FETHULLAHÇILARIN; IFTIRA, KARALAMA, PROVAKASYON, TASFIYE VE KOMPLO YONTEMLERI-TEKNIKLERI:

Asagidaki Bolum "Fethullahcilarin" Gercek Yuzunu Gosterdigi Icin, Öldürülen Necip  Hablemitoglu'nun "Kostebek"adli kitabindan alinmistir. ALLAH Kendisine Rahmet Eylesin. Kaldigi Yerden  Vatanin Gercek Evlatlari Devam Edecek InsaALLAH.

HANS AIBERG'DE Asagida Cirkin Yontemleri Aciklanan "Bu Orgutun" Iftira, Karalama Ve Komplo'suna Hedef Olmustur.

 

3.         FETHULLAHÇI İSTİHBARATÇILARIN OPERASYON ÖRNEKLERİ  

 

Farklı istihbarat birimlerine sızmış olan fethullahçılar, öncelikle “hasım”larını izlemekte, atacakları her adımı önceden saptamak suretiyle önlem almak yoluna gitmektedirler. Devletin gücünü, devlet savunucularına karşı kullanma aşamasına gelmiş olan fethullahçıların, operasyonel anlamda kayda değer başarıları mevcuttur. Operasyonlarında, amaca ulaşmada her yolu mübah sayan ve her türlü sınır tanımaz  fırsatçılık, ahlâksızlık, takiyye unsurlarını içeren bir konsept çerçevesinde hareket eden fethullahçı istihbaratçıların kullandıkları yöntemler şöyledir: Telefon dinleme, tehdit, sahte belge üretimi ve montaj, çarpıtılmış bilgiye yönelik kampanyalar, hırsızlık, kundakçılık, şantaj amaçlı kadın pazarlama ve görüntü kaydı, her türlü illegal kayıt kullanımı (böcek, gizli kamera vb.), rüşvet, gasp, darp, bilgisayar sahtekârlıkları, ev ve işyeri kurşunlama, emniyeti suistimal, “hâkim kiralama” ve diğerleri...

Fethullahçıların oluşturduğu özel istihbarat organizasyonu  hakkında bilinen ilk suçduyurusu, yıllar öncesinde “Yeni Hayat” Dergisi’nin sayfalarında yayınlanmıştır:

“Fethullahçı organizasyonu, Türkiye’nin en büyük sivil istihbarat örgütü ve arşivini oluşturma yolunda girişimlerini sürdürmektedir. Kendi organizasyonları açısından potansiyel risk taşıyan politikacılar, gazeteciler, T.S.K. Komuta kademesinde yer alan hedef subaylar, bürokratlar, öğretim üyeleri vd. hakkında “yerlebir” etmeye yönelik ya da en hafifinden “şantaj” değeri taşıyan ses ve görüntü kasetlerinin, her türlü ailevi-yakın çevre ve de kişisel istihbari bilgilerin  bir merkezde toplanmakta olduğuna ilişkin duyumlar gelmektedir.  Türk yasalarına göre böyle bir oluşum, girişim aşamasında olsa bile ağır suçtur. Bu duyumların doğruluğunun araştırılması, Türk istihbarat birimlerinin deneyim ve yeteneği dikkate alındığında hiç de zor değildir” (62).

Ne var ki, aradan geçen bunca süre içinde, bu yasadışı organizasyonu dağıtmaya yönelik kayda değer resmi soruşturmanın açılmamış olmasının, devlet içindeki ilgili birimlere sızmış fethullahçı kadroların gücü ile doğrudan ilintili olduğu anlaşılmaktadır.  Sözkonusu güç, yasadışı yapılanmaya örtülü bir “dokunulmazlık” kazandırırken, hasımlarını da “çok yönlü”  etkisizleştirmeye yaramaktadır. Bir başka ifadeyle, sahip oldukları yasal güç, fethullahçı istihbaratçıları, istihbarat birimlerinin dışında, başta üniversiteler, sivil toplum örgütleri olmak üzere hemen her yerde, cemaatlerinin çıkarları doğrultusunda operasyon yürütmelerini sağlamaktadır.

3.1.   ÜNİVERSİTELERDEKİ FETHULLAHÇI OPERASYONLARI

Fethullahçıların üniversitelerdeki kadrolaşma hareketi, Yüksek Öğretim Kurulu’nun kurulmasıyla birlikte ivme kazanmıştır. Geleceğin mürit akademisyenlerini yetiştirme programı doğrultusunda, onbinin üzerinde müridini Y.Ö.K. ve M.E.B. kontenjanlarından A.B.D., İngiltere, Fransa gibi ülkelere gönderen fethullahçılar, şimdilerde iki önemli avantaja sahip olmuşlardır: Eğitimlerini tamamlayarak Türkiye’ye dönenler, akademisyen olarak, mevcut fethullahçı kadroları daha da güçlendirirken; yurtdışında kalmak isteyenler de, iş bularak kaldıkları ülkelerde mevcut cemaati takviye etmişlerdir. Y.Ö.K. sistemi içinde başta Rektörlük olmak üzere, Dekanlık ve Müdürlük kadrolarını elegeçirme doğrultusunda, tüm siyasal bağlantılarını kullanan fethullahçılar, özellikle de üniversitelerin Yüksek Lisans ve Doktora eğitimlerini koordine eden Sosyal Bilimler Enstitüsü, Fen Bilimleri Enstitüsü, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü gibi birimlerinde söz sahibi olmaya çalışmışlardır. 12 Eylül döneminde, “hasım” olarak nitelendirdikleri öğretim elemanlarının 1402’likler kategorisine dahil edilmesinde, bir başka ifadeyle üniversiteden uzaklaştırılmasında  hayli etkili olan fethullahçılar, daha sonra da Y.Ö.K. yasasının anti-demokratik hükümlerinden yararlanarak “sözleşmeyi uzatmama” yoluyla “hasım”larını tasfiyeye devam etmişlerdir.

Diğer taraftan, Y.Ö.K., -bilerek ya da bilmeyerek- fethullahçıların başta Anadolu üniversiteleri ve vakıf üniversiteleri olmak üzere, pekçok üniversitedeki egemenliğini pekiştirecek politikalar üretmeye devam etmektedir. Örneğin, üniversitelerdeki eğitim dilinin ingilizce olması yolundaki eğilim, doğrudan fethullahçılara yaramaktadır. Devlet parası ile ABD ve İngiltere gibi ülkelerde çok iyi derecede ingilizce öğrenen fethullahçı kadrolar, üniversitelerde, dil avantajıyla  ön plana fırlamışlardır. Aynı şekilde, Y.Ö.K. ile başlayan  ve akademik yükselmelerde yabancı dilde yayın koşulu, fethullahçı akademisyenlerin önünü tamamiyle açmıştır. Türkiye’deki üniversitelerde yürütülen bilimsel çalışmaların kendi toplumumuzun bilgisine ve hizmetine sunulması, ulusal bir öncelik ve gereklilik olması icap ederken; Y.Ö.K., akademik yükselmelerde, Türkçe yayınları dikkate almamaktadır. Y.Ö.K., bilimsel makalelerin, neredeyse tamamına yakını Batı ülkelerinde yayınlanan ve “Science Citation Index”in taradığı periyodiklerde çıkmasını, akademik yükselmeler için olmazsa olmaz koşul olarak kabul etmektedir. Bilimsel araştırmaların sonuçları hakkında önce kendi meslekdaşlarını ve de toplumunu bilgilendirmek; ülkeye çok yönlü katkı yollarını açmak dururken, ancak sömürge ülkelerde görülen ve “sömürge aydını” anlayışı içinde bu sonuçları öncelikle Batılıların hizmetine ve bilgisine sunma gayretkeşliği, Y.Ö.K.’nu yönetenlerin ulusallıktan ve ulusalcılıktan ne denli uzak olduklarını ortaya koymaktadır. İşte, fethullahçılar, sırf bu amaçla, Batıda “Fountain” örneğinde olduğu gibi, yabancı dilde yayın çıkarmakta; ayrıca, kendi müritlerinin bu kapsamdaki periyodiklerde makalelerinin yayınlanması için profesyonel bir organizasyonla servis hizmeti sağlamaktadırlar. Y.Ö.K. yöneticilerinin bu konuda sergiledikleri gafletin, bir de siyasal yönü bulunmaktadır. Örneğin, bir Cumhuriyet Tarihçisi’nin “Ermeni görüşleri aleyhinde” bir makaleyi, bu indekste yeralan periyodiklerde yayınlatması mümkün değildir. Aynı şekilde, PKK, Pontus, Süryani, Fener Patrikhanesi, Misyonerlik, Keldani, Batı destekli şeriat örgütlenmeleri vb. konularda, Türkiye’nin tezini savunan bir bilimsel makale, bugüne kadar sözkonusu indeksce taranan periyodiklerde yayınlanmış değildir. Fethullahçıların yanısıra, Ermeni tezine destek veren Prof.Dr. Halil Berktay örneğinde olduğu gibi, yerel tarihçilik adı altında Türkiye’nin etnik sorunlarını kaşıyan 2. Cumhuriyetçi kimlikli, çoğunluğu Vakıf Üniversitelerinde kadrolu akademisyenlerin bu periyodiklerde yayın sorunu bulunmamaktadır. Başta tarihçiler olmak üzere, diğer sosyal bilimlerde çalışma sürdüren akademisyenler, ortadaki olumsuz olgudan birinci derecede mağdurdurlar. Bilimsel çalışmalarını “ulusal” perspektiften sürdürmek, bir anlamda Y.Ö.K. eliyle cezalandırılmak anlamına gelmektedir. Sadece sosyal bilimciler mi? Elbette ki hayır!.. Örneğin, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi A.B.D. öğretim üyesi Prof.Dr. Tahir Hatipoğlu ve meslekdaşları tarafından yürütülen bir araştırmanın sonuçlarının yeraldığı makalenin yayın talebi, İngiltere’de yayınlanan, sözkonusu indeksçe taranan bir tıp dergisi tarafından reddedilmiştir. Reddin gerekçesi, “Türkiye’de sadece Türklerin yaşamadığı, Kürtlerin de yaşadığı ve örneklemlerde onlara da yer verilmemesi” olarak gösterilmiştir. Türk akademisyenleri böylesine aşağılayıcı, onur kırıcı, ulusal duyarlılığı rahatsız edici durumlara düşürmek, Y.Ö.K. yasasının 4. ve 5. maddeleri ile hiç mi hiç bağdaşmamaktadır. Y.Ö.K.’nun, fethullahçı kadrolaşmaya ve Türkiye yerine Batılı ülkelere öncelikli olarak hizmet veren bu şekilci, içeriği kof, sömürge uşaklığı görünümlü uygulamadan vazgeçmesi gerekmektedir.

3.1.1.   ÖRNEKOLAY: A.Ü. TÜRK İNKILÂP TARİHİ ENSTİTÜSÜ

Kadrolaşmaya tipik bir örnek olmak üzere, sadece Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü’ne kayıtlı öğrenci sayısı, 1985-86 Öğretim Yılı itibariyle 462’ye ulaşmıştır. Bir bölümünün iki ya da üç yıllık yüksekokul, enstitü mezunu olup dört yıllık lisans eğitimini tamamlamadıkları; bir bölümünün  ilgisiz alanlardan mezun oldukları; kimi öğrencilere ise -eğitim süresi dahil-  üç  ay gibi  kısa sürelerde diploma verildiği sabit olan sözkonusu Enstitü’de, kimi eski yöneticiler, Ankara 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde  yargılanmışlardır. Başta üniversiteler olmak üzere, T.S.K., Diyanet, TRT, MEB gibi stratejik kurum ve kuruluşlarda kadrolaşmayı amaçlayan ve bu doğrultuda akademik “ünvan dağıtan”  öncüler, ülke çapındaki tüm üniversitelerde açılan Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüleri ve de Atatürk Araştırmaları Merkezleri’ni elegeçirme savaşımına girişmişlerdir.  Nedenine gelince, bu birimler, üniversitelerde tek ideolojik propaganda-politika yapılabilen “Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi” dersinin yürütülmesinden sorumludurlar. Bu ders, dinamik yönüyle, sadece dünü değil, bugünü ve yarını da içine almaktadır. Bir başka ifadeyle, devletin resmi ideolojisinin aktarıldığı; karşı ideolojinin bir tehdit olarak sunulduğu; Atatürk ilke ve devrimlerinin benimsetilmesi olduğu kadar; bu ilke ve devrimlere düşman olan iç-dış odakların teşhir edildiği bir dersi, Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı kimi kadrolara verdirmek gibi bir olguyla karşılaşılmıştır. Normalde, her türlü şeriatçı ve bölücü yapılanmalara karşı üniversite öğrencilerini bilinçlendirecek Atatürkçü akademisyenlerin tasfiyesi sonucunda, yerlerine gelen fethullahçıların, bu defa öğrencileri hangi yönde bilinçlendirecekleri (!) bir kara mizah olarak Y.Ö.K.’nun  “başarı hanesine” yazılmıştır. Tabii olan, 1982’den bu yana zihinsel tasalluta uğrayan ve her biri birey yerine müride dönüşen yüzbinlerce Türk gencine, ailelerine ve devletimizin geleceğine olmuştur.

İşte, kadrolaşmada hedef akademik kurumlardan, Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü’nde “Doktor” ünvanını almış bir mezunun yazdıkları!.. Hiç yorumsuz:

 “... Son yıllarda yaptığı hayırlı işler dolayısıyla Türk ve dünya kamuoyunun yakından tanıdığı Fethullah Gülen; fikirleri, düşünceleri ve yapılmasına vesile teşkil ettiği hayırlı işler dolayısıyla toplumumuzda çok geniş bir kesimin sevgi ve saygısını kazanmış yukarıda izah ettiğimiz gelişmiş beyine sahip mümtaz bir kişidir.

... 45 yıldır ülkemizin aktif yönetimini üstlenen Sayın Süleyman DEMİREL ile Sayın Bülent ECEVİT’in Fethullah GÜLEN hakkındaki övgü dolu sözleri ciltlere sığmaz. Sadece bu iki kişinin medyada çıkan güzel sözleri biraraya getirilse 24 bölümlük dizi film olur. Kısacası bize göre Fethullah Gülen; kamuoyumuzun yakından tanıdığı kalbi vatan aşkı ile dolu, Türk Kültürüne aşık, örnek bir müslüman, gönlü insan sevgisi ile dolu, insanlar arasında barış, hoşgörü ve sevgiyi daima ön planda tutan bir gönül insanıdır. Bu özellikleri ile dünya insanlığının da yakından tanıyıp izlediği bir sevgi adamıdır. Toplumun dinamiklerini ayakta tutan ve insanlar arasındaki birlik, beraberlik ve kardeşliği pekiştirecek örnek insanları bulup çıkartmak ve onlardan yönetimin her alanında yararlanmak devletin temel görevidir.

... Nitekim, herkesin gözü önünde ceryan edecek yargı süreci sonunda, ülkemizde çete oluşturarak devleti yıkmayı düşünebilecek en son kişilerden biri olduğunu değerlendirdiğim Fethullah GÜLEN muhtemelen beraat ederek aklanacaktır. Sonunda kendisini sevenler ve sayanların sayısı artacaktır.

Sonuç olarak; Bu yazı Fethullah GÜLEN’i övmek için kaleme alınmamıştır. Sadece bu tutuklama kararı konuya ilişkin fikirlerimizi açıklamamıza vesile teşkil etmiştir. Ayrıca Fethullah GÜLEN’in bizim güzel sözlerimize ihtiyacı da yoktur. Gereği de yoktur. O görevini tamamlamış bir insanın huzur rahatlığı içinde toplumun gönlünde yer almıştır. Açılmasına vesile olduğu yüzlerce okuldan yetişen her milletten yüzbinlerce öğrenci insanlığa hizmet için, bilim ve teknoloji aşkıyla yola çıkmışlardır. Onların ve ailelerinin hayır duaları kendisine yeter de artar bile. Burada vurgulamak istediğim konu, Fethullah Gülen’in şahsına yapılan hareket değildir. Binlerce yıllık gelenek ve göreneklerimize karşı yapılan yanlışlığı ortaya koymaktır. Devlet ve millet için faydalı bir şey yapmaya çalışan ve fakat sayıları çok az olan memleket evlatlarının binbir vesile ile yollarının kesilmek istenmesine bir kere daha dikkat çekmek içindir.

Burada yine vurgulayacağım önemli nokta şudur;

Kalbi memleket ve millet aşkı ile dolu, onu yüceltmek ve yükseltmekten başka hiçbir idealleri olmayan gerçek vatanseverleri yıldırmak, korkutmak, kaçırmak ve hizmetten alıkoymak mümkün değildir. Onların verilmiş makam, mevki ve rütbeye ihtiyaçları yoktur. Onlar dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar milletlerini ve insanlığı aydınlatırlar. Bu bakımdan halkımıza itidal ve soğukkanlılık tavsiye ediyorum. Üzülmesinler. Tasalanmasınlar. Dün; Alparslan Türkeş, Bülent Ecevit, Süleyman Demirel, Recep Tayyip Erdoğan, Necmettin Erbakan, Muhsin YAZICIOĞLU, Hasan Celal GÜZEL’ler hapsedildiler. Fakat her defasında eskisinden daha güçlü olarak halkının itibarını kazandılar. Daha iyi hizmet edebilecekleri yerlere geldiler. Yapılan yanlıştır; ama; yapılan yanlışların daima iyilik ve güzelliklerin bir başlangıcı olduğunu kabul etmek gerekiyor. İnanıyorum bu sefer de böyle olacaktır (T.T.K.)” (63).

Yukarıdaki satırların yazarı olan Dr. Tamer Kumkale, sıradan biri değildir. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin en kritik yerlerinde (Kara Kuvvetleri İstihbarat, Milli Güvenlik Kurulu T.İ.B. gibi) görev yapmış, bu görevleri sürdürürken de, adıgeçen yerde doktorasını tamamlamış biridir. Albay rütbesindeyken emekliye sevkedilen yazarın, halen Fatih Üniversitesi’nde “Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi” bölüm sorumlusu olduğunu söylemek şaşırtıcı olmayacaktır (64). Bu örneği, aynı Enstitü’de Yüksek Lisans ve Doktora yapan  Emniyet mensuplarına da teşmil ettiğinizde, olayın vahameti daha da iyi anlaşılacaktır. 

 

 

 

 

3.2.  İNTERNET ÜZERİNDEN YÜRÜTÜLEN OPERASYONLAR

Fethullahçı istihbarat örgütünün yürüttüğü operasyonların analizi yapıldığında, profesyonel bir teknik desteğe sahip oldukları anlaşılmaktadır. Örneğin, medyadaki kadroları, gizli çekim, gizli kayıt, ses ve görüntü montajı, grafik, fabrikasyon-asparagas haber yazımı ve dağıtımı gibi konularda, örgüte lojistik destek sağlamaktadırlar. Aynı şekilde, yurtiçi ya da yurtdışı eğitimi almış bilgisayar mühendisleri ile profesyonel düzeyde bilgisayar konusunda bilgi ve deneyime uzmanlar, “hacker”, “moderatör”  ya da “webmaster”  olarak görev üstlenmektedirler. Özel şifrelerin kırılması yoluyla hasımların bilgisayarlarındaki tüm bilgi ve belgelerin kopyalanması, özel tanıtım amaçlı ya da provokatif amaçlı site kurulumu, özel yazışmaların elde edilmesi ve sürekli denetimi gibi servis hizmetleri, sözkonusu mürit bilgisayarcılar tarafından gerçekleştirilmektedir.

Fethullahçıların tanıtım ve propaganda amaçlı kullandıkları sitelerden neredeyse tamamı, yurtdışındaki adreslerden yayınlarını sürdürmektedir (68). Fethullahçı istihbaratçılar, “hasım” kabul ettikleri kişiler aleyhine doğrudan yayın sürdüren siteler açmak yerine, bu işi kamufle edilmiş siteler üzerinden yürütmeyi yeğlemektedirler (69). Bu arada kendilerine muhalif (!) siteleri de, yine kendileri oluşturmaktadırlar (70). Fethullahçı istihbaratçıların, “hasım”larına karşı kullandığı en etkin internet sitesi, C.I.A.’in teknik, propaganda  ve benzeri  lojistik desteği ile  yayınını sürdüren ve bu sayede  internet dünyasında “en çok ziyaret edilen” siteler arasında gösterilen Mehmet Eymür’ün sitesidir (http://www.atin.org). Yakın bir süre öncesine kadar Türkiye’nin en önemli istihbarat kuruluşu olan M.İ.T.’nın kilit isimlerinden biri olup, bu ahlâk (!), işbirlikçilik, müfterilik, ketumiyetsizlik gibi  belirgin özellikleriyle bunca yıl nasıl devletimizin güvenliğinde söz sahibi makamlarda tutulduğunu şaşkınlıkla değerlendirdiğimiz Mehmet Eymür, C.I.A.’nın yanısıra, yine aynı bağlantılı  fethullahçı istihbaratçıların  da sözcülük ve tetikçiliğini yürütmektedir (71). Eymür, bu cümleden, şahsımla ilgili dezenformasyon esaslı iftira ve isnatları da, pekçok fethullahçı internet sitesinden önce yayınlamıştır (72). 

Fethullahçı istihbaratçıların “hasım” kategorisinde değerlendirdiği Türk Silahlı Kuvvetleri de, karşı propaganda faaliyetlerinden nasibini almaktadır. Örneğin, kamuoyu anketlerine göre “en güvenilir” kamu kurum ve kuruluşları içinde başta gelen Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bu imajını gölgelemek, kamuoyu nezdinde itibar kaybı sağlamak, bir başka ifadeyle zan ve töhmet altında bırakmak amacıyla kurulan sitenin adresi şudur: “http://www.yolsuzluk.com”.  Giriş sayfasında yer alan Türk Bayrağı ve Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun fotoğrafı, ilk  bakışta “yurtsever”, “Kemalist” bir site görünümü vermektedir. Sitenin linkler bölümünde ise, -onlarca güvenlik görevlimizin ve vatandaşımızın ölümünden sorumlu yasadışı “Kurtuluş” örgütünün dışında-“Kemalist Siteler Birliği”,  “Aydınlanma 1923”, “Hablemitoglu”, “Fethullah Gülen Gerçekleri” gibi Kemalist ve anti-şeriatçı sitelerin bağlantıları dikkate alındığında, bu sitenin ülkemizdeki yolsuzluklarla mücadeleyi görev edinmiş kişilerce yönetildiği kanısı uyanmaktadır. Sitede yer alan yazılara biraz dikkatle bakıldığında, hazırlayanların profesyonel istihbaratçılardan oluştuğu anlaşılmaktadır: İsimler ve adresler doğru, buna karşılık olaylar, belgeler, iddia ve isnatların tamamı ise sahte!..  Bu sitede, dezenformasyon kapsamında hazırlanmış “fabrikasyon” bilgi ve belgelerle, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kamuoyu nezdinde güvenilirliğinin yokedilmesinin yanısıra, özellikle fethullahçılar başta olmak üzere, tüm şeriatçı yapılanmalara karşı net tavırları ile ön plana çıkmış, “hasım” olarak değerlendirilen üst rütbelerdeki Türk Subaylarının, özellikle karalamaya dahil edilerek yıpratılması amaçlanmaktadır.  Bu arada, silah ve malzeme ihalelerinde, A.B.D. silah firmalarından doğrudan alım yerine, alternatif ülkelerin tekliflerini değerlendiren Türk Subayları da, nedense bu sitenin  hedefleri arasında yer almaktadırlar.

Fethullahçı istihbaratçılar olgusunu bilmeyen, yaygın deyimle “sağ gösterilerek sol vurulması” biçiminde bir amacın farkına varmayan, psikolojik harekât kavramından habersiz  nice insanımız, bu sitenin  tuzağına düşmektedir. Nasıl mı? İşte, tipik bir örnek:  Türkiye’nin 500’ü aşkın merkezinde örgütlenmiş olan ve yöneticilerin yurtseverliğinden asla kuşku duyulmayan Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Merkezi de bu oyuna düşenler arasındadır. A.D.D. Genel Merkezi’nce 26 Ağustos 2001 tarihinde ilgili tüm adreslere gönderilen “Atatürkçü Düşünce Yolunda Toplumsal Dayanışma Kampanyası” başlıklı  çağrı metninde şöyle denilmektedir:

“Bu kampanya, Türkiye’nin sorunlarını Atatürkçülük yönünden ele alarak, O’nun düşünce kalıtını korumak, milli birlik ve beraberliği kuvvetlendirmek, ATATÜRK’ün devrim ve ilkelerinin toplumsal sorunlarımızın çözümlenmesinde ışık tutucu niteliğini ve yaratıcı güce sahip olduğunu anlatmak, ülkemizin içine düştüğü durumu değerlendirmek, gereken çözümleri üretmeyi hedeflemektedir. Kampanyaya katılmanızı bekliyoruz. Teşekkür ederiz. Atatürkçü Düşünce Derneği.

Destekleyenler:

http://www.add.org.tr Atatürkçü Düşünce Derneği sitesi

http://www.yolsuzluk.org Çeyrek asrın flaş yolsuzlukları

http://www.yolsuzluk.com Türkiye’nin yolsuzluk haritası

http://www.temizeller.com Temiz toplum, temiz siyaset”.

Atatürkçü Düşünce Derneği’nin sergilediği iyiniyetli aymazlık, ayrıca yoruma muhtaç değildir. Buna karşılık, eşimle birlikte ortak sorumluluğumuz altındaki “Hablemitoğlu” sitesi (73) dahil, tüm Kemalist siteler adına “Kemalist Siteler Birliği”, kamuoyuna hitaben yayınladığı bir duyuru ile,  izinsiz bağlantı veren sözkonusu “yolsuzluk.com” sitesini protesto etmiştir:

“Kamuoyuna Önemli Duyuru! 05.06.2001

Son zamanlarda yolsuzlukla mücadele amaçlı yayın yaptığını öne süren bir web sitesi, iznimiz alınmadan Kemalist Siteler Birliği Üyesi olduğunu iddia etmekte ve KSB üyesi sitelere izinsiz olarak link vermektedir. Bu siteyi hazırlayanlar ve sitenin içeriği ile ilgili hiçbir ilgimizin olmadığını duyururuz. Özellikle Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yönelik ağır ithamların yayınlandığı bu siteyi hazırlayanların kimliği meçhuldür. Bu tür ithamların muhatabının Türk Mahkemeleri olduğunu hatırlatır, Kemalist Siteler Birliği olarak Türk Silahlı Kuvvetleri’ni yıpratmaya yönelik bu tür girişimleri onaylamadığımızı önemle vurgularız. Sitenin reklamını yapmamak amacıyla, web adresini yayınlamıyoruz. Kemalist Siteler Birliği Üyeleri, sitemizin “Üyelerimiz” bölümünde logoları ile birlikte sergilenmektedir. Kamuoyuna önemle duyurulur” (74).

Sözkonusu site, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni karalamaya çalıştığı kadar, K.S.B.’nin duyurusunda ifade ettiği gibi kafalarda “çelişki” yaratmaya  da çalışmaktadır: Bir kere bu site, A.B.D.’nden (PO Box 444 La Jolla , California) yönetilmektedir. Sorumlu kişi olarak görünen Yeşim Çillioğlu, muhtemelen gösterdiği  posta kutusu adresi gibi gerçek değildir. Şekilsel olarak hem Türk Bayrağı ve hem de temiz Türkiye duyarlılığı sergilerken, özde sadece Türk Silahlı Kuvvetler düşmanlığı yapmaktadır. Eli kanlı bir terör örgütünün logosu  ile fethullah karşıtı yazıların yer aldığı Kemalist sitelerin logolarını yanyana koymak suretiyle, Kemalist siteleri  zan altında bırakmayı hedeflemektedir. Nasıl mı, sorusunun yanıtını, fethullahçı istihbaratçıların en önemli  işbirlikçisi ve tetikçisi Mehmet Eymür, kendi sitesinde, amaçlanan doğrultuda zihinleri bulandırarak vermektedir:

“Doğrusunu söylemek gerekirse biz, bu sitenin ilk başta askerle ilintili bir site olabileceğini düşünmüştük. Neden öyle düşündüğümüze gelince KSB yani ‘Kemalist Siteler Birliği’ üyesi gözüküyordu. Herhalde ‘yolsuzlukla mücadele’ kapsamında kurulmuş bir site diye düşündük.

Küçük bir teferruatı atlamışız. Sitenin ‘Linkler’ bölümüne bakarsanız, KSB üyesi sitelerin hepsinde rastlayacağınız ‘Aydınlanma 1923’, ‘Yeni Hayat Dergisi’, ‘Hablemitoğlu’, ‘Fethullah  Gülen Gerçekleri’ gibi müşterek linklerin haricinde sıradışı bir bağlantı görürsünüz: Kurtuluş Cephesi.

Biz yolsuzluğun Türkiye’nin en başta gelen çok önemli sorunlarından biri olduğu bilincindeyiz. Ancak neyi kurtaracaklarsa, yıllardan beri terörcülük oynayarak, bir türlü kurtaramayan ‘Kurtuluş’çuların, yolsuzluk ve anarşi düzeninin bir parçası olduğu kanaatini de taşıyoruz.

... Bize göre kökü dışarıda olan, kime hizmet ettiği belli olmayan, silahlı eylem ve sinsice adam öldürmekten başka marifetleri bulunmayan, yöneticileri keyfince yaşarken kandırdıkları zavallı militanları köle gibi kullanan, onları intihar eylemlerine, ölüm oruçlarına sevk ederek ölümlerini zafer işaretleri ile kutlayan, fikir ve çağdaş doktrinler üretmek yerine, çağın dışında kalmış ideolojilere tutsak olmuş, bu bağnaz, teröör hastası örgütlerin Türkiye’ye zarardan başka verebilecekleri bir şey yok. Onun için bu siteyi de, yapıcı, yolsuzluklarla mücadele eden samimi bir yayın olarak kabul etmek mümkün değil.

... Yeşil.org isimli sitenin Doğu Perinçek ve Aydınlık’ın yeni gizli yayını olduğunu yazmıştık.... Yeşil.org’da dikkatimizi çeken bilgiler var. Mesela ‘Terör’ sayfasına bakarsanız buradaki bilgilerin ancak devletin resmi bir organında bulunan kapsamlı bilgiler olduğunu görürsünüz.

... Diğer bir sayfaya bakalım. Fethullah Gülen ile ilgili iddianame. Burada da sayfanın altındaki referanslar arasında KSB yani ‘Kemalist Siteler Birliği’ üyelerinin hemen hepsinde bulunan ‘Hablemitoğlu’ ve ‘Nursuzlar’ gibi bağlantıların verildiğini görürsünüz.

Aydınlanma 1923, Yeni Hayat, Nursuzlar, Hablemitoğlu, Otopsi, Fethullah Gülen Gerçekleri, Talkan, Reformist, Kemalist, Cengiz Özakıncı, Sarısakal gibi ‘Kemalist Siteler Birliği’ üyesi web sitelerine bir göz gezdirirseniz, bunların adeta bir kaynaktan beslendiğini, işledikleri konuların aşağı yukarı aynı olduğunu, sivil siteler olduğu halde ‘Kara Harp Okulu’, ‘Kuleli Mezunları’ gibi askeri bağlantıların sayfalarında olduğunu görürsünüz.

Genelde bu sitelerde yazan yazarlar da aşağı yukarı aynıdır. Doğu Perinçek, Hasan Yalçın, Faik Bulut, Necip Hablemitoğlu ve diğerleri gibi” (75).

Sığındığı yeni vatanının istihbarat servislerinin lojistik desteği ile, eski vatanını pazarlayan bir istihbaratçı eskisi kaçkın, K.S.B. üyesi sitelerin “beslenme” kaynağı olarak, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni ima etmektedir. Eymür’ün yasadışı terör örgütü “Kurtuluş”la ilgili yazdıklarına itiraz, elbette ki olanaksızdır. Ancak, Eymür’ün amacı, fethullah karşıtı Kemalist siteleri, “Kurtuluş” örgütü ile özdeşleştirerek zihinleri bulandırmak; zan altına sokmaktır. KSB üyesi siteler içinde Doğu Perinçek, Hasan Yalçın, Faik Bulut gibi yazarların yer almadığını, herkes gibi Eymür de çok iyi bilmektedir.

Fethullahçı Özel İstihbarat Örgütü, Mehmet Eymür’ü, “hasım”ları için açılacak kampanyaların tetikleyicisi olarak kullanmaktadır. Eymür’ün atin.org  sitesinde ilgili bir haberin yeralmasından sonra, suya atılan bir taşın neden olduğu halkalar gibi, aynı konuda binlerce-onbinlerce yazışma gerçekleştirilmekte; dezenformasyon kapsamındaki belgenin ya da bilginin kaynağı olarak Eymür gösterilmektedir. Mehmet Eymür’ün yukarıda yazdıkları, internet ortamında faaliyet gösteren binlerce haberleşme grubunda ve de sitede, kaynak gösterilerek ya da olduğu gibi yönlendirilerek yayınlanmıştır. Örneğin, daha çok Türkiye karşıtı sözde sosyalistlerin, yehova şahitlerinin, 2. cumhuriyetçilerin görüşlerine yer veren  “savaşkarşıtları.org” sitesi, Eymür’ün yazdıklarına hiçbir yorum getirmeden aynen alıntı yapmıştır (76). Bu defa, millliyetçi-muhafazakâr grupları yönlendirmek isteyen ve Alper Türkkan adını kullanan bir fethullahçı, 23.8.2001 tarihinde, Milliyetçiler@yahoogroups.com, grup-turk@yahoogroups.com , turkculer@yahoogroups.com, Ulkucu-Hareket@yahoogroups.com, Turkmilliyetcileri@yahoogroups.com adreslerindeki tartışma gruplarına konuyu taşımıştır. Bir anda binlerce adrese ulaşan bu mesaj, fethullahçı istihbaratçıların taktiklerini sergilemesi açısından tipik bir örnektir:

“www.yolsuzluk.com adresinin linkleri arasında yer alan sitelere bakınca, ilginç ittifaklar ve müttefikler olduğunu göreceksiniz. Tohuma kaçmış dinozor cinsinden kemalist siteler bir şey diyeceğimiz yok. Ama linkler kısmının ilk başında http://www.kurtuluscephesi.com isimli terör örgütünün sitesi yer alıyor. Terör örgütünün sitesinde ise Lenin, Troçki vs. gibi komünist liderlerin hayat ve görüşlerine link veriliyor. Durun daha bitmedi. Aynı sitede tanıdık bazı ‘simalar’ da yer alıyor.

Çok büyük Türkçü Hanefi Altaş’ın Yeni Hayat Dergisi ile yine Altaş’ın çok değerli silah arkadaşı Necip Hablemitoğlu’nun sitesi de yer alıyor. Peki bir terör örgütünün sitesi ile Altaş ve Hablemitoğlu’nun sitesini hangi ortak değerler bir araya getiriyor dersiniz? Şimdi soruyoruz: Kurtuluş Cephesi ile Hanefi Altaş ve Necip Hablemitoğlu’nun ortak değerleri nelerdir?

Ya da Kurtuluş Cephesi isimli terör örgütü Hanefi Altaş’ın üzerinde çok durduğu ‘Ulusal Güvenlik’in neresinde, ne kadar yer alıyor?Acaba bizim bilmediğimiz hizmetleri mi vardır bu terör örgütünün Ulusal Güvenliğe? Lenin ve Troçki hangi söylemleri veya katliamları Türkçü yapmıştır? Lenin ve Troçki’nin Türkçülüğe ne gibi hizmetleri olmuştur? Yoksa bu iki muhterem zatın sitelerine link verenler Fethullahçı mıdır? Yani kendilerine yönelik bir provokasyon mu sözkonusudur?Bütün bunlar bir yana son dönemde özellikle internet ortamında başka maskeli kişiler aramıza Türkçü, milliyetçi kılıklarla giriyorlar. Sanırım aynı sitelerin bir terör örgütü ile aynı sayfada yer alması, özellikle bazı arkadaşlarımızın gerçekleri farketmelerine neden olur” (77).

Fethullahçı istihbaratçıların, bugüne kadar hazırlamış oldukları en etkili ve de sonuç getiren  dezenformasyon belgelerinin bir başka muhatabı, Mikdat Alpay’dır. Laik kimliği ile bilinen ve de sırf bu nedenle başta şeriatçılar olmak üzere, tüm şeriatçı grupların nefret ve korkuyla andıkları Mikdat Alpay’ın, M.İ.T. Müsteşarlığı görevine atanmaması için, planlı istihbarat faaliyetleri yürütülmüştür. İşte bu kapsamda, tüm ilgililere gönderilen ve de internet ortamında faaliyet gösteren fethullahçı-şeriatçı sitelerde teşhir edilen mektupta, tamamı gerçekdışı-iftira niteliğinde şu isnat ve iddialara yer verilmiştir:

“Bilgi Notu:

Ülke yönetiminde istihbarat, yöneticilerinin hem gözü hem kulağı hem de eli durumundadır. Ancak objektif bir haber değerlendirmeleri ile devlet organları sağlıklı çalışır ve somut sonuçlara varır. MİT Müsteşarlığı’nın boşalması ile yerine düşünülen Miktad Alpay, Türkiye Komünist Partisi (TKP) yanlısı olarak bilinmekte, eğilimini ve eğrisini işine yansıttığı aynı çevrelerce kabul edilmektedir. Benimsediği marksist ideolojiden bugün ateistliğini sürdürmekte, Türkiye’de islamı andıran ve inancı çağrıştıran, her türlü kişi ve kuruluşlara karşı radikal bir cüretle, fanatik bir duygusallıkla kara çalmakta, tahrikkâr ifadelerle MEDYA’da kampanyayı sürdürerek objektifliğini yitirmiş bir şekilde yanlış değerlendirmelerde yanıltıcı kararlara varılmasına neden olabilmektedir.

Kendilerinin ateist olduğunu zemin ve zamana göre vurgularken, kökeni itibarı ile Alevi olduğunu gizlemektedir. Aleviliği ülke güvenliği için tehdit olarak görmemekte ve bilgi toplanması yönünde önlemler almakta, 1992’de yayınlanan Milli Güvenlik Politikalarını gözardı ederek hedef önceliğini islama ve müslümanlara yönelterek MGK’nın konseptini saptırmaktadır. Türkiye’nin Cezayir gibi olmasını ve ordunun sünni halka savaş açmasını beklemektedir.

Diğer taraftan, Aleviliği rejim payandası olarak lanse etmekte, PKK ile Alevi kökenli Terör örgütlerini 3-4. hedef sıralamasına çekmektedir.

PKK ve Alevi hedeflerini meşrulaştırıcı ve meşruiyet kazandırıcı temalarla devletin üst düzeyini etkilemede başarıya ulaşmıştır. Aleviliğin özüne zarar gelmeyecek şekilde Alevi terör örgütlerini istihbari değerlendirmelerde bulunmakla, hafife irca ederek dikkatlerin yoğunlaşmasını perdelemektedir. Operasyon Daire Başkanlığından beri müsteşarı etkileyerek operasyonlu faaliyetlere Alevi kökenli şahısları yönetici olarak getirmiş, terfi önceliğini Alevilere vermiştir.

Oysa en sağlıklı verilere göre Türkiye’de Alevi nüfusu % 5’i geçmemektedir. Bu oran içinde de Alevilerin birlikteliğinden söz etmek zordur. Ancak yarar çıkarları, muhtelif etnik unsurlara mensup alevileri pastanın paylaşımında birbirine yaklaştırmaktadır. Ülke çapında % 5 olan Aleviler, Teşkilata ve diğer devlet kurumlarında % 100 etkin olabilmektedir.

Milli İstihbarat Teşkilatının sivilleşmesi amacı ile Dışişleri’nden getirilen Müsteşarı aşarak şirketi askerin emrine ve hizmetine yanlı ve yanlış değerlendirmeleri ile sunmuştur.

Teşkilat sivilleşmemiştir. Askeri sivil demokratik rejime daha çok müdahale etme eğilimine ivme kazandırmış, demokratik koşullarda bilgi derlemesi ve üretmesi gereken kurumu totaliter yönetimi özletecek ve özendirecek şekilde işin kolayına kaçacak değerlendirmelere girişmiştir. MİT yöneticileri, demokrasiyi içine sindirememiş, Cumhuriyetin bekası öne sürülerek anti demokratik çağrışımlara her zaman kapı aralamış, insan hukukunu ihlal etmiştir. Bu yönetici kadrolarla askeri müdahale ihtimali her zaman güncelliğini sürdürecektir.

Teşkilat öteden beri iç tehdidin çözümünü anti demokratik yöntemlerle önlenebileceği yönünde önerilerde bulunmuş ve ciheti askeriyeyi Demokrasiye müdahale yönünde davetiye çıkarmış, MEDYA’daki saplantılı uzantıları ile kamuoyunu askeri yönetimi beklentili hale getirmiştir.

M. Alpay, mezhebi bağnazlığı nedeni ile tarihi intikamı çağrıştırarak Osmanlı ve sünnileri topyekûn MGK’nın hedefi haline getirmiş, Millet/Asker kutuplaşmasının iç mimarı olmuştur.

Teşkilatta objektifliği ile tanınan anti marksist olarak bilinen kişileri CIA çizgisinde ve yönlendirmesinde kabul etmiş, TKP uslûbunu kullanarak ince ayarla sindirme politikaları uygulamıştır. Milliyetçi muhafazakâr görevlileri pasifize etmiş, dışlamış, kendisine rakip gördüğü görevlileri ise kendi icraatına engel teşkil edecek ve yanlı tasarruflarına karşı tavır koyması beklenen yöneticilere de bir bir yurt dışı görevlerle sus payı vermiştir.

Şirketin, Teşkilatın görevlilerini birbirini izleterek kimin ırkçı, kimin irticacı (Cuma namazı kılanlar buna dahil) olduğu yönünde güven sarsıcı tecessüslerin yoğunlaşmasına neden olmuştur. Görevlileri dışa bilgi sızdırıyor şeklinde birbirinden kuşkulanır hale getirmiştir. Teşkilatın bünyesinde en önemli yerlerde M.A. tarafından görev verilen mezhep mensupları, Suriye lehine teşkilatı adeta şeffaflaştırmıştır.

Bu nedenle Suriye İstihbaratı, Türkiye ile ilgili en gizli bilgilere dahi ulaşma imkanına kavuşmuştur. Suriye aracılığı ile diğer ülkelere de sunulan gönüllü hizmette, şirketteki Alevi kökenliler aracılığı ile sağlanmaktadır. Şirketin, yönetimine getirilecek bir alevi aracılığı ile Suriye İstihbaratının yan kuruluşu haline getirileceği uzak bir ihtimal değildir.

Bu nedenle Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad Türkiye’yi her defasında ıskalamaktadır.

Şirket, mercek altına alınarak elemeye tabi tutulmalı, yeniden değerlendirmeye alınmalıdır. Hedefler tekrar belirlenirken, demokratik ilkelerin özüne zarar vermeyecek şekilde önem ve öncelik sıralamasına tabi tutulmalıdır Hafız Esad’ın başkanlığındaki Suriye devleti, Türkiye Cumhuriyetini birinci kuşakta yer alan önemli düşman ülke ilan etmiş ve istihbari çalışmalarında önceliği Türkiye’ye vermiştir.

Türkiye’deki mezhep bağnazlığını beslemiş, Alevi kökenli Terör örgütlerine güvenli ortam sağlamıştır. Türkiye’de bilinçli bir şekilde Aleviyim diyen her şahıs, dolaylı ve dolaysız Suriye İstihbaratının haber kaynağıdır.

Cumhuriyetin ilkeleri arasında yer alan milliyetçilikten kaynaklanan etnik hoşnutsuzluklardan da Suriye yararlanmasını bilmiş, Türkiye aleyhine bu çevreleri kullanmayı sürdürmüştür” (78).

Fethullahçı istihbaratçılar, yukarıdaki mektupta, Mikdat Alpay gibi yurtsever bir M.İ.T. yöneticisi için hayal bile edilmesi olanaksız yakıştırmalarda bulunurken, kendilerinin de yerlerini ve gerçekte ne olduklarını ortaya koymuşlardır. Alpay’a yapılan iftiraları, Türkçemizdeki “alçakça” sözcüğü kesinlikle karşılamamaktadır. Türk alevilerini bilerek, sırf provoke amaçlı olarak nasturilerle karıştıran; nasturi vatandaşlarımızın Türkiye’ye bağlılığını çarpıtan; kendilerini, Türk yerine Osmanlı ve sünni olarak nitelendiren ve 80 yıl önce tarihe karışmış Osmanlı’nın intikam davasını güden; Türk Silahlı Kuvvetleri’ni millet düşmanı olarak gösteren; M.İ.T. içindeki Alevi Türkleri, orduya müdahale davetiyesi çıkaran darbe işbirlikçileri, kendilerini de salt Cuma namazına gittikleri için mağdur edilen Osmanlı sünniler olarak takdim gayreti içine giren fethullahçı istihbaratçılar, tüm bu iftira ve dayanaksız isnatları içeren mektuptan umduklarını -maalesef- elde etmişlerdir.

M.İ.T. Müsteşarlığı ataması öncesinde, binlerce adrese normal ve elektronik posta ve de faks yoluyla gönderilen bu mektubun kaynağının ve de sorumlularının araştırıldığına ilişkin herhangi bir M.İ.T. soruşturmasının duyumu alınmamıştır. Yine çok acıdır ki, Türkiye’nin güvenlik konseptini hazırlayan resmi kurum ve kuruluşlar da bu duruma seyirci kalmışlardır. Sonuçta, Mikdat Alpay, fethullahçı istihbaratçıların stratejisi doğrultusunda, bırakın M.İ.T. Müsteşarlığına atanmayı, ardından da emekliye sevkedilerek tümüyle tasfiye edilmiştir. Askeri-sivil, tüm yurtsever yetkililer, bu tasfiye sürecinde seyirci konumunda kalmışlardır. Şimdilerde, Mikdat Alpay’ın M.İ.T. ve tam bağımsızlık savaşımı veren Türkiye için önemi, buna karşılık fethullahçı istihbaratçıların neden çırpındıkları çok iyi anlaşılmıştır; ancak bu duyarsızlığın ve seyirci kalmanın bedeli ülkemiz açısından ağır olmuştur, olmaktadır da...

Fethullahçı istihbaratçılar, başta M.İ.T., Emniyet olmak üzere, stratejik kurum ve kuruluşlarda, karar verici konuma gelebilecek Cumhuriyet aydınlarını fişlemeye devam etmektedirler. Alınan duyumlara göre, şahsım dahil, fethullahçılara aktif biçimde mücadele veren  tüm kamu görevlilerinin hakkında, “ileride” ve “gerektiğinde” kullanılmak üzere, yukarıdaki Mikdat Alpay örneğinden çok daha ağır raporları içeren dosyalar hazırlanmıştır. Bu duyumların doğru olup olmadığının araştırılması; şayet doğruysa, olası yükselmenin önünü kesmeye yönelik bu dosyaların içinde imza ve parafı bulunan tüm istihbarat görevlilerinin süratle kamu görevinden çıkarılmaları gerekmektedir. 

Diğer taraftan, Fethullahçı istihbaratçıların internet ortamındaki en önemli dayanakları ise, dünyanın hemen her tarafında dağılmış fethullahçı müritlerdir. Kendi içlerinde, özel bir soruşturma süzgecinden geçildikten sonra kabul edilen müritlerin yer alabildiği “çok özel” tartışma gruplarının yanısıra, internete girebilen tüm fethullahçılar, aşırı sağdan-aşırı sola, etnik bölücülerden-liberallere, ekonomistlerden-çevrecilere uzanan çizgide ne kadar tartışma grubu varsa, bunların içinde yer almayı doğal bir görev olarak kabul etmektedirler. Kendilerini alalamak için, örneğin “antikapitalist” gibi aşırı sol tartışma gruplarında “Deniz Devrim”, “Ulaş Kaypakkaya”, “Özgür Gezmiş” gibi takma adlar kullanan fethullahçı müritler, ülkücü-türkçü-milliyetçi tartışma gruplarında ise, yukarıdaki örnekte olduğu gibi “Alper Türkkan”, “Bahadır Ergenekon” gibi takma adlar kullanmayı yeğlemektedirler. Daha ortalarda yer alan gruplarda ise, “Ali Kaya”, “Anıl Seçkin”, “Ornaments Legend”, “Okşan Kıpırtılı”, “Taha Kıvanç” gibi takma adlar kullanan fethullahçılar, kullandıkları terminoloji ve söylemlerden ve de birbirleri ile paslaşmalarından belli olmaktadırlar. Örneğin, “Liberal Düşünce Topluluğu” listesinde yükselen değer olarak, Atatürk ilke ve devrimlerine, laik hukuk sistemine, Türk ulusalcılığına saldırmak anlaşıldığından, listede mesajları ile dikkat çeken fethullahçılardan Yavuz Güneş kod adını kullanan bir mürit, tipik bir örnek teşkil eden şu kışkırtıcı mesajıyla liste üyelerine katkıda (!) bulunmaktadır: 

“Arkadaşlar geçtiğimiz günlerde bu Faşist T.C. yönetimi, faşistliğine yeni bir şey daha ekledi. Son yapılan faşistlik, Fatih’te yaşayan insanlar (kendince doğru bulduğu) günlük kıyafet olarak sarık ve cüppe giyerek gezdiği için kılık kıyafet kanununa aykırı davrandığı iddiası ile tutuklanıp, işkence ile karşılaştılar. Bu zulmü yapan faşistler, kılık kıyafet kanunu diye bir şey uydurmuşlar. Adama demezler mi, be faşist kardeşim, bu kılık kıyafette standart nedir? Kim belirler, Atatürk mü? Hiiiç umurumda değil Atatürk’ün veya bir başkasının belirlediği standart. Benim için mühim olan, benim arzu ettiğim ve herkesin kendi arzu ettiği şeyi kendi iradesiyle giyebilmesidir. Şu düştüğümüz duruma bakın, adamlar türban zulmünü yaparken efendim biz bunlara kamu alanında türban takmalarını yasaklıyoruz. Özel hayatlarında giyebilirler, diyorlar. Ardından böyle bir şey yapıyorlar. Yaa arkadaşlar insanlar PKK, HİZBULLAH vb. terör örgütlerine neden katılıyor daha iyi anlaşılıyor, değil mi? Sanırım bu son şansımız. Sadece ve sadece 3 seçeneğimiz kaldı:

1.       LDP’yi en kısa zamanda iktidara getirmek.

2.       Yurtdışına gidip bu Faşist TC’den kurtulmak.

3.       PKK ve HİZBULLAH terör örgütlerinden birine katılmak.

             Tercih sizlerin. NOT: Ben bugüne kadar hiç sarık vb. kıyafet giymedim, giymeyi de düşünmüyorum. Giymek isteyene karışanın da tepesinden inmeyeceğim. Allah bunlara akıl fikir versin” (79).

             Bir başka örnek, yine aynı tartışma grubuna gönderilmiştir. Aşağıdaki mesaj, fethullahçıların “hasım” olarak nitelendirdiği kişilere ve de aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’ne, laik hukuk sistemine, Atatürk ilke ve devrimlerine karşı olan tüm ülke, örgüt ve gruplarla koşulsuz dayanışmasına tipik bir örnek oluşturmaktadır:

“Sevgili arkadaşlar, bu komplocu, paranoyak, meczup Hablemitoğlu, direk bol keseden sallıyor, inanmayın. Adam sağ demiyor, sol demiyor, Türk-Alman dostluğunu zedelemek pahasına ulusalcı görüşlerimi pazarlayacağım diye, liberal Frederic Neuman, liberal-muhafazakar Konrad Adenaur, sol görüşlü Heinrich Böll ve Frederic Ebert gibi bütün vakıfları zan altında bırakıyor. Başına büyük iş aldı bu Hablemitoğlu. Alman vakıfları tümden birleşip tutacakları avukatlarla bu meczubun hayatını karartacaklardır. Bizim medya ise bu meczubu pazarlama peşinde, komplocu şahsa tüm gazetelerde ve tv’lerde yer veriyorlar, bu ülke inanılır gibi bir ülke değil. Hablemitoğlu bence Vural Savaş’ın 2002 modeli olarak  piyasaya sürülmüş bir arkadaş olup, belediye itlaf ekiplerine duyurulur, zira ulusalcı kuduz vakaları gün geçtikçe halkımızı tehdit ediyor. Tanıl” (80).

İnternet ortamında faaliyet gösteren fethullahçıları deşifre etmenin en kestirme yolu, hocaefendilerini ya da Said Nursi’yi ad vererek, açıkça eleştirmektir. Sadece Türkiye’den değil, dünyanın neresinde fethullahçıların okulu, dersanesi varsa, buralardan eşzamanlı  tepkiler yağacaktır. Bu müritlerin bir diğer ortak yönü de, tamamının hocaefendilerini övdükten sonra, “ben fethullahçı değilim ama ...” diye başlayan, kendilerini alalama gayreti ve çabası içine girmeleridir. Bugüne kadar, bir tek fethullahçı, dürüstlük gösterip, gerçek kimliğini kabullenmemiştir. Bu olgu, takiyye denilen dinsel kılıflı sahtekârlık ve ikiyüzlülüğün, fethullahçıların adeta iliklerine işlediği sonucunu ortaya koymaktadır. Fethullahçı istihbaratçıların, internet ortamındaki tartışmalarda hasımlarını etkisizleştirme yöntemleri arasında, kendi müritlerine, hasımlarına ait başta telefon numaraları, iş ve ev adresleri olmak üzere, her türlü kimlik bilgilerini aktarmak da bulunmaktadır. Bu durumda, hasım kişiyi korkutmaya ve caydırmaya yönelik hakaret ve tehditleri içeren binlerce elektronik posta, mektup gönderilmekte; tehdit ve küfür telefonları günlerce, bazen haftalarca sürmektedir. Kendi deyimleriyle, Risale-i Nur tedrisinden geçtiği, hocaefendilerinin kasetlerini yüzlerce kez hıfzettiği anlaşılanlar, bir başka ifadeyle, “imam” ya da “abi” denilen statüye yükselenler, tehditlerinde amiyane tabirlerden kaçınarak daha ziyade, nispeten terbiyeli (!) biçimde dinsel temaları kullanmaktadırlar. İşte, bunlardan bir örnek:

“Size selam veremiyorum, çünkü Allah dostlarına dil uzatan birisine selam verilmez. Sitenizde yer alan nursuzlar diye adlandırdığınız F. Gülen hoca efendimizi böyle bir şeyle kötüleyemezsiniz. Sizden iğreniyorum, yaptığınız çok yanlış ve düşüncesiz bir şey. Aklınızı başınıza alın, bu bir tehdit filan değildir, sadece uyarmadır. Herkesin kendi dinini yaşamaya hakkı var, İslamiyeti yayma hakkı var. Varisler diye yazdığınız bölümde F. Gülen’i o kadar kötülemektesiniz ki, size yazıklar olsun.Utanın, sizi Rabbime ediyoruz. Yaptığınız şeylere çok dikkat edin, belki bir gün çok korkunç bir şey ile karşılaşabilirsiniz. Korkmayın, hocalarımız Fethullah Gülen, M. Esad Coşan ve Musa Topbaş ve diğer hocalarımızın bizlere verdiği islam terbiyesi devam edecek ve ettikçe islamiyet inşallah çok büyüyecektir ve siz de o zaman göreceksiniz ne olacağını. Siz benim sevdiğim insanları kötülüyorsunuz, ben ve benim gibilerin adına size sesleniyorum, biz de sizi kötülüyoruz. Sizin yazdıklarınızın yanında benim bu mailim, hiç kötü diyecek şekilde değildir, iyi düşünürseniz tabii ki.Geri bir mail yazmak istiyorsanız, birgenclik@hotmail.com’a gönderebilirsiniz. Bu yazdığım  mailin sizden tepkisi ne olursa olsun korkmuyorum, siz islamiyet ne demek bilmezsiniz ama bir gün herkese apaçık gösterilecek, eyvah diyecek herkes ama iş işden geçmiş olacak. Uğur Top (81).

Fethullahçı istihbaratçılar, ayrıca, hasım kişilerin adreslerini kullanarak, sahte mesajlar gönderme konusunda da epeyce deneyim kazanmışlardır. Şayet Cumhuriyetimizin bu en tehlikeli örgütü ile mücadele ediyorsanız, diğer alanların yanısıra, internet ortamında başınıza gelebilecek tüm olumsuzluklar hakkında önceden bilgi sahibi olmanız ve önlemlerini almanız gerekecektir..

 

 

3.3.   SİVİL TOPLUM KURULUŞLARINA YÖNELİK OPERASYONLAR

Kendilerini “Sivil Toplum Cemaati” olarak nitelendiren ve özde Cumhuriyete ve ülke bütünlüğüne karşı tüm kuruluşlarla işbirliği ve dayanışma gerçekleştiren Fethullahçıların, buna karşılık, “hasım” olarak nitelendirdikleri demokratik kitle örgütlerine karşı yürüttükleri “caydırma” ve “imha” politikalarının çok iyi bilinmesi gerekmektedir. Fethullahçıların, kendilerine karşı ulusalcı-laik kuruluşlarla mücadele konsepti, birbirine bağlı birdizi operasyonu içermektedir:

1.        Hasım olarak nitelendirilen kuruluşun, kontrol ya da güdümlerindeki “devlet gücü” ile tanıştırılmasının (!) ilk aşamasında, isimsiz ya da sahte isimli mektup gönderme yöntemine başvurulmaktadır. Bu aşamada, hasım kuruluşun yasadışılığına ilişkin, dezenformasyon kapsamında hazırlanmış çarpıtılmış bilgileri içeren ihbar mektupları, Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, T.B.M.M. Başkanlığı ve ilgili istihbarat kuruluşlarına gönderilmektedir.

2.        Sistemin işleyişi içinde, yukarıdaki kurumlar, bu ihbar mektuplarının altındaki imzaların gerçek olup olmadığını incelemeksizin, ilgili kurumlara havale etmektedirler.

3.        Bir diğer aşamada, T.B.M.M. üyelerinden birine, ilgili Bakanlığın yanıtlaması için aynı çarpıtılmış bilgi ve iddiaları içeren bir soru önergesi verdirilmektedir.

4.        Diyelim ki, soru önergesini yanıtlayacak olan İçişleri Bakanı olsun. Bu taktirde, yanıtların yazılması aşamasında, Emniyet Genel Müdürlüğü ve M.İ.T. devreye girmektedir. İşte bu aşamada, Fethullahçı istihbaratçıların aktif katılımının sözkonusu olduğu önesürülmektedir. Böylece, çarpıtılmış bilgiler ve iddialar, “yasal-resmi” bir temele oturtulmuş olmaktadır. Tabii bu arada ihbar mektubunun altındaki imzanın gerçek olup olmadığı hususu, “Dilekçe Hakkının Kullanılmasına Dair Kanun”un bağlayıcı hükümlerine rağmen gözardı ettirilmektedir (82).

5.        Sonraki aşamada, sistemin işleyişi içinde, rutin prosedüre göre Cumhuriyet Savcıları devreye girmektedir. Şayet hasım kuruluş bir dernekse, yoğun-bunaltıcı kontroller,  ani baskınlar, binada yasadışı suç unsurlarının bulunması, bunların basına sızdırılması ve kapatılması için dosyanın yargıya intikali gerçekleştirilmektedir. Şayet hasım kuruluş bir vakıfsa, yukarıdaki tüm işlemlere ek olarak, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün ve de Maliye Bakanlığı’nın kapatmaya kadar giden yoğun-bunaltıcı denetimleri sözkonusu olmaktadır.

Fethullahçı istihbaratçıların, hasım olarak nitelendirdikleri sivil toplum örgütlerine yönelik operasyonlardan aşağıya alınan iki örnek bile, başlıbaşına devletin kuşatılmışlığı hakkında bir fikir vermeye yeterlidir:

3.3.1.   SİVİL TOPLUM KURULUŞLARI BİRLİĞİ (S.T.K.B.)

Sivil Toplum Kuruluşları Birliği, İstanbul’da faaliyet gösteren 207 sivil toplum kuruluşunun, Cumhuriyet’in temel değerleri doğrultusunda oluşturdukları ortak bir platformdur. Tıpkı, halihazırdaki hükûmetin muhatap kabul ettiği “Emek Platformu” gibi.

Fethullahçı istihbaratçıların, bu demokratik platforma karşı çıkmalarının ve dağıtmaya kalkışmalarının temel nedeni, S.T.K.B.’nin, Fethullah Gülen ve yandaşları aleyhine kamuoyu oluşturma “suç”unu işlemiş olmalarıdır. Örneğin, platform, yayınladığı bildiriler, katıldığı TV programları ile kamuoyunun dikkatlerini yasadışı fethullahçı yapılanmasının devlet içindeki faaliyetlerine çekmiştir. Ancak, fethullahçıları asıl çileden çıkaran, S.T.K.B.’nin yayınladığı “Hocanın Okulları” adlı kitap olmuştur (83). 1998’de, A.B.D.’deki “zorunlu tedavisini”nin henüz başlangıcındaki Fethullah Gülen, avukatları vasıtasıyla platform aleyhine 5 milyar TL. tutarında manevi tazminat ile yayının toplatılması için dava açtırmıştır. İstanbul Fatih Asliye 2. Hukuk Mahkemesi’nin verdiği 1.5 milyar TL tutarındaki tazminat kararı, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi tarafından bozulmuştur (84).

Türkiye’de Fethullah Gülen’in talimatları gereğince “Adliye”de kadrolaşmaya çalışan, ancak yeterli güce ulaşamayan fethullahçılar, konuyu yasadışı yollarla çözümleme doğrultusunda kendi istihbaratçılarına havale etmişlerdir. İşte bu aşamada, S.T.K.B. aleyhine, sahte imzalı ya da imzasız  “ihbar” mektupları yağdırılmaya başlanmıştır: Örneğin, Emekli Savcı İsmail Öztekin imzasıyla, “tam adamına” yani dönemin İçişleri Bakanı Sadettin Tantan’a gönderilen mektup, “göreve geldiğiniz günden beri polis teşkilâtımızın üstün gayretleri ve hizmetleri her türlü övgüyü haketmektedir. Bu nedenle sizin şahsınızda bütün Polislerimizi yürekten kutluyorum” cümleleriyle başlamakta ve biraz aşağıda, “geçmişte Cumhuriyetin temelini dinamitleyen bir çok olaya karışmış kişilerin, bugün tam tersine Cumhuriyete sahip çıkıyor görünme gayretleri ve özellikle Cumhuriyetimizin korunması ile ilgili toplumsal hassasiyet gerektiren konularda en önde gözükme çabaları, kirli olan geçmişlerini örtmeye yönelik çamur atma kampanyası olmanın ötesine gitmemektedir” cümleleriyle esas maksat belirtildikten sonra, S.T.K.B.’nin kimi yurtsever yöneticilerine, asılsız isnat ve hakaretlerle saldırılmaktadır (85).

Emniyet Genel Müdürlüğü Dernekler Masası’na hitaben yazılmış tarihsiz bir başka  ihbar mektubunun altında, imza yerine “Eski STKB Üyesi Bir Dernek Başkanı” diye yazan kimliği belirsiz kişi, Platformun önde gelen isimlerinden Gülseven Yaşer, Haşmet Atahan, Eymen Sezerman, Prof.Dr. Bülent Berkarda, Prof.Dr. Türkan Saylan gibi kişilerin “öldürülme tehditlerine” maruz kaldığını iddia etmektedir. Halk deyimi ile “deli saçması” diye nitelendirilebilecek iddia ve isnatları içeren bu imzasız mektubun sahibi, “konuyu ilginize sunar, zarar görebileceğim düşüncesiyle ismimi veremeyeceğimden dolayı affınıza sığınırım” cümlesiyle mektubunu sonlandırmaktadır (86).

“... Ben güzel Türkiye’nin yararına bir çok aktiviteyi gerçekleştirmiş, hem bir derneğin hem de vakfın başkanı olarak, uzun zamandır devletin yetkili organlarının adeta gözlerinin içine baka baka her türlü yolsuzluk, hırsızlık ve zorbalıkların odağı haline gelmiş ve bünyesinde yaklaşık 300 tane dernek, vakıf ve girişimi barındıran Sivil Toplum Kuruluşları Birliği Girişiminden söz etmek istiyorum” cümleleriyle başlayan bir diğer ihbar mektubunda, S.T.K.B.’ni Dev-Genç, APO-PKK, Dünya Kiliseler Birliği ile ilişkilendiren (!) muhbir, Gülseven Yaşer, İlhan Baş, Engin Yurddaş, Türkan Saylan, Haşmet Atahan, Eymen Sezerman gibi isimleri ağır isnatlarla suçlamaktadır. Tabii bu muhbir de, gerçek ismini vermek yerine, “Eski STKB Girişimi Üyesi Dernek ve Vakıf Başkanı” notuyla yetinmektedir (87).

Şükran Önder imzası ile Cumhurbaşkanlığı’na gönderilen tarihsiz bir ihbar mektubunda, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği hakkında, akılalmaz iddialarda ve isnatlarda bulunulmaktadır (88).

Cengiz Oygür imzası ile yine Cumhurbaşkanlığı’na gönderilen 27.10.2000 tarihli ihbar mektubunda, Çağdaş Eğitim Vakfı ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği hakkında yolsuzluk iddialarında bulunulmaktadır: “Ben bu suistimalin sadece Vakıflar Bankası Etiler Şubesi’ndeki kısmına tanık oldum. Diğer bankalardaki hesaplarla nasıl oynadıklarını tam olarak bilmiyorum ama büyük bir vurgun olduğunu tahmin ediyorum. Bunun yanısıra bu vakıfların aynı şubede çok sayıda değişik isim ve kısaltmalarla trilyonlarca liralık hesaplar açtırdıkları ve bu hesaplara çoğunluğu yurtdışında bulunan yasadışı örgüt ve kuruluşlardan da bağış topladıklarını bizzat bir yetkiliden öğrendim” (89). Diğer taraftan, Vakıflar Bankası Etiler Şubesi’nden, yukarıdaki iddialarla ilgili olarak yapılan 16.5.2001 tarih ve 304 sayılı açıklamada, Çağdaş Eğitim Vakfı’na ait tüm parasal işlemlere ilişkin bilgiler verildikten sonra, muhbirin isnatları kesin biçimde reddedilmektedir: “Anılan dilekçede Vakfa ait trilyonlarca liralık hesapların üst düzey yöneticileri tarafından açıkça kimlik bilgileri belirtilmeden yakınları olarak bahsedilen kişilerce kullanıldıkları ve şube personelinin de bunu bildiği iddiasının, yukarıda belirtilen hesap durumları ve personelin bahsedilen türde bir tanıklığı olmadığından, gerçekdışı olduğu kanaatindeyiz. Bu tür olaylara değerli Vakfınızın ve Bankamızın adının asılsızca karıştırılmasını üzüntüyle kınamaktayız. Bilgilerinize arz ederiz” (90).

Çok sayıdaki imzasız ya da sahte imzalı ihbar dilekçesinin biri de, Celal Gökyay adını veren hayali bir şahsa aittir: “Sayın Emniyet Genel Müdürüm” diye başlayan ihbar dilekçesinde, yine Çağdaş Eğitim Vakfı ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği aleyhine, çok sayıda asılsız isnatta bulunulmaktadır: “... Yapılacak incelemelerden de anlaşılacağı gibi, yukarıda isimlerini açıkladığım kişilerin aile şecerelerine bakıldığında veya irtibatları deşifre edildiğinde, ifade etmeye çalıştığım ve sadece aysbergin görünen kısmına temas edebildiğim hususların ne derecede vahim boyutlarda olduğu anlaşılacaktır. Ayrıca, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Türkan Saylan’ın Dünya Kiliseler Birliği’nin Türkiye’deki faaliyetlerini yürüten Türkiye Korunmaya Muhtaç Çocuklar Vakfı aracılığıyla ülkemizdeki zeki ve nitelikli kimsesiz ve korunmaya muhtaç çocukları, Vaftiz Babası yaparak hristiyanlaştırmak istemekte, Dünya Kiliseler Birliği’nin görüş ve talimatları doğrultusunda hareket etmekte, özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerimizde, yöneticiliğini yaptığı dernek kanalıyla Dünya Kiliseler Birliği’nin de yönlendirmesiyle vatandaşlarımızın milli ve manevi duygularını rencide edici uygulamalara giderek Hristiyan Dünyasına hizmet edecek kadrolar oluşturmak için bu bölgelerdeki yoksul ve zeki kız öğrencileri seçip, bunlara burs vermek suretiyle Hristiyan annesi Reiman Hanımın vasiyetini yerine getirmektedir. Sayın Valim ... trilyonlar göz göre göre hem de devlet eliyle zimmetlere geçirilmektedir. Hristiyan dünyasına hizmet için sarfedilmektedir... Durumu takdirlerinize sunuyorum” (91). Bu ihbar dilekçesinin diğerlerinden farkı, ikamet adresinin belirtilmiş olmasıdır. Ne var ki, daha geniş ifadesini almak üzere, belirtilen adrese üç polis memuru görevlendirilmiştir. Yılmaz Doğan, Abdurrahman Kundakçı ve Abdülkadir Bozan adlarındaki polis memurları, verilen adrese gitmişler ve durumu şu tutanakla belirlemişlerdir: “17.11.2000 tarihinde Sayın İçişleri Bakanı Sadettin TANTAN’a hitaben Celal Gökyay isimli şahıs tarafından yazılan şikayet dilekçesinde, Kartaltepe Mahallesi Şirin Sokak 28/12-İstanbul adresinde ikamet ettiğini beyanla, adresinde yapılan araştırmada; Adı geçen şahsın hangi ilçede ikamet ettiğini açık olarak belirtmediği, ilimiz genelinde, Bakırköy, Bayrampaşa ve Küçükçekmece ilçelerinde Kartaltepe mahallelerinin bulunduğu, Küçükçekmece Kartaltepe Mahallesi adresinde Şirin Sokak üzerindeki çift rakamlı hanelerin (2) numaradan başlayıp (8) numarada son bulduğu, tek rakamlı hanelerin (3) numaradan başlayıp (17) numarada son bulduğu ve karşısının çıkmaz sokak olduğu, dilekçede belirtildiği gibi Şirin Sokak üzerinde 28/12 numaralı hanenin olmadığı, Şirin Sokakta ikamet edenlerden sorulduğunda adı geçen Celal Gökyay isimli şahsı da bu adreste tanıyan bulunmadığı adreste yapılan tahkikattan anlaşılmış olup, işbu tutanak tarafımızdan tanzimle altı birlikte imza altına alındı. 02.01.2001” (92). Emniyet, bu “delisaçması ve dayanaksız” iddia sahibinin hiç olmazsa adresini tahkik ederken; M.İ.T. bunu da yapmamış, İçişleri Bakanlığı’na gönderilen yazıda, müfterinin gerçek kimliğini araştırmaya lüzum görmeksizin, sözkonusu dayanaksız isnatların tevili yoluna gitmiştir (93). M.İ.T.’nın sözkonusu yazısı ile muhbirin dilekçesinin yer yer örtüşmesi, ister istemez bir takım kuşkuları da gündeme taşımıştır.

M.İ.T.’nın tarafsızlığına ilişkin kuşkular, hiç şüphesiz İçişleri Bakanlığı için de geçerli olmuştur. Örneğin, ihbar mektuplarının ve dilekçelerinin imza kontrolü yapılması, yasal bir zorunluluk olarak ortada iken, dönemin İçişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı M. Rasih Özbek tarafından İstanbul Valiliği’ne gönderilen 22.12.2000 tarih ve 296654 sayılı yazıda şöyle denilmiştir: “Cengiz Uygur ile Şükran Önder isimli şahıslar tarafından Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlık kanalıyla Bakanlığımıza intikal ettirilen Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ve Çağdaş Eğitim Vakfı hakkındaki şikayet dilekçeleri ilişikte gönderilmiştir. Bilgilerinizi, sözkonusu şikayet dilekçelerinde iddia edilen hususların araştırılarak incelenmesini; gerekli işlemlerin yapılmasını ve sonucundan 3071 sayılı Dilekçe Hakkının Kullanılmasına Dair Kanun hükümleri gereğince dilekçe sahiplerine ve Bakanlığımıza bilgi verilmesini rica ederim” (94).

Sözkonusu yazıya karşılık, S.T.K.B. dönem Başkanı ve Çağdaş Eğitim Vakfı Başkanı Gülseven Yaşer tarafından İçişleri Bakanlığı’na resmi bir yazı ile müracaat edilerek, Bakanlığın 3071 sayılı yasaya aykırı olarak hareket ettiği ve bunun suç olduğu vurgulanmıştır. Yazıda, işbirliği görüntüsünden rahatsızlık ifade edildikten sonra, polis kimliğini kullanarak psikolojik baskı uygulayan müritlerin yaptıklarına da dikkat çekilmiştir: “... Öte yandan gerici akımlara karşı tarafımızdan yürütülen mücadele o denli etkili olmaktadır ki, Vakıftan ayrılan personelin takibi ile üzerlerinde baskı uygulanması gayretlerine dahi girişilebilmektedir. Amaç, çalışmakta olan vakıf personelinin yıldırılarak gerici emellerinin engellenmesinin önüne geçilmesidir. Nitekim, İstanbul Valiliği’ne yapılan yazılı müracaat ertesinde tarafımıza bildirilen İl Emniyet Müdürlüğü’nün 12.04.2001 tarihli yanıtından öğrenildiğine göre, özel nedenlerle vakıftan yeni ayrılan eski bir çalışanın evine giderek ‘polis kimliği’ni gösteren ‘Ahmet Erten’ isimli şahsın İl Emniyet Müdürlüğü kadrosunda görevli olmadığı ve Müdürlük tarafından da bu amaçla hiçbir personelin görevlendirilmediği belirtilmiştir.... Yanıtta yer alan İl Emniyet Müdürlüğü kadrosunda bu şahsın görevli olmamasının ötesinde Emniyet Genel Müdürlüğü çapında gerekli araştırmanın yapılması, benzer kanun tanımazlıklara karşı gereken önlemin alınmasında önemli bir aşama olacaktır” (95).

S.T.K.B. adına yapılan tüm girişimler, tahmin edilebilen nedenlerden dolayı sonuçsuz kalmıştır. Örneğin, dönemin İçişleri Müsteşar Yardımcı M. Rasih Özbek, 3071 sayılı yasa ile ilgili tüm resmi uyarılara rağmen, İstanbul Valiliği’ne gönderdiği bir diğer yazıda, platforma bağlı 207 Sivil Toplum Kuruluşu arasından, özellikle fethullahçılara karşı mücadelede ön plana çıkanları işaret ederek, haklarında işlem yapılmasını istemiştir: “Emekli savcı İsmail ÖZTEKİN isimli, imzalı ve isimsiz ve imzasız olarak Bakanlığımıza intikal eden Sivil Toplum Kuruluşları Birliği (STKB) ile bu birliğin yöneticileri konumunda bulunan Çağdaş Eğitim Vakfı Başkanı Gülseven YAŞAR, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı Türkan SAYLAN, Atatürkçü Düşünce Derneği yöneticilerinden İlhan BAŞ, Dayanışma Derneği Başkanı Bülent BERKARDA, Demokratik İlkeler Derneği Başkanı Engin YURDDAŞ, Eymen SEZERMAN ve 68’liler Birliği Başkanı Haşmet ATAHAN hakkındaki şikayet dilekçelerinin birer örneği ilişikte gönderilmiştir. Şikayet dilekçelerinde belirtilen hususların incelenerek gerekli işlemin yapılmasını ve sonucundan ivedilikle Bakanlığımıza bilgi verilmesini rica ederim” (96). Müsteşar Yardımcısı M. Rasih Özbek tarafından İstanbul Valiliği’ne gönderilen bir başka yazıda, isimsiz-imzasız ya da sahte isim ve adresli ihbar mektuplarına ve şikayet dilekçelerine sahip çıkılırken, yazının altına kaydedilen bir notta, daha da ileri gidilmiştir: “Not: STKB İçişleri Bakanlığı’nca yasadışı (illegal) olarak kabul edilmiş. Bu nedenle; 13 İl Valiliğine İçişleri Bakanı (STKB’ye) üye dernek, vakıf vb. hakkında hem yönetici, hem de üyeler hakkında yasal işlem yapılması yönünde talimat vermiş. STKB’de illegal örgütlerle ilintili şahıslar varmış (bu şahıslar ayıklansın). Ayrıca; Maliye Bakanlığı müfettişleri önümüzdeki haftalarda STKB’ye üye dernek ve vakıfları denetleyecekmiş. Arz” (97). Aynı şekilde, İstanbul Vali Yardımcısı Osman Demir tarafından imzalanan, 22.01.2001 tarih ve 23457 sayılı bir başka yazıda da, “Ayrıca STKB adında yasal bir birlik olmadığından, konu hakkında ilgili Cumhuriyet Başsavcılıklarına suç duyurusunda bulunulmuştur” denilmiştir (98).

S.T.K.B.’nin dağıtılması operasyonunda, Cumhuriyet Başsavcılıkları, Emniyet, Maliye derken, Vakıflar Genel Müdürlüğü de devreye girmiştir. Örneğin, Vakıflar İstanbul Bölge Müdürlüğü tarafından Çağdaş Eğitim Vakfı Yönetim Kurulu Başkanlığı’na gönderilen bir yazıda, şu senaryoya yer verilmiştir: “Vakfınızın 68’liler Vakfı ile bir araya gelerek ‘Eğitim Hakkını Savunma Komitesi’ adı ile yasadışı bir yapılanmaya gittiğiniz duyumları alınmıştır. Her iki vakfın mevcut dosyalarındaki kuruluş senetleri ve değişiklik senetlerinin incelenmesinde böyle bir komite kurulabileceği hükmü bulunmamakla birlikte, söz konusu komitenin oluşturulması hususunda bir senet değişikliği talebiniz de bulunmamaktadır. Bu nedenle vakıf senedinizde yer alan hükümler dışında faaliyette bulunulmaması, aksi halde vakıf yöneticileri hakkında 903 sayılı yasanın ilgili maddeleri gereğince yasal işlem yapılacaktır” (99). Bu yazıya karşılık, adıgeçen vakıflar, böyle bir komitenin hiçbir zaman sözkonusu olmadığını bildirirken, Bölge Müdürlüğü’nün yasal yetkilerini aşarak örtülü tehdit girişiminde bulunmaya hakkının olmadığını yazılı olarak beyan etmişlerdir: “... Son zamanlarda Vakfımıza yönelik bir takım kim olduklarını dahi ifade etmekten uzak, arkalarında gerici güçlerin olduğu, sahte imza, isim ve adres bildiren kişilerin Vakıf hakkında gerçek dışı iddialarda bulundukları bilinmektedir. Böylece hem Vakfımız; hem sizler asılsız bazı iddialar yüzünden gereksiz yere meşgul edilmektedir” (100). Aynı şekilde, Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne gönderilen 29.05.2001 tarihli ve 128 sayılı yazıda ise, sahte imza, isim ve adres bildiren kişilere alet durumuna düşülmemesi; yasal gereklere uyulması; vakıfta tüm çalışmalarla ilgili hacimli bir denetim gerçekleştiren ve kendisini “Avukat&Mühendis” olarak tanıtan Selçuk Orhon adlı görevlinin, müfettiş kadrosunda olup olmadığının bildirilmesi istenilmiştir (101).

S.T.K.B.’nin yönetimindeki fethullah karşıtı dernek ve vakıflara karşı tüm bu “kontrol” ve “denetim”ler, 2000 yılının son aylarından itibaren daha da sıkılaştırılmıştır. Nedenine gelince, S.T.K.B. yöneticilerinden Çağdaş Eğitim Vakfı Başkanı Gülseven Yaşer ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı Prof.Dr. Türkan Saylan, Fethullah Gülen Davasının görüldüğü Ankara 2 No.lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nden müdahillik isteminde bulunmuşlardır (102).

S.T.K.B.’nin dağıtılarak etkisizleştirilmesi sürecinde, konu T.B.M.M.’ne de taşınmıştır. Örneğin, Karaman Milletvekili Zeki Ünal, 24.10.2000’de dönemin İçişleri Bakanı Sadettin Tantan tarafından yazılı cevaplandırılması talebini içeren bir soru önergesi vermiştir:

 “Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, Doğu ve Güneydoğu’da ilköğretimin 6, 7 ve 8. sınıfları ile Lise 1. sınıfta okuyan kız öğrencilere, yılda 100 milyon lira karşılıksız burs vereceğini taahhüt ederek: ‘İlköğretimin 6., 7., 8. ya da 9. sınıflarında okuyan kız öğrenci olması, liseyi bitirene kadar okuma isteği olması, bursu alacak kız öğrencinin annesi artık doğurmayıp, doğumu engelleyen bir yöntem uyguladığını sağlık ocağından belgelemesi, Ziraat Bankasından hesap açtırılırken numarasının ilgili derneğe verilmesi’ gibi şartlar ileri sürülmektedir.

Sorularım şunlardır:

1.       Doğu ve Güneydoğu gibi duyarlı bir bölgede öğrencilere, bir dernek tarafından, burs verme adına, öğrenci ailelerinin özel hayatlarına müdahale anlamına gelecek bir talepte bulunulmasını doğru buluyor musunuz? Bu durum, bölge halkında bir huzursuzluğa sebep teşkil etmez mi? Toplumda gerginliğe neden olabilecek bu tür faaliyetler ve açıklamalar dernek yasasına aykırı değil midir? Aykırı ise, ilgililer hakkında ne gibi bir işlem yapılacaktır?

2.        Burs verme şartları arasında, özellikle İmam Hatip Okulu Lisesi öğrencisi olmayacak şartı, toplumda dini bir ayrımcılık yapıldığı anlayışını doğurmaz mı ve eğitimdeki fırsat eşitliği ilkesini ihlal etmez mi? Bu da yasalara göre suç değil midir?” (103).

Bu önerge sonrasında, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ne -yasal izinle- baskınlar yapılmış ve tüm evraklara elkonarak “açık” aranmıştır. Ardından da konu yargıya intikal ettirilmiştir. Basında, konu ile ilgili olarak, İstanbul Emniyet Müdürlüğü bünyesinde, sırf Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ni pasifize etmeye yönelik özel bir birim oluşturulduğuna  ilişkin haberler yer almıştır.

Yukarıdaki soru önergesinin ardından, bu defa Samsun Milletvekili Musa Uzunkaya’nın, Başbakan Bülent ECEVİT’in cevaplaması istemli soru önergesi T.B.M.M. Başkanlığı’na sunulmuştur:

1.         “Sivil Toplum Kuruluşları Birliği (STKB) kuruluşu ve faaliyetleri itibariyle yasalara ve hukuki mevzuata uygun bir kuruluş mudur? STKB’nin kuruluşuna hangi kişi ya da kurumlarca müsaade edilmiştir? Birlik ve üye örgütler en son ne zaman ve hangi mercii tarafından mali ve diğer faaliyetleri yönünden denetlenmiştir?

2.         Bu örgütün Dünya Kiliseler Birliği (DKB) ve Ermeni-Rum lobilerinden20 milyar lira yardım aldığı iddiaları doğru mudur?Birlik bu parayı nerede ve ne şekilde sarfetmiştir?

3.         Geçtiğimiz günlerde gerçekleşen CIA Ortadoğu Masası Şefi Mark Parris ile STKB yöneticileri devletin bilgisi dahilinde mi görüşmüşlerdir?Bu görüşmede hangi konular ele alınmıştır?

4.         Çağdaş Eğitim Vakfı Başkanı Gülseven Yaşer hangi sıfatla ve yetki ile STKB başkanlığını yürütmektedir?

5.         Çağdaş Yaşamı Destekleme Vakfı yönetim kurulu üyesi Prof.Dr. Türkan Saylan’ın Dünya Kiliseler Birliğinin himayesinde Türkiye Korunmaya Muhtaç Çocuklar Vakfı aracılığıyla hristiyanlaştırma propagandası yaptığı ve bu amaçla özellikle Doğu ve Güneydoğulu yoksul ve zeki kız öğrencilere burs verdiği iddiaları doğru mudur?

6.         Vakfın burs verdiği kız ve erkek öğrenci sayısı nedir? Burs alan öğrenciler içinde hristiyanlığı resmen kabul eden ve bu amaçla İslâm dininden çıkmak için müracaat eden öğrenciler olmuş mudur?

7.         Vakıf Başkanı Türkan SAYLAN’ın annesinin Limina Raiman adlı bir hristiyan olduğu ve Kiliseler Birliği tarafından görevlendirilerek 1980 yılında Türkiye’ye gönderildiği yönündeki bilgiler doğru mudur?

8.         Dünya Kiliseler Birliği Türkiye Temsilcisi olduğu iddia edilen Ameniel Bağdaş’ın organize ettiği ve STKB üyesi örgüt mensuplarının iştirak ettiği iddia edilen mutat toplantılar devletin bilgisi dahilinde mi yapılmaktadır? Bu toplantılarda ülke menfaatleri aleyhine konuşmalar ve kararlar alındığı doğru mudur?

9.         Yasadışı olduğu iddia edilen Sivil Toplum Kuruluşları Birliği üyesi, 68’liler Birliği Vakfı, Helsinki Yurttaşlar derneği, Çağdaş Eğitim Vakfı, Uluslar arası Sanayi ve İşadamları Derneği gibi örgütler yakın geçmişte yaşanan deprem felaketi nedeniyle topladıkları ve dağıttıkları yardım miktarı ne kadardır? Bu yardımların dağıtımında Dünya Kiliseler Birliğinin etkisi ve yönlendirmesi olmuş mudur?

10.      Aynı binada faaliyet gösteren Kitab-ı Mukaddes Şirketi, Amerikan Board Heyeti ve Sağlık Eğitim Vakfının kendi aralarında bu örgütler ile Dünya Kiliseler Birliği arasında organik bir bağ mevcut mudur?

11.      STKB yöneticilerinin ‘Biz gücümüzü derin devletten alıyoruz’ şeklinde bir beyanları olmuş mudur? Olmuşsa resmi makamların bu kuruluş hakkında aynı yönde kabulleri sözkonusu mudur?

12.      Türkiye’de faaliyet gösteren vakıf, dernek, şirket, oda, sendika gibi kuruluşlar hangi şartlarda biraraya gelip bir üst örgüt oluşturabilirler? Yukarıda sözü edilen örgütlerin yönetim kadrolarında geçmişte ağır hapis cezası almış ya da terör örgütleri ile ilişkisi bulunanlar var mıdır? Varsa bu şahıslara rağmen sözkonusu örgüt faaliyetlerine nasıl müsaade edilmektedir?” (104).

Bu önergeye, Başbakan Bülent Ecevit’in yerine İçişleri Bakanı Kazım Yücelen’in vermiş olduğu yanıtın, istihbarat tekniğine, politikacı etiğine, devlet adamı  ciddiyetine uygun olup olmadığı ayrı bir tartışma konusudur (105). Kesin olan şu ki, Yücelen’in, bilerek ya da bilmeyerek, oyuna getirildiği izlenimi doğmuştur. İçişleri Bakanı ile STKB yöneticileri arasında, makam odasında cereyan eden “tatsız” görüşmeden de hiçbir sonuç çıkmamıştır (106). Başta Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği olmak üzere, pekçok sivil toplum kuruluşu, fethullahçılarla uğraştıklarına “pişman” edilerek mücadele platformundan çekilmişlerdir. Sonuçta, S.T.K.B. DAĞILMIŞTIR (107). STKB’nin dağıtılması ve kimi sivil toplum kuruluşlarının bir daha asla fethullahçılarla mücadele edemeyecek konuma getirilmesi, fethullahçı istihbaratçıların planlı istihbarat faaliyetlerinin kusursuz bir örneğini oluşturmuştur.  

 

 

 

3.4.   “ADLİYE”DE YÜRÜTÜLEN OPERASYONLAR

Fethullah Gülen’in gerek yazdıklarından ve gerekse görüntülü konuşmalarından, müritlerine  “Adliye”de kadrolaşmayı hedef gösterdiği bilinmektedir. Fethullahçıların “Adliye”ye ilk sızma girişimleri, CHP-MSP koalisyonu dönemine kadar gitmektedir. 12 Eylül sonrasında, “Adliye”deki  kadrolaşma çabaları sonucunda, yargı mensupları arasında “gümüş yüzüklü” olarak adlandırılan bir grubun giderek güç kazandığı kaydedilmektedir. Örneğin, istihbarat birimlerince hazırlanan ve Basına da yansıyan bir raporda, “ADALET Bakanlığı’nda 250 kadar irticacı ve bölücü personel bulunduğu” örneklendirilerek belirtilmiştir (128). Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu ise, Fethullah Gülen cemaatinin devletin bütün kurumlarına olduğu gibi yargıya da sızdığını vurgularken, T.S.K.’nin geçen Yüksek Askeri Şura’da (YAŞ) 11 Fethullahçıyı ordudan attığına dikkat çekmiştir. Kıvrıkoğlu’nun ardından, dönemin Danıştay Başkanı Erol Çırakman’ın aynı konudaki açıklamaları, kamuoyunda şok etkisi yaratmıştır:

“Yargının içinde de Fethullahçılar var. Bu konuda duyumlar var. Bir dönem hâkim ve savcı alımında tarikatların etkili olduğu söyleniyor. İdari yargıda da Fethullahçıların olduğu yönünde duyumlar var. Yine bir dönem hâkimlik ve savcılık mesleği istihdam alanı olarak kullanıldı. Söylediğim gibi 100 hâkim alınacak, dendi, sonradan bu sayı 350’ye çıkarıldı. Bir dönem mülkiye ve hukuk mezunu imam hatip lisesi kökenliler, kaymakam ve hâkim oldu. Bunlardan hâlâ görevde olanlar var. Hâkim ve savcı alımında çok titiz davranmak gerekir. Yargıya kaliteli, bilgili, yetişmiş kişilerin alınması gerekir. Marjinal yapıda kişiler alınamaz. İdeal hâkimler ancak parlak insanlardan oluşabilir. Belli görüşe angaje olmuş kişiler, hâkim ve savcı alınamaz. İmam hatipte verilen bilgiler İslam Dini’ne ilişkindir. Din dogmalara dayanır. Oysa yargı dogmalara değil, normlara dayanır. Hâkim ve savcı olmak için demokratik ve açık fikirli olmak gerekir. Aksine kişiler yargıyı zayıflatır.

Ben kendim değil, çocuklarımız için endişe ediyorum. İrtica yargıda en hafif şekliyle var. Ağır şekli bürokraside var. İrtica ile mücadele yasalarını bir an önce çıkartmak şart. Bu konu Türkiye’nin meselesi. Sadece yargının meselesi değil. Elbirliği ile herkes birşey yapacak. Yargı mensupları daha çok şey yapacak. Türkiye yargısına olan güveni bu şekilde zedelemek doğru değil ama olanları saklamak daha tehlikeli.

Bu gruplar planlı ve programlı hareket ettiler. En parlak, seçkin ve çalışkan öğrencileri Mülkiye’ye, Hukuk’a gönderdiler. Bunlar hâkim, savcı, kaymakam oldular. Polis oldular. Hatta en dirençli yer olan askerlerin arasına bile sızdılar. Nasıl RP’li birinin Adalet Bakanı olduğu yere sızmasınlar. En güç temizlenecek yer yargıdır. Çünkü hâkime bir dokunulmazlık tanımışızdır ki; somut bir kanıt olmadan ceza bile veremezsiniz. Ancak, bir kaymakam hakkında eşi türbanlı diye işlem yapılabilir. Atatürk, Cumhuriyet’in hâkimlerini yetiştirmek için Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni kurdu. Cumhuriyet’in kanunlarını uygulamaları için yetiştirildiler. O zaman Türkiye geçiş dönemindeydi ve şeriata şartlanmış kafalarla hukuk egemen kılınamazdı. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri Avrupa’nın laik yapısını benimsemiş, hukuk sistemini de buna göre kurmuştur. Laik sistem, aklın hâkim olduğu bir sistemdir. Düşün ki bunu benimsemeyen, şeriata inanan bir hâkim... Düşüncesi bile hafakanların basmasına neden oluyor. Bunları ayıklamak çok zor. Son çıkarılmak istenen kanun hükmünde kararname ile bile zor. Çünkü müfettişler, iddialar ve duyumlar üzerine harekete geçecek. Konuyu, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun önüne götürecek. Kurul, maddi delillere bakacak. Yeterli görecek mi? O kadar kolay değil” (129).

Çırakman’ın açıklamalarına en önemli destek, dönemin Barolar Birliği Başkanı Prof.Dr. Eralp Özgen’den gelmiştir:

“Barolar Birliği Başkanı Eralp Özgen, 312’nci maddenin kaldırılmasını isteyenleri, ‘Demokrasiye değil, şeriatçı diktatörlüğe hizmet etmekle’ suçladı. Özgen, ‘ülkemizde irtica tehlikesi hâlâ sürmektedir’ dedi.

Adli Yıl açılışında Yargıtay Başkanı Sami Selçuk’tan sonra kürsüye gelen Türkiye Barolar Birliği Başkanı Eralp Özgen, irticaya değinilmemesini çok sert ifadelerle eleştirdi. Özgen, Başkan selçuk’un geçen yıl ‘meşruiyetini kaybettiğini’ ileri sürdüğü 1982 Anayasası’nı bu yıl da hedef alması ve irtica propagandası yapanların cezalandırıldığı TCK’nın 312. maddesinin kaldırılmasını istemesi üzerine patladı. Özgen isim vermeden Selçuk’u kastederek, ‘Bu düşünceleri ileri sürenler bilmelidirler ki; demokrasiye değil, şeriatçı bir diktatörlüğe hizmet etmektedirler. Demokrasi, demokrasiyi yok etme özgürlüğünü içermez’ dedi.

... Özgen, Fethullah Gülen’in tutuklanmasına üzüldüğünü söyleyen Ecevit’i ise eleştirdi. Özgen, Ecevit’in, ‘Yargıda aklanacağını umuyorum’ sözleri için, ‘İrtica ile mücadelede siyasi iradenin yetersizliğinin belirtmesi yanında Anayasa’nın 138. maddesine aykırı olarak yargıya etki olasılığını da içinde taşımaktadır’ yorumunda bulundu. Salonda bir yargı mensubu, ‘Çok doğru’ diye seslenirken, Özgen’in sert konuşmasını törene katılan askeri hâkimler de alkışladı. Özgen, konuşmasında Ecevit’in yanısıra hükûmeti de eleştirdi. Özgen, ‘Koalisyon hükûmetinin, parlamentoda gerekli çoğunluğa sahip olmasına rağmen, irtica ile mücadeleyi öngören yasa tasarılarını komisyonlarda görüşülmeden bekletilmesi, irtica ile mücadele için gerekli siyasi iradenin yeterli olmadığını göstermektedir’ dedi” (130).

Yargıya sızan fethullahçı-şeriatçı kadrolar konusunda başlayan tartışmalara, dönemin Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) Başkanvekili Ergül Güryel de katılmıştır:

“Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Başkanvekili Ergül Güryel, Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun ‘irticacılar yargıya da sızdı’ suçlamasına yanıt verdi ve ‘Hakimler arasından irticacı da çıkar, bölücü de’ dedi. Hakimlik ve savcılık mesleğine seçilecek adayların mülakat sınavının, Adalet Bakanı’nın emrinde çalışan bürokratlardan oluşan bir heyet tarafından yapıldığını belirten Güryel, ‘Bunun sonucunda yargı siyasallaşıyor. Bakan hangi siyasi görüşteyse sınavı o görüşe sahip adaylar kazanıyor’ dedi. Mülakat sınavlarının bir çoğunda hangi adayın sınavı kazanacağının önceden belirlendiğini de ifade eden Güryel, SABAH’a yaptığı açıklamada şunları söyledi: ‘Sınavı kazanmanın kriteri başarı olmadığı için mesleği gerçekten hak eden bir çok aday mülakat sınavında eleniyor. Siyasi görüşleri sayesinde sınavı kazanan kişilerin bir çoğunun güvenlik soruşturmaları ise sağlıklı yapılmıyor. Bunun sonucu yaşam tarzını tanımadığımız, Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlılığı ve ülkenin bölünmez bütünlüğü konusundaki düşüncelerini bilmediğimiz kişiler, hakim ve savcı cüppesi giyerek kürsüye çıkıyorlar. Bu yöntemle mesleğe kabul edilen hakim ve savcılar arasında irticacı da çıkar, bölücü de” (131).

Bu tartışmaların gündemde olduğu dönemde, “T.B.M.M.’nde 107 Fethullahçı milletvekili” olduğu önesürülürken (132), Cumhurbaşkanı Sezer’in, Valiler Kararnamesi hakkında dönemin Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan’a, “Eğer irtica ile mücadele bu kadar önemliyse, siz de irticaya bu kadar karşıysanız, o zaman valiler kararnamesini bana getirmemeniz gerekirdi. Çünkü bu valiler arasında Fethullahçılar var” dediği, Basında yer bulmuştur (133).

Fethullahçıların yargıdaki en önemli stratejik hedefi, “hasım”larını susturmada, caydırmada, maddi anlamda korkutup köşeye sıkıştırmada, çok yönlü etkisizleştirmede kilit olarak değerlendirdikleri ve bu anlamda en çok işlerinin düştüğü Yargıtay 4. Hukuk Dairesi olmuştur. Gerek 4. Hukuk Dairesi’nde ve gerekse Hukuk Genel Kurulu’nda yer alan üyelerin laik hukuk sisteminden yana çoğunluğu oluşturmaları, fethullahçılar için bir talihsizlik olduğu kadar, Cumhuriyet rejimi açısından da bir şans olarak  nitelendirilmelidir. Normali de budur. Zira, hiçbir onurlu hakim ve savcı, fethullahçılarla, fethullahçılara karşı mücadele verenler arasında “tarafsız” konumunda yer alamaz. Nedenine gelince, hakim ve savcılar, laik hukuk sisteminden, kamu düzeninin korunmasından, Atatürk ilke ve devrimlerinin sürekliliğinden taraftır. Hatırlanacağı üzere, şeriatçı TV kanalları dışında hemen tüm TV kanallarında teşhir edilen bir kasedinde, müritlerine hitaben tavsiyelerde bulunan Fethullah Gülen, Türkiye’deki tüm yargı mensuplarına yapılabilecek en ağır hakaret suçunu işlemiştir:

“... Belki bizim aczimiz bu yani orada icabında Mahkemenin altını üstüne getireceksin, avucuna alacaksın, arkadaşlara diyorum ki ben bin döktürecektim, belki geriye biri dönecek. Bu dershaneleri üstad destekleriz yani, bir milyar vereceksiniz, 10 milyon tazminat davası alacaksınız. Önemli olan mahkûm ettirmektir yani, Avukat da kiralayacaksınız, HÂKİM DE KİRALAYACAKSINIZ...” (134).

Türkiye’de hâl⠓kadı”lık sisteminin özlemini çeken, hâkimleri “kiralanacak bir meta” olarak gören ve nitelendiren benzeri şeriatçı sapkınlara karşı, Büyük Atatürk, 9 Ekim 1925'de, sanki bugünü görerek, Cumhuriyet Savcılarına şöyle sesleniyordu:

 "Her uygar ve çağdaş devlette olduğu gibi, Türkiye Cumhuriyeti Adliyesi'nde de, Cumhuriyet Savcılarını yüksek ve son derece önemli bir görev ve makamın temsilcileri olmak üzere tanırım. Devrim savcılarının, kendilerine verilen bu büyük görevin önemine uygun olarak gayretli ve çalışkan olmaları konusunu, adliyemizin başarı ve üstünlüğünün en önemli etkenlerinden sayarım. Laik Türk Devrimi, çağımızın uluslara yaşama ve yükselme yeteneği veren en son ve en uygar ilkelerin bir ifadesi ve Türk Ulusu'nun büyük fedakârlıklarıyla sürdürülen ve kazanılan büyük mücadelenin eseridir. Devrimlerin gerçekleşmesi, kararları ve kanunlarıyla, ulusal irade ve ulusal egemenliğin bir görünümü; bütünü itibarıyla da Türk Ulusu'nun bütün haklarıdır. Devrimlerin her biri, ulusun emeği ve hakkı ile gerçekleşmiştir. Cumhuriyet Savcılarımızın, DEVRİM GEREKLERİ ETRAFINDA, EN KISKANÇ VE UZAKLARI GÖREN HASSAS NÖBETÇİLER OLMALARINI, ASIL GÖREVLERİNDEN SAYARIM.... YÜKSEK AMACA YÖNELİK HERHANGİ BİR SUİKAST FAİLİNİN DURMAKSIZIN KOVUŞTURULMASI VE KOVUŞTURMANIN, ULUSUN BÜTÜN HAKLARI TATMİN VE TAZMİN EDİLİNCEYE KADAR, HAKİM ÖNÜNDE DE KAYGI VE ISRARLA SÜRDÜRÜLMESİNİ VE SONUÇLANDIRILMASINI İSTERİM.... YAKIN TARİHİMİZDE VE ESKİ ZAMANLARDA, DİNLERİN; ZORBA HÜKÜMDARLARIN, RAHİPLER VE ÇIKAR SAĞLIYANLARIN ELİNDE BİR BASKI ARACI OLMASI GİBİ, ÇAĞIMIZDA KESİNLİKLE İZİN VERİLEMEZ VE HOŞ GÖRÜLEMEZ. DEVRİME KARŞI KOYAN MUHALEFETİN ÖZGÜRLÜKTEN VE YASADAN YARARLANMAYA HAKKI YOKTUR. BİREYİN DEĞİL, BİREYLERİN TAMAMINI İFADE EDEN TOPLUMUN VE DEVLETİN YARARI,  HER DÜŞÜNCE  VE KAYGIDAN ÖNCE GELMELİDİR. SINIRSIZ BİREYSEL ÖZGÜRLÜK VE KİŞİSEL ÇIKAR PEŞİNDE OLANLAR, KENDİ EMELLERİNİ, ÇIKARLARINI ULUSUN YÜKSEK ÇIKARLARI VE ÖZGÜRLÜĞÜNDEN ÜSTÜN TUTANLARDIR. SINIRSIZ KİŞİSEL ÖZGÜRLÜKLER, KİŞİSEL ÇIKARLAR, UYGAR VE DÜZENLİ TOPLUMLARI, DEVLETLERİ YIKARAK ANARŞİYİ VE ÇOĞUNLUKLA DA ZORBALIĞI YARATIR..."

  İnsanın aklına ister istemez gelir, Atatürk'ün Cumhuriyet Savcısı olma özelliğine, cesaretine, iradesine, kararlılığına, aydınlığına sahip kaç hukukçu var, ülkemizde?!.  İşte bunun için Fethullah Gülen, müritlerine hedef gösteriyor: "Mülkiyede ve Adliyede kadrolaşın!.." Cumhuriyet Savcıları'nın büyüteç altına alınması; sadece müritlerin değil, tarafsızlık (!) adına görevini yapmayarak sessiz kalanların, Cumhuriyete ihanete sırtını dönenlerin de ayıklanmasını gerekli ve öncelikli kılmaktadır. Diğer taraftan, Atatürk’ün Cumhuriyet Savcısı olma onurunu üzerinde taşımak, günümüzde çok yönlü saldırı ve iftiraya maruz kalma riskini de beraberinde getirmektedir. Örneğin, Yargıtay’ın son iki dönemdeki Cumhuriyet Başsavcıları Vural Savaş ve Sabih Kanadoğlu, özellikle şeriatçı, ikinci cumhuriyetçi ve bölücü odakların boy hedefi olma onurunu ve kaderini paylaşmışlardır. Aynı şekilde, Adli yılın açılışı sırasında, “Bugün bir tarikat lideri, hayali ihracatçılar, banka soyguncuları gibi Amerika’da yaşıyor. Bu, geçmişte Humeyni olayında görüldüğü gibi, ABD’nin çıkarları doğrultusunda yönlendirilip Türkiye’ye gönderilirse bunun hesabını kim verecek? Bunun Humeyni gibi geri gönderilmeyeceğini kim kestirebilir? Bir tarikat lideri için bu bir açılımdır, diyerek hoşgörüye sığınılmasından endişe ediyorum” diyen Zonguldak Cumhuriyet Başsavcısı Hayati Önder, dünyanın hemen her yerine dağılmış örgütlü fethullahçı müritlerin çirkin protestolarına maruz kalmıştır.

Cumhuriyet Tarihimizde, hırsızların, hortumcuların, rüşvetçilerin, bölücülerin, Batı destekli terör örgütlerinin, işbirlikçi politikacıların ama en çok da fethullahçıların hedefi konumundaki isim, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı Nuh Mete Yüksel olmuştur. Yüksel, özellikle son dönemde, halk deyimi ile “kifayetsiz-muhteris” kimi siyasilerin marifetiyle Adalet Bakanlığı’nca en çok soruşturma açtırılan, şeriatçı basında adından en çok bahsedilen Cumhuriyet Savcısı olmuştur. Atatürk’ün Cumhuriyet Savcısı olmanın çok zor olduğu, zaten bilenlerce takdir edilmektedir. Nuh Mete Yüksel aleyhine yürütülen kampanyalar, O’nun mesleki gurur ve onuruna, kişilik haklarına, hatta ailesine yönelmiştir. Bu kampanyalara, Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk de, dolaylı destek verme konumuna düşürülmüştür. Nasıl mı? İşte, bu konuda kanaat oluşturmaya yetecek sadece bir tek örnek!..

Aynı zamanda Ankara 2 Nolu DGM’de görülen Fethullah Gülen davasının da savcılığını yürüten Nuh Mete Yüksel’i korkutma ve yıldırma girişimlerinin sonuç vermemesi üzerine, fethullahçı istihbaratçılar, Cumhuriyet Tarihimizde ilk defa bir hukuk adamına yönelik planlı operasyon gerçekleştirmişlerdir. Bu operasyonun ilk adımında, Yeni Şafak gazetesinde, Nuh Mete Yüksel’e ait olduğu iddia edilen meçhul bir kasetten söz edilmiştir. Ardından, aynı gazetenin yazarlarından Fehmi Koru, sakil bir pişkinlikle, “Böyle bir kargaşada DGM Savcısı Nuh Mete Yüksel’in örgüte –fethullahçılara (N.H.)- hiç bulaşmadığına inanmak çok güç; hem de malûm, yarın öbürgün , biri çıkar da, ‘Nuh Mete de...’ derse, inanın hiç şaşırmayacağım” mesajını vermiştir  (135). Daha sonra da, bu kaset. Nuh Mete Yüksel’e kargo yoluyla gönderilerek, telefonla da şantaj girişiminde bulunulmuştur. Şantaj haberi, ilk kez Star gazetesinde, Saygı Öztürk tarafından köşeyazısında -isim vermeksizin- kamuoyuna duyurulmuştur. İşte, malûm kasedin, kimi polis memurları tarafından Çağdaş Eğitim Vakfı’nın kasasından “elleriyle koymuş gibi” bulunuvermesiyle, şantaj aşamasından, “tasfiye” aşamasına geçilmiştir. “Tasfiye” aşamasında devreye dolaylı sokulan, yönlendirilen isim, Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk olmuştur. Türkiye’de “şartlı salıverme” kapsamında onbinlerce kaatilin, gaspçının, saldırganın, tecavüzcünün, sahtekârın aramızda ellerini kollarını sallayarak dolaşmasının siyasal ve bürokratik müsebbiblerinden biri olan Adalet Bakanı, suçlulara gösterdiği “hamilik” yaklaşımını, Nuh Mete Yüksel için göstermekten kesin bir biçimde kaçınmıştır. İşte, Milliyet yazarı Tuncay Özkan’ın bu çifte standarda haklı tepkisi:

“... Şimdi Nuh Mete Yüksel ile ilgili açıklamasını hayretle okudum. Keşke susmayı başarsaymış. O şantaj amaçlı kaset kendilerine de ulaşmış. Ne yapmış kendileri, işi hemen Teftiş Kurulu’na havale etmişler. Ben onun yerinde olsam, ikide bir açtığı soruşturmalarda makamıma çağırıp öyle değil böyle olmalı diye fikir beyan ettiğim savcıyı arar, ‘Biz hukukçumuzu şantaja, montaja, konploya, kumpasa, ayak oyunlarına yedirmeyiz. Gerçeği buluruz, çıkartırız. Siz adil yargılama görevinize devam edin. Özel yaşamları bu kadar ucuz harcanacak duruma düşürmeyiz’ derdim. Kumpasın arkasını arardım.

Bakan Bey ne yapmış? Kasedi almış. Büyük olasılıkla izlemiş (çünkü bir yargı beyanı var) ve diyor ki: ‘Kaset bize de iletildi. İddiaların incelenmesi için Teftiş Kurulu Başkanlığı’na havale ettik. Biz de gerçeklerin ortaya çıkmasını bekleyeceğiz. Diliyorum ki montaj olsun’.

İyi de Sayın Bakan, tutun ki bu kaset montaj ya da değil! Ne olacak yani? Ne fark eder?

Bir savcının veya siyasetçinin veya herhangi bir bürokratın şantaj amaçlı böylesi bir olayda harcanması mı gerekiyor? Şantajı yapanlar değil de özel yaşamının gizi şantajla, montajla ortaya dökülmek istenen savcı veya herhangi biri mi suçlu olacak? Yazıktır... Bu anlayış Türkiye’yi bitirir. Buna Adalet Bakanı veya adalet mekanizması, hukukçular prim verirse, hepimizin evlerine gizli kamera koyar bu şantaj çeteleri, yatak odalarımızı teşhire başlar. Bu alçaklığı, pespayeliği, belden aşağı vurmayı haklı çıkartacak bir tek sözü dahi hiçbir hukukçu veya siyasetçiye yakıştıramam.

‘Diliyorum ki kaset montaj olsun’ ne demek Sayın Türk? Kasedi izleyince başka bir kanıya mı kapıldınız? Size başka bir bilgi mi ulaştı? Size bu kaset nasıl geldi? Kimler getirdi? Bu kasedi kim çekmiş?Nasıl çekmiş? Nasıl üretmiş? Niye üretmiş? Niye Nuh Mete Yüksel? Neden şantaj? Niye size yollanmış?Neden bu kadar oyun? Nedir bunca komplonun sebebi? Bunları hiç düşündünüz mü?

... Size, tanıdığım Hikmet Sami Türk’e bu açıklamaları, tavrı, tutumu hiç yakıştıramadım. Ben sizin hukukçu kimliğinizi, insan özelliğinizi kinden, intikamdan, hırstan arınmış bulurdum. Yanıldım mı yoksa Sayın Türk? Yoksa siz hâlâ o eski fezlekenin (Sayın Hüsamettin Özkan ile ilgili Halk Bankası fezlekesi) intikamını alma umudunda mısınız? Şantajcılar bunu bildikleri için mi kaset size iletildi yoksa? Bakanlığınızın verdiği kınama cezası yetmez mi sizce?

... Türkiye’deki bütün savcıları. Yargıçları, avukatları, baroları, hukukçuları, adalet adamlarını, sivil toplum örgütlerini, siyasetçileri özel yaşam teşhirine, şantaja karşı durmaya çağırıyorum. Gizli kaydedilen ses kasetleri orda burda yayımlanan herkes buna karşı sesini yükseltmeli. Nuh Mete Yüksel’i sevsin sevmesin, yaptıklarını beğensin beğenmesin özel yaşama saygı gereği, şantaja, montaja, tehdide hukuku etkileme çabasına karşı olma inancıyla insanların bu olayda şantajcılara karşı saf tutmaları gerekiyor. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, Nuh Mete Yüksel’e karşı girişilen bu alçak saldırıyı kendisine yapılmış saymalıdır. Bu tuzak ve şantaj ters çevrilip hazırlayanların suratına bir tokat gibi, bir boş eldiven gibi vurulmalıdır. Bu yapılırsa Türkiye’de bundan sonra hiç kimse şantajcılıkla hukuku veya bir başka kurumu ve kişiyi etkisizleştirme acizliğini göstermeye kalkamayacaktır.

Şimdi bir Türkiye Cumhuriyet Başsavcılığı Kurumu olsaydı, bu şantajı yapanlar saklanacak delik arardı. Ama ne yazık ki, hâlâ bu kurum yok ve savcılar sahipsiz” (136).

Tuncay Özkan, tespitleri ile, Türk Hukuk sisteminin en önemli zaafına işaret etmiştir. Gerçekten de, kimi siyasiler ve de bürokratlar, “emir kulu” gibi gördükleri Cumhuriyet Savcıları’na karşı, işlerine gelmediğinde yaptırım uygulamayı, cezalandırmayı, bir “güç gösterisi” olarak değerlendirmektedirler. Genel Kurmay Başkanı Orgeneral  Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun yargıya sızan fetuhullahçılarla ilgili değerlendirmeleri sonrasında, bu konuda tipik bir örnek yaşanmıştır. İçişleri Bakanlığı genelgesi çerçevesinde Ankara Valiliği, Vural Savaş’ın yanısıra, Fethullah Gülen davasının görüldüğü Ankara 2 Nolu DGM Başkanı Hüseyin Eken’in, aynı Mahkemenin üyesi Mehmet Maraş’ın ve Savcı  Nuh Mete Yüksel’in  koruma amaçlı araçlarını geri istemiştir. Oysa, 1999’da toplam 406.260 litre yakıt tüketen araçlardan Turgut Yılmaz, Özer Çiller, Semra Özal ve daha nicelerine tahsis edilmiş olanlar için geri isteme sözkonusu olmuş mudur? Örneğin, Mehmet Ağar’a 6, Tansu Çiller’e 5, Ünal Erkan’a 4, Abdülkadir Aksu ile Murat Başesgioğlu’na 3’er  araç tahsis edilmiştir. Bu kişilere, size  1 araç da çok, denilmiş midir?

Saygı Öztürk, Nuh Mete Yüksel’e de gönderilen şantaj kasedi ile ilgili gelişmeleri Star gazetesindeki köşe yazısında ele alırken, konu ile ilgili yargı kararıyla birlikte, Jandarma Genel Komutanlığı Kriminal Daire Başkanlığı’nın raporuna da yer vermiştir:

“Savcılara yönelik şantajın boyutlarının nerelere kadar vardığı dün mahkeme kararıyla da ortaya çıktı. Demek ki bir yandan savcıların telefonları dinleniyor, bir yandan şantaj kasetleri açıklanıyor. Şantajla karşı karşıya olan isimlerden birisi de Ankara DGM Savcısı Nuh Mete Yüksel. Dün Yüksel’le sohbet ediyor, kasedin içeriğini konuşuyorduk. Neden kendisine böyle bir şantaj yapılmak istendiğini de Nuh Mete Yüksel Star’a şöyle açıklıyor:

‘İrticaya karşı yürüttüğüm inceleme ve soruşturmalar, beni onlara hedef yaptı. Ama bunları da aşacağım. Beni montaj seks kasetiyle vurmaya çalıştılar. Bunların hesabı da, yapanlardan sorulacak’.

Şantaj kaseti Nuh Mete Yüksel’e geçen hafta kargoyla gönderildi. Nuh Mete Yüksel’e kaset ulaştığı sırada, kaseti gönderenlerden birisi telefonla aradı. Kasetin, içeriğini belirtti ve izledikten sonra kendisini bir daha arayacaklarını söyledi. Savcı Yüksel, telefonla konuştuğu kişiye, yaptıklarının hesabının adalet önünde mutlaka sorulacağını belirtti. ‘Beni yolumdan kimse çeviremez’ diye bağırdı. Diğer savcılar, Yüksel’in bu kadar sinirlendiğine bu güne kadar tanık olmamışlardı. Savcılar, Yüksel’in odasına gidip onu yatıştırdılar. Kaset, izleme gereği bile duyulmadan, incelenmesi için Jandarma Genel Komutanlığı Kriminal Daire Başkanlığı’na gönderildi.

... İşte Ankara DGM Savcısı Nuh Mete Yüksel’e ‘kasetli şantaj’ yapıldığı mahkeme kararıyla da belgelendi. İşte o karar:

‘Ankara DGM Başsavcılığı’nın 6.6.2002 tarih 6.6.2002 tarih ve 2002/3644 Muh. Sayılı yazısında DGM C. Savcısı Nuh Mete Yüksel’in görevi nedeni ile yürütmekte olduğu soruşturmada şantaj aracı olarak kullanılmak istenen video kasetinin posta ile kendisine gönderildiği, bu kaset aracılığı ile yürütmekte olduğu soruşturmaların engellenmeye çalışıldığı belirtilerek, dosya içerisinde bulunan kasetin montaj olduğunun Jandarma Genel Komutanlığı’nın Kriminal Daire Başkanlığı raporunda belirlenmiş olduğundan ...CMUK’un ekli evrakı tetkik edildi.

Gereği düşünüldü.

Ankara DGM C. Savcısı Nuh Mete Yüksel’e gönderildiği belirtilen ve yaptığı soruşturmalarla ilgili olarak şantaj aracı olarak kullanılmaya çalışıldığı anlaşılan dosyada mevcut 1 adet Raks VHS tip (Seri No: 21032P13E-30) video kaset üzerinde Jandarma Genel komutanlığı tarafından düzenlenen Ekspertiz raporunda oda içerisine yerleştirilen gizli bir kamera vasıtasıyla çekilen video görüntülerinin toplam uzunluğunun 4 dakika 52 saniye olarak tespit edildiği ve görüntülenen her karesinin montaj olduğu belirtilmiştir.

DGM C. Savcısı olarak görevli olan Nuh Mete Yüksel ile ilgili olarak montaj görüntüler ile düzenlendiği belirtilen video kasetinin yayını halinde terör suçları ile ilgili olarak yapılan soruşturmalara etki edeceği anlaşıldığından ilgili kasetin ulusal ve mahalli televizyon ve yazılı basında yayınlanmasının CMUK’un 86. maddesi gereğince yasaklanmasına, sözkonusu kasete soruşturma sonucuna kadar el konulmasına, karar ve ekli evrakın DGM C. Başsavcılığı’na iadesine, itirazı kabil olmak üzere karar verildi. 7.6.2002” (137).

Yukarıdaki yargı kararı, fethullahçı istihbaratçıların planlı operasyonuna ciddi bir darbe vurmuştur. Yayın yasağı kararı, Çağdaş Eğitim Vakfı Başkanı Gülseven Yaşer’le ilgili montaj kaseti yayınlayan şeriatçı kanalların heveslerini sonuçsuz bırakmıştır. Üstelik Mahkemenin, sözkonusu kaseti, fethullahçıların var olduğu kuşkusunu uyandıran Emniyete ait Kriminoloji birimine değil de, bilimsel ve objektifliğinden kuşku duyulmayan Jandarma Kriminoloji Laboratuvarına göndermesi, fethullahçı istihbaratçıların başka bir hayal kırıklığı uğramalarına neden olmuştur.

Bu ülkede, bir Cumhuriyet Savcısı’na böylebine iftira, tehdit ve şantaj gerçekleştirilebiliyor ve bu yasadışı operasyon, kimi medya marifetiyle geniş kitlelere ulaştırılabiliyorsa; Adalet Bakanı “seyirci”yi oynamanın da ötesinde, mağdur Cumhuriyet Savcısı için soruşturma açtırıyorsa; bu montaj kasetin, İstanbul’da cemaatin eğitim faaliyetlerinden sorumlu M.Ö. adlı Fethullah Gülen’in  manevi varisi marifetiyle hazırlandığı, çoğaltıldığı ve dağıtıldığı duyumlarının üzerine gidilmiyorsa, hatta hiçbir şey yapılmıyorsa -ki mutlaka yapılacaktır- bu geçici başarı, tamamiyle fethullahçı istihbaratçıların operasyonel gücünden, cemaatin ekonomik ve siyasal gücünden ve de devlet içine sızmış kadrolarının gücünden kaynaklanmaktadir.

 

 

.

3.5.    “EMNİYET”TE YÜRÜTÜLEN OPERASYONLAR

Dönemin Emniyet Genel müdürü Yılmaz Ergun, Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne gönderdiği 10.09.1992 tarih ve 244259 sayılı yazıda, fethullahçı istihbaratçılar konusunda bugüne kadar yapılmış en mükemmel, kusursuz ve tam  suç tanımlamasını yapmıştır:

“Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti niteliklerini değiştirerek yerine şeriat düzenini getirmeyi amaçlayan illegal ‘Fethullah Hocanın talebeleri’ adlı örgütün teşkilatımız bünyesinde özellikle Polis Akademisi, Polis Koleji, Polis Okulları gibi Eğitim ve Öğretim Kurumlarında örgütlendiği, bu örgüte girmeyenlerin veya girmiş olup ayrılmak isteyenlerin tehdit edildikleri, ihbar edilmek ve disiplin cezası verilmek suretiyle meslekten ilişiklerinin kesildiği, üstleri hakkında suç tasnii ve iftiraya dayalı gerçek dışı belge ve tutanak tanzim ettikleri iddia edilen Emniyet mensupları hakkında inceleme ve soruşturma yapmak üzere görevlendirilen Polis Başmüfettişi İ. Sezgin Şenel tarafından düzenlenen 20.08.1992 gün ve B.05.1.EGM.0.60.01./15-92 sayılı fezlekeli tahkikat evrakı ilişikte gönderilmiştir. Bilgi ve gereğini rica ederim” (138).

Yıl 1992 ve fethullahçı istihbaratçıların, “bu örgüte girmeyenlerin veya girmiş olup ayrılmak isteyenlerin tehdit edildikleri, ihbar edilmek ve disiplin cezası verilmek suretiyle meslekten ilişiklerinin kesildiği, üstleri hakkında suç tasnii ve iftiraya dayalı gerçek dışı belge ve tutanak tanzim ettikleri” soruşturmayla sabit. Üstelik, dönemin Emniyet Genel Müdürü, bu soruşturma evrakını teşkilatın bilgisi ve gereği için dağıtıma tabi tutuyor. Ancak, bugüne kadar fethullahçılara ters düştüğü için kaç bin Emniyet mensubunun haksız suç isnadı ve iftiraya dayalı sahte belge ve tutanakla ya da tehdit, asılsız ihbarla disiplin cezası aldıkları, işlerinden atıldıkları bilinmiyor... Bu olgu, herhangi bir devlet kurumunda, diyelim ki Bayındırlık Bakanlığı’nda olsa, bir yere kadar “geniş” ve “ölçülü tepkili” olabilirsiniz; ama bu olgu, canımızı, malımızı, namusumuzu, özgürlüğümüzü,  güvenliğimizi, kamu düzenimizi  teslim ile emanet ettiğimiz Emniyet Teşkilâtı’nda sözkonusu olduğunda, en azından ülke aydınları olarak “kıyametleri koparmamız” gerekmiyor mu?!.  Ama niye çıt çıkmıyor, sorusuna gelince, bunun yanıtını, tepki verenlerin ve de verecek olanların, yani cemaat deyimiyle “hasım”ların derhal tasfiye (imha) edilmelerinde; kamuoyunun bilgilendirilmesine yönelik girişimlerin en etkin biçimde önlenmesinde; soruşturma açtıran ve yürütenlerin pişman edilmesinde, kısaca Cumhuriyetin gelmiş geçmiş en tehlikeli dinsel organize suç örgütü  karşısında birey olarak yalnız kalmanızda bulabilirsiniz...

3.5.1.   İSTİHBARAT DAİRE BAŞKANLIĞI

Fethullahçılar için Emniyet’in Eğitim, TEM, Bilgi İşlem, Narkotik gibi tüm birimlerinde kadrolaşmanın, Teşkilâtı yönetmek ve kontrolde tutmak için kaçınılmaz olduğu anlaşılıyor. Ancak, Emniyet’te bir birim var ki, ülkenin kontrolünü elde tutmak için stratejik ve hayati öneme haiz: İstihbarat Daire Başkanlığı!..

Her şeyden önce, bu birimde çalışan istihbaratçının görev ve sorumluluk alanı son derecede geniştir. Bir tarafta Yasa – Tüzük ve Yönetmeliklerin polise verdiği sorumluluk, diğer tarafta da özetle, “Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, Anayasal düzenine ve genel güvenliğe dair önleyici ve koruyucu tedbirleri almak, ülke seviyesinde İstihbarat faaliyetinde bulunmak, Milli güvenliği tehlikeye düşürecek her şeyi tespit ve zararsız hale getirmek, espiyonajla mücadele yapmak, beşinci kol faaliyetlerini önlemek, Uluslar arası  terörizmle mücadele etmek, TCK 125 – 176 maddelerinde belirtilen ve SUÇ SAYILAN HUSUSLARLA mücadele etmek, DGM görev alanına giren suçlarla ilgili çalışma yapmak v.s. ve bu faaliyetler içinde yer alan, tahrik, teşvik, himaye ve yardım edenler hakkında açık ve kapalı kaynaklardan her türlü bilgi toplamak” (İstihbarat Yönetmeliği Madde 14) ve diğer birçok görev ve sorumluluklarla yüklendirilmiş bir İstihbarat personelinin  önemi tartışılmazdır.

Diğer taraftan, İstihbarat Daire Başkanlığı’na gelince, bu birimde görev yapmak, her Emniyet mensubu için ayrıcalıktır. Cumhuriyete ve Devlete bağlı bir istihbaratçı için bu Daire’nin personeli olmak, başlıbaşına onur ve gurur nedenidir. Yabancı ülke istihbarat servisleri, siyasal rejimi değiştirmeyi amaçlayan tarikat, cemaat ve örgütlerle, mafya mensupları açısından da bu birim, anlaşılır nedenlerden dolayı ayrı bir “cazibe merkezidir”.  Ama ille de neden, diye soruyarsanız, işte gerekçelerinden sadece biri, şüphelilere ait telefonların dinlenmesi:

İstihbarat hizmetlerinde Türk Telekom, Turkcell, Aria, Aycell ve Telsim şirketleri ile İstihbarat Daire Başkanlığı ve bağlı birimleri koordinasyonlu bir çalışma yürütürler. İstihbarat Daire Başkanlığı diğer istihbarat kurumlarının da yaptığı gibi, telekom şirketlerinin ay sonlarında faturalandırmaya esas olan ayrıntılı fatura bilgilerini digital ortamda bilgisayar disketleri halinde bu kurumlardan alarak kendi merkez bilgisayarındaki bilgi bankasında toplar. Bunun yanı sıra “118 Bilinmeyen Numaralar” adres bilgilerini, ASKİ, TEDAŞ, Seçmen Kütükleri, ÖSYM başvuru formları, vb. gibi kimlik ve adres bilgilerini içeren değişik kurumlara ait bilgisayar ortamında muhafaza edilen bilgileri de yine bilgisayar disketleri halinde anılan kurumlardan toplayarak bu bilgi bankasına yükler.

Ayrıca ankesörlü telefonlara ait telefon kartlarının digital ortamda tutulan kimlik ve arama bilgilerini de bölgesel olarak bilgisayar verileri halinde alarak bunu da merkez bilgisayarındaki bilgi bankasına depolar.

Kısacası İstihbarat Daire Başkanlığı’nda sürekli güncelleştirilen ve geliştirilen zengin bir kimlik-adres-ilişki kütüphanesi oluşturulmuştur. İstihbarat Daire Başkanlığı bu bilgileri özel yazılım ve programlarla hizmete uygun olarak kendi bilgisayar ağı üzerinden merkez ve taşra birimlerinin tümünün kullanımına açar. İstihbarat personeli de sadece bilgisayara giriş şifresini kullanarak, bu bilgi hazinesinden dilediği bilgiye sınırsız denebilecek ulaşma yetkisiyle ulaşır ve kendi çalışmalarına konfigüre eder. Bu aşama sonrasında toplanılan her türlü istihbarat bilgileri değerlendirildikten sonra sanık, suçlu, zanlı değerlendirilir, muhtemel olabilecek bağlantılar belirlenir ve bu noktadan itibaren işleme başlar.

Bu sistem aynı zamanda tahkikata esas olan çalışmalarda, ülke ve bölge seviyesindeki terörle mücadele bağlamındaki terör analizlerinde de etkili olarak kullanılır. Örneğin, yurtdışında bulunan bir terör karargahına ait istihbari kaynaklardan ulaşan herhangi bir telefon numarasından hareketle, bu telefon numarasını ülke genelinde, bölge, il, ilçe, mahalle, semt, köy gibi yerleşim birimlerinde arayan tüm numaralar tespit edilerek, bu bilgilerin değerlendirilmesiyle hedef örgütlerin detaylı analizleri yapılarak, üstlenme ve faaliyet bölgeleri, herhangi bir telefon dinlemesine dahi gerek duyulmadan tespit edilebilir. Bundan sonra ise dar bölgelerde çok basit düzeyde yürütülecek istihbarat faaliyetleri operasyona dönüştürülerek örgütler çökertilir.

Bugün ülke genelinde terörizm marjinal bir seviyeye düşürülmüş ise; bunu sağlayan en önemli etken siyasi ve medyatik şovmenler değil, 1994-1999 yılları arasında bu sistemler üzerinde emek sarf eden, gecesini gündüzüne katarak günlerce, hiçbir menfaat düşünmeden, aile yaşantısını görevi uğruna ihmal eden Atatürkçü, laik kadrolardır. Zira, bu birime sızmış fethullahçıların, kendi deyimleriyle “T.C.’ye düşman” çevrelerle bir alıp veremediği yoktur. Onların tehdit algılaması, kendi cemaatlerinin çıkar örgüsü çerçevesindedir ve sadece cemaat düşmaat düşmanlarını kapsar. Örneğin, fethullahçı İstihbaratçıların “hizbullahçılara” sevgi ve saygısı, şeyhlerinin bu yapılanma ile ilgili düşünce ve yorumlarına dayanmaktadır (139). Ama ne zaman ki kürtçü-nurcu kesimden biri, Med-Zehra Vakfı Başkanı, bu yasadışı yapılanma tarafından öldürülmüştür, fethullahçıların yaklaşımı da aniden değişerek,  hizbullahın adını, “hizbulvahşet” olarak ilân etmişlerdir.

Konumuza dönersek, bu sistem sayesinde aranan herhangi bir kişinin, bulunduğu illegal ortamda yaşamsal zorunluluğu olan “iletişim ihtiyacı” göz önünde bulundurularak, geçmişteki legal hayatında kendisinin veya yakın çevresinin bilinen adres ve telefon bilgilerinden, bilgisayar ortamında geliştirilen kombinezon hesap mantığı ile, kriminalistik ilişkilendirme ve değerlendirmeler sonucu bugünkü adresini mevcut sistem dahilinde tespit etmek mümkündür. Yine bu şahsın tüm ailevi, ticari, siyasi, yasadışı vb. ilişki ve irtibatlarını da belirlemek çok kolaydır. Aynı şekilde herhangi bir kişi yada kuruma ilişkin ihbar ve haberin doğruluğunu teyit etmede, iftiranın tespitinde de çok önemli bir yöntemdir.

Kısacası bu sistem istihbarat hizmetlerinin beyni ve çağımızın kazandırdığı en etkili haber işleme tekniğidir.

Ne var ki fethullahçılar, 1999’dan itibaren sırf hasımlarını suçlama dayanağı olarak bu sistemi deşifre etmişlerdir. Artık tüm suç şebekelerince sistemin gücü ve çalışma prensipleri bilinmekte ve karşı önlemler geliştirilmektedir.

Ankara Emniyet Müdürlüğü tarafından hazırlanan Fethullah Gülen hakkındaki ünlü rapor sonrasında, Ankara Emniyet Müdürü Cevdet Saral ve ekibinin, fethullahçıların Emniyetteki uzantılarının mutlaka tasfiyeleri konusunda kararlılığı açık biçimde ortaya çıkmıştır. Özellikle, Cevdet Saral tarafından imzalanan 10 Şubat 1999 tarih ve B.05.1.EGM.4.06.00.06 tarihli  “çok gizli” yazı, bu kararlılığı daha ileri boyutlara, Türkiye genelindeki yapılanmaya taşırken, fethullahçı istihbaratçıları da, deyim yerindeyse, çılgına çevirmiştir. İşte, fethullahçı istihbaratçılar tarafından, “bilgi için” imam (!) düzeyindeki  müritlerine de dağıtımı yapılan  bu yazıda, şu önemli hususlar önerilmiştir:

“... Hal böyleyken, ilgi (a.b.c.) ve Teftiş Kurulu Daire Başkanlığı’nın İlimize intikal eden yazılarında yürütülen incelemenin örgütsel boyutlarından söz edilmekte buna karşın müdürlüğümüzden lokal anlamda çok yönlü araştırma istenmektedir.

Son yayınlarla inceleme ve soruşturmaya neden olduğu anlaşılan bu ‘örgütlenmenin’ veya ‘tarikatın’ oluşumunun nasıl olduğu, kimler tarafından yürütüldüğü, teşkilatımıza sızmaların nasıl gerçekleştirildiği hususları hakkında geniş çaplı araştırma için yeni bilgilere ihtiyaç hissedildiğinden, ilk anda F. GÜLEN’le ilgili yazılan kitaplardan elde edilen değerlendirmeler ve teyide muhtaç diğer kaynaklardan derlenen bilgiler ışığında ulaşılan kanaat, bu grubun bünyesinde mevcut örgütlenmenin yatay ve dikey şekilde olduğu; yapılanmanın genelde ‘açık faaliyet’ ancak ‘hedefin’ gizlilik taşıdığı sonucuna varılmıştır.

Bu itibarla, söz konusu ‘grup’, ‘hareket’ veya ‘tarikatın’ örgütlenme tarzının çözüme kavuşturulması için; ideolojik ve felsefi yapısı, örgütlenme modeli, taktik ve stratejisi, finans kaynakları, hedefin netleştirilmesi hususlarındaki bilgileri derleme çalışmaları ile işe başlamanın lüzunlu olduğu kıymetlendirilmiş olmakla birlikte, ayrıca:

1.       Fethullah Gülen’in şecereye bağlı geçmişi, hangi medrese ve hangi tanımış din alimlerinden ders aldığı, bu kişilerin bilgi derinliğinin ne olduğu, ne kadar sürelerle eğitim gördüğü, almış olduğu dini eğitimin irşat edici özellik taşıyıp taşımadığı,

2.       Fethullah Gülen’in güdümündeki okullardan mezun olan kişilerin Cumhuriyet ve rejim ile Atatürk ilke ve inkılâpları hakkındaki düşüncelerinin samimi boyutlarının ne olduğu,

3.       Fethullah Gülen’in yurtdışında açmış olduğu okullar üzerinde Milli Eğitim Bakanlığı’nın hangi ölçüde etkinliği bulunduğu ve bu okullarda nasıl bir eğitim verildiği, yurt dışında bu okulların açılmasındaki gayenin ne olduğu,

4.       1986 yılında yakalanan F. Gülen’in yakalanıncaya kadar (6) yıl kimler tarafından korunduğu, Teşkilat mensuplarımızın bu olayla bağlantısının olup olmadığı,

5.       Akyazılılar Vakfı ile başlayan F. Gülen faaliyetleri, günümüzde hangi şirket, vakıf ya da başka hangi yelpazede sürdürüldüğü,

6.       Ülkemizde açtığı birçok kolej, dernek ve üniversitelerin yurt çapındaki faaliyetlerinin ne olduğu, hangi kaynaklardan finanse edildiği, teşkilatımızın temel eğitim kurumu olan Polis Koleji ve Polis okulları ile ilgili irtibatları konusunda ne tür bilgilere ulaşılabileceği,

7.       Basın Yayın ve İletişim faaliyetlerini mahiyetinin ne olduğu, zikredilenlerin haricinde toplumun değişik kaynaklarına hitap eden başka legal, illegal yayın organı olup olmadığı,

8.       Fethullah Gülen’in açık çizgisinin arkasında nasıl bir amaç taşıdığı, radikal kesimlerin içerisinde ne tür misyon üstlendiği, toplumun değişik kesimleriyle diyalog kurmak suretiyle uzlaşmacı görüntünün arkasında neyi gizlemeyi çalıştığı, teşkilatımız bünyesinde yaygın faaliyetinin hangi boyutlara kadar ulaştığı,

9.       Ülkemizde en geniş tabana hitap ettiği iddia edilen bu grubun siyasal yelpazede bu gücünü nasıl kullandığı ve ne tür yönlendirmeler yaptığı, hususlarının aydınlığa kavuşturulmasının gerekli olduğu değerlendirilmektedir.

Bütün bu bilgilerin derlenmesi aşamasında öncelikle açık kaynaklar ciddi şekilde irdelenmek suretiyle sözkonusu kişi ve hareket, tarikat veya örgüt hakkındaki bilgiler analiz edilerek ve öncelikle kendi söylemlerinden yola çıkılarak F. GÜLEN’in tanımlanması, daha sonra ‘hareketi veya tarikatı’ netleştirilerek gerçek hedefinin ne olduğunun aydınlığa kavuşturulması amacıyla ilimiz kapsamında gerekli çalışma ve incelemeler başlatılmış olup, kişi ve konu hakkında ülke genelinde genel maksatlı yapısını deşifre edecek çalışmaların İstihbarat Daire Başkanlığı meyanında tüm iller kapsamında oluşturulacak ‘Planlı İstihbarat Operasyonu’ çerçevesinde ele alınmasının yerinde olacağı hususunda, bilgi ve gereğini arz ederim” (140).

Dönemin Ankara Emniyet Müdürü Cevdet Saral, yukarıdaki yazı ile de yetinmeyerek, Teftiş Kurulu ve İstihbarat Daire Başkanlığı’na da gönderdiği 10 Mart 1999 tarih ve 1820-99 sayılı yazı ile de, bu doğrultudaki çalışmaların titizlikle sürdürüldüğünü, ayrıca konunun D.G.M. kapsamına girip girmediği hususunun da araştırıldığını  belirtmiştir (141). İşte, hocaefendilerine (!) DGM yolunu gösteren bu yazı üzerine fethullahçı istihbaratçılar, Cevdet Saral ve ekibini “imha” etmeye yönelik planlı istihbarat operasyonunun düğmesine basmışlardır.

Müritler eliyle yürütülen sözkonusu operasyon öncesinde, dönemin İstihbarat Daire Başkanı -ki son kararnameyle görevden alınmıştır- Sabri Uzun, yazışma teamüllerini bir kenara bırakarak, muhatap makam Ankara Emniyet Müdürü yerine, doğrudan Ankara Emniyet Müdür  Yardımcısı Osman Ak’a hitaben gönderdiği yazılarda, buna karşılık istediği bilgilerin Ankara Emniyet Müdürü Cevdet Saral imzasıyla gönderilmesini talep etmiştir (142). Hatta bu yazıların birinde, İstihbarat Daire Başkanlığı’nca 1996’da yayınlanan İslamda Mezhepler Tarikatlar ve Dini Akımlar” adlı kitapçığın önemli bölümünün açık kaynaklardan elde edildiği; F. Gülen grubunun da dahil olduğu kategori içerisinde (Geleneksel İslami Kesimler) kendine özgü bir görüntü çizdiği; bununla beraber tüm diğerleri gibi bu grubun da ilgi ve takip alanı içinde bulunduğu kaydedilmektedir. Yazının son paragrafında ise şu talep yer almaktadır:

“İrticai faaliyetlerde bulunduğuna dair hakkında ihbar mahiyetinde bilgiler intikal eden ve Müdürlüğü’nüzce daha önce araştırma yapılan diğer Emniyet Teşkilatı mensupları gibi, ilgi sayılarımıza verilecek cevapta yukarıdaki hususların gözönünde bulundurulmasının ve hakkında iddiada bulunan personelin F. GÜLEN grubu ile iltisaklarının derece ve mahiyetinin tespiti ile neticenin Genel müdürlük Makamına iletilmek üzere ivedilikle Dairemize bildirilmesini rica ederim. Sabri Uzun 1. Sınıf Emniyet Müdürü Daire Başkanı” (143).

Sabri Uzun’un yukarıdaki yazısına Osman Ak’ın  ya da Cevdet Saral’ın ne yanıt verdiği bilinmiyor, çünkü fethullahçı imamların dosyasına bu yazı girmemiş. Belki de yanıt veremeden görevden alınmışlar. Burada Sabri Uzun’un müfettişlere yanıtlaması gerekli  birtakım hususlar bulunmaktadır:

1.        İstihbarat Daire Başkanlığı’nın, fethullahçılarla ilintisi konusunda şüpheli görülen 64 emniyetçi hakkında bilgi istemesi, soruşturma açtırması, makam sahibini bu konuda kesinlikle aklamaz, şaibelerden kurtaramaz. Tüm istihbaratçılar gibi, tüm kamu görevlileri de çok iyi bilmektedirler ki, disiplin yönetmelikleri uyarınca açılan ve yürütülen soruşturmalar iki boyutludur. Ya istediğinizi tasfiye etmek, cezalandırmak için soruşturma açtırırsınız, ya da istediğinizi kurtarmak, yargı yolunun kapanmasını sağlamak için soruşturma açtırırsınız...  Kötü niyeti saptamanın tek yolu vardır: İstihbarat Daire Başkanı, görev yaptığı dönem içinde, teşkilattaki  kaç bin fethullahçı müridi deşifre etmiştir? Kaç binini teşkilattan tasfiye ettirecek bilgi ve belgeleri Teftiş Kurulu’na ya da soruşturmacılara sunmuştur? Hakkında kesin kanıt bulunamayan kaç binini ise tanzim ettiği gerekçeli raporlarla İstihbarat, Bilgi İşlem, Personel, Eğitim gibi stratejik önemi haiz birimlerden aldırıp, daha etkisiz ve pasif görevlere kaydırılmasına  neden olmuştur? Bu soruları çoğaltmak, hiç şüphesiz müfettişlerin tasarrufundadır.

2.        Bir İstihbarat Tarihçisi ile bir İstihbarat Daire Başkanı arasındaki en önemli fark şudur: İstihbarat Tarihçisi, çoğunlukla açık kaynaklardan ve arasıra da teyidi alınmış gizlilik dereceli bilgi ve belgeler üzerinde çalışır. Oysa, yukarıdaki yazıda Sabri Uzun, kendisini bir İstihbarat Daire Başkanı yerine, bir İstihbarat Tarihçisi konumuna yerleştirmektedir. Gerek “İslamda Mezhepler, Tarikatlar ve Dini Akımlar” kitapçığı ve gerekse Temmuz 1998 İstihbarat Bülteni, gerek hacim ve gerekse içerik yönünden, ama özellikle de istihbarat teknikleri açısından, son derecede yüzeyel, zayıf,  çelişkili ve de aşırı yetersiz kaynaklardır. Başta fethullahçılar olmak üzere, hizbullahçılar, şafakçılar, selefiler, akabeciler, vasatçılar, kaplancılar gibi yüzlerce yasadışı oluşumun faaliyetleri ile bunların hangi dış ülkelerden desteklenip yönetildikleri; resmi eğitim kurumlarının (ilköğretim, lise ve üniversite) yanısıra, kendi açtıkları özel eğitim kurumları ve de medrese tabelası altında açıkça faaliyet sürdüren  yasadışı  kurumlardaki konumları; yeşil sermaye ile şeriatçı yapılanmalar arasındaki ilişkiler; bunların devletin kurum ve kuruluşlarına sızma çabaları; mevcut siyasal partilerle temasları, türban ve benzeri konulardaki organize eylemleri, İstihbarat Daire Başkanlığı’nın doğrudan görev ve sorumluluk alanı içine girmektedir. Bu konuda, Türkiye’de sadece bir kitapçık ve bülteni, yapılacak soruşturmaya kaynak önermek, abesle iştigalden başka hiçbir şey değildir. 28 Şubat süreci, ülkemizde vahiy yoluyla başlamamıştır. T.S.K.’nde 28 Şubat süreci ile ilgili çalışmaların tutarı onbinlerce sayfa ile ifade edilirken, birincil görevli ve sorumlu Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı’nın hâlâ tartışılır bir bülten ve bir kitapçığa saplanıp kalması, üzücü ve düşündürücüdür. Zira, Türkiye’deki  şeriatçı faaliyetlerle ilgili her yıl bırakın kitapçık ve bülten ölçülerini, ansiklopedi ölçülerinde yayın yapılmasını gerekli kılacak bilgi ve belge zenginliği mevcuttur.

3.      Fethullahçılar, çalışma yöntemleri itibariyle, “organize suç örgütü” kapsamında faaliyet yürütmektedirler. Mafya örgütleri gibi, fethullahçı yapılanmanın da kendi içinde yazılı kurallarını belirleyen bir tüzüğü ya da üye kayıt defterleri  bulunmamaktadır. Yasalara göre kurulmuş dernekler, vakıflar, eğitim kurumları ve şirketler, resmi olmayan bir organizasyonla ve resmi olmayan bir hiyerarşik yapıda yönetilmektedirler. Fethullahçılar ya da bir başka ifadeyle fethullahçı organize suçlular, sosyal ve siyasal yapı içerisinde kendilerini  kamufle etmişlerdir. Mafya örneğinde olduğu gibi, “güç bir yapılanma gösteren Organize Suçlar, aynı zamanda koruyucu ve yardımcı roller ile organizasyona karışan adli, idari ve politik unsurları da çok iyi kullanmaktadırlar” (144). Yasal olmadıkları için denetlenemeyen, aleyhine kanıt bulunamayan bu tür organizasyonlarla mücadele için, 10.02.1998’ de İstihbarat Daire Başkanlığı bünyesinde Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü’nün kurulması ile birlikte, İstihbarat Yönetmeliği’nin 38. Maddesi’nin (b) bendine göre tüm il istihbarat şube müdürlüklerince bu çalışmanın ayrıca bir emre gerek olmaksızın doğrudan başlatılması zarureti doğmuştur. Akabinde, İstihbarat Daire Başkanlığı’nın 24 Nisan 1998 gün ve 4509.98 sayılı emri ile de şifahi talimatlar yazılı emir haline dönüştürülerek il istihbarat birimlerince organize suçlarla mücadele faaliyetlerine işlerlik kazandırılmıştır. Tüm bu yapısal değişiklikler, İstihbarat Daire Başkanlığı’nın yetki ve sorumluluklarının çerçevesini daha da büyütmüştür. Mafya mensuplarını yakalayan, sorgulayan ve bu yolla elde edilen bilgilerin kanıta dönüştürerek suçluları yargıya teslim eden  İstihbarat Daire Başkanlığı’nın, bırakalım Türkiye’deki fethullahçıları, Emniyet içinde var olan müritler için bile, “içimizde fethullahçı olduğu iddia ve ihbar edilen kimi mensuplarımızın gerçekten fethullahçı olup olmadıklarının kanıtlarını elde etmek çok zor” yaklaşımıyla, soruşturma açıyor görünüp de ciddi sonuçları olan operasyon yapmaması, sadece bir çifte standart değil, teslimiyetçi- traji-komik bir çelişkidir. Fethullahçılarla mücadele veren Emniyet mensuplarına karşı ödünsüz “kaplan” postuna bürünenlerin, konu fethullahçılar olduğunda kör ve sağırları oynaması, sadece Teşkilâtı değil, ülkeyi de zaafa sürüklemiştir. Bu anlamda İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun’un savunması mutlaka alınmalı ve gereği yapılmalıdır ki, yerine geçecek olanlar da bir daha asla aynı duyarlılığı (!) ve sorumluluğu (!) göstermesin!..  

 

 

 

.

3.5.2.2.   POPÜLER İSİMLER VE PROVOKASYON DÜZENEĞİ

Osman Ak ve arkadaşları aleyhine açılan soruşturmayı yürüten müfettişlerin, telefonların teknik olarak dinlenmesi ile detay sorgulamasının apayrı iki işlem olduğunu bilmemelerine olanak yoktur. Ancak, hazırladıkları fezlekeden, bilerek ya da bilmeyerek oyuna geldikleri-getirildikleri görülmektedir:

“Müfettişliğimizin 05.06.1999 gün ve 156/06-3 sayılı yazısı ile İstihbarat Daire Başkanlığı’ndan:

‘Başkanlığın görevlileri, Ankara Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şube Müdürlüğü veya diğer iller İstihbarat Şube Müdürlüklerince mevzuat hükümlerine aykırı olarak Cumhurbaşkanımız Sayın Süleyman DEMİREL’e, Başbakanımız Sayın Bülent ECEVİT’e, Başbakanlık ve Bakanlıklara, Milletvekilleri Kamu kurum ve kuruluşlarına, Askeri Kuruluşlara, Siyasi Partilere veya mensuplarına, kitle iletişim araçlarına veya mensuplarına işadamlarına ait telefonların teknik dinlemelerinin veya detay sorgulamalarının yapılıp yapılmadığını, dinlenmiş ya da sorgulanmış ise kimler tarafından yapıldığını, sorgulama veya dinlemenin ayrıntılı özelliklerini gösterecek biçimde daireniz görevlilerinden oluşturulacak üç kişilik bir komisyon marifetiyle tespit edilerek düzenlenecek tespit tutanağının müfettişliğimize gönderilmesi’ istenmiştir.

İstihbarat Daire Başkanlığı görevlilerince yapılan yoğun çalışma sonucunda düzenlenen ve müfettişliğimize 06.06.1999 gün ve 6639-99 sayılı yazı ekinde gönderilen tespit tutanağının incelenmesinden Ankara Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şube Müdürlüğünün bazı görevlileri tarafından üst düzey devlet yöneticilerimize, bazı  bakan ve milletvekillerine, bazı siyasi parti veya mensuplarına, bazı kitle iletişim araçlarına veya mensuplarına, bazı kamu kurum ve kuruluşlarına ve bazı kişilere ait teknik detay sorgulama işlemine tabi tutulduğu anlaşılmıştır” (146).

Fezlekede sözü edilen Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, özel ve tüzel şahsiyetlere ait numaraların, yukarıda özet olarak açıklanan izleme faaliyetleri esnasında karşılaşılan milyonlarca telefon numarası arasından özellikle ve maksatlı olarak seçilmiş olduğu anlaşılmaktadır.

Örneğin, dosya içerisinde mevcut Emniyet Genel Müdürlüğü’nün emir ve talimatlarına dayalı olarak Türkiye Kalkınma Bankası eski Genel Müdürü Özal Baysal’ın yakalanması maksadıyla yapılan çalışmalarda, Baysal’ın bağlantılı telefonunun aradığı telefonlar; Cumhurbaşkanlığı Köşkü, Cumhurbaşkanlığı Koruma Şube Müdürlüğü, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği, Cumhurbaşkanlığı Tarabya Köşkü, Başbakanlık Özel Kalem, Turizm Bakanlığı, Bayındırlık Bakanlığı, İstanbul Emniyet Müdürlüğü Özel Kalem, Antalya Valiliği, ANAP Genel Merkezi, DYP Genel Merkezi. Bu merkezler Özal Baysal’ın yakalanmasına ilişkin yapılan telefon izleme faaliyetleri sırasında Özal Baysal’la irtibatlı şahıslar tarafından telefonla aranmış ve bu arama kayıtları programa bağlı olarak çalışan bilgisayar dökümünde ortaya çıkmıştır. Kaldı ki bu önemli telefonlar Özal Baysal’la ilgili telefonların yaptığı binlerce arama arasından özellikle seçilerek çıkartılmıştır. Kesinleşmiş mahkûmiyet kararı ile aranan bir şahsın yakalanması amacıyla yapılan telefon izlemesi sırasında karşılaşılan telefonların sorgulanmasında, sorgulamayı yapan istihbaratçılara nasıl bir suç isnat edilebileceği açıklanabilir bir husus değildir. Kamuoyunda Yeşil olarak bilinen Mahmut Yıldırım’la ilgili telefonlar, yine çete lideri Kürşat Yılmaz ve Kasım Gençyılmaz’la ilgili telefonlar izlenirken karşılaşılan pek çok önemli şahsiyet ve kurumun telefonu da bir suçlama nedeni olarak kullanılmıştır.

Telekulak operasyonunu ilk kez gündeme getiren gazetenin Zaman olması, şaşırtıcı değildir. Doğal olarak, bu kampanyaya Aksiyon dergisi de katılmıştır. Dergi, tüm dinlemelerin, Cevdet Saral’ın marifetiyle yapıldığını iddia ettikten sonra, esas mesajını vermiştir:

“Ancak iş bununla bitmiyordu. Kısa süre sonra Cevdet Saral’ın Başbakanlık’tan Dışişleri’ne, Genel Kurmay Başkanlığı’ndan Cumhurbaşkanlığı’na, tanınmış gazetecilerden milletvekillerine kadar bir çok kurum ve ismi dinlettiği ortaya çıktı. Cevdet Saral ve ekibi köşeye sıkışıyordu. İşte tam bu sırada Cevdet Saral bazı güç odaklarının desteğini alabilmek için şaşırtıcı bir yola başvurdu. Başına gelenlerin, Fethullah Gülen’le ilgili raporları hazırladıkları rapordan kaynaklandığını öne sürüyordu. Ne var ki Cevdet Saral, Cumhurbaşkanı’ndan Başbakan’a, Genel kurmay Başkanı’ndan MGK’ya kadar onca kurum ve kuruluşu neden dinlediklerini ise açıklamakta güçlük çekiyordu.

... Ankara Emniyet Müdürü Cevdet Saral ve yardımcısı Osman Ak, kısa süre sonra konuyla ilgili ipuçlarını vermeye başlamışlardı. Osman Ak, başlarına gelenlerin Fethullah Gülen’le ilgili hazırladıkları rapordan kaynaklandığını, kendilerinin bu raporu ‘irticaya hassas bazı birimler için hazırladıklarını’ iddia ediyordu.... Ankara Emniyeti’ne göre herşey bununla birlikte başlamıştı. Ancak, üst düzey Emniyet yöneticilerine göre, tüm bunlar Cevdet Saral’ın cephe daraltma ve destek kazanmak için giriştiği çabalardan başka bir şey değildi. ‘Savaş’ denilen şey aslında Cevdet Saral’ın ‘aşırı ihtirasından’ kaynaklanıyor. Saral’ın İstanbul’a Emniyet Müdürü olmak istediği için bunları yaptığı öne sürülüyordu. Bir başka iddiaya göre, Cevdet Saral Cumhurbaşkanlığı’nı, Başbakanlığı ve Genel Müdürlüğü dinlettiği için sıkışmış durumdaydı ve Fethullah Gülen raporuyla son kozunu oynuyor, böylelikle bazı çevrelerin kendisini korumasını sağlamayı amaçlıyordu”  (147).

Fethullahçı yayın organlarında, dinlendiği önesürülenler arasında, özellikle belli kurum ve kuruluşlarla, isimler ön plana çıkarılmıştır. Örneğin, yayınlanan listelerde, fethullahçı dernek, vakıf ya da  istişare heyet üyelerinin, eyalet ve bölge imamlarının telefonları yeralmamıştır. Aynı şekilde, nakşibendi, süleymancı, hizbullahçı ve benzeri siyasal islamcı tarikat ya da cemaatlerin ilerigelenlerinin adlarına da bu listede rastlamak olanaksızdır. Peki kimler ver bu listelerde? Öncelikle, siyasal islamcılığın her türlüsünü “tehdit” olarak algılayan kurum ve kuruluşlarla, Atatürkçü olarak tanınan ya da “Atatürkçü Alevi” olarak nitelendirilen tümü laik hukuktan yana  kimi hukukçulara, gazetecilere, işadamlarına ve akıllı bir taktikle partileri de operasyona dahil etmek için, hemen her partiden politikacılara yer verildiği anlaşılmıştır: Genel Kurmay Başkanlığı, MGK, MSB Lojmanları, Orduevleri, Yargıtay 8. Ceza Dairesi Üyeleri, Yusuf Kenan Doğan, Muhittin Mıçak, Ahmet Köksal, Emin Çölaşan, Tuncay Özkan, Koray Düzgören, Doğan Taşdelen, Ali Haydar Veziroğlu, Fikri Sağlar, Ayhan Şahenk vd.

Sözkonusu listelerin medyada yayınlanmasından sonra, operasyonun bir diğer aşamasına geçilmiştir. Gerek medyada yeralan telkinler ve gerekse birebir görüşmeler çerçevesinde, listelerde adı olan kişilerle, sivil toplum örgütlerinin, idare aleyhine manevi tazminat davası açmaları istenmiştir. Buna göre, idare mutlaka tazminat ödemeye mahkûm olacak ve ödediği tazminat miktarlarını, Telekulak “sanıklarına” rücu edecektir. Bu sonuç, intikam peşindeki fethullahçıların,  “hasım”larını madden-manen bitirmesi, tüketmesi, kısaca bir daha asla başkaldıramayacak ölçüde “imha” etmesi anlamına gelecektir. 

 

 

4.17.   FETHULLAHÇILIK DEVLET ELİYLE DEVLETİN GÖZÜNDEN KAÇIRILIYOR

“Telekulak skandalı nedeniyle Ankara Emniyet Müdürlüğü görevinden açığa alınarak hakkında dava açılan Cevdet Saral, hedef olmalarının gerekçesini, ‘Fethullahçıları devlet eliyle koruma amacı’ olarak açıkladı. Fethullahçıların ‘normal bir dinsel cemaat görünümüne sokulmak ve irticaya karşı laiklik taraftarı gibi’ gösterilmek istendiğine işaret eden Saral, Gülen grubunun örgütlenmesinin yatay ve dikey şekilde olduğu, yapılanmanın ‘açık faaliyet’ ancak ‘hedefin gizlilik’ taşıdığı sonucuna varıldığını bildirdi.

... Saral, eski İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun’un, 1992 yılında Fethullahçı oldukları gerekçesiyle soruşturulan bazı personelin istihbarat kadrosuna alınma nedenlerini ‘takipsizlik’ kararına dayandırdığını belirterek şöyle dedi:

‘Bu anlayış sahibine, acaba Dev-Yol, Dev-Sol, PKK, Hizbullah, İBDA-C gibi organizasyonlarda soruşturmaya muhatap olmuş, ancak sonuçta beraat veya takipsizlik kararı almış personel için de geçerli midir, geçerli ise istihbarat kadrolarında böyle görevliler de bulunmakta mıdır, diye sormak gerekir’. Saral, kendilerine suç atılması konusunda ise, Fethullahçılık uğruna istihbarat sisteminin deşifre edildiğini savunarak şöyle konuştu:

‘1993 yılından bu yana tehdit niteliğinden çıkarılarak normal bir dinsel cemaat görünümüne sokulan  ve irticaya karşı laiklik taraftarı gibi gösterilerek devlet eliyle devletin gözünden kaçırılmış bir olguyu, ‘nasıl olur da siz tekrar tehdit ve tehlike haline dönüştürürsünüz’ şeklindeki bir anlayışın sonucu, ‘bu çalışmayı yapan kişiler imha olur’ tehdidini de içeren satanist bir yaklaşım, devletin en önemli bilgi derleme kaynağını deşifre etmenin ne yazık ki vesilesi olmuştur’.

‘Cumhuriyet düşmanı Fethullahçılık yanlılarını devlet eliyle korumak adına hedef yapıldıklarını ve bunu kamuoyuna anlatamadıklarını vurgulayan Saral, ‘Kin ve garez duyguları ile Cumhuriyete yönelik en sinsi ve karanlık emelli, masum maskeli, meş’um (uğursuz) karaktere kurban edilmek istendiğimiz açıkça anlaşılmıştır’ görüşünü dile getirdi.

Telekulak davasında Saral ile birlikte yargılanan yardımcısı Osman Ak da savunmasında, dinleme iddiasının 1 Ocak 1997-6 Haziran 1999 tarihlerini içerdiğini belirterek, kendisinin 26 Eylül 1997’de, Zafer Aktaş’ın kendisinden bir ay sonra, Ersan Dalman’ın Nisan 1998’de bu görevlere atandığını bildirdi. Ak, kendilerinden önce görev yapan eski istihbarattan sorumlu Müdür Yardımcısı Mehmet Gümüş, İstihbarat Daire Başkanı Ömer Yılmaz, Şube Müdürvekili Sadettin İzkan ve o dönemde Ankara Emniyet Müdürü olan Mehmet Cebe’ye hiçbir suçlama yöneltilmediğini kaydetti.

Eski Ankara İstihbarat Şube Müdür Yardımcısı Zafer Aktaş, müfettiş raporlarında, bilgisayar çıktılarında ilk dinleme tarihinin 30.12.1899 ve son dinleme tarihinin 30.12.1889 olarak geçtiğini belirterek, ‘O tarihlerde ne Ankara Emniyet Müdürlüğü vardı, ne de biz vardık. Bu hata ise ve bilgisayardan kaynaklandığı iddia edilecekse, BİLGİSAYAR TEKNOLOJİSİ GEREĞİ TARİH YAZIMI OTOMATİK OLDUĞUNDAN MÜMKÜN DEĞİLDİR’ dedi”  (170).