|
Yukarıda rastgele seçilmiş haber ve yazı örnekleri,
normal bir hukuk devletinde Cumhuriyet Savcıları için başlıbaşına
"suç duyurusu" niteliği taşımaktadır. Ülkemizde
ise, gerek bu haber ve yazılar, gerekse devletin ilgili
birimlerince hazırlanan resmi raporlar ve soruşturma evrakları
çerçevesinde konuya bakıldığında, Cumhuriyet ve
Basın Savcılarının, Emniyet Genel Müdürlüğü
ve M.İ.T.'nın, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun, Yükseköğretim
Kurulu'nun ve Üniversitelerin, T.B.M.M. ve de tüm organlarıyla Hükûmet'in,
üzerlerine düşen görevin sorumluluklarını gereğince
yerine getirmedikleri gözlemlenmektedir. Bu yüzden, devlet güvenliğinin
zaafa uğraması pahasına, basit çıkar hesaplarına
ya da makamından olma-düşman kazanma korkusuna dayalı
ilgisizlik, sorumsuzluk, vurdumduymazlık, fırsatçılık,
yandaşlık ve işbirlikçilik gibi tüm olumsuzlukların
oluşturduğu bataklık zemin, devletin stratejik kurum ve
kuruluşları içindeki fethullahçı fidanların (!)
adeta ormana dönüşmesine yolaçmıştır.
Elinizdeki bu çalışmayı sürdürdüğüm son bir yılı
aşkın süre içinde karşılaştığım
sıradışı olaylar, duyumlar, saptadığım
hususlar, fethullahçı tehlikenin sadece Emniyet içindeki boyutunu
bile ortaya çıkarmakta ne denli geciktiğimin işaretleri
olarak değerlendirilebilinir:
* Bu çalışmamda yardımcı olan yurtsever emniyet
mensuplarına ayrı ayrı tesekkür ediyorum. Keza, eskiden
cemaatle ilişkisi olup da, bir şekilde yolunu ayıran ve
bilgi-belge yardımını gönüllü olarak yapan emniyet
mensuplarını da saygı ile anıyorum. Bu arada,
"pişman" görüntüsü altında, "İmamlar
Klasörü"ndeki belgeleri getiren ve gerçek kimliğini ortaya
koymaktan, yüzyüze konuşmaktan kaçınan ajan provokatörlerin,
kullandıkları telefon numaralarından, genellikle İstanbul-
Üsküdar'dan K. Holding üzerinden gönderildiklerini de saptadım.
Hocaefendilerinin A.B.D.'ne kaçmasından sonra cemaatin ekonomik, eğitsel,
örgütsel, istihbari anlamda yönetimini elde tutan, hocaefendinin (!)
ilk öğrencilerinden M.Ö. gibi vekillerin, mevcut statükodan akılalmaz
avantajlar sağladığını; hayatlarında görmeyecekleri
kadar maddi-manevi güç elde ettiklerini; özel istihbarat örgütünün
servis hizmetini, kimi siyasal partilerin liderlerine, özellikle de Türkiye'de
şaibeli her ihaleye, doğalgaza, ülkenin koşulsuz AB'ye
pazarlanmasına, Alman devletinin "iş takipçiliğine"
adları karışan biraderlere sunduklarını;
hocefendinin (!) körükörüne savunuculuğunu yapan Başbakan
Bülent Ecevit'in, yeni oluşumlar yoluyla arkadan vurulmasına,
büyük bir vefasızlıkla çanak tuttuklarını ve bunu
klasik şark kurnazlığıyla, "yüksek
politika" olarak cemaate aktardıklarını, yakından
öğrenme fırsatı buldum. Türkiye'deki cemaati yönetip yönlendirenlerin,
Fethullah Gülen'in Türkiye'ye dönmesinden, büyük zarar görecek
olmaları nedeniyle, cemaate -sınırlı zarar verme
riskini göze alarak- "hasım"ların geri dönmeyi önleyecek
çalışmalarına elaltından, her türlü lojistik
destek vermeye hazır olduklarını gözlemledim. Fethullahçılar
arasında, hocaefendinin (!) nasılsa bir daha Türkiye'ye dönemez
varsayımından hareketle başlatılan varislik çekişmesinde,
dolayısıyla sessiz post kavgasında, hocaefendinin (!) söylemlerinin,
yazdıklarının ya da Risale-i Nur içeriklerinin değil,
herhangi bir örgütte görülebilecek her türlü ihtirasın,
ihanetin, kandırmanın, sömürmenin ve adam harcamanın
burada da geçerli olduğunu; mistizmin yerini çoktan vahşi
kapitalizmin katı kurallarına terkettiğini keyifle
izledim. M.Ö. ve yardımcıları, düzenlerini sadece
ekonomik gelir üzerine tesis etmişler. Diğer müritler de bu
halleriyle bir saadet zincirinin halkalarını oluşturmuşlar.
Bu durumdan hoşnut olmayan, hocaefendinin (!) bir an önce Türkiye'ye
getirilmesinin sağlanması için radikal mücadele başlatılmasından
yana olanlar da var, ki bunların esas ağırlığını
fethullahçı istihbaratçılar oluşturuyor. Bu grubun mücadelede
silaha ve teröre bulaşma ya da taşeron kullanma riski her
zaman için sözkonusu. Bunların yapacakları bir hata,
verecekleri bir açık, zaten takiyye ile idare edilen cemaatin sonu
olacak ve saadet zinciri kendiliğinden parçalanacaktır. Paranın
girdiği yerden idealin, hem de uğruna can verilecek idealin
gittiği varsayımı dikkate alındığında,
Cumhuriyetimizin gelmiş geçmiş en tehlikeli şeriatçı
yapılanmasının dağıtılmasının hiç
de zor olmadığına kanaat getirdim. Yeter ki, siyasal erk
bunu samimiyetle istesin, geçmişte olduğu gibi istiyor görünmesin...
* Bu çalışmayı sürdürürken, telefonlarımın
dinlendiğini, bilgisayarıma girilerek e-postalarımın
ve dosyalarımın kopyalandığını ve izlendiğime
bir kere daha emin oldum. Bu nedenle, önlem olarak, internet bağlantısı
olmayan ikinci bir bilgisayar edindim ve kullandım. Bu arada,
telefon, e-posta ya da posta kutusuna not yoluyla gerçekleştirilen
tehditlerin sayısında da bir önceki yıla göre önemli
artış gözlemledim. Tehditlerle ilgili olarak Valilik'ten
"koruma" isteminde bulunmayı ise anlaşılır
nedenlerden dolayı hiç düşünmedim. Dikkat çekici olan bir
başka husus, Fethullahçı istihbaratçıların telefon
dinleme yoluyla elde ettikleri ses kayıtlarını analiz-ayıklama
eğitimi almadıkları ya da "yemlenme" riskini
dikkate almadan aceleci davrandıkları, verdikleri anlık
tepkilerden ortaya çıktı. Bu süreçte, benim de
tedbirsizlikten kaynaklanan kayda değer bazı kişisel
hatalarım da sözkonusu oldu: Telefonda karşılıklı
bilgi ve belge alışverişi taahhüdünde bulunarak
randevulaştığım bir kişiye, buluşma yerini
ve saatini bu görüşme sırasında alenen söyleme hatasında
bulundum. Randevu öncesinde, Fakültenin otoparkına bıraktığım
otomobilimin alarmının çalışmadığını
farkettim. Otomobili kontrol ettiğimde, bagajda duran iki deri çanta
ile maddi değer ifade eden alışveriş çantalarına
dokunulmaksızın, içinde araştırma ile ilgili
belgeler, ses ve görüntü kasetleri ile CD'lerin bulunduğu
alelade iki plastik poşetin gaspedildiğini farkettim. Devlet içine
sızmış "köstebek"leri araştıran bir
akademisyen olarak, semt karakoluna ya da Hırsızlık Bürosu'na
başvurmanın ne anlama geldiğini ve geleceğini en iyi
algılayan dikkatli bir yurttaş olarak, "Fethullah'ın
Copları" kitabının yazarı, gazeteci Zübeyir Kındıra'nın
yaptığını yapmadım, akıbetini paylaşmadım.
Onun otomobilinin -kitabının hazırlık evresinde-
soyulması üzerinden geçen yıllar zarfında, faillerin
yakalanamamış olmasına da zaten hiç şaşırmamıştım...
* İnanıyorum ki, Devletin istihbarat birimlerine sızmış,
kadrolaşmış fethullahçı unsurların
temizlenmesi, kesinlikle zor değildir. Bunun için önce, Ulusal Güvenlik
Konseptinde değişiklik yapılması ve dış
istihbarat servisleriyle ilişkileri çerçevesinde, fethullahçıların
kontr-espiyonaj kapsamına dahil edilmesi gerekmektedir. Ardından
da, siyasal erkin tam desteğini arkasına alan bir planlı
istihbarat operasyonu gerçekleştirmek yeterlidir. Burada önemli
olan, bu planlı istihbarat operasyonunu hangi kadroların yürüteceğidir?
Bugüne kadar Emniyet, MİT gibi kurumlarda, fethullahçı
kadrolaşmayı sadece seyredenlerle ya da mücadele ediyor gibi
görünenlerle bu operasyonun gerçekleştirilemeyeceği ortadadır.
Korkaklarla, kişiliksizlerle, Cumhuriyet'in değerlerine sahip
olmayanlarla, hukuka saygılı devlet militanlığına
soyunmayanlarla, kaçak güreşenlerle, rüşvetçilerle ve
komisyoncularla, Atatürk ilke ve devrimlerine ölümüne bağlılığını
önceden kanıtlamayanlarla, halk deyimiyle "biraderlerin
kuklalığını" yapanlarla, iç ve dış
tehdit odakları hakkında örgütsel alt yapısı
bulunmayanlarla sözkonusu planlı istihbarat operasyonu yürütülemez.
Yürütülse de amacına ulaşamaz. Gazeteci Saygı Öztürk'ün
dediği gibi: "Fethullah Gülen grubuyla ilgili operasyonu bu
saatten sonra emniyet camiasında kolay kolay kimse yapamaz. Çünkü
kimin eli dokunuyorsa yanıyor. Bu konuda çalışma yapan
grup tasfiye edildi. Bu hem Ankara Emniyet Müdürlüğü, hem de
genel müdürlük bünyesinde yaşandı. Bu olayın iki
boyutu var. Ya derinlemesine soruşturmak ya da soruşturmayarak
ört-bas etmek olacaktır. Eğer derinlemesine bir soruşturma
yaptırılmak isteniyorsa, dağıtılan ekip takviye
edilerek yeniden göreve getirilmeli ve soruşturma kaldığı
yerden devam ettirilmeli". En akıllıca yol, bu
operasyonu, fethullahçılardan doğrudan zarar gören ama pes
etmeyerek mücadelesini yürüten Cevdet Saral, Osman Ak gibi Emniyet Müdürlerinin
sorumluluk ve yönetiminde takviye edilmiş bir ekiple başlatmak
ve sonuna kadar götürmektir. Başka yolu yok!..
* Türkiye Cumhuriyeti'nin iç ve dış güvenliğinden
birinci derecede sorumlu olan Türk Silahlı Kuvvetleri, iç güvenlikle
ilgili olarak -Jandarma Genel Komutanlığı dışında-
operasyonel bir güce maalesef sahip bulunmamaktadır. Ne zaman
Cumhurbaşkanlığı ve MİT Müsteşarlığı,
sivillere geçmiştir, iç güvenliğimizdeki zaaflar da bu dönemlerde
ortaya çıkmıştır. Cumhurbaşkanı'nın
ve MİT Müsteşarı'nın teamüllere uygun olarak
mutlaka asker kökenli olmasının, demokratikleşmeye hiçbir
engeli bulunmamaktadır. T.S.K. içinden yabancı ülkelerin
"etki ajanı" devşirmesi kolay değildir; bu
durum, ulusal güvenliğimizin güvencesini oluşturmaktadır.
Türkiye, bu güvenceden mahrum olmanın birtakım sancılarını
yaşamaktadır. Örneğin, MGK Genel Sekreteri, Emniyet
Genel Müdürlüğü ve M.İ.T. ile, Fethullah Gülen'den, Mesut
Yılmaz'dan, Alaattin Çakıcı'dan, Sadettin Tantan'dan,
Dr. Rudolf Schmidt'den, Henri Barkey'den çok daha fazla ilgilidir,
ilgilenmek ve takip etmek zorundadır. T.S.K.'nin Emniyet Genel Müdürlüğü
ve M.İ.T. üzerinde koordinasyonu sağlaması, iç
politikaya karışması anlamına gelmemektedir. Asıl,
politikacıların, şeyhlerin ve politikacı bağlantılı
mafya babalarının ellerini bu iki kurumdan çekmesi
gerekmektedir. Bu denge günümüzde bozulmuştur, siyasilere ödün
vermeksizin bu dengeyi yeniden kurmak, T.S.K.'nin asli görevidir.
Durumdan vazife çıkarmanın sanatını bilen T.S.K.,
istihbarat birimlerindeki gelişmelere seyirci kalmamalıdır...
* Fethullahçılar, cemaate ait en az 25 milyar dolarlık mal
varlığı, milyarlarca dolarlık ciro, yüzmilyonlarca
dolarlık himmet geliri ile, hemen herkesi ve herşeyi satın
alabilecek dev bir organizasyona dönüşmüştür. Yurt içindeki
üniversiteleri, liseleri, ilköğretim okulları, dersaneleri,
hastaneleri, poliklinikleri, yurtları, ışıkevleri,
vakıfları, dernekleri, hemen her alanda faaliyet gösteren
şirketleri, fabrikaları, pazarlamacıları, devlet ve
vakıf üniversitelerinde görev yapan onbinlerce öğretim
elemanı, alternatif silahlı kuvvetleri (emniyetçi müritler),
kamu görevlileri ile fethullahçılar, organize bir suç örgütü
halinde çalışmaktadır. Yurt dışındaki güçleri,
en az yurt içindeki güçleri ölçüsündedir. Son yaşadığımız
iki ekonomik krizde, Alman Bankalarının dahli kadar, fethullahçıların
dahli de bulunmaktadır. A.B.D.'nde Fethullah Gülen'e yakın
olabilmek için binlerce fethullahçı işverenin, "yeşil
kart"tan kurasız faydalanabilmek için kişi başına
en az 3.000.000 $ para transferi gerçekleştirdikleri; Kanada'ya
yapılan transferlerin ise çok daha fazla meblağlara ulaştığı
duyumları alınmaktadır. Türkiye'de fabrikalar sökülmekte,
Balkan ülkelerine, Orta Asya Cumhuriyetleri'ne, Azerbaycan'a ve Rusya
Federasyonu'na bağlı Özerk Cumhuriyetlerine; ayrıca da
cemaatin okullarının bulunduğu tüm ülkelere götürülmektedir.
Fabrikalarla birlikte sermaye götürülmesi, Türk ekonomisine önemli
darbe vurmuştur. Hiçbir devlet kurumu, bu konu ile
ilgilenmemektedir. CIA, MI6 ve BND gibi batılı istihbarat
servisleri ile işbirliği örnekleri sergileyen, taşeronluk
yapan fethullahçıların özde yurtsever, milliyetçi-alperen
olduklarını iddia etmek mümkün değildir. Türk
Devletine, laik hukuk sistemine büyük kin duymakta ve her fırsatta
bu kinin gereğini yerine getirmektedirler. İşte, bu dev
organizasyonla mücadelede, sayıca bir elin parmaklarını
geçmeyen Cumhuriyet aydını ve birkaç sivil toplum örgütü,
savunmasız ve korunmasız konumdadırlar. Bunları
koruyacak, destekleyecek, güç eşitliği sağlayacak bir
devlet desteği de maalesef sözkonusu değildir. Mumcu, Üçok,
Aksoy, Kışlalı gibi yitirilen aydınlardan sonra,
bunların da çekilmesiyle, meydan yani kamuoyu, fethullahçıların
eline kalacaktır. T.S.K.'nin bu durumu değerlendirmesi, ama geç
olmadan değerlendirmesi gerekmektedir. Niye T.S.K. diyenlere, yoksa
Mesut Yılmaz mı, sorusuyla karşılık vermek
yerinde olacaktır.
* Sizler, bu satırları okuduğunuzda, eminim ki, hakkımda
bugüne kadar açılmış yüzmilyarlarca liralık
manevi tazminat davalarına, yenileri eklenecektir. Her zaman olduğu
gibi kimi siyasiler devreye girerek Üniversite Rektörü'nü hakkımda
yasal işlem yapmaya zorlayacaktır. Tehditler ve hakaretler hız
kesmeyecek, aileme de yönelecektir. Peşpeşe gıyabımda
kesilen trafik cezaları gelecektir. Gelen duyumlara göre, Emniyet
ve M.İ.T. bünyesinde, gerektiğinde aleyhimde kullanılmak
üzere dezenformasyon çalışmaları kapsamında
olumsuz bilgi notları ve olumsuz dosyalar hazırlanmıştır.
Telefonlarım bir şekilde dinlenmeye devam edecektir. Büyük
bir olasılıkla, hakkımda imzalı-imzasız suç
duyurusu yapılacak; T.B.M.M.'de aleyhimde soru önergeleri
verilecek; bütün bunları dikkate alan savcılık evimde
arama yaptıracak; en azından "İçişleri Bakanlığı'nı
ya da Emniyet güçlerini tahkir ve tezyiften" veya hiç ilgisiz
bir iftira ile hakkımda Ağır Ceza Mahkemesi'nde ya da
DGM'de dava açılacaktır. Halen, İzmir, Ankara,
Burhaniye, İstanbul gibi merkezlerde yürüyen davalara, yurdun
farklı yerlerinde açılacak yeni davalar da eklenince,
maddi-manevi darbenin yanısıra, mücadeleye zaman yetiştirememe
gibi bir durum da ortaya çıkacaktır. Sonuçta, belki de ödeyemediğim
tazminat hükümlerinden dolayı evime haciz gelecektir. Almanlardan
fethullahçılara, Türkiye Cumhuriyeti'nin üniter ve laik yapısına
göz diken tüm unsurlara karşı bunca zahmete ve mihnete değer
mi, diyorsanız, Atatürk'ün manevi mirasçısı olarak
evet değer, diyorum. Çünkü Türküm ve başka Türkiye
yok!..
DR. NECİP HABLEMİTOĞLU
|