ŞEMDİNLİ KOMPLOSU:

 SİYONİZMİN MAŞASI, VATAN HAİNİ ÖRGÜT FETHULLAHÇI'LARIN TÜRK ORDUSUNA  SİNSİ ve KALLEŞ SAVAŞ İLANI!!!

 

logo

ŞEMDİNLİ TOKADI

17.05.2007 

 

Yargıtay: 

Devletin varlığını, bütünlüğünü korumakla görevli askerler, devletin varlığına ve bütünlüğüne yönelik saldırı yapan örgüt üyesi gibi addedilemez

“Şemdİnlİ Davası” kapsamında 39 yıl 5’er ay hapis cezasına çarptırılan astsubaylar Ali Kaya, Özcan İldeniz ile haber elemanı Veysel Ateş hakkında verilen karar Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nce bozuldu. Mahkeme, terörle mücadele edenlerin örgüt üyesi gibi yargılanamayacağına hükmetti.

Tanıklar dinlenmedi

Eksİk soruşturma yapıldığını, tanıkların dinlenmediğini ve olay yerinde inceleme yapılmadığını da vurgulayan Yargıtay, yargılamanın askeri mahkemede görülmesini öngördü. Hakkari’nin Şemdinli ilçesinde 9 Kasım 2005’de, PKK’lı Seferi Yılmaz’a ait kitapevine bomba atılmıştı.

Şemdinli Davası’nda tokat gibi karar

YARGITAY: Askerin, Devletin bütünlüğüne yönelik saldırı yapan örgüt üyesi gibi addedilmesi, hayal gücünün de ötesinde gerçekle bağdaştırılamaz

Şemdinli Davası kapsamında 39 yıl 5’er ay hapis cezasına çarptırılan astsubaylar Ali Kaya, Özcan İldeniz ile “haber elemanı” Veysel Ateş’in Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nde görülen davası bozuldu. Mahkeme, “Terörle mücadele eden bu kişilerin, örgüt üyesi gibi yargılanamayacağına” hükmetti. Eksik soruşturma, tanıkların dinlenmemesi, olay yerinde inceleme yapılmaması gibi gerekçelerle davayı bozan Yargıtay, yargılamanın askeri mahkemede görülmesini öngördü. 9 Kasım 2005’de Hakkari’nin Şemdinli ilçesinde, terör örgütü PKK davasının eski hükümlülerinden Seferi Yılmaz’a ait kitapevine 2 el bombası atılması sonucu bir kişi ölmüş, bir kişi de yaralanmıştı. Mahkeme kararıyla Seferi Yılmaz’ın telefonlarını dinleyen ve kendisine örgüt tarafından gönderilen bir paketi ele geçirmek için Jandarma İstihbarat görevlileri Yılmaz’ı yakın takip altında tutuyordu. Hakkari’den görevli olarak Şemdinli’ye giden astsubaylar Ali Kaya, Özcan İldeniz ve haber elemanı Veysel Ateş, Yılmaz’ın işyerinde patlayan bombalardan sorumlu tutularak otomobillerinin içinde bulunan astsubaylar ve Veysel Ateş’i yakalayıp, eylemin sorumlusu olarak göstermişlerdi. Silahlarına, araçta bulunan diğer eşyalarına el konulan astsubaylar, örgüt üyeleri tarafından da tartaklanmıştı. İlçede başlayan olaylarda Atatürk büstü sökülmüş, Türk bayrağı da yakılmış, asker ailelerine dönük saldırılarda bulunulmuştu.

Paşa suçlanmıştı

Şemdinli olaylarını soruşturmakla görevlendirilen Van Cumhuriyet Savcısı Ferhat Sarıkaya, hazırladığı iddianamede, dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Büyükanıt’ın “Ben o astsubayı tanıyorum. İyi çocuktur. Suçluysa cezasını çeker sözlerini” mahkemeyi etkileme olarak değerlendirmiş ve Büyükanıt, bir iş adamının sözlerine dayanarak “çete lideri” gibi gösterilmişti.

Sarıkaya’ya ihraç

İddianameyi hazırlayan Cumhuriyet savcısı Ferhat Sarıkaya, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu kararıyla meslekten ihraç edilmişti. Mahkeme, astsubaylar ve haber elemanını 39 yıl 5’er ay hapis cezasına çarptırmıştı. Van Cumhuriyet savcısı, mahkemenin kararını sanıklar lehine temyiz etti. Olay yerinde inceleme yapılmadığı, tanıkların dinlenmediği gibi gerekçeleri de ortaya koyan temyiz başvurusuna, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı da katıldı. Tebliğnamede benzer gerekçeler daha ayrıntılı olarak belirtildi.Yargıtay 9. Ceza Dairesi, 18 aydır tutuklu bulunan astsubaylar ile haber elemanı hakkında kararını verdi. Türkiye’nin en tartışmalı davası dünkü kararla yeni bir boyut kazandı.

Devlete saldırı

Mahkeme, astsubaylar ile haber elemanının davasının birleştirilmesini, soruşturmanın eksik yapılması, bilirkişinin dinlenmemesi, gösterilen tanıkların dinlenmemesini de dikkate alarak yeniden görülmesine karar verdi. Mahkeme, aynı zamanda davanın sivil değil, askeri mahkemede görülmesi yolunda karar verdi. Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin kararı, astsubayların bağlı olduğu Hakkari İl Jandarma Komutanlığı ile astsubayların tutuklu bulunduğu Van Askeri Cezaevinde de adeta bayram havası yaşattı. Mahkeme kararında şöyle denildi: “Devletin varlığını, bütünlüğünü korumakla görevli askeri personelin, Devletin varlığına ve bütünlüğüne yönelik saldırı yapan örgüt üyesi gibi addedilmesi, hayal gücünün de ötesinde gerçekle bağdaştırılamaz.”

 

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/haberler/semdinli-tokadi.html

***

Yargıtay Şemdinli kararını bozdu

Al Sancak Kuzey Irak'a

Okan İşbecer

 

Kürt-İslamcıların provokasyonları ellerinde patlamaya devam ediyor. 9 Kasım 2005 tarihinde PKK üyesi olmaktan hüküm giymiş Seferi Yılmaz’a ait olan kitapçı bombalanmıştı. Anında toplanan PKK’lı güruh orada görevli astsubaylarımız Ali Kaya ve Özcan İldeniz’e saldırmış, 3 dakika içinde canlı yayına geçen ROJ TV olayları ilk elden duyurmuştu. Apaçık provokasyon olan bombalama sonrası başlayan derin devlet tartışmaları ile ve hazırlanan iddianame yoluyla Türk Ordusu ve dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Yaşar Büyükanıt da suçlanmıştı. Şemdinli provokasyonunudan sonra Kürt-İslamcı çete tarafından linç edilmek istenen astsubaylarımız Ali Kaya ve Özcan İldeniz hakkında Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi 39 yıl 10 ay hapis cezası vermişti.

Ancak son dönemde olayın seyri tersine döndü. Önce İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun ve ardından Fethullahçı Savcı Ferhat Sarıkaya görevlerinden alındılar. Daha sonra bir PKK itirafçısı olayı PKK’nın yaptığını itiraf etmişti. Şemdinli provokasyonundan sonra Kürt-İslamcı çete tarafından linç edilmek istenen astsubaylarımız Ali Kaya ve Özcan İldeniz hakkında Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi 39 yıl 10 ay hapis cezası vermişti.

Yargıtay 9. Dairesi Şemdinli olayları ile ilgili verilen cezanın temyiz aşamasını sonuçlandırdı. 9. Daire, davayı usul yönünden eksik soruşturma nedeniyle bozdu. Kararda özet olarak şöyle denildi:

“Asker kişiler olan ve ülke bütünlüğünü bozmaya yönelik eylemlerde bulunan bölücü terör örgütü ile mücadelede görev alan sanıkların bu örgütün işlediği suçlarla aynı suçu işlediklerine ilişkin nitelendirme, hayal gücünün de çok ötesinde ve tamamen varsayımlara dayalı, hukuki değerden yoksundur.”

Kararda ayrıca “asker olan sanıklara atfedilen eylemlerin terörle mücadele görevleri kapsamında olması” nedeniyle iddiaların doğruluğunun sivil değil askeri mahkeme tarafından değerlendirilmesi gerektiği de belirtildi. Sanık Avukatı Vedat Gülşen, kararla ilgili yaptığı değerlendirmede “Yargıtay’ın verdiği karar, adaletin yerini bulması yönünden çok önemli. Şüphesiz terörle mücadelede çalışan diğer arkadaşlar için moral olacaktır.” dedi.

 

http://www.turksolu.org/139/isbecer139.htm

***

Şemdinli için bomba karar

Saygı ÖZTÜRK

17 Mayıs 2007

Yargıtay 9. Ceza Dairesi Şemdinli olaylarıyla ilgili davada sanık Astsubaylar Ali Kaya ve Özcan İldeniz hakkındaki kararı “eksik soruşturma” gerekçesiyle bozdu.

“Şemdinli Davası” kapsamında 39 yıl 5’er ay hapis cezasına çarptırılan astsubaylar Ali Kaya, Özcan İldeniz ile “haber elemanı” Veysel Ateş’in Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nde görülen davası bozuldu. Mahkeme, “Terörle mücadele eden bu kişilerin, örgüt üyesi gibi yargılanamayacağına” hükmetti, eksik soruşturma, tanıkların dinlenmemesi, olay yerinde inceleme yapılmaması gibi gerekçelerle davayı bozan Yargıtay, yargılamanın askeri mahkemede görülmesini öngördü.

9 Kasım 2005’de Hakkari’nin Şemdinli ilçesinde, PKK davasının eski hükümlülerinden Seferi Yılmaz’a ait kitapevine 2 el bombası atılması sonucu bir kişi ölmüş, bir kişi de yaralanmıştı.

Mahkeme kararıyla Seferi Yılmaz’ın telefonlarını dinleyen ve kendisine örgüt tarafından gönderilen  bir paketi ele geçirmek için Jandarma İstihbarat görevlileri Yılmaz’ı yakın takip altında tutuyordu.

Hakkari’den görevli olarak Şemdinli’ye giden astsubaylar Ali Kaya, Özcan İldeniz ve Haber elemanı  Veysel Ateş,  Yılmaz’ın işyerinde patlayan bombalardan sorumlu tutularak otomobillerinin içinde bulunan astsubaylar ve Veysel Ateş’i yakalayıp, eylemin sorumlusu olarak göstermişlerdi.

Silahlarına, araçta bulunan diğer eşyalarına el konulan astsubaylar, örgüt üyeleri tarafından da tartaklanmıştı. İlçede başlayan olaylarda Atatürk büstü sökülmüş, Türk bayrağı da yakılmış, asker ailelerine dönük saldırılarda bulunulmuştu.

Şemdinli olaylarını soruşturmakla görevlendirilen Van Cumhuriyet Savcısı Ferhat Sarıkaya, hazırladığı iddianamede, Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Büyükanıt’ın “Ben o astsubayı tanıyorum. İyi çocuktur. Suçluysa cezasını çeker sözlerini” mahkemeyi etkileme olarak değerlendirmiş, Büyükanıt, bir iş adamının sözlerine dayanarak “çete lideri” gibi gösterilmişti.

İddianameyi hazırlayan Cumhuriyet savcısı Ferhat Sarıkaya, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu kararıyla meslekten ihraç edilmişti. Mahkeme, astsubaylar ve haber elemanını 39 yıl 5’er ay hapis cezasına çarptırmıştı.

Van Cumhuriyet savcısı, mahkemenin kararını sanıklar lehine temyiz etti. Olay yerinde inceleme yapılmadığı, tanıkların dinlenmediği gibi gerekçeleri de ortaya koyan temyiz başvurusuna, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı da katıldı. Tebliğnamede benzer gerekçeler daha ayrıntılı olarak belirtildi.

Yargıtay 9. Ceza Dairesi, 18 aydır tutuklu bulunan astsubaylar ile haber elemanı hakkında kararını verdi. Türkiye’nin en tartışmalı davası dünkü kararla yeni bir boyut kazandı. Mahkeme, astsubaylar ile haber elemanının davasının birleştirilmesini, soruşturmanın eksik yapılması, bilirkişinin dinlenmemesi, gösterilen tanıkların dinlenmemesini de dikkate alarak yeniden görülmesine karar verdi. Mahkeme, aynı zamanda davanın sivil değil, askeri mahkemede görülmesi yolunda karar verdi.

İŞTE ÖNEMLİ SÖZLER

Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin kararı, astsubayların bağlı olduğu Hakkari İl Jandarma Komutanlığı ile astsubayların tutuklu bulunduğu Van Askeri Cezaevinde de adeta bayram havası yaşattı. Mahkeme kararında şöyle denildi:

“Devletin varlığını, bütünlüğünü korumakla görevli askeri personelin, Devletin varlığına ve bütünlüğüne yönelik saldırı yapan örgüt üyesi gibi addedilmesi, hayal gücünün de ötesinde gerçekle bağdaştırılamaz. “

 

http://www.hurriyet.com.tr/gundem/6523125.asp?gid=180

***

SABAH

Şemdinli davasında karar bozuldu

17 Mayıs 2007

 

Yargıtay 9. Ceza Dairesi, Şemdinli davasıyla ilgili sanık astsubaylar Ali Kaya ve Özcan İldeniz hakkındaki 39 yıl 5 ay 10'ar gün hapis cezası kararını ''eksik soruşturma'' gerekçesiyle bozdu. Daire, davaya bakmakla görevli yerel mahkemenin askeri mahkeme olması gerektiğine hükmetti.

Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi, sanıklar Ali Kaya ve Özcan İldeniz'i, Şemdinli'de Umut Kitabevi'nin bombalanması olayıyla ilgili davada, ''Adam öldürmek, çete kurmak ve adam öldürmeye teşebbüs etmek'' suçlarından 39 yıl 10 ay 27'şer gün hapis cezasına çarptırmıştı.

Astsubayların avukatları tarafından mahkeme kararının bozulması için Yargıtay'a başvurulmuştu. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı davanın cinayet olaylarına bakmakla yükümlü olan Yargıtay 1. Ağır Ceza Mahkemesi'ne göndermişti. Mahkeme yaptığı ilk duruşmanın ardından görevsizlik kararı vermiş, Yargıtay Başkanlar Kurulu da davanın 9. Ceza Dairesi'nde görüşülmesine karar vermişti.

Astsubayların avukatları, özel yetkili Van 3. Ağır Ceza Mahkemesinin sanıklar hakkında karar verdiğini, özel ağır ceza mahkemelerinin, özel yargılama yöntemleriyle yargılama yaptığını, bunun da savunma hakkının önemli ölçüde kısıtlanmasına yol açtığını ve yargılama sürecinde hukuka uygun taleplerinin bile dikkate alınmadığını öne sürerek, kararın bozulması yönünde talepte bulunmuşlardı.

Astsubayların avukatı Vedat Gülşen, duruşmada patlama olayının meydana geldiği pasajın maketi üzerinde savunma yapmıştı.

http://www.sabah.com.tr/haber,CC1C234A260947E893118807FBDACBAC.html

***

"Terörle mücadele eden arkadaşlar için önemli bir karar"

 

Şemdinli Davası'nın sanık avukatı Vedat Gülşen, Yargıtay 9. Ceza Dairesinin bozma kararının adaletin yerini bulması yönünden çok önemli olduğunu belirterek, ''Terörle mücadelede çalışan diğer arkadaşlar için moral olacaktır'' dedi.

Hakkari'nin Şemdinli ilçesinde meydana gelen olaylarla ilgili sanık astsubaylar Ali Kaya ve Özcan İldeniz'e verilen hapis cezasına ilişkin kararın temyiz duruşması, Yargıtay 9. Ceza Dairesinde yapıldı.

Duruşmanın ardından gazetecilere açıklama yapan sanık Avukatı Gülşen, Yargıtay 9. Ceza Dairesi'nin sanık astsubaylar Ali Kaya ve Özcan İldeniz ile ilgili Van 3. Ağır Ceza Mahkemesinin verdiği mahkumiyet kararını bozduğunu anımsattı.

Gülşen, dairenin sanıkların terörle mücadele eden askerler olması nedeniyle davaya bakmakla askeri mahkemenin yetkili olduğuna karar verdiğini ifade etti.Van 3. Ağır Ceza Mahkemesinde ileri sürdükleri tüm temyiz ve itiraz taleplerinin kabul edildiğini kaydeden Gülşen, ''Eksik soruşturma neticesinde verilen hüküm, tüm eksikliklerden tek tek bahsedilerek itirafçıların dinlenmeleri dahil olmak üzere bozuldu'' diye konuştu.

Gülşen, Van 3. Ağır Ceza Mahkemesinin usul yönünden de esaslı bir hata yaptığını söyleyerek mahkemenin sanık Veysel Ateş ile diğer sanıklar Ali Kaya ve Özcan İldeniz'in davasını karar verebilmek için son celsede tefrik ettiğini belirtti. Vedat Gülşen, ''Bu acele verilen karar neticesinde bu tefrikin de yerinde olmadığı dosyaların birleştirilerek görevsizlik kararı verilmesi ve askeri ceza mahkemesine gönderilmesi gereğini Yargıtay 9. Ceza Dairesi önemle vurguladı'' diye konuştu.

Kararın adaletin yerini bulması yönünden çok önemli olduğunu ifade eden Gülşen, şu görüşlere yer verdi:

''Terörle mücadelede çalışan diğer arkadaşlar için moral olacaktır. Çünkü terörle mücadele eden askeri güçlerin bu görevleri dolayısıyla işlenmiş suçlara da emsal bir karar çıkmıştır. Bu çok önemlidir. Bundan sonra zannediyorum ki adli yargı ile askeri mahkemeler arasındaki uyuşmazlık mahkemesinin kararı uygulanmaya başlanacak ve askeri mahkemeler bu konuda yetkili olacaktır. Bu yönüyle de bu karar ile bir ilk yaşanmış oluyor. Hepimize, vatanımıza, milletimize, devletimize hayırlı olsun.''

Vedat Gülşen, duruşmaya bombalanan Umut Kitabevi'nin bulunduğu pasajın genel durumunu ve kitabevini ayrıntılı gösteren 1/50 ölçekli maket ile geldi.

 

http://www.sabah.com.tr/haber,52FC56DDF52D4E619BF056F41BB8CAE7.html

***

 

 

Millet ve askerin askerin ortak görevi!

 

Orhan DEDE  

 04.05.2007

 

Iran makamlari tarafindan Hakkâri’nin Yüksekova ilçesinde güvenlik görevlilerine teslim edilen PKK’li terörist Arif Kaçim, Semdinli’de bir kitapevine bomba atilmasi olayinin PKK’li iki kisi tarafindan gerçeklestirildigini itiraf etti.


Bu itirafçinin ifadesine göre Semdinli’deki bombali saldiriyi, “Cudi” ve “Amed” kod adli iki PKK’li terörist gerçeklestirmis. PKK’li Arif Kaçim, “eylem gerçeklestirilecek, basina da olayin Jandarma istihbarat elemanlari tarafindan yapildigi bildirilecekti” ifadesiyle jandarmaya kurulmus olan tertibi de ortaya koymus oldu.

Semdinli hadisesi üzerine bazi sorular cevap bulamamisti.


Bombalama üzerine provokatif oldugu simdi daha iyi anlasilan saldirilar basladiktan sadece 3 dakika sonra Roj TV Semdinli’den nasil canli yayin yapabildi? Ancak önceden biliniyorsa bu kadar çabuk davranilabilirdi.


Baslayan olaylarda sadece kamu kurumlarina ilaç veren eczane ve benzin veren akaryakit istasyonunun tahrip edilmesi sadece bir tesadüf müydü?


Bu sorular PKK itirafçisinin söyledikleriyle çok daha net cevaplarini da bulmus oldu.


Hatirlayacak olursaniz, Semdinli’de söz konusu kitapevinin bombalanmasi gerekçe gösterilerek, Türk Silahli Kuvvetlerini ve dönemin Kara Kuvvetleri Komutani Org. Yasar Büyükanit’i töhmet altinda birakacak gelismeler yasanmisti.


Semdinli tertibinden sonra Türk Silahli Kuvvetleri’ni yipratmaya yönelik pek çok yayin yapildi. Yapilan yayinlarla ve yazilan yazilarla Türk milletinin askere olan güveni hedef seçildi. Bu güven ortadan kaldirilmaya çalisildi.

Türk milletinin askeriyle ayrilmaz bir bütün oldugunu ifade ederek Türkiye üzerinde uzun yillardan bu yana uygulanan bir plana dikkatinizi çekmek istiyorum.


Bu plan askerle milleti karsi karsiya getirme planidir.


Türk milletiyle askerini karsi karsiya getirme plani uzun yillardir devam etmistir ve hala da devam etmektedir. Semdinli tertibinden önce bekli de yüzlerce tertip yasadi ülkemiz, ama hiç birini fark edemedik. Bundan sonra da belki yüzlercesini yasayacagiz ama bir tertiple karsi karsiya geldigimizi anlamayacagiz bile.


Bu dis kaynakli planlar, Türkiye üzerinde bitmeyecegine göre Türk milletine ve Türk askerine bu planlari bosa çikarmak için ortak bir görev düsmektedir.

Millet olarak Türk Silahli Kuvvetlerinin bizim vazgeçilmezimiz oldugunu herkese göstermeliyiz. Asker, bir millet için özellikle de Türk milleti gibi bir millet için olmazsa olmazlarimizin basinda gelmektedir. Bu gerçek de her firsatta ortaya konulmalidir. Millet askerine, ne olursa olsun sahip çikmak zorundadir. Türk milletinin askeri alanda zaaf içerisinde olacak lüksü yoktur. Böyle bir zaaf yasayan Türkiye’ye topyekûn çullanmak için pek çok düsman sirada beklemektedir. Bu oyunlari bosa çikarmak için milletimiz askerine her zamankinden daha çok bagli olmalidir.


Geçtigimiz yil bir konusmasinda Prof. Dr. Haydar Bas, millet asker kucaklasmasinin önemini, “bir ülkenin sivil ve askeri, devletle milleti bir ve beraber olmaya mecburdur. Sayet millet devletine, sivil askerine küsmüsse, bilesiniz ki orada millet yoktur. Eger bu oyun güzel vatanimiz, güzel ülkemiz üzerinde oynaniyorsa biliniz ki oyun Yüce Türk milletinedir, yüce Türk milletini tarihten silme oyunudur” seklinde ifade etmisti.


Oyun sadece millet üzerinde degil, asker üzerine de oynandigi için Türk Silahli Kuvvetlerine de çok önemli görevler düsmektedir. 

Bunun için Türk Silahli Kuvvetleri her firsatta bu milletin askeri oldugunu, Türk milletinin degerleri ve inancinin kendisi için her seyin üstünde oldugunu çok daha siklikla ortaya koymalidir. Türk milleti için var oldugunu, bu milletin güvenligi için var oldugunu her ortam ve sartta ortaya koymalidir. Namus, mal ve can emniyetinin güvencesinin saglanmasinda oldugu gibi Islam inancini sonuna kadar yasamanin güvencesinin Türk silahli Kuvvetleri oldugu açikça ifade edilmelidir. Ülkemiz üzerindeki bu oyun ancak böyle bosa çikarilabilir.

Milletin de askerin de bu oyunu hep birlikte bosa çikarmasi gerekiyor.


Yapabiliyorsa siyasetin de bu oyunu bosa çikarmasi gereklidir.


Oyun millet ve asker üzerine kurgulandigi için bu tertipte en büyük görev bu iki vazgeçilmez degerimize düsmektedir. Millet üstüne düseni yapmali ve ne olursan olsun askerle milleti karsi karsiya getirmeye çalisan güçlere hizmet etmemelidir.


Asker ise milletiyle arasina sokulmaya çalisilan nifak tohumlarinin yesermesine asla izin vermemelidir. Bu planlari bertaraf edecek gücü askerimizin vardir.


Kiymetli bir cografyaya sahip olan ülkemiz, geçmiste yasadigi badirelerden çok daha siddetli olanlarini yakin gelecekte belki de yasamak zorunda kalacaktir. Bu badireleri salim bir sekilde atlatabilmek ancak tek vücut olmus millet ve askerle mümkün olabilecektir.

http://www.yenimesaj.com.tr/index.php?haberno=7007227&tarih=2007-05-04

 

Bu hükümet gitmelidir

 

Tayyip Ananı da Al Git!

Hüseyin Adıgüzel

 

Şemdinli’de uygulamaya konulan plan

Yaz bütün haşmetiyle yüzünü gösterdi. Ortalık yanıyor. Ortalık yanarken biz de yanıyoruz, hem de ne yanma! AKP hükümeti milleti kasıp kavuruyor, ortalığı yangın yerine çeviriyor, milleti ümitsizlik girdabına adım adım yaklaştırıyor. Ekonomideki dalgalanmalar, bir gece içinde trilyonlar kazananlar, bir gece içinde bütün birikimlerini büyük sermayeye aktarmak zorunda kalanlar, bu ülkenin insanları. Her gün getirilen şehit cenazeleri, yakılan ağıtlar ve siftah yapmadan dükkanını kapatan esnaflar, tarlasını sürmek için mazot parası bulamayan çiftçiler, IMF’nin insafına terk edilen memur, işçi ve emekliler, mezarda emeklilik yasasını protesto edeyim derken polis copu yiyen devlet memurları... Hepsi bu ülkenin insanları... Gayrı memnun kitle çığ gibi büyüyor, memnunlar keyif sürüyor.

Bunların hepi gerçek ve hepsi, memleketimin manzarası olarak orta yerde duruyor. Sıkıntı o kadar çok, o kadar büyük, o kadar çeşitli ki, insan hangisini yazayım diye sıkıntıya düşüyor. Biraz bu hükümetin en son marifetlerinden bahsetmek istiyorum. Düşüncelerimi sizlerle paylaşmak, sıkıntıyı hafifletmek istiyorum.

Aslında çok öncesi var, ama, ben Şemdinli’den başlamanın doğru bir seçim olacağını düşünüyorum. Hani şu “serhıldan” (isyan) çığlıklarını gündeme sokan Şemdinli’den. Çünkü, yıllardır hazırlanan, cumhurbaşkanını, orduyu, devletini seven ve korumaya çalışan kurumları devredışı bırakma ve milliyetçi kesimi korkutma ve ezme operasyonunun düğmesine Şemdinli’de basıldı. Sonraki, Diyarbakır, Hakkari, Yüksekova olayları, Danıştay baskını, Atabeyler çetesi olayları, Şemdinli’de uygulamaya konulan planın tamamlayıcı unsurları. Aynı zincirin halkaları. Bunların bir bir arkasına ortaya çıkmasını tesadüfle izah etmeye çalışmak, deliye postaki saydırmaktan da öte bir iştir.

Bir gün Şemdinli’de iki bomba patlatıldı. Halbuki, daha önceleri de Şemdinli’de onlarca bomba patlatılmıştı. Yani hazırlık yapılmıştı. Son iki bomba günü, bomba patlatılan kitabevinin karşı kaldırımında park etmiş, ordu mensubu iki kişinin arabası anında saldırıya uğradı. Arabadan neler çıktı, neler? Hatta, Gökçe Fırat, bu konuyla ilgili yazısının bir yerinde, “arabada bir TürkSolu gazetesi eksik kalmış” diyerek bir de espri yapmıştı. Sonra, Apo posterli, hayali Kürdistan bayraklı, her yeri kırıp döken, devletin tüm kurumlarına saldırılan bir gösteri düzenlendi. Bomba patladıktan iki dakika sonra ROJ TV, Danimarka’dan “Serhıldan” çığlıkları ile yayına başladı. Gösteriler yayıldı. Diyarbakır’da, Hakkari’de, Yüksekova’da, Van’da, Bitlis’te, Şemdinli’yi aratır gösteriler yapıldı. Büyük (!) başbakanımız oralara kadar giderek “Kürt Sorunu”ndan bahsetti. Ama hiçbir sonuç alamadı. Araya Diyarbakır Belediye Başkanı girdi. Başbakana, “siz şöyle durun, ben onlarla anlayacakları dilden konuşur, onları yatıştırırım” dedi. Onların anlayacağı dilden konuştu ve olayları yatıştırdı. Başbakan, başbakanlığının ayaklar altına alındığını bile anlayamadı ya da anladı da, anlamamazlıktan geldi. İş yargıya intikal etti. Van’da görevlendirilmiş bir savcı, iddianame hazırladı. Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt başta olmak üzere, ordu mensupları tarafından bir çete oluşturulduğunu ve bu olayları bu çetenin gerçekleştirdiğini beyan eden bu iddianame ortalığa bomba gibi düştü.

Danıştay olayında TÜRKSOLU büyüyen gücü nedeniyle gündeme geldi

Günler sonra, bir avukat, belinde silahı ile, güvenlik kameralarının çalışmadığı bir gün Danıştay’a girdi, 2. Daire’yi kan gölüne çevirdi. Yakalandı. Daha sorgusu bile yapılmadan Başbakan Yardımcısı M. Ali Şahin gazetecilere “Sürprizlere hazırlanın” şeklinde bir açıklama yaptı. Bu tip suçluların sorguları Cumhuriyet Savcılığınca yapılmasına rağmen, yargı devreden çıkarıldı ve emniyet içindeki Fethullahçı yapılanmanın temel taşlarından biri olan, bir Emniyet Genel Müdürü Yardımcısına verildi. Bu sefer sanığın arabasından Danıştay 2. Dairesinin türban kararı almasına olumlu oy veren üyelerinin resimleri basılı Vakit Gazetesi çıktı.

Sorgulamanın devam ettiği aşamada Başbakan, büyük bir çete ile karşı karşıya olunduğunu ve ana muhalefet partisi genel başkanının da bu komplonun içinde olduğunu söyledi. Muzaffer Tekin isimli ordudan ayrılmış eski bir yüzbaşının arandığı açıklandı. Muzaffer Tekin’in evinde yapılan aramada, komployu doğrulayan belgelerin yanı sıra, TürkSolu ciltlerinin de bulunduğu kamuoyuna duyuruldu. Herhalde bu duyuruyu yapan şahıs, Türksolu gazetesinin on beş bin tirajla basıldığını ve yüz bine yakın okuyucusunun olduğunu bilmiyordu. Ya da biliyordu da TürkSolu’nun gittikçe büyüyen gücünden endişe etmişti ki, onu da hedef tahtasının önüne koyuyordu.

Muzaffer Tekin teslim oldu. Onun çetesine mensup olduğu söylenen dört kişi ile hakim karşısına çıkarıldı. Mahkeme, Muzaffer Tekin ve çetesi olduğu söylenen dört kişiyi de serbest bıraktı. Çünkü, onların bu işle ilgisi olduğunu gösteren en küçük bir kanıt bile yoktu. Cürümü işleyen sanıkla telefonla konuşmasından başka bir kanıt getirememişlerdi. Halbuki, sanığın telefonunda belki yüzlerce isim vardı, ama, aralarından pervasızlıkla ayıklayarak Muzaffer Tekin’i seçtiler. Çünkü, Muzaffer Tekin emekli de olsa ordu mensubuydu, milliyetçi güçlerle fikri planda iş birliği yapıyordu, düzenlenen konferanslara, panellere, protesto eylemlerine katılıyordu ve KKTC Eski Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’a da büyük destek veriyordu. Aranan kan bulunmuştu. Hemen üstüne atıldılar.

Emniyet içindeki Fethullahçı yapılanma

Daha Danıştay olayının perde arkasını bırakın, perde önü bile aydınlanmadan, ortalık toz duman içindeyken emniyet içindeki Fethullahçı yapılanma, basına, hem de hiç olmayacak şekilde, evlere servis yaparak bir çetenin daha çökertildiğini açıkladı. Atabeyler çetesi mensupları olarak üçü emekli asker, sekiz kişi basının önüne çıkarıldı. Emniyet Genel Müdürlüğü sözcüsü İsmail Çalışkan, 2 Haziran günü düzenlediği basın toplantısında, bir gazetecinin operasyon ile ilgili bir sorusuna “Bu operasyon, Genelkurmay Başkanlığı ile ortaklaşa gerçekleştirilmiştir” dedi. Fakat, 3 Haziran günü Genelkurmay Başkanlığı, televizyonlardan yayınlanan yazılı bir açıklama ile, operasyondan haberlerinin olmadığını, bütün gelişmeleri ertesi günkü gazetelerden öğrendiklerini, kamuoyuna duyurdu. Yani, sağ elin, sol elden haberi yoktu. Bu nasıl iş demeyin. Bu işte öyle bir iş!

En üst düzey emniyet yetkilisinin açıklaması ile, operasyonun içinde gösterilen Genelkurmay Başkanlığı, operasyonun bırakın içinde olmayı, haberlerinin bile olmadığını açıklıyor. Yani operasyon, emniyet güçleri tarafından yapılmıştır, askeri kanadın bundan haberi yoktur. Peki öyle ise neden emniyet üst düzey yöneticisi böyle bir açıklama yapma gereğini duymuştur? Çünkü, gözaltına alınanların içinde ordu mensupları da vardı. Onların göz altına alınmalarından Genelkurmay Başkanlığı’nın haberinin olması yasa gereği idi. O da, orada zevahiri kurtarmak için böyle bir açıklama yaptı, diye düşünüyorum. Neyse, burası bizi pek ilgilendirmiyor. Bu hesabı aralarında görürler.

Emniyet’teki Fethullahçı grup Orduyu kendisine engel görüyor

Şimdi gelelim sorunun temeline... Sorun emniyetin açıklamalarının doğru olmadığındadır. Emniyet, Şemdinli olaylarından beri, tüm olayların içinde Ordu’nun, yani TSK’nın faal olarak rol aldığını gösterme çabasındadır. Burada, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni kendisine anayasa ile verilmiş bulunan devleti ve milleti koruma ve kollama görevini yapamaz hale getirmek başat amaçtır. Emniyetin bundan çıkarı nedir? Emniyetin bundan hiçbir çıkarı yoktur. Fakat, hükümete büyük destek veren Fethullah Hoca grubu, emniyetin içerisinde güçlü bir yapılanmaya sahiptir. Bu grup, siyasi iktidarın tercihi ile o mevkilere getirilmiştir. Siyasi iktidarın işlevini sürdürebilmesi için, bu grup vasıtasıyla, Ordu’nun millet nezdinde olan prestiji aşağıya çekilmek istenmektedir. Siyasi iktidarın ve Fethullahçı grubun, kafalarının içindekileri gerçekleştirmelerine en büyük engel olarak Ordu’yu görmeleri, onları bu yönde çalışmaya mecbur etmektedir. Ordu pasifize edilirse ki, Avrupa Birliği rüyası da bu süreç içinde değerlendirilmelidir, o zaman, dikensiz gül bahçesi içinde rahatça çalışabileceklerdir. Bu yüzden emniyet içindeki Fethullahçı grup ve siyasi iktidar, Şemdinli’den bu yana oluşan bütün olayların sorumluluğunu, Silahlı Kuvvetler’e ve ulusalcı güçlere yıkma uğraşının içindedir.

Bu olayların tümü, siyasi iktidar, emniyet içindeki Fethullahçı grup, PKK, AB ve ABD’nin tertibidir. Çünkü; ülkemizin ve dünyanın içinde yaşadığı siyasi şartlar, önümüzdeki bir yılı, Türkiye’nin bugün ve yarınki kaderinin belirleneceği bir yıl haline sokmuştur. Ülke içinde, özellikle tırmandırılan gerilim ortamı içerisinde AKP, üç önemli seçimi atlatmanın telaşını yaşamaktadır. Ülke dışında, yaklaşan İran operasyonu ve AB’nin reformların yavaşladığı uyarıları, AKP’yi zor duruma sokmuştur.

AKP Büyükanıt Paşa’yı neden istemiyor

Üç önemli seçimden söz ettik: 30 Ağustos’ta yapılacak Genel Kurmay Başkanlığı ve Nisan 2007’de yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile 2007 Kasım’ında yapılacak parlamento seçimleri AKP’yi tam anlamıyla köşeye sıkıştırmış durumdadır.

Genel Kurmay Başkanlığına Yaşar Büyükanıt’ın getirilmesi, PKK ile olan mücadelede, ipin ucunun Ordu’nun eline geçmesi demektir. Bu durum, PKK’yı yok etmeye yönelik büyük bir temizlik harekatını da beraberinde getirecektir. Doğal olarak bu harekat, AKP’nin hem zemin, hem de prestij kaybına uğramasına sebep olacaktır. Öyle ise ilk etapta, Yaşar Büyükanıt’ın Genel Kurmay Başkanı olması önlenmelidir. Yaşar Büyükanıt’ın Genel Kurmay Başkanı olması ile başlayacak PKK temizlik süreci ile, AKP’nin ABD desteği de sona erecektir. Bu oluşum, daha sonra yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimi ile, genel seçimleri de derinden etkileyebilecek bir oluşumdur. Bunun önlenmesi için, Ordu’nun yıpratılması, pasifize edilmesi gerekir. Pasifize edilen ve yıpratılan bir Ordu, hükümetin atayacağı Genel Kurmay Başkanına ses çıkaramaz, tepki koyamaz. Düşünülen operas yon için genelde emniyet içindeki Fethullahçı kanat kullanılmakta ve bütün olaylar, hükümetin bilgisi dahilinde, o kanatın eli ile tertip edilmektedir.

Bu arada günden güne tırmanan AKP- Ordu gerilimine de dikkatinizi çekmek isterim. Danıştay’daki cenaze töreni sırasında, halkın ortaya koyduğu tepkiyi olumlu bulan Genel Kurmay Başkanı “Sadece bu olayda değil, daha başka olaylarda da bu tepkiyi görmeyi dilerim” deyince, Başbakan sert bir çıkış yapmış, Genel Kurmay Başkanı’nı emekliye sevk etmeyi bile ima etmişti. Fakat, burada Cumhurbaşkanı Sezer’in tavrı önem kazandığından, onun laiklik yanı tavırlarından ürktüğü için öncelikle Sezer’i yalnız bırakmayı düşünerek köşesine çekilmeye zorlamaktadır.

AB de AKP’ye karşı: “AKP iktidarı eski hızını kaybetti”

İçeride tırmanan AKP-CHP gerilimi, AKP-Sezer, AKP-Ordu, AKP-ulusalcı güçler gerilimleri AKP iktidarını zor bir dönemece taşımış ve dönemecin başına oturtmuştur. Durum dışarıda da farklı değildir. AKP-AB, AKP-ABD, AKP-İsrail ilişkileri de istenilen düzeyde yürümemektedir.

AB Komisyonu Eşbaşkanı Lagendjik 4 Haziran Pazar günü yaptığı bir açıklamada, AKP iktidarının eski hızını kaybettiğini, reformların yavaşladığını ve yargıya yapılan saldırının, Türkiye’nin işini zorlaştırdığını söyledi.

Bir gün önce TÜSİAD’ın eleştirilerine cevap veren Abdullah Gül “AB ile işlerin istenildiğinden de iyi gittiğini ve hükümetin bütün enerjisini AB’ye ayırdığını” söylemişti.

Fakat, görünen o ki, AB Komisyonu Eşbaşkanı, işlerin iyi gitmediğini söyleyerek bir gün sonra, adeta Abdullah Gül’ü tekzip etme gereğini duymuştur.

İran operasyonu ve AKP

ABD İran’a operasyon kararını yakınlaştırıyor. Türkiye ne yapacak? ABD’nin kendisine biçtiği rolü mü oynayacak yoksa İran’ın yanında mı yer alacak? Bize göre, kendisine biçilen rolü oynayacak.

Aslında oynamaya başladı bile... Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi daimi üyesi ülkeler ile Almanya’nın Dışişleri Bakanlarının yaptıkları ortak çalışma sonucunda, çıkan karar, ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice tarafından İran Dışişleri Bakanı’na bildirilmesi için Abdullah Gül’e havale edilmiş, o da görevini yaparak kararı İran Dışişleri Bakanına iletmiştir.

Elbette, sadece bu olaya bakarak karar vermiyoruz. Öncesinde de neler olduğunu sizler de biliyorsunuz. Fakat, bu bizim öngörümüz. AKP iktidarı halen bu sorun ile boğuşuyor ve önünde en büyük sorunlardan biri olarak duruyor.

PKK’ya müdahalenin önündeki engel ABD değil AKP’dir

PKK üzerine ABD ile ortak bir harekat yapılması sorunu da ortada, muallakta duruyor. Kandil Dağı da her gün can almaya devam ediyor. Akan ve bir sürü ödüne rağmen durdurulamayan bu kanın, iktidarı sarstığı da bir gerçek. Sebep olarak, operasyon yapmayan ve yaptırtmayan ABD gösteriliyor, ama, bana göre sorunun temeli AKP’nin iç dengeleridir. Çünkü, AKP içinde bu operasyonun yapılmasının zaruri olduğunu düşünenler olduğu gibi, bunun asla yapılmamasını isteyen hatırı sayılır milletvekili olduğu da bir gerçek. Bu durumda, bu operasyonu AKP yapamaz demek, herhalde en doğrusu olur.

Danıştay tertibi öncesinde, millet,Türk Ordusu’nun Kuzey Irak operasyonunu tartışıyordu. Danıştay baskını ile, tartışmalar bıçak gibi kesildi. Komplonun boşa çıkarıldığının en büyük göstergesi, Türk milletinin en acil sorun olan Kürt bölücülüğü sorununa geri dönmesidir. Artık, PKK konuşulmalı, sönen ocaklar konuşulmalı, bölünen ülke konuşulmalı, istila edilen bölgeler konuşulmalı ve Kürt bölücülüğüne karşı mücadele konuşulmalıdır. Bu konuşma içinde AKP’nin yerinin olmadığı açıktır. PKK’nın Türkiye’deki destekçisi, ABD’nin Türkiye’deki destekçisidir. Çünkü, PKK; ABD’nin ileri karakoludur. Kim ABD ile birlikte ise, o PKK’nın destekçisidir.

İktidar yıkılma noktasına geldi

Bütün bu gelişmeler ve ülkede tırmandırılan gerilim ortamı, AKP’yi köşeye sıkıştırmıştır. AKP hükümetinin artık suyu ısınmıştır. Dış destekler, neredeyse sıfırlanmış durumdadır. Cumhuriyeti ve tam bağımsızlığı savunan başta Cumhurbaşkanı, Ordu, Yargı kurumları ve ulusal güçlerin karşısında, yurdun her yerinde yuhalanan bir AKP vardır. Siyasi arenalarda, muhalefet etmek yerine iktidarı yıkma söylemleri artmıştır. Bu durumda AKP, artık bu ülkeyi daha fazla yönetme şansına sahip değildir. AKP iktidarı yıkılma noktasına gelmiştir.

Toplumun bütün dinamik güçleri ile kavgalı olan, Ordu’ya, Yargı’ya ve ulusalcı güçlere komplolar hazırlamaya çalışan, PKK terörünü yok etmeye gücü yetmeyen, Danıştay’daki cenaze töreninde Başbakanı ve bakanları yuhalanan bir iktidarın yaşaması mümkün değildir. Seçim sandığı mutlaka milletin önüne getirilmelidir. Bunun sağlanması için miting, grev gibi demokratik haklar kullanılmalı; millet, meydanları doldurmalıdır.

ABD’nin turuncu darbelerinin ilki ile iktidar yapılan AKP kırmızı beyaz bayraklarla doldurulan meydanların gücü ile iktidardan indirilmelidir. Gökçe Fırat’ın deyimiyle “Yıkılana kadar sallamak, meydanları doldurmak” gerekir.

Sivil güçler, iktidarı ancak halkın inanç ve desteği ile yıkacaklardır. Halkın gücü karşısında hiçbir gücün duramayacağını, artık AKP iktidarı da anlamak zorundadır. Önünde iki seçenek vardır. Ya erken seçime gidecektir, ya da iktidarı zorlayacaktır. İktidarı zorlamanın nelere gebe olduğunu herhalde düşüneceklerdir. Burası ABD ya da herhangi bir Avrupa ülkesi değildir. Burası Türkiye’dir ve Türkiye’nin dünyanın hiçbir ülkesine benzemeyen şartları ve moral güçleri vardır. Kendisinden önce iktidarı zorlayanların nelerle karşılaştıklarını, herhalde AKP kurmayları da bilmektedirler.

Bu iktidar Türkiye’ye, Türkiye Cumhuriyetine, Türk devletine ve Türk milletine zarar vermektedir ve bu yüzden gitmelidir.

Gitmiyorsa yıkılmalıdır!

 

http://www.turksolu.org/109/adiguzel109.htm

 

Kürt-İslam Mahkemeleri

Türksolu Dergisi

Basyazi

Gökçe Fırat

Şemdinli tertibi nasıl gerçekleşti

Kürt-İslamcı AKP iktidarının devlet kadrolarını Kürt-İslamcılaştırma çabasının çok yakın gelecekte Türkiye’ye nasıl bir “hukuk” düzeni getireceği Şemdinli mahkemesinin kararı ile birlikte daha net görüldü

Bilindiği gibi Şemdinli’de PKK üyesi olmaktan 15 yıl hapis cezasına mahkum edilen Seferi Yılmaz’a ait bir “kitabevi”ne “bomba” atılmış, “kitabevi sahibi” eski PKK’lı Seferi Yılmaz “bomba atılan” kitapçıdan dışarı çıkmış, kapının önünde bekleyen bir sivil arabayı görmüş, arabaya doğru ilerleyerek o sırada o caddede bulunan birkaç yüz kişilik PKK’lı grupla birlikte arabaya, arabadaki astsubay Ali Kaya ve iki istihbaratçıya saldırmış, arabasını yakmış, o sırada yine orada bulunan Danimarka’dan yayın yapan PKK televizyonu Roj TV Şemdinli’den naklen yayına başlamıştı.

Bu olay neresinden bakarsanız bakın bir komploydu. Ancak komployu yapanlar sanki bizlerle alay edercesine yapıyordu bu işi.

Olayın hemen ertesi günü gazeteler Susurluk manşetleri atmaya, “derin devlet” yorumları yapmaya başlamış ve PKK mahkumu Seferi Yılmaz’la röportaj kuyruğuna giren basın onu bir demokrasi kahramanı ilan etmeye başlamıştı.

Şemdinli olayı olur olmaz TÜRKSOLU Türkiye’deki tüm basının tersi bir tavır aldı, bunun Ordu’ya yönelik önemli bir komplo olduğunu yazdı. Komplonun düzenleyicileri olaraksa AKP ve PKK’yı adres gösterdik.

O zamanlar ortada Şemdinli iddianamesi henüz yoktu, Ferhat Sarıkaya yoktu, Orgeneral Büyükanıt’ın adı henüz geçmemişti. CHP ve Cumhuriyet gazetesi dahil her çevre olayı Türk Ordusu’na yıkarken bir tek TÜRKSOLU olayın bir komplo, bir provokasyon olduğunu yazıyordu. Şemdinli bize göre AKP iktidarının önemli bir hamlesiydi.

Gerçekten de bir süre sonra Ferhat Sarıkaya’nın iddianamesi geldi, Orgeneral Büyükanıt çete lideri olmakla suçlandı. O anda Susurluk, “derin devlet” gibi bir oltaya atlayan kimi insanlar uyanıverdiler.

Şemdinli’deki araçta demek ki astsubay değil, Orgeneral Büyükanıt linç edilmek istenmişti!

Saflar birden yer değiştirirken, Orgeneral Büyükanıt’ı suçlayan Emniyet İstihbarat Daire Başkanı ve savcı görevden alındı. Kamuoyu olayın Ordu’ya yönelik bir tertip olduğuna büyük ölçüde kanaat getirmişti.

İddianame nasıl hazırlandı...

Fakat bu sırada Şemdinli davası da başlamıştı.

Aslında iddianamenin hazırlanması, bu arada Meclis’te kurulan Araştırma Komisyonu Türkiye’de bir şeylerin nasıl da değiştiğini gösteriyordu. Ki bizce bu değişikliğin üzerinde durmak yarına hazır olmak için son derece önemlidir.

Şemdinli olayı yargıya yansıdığı andan itibaren Meclis’te bir araştırma komisyonunun kurulmasına kimse tepki göstermedi. Oysa yargıya intikal etmiş bir soruşturmaya Meclis’in dahi karışma yetkisi yoktur. Kuvvetler ayrılığı prensibi gereği, yasama organı olan TBMM yargıya müdahale edemez. Oysa Komisyon çalışması doğrudan yargıyı yönlendirecek, baskı altına alacak bir çalışmaydı.

Komisyon üyeleri ne hikmetse hep Güneydoğulu milletvekillerinden oluşuyordu ve tanık olarak da hep PKK’lılar dinleniyordu. PKK mahkumu Seferi Yılmaz gibi bir bölücü itibar sahibi olmuş, Meclis Araştırma Komisyonuna akıl veriyordu.

Fakat yasama organının yargıya müdahalesinin bununla sınırlı olmadığı da görüldü. Savcı Ferhat Sarıkaya Meclis Araştırma Komisyonu ile temas halindeydi. Araştırma Komisyonu Başkanı, komisyondan bile gizlice savcı Ferhat Sarıkaya’ya ifadeleri gönderiyordu.

Daha da ötesi, savcı Sarıkaya idianamesini bitirdikten sonra bu iddianameyi e-maille aynı komisyon üyesine gönderiyordu. Oysa iddianameyi hazırlayan savcı bunu sadece mahkemeye sunabilirdi.

Buraya kadar olan düzenek iyi işliyordu.

Şemdinli’de yuvalanan PKK hücresi, TBMM Komisyonu, Adalet Bakanı, İçişleri Bakanı, Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı, Van Adliyesi arasında inanılmaz bir eşgüdüm vardı.

Artık ortada bir iddianame değil, senaryo vardı. Bu senaryonun baş destekçisi ise Fethullahçı medyaydı.

Fakat senaryo bir noktada kesintiye uğradı. Ferhat Sarıkaya meslekten atılınca Şemdinli davasının iddianame sahibi ortadan kalkmış oldu.

Onun görevden atılması ile birlikte normal bir hukuki işleyiş başlayabilirdi ama olmadı. Yeni savcı iddianameyi aynen sahiplendi. Oysa iddianameye siyaset karıştırıldığı ortadaydı. Normalde yeni savcının tüm iddianameyi baştan, siyasal önyargıdan uzak bir şekilde hazırlaması gerekirdi. Fakat bu yapılmadı. Dava aynı iddianame ile başladı.

 

Bu nasıl mahkeme

Üstelik iddianame kısmından sonra dava kısmı tam anlamıyla bir hukuk katliamı oldu.

Mahkeme önünde herkes eşittir. Devlet görevlisi de, sıradan vatandaş da birdir. Ancak mahkemeler, hakimler, kanaat belirlerken tarafların geçmişlerini göz önünde bulundururlar.

Örneğin bu davada bir tarafta PKK üyesi olmaktan 15 yıla mahkum bir Seferi Yılmaz’la, diğer tarafta devlete hizmet etmiş, pek çok takdirnamesi olan bir astsubay arasında kanaate hükmedecek hakim, kendi siyasal tercihlerine göre hareket edemez.

Ama bu davada böyle olmamıştır. Sanıklar aleyhine delil olmadığı için hakimler kanaatle karar vermişlerdir.

Peki o kanaat nedir? Devlet görevlilerinin suçlu olduğu!

Hakimler kanaat belirlerken Fethullahçı medyanın derin devletle mücadele eden yazarları gibi hissetmiş ve o şekilde karar vermişlerdir.

Fakat sadece karar aşamasında değil önceki saflhalarda da büyük hukuksuzluklar yaşanmıştır.

Örneğin devlet görevlileri, Jandarma Komutanlığının raporları, mahkeme heyeti tarafından dikkate alınmamıştır. Oysa mahkeme heyetinin bu tür devlet rapor ve elemanlarına öncelikle dikkat etmesi gerekirdi.

Fakat bu davada bir Türk mahkemesi, PKK’lıları ve yandaşlarını dinlemiş, dikkate almış, onların beyanlarına göre kanaat oluşturmuş ama Türk Ordusu mensuplarını dinleme zahmetine bile katlanmamıştır.

Sanık avukatları olayın büyük bir provokasyon olduğunu, daha derinlemesine bir soruşturma gerektiğini belirtmiş, yeni tanıklar bulmuş, soruşturmanın genişletilmesini talep etmişlerdir. Normalde mahkeme heyetinin sanık avukatlarının bu taleplerini dikkate alması gerekir.

Neden gerekir? Çünkü sanıklar zaten tutukludur, yeni tanık dinlenmesi ya da soruşturmanın genişletilmesi sanıklara bir yarar sağlamayacağı gibi bu davanın uzamasından zarar görecek bir kişi de yoktur. Bu noktada mahkeme heyetinin sanık avukatlarının talebini reddetmesinin imkânı yoktur. Reddederek hukuk dışı hareket etmişlerdir.

Fakat mahkeme heyeti açısından daha söylenecek çok şey var.

Aynı mahkeme heyetinin Van Üniversitesi Rektörü’nü de aynı şekilde iki ay tutukladığını biliyoruz. Ama rektör şu an görevinin başındadır! Demek ki mahkeme heyeti güçlü hukuki delillerle değil kanaatle hareket etmeyi alışkanlık haline getirmiştir.

PKK’dan al haberi

Bu davada ise mahkeme heyetinin ne yapacağını PKK’nın yayın organı zaten bilmektedir!

13 Haziran tarihli Özgür Gündem gazetesinde aynen şunlar yazılmıştı:

“Kararın bugünkü duruşmada ya da yetişmemesi halinde en fazla birkaç gün içinde çıkması bekleniyor. Bu arada mahkeme başkanının da tayininin çıktığı ve 19 Haziran’da ayrılmadan önce Şemdinli davasını karara bağlayacağı kaydediliyor.”

Şimdi ne var bu haberde diyebilirsiniz. Haberin tarihi 13 Haziran. O gün Şemdinli duruşması var. Henüz duruşma yapılmamış. Yani o günkü duruşmada ne olacağı bilinmiyor. Belki mahkeme o gün karar verebilirdi.

Ama Özgür Gündem mahkemenin o gün karar vermeyeceğini biliyor. Daha da garibi, mahkemenin bir sonraki duruşmasının 19’unda yapılacağını da biliyor!

Yani Özgür Gündem bir tek 19’undaki duruşmada sanıklara 39.5 yıl hapis verileceğini yazmamış!

Peki 13’ündeki mahkeme neden son savunma için sadece altı gün sonrasına karar kılar?

Normalde bu tür davalarda en az bir ay, hatta Erbakan’ın davalarında 3 aylık bir süre tanındığını biliyoruz. Yani son savunma önemlidir, mahkemeler de son savunma için 6 gün süre vermezler. Burada da hukukun doğruyu bulmak için değil infazı bir an önce gerçekleştirmek için işletildiğini akla getiriyor.

Ama daha önemli bir ayrıntı da var. Mahkemeden bir gün önce Ali Kaya GATA’ya sevkediliyor. Bu durumda son duruşmaya katılamıyor. Ceza davalarında ise sanığa son söz hakkı verilir ve bundan önce karar verilmez. Bu durumda mahkeme heyetinin 19’unda karar vermesi beklenemez. Nitekim PKK’lı avukatlar astsubayın kararı geciktirmek için GATA’ya kaldırıldığını yazıyor. Ama mahkeme heyeti de PKK’lı avukatlarla aynı kanaatte ki son sözü bile sormadan 39.5 yıl hapis veriyor!

Dikkat edelim sıradan bir cezadan değil 39.5 yıl hapisten bahsediyoruz.

Kürt-İslamcının adaleti

Hukuki ayrıntılardaki tutarsızlıklar, hukuksuzluklar ve çok açık bir şekilde tertipler çoğaltılabilir. Fakat burada asıl meselemiz bu değil.

Şemdinli davası açılışından kapanışına kadar tam anlamıyla adaletin ne duruma geldiğini göstermektedir. Artık bu ülkede hiç kimsenin adil yargılanma güvencesi kalmamıştır. Adalet Bakanlığı içindeki kadrolaşma mahkeme seviyelerine ulaşmış, karar mercileri Kürt-İslamcıların denetimine geçmiştir!

Mahkeme Yaşar Büyükanıt’ı yargılayamamıştır ama sadece şimdilik. Bu ülkenin bir rektörünü suçsuz yere, gereksiz yere iki ay hapse atabilecek kadar kendilerine güvenmektedir bu Kürt-İslamcı kadrolar.

Ferhat Sarıkaya’nın görevden alınması onları biraz ürkütse de kanlarındaki Kürt-İslamcı devlet düşmanlığı geni ağır basmakta, yargılayıp cezalandıracak bir Türk aramaktadırlar!

Ordu mensubu aramaktadırlar!

Artık adliyenin niteliği değişmiştir. Türk adaletinin yerini Kürt-İslam mahkemeleri almıştır.

Danıştay’a yapılan saldırı burada anlam kazanmaktadır. Yine bir Kürt-İslancı olan Başbakan, Danıştay’ı açıkça tehdit ediyor ve engel olarak suçluyordu. Hemen ardından yine aynı bölge doğumlu bir Kürt-İslamcı tetikçi Danıştay’ı bastı!

Şimdi Şemdinli davası Yargıtay’a gidecek ve oradan geri dönecek. Bunu kararı veren mahkeme heyeti de gayet iyi biliyor. Ama bilmesine rağmen bu kararı veriyor. Çünkü devlete, yargıya ve Ordu’ya mesaj veriyorlar!

Demokrasi, insan hakları, hukuk diye diye iktidara gelenler, artık hukuku rafa kaldırmışlar, komplolar, baskınlar, infazlarla iş görmektedirler.

Artık Türkiye’de bir Kürt-İslamcı çete iktidarı vardır

 

http://www.turksolu.org/110/basyazi110.htm

 

Yaşar Büyükanıt Görevde

 

Dr. Alptürk Ünlü  

 

 

Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunun üzerinden yaklaşık seksen üç yıl geçmiştir. Şu anki Genelkurmay Başkanı, bu göreve gelen, yirmi beşinci kişiymiş. Bu göreve geçmişte gelenlerden örneğin Salih Omurtak, Rüştü Erdelhün, Cemal Tural ya da Semih Sancar adını içimizdeki kaç kişi hatırlar? Eskilerin Erkanı Harbiye Reyisi dedikleri, bu makama geliş sürecinde, hiçbir Genelkurmay Başkanı adayına, Yaşar Büyükanıt’a karşı yapılan komplolar yapılmamıştır

 

 

Birincisi Yaşar Büyükanıt’a niçin bu komplolar yapılmıştır? İkincisi; Yaşar Büyükanıt’a komploları yapan mihraklar, kimlerdir ve nerelerden beslenmektedir?Bilindiği üzere son bir yıldır, başta “Şemdinli Olayları” adıyla ülke gündemini bulandıranlar, aslında Yaşar Büyükanıt’ın önünü kesmeye çalışanlardır. Bu olaylarda, iki yönlü güç unsuru belirmiştir. Buna göre birinci yön, görevden alınarak, işinden atılan savcı ve benzeri anlayıştaki şahısların yüksek puropagandasından kaynaklanmaktaydı. Bu savcının bir cemaatin adamı olduğu söylenmiş, bu anlayışın da olayın bir yönünü temsil ettiği ifade edilmiştir. “Şemdinli Olayları” tezgahının diğer ucunda da ise PKK’lılar vardır.
PKK’lılar bu konuyla ilgili olarak, Yaşar Büyükanıt’a şöyle saldırıyorlardı:“Koma Komalen Kürdistan Yürütme Konsey Başkanı Murat Karayılan, Van Başsavcısı'nın hazırladığı iddiyanamenin buzdağının görünen küçük bir parçası olduğunu söyledi. ''Kürt sorunu varoldukça bu tür çeteler her zaman olacaktır'' diyen Karayılan, “Kürt halkına karşı kirli savaş yürüten çetelere Büyükanıt’ın komutanlık yaptığını belirtti.”


Üstelik PKK mensuplarından Murat Karayılan, Şemdinli konusunda savcı Ferhat Sarıkaya adlı şahsın iddiyanamesinden istifade etmeyi de iyi bilmiştir: Karayılan bu sayede şunları da belirtmektedir:“Aslında bu Susurluk’ta ortaya çıktı ama üzerine gidilmedi üzerine gidilmediği için Şemdinli’de suçüstü yakalanma oldu. Şimdi her taraftan yığınla çaba gösterilerek bunun da üstü örtülmeye çalışılıyor. Bana göre sayın savcı gördüklerinin bir kısmına iddiyanamede yer vermiştir. Savcının iddiyanamede ifade ettiği şeyler buzdağının sadece görünen ve açığa çıkan yanıdır.”
Bu iki gurubun ve besledikleri adamların yakın dönemde, Türk milliyetçiliğine karşı tavırlarını çok net biliyoruz. Bu iki gurubun çizgisinde gidenlerin, Yaşar Büyükanıt’la sorunları var mıdır? Varsa nedir?Bunlar da, iyi düşünülürse gayet kolay bulunur. PKK’lar zaten bu konudaki tavırlarını açıkça ortaya koymaktadırlar. Diğer tarafa mensup ya da yakın olanlar da, kendi çaplarında bir şeyleri ileri sürmektedirler. Fakat bunlardan da vahim olanı, kendilerini Türk milliyetçisi gibi gösterip tavır koyanlardır.Bunların da internetteki siteleri iyi incelendiğinde, kurnazca hazırlanan uzaktan kumandalı bir sıtratejiyi, harfi harfine takip ettirildikleri görülmektedir.


Örneğin Milliyetçilik adına palavra sıkan bu site sahipleri, Ferhat Sarıkaya ve Sabri Uzun gibi belirli görüşte oldukları bazı basın tarafından ifade edilen şahısları, sahiplenebiliyorlar ve onları özellikle de yazılarında kollamaya çalışıyorlardı. Yoksa, internetteki incelediğimiz bu site sahipleriyle, onların aralarında gizli bir mutabakat mı vardı? Ayrıca kollamaya çalıştıkları kişiler, Türk milliyetçisi miydi(?) Ya da onlardan bizim mi haberimiz yoktu? Neyse, şimdilik bunların hepsini geçelim. Site sahiplerinin bu konuda ne dediğine bakalım:


“Kirli oyunlarına alet olan piyonlarının beceriksizliği başına dert ve sıkıntıya yol açan Org. Büyükanıt, bu yapılan hataların, planını bozmaması ve oyununun devam edebilmesi için çareyi, bu AÇIK ların üzerine gidebilecek kişi ve kurumları susturmakta buluyor.


Önce Şemdinli İddiyanamesi’ni hazırlayan Van Savcısı Ferhat Sarıkaya’yı görevinden ihraç ettiren Org. Büyükanıt, arkasından Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun’u görevinden aldırdı. Şimdi ise sıra MİT Müsteşarı, ‘Emre Taner’de.”


Dikkat ediniz! Yaşar Büyükanıt’a ağır bir iftira atıyorlar. Aziz okuyucular! Ferhat Sarıkaya ve Sabri Uzun’un hangi cemaate yakın olduğunu düşününüz ve yukarıdaki cümleleri yorumlayınız. Neyi göreceksiniz? Ayrıca bu konuda internette malum sitenin sahipleriyle, bildiğiniz cemaatin yayınlarındaki bilgi ve isteklerin örtüştüğünü görebilirsiniz. Yani Ferhat Sarıkaya ve Sabri Uzun’dan, Yaşar Büyükanıt rahatsızmış. Hiç düşündünüz mü? Örneğin, “hırsız evin içinde” diyen bir şahıs hakkında ve sağa sola Şemdinli Şemdinli diyerek yana yakıla saldıran Ferhat Sarıkaya hakkında kim rahatsız olmaz? Elbette PKK ve yandaşları! Bu Ferhat Sarıkaya, madem bölgede savcıydı, PKK ve bölgedeki yandaşları üzerine neyin savını geliştirdi. Böyle bir savı varsa, hangi kamuoyu önüne taşıdı. Onun savlarını Murat Karayılan’da kullanıyor ama hangi savını, Şemdinli deki savını. Al! İşte Ferhat Efendinizi... Siz evin içinde hırsız var derseniz, PKK ile mücadele edebilir misiniz? Bunu diyen kim? Üst düzey emniyet mensubu? Nasıl o görevlere kadar bu ülkede çıkmış, iyice düşünülmeli! Ev neresi? Türkiye cumhuriyeti ve onun ilçesi emdinli. Evin içindeki hırsız olarak suçladığı kim? TSK mensupları... Görüyor musunuz tablonun vahametini...O şahıs aklınca evin içindeki hırsızı gösteriyor da, ev sahibini niye göstermiyor? Bu durumda TSK’lılar hırsız olursa, evin sahibi kim olabilir? Başka alan kalmıyor. Diyelim ki ev Şemdinli, hırsız belli. Ev sahibi kim? Acaba PKK’lılar mı? Onlar nerede?


Malum internet sitecilerinin kafalarının içindeki, sevmedikleri Yaşar Büyükanıt görevde olmasın da, ne olursa olsun anlayışı vardı! Bu mudur istenilen? Fakat ne derlerse desinler, Sarıkayalar’ı, Uzun’ları savunanların, Türk milliyetçiliği söylemleri, biraz değil ama, korkunç bir şekilde tarikatçılık, cemaatçilik kokuyor. Her şeyi kamufle edebilirler. Aklımızı da mı, gördüklerimizi de mi, yaşadıklarımızı da mı kamufle edecekler?


Milliyetçilik yapacaksan delikanlı gibi yapacaksan, kırılıyorsan, kıvrılıyorsan,bükülüyorsan meydan burası değil dans pistidir.Utanmazca Türk milliyetçiğini kullanan site sahipleri, o kadar ipe sapa gelmez görüşler ileri sürmüşler ki, inanılacak gibi değil! Bakınız şu yazdıklarına ve iftiracıların hallerini görünüz!


“Başlarında Org. Mehmet Yaşar Büyükanıt’ın bulunduğu cuntacı azınlıkların üretmeyi arzu ettikleri “ulusalcı” prototipi, işte eli kanlı saldırgan avukat Alparslan Arslan’ın ta kendisidir.
Bu Devlet ve Millet düşmanı katil Av. Alparslan Aslan; düşünce yapısı ve faaliyetleriyle, Org. Mehmet Yaşar Büyükanıt ve Cunta’sına bağlı olan Veli Küçük ve maaşlı katilleriyle, Taner Ünal ve VKGB’yle, Sedat Peker ve mafyasıyla, Doğu Perinçek ve Maocu partisiyle, Cevizoğlu ve Yeniçağ gazetesiyle, Kemal Kerinçsiz ve Hukukçular Birliği Derneği’yle, Ümit Özdağ ve diğer dava hainleriyle aynı ekibin içindedir. Alparslan Arslan; azınlıkların tasarladığı şekilde beyni yıkanmış bir “ulusalcı” mankurttur.”


Yukarıdaki görüşlere bakınız! Bunun neresi, Türk milliyetçiliğine yöneliktir. Böyle bir yaklaşımı Türkiye’de kimler yapmaktadır? Kimlere ne kazandırabilir? Onu da siz bulunuz! Biz yukarıdaki bazı isimleri, kendi inandığımız düşüncemize göre, pek olumlu bulmamamıza rağmen, hepsine birden iftira, çamur ve sığ bir anlayışla saldırı yapılmasını da doğru bulmuyoruz.


Yaşar Büyükanıt’a saldıran gurupların başında da, bir de sözüm ona milliyetçi(!) olduğunu söyleyenlerin, bulunması çok ilginç! Bu sahte milliyetçiler, akla, mantığa ve Türkiye gerçeklerine oturmayan pek çok şeyi kafalarına göre kurgulamışlar. Ne kadar acı bir durum! Biz tüm bunları, ülkemizde milli değerlerin alt üst edildiği ortamda, kasıtlı olarak Türk milliyetçiliğinin önünün kesilmesi, TSK ile Türk milliyetçiliği arasında çelişkilerin oluşturulması adına kurgulanıp sunulmuş olan bir sitenin anlayışıdır diyoruz.. Bu anlayışı sitelerinde hezeyana ve büyük çelişkilere kadar vardıran kişilerin, bazı yazılarını görünce de, insanların şaşırmaması da normal değildir. O nedenle bize, bu şahısların Türk milliyetçiliği hakkındaki görüşleri, şüpheli gelmektedir. Bunlar, sembol olarak Ergenekon çıkışını kullanabilirler. Kürşat diyebilirler. Alpaslan Türkeş’in adını zikredebilirler ve başka başka şeyleri de kullanabilirler. Bu anlamda, pek çok şeye sahiplenmiş olarak da kendilerini özellikle göstermeye çalışıyorda olabilirler. Fakat ABD ve CİA gibi, ülkemiz adına en büyük ihanet kumpasını kurmuş olan mihrakları da görmezden geliyorlar.Ya da bu konuda hedef saptıran tespitler yapıyorlar.Örneğin şunları yazıyorlar:


“Onlar bu menfur emellerinden hala vazgeçmediler; İngiliz’in, Rus’un, Alman’ın ve daha nicesinin imparatorluk hayalleri bitmedi.”Bu cümlede en başta olması gereken Amerikalının adı nerede? Türklüğün günümüzdeki en büyük düşmanları, niçin kamufle ediliyor? Kimin kime ihtiyacı vardır? Kim kimi, Türk milletinin gözünden kaçırmaktadır? Acaba bunların, ABD’ye diyet borcu mu var? Bunun için mi CİA’de gözden uzak tutuyorlar? Şu iyi bilinsin! Günümüzde ABD ile her alanda mücadele etmeyene, Türk milliyetçisi, denemez! Bunun için Fethullaseverci olarak düşündüğümüz kişiler, Türkiye’de MI5’in etkili olduğunu vurgularken bu arada CİA, yine kamufle ediliyor. Buna da örnek aşağıdaki yazıdır:“İngiliz İstihbarat Servisi MI5’in, Türkiye’deki marjinal sol kesimi manipüle etmek için yıllardır kullandığı ajan - Maocu parti lideri, yayınladıkları ‘Karanlık’ dergisinde, Milliyetçi Liderliğe salyalı hakaretler ve iftiralarla saldırdı.


...iftira ve hakaretlere cevap vermek üzere buradan, evveli sağcı, ortası Maocu ve sonu da sahte Atatürkçü olan “İngiliz ajanına ve onun destek verdiği Sahte İkinci Atatürk adayına” sesleniyoruz.”
Aynı şekilde sözde, Türk askeri olduklarını söyleyen bu internetçiler, sabah akşam ABD’de yatıp kalkan, Fethullah Gülen hakkında gıklarını çıkaramıyorlar. Biz diyoruz ki, Kurt Türkçede iki anlamda kullanılır. Bunlardan birincisi, dağlarda, ovalarda, yaylalarda, Sibirya’dan Hindistan’a Avrupa’dan Ortadoğu’ya, Kanada’dan Kuzey Amerika’ya kadar yayılmış olan malum Kurt...Bir de elmalarda, incirlerde, kirazlarda ve de insan dahil, kokuşan canlılarda olan Kurt vardır. Ben bunu, Kurtçuk olarak isimlendiriyorum. Şimdi, İnternette, Türk milliyetçiliğini kullanan kurtçuklar var. Bunlar tezgahlarını, purovakasyonlarını kurmuşlar, habire vuruyorlar. Aynı dünkü süreçte, yani 1950’lerde olduğu gibi...O zaman ki Milliyetçiler Derneğindeki ağbileri gibi...Kendilerine ve kamuoyuna, Bekir Berk’in adını, Milliyetçiler Derneğindeki seminerlerini, hedef saptırıcı çalışmalarını hatırlatırız. Bilmiyorlarsa yeni ağbilerine sorsunlar. Biliyorlarsa da dürüstlük adına, oturup sussunlar.
Bu kurtçuklar, yaklaşık on ay önce, 12 Kasım 2005’te şöyle yazmışlar:


“Şemdinli'deki iş kazasında açığa çıkan olay lokal değildir ve ülke çapında devam eden purovakasyonlar serisinin küçük bir parçasıdır (...) Bunlar, kendi şahsi emelleri için bu vatanın evlatlarını birbirine kırdıracak, kendi askerine, polisine, savcısına, hakimine purovokasyon yapacak kadar alçalmış, vatan hainleridir. milletin devlete ödediği vergilerle satın alınmış silahların, yine bu milletin evlatlarını öldürmek için kullanılması bir ulusal ihanettir. Milliyetçileri, Kürtlerle savaştırmak için yeniden sokaklara çekmeye çalışmak vatana hıyanettir.”


Demogojiyi görüyor musunuz? Yukarıdaki bu ağız, iyi incelenirse kimin olabilir? Yok efendim “Milliyetçileri Kürtlerle savaştırmakmış, kendi askerine, polisine, savcısına, hakimine purovakasyonmuş”, ne kadar kurnazca ve aşağılıkça bir hedef saptırma. Kendi askeri dediği herhalde ordudan YAŞ kararı gereği atılanlar olsa gerekir. Din istismarcılığına payanda olanları da TSK’nın başında taşıyacak hali de olmasa gerekir! Polis dediği de, acaba Süleyman Uzun mudur? Savcı ise, düşüncesini çok sevdikleri, sitelerindeki bazı yazılarda, özellikle referans olarak aldıkları, Ferhat Sarıkaya ya da benzeri görüşteki biri olmasın sakın?. Onların dediği hakimleri de sizler düşünüp, bulunuz!Görüyor musunuz? Malum bezirganların kurguladığı, bu tezgahtaki düşüncelerin. ibretle incelenmesi gerekir..Buna göre; tarikatçı ve bölücü güçlerin müttefikliğinde oluşturulup, medyaya sunumu yapılan Şemdinli Olaylarındaki hedef adam, o zamanlar önü kesilmeğe çalışılan Yaşar Büyükanıt değil miydi? Peki, malum cemaatseverlerle PKK niçin Yaşar Büyükanıt’a çamur atıyorlardı. Bu çamuru avuç avuç alarak, internet kurtçukları da niye alet oluyordu?. Bunları bilmek ve anlamak için, kahin ya da bilgiç olmaya gerek yoktur. Onlardaki Yaşar Büyükanıt korkusu, bu ülkede beslendikleri ve siper aldıkları ortamın bozulacağı endişesinden kaynaklanmaktaydı. Zira Beren’nin dedesi, bu konuda onları hiç rahatsız etmemişti. O göreve nasıl gelmişti ve görevi boyunca ne yapmıştı? Yaptığı şeylerin kime ne faydası olmuştu? Bunlar incelenmeğe değer. Niye torunun adı Beren’di? O da incelenmeğe değmez mi?


Şehit cenazelerine selefinin aksine sürekli giden ve hayatının önemli bir kesiminde Güneydoğu gerçeği yer tutan, Yaşar Büyükanıt, bu yüzden mi, bazılarının korkmasına yol açıyordu?Bu şahıslar bunun için mi Yaşar Büyükanıt’ın önünü kesmek istiyorlardı? Bu sorunun cevabı gayet açıktır. Yaşar Büyükanıt, onların dişine ve anlayışına göre bir Genelkurmay Başkanı olarak gözükmüyor. En azından bizim gelşmelerden anladığımız bu. Tarihin bunu doğrulayıp doğrulamayacağını da yaşayarak göreceğiz. Onun selefinin rotasından çıkacığından korkanlar, ona saldırmayı kendileri için bir amaç edinmişlerdir. Böylesi hayin mihraklar, elbette Yaşar Büyükanıt’ın “Çuval Geçirme” ve “Kırmızı Noktalar” gibi konulardaki duyarlılığının selefinden çok ilerde olduğunu bildikleri için de, komplolarını kurmuşlar ve hiyanet denizine ağlarını salmışlardır.Bizim hayatımızda, Yaşar Büyükanıt’ın sadece televizyonlarda ya da gazetelerdeki görüntüsünden öte bir tanışıklığımız da yoktur. Fakat, onu tanıyan, Kara Harp Okulundan da sınıf arkadaşı olan ve arada bir görüştüğümüz emekli asker bir büyüğümüzden (Ü.Ç.)aldığımız bilgiler vardır. Aynı zamanda, aynı odayı da görev yıllarında, Yaşar Büyükanıt’la paylaşmış olduğunu bildiğimiz büyüğümüzün, bize aktardığı çerçevede, biz Büyükanıt’ı gıyabında tanımış olduk. Bu bağlamda öğrendiğimiz Yaşar Büyükanıt gerçeğine karşı, haksızca yapılan bilhassa internet üzerindeki saldırılar, son derece bayağı ve de aşağılıkça görülmektedir. Bu siteleri hazırlayanların, haysiyetlerini ve şereflerini Anglo-Sakson-Siyonist Yahudi ittifakının dümeninde gidenlere sattıkları anlaşılmaktadır. Zira, bizim okuyucularımız bizi, gayet iyi tanır. Düşüncelerimizin temelinde, dünya egemenliğinde etkin rol alan Siyonistlere karşı, mücadele etmek vardır. Bu mücadele hem milletimiz, hem de insanlık içindir. Biz, kurtçukların yaptığı gibi, önümüze gelene Yahudi yaftası takıp, durup dururken, ilgili ilgisiz herkesi de o anlamda hedef göstermeyiz. Aynı zamanda, vicdanla da bağdaşmaz. Biz,“Çamur at izi kalsın” ya da “Ateş olmayan yerden duman çıkmaz” hesabıyla da hareket edip, insanların beyinlerini de sulandırmayız.. Türk milletinin ve Türk milliyetçiliğinin elbette diğer milletler gibi, Siyonist Yahudilerle sorunu vardır. Bu sorunun sonu da getirilmelidir. O da dünya egemenliğindeki, Siyonistlerin etkisiz kılınmasıyla söz konusudur. Ama Yahudilik, dönmelik vb. kavramları, sadece düşüncelerinin çıkarı gereği, hedef saptırmak için kullananları da benimsemiyoruz. Yalçın Küçük, Yaşar Büyükanıt hakkında, “Kemalist” olduğu yorumuyla, doğru bir tespit yapmıştır. Ayrıca Yaşar Büyükanıt’a Yahudilik çamurunu atarak saldıran gurupların, kimlere dayandığını da, 6 Ağustos 2006 tarihindeki “SKY Türk” kanalındaki purogramında ifade etmiştir. Yalçın Küçük’ün oradaki ifadesine göre,Yaşar Büyükanıt’a Yahudilik yaftasını takanlar, Fethullah Gülen çizgisindeki kişilermiş.


Gerçekten de Yaşar Büyükanıt’a iftira atan siteleri incelediğimiz zaman, kurnazca bir sıtrateji takip edilmektedir. Bu sıtratejiyi izleyenler, sözde Türk Silahlı Kuvvetlerine mensup olduklarını da belirtiyorlar. Fakat bunun doğru olmadığı da aşikardır. Onlar kendi gerçek yüzlerini göstermeyerek, başka bir görüşteymiş gibi hareket etmeye çalışmaktadırlar. Site sahipleri gerçek anlamda, sahibinin sesi olduklarını o kadar güzel gösteriyorlardı ki; Fethullah Gülen’in Amerikan macerası hakkında hiçbir şey diyemiyorlar. Bazı milliyetçilere de çamur üstüne çamur atıyorlar.İnternet kurtçuklarının şu iddiyaları da çok komik kaçmaktadır:


“Orgeneral Mehmet Yaşar Büyükanıt, ulusalcı gazete Yeniçağ’ı (…)bizzat kurdurmuştur; örtülü ödenekten beslemekte ve el altından yönetmektedir.”


Görüyorsunuz değil mi? El insaf! Dedirten bir iftira daha...İnternet kurtçukları, Danıştay cinayetini de aynı malum cemaatin medyasında verilen görüşlere benzer şekilde işlemişler. Bu görüşün de elle tutulur yanı yok.Zaten günümüz gerçeği de,internet kurtçuklarını yalanladı. Alparslan Arslan, en azından bazı bilgileri onurlu bir şekilde doğru olarak verdi. Bu bağlamda, bazı foyalar da açığa çıktı.
Ayrıca internet kurtçukları,Danıştay cinayetinde sapla samanı kasıtlı olarak karıştırdılar.


Örneğin:“Cuntacılığı ve Yahudiliği gündeme gelen İlhan Selçuk, bu defa "mağdurlar"ı oynayıp kamuoyu desteğini alabilmek için, 'ulusalcı terörist' Alparslan Arslan'ın Cumhuriyet gazetesine bomba atmasını tezgahlattırdı. Hem de üç kez... Nedense, Makina Kimya yapımı bombalar hep bahçede patlatıldı. Kirli adını "Cumhuriyetimiz"le birleştirmeye çalışan gazete, “Atılan bombalar Cumhuriyet’e atılmıştır” diye manşet atarak halkımızı manipüle etmeye ve galeyana getirmeye çalıştı. (…)Oysa, 'ulusalcı terörist' Alparslan Arslan, kendini yöneten ellerin akıl hocası olan sabetaycı darbetör İlhan Selçuk’un prototipini çizdiği bir kukla tetikçidir.”


Görüldüğü gibi akıllarınca düşüncelerindeki tezgahı kurmuşlar ve habire işliyorlar. İlhan Selçuk’la olayın ne ilgisi var? İlhan Selçuk’un olsa olsa Danyal Oral Çalışlar’la ilgisi vardır.Çünkü Cumhuriyet gazetesi yaz boyunca, cumhuriyet rejiminin tehlikede olduğunu millete işledi. İlhan Selçuk ise, Oral Çalışlar denilen kişinin, Nazlı Ilıcak ve benzer kişilerle görünmesine ses çıkarmadığı gibi, İpek Çalışlar’ın kitabını da yadırgamamıştır. Danyal Oral Çalışlar’ı, İlhan Selçuk’ta çok benimsemiş olacak ki, gazetesinden sürekli besledi ve de besliyor. Bu anlamda, Cumhuriyet tehlikede diyenlerle, cumhuriyetin kurucusuna çarşaf giydirenler el ele vermişlerdir. İlhan Selçuk’un düşüncelerini benimsemediğim gibi, yöneticiliğini de tasvip etmiyorum. Geçmişte onun yanında çalışanlar dahi, bu gerçeği yazılarıyla ortaya koymaktadırlar. Fakat benim ona duyduğum olumsuz düşünceler, ona karşı Alparslan Arslan adamıdır diye iftira atmak veya atanları alkışlamak gerekçesini de doğurmaz. İnternet kurtçukları, bu iftirayı o tarafa kasıtlı olarak, hedef saptırmak için atmışlardır diye düşünüyorum.. Niçin derseniz? Cumhuriyet gazetesi Amerika’daki efendilerine, arada bir gönderme yaptığı içindir. İnternet kurtçukları, Danıştay eylemini de aşağılıkçasına Yaşar Büyükanıt’a,Veli Küçük’e ve Muzaffer Tekin’e bağlayabiliyorlar. Niçin?Malum finansörleri öyle istediği için. Şimdi iftiracıların bu konudaki görüşlerine bakalım:


“Danıştay’a yapılan kanlı eylem, küçük bir çete eylemi gibi gösterilip kapatılmaya ve cuntacı örgüt çeteciliğe indirgenmeye çalışılmaktadır. Veli Küçük üzerinden Büyükanıt’a Kadar dayanan bu illegal örgütlenmenin ortaya çıkarılmaması için büyük gayret sarf edilmekte ve yarım kalan provokasyon bu illegal örgütün diğer tetikçi-operasyonel ekipleri tarafından tamamlanmak istenmektedir. Bu bağlamda, Muzaffer Tekin, kesinlikle bir çete lideri değildir; Veli Küçük’e bağlı tetikçi-operasyon ekiplerinden sadece bir tanesinin sorumlusudur.”


Bu kurtçuklar, korkunç bir iftira kampanyası içersinde, internet tetikçiliği yapmaktadırlar. Bu tetikçiliklerini de, özellikle bazı kişiler üzerinde sürdürmüşler ve sürdürmektedirler. Yaşar Büyükanıt’ta artık göreve geldi. Onun gelmesini istemeyen kesimler, şimdi üzüntü içersinde ve yeni tezgahlar peşindedir. Bizim Yaşar Büyükanıt’a tavsiyemiz. Geldiği makam kalıcı değildir,fakat yapacağı işler ise kalıcı olabilir. PKK sorunu karşısında, Doğu ve Güneydoğu illerinde olağanüstü hal ya da sıkıyönetim olmadan, TSK’nın o bölgede başarı şansı yoktur. Ordunun her günkü kaybı, bazıları tarafından Büyükanıt’ın aleyhine delil olarak kullanılma durumuna dönüşecektir. Büyükanıt derhal, Olağanüstü Hal ya da Sıkıyönetim topunu Recep Tayyip Erdoğan’ın kucağına atmalıdır.Yaşar Büyükanıt, sermayenin ülke üzerindeki ekonomik, politik ve askeri güce etkisini inceletmelidir. Yine, Türk milletinin gönlünde kalıcı olmak istiyorsa, kartelci medyanın toplumu uyuşturması ve yönlendirmesi üzerinde de, iyi düşünmesi gereklidir. Son olarak, gayri milli güçlerin birlikteliğinin en üst düzeye vardırıldığı şu günlerde, din istismarcıları, emek sömürücüleri, etnik milliyetçiler, Sorosçular, Batının foncu ajanları ile bütün purovakatörler üzerine purojöktör tutmak zorundadır. Kendisinden önceki başkanın demokratım söylemlerine diyeceğimiz şudur. Demokratlığın, demokratlar arasında işlevi vardır. Ülkeyi soyanların, tekelleşenlerin, bölücülüğe, gericiliğe götürenlerin ve de gün be gün şehitlerin vatan toprağına düştüğü bir yerde demokratlık, ne kadar olursa o kadar demokrat olabilirsiniz. Fakat başkalarının çocuklarının kanları ve canları pahasına, onların analarının dinmeyecek gözyaşları sürecinde, sözüm ona demokratım demek, her halde size yakışmaz. Size yakışan, Türk milleti lehine kalıcı hizmetinizi, vermeniz olacaktır. Göreviniz ve yapacaklarınız, tarihin aynasında size artı ya da eksi fatura olarak dönecektir. Türk milletinin kırılma noktasına doğru süreklendiği bu dönemde, görevinizin size ve Türk milletine hayırlı ve uğurlu olmasını dileriz.

 

http://www.ufukotesi.com/yazigoster.asp?yazi_no=20060922

 

Şemdinli oyunu

Yeni Mesaj

Muharrem Bayraktar  

Kara Kuvvetleri Komutanı Orgenaral Yaşar Büyükanıt’ı “yargıyı etkilemeye teşebbüs ve çetecilik” gibi ağır ifadelerle mahkemeye sevkeden Van Cumhuriyet Savcısı Ferhat Sarıkaya, Türkiye’nin gündemine bomba gibi düştü.

Büyükanıt Paşa’nın bir çok görüşünü tasvip etmemekle birlikte, bir kuvvet komutanının sağlam olmayan delillerle ve hukuka aykırı bir prosedürle, “Çetecilik” gibi ağır bir suçlamaya maruz bırakılmasını hayret verici bir olay olarak görüyorum.
Savcı Sarıkaya’nın iddianame hazırlamasına yol açan süreci irdelediğimizde, kafamızı karıştıran bir çok olay çıkıyor karşımıza:
1– Org. Yaşar Büyükanıt’ı suçlayan sözler Diyarbakırlı işadamı, Söz gazetesi ve televizyonu sahibi Mehmet Ali Altındağ’a ait.

Mehmet Ali Altındağ’ın dinlenmesi için TBMM Şemdinli Araştırma Komisyonu’na çağrılmasını isteyen kişi kim? Diyarbakır Milletvekili Cavit Torun!
Cavit Torun kim? Altındağ’ın eski avukatı! Altındağ’ın zehir–zemberek ifadelerinin tutanakları savcıya gönderen kim?
AKP’li Komisyon Başkanı Musa Sıvacıoğlu!

2– Orgenaral Yaşar Büyükanıt’ı ve birçok TSK mensubunu suçlayıcı sözler sarfeden Mehmet Ali Altındağ kim? Hikmet Çetinkaya’nın satırlarından okuyalım:
“Altındağ bir Nurcudur. 1970’li yıllarda köy köy gezerek Risale–i Nur satmıştır. 1996’da Hizbulluh ve PKK ile ilişkiye girdiği iddiası ile gözaltına alınmıştır. Fethullahçı kimliğini hiçbir zaman saklamamıştır.
Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde 5 Eylül 1990 tarih ve 1990/1076 hazırlık numaralı dosyasında görülen bir davada kendisine PKK’lı süsü veren Abdurrahman Balatangöz’ün Mehmet Ali Altındağ’ın yanına giderek PKK için yağ, şeker, ayakkabı istediğini anlatıyor.
Dava dosyasında, Altındağ’ın Balatangöz’e şunları söylediği iddia ediliyor:
“Ben bu malzemeleri almam. Onun yerine size para vereyim. Alın 5 milyon lirayı. Bir de isim listesi vereceğim. Eğer bu kişileri öldürürseniz size her türlü yardımda bulunabilirim.” (H. Çetinkaya, Cumhuriyet, 8  Şubat 2006)
Orgenaral Yaşar Büyükanıt’la ilgili iddialar, işte böylesine şaibeli bir geçmişe sahip Mehmet Ali Altındağ’a ait. Nurcu, Fethullahçı, PKK ile işbirliği yaptığı iddia edilen, mahkeme dosyalarında PKK militanlarına “şunları şunları vurun!” dediği yazılan ilginç bir isim.

3– Meclis araştırmasının neden yapıldığı Anayasa’nın 98. maddesinde şöyle anlatılır: “Meclis araştırması belli bir konuda bilgi edinmek için yapılan incelemeden ibarettir.”
Şemdinli olaylarını araştırmak için kurulan komisyon da Anayasanın amir hükmü gereği “bilgi edinilmek için” yapılan bir “incelemeden” ibarettir.
Bu incelemeyi savcının önüne koymak yanlıştır. Meclis eski Başkanlarından Hüsamettin Cindoruk,  Mehmet Ali Altındağ’ın komisyona verdiği ifadenin savcılığa gönderilmesini “bu yasama organının yetkilerini savcı ile paylaşmaktır ki çok sakıncalıdır. Komisyona verilen ifadeler Mecliste saklı kalması gerekirdi. O bilgileri Meclise emanet ediliyor. İstese doğrudan savcıya baş vurabilirdi” şeklinde değerlendirmesi doğrudur.

4– AKP’li Cavit Torun’un  Mehmet Ali Altındağ’ı yakinen tanıdığı, “ne söyleyeceğini çok iyi bildiği”, Komisyona verdiği ifadenin de yine bir AKP’li vekil tarafından savcının önüne atıldığı ve dosya sürecinin başladığı düşünüldüğünde bu kadar tesadüfün bir araya gelmeyeceği anlaşılıyor.
Bütün bu bilgileri önümüze koyduğumuz zaman “Nurcu–AKP’li” ittifakının, Türkiye’de PKK’ya karşı en zorlu mücadele sürecine girdiğimiz şu günlerde, ordunun yıpratılması için “surda” çok önemli bir gedik” mi açmak istiyorlar sorusunu ister istemez sormak durumundayız.

 

http://www.yenimesaj.com.tr/index.php?haberno=6005965&tarih=2006-03-11

 

AKP SORUNU VE TAYYİP BEYİN SONU!

Yazar Mehmet DENİZ (Mili Cozum Dergisi)

.

 

***

AKP, RTE ve Onun arkasındaki "Artık Bilinen" Güçler

1-Şemdinli'de TSK'yı karalamak ve halkla karşı karşıya getirmek istemişler, bu sebeple ordu mensuplarını orduyu sabotajcı, suikastçı.,. Zalim görüntüsü ile özleştirip terörü meşrulaştırmaya çalışmışlardır.

2-Danıştay 2. Daire'ye başörtüsü konusundaki kararından ötürü sindirme ve korkutma yöntemi kullanarak saldırı düzenlenmiştir. Böylece başörtüsü kararı cezalandırılmıştır.

3-RTE, AKP'nin ve AKP'li bir Anakent Belediye Başkanı'nın desteklediği emekli bir Albay Mit müsteşarı yapılmak istenmiş bu sebeple bir grup oluşturulmuş bizzat RTE'nin yerine oynanan Anakent  Belediye Başkanının mali destekçisi izlenimini veren bir grup yakalanmış oluşum maalesef kasıtlı bir şekilde TSK'ya mal edilmeye çalışılarak AKP'nin iç hesaplaşması örtülmek istenmiştir.

4-Atabeyler Gerilla Grubu Baskını, işe AKP'nin yıpranmış inandırıcılığını yitirmiş ve artık siyasi ömrünün bittiğini anlaşılmış başbakanı ve onun kara kutusu Zapsu'yu M. Ali Erbil üzerinden kurtarmayı amaçlamıştır.

Ayrıca Şemdinli ve Danıştay'da meydana gelen olaylarda tek devlet ve tek millet yapısını muhafaza kararlılığını, Laik ve Demokratik Cumhuriyeti İngiliz güdümlü hilafet devletine dönüştürmeme azmini ortaya koyan Türk Silahlı Kuvvetlerini sindirme ve yıpratma da asıl hedef olarak belirlenmiştir.

Emniyet Genel Müdürlüğü, İktidar Partisinin Kolluk Gücü Haline mi Getiriliyor?

Koltuk hırsına kendilerini adayan iktidarın hırsına yetişmek istercesine yenik düşen birkaç yetkilisinin talimatı ile hareket eden Emniyet Genel Müdürlüğü ve Türk Polis teşkilatına böyle giderse Türk Milletini değil "AKP'nin polisi" diyebiliriz.

AKP'nin muhalifi isimlere karşı yürütülen araştırmalar. Emniyet istihbarat ve Polis Teşkilatını yıpratacak hale gelmiştir.

Başbakan'ın İsparta İl Kongresi'nde EGM'nin AKP'nin muhallilerine karşı yürüttüğü araştırmaları kastederek "Zamanı geldiğinde biz de konuşacağız, şimdi sabrediyorsak bir sebebi var" şeklindeki tehdidi iktidarın ve Başbakan'ın EGM'yi adeta bireysel güvenlik örgütü gibi kullanma güdüsünü yansıtıyordu.

Anka Kuşu Hareketi olarak öncelikli olarak Başbakan RTE, elinizdeki kartlarımız açmanızı sabırla bekliyoruz. İçinde çamaşırlarımız olan bir küçük çantamız hazır, umarız söyledikleriniz altında kalmazsınız.

Türk polis teşkilatının şerefli mensupları sinesinde çıktığınız Türk Milletine olan yükümlülük ve sorumluluklarınızı birkaç makam sevdalısı için unutarak, EGM'ni AKP'nin Başbakan'ın danışmanlarını belediye başkanlarının, Milletvekillerini özel örgütüne dönüştürülmesine önce siz karşı çıkmalısınız.

EGM'nin bazı birimlerini ve üst düzey yöneticilerinin TSK'ya AKP'nin muhaliflerine karşı faaliyet içinde olması kabul edilemez. Atasözlerimizi hatırlayınız.

EGM, AKP'nin Talimatları ve Başbakanın İsteği Üzerine TSK'ya Savaş Açamaz!

Şemdinlideki provakasyon ihanet Danıştay katliamı, son olarak Atabey Provakasyonu ile EGM ve TSK'nın gücünü ve itibarını AKP adına AKP'nin dış destekçileri adına sıfırlama kullanılmaya çalışılıyor.

EGM TSK'nın düşmanı, TSK'da EGM'nin düşmanı haline sokulamaz!

TSK'nın artık dış güdümlü bir iktidar olduğu belgelenen AKP iktidarının karşısında yıpratılmasına alet olmak İngiliz, ABD, Fransız ve İsrail gibi devletler adına Türk Vatanı'na saldırmakla eş anlamlıdır.

TSK'ya açılan savaş Türkiye'ye ve Türk Milletine açılmış bir savaştır. Küresel oyunun karşısında durabilecek milletinin sinesinden çıkmış Türk Ordusunu oyunun parçası haline getirmek isteyen koltuk sevdalılarının hırsına, Türk Polis Teşkilatı alet edilemez.

EGM'nin dış milliyetçi tarikatçılığı ve bölgesel milliyetçiliği tetikleyen, geliştiren, besleyen bir mihrak haline gelen AKP ile ilgili elinde biriken dosyaları yargıya teslim etme zaman gelmiştir.

Başbakan R.T. Erdoğan Yunan Gizli Servisi'nin Elemanı Gibi Davranamaz!..

AKP iktidarının ve arkasındaki dış güçlerin içeride TSK'yi yıpratma ve sindirme, provoke etme gözden düşürme etkinliklerine denk düşen bir dış gelişmede Türkiye ile Yunanistan arasında yaşanan ve bir süredir devam eden gerginliktir.

Türkiye-Yunanistan gerginliği de TSK'yı dışarıdan yıpratma ve saldırgan gösterme, içeride ise gözden düşürmeyi amaçlamaktadır.

TSK'ya karşı hem içeride hem de Yunanistan aracılığı ile dışarıda yürütülen faaliyetlerin odak noktasında AKP iktidarı, yaşananlara, seyirci kalan her fırsatta Türk Ordusu'nu hedef gösteren, Başbakan, Dış işleri Bakanı, İç İşleri Bakanı ve maalesef Meclis Başkanı Arınç bulunmaktadır.

Görüldüğü üzere soru ve sorun çok. Burada en kötü ihtimallerden birisi EGM'nin başka ülkenin gizli servis elemanı ya da gizli servisince kullanılma ihtimali olduğu iddia edilen siyasi seçkinlerin bireysel örgütü haline gelerek Türk Devleti'nin kontrolünden çıkması durumudur.

Adı konulmamış bir asimetrik savaş yaşıyoruz. Bu savaşta bizi yönetenlerin bir kısmının düşmanın adamı olma ya da onlar tarafından kullanılma iddiası var. Tüm yaşananları akıl süzgecinden geçirdiğinizde duygularının ve hırsının kölesi olmayanlar "bu ihtimalde yüksekliği" görüyor.

Hepimiz, hepimizin varlığını hedef alan son gelişmeler ve gerginlikler için Başbakan'dan açıklama bekliyoruz!. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin Başbakanlık koltuğuna oturarak ulaşılabilecek en şerefli makama gelmiş Başbakan'a Türk Devleti'nin ve Türk Milleti'nin her şeye vakıf olduğunu, elindekilerin onlarca kere sağlamasını yaptığını hatırlatarak son kez soruyoruz.

  • Hukuken Türkiye Cumhuriyeti'nin Başbakanısınız. Ancak politikalarınız, yaptıklarınız karşısında, siz Türkiye'nin Başbakanı mısınız?
  • Etrafınızdaki kadroya bakınca "karanlık ilişkileriniz" var mı?

Türk Milleti'ni gerilime taşıyan demeçlerinizi sonuçlarının Türkiye'den ziyade başka devletlerin işine yaraması nedeniyle soruyoruz. Bir başka ülkenin gizli servisi veya çalışanları ile İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminden itibaren birlikte misiniz?

Türk Ordusu'nu yıpratma çalışmalarına çanak tutan bazı EGM mensuplarının yetkilerini aşmalarına ses çıkarmayarak "Türk Polis Teşkilatını AKP'nin bir kolu haline getirmekle ısrarlı mısınız?"

Size bağlı çalışan bir özel örgüt var mıdır? Soruyoruz ve uyarıyoruz.!

Son gelişmeden gerginliklerin ve hükümet icraatlarının bilgi altyapısı oluştuğunda, başta Başbakan Erdoğan olmak üzere; bazı bakanlar, bazı milletvekilleri ve bazı üst düzey bürokratlar, yabancı bir ülkenin gizli servisine çalıştıkları iddiasıyla ya da cürmü meşhut ile gözaltına alınıp tutuklanabilir.

Bizden hatırlatması"

 

http://www.millicozum.com/content/view/696/32/

 

.Şemdinli: Devlet’e karşı savaşın adı!

Türksolu Dergisi

Türkiye

Kuzey Fırat

 

Şemdinli ayaklanmasının üzerinden üç hafta geçmesine rağmen, tartışmalar daha da artarak devam ediyor. Elbette bizler tartışmaların bitmesini, olayın üzerinin kapatılmasını beklemiyoruz! Çünkü baştan da söylediğimiz gibi bu uzun yıllardır planları yapılan bir operasyon... Devlete karşı yapılan bir operasyon.

Bu operasyonda, dışardan ve içerden PKK’ya yardımcı olan güçler var elbette. PKK’ya dışardan yapılan yardımlar konusunda hemen hemen herkes bir şey söylemekte; fakat içerden yapılan yardımların, PKK’nın önünün kimler tarafından nasıl açıldığının üzeri atlanmakta.

TÜRKSOLU’nun tespiti şudur ki, devlet içine yerleşmiş bir PKK merkezi var ve bu merkez devlete savaş açmıştır. Kimi devlet kurumları da, bu merkezle birlikte, bilerek ya da bilmeyerek devlete karşı savaşmaktadır.

Şemdinli ayaklanmasından sonra yapılan tartışmalar, devlete karşı bir savaşın sürdüğünü açıktan göstermektedir. Acı olan, devletin bu saldırılar karşısında suskun kalmasıdır. Devlet kendisini savunamamaktadır, devleti savunacak güçler sindirilmeye çalışılmaktadır.

Başta Amerikancı medya olmak üzere, Şemdinli ayaklanması vesilesiyle, toplumun tüm “duyarlı” kesimleri derin devlete karşı savaşmakta, “demokrasi mücadelesi” vermektedir!

Hükümet devlete karşıdır, muhalefet devlete karşıdır!

Elbette bitmeyen sadece tartışmalar değildir; Şemdinli’ye destek adı altında, PKK’nın büyük şehirlerdeki ayaklanma provaları da artarak sürmüştür. İstanbul Küçükçekmece’de, PKK bayraklarıyla, Apo posterleriyle sokağa dökülenler polise saldırmış, bir polis panzeri yakılmıştır. Yine İstanbul’un çeşitli semtlerinde PKK lehine gösteriler düzenlenmiştir. Mersin’de PKK lehinde yapılan gösterilerde bir kişi ölmüştür. Bir sonraki gün ölen kişinin cenazesi PKK bayrağına sarılarak toprağa verilmiştir!

Tüm bu olanlar, demokrasinin bir gereği, insanların baskı ve zulme karşı isyanı olarak kamuoyuna duyurulmaktadır! Oysa her şey ortadadır. Tüm olup bitenler bir plan dahilindedir ve uzun yıllardır hayata geçirilmeye çalışılmaktadır!

Yaşanan savaştır. Türk devletine karşı yürütülen bir savaştır ve ne yazık ki Türk devleti bu savaşta sindirilmeye çalışılmaktadır ve büyük oranda da başarılı olunmuştur.

Şemdinli ayaklanmasına derin devletin sebep olduğunu düşünenlerin, Abdullah Öcalan’dan öğrenmesi gereken şeyler var! Hükümetin devlete karşı savaşı

Bizler, AKP iktidar olduktan sonra, AKP’nin devlete karşı savaşa başladığını söylemiştik. Bu savaş günümüze kadar süregeldi ve ne yazık ki bu süreç devlet aleyhinde gelişti. Devletin en güçlü kurumları, kendisine yapılan saldırıları sineye çekti. Şemdinli’de böyle bir olayın ortaya çıkmasının sebebi de, yaşanılan bu süreçtir. Kendisine karşı yapılanlara ses çıkarmayan devlet, Şemdinli olaylarını yaşamak zorunda kalmıştır.

Şemdinli ayaklanması, devlete karşı savaşta, hükümetin elinde önemli bir silah oldu.

Tayyip Erdoğan’ın, Şemdinli gezisi Amerikancı basında büyük sevinçle karşılandı. Çünkü, bu gezi vasıtasıyla, bazı güçlere mesaj veriliyordu. Mesaj verilen ilk kurumların başında elbette Ordu gelmekteydi.

Amerikancılara, liberallere göre olayların çıkmasında ve bu boyutlara ulaşmasında en büyük suçlu Ordu idi. İnsanların sakinleştirilmesi, doğru çözümü bulmak hükümete düşmüştü. Tayyip Erdoğan’ın “Olayların üzerine gideceğiz, olaylarda sorumluluğu olan herkes hesabını verecek” yönündeki açıklamaları, doğrudan Ordu’ya yönelikti. Çünkü Ordu dışında suçlanan başka kurumlar, başka insanlar yoktu zaten.

Şemdinli olayları, yabancı basında da, AKP iktidarının Ordu’yu siyasetten uzaklaştırması için önemli bir fırsat olarak görülüyordu!

Tayyip Erdoğan’ın Şemdinli gezisi aynı zamanda, hükümet mi yoksa Ordu mu meşru, tartışmalarına cevap niteliğindeydi! Olayları Ordu çıkarmış, yatıştıran ise hükümet olmuştu! O zaman hükümet meşru, Ordu ise gayri meşru idi. Tüm Türkiye’de bu hava yaratılmaya çalışılıyordu.

Hele olaya karışan Ordu mensuplarının yargılanacağının garantisinin verilmesi, hükümeti halk gözünde daha da meşrulaştırıyordu!

Ordu karşısında meşru olan hükümet bu gezi sırasında başka bir gerçekle karşı karşıya kalıyordu! Ortada kendisinden daha meşru bir güç vardı; PKK!

Tayyip Erdoğan’ın gelişinden kısa bir süre sonra, kalabalık bir kitle toplanmış ve protestolara başlamışlardı. Tayyip Erdoğan protestocuları ikna edemezken, başbakanın yanında bulunan, Hakkari ve Yüksekova DEHAP il ve ilçe başkanları tek bir hareketle tüm protestoları durduruyorlardı!

Bu, tüm devlet kurumlarına bir mesaj olmasının yanında, Başbakana da bir mesajdı! “Burada, otorite biziz, burada insanlar bizleri dinlerler, bizler istediğimizi yaparız” mesajıydı.

Başbakan, kendi dışındaki otoriteyi kabul etmişti; Apo’nun “Demokratik Cumhuriyet” projesinin temelini oluşturan Türkiyelilik fikrini, çözüm olarak dillendiriyordu. Belki de Başbakan, Kürtleri ikna edeceğini umuyordu!

PKK’nın yayın organı Özgür Gündem gazetesi, hükümetin tavrını olumlu bulmuş olacak ki, “Hükümet barış için iyi bir fırsat yakalamıştır” diyordu! Barıştan kastı, Başbakanın yaptığı gibi, PKK’nın siyasi taleplerinin dillendirilmesi ve uygulanmasıdır!

“Atatürkçülerin” devlete karşı savaşı

Hükümet devlete karşı bu şekilde açıktan savaş yürütürken, muhalefet de bu savaşta hükümete destek olmaktadır. Kimi “Atatürkçüler” hükümetle birlikte devlete karşı savaş açmıştır.

Olaylar sonrasında, bölgeye giden CHP Hakkari milletvekili Esat Canan’ın ilk söylediği şey, olayın arkasında derin devlet olduğudur. O da böyle bir şeyi PKK’nın yapabileceğini aklının ucundan bile geçirmez!

Esat Canan, olayın hemen ardından, Susurluk’la bağlantı kurmuş ve PKK’nın televizyonu Roj TV’ye demeç vermiştir. Başbakan Tayyip Erdoğan’la aynı düşündüklerini ve Başbakanı iyi niyetli bulduğunu açıklamaktadır! “Sayın Başbakan iyi niyetlidir. Farklı etnik kökene sahip insanlar Türkiye’de kardeşçe yaşayabilmelidir. Anayasa tarafından vurgulanan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı herkes için bir üst kimliktir. Bu iyi niyetli sözlerin gerektiğinden fazla tartışılması yersizdir.” Bu açıklamayı yapan CHP’nin milletvekilidir. Tayyip Erdoğan’ın açıklamasına “sert” çıkış Deniz Baykal’ın kendi milletvekilinin bu sözlerine ses çıkarmaması neyle açıklanabilir?

Roj TV tartışmaları da biraz buna benzemektedir. Roj TV’nin yayınlarının durdurulması için adım atılmasını isteyen Baykal, PKK’nın yayın organı Özgür Gündem gazetesinin yayınlanmasına neden ses çıkarmaz. Sadece Baykal değil Roj TV’nin yayınların durdurulması için kampanyalar düzenlemeyi düşünenler neden kendilerine bu soruyu sormazlar? Tayyip Erdoğan’ın Danimarka’da Roj TV var diye basın açıklaması yapmamasını milliyetçi bir çıkış olarak görenler, kendilerini bir kez daha gözden geçirsinler!

PKK’nın tüm siyasi taleplerini hükümet hayata geçirmektedir. Özgür Gündem gazetesi, hergün Öcalan’ın talimatlarını, siyasi yorumlarını yayınlamaktadır! Tüm bunlar olurken, Roj TV üzerinden yapılan milliyetçilikle kendisini kandıranları, saflığın ötesinde bir şeyle tanımlamak yanlış olmayacaktır.

Yine benzer şekilde olaylar karşısında Cumhuriyet Gazetesi’nin tutumu, gazetenin gerçekte kime ve nasıl hizmet ettiğinin görülmesi açısından öğreticidir. Cumhuriyet Gazetesi’nde daha olayların başından, bu işin derin devletin bir işi olduğu sonucuna ulaşmıştır. Cumhuriyet ve Özgür Gündem arasında çok fark yoktur. Cumhuriyet’e Öcalan’ın demeçlerine daha az yer verilmesini küçük bir fark olarak ortaya koyabilirsiniz belki. Cumhuriyet, hemen hemen bütün yazarlarıyla hükümettin yanındadır. Derin devletin ortaya çıkarılması mücadelesinde hükümetle birlikte, mücadele yürütebileceğini açıklamaktadır! Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök bile, “devletle PKK arasında tercih yapacaksam neden terör örgütü seçeyim” diye yazarken, ulusalcı geçinen Cumhuriyet gazetesinin PKK yanlısı yayını, gazetenin devlete karşı girişilen kampanyanın içersinde özel misyonla olduğunu göstermektedir.

Öcalan: Herkes Şemdinli halkının mücadelesini örnek alsın

Şemdinli ayaklanmasına derin devletin sebep olduğunu düşünenlerin, Abdullah Öcalan’dan öğrenmesi gereken şeyler var! Avukatlarıyla görüşen Öcalan, “Herkes Şemdinli halkının mücadelesini örnek alsın” açıklamasında bulunmaktadır. Öcalan, Şemdinli olayları sonrasında, “Kimin demokrasi isteyip istemediği ortaya çıkmıştır” açıklamasını yapmaktadır. “İnsanların o psikoloji ile devlet yetkililerine çok büyük zararlar verebileceğini, ancak sağduyulu davranıp çeteci zihniyeti ortaya çıkardığı için başta Şemdinli halkı olmak üzere Hakkari ve Yüksekova halkını selamladığını” söylemektedir.

Öcalan’ın bu açıklaması bile tek başına, olayların arkasında gerçekte kimin olduğunu açık olarak göstermektedir. Bu işten kimin kârlı çıktığı ortadadır. Öcalan ayaklanmadan memnundur. PKK amacına ulaşmış, bölgede devletin değil, kendi otoritesinin olduğunu göstermiştir.

Öcalan, bu açıklamasıyla devleti tehdit etmektedir. Devlet yetkililerine zarar verilebilirmiş, ancak verilmemiş, verilmesi önlenmiş! Devlet PKK’nın insafına kalmıştır. Devletin geleceği Öcalan’ın iki dudağı arasındadır! Sırada yeni Şemdinliler vardır! Seferi Yılmaz görevini başarılı bir şekilde yerine getirmiştir!

Şemdinli’de her yol Seferi’ye çıkıyor!

Yukarıdaki başlık bizim değil, Şemdinli ayaklanmasının “kahramanı” Seferi Yılmaz’la, Özgür Gündem gazetesinin yaptığı röportajın başlığı! Gerçekten de her yol Seferi’ye çıkıyor Şemdinli’de. Seferi Yılmaz Şemdinli’nin en çok sevilen, sözü en çok dinlenen insanlarının başında geliyor!

Seferi Yılmaz daha önceden söylediğimiz gibi PKK’nın Şemdinli sorumlusu! PKK’nın Şemdinli’ye ilk baskını yapan ekibinin içinde yer almış, yargılanmış ve 15 yıl ceza almıştır. Cezaevinden çıktıktan sonra, örgütle bağı kopmamıştır. “Cezaevinden çıktıktan sonra aktif siyasete giriyor” deniyor röportajda. Aktif siyaset yaptığı yer ise DEHAP ve yeni kurulan DTH!

Seferi Yılmaz’ın Şemdinli’de başka bir iş yerine kitapçı açması da ilginç! Şemdinli gibi yerde bir kitapçı! Kendisi de kitapçıyı para kazanmak için açmadığını söylüyor zaten. Şemdinli halkı yoksul diyor. Ama okumaya aç. Herkes okusun diye böyle bir işe giriştiğini söylüyor!

Kitapçı, bir kitapçıdan çok buluşma yeri. İnsanlar orada buluşuyor, tartışıyor bir şeylere karar veriyorlar! Hadi gel de tüm bunlara inan ve altında başka bir şey arama!

Sadece kendi itirafları değil. Olaylar sırasında, yapılan telefon konuşmaları kimlerin böyle bir planı hazırladıklarını göstermekte. Olaylar öncesinde de Seferi Yılmaz’ın, Murat Karayılan ile telefonla görüştüğü, talimatlar aldığı kanıtlanmasına rağmen, hiçbir şey yapılmıyor, suçlu telefonla konuşan değil de, telefonları dinleyen oluyor!

Her şey ortada aslında. Olaya sebebiyet verenler kendi ağızlarıyla bunu itiraf ederken, kimileri hâlâ gerçek suçluları görmezden geliyor. Çünkü hedef gerçeğin ortaya çıkarılması değil, devletin linç edilmesi. Herkes devleti linç etmek için saldırıyor.

Neden Şemdinli sorusuna, Seferi Yılmaz’ın verdiği cevap bile, kimlerin ne planladıklarının ortaya çıkmasına yetiyor. “Hakkari, özellikle Şemdinli halkı, Öcalan’ın barış manifestosuna bağlıdır” diyor Yılmaz!

Şemdinli: “Kuzey Kürdistan’dan, Güney Kürdistan’a” açılan kapı

Olayın başka bir yönü, yine Seferi Yılmaz’ın açıklamalarından ortaya çıkıyor.

Şemdinli coğrafi konumu nedeniyle Kürt örgütleri için kritik önemde. İran ve Irak’la komşu olan bu bölgede büyük rantlar dönüyor diyor Yılmaz. Rant dediği sınır ticaretinden yani kaçakçılıktan elde edilen kâr. Herkes bu kâra sahip olmak istiyor.

Bölgeye hakim olmanın ekonomik kaygılardan öte başka bir anlamı daha var aslında. Şemdinli, Türkiye, İran, Irak üçgeninde yer alıyor ve bu bölge bu üç devletinde en az otorite sağladığı yer. Kurulması düşünülen “Büyük Kürdistan Devleti”nin kesişme noktası.

Burada Kürt örgütler arasında iktidar mücadelesi, kimi zaman üstü kapalı, kimi zaman açıktan devam ediyor. Özellikle Barzani’nin burada faaliyetlere başlaması ve bölge Kürtleri arasında etkili olması PKK’yı korkutuyor. PKK, Şemdinli ayaklanmasıyla, bu bölgede otoritesini sadece devlete değil Barzani’ye de kabul ettirmiş oluyor. PKK’nın Şemdinli’de sağlam durması bölgedeki geleceği açısından önemli.

Devlete saldıran güçleri, biraz da bu hesaplara göre değerlendirmek gerekiyor. Barzani’ye karşı çıkanlar, PKK’nın bölgede hakim olmasından yana. Hattâ insanların önüne, Barzani mi, PKK mı seçeneği her fırsatta çıkarılıyor. Acı olan, devletin tüm bu hesapların dışında tutulması. Türk devleti zaten baştan kaybetmiş kabul ediliyor.

Şemdinli operasyonunun, Türk Ordusu’nun K. Irak’a operasyonun gündeme geldiği şu günlerde ortaya çıkması tesadüfün ötesinde bir şey; bunu görmek gerekiyor!

Elbette bu olayın başka bir boyutu. Ancak bölgeye PKK da hakim olsa, Barzani de hakim olsa Türk devleti açısından bir şey değişmiyor. Otoritesini kaybeden yine Türkiye oluyor, toprağını kaybeden yine Türkiye oluyor.

Ve askerler tutuklanıyor!

Ne yazık ki son gelişmeler, Türkiye’nin son olayda büyük kayıplar verdiğini gösteriyor. Olaylar sonrasında ortaya atılan taleplerin hemen hemen hepsi kabul ediliyor ve uygulanıyor. Bunların başında gelen, olaylara adı karışan askerlerin tutuklanması talebi ne yazık ki yerine getiriliyor.

Tutuklamanın ne için yapıldığının bir önemi yok. Önemli olan tutuklamaların olması!

Tutuklamalar sonrası, bölücü basında bayram havası esiyor: “İyi çocuklar hapiste” diye. Bu tutuklama PKK’nın Ordu’ya karşı kazandığı başka bir zafer oluyor.

Bu karar 50 tanık dinlenerek yapılıyor. Tanıklar yabancı değil elbette! Bombalama olayından birkaç dakika sonra toplanan ve “çeteyi” yakalayan halkın arasından kişiler! Kuzuyu “kurde” teslim ediyorsunuz ve bunun adı hukuk devleti oluyor!

Askerlerin yargılanacakları suç da ilginç: Askerler terör suçundan yargılanacaklar. Yani devletin bölünmez bütünlüğüne karşı harekette bulunmaktan!

Sadece tutuklamalar değil, bunun öncesi de var elbette. Vali görevden alınsın diyorlar, alınıyor, kaymakam görevden alınsın diyorlar, alınıyor. Şu kaymakam görevinden alınırsa infial olur diyorlar yerinde kalıyor. Hükümet PKK’ya teslim olmuş, devlet müdahale edemiyor!

Yanlış hesap Bağdat’tan dönsün artık!

Olaylar sonrasında ortaya çıkan tablo hiç de iç açıcı değildir. Yaşananlardan sonra;

-PKK güçlenmiştir,

-Bölgede Barzani’nin kendisine güveni gelmiştir, fırsat kollamaktadır. Karşısında şimdilik bir tek PKK vardır,

-Hükümet, Ordu’ya karşı bir zafer daha kazanmıştır,

-Teröre karşı mücadele eden güçler belli süreliğine sindirilmiştir,

Yaşananlar ortada. Hayatını devletin geleceğine, vatan bölünmezliğine adamış iki askerimiz tutuklanıyor. PKK ayaklanırken, Ordu, “daha kötü sonuçlara yol açmamak için” kışlasında bekletiliyor! Ordu’nun en önemli komutanlarından birine çetecilik suçlaması yapılıyor ve buna kimse ses çıkarmıyor.

Neden ve nasıl bu günlere gelindiğini birilerinin oturup sorgulaması gerekiyor artık.

Ortada izlenen yanlış bir çizgi var. Devleti yok olmaya doğru götüren bir çizgi!

 

http://www.turksolu.org/96/firat96.htm

 

Emniyetteki örgütün adı: F (Fethullah) tipi Yöneten: Ramazan Akyürek

 Adil Serdar Saçan

 

Danıştaya yapılan saldırı sonrası yaşanan ‘kamuoyunu yönlendirme’ faaliyetini emniyet içindeki Fethullahçı yapılanma örgütledi. Bu örgütlenmenin başında Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek bulunuyor.

İstihbarat Dairesi, Terör Dairesi, Kaçakçılık Dairesi ve Eğitim Dairesi’nde örgütlenmiş durumdalar ve illerin istihbarat teşkilatları bunların elinde. Teknik dinleme yapan polis birimleri tamamen bunların elinde. Dinlemeyi polis mi yapıyor, yoksa polis üniforması giymiş F tipi adam mı yapıyor? Bunu merak eden savcı varsa ben onları isim isim veririm.

Şemdinli’de savcı iddianameyi yazmadan önce, Meclis Araştırma Komisyonu’na İstihbarat Dairesi’nin Başkanı geliyor. Diyor ki, “hırsız içeride dışarıda aramaya gerek yok.” Onu alıyorlar onun yerine sicilinde “Fethullahçı” yazan birini atıyorlar. Adamlarda hiçbir değişiklik yok. Şemdinli iddianamesi, F Tipi örgütünün araştırmalarına göre yazıldı.

Devletin belirli kademeleri ele geçirilmiş. Bu örgütün başı, bir başka ülkenin istihbarat servisi ne derse onu yapıyor. O ülke, o örgüt vasıtasıyla bizim ülkemize operasyon yapıyor. Burada hem hükümete operasyon yapılıyor, hem de bize yani ulusalcı güçlere…


Aydınlık, 28 Mayıs 2006

Türkiye’de ilk Kaçakçılık ve Organize Suçlar Müdürlüğü 1998 yılında kuruldu. Müdürlüğün İstanbul’daki şubesinin kurucusu Adil Serdar Saçan. Saçan, 5 yıllık görev süresince Ömer Lütfi Topal cinayeti, Malki cinayeti, Korkmaz Yiğit, Albayraklar Holding, İGDAŞ, Akbil ve İSTAÇ gibi operasyonlarını yürüttü. AKP’nin iktidar olmasıyla birlikte görevden alındı. Nedeni, Emniyetteki irticai kadrolaşmaya karşı olması.

Aydınlık Genel Yayın Yönetmeni Emcet Olcaytu, Dr. Adil Serdar Saçan’la İstanbul’da bürosunda konuştu.


AYDINLIK: 

Telefon görüşmemizde “Danıştay saldırısı sonrası yaşanan gelişmeleri Emniyet içindeki Fethullahçı yuvalanmanın organize ettiğini” söylediniz. Bu örgütlenmeyi ve bu olay içindeki rolünü anlatır mısınız?

A. SERDAR SAÇAN: 

Polis Koleji’ne 1978 yılında girdim. Birden Işık Evleri’ni buldum karşımda. Bu yıllar Polis Koleji’nin bu örgüt tarafından ele geçirilme dönemidir. Polis Akademisi’nden o dönem mezun ilk komiser yardımcıları -seçilmiş bir grup Polis Koleji’ne gelmişti. Şimdi kolejdeki örgütlenmeyi yapan bu kişilerin hepsi şu anda emniyet müdürü. Bunlardan birisi de şu anki İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek.

İKİ YIL İÇİNDE İL EMNİYET MÜDÜRÜ OLACAKLAR


Komiserler, Kolej’deki öğrencileri Işık Evleri’ne götürmeye başladılar. Bizim dönemimizden Işık Evi eğitimi almış birçok kişi var. Önümüzdeki 2 yıl içinde onlar il emniyet müdürü seviyesine çıkacaklar. Şu anda müdür yardımcısı durumundalar. O tarihten sonra Polis Koleji ve Polis Akademisi, daha sonra Polis Okulları bu F Tipi örgütlenmenin (Fethullah Gülen örgütlenmesi – Aydınlık’ın notu) eline geçti. Ve emniyet örgütünün yönetici kesiminin büyük bir bölümü, bunlardan oldu.

ÖZAL DÖNEMİNDE ÇIKAN ÖZEL YASA


1985 yılında, “Özel Sınıf” adı altında polis koleji değil, üniversiteyi bitirmiş olan kişileri de aldılar. Bir sene eğitip, 1986 yılında amir yaptılar. Atatürk, Polis Koleji’ni, Cumhuriyet’e bağlı bir polis teşkilatı yetişsin diye kurmuştu. Ama 1985 yılında. Özal döneminde bir yasa çıkarıldı. Böylece; örneğin İlahiyatı bitirmiş adam Polis Koleji’ne girmeden, sınavla Polis Akademisi’ne girdi. 8 ay eğitim görüp, Kolej ve Akademi mezunları gibi yetki sahibi oldular. Bunların büyük bir bölümü “F tipi”dir (Fethullah Tipi). Bunlar şu anda il emniyet müdür yardımcısı düzeyindeler. Önümüzdeki sene itibariyle birinci sınıf emniyet müdürü olacaklar. Emniyet örgütlenmesi içindeki üst yapılanmanın büyük bir bölümü şu anda ne yazık ki, örgütün kontrolüne geçti. Dolayısıyla emniyet birimleri de F tipi örgütlenmenin kontrolüne geçti.
Işık Evleri eğitiminden geçmiş emniyet müdürleri, imam emniyet müdürleri... Üzerlerinde resmi üniforma var ama üniformanın arkasında çok ciddi bir örgütlenmeye bağlı emniyet mensupları var.

“SAVCILARA İSİM VERİRİM”


AYDINLIK: 

Emniyet Genel Müdürü, Danıştay’a saldırı olayının arkasında, adı belli olmayan bir örgütün varlığından bahsediyor?
SAÇAN: 

Ben F Tipi örgütten bahsediyorum. İstihbarat Dairesi, Terör Dairesi, Kaçakçılık Dairesi ve Eğitim Dairesi’nde örgütlenmiş durumdalar ve illerin istihbarat teşkilatları bunların elinde. Teknik dinleme yapan polis birimleri tamamen bunların elinde. Dinlemeyi polis mi yapıyor, yoksa polis üniforması giymiş F tipi adam mı yapıyor? Bunu merak eden savcı varsa ben onları isim isim veririm.

F TİPİ ÖRGÜT SOKAKLARI İZLİYOR


Dinleme kapsamında MOBESE (Mobil Elektronik Sistem Entegrasyonu) diye bir sistem kurdular. Bu sistem bütün sokakları izliyor. Yasal alt yapısı yok. Her yere bir kamera koydular ama her sokağa kamera koyan devlet Danıştay’a kamera koymayı unutmuş. MOBESE’yi kuran firma, bu sistemi kuran örgüt, biraz önce bahsetmiş olduğum grubun kontrolünde.

DANIŞTAY SALDIRISI VE ÖNCESİ


Son olayda Cumhuriyet’e doğrudan sıkılmış bir kurşun var. Atatürkçü olduğu, Cumhuriyetçi olduğu, laik olduğu kesin olan bir üst yargıya Cumhuriyet tarihinde ilk defa sıkılmış bir kurşun. Danıştay’a yapılan saldırı sonrası yaşanan “kamuoyunu yönlendirme” faaliyetini Emniyet içindeki Fethullahçı yapılanma örgütledi. Bu örgütlenmenin başında Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek bulunuyor.


Ancak son olaylar yaşanmadan önce Türkiye’de bir takım olaylar oldu. Bunlardan bazı örnekler vereceğim.


Bir terörle mücadele komiseri, 2001 veya 2002 senesinde Çağdaş Eğitim Vakfı’nda bir kaset buluyor. Önce sızıyor oraya güya komiser. Ve sonra arama yapılıyor vakıfta ve orada kaset bulunuyor. Kaseti bir dinliyorlar. Fethullan Gülen’le ilgili soruşturma yapmakta olan Nuh Mete Yüksel’in seks kaseti. Tesadüfe bakın şimdi. Kim yapıyor operasyonu? Devlet yapıyor ama; devlete sızma, üniforma giyme budur yani. Peşinden Nuh Mete Yüksel görevden alınıyor, sürülüyor.

YÜKSEK YARGIYA SALDIRININ MERKEZİ DE AYNI


Peşinden tekniğe dayalı bir istihbarat operasyonu daha. Yargıtay Başkanı Eraslan Özkaya olayı. Yöntemi bildiğim için söylüyorum. Özkaya laiklikle ilgili bir konuşma yapıyor, laikliği başka tarif eden grup bunu beğenmiyor. Ve Eraslan Özkaya birden bire Alaaddin Çakıcı ile ilişkilendiriliveriyor. Soruşturma yapılınca adamın suçsuzluğu ortaya çıkıyor ama daha evraklar adliyeye gitmeden basında çarşaf çarşaf yazıyor. Burada da operasyonu yapan istihbarat ve kaçakçılık daireleri.


Danıştaya silahlı saldırı yapıldı. Fakat yüksek yargıya yapılan silahsız saldırılar daha önemli. Yüksey yargıya Yargıtay Başkanı’nın şahsında saldırı yapıldı.


Hemen devamında AKP’nin bir milletvekili (TBMM Dokunulmazlıkları Araştırma Komisyonu Başkanı Hüsrev Kutlu – Aydınlık’ın notu) diyor ki “yargıya güvenmiyoruz”. Akabinde Kaçakçılık, İstihbarat Daire Başkanlıkları “Neşter” diye bir operasyon başlatıyorlar. Yargıtay’a otomatik tüfekle saldırı gibi bir olay. “Yargıtay’ın yargıçları, rüşvet aldı” diye telefon görüşmeleri yayınlanıyor. Yüksek yargıçlar karalanıyor. Yargıtay Genel Sekreterliği topa tutuluyor. Sonuçta hepsi beraat ediyor.

BDDK OPERASYONU


Bunun peşenden BDDK Başkanı Engin Akçakoca ele alındı. Adamın evinin yanında bir depo bulunuyor. Evraklar bulunuyor ihbar gelmiş falan filan. Adam “lanet olsun” dedi gitti. Hedef gösteriliyor. Polis hazır. Polis dediğim, bizim Türkiye Cumhuriyeti polisi değil.

FERHAT SARIKAYA IŞIK EVLERİNE GİTMİŞ Mİ? ARAŞTIRILSIN


Devam ediyorum... Van 100. Yıl Üniversitesi meselesi. Orada hedef kim? Üniversiteler. Neden Çete’ye sokuldu orada rektör. Çünkü o tarihteki mevzuata göre telefonları dinlemek için çete mensubu olması lazım. Hemen İstihbarat Dairesi ve malum örgüt faaliyete başladı. 

Daha enteresan bir şey. Rektör Aşkın’ın avukatı (TBB eski başkanı Teoman Evren-Aydınlık’ın notu) Ankara’da, şimdiki Barolar Birliği Başkanı Özdemir Özok’la birlikte aynı büroyu kullanıyor. Bu büroya giriliyor, talan ediliyor. Bu da yüksek teknik kullanabilecek kişiler tarafından yapılabilecek bir arama. Ondan sonra da Şemdinli olayı meydana geliyor. Burada da askere kurşun sıkılıyor. Herkes bu savcı yetkisini aştı falan filan dedi. Peki bu savcı kim? Son olayda Muzaffer Tekin’in dedesine kadar araştırıyorsun. Bu savcıyı araştırdılar mı? Bu savcı ışık evlerine hiç gitmiş mi acaba? Şemdinli’de bir güç gösterisi var. TSK’nın en üst düzeydeki paşası çetecilikle suçlanıyor. Bu güce kim sahip Türkiye’de.


Dikkat edin. Şemdinli’de savcı iddianameyi yazmadan önce, Meclis Araştırma Komisyonu’na İstihbarat Dairesi’nin Başkanı geliyor. Diyor ki, “hırsız içeride dışarıda aramaya gerek yok” Onu alıyorlar onun yerine sicilinde “Fethullahçı” yazan birini atıyorlar. Adamlarda hiçbir değişiklik yok. Şemdinli iddianamesi, F Tipi örgütünün araştırmalarına göre yazıldı.

SAVCI İSTANBUL POLİSİ HAKKINDA SORUŞTURMA AÇMALI


AYDINLIK: Son soruşturmada da Bakan Mehmet Ali Şahin, “Süprizlere hazır olun” dedi.

SAÇAN: Somut olay şu. Cumhuriyet Gazetesi üç defa bombalandı. Birinci bombalamada, tamam, polis olarak bu eylemi yersiniz. İkinciyi yemezsin, gazetenin önünde tedbirini alırsın. Bu olay örneğin Zaman Gazetesi’ne olsaydı, ikinci eylem yapılabilir miydi? İddia ediyorum yapılamazdı. Neden oraya bir izleme aracı atmıyorsunuz. Üçüncüyü de attılar. Ekipler orada duruyor, adamlar yürüyüp gitti. Aynı adamlar Danıştay’da Cumhuriyet’in hâkimini katletti. Ondan sonra polis çıkıp “biz başarılıyız” diyor. Aynı yerde üç olay oluyorsa bir kere bu görevlilerin yakasından tutacaksın. Hiç soruşturma açıldı mı bunlar hakkında? Aksine ödüller veriliyor. İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı’nın bu konuda soruşturma açması lazım. En azından “görevi ihmal” var burada. Ondan sonra Ankara adamı yakalayınca İstanbul polisi, “Ben bu adamları vermem, bu adamlar Cumhuriyet Gazetesi’ne bomba attı” diyor. Ankara’daki eylem olmasaydı sen yakalayamıyordun ki bunu. Bence o adam oraya yakalanmak için gitti zaten. Bu ya görevi ihmaldir, ya da acemilik sebebiyle ölüme sebebiyettir. Bir komplo varsa komplo buradan başlıyor.

İSTİHBARAT DAİRESİ’NİN OLANAKLARINI KULLANIYORLAR

AYDINLIK: Komplo, Fethullahçı yuvalanmadan sağlanan imkânlarla mı yapılıyor?

SAÇAN: Tabii tabii. İstihbarat dairesi, kaçakçılık dairesi. Dikkat edin hepsi tekniğe dayalı. Telefon görüşmeleri... Eraslan Özkaya telefonla görüşmüş, bir avukatın bürosunda Nuh Mete Yüksel’le ilgili kaset çekiliyor. Planlı...
Danıştay saldırısı öncesi de Başbakan, “Danıştay 2. Daire’nin kararı şöyle böyle” dedi saldırı oldu. Polis Yargıtay’a operasyon yaptı.

BASIN İŞİN PSİKOLOJİK HAREKATINI YAPIYOR


AYDINLIK: Basın, polisten gelen bilgileri sorgulamadan bunun peşinde koşturup gidiyor. Muzaffer Tekin bağlantısı diye bir şey ortaya atıldı. Basının bilgi yetersizliğinden mi?

SAÇAN: Basın ne veriliyorsa onu yazıyor. O merkez aynı zamanda bu işin psikolojik harekâtını da yapıyor. Onlar ne verirse basın da onu yazıyor.

AYDINLIK: Tüm bunları kim planlıyor?

SAÇAN: Şemdinli olayıyla bu iki olaya baktığınızda bu olaydan zarar görenlerden biri kabul etsek de etmesek de hükümet. İkincisi, ulusalcı olan bir yargıç öldü, ulusalcı olan bir grup zarar gördü. Bir de askere bağladılar işi. Bu iki gücü “İstediğim an kafa kafaya tokuştururum” diyen üçüncü bir güç çıkıyor ortaya. Bu üçüncü gücü destekleyen yer neresi? Biraz evvel bahsettiğim devlete sızmış olan, “biz X imamına bağlıyız” diyen grup. Bunlar taşeron. Planlayan kim peki? İran meselesinde hem hükümet hem ordu bir merkezin verdiği işi yapmadılar veya geciktiriyorlar. Devletin belirli kademeleri ele geçirilmiş. Bu örgütün başı, bir başka ülkenin istihbarat servisi ne derse onu yapıyor. O ülke, o örgüt vasıtasıyla bizim ülkemize operasyon yapıyor. Burada hem hükümete operasyon yapılıyor, hem de bize yani ulusalcı güçlere…


O güç diyor ki, “siz biz ne dersek yapmak zorundasınız. Yapmadığınız zaman biz artık sizin ülkenizde Danıştay’ı basacak güçteyiz. Yarın kafamızı bozarsanız Milli Güvenlik Kurulunu da basarız” diyor adam yani.

 

http://www.ip.org.tr/lib/pages/detay.asp?goster=haberdetay&idhaber=149

 

.Aslolan, haritadan silme kararlılığını gösterebilmektir!

Bröveyi Değil Genelkurmay Başkanını Değiştirin

Türkiye

Kuzey Fırat

 

 

Hakkari’nin Şemdinli ilçesinde, 9 Kasım öğleden sonra Umut kitap evine bomba atıldı. Bombayı attığı iddia edilen üç kişi, kitap evi sahibi ve vatandaşlar tarafından yakalanıp güvenlik güçlerine teslim edildi! Linç edilmek istenen bir kişi, linçten polislerin yardımıyla kurtuluyordu.

Şemdinli’de son iki ayda, 16 bombalama gerçekleşse de, son olay kadar ses getirmemişti bu 16 bombalama! Çünkü bombalamaların tamamına yakınını askeri binalara ve kamu binaları yapılmıştı.

Yine bombalamalar sonucunda 15 askerimizin şehit olmasına, 20’den fazla kişinin de yaralanmasına rağmen bu olaylar ne Şemdinli’deki kadar “büyük tepkilerin” ortaya çıkmasına neden olmuş ne de medyada yer alabilmişti!

Kitap evinin bombalanmasından kısa bir süre sonra, hemen hemen Şemdinli’nin tamamına yakını toplanıyor, toplanan kalabalık kamu binalarına saldırıyor, bu binalar tahrip ediliyor, askeri araçlara saldırılıyor, yollara barikatlar kurularak PKK kontrol noktaları oluşturuluyordu.

Medya ve Şemdinli tek ses tek yürek!

Bombalamayı gerçekleştirdikleri iddia edilenlerden ikisin ordu mensubu, bir kişinin de PKK itirafçısı olması nedeniyle herkes aynı soruyu soruyordu: İkinci Susurluk vakası mı?

Yine benzer şekilde, bu kişilerin tahrip edilen arabalarında bulunan silahlar ve çeşitli dökümanlar “isim listeleri”, resimler, “ikinci Susurluk”’a işaret ediyordu. Yani medyanın deyimiyle kirli işlere bulaşan devlet görevlileri, kendilerini devletin yerine koyan devlet görevlileri ve bunlara destek olan, teşvik eden siyasiler, üst düzey ordu mensupları! Her şey bu kadar basitti!

Ayaklanan Şemdinlililer, yıllardır terörden bıkan, barışı, insan haklarını devletin kendilerine adam gibi davranmasını isteyen garibanlardı!

Haklıydılar, devlet dairelerine saldırırken, bayrağı yakarken haklıydılar! Devlet yıllardır kendilerine zulmetmişti. Temiz Şemdinli’ler, kirli devlete karşı savaşmaktaydı yıllardır ve son bombalama olayıyla birlikte kirli devletin foyası ortaya çıkmıştı!

Medyada esen hava tam da buydu. Kirli devlete karşı temiz insanların savaşı!

Bu olay kimilerine göre, devletin kendisini vatandaşına affettirmesi için önemli bir fırsattı! Her köşeden aynı ses yükseliyordu: Olayı örtbas etmeyin! Olaya karışanları yargılayın, cezalandırın ve kendinizi affettirin! Başta Şemdinliler olmak üzere bütün insanlar sizden bunu beklemekte!

Orduya güvenmeyenler Başbakanı göreve çağırıyordu! Başbakan olayın üzerine gitmeli ve “kirli ilişkiler” içersinde bulunan devlet görevlileri cezalarını çekmeliydiler!

Yani, ordu suçluydu, polis suçluydu, devletini koruma görevini kendisine misyon edinmiş vatanseverler suçluydu!

PKK'nın ayaklanma çağrısı yapan yayın organıŞemdinli’nin PKK için önemi ve Seferi Yılmaz

Herkes bu değerlendirmeyi yapıyordu. Ortada ne PKK, ne PKK’nın şehit ettiği askerlerimiz, ne PKK’nın çağrısıyla ayaklanan insanlar vardı!

Her şeyi devletin üzerine yıkma çalışanlara, PKK’ya karşı mücadele eden insanları köşeye sıkıştırmaya çalışanlara birkaç hatırlatmada bulunmak isteriz.

Herkes kendi kendisine şu soruyu sorsun öncelikle. Tüm bu olayların özellikle Şemdinli’de yaşanması, arkasından Hakkari’nin diğer ilçelerine daha sonra, PKK ile hala sıcak çatışmaların olduğu Van gibi Ağrı gibi illere sıçraması bir tesadüfün sonucu mudur yoksa başka bir şey midir?

Şemdinli’nin PKK için ayrı bir önemi vardır. Şemdinli PKK’nın en güçlü olduğu yerlerin başında gelmektedir. İlçenin kendileri için önemini de şu şekilde açıklanmaktadırlar:

“(Şemdinli) Birincisi stratejik bir üçgende bulunmaktadır. İran, Irak ve Türkiye’yi birbirine bağlayan siyasal ve askeri bir odaktır. Burada (Şemdinli’de) diri, duyarlı bir halk potansiyeli vardır. (PKK Şemdinli halkına istediğini yaptırabilir, Şemdinli halkı harekete geçmek için PKK’nın küçük bir işaret vermesi yeterlidir). Yanı başında Yüksekova, yüzbinlerle gerilla cenazesini sahiplenmiş sıcak bir kent. Kürt demokrasi hareketi (PKK) açısından ele alındığında, halkın kitlesel eylemlilik ve hareketliliği açısından oldukça faal bir zemin. Bu özelliğiyle diğer Kürt bölgelerini etkileyerek tetikleyecek bir konuma sahip.”

Şemdinli’nin PKK için böyle bir stratejik öneminin olmasının yanında tarihi bir önemi de vardır. 1984 yılında PKK, adını Eruh ve Şemdinli baskınlarıyla duyurmuştu. Bu baskında tüm ilçe halkı PKK’nın yayında yer almıştı. Bugün olduğu gibi, o günde kepenkler inmiş, kamu binalarına saldırılmıştı!

Tesadüfe bakın ki, bu baskını gerçekleştirenler arasında yer alanlardan bir tanesi, kitap evi bombalanan Seferi Yılmaz’ın ta kendisidir! Yılmaz her ne kadar, “15 yıl cezaevinde kaldım, cezamı çektim” dese de, bölgede PKK’nın önemli adamlarından bir tanesidir. Şu anda DEHAP’ın onursal üyesi ve DTP’nin kongre delegesidir.

Devletin yalanlarından PKK’ya sığınırım!

Ne hikmetse Yılmaz’ın söyledikleri inandırıcı gelirken, söyledikleri üzerinden devlet suçlanırken, subayımızın anlattıkları daha başından reddedilmektedir. Herkes olay açıklığa kavuşturulsun derken aslında, subaylarımızın ve askerlerimizin cezalandırılmasını istemektedir!

Eğer bombayı PKK’nın attığı kanıtlanırsa olay açıklığa kavuşmayacaktır!

Ne diyor subayımız; “Bombayı kendi dükkanına Seferi Yılmaz atmıştır. Biz olay sırasında tesadüfen oradaydık ve patlama sesinin duyduğumuzda bakmak için arabadan indik.”

Herkes bu olasılığı daha başından reddetmektedir. Ancak kimse kendi kendisine şunu sormamaktadır. Bombalama sonucu dükkanda bulunanlardan bir kişi ölürken, Seferi Yılmaz nasıl kurtulmuştur? Bombayı attığını iddia ettiği kişiyi yakalamakta kendisine yardımcı olan kişilerin olay yerinde hazır bulunmaları düşündürücü değil midir?

Şemdinli, metropol değildir. Büyük sayılabilecek bir tane caddesi vardır. Yine bombanın atıldığı pasaj, tek pasajıdır ve bu cadde üzerindedir, günün tamamına yakının bu pasaj önünde veya yakınında geçirmeniz büyük olasılıktır. Hele Ordu mensubuysanız zamanınızın büyük çoğunluğu burada geçecektir çünkü hayat olan tek yer burasıdır!

Tüm bu gerçeklerden soyutlayarak, olayı devletin üzerine yıkmak, başta Ordu olmak üzere teröre karşı savaşan güçleri köşeye sıkıştırmaya çabalamak ve tüm bunlara devletin göz yumması Türkiye’nin terör karşında ne kadar acz içersinde olduğunun bir göstergesidir. Terör örgütü, tüm gücüyle saldırırken devlet, geri adım atmaktan çekinmemektedir. Teröre karşı savaşma kararlılığından uzaktadır! Suçlu olmadığı halde suçluluk psikolojisi içersindedir. PKK psikolojik üstünlüğü neredeyse ele geçirmiştir.

İkinci Susurluk yaygarasının en önemli sebebi budur. Savaşan güçlere karşı psikolojik üstünlük kurma çabasıdır. Eğer olay ikinci Susurluk olarak kabul ettirilirse, PKK “Susurluğa karşı” eylemlerin öncülüğünü üstlenecektir! Liberali, şeriatçısı, saf ulusalcısı, devlete karşı savaşta PKK’nın en büyük destekçisi olacaktır. Bu şekilde, teröre karşı savaşan güçler sindirilecek, her alanda PKK hakimiyeti kurulacaktır.

Susurluk’un tasfiyesi dedikleri şey, devletin teröre teslimiyetinin ta kendisidir aslında.

“Olay zihniyet meselesidir”

Tayyip Erdoğan’ın, “Asıl mesele zihniyet meselesidir, asıl sorun zihniyet sorunudur” dediği şey teslimiyet zihniyetinin hakim kılınmasından başka bir şey değildir.

Ne eleştiriliyor en çok? Kendisini devletin geleceğine, vatanın bütünlüğüne adamış birileri çıkıyor teröre karşı savaşıyor, kendisini devlet yerine koyuyor! Tayyip Erdoğan’ın eleştirdiği zihniyet budur. Devleti koruma zihniyeti. Devletin kendisini savunma olanakları ortadan kaldırılmışsa, devlet kendisini koruyamayacak duruma düşürülmüşse, elbette birileri çıkıp devletine sahip çıkacaktır. Bundan daha normal bir şey yoktur. Devletini korumak için elinden ne geliyorsa yapacaktır.

Nasıl Filistinli, Iraklı, vatanını korumak için, ölüme gitmekten çekinmiyor, vücuduna bağladığı bombalarla vatanını savunuyorsa, bu vatanı savunmak için birileri aynı yola başvurduğunda bunun kim engelleyebilir? “Devletsiz yaşamaktansa, vatansız kalmaktansa kendimi yakarım” diyen insanı kim engelleyebilir? Başbakanın beğenmediği zihniyet, milletin genlerinden kaynaklanan zihniyettir. Birileri sonradan, insanların kafasına vatan sevgisini, millet aşkını aşılamaz, bu aşk, bu sevgi doğuştan gelir. Unutturulmaya çalışılsa da günün birinde mutlaka ortaya çıkar, eğer zamanı gelmişse büyük bir silah olarak düşmanın karşısına dikilir. Doğal olan budur. Bunun tersinin düşünmek, onca saldırıya karşı eli kolu bağlı bir köşede ne olacağını beklemek, sesiz kalmak, geleceğini karşı tarafın insafına bırakmak ihanetin ta kendisidir. Vatansız ve devletsiz kalmanın ilk adımıdır.

Böyle yapıldığı için Türkiye bu noktaya gelmiştir. İlk hareket hep karşı taraftan beklenilmiş, önceden önlem alınmamış, düşmanın hareketine göre strateji geliştirilmemiştir. Yaşadığımız süreç bu yanlışın sonucudur.

Komplocular nerdesiniz; kimin işine yaradı diye neden sormuyorsunuz?

ABD’ye 11 Eylül saldırısı olduğunda, “bu saldırı kimin işine yaradı” diye soran ve “11 Eylül saldırısı ABD’nin işine yaramıştır, bunundan dolayı bu saldırıyı ABD yapmıştır” cevabını verenler, gariptir ki, Şemdinli’de yaşananlar karşısında aynı tavrı göstermekten çok uzaktadırlar.

Patlayan bomba, devlete karşı ayaklanmasının sebebi olmuş, esnaf kepenk kapatmış, lise öğrencileri okulları boykot etmiş, hemen hemen tüm devlet kurumlarına saldırılmıştır.Yollara barikatlar kurulup, kimlik kontrolleri yapılmış, devlet iradesinden bağımsız bir güç ortaya çıkmış, “devlet” gibi davranmıştır!

Bu işten zararlı çıkan devletken, tüm bunların sebebi yine devlet olarak gösterilmiştir!

İktidarı, muhalefeti herkes Ordu’yu, teröre karşı direnen güçleri suçlamaktadır.

Dış müdahaleye zemin hazırlanıyor

Olayların arkasında yatan bir gerçek de, Türkiye’nin elinin kolunu bağlamak, dış müdahale için zemin hazırlamaktır. TÜRKSOLU’nun yıllardır söylediği, Diyarbakır merkezli özerk bir Kürt bölgesi yaratılması ve bunu başta Avrupa olmak üzere tüm dünyaya kabul ettirme çabası Şemdinli olaylarında kendisini göstermektedir.

Halk devlete karşı önce Şemdinli’de ayaklanmış, bu ayaklanmadan birkaç gün sonra, Diyarbakır’da yapılan “Kürt Sorununa Demokratik ve barışçı Çözüm” mitingi Şemdinli’ye destek mitingine dönüştürülmüş, on binlerce insan PKK ve Apo lehine sloganlar atmış, devlete karşı savaş yemini etmiştir. (Bu mitingin tarihi daha önceden bellidir. Şemdinli olaylarının bu tarihe rastlaması, mitingin Şemdinli’ye destek mitingine dönüştürülmesi de ayrıca üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir noktadır.)

Hemen arkasından Yüksekova’da, başını PKK’nın çektiği ayaklanma girişimlerinde bulunulmuş, Van ve Ağrı’da benzer olaylar yaşanmıştır. Devlet güçleri kalabalığı durduramayınca, Kürtçe konuşan belediye başkanından yardım istemiş ve kalabalık sakinleşmiştir. Bu şu demektir aynı zamanda; Kürtçe konuşan belediye başkanı günü geldiğinde, Kürtçe konuşarak durdurduğu kalabalığı, yine Kürtçe konuşarak harekete geçirebilecektir. Çünkü insanlar devleti değil, belediye başkanını dinlemektedir! Orada devlet otoritesi değil, belediye başkanının otoritesi tanınmaktadır!

Dışarıya verilen mesaj bellidir. Bu bölge, ayrı dilin konuşulduğu, farklı bir yaşamın olduğu, insanların devlet tarafından öldürüldüğü, ezildiği, isyan eden insanların yaşadığı bir bölgedir. Şemdinli’ye Felluce benzetmesinin yapılması boşuna değildir. Felluce’yi bombalayan işgalci ABD ise Şemdinli’li bombalayan işgalci Türkiye’dir.

Fransa’da “varoşlar” neden isyan ediyorsa, Türkiye’de Kürtler onun için isyan etmektedir!

Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir’in “Brüksel Şemdinli’deki sesi duy” feryadı, müdahale isteğinden başka ne olabilir?!

Birilerinin önü kesilmeye mi çalışılıyor?

Yaşanan gelişmeler tüm bunların yanı sıra işin içinde başka hesaplarında oluğunun göstermektedir. Özellikle hükümetin geleceği ile ilgili çeşitli meseleler karşımıza çıkmaktadır.

Bu hükümetin bir darbeyle gideceğini ve bunun hazırlıklarının yapıldığını aylar önce yine bu sayfalarda yazmıştık. Hükümetin, ABD desteğini kaybetmesi, ABD’nin hükümete güvenmemesi, çeşitli alternatifleri ortaya çıkarmaktaydı. Hükümet için en büyük tehlike, Ordu içersinde kendine karşı gelişecek bir hareketti. Kendisine karşı gelişecek hareketi, şimdiki Genelkurmay Başkanı’yla engellemeyi başaran hükümettin, Genelkurmay Başkanı’nın değişmesi halinde önemli bir dayanağı ortadan kalkmış olacaktır.

Ordu içersinde, Şemdinli olayları karşısında iki ayrı sesin yükselmesi, ister istemez akıllara çeşitli sorular getiriyor. Genelkurmay Başkanı’nın “Ben personelimi ne suçlarım, ne de korurum” açıklamasına karşılık, KKK Komutanı Org. Yaşar Büyükanıt’ın, olayda adı geçen Ali Kaya isimli astsubaya sahip çıkması Ordu içerisinde yaşanan ayrımı gözler önüne sererken, Tayyip Erdoğan’ın, Ordu ve Cumhurbaşkanlığı ile “Temizlik anlaşması” yaptığını açıklaması, olaya karışanların ergeç yargı karşısına çıkartılacağının garantisini vermesi, ortada bir hesaplaşmanın olduğunu göstermekte.

Genel kanı, bu olay üzerinden Yaşar Büyükanıt’ın yıpratılmaya çalışıldığı ve Genelkurmay Başkanı olmasının engellenmesi için çeşitli yollar arandığı yönündedir. Şeriatçıların, “Bu olay mutlaka aydınlatılmalı. Eğer aydınlatılmazsa, örtbas edilirse ikinci bir 28 Şubat’ın arifendeyiz” kaygısı ile şimdiki Genelkurmay Başkanı’na destek olmaları, kendilerine karşı olabilecek bir hareketi engelleme çabalarının açık bir göstergesi.

Hükmetin, türban konusunda aldığı tavır, başbakanın yurtdışı gezilerinin çoğunlukla şeyhliklere olması, herkesin aklına “28 Şubat Müdahalesini” getiriyor! Hele AİHM’in türban kararından sonra, “bu iş AİHM’in değil ulemanın işidir. din meselesidir. Dinen bu mesele bizim istediğimiz gibidir” yönündeki açıklamaları, şeriatçıların kaygılarını daha da arttırmıştır. Hükümete yapılacak bir müdahale, Yaşar Büyükanıt’ın Genelkumay başkanı olması, Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı üzerinde yaptığı hesapların suya düşmesi demektir!

Tüm bunlardan dolayı Şemdinli olaylarının, Yaşar Büyükanıt’ın ipini çekmek için kullanıldığını söylemek çok yanlış bir değerlendirme olarak gözükmüyor!

Musul’u nasıl kaybettiysek, K. Irak’a girmemiz aynı şekilde engelleniyor: Şemdinli İsyanıyla

Olayın bir diğer boyutu da, Türkiye’nin geleceğini ilgilendiren önemli kararların arifesinde böyle bir şeyin patlak vermesi. Org. Yaşar Büyükanıt’ın “PKK yurt içersinde, eski sayısına ulaşmıştır. Teröristler çoğunlukla K. Irak’tan girmektedir. Bunu engellemek için çeşitli tedbirler alınmıştır” yönündeki açıklamalarıyla birlikte, PKK’nın K. Irak’ta imha edilmesi yönünde hazırlıkların olduğu bilinmekteydi. Tam da bu hazırlıklar bitmek üzereyken böyle bir olayın patlak vermesi, hele hele olayın Şemdinli’de olması ister istemez, Musul’u nasıl kaybettiğimizi akıllara getirmiştir.

İngilizlerle Musul görüşmeleri sürerken, aynı zamanda Musul’u almak için askeri harekat planları hazırlanmaktadır. Tüm hazırlıklar bitmiş, tam harekete geçilecekken Şemdinli ve Şeyh Sait isyanı patlak verir! Ve Musul’u alma planı ertelenmek zorundan kalınır. Bu plan hiçbir zaman hayata geçirilemez.

1925 gerçekleşen bu isyanın bir benzerinin aynı ilçede, Ordu Kuzey Irak’a girme hazırlıklarını tamamlamışken patlak vermesinin bu anlada tarihi bir anlamı vardır.

Bu benzerliğe karşılık, 1925’te isyanda, isyanın elebaşıları idam edilmiş, 2005 yılındaki isyanda ise, devlet kendisini vatandaşına affettirme telaşı içine düşmüştür!

TÜRKSOLU haklıdır, herkes kendisini gözden geçirecek!

TÜRKSOLU’nu, izlediği Kürt politikası yüzünden eleştirenler, yaşanan son gelişmelerle kendilerini gözden geçirme, olayları tekrar değerlendirme fırsatı yakalamışlardır. Hakkari merkezli yaşanan ayaklanma provaları, TÜRKSOLU’nun, “Kürt istilası” tespitinin ne kadar doğru, önlem alınmazsa nelere malolacağının görülmesi için önemli bir fırsattır. Şemdinli’de başlayan ayaklanma, kısa sürede Hakkari’nin diğer ilçelerine sıçramış, arkasından PKK’nın güçlü olduğu diğer illerde benzer olaylar yaşanmıştır. Bu olaylar karşısında devlet pasif durumdadır. Ayaklanmayı “engelleyen” yine ayaklanmayı çıkartanlardır. Devlet, kendisini bu adamların insafına bırakmıştır.

Eğer bu gidişe dur denilmezse, yarın bu bölgede çıkacak isyanın büyük şehirlere yayılmasını kimse engelleyemeyecektir. PKK, doğuda, bu ayaklanma ile gücücünü sınama, aynı zamanda dosta düşmana gösterme fırsatı yakalamıştır ve büyük ölçüde istediğini elde etmiştir. Bu bölge, şimdilik PKK tarafından teslim alınmış gözükmektedir. Buradaki gücünü pekiştirdikten sonra büyük şehirlere el atması gecikmeyecektir. Devletin benzer bir olayda, yine benzer bir şekilde kendisini bu adamların insafına bırakması sonunu getirecektir.

İş o noktaya varmadan, devletin gerekli önlemleri alması, her ne pahasına olursa olsun gelişmelere anında müdahale etmesi kaçınılmazdır. Bu iş, hükümete, sivil toplum örgütlerine, siyasi partilere bırakılmayacak kadar hassastır. Devleti koruması gerekenler, görevlerini yapmayacaklarsa, devleti koruyacak birileri mutlaka çıkacaktır! Aslolan, haritadan silme kararlılığını gösterebilmektir!

 

http://www.turksolu.org/95/firat95.htm

 

Büyükanıt Paşaya Miloseviç sonu hazırlanıyor

Büyükanıt Paşa'ya Miloseviç sonu hazırlıyorlar

Ali Özsoy

 

 

Karayılan: Çetenin Başı Büyükanıt

Esas hedef AB’nin son dayatması “Uluslararası Ceza Mahkemesi Yasası”nın yıl sonuna kadar Meclis’ten geçirilmesi ve Van Savcısı gibilerinin AB kanatları altında istedikleri TSK subayına saldırabilmesi.

AB’nin dayattığı bu yeni “uyum yasasına” göre “savaş suçu”yla itham edilen herhangi bir komutan, hangi rütbede olursa olsun, kolluk güçleri tarafından hiçbir ulusal merciden ve yargı organından izin almadan tutuklanıp, yurt dışına çıkarılıp yargılanıp cezalandırılabilecek.

Lahey’deki veya Roma’daki bir mahkemenin herhangi bir terör örgütü üyesinin başvurusu sonucu alacağı kararla teröre karşı savaşan bir Türk subayı yargılanabilir. Bu yargılama ve tutuklama kararına Türkiye hükümeti uymak zorunda olacak ve uluslararası yükümlülükleri çerçevesinde Türk subayını yakalayıp AB’ye teslim edecek.

Katliam emrini kim verdiABD’nin imzalamadığı bu sözleşmeyi, AKP iktidarı Türkiye adına imzalayıp, yasalaştırmaya hazırlanıyor.

O zaman sadece Büyükanıt Paşa değil, Türkiye’nin bütünlüğü için savaşan tüm subay ve askerler “savaş suçlusu” damgasıyla yargılanabilir. Esas hedef bu. Şemdinli “iddianamesi”ni kim hazırlattı sorusunu soranlar, “Uluslararası Ceza Mahkemesi Yasası”nı kim yasalaştırmak istiyor sorusuna yanıt versinler doğru sonuca ulaşırlar.

Yargılanmak istenen, Türk Ordusu ve terörle mücadele

Şemdinli’nin Türk Ordusu’na karşı ABD, PKK ve ABD’nin Türkiye’deki “derin” işbirlikçilerinin bir komplosu ve saldırısı olduğunu TÜRKSOLU ilk günden yazmıştı. Bugün Türk Ordusu’na saldırının esas amacı bütün boyutlarıyla ortaya çıkmaktadır.

Savcının “iddianame”sinde Büyükanıt ismi öne çıktı. Büyükanıt’ın dosyasını Askeri Savcılığa gönderen Van Savcısı, Büyükanıt’ı ve O’nunla birlikte bölgede terörle mücadele eden üst düzey yedi komutanı çete kurmak, çıkar amacıyla görevi kötüye kullanmak, yargıyı etkilemeye çalışmak hatta “devlet terörü” uygulamak gibi suçlarla itham etti ve suç duyurusunda bulundu.

Org. Büyükanıt’ın hâlen Kara Kuvvetleri Komutanı olması, esas yargılanmak istenenin onun şahsında Türk Silahlı Kuvvetleri ve teröre karşı verilen mücadele olduğunu açıkça göstermektedir.

Hurşit Tolon'a yapılan protestoTürkiye bu noktaya adım adım nasıl geldi hatırlayalım.

Türk Ordusu’nun Ortadoğu’daki gücünü ve manevra kabiliyetini ortadan kaldırmak isteyen ABD, terörist başı Apo’yu Türkiye’nin ele geçirmesine izin verdi. Ardından ABD ve AB dayatmasıyla salt Apo için idam kararı kaldırıldı.

AB süreci adı altında Kürtçü bölücülüğün yasallaşma süreciyle birlikte Apo’nun yargılanması ve cezalandırılması AİHM tarafından adaletsiz ilan edildi.

TÜRKSOLU’nun 2002 yazında öngördüğü süreç, yani Apo’nun salınıp Meclis’e taşınması süreci, bir koldan ilerlemektedir.

Ancak esas önemli süreç, Türk Ordusu’nun kuşatılıp tasfiye edilmesi sürecidir. Kürtçü bölücülüğün yerelde ve merkezde iktidara taşınması süreciyle paralel ilerleyen Türk Ordusu’nu tasfiye sürecinin adına, AB ve sivilleşme süreci dendi. MGK’nın sivilleşmesi ve tasfiyesi, Kıbrıs, Ege, Kuzey Irak’ta kırmızı çizgilerin terk edilmesi, ulusalcı olarak bilinen paşaların tasfiyesi sürecin bir sonraki adımıydı.

Sırp Kasabı hücrede öldüŞimdi sürecin son aşamasına gelindi. Batı, Türkiye Cumhuriyeti’nin toprak bütünlüğü için verdiği mücadeleyi gayri meşru, bölücülüğü ise meşru görmektedir. Bu çerçevede Türk Ordusu en son, AB temsilcisi Ladjendik’in ifadesiyle “kirli bir savaş yürüten”, “bu savaştan çıkar elde eden”, “bu yüzden çatışmaları kışkırtan” bir “savaş suçluları” topluluğudur.

Van Savcısı’nın iddianamesinin temel tezi de budur. Bu “iddianame”ye göre bürokrasi ve ordu içinde bir grup, terör tehdidini “gerçekte olduğundan daha fazla” abartılarak devletin şiddetli önlemlere başvurmasının yolunun açılması, bölgedeki idari sisteme olağanüstü yönetim araçlarının hâkim olmasının sağlanması, birinci ve ikinci halde bölgedeki güvenlik kaosunun siyasi otorite üzerinde baskı unsuru olarak kullanılmasının yolunun açılması, son olarak ise bütün bu sayılanların üzerinde Türkiye’nin temel politik yönelimlerinin (modernlik projesi, AB süreci) akamete uğratılması ve merkezdeki siyasi/bürokratik yönetim elitinin güç ve yerlerini muhafaza etmesi” için şiddet eylemleri örgütlemiş ve çete kurmuştur.

Savcı zaten Ladjendik’in Türk Silahlı Kuvvetleri’ne saldıran ifadelerini doğrudan iddianamesine almakta ve esin kaynağını saklamamaktadır. “Bürokrasinin bizzat kendisi devletin bekasını tehdit eder noktaya gelebilir” diyerek savcı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tüm bürokrasisini bir suç çetesine indirgemektedir.

 
Gerçek Şebeke Ortada
Her şey açık. Van Adliyesi’ndeki Kürt-İslamcı, Nurcu operasyon ekibini, AKP Adalet Bakanlığı yaklaşık bir yıl önce atamayla oluşturdu.

“İddianame”nin temel dayanağı olan AKP iktidarı boyunca trilyonluk kamu ihalelerini kapan Diyarbakırlı Nurcu işadamı ve gazetesinde Hizbullah’ı açıkça savunan Kürt-İslamcı Mehmet Ali Altındağ’ın Meclis Komisyonu’nda verdiği ifadedir.

Altındağ’ı Meclis’e eskiden beri avukatı olan AKP Diyarbakır Milletvekili Cavit Tosun çağırdı. Altındağ’ın ruhsatsız silahla Van Adliyesi’ne girmesini engelleyen polisleri sürgün eden, Altındağ’ın telefonuyla hemen ulaştığı yakın arkadaşı AKP’li İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu bulmacanın diğer önemli ismidir.

AKP’li Milli Eğitim Bakanı Çelik’in abisinin yakın arkadaşı Van Savcısı Sarıkaya, Altındağ’ın Meclis Komisyonu’na verdiği ifadeyi yasadışı bir şekilde AKP’li Komisyon Başkanı Musa Sıvacıoğlu’ndan sızdırdığı gibi, iddianameyi mahkemeye sunmadan, yine yasaları çiğneyerek e-mail ile Sıvacıoğlu’na ilk önce gönderdi.

Gerçek şebeke ortadadır.

Tüm oklar “yargı göz bebeğimizdir” diyen Tayyip ile “bağımsız yargı konusunda ders almalıyız” diyen Gül’e işaret etmektedir.

Ordu’ya saldırının ABD, AB, PKK ayaklarının yanı sıra Savcı’yı “fazla idealist” ilan eden AKP ayağı da ortadadır.

Şeriatçı ve bölücü basının yayınları da açıkça bunu göstermektedir.

Van Savcısı Sarıkaya

 

 

PKK devlet, Türkiye Cumhuriyeti örgüt konumuna indirgeniyor

Bu “iddianame” ile Van Savcısı Türk devletinin varlık nedenini sorgulamaktadır. Bölgedeki terör ortamından doğrudan devlet güçlerini sorumlu tutmaktadır. Öyle ki, Şemdinli’de son 6 ayda onlarca güvenlik gücünün şehit edilmesine ve yaralanmasına neden olan 17 bombalama olayından dolayı açıkça Bölge Jandarma Komutanı’nı sorumlu tutmaktadır.

“Jandarma Komutanı Erhan Kubat göreve gelmeden önce bombalama olayları yoktu” iddiasını ortaya atan savcı, 17 bombalamanın yalnızca 2’sini PKK’nın üstlendiğini, zaten PKK’nın kendi kitlesine zarar vermek istemeyeceğini, en fazla 2 eylemi daha PKK’nın yapmış olabileceğini geri kalanın 14 eylemin ise kesinlikle PKK eylemi olamayacağını iddia etmektedir.

Atatürk, Cumhuriyet savcılarının, isimlerinden anlaşılabileceği gibi Cumhuriyet’ten yana taraf olduğunu belirtir. Ancak Van Savcısı PKK’nın açıklamalarını objektif kabul etmekte, PKK’nın halka zarar vermek istemeyeceğini iddia etmekte ve terör eylemleri için Jandarma Komutanı’nı sorumlu tutabilmektedir.

Yine Savcı, Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni Terörle Mücadele Yasası çerçevesinde devletin kendi kendini terörist ilan edebileceğini iddia etmekte ve şu yargıyı öne sürmektedir: “Yukarıda yapılan tanımlardan ve tecrübelerden hareketle devlet dışı organizasyonların devleti hedef alarak terör eylemi gerçekleştirebilecekleri gibi devlet içerisindeki bir takım organizasyonların da terör eylemi gerçekleştirebileceği kabul edilmektedir. Ancak bu noktada şu soru kritik önem kazanmaktadır: Devlet içerisindeki odaklar neden terör eylemi gerçekleştirmektedirler?”

Sorunun cevabını yine Savcı vermektedir:

“Cumhuriyet’in ilanında da kabul edilerek devam ettirilen modernlik projesi Kürt milliyetçiliğinin ve siyasal İslâm’ın devletin temel yaklaşımlarına hâkim olmasını temel tehdit unsurları olarak belirlemiştir.”

Savcı’ya göre merkezdeki “bürokratik elit” çevreden gelen “Kürt milliyetçisi ve siyasal İslâm” etkisine karşı durmak için “çeteleşmektedir.”

Bu noktada sanık sandalyesine oturtulmak istenenin sadece Büyükanıt ve TSK değil, Türkiye Cumhuriyeti ve Cumhuriyetin temel ilkeleri olduğu açıktır. Tıpkı Batılı emperyalistlerin ve bölücü beslemelerinin iddia ettiği gibi devlet gayri meşru temellerde kurulmuştur, bu yüzden kendini savunmak için sürekli suç işlemekte ve “savaş suçluları üretmektedir.”

Türkiye Cumhuriyeti artık bir örgüt konumuna indirilmekte, PKK ve her türden devlet düşmanı güç ise iktidar ve devlet olma konumuna yükseltilmektedir.

Bu yol Lahey’e çıkar

Teröre karşı mücadele eden devlet görevlilerini suçlu ilan etmenin varacağı son nokta Türk komutanlarının ve askerlerinin savaş suçlusu olarak yargılanmasıdır.

Zaten AB yetkilileri iddianameyi memnuniyetle karşılamış ve bir “dönüm noktası olabilir” demiştir.

PKK’nın yayın organı, Van Savcısı’nı göklere çıkarmaktadır. Yine PKK terör örgütünü K. Irak’tan yönlendiren Karayılan: “Büyükanıt savaş suçlusu ve çete lideri olarak yargılanmalıdır” diyerek iddianameye taraf oldu.

“İddianame” yıllardır PKK’nın “kirli savaş” ilan ettiği terörle mücadeleye karşı propaganda olarak ortaya sürdüğü tüm uydurmaları gerçek ihbar ve delil olarak ele alıyor. Kulp’ta ortaya çıkan cesetlerden, Gaffar Okan suikastına kadar pek çok terör eylemini Türk Ordusu’na ve Büyükanıt’a mal ediyor. PKK’nın internet sitesini kaynak göstermekten çekinmiyor.

Son günlerde PKK yanlılarının topladığı, 1 milyonu aştığı iddia edilen imzanın temel talebi de Türk Ordusu’nun teröre karşı fiili görev üstlenmiş tüm komutanlarının “savaş suçlusu” olarak yargılanması. Bu imzalar Brüksel’e ve Lahey’e gönderiliyor. Teröre karşı mücadele etmiş ve toplumda saygı gören paşalara yönelik, PKK taraftarları bu çerçevede provokatif saldırılarda bulunuyor.

En son Hurşit Tolon Paşa’nın Ege Üniversitesi’ndeki konferansını basmaya kalkan PKK yandaşları “Savaş suçlularının yeri üniversite değil, mahkemedir” pankartı açtılar.

İşte AB sürecinin ve ABD’ye taviz çizgisinin geldiği nokta. Terörist başı Apo’nun serbest bırakılması tartışılırken, TSK komutanları “savaş suçlusu”, on binlerce şehit ve gazimiz ise “çete üyesi” ilan ediliyor.

Esas hedef Uluslararası Ceza Mahkemesi Yasası

“İddianame” üzerine pek çok teori üretildi. Olayda AKP parmağından ve TSK içinde 30 Ağustos öncesi çatlak yaratma çabalarından bahsedildi. Bunların hepsinde gerçeklik payı var.

Ama esas hedef AB’nin son dayatması “Uluslararası Ceza Mahkemesi Yasası”nın yıl sonuna kadar Meclis’ten geçirilmesi ve Van Savcısı gibilerinin AB kanatları altında istedikleri TSK subayına saldırabilmesi.

AB’nin dayattığı bu yeni “uyum yasasına” göre “savaş suçu”yla itham edilen herhangi bir komutan, hangi rütbede olursa olsun, kolluk güçleri tarafından hiçbir ulusal merciden ve yargı organından izin almadan tutuklanıp, yurt dışına çıkarılıp yargılanıp cezalandırılabilecek.

Lahey’deki veya Roma’daki bir mahkemenin herhangi bir terör örgütü üyesinin başvurusu sonucu alacağı kararla teröre karşı savaşan bir Türk subayı yargılanabilir. Bu yargılama ve tutuklama kararına Türkiye hükümeti uymak zorunda olacak ve uluslararası yükümlülükleri çerçevesinde Türk subayını yakalayıp AB’ye teslim edecek.

ABD’nin imzalamadığı bu sözleşmeyi, AKP iktidarı Türkiye adına imzalayıp, yasalaştırmaya hazırlanıyor. O zaman sadece Büyükanıt Paşa değil, Türkiye’nin bütünlüğü için savaşan tüm subay ve askerler “savaş suçlusu” damgasıyla yargılanabilir. Esas hedef bu.

Şemdinli “iddianamesi”ni kim hazırlattı sorusunu soranlar, “Uluslararası Ceza Mahkemesi Yasası”nı kim yasalaştırmak istiyor sorusuna yanıt versinler doğru sonuca ulaşırlar.

AKP iktidarı ABD ve AB’nin Türkiye’ye yönelik son ölümcül darbesine hizmet ediyor. Bu iddianamenin PKK, ABD ve AB’yle birlikte taraf olan diğer gücü de, Van Savcısı’nın da belirttiği “bürokrasiye rağmen ayakta durmaya çalışan siyasi otorite” yani AKP iktidarıdır.

Miloseviç’leştirme operasyonu

İşin en acı yanı TSK’ya operasyonun, TSK içine sızmış bazı güçleri de kullanma olasılığının belirmesidir. Şemdinli’ye o subayları gönderip, PKK tuzağına düşürenler kimdi?

PKK’nın propaganda malzemesi olarak kullanmaya çalıştığı sözde toplu mezarların yerlerini bildirip kazdırtanlar kimler?

Ancak TSK görevlilerinin bilebileceği sırlar nasıl olup da bölücü odakların ve Türkiye düşmanlarının eline geçebiliyor?

Eğer birileri kariyer ve komutanlık sevdasıyla ABD ve AB emperyalistlerini de arkalarına alıp, Türk Ordusu’nun karalanması ve bölücülüğün güçlenmesi pahasına bu tür eylemler içine giriyorlarsa büyük bir gaflet ve hıyanet içindedirler demektir.

Çünkü bu süreç tüm Türk Devleti’nin ve Ordusu’nun tasfiye edilmesi sürecidir ki, bu işten kişisel çıkar ve gelecek umanlar en büyük zararı görecektir.

Van Savcısı iddianamesinde, Jandarma’nın yetkilerini artık Emniyet’e (İçişleri Bakanlığı ya da meşhur Abdülkadir Aksu diye okuyabilirsiniz) teslim etmesini talep ediyor. “Cumhuriyet’in kuruluşundan beri devam eden olağanüstü güvenlik önlemlerinin” artık aşırı kaçtığını ve bırakılması gerektiğini öneriyor. Bu, Jandarma’nın ve Türk Ordusu’nun terörle mücadele mevzisinden uzaklaştırılması demektir. Komutan yargılamaları da bu yüzden gündeme geliyor. Bir sonraki aşama, PKK yandaşı yerel yönetimlerin yerel iktidarı tamamen ele geçirmesi ve BM’yi savaş suçlularına karşı müdahaleye çağırmasıdır.

Bu noktadan sonra gelinecek nokta Büyükanıt Paşa dahil Güneydoğu’da görev yapmış tüm komutanlarımızın “Sırp kasabı” denen ve binlerce Müslümanın ölümünden sorumlu tutulan Miloseviç’in damgasını yemesidir. Büyükanıt’la birlikte adı anılan başlıca paşalar Hurşit Tolon, Aytaç Yalman gibi Güneydoğu’da yıllarca görev yapmış diğer üst düzey komutanlardır. Zaten TSK’da kuvvet komutanı veya Genelkurmay Başkanı olan son yıllardaki tüm isimler terörle mücadelede yer almış komutanlardır.

İşin ilginci bir tek şimdiki Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök Güneydoğu’da değil, yıllarca görev yaptığı yurtdışındaki NATO karargahlarında sivrilmiştir. Ortaya atılan teorilerde AKP ile Hilmi Özkök’ün adının yan yana anılması bu yüzden daha etkili olabilmektedir.

Batının kendi eli kanlı katillerini asla yargılamadığını biliyoruz. Yine Batılı emperyalistlerin başlattığı Yugoslavya iç savaşının sorumlularından gösterilen Miloseviç ise daha yargılanmadan öldürüldü.

Türk komutanlarını Miloseviç gibi bir soykırımcı olarak göstermek isteyen Batının eline fırsat geçtiğinde, Türk Ordusu’na ve Türkiye’ye nasıl bir kinle saldıracağı tahmin edilebilir.

Büyükanıt Paşa’nın 30 Ağustos’tan önce önü kesilmek isteniyor yorumu hafif kalmaktadır.

Bu gerçeğin sadece küçük bir parçasıdır. Esas olan, Türkiye’nin parçalanması ve yok edilmesinde son adımların atıldığıdır. Türk Ordusu son kale olduğu için hedefte. Son kale de direnmez veya içeriden düşürülürse yük tamamen milletin omuzlarına kalacaktır.

Savcı iddianamesi değil sanki PKK bildirisi

Aslında Van Savcısı Sarıkaya’nın iddianamesinin dili, delil ve ihbar olarak ortaya sürdüğü belgeleri ve fikir yapısı bile pek çok şeyi ortaya çıkarmaktadır. Metin son derece ideolojik bir metindir. Dili ideolojisini yansıtmaktadır. Radikal ve Gündem gazeteleri bir komisyon kursa ve iddianameyi kaleme alsalar ancak böyle bir metin ortaya çıkabilir.

Savcı Şemdinli olaylarının devletin üst düzey görevlilerinin çıkardığı bir provokasyon olduğu kanısının güçlü olduğunu vurgularken PKK bağlantılı “www.kerkuk-kurdistan.com/pdf/semzinan1105_2.pdf” internet sitesini kaynak gösterebiliyor. Yine savcının 20 sayfalık ifadesine yer verdiği Şemdinli olaylarıyla hiçbir ilgisi olmayan baş “tanık” Altındağ ifadesinde PKK’lılara milis diyor. Kendi işyerinde de “milislerin” çalıştığını kabul ediyor. İşin ilginç savcının kendisi bile bu jargonu benimseyip iddianamede yer yer terörist yerine “milis” ifadesini kullanıyor.

Yine savcının iddianamesinde ihbarlar bölümünde PKK yandaşı olduğu çok belli olan isimlerin ihbarları isimleri C.K. gibi kısaltmalarla gizlenerek veriliyor. Savcının baş tanıklarının hepsi PKK yandaşı DTP’li belediye başkanları. Hatta Şemdinli Belediye Başkanı Hurşit Tekin PKK sempatizanı olduğunu ifadesinde de gizlememektedir: “Bu olayı PKK’nın yaptığını düşünmüyorum. Çünkü PKK’nın içerisinde de yer alan insanlar bu yörenin insanıdır, bu vatanın evladıdır. Herkes bu karmaşa ortamının sona ermesini ve demokratik bir ortamın olmasını istiyor. Zirâ yapılacak etkinlik de bir barış ve şenlik günüdür. Bu günde kanımca PKK’nın böyle bir eylem yapacağını düşünemiyorum. Orada bulunan kişilerde barış istiyor, karmaşa istemiyor.” Savcının tanıklarına göre bölgede karmaşa ve terör istemeyen PKK’dır. Yine savcının ifadesine ve tanıklara göre ise illegal bir örgüt ve yapılanma olan JİTEM ve JİT (yani Jandarma İstihbaratı) ise karışıklıktan esas sorumludur.

Savcı JİTEM’in bir terör odağı olduğuna kanıt olarak ise yine PKK’nın yayın organına konuşan ve örgütün uzantısı Aram Yayınevi’nden kitabı çıkan, İsveç’te yaşayan eski PKK itirafçısı Abdülkadir Aygan’ın “itiraflarını” gösteriyor. Yanlış anlamayın, bunlar Aygan’ın devlete yaptığı itiraflar değil. PKK’nın ifadesiyle kendilerine yaptığı itiraflar. Savcı için de bunlar suç duyurusu niteliği taşıyor. PKK artık bu ülkede suç duyurusu yapabiliyor.

Savcıya göre her türlü PKK propagandası delil olabiliyor. Ancak Şemdinli’deki PKK hükümlüsü eski bombacı Seferi Yılmaz’ın dükkanına atılan el bombasının MKE yapımı standart bomba değil, Alman yapımı PKK’nın kullandığı bomba çıkması bir delil olamıyor. Çünkü “şüpheli Ali Kaya’nın savunduğu şekilde MKE yapımı el bombalarının araç içerisinden karmaşa ve karışıklık ortamında terör örgütü mensupları veya yandaşlarınca değiştirmeleri gerekeceği, bu varsayımın ise dosyadaki delil kapsamına göre gerçekleşmesi mümkün değildir.” Yani Savcı’ya göre JİTEM’in her şeyi yapması mümkün ama PKK’nın ve yandaşlarının terör ve provokasyonun baş sorumlusu olması mümkün değil. Bundan olacak ki, jandarma subaylarını linç etmeye çalışan gruptan olduğunu açıkça itiraf eden isimler bile Savcı’nın huzuruna sanık değil tanık olarak çıkabilmiş.

Savcı açıkça PKK’yı ve Türk Ordusu’nu eşitlemektedir: “Hem terör organizasyonunun eylemi, hem de buna karşı yürütülen operasyonun kendisi “toplumsal mühendislik” amacı taşımaktadır” diyerek Türk Ordusu’nu terörün esas kaynağı olarak göstermektedir. Ama zannedilmesin ki PKK’ya karşı yeni bir terörle mücadele yöntemi önerilmektedir. İşte Savcı’nın “Kürt sorununa” çözümü: “Yine belirtildiği üzere yüzyıllardır akrabalık ilişkileri içerisinde harmanlanan Suriye, İran ve Irak’taki yapılar, büyük ölçüde Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğusu ile benzerlik taşımaktadır ve etkileşim içerisindedir. Dolayısıyla bölgeye yönelik çözümlerin buraları da içine alacak bütüncül projeler üretmeksizin mümkün olamayacağı düşünülmektedir.” Savcı, PKK’nın Pankürdist “demokratik konfederasyon” programını iddianamesinde resmen dile getirmiş. Ancak ne yalan söyleyelim tam olarak Apo’nun terminolojisini kullanmamış. Kullandığı jargon 80 öncesinin azılı bölücü terör örgütlerinden “Beş Parçacılara” daha yakın.

Son olarak savcı PKK’nın K. Irak’taki şefi Karayılan’ın, “Büyükanıt çetenin başıdır, yargılanmalıdır” talimatını kendi duygusal üslubuyla dillendirdiği cümleyi seçiyoruz: “Kan ve gözyaşı üzerinden politika üreten ve menfaatlerini temin için devletin bütün mekanizmasını kullanmaktan çekinmeyen güçlerin birtakım üst makamlara gelmesi halinde ise Devletin bekası için son derece tehlikeli bir durum ortaya çıkabilir.” Burada açıkça Büyükanıt kastediliyor. Ama “devletin bekası” derken hangi devletten bahsediliyor anlaşılamıyor. Barzani’nin ABD kuklası terör devletçiği mi yoksa Apo’nun “Kürt konfederasyonu” mu?

 

http://www.turksolu.org/103/ozsoy103.htm

***

.Evin içindeki hırsız yoksa Sabri Uzun mu?

Ali Özsoy

Evin içindeki hırsızlara bu sorularla ulaşınSabri Uzun

Savcı Sarıkaya’nın Kara Kuvvetleri Komutanı Büyükanıt şahsında Türk Ordusunu çete iddiasıyla hedefe oturtan iddianamesinden sonra TÜRKSOLU olarak gerçek şebekenin ve çetenin kaynağını ortaya koymuştuk.

Şemdinli iddianamesindeki amaç, Türk Devletini örgüt, PKK terör örgütünü ise yargılayan merci konumuna getirmekti.

Eğer savcı, Meclis Araştırma Komisyonu üyeleri, Diyarbakır AKP milletvekili Cavit Tosun, AKP’li bürokratlar, bölgedeki PKK taşeronu belediye başkanları ve AKP iktidarının en tepesine kadar uzanan ağ açığa çıkarılıp yargılanmazsa devlete yapılan saldırı yanıtsız kalacaktır.

Türk Devleti ya teröristleri ve işbirlikçileri yargılayacak ve cezalandıracaktır ya da ABD ve AB’nin “savaş suçlusu terör devleti” listesine dahil olarak kendini yargılatacaktır.

Hırsız evin içindeyse kilit bir işe yaramazİşe önce devlete sızan PKK ve yabancı devlet ajanlarıyla başlamak şart. Devletin içi temizlenmeden, PKK temizlenemez, silinip yok edilemez.

Bu açıdan baktığımızda Meclis Araştırma Komisyonu’na Büyükanıt ve ondan önce bölgede görev yapan bütün komutanlara “çete” imasıyla suçlamalarda bulunan, AKP’nin İçişleri Bakanlığı’na bağlı Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı Sabri Uzun’un “hırsız evin içindeyse kilit işe yaramaz” açıklaması daha çok anlam kazanmaktadır.

Sabri Uzun’un bu açıklamasını mercek altına alalım. Uzun, bu sözleri Türk Ordusu’na çeteleşme ve sivil halka PKK süsü vererek bomba atma suçlamaları dahil pek çok suçlama yönelttiği Meclis Araştırma Komisyonu toplantısında söyledi. Bunlar aslında iftira niteliğindedir, çünkü Emniyet istihbaratının başındaki kişi olarak, tek bir belgeye dayanmaksızın, kişisel yorum olarak ortaya atılmıştır.

Hırsız meselesine geri dönersek şu soruların yanıtları bizleri gerçek hırsıza ulaştıracaktır:

1. Sabri Uzun’un Meclis Araştırma Komisyonu’na verdiği ifadeyle Tayyip Erdoğan’a sunduğu “bilgi notunda” kendi Emniyet Genel Müdürünü, 2004 tarihinden önceki tüm Jandarma Genel Komutanlarını, Org. Yaşar Büyükanıt’ı suçluyordu.

Yaz aylarından beri PKK’nın yoğunlaştırdığı bombalı saldırıları jandarmanın gerçekleştirdiğini iddia ediyor, amacın siyasi iktidarı yıpratmak ve 27 Mayıs tarzı bir darbe gerçekleştirmek olduğunu ifade ediyordu. Başbakanın ve Genel Kurmay Başkanı’nın hedefte olduğunu iddia ediyordu.

Sabri Uzun’un iddialarının uzun süredir PKK yayın organlarında, Gündem gazetesinde, Vakit gibi gerici yayın organlarda yer alan propagandalarla birebir aynı olması ne anlama gelmektedir?

Sabri Uzun’un istihbarat faaliyeti bölücü yayınları takip etmekten mi ibarettir?

Nasıl olur da PKK iddiaları devletin zirvesinde “bilgi notu”, “komisyon ifadesi” olarak yer alabilir?

Devletin emniyet kurumunun istihbarat başkanı “hırsız” diye devlet içinde çete varsayımıyla güvenlik görevlilerini karalarken, “hırsız” olarak teröristleri ve işbirlikçileri kabul edecek istihbarat organı hangisidir?

2. Sabri Uzun’un bu iddiaları hemen hemen aynı cümleleriyle savcı Sarıkaya’nın iddianamesinde yer aldı. Daha Sarıkaya’nın iddianamesi basına sızdırılmadan önce komisyonda Uzun “Savcı doğru yolda” demişti.

Sabri Uzun’a kim tarafından Şemdinli iddianamesiyle ilgilenme görevi verildi?

Tayyip Erdoğan’a sunduğu Türk Ordusu’nu suçlayan “bilgi notu” aslında bir çalışma raporu mu?

Uzun, AKP iktidarının Jandarma İstihbaratının görev alanını sınırlandırma, şehir merkezlerinin dışına atma ve fiilen terörle mücadeleden uzaklaştırmaya yönelik çalışmalarını desteklemekte midir?

Sıklıkla yaptığı siyasi yorum ve tahlillere bir ekleme yaparak jandarmanın iç güvenlikten tasfiyesini savunan ve Uluslararası Ceza Mahkemesi Yasası’nın onaylanmasını isteyen AB ile ortak görüşte olup olmadığı konusunda kamuoyunu aydınlatabilir mi?

3. Sabri Uzun Meclis Araştırma Komisyonu’nda niçin Roj TV ve PKK’yı savundu? Devletin resmi raporunda bile Roj TV’nin 5 dakika içinde Şemdinli’deki bomba olayıyla ilgili canlı yayına geçtiği yazılıyken, Uzun niçin bunun yalan olduğunu, PKK’nın halka zarar verecek bomba atamayacağını savundu?

Şemdinli’de bombalardan birinin Fethullah Gülen’e yakın bir dershaneye atıldığını, bunu da PKK’nın yapamayacağını savunan Uzun, niçin böyle bir iddia ortaya atıyor?

PKK-Roj TV-Gülen ve Sabri Uzun arasındaki bağlantı nedir?

Jandarma düşmanı, CIA ve FBI dostu

4. Kendi başarılarını övmek için CIA ve FBI ile en sıkı işbirliği içinde olan İstihbarat Daire Başkanı olduğunu, bu sayede El Kaide’ye karşı Sakka operasyonu gibi çok başarılı işler başardığını savunan Uzun, CIA ve FBI ile ne düzeyde ve hangi konularda görüşmektedir?

ABD için El Kaide’ye karşı istihbarat toplamak dışında Türk Devleti için terör örgütü PKK’ya karşı istihbarat çalışması yapmakta mıdır?

ABD ile bu ülkenin El Kaide mücadelesine destek olmanın ötesinde başka bir işbirliği de var mıdır?

PKK örgütüne karşı ABD’nin kamuoyunca çok iyi bilinen gizli-açık destek tavrını paylaşmakta mıdır?

5. PKK’nın elinde devletin istihbarat raporları olduğu, JİTEM raporlarının PKK’ya sızdırıldığı artık medya manşetlerine kadar sızdı. Şemdinli’de görev yapan jandarma subaylarıyla ilgili bilginin o gün PKK’ya ulaştırıldığı da ortadadır.

Subaylar nasıl tuzağa düşürüldü?

Devletin içinde PKK için çalışan “hırsızlar” kim?

6. Kasım 2005’ten itiba-ren Jandarma’nın istihbarat raporlarına atılması gereken üçlü imzadan MİT ve Emniyet istihbaratının imzaları niçin eksiktir?

Jandarmanın tüm operasyonlarını yasadışı göstermek gibi bir gayret mi söz konusudur?

Sabri Uzun görevden alındı. Peki Meclis Araştırma Komisyonu’nda Jandarmayı suçlayan bölge MİT görevlisi Ç. Ş. hâlâ görevde midir?

Hırsızlar ortaya çıkıyor

TÜRKSOLU’nun geçtiğimiz sayısında Orduya yönelik saldırılarda PKK’nın eline geçen devlet içindeki gizli bilgileri sızdıran kaynağı sormuştuk.

Artık “evin içindeki hırsızların” kim olduğu yavaş yavaş ortaya çıkıyor.

Emniyet istihbaratının artık terörle mücadelenin değil, ters yöndeki amaçların hizmetinde olduğu açığa çıktı.

MİT’in durumu ise belli değil.

“Hırsızı eve sokan” ise bizzat sorumlu mevkide olan İçişleri Bakanı Aksu ve Başbakandır.

Türkiye’yi istihbarat kurumları kendi aleyhine çalışan bir devlet durumuna getirdiler.

Bir kısım bürokratın ismi artık medyada açıkça ifade ediliyor. Hilmi Özkök’ün geç de olsa gelen sert açıklaması ve Büyükanıt’ın Tayyip Erdoğan ile görüşmesinden sonra sınırlı da olsa devlet içinde artık kendini gizleyemeyen Kürtçü-İslamcı şebekenin üyelerinin üstüne gidilmeye başlandı.

Sarıkaya Adalet Bakanlığı müfettişlerince soruşturuldu ve cezalandırılması istendi.

Sabri Uzun görevinden kızağa çekildi.

Şimdi ise Tayyip Erdoğan’ın tüm suçlama ve iddialara karşın koruduğu ve asla toz kondurmadığı bilimsel sahtekarlığı sabit, müsteşarı Ömer Dinçer’in görevden alınacağı konuşuluyor.

Van’a giden Meclis Araştırma Komisyonu üyeleri Ordu kışlasına sokulmadı. Astsubay Ali Kaya’yı sorgulamaya kalkan Komisyon üyeleri adeta kendileri sorgulandı.

Artık süreç tersine dönmeli.

Eğer devlet kendini savunmaz ve bu iş yarıda kalırsa Şemdinli operasyonu PKK ve onu besleyen iç ve dış güçlerin başarı hanesine yazılacak. İsminden çokça bahsedilen bürokratlar siyasi iktidarın uzantısıdır. Kimse Ömer Dinçer, Sabri Uzun, Savcı Sarıkaya’nın durup dururken irtibata geçip Orduya tertibe giriştiğini iddia edemez. Sabri Uzun, Abdülkadir Aksu’nun bürokratıdır,

Sarıkaya’yı Van’a, Adalet Bakanı Çiçek göndermiştir.

Meclis Araştırma Komisyonu’nu, Ömer Dinçer’i, tüm bakanları seçen ve bürokraside son üç yılda oluşturulan Kürtçü-İslamcı şebekenin başında bulunan isim AKP lideri Tayyip Erdoğan’dır.

Türkiye’de hukuk devleti hatta devlet kaldı mı sorusunun yanıtı ancak tüm bu sorumlu mevkidekiler soruşturulduğunda ve cezalandırıldığında bulunabilir.

Yoksa her gün şehit olan vatan evlatlarının kanı sadece yerde değil, devlet içine sızan “hırsızların” da ellerinde kalacaktır.

 

http://www.turksolu.org/104/ozsoy104.htm

***

Sabri Uzun, Ferhat Sarıkaya yetmez
ABD'nin Kürt-İslamcı çetesi yargılanmalı

Ali Özsoy

 

Sarıkaya, Büyükanıt’a düzenlediği tertibin altında kaldı. Gizli muhtıra var mı

Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun’un görevden alınmasından sonra, meşhur Şemdinli İddianamesini yazan Van Savcısı Ferhat Sarıkaya da Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK) kararıyla “meslek onuru ve şerefini lekelemek” suçundan dolayı meslekten ihraç edildi. Medya bunu domino taşlarının devrilmesi olarak yorumladı.

Böylelikle Türk Devletinin kendini savunması ve yasaları uygulaması için bir şans doğdu. Bu süreç bazıları tarafından Ordunun siyasete yeniden ağırlığını koyması olarak adlandırıldı. Oysa tam tersine son yaşananlar, 2002 yazında başlayan ABD-AB destekli sivil AKP darbesine karşı Türkiye Cumhuriyeti’nin Anayasal kurumlarının yeniden normal bir şekilde işleyişinin müjdecisidir.

Hilmi Özkök ve Yaşar Büyükanıt’ın AKP lideri Tayyip Erdoğan ile görüşmelerinde verilen sert mesajlar, sonra kulislere AKP iktidarına Ordu tarafından muhtıra verildiği şeklinde yorumlandı.

Akşam gazetesi yazarı Şakir Süter’in iddiasına göre AKP’ye Ordu tarafından 22 orgeneralin toplanması sonucu 7 maddelik bir muhtıra verildi. Bu muhtıranın ilk dört maddesinin de, Sabri Uzun, Ferhat Sarıkaya ve Başbakan’ın meşhur danışmanı Ömer Dinçer’den başlayarak çeşitli isimlerin Ordu’ya yönelik provokasyondan dolayı cezalandırılmaları ve görevlerinden alınmaları olduğu iddia edildi.

Gerçekten de önce Uzun sonra da Sarıkaya’yla “domino taşları” devrilmeye başladı. Bundan sonra gelmesi gereken isimler hakkında herkes bir tatmin yürütüyor.

 

Atılması şart
hukuki adımlar

Sabri Uzun görevden alındı ve Savcı Sarıkaya meslekten “meslek onuru ve şerefinden” yoksun olduğu için ihraç edildiyse bu tasarrufların yasal sonuçları da olmalıdır. Eğer şu hukuki adımlar atılmazsa sadece iki isim harcanmış olacaktır ama ABD ve PKK’nın devlet içine sızmış Kürt-İslamcı işbirlikçi çetesi aynen varlığını koruyacaktır:

1. Sarıkaya’ya destek veren Güneydoğu’nun 15 ilinin baro yönetimi hakkında Adalet Bakanlığı soruşturma başlatmalıdır.

2. Sarıkaya hakkında bölücü terör örgütü PKK’ya yardım ve yataklıktan soruşturma açılmalıdır..

3. Van Cumhuriyet Başsavcısı Kemal Kaçan ve vekili İbrahim Özer, iddianameyi kabul eden Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Hakim İlhan Kaya ve diğer üyeler de meslekten men edilmeledir.

4. Sabri Uzun’un kendi ifadesiyle açığa çıkan CIA ve FBI bağlantısı çerçevesinde hakkında soruşturma başlatılmalıdır.

5. DTP’li 57 Belediye Başkanı görevden alınmalı ve yargılanmalıdır.

6. DTP hakkında Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliğini, bölünmez bütünlüğünü, Anayasal rejimini tasfiye etmek amacıyla yasadışı faaliyetlerde bulunmak tan dolayı kapatma davası açılmalıdır.

Başbakanlık Şakir Süter’i şiddetle yalanladı. Ancak Genelkurmay Başkanlığı’nın açıklamasında Süter’in gazeteciliğin gereklerini yerine getirmediği ve haberle ilgili Genelkurmay Başkanlığı’ndan bilgi almadığı açıklaması geldi ki kimse bunu doğrudan bir yalanlama olarak adlandıramaz.

Muhtıra olsun veya olmasın Türkiye yeni bir sürece girdi. Türk Ordusu ve devletin direnen mevzileri, AKP iktidarıyla başlayan, Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini sarsan “sivil darbeye” karşı “normalleşme süreci” başlattı. AKP’li vekillerin, gerici ve Batıcı basının hatta AKP liderlerinin son günlerde yaşadığı telaş ve çeşitli açıklamalarla kuyruğu dik tutma çabaları bu çevrelerde yaşanan moral bozukluğunu gösteriyor. Çünkü AKP bugüne kadar, RP’den farklı olarak hiç “adamlarını harcatmamıştı.” Şimdi AKP’nin Ordu’ya karşı en ön safta kullandığı savaşçılar feda edilmek zorunda kaldı ki bu gerçekten de Batıcı-gerici-Kürtçü medyanın da belirttiği gibi geride kalan “sivilleşme kahramanlarını” sindirecek bir gelişmedir.

Rejim tartışmaları kızıştı, AKP liderleri hastalandı

Ancak hem AKP hem ABD süreci manipüle etmek için pusuda bekliyor. Bu iki güç de sürecin yeni bir 28 Şubat’a hatta 27 Mayıs’a evrilmesini engellemek istiyor. ABD, AKP’nin güç kaybetmesine İran operasyonu için AKP’nin iyice kıvama gelmesi veya alternatif bir Amerikancı iktidar kurulması durumunda karşı çıkmayacaktır. Ancak Türkiye’deki iktidar boşluğu PKK terörüne halk desteğini almış bir Ordu inisiyatifine dönüşürse bu ABD için en büyük çıkmaz olacaktır. ABD’nin Türkiye’den istekleri artık herhangi bir işbirlikçi iktidarın karşılayamayacağı istekler. Tarihin en Amerikancı iktidarı AKP bile yetersiz kalıyor. Bundan dolayı AKP’nin devrilmesi yerine yeni bir Amerikancı iktidar hazırlanmadan ABD için son derece tehlikeli olabilir.

Diğer yandan Türk Ordusu’nun subaylarını savaş suçlusu ilan etmek ve ileride Türkiye’yi terörist devletler listesine dahil etmek ABD’nin temel hedefi. Şemdinli’de PKK eliyle yürütülen operasyonu ABD bu yüzden gerçekleştirdi. AKP içindeki Kürt-İslamcı egemen kliğin yönetimindeki operasyon belli bir aşamaya kadar da getirildi. Ama silahları geri tepti. Türk Ordusu’nun teröre karşı inisiyatifi ele alma olasılığı da son derece arttı. Bu yüzden ABD, AKP’nin içindeki Kürt-İslamcı klikle yönettiği operasyonu askıya aldı. Aksi takdirde ani bir yenilgi ve Ordunun erkenden inisiyatifi eline alması gelecekte planladıkları Amerikancı darbe olasılığını da tamamen ortadan kaldırabilirdi.

AKP ise Türk milleti ve Ordusunun teröre karşı artan tepkisinin altında kalmak üzere olduğunun farkına vardı. Kendi isimlerini harcamaya başladı.

Sonuçta Türk Ordusu ve devletine karşı ABD ve PKK’yla ortak operasyon düzenlemek ciddi bir iştir. Annan Planı için Kuzey Kıbrıs’ta para dağıtmaya benzemez. Bu suçun altında kalmamak için Tayyip Erdoğan meydandan tüymek zorundaydı. Nitekim her fırsatta ABD ve AB talimatıyla yargının işine doğrudan burnunu sokan, Adalet Bakanı Cemil Çiçek, HSYK’nın Sarıkaya’yı ihraç eden toplantısına katılmaya cesaret bile edemedi. Zaten Cemil Çiçek ve Hüseyin Çelik iddiaya göre Ordunun talep ettiği sıradaki “domino taşları”dır. Bu iki isim de Şemdinli operasyonunun tam ortasında görülmektedir.

Türkiye’de bir önceki rejim krizi Ecevit’in “hastalanmasıyla” başlamıştı. Bu sefer Türkiye’de rejim ve iktidar krizi başladıktan sonra ne hikmetse Abdullah Gül ile Tayyip Erdoğan hastalanmaya başladı.

ABD’nin AKP’ye fırçaları ve Zapsu’nun “bizi kullanın” yakarmaları gündeme geldiğinde birdenbire Gül haftalarca süren bir rahatsızlıkla ortadan kaybolmuştu. Tüm Türkiye Sarıkaya’nın görevden alınmasını ve AKP’nin artık muktedir olup olmadığını konuşurken Tayyip Erdoğan birden bire sırt ağrısını bahane ederek günlerce evinde saklandı.

“Şiir gibi geçinme” tablosu mazi oldu

Bu aşamada AKP saflarında bile Sarıkaya’ya tek bir isim sahip çıkamaz duruma geldi. Saflardaki yenilgi psikolojisini dağıtmak için en sonunda Arınç 23 Nisan’da Meclis’te yaptığı konuşmayla bir çıkış yaptı.

Arınç rejim tartışmasını kasıtlı olarak başlatarak türbanı savunan, Milli Güvenlik Siyaset Belgesine karşı çıkan ve milli egemenlik adına laikliğin tartışmaya açılmasını isteyen çıkışlar yaptı. Dinci basın “yüreğimize su serpti” başlıklarıyla açıklamaları verdi. AKP’liler konuşmayı ayakta alkışladı. Oysa meclis locasında Cumhurbaşkanı Sezer, Genelkurmay Başkanı Özkök, Kuvvet Komutanları, Anayasa Mahkemesi Başkanı dahil kimse konuşmayı alkışlamadı bile.

Artık Başbakan ile Ordu’nun “gül gibi geçindiğini” kimse iddia edemez. Arınç’ın açıklamaları kuyruğu dik tutmak içindi. Son günlerde Ordu’nun Tayyip Erdoğan’a Şemdinli ve terörle mücadele konusunda bazı ilkeleri dikte ettirdiği şeklinde yaygınlaşan haberler karşısında Arınç mecliste çoğunluk biziz, stratejik hedeflerimize ulaşacağız mesajı vererek Tayyip Erdoğan’ın ortalıktan kaybolduğu koşullarda kendi kitlesine sahip çıkmaya çalıştı.

Arınç’ın meclis çoğunluğuna gönderme yaparak “Anayasa’yı ve laikliği tartışmaya açma” çabası ve meclisin “80 yıldır hiç halkın meclisi olmadığı ve ilk defa milli egemenliği uygulama aşamasına geldikleri” iddiaları ise AKP’nin köşeye sıkışmaya başladığı şu günlerde komik kaçıyor. Gerçekten de meclis halkın meclisi değil. Özellikle Arınç’ın kendi genel başkanı için ABD’de yapılan “onu kullanmaya devam edin” görüşmeleri bunun en açık göstergesi. ABD ne emretse yapan, IMF’nin emrettiği bütçeyi ve yasaları şip şak çıkaran, AB’nin emrettiği bölücü yasaları bir günde meclisten geçiren bir meclisin başkanı acaba hangi yüzle AKP’nin arkasında halk olduğunu iddia ediyor.

ABD isterse birkaç gün içinde bölünecek olan AKP’nin ancak laikliğe karşı mücadele ekseninde bir arada tutulabileceğini düşünen Arınç, milli egemenliği gericilik, devlet ve anayasa karşıtlığı gibi tanımlamaya çalışıyor. Oysa Türk milleti kendi devletine değil, ABD ve AB’ye düşmandır. Bunu herkes bilir. Biraz olsun milletin egemenliğini yansıtmak istiyorsa buyursun Arınç, ABD ve Batı düşmanlığı yapsın mecliste. Milli egemenlik nedir bir nebze bilgisi olsaydı, koltuğunu ABD büyükelçisi, AB temsilcisi veya IMF koordinatörüne bırakır; Batı’nın milli egemenliği ezme aracına dönüşen meclisten hemen istifa ederdi. Tabii o zaman gevezelik yapacak kürsüleri kalmaz.

Tayyip Erdoğan’ın sırt ağrıları sonunda geçti

Ortalıktan kaybolan Tayyip Erdoğan ise Arınç’ın çıkışlarından hemen sonra sırt ağrıları sonunda geçmiş olacak ki kendini göstermeye karar verdi. Tayyip Erdoğan, feda ettikleri isimler yüzünden kendi saflarından yükselen şikayetleri yanıtlamak ve Kürtçü-İslamcı çevrelerdeki moral bozukluğunu dağıtmak için Meclis grup toplantısında takiye stratejilerini açıkça şöyle özetledi:

“Gelecekteki hedefler için, konuşmak gereken yerde susmayı tercih ettiğimiz oldu… Yaşayanlar görecek, bir gün gelecek bugün üstü örtülmeye çalışılan kimi gerçekler, Türkiye’nin gelecek 10 yılında, 20 yılında, 30 yılında millet tarafından hep bir ağızdan söylenecek. Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir sözü duvarda kalmayacak, gerçekten millete geçecek.”

Tayyip Erdoğan taktik olarak geri çekildiklerini ama stratejik olarak hiçbir hedeflerinden vazgeçmediklerini belirtti. Aslında AKP’nin egemenliğinin sarsıldığının da bir itirafıdır bu.

Tayyip Erdoğan karşıt güçlere değil kendi saflarına mesaj vermektedir. Buna siyasette kısaca ajitasyon denir. Zamanında “kanlı mı olacak kansız mı” diyen Erbakan tükürdüklerini bayağı uzun bir süre yalamıştı. Arınç ve Erdoğan’ın açıklamaları ancak ABD kendilerini bir dönem daha kullanmak isterse kitlelerini biraz ajite edebilir. Ancak aksi takdirde bu açıklamalar geri tepecektir.

Hem Tayyip Erdoğan hem de Ordu’nun güçlenmesinden korkan Batıcı güçler ilişkilerin gerilmemesi ve rejim tartışmalarının “ertelenmesini” sürekli dillendiriyor. Kimisi ekonomi, kimisi AB kimisi ABD için bunun şart olduğunu ileri sürüyor. Ancak ulusal güçler açısından tam da şimdi AKP’nin üzerine daha çok gidilmelidir. Şemdinli olayı devlet üzerindeki Kürt-İslamcı ablukayı kırmak için bir fırsattır. Suç üstü yakalandılar.

Bu süreci ABD’nin Türkiye’yi tamamen AB’den kopmuş ve ABD’nin elleri içine düşmüş bir iktidar oluşturmak için kullanmak isteyeceği açıktır. AKP Türk Ordusuna karşı direnmeyi seçerse çok daha güçsüz bir şekilde ABD’nin kucağına kendini yeniden atacak.

Sarıkaya’ya üzülenler Şemdinli failleridir

Bunun engellenmesi için bazılarının sürekli dediği gibi Şemdinli’nin gerçek failleri açığa çıkarılmalıdır. Ancak gerçek failler şu sorulara doğru yanıt verilmesiyle açığa çıkarılabilir:

1. Jandarma subaylarını kim pusuya düşürdü? PKK’ya istihbarat bilgisini Türkiye’de devlet içine sızmış hangi Amerikancı çete verdi?

2. Emniyet’teki ve Van’da açığa çıkan yargıdaki Kürt-İslamcı kadroyu, Şemdinli operasyonu için kuran Adalet Bakanı ve İçişleri Bakanı’nın süreçteki rolü nedir?

3. Sarıkaya kimlerden emir alarak iddianameyi yazmıştır? Meclisteki Kürtçü AKP’li milletvekilleriyle bağlantısı nasıl kurulmuştur?

4. Sabri Uzun’un övünmek amacıyla ağzından kaçırarak itiraf ettiği CIA ve FBI bağlantıları nelerdir?

5. Tayyip Erdoğan’ı yönlendiren ve ABD’de yeniden kullanılması için pazarlama çalışması yürüten Kürt-İslamcı danışman grubunun süreçteki rolü nedir? Tayyip Erdoğan PKK’nın hüküm giymiş bir bombacısını muhatap kabul ederek Şemdinli olayından hemen sonra niye ayağına kadar giderek ziyaret etmiştir?

Bu sorunların yanıtları Şemdinli’deki bomba olayıyla Türk Ordusu’na yönelik provokasyonu düzenleyen çetenin üyelerini ortaya çıkarmak açısından belirleyici olacaktır.

Aslında Sabri Uzun ve Savcı Sarıkaya için ağıt yakanlara bakıldığında olayın arkasındaki siyasi güçler ortaya çıkacaktır.

Başta AKP, DTP olmak üzere BBP ve MHP dahil Türkiye’de Amerikan beslemesi ne kadar siyasi güç varsa Sarıkaya konusunda PKK’yla birebir aynı tavrı aldı. Efendileri ABD olanların kılavuzları artık açıkça teröristbaşı Apo’dur. Türkiye bu yüzden bir yol ağzına gelmiştir.

Eğer bölücülüğe karşı mücadele edilecekse bunun tek yolu ABD’ye ve Türkiye’deki uzantılarına karşı mücadele etmektir. Çatışma alanında teröriste kurşun sıkan Mehmetçik bile attığı her kurşunda, “çete üyesi” olarak kendisini sanık sandalyesine oturtmak isteyen bu Amerikancı çeteyle de savaşmak zorunda kalmaktadır.

Tayyip Erdoğan’ın beklediği güne kadar beklemeyelim

Türkiye’de bu adımlar atılmadan Anayasal rejimin tekrar olağan işleyişine kavuşması imkansızdır. Aksi takdirde ABD-AB desteğiyle AKP’nin kurmuş olduğu yasadışı sivil darbe iktidarı yıkılmayacaktır. ABD’nin Türkiye’yi işgali öncesi beşinci kol faaliyetleri devlet bürokrasisinin her aşamasında devam edecektir. Dolayısıyla Türkiye’nin sadece, ABD’nin piyonu olmaktan öteye gidemeyecek bölücü-gerici domino taşlarını değil, Kürt-İslamcı iktidarı devirmesi zorunluluktur.

Aksi takdirde Türk Ordusu ve devletine karşı Şemdinli provokasyonu başarılı olacaktır. Belki Kara Kuvvetleri Komutanı şimdi yargılanmayacaktır. Ancak bu yol, gelecekte kendini daha güçlü hisseden ve yeni provokasyonlara girişmeye hazırlanan ABD ve AB piyonları için her zaman açık bırakılmış olacaktır. Kürt-İslamcıların beklediği o “gün” gelmeden devlet kendini savunmak için bugün harekete geçmelidir.

 

http://www.turksolu.org/106/ozsoy106.htm

***

Sabri Uzun’un solcuları!

Nur Arslan

 

 

Özgür GündemFerhat Sarıkaya’nın hazırladığı iddianamenin ardından Türkiye’de çarpık bir tablo ortaya çıkmıştı. Türk Ordusu’na karşı girişilen bir komployla ismini duyuran Sarıkaya’ya destek verenler arasına, şeriatçı ve Kürtçülerin yanına “solcu” parti ve gazeteler de eklenmişti. Sağcısından, Kürtçüsüne, “solcu”suna kadar geniş bir ittifak “darbecilerin, çetecilerin ve savaş suçlulularının yargılanması” gibi ortak ifadelerde buluşmuştu.

BirgünBu çarpık tablo, Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi Başkanı Sabri Uzun’un TBMM Şemdinli Komisyonu’na yaptığı açıklamaların ardından daha da netleşti. Sabri Uzun’un görevden alınması ise bu kutsal ittifakın “sol” tarafını çok kızdırdı. Ertesi günün “solcu” gazeteler, “Şemdinli’ye ilk kurban”, “her konuşan gidecek mi”, “çetenin üstüne gidenler yanıyor” gibi ifadeler kullandılar.

EvrenselAslında bu tür komprador solcuların sözde çok “solcu” tavırlarının ideolojik kılıfı hazırdır. Sadece Türkiye’de değil Irak’tan tutun tüm ezilen dünyada, “Maksist-Leninist devlet teorisine” tutarlı bağlılık adına emperyalistlerin saldırdığı tüm ulus devletlere ve ordulara, bu sözde solcular “şablonculuk” maskesiyle saldırırlar. Türk Ordusuna, Atatürk’ün ulus devletine karşı ABD, AB emperyalistleri ve onların uşağı PKK’nın yanında tavır almaları güya çok “solcu” şablonlarından kopmamalarındandır. Ancak “şablonculuk” konusunda bile tutarlı olamadıkları ortaya çıktı. Çünkü Marksist devlet teorisine göre bile Ordu nispeten bağımsız ve “Bonapartist” bir güç olarak tanımlanır. Oysa istihbarat ve polis tam olarak kapitalist düzenin baskı aygıtlarıdır. Hiçbir solcu, polis ve istihbaratı demokrasi için desteklemez. Solun dünya tarihinde böyle bir kepazelik yoktur. Bu zavallıların tutarlı oldukları tek nokta var o da emperyalizmin kucağında olmak. Kendi “devlet teori”lerini bile ayaklar altına aldılar. Yeter ki ABD, AB ve PKK’nın kucağına oturabilsinler. Bir de tabii AKP’yi unutmamak gerekir.

Sonuçta siyasi tavrının hükümetten yana olduğu herkes tarafından bilinen Sarıkaya’nın Cumhuriyete ve Ordu’ya savaş açması olağandışı bir durum değil. Yıllarca sağcı ve gerici kadrolarla doldurulmuş olan bir teşkilatın üst düzey bir yetkilisinin savcıyı desteklemesi de karşılaşılması muhtemel olaylardan biri. Peki solcuların tavrını neyle açıklamalı? Türkiye’de solcular ne zamandan beri polisi, hem de bir istihbaratçıyı savunur oldular? Olur olmaz her eylemlerinde “faşist polis” diye slogan atanlar, ne zamandan beri faşistlerin yanında tavır alır oldular?

İşte Atatürk’e, Cumhuriyete ve Cumhuriyetin yarattığı kurumlara olan karşıtlığın ÖDP’yi, EMEP’i getirdiği nokta bu; polisle işbirliği yapmak!

Öyle ki Birgün, Evrensel gibi gazeteler, bu istihbaratçının iddialarını veri kabul edip, birilerinin uluslararası mahkemelerce cezalandırılmasını isteyecek kadar faşist bir tavır aldı. “68’lerin hızlı devrimcisi” Oral Çalışlar ise bir sosyal faşist olduğunu ortaya koymakta gecikmedi. Sabri Uzun’un görevden alınmasını, açık sözlü ve sivri dilli bürokratların tasfiye edilmesi ve Avrupa Birliği yolunda atılmış bir geri adım olarak yorumladı. En komik yorum ise Kürtçü gazetenin yazarı Delil Karakoçan’a aitti. Delil Karakoçan, toplumsal barış ve adaletin sağlanması için, demokrat polis şeflerini, MİT’çileri, göreve çağırdı, bildiklerini anlatmaya davet etti.

Ne diyelim, bir kısım “sol”cuların “polis-gençlik el ele”, “Yaşasın MİT-CIA-Kontragerilla”, “polis göreve” gibi sloganların atıldığı eylemler yapacağı günler yakın olsa gerek!

 

http://www.turksolu.org/104/arslan104.htm

***

 

 

 

 

 

Türk-İslam Sentezi’nden
Kürt-İslam Sentezi’ne

 

AKP'nin Siyasal İdeolojisi: Kürt-İslam Sentezi
 
Kapak
Kuzey Fırat
 
 
 
Kürt-İslamcıların amacı Türklüğü ve Cumhuriyeti ortadan kaldırmaktır

Cumhuriyet’in ilk yıllarında, Cumhuriyet’e karşı girişilen isyanların başında kimler vardı ve hangi taleplerle ortaya çıkmışlardı hatırlamakta fayda var.

Kurtuluş Savaşı sırasında da, Cumhuriyet ilan edildikten sonra da Kuvayı Milliyecilere karşı isyan eden, devrimcilere başkaldıranlar, hep Şeriatçılar ve Kürtçüler olmuştur.

İsyancıların taleplerine bakın, hem ayrı bir Kürt devleti istenmekte, hem de insanlar “din elden gidiyor” diye, Kemalist hükümete karşı kışkırtılmaktadır.

İstisnasız tüm isyanların talepleri aynıdır. Türklüğe karşı, Kürtçülük hakim kılınmaya çalışılmakta, laik Cumhuriyet yıkılarak, yerine Şeriat devleti kurulmak istenmektedir.

Kürt-İslam Sentezinin fikir babası, Atatürk ve Cumhuriyet’in amansız düşmanlarından Said-i Kürdi’dir. Said-i Kürdi, arkasına batı emperyalizmini alarak Cumhuriyet’e karşı ayaklanmış, ancak Cumhuriyet’in devrimci iradesi karşısında başarılı olamamıştır.

Atatürk’ün ölümünden sonra batıcı siyaset kurumunun Kürt-İslam çizgisiyle buluşması gecikmemiştir. Bu süreç aynı zamanda, Türkiye’nin sağcılaşma sürecinin başladığı dönemdir. 1945’te iktidara gelen DP’nin, arkasındaki en önemli güç Kürt toprak ağalarıdır. Menderes’in başında bulunduğu sağcı iktidarın, Atatürk Cumhuriyet’ine karşı giriştiği şeriatçı saldırı, devrimci gençliğin tepkisiyle karşılaşmış, devrimci gençlik eylemleri neticesinde Ordu sürece müdahale ederek Menderes’i ipe göndermiştir.

Sağcıların amacı Cumhuriyet’e karşı ayaklanan Şeriatçı ve Kürtçülerin amaçlarıyla aynıdır. Türklüğü ve Türkiye Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırmak. “Hepimiz İslamız, Türklüğün bir önemi yoktur, İslam birleştirici kimliktir” denilip Türklüğe saldırılarak, yok edilmek istenen Türklüğün yerine Kürtlük konulmaktadır.

AKP iktidarı, Kürt - İslam çizgisinin ete kemiğe bürünmüş halidir. Hükümette görev alan etkin bakanların hemen hepsi Kürttür ve Şeriatçıların önemli temsilcilerindendir.

AKP iktidarı süresince bölücü hareketin güçlenmesi, devletin laikliği savunan kurumlarına açıktan saldırılması boşuna değildir. Çünkü bu hareketlerin arkasında olan güç AKP hükümetidir.

Kürt-İslamcıların SoyağacıBölücü başıyla Şeriatçı başının buluştuğu nokta: Kimlik tartışmaları

Kürt İslamcılar, etnik kimlikler üzerinden saldırırlar. Arka plana itilmek istenen Türklüktür. Bu hiçbir dönem değişmeyen bir gerçektir. AKP’nin de Türklüğü hedef alıp özellikle Kürt kimliğini ön plana çıkarma çabaları boşuna değildir. Onlara göre Türklük, diğer kimlikleri baskı altına almakta, Türk olmayanları devlete düşman yapmaktadır. O zaman çözüm, Türklüğün dışlanarak, etnik unsurların hakları, kimlikleri için mücadele etmektir!

Kimlik tartışmaların temelini ümmetçilik oluşturur. Yalnız ülkemizde bir fark vardır. Ümmetçiler, tüm Müslüman âlemini tek bir millet olarak kabul ederken, bizdeki sentezciler sadece Türklüğü dışlayarak, etnik unsurların önünü açmaktadır.

Özellikle Kürtlerin önünü açmak için, bu kimlik tartışması yaratılmıştır. Kimlik tartışmasını ortaya atanların başında başında Abdullah Öcalan gelmektedir.

Öcalan’ın, Demokratik Cumhuriyet, Kürtlere kültürel özerklik tanınması yönündeki söylemleri bir süre sonra Tayyip Erdoğan tarafından dillendirilmiştir.

Öcalan ve Tayyip Erdoğan’ın aynı cephede buluşması hiç de tesadüf değildir. Birisi bölücülüğün başı, diğeri ise şeriatçıların başıdır.

Hem Türk-İslamcılar, hem de Kürt-İslamcıların dayanak noktası budur. Amaç ikisinde de aynıdır. Kürtlüğü kabul ettirmek.

Kendilerini hem milliyetçi hem de Türk İslamcı olarak tanımlayan ülkücüler, kimlik tartışmaları sırasında AKP’yle aynı tavrı almışlar, Kürt kimliğinin tanınması için çaba harcamışlardır.

Birbirinden ayrı gibi gözüken bu iki sentezin de ortaya atılmasının esas nedeni Türklüğün ortadan kaldırılmasıdır. İkisinde de dışlanan kimlik Türklüktür. Türk-İslamcıların Türklüğü kullanmalarının nedeni Şeriatçılıklarını, Atatürk’e, Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı olan düşmanlıklarını gizlemek içindir. Bunun için Kürt İslamcılarla aynı noktada çok kolay buluşmaktadırlar. Sonuç itibariyle ikisi de Şeriatçıdır.

Yeni Osmanlıcılık: Türk coğrafyasını küçültmek,Türklüğü bu coğrafyaya hapsetmek

Türk ve Kürt İslam sentezcilerini bir başka ortak noktası Osmanlıcı olmalarıdır.

Tüm sentezcilerin ortak düşmanı milliyetçiliktir. Bu tartışmalar sırasında karşı çıkılan “her türden milliyetçiliğe karşıyız” söylemlerine aldanmamak gerekir. Çünkü Türk ya da Kürt İslam sentezcileri Türklüğü dışlarken Kürtlüğü ön plana çıkarırlar. Karşı oldukları sadece Türk milliyetçiliğidir.

Dinci gericilikle, milliyetçileri engelleyemeyen emperyalistlerin yardımına, etnik bölücüler yetişir. Böylece, emperyalistler, Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı dinci bölücülerle, etnik bölücüleri birleştirmiş olur.

Atatürk’ün ölümünün hemen ardından hâkim olan ve sağcı siyasettin temelini oluşturan çizgi işte bu çizgidir. Çıkış itibariyle doğrudan emperyalizmin hizmetindedir. Türkiye’nin bu noktaya gelmesi, Atatürkçü güçlere, ulus devlete pervasızca saldırılmalarının nedeni, bu çizginin Türk siyasetine hâkim olması ve etnik milliyetçilerin güçlenmiş olmasıdır.

Türk siyasi yaşamındaki partilere baktığınızda, en milliyetçisinden, en şeriatçısına hepsi Kürt-İslam çizgisinde birleşmektedirler. Bunun bir diğer adı yeni Osmanlıcılıktır.

Yeni Osmanlıcılar için Misak-ı Milli’nin bir önemi yoktur. Türkiye’nin toprak kaybetmesi veya federasyonlara bölünmesinin de bir önemi yoktur. Zaten yapılanların asıl amacı budur. Türkiye’nin toprak kaybederek küçülmesi, küçültülen coğrafya içersine Türklerin hapsedilmesi.

Emperyalistlerin yıllardır yapmak istedikleri budur. Bunu yapabilmek için ülke içersinde dayandıkları güçlerde sağcı güçlerdir. Sağcıların her dönem, bu çizgide ısrar etmesi emperyalistlerle olan bağlarındandır. Siyaset yapabilmek için, batıya mahkûm oldukların farkındadırlar. Batıyla düşüp kalkanlar vatan satıcılar olmakta, Türk düşmanı olmaktadırlar.

Kürt-İslam çizgisi bölücülüğü güçlendirmiştir

Batıya karşı olanlar, ulus devleti savunanlar, Türklüğe sahip çıkanlar, sağcıların her zaman hedefi olmuştur. Menderes’i ipe gönderen Atatürkçü güçler, arkasına Batının desteğini alan sağcılar tarafından ezilmişlerdir.

Sol’a, Atatürkçü güçlere en büyük darbenin vurulduğu 12 Eylül darbesinden sonra güçlenen iki akım vardır. Şeriatçılık ve Kürtçülük.

PKK’nın etkin şekilde ortaya çıkışı 12 Eylül’ün hemen sonrasıdır.

Özal iktidarının söylemleriyle, bu günkü iktidarın söylemleri bire biri örtüşmektedir.

12 Eylül’den sonra Kürt İslam tezleriyle ortaya çıkan ilk isim Özal’dır. “Kemalizm içersine biraz Müslümanlık katmak” söylemiyle gericiliğin önünü açmıştır.

Kürt meselesine, federasyon çözümünü, ilk seslendiren Özal olmuştur. Türkiye’nin ABD denetiminin en üst noktaya ulaştığı dönem Özal dönemidir. Yani PKK’nın ve bölücülüğün, Özal döneminde hortlaması tesadüf değildir.

Benzer şekilde, her türlü sol talebin şiddetle bastırıldığı, Atatürkçülere saldırıların yoğun olarak yaşandığı ve şeriatçıların, Nurcuların en çok güçlendiği dönemin Özal dönemi olması da tesadüf değildir.

Dinci bölücülükle, Kürtçü bölücülük eş zamanlı büyümektedir.

Özal, Nakşi tarikatına mensuptur ve Nurcu bir kökenden gelmektedir. O’nun için Kürtçülükle buluşması hiç de zor olmamıştır. Atatürk karşıtlığının, ulus devlet karşıtlığının temeli budur zaten. ABD ile arasının iyi olması, ABD denetiminin Özal döneminde artmasının en büyük nedenlerinden biri, Özal’ın gericiliğidir. Gerici Özal, doğal olarak ABD’nin kucağına oturmuştur.

Aynı çizgi Demirel tarafından devam ettirilmiş, 28 Şubat’a gelindiğinde, şeriatçılar Cumhuriyet’i tehdit edecek güce ulaşmışlardır. 28 Şubat sonrasında hem gericilerin üzerine gidilmiş, hem de PKK’ya önemli darbeler vurulmuştur.

Tarih bize, bölücülükle dinci gericiliğin birlikte güçlendiklerini, Kürtçü taleplerin arttığı dönemler, Şeriatçı taleplerin de arttığını göstermektedir. İşin ilginç tarafı bu dönemlerde, hükümet Kürt İslamcı çizgiyi en uç noktaya götürenlerden oluşmaktadır.

Kürt İslamcıların değişmeyen ismi: Abdülkadir Aksu

Özellikle 1990’lardan sonra, Kürt İslamcıların hükümet olduğu dönemlerin bir önemli özelliği daha vardır:Adülkadir Aksu’nun İçişleri bakanı olması.

Türt-İslamcılığın en yüksek aşamasına geldiği ANAP iktidarının İçişleri Bakanı ile Kürt-İslamcılığının en yüksek aşamasına geldiği ve devleti tehdit ettiği günümüz AKP iktidarının İçişleri bakanı aynıdır.

Yine büyük bir tesadüf olacak, emniyette, devletin kritik mevkilerinde, Kürtçü ve Şeriatçı kadrolaşmanın yoğun olduğu, İçişleri Bakanlığına bağlı kurumların, devlete karşı gelme, devlet düşmanlığı yapma cesaretini gösterdiği dönemler yine Aksu’nun İçişleri Bakanı olduğu dönemlerdir. Polis içersinde Fethullahçı yapılanmanın temellerini Aksu atmıştır.

Bir iki ay öncesini hepimiz hatırlıyoruz. DTP’li belediye başkanları, Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı, devletin aleyhinde ortak bildiri yayınlamışlar ve hiçbir yaptırımla karşılaşmamışlardır. Doğu illerinde devlete karşı ayaklanan insanları yönlendirenler yine bu belediye başkanlarıdır. İnsanlar, devleti değil belediye başkanlarını dinlemektedirler.

PKK’lıların cenazeleri, DTP’li belediyelerin tahsis ettiği ambulanslarla kaldırılmakta, ölen PKK’lılar için yine bu belediyeler tarafından anıtlar dikilmektedir. Ancak İçişleri Bakanı tüm bunlar karşısında sessizdir. Tüm bu olup bitenlere göz yummaktadır. Tüm bunlara göz yummak, devlete karşı PKK’lıyı desteklemekten başka anlama gelir mi? Aksu Emniyet’i öyle bir hale getirmiştir ki, kendi milletine düşman, Türk devletine düşman, Atatürk’e düşman insanlar Emniyet’i doldurmuşlardır.

Hemen hatırlatmakta fayda var. Atatürkçü aydınlara karşı en çok kimin döneminde saldırılar olmuştur, en çok kimin döneminde Atatürkçü aydınlar öldürülmüştür?

Bu dönemlerde İçişleri bakanı hep Abdülkadir Aksu’dur.

Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Bahriye Üçok, Necip Hablemitoğlu gibi Atatürkçü aydınlar Aksu’nun İçişleri Bakanlığı döneminde öldürülmüş ve hiç birinin faili bulunmamıştır.

Kürt-İslamcıların devlete karşı operasyonları

Son dönemde, yaşanan olaylara bir anlam veremeyenler veya olayları açıklamakta yetersiz kalanlar, yanlış yönlendirenler, Cumhuriyet tarihine baktıklarında bu olayların arkasında Kürt İslamcıların olduğunu hemen göreceklerdir. Bu sonuca ulaşmak için derin tahlillere girmeye bile gerek yoktur. Yaşanılanları alt alta sıralamak, olayları planlayanların Kürt İslamcılar olduğunu hemen görecektir.

En baştan başlayalım. PKK’nın siyasal talepleri, hangi iktidar döneminde sesli olarak ifade edilmeye başlamıştır? AKP iktidarı döneminde.

PKK’ya karşı silahlı mücadelenin dibe vurduğu, Ordu’nun elinin kolunun bağlandığı dönem hangi dönemdir?

AKP dönemi.

Türklüğe en çok saldırının olduğu dönem hangi dönemdir?

AKP dönemi.

Eğitim’de Şeriatçı kadrolaşmanın olduğu, Atatürkçü üniversite rektörlerine karşı en çok saldırının olduğu dönem hangi dönemdir?

AKP dönemi.

Milli Eğitim’in içersini gerici kadrolarla doldurarak, Cumhuriyet’in temellerini kim dinamitlemektedir?

AKP.

Tabi en önemlisi, Türk Ordu’suna karşı bu kadar açıktan saldırma cesareti gösteren, işi komuta kademesine, geleceğin Genelkurmay başkanına komplo düzenlemeye kadar vardıran başka bir hükümet var mıdır?

Türk Ordusu’na saldırmanın iki yönlü anlamı vardır. Ordu’ya saldırarak hem Kürt bölücülüğün karşındaki silahlı güç etsizleştirmeye çalışılmaktadır, hem de Şeriatın önündeki en büyük engel kaldırılmaya çalışılmaktadır.

Bu işten kârlı çıkan iki kesim vardır, birisi terör ögütü PKK ikincisi Şeriatçılar. İkisinin de hedefi aynıdır. Bölücülüğün ve Şeriatçılığın karşısında duran en büyük güç Türk Ordusu’dur.

Burada bir parantez açmakta fayda var. Şeriatçıyla, Kürtçüyü birleştiren çizgi ortak düşman değildir. Onları birleştiren emperyalizme olan bağlılığıdır. Bu bağ tarihi temelleri olan bir bağdır. Bu bağ, Atatürk Türkiye’sine, Türk devletine duyulan kin temelinde yükselir. Görevi Türk devletini korumak olan Ordu da doğal olarak düşman olmaktadır.

Ordu düşmanlığının devamı olarak, Kürt İslamcı saldırının hedefi, Türk milliyetçileri, Atatürkçü ve solcu güçlerdir. Bu güçler emperyalizme karşı direnen, ulus devlete Atatürkçülüğe sahip çıkan güçlerdir.

AKP hükümetine karşı yöneltilen İslam faşistleri suçlamaması boşuna değildir. Kendileri, demokrasinin arkasına sığınırlarken, Atatürkçüler, milliyetçiler, solcular, ulusal güçleri baskı altına almaya çalışmaktadırlar. Atatürkçülerin konuşma hakkı dahi ellerinden alınmaya çalışılmaktadır.

Başbakan kendisine muhalefet eden, kendisini eleştiren, vatandaşından tutun da, devletin büyük elçisine kadar herkesi fırçalamakta, davalar açarak susturup, yok etmeye çalışmaktadır.

Bu hükümetin Danıştay üyelerini hedef göstermesini kimse unutmayacaktır!

Bedel ödeyen kim, AKP mi, devlet mi?

Şemdinli ile başlayan, Danıştay saldırısıyla devam eden operasyonun arkasında Kürt-İslamcılar vardır. Başta hükümet olmak üzere İçişlerine bağlı tüm kadrolar bu operasyonların içersindedir.

Şemdinli’den önce, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi rektörü, Şeriatçılar tarafından etkisiz hale getirilmeye çalışılmış, Şemdinli’de patlatılan PKK bombaları ile Ordu etkisizleştirilmeye çalışılmıştır.

Genelkurmay Başkanı olması halinde PKK’ya karşı operasyonları yoğunlaştıracağı bilinen Yaşar Büyükanıt, tutuklanarak ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır.

Bu operasyonlarda kimler vardır?

Emniyet yetkilileri bu operasyonun içersindedir, devletin savcısı bu operasyonun içersindedir.

Ancak plan geri tepmiştir. Savcı ve operasyonun içinde olan emniyet yetkilileri görevden alınmıştır.

Ancak operasyon durmamış, bu sefer Danıştay saldırısı gerçekleştirilmiştir.

Danıştay’a saldıran güçle, Şemdinli’yi yapan güçle aynıdır. Saldırıyı gerçekleştiren Alpaslan Arslan’ın kimliği bile, saldırının arkasında hangi güçlerin olduğunu ortaya koymaktadır. Arslan kendisini Kürt ve İslamcı olarak tanıtmaktadır.

Tüm bunları alta alta topladığınızda karşınıza, saldırıya uğrayan bir devlet ve saldıran Kürtçü ve gerici bir yapı çıkar.

Bu dönemler herkesin safını belirlediği, gerçek yüzünü gösterdiği kritik dönemledir. Tüm sağ, devlete karşı birleşmiştir. Bir tarafta devlet bir tarafta sağıcı güçler vardır. Sağcı güç dediğimiz, Kürtçü ve gerici güçlerdir. Hükümetin bakanlarına baktığınızda, hükümete bağlı güçlerle devletin diğer kurumları arasında yaşanan savaşın nedeni ortaya çıkacaktır.

İçişleri Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Adalet Bakanlığı gibi bakanlıkların başında Kürtçülüğü ve gericiliği ile en çok ön plana çıkan insanlar vardır. Sadece bu bile, hükümetle devlet arasında yaşanan savaşın görülmesi için yeterlidir. İçişleri Bakanı Ordu’yla kavgalıdır, Milli Eğitim Bakanı eğitim kurumlarının tamamına yakınıyla kavgalıdır, Adalet Bakanı en büyük yargı kurumlarıyla kavgalıdır!

Bu zamana kadar devlet, Kürtçü ve gerici saldırılar karşınında güç kaybetmiş, Atatürkçü aydınlarını, devrimci gençlerini, Atatürkçü hâkimlerini, Atatürkçü savcılarını yitirmiştir.

Son operasyonlarla devlete daha fazla bedel ödetmek istenmiştir.

Ancak bedel ödeme sırası sağcı, Kürt-İslamcı çetededir

 

http://www.turksolu.org/109/kfirat109.htm
 
 
***
Anzavurlar Eryaman’a dayandı

Basyazi

Gökçe Fırat

Süleymaniye:İlk baskın

 
Atabeyler tek örgüt değil
11 derin hücre daha var
Anzavurlar Eryaman’a dayandı.
Kurtuluş Savaşı’nda bu iktidarın ataları Polatlı’ya kadar gelmişlerdi şimdi biraz daha yaklaştılar Karargaha.

Danıştay komplosu çöken Kürt-İslamcı çete tertiplerine devam ediyor. En son Ankara Eryaman’da bir eve baskın düzenleyen polis burada Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda görevli subayları gözaltına aldı ve subayların Atabeyler adlı bir “çete” kurduğunu açıkladı.

Danıştay tertibi ile başlayan Ordu düşmanlığı böylelikle devam etmiş oldu. Görülen o ki devam edeceğe de benziyor...

Peki tüm bu tertipleri nasıl değerlendirmeliyiz?

Tertipçilerin hedefleri ne?

Bu tertiplere nasıl engel olabiliriz?

Bu soruların sağlıklı bir cevabını vermek için önce üç yıl öncesine gidelim.

Hatırlanacağı üzere bundan üç yıl önce Kuzey Irak’ın Süleymaniye kentinde görevli Özel Kuvvetler Komutanlığı’na bağlı bir Türk Özel Timi, ABD’li işgalci askerler tarafından kuşatılmış, başlarına çuval geçirilerek esir edilmişlerdi. Türk-ABD ilişkilerinde derin bir krize yol açan bu olay “Çuval krizi” olarak belleklere kazındı.

Peki ABD’liler bu davranışla ne yapmak istiyorlardı. Onlara göre Türk Özel Timi, Kuzey Irak’ta, Süleymaniye, Kerkük ve Tel Afer gibi Türkmen nüfusun bulunduğu bölgede bir yeraltı örgütlenmesi oluşturuyordu. Bu, olası işgal ve iç savaşa karşı bir gerilla direnişinin örgütlenmesi anlamına geliyordu. ABD işgal ordusu bu tür bir hareketi bastırmak için Süleymaniye’deki Türk Karargâhını basmıştı.

Baskın yapıldığı zaman tüm Türkiye büyük tepki gösterdi. Çünkü “hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım” anlayışı ile yetişmiş asker bir milletin en seçkin birliğinin başına çuval geçirilmişti.

Fakat olayın bu psikolojik tahribat boyutunun ötesinde değerlendirilmesi gerekiyordu.

O olaydan sonra 4 Ağustos 2003 tarihli Başyazımızda aklımıza takılan soruyu şu şekilde sormuştuk:

Gayrinizami harp provası
Çetede Kuzey Irak bağlantısı
Çete Zaho bağlantılı
Türkiye Derin Devlet'i taşıyamıyor
Tüm bu saldırılarda esas hedef Türk Ordusu’nun “gerilla” gücü olarak tasarlanan Özel Kuvvetler Komutanlığı’dır. En son Eryaman’da “Kuzey Irak” bağlantısından söz edilmesi, daha önce Danıştay’da Muzaffer Tekin’le Kıbrıs Türk Mukavemet Teşkilatı arasında bağ kurulmak istenmesi boşuna değildir. ABD, Türk Ordusu’nun Kuzey Irak ve Kıbrıs’ta Türk nüfusu koruyacak “gayrınizami” örgütlenmesini dağıtmak istemektedir. Süleymaniye Baskını da Özel Kuvvetler Komutanlığı’na karşı yapılmıştı. Tüm bu sözde çete operasyonlarının en önemli destekçisinin PKK olması da elbet boşuna değil.

“Çok açık bir şekilde Süleymaniye’de Türk askeri, ABD-AKP ve peşmergelerin ortak operasyonu ile basılmıştır. AKP’nin orada baskına katılıp katılmadığını bilmiyoruz. Umarız bunu yapmamışlardır. Ama bu baskına yardım ve yataklık ettiklerine adımız gibi eminiz.

AKP için bu baskın bulunmaz bir fırsattır. Bir yandan baş düşmanın Türk Ordusu’nun prestijini sarsacaksın. Diğer taraftan Türk askerini ABD ile karşı karşıya bırakarak Ordu’nun geri adım atmasına yol açacaksın. Ve ABD’yi gösterip Ordu’ya bak onunla savaşmak zorunda kalmak istemiyorsan ayağını denk al diyeceksin.

Süleymaniye’deki birliğimizin ne yaptığının çok büyük önemi yok aslında. Türk askerinin Coni’ye teslim olması bizim için onur kırıcı bir durum. Yine de askerimizi suçlamak istemiyoruz. Elbet bir bildikleri vardır ve bunları açıklamalarını da kendilerinden isteyemeyiz, çünkü bunlar Türk devletinin güvenliğini ilgilendiren şeylerdir.

Ama olayı soruşturan Genelkurmay yetkililerinin, oradaki Türk timinden haberdar olan, ilişkisi olan ne kadar sivil görevli ve yetkili varsa, hepsi hakkında yoğun bir soruşturma-araştırma yapmalarını öneriyoruz.”

....

Süleymaniye baskınından sonra Türk Ordusu’nun Kuzey Irak’taki Türkmenleri korumak, gerekirse onları işgale karşı örgütlemek görevi bitirilmiş oldu.

Bugün Kerkük ve Telafer’de yaşanan Kürtlerin Türklere yönelik soykırımları, istilaları ve ABD işgal kuvvetlerinin Türkmenlere yönelik katliamları ancak bu Süleymaniye baskınından sonra mümkün olmuştur.

Süleymaniye baskınının kimi rahatlattığı ise açıktır, Kuzey Irak’taki Barzani-Talabani aşiretleri ile PKK çetesi. Bu olayla birlikte Kuzey Irak’la Türkiye’nin Güneydoğusu arasında bir bölücülük birlikteliği kurulmuştur.

Şemdinli: İhbar ve ihaneti gördük

Süleymaniye’den sonra ikinci baskın Şemdinli’deki Jandarma İstihbarat kuvvetlerinedir.

Hatırlanacağı üzere Şemdinli’de önceden örgütlenmiş bir grup PKK militanı halkı da sokağa çıkararak bir arabanın içindeki Jandanma İstihbarat görevlilerimize saldırmıştı. Jandarma görevlileri linç edilmemiş ama sözde “suçüstü” yakalanmışlardı.

Şemdinli’deki bu baskın da tıpkı Süleymaniye gibi garipti.

Bir özel timin o dakikada orada olmasını örgütleyen ve bunu PKK’ya bildiren birileri vardı. Şemdinli’den sonra olayın özellikle bu yönüne dikkat çektik. İçerden birileri Türk özel timini ihbar etmişti.

Daha sonrasında iktidar Şemdinli’yi Ordu’ya saldırmak için önemli bir koz olarak kullanmaya kalktı. Hatta saldırılarını Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Yaşar Büyükanıt’ı suçlamaya kadar vardırdılar. Sözde Şemdinli’de ortaya çıkarılan “derin devlet” propagandası ile hükümet askeri hiyerarşiye müdahale edecek ve derin devleti temizleyecekti.

Fakat tam tersi oldu. Ordu sağlam bir tavır alarak kendi komutanını düşmana teslim etmedi. Şemdinli’nin bir PKK operasyonu olduğu ortaya çıktı.

Şemdinli operasyonunda özellikle dikkat çekici bir sonuç Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun’un Ordu’nun isteği üzerine görevden alınmasıdır.

Bu görevden alma Türk askeri örgütlenmesine karşı polis içinde bir Amerikancı yapılanmanın olduğunun, bu yapılanmanın düşmana bilgiler sızdırdığının, ABD ve PKK ile ortak operasyon düzenlediğinin kanıtıydı.

 
Baykal'dan sivil muhtıra
CHP son dönem politikaları ile bizim bir süredir bu sütunlarda yazdığımız önerileri dile getirmeye başladı.
En son CHP lideri Baykal’ın Hükümete sunduğu ve muhtıra olarak nitelenen 7 maddelik planı TÜRKSOLU’nda yazılanlardan başka bir şey değil.
CHP, bu yeni çizgisi nedeniyle Şeriatçı basın tarafından “milliyetçilik”le suçlanıyor.

Danıştay

Hemen ardından Danıştay Saldırısı geldi.

Bu defa gözaltına alınan isim Muzaffer Tekin’di. Muzaffer Tekin kimdi peki? Muzaffer Tekin Kıbrıs’ta olağanüstü kahramanlıklarda bulunmuş bir Türk subayıydı. O da özel kuvvet eğitimi almıştı. Uzun süre Güneydoğu’da görev yapmış PKK’ya karşı savaşmıştı.

Muzaffer Tekin’in ordu içinde hâlâ çok sevilen ve saygı duyulan bir isim olduğu biliniyordu. Dahası Muzaffer Tekin’in, Susurluk’ta pusuya düşürülen Özel Kuvvetler’de görevli Türk polis ve subayları ile de irtibatı vardı. Sık sık Kıbrıs’a gidip geliyordu. Denktaş’ı destekliyordu. Üstüne üstlük bir de TÜRKSOLU okuyordu.

Eryaman

Danıştay tertibi çöken ve zor durumda kalan iktidar içindeki Kürt-İslamcı çete acele yeni bir operasyona girişti.

Hedef bu defa Atabeylerdi. Ankara Eryaman’da bir evde, kendi flaması, marşı olan bir Özel Kuvvetler Grubu, “Eryamanlar çetesi” denilerek basına servis edildi.

Hem de bu çetenin evinde Başbakan’a suikast krokileri bile bulunmuştu.

Hatta sorgularında her şeyi kabul etmişlerdi...

Böyle çete her iktidara nasip olmazdı doğrusu!

Burada çok dikkat çekici bir nokta da Atabeyler grubunun evinde Kuzey Irak Türkmen Cephesi’nin bir ajandası bulunmuştu. Eryamanlar’daki subayların Zaho ile bir bağlantısı olduğu yazılıyordu.

Ancak ertesi günden itibaren tıpkı Danıştay tertibi gibi Eryamanlar olayının da tümüyle iktidar tarafından tertiplendiği ortaya çıktı. Polis ifadeleri, krokiler vb. şeylerin tümünün uydurma olduğu ortaya çıktı. Birileri kamuoyunu manipüle ediyordu. O derece ki büyük basın bile hükümeti dezenformasyon yaptırmakla suçlamaya başladı.

Hedef Özel Kuvvetler Komutanlığı

Şimdi burada duralım ve tüm bu operasyonları alt alta yazarak ortak nokta ve hedefleri saptıyalım.

1- Süleymaniye

2- Şemdinli

3- Danıştay

4- Eryaman

Tüm bu olaylarda bir baskın söz konusudur. Hükümet kuvvetleri tarafından suçüstü gibi, hatta polisin iyi çalışması gibi sunulan olaylarda, önceden belirlenen, hedef alınan, izlemeye alınan isimlerin, provokatif bir olaydan sonra baskına uğradığı görülmektedir!

Bu kuşku vericidir.

Demek ki bu isimlere yönelik bir istihbarat faaliyeti uzun süredir yürütülmektedir.

Bu istihbarat çalışmasını yürüten ekip nerededir?

Bu ekip çok açık bir şekilde Emniyet içinde yuvalanmıştır. Sabri Uzun’un görevden alınmış olması bu ekibi tasfiye etmemiştir. Aksine bu ekip daha dayanaksız ve pervasız operasyonlara başlamıştır. Ekip adeta zıvanadan çıkmış, sağa sola saldırmaktadır.

Peki bu istihbarat ekibi kimle birlikte çalışmaktadır?

Genelkurmay tüm bu operasyonları ancak basından takip ettiğini açıklamıştır. Bu açıklama aslında Emniyet içindeki bu istihbarat ekibinin, Genelkurmay’la ortak hareket etmediğini değil, Genelkurmay’a karşı hareket ettiğini ifade etmektedir.

Peki bir Emniyet istihbaratı nasıl olur da o ülkenin Ordusuna karşı istihbarat ve operasyon yürütür?

İşte bu sorunun cevabı da tüm bu olaylarda ortadadır.

Operasyonlar kime karşı yapılmaktadır?

Operasyonların hedeflerinin tümü istisnasız Özel Kuvvetler Komutanlığı mensuplarıdır.

Peki Özel Kuvvetler Komutanlığı ne iş yapmaktadır?

Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın görevi, ülkede bir işgal ve iç savaş durumunda halk örgütlenmesini gerçekleştirmektir. Bu kuvvetler doğal olarak gerilla kuvvetleridir. Eryamanlar’daki Atabeyler grubunun kendisini gerilla grubu olarak tanıtması normaldir. Çünkü bir ülke işgal edildiğinde, dikkat edin işgal gerçekleştikten sonra diyoruz önce değil, işgalciye karşı düzenli birlikle değil gerilla ile mücadele edersiniz.

Fakat gerilla birden kurulmaz. Yani hele bir işgal olsun, düzenli birlikler teslim olsun, o zaman gerilla kurulur lüksü yoktur ordunun. Bu tür bir olasılığı göz önünde bulundurarak bu gerilla harbini de örgütler. Bunun için özel birlikler oluşturur, bu birlikler halk içine girerek taban çalışması yaparlar, ülke işgal edildiğinde direnişçi olacak sivil unsurları tanır ve onlarla temasa geçerler.

Tüm bu faaliyet, ordunun resmi ve kanuni faaliyetidir. Ortada yasadışı bir olay yoktur. “Derin devlet”, “kontrgerilla” vs. suçlamaların dayanağı da yoktur.

İşte şimdi hedefe alınan Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın görevi budur.

Peki bugün için Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın özellikle hedef olmasının bir nedeni var mı?

Bu nokta en hassas noktadır.

Özel Kuvvetler neden hedef?

MGK üç yıl önceki bir toplantısında Irak’taki gelişmeleri de göz önünde bulundurarak, olası bir işgale karşı sivil savunma kuvvetlerinin örgütlenmesi kararını aldı.

Bu karar elbette TÜRKSOLU üslubu ve açıklığı ile yazılmamıştı. Ama tespit ortaktı: Yarın öbür gün ABD Irak gibi Türkiye’yi de işgal ederse, buna karşı bir gerilla harbini örgütlemek artık Ordu’nun gündemindeydi.

Demek ki ortada olası bir işgal senaryosu ve buna karşı Türk Ordusu’nun tedbirleri vardır.

Süleymaniye’den başlayan ve Eryaman’a uzanan operasyonu bu çerçevede ele almak gerekir. ABD, Türkiye’ye saldırmayı kafasına koymuştur ve bu saldırı öncesinde Türkiye’nin gerilla harbi imkanını elinden almak istemektedir.

Özellikle Şemdinli ile başlayan kontrgerilla ve derin devlet tartışmalarının nedeni de tümüyle budur. Kimileri bilerek, kimileri bilmeyerek, “derin devleti” gündeme getirerek ABD’nin öncü kuvvetliğini yapmaktadır. Bizim uzun bir süredir “Derin devletimi geri istiyorum” çığlığı atmamız boşuna değildir.

ABD Türk Ordusu’na saldırmadan önce, ordunun direnişçi yapısını kırmak ve dağıtmak istemektedir. Özel Kuvvetler bu nedenle ABD’nin öncelikli hedefidir.

Burada ABD işgalinin dışında ikinci hassas noktayı da belirtelim. Yine geçtiğimiz aylarda MGK bir iç göç raporu yayınladı. Bu raporla, PKK’nın bilinçli bir nüfus hareketliliği yarattığı tespit ediliyordu. Bu, iç savaşı hazırlamaktı.

İşte ikinci hassas nokta olası bir iç savaşa ülkeyi hazırlamak, böylesi bir iç savaşta halkın can güvenliğni korumak ve asayişi temin etmektir. Ordu bu olasılığı da göz önünde bulundurarak bir hazırlığa girişmiştir. Bu hazırlık da Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın görev alanındadır!

Demek ki operasyonların Özel Kuvvetler Komutanlığı’nı hedef alması boşuna değildir.

Bundan sonrası için planlama şudur:

1- Derin Devlet suçlamaları daha da artırılarak Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın lağvedilmesi istenilecektir.

PKK ve yandaşları bunun propagandasına başlamışlardır bile.

2- Jandarma İstihbaratı da Özel Kuvvetler’in istihbarat birimi gibi algılanmaktadır. O nedenle JİTEM suçlamaları artırılacak ve Jandarma İstihbaratı’nın lağvedilmesi istenilecektir.

3- Özel Kuvvetler Komutanlığı, Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na bağlıdır. Kara Kuvvetleri Komutanı ise Yaşar Büyükanıt’tır.

Önümüzdeki dönemde Yaşar Büyükanıt’ı doğrudan zanlı konumuna düşürecek yeni “çete” operasyonları başlayacaktır. Bilindiği üzere Eryamanlar’daki subaylara üst kademelerden emir aldıkları kabul ettirilmeye çalışılmıştır. Üst kademeden kasıt Yaşar Büyükanıt’tır.

Şimdiden hazırlıklı olalım, yarın öbür gün yine böylesi bir çete yakalanır ve bu çete mensuplarının Yaşar Büyükanıt ile telefon görüşmeleri yayınlanır!

Ergenekon büyüyor! Yakında dağı deler Kuzey Irak’a taşarız!

Burada tertipçilerin yapacaklarını yazdık ancak tertipçilerin başarı ihtimali bulunmamaktadır. Çünkü ulusal güçler bu tür tertipleri atlatacak kadar bilinçli, planlı ve kararlıdır.

Hemen burada Ergenekon’a girelim.

Danıştay tertibi sonrası bazı gazeteler Türk kontrgerillasının Ergenekon adıyla yeniden kurulduğunu yazdılar. Hatta bu Ergenekon’un beyni olarak da TÜRKSOLU’nu gösterdiler.

Bu haberleri yazanlar aslında böyle bir örgütlenme olmadığını çok iyi biliyorlar. Ama Ergenekon adlı hayali örgütten bu kadar korkmaları da ayrı bir gerçeğe işaret etmektedir.

Danıştay tertibi ile başlayan süreçte tertipçiler beklemedikleri bir direnişle karşılaştılar.

En önemli darbeyi hastanede Muzaffer Tekin’den yediler. Muzaffer Tekin “Başıma çuval geçiremeyecekler” diyordu. Gerçekten de geçiremediler! Üstelik Muzaffer Tekin’den istedikleri türde bir ifade de alamadılar.

Aynı şekilde Şemdinli’de Astsubay Ali Kaya’dan da istedikleri ifadeyi alamamışlardı.

En son Eryaman’da da Özel Kuvvet subayları bu tertipçilere konuşmadı.

Eğer tüm bu güçler Ergenekon ise, tertipçiler Ergenekoncuların sağlam direnişçi olduklarını görmelidirler!

Fakat Ergenekon olarak hedef alınan örgüt bugün daha da büyümüştür! Eskiden bu örgütün beyni olarak görülen bir tek TÜRKSOLU vardı. Ancak son süreç değerlendirildiğinde CHP’nin de artık TÜRKSOLU paralelinde siyaset yürüttüğü görülmektedir. Demek ki Ergenekon büyümektedir!

Hele biraz daha büyüsek, kalabalıklaşsak da şu dağdan çıksak!

Bakalım tertipçiler nereye kaçar o zaman?

Bizi Kıbrıs’ta mı, Balkanlar’da mı, Kuzey Irak’ta mı durdururursunuz şimdiden düşünün!

Mete’nin oğlu Attila biliyorsunuz Ergenekon’dan çıkışta tüm Avrupa’ya kadar yayılmıştı!

Özel Kuvvetleri hedef alan bu tertipler, Ordu’nun bütününü birleştirmiştir. En halim selimler bile artık tertipçilerin karşısına dikilmektedir!

Tertipçiler burada Ergenekonculara çete damgası vurmaya kalkmıştır ama tüm Ordu’yu Ergenekon etrafına toplamıştır!

Bakın Ergenekon’un bir de ordusu oluverdi!

Danıştay’da ulusal güçleri hedef tahtasına oturtanların aslında Ulusalcı denilen bir düşmana karşı da çıkmadıklarını özellikle belirtelim. Kimdir ulusalcılar ve bu son tertiplerde hangi ulusalcı hedefe oturtulmuştur?

Yayınlanan çete şemalarından, iğrenç saldırı yorumlarına kadar tümünde ulusalcı denilen kesim içinde bir tek adı geçen siyasal çizgi TÜRKSOLU’dur.

TÜRKSOLU’nun dışında herhangi bir gazete, dergi, tv vs. hedef alınmamıştır. Hatta o kadar ki saldırganın üzerinden Ulusal Haber kartı çıkmasına rağmen İşçi Partisi hedef alınmamıştır. Tüm yorumlarda Ergenekon’un beyni olarak TÜRKSOLU gösterilmiştir.

Demik ki tertipçi Kürt-İslamcı çete için tehdit kaynağı TÜRKSOLU’dur.

Hedefe oturtulanlarsa, şu ya da bu ölçüde TÜRKSOLU yörüngesinde olduğu düşünülen şahıs ve kurumlardır.

Vatansever Kuvvetler Güçbirliği TÜRKSOLU paralelinde faaliyet yürüten bir dernek olarak suçlanmaktadır. Avukat Kemal Kerinçsiz MHP’nin teslimiyetçi çizgisinin dışında biri olarak görülmekte, TÜRKSOLU’na dahil olmasa bile TÜRKSOLU’nun direnişçi mantığını sahiplendiği ve uyguladığı için özellikle hedef olmaktadır.

İşçi Partisi bile olaya ancak TÜRKSOLU’na düşman olduğu için dahil edilmektedir.

Görüldüğü gibi TÜRKSOLU’na düşman olmak bile bir siyasetçinin işine yaramaktadır. Vay be diyoruz kendi kendimize, biz neymişiz de haberimiz yokmuş! Bize düşmanlık dışında tek bir politikası olmayan ve sadece bize düşmanlık yaptığı zaman basına çıkabilen bir Perinçek’i bile meşhur edebiliyoruz!

Bu da doğal bugün Özel Kuvvetler Komutanlığı’na ve TÜRKSOLU’na saldırılırken birileri arşivleri karıştırsa, bugün TÜRKSOLU’na saldıran Perinçek’in dün de, Özel Kuvvetler Komutanlığı’na, JİTEM’e karşı büyük bir savaş açtığını görür. Perinçek dün orduya saldırdığı için basına çıkıyordu;bugün TÜRKSOLU’na saldırdığı için.

Bu da gayet normal, partisi kırk yıldır binde beşi geçemeyen bir adama siz basın olsanız ne zaman sayfalarınızı açardınız ki?

Ancak ordu ve TÜRKSOLU gibi etkin kurumlara saldırdığı zaman

 

http://www.turksolu.org/109/basyazi109.htm

***

Kürt-İslam Mahkemeleri

Gökçe Fırat

 

Paşalar da yargılansın
Şemdinli'de karar: 39 yıl
Kürt-İslam adaleti şimdilik Paşalara kadar ulaşamadı ama asıl hedef bu. Şeyh Said’in idamının intikamını Türk Ordusu’nun paşalarından almak istiyorlar

 

Şemdinli tertibi nasıl gerçekleşti

Kürt-İslamcı AKP iktidarının devlet kadrolarını Kürt-İslamcılaştırma çabasının çok yakın gelecekte Türkiye’ye nasıl bir “hukuk” düzeni getireceği Şemdinli mahkemesinin kararı ile birlikte daha net görüldü

Bilindiği gibi Şemdinli’de PKK üyesi olmaktan 15 yıl hapis cezasına mahkum edilen Seferi Yılmaz’a ait bir “kitabevi”ne “bomba” atılmış, “kitabevi sahibi” eski PKK’lı Seferi Yılmaz “bomba atılan” kitapçıdan dışarı çıkmış, kapının önünde bekleyen bir sivil arabayı görmüş, arabaya doğru ilerleyerek o sırada o caddede bulunan birkaç yüz kişilik PKK’lı grupla birlikte arabaya, arabadaki astsubay Ali Kaya ve iki istihbaratçıya saldırmış, arabasını yakmış, o sırada yine orada bulunan Danimarka’dan yayın yapan PKK televizyonu Roj TV Şemdinli’den naklen yayına başlamıştı.

Bu olay neresinden bakarsanız bakın bir komploydu. Ancak komployu yapanlar sanki bizlerle alay edercesine yapıyordu bu işi.

Olayın hemen ertesi günü gazeteler Susurluk manşetleri atmaya, “derin devlet” yorumları yapmaya başlamış ve PKK mahkumu Seferi Yılmaz’la röportaj kuyruğuna giren basın onu bir demokrasi kahramanı ilan etmeye başlamıştı.

Şemdinli olayı olur olmaz TÜRKSOLU Türkiye’deki tüm basının tersi bir tavır aldı, bunun Ordu’ya yönelik önemli bir komplo olduğunu yazdı. Komplonun düzenleyicileri olaraksa AKP ve PKK’yı adres gösterdik.

 
AKP: Sürpriz değil yargı görevini yaptı
Sürpriz tutuklama
Ordu mensubu astsubayın tutuklanması sürpriz değil ama PKK üyesi ve PKK hükümlüsü Seferi Yılmaz’ın tutuklanması sürpriz! İşte Kürt-İslam adaleti.

O zamanlar ortada Şemdinli iddianamesi henüz yoktu, Ferhat Sarıkaya yoktu, Orgeneral Büyükanıt’ın adı henüz geçmemişti. CHP ve Cumhuriyet gazetesi dahil her çevre olayı Türk Ordusu’na yıkarken bir tek TÜRKSOLU olayın bir komplo, bir provokasyon olduğunu yazıyordu. Şemdinli bize göre AKP iktidarının önemli bir hamlesiydi.

Gerçekten de bir süre sonra Ferhat Sarıkaya’nın iddianamesi geldi, Orgeneral Büyükanıt çete lideri olmakla suçlandı. O anda Susurluk, “derin devlet” gibi bir oltaya atlayan kimi insanlar uyanıverdiler.

Şemdinli’deki araçta demek ki astsubay değil, Orgeneral Büyükanıt linç edilmek istenmişti!

Saflar birden yer değiştirirken, Orgeneral Büyükanıt’ı suçlayan Emniyet İstihbarat Daire Başkanı ve savcı görevden alındı. Kamuoyu olayın Ordu’ya yönelik bir tertip olduğuna büyük ölçüde kanaat getirmişti.

İddianame nasıl hazırlandı...

Fakat bu sırada Şemdinli davası da başlamıştı.

Aslında iddianamenin hazırlanması, bu arada Meclis’te kurulan Araştırma Komisyonu Türkiye’de bir şeylerin nasıl da değiştiğini gösteriyordu. Ki bizce bu değişikliğin üzerinde durmak yarına hazır olmak için son derece önemlidir.

Şemdinli olayı yargıya yansıdığı andan itibaren Meclis’te bir araştırma komisyonunun kurulmasına kimse tepki göstermedi. Oysa yargıya intikal etmiş bir soruşturmaya Meclis’in dahi karışma yetkisi yoktur. Kuvvetler ayrılığı prensibi gereği, yasama organı olan TBMM yargıya müdahale edemez. Oysa Komisyon çalışması doğrudan yargıyı yönlendirecek, baskı altına alacak bir çalışmaydı.

Komisyon üyeleri ne hikmetse hep Güneydoğulu milletvekillerinden oluşuyordu ve tanık olarak da hep PKK’lılar dinleniyordu. PKK mahkumu Seferi Yılmaz gibi bir bölücü itibar sahibi olmuş, Meclis Araştırma Komisyonuna akıl veriyordu.

 
100 yıl verseler bile üzülmem
Ceza alan astsubayın abisi kardeşini sahiplenerek alınması gereken tavrı herkese gösterdi.

Fakat yasama organının yargıya müdahalesinin bununla sınırlı olmadığı da görüldü. Savcı Ferhat Sarıkaya Meclis Araştırma Komisyonu ile temas halindeydi. Araştırma Komisyonu Başkanı, komisyondan bile gizlice savcı Ferhat Sarıkaya’ya ifadeleri gönderiyordu.

Daha da ötesi, savcı Sarıkaya idianamesini bitirdikten sonra bu iddianameyi e-maille aynı komisyon üyesine gönderiyordu. Oysa iddianameyi hazırlayan savcı bunu sadece mahkemeye sunabilirdi.

Buraya kadar olan düzenek iyi işliyordu.

Şemdinli’de yuvalanan PKK hücresi, TBMM Komisyonu, Adalet Bakanı, İçişleri Bakanı, Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı, Van Adliyesi arasında inanılmaz bir eşgüdüm vardı.

Artık ortada bir iddianame değil, senaryo vardı. Bu senaryonun baş destekçisi ise Fethullahçı medyaydı.

Fakat senaryo bir noktada kesintiye uğradı. Ferhat Sarıkaya meslekten atılınca Şemdinli davasının iddianame sahibi ortadan kalkmış oldu.

Onun görevden atılması ile birlikte normal bir hukuki işleyiş başlayabilirdi ama olmadı. Yeni savcı iddianameyi aynen sahiplendi. Oysa iddianameye siyaset karıştırıldığı ortadaydı. Normalde yeni savcının tüm iddianameyi baştan, siyasal önyargıdan uzak bir şekilde hazırlaması gerekirdi. Fakat bu yapılmadı. Dava aynı iddianame ile başladı.

Bu nasıl mahkeme

Üstelik iddianame kısmından sonra dava kısmı tam anlamıyla bir hukuk katliamı oldu.

Mahkeme önünde herkes eşittir. Devlet görevlisi de, sıradan vatandaş da birdir. Ancak mahkemeler, hakimler, kanaat belirlerken tarafların geçmişlerini göz önünde bulundururlar.

Örneğin bu davada bir tarafta PKK üyesi olmaktan 15 yıla mahkum bir Seferi Yılmaz’la, diğer tarafta devlete hizmet etmiş, pek çok takdirnamesi olan bir astsubay arasında kanaate hükmedecek hakim, kendi siyasal tercihlerine göre hareket edemez.

Ama bu davada böyle olmamıştır. Sanıklar aleyhine delil olmadığı için hakimler kanaatle karar vermişlerdir.

Peki o kanaat nedir? Devlet görevlilerinin suçlu olduğu!

Hakimler kanaat belirlerken Fethullahçı medyanın derin devletle mücadele eden yazarları gibi hissetmiş ve o şekilde karar vermişlerdir.

Fakat sadece karar aşamasında değil önceki saflhalarda da büyük hukuksuzluklar yaşanmıştır.

Örneğin devlet görevlileri, Jandarma Komutanlığının raporları, mahkeme heyeti tarafından dikkate alınmamıştır. Oysa mahkeme heyetinin bu tür devlet rapor ve elemanlarına öncelikle dikkat etmesi gerekirdi.

Fakat bu davada bir Türk mahkemesi, PKK’lıları ve yandaşlarını dinlemiş, dikkate almış, onların beyanlarına göre kanaat oluşturmuş ama Türk Ordusu mensuplarını dinleme zahmetine bile katlanmamıştır.

Sanık avukatları olayın büyük bir provokasyon olduğunu, daha derinlemesine bir soruşturma gerektiğini belirtmiş, yeni tanıklar bulmuş, soruşturmanın genişletilmesini talep etmişlerdir. Normalde mahkeme heyetinin sanık avukatlarının bu taleplerini dikkate alması gerekir.

Neden gerekir? Çünkü sanıklar zaten tutukludur, yeni tanık dinlenmesi ya da soruşturmanın genişletilmesi sanıklara bir yarar sağlamayacağı gibi bu davanın uzamasından zarar görecek bir kişi de yoktur. Bu noktada mahkeme heyetinin sanık avukatlarının talebini reddetmesinin imkânı yoktur. Reddederek hukuk dışı hareket etmişlerdir.

Fakat mahkeme heyeti açısından daha söylenecek çok şey var.

Aynı mahkeme heyetinin Van Üniversitesi Rektörü’nü de aynı şekilde iki ay tutukladığını biliyoruz. Ama rektör şu an görevinin başındadır! Demek ki mahkeme heyeti güçlü hukuki delillerle değil kanaatle hareket etmeyi alışkanlık haline getirmiştir.

 
Şemdinli davasında karar günü
PKK’nın gazetesi 19’undaki mahkemeyi ayın 13’ünde yazdı.

PKK’dan al haberi

Bu davada ise mahkeme heyetinin ne yapacağını PKK’nın yayın organı zaten bilmektedir!

13 Haziran tarihli Özgür Gündem gazetesinde aynen şunlar yazılmıştı:

“Kararın bugünkü duruşmada ya da yetişmemesi halinde en fazla birkaç gün içinde çıkması bekleniyor. Bu arada mahkeme başkanının da tayininin çıktığı ve 19 Haziran’da ayrılmadan önce Şemdinli davasını karara bağlayacağı kaydediliyor.”

Şimdi ne var bu haberde diyebilirsiniz. Haberin tarihi 13 Haziran. O gün Şemdinli duruşması var. Henüz duruşma yapılmamış. Yani o günkü duruşmada ne olacağı bilinmiyor. Belki mahkeme o gün karar verebilirdi.

Ama Özgür Gündem mahkemenin o gün karar vermeyeceğini biliyor. Daha da garibi, mahkemenin bir sonraki duruşmasının 19’unda yapılacağını da biliyor!

Yani Özgür Gündem bir tek 19’undaki duruşmada sanıklara 39.5 yıl hapis verileceğini yazmamış!

Peki 13’ündeki mahkeme neden son savunma için sadece altı gün sonrasına karar kılar?

Normalde bu tür davalarda en az bir ay, hatta Erbakan’ın davalarında 3 aylık bir süre tanındığını biliyoruz. Yani son savunma önemlidir, mahkemeler de son savunma için 6 gün süre vermezler. Burada da hukukun doğruyu bulmak için değil infazı bir an önce gerçekleştirmek için işletildiğini akla getiriyor.

Ama daha önemli bir ayrıntı da var. Mahkemeden bir gün önce Ali Kaya GATA’ya sevkediliyor. Bu durumda son duruşmaya katılamıyor. Ceza davalarında ise sanığa son söz hakkı verilir ve bundan önce karar verilmez. Bu durumda mahkeme heyetinin 19’unda karar vermesi beklenemez. Nitekim PKK’lı avukatlar astsubayın kararı geciktirmek için GATA’ya kaldırıldığını yazıyor. Ama mahkeme heyeti de PKK’lı avukatlarla aynı kanaatte ki son sözü bile sormadan 39.5 yıl hapis veriyor!

Dikkat edelim sıradan bir cezadan değil 39.5 yıl hapisten bahsediyoruz.

Kürt-İslamcının adaleti

Hukuki ayrıntılardaki tutarsızlıklar, hukuksuzluklar ve çok açık bir şekilde tertipler çoğaltılabilir. Fakat burada asıl meselemiz bu değil.

Şemdinli davası açılışından kapanışına kadar tam anlamıyla adaletin ne duruma geldiğini göstermektedir. Artık bu ülkede hiç kimsenin adil yargılanma güvencesi kalmamıştır. Adalet Bakanlığı içindeki kadrolaşma mahkeme seviyelerine ulaşmış, karar mercileri Kürt-İslamcıların denetimine geçmiştir!

Mahkeme Yaşar Büyükanıt’ı yargılayamamıştır ama sadece şimdilik. Bu ülkenin bir rektörünü suçsuz yere, gereksiz yere iki ay hapse atabilecek kadar kendilerine güvenmektedir bu Kürt-İslamcı kadrolar.

Ferhat Sarıkaya’nın görevden alınması onları biraz ürkütse de kanlarındaki Kürt-İslamcı devlet düşmanlığı geni ağır basmakta, yargılayıp cezalandıracak bir Türk aramaktadırlar!

Ordu mensubu aramaktadırlar!

Artık adliyenin niteliği değişmiştir. Türk adaletinin yerini Kürt-İslam mahkemeleri almıştır.

Danıştay’a yapılan saldırı burada anlam kazanmaktadır. Yine bir Kürt-İslancı olan Başbakan, Danıştay’ı açıkça tehdit ediyor ve engel olarak suçluyordu. Hemen ardından yine aynı bölge doğumlu bir Kürt-İslamcı tetikçi Danıştay’ı bastı!

Şimdi Şemdinli davası Yargıtay’a gidecek ve oradan geri dönecek. Bunu kararı veren mahkeme heyeti de gayet iyi biliyor. Ama bilmesine rağmen bu kararı veriyor. Çünkü devlete, yargıya ve Ordu’ya mesaj veriyorlar!

Demokrasi, insan hakları, hukuk diye diye iktidara gelenler, artık hukuku rafa kaldırmışlar, komplolar, baskınlar, infazlarla iş görmektedirler.

Artık Türkiye’de bir Kürt-İslamcı çete iktidarı vardır.

 

http://www.turksolu.org/110/basyazi110.htm

***

 

 

.Türk Ordusuna Çuvalı Bu Kez Amerkancı Fethullahçılar mı Geçirmek İstiyor?

Milli Çözüm Dergisi

Erdoğan PİŞKİN   

Amaçlar:

•1-       Stratejik amaç, iç savunmayı tahrip edip yıpratmak.

•2-       Kısa vadeli hedef: Tayip Erdoğan'ı kurtarmak.

•3-       Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ın önünü kapatmak.

"‘Özel' hücreler, Türkiye'ye karşı", "Yedi ayda beşinci çete" "11 derin hücre daha" şeklinde Yeni Şafak, Zaman ve Akşam gazetelerinin manşetleri, halkı avutup aldatıyor.

Başında Fethullah sicilli İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek'in bulunduğu Emniyet'teki kadrosuyla, MİT İstanbul Bölgesi'ndeki ekibin "ulusalcı komplo" imalatında başarısız olmasının ardından, Tayyip Erdoğan'ı kurtarma hamlesine giriştiler. Ancak bu olayın sadece küçük bir parçası. Hem yukarıdaki gazetelerin manşetlerine yansıyan vurgular, hem de yazıların içeriği dikkatle incelendiğinde hedefin daha büyük olduğu anlaşılıyor.

Haberlere bakılırsa, içinde iki Özel Kuvvetler Komutanlığı mensubunun bulunduğu "Atabeyler örgütünün" evinde "Tayyip Erdoğan'ın evinin krokisi çıkmış"mış, "Cüneyd Zapsu'nun ve Abdülkadir Aksu'nun oğluna yönelik eylem planı hazırlığı yapılmaktaymış...mış!.

Rumsfeld'in "Çuval Tehdidi"nden Stratejik Atak

Peki, bu "çete" nasıl çökertilmiş? Bu kadar "gizli" hazırlıklar içinde olan örgüt bir e-postayla ortaya çıkmış!? Üstelik iddiaya göre, Genelkurmay'dan aradığını söyleyen bir kişi gazetelere konuyla ilgili bilgiyi, Genelkurmay'ın kapısında bir zarf içinde iletmiş.

Peki son üç-dört ay içinde "sauna çetesi", banka soygunu gibi olaylarla Özel Kuvvetler Komutanlığı (ÖKK) mensupları arasında bir bağlantının kurulması tesadüf mü? Son bir yıl içinde belli aralıklarla ÖKK mensuplarının "çete, soygun, vb" olaylarla bağlantılı gösterilmesi akıllara 2005 yılı başında ortaya atılan ÖKK "inşaat yolsuzluğu" masalını getiriyor.

Akşam gazetesi, "Atabeyler'de Irak bağlantısı"na atıf yapıyor.

ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, 14 Temmuz 2003'te Tayyip Erdoğan'a gönderdiği mektupta, "Türk Ordu mensuplarının sizin iradeniz dışında Irak'ta faaliyetlerde bulunduğunu biliyoruz" demişti.

6 Ocak 2005'te NATO Başkomutanı Org. Jones, 11 Ocak'ta ABD Merkez Kuvvetler Komutanı Org. Abizaid Ankara'ya geldi. Her iki Amerikalı komutanın gündeminde, "TSK'nın çeşitli kademelerinin iknası" vardı. Aydınlık'a güvenilir kaynaklardan ulaşan bilgiye göre, ABD, "Türk Silahlı Kuvvetlerindeki bazı elemanların kontrol dışı çalışabilecekleri ve bununla ilgili sağlıklı bilgi alamadıkları" yönünde endişelerini Genelkurmay ve Hükümet yetkililerine iletmişti.

Tablonun Anlamı

İşte bütün bu tablo, olayın gerçek amacını ortaya çıkarıyor.

ABD, Türk Ordusu'na karşı cepheden saldırı taktiğine girişti. Türk Ordusu'nu içten bölme faaliyetinde başarısız olunca, bu kez cepheden saldırıya geçtiler. Amerika için en büyük tehdit olan, hem Kuzey Irak'taki operasyon gücü, hem de iç yıkıcılık ve bölücülüğe karşı Türk Ordusunun en vurucu gücüne karşı saldırıyı yoğunlaştırdı. Türk Ordusunda "göz bebeği kurum" olarak nitelenen ÖKK'nin hedefe konmasının nedeni işte bu Amerika, Türkiye'nin iç savunma mekanizmasını yok etme saldırısıyla Orduyu "dize getirmeye" çalışıyor. Bunun için daha önce devşirdiği bazı unsurları devreye sokarak operasyonlar yapıyor. Amerikan derin devleti, Türkiye'nin savunma mekanizmalarını tahrip etmeye çalışıyor.

Zaman Yazarı Tamer Korkmaz, Paşalardan Niye Korkuyor?

"Alttan-Üstten

12 Eylül tablosunun "dayanılmaz ressamı" Evren Paşa diyor ki:

"Ordu içinde darbe yanlısı genç subaylar olabilir...

Yeniçeriler, zamanında çok padişah devirmiş...

O nedenle darbeci subayların Ordu'dan atılması gerektiğini savunuyorum!"

Evren'in bunca olup bitenden sonra artık nedamet getirdiğini; nihayetinde demokratların safına geçtiğini falan sanıyorsanız fena halde yanılıyorsunuz!

Evren, 1960 darbesinin "alttan" geldiğini hatırlatıyor: O yüzden, Genç Subaylar'a dikkat çekiyor...

Türkçesi: "Memlekette darbe yapılacaksa bu darbeyi genç subaylar değil, paşa paşa üst düzey komutanlar yapar" demek istiyor...

Kenan Paşa'nın yağlıboya darbesi alttan değil, üsttendi!

Evren'in 1976'da Ege Ordu Komutanlığı'na getirildiği dönemde de Ordu'da darbe yapmak isteyen 'Genç Subaylar' vardı...

Ancak bunlar kendi başlarına hareket etmiyorlardı...

Liderleri, Kara Kuvvetleri Komutanı Namık Kemal Ersun'du...

(Ersun; 1963'teki başarısız darbe girişiminin faturasını hayatıyla ödeyen Talat Aydemir'in ardından Kara Harp Okulu Komutanlığı'na getirilmişti.)

1977 yılı, 12 Eylül öncesindeki en önemli kilometre taşıdır: Yüksek Askeri Şûra'ya iki ay kala 1 Haziran'da Namık Kemal Ersun emekliye sevk edilmişti!

Ersun'un ekibinden 850 civarında genç subay da o operasyonda Ordu'dan atıldılar...

Şayet böyle bir hadise olmasaydı, Türkiye Kenan Evren diye bir darbe ressamını hiç tanımayacaktı!

Önce Ersun, sonra da üç general hepi topu üç ay içinde elenmiş ve Evren'e Kara Kuvvetleri Komutanlığı yolu açılmıştı. Ardından da, Genelkurmay Başkanlığı koltuğu ve nihayet 'darbe liderliği' apoleti gelivermişti...

Ezcümle, Evren'i Evren yapan gelişme Haziran 1977'de Genç Subaylar'ın Ordu'dan atılmasıdır: Kenan Paşa'nın günümüzde "Darbe yanlısı gençler behemehal Ordu'dan atılmalıdır" demesi, bundan...

Bilinçaltı konuşuyor!

Ersun ve arkadaşları tasfiye edildiğinde, Genelkurmay Başkanı Org. Semih Sancar "TSK macera peşinde koşanlara asla iltifat etmeyecektir." diyordu...

"ÜGD İkinci Başkanı Abdullah Çatlı!" ile röportaj yapan Washington Post gazetesi ise "Seçimin hemen öncesinde 'ihtilal girişiminde bulunan' Ersun ve arkadaşlarının Ordu'dan atıldığını, tasfiye edilen kadronun Türkeş'e yakın grup olduğunu" yazıyordu!

Ersun ve ekibinin tasfiye edilmesinde Çatlı'nın önemli rolü vardı...

ABD-NATO, Ersun Cuntası'nın elimine edilmesinden memnundu. "12 Eylül 1980"in güzergâhı "temiz"lenmişti..."

Aynı gün Zaman'ın diğer yazarı Şahin Alpay da New York Times'in "Türkiye'de Darbe Tehlikesi"ne dikkat çekiyor!

New York Times'ın 30 Mayıs tarihinde yayımladığı "A Violent Detour in Turkey/Türkiye'de şiddetli bir dönüş" başlıklı başyazı, yalnızca Türkiye'yi değil, dünya politikasını izleyenler için de çok dikkate değerdi.

ABD'nin önde gelen gazetesi bu başyazısında iki konudaki kuşkularını dile getiriyordu. Birincisi Türkiye ile ilgiliydi. NYT, "Türkiye Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, geçen hafta Türkiye'de yaşanan şiddet olaylarının 'eski günler'e, askeri darbe ve askeri yönetim günlerine dönüşün habercisi olmadığını söyledi. Umarız, haklıdır..." demekle yetinmiyor, tekrar soruyordu: "Cenazeden sonra saldırının arkasındaki saik gittikçe daha büyük bir karanlığa büründü ve gerçeğin ortaya çıkması zaman alacak. Fakat temel soru şu: Eski kötü günler geri mi geliyor?" Yani NYT, Avrupa Konseyi, NATO, OECD, AGİT üyesi ve AB ile üyelik müzakerelerine başlayan Türkiye'de bir askerî müdahale hazırlanıyor olabileceğinden kuşku duyduğunu açıkça ifade ediyordu.

NYT gazetesi ABD yönetiminin Türkiye'de "eski kötü günlere dönüş" olasılığı karşısında nasıl bir tutum takınacağı konusunda da kuşkulu olmalıydı ki, başyazıda aynen şu çağrıyı yapıyordu: "Washington, Türk generalleriyle uzun bir geçmişi olan bağlarından yararlanarak onlara askerlerin siyasete karışmalarına sıfır tolerans göstereceğini iletmek suretiyle Türk demokrasisinin güçlenmesine yardımcı olabilir." Yani NYT, "özgürlük ve demokrasiyi dünyaya yayma" iddiasında olan Bush yönetiminin, Türkiye'de askerî bir müdahaleye ses çıkarmayabileceği ihtimaline karşı Washington'u uyarma ihtiyacını duyuyordu. Şu gerekçeyle: "Türkiye İran, Irak ve Suriye'nin komşusu, İsrail'in müttefiki, NATO üyesi ve AB üyeliğine adaydır. Dünya onun daha az demokratik olmasını göze alamaz." NYT böylelikle Bush yönetiminin kendi ülkesindeki inandırıcılığının ne derecede olduğu hakkında da iyi bir fikir veriyordu.

Bu bağlamda aynı ölçüde dikkate değer olan, 12 Eylül askerî darbesinden sonra cumhurbaşkanı seçilen emekli Orgeneral Kenan Evren'in, geçen hafta Akşam Gazetesi'ne verdiği beyanattı (1 Haziran). Evren, beyanatında, özetle, 1960 askerî darbesinin genç subaylar tarafından örgütlendiğini, 1980'de ordunun yönetime el koymasında genç subaylardan gelen baskıların rolü olduğunu anlattıktan sonra, "Genç subaylar arasında bunu (askerî darbe) teşvik edenleri yakalayıp ordudan atmak lazım." diyordu. (Evren, unutmuş olabilir; ama 1971 askerî müdahalesi de 1960'takine benzer bir cunta girişimini önlemek amacıyla yapılmıştı.)" diyor.

***

http://www.millicozum.com/index.php?option=com_content&task=view&id=140&Itemid=32

 

 

 

.