|
FETHULLAHÇILARIN; IFTIRA, KARALAMA, PROVAKASYON, TASFIYE VE KOMPLO YONTEMLERI-TEKNIKLERI: Asagidaki Bolum "Fethullahcilarin" Gercek Yuzunu Gosterdigi Icin, Öldürülen Necip Hablemitoglu'nun "Kostebek"adli kitabindan alinmistir. ALLAH Kendisine Rahmet Eylesin. Kaldigi Yerden Vatanin Gercek Evlatlari Devam Edecek InsaALLAH. HANS AIBERG'DE Asagida Cirkin Yontemleri Aciklanan "Bu Orgutun" Iftira, Karalama Ve Komplo'suna Hedef Olmustur. |
| 3.
FETHULLAHÇI İSTİHBARATÇILARIN OPERASYON ÖRNEKLERİ
Farklı
istihbarat birimlerine sızmış olan fethullahçılar,
öncelikle hasımlarını izlemekte, atacakları
her adımı önceden saptamak suretiyle önlem almak yoluna
gitmektedirler. Devletin gücünü, devlet savunucularına karşı
kullanma aşamasına gelmiş olan fethullahçıların,
operasyonel anlamda kayda değer başarıları mevcuttur.
Operasyonlarında, amaca ulaşmada her yolu mübah sayan ve her
türlü sınır tanımaz
fırsatçılık, ahlâksızlık, takiyye
unsurlarını içeren bir konsept çerçevesinde hareket eden
fethullahçı istihbaratçıların kullandıkları yöntemler
şöyledir: Telefon dinleme, tehdit, sahte belge üretimi ve montaj,
çarpıtılmış bilgiye yönelik kampanyalar, hırsızlık,
kundakçılık, şantaj amaçlı kadın pazarlama ve
görüntü kaydı, her türlü illegal kayıt kullanımı
(böcek, gizli kamera vb.), rüşvet, gasp, darp, bilgisayar sahtekârlıkları,
ev ve işyeri kurşunlama, emniyeti suistimal, hâkim
kiralama ve diğerleri... Fethullahçıların
oluşturduğu özel istihbarat organizasyonu
hakkında bilinen ilk suçduyurusu, yıllar öncesinde
Yeni Hayat Dergisinin sayfalarında yayınlanmıştır: Fethullahçı organizasyonu, Türkiyenin en büyük sivil
istihbarat örgütü ve arşivini oluşturma yolunda girişimlerini
sürdürmektedir. Kendi organizasyonları açısından
potansiyel risk taşıyan politikacılar, gazeteciler, T.S.K.
Komuta kademesinde yer alan hedef subaylar, bürokratlar, öğretim
üyeleri vd. hakkında yerlebir etmeye yönelik ya da en
hafifinden şantaj değeri taşıyan ses ve görüntü
kasetlerinin, her türlü ailevi-yakın çevre ve de kişisel
istihbari bilgilerin bir
merkezde toplanmakta olduğuna ilişkin duyumlar gelmektedir.
Türk yasalarına göre böyle bir oluşum, girişim
aşamasında olsa bile ağır suçtur. Bu duyumların
doğruluğunun araştırılması, Türk
istihbarat birimlerinin deneyim ve yeteneği dikkate alındığında
hiç de zor değildir (62). Ne var ki, aradan geçen bunca süre içinde, bu yasadışı organizasyonu dağıtmaya yönelik kayda değer resmi soruşturmanın açılmamış olmasının, devlet içindeki ilgili birimlere sızmış fethullahçı kadroların gücü ile doğrudan ilintili olduğu anlaşılmaktadır. Sözkonusu güç, yasadışı yapılanmaya örtülü bir dokunulmazlık kazandırırken, hasımlarını da çok yönlü etkisizleştirmeye yaramaktadır. Bir başka ifadeyle, sahip oldukları yasal güç, fethullahçı istihbaratçıları, istihbarat birimlerinin dışında, başta üniversiteler, sivil toplum örgütleri olmak üzere hemen her yerde, cemaatlerinin çıkarları doğrultusunda operasyon yürütmelerini sağlamaktadır. 3.1.
ÜNİVERSİTELERDEKİ FETHULLAHÇI OPERASYONLARI Fethullahçıların üniversitelerdeki kadrolaşma hareketi, Yüksek Öğretim Kurulunun kurulmasıyla birlikte ivme kazanmıştır. Geleceğin mürit akademisyenlerini yetiştirme programı doğrultusunda, onbinin üzerinde müridini Y.Ö.K. ve M.E.B. kontenjanlarından A.B.D., İngiltere, Fransa gibi ülkelere gönderen fethullahçılar, şimdilerde iki önemli avantaja sahip olmuşlardır: Eğitimlerini tamamlayarak Türkiyeye dönenler, akademisyen olarak, mevcut fethullahçı kadroları daha da güçlendirirken; yurtdışında kalmak isteyenler de, iş bularak kaldıkları ülkelerde mevcut cemaati takviye etmişlerdir. Y.Ö.K. sistemi içinde başta Rektörlük olmak üzere, Dekanlık ve Müdürlük kadrolarını elegeçirme doğrultusunda, tüm siyasal bağlantılarını kullanan fethullahçılar, özellikle de üniversitelerin Yüksek Lisans ve Doktora eğitimlerini koordine eden Sosyal Bilimler Enstitüsü, Fen Bilimleri Enstitüsü, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü gibi birimlerinde söz sahibi olmaya çalışmışlardır. 12 Eylül döneminde, hasım olarak nitelendirdikleri öğretim elemanlarının 1402likler kategorisine dahil edilmesinde, bir başka ifadeyle üniversiteden uzaklaştırılmasında hayli etkili olan fethullahçılar, daha sonra da Y.Ö.K. yasasının anti-demokratik hükümlerinden yararlanarak sözleşmeyi uzatmama yoluyla hasımlarını tasfiyeye devam etmişlerdir. Diğer taraftan, Y.Ö.K., -bilerek ya da bilmeyerek- fethullahçıların başta Anadolu üniversiteleri ve vakıf üniversiteleri olmak üzere, pekçok üniversitedeki egemenliğini pekiştirecek politikalar üretmeye devam etmektedir. Örneğin, üniversitelerdeki eğitim dilinin ingilizce olması yolundaki eğilim, doğrudan fethullahçılara yaramaktadır. Devlet parası ile ABD ve İngiltere gibi ülkelerde çok iyi derecede ingilizce öğrenen fethullahçı kadrolar, üniversitelerde, dil avantajıyla ön plana fırlamışlardır. Aynı şekilde, Y.Ö.K. ile başlayan ve akademik yükselmelerde yabancı dilde yayın koşulu, fethullahçı akademisyenlerin önünü tamamiyle açmıştır. Türkiyedeki üniversitelerde yürütülen bilimsel çalışmaların kendi toplumumuzun bilgisine ve hizmetine sunulması, ulusal bir öncelik ve gereklilik olması icap ederken; Y.Ö.K., akademik yükselmelerde, Türkçe yayınları dikkate almamaktadır. Y.Ö.K., bilimsel makalelerin, neredeyse tamamına yakını Batı ülkelerinde yayınlanan ve Science Citation Indexin taradığı periyodiklerde çıkmasını, akademik yükselmeler için olmazsa olmaz koşul olarak kabul etmektedir. Bilimsel araştırmaların sonuçları hakkında önce kendi meslekdaşlarını ve de toplumunu bilgilendirmek; ülkeye çok yönlü katkı yollarını açmak dururken, ancak sömürge ülkelerde görülen ve sömürge aydını anlayışı içinde bu sonuçları öncelikle Batılıların hizmetine ve bilgisine sunma gayretkeşliği, Y.Ö.K.nu yönetenlerin ulusallıktan ve ulusalcılıktan ne denli uzak olduklarını ortaya koymaktadır. İşte, fethullahçılar, sırf bu amaçla, Batıda Fountain örneğinde olduğu gibi, yabancı dilde yayın çıkarmakta; ayrıca, kendi müritlerinin bu kapsamdaki periyodiklerde makalelerinin yayınlanması için profesyonel bir organizasyonla servis hizmeti sağlamaktadırlar. Y.Ö.K. yöneticilerinin bu konuda sergiledikleri gafletin, bir de siyasal yönü bulunmaktadır. Örneğin, bir Cumhuriyet Tarihçisinin Ermeni görüşleri aleyhinde bir makaleyi, bu indekste yeralan periyodiklerde yayınlatması mümkün değildir. Aynı şekilde, PKK, Pontus, Süryani, Fener Patrikhanesi, Misyonerlik, Keldani, Batı destekli şeriat örgütlenmeleri vb. konularda, Türkiyenin tezini savunan bir bilimsel makale, bugüne kadar sözkonusu indeksce taranan periyodiklerde yayınlanmış değildir. Fethullahçıların yanısıra, Ermeni tezine destek veren Prof.Dr. Halil Berktay örneğinde olduğu gibi, yerel tarihçilik adı altında Türkiyenin etnik sorunlarını kaşıyan 2. Cumhuriyetçi kimlikli, çoğunluğu Vakıf Üniversitelerinde kadrolu akademisyenlerin bu periyodiklerde yayın sorunu bulunmamaktadır. Başta tarihçiler olmak üzere, diğer sosyal bilimlerde çalışma sürdüren akademisyenler, ortadaki olumsuz olgudan birinci derecede mağdurdurlar. Bilimsel çalışmalarını ulusal perspektiften sürdürmek, bir anlamda Y.Ö.K. eliyle cezalandırılmak anlamına gelmektedir. Sadece sosyal bilimciler mi? Elbette ki hayır!.. Örneğin, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi A.B.D. öğretim üyesi Prof.Dr. Tahir Hatipoğlu ve meslekdaşları tarafından yürütülen bir araştırmanın sonuçlarının yeraldığı makalenin yayın talebi, İngilterede yayınlanan, sözkonusu indeksçe taranan bir tıp dergisi tarafından reddedilmiştir. Reddin gerekçesi, Türkiyede sadece Türklerin yaşamadığı, Kürtlerin de yaşadığı ve örneklemlerde onlara da yer verilmemesi olarak gösterilmiştir. Türk akademisyenleri böylesine aşağılayıcı, onur kırıcı, ulusal duyarlılığı rahatsız edici durumlara düşürmek, Y.Ö.K. yasasının 4. ve 5. maddeleri ile hiç mi hiç bağdaşmamaktadır. Y.Ö.K.nun, fethullahçı kadrolaşmaya ve Türkiye yerine Batılı ülkelere öncelikli olarak hizmet veren bu şekilci, içeriği kof, sömürge uşaklığı görünümlü uygulamadan vazgeçmesi gerekmektedir. 3.1.1.
ÖRNEKOLAY: A.Ü. TÜRK İNKILÂP TARİHİ ENSTİTÜSÜ Kadrolaşmaya
tipik bir örnek olmak üzere, sadece Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp
Tarihi Enstitüsüne kayıtlı öğrenci sayısı,
1985-86 Öğretim Yılı itibariyle 462ye ulaşmıştır.
Bir bölümünün iki ya da üç yıllık yüksekokul, enstitü
mezunu olup dört yıllık lisans eğitimini tamamlamadıkları;
bir bölümünün ilgisiz
alanlardan mezun oldukları; kimi öğrencilere ise -eğitim
süresi dahil- üç
ay gibi kısa sürelerde
diploma verildiği sabit olan sözkonusu Enstitüde, kimi eski yöneticiler,
Ankara 6. Ağır Ceza Mahkemesinde
yargılanmışlardır. Başta üniversiteler
olmak üzere, T.S.K., Diyanet, TRT, MEB gibi stratejik kurum ve kuruluşlarda
kadrolaşmayı amaçlayan ve bu doğrultuda akademik ünvan
dağıtan öncüler,
ülke çapındaki tüm üniversitelerde açılan Atatürk İlkeleri
ve İnkılâp Tarihi Enstitüleri ve de Atatürk Araştırmaları
Merkezlerini elegeçirme savaşımına girişmişlerdir.
Nedenine gelince, bu birimler, üniversitelerde tek ideolojik
propaganda-politika yapılabilen Atatürk İlkeleri ve İnkılâp
Tarihi dersinin yürütülmesinden sorumludurlar. Bu ders, dinamik yönüyle,
sadece dünü değil, bugünü ve yarını da içine
almaktadır. Bir başka ifadeyle, devletin resmi ideolojisinin
aktarıldığı; karşı ideolojinin bir tehdit
olarak sunulduğu; Atatürk ilke ve devrimlerinin benimsetilmesi
olduğu kadar; bu ilke ve devrimlere düşman olan iç-dış
odakların teşhir edildiği bir dersi, Atatürk ve
Cumhuriyet düşmanı kimi kadrolara verdirmek gibi bir olguyla
karşılaşılmıştır. Normalde, her türlü
şeriatçı ve bölücü yapılanmalara karşı üniversite
öğrencilerini bilinçlendirecek Atatürkçü akademisyenlerin
tasfiyesi sonucunda, yerlerine gelen fethullahçıların, bu
defa öğrencileri hangi yönde bilinçlendirecekleri (!) bir kara
mizah olarak Y.Ö.K.nun başarı
hanesine yazılmıştır. Tabii olan, 1982den bu
yana zihinsel tasalluta uğrayan ve her biri birey yerine müride dönüşen
yüzbinlerce Türk gencine, ailelerine ve devletimizin geleceğine
olmuştur. İşte,
kadrolaşmada hedef akademik kurumlardan, Ankara Üniversitesi Türk
İnkılâp Tarihi Enstitüsünde Doktor ünvanını
almış bir mezunun yazdıkları!.. Hiç yorumsuz: ...
Son yıllarda yaptığı hayırlı işler
dolayısıyla Türk ve dünya kamuoyunun yakından tanıdığı
Fethullah Gülen; fikirleri, düşünceleri ve yapılmasına
vesile teşkil ettiği hayırlı işler dolayısıyla
toplumumuzda çok geniş bir kesimin sevgi ve saygısını
kazanmış yukarıda izah ettiğimiz gelişmiş
beyine sahip mümtaz bir kişidir. ...
45 yıldır ülkemizin aktif yönetimini üstlenen Sayın Süleyman
DEMİREL ile Sayın Bülent ECEVİTin Fethullah GÜLEN
hakkındaki övgü dolu sözleri ciltlere sığmaz. Sadece
bu iki kişinin medyada çıkan güzel sözleri biraraya
getirilse 24 bölümlük dizi film olur. Kısacası bize göre Fethullah
Gülen; kamuoyumuzun yakından
tanıdığı kalbi vatan aşkı ile dolu, Türk
Kültürüne aşık, örnek bir müslüman, gönlü insan
sevgisi ile dolu, insanlar arasında barış, hoşgörü
ve sevgiyi daima ön planda tutan bir gönül insanıdır. Bu özellikleri
ile dünya insanlığının da yakından tanıyıp
izlediği bir sevgi adamıdır. Toplumun dinamiklerini
ayakta tutan ve insanlar arasındaki birlik, beraberlik ve kardeşliği
pekiştirecek örnek insanları bulup çıkartmak ve
onlardan yönetimin her alanında yararlanmak devletin temel görevidir. ...
Nitekim, herkesin gözü önünde ceryan edecek yargı süreci
sonunda, ülkemizde çete oluşturarak devleti yıkmayı düşünebilecek
en son kişilerden biri olduğunu değerlendirdiğim
Fethullah GÜLEN muhtemelen beraat ederek aklanacaktır. Sonunda
kendisini sevenler ve sayanların sayısı artacaktır. Sonuç
olarak; Bu yazı Fethullah GÜLENi övmek için kaleme alınmamıştır.
Sadece bu tutuklama kararı konuya ilişkin fikirlerimizi açıklamamıza
vesile teşkil etmiştir. Ayrıca Fethullah GÜLENin
bizim güzel sözlerimize ihtiyacı da yoktur. Gereği de yoktur.
O görevini tamamlamış bir insanın huzur rahatlığı
içinde toplumun gönlünde yer almıştır. Açılmasına
vesile olduğu yüzlerce okuldan yetişen her milletten yüzbinlerce
öğrenci insanlığa hizmet için, bilim ve teknoloji aşkıyla
yola çıkmışlardır. Onların ve ailelerinin hayır
duaları kendisine yeter de artar bile. Burada vurgulamak istediğim
konu, Fethullah Gülenin şahsına yapılan hareket değildir.
Binlerce yıllık gelenek ve göreneklerimize karşı
yapılan yanlışlığı ortaya koymaktır.
Devlet ve millet için faydalı bir şey yapmaya çalışan
ve fakat sayıları çok az olan memleket evlatlarının
binbir vesile ile yollarının kesilmek istenmesine bir kere
daha dikkat çekmek içindir. Burada
yine vurgulayacağım önemli nokta şudur; Kalbi
memleket ve millet aşkı ile dolu, onu yüceltmek ve yükseltmekten
başka hiçbir idealleri olmayan gerçek vatanseverleri yıldırmak,
korkutmak, kaçırmak ve hizmetten alıkoymak mümkün değildir.
Onların verilmiş makam, mevki ve rütbeye ihtiyaçları
yoktur. Onlar dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar milletlerini
ve insanlığı aydınlatırlar. Bu bakımdan
halkımıza itidal ve soğukkanlılık tavsiye
ediyorum. Üzülmesinler. Tasalanmasınlar. Dün; Alparslan Türkeş,
Bülent Ecevit, Süleyman Demirel, Recep Tayyip Erdoğan, Necmettin
Erbakan, Muhsin YAZICIOĞLU, Hasan Celal GÜZELler hapsedildiler.
Fakat her defasında eskisinden daha güçlü olarak halkının
itibarını kazandılar. Daha iyi hizmet edebilecekleri
yerlere geldiler. Yapılan yanlıştır; ama; yapılan
yanlışların daima iyilik ve güzelliklerin bir başlangıcı
olduğunu kabul etmek gerekiyor. İnanıyorum bu sefer de böyle
olacaktır (T.T.K.) (63). Yukarıdaki
satırların yazarı olan Dr. Tamer Kumkale, sıradan
biri değildir. Türk Silahlı Kuvvetlerinin en kritik
yerlerinde (Kara Kuvvetleri İstihbarat, Milli Güvenlik Kurulu T.İ.B.
gibi) görev yapmış, bu görevleri sürdürürken de, adıgeçen
yerde doktorasını tamamlamış biridir. Albay rütbesindeyken
emekliye sevkedilen yazarın, halen Fatih Üniversitesinde
Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi bölüm
sorumlusu olduğunu söylemek şaşırtıcı
olmayacaktır (64). Bu örneği, aynı Enstitüde Yüksek
Lisans ve Doktora yapan Emniyet
mensuplarına da teşmil ettiğinizde, olayın vahameti
daha da iyi anlaşılacaktır.
|
|
3.2.
İNTERNET ÜZERİNDEN YÜRÜTÜLEN OPERASYONLAR Fethullahçı
istihbarat örgütünün yürüttüğü operasyonların analizi
yapıldığında, profesyonel bir teknik desteğe
sahip oldukları anlaşılmaktadır. Örneğin,
medyadaki kadroları, gizli çekim, gizli kayıt, ses ve görüntü
montajı, grafik, fabrikasyon-asparagas haber yazımı ve dağıtımı
gibi konularda, örgüte lojistik destek sağlamaktadırlar. Aynı
şekilde, yurtiçi ya da yurtdışı eğitimi almış
bilgisayar mühendisleri ile profesyonel düzeyde bilgisayar konusunda
bilgi ve deneyime uzmanlar, hacker, moderatör
ya da webmaster olarak
görev üstlenmektedirler. Özel şifrelerin kırılması
yoluyla hasımların bilgisayarlarındaki tüm bilgi ve
belgelerin kopyalanması, özel tanıtım amaçlı ya da
provokatif amaçlı site kurulumu, özel yazışmaların
elde edilmesi ve sürekli denetimi gibi servis hizmetleri, sözkonusu mürit
bilgisayarcılar tarafından gerçekleştirilmektedir. Fethullahçıların
tanıtım ve propaganda amaçlı kullandıkları
sitelerden neredeyse tamamı, yurtdışındaki
adreslerden yayınlarını sürdürmektedir (68). Fethullahçı
istihbaratçılar, hasım kabul ettikleri kişiler
aleyhine doğrudan yayın sürdüren siteler açmak yerine, bu işi
kamufle edilmiş siteler üzerinden yürütmeyi yeğlemektedirler
(69). Bu arada kendilerine muhalif (!) siteleri de, yine kendileri oluşturmaktadırlar
(70). Fethullahçı istihbaratçıların, hasımlarına
karşı kullandığı en etkin internet sitesi,
C.I.A.in teknik, propaganda ve
benzeri lojistik desteği
ile yayınını
sürdüren ve bu sayede internet
dünyasında en çok ziyaret edilen siteler arasında gösterilen
Mehmet Eymürün sitesidir (http://www.atin.org).
Yakın bir süre öncesine kadar Türkiyenin en önemli
istihbarat kuruluşu olan M.İ.T.nın kilit isimlerinden
biri olup, bu ahlâk (!), işbirlikçilik, müfterilik,
ketumiyetsizlik gibi belirgin
özellikleriyle bunca yıl nasıl devletimizin güvenliğinde
söz sahibi makamlarda tutulduğunu şaşkınlıkla
değerlendirdiğimiz Mehmet Eymür, C.I.A.nın yanısıra,
yine aynı bağlantılı
fethullahçı istihbaratçıların
da sözcülük ve tetikçiliğini yürütmektedir (71). Eymür,
bu cümleden, şahsımla ilgili dezenformasyon esaslı
iftira ve isnatları da, pekçok fethullahçı internet
sitesinden önce yayınlamıştır (72).
Fethullahçı
istihbaratçıların hasım kategorisinde değerlendirdiği
Türk Silahlı Kuvvetleri de, karşı propaganda
faaliyetlerinden nasibini almaktadır. Örneğin, kamuoyu
anketlerine göre en güvenilir kamu kurum ve kuruluşları
içinde başta gelen Türk Silahlı Kuvvetlerinin bu imajını
gölgelemek, kamuoyu nezdinde itibar kaybı sağlamak, bir başka
ifadeyle zan ve töhmet altında bırakmak amacıyla kurulan
sitenin adresi şudur: http://www.yolsuzluk.com.
Giriş sayfasında yer alan Türk Bayrağı ve
Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlunun
fotoğrafı, ilk bakışta
yurtsever, Kemalist bir site görünümü vermektedir.
Sitenin linkler bölümünde ise, -onlarca güvenlik görevlimizin ve
vatandaşımızın ölümünden sorumlu yasadışı
Kurtuluş örgütünün dışında-Kemalist
Siteler Birliği, Aydınlanma
1923, Hablemitoglu, Fethullah Gülen Gerçekleri gibi
Kemalist ve anti-şeriatçı sitelerin bağlantıları
dikkate alındığında, bu sitenin ülkemizdeki
yolsuzluklarla mücadeleyi görev edinmiş kişilerce yönetildiği
kanısı uyanmaktadır. Sitede yer alan yazılara biraz
dikkatle bakıldığında, hazırlayanların
profesyonel istihbaratçılardan oluştuğu anlaşılmaktadır:
İsimler ve adresler doğru, buna karşılık
olaylar, belgeler, iddia ve isnatların tamamı ise sahte!..
Bu sitede, dezenformasyon kapsamında hazırlanmış
fabrikasyon bilgi ve belgelerle, Türk Silahlı
Kuvvetlerinin kamuoyu nezdinde güvenilirliğinin yokedilmesinin
yanısıra, özellikle fethullahçılar başta olmak üzere,
tüm şeriatçı yapılanmalara karşı net tavırları
ile ön plana çıkmış, hasım olarak değerlendirilen
üst rütbelerdeki Türk Subaylarının, özellikle karalamaya
dahil edilerek yıpratılması amaçlanmaktadır.
Bu arada, silah ve malzeme ihalelerinde, A.B.D. silah firmalarından
doğrudan alım yerine, alternatif ülkelerin tekliflerini değerlendiren
Türk Subayları da, nedense bu sitenin
hedefleri arasında yer almaktadırlar. Fethullahçı
istihbaratçılar olgusunu bilmeyen, yaygın deyimle sağ
gösterilerek sol vurulması biçiminde bir amacın farkına
varmayan, psikolojik harekât kavramından habersiz
nice insanımız, bu sitenin
tuzağına düşmektedir. Nasıl mı?
İşte, tipik bir örnek: Türkiyenin
500ü aşkın merkezinde örgütlenmiş olan ve yöneticilerin
yurtseverliğinden asla kuşku duyulmayan Atatürkçü Düşünce
Derneği Genel Merkezi de bu oyuna düşenler arasındadır.
A.D.D. Genel Merkezince 26 Ağustos 2001 tarihinde ilgili tüm
adreslere gönderilen Atatürkçü
Düşünce Yolunda Toplumsal Dayanışma Kampanyası başlıklı çağrı metninde şöyle denilmektedir: Bu
kampanya, Türkiyenin sorunlarını Atatürkçülük yönünden
ele alarak, Onun düşünce kalıtını korumak,
milli birlik ve beraberliği kuvvetlendirmek, ATATÜRKün devrim
ve ilkelerinin toplumsal sorunlarımızın çözümlenmesinde
ışık tutucu niteliğini ve yaratıcı güce
sahip olduğunu anlatmak, ülkemizin içine düştüğü
durumu değerlendirmek, gereken çözümleri üretmeyi
hedeflemektedir. Kampanyaya katılmanızı bekliyoruz. Teşekkür
ederiz. Atatürkçü Düşünce Derneği. Destekleyenler: http://www.add.org.tr
Atatürkçü Düşünce Derneği
sitesi http://www.yolsuzluk.org
Çeyrek asrın flaş yolsuzlukları http://www.yolsuzluk.com
Türkiyenin yolsuzluk haritası http://www.temizeller.com
Temiz toplum, temiz siyaset. Atatürkçü Düşünce
Derneğinin sergilediği iyiniyetli aymazlık, ayrıca
yoruma muhtaç değildir. Buna karşılık, eşimle
birlikte ortak sorumluluğumuz altındaki Hablemitoğlu
sitesi (73) dahil, tüm Kemalist siteler adına Kemalist
Siteler Birliği, kamuoyuna hitaben yayınladığı
bir duyuru ile, izinsiz bağlantı
veren sözkonusu yolsuzluk.com sitesini protesto etmiştir: Kamuoyuna
Önemli Duyuru! 05.06.2001 Son
zamanlarda yolsuzlukla mücadele amaçlı yayın yaptığını
öne süren bir web sitesi, iznimiz alınmadan Kemalist Siteler
Birliği Üyesi olduğunu iddia etmekte ve KSB üyesi sitelere
izinsiz olarak link vermektedir. Bu siteyi hazırlayanlar ve sitenin
içeriği ile ilgili hiçbir ilgimizin olmadığını
duyururuz. Özellikle Türk Silahlı Kuvvetlerine yönelik ağır
ithamların yayınlandığı bu siteyi hazırlayanların
kimliği meçhuldür. Bu tür ithamların muhatabının
Türk Mahkemeleri olduğunu hatırlatır, Kemalist
Siteler Birliği olarak Türk Silahlı Kuvvetlerini yıpratmaya
yönelik bu tür girişimleri onaylamadığımızı
önemle vurgularız. Sitenin reklamını yapmamak amacıyla,
web adresini yayınlamıyoruz. Kemalist Siteler Birliği Üyeleri,
sitemizin Üyelerimiz bölümünde logoları ile birlikte
sergilenmektedir. Kamuoyuna önemle duyurulur
(74). Sözkonusu
site, Türk Silahlı Kuvvetlerini karalamaya çalıştığı
kadar, K.S.B.nin duyurusunda ifade ettiği gibi kafalarda çelişki
yaratmaya da çalışmaktadır: Bir kere bu site,
A.B.D.nden (PO Box 444 La Jolla , California) yönetilmektedir.
Sorumlu kişi olarak görünen Yeşim Çillioğlu,
muhtemelen gösterdiği posta
kutusu adresi gibi gerçek değildir. Şekilsel olarak hem Türk
Bayrağı ve hem de temiz Türkiye duyarlılığı
sergilerken, özde sadece Türk Silahlı Kuvvetler düşmanlığı
yapmaktadır. Eli kanlı bir terör örgütünün logosu
ile fethullah karşıtı yazıların yer aldığı
Kemalist sitelerin logolarını yanyana koymak suretiyle,
Kemalist siteleri zan altında
bırakmayı hedeflemektedir. Nasıl mı, sorusunun yanıtını,
fethullahçı istihbaratçıların en önemli
işbirlikçisi ve tetikçisi Mehmet Eymür, kendi sitesinde,
amaçlanan doğrultuda zihinleri bulandırarak vermektedir: Doğrusunu
söylemek gerekirse biz, bu sitenin ilk başta askerle ilintili bir
site olabileceğini düşünmüştük. Neden öyle düşündüğümüze
gelince KSB yani Kemalist Siteler Birliği üyesi gözüküyordu.
Herhalde yolsuzlukla mücadele kapsamında kurulmuş bir
site diye düşündük. Küçük
bir teferruatı atlamışız. Sitenin Linkler bölümüne
bakarsanız, KSB üyesi sitelerin hepsinde rastlayacağınız
Aydınlanma 1923, Yeni Hayat Dergisi, Hablemitoğlu,
Fethullah Gülen Gerçekleri
gibi müşterek linklerin haricinde sıradışı bir
bağlantı görürsünüz: Kurtuluş Cephesi. Biz
yolsuzluğun Türkiyenin en başta gelen çok önemli
sorunlarından biri olduğu bilincindeyiz. Ancak neyi
kurtaracaklarsa, yıllardan beri terörcülük oynayarak, bir türlü
kurtaramayan Kurtuluşçuların, yolsuzluk ve anarşi
düzeninin bir parçası olduğu kanaatini de taşıyoruz.
...
Bize göre kökü dışarıda olan, kime hizmet ettiği
belli olmayan, silahlı eylem ve sinsice adam öldürmekten başka
marifetleri bulunmayan, yöneticileri keyfince yaşarken kandırdıkları
zavallı militanları köle gibi kullanan, onları intihar
eylemlerine, ölüm oruçlarına sevk ederek ölümlerini zafer işaretleri
ile kutlayan, fikir ve çağdaş doktrinler üretmek yerine, çağın
dışında kalmış ideolojilere tutsak olmuş,
bu bağnaz, teröör hastası örgütlerin Türkiyeye
zarardan başka verebilecekleri bir şey yok. Onun için bu
siteyi de, yapıcı, yolsuzluklarla mücadele eden samimi bir
yayın olarak kabul etmek mümkün değil. ...
Yeşil.org isimli sitenin Doğu Perinçek ve Aydınlıkın
yeni gizli yayını olduğunu yazmıştık....
Yeşil.orgda dikkatimizi çeken bilgiler var. Mesela Terör
sayfasına bakarsanız buradaki bilgilerin ancak devletin resmi
bir organında bulunan kapsamlı bilgiler olduğunu görürsünüz. ...
Diğer bir sayfaya bakalım. Fethullah Gülen ile ilgili
iddianame. Burada da sayfanın altındaki referanslar arasında
KSB yani Kemalist Siteler Birliği üyelerinin hemen hepsinde
bulunan Hablemitoğlu
ve Nursuzlar gibi bağlantıların verildiğini görürsünüz. Aydınlanma
1923, Yeni Hayat, Nursuzlar, Hablemitoğlu, Otopsi, Fethullah Gülen
Gerçekleri, Talkan, Reformist, Kemalist, Cengiz Özakıncı,
Sarısakal
gibi Kemalist Siteler Birliği üyesi web sitelerine bir göz
gezdirirseniz, bunların adeta bir kaynaktan beslendiğini, işledikleri
konuların aşağı yukarı aynı olduğunu,
sivil siteler olduğu halde Kara Harp Okulu, Kuleli
Mezunları gibi askeri bağlantıların sayfalarında
olduğunu görürsünüz. Genelde
bu sitelerde yazan yazarlar da aşağı yukarı aynıdır.
Doğu Perinçek, Hasan Yalçın,
Faik Bulut, Necip Hablemitoğlu
ve diğerleri gibi (75). Sığındığı
yeni vatanının istihbarat servislerinin lojistik desteği
ile, eski vatanını pazarlayan bir istihbaratçı eskisi kaçkın,
K.S.B. üyesi sitelerin beslenme kaynağı olarak, Türk
Silahlı Kuvvetlerini ima etmektedir. Eymürün yasadışı
terör örgütü Kurtuluşla ilgili yazdıklarına
itiraz, elbette ki olanaksızdır. Ancak, Eymürün amacı,
fethullah karşıtı Kemalist siteleri, Kurtuluş
örgütü ile özdeşleştirerek zihinleri bulandırmak; zan
altına sokmaktır. KSB üyesi siteler içinde Doğu Perinçek,
Hasan Yalçın, Faik Bulut gibi yazarların yer almadığını,
herkes gibi Eymür de çok iyi bilmektedir. Fethullahçı
Özel İstihbarat Örgütü, Mehmet Eymürü, hasımları
için açılacak kampanyaların tetikleyicisi olarak
kullanmaktadır. Eymürün atin.org sitesinde
ilgili bir haberin yeralmasından sonra, suya atılan bir taşın
neden olduğu halkalar gibi, aynı konuda binlerce-onbinlerce
yazışma gerçekleştirilmekte; dezenformasyon kapsamındaki
belgenin ya da bilginin kaynağı olarak Eymür gösterilmektedir.
Mehmet Eymürün yukarıda yazdıkları, internet ortamında
faaliyet gösteren binlerce haberleşme grubunda ve de sitede,
kaynak gösterilerek ya da olduğu gibi yönlendirilerek yayınlanmıştır.
Örneğin, daha çok Türkiye karşıtı sözde
sosyalistlerin, yehova şahitlerinin, 2. cumhuriyetçilerin görüşlerine
yer veren savaşkarşıtları.org
sitesi, Eymürün yazdıklarına hiçbir yorum getirmeden
aynen alıntı yapmıştır (76). Bu defa, millliyetçi-muhafazakâr
grupları yönlendirmek isteyen ve Alper Türkkan adını
kullanan bir fethullahçı, 23.8.2001 tarihinde, Milliyetçiler@yahoogroups.com,
grup-turk@yahoogroups.com
, turkculer@yahoogroups.com,
Ulkucu-Hareket@yahoogroups.com,
Turkmilliyetcileri@yahoogroups.com
adreslerindeki tartışma gruplarına konuyu taşımıştır.
Bir anda binlerce adrese ulaşan bu mesaj, fethullahçı
istihbaratçıların taktiklerini sergilemesi açısından
tipik bir örnektir: www.yolsuzluk.com
adresinin linkleri arasında yer alan sitelere bakınca, ilginç
ittifaklar ve müttefikler olduğunu göreceksiniz. Tohuma kaçmış
dinozor cinsinden kemalist siteler bir şey diyeceğimiz yok.
Ama linkler kısmının ilk başında http://www.kurtuluscephesi.com
isimli terör örgütünün sitesi yer alıyor. Terör örgütünün
sitesinde ise Lenin, Troçki vs. gibi komünist liderlerin hayat ve görüşlerine
link veriliyor. Durun daha bitmedi. Aynı sitede tanıdık
bazı simalar da yer alıyor. Çok
büyük Türkçü Hanefi Altaşın Yeni Hayat Dergisi ile
yine Altaşın çok değerli silah arkadaşı
Necip Hablemitoğlunun sitesi de yer alıyor. Peki bir terör
örgütünün sitesi ile Altaş ve Hablemitoğlunun sitesini
hangi ortak değerler bir araya getiriyor dersiniz? Şimdi
soruyoruz: Kurtuluş Cephesi ile Hanefi Altaş ve Necip
Hablemitoğlunun ortak değerleri nelerdir? Ya
da Kurtuluş Cephesi isimli terör örgütü Hanefi Altaşın
üzerinde çok durduğu Ulusal Güvenlikin neresinde, ne kadar
yer alıyor?Acaba bizim bilmediğimiz hizmetleri mi vardır
bu terör örgütünün Ulusal Güvenliğe? Lenin ve Troçki hangi söylemleri
veya katliamları Türkçü yapmıştır? Lenin ve Troçkinin
Türkçülüğe ne gibi hizmetleri olmuştur? Yoksa
bu iki muhterem zatın sitelerine link verenler Fethullahçı mıdır?
Yani kendilerine yönelik bir provokasyon mu sözkonusudur?Bütün
bunlar bir yana son dönemde özellikle internet ortamında başka
maskeli kişiler aramıza Türkçü, milliyetçi kılıklarla
giriyorlar. Sanırım aynı sitelerin bir terör örgütü
ile aynı sayfada yer alması, özellikle bazı arkadaşlarımızın
gerçekleri farketmelerine neden olur
(77). Fethullahçı istihbaratçıların, bugüne kadar hazırlamış
oldukları en etkili ve de sonuç getiren
dezenformasyon belgelerinin bir başka muhatabı, Mikdat
Alpaydır. Laik kimliği ile bilinen ve de sırf bu
nedenle başta şeriatçılar olmak üzere, tüm şeriatçı
grupların nefret ve korkuyla andıkları Mikdat Alpayın,
M.İ.T. Müsteşarlığı görevine atanmaması
için, planlı istihbarat faaliyetleri yürütülmüştür.
İşte bu kapsamda, tüm ilgililere gönderilen ve de internet
ortamında faaliyet gösteren fethullahçı-şeriatçı
sitelerde teşhir edilen mektupta, tamamı gerçekdışı-iftira
niteliğinde şu isnat ve iddialara yer verilmiştir: Bilgi
Notu: Ülke
yönetiminde istihbarat, yöneticilerinin hem gözü hem kulağı
hem de eli durumundadır. Ancak objektif bir haber değerlendirmeleri
ile devlet organları sağlıklı çalışır
ve somut sonuçlara varır. MİT Müsteşarlığının
boşalması ile yerine düşünülen Miktad Alpay, Türkiye
Komünist Partisi (TKP) yanlısı olarak bilinmekte, eğilimini
ve eğrisini işine yansıttığı aynı çevrelerce
kabul edilmektedir. Benimsediği marksist ideolojiden bugün
ateistliğini sürdürmekte, Türkiyede islamı andıran
ve inancı çağrıştıran, her türlü kişi
ve kuruluşlara karşı radikal bir cüretle, fanatik bir
duygusallıkla kara çalmakta, tahrikkâr ifadelerle MEDYAda
kampanyayı sürdürerek objektifliğini yitirmiş bir
şekilde yanlış değerlendirmelerde yanıltıcı
kararlara varılmasına neden olabilmektedir. Kendilerinin
ateist olduğunu zemin ve zamana göre vurgularken, kökeni itibarı
ile Alevi olduğunu gizlemektedir. Aleviliği ülke güvenliği
için tehdit olarak görmemekte ve bilgi toplanması yönünde önlemler
almakta, 1992de yayınlanan Milli Güvenlik Politikalarını
gözardı ederek hedef önceliğini islama ve müslümanlara yönelterek
MGKnın konseptini saptırmaktadır. Türkiyenin
Cezayir gibi olmasını ve ordunun sünni halka savaş açmasını
beklemektedir. Diğer
taraftan, Aleviliği rejim payandası olarak lanse etmekte, PKK
ile Alevi kökenli Terör örgütlerini 3-4. hedef sıralamasına
çekmektedir. PKK
ve Alevi hedeflerini meşrulaştırıcı ve meşruiyet
kazandırıcı temalarla devletin üst düzeyini etkilemede
başarıya ulaşmıştır. Aleviliğin özüne
zarar gelmeyecek şekilde Alevi terör örgütlerini istihbari değerlendirmelerde
bulunmakla, hafife irca ederek dikkatlerin yoğunlaşmasını
perdelemektedir. Operasyon Daire Başkanlığından beri
müsteşarı etkileyerek operasyonlu faaliyetlere Alevi kökenli
şahısları yönetici olarak getirmiş, terfi önceliğini
Alevilere vermiştir. Oysa
en sağlıklı verilere göre Türkiyede Alevi nüfusu %
5i geçmemektedir. Bu oran içinde de Alevilerin birlikteliğinden
söz etmek zordur. Ancak yarar çıkarları, muhtelif etnik
unsurlara mensup alevileri pastanın paylaşımında
birbirine yaklaştırmaktadır. Ülke çapında % 5 olan
Aleviler, Teşkilata ve diğer devlet kurumlarında % 100
etkin olabilmektedir. Milli
İstihbarat Teşkilatının sivilleşmesi amacı
ile Dışişlerinden getirilen Müsteşarı aşarak
şirketi askerin emrine ve hizmetine yanlı ve yanlış
değerlendirmeleri ile sunmuştur. Teşkilat
sivilleşmemiştir. Askeri sivil demokratik rejime daha çok müdahale
etme eğilimine ivme kazandırmış, demokratik koşullarda
bilgi derlemesi ve üretmesi gereken kurumu totaliter yönetimi özletecek
ve özendirecek şekilde işin kolayına kaçacak değerlendirmelere
girişmiştir. MİT yöneticileri, demokrasiyi içine
sindirememiş, Cumhuriyetin bekası öne sürülerek anti
demokratik çağrışımlara her zaman kapı aralamış,
insan hukukunu ihlal etmiştir. Bu yönetici kadrolarla askeri müdahale
ihtimali her zaman güncelliğini sürdürecektir. Teşkilat
öteden beri iç tehdidin çözümünü anti demokratik yöntemlerle önlenebileceği
yönünde önerilerde bulunmuş ve ciheti askeriyeyi Demokrasiye müdahale
yönünde davetiye çıkarmış, MEDYAdaki saplantılı
uzantıları ile kamuoyunu askeri yönetimi beklentili hale
getirmiştir. M.
Alpay, mezhebi bağnazlığı nedeni ile tarihi intikamı
çağrıştırarak Osmanlı ve sünnileri topyekûn
MGKnın hedefi haline getirmiş, Millet/Asker kutuplaşmasının
iç mimarı olmuştur. Teşkilatta
objektifliği ile tanınan anti marksist olarak bilinen kişileri
CIA çizgisinde ve yönlendirmesinde kabul etmiş, TKP uslûbunu
kullanarak ince ayarla sindirme politikaları uygulamıştır.
Milliyetçi muhafazakâr görevlileri pasifize etmiş, dışlamış,
kendisine rakip gördüğü görevlileri ise kendi icraatına
engel teşkil edecek ve yanlı tasarruflarına karşı
tavır koyması beklenen yöneticilere de bir bir yurt dışı
görevlerle sus payı vermiştir. Şirketin,
Teşkilatın görevlilerini birbirini izleterek kimin ırkçı,
kimin irticacı (Cuma namazı kılanlar buna dahil) olduğu
yönünde güven sarsıcı tecessüslerin yoğunlaşmasına
neden olmuştur. Görevlileri dışa bilgi sızdırıyor
şeklinde birbirinden kuşkulanır hale getirmiştir. Teşkilatın
bünyesinde en önemli yerlerde M.A. tarafından görev verilen
mezhep mensupları, Suriye lehine teşkilatı adeta şeffaflaştırmıştır. Bu
nedenle Suriye İstihbaratı, Türkiye ile ilgili en gizli
bilgilere dahi ulaşma imkanına kavuşmuştur. Suriye
aracılığı ile diğer ülkelere de sunulan gönüllü
hizmette, şirketteki Alevi kökenliler aracılığı
ile sağlanmaktadır. Şirketin, yönetimine getirilecek bir
alevi aracılığı ile Suriye İstihbaratının
yan kuruluşu haline getirileceği uzak bir ihtimal değildir. Bu
nedenle Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad Türkiyeyi
her defasında ıskalamaktadır. Şirket,
mercek altına alınarak elemeye tabi tutulmalı, yeniden değerlendirmeye
alınmalıdır. Hedefler tekrar belirlenirken, demokratik
ilkelerin özüne zarar vermeyecek şekilde önem ve öncelik sıralamasına
tabi tutulmalıdır Hafız Esadın başkanlığındaki
Suriye devleti, Türkiye Cumhuriyetini birinci kuşakta yer alan önemli
düşman ülke ilan etmiş ve istihbari çalışmalarında
önceliği Türkiyeye vermiştir. Türkiyedeki
mezhep bağnazlığını beslemiş, Alevi kökenli
Terör örgütlerine güvenli ortam sağlamıştır. Türkiyede
bilinçli bir şekilde Aleviyim diyen her şahıs, dolaylı
ve dolaysız Suriye İstihbaratının haber kaynağıdır. Cumhuriyetin
ilkeleri arasında yer alan milliyetçilikten kaynaklanan etnik hoşnutsuzluklardan
da Suriye yararlanmasını bilmiş, Türkiye aleyhine bu çevreleri
kullanmayı sürdürmüştür
(78).
Fethullahçı istihbaratçılar, yukarıdaki mektupta,
Mikdat Alpay gibi yurtsever bir M.İ.T. yöneticisi için hayal bile
edilmesi olanaksız yakıştırmalarda bulunurken,
kendilerinin de yerlerini ve gerçekte ne olduklarını ortaya
koymuşlardır. Alpaya yapılan iftiraları, Türkçemizdeki
alçakça sözcüğü kesinlikle karşılamamaktadır.
Türk alevilerini bilerek, sırf provoke amaçlı olarak
nasturilerle karıştıran; nasturi vatandaşlarımızın
Türkiyeye bağlılığını çarpıtan;
kendilerini, Türk yerine Osmanlı ve sünni olarak nitelendiren ve
80 yıl önce tarihe karışmış Osmanlının
intikam davasını güden; Türk Silahlı Kuvvetlerini
millet düşmanı olarak gösteren; M.İ.T. içindeki Alevi
Türkleri, orduya müdahale davetiyesi çıkaran darbe işbirlikçileri,
kendilerini de salt Cuma namazına gittikleri için mağdur
edilen Osmanlı sünniler olarak takdim gayreti içine giren
fethullahçı istihbaratçılar, tüm bu iftira ve dayanaksız
isnatları içeren mektuptan umduklarını -maalesef- elde
etmişlerdir. M.İ.T. Müsteşarlığı ataması öncesinde,
binlerce adrese normal ve elektronik posta ve de faks yoluyla gönderilen
bu mektubun kaynağının ve de sorumlularının araştırıldığına
ilişkin herhangi bir M.İ.T. soruşturmasının
duyumu alınmamıştır. Yine çok acıdır ki,
Türkiyenin güvenlik konseptini hazırlayan resmi kurum ve
kuruluşlar da bu duruma seyirci kalmışlardır. Sonuçta,
Mikdat Alpay, fethullahçı istihbaratçıların stratejisi
doğrultusunda, bırakın M.İ.T. Müsteşarlığına
atanmayı, ardından da emekliye sevkedilerek tümüyle tasfiye
edilmiştir. Askeri-sivil, tüm yurtsever yetkililer, bu tasfiye sürecinde
seyirci konumunda kalmışlardır. Şimdilerde, Mikdat
Alpayın M.İ.T. ve tam bağımsızlık savaşımı
veren Türkiye için önemi, buna karşılık fethullahçı
istihbaratçıların neden çırpındıkları çok
iyi anlaşılmıştır; ancak bu duyarsızlığın
ve seyirci kalmanın bedeli ülkemiz açısından ağır
olmuştur, olmaktadır da... Fethullahçı istihbaratçılar, başta M.İ.T., Emniyet
olmak üzere, stratejik kurum ve kuruluşlarda, karar verici konuma
gelebilecek Cumhuriyet aydınlarını fişlemeye devam
etmektedirler. Alınan duyumlara göre, şahsım dahil,
fethullahçılara aktif biçimde mücadele veren
tüm kamu görevlilerinin hakkında, ileride ve
gerektiğinde kullanılmak üzere, yukarıdaki Mikdat
Alpay örneğinden çok daha ağır raporları içeren
dosyalar hazırlanmıştır. Bu duyumların doğru
olup olmadığının araştırılması;
şayet doğruysa, olası yükselmenin önünü kesmeye yönelik
bu dosyaların içinde imza ve parafı bulunan tüm istihbarat görevlilerinin
süratle kamu görevinden çıkarılmaları gerekmektedir.
Diğer
taraftan, Fethullahçı istihbaratçıların internet ortamındaki
en önemli dayanakları ise, dünyanın hemen her tarafında
dağılmış fethullahçı müritlerdir. Kendi içlerinde,
özel bir soruşturma süzgecinden geçildikten sonra kabul edilen müritlerin
yer alabildiği çok özel tartışma gruplarının
yanısıra, internete girebilen tüm fethullahçılar, aşırı
sağdan-aşırı sola, etnik bölücülerden-liberallere,
ekonomistlerden-çevrecilere uzanan çizgide ne kadar tartışma
grubu varsa, bunların içinde yer almayı doğal bir görev
olarak kabul etmektedirler. Kendilerini alalamak için, örneğin
antikapitalist gibi aşırı sol tartışma
gruplarında Deniz Devrim, Ulaş Kaypakkaya, Özgür
Gezmiş gibi takma adlar kullanan fethullahçı müritler, ülkücü-türkçü-milliyetçi
tartışma gruplarında ise, yukarıdaki örnekte olduğu
gibi Alper Türkkan, Bahadır Ergenekon gibi takma adlar
kullanmayı yeğlemektedirler. Daha ortalarda yer alan gruplarda
ise, Ali Kaya, Anıl Seçkin, Ornaments Legend,
Okşan Kıpırtılı, Taha Kıvanç
gibi takma adlar kullanan fethullahçılar, kullandıkları
terminoloji ve söylemlerden ve de birbirleri ile paslaşmalarından
belli olmaktadırlar. Örneğin, Liberal Düşünce
Topluluğu listesinde yükselen değer olarak, Atatürk ilke
ve devrimlerine, laik hukuk sistemine, Türk ulusalcılığına
saldırmak anlaşıldığından, listede
mesajları ile dikkat çeken fethullahçılardan Yavuz Güneş
kod adını kullanan bir mürit, tipik bir örnek teşkil
eden şu kışkırtıcı mesajıyla liste üyelerine
katkıda (!) bulunmaktadır: Arkadaşlar
geçtiğimiz günlerde bu Faşist T.C. yönetimi, faşistliğine
yeni bir şey daha ekledi. Son yapılan faşistlik,
Fatihte yaşayan insanlar (kendince doğru bulduğu) günlük
kıyafet olarak sarık ve cüppe giyerek gezdiği için kılık
kıyafet kanununa aykırı davrandığı iddiası
ile tutuklanıp, işkence ile karşılaştılar.
Bu zulmü yapan faşistler, kılık kıyafet kanunu diye
bir şey uydurmuşlar. Adama demezler mi, be faşist kardeşim,
bu kılık kıyafette standart nedir? Kim belirler, Atatürk
mü? Hiiiç umurumda değil Atatürkün veya bir başkasının
belirlediği standart. Benim için mühim olan, benim arzu ettiğim
ve herkesin kendi arzu ettiği şeyi kendi iradesiyle
giyebilmesidir. Şu düştüğümüz duruma bakın,
adamlar türban zulmünü yaparken efendim biz bunlara kamu alanında
türban takmalarını yasaklıyoruz. Özel hayatlarında
giyebilirler, diyorlar. Ardından böyle bir şey yapıyorlar.
Yaa arkadaşlar insanlar PKK, HİZBULLAH vb. terör örgütlerine
neden katılıyor daha iyi anlaşılıyor, değil
mi? Sanırım bu son şansımız. Sadece ve sadece 3
seçeneğimiz kaldı: 1.
LDPyi
en kısa zamanda iktidara getirmek. 2.
Yurtdışına
gidip bu Faşist TCden kurtulmak. 3.
PKK
ve HİZBULLAH terör örgütlerinden birine katılmak.
Tercih sizlerin. NOT: Ben bugüne kadar hiç sarık vb. kıyafet
giymedim, giymeyi de düşünmüyorum. Giymek isteyene karışanın
da tepesinden inmeyeceğim. Allah bunlara akıl fikir versin (79).
Bir başka örnek,
yine aynı tartışma grubuna gönderilmiştir. Aşağıdaki
mesaj, fethullahçıların hasım olarak nitelendirdiği
kişilere ve de aynı zamanda Türkiye Cumhuriyetine, laik
hukuk sistemine, Atatürk ilke ve devrimlerine karşı olan tüm
ülke, örgüt ve gruplarla koşulsuz dayanışmasına
tipik bir örnek oluşturmaktadır: Sevgili arkadaşlar, bu komplocu, paranoyak, meczup Hablemitoğlu,
direk bol keseden sallıyor, inanmayın. Adam sağ demiyor,
sol demiyor, Türk-Alman dostluğunu zedelemek pahasına ulusalcı
görüşlerimi pazarlayacağım diye, liberal Frederic
Neuman, liberal-muhafazakar Konrad Adenaur, sol görüşlü Heinrich
Böll ve Frederic Ebert gibi bütün vakıfları zan altında
bırakıyor. Başına büyük iş aldı bu
Hablemitoğlu. Alman vakıfları tümden birleşip
tutacakları avukatlarla bu meczubun hayatını
karartacaklardır. Bizim medya ise bu meczubu pazarlama peşinde,
komplocu şahsa tüm gazetelerde ve tvlerde yer veriyorlar, bu ülke
inanılır gibi bir ülke değil. Hablemitoğlu bence
Vural Savaşın 2002 modeli olarak
piyasaya sürülmüş bir arkadaş olup, belediye itlaf
ekiplerine duyurulur, zira
ulusalcı kuduz vakaları gün geçtikçe halkımızı
tehdit ediyor. Tanıl (80). İnternet ortamında
faaliyet gösteren fethullahçıları deşifre etmenin en
kestirme yolu, hocaefendilerini ya da Said Nursiyi ad vererek, açıkça
eleştirmektir. Sadece Türkiyeden değil, dünyanın
neresinde fethullahçıların okulu, dersanesi varsa, buralardan
eşzamanlı tepkiler
yağacaktır. Bu müritlerin bir diğer ortak yönü de,
tamamının hocaefendilerini övdükten sonra, ben fethullahçı
değilim ama ... diye başlayan, kendilerini alalama gayreti
ve çabası içine girmeleridir. Bugüne kadar, bir tek fethullahçı,
dürüstlük gösterip, gerçek kimliğini kabullenmemiştir. Bu
olgu, takiyye denilen dinsel kılıflı sahtekârlık ve
ikiyüzlülüğün, fethullahçıların adeta iliklerine işlediği
sonucunu ortaya koymaktadır. Fethullahçı istihbaratçıların,
internet ortamındaki tartışmalarda hasımlarını
etkisizleştirme yöntemleri arasında, kendi müritlerine, hasımlarına
ait başta telefon numaraları, iş ve ev adresleri olmak üzere,
her türlü kimlik bilgilerini aktarmak da bulunmaktadır. Bu
durumda, hasım kişiyi korkutmaya ve caydırmaya yönelik
hakaret ve tehditleri içeren binlerce elektronik posta, mektup gönderilmekte;
tehdit ve küfür telefonları günlerce, bazen haftalarca sürmektedir.
Kendi deyimleriyle, Risale-i Nur tedrisinden geçtiği,
hocaefendilerinin kasetlerini yüzlerce kez hıfzettiği anlaşılanlar,
bir başka ifadeyle, imam ya da abi denilen statüye yükselenler,
tehditlerinde amiyane tabirlerden kaçınarak daha ziyade, nispeten
terbiyeli (!) biçimde dinsel temaları kullanmaktadırlar.
İşte, bunlardan bir örnek: Size selam veremiyorum, çünkü Allah dostlarına dil uzatan
birisine selam verilmez. Sitenizde yer alan nursuzlar diye adlandırdığınız
F. Gülen hoca efendimizi böyle bir şeyle kötüleyemezsiniz.
Sizden iğreniyorum, yaptığınız çok yanlış
ve düşüncesiz bir şey. Aklınızı başınıza
alın, bu bir tehdit filan değildir, sadece uyarmadır.
Herkesin kendi dinini yaşamaya hakkı var, İslamiyeti
yayma hakkı var. Varisler diye yazdığınız bölümde
F. Güleni o kadar kötülemektesiniz ki, size yazıklar
olsun.Utanın, sizi Rabbime ediyoruz. Yaptığınız
şeylere çok dikkat edin, belki bir gün çok korkunç bir şey
ile karşılaşabilirsiniz. Korkmayın, hocalarımız
Fethullah Gülen, M. Esad Coşan ve Musa Topbaş ve diğer
hocalarımızın bizlere verdiği islam terbiyesi devam
edecek ve ettikçe islamiyet inşallah çok büyüyecektir ve siz de
o zaman göreceksiniz ne olacağını. Siz benim sevdiğim
insanları kötülüyorsunuz, ben ve benim gibilerin adına size
sesleniyorum, biz de sizi kötülüyoruz. Sizin yazdıklarınızın
yanında benim bu mailim, hiç kötü diyecek şekilde değildir,
iyi düşünürseniz tabii ki.Geri bir mail yazmak istiyorsanız,
birgenclik@hotmail.coma
gönderebilirsiniz. Bu yazdığım
mailin sizden tepkisi ne olursa olsun korkmuyorum, siz islamiyet
ne demek bilmezsiniz ama bir gün herkese apaçık gösterilecek,
eyvah diyecek herkes ama iş işden geçmiş olacak. Uğur
Top (81). Fethullahçı istihbaratçılar, ayrıca, hasım kişilerin adreslerini kullanarak, sahte mesajlar gönderme konusunda da epeyce deneyim kazanmışlardır. Şayet Cumhuriyetimizin bu en tehlikeli örgütü ile mücadele ediyorsanız, diğer alanların yanısıra, internet ortamında başınıza gelebilecek tüm olumsuzluklar hakkında önceden bilgi sahibi olmanız ve önlemlerini almanız gerekecektir..
|
|
3.3.
SİVİL TOPLUM KURULUŞLARINA YÖNELİK
OPERASYONLAR Kendilerini
Sivil Toplum Cemaati olarak nitelendiren ve özde Cumhuriyete ve
ülke bütünlüğüne karşı tüm kuruluşlarla işbirliği
ve dayanışma gerçekleştiren Fethullahçıların,
buna karşılık, hasım olarak nitelendirdikleri
demokratik kitle örgütlerine karşı yürüttükleri caydırma
ve imha politikalarının çok iyi bilinmesi gerekmektedir.
Fethullahçıların, kendilerine karşı ulusalcı-laik
kuruluşlarla mücadele konsepti, birbirine bağlı birdizi
operasyonu içermektedir: 1.
Hasım olarak nitelendirilen kuruluşun, kontrol ya da güdümlerindeki
devlet gücü ile tanıştırılmasının
(!) ilk aşamasında, isimsiz ya da sahte isimli mektup gönderme
yöntemine başvurulmaktadır. Bu aşamada, hasım
kuruluşun yasadışılığına ilişkin,
dezenformasyon kapsamında hazırlanmış çarpıtılmış
bilgileri içeren ihbar mektupları, Cumhurbaşkanlığı,
Başbakanlık, T.B.M.M. Başkanlığı ve ilgili
istihbarat kuruluşlarına gönderilmektedir. 2.
Sistemin işleyişi içinde, yukarıdaki kurumlar, bu
ihbar mektuplarının altındaki imzaların gerçek olup
olmadığını incelemeksizin, ilgili kurumlara havale
etmektedirler. 3.
Bir diğer aşamada, T.B.M.M. üyelerinden birine, ilgili
Bakanlığın yanıtlaması için aynı çarpıtılmış
bilgi ve iddiaları içeren bir soru önergesi verdirilmektedir. 4.
Diyelim ki, soru önergesini yanıtlayacak olan İçişleri
Bakanı olsun. Bu taktirde, yanıtların yazılması
aşamasında, Emniyet Genel Müdürlüğü ve M.İ.T.
devreye girmektedir. İşte bu aşamada, Fethullahçı
istihbaratçıların aktif katılımının sözkonusu
olduğu önesürülmektedir. Böylece, çarpıtılmış
bilgiler ve iddialar, yasal-resmi bir temele oturtulmuş
olmaktadır. Tabii bu arada ihbar mektubunun altındaki imzanın
gerçek olup olmadığı hususu, Dilekçe Hakkının
Kullanılmasına Dair Kanunun bağlayıcı hükümlerine
rağmen gözardı ettirilmektedir (82). 5.
Sonraki aşamada, sistemin işleyişi içinde, rutin
prosedüre göre Cumhuriyet Savcıları devreye girmektedir.
Şayet hasım kuruluş bir dernekse, yoğun-bunaltıcı
kontroller, ani baskınlar,
binada yasadışı suç unsurlarının bulunması,
bunların basına sızdırılması ve kapatılması
için dosyanın yargıya intikali gerçekleştirilmektedir.
Şayet hasım kuruluş bir vakıfsa, yukarıdaki tüm
işlemlere ek olarak, Vakıflar Genel Müdürlüğünün
ve de Maliye Bakanlığının kapatmaya kadar giden
yoğun-bunaltıcı denetimleri sözkonusu olmaktadır. Fethullahçı istihbaratçıların,
hasım olarak nitelendirdikleri sivil toplum örgütlerine yönelik
operasyonlardan aşağıya alınan iki örnek bile, başlıbaşına
devletin kuşatılmışlığı hakkında
bir fikir vermeye yeterlidir: 3.3.1.
SİVİL
TOPLUM KURULUŞLARI BİRLİĞİ (S.T.K.B.) Sivil
Toplum Kuruluşları Birliği, İstanbulda faaliyet gösteren
207 sivil toplum kuruluşunun, Cumhuriyetin temel değerleri
doğrultusunda oluşturdukları ortak bir platformdur. Tıpkı,
halihazırdaki hükûmetin muhatap kabul ettiği Emek
Platformu gibi. Fethullahçı
istihbaratçıların, bu demokratik platforma karşı çıkmalarının
ve dağıtmaya kalkışmalarının temel nedeni,
S.T.K.B.nin, Fethullah Gülen ve yandaşları aleyhine
kamuoyu oluşturma suçunu işlemiş olmalarıdır.
Örneğin, platform, yayınladığı bildiriler, katıldığı
TV programları ile kamuoyunun dikkatlerini yasadışı
fethullahçı yapılanmasının devlet içindeki
faaliyetlerine çekmiştir. Ancak, fethullahçıları asıl
çileden çıkaran, S.T.K.B.nin yayınladığı Hocanın
Okulları adlı kitap olmuştur (83). 1998de,
A.B.D.deki zorunlu tedavisininin henüz başlangıcındaki
Fethullah Gülen, avukatları vasıtasıyla platform
aleyhine 5 milyar TL. tutarında manevi tazminat ile yayının
toplatılması için dava açtırmıştır.
İstanbul Fatih Asliye 2. Hukuk Mahkemesinin verdiği 1.5
milyar TL tutarındaki tazminat kararı, Yargıtay 4. Hukuk
Dairesi tarafından bozulmuştur (84). Türkiyede
Fethullah Gülenin talimatları gereğince Adliyede
kadrolaşmaya çalışan, ancak yeterli güce ulaşamayan
fethullahçılar, konuyu yasadışı yollarla çözümleme
doğrultusunda kendi istihbaratçılarına havale etmişlerdir.
İşte bu aşamada, S.T.K.B. aleyhine, sahte imzalı ya
da imzasız ihbar
mektupları yağdırılmaya başlanmıştır:
Örneğin, Emekli Savcı İsmail Öztekin imzasıyla,
tam adamına yani dönemin İçişleri Bakanı
Sadettin Tantana gönderilen mektup, göreve
geldiğiniz günden beri polis teşkilâtımızın
üstün gayretleri ve hizmetleri her türlü övgüyü haketmektedir. Bu
nedenle sizin şahsınızda bütün Polislerimizi yürekten
kutluyorum cümleleriyle başlamakta ve biraz aşağıda,
geçmişte Cumhuriyetin temelini dinamitleyen bir çok olaya karışmış
kişilerin, bugün tam tersine Cumhuriyete sahip çıkıyor
görünme gayretleri ve özellikle Cumhuriyetimizin korunması ile
ilgili toplumsal hassasiyet gerektiren konularda en önde gözükme çabaları,
kirli olan geçmişlerini örtmeye yönelik çamur atma kampanyası
olmanın ötesine gitmemektedir cümleleriyle esas maksat
belirtildikten sonra, S.T.K.B.nin kimi yurtsever yöneticilerine, asılsız
isnat ve hakaretlerle saldırılmaktadır (85). Emniyet
Genel Müdürlüğü Dernekler Masasına hitaben yazılmış
tarihsiz bir başka ihbar
mektubunun altında, imza yerine Eski STKB Üyesi Bir Dernek Başkanı diye yazan kimliği
belirsiz kişi, Platformun önde gelen isimlerinden Gülseven Yaşer,
Haşmet Atahan, Eymen Sezerman, Prof.Dr. Bülent Berkarda, Prof.Dr.
Türkan Saylan gibi kişilerin öldürülme
tehditlerine maruz kaldığını iddia etmektedir.
Halk deyimi ile deli saçması diye nitelendirilebilecek iddia
ve isnatları içeren bu imzasız mektubun sahibi, konuyu ilginize sunar, zarar görebileceğim düşüncesiyle
ismimi veremeyeceğimden dolayı affınıza sığınırım
cümlesiyle mektubunu sonlandırmaktadır (86). ...
Ben güzel Türkiyenin yararına bir çok aktiviteyi gerçekleştirmiş,
hem bir derneğin hem de vakfın başkanı olarak, uzun
zamandır devletin yetkili organlarının adeta gözlerinin
içine baka baka her türlü yolsuzluk, hırsızlık ve
zorbalıkların odağı haline gelmiş ve bünyesinde
yaklaşık 300 tane dernek, vakıf ve girişimi barındıran
Sivil Toplum Kuruluşları Birliği Girişiminden söz
etmek istiyorum
cümleleriyle
başlayan bir diğer ihbar mektubunda, S.T.K.B.ni Dev-Genç,
APO-PKK, Dünya Kiliseler Birliği ile ilişkilendiren (!)
muhbir, Gülseven Yaşer, İlhan Baş, Engin Yurddaş, Türkan
Saylan, Haşmet Atahan, Eymen Sezerman gibi isimleri ağır
isnatlarla suçlamaktadır. Tabii bu muhbir de, gerçek ismini
vermek yerine, Eski STKB Girişimi
Üyesi Dernek ve Vakıf Başkanı notuyla
yetinmektedir (87). Şükran
Önder imzası ile Cumhurbaşkanlığına gönderilen
tarihsiz bir ihbar mektubunda, Çağdaş Yaşamı
Destekleme Derneği hakkında, akılalmaz iddialarda ve
isnatlarda bulunulmaktadır (88). Cengiz
Oygür imzası ile yine Cumhurbaşkanlığına gönderilen
27.10.2000 tarihli ihbar mektubunda, Çağdaş Eğitim Vakfı
ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği hakkında
yolsuzluk iddialarında bulunulmaktadır: Ben
bu suistimalin sadece Vakıflar Bankası Etiler Şubesindeki
kısmına tanık oldum. Diğer bankalardaki hesaplarla
nasıl oynadıklarını tam olarak bilmiyorum ama büyük
bir vurgun olduğunu tahmin ediyorum. Bunun yanısıra bu
vakıfların aynı şubede çok sayıda değişik
isim ve kısaltmalarla trilyonlarca liralık hesaplar açtırdıkları
ve bu hesaplara çoğunluğu yurtdışında bulunan
yasadışı örgüt ve kuruluşlardan da bağış
topladıklarını bizzat bir yetkiliden öğrendim (89).
Diğer taraftan, Vakıflar Bankası Etiler Şubesinden,
yukarıdaki iddialarla ilgili olarak yapılan 16.5.2001 tarih ve
304 sayılı açıklamada, Çağdaş Eğitim
Vakfına ait tüm parasal işlemlere ilişkin bilgiler
verildikten sonra, muhbirin isnatları kesin biçimde
reddedilmektedir: Anılan
dilekçede Vakfa ait trilyonlarca liralık hesapların üst düzey
yöneticileri tarafından açıkça kimlik bilgileri
belirtilmeden yakınları olarak bahsedilen kişilerce
kullanıldıkları ve şube personelinin de bunu bildiği
iddiasının, yukarıda belirtilen hesap durumları ve
personelin bahsedilen türde bir tanıklığı olmadığından,
gerçekdışı olduğu kanaatindeyiz. Bu tür olaylara
değerli Vakfınızın ve Bankamızın adının
asılsızca karıştırılmasını üzüntüyle
kınamaktayız. Bilgilerinize arz ederiz (90). Çok
sayıdaki imzasız ya da sahte imzalı ihbar dilekçesinin
biri de, Celal Gökyay adını veren hayali bir şahsa
aittir: Sayın Emniyet Genel Müdürüm diye başlayan
ihbar dilekçesinde, yine Çağdaş Eğitim Vakfı ve Çağdaş
Yaşamı Destekleme Derneği aleyhine, çok sayıda asılsız
isnatta bulunulmaktadır: ...
Yapılacak incelemelerden de anlaşılacağı gibi,
yukarıda isimlerini açıkladığım kişilerin
aile şecerelerine bakıldığında veya irtibatları
deşifre edildiğinde, ifade etmeye çalıştığım
ve sadece aysbergin görünen kısmına temas edebildiğim
hususların ne derecede vahim boyutlarda olduğu anlaşılacaktır.
Ayrıca, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği
Yönetim Kurulu Üyesi Türkan Saylanın Dünya Kiliseler Birliğinin
Türkiyedeki faaliyetlerini yürüten Türkiye Korunmaya Muhtaç Çocuklar
Vakfı aracılığıyla ülkemizdeki zeki ve
nitelikli kimsesiz ve korunmaya muhtaç çocukları, Vaftiz Babası
yaparak hristiyanlaştırmak istemekte, Dünya Kiliseler Birliğinin
görüş ve talimatları doğrultusunda hareket etmekte, özellikle
Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerimizde, yöneticiliğini
yaptığı dernek kanalıyla Dünya Kiliseler Birliğinin
de yönlendirmesiyle vatandaşlarımızın milli ve
manevi duygularını rencide edici uygulamalara giderek
Hristiyan Dünyasına hizmet edecek kadrolar oluşturmak için
bu bölgelerdeki yoksul ve zeki kız öğrencileri seçip,
bunlara burs vermek suretiyle Hristiyan annesi Reiman Hanımın
vasiyetini yerine getirmektedir. Sayın Valim ... trilyonlar göz göre
göre hem de devlet eliyle zimmetlere geçirilmektedir. Hristiyan dünyasına
hizmet için sarfedilmektedir... Durumu takdirlerinize sunuyorum (91). Bu ihbar dilekçesinin diğerlerinden farkı, ikamet
adresinin belirtilmiş olmasıdır. Ne var ki, daha geniş
ifadesini almak üzere, belirtilen adrese üç polis memuru görevlendirilmiştir.
Yılmaz Doğan, Abdurrahman Kundakçı ve Abdülkadir Bozan
adlarındaki polis memurları, verilen adrese gitmişler ve
durumu şu tutanakla belirlemişlerdir: 17.11.2000 tarihinde Sayın
İçişleri Bakanı Sadettin TANTANa hitaben Celal Gökyay
isimli şahıs tarafından yazılan şikayet dilekçesinde,
Kartaltepe Mahallesi Şirin Sokak 28/12-İstanbul adresinde
ikamet ettiğini beyanla, adresinde yapılan araştırmada;
Adı geçen şahsın hangi ilçede ikamet ettiğini açık
olarak belirtmediği, ilimiz genelinde, Bakırköy, Bayrampaşa
ve Küçükçekmece ilçelerinde Kartaltepe mahallelerinin bulunduğu,
Küçükçekmece Kartaltepe Mahallesi adresinde Şirin Sokak üzerindeki
çift rakamlı hanelerin (2) numaradan başlayıp (8)
numarada son bulduğu, tek rakamlı hanelerin (3) numaradan başlayıp
(17) numarada son bulduğu ve karşısının çıkmaz
sokak olduğu, dilekçede belirtildiği gibi Şirin Sokak üzerinde
28/12 numaralı hanenin olmadığı, Şirin Sokakta
ikamet edenlerden sorulduğunda adı geçen Celal Gökyay isimli
şahsı da bu adreste tanıyan bulunmadığı
adreste yapılan tahkikattan anlaşılmış olup, işbu
tutanak tarafımızdan tanzimle altı birlikte imza altına
alındı. 02.01.2001 (92).
Emniyet, bu delisaçması ve dayanaksız iddia sahibinin
hiç olmazsa adresini tahkik ederken; M.İ.T. bunu da yapmamış,
İçişleri Bakanlığına gönderilen yazıda,
müfterinin gerçek kimliğini araştırmaya lüzum görmeksizin,
sözkonusu dayanaksız isnatların tevili yoluna gitmiştir
(93). M.İ.T.nın sözkonusu yazısı ile muhbirin
dilekçesinin yer yer örtüşmesi, ister istemez bir takım kuşkuları
da gündeme taşımıştır. M.İ.T.nın
tarafsızlığına ilişkin kuşkular, hiç
şüphesiz İçişleri Bakanlığı için de geçerli
olmuştur. Örneğin, ihbar mektuplarının ve dilekçelerinin
imza kontrolü yapılması, yasal bir zorunluluk olarak ortada
iken, dönemin İçişleri Bakanlığı Müsteşar
Yardımcısı M. Rasih Özbek tarafından İstanbul
Valiliğine gönderilen 22.12.2000 tarih ve 296654 sayılı
yazıda şöyle denilmiştir: Cengiz
Uygur ile Şükran Önder isimli şahıslar tarafından
Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlık kanalıyla
Bakanlığımıza intikal ettirilen Çağdaş Yaşamı
Destekleme Derneği ve Çağdaş Eğitim Vakfı hakkındaki
şikayet dilekçeleri ilişikte gönderilmiştir.
Bilgilerinizi, sözkonusu şikayet dilekçelerinde iddia edilen
hususların araştırılarak incelenmesini; gerekli işlemlerin
yapılmasını ve sonucundan 3071 sayılı Dilekçe
Hakkının Kullanılmasına Dair Kanun hükümleri gereğince
dilekçe sahiplerine ve Bakanlığımıza bilgi
verilmesini rica ederim (94).
Sözkonusu
yazıya karşılık, S.T.K.B. dönem Başkanı
ve Çağdaş Eğitim Vakfı Başkanı Gülseven
Yaşer tarafından İçişleri Bakanlığına
resmi bir yazı ile müracaat edilerek, Bakanlığın
3071 sayılı yasaya aykırı olarak hareket ettiği
ve bunun suç olduğu vurgulanmıştır. Yazıda, işbirliği
görüntüsünden rahatsızlık ifade edildikten sonra, polis
kimliğini kullanarak psikolojik baskı uygulayan müritlerin
yaptıklarına da dikkat çekilmiştir: ...
Öte yandan gerici akımlara karşı tarafımızdan
yürütülen mücadele o denli etkili olmaktadır ki, Vakıftan
ayrılan personelin takibi ile üzerlerinde baskı uygulanması
gayretlerine dahi girişilebilmektedir. Amaç, çalışmakta
olan vakıf personelinin yıldırılarak gerici
emellerinin engellenmesinin önüne geçilmesidir. Nitekim, İstanbul
Valiliğine yapılan yazılı müracaat ertesinde
tarafımıza bildirilen İl Emniyet Müdürlüğünün
12.04.2001 tarihli yanıtından öğrenildiğine göre,
özel nedenlerle vakıftan yeni ayrılan eski bir çalışanın
evine giderek polis kimliğini gösteren Ahmet Erten
isimli şahsın İl Emniyet Müdürlüğü kadrosunda görevli
olmadığı ve Müdürlük tarafından da bu amaçla hiçbir
personelin görevlendirilmediği belirtilmiştir.... Yanıtta
yer alan İl Emniyet Müdürlüğü kadrosunda bu şahsın
görevli olmamasının ötesinde Emniyet Genel Müdürlüğü
çapında gerekli araştırmanın yapılması,
benzer kanun tanımazlıklara karşı gereken önlemin
alınmasında önemli bir aşama olacaktır (95). S.T.K.B.
adına yapılan tüm girişimler, tahmin edilebilen
nedenlerden dolayı sonuçsuz kalmıştır. Örneğin,
dönemin İçişleri Müsteşar Yardımcı M. Rasih
Özbek, 3071 sayılı yasa ile ilgili tüm resmi uyarılara
rağmen, İstanbul Valiliğine gönderdiği bir diğer
yazıda, platforma bağlı 207 Sivil Toplum Kuruluşu
arasından, özellikle fethullahçılara karşı mücadelede
ön plana çıkanları işaret ederek, haklarında işlem
yapılmasını istemiştir: Emekli
savcı İsmail ÖZTEKİN isimli, imzalı ve isimsiz ve
imzasız olarak Bakanlığımıza intikal eden Sivil
Toplum Kuruluşları Birliği (STKB) ile bu birliğin yöneticileri
konumunda bulunan Çağdaş Eğitim Vakfı Başkanı
Gülseven YAŞAR, Çağdaş Yaşamı Destekleme
Derneği Başkanı Türkan SAYLAN, Atatürkçü Düşünce
Derneği yöneticilerinden İlhan BAŞ, Dayanışma
Derneği Başkanı Bülent BERKARDA, Demokratik İlkeler
Derneği Başkanı Engin YURDDAŞ, Eymen SEZERMAN ve
68liler Birliği Başkanı Haşmet ATAHAN hakkındaki
şikayet dilekçelerinin birer örneği ilişikte gönderilmiştir.
Şikayet dilekçelerinde belirtilen hususların incelenerek
gerekli işlemin yapılmasını ve sonucundan ivedilikle
Bakanlığımıza bilgi verilmesini rica ederim (96).
Müsteşar Yardımcısı M. Rasih Özbek tarafından
İstanbul Valiliğine gönderilen bir başka yazıda,
isimsiz-imzasız ya da sahte isim ve adresli ihbar mektuplarına
ve şikayet dilekçelerine sahip çıkılırken, yazının
altına kaydedilen bir notta, daha da ileri gidilmiştir: Not:
STKB İçişleri Bakanlığınca yasadışı
(illegal) olarak kabul edilmiş. Bu nedenle; 13 İl Valiliğine
İçişleri Bakanı (STKBye) üye dernek, vakıf vb.
hakkında hem yönetici, hem de üyeler hakkında yasal işlem
yapılması yönünde talimat vermiş. STKBde illegal örgütlerle
ilintili şahıslar varmış (bu şahıslar ayıklansın).
Ayrıca; Maliye Bakanlığı müfettişleri önümüzdeki
haftalarda STKBye üye dernek ve vakıfları denetleyecekmiş.
Arz (97). Aynı şekilde, İstanbul Vali
Yardımcısı Osman Demir tarafından imzalanan,
22.01.2001 tarih ve 23457 sayılı bir başka yazıda da,
Ayrıca
STKB adında yasal bir birlik olmadığından, konu hakkında
ilgili Cumhuriyet Başsavcılıklarına suç duyurusunda
bulunulmuştur denilmiştir (98). S.T.K.B.nin
dağıtılması operasyonunda, Cumhuriyet Başsavcılıkları,
Emniyet, Maliye derken, Vakıflar Genel Müdürlüğü de
devreye girmiştir. Örneğin, Vakıflar İstanbul Bölge
Müdürlüğü tarafından Çağdaş Eğitim Vakfı
Yönetim Kurulu Başkanlığına gönderilen bir yazıda,
şu senaryoya yer verilmiştir: Vakfınızın
68liler Vakfı ile bir araya gelerek Eğitim Hakkını
Savunma Komitesi adı ile yasadışı bir yapılanmaya
gittiğiniz duyumları alınmıştır.
Her iki vakfın mevcut dosyalarındaki kuruluş senetleri ve
değişiklik senetlerinin incelenmesinde böyle bir komite
kurulabileceği hükmü bulunmamakla birlikte, söz konusu komitenin
oluşturulması hususunda bir senet değişikliği
talebiniz de bulunmamaktadır. Bu nedenle vakıf senedinizde yer
alan hükümler dışında faaliyette bulunulmaması,
aksi halde vakıf yöneticileri hakkında 903 sayılı
yasanın ilgili maddeleri gereğince yasal işlem yapılacaktır
(99).
Bu yazıya karşılık, adıgeçen vakıflar, böyle
bir komitenin hiçbir zaman sözkonusu olmadığını
bildirirken, Bölge Müdürlüğünün yasal yetkilerini aşarak
örtülü tehdit girişiminde bulunmaya hakkının olmadığını
yazılı olarak beyan etmişlerdir: ...
Son zamanlarda Vakfımıza yönelik bir takım kim olduklarını
dahi ifade etmekten uzak, arkalarında gerici güçlerin olduğu,
sahte imza, isim ve adres bildiren kişilerin Vakıf hakkında
gerçek dışı iddialarda bulundukları bilinmektedir.
Böylece hem Vakfımız; hem sizler asılsız bazı
iddialar yüzünden gereksiz yere meşgul edilmektedir (100).
Aynı şekilde, Vakıflar Genel Müdürlüğüne gönderilen
29.05.2001 tarihli ve 128 sayılı yazıda ise, sahte imza,
isim ve adres bildiren kişilere alet durumuna düşülmemesi;
yasal gereklere uyulması; vakıfta tüm çalışmalarla
ilgili hacimli bir denetim gerçekleştiren ve kendisini
Avukat&Mühendis olarak tanıtan Selçuk Orhon adlı görevlinin,
müfettiş kadrosunda olup olmadığının
bildirilmesi istenilmiştir (101). S.T.K.B.nin
yönetimindeki fethullah karşıtı dernek ve vakıflara
karşı tüm bu kontrol ve denetimler, 2000 yılının
son aylarından itibaren daha da sıkılaştırılmıştır.
Nedenine gelince, S.T.K.B. yöneticilerinden Çağdaş Eğitim
Vakfı Başkanı Gülseven Yaşer ve Çağdaş
Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı Prof.Dr. Türkan
Saylan, Fethullah Gülen Davasının görüldüğü Ankara 2
No.lu Devlet Güvenlik Mahkemesinden müdahillik isteminde bulunmuşlardır
(102). S.T.K.B.nin
dağıtılarak etkisizleştirilmesi sürecinde, konu
T.B.M.M.ne de taşınmıştır. Örneğin,
Karaman Milletvekili Zeki Ünal, 24.10.2000de dönemin İçişleri
Bakanı Sadettin Tantan tarafından yazılı cevaplandırılması
talebini içeren bir soru önergesi vermiştir: Çağdaş
Yaşamı Destekleme Derneği, Doğu ve Güneydoğuda
ilköğretimin 6, 7 ve 8. sınıfları ile Lise 1. sınıfta
okuyan kız öğrencilere, yılda 100 milyon lira karşılıksız
burs vereceğini taahhüt ederek: İlköğretimin 6., 7.,
8. ya da 9. sınıflarında okuyan kız öğrenci
olması, liseyi bitirene kadar okuma isteği olması, bursu
alacak kız öğrencinin annesi artık doğurmayıp,
doğumu engelleyen bir yöntem uyguladığını sağlık
ocağından belgelemesi, Ziraat Bankasından hesap açtırılırken
numarasının ilgili derneğe verilmesi gibi şartlar
ileri sürülmektedir. Sorularım
şunlardır: 1.
Doğu ve Güneydoğu gibi duyarlı bir bölgede öğrencilere,
bir dernek tarafından, burs verme adına, öğrenci
ailelerinin özel hayatlarına müdahale anlamına gelecek bir
talepte bulunulmasını doğru buluyor musunuz? Bu durum, bölge
halkında bir huzursuzluğa sebep teşkil etmez mi? Toplumda
gerginliğe neden olabilecek bu tür faaliyetler ve açıklamalar
dernek yasasına aykırı değil midir? Aykırı
ise, ilgililer hakkında ne gibi bir işlem yapılacaktır? 2.
Burs verme
şartları arasında, özellikle İmam Hatip Okulu
Lisesi öğrencisi olmayacak şartı, toplumda dini bir ayrımcılık
yapıldığı anlayışını doğurmaz
mı ve eğitimdeki fırsat eşitliği ilkesini ihlal
etmez mi? Bu da yasalara göre suç değil midir?
(103). Bu
önerge sonrasında, Çağdaş Yaşamı Destekleme
Derneğine -yasal izinle- baskınlar yapılmış
ve tüm evraklara elkonarak açık aranmıştır.
Ardından da konu yargıya intikal ettirilmiştir. Basında,
konu ile ilgili olarak, İstanbul Emniyet Müdürlüğü bünyesinde,
sırf Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneğini
pasifize etmeye yönelik özel bir birim oluşturulduğuna
ilişkin haberler yer almıştır. Yukarıdaki
soru önergesinin ardından, bu defa Samsun Milletvekili Musa
Uzunkayanın, Başbakan Bülent ECEVİTin cevaplaması
istemli soru önergesi T.B.M.M. Başkanlığına
sunulmuştur: 1.
Sivil Toplum Kuruluşları Birliği (STKB) kuruluşu
ve faaliyetleri itibariyle yasalara ve hukuki mevzuata uygun bir kuruluş
mudur? STKBnin kuruluşuna hangi kişi ya da kurumlarca müsaade
edilmiştir? Birlik ve üye örgütler en son ne zaman ve hangi
mercii tarafından mali ve diğer faaliyetleri yönünden
denetlenmiştir? 2.
Bu örgütün Dünya Kiliseler Birliği (DKB) ve Ermeni-Rum
lobilerinden20 milyar lira yardım aldığı iddiaları
doğru mudur?Birlik bu parayı nerede ve ne şekilde
sarfetmiştir? 3.
Geçtiğimiz günlerde gerçekleşen CIA Ortadoğu
Masası Şefi Mark Parris ile STKB yöneticileri devletin
bilgisi dahilinde mi görüşmüşlerdir?Bu görüşmede
hangi konular ele alınmıştır? 4.
Çağdaş Eğitim Vakfı Başkanı Gülseven
Yaşer hangi sıfatla ve yetki ile STKB başkanlığını
yürütmektedir? 5.
Çağdaş Yaşamı Destekleme Vakfı yönetim
kurulu üyesi Prof.Dr. Türkan Saylanın Dünya Kiliseler Birliğinin
himayesinde Türkiye Korunmaya Muhtaç Çocuklar Vakfı aracılığıyla
hristiyanlaştırma propagandası yaptığı ve
bu amaçla özellikle Doğu ve Güneydoğulu yoksul ve zeki kız
öğrencilere burs verdiği iddiaları doğru mudur? 6.
Vakfın burs verdiği kız ve erkek öğrenci sayısı
nedir? Burs alan öğrenciler içinde hristiyanlığı
resmen kabul eden ve bu amaçla İslâm dininden çıkmak için
müracaat eden öğrenciler olmuş mudur? 7.
Vakıf Başkanı Türkan SAYLANın annesinin
Limina Raiman adlı bir hristiyan olduğu ve Kiliseler Birliği
tarafından görevlendirilerek 1980 yılında Türkiyeye
gönderildiği yönündeki bilgiler doğru mudur? 8.
Dünya Kiliseler Birliği Türkiye Temsilcisi olduğu
iddia edilen Ameniel Bağdaşın organize ettiği ve
STKB üyesi örgüt mensuplarının iştirak ettiği
iddia edilen mutat toplantılar devletin bilgisi dahilinde mi yapılmaktadır?
Bu toplantılarda ülke menfaatleri aleyhine konuşmalar ve
kararlar alındığı doğru mudur? 9.
Yasadışı olduğu iddia edilen Sivil Toplum
Kuruluşları Birliği üyesi, 68liler Birliği Vakfı,
Helsinki Yurttaşlar derneği, Çağdaş Eğitim
Vakfı, Uluslar arası Sanayi ve İşadamları Derneği
gibi örgütler yakın geçmişte yaşanan deprem felaketi
nedeniyle topladıkları ve dağıttıkları
yardım miktarı ne kadardır? Bu yardımların dağıtımında
Dünya Kiliseler Birliğinin etkisi ve yönlendirmesi olmuş
mudur? 10.
Aynı binada faaliyet gösteren Kitab-ı Mukaddes Şirketi,
Amerikan Board Heyeti ve Sağlık Eğitim Vakfının
kendi aralarında bu örgütler ile Dünya Kiliseler Birliği
arasında organik bir bağ mevcut mudur? 11.
STKB yöneticilerinin Biz gücümüzü derin devletten alıyoruz
şeklinde bir beyanları olmuş mudur? Olmuşsa resmi
makamların bu kuruluş hakkında aynı yönde kabulleri
sözkonusu mudur? 12.
Türkiyede faaliyet gösteren vakıf, dernek, şirket,
oda, sendika gibi kuruluşlar hangi şartlarda biraraya gelip
bir üst örgüt oluşturabilirler? Yukarıda sözü edilen örgütlerin
yönetim kadrolarında geçmişte ağır hapis cezası
almış ya da terör örgütleri ile ilişkisi bulunanlar
var mıdır? Varsa bu şahıslara rağmen sözkonusu
örgüt faaliyetlerine nasıl müsaade edilmektedir? (104). Bu
önergeye, Başbakan Bülent Ecevitin yerine İçişleri
Bakanı Kazım Yücelenin vermiş olduğu yanıtın,
istihbarat tekniğine, politikacı etiğine, devlet adamı
ciddiyetine uygun olup olmadığı ayrı bir tartışma
konusudur (105). Kesin olan şu ki, Yücelenin, bilerek ya da
bilmeyerek, oyuna getirildiği izlenimi doğmuştur. İçişleri
Bakanı ile STKB yöneticileri arasında, makam odasında
cereyan eden tatsız görüşmeden de hiçbir sonuç çıkmamıştır
(106). Başta Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği
olmak üzere, pekçok sivil toplum kuruluşu, fethullahçılarla
uğraştıklarına pişman edilerek mücadele
platformundan çekilmişlerdir. Sonuçta, S.T.K.B. DAĞILMIŞTIR
(107). STKBnin dağıtılması ve kimi sivil toplum
kuruluşlarının bir daha asla fethullahçılarla mücadele
edemeyecek konuma getirilmesi, fethullahçı istihbaratçıların
planlı istihbarat faaliyetlerinin kusursuz bir örneğini oluşturmuştur.
|
| 3.4.
ADLİYEDE YÜRÜTÜLEN OPERASYONLAR Fethullah
Gülenin gerek yazdıklarından ve gerekse görüntülü konuşmalarından,
müritlerine Adliyede
kadrolaşmayı hedef gösterdiği bilinmektedir. Fethullahçıların
Adliyeye ilk sızma girişimleri, CHP-MSP koalisyonu dönemine
kadar gitmektedir. 12 Eylül sonrasında, Adliyedeki
kadrolaşma çabaları sonucunda, yargı
mensupları arasında gümüş yüzüklü olarak
adlandırılan bir grubun giderek güç kazandığı
kaydedilmektedir. Örneğin, istihbarat birimlerince hazırlanan
ve Basına da yansıyan bir raporda, ADALET
Bakanlığında 250 kadar irticacı ve bölücü
personel bulunduğu örneklendirilerek belirtilmiştir (128).
Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu
ise, Fethullah Gülen cemaatinin devletin bütün kurumlarına
olduğu gibi yargıya da sızdığını
vurgularken, T.S.K.nin geçen Yüksek Askeri Şurada
(YAŞ) 11 Fethullahçıyı ordudan attığına
dikkat çekmiştir. Kıvrıkoğlunun ardından, dönemin
Danıştay Başkanı Erol Çırakmanın
aynı konudaki açıklamaları, kamuoyunda şok etkisi
yaratmıştır: Yargının
içinde de Fethullahçılar var. Bu konuda duyumlar var. Bir dönem
hâkim ve savcı alımında tarikatların etkili
olduğu söyleniyor. İdari yargıda da Fethullahçıların
olduğu yönünde duyumlar var. Yine bir dönem hâkimlik ve savcılık
mesleği istihdam alanı olarak kullanıldı. Söylediğim
gibi 100 hâkim alınacak, dendi, sonradan bu sayı 350ye çıkarıldı.
Bir dönem mülkiye ve hukuk mezunu imam hatip lisesi kökenliler,
kaymakam ve hâkim oldu. Bunlardan hâlâ görevde olanlar var. Hâkim
ve savcı alımında çok titiz davranmak gerekir. Yargıya
kaliteli, bilgili, yetişmiş kişilerin alınması
gerekir. Marjinal yapıda kişiler alınamaz. İdeal hâkimler
ancak parlak insanlardan oluşabilir. Belli görüşe angaje
olmuş kişiler, hâkim ve savcı alınamaz. İmam
hatipte verilen bilgiler İslam Dinine ilişkindir. Din
dogmalara dayanır. Oysa yargı dogmalara değil, normlara
dayanır. Hâkim ve savcı olmak için demokratik ve açık
fikirli olmak gerekir. Aksine kişiler yargıyı
zayıflatır. Ben
kendim değil, çocuklarımız için endişe ediyorum.
İrtica yargıda en hafif şekliyle var. Ağır
şekli bürokraside var. İrtica ile mücadele yasalarını
bir an önce çıkartmak şart. Bu konu Türkiyenin meselesi.
Sadece yargının meselesi değil. Elbirliği ile herkes
birşey yapacak. Yargı mensupları daha çok şey
yapacak. Türkiye yargısına olan güveni bu şekilde
zedelemek doğru değil ama olanları saklamak daha
tehlikeli. Bu
gruplar planlı ve programlı hareket ettiler. En parlak, seçkin
ve çalışkan öğrencileri Mülkiyeye, Hukuka
gönderdiler. Bunlar hâkim, savcı, kaymakam oldular. Polis
oldular. Hatta en dirençli yer olan askerlerin arasına bile
sızdılar. Nasıl RPli birinin Adalet Bakanı
olduğu yere sızmasınlar. En güç temizlenecek yer yargıdır.
Çünkü hâkime bir dokunulmazlık
tanımışızdır ki; somut bir kanıt olmadan
ceza bile veremezsiniz. Ancak, bir kaymakam hakkında eşi türbanlı
diye işlem yapılabilir. Atatürk, Cumhuriyetin hâkimlerini
yetiştirmek için Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini kurdu.
Cumhuriyetin kanunlarını uygulamaları için yetiştirildiler.
O zaman Türkiye geçiş dönemindeydi ve şeriata
şartlanmış kafalarla hukuk egemen
kılınamazdı. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri
Avrupanın laik yapısını benimsemiş, hukuk
sistemini de buna göre kurmuştur. Laik sistem, aklın hâkim
olduğu bir sistemdir. Düşün ki bunu benimsemeyen,
şeriata inanan bir hâkim... Düşüncesi bile hafakanların
basmasına neden oluyor. Bunları ayıklamak çok zor. Son
çıkarılmak istenen kanun hükmünde kararname ile bile zor.
Çünkü müfettişler, iddialar ve duyumlar üzerine harekete
geçecek. Konuyu, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun
önüne götürecek. Kurul, maddi delillere bakacak. Yeterli görecek
mi? O kadar kolay değil (129). Çırakmanın
açıklamalarına en önemli destek, dönemin Barolar Birliği
Başkanı Prof.Dr. Eralp Özgenden gelmiştir: Barolar
Birliği Başkanı Eralp Özgen, 312nci maddenin kaldırılmasını
isteyenleri, Demokrasiye değil, şeriatçı diktatörlüğe
hizmet etmekle suçladı. Özgen, ülkemizde irtica tehlikesi
hâlâ sürmektedir dedi. Adli
Yıl açılışında Yargıtay Başkanı
Sami Selçuktan sonra kürsüye gelen Türkiye Barolar Birliği
Başkanı Eralp Özgen, irticaya değinilmemesini çok sert
ifadelerle eleştirdi. Özgen, Başkan selçukun geçen yıl
meşruiyetini kaybettiğini ileri sürdüğü 1982
Anayasasını bu yıl da hedef alması ve irtica
propagandası yapanların
cezalandırıldığı TCKnın 312. maddesinin
kaldırılmasını istemesi üzerine patladı.
Özgen isim vermeden Selçuku kastederek, Bu düşünceleri
ileri sürenler bilmelidirler ki; demokrasiye değil, şeriatçı
bir diktatörlüğe hizmet etmektedirler. Demokrasi, demokrasiyi yok
etme özgürlüğünü içermez dedi. ...
Özgen, Fethullah Gülenin tutuklanmasına üzüldüğünü
söyleyen Eceviti ise eleştirdi. Özgen, Ecevitin, Yargıda
aklanacağını umuyorum sözleri için, İrtica
ile mücadelede siyasi iradenin yetersizliğinin belirtmesi
yanında Anayasanın 138. maddesine aykırı olarak
yargıya etki olasılığını da içinde taşımaktadır
yorumunda bulundu. Salonda bir yargı mensubu, Çok doğru
diye seslenirken, Özgenin sert konuşmasını törene
katılan askeri hâkimler de alkışladı. Özgen, konuşmasında
Ecevitin yanısıra hükûmeti de eleştirdi. Özgen, Koalisyon
hükûmetinin, parlamentoda gerekli çoğunluğa sahip
olmasına rağmen, irtica ile mücadeleyi öngören yasa tasarılarını
komisyonlarda görüşülmeden bekletilmesi, irtica ile mücadele
için gerekli siyasi iradenin yeterli olmadığını göstermektedir
dedi (130). Yargıya
sızan fethullahçı-şeriatçı kadrolar konusunda
başlayan tartışmalara, dönemin Hakimler ve Savcılar
Yüksek Kurulu (HSYK) Başkanvekili Ergül Güryel de katılmıştır: Hakimler
ve Savcılar Yüksek Kurulu Başkanvekili Ergül Güryel, Genel
Kurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlunun
irticacılar yargıya da sızdı suçlamasına
yanıt verdi ve Hakimler arasından irticacı da çıkar,
bölücü de dedi. Hakimlik ve savcılık mesleğine seçilecek
adayların mülakat sınavının, Adalet Bakanının
emrinde çalışan bürokratlardan oluşan bir heyet
tarafından yapıldığını belirten Güryel,
Bunun sonucunda yargı siyasallaşıyor. Bakan hangi
siyasi görüşteyse sınavı o görüşe sahip adaylar
kazanıyor dedi. Mülakat sınavlarının bir çoğunda
hangi adayın sınavı kazanacağının önceden
belirlendiğini de ifade eden Güryel, SABAHa yaptığı
açıklamada şunları söyledi: Sınavı
kazanmanın kriteri başarı olmadığı için
mesleği gerçekten hak eden bir çok aday mülakat sınavında
eleniyor. Siyasi görüşleri sayesinde sınavı kazanan
kişilerin bir çoğunun güvenlik soruşturmaları ise
sağlıklı yapılmıyor. Bunun sonucu yaşam
tarzını tanımadığımız, Atatürk ilke
ve inkılâplarına bağlılığı ve
ülkenin bölünmez bütünlüğü konusundaki düşüncelerini
bilmediğimiz kişiler, hakim ve savcı cüppesi giyerek
kürsüye çıkıyorlar. Bu yöntemle mesleğe kabul edilen
hakim ve savcılar arasında irticacı da çıkar, bölücü
de (131). Bu
tartışmaların gündemde olduğu dönemde, T.B.M.M.nde
107 Fethullahçı milletvekili olduğu önesürülürken
(132), Cumhurbaşkanı Sezerin, Valiler Kararnamesi
hakkında dönemin Başbakan Yardımcısı Hüsamettin
Özkana, Eğer irtica ile mücadele bu kadar önemliyse, siz
de irticaya bu kadar karşıysanız, o zaman valiler
kararnamesini bana getirmemeniz gerekirdi. Çünkü bu valiler arasında
Fethullahçılar var dediği, Basında yer bulmuştur
(133). Fethullahçıların
yargıdaki en önemli stratejik hedefi, hasımlarını
susturmada, caydırmada, maddi anlamda korkutup köşeye
sıkıştırmada, çok yönlü etkisizleştirmede
kilit olarak değerlendirdikleri ve bu anlamda en çok işlerinin
düştüğü Yargıtay 4. Hukuk Dairesi olmuştur. Gerek
4. Hukuk Dairesinde ve gerekse Hukuk Genel Kurulunda yer alan
üyelerin laik hukuk sisteminden yana çoğunluğu
oluşturmaları, fethullahçılar için bir talihsizlik olduğu
kadar, Cumhuriyet rejimi açısından da bir şans olarak
nitelendirilmelidir. Normali de budur. Zira, hiçbir onurlu hakim
ve savcı, fethullahçılarla, fethullahçılara
karşı mücadele verenler arasında tarafsız
konumunda yer alamaz. Nedenine gelince, hakim ve savcılar, laik
hukuk sisteminden, kamu düzeninin korunmasından, Atatürk ilke ve
devrimlerinin sürekliliğinden taraftır.
Hatırlanacağı üzere, şeriatçı TV
kanalları dışında hemen tüm TV kanallarında
teşhir edilen bir kasedinde, müritlerine hitaben tavsiyelerde
bulunan Fethullah Gülen, Türkiyedeki tüm yargı
mensuplarına yapılabilecek en ağır hakaret suçunu işlemiştir: ...
Belki bizim aczimiz bu yani orada icabında Mahkemenin
altını üstüne getireceksin, avucuna alacaksın,
arkadaşlara diyorum ki ben bin döktürecektim, belki geriye biri
dönecek. Bu dershaneleri üstad destekleriz yani, bir milyar
vereceksiniz, 10 milyon tazminat davası alacaksınız.
Önemli olan mahkûm ettirmektir yani, Avukat da kiralayacaksınız,
HÂKİM DE KİRALAYACAKSINIZ...
(134). Türkiyede
hâlâ kadılık sisteminin özlemini çeken, hâkimleri
kiralanacak bir meta olarak gören ve nitelendiren benzeri
şeriatçı sapkınlara karşı, Büyük Atatürk, 9
Ekim 1925'de, sanki bugünü görerek, Cumhuriyet Savcılarına
şöyle sesleniyordu: "Her
uygar ve çağdaş devlette olduğu gibi, Türkiye
Cumhuriyeti Adliyesi'nde de, Cumhuriyet Savcılarını yüksek
ve son derece önemli bir görev ve makamın temsilcileri olmak
üzere tanırım. Devrim savcılarının,
kendilerine verilen bu büyük görevin önemine uygun olarak gayretli
ve çalışkan olmaları konusunu, adliyemizin
başarı ve üstünlüğünün en önemli etkenlerinden
sayarım. Laik Türk Devrimi, çağımızın
uluslara yaşama ve yükselme yeteneği veren en son ve en uygar
ilkelerin bir ifadesi ve Türk Ulusu'nun büyük fedakârlıklarıyla
sürdürülen ve kazanılan büyük mücadelenin eseridir.
Devrimlerin gerçekleşmesi, kararları ve kanunlarıyla,
ulusal irade ve ulusal egemenliğin bir görünümü; bütünü
itibarıyla da Türk Ulusu'nun bütün haklarıdır.
Devrimlerin her biri, ulusun emeği ve hakkı ile gerçekleşmiştir.
Cumhuriyet Savcılarımızın, DEVRİM
GEREKLERİ ETRAFINDA, EN KISKANÇ VE UZAKLARI GÖREN HASSAS NÖBETÇİLER
OLMALARINI, ASIL GÖREVLERİNDEN SAYARIM.... YÜKSEK AMACA YÖNELİK
HERHANGİ BİR SUİKAST FAİLİNİN DURMAKSIZIN
KOVUŞTURULMASI VE KOVUŞTURMANIN, ULUSUN BÜTÜN HAKLARI TATMİN
VE TAZMİN EDİLİNCEYE KADAR, HAKİM ÖNÜNDE DE KAYGI
VE ISRARLA SÜRDÜRÜLMESİNİ VE SONUÇLANDIRILMASINI
İSTERİM.... YAKIN TARİHİMİZDE VE ESKİ
ZAMANLARDA, DİNLERİN; ZORBA HÜKÜMDARLARIN, RAHİPLER VE
ÇIKAR SAĞLIYANLARIN ELİNDE BİR BASKI ARACI OLMASI
GİBİ, ÇAĞIMIZDA KESİNLİKLE İZİN
VERİLEMEZ VE HOŞ GÖRÜLEMEZ. DEVRİME KARŞI KOYAN
MUHALEFETİN ÖZGÜRLÜKTEN VE YASADAN YARARLANMAYA HAKKI YOKTUR. BİREYİN
DEĞİL, BİREYLERİN TAMAMINI İFADE EDEN TOPLUMUN
VE DEVLETİN YARARI, HER
DÜŞÜNCE VE KAYGIDAN
ÖNCE GELMELİDİR. SINIRSIZ BİREYSEL ÖZGÜRLÜK VE KİŞİSEL
ÇIKAR PEŞİNDE OLANLAR, KENDİ EMELLERİNİ,
ÇIKARLARINI ULUSUN YÜKSEK ÇIKARLARI VE ÖZGÜRLÜĞÜNDEN ÜSTÜN
TUTANLARDIR. SINIRSIZ KİŞİSEL ÖZGÜRLÜKLER, KİŞİSEL
ÇIKARLAR, UYGAR VE DÜZENLİ TOPLUMLARI, DEVLETLERİ YIKARAK
ANARŞİYİ VE ÇOĞUNLUKLA DA ZORBALIĞI
YARATIR..."
İnsanın aklına ister istemez gelir, Atatürk'ün
Cumhuriyet Savcısı olma özelliğine, cesaretine,
iradesine, kararlılığına,
aydınlığına sahip kaç hukukçu var, ülkemizde?!.
İşte bunun için Fethullah Gülen, müritlerine hedef
gösteriyor: "Mülkiyede ve Adliyede kadrolaşın!.."
Cumhuriyet Savcıları'nın büyüteç altına
alınması; sadece müritlerin değil, tarafsızlık
(!) adına görevini yapmayarak sessiz kalanların, Cumhuriyete
ihanete sırtını dönenlerin de ayıklanmasını
gerekli ve öncelikli kılmaktadır. Diğer taraftan, Atatürkün
Cumhuriyet Savcısı olma onurunu üzerinde taşımak, günümüzde
çok yönlü saldırı ve iftiraya maruz kalma riskini de
beraberinde getirmektedir. Örneğin, Yargıtayın son
iki dönemdeki Cumhuriyet Başsavcıları Vural Savaş
ve Sabih Kanadoğlu, özellikle şeriatçı, ikinci
cumhuriyetçi ve bölücü odakların boy hedefi olma onurunu ve
kaderini paylaşmışlardır. Aynı şekilde,
Adli yılın açılışı sırasında, Bugün
bir tarikat lideri, hayali ihracatçılar, banka soyguncuları
gibi Amerikada yaşıyor. Bu, geçmişte Humeyni
olayında görüldüğü gibi, ABDnin çıkarları
doğrultusunda yönlendirilip Türkiyeye gönderilirse bunun
hesabını kim verecek? Bunun Humeyni gibi geri gönderilmeyeceğini
kim kestirebilir? Bir tarikat lideri için bu bir açılımdır,
diyerek hoşgörüye sığınılmasından
endişe ediyorum diyen Zonguldak Cumhuriyet
Başsavcısı Hayati Önder, dünyanın hemen her yerine
dağılmış örgütlü fethullahçı müritlerin
çirkin protestolarına maruz kalmıştır. Cumhuriyet
Tarihimizde, hırsızların, hortumcuların, rüşvetçilerin,
bölücülerin, Batı destekli terör örgütlerinin, işbirlikçi
politikacıların ama en çok da fethullahçıların
hedefi konumundaki isim, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı
Nuh Mete Yüksel olmuştur. Yüksel, özellikle son dönemde, halk
deyimi ile kifayetsiz-muhteris kimi siyasilerin marifetiyle Adalet
Bakanlığınca en çok soruşturma açtırılan,
şeriatçı basında adından en çok bahsedilen
Cumhuriyet Savcısı olmuştur. Atatürkün Cumhuriyet
Savcısı olmanın çok zor olduğu, zaten bilenlerce
takdir edilmektedir. Nuh Mete Yüksel aleyhine yürütülen kampanyalar,
Onun mesleki gurur ve onuruna, kişilik haklarına, hatta
ailesine yönelmiştir. Bu kampanyalara, Adalet Bakanı Hikmet
Sami Türk de, dolaylı destek verme konumuna düşürülmüştür.
Nasıl mı? İşte, bu konuda kanaat oluşturmaya
yetecek sadece bir tek örnek!.. Aynı
zamanda Ankara 2 Nolu DGMde görülen Fethullah Gülen davasının
da savcılığını yürüten Nuh Mete Yükseli
korkutma ve yıldırma girişimlerinin sonuç vermemesi
üzerine, fethullahçı istihbaratçılar, Cumhuriyet
Tarihimizde ilk defa bir hukuk adamına yönelik planlı
operasyon gerçekleştirmişlerdir. Bu operasyonun ilk
adımında, Yeni Şafak gazetesinde, Nuh Mete Yüksele
ait olduğu iddia edilen meçhul bir kasetten söz edilmiştir.
Ardından, aynı gazetenin yazarlarından Fehmi Koru, sakil
bir pişkinlikle, Böyle bir kargaşada DGM
Savcısı Nuh Mete Yükselin örgüte fethullahçılara
(N.H.)- hiç bulaşmadığına inanmak çok güç; hem
de malûm, yarın öbürgün , biri çıkar da, Nuh Mete
de... derse, inanın hiç şaşırmayacağım
mesajını vermiştir
(135). Daha sonra da, bu kaset. Nuh Mete Yüksele kargo
yoluyla gönderilerek, telefonla da şantaj girişiminde
bulunulmuştur. Şantaj haberi, ilk kez Star gazetesinde,
Saygı Öztürk tarafından köşeyazısında -isim
vermeksizin- kamuoyuna duyurulmuştur. İşte, malûm
kasedin, kimi polis memurları tarafından Çağdaş
Eğitim Vakfının kasasından elleriyle
koymuş gibi bulunuvermesiyle, şantaj aşamasından,
tasfiye aşamasına geçilmiştir. Tasfiye
aşamasında devreye dolaylı sokulan, yönlendirilen isim,
Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk olmuştur. Türkiyede şartlı
salıverme kapsamında onbinlerce kaatilin, gaspçının,
saldırganın, tecavüzcünün, sahtekârın aramızda
ellerini kollarını sallayarak dolaşmasının
siyasal ve bürokratik müsebbiblerinden biri olan Adalet Bakanı,
suçlulara gösterdiği hamilik
yaklaşımını, Nuh Mete Yüksel için göstermekten
kesin bir biçimde kaçınmıştır. İşte,
Milliyet yazarı Tuncay Özkanın bu çifte standarda haklı
tepkisi: ...
Şimdi Nuh Mete Yüksel ile ilgili açıklamasını
hayretle okudum. Keşke susmayı başarsaymış. O
şantaj amaçlı kaset kendilerine de ulaşmış. Ne
yapmış kendileri, işi hemen Teftiş Kuruluna
havale etmişler. Ben onun yerinde olsam, ikide bir açtığı
soruşturmalarda makamıma çağırıp öyle değil
böyle olmalı diye fikir beyan ettiğim savcıyı arar,
Biz hukukçumuzu şantaja, montaja, konploya, kumpasa, ayak
oyunlarına yedirmeyiz. Gerçeği buluruz, çıkartırız.
Siz adil yargılama görevinize devam edin. Özel yaşamları
bu kadar ucuz harcanacak duruma düşürmeyiz derdim. Kumpasın
arkasını arardım. Bakan
Bey ne yapmış? Kasedi almış. Büyük olasılıkla
izlemiş (çünkü bir yargı beyanı var) ve diyor ki: Kaset
bize de iletildi. İddiaların incelenmesi için Teftiş
Kurulu Başkanlığına havale ettik. Biz de gerçeklerin
ortaya çıkmasını bekleyeceğiz. Diliyorum ki montaj
olsun. İyi
de Sayın Bakan, tutun ki bu kaset montaj ya da değil! Ne
olacak yani? Ne fark eder? Bir
savcının veya siyasetçinin veya herhangi bir bürokratın
şantaj amaçlı böylesi bir olayda harcanması mı
gerekiyor? Şantajı yapanlar değil de özel yaşamının
gizi şantajla, montajla ortaya dökülmek istenen savcı veya
herhangi biri mi suçlu olacak? Yazıktır... Bu
anlayış Türkiyeyi bitirir. Buna Adalet Bakanı veya
adalet mekanizması, hukukçular prim verirse, hepimizin evlerine
gizli kamera koyar bu şantaj çeteleri, yatak odalarımızı
teşhire başlar. Bu alçaklığı,
pespayeliği, belden aşağı vurmayı haklı çıkartacak
bir tek sözü dahi hiçbir hukukçu veya siyasetçiye yakıştıramam. Diliyorum
ki kaset montaj olsun ne demek Sayın Türk? Kasedi izleyince başka
bir kanıya mı kapıldınız? Size başka bir
bilgi mi ulaştı? Size bu kaset nasıl geldi? Kimler
getirdi? Bu kasedi kim çekmiş?Nasıl çekmiş? Nasıl
üretmiş? Niye üretmiş? Niye Nuh Mete Yüksel? Neden
şantaj? Niye size yollanmış?Neden bu kadar oyun? Nedir
bunca komplonun sebebi? Bunları hiç düşündünüz mü? ...
Size, tanıdığım Hikmet Sami Türke bu açıklamaları,
tavrı, tutumu hiç yakıştıramadım. Ben sizin
hukukçu kimliğinizi, insan özelliğinizi kinden, intikamdan,
hırstan arınmış bulurdum. Yanıldım mı
yoksa Sayın Türk? Yoksa siz hâlâ o eski fezlekenin (Sayın Hüsamettin
Özkan ile ilgili Halk Bankası fezlekesi) intikamını alma
umudunda mısınız? Şantajcılar bunu bildikleri için
mi kaset size iletildi yoksa? Bakanlığınızın
verdiği kınama cezası yetmez mi sizce? ...
Türkiyedeki bütün savcıları. Yargıçları,
avukatları, baroları, hukukçuları, adalet
adamlarını, sivil toplum örgütlerini, siyasetçileri özel
yaşam teşhirine, şantaja karşı durmaya çağırıyorum.
Gizli kaydedilen ses kasetleri orda burda yayımlanan herkes buna
karşı sesini yükseltmeli. Nuh Mete Yükseli sevsin
sevmesin, yaptıklarını beğensin beğenmesin
özel yaşama saygı gereği, şantaja, montaja, tehdide
hukuku etkileme çabasına karşı olma inancıyla
insanların bu olayda şantajcılara karşı saf
tutmaları gerekiyor. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, Nuh
Mete Yüksele karşı girişilen bu alçak saldırıyı
kendisine yapılmış saymalıdır. Bu tuzak ve
şantaj ters çevrilip hazırlayanların suratına bir
tokat gibi, bir boş eldiven gibi vurulmalıdır. Bu
yapılırsa Türkiyede bundan sonra hiç kimse
şantajcılıkla hukuku veya bir başka kurumu ve
kişiyi etkisizleştirme acizliğini göstermeye
kalkamayacaktır. Şimdi
bir Türkiye Cumhuriyet Başsavcılığı Kurumu
olsaydı, bu şantajı yapanlar saklanacak delik
arardı. Ama ne yazık ki, hâlâ bu kurum yok ve savcılar
sahipsiz (136). Tuncay
Özkan, tespitleri ile, Türk Hukuk sisteminin en önemli zaafına
işaret etmiştir. Gerçekten de, kimi siyasiler ve de
bürokratlar, emir kulu gibi gördükleri Cumhuriyet Savcılarına
karşı, işlerine gelmediğinde yaptırım
uygulamayı, cezalandırmayı, bir güç gösterisi
olarak değerlendirmektedirler. Genel Kurmay Başkanı
Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlunun
yargıya sızan fetuhullahçılarla ilgili
değerlendirmeleri sonrasında, bu konuda tipik bir örnek yaşanmıştır.
İçişleri Bakanlığı genelgesi çerçevesinde
Ankara Valiliği, Vural Savaşın yanısıra,
Fethullah Gülen davasının görüldüğü Ankara 2 Nolu
DGM Başkanı Hüseyin Ekenin, aynı Mahkemenin üyesi
Mehmet Maraşın ve Savcı
Nuh Mete Yükselin koruma amaçlı araçlarını geri
istemiştir. Oysa, 1999da toplam 406.260 litre yakıt tüketen
araçlardan Turgut Yılmaz, Özer Çiller, Semra Özal ve daha
nicelerine tahsis edilmiş olanlar için geri isteme sözkonusu olmuş
mudur? Örneğin, Mehmet Ağara 6, Tansu Çillere 5, Ünal
Erkana 4, Abdülkadir Aksu ile Murat Başesgioğluna 3er
araç tahsis edilmiştir. Bu kişilere, size
1 araç da çok, denilmiş midir? Saygı
Öztürk, Nuh Mete Yüksele de gönderilen şantaj kasedi ile
ilgili gelişmeleri Star gazetesindeki köşe
yazısında ele alırken, konu ile ilgili yargı
kararıyla birlikte, Jandarma Genel Komutanlığı
Kriminal Daire Başkanlığının raporuna da yer
vermiştir: Savcılara
yönelik şantajın boyutlarının nerelere kadar
vardığı dün mahkeme kararıyla da ortaya çıktı.
Demek ki bir yandan savcıların telefonları dinleniyor,
bir yandan şantaj kasetleri açıklanıyor. Şantajla
karşı karşıya olan isimlerden birisi de Ankara DGM
Savcısı Nuh Mete Yüksel. Dün Yükselle sohbet ediyor,
kasedin içeriğini konuşuyorduk. Neden kendisine böyle bir
şantaj yapılmak istendiğini de Nuh Mete Yüksel Stara
şöyle açıklıyor: İrticaya
karşı yürüttüğüm inceleme ve soruşturmalar, beni
onlara hedef yaptı. Ama bunları da aşacağım.
Beni montaj seks kasetiyle vurmaya çalıştılar.
Bunların hesabı da, yapanlardan sorulacak. Şantaj
kaseti Nuh Mete Yüksele geçen hafta kargoyla gönderildi. Nuh Mete
Yüksele kaset ulaştığı sırada, kaseti gönderenlerden
birisi telefonla aradı. Kasetin, içeriğini belirtti ve
izledikten sonra kendisini bir daha arayacaklarını söyledi.
Savcı Yüksel, telefonla konuştuğu kişiye,
yaptıklarının hesabının adalet önünde mutlaka
sorulacağını belirtti. Beni yolumdan kimse çeviremez
diye bağırdı. Diğer savcılar, Yükselin bu
kadar sinirlendiğine bu güne kadar tanık
olmamışlardı. Savcılar, Yükselin odasına
gidip onu yatıştırdılar. Kaset, izleme gereği
bile duyulmadan, incelenmesi için Jandarma Genel Komutanlığı
Kriminal Daire Başkanlığına gönderildi. ...
İşte Ankara DGM Savcısı Nuh Mete Yüksele kasetli
şantaj yapıldığı mahkeme kararıyla da
belgelendi. İşte o karar: Ankara
DGM Başsavcılığının 6.6.2002 tarih
6.6.2002 tarih ve 2002/3644 Muh. Sayılı yazısında
DGM C. Savcısı Nuh Mete Yükselin görevi nedeni ile
yürütmekte olduğu soruşturmada şantaj aracı olarak
kullanılmak istenen video kasetinin posta ile kendisine gönderildiği,
bu kaset aracılığı ile yürütmekte olduğu
soruşturmaların engellenmeye çalışıldığı
belirtilerek, dosya içerisinde bulunan kasetin montaj olduğunun
Jandarma Genel Komutanlığının Kriminal Daire
Başkanlığı raporunda belirlenmiş
olduğundan ...CMUKun ekli evrakı tetkik edildi. Gereği
düşünüldü. Ankara
DGM C. Savcısı Nuh Mete Yüksele gönderildiği
belirtilen ve yaptığı soruşturmalarla ilgili olarak
şantaj aracı olarak kullanılmaya çalışıldığı
anlaşılan dosyada mevcut 1 adet Raks VHS tip (Seri No:
21032P13E-30) video kaset üzerinde Jandarma Genel komutanlığı
tarafından düzenlenen Ekspertiz raporunda oda içerisine yerleştirilen
gizli bir kamera vasıtasıyla çekilen video görüntülerinin
toplam uzunluğunun 4 dakika 52 saniye olarak tespit edildiği
ve görüntülenen her karesinin montaj olduğu belirtilmiştir. DGM
C. Savcısı olarak görevli olan Nuh Mete Yüksel ile ilgili
olarak montaj görüntüler ile düzenlendiği belirtilen video
kasetinin yayını halinde terör suçları ile ilgili
olarak yapılan soruşturmalara etki edeceği
anlaşıldığından ilgili kasetin ulusal ve
mahalli televizyon ve yazılı basında
yayınlanmasının CMUKun 86. maddesi gereğince
yasaklanmasına, sözkonusu kasete soruşturma sonucuna kadar el
konulmasına, karar ve ekli evrakın DGM C.
Başsavcılığına iadesine, itirazı kabil
olmak üzere karar verildi. 7.6.2002 (137). Yukarıdaki
yargı kararı, fethullahçı istihbaratçıların
planlı operasyonuna ciddi bir darbe vurmuştur. Yayın
yasağı kararı, Çağdaş Eğitim Vakfı
Başkanı Gülseven Yaşerle ilgili montaj kaseti
yayınlayan şeriatçı kanalların heveslerini sonuçsuz
bırakmıştır. Üstelik Mahkemenin, sözkonusu kaseti,
fethullahçıların var olduğu kuşkusunu
uyandıran Emniyete ait Kriminoloji birimine değil de, bilimsel
ve objektifliğinden kuşku duyulmayan Jandarma Kriminoloji
Laboratuvarına göndermesi, fethullahçı istihbaratçıların
başka bir hayal kırıklığı
uğramalarına neden olmuştur.
|
| .
3.5. EMNİYETTE YÜRÜTÜLEN OPERASYONLAR Dönemin
Emniyet Genel müdürü Yılmaz Ergun, Ankara Emniyet Müdürlüğüne
gönderdiği 10.09.1992 tarih ve 244259 sayılı yazıda,
fethullahçı istihbaratçılar konusunda bugüne kadar yapılmış
en mükemmel, kusursuz ve tam suç
tanımlamasını yapmıştır: Türkiye
Cumhuriyeti Anayasasının demokratik, laik ve sosyal bir
hukuk devleti niteliklerini değiştirerek yerine şeriat düzenini
getirmeyi amaçlayan illegal Fethullah Hocanın talebeleri adlı
örgütün teşkilatımız bünyesinde özellikle Polis
Akademisi, Polis Koleji, Polis Okulları gibi Eğitim ve Öğretim
Kurumlarında örgütlendiği, bu örgüte girmeyenlerin veya
girmiş olup ayrılmak isteyenlerin tehdit edildikleri, ihbar
edilmek ve disiplin cezası verilmek suretiyle meslekten ilişiklerinin
kesildiği, üstleri hakkında suç tasnii ve iftiraya dayalı
gerçek dışı belge ve tutanak tanzim ettikleri iddia
edilen Emniyet mensupları hakkında inceleme ve soruşturma
yapmak üzere görevlendirilen Polis Başmüfettişi İ.
Sezgin Şenel tarafından düzenlenen 20.08.1992 gün ve
B.05.1.EGM.0.60.01./15-92 sayılı fezlekeli tahkikat evrakı
ilişikte gönderilmiştir. Bilgi ve gereğini rica
ederim (138). Yıl
1992 ve fethullahçı istihbaratçıların, bu örgüte
girmeyenlerin veya girmiş olup ayrılmak isteyenlerin tehdit
edildikleri, ihbar edilmek ve disiplin cezası verilmek suretiyle
meslekten ilişiklerinin kesildiği, üstleri hakkında suç
tasnii ve iftiraya dayalı gerçek dışı belge ve
tutanak tanzim ettikleri soruşturmayla sabit. Üstelik, dönemin
Emniyet Genel Müdürü, bu soruşturma evrakını teşkilatın
bilgisi ve gereği için dağıtıma tabi tutuyor.
Ancak, bugüne kadar fethullahçılara ters düştüğü için
kaç bin Emniyet mensubunun haksız suç isnadı ve iftiraya
dayalı sahte belge ve tutanakla ya da tehdit, asılsız
ihbarla disiplin cezası aldıkları, işlerinden atıldıkları
bilinmiyor... Bu olgu, herhangi bir devlet kurumunda, diyelim ki
Bayındırlık Bakanlığında olsa, bir yere
kadar geniş ve ölçülü tepkili olabilirsiniz; ama bu
olgu, canımızı, malımızı, namusumuzu, özgürlüğümüzü,
güvenliğimizi, kamu düzenimizi
teslim ile emanet ettiğimiz Emniyet Teşkilâtında
sözkonusu olduğunda, en azından ülke aydınları
olarak kıyametleri koparmamız gerekmiyor mu?!.
Ama niye çıt çıkmıyor, sorusuna gelince, bunun
yanıtını, tepki verenlerin ve de verecek olanların,
yani cemaat deyimiyle hasımların derhal tasfiye (imha)
edilmelerinde; kamuoyunun bilgilendirilmesine yönelik girişimlerin
en etkin biçimde önlenmesinde; soruşturma açtıran ve yürütenlerin
pişman edilmesinde, kısaca Cumhuriyetin gelmiş geçmiş
en tehlikeli dinsel organize suç örgütü
karşısında birey olarak yalnız kalmanızda
bulabilirsiniz... 3.5.1.
İSTİHBARAT DAİRE BAŞKANLIĞI Fethullahçılar
için Emniyetin Eğitim, TEM, Bilgi İşlem, Narkotik
gibi tüm birimlerinde kadrolaşmanın, Teşkilâtı yönetmek
ve kontrolde tutmak için kaçınılmaz olduğu anlaşılıyor.
Ancak, Emniyette bir birim var ki, ülkenin kontrolünü elde tutmak
için stratejik ve hayati öneme haiz: İstihbarat Daire Başkanlığı!..
Her
şeyden önce, bu birimde çalışan istihbaratçının
görev ve sorumluluk alanı son derecede geniştir. Bir tarafta
Yasa Tüzük ve Yönetmeliklerin polise verdiği sorumluluk, diğer
tarafta da özetle, Devletin
ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, Anayasal düzenine
ve genel güvenliğe dair önleyici ve koruyucu tedbirleri almak, ülke
seviyesinde İstihbarat faaliyetinde bulunmak, Milli güvenliği
tehlikeye düşürecek her şeyi tespit ve zararsız hale
getirmek, espiyonajla mücadele yapmak, beşinci kol faaliyetlerini
önlemek, Uluslar arası terörizmle
mücadele etmek, TCK 125 176 maddelerinde belirtilen ve SUÇ SAYILAN
HUSUSLARLA mücadele etmek, DGM görev alanına giren suçlarla
ilgili çalışma yapmak v.s. ve bu faaliyetler içinde yer
alan, tahrik, teşvik, himaye ve yardım edenler hakkında açık
ve kapalı kaynaklardan her türlü bilgi toplamak (İstihbarat
Yönetmeliği Madde 14) ve diğer birçok görev ve
sorumluluklarla yüklendirilmiş bir İstihbarat personelinin
önemi tartışılmazdır. Diğer taraftan, İstihbarat Daire Başkanlığına gelince, bu birimde görev yapmak, her Emniyet mensubu için ayrıcalıktır. Cumhuriyete ve Devlete bağlı bir istihbaratçı için bu Dairenin personeli olmak, başlıbaşına onur ve gurur nedenidir. Yabancı ülke istihbarat servisleri, siyasal rejimi değiştirmeyi amaçlayan tarikat, cemaat ve örgütlerle, mafya mensupları açısından da bu birim, anlaşılır nedenlerden dolayı ayrı bir cazibe merkezidir. Ama ille de neden, diye soruyarsanız, işte gerekçelerinden sadece biri, şüphelilere ait telefonların dinlenmesi: İstihbarat
hizmetlerinde Türk Telekom, Turkcell, Aria, Aycell ve Telsim şirketleri
ile İstihbarat Daire Başkanlığı ve bağlı
birimleri koordinasyonlu bir çalışma yürütürler. İstihbarat
Daire Başkanlığı diğer istihbarat kurumlarının
da yaptığı gibi, telekom şirketlerinin ay sonlarında
faturalandırmaya esas olan ayrıntılı fatura
bilgilerini digital ortamda bilgisayar disketleri halinde bu kurumlardan
alarak kendi merkez bilgisayarındaki bilgi bankasında toplar.
Bunun yanı sıra 118 Bilinmeyen Numaralar adres
bilgilerini, ASKİ, TEDAŞ, Seçmen Kütükleri, ÖSYM başvuru
formları, vb. gibi kimlik ve adres bilgilerini içeren değişik
kurumlara ait bilgisayar ortamında muhafaza edilen bilgileri de
yine bilgisayar disketleri halinde anılan kurumlardan toplayarak bu
bilgi bankasına yükler. Ayrıca
ankesörlü telefonlara ait telefon kartlarının digital
ortamda tutulan kimlik ve arama bilgilerini de bölgesel olarak
bilgisayar verileri halinde alarak bunu da merkez bilgisayarındaki
bilgi bankasına depolar. Kısacası
İstihbarat Daire Başkanlığında sürekli güncelleştirilen
ve geliştirilen zengin bir kimlik-adres-ilişki kütüphanesi
oluşturulmuştur. İstihbarat Daire Başkanlığı
bu bilgileri özel yazılım ve programlarla hizmete uygun
olarak kendi bilgisayar ağı üzerinden merkez ve taşra
birimlerinin tümünün kullanımına açar. İstihbarat
personeli de sadece bilgisayara giriş şifresini kullanarak, bu
bilgi hazinesinden dilediği bilgiye sınırsız
denebilecek ulaşma yetkisiyle ulaşır ve kendi çalışmalarına
konfigüre eder. Bu aşama sonrasında toplanılan her türlü
istihbarat bilgileri değerlendirildikten sonra sanık, suçlu,
zanlı değerlendirilir, muhtemel olabilecek bağlantılar
belirlenir ve bu noktadan itibaren işleme başlar. Bu
sistem aynı zamanda tahkikata esas olan çalışmalarda, ülke
ve bölge seviyesindeki terörle mücadele bağlamındaki terör
analizlerinde de etkili olarak kullanılır. Örneğin,
yurtdışında bulunan bir terör karargahına ait
istihbari kaynaklardan ulaşan herhangi bir telefon numarasından
hareketle, bu telefon numarasını ülke genelinde, bölge, il,
ilçe, mahalle, semt, köy gibi yerleşim birimlerinde arayan tüm
numaralar tespit edilerek, bu bilgilerin değerlendirilmesiyle hedef
örgütlerin detaylı analizleri yapılarak, üstlenme ve
faaliyet bölgeleri, herhangi bir telefon dinlemesine dahi gerek
duyulmadan tespit edilebilir. Bundan sonra ise dar bölgelerde çok
basit düzeyde yürütülecek istihbarat faaliyetleri operasyona dönüştürülerek
örgütler çökertilir. Bugün
ülke genelinde terörizm marjinal bir seviyeye düşürülmüş
ise; bunu sağlayan en önemli etken siyasi ve medyatik şovmenler
değil, 1994-1999 yılları arasında bu sistemler üzerinde
emek sarf eden, gecesini gündüzüne katarak günlerce, hiçbir menfaat
düşünmeden, aile yaşantısını görevi uğruna
ihmal eden Atatürkçü, laik kadrolardır. Zira, bu birime sızmış
fethullahçıların, kendi deyimleriyle T.C.ye düşman
çevrelerle bir alıp veremediği yoktur. Onların tehdit
algılaması, kendi cemaatlerinin çıkar örgüsü çerçevesindedir
ve sadece cemaat düşmaat düşmanlarını kapsar. Örneğin,
fethullahçı İstihbaratçıların hizbullahçılara
sevgi ve saygısı, şeyhlerinin bu yapılanma ile
ilgili düşünce ve yorumlarına dayanmaktadır (139). Ama
ne zaman ki kürtçü-nurcu kesimden biri, Med-Zehra Vakfı Başkanı,
bu yasadışı yapılanma tarafından öldürülmüştür,
fethullahçıların yaklaşımı da aniden değişerek, hizbullahın adını, hizbulvahşet
olarak ilân etmişlerdir. Konumuza
dönersek, bu sistem sayesinde aranan herhangi bir kişinin, bulunduğu
illegal ortamda yaşamsal zorunluluğu olan iletişim
ihtiyacı göz önünde bulundurularak, geçmişteki legal
hayatında kendisinin veya yakın çevresinin bilinen adres ve
telefon bilgilerinden, bilgisayar ortamında geliştirilen
kombinezon hesap mantığı ile, kriminalistik ilişkilendirme
ve değerlendirmeler sonucu bugünkü adresini mevcut sistem
dahilinde tespit etmek mümkündür. Yine bu şahsın tüm
ailevi, ticari, siyasi, yasadışı vb. ilişki ve
irtibatlarını da belirlemek çok kolaydır. Aynı
şekilde herhangi bir kişi yada kuruma ilişkin ihbar ve
haberin doğruluğunu teyit etmede, iftiranın tespitinde de
çok önemli bir yöntemdir. Kısacası
bu sistem istihbarat hizmetlerinin beyni ve çağımızın
kazandırdığı en etkili haber işleme tekniğidir. Ne
var ki fethullahçılar, 1999dan itibaren sırf hasımlarını
suçlama dayanağı olarak bu sistemi deşifre etmişlerdir.
Artık tüm suç şebekelerince sistemin gücü ve çalışma
prensipleri bilinmekte ve karşı önlemler geliştirilmektedir. Ankara
Emniyet Müdürlüğü tarafından hazırlanan Fethullah Gülen
hakkındaki ünlü rapor sonrasında, Ankara Emniyet Müdürü
Cevdet Saral ve ekibinin, fethullahçıların Emniyetteki uzantılarının
mutlaka tasfiyeleri konusunda kararlılığı açık
biçimde ortaya çıkmıştır. Özellikle, Cevdet Saral
tarafından imzalanan 10 Şubat 1999 tarih ve
B.05.1.EGM.4.06.00.06 tarihli çok
gizli yazı, bu kararlılığı daha ileri
boyutlara, Türkiye genelindeki yapılanmaya taşırken,
fethullahçı istihbaratçıları da, deyim yerindeyse, çılgına
çevirmiştir. İşte, fethullahçı istihbaratçılar
tarafından, bilgi için imam (!) düzeyindeki
müritlerine de dağıtımı yapılan
bu yazıda, şu önemli hususlar önerilmiştir: ... Hal böyleyken, ilgi (a.b.c.) ve Teftiş Kurulu Daire Başkanlığının İlimize intikal eden yazılarında yürütülen incelemenin örgütsel boyutlarından söz edilmekte buna karşın müdürlüğümüzden lokal anlamda çok yönlü araştırma istenmektedir. Son
yayınlarla inceleme ve soruşturmaya neden olduğu anlaşılan
bu örgütlenmenin veya tarikatın oluşumunun
nasıl olduğu, kimler tarafından yürütüldüğü, teşkilatımıza
sızmaların nasıl gerçekleştirildiği hususları
hakkında geniş çaplı araştırma için yeni
bilgilere ihtiyaç hissedildiğinden, ilk anda F. GÜLENle ilgili
yazılan kitaplardan elde edilen değerlendirmeler ve teyide
muhtaç diğer kaynaklardan derlenen bilgiler
ışığında ulaşılan kanaat, bu grubun bünyesinde
mevcut örgütlenmenin yatay ve dikey şekilde olduğu; yapılanmanın
genelde açık faaliyet ancak hedefin gizlilik
taşıdığı sonucuna varılmıştır. Bu
itibarla, söz konusu grup, hareket veya tarikatın
örgütlenme tarzının çözüme kavuşturulması için;
ideolojik ve felsefi yapısı, örgütlenme modeli, taktik ve
stratejisi, finans kaynakları, hedefin netleştirilmesi
hususlarındaki bilgileri derleme çalışmaları ile işe
başlamanın lüzunlu olduğu kıymetlendirilmiş
olmakla birlikte, ayrıca: 1.
Fethullah Gülenin şecereye bağlı geçmişi, hangi
medrese ve hangi tanımış din alimlerinden ders aldığı,
bu kişilerin bilgi derinliğinin ne olduğu, ne kadar sürelerle
eğitim gördüğü, almış olduğu dini eğitimin
irşat edici özellik taşıyıp taşımadığı, 2.
Fethullah Gülenin güdümündeki okullardan mezun olan kişilerin
Cumhuriyet ve rejim ile Atatürk ilke ve inkılâpları hakkındaki
düşüncelerinin samimi boyutlarının ne olduğu, 3.
Fethullah Gülenin yurtdışında açmış olduğu
okullar üzerinde Milli Eğitim Bakanlığının
hangi ölçüde etkinliği bulunduğu ve bu okullarda nasıl
bir eğitim verildiği, yurt dışında bu okulların
açılmasındaki gayenin ne olduğu, 4.
1986 yılında yakalanan F. Gülenin yakalanıncaya kadar
(6) yıl kimler tarafından korunduğu, Teşkilat
mensuplarımızın bu olayla bağlantısının
olup olmadığı, 5.
Akyazılılar Vakfı ile başlayan F. Gülen
faaliyetleri, günümüzde hangi şirket, vakıf ya da başka
hangi yelpazede sürdürüldüğü, 6.
Ülkemizde açtığı birçok kolej, dernek ve üniversitelerin
yurt çapındaki faaliyetlerinin ne olduğu, hangi kaynaklardan
finanse edildiği, teşkilatımızın temel eğitim
kurumu olan Polis Koleji ve Polis okulları ile ilgili irtibatları
konusunda ne tür bilgilere ulaşılabileceği, 7.
Basın Yayın ve İletişim faaliyetlerini mahiyetinin
ne olduğu, zikredilenlerin haricinde toplumun değişik
kaynaklarına hitap eden başka legal, illegal yayın organı
olup olmadığı, 8.
Fethullah Gülenin açık çizgisinin arkasında nasıl
bir amaç taşıdığı, radikal kesimlerin içerisinde
ne tür misyon üstlendiği, toplumun değişik kesimleriyle
diyalog kurmak suretiyle uzlaşmacı görüntünün arkasında
neyi gizlemeyi çalıştığı, teşkilatımız
bünyesinde yaygın faaliyetinin hangi boyutlara kadar ulaştığı, 9.
Ülkemizde en geniş tabana hitap ettiği iddia edilen bu grubun
siyasal yelpazede bu gücünü nasıl kullandığı ve
ne tür yönlendirmeler yaptığı, hususlarının
aydınlığa kavuşturulmasının gerekli olduğu
değerlendirilmektedir. Bütün
bu bilgilerin derlenmesi aşamasında öncelikle açık
kaynaklar ciddi şekilde irdelenmek suretiyle sözkonusu kişi
ve hareket, tarikat veya örgüt hakkındaki bilgiler analiz
edilerek ve öncelikle kendi söylemlerinden yola çıkılarak
F. GÜLENin tanımlanması, daha sonra hareketi veya
tarikatı netleştirilerek gerçek hedefinin ne olduğunun
aydınlığa kavuşturulması amacıyla ilimiz
kapsamında gerekli çalışma ve incelemeler başlatılmış
olup, kişi ve konu hakkında ülke genelinde genel maksatlı
yapısını deşifre edecek çalışmaların
İstihbarat Daire Başkanlığı meyanında tüm
iller kapsamında oluşturulacak Planlı İstihbarat Operasyonu çerçevesinde ele alınmasının yerinde olacağı
hususunda, bilgi ve gereğini arz ederim (140). Dönemin Ankara Emniyet Müdürü Cevdet Saral, yukarıdaki yazı ile de yetinmeyerek, Teftiş Kurulu ve İstihbarat Daire Başkanlığına da gönderdiği 10 Mart 1999 tarih ve 1820-99 sayılı yazı ile de, bu doğrultudaki çalışmaların titizlikle sürdürüldüğünü, ayrıca konunun D.G.M. kapsamına girip girmediği hususunun da araştırıldığını belirtmiştir (141). İşte, hocaefendilerine (!) DGM yolunu gösteren bu yazı üzerine fethullahçı istihbaratçılar, Cevdet Saral ve ekibini imha etmeye yönelik planlı istihbarat operasyonunun düğmesine basmışlardır. Müritler
eliyle yürütülen sözkonusu operasyon öncesinde, dönemin İstihbarat
Daire Başkanı -ki son kararnameyle görevden alınmıştır-
Sabri Uzun, yazışma teamüllerini bir kenara bırakarak,
muhatap makam Ankara Emniyet Müdürü yerine, doğrudan Ankara
Emniyet Müdür Yardımcısı
Osman Aka hitaben gönderdiği yazılarda, buna karşılık
istediği bilgilerin Ankara Emniyet Müdürü Cevdet Saral imzasıyla
gönderilmesini talep etmiştir (142). Hatta bu yazıların
birinde, İstihbarat Daire Başkanlığınca
1996da yayınlanan İslamda Mezhepler Tarikatlar ve Dini
Akımlar adlı kitapçığın önemli bölümünün
açık kaynaklardan elde edildiği; F. Gülen grubunun da dahil
olduğu kategori içerisinde (Geleneksel İslami Kesimler)
kendine özgü bir görüntü çizdiği; bununla beraber tüm diğerleri
gibi bu grubun da ilgi ve takip alanı içinde bulunduğu
kaydedilmektedir. Yazının son paragrafında ise şu
talep yer almaktadır: İrticai
faaliyetlerde bulunduğuna dair hakkında ihbar mahiyetinde
bilgiler intikal eden ve Müdürlüğünüzce daha önce araştırma
yapılan diğer Emniyet Teşkilatı mensupları
gibi, ilgi sayılarımıza verilecek cevapta yukarıdaki
hususların gözönünde bulundurulmasının ve hakkında
iddiada bulunan personelin F. GÜLEN grubu ile iltisaklarının
derece ve mahiyetinin tespiti ile neticenin Genel müdürlük Makamına
iletilmek üzere ivedilikle Dairemize bildirilmesini rica ederim. Sabri
Uzun 1. Sınıf Emniyet Müdürü Daire Başkanı (143). Sabri
Uzunun yukarıdaki yazısına Osman Akın
ya da Cevdet Saralın ne yanıt verdiği
bilinmiyor, çünkü fethullahçı imamların dosyasına bu
yazı girmemiş. Belki de yanıt veremeden görevden alınmışlar.
Burada Sabri Uzunun müfettişlere yanıtlaması gerekli
birtakım hususlar bulunmaktadır: 1.
İstihbarat
Daire Başkanlığının, fethullahçılarla
ilintisi konusunda şüpheli görülen 64 emniyetçi hakkında
bilgi istemesi, soruşturma açtırması, makam sahibini bu
konuda kesinlikle aklamaz, şaibelerden kurtaramaz. Tüm istihbaratçılar
gibi, tüm kamu görevlileri de çok iyi bilmektedirler ki, disiplin yönetmelikleri
uyarınca açılan ve yürütülen soruşturmalar iki
boyutludur. Ya istediğinizi tasfiye etmek, cezalandırmak için
soruşturma açtırırsınız, ya da istediğinizi
kurtarmak, yargı yolunun kapanmasını sağlamak için
soruşturma açtırırsınız...
Kötü niyeti saptamanın tek yolu vardır: İstihbarat
Daire Başkanı, görev yaptığı dönem içinde,
teşkilattaki kaç bin
fethullahçı müridi deşifre etmiştir? Kaç binini teşkilattan
tasfiye ettirecek bilgi ve belgeleri Teftiş Kuruluna ya da soruşturmacılara
sunmuştur? Hakkında kesin kanıt bulunamayan kaç binini
ise tanzim ettiği gerekçeli raporlarla İstihbarat, Bilgi
İşlem, Personel, Eğitim gibi stratejik önemi haiz
birimlerden aldırıp, daha etkisiz ve pasif görevlere kaydırılmasına
neden olmuştur? Bu soruları çoğaltmak, hiç
şüphesiz müfettişlerin tasarrufundadır. 2.
Bir İstihbarat
Tarihçisi ile bir İstihbarat Daire Başkanı arasındaki
en önemli fark şudur: İstihbarat Tarihçisi, çoğunlukla
açık kaynaklardan ve arasıra da teyidi alınmış
gizlilik dereceli bilgi ve belgeler üzerinde çalışır.
Oysa, yukarıdaki yazıda Sabri Uzun, kendisini bir İstihbarat
Daire Başkanı yerine, bir İstihbarat Tarihçisi konumuna
yerleştirmektedir. Gerek İslamda Mezhepler, Tarikatlar
ve Dini Akımlar kitapçığı ve gerekse Temmuz
1998 İstihbarat Bülteni, gerek hacim ve gerekse içerik yönünden,
ama özellikle de istihbarat teknikleri açısından, son
derecede yüzeyel, zayıf, çelişkili
ve de aşırı yetersiz kaynaklardır. Başta
fethullahçılar olmak üzere, hizbullahçılar, şafakçılar,
selefiler, akabeciler, vasatçılar, kaplancılar gibi yüzlerce
yasadışı oluşumun faaliyetleri ile bunların
hangi dış ülkelerden desteklenip yönetildikleri; resmi eğitim
kurumlarının (ilköğretim, lise ve üniversite) yanısıra,
kendi açtıkları özel eğitim kurumları ve de
medrese tabelası altında açıkça faaliyet sürdüren
yasadışı kurumlardaki
konumları; yeşil sermaye ile şeriatçı yapılanmalar
arasındaki ilişkiler; bunların devletin kurum ve kuruluşlarına
sızma çabaları; mevcut siyasal partilerle temasları, türban
ve benzeri konulardaki organize eylemleri, İstihbarat Daire Başkanlığının
doğrudan görev ve sorumluluk alanı içine girmektedir. Bu
konuda, Türkiyede sadece bir kitapçık ve bülteni, yapılacak
soruşturmaya kaynak önermek, abesle iştigalden başka hiçbir
şey değildir. 28 Şubat süreci, ülkemizde vahiy yoluyla
başlamamıştır. T.S.K.nde 28 Şubat süreci
ile ilgili çalışmaların tutarı onbinlerce sayfa ile
ifade edilirken, birincil görevli ve sorumlu Emniyet Genel Müdürlüğü
İstihbarat Daire Başkanlığının hâlâ
tartışılır bir bülten ve bir kitapçığa
saplanıp kalması, üzücü ve düşündürücüdür. Zira,
Türkiyedeki şeriatçı
faaliyetlerle ilgili her yıl bırakın kitapçık ve bülten
ölçülerini, ansiklopedi ölçülerinde yayın yapılmasını
gerekli kılacak bilgi ve belge zenginliği mevcuttur. 3.
Fethullahçılar,
çalışma yöntemleri itibariyle, organize suç örgütü
kapsamında faaliyet yürütmektedirler. Mafya örgütleri gibi,
fethullahçı yapılanmanın da kendi içinde yazılı
kurallarını belirleyen bir tüzüğü ya da üye kayıt
defterleri bulunmamaktadır.
Yasalara göre kurulmuş dernekler, vakıflar, eğitim
kurumları ve şirketler, resmi olmayan bir organizasyonla ve
resmi olmayan bir hiyerarşik yapıda yönetilmektedirler.
Fethullahçılar ya da bir başka ifadeyle fethullahçı
organize suçlular, sosyal ve siyasal yapı içerisinde kendilerini
kamufle etmişlerdir.
Mafya örneğinde olduğu gibi, güç bir yapılanma gösteren
Organize Suçlar, aynı zamanda koruyucu ve yardımcı
roller ile organizasyona karışan adli, idari ve politik
unsurları da çok iyi kullanmaktadırlar (144). Yasal olmadıkları
için denetlenemeyen, aleyhine kanıt bulunamayan bu tür
organizasyonlarla mücadele için, 10.02.1998 de İstihbarat
Daire Başkanlığı bünyesinde Organize Suçlarla Mücadele
Şube Müdürlüğünün kurulması ile birlikte, İstihbarat
Yönetmeliğinin 38. Maddesinin (b) bendine göre tüm il
istihbarat şube müdürlüklerince bu çalışmanın
ayrıca bir emre gerek olmaksızın doğrudan başlatılması
zarureti doğmuştur. Akabinde, İstihbarat Daire Başkanlığının
24 Nisan 1998 gün ve 4509.98 sayılı emri ile de şifahi
talimatlar yazılı emir haline dönüştürülerek il
istihbarat birimlerince organize suçlarla mücadele faaliyetlerine işlerlik
kazandırılmıştır. Tüm bu yapısal değişiklikler,
İstihbarat Daire Başkanlığının yetki ve
sorumluluklarının çerçevesini daha da büyütmüştür.
Mafya mensuplarını yakalayan, sorgulayan ve bu yolla elde
edilen bilgilerin kanıta dönüştürerek suçluları yargıya
teslim eden İstihbarat
Daire Başkanlığının, bırakalım Türkiyedeki
fethullahçıları, Emniyet içinde var olan müritler için
bile, içimizde fethullahçı olduğu iddia ve ihbar edilen kimi
mensuplarımızın gerçekten fethullahçı olup olmadıklarının
kanıtlarını elde etmek çok zor
yaklaşımıyla, soruşturma açıyor görünüp de
ciddi sonuçları olan operasyon yapmaması, sadece bir çifte
standart değil, teslimiyetçi- traji-komik bir çelişkidir.
Fethullahçılarla mücadele veren Emniyet mensuplarına karşı
ödünsüz kaplan postuna bürünenlerin, konu fethullahçılar
olduğunda kör ve sağırları oynaması, sadece Teşkilâtı
değil, ülkeyi de zaafa sürüklemiştir. Bu anlamda İstihbarat
Daire Başkanı Sabri Uzunun savunması mutlaka alınmalı
ve gereği yapılmalıdır ki, yerine geçecek olanlar
da bir daha asla aynı duyarlılığı (!) ve
sorumluluğu (!) göstermesin!..
|
| .
3.5.2.2. POPÜLER
İSİMLER VE PROVOKASYON DÜZENEĞİ Osman Ak ve arkadaşları aleyhine açılan soruşturmayı yürüten müfettişlerin, telefonların teknik olarak dinlenmesi ile detay sorgulamasının apayrı iki işlem olduğunu bilmemelerine olanak yoktur. Ancak, hazırladıkları fezlekeden, bilerek ya da bilmeyerek oyuna geldikleri-getirildikleri görülmektedir: Müfettişliğimizin 05.06.1999
gün ve 156/06-3 sayılı yazısı ile İstihbarat
Daire Başkanlığından: Başkanlığın
görevlileri, Ankara Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şube
Müdürlüğü veya diğer iller İstihbarat Şube Müdürlüklerince
mevzuat hükümlerine aykırı olarak Cumhurbaşkanımız
Sayın Süleyman DEMİRELe, Başbakanımız Sayın
Bülent ECEVİTe, Başbakanlık ve Bakanlıklara,
Milletvekilleri Kamu kurum ve kuruluşlarına, Askeri Kuruluşlara,
Siyasi Partilere veya mensuplarına, kitle iletişim araçlarına
veya mensuplarına işadamlarına ait telefonların
teknik dinlemelerinin veya detay sorgulamalarının yapılıp
yapılmadığını, dinlenmiş ya da sorgulanmış
ise kimler tarafından yapıldığını,
sorgulama veya dinlemenin ayrıntılı özelliklerini gösterecek
biçimde daireniz görevlilerinden oluşturulacak üç kişilik
bir komisyon marifetiyle tespit edilerek düzenlenecek tespit tutanağının
müfettişliğimize gönderilmesi istenmiştir. İstihbarat
Daire Başkanlığı görevlilerince yapılan yoğun
çalışma sonucunda
düzenlenen ve müfettişliğimize 06.06.1999
gün ve 6639-99 sayılı yazı ekinde gönderilen tespit
tutanağının incelenmesinden Ankara Emniyet Müdürlüğü
İstihbarat Şube Müdürlüğünün bazı görevlileri
tarafından üst düzey devlet yöneticilerimize, bazı
bakan ve milletvekillerine, bazı siyasi parti veya mensuplarına,
bazı kitle iletişim araçlarına veya mensuplarına,
bazı kamu kurum ve kuruluşlarına ve bazı kişilere
ait teknik detay sorgulama işlemine tabi tutulduğu anlaşılmıştır
(146). Fezlekede sözü edilen Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, özel ve tüzel şahsiyetlere ait numaraların, yukarıda özet olarak açıklanan izleme faaliyetleri esnasında karşılaşılan milyonlarca telefon numarası arasından özellikle ve maksatlı olarak seçilmiş olduğu anlaşılmaktadır. Örneğin,
dosya içerisinde mevcut Emniyet Genel Müdürlüğünün emir ve
talimatlarına dayalı olarak Türkiye Kalkınma Bankası
eski Genel Müdürü Özal Baysalın yakalanması maksadıyla
yapılan çalışmalarda, Baysalın bağlantılı
telefonunun aradığı telefonlar; Cumhurbaşkanlığı
Köşkü, Cumhurbaşkanlığı Koruma Şube Müdürlüğü,
Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği, Cumhurbaşkanlığı
Tarabya Köşkü, Başbakanlık Özel Kalem, Turizm Bakanlığı,
Bayındırlık Bakanlığı, İstanbul
Emniyet Müdürlüğü Özel Kalem, Antalya Valiliği, ANAP
Genel Merkezi, DYP Genel Merkezi. Bu merkezler Özal Baysalın
yakalanmasına ilişkin yapılan telefon izleme faaliyetleri
sırasında Özal Baysalla irtibatlı şahıslar
tarafından telefonla aranmış ve bu arama kayıtları
programa bağlı olarak çalışan bilgisayar dökümünde
ortaya çıkmıştır. Kaldı ki bu önemli
telefonlar Özal Baysalla
ilgili telefonların yaptığı binlerce arama arasından
özellikle seçilerek çıkartılmıştır. Kesinleşmiş
mahkûmiyet kararı ile aranan bir şahsın yakalanması
amacıyla yapılan telefon izlemesi sırasında karşılaşılan
telefonların sorgulanmasında, sorgulamayı yapan
istihbaratçılara nasıl bir suç isnat edilebileceği açıklanabilir
bir husus değildir. Kamuoyunda Yeşil olarak bilinen
Mahmut Yıldırımla ilgili telefonlar, yine çete
lideri Kürşat Yılmaz ve Kasım Gençyılmazla ilgili
telefonlar izlenirken karşılaşılan pek çok önemli
şahsiyet ve kurumun telefonu da bir suçlama nedeni olarak kullanılmıştır. Telekulak
operasyonunu ilk kez gündeme getiren gazetenin Zaman
olması, şaşırtıcı değildir. Doğal
olarak, bu kampanyaya Aksiyon dergisi de katılmıştır.
Dergi, tüm dinlemelerin, Cevdet Saralın marifetiyle yapıldığını
iddia ettikten sonra, esas mesajını vermiştir: Ancak iş bununla bitmiyordu. Kısa süre sonra Cevdet Saralın Başbakanlıktan Dışişlerine, Genel Kurmay Başkanlığından Cumhurbaşkanlığına, tanınmış gazetecilerden milletvekillerine kadar bir çok kurum ve ismi dinlettiği ortaya çıktı. Cevdet Saral ve ekibi köşeye sıkışıyordu. İşte tam bu sırada Cevdet Saral bazı güç odaklarının desteğini alabilmek için şaşırtıcı bir yola başvurdu. Başına gelenlerin, Fethullah Gülenle ilgili raporları hazırladıkları rapordan kaynaklandığını öne sürüyordu. Ne var ki Cevdet Saral, Cumhurbaşkanından Başbakana, Genel kurmay Başkanından MGKya kadar onca kurum ve kuruluşu neden dinlediklerini ise açıklamakta güçlük çekiyordu. ...
Ankara Emniyet Müdürü Cevdet Saral ve yardımcısı Osman
Ak, kısa süre sonra konuyla ilgili ipuçlarını vermeye
başlamışlardı. Osman Ak, başlarına
gelenlerin Fethullah Gülenle ilgili hazırladıkları
rapordan kaynaklandığını, kendilerinin bu raporu
irticaya hassas bazı birimler için hazırladıklarını
iddia ediyordu.... Ankara Emniyetine göre herşey bununla
birlikte başlamıştı. Ancak, üst düzey Emniyet yöneticilerine
göre, tüm bunlar Cevdet Saralın cephe daraltma ve destek
kazanmak için giriştiği çabalardan başka bir şey
değildi. Savaş denilen şey aslında Cevdet
Saralın aşırı ihtirasından kaynaklanıyor.
Saralın İstanbula Emniyet Müdürü olmak istediği
için bunları yaptığı öne sürülüyordu. Bir başka
iddiaya göre, Cevdet Saral Cumhurbaşkanlığını,
Başbakanlığı ve Genel Müdürlüğü dinlettiği
için sıkışmış durumdaydı ve Fethullah Gülen
raporuyla son kozunu oynuyor, böylelikle bazı çevrelerin
kendisini korumasını sağlamayı amaçlıyordu (147). Fethullahçı yayın organlarında, dinlendiği önesürülenler arasında, özellikle belli kurum ve kuruluşlarla, isimler ön plana çıkarılmıştır. Örneğin, yayınlanan listelerde, fethullahçı dernek, vakıf ya da istişare heyet üyelerinin, eyalet ve bölge imamlarının telefonları yeralmamıştır. Aynı şekilde, nakşibendi, süleymancı, hizbullahçı ve benzeri siyasal islamcı tarikat ya da cemaatlerin ilerigelenlerinin adlarına da bu listede rastlamak olanaksızdır. Peki kimler ver bu listelerde? Öncelikle, siyasal islamcılığın her türlüsünü tehdit olarak algılayan kurum ve kuruluşlarla, Atatürkçü olarak tanınan ya da Atatürkçü Alevi olarak nitelendirilen tümü laik hukuktan yana kimi hukukçulara, gazetecilere, işadamlarına ve akıllı bir taktikle partileri de operasyona dahil etmek için, hemen her partiden politikacılara yer verildiği anlaşılmıştır: Genel Kurmay Başkanlığı, MGK, MSB Lojmanları, Orduevleri, Yargıtay 8. Ceza Dairesi Üyeleri, Yusuf Kenan Doğan, Muhittin Mıçak, Ahmet Köksal, Emin Çölaşan, Tuncay Özkan, Koray Düzgören, Doğan Taşdelen, Ali Haydar Veziroğlu, Fikri Sağlar, Ayhan Şahenk vd. Sözkonusu listelerin medyada yayınlanmasından sonra, operasyonun bir diğer aşamasına geçilmiştir. Gerek medyada yeralan telkinler ve gerekse birebir görüşmeler çerçevesinde, listelerde adı olan kişilerle, sivil toplum örgütlerinin, idare aleyhine manevi tazminat davası açmaları istenmiştir. Buna göre, idare mutlaka tazminat ödemeye mahkûm olacak ve ödediği tazminat miktarlarını, Telekulak sanıklarına rücu edecektir. Bu sonuç, intikam peşindeki fethullahçıların, hasımlarını madden-manen bitirmesi, tüketmesi, kısaca bir daha asla başkaldıramayacak ölçüde imha etmesi anlamına gelecektir.
|
|
4.17.
FETHULLAHÇILIK DEVLET ELİYLE DEVLETİN GÖZÜNDEN KAÇIRILIYOR Telekulak
skandalı nedeniyle Ankara Emniyet Müdürlüğü görevinden açığa
alınarak hakkında dava açılan Cevdet Saral, hedef
olmalarının gerekçesini, Fethullahçıları devlet
eliyle koruma amacı olarak açıkladı. Fethullahçıların
normal bir dinsel cemaat görünümüne sokulmak ve irticaya karşı
laiklik taraftarı gibi gösterilmek istendiğine işaret
eden Saral, Gülen grubunun örgütlenmesinin yatay ve dikey şekilde
olduğu, yapılanmanın açık faaliyet
ancak hedefin gizlilik taşıdığı
sonucuna varıldığını bildirdi. ...
Saral, eski İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzunun,
1992 yılında Fethullahçı oldukları gerekçesiyle
soruşturulan bazı personelin istihbarat kadrosuna alınma
nedenlerini takipsizlik kararına dayandırdığını
belirterek şöyle dedi: Bu
anlayış sahibine, acaba Dev-Yol, Dev-Sol, PKK, Hizbullah,
İBDA-C gibi organizasyonlarda soruşturmaya muhatap olmuş,
ancak sonuçta beraat veya takipsizlik kararı almış
personel için de geçerli midir, geçerli ise istihbarat kadrolarında
böyle görevliler de bulunmakta mıdır, diye sormak
gerekir. Saral, kendilerine suç atılması konusunda ise,
Fethullahçılık uğruna istihbarat sisteminin deşifre
edildiğini savunarak şöyle konuştu: 1993
yılından bu yana tehdit niteliğinden çıkarılarak
normal bir dinsel cemaat görünümüne sokulan
ve irticaya karşı laiklik taraftarı gibi gösterilerek
devlet eliyle devletin gözünden kaçırılmış bir
olguyu, nasıl olur da siz tekrar tehdit ve tehlike haline dönüştürürsünüz
şeklindeki bir anlayışın sonucu, bu çalışmayı
yapan kişiler imha olur tehdidini de içeren satanist bir yaklaşım,
devletin en önemli bilgi derleme kaynağını deşifre
etmenin ne yazık ki vesilesi olmuştur. Cumhuriyet
düşmanı Fethullahçılık yanlılarını
devlet eliyle korumak adına hedef yapıldıklarını
ve bunu kamuoyuna anlatamadıklarını vurgulayan Saral,
Kin ve garez duyguları ile Cumhuriyete yönelik en sinsi ve
karanlık emelli, masum maskeli, meşum (uğursuz)
karaktere kurban edilmek istendiğimiz açıkça anlaşılmıştır
görüşünü dile getirdi. Telekulak
davasında Saral ile birlikte yargılanan yardımcısı
Osman Ak da savunmasında, dinleme iddiasının 1 Ocak
1997-6 Haziran 1999 tarihlerini içerdiğini belirterek, kendisinin
26 Eylül 1997de, Zafer Aktaşın kendisinden bir ay
sonra, Ersan Dalmanın Nisan 1998de bu görevlere atandığını
bildirdi. Ak, kendilerinden önce görev yapan eski istihbarattan
sorumlu Müdür Yardımcısı Mehmet Gümüş, İstihbarat
Daire Başkanı Ömer Yılmaz, Şube Müdürvekili
Sadettin İzkan ve o dönemde Ankara Emniyet Müdürü olan Mehmet
Cebeye hiçbir suçlama yöneltilmediğini kaydetti. Eski
Ankara İstihbarat Şube Müdür Yardımcısı Zafer
Aktaş, müfettiş raporlarında, bilgisayar çıktılarında
ilk dinleme tarihinin 30.12.1899 ve son dinleme tarihinin 30.12.1889
olarak geçtiğini belirterek, O tarihlerde ne Ankara Emniyet Müdürlüğü
vardı, ne de biz vardık. Bu hata ise ve bilgisayardan
kaynaklandığı iddia edilecekse, BİLGİSAYAR
TEKNOLOJİSİ GEREĞİ TARİH YAZIMI OTOMATİK
OLDUĞUNDAN MÜMKÜN DEĞİLDİR dedi
(170). |