde işkenceye tabi tutmalarına, adam öldürmelerine ve gözümüzün önünde bahçelerine gömmelerine göz yumduğum’ iddiasıyla -ki görev ve sorumluluğum döneminde böyle bir gelişme olmasına asla müsaade etmezdim- kesinlikle ödüllendirilmeyecek, medya ve kamuoyu ise bu çelişkiyi derhal yakalayacak ve şimdi Ağır Ceza Mahkemelerinde yargılanıyor olacaktım.

Görev ve sorumluluğum döneminde Ankara ilinde hiçbir siyasi cinayete mahal bırakmadık, teşebbüs edenleri anında yakalayarak adalete teslim ettik, güvenlik açısından tertemiz bir başkent bıraktık. Tarih bu gerçekleri zamanı geldiğinde mutlaka ortaya koyacak, hiç kimsenin yaptığı yanında kâr kalmayacaktır” (149).