|
ŞEMDİNLİ KOMPLOSU: SİYONİZMİN MAŞASI, VATAN HAİNİ ÖRGÜT FETHULLAHÇI'LARIN TÜRK ORDUSUNA SİNSİ ve KALLEŞ SAVAŞ İLANI!!! |
|
ŞEMDİNLİ TOKADI 17.05.2007
Yargıtay: Devletin varlığını, bütünlüğünü korumakla görevli askerler, devletin varlığına ve bütünlüğüne yönelik saldırı yapan örgüt üyesi gibi addedilemez Şemdİnlİ
Davası kapsamında 39 yıl 5er ay hapis cezasına
çarptırılan astsubaylar Ali Kaya, Özcan İldeniz ile
haber elemanı Veysel Ateş hakkında verilen karar Yargıtay
9. Ceza Dairesince bozuldu. Mahkeme, terörle mücadele edenlerin örgüt
üyesi gibi yargılanamayacağına hükmetti. Eksİk soruşturma
yapıldığını, tanıkların dinlenmediğini
ve olay yerinde inceleme yapılmadığını da
vurgulayan Yargıtay, yargılamanın askeri mahkemede görülmesini
öngördü. Hakkarinin Şemdinli ilçesinde 9 Kasım
2005de, PKKlı Seferi Yılmaza ait kitapevine bomba atılmıştı. YARGITAY: Askerin, Devletin
bütünlüğüne yönelik saldırı yapan örgüt üyesi
gibi addedilmesi, hayal gücünün de ötesinde gerçekle bağdaştırılamaz Şemdinli olaylarını
soruşturmakla görevlendirilen Van Cumhuriyet Savcısı
Ferhat Sarıkaya, hazırladığı iddianamede, dönemin
Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Büyükanıtın
Ben o astsubayı tanıyorum. İyi çocuktur. Suçluysa
cezasını çeker sözlerini mahkemeyi etkileme olarak değerlendirmiş
ve Büyükanıt, bir iş adamının sözlerine dayanarak
çete lideri gibi gösterilmişti. İddianameyi hazırlayan
Cumhuriyet savcısı Ferhat Sarıkaya, Hakimler ve Savcılar
Yüksek Kurulu kararıyla meslekten ihraç edilmişti. Mahkeme,
astsubaylar ve haber elemanını 39 yıl 5er ay hapis
cezasına çarptırmıştı. Van Cumhuriyet savcısı,
mahkemenin kararını sanıklar lehine temyiz etti. Olay
yerinde inceleme yapılmadığı, tanıkların
dinlenmediği gibi gerekçeleri de ortaya koyan temyiz başvurusuna,
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı da katıldı.
Tebliğnamede benzer gerekçeler daha ayrıntılı
olarak belirtildi.Yargıtay 9. Ceza Dairesi, 18 aydır tutuklu
bulunan astsubaylar ile haber elemanı hakkında kararını
verdi. Türkiyenin en tartışmalı davası dünkü
kararla yeni bir boyut kazandı. Mahkeme, astsubaylar ile haber elemanının davasının birleştirilmesini, soruşturmanın eksik yapılması, bilirkişinin dinlenmemesi, gösterilen tanıkların dinlenmemesini de dikkate alarak yeniden görülmesine karar verdi. Mahkeme, aynı zamanda davanın sivil değil, askeri mahkemede görülmesi yolunda karar verdi. Yargıtay 9. Ceza Dairesinin kararı, astsubayların bağlı olduğu Hakkari İl Jandarma Komutanlığı ile astsubayların tutuklu bulunduğu Van Askeri Cezaevinde de adeta bayram havası yaşattı. Mahkeme kararında şöyle denildi: Devletin varlığını, bütünlüğünü korumakla görevli askeri personelin, Devletin varlığına ve bütünlüğüne yönelik saldırı yapan örgüt üyesi gibi addedilmesi, hayal gücünün de ötesinde gerçekle bağdaştırılamaz.
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/haberler/semdinli-tokadi.html *** Yargıtay Şemdinli kararını bozdu
Okan İşbecer
Kürt-İslamcıların provokasyonları ellerinde patlamaya devam ediyor. 9 Kasım 2005 tarihinde PKK üyesi olmaktan hüküm giymiş Seferi Yılmaza ait olan kitapçı bombalanmıştı. Anında toplanan PKKlı güruh orada görevli astsubaylarımız Ali Kaya ve Özcan İldenize saldırmış, 3 dakika içinde canlı yayına geçen ROJ TV olayları ilk elden duyurmuştu. Apaçık provokasyon olan bombalama sonrası başlayan derin devlet tartışmaları ile ve hazırlanan iddianame yoluyla Türk Ordusu ve dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Yaşar Büyükanıt da suçlanmıştı. Şemdinli provokasyonunudan sonra Kürt-İslamcı çete tarafından linç edilmek istenen astsubaylarımız Ali Kaya ve Özcan İldeniz hakkında Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi 39 yıl 10 ay hapis cezası vermişti. Ancak son dönemde olayın seyri tersine döndü. Önce İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun ve ardından Fethullahçı Savcı Ferhat Sarıkaya görevlerinden alındılar. Daha sonra bir PKK itirafçısı olayı PKKnın yaptığını itiraf etmişti. Şemdinli provokasyonundan sonra Kürt-İslamcı çete tarafından linç edilmek istenen astsubaylarımız Ali Kaya ve Özcan İldeniz hakkında Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi 39 yıl 10 ay hapis cezası vermişti. Yargıtay 9. Dairesi Şemdinli olayları ile ilgili verilen cezanın temyiz aşamasını sonuçlandırdı. 9. Daire, davayı usul yönünden eksik soruşturma nedeniyle bozdu. Kararda özet olarak şöyle denildi: Asker kişiler olan ve ülke bütünlüğünü bozmaya yönelik eylemlerde bulunan bölücü terör örgütü ile mücadelede görev alan sanıkların bu örgütün işlediği suçlarla aynı suçu işlediklerine ilişkin nitelendirme, hayal gücünün de çok ötesinde ve tamamen varsayımlara dayalı, hukuki değerden yoksundur. Kararda ayrıca asker olan sanıklara atfedilen eylemlerin terörle mücadele görevleri kapsamında olması nedeniyle iddiaların doğruluğunun sivil değil askeri mahkeme tarafından değerlendirilmesi gerektiği de belirtildi. Sanık Avukatı Vedat Gülşen, kararla ilgili yaptığı değerlendirmede Yargıtayın verdiği karar, adaletin yerini bulması yönünden çok önemli. Şüphesiz terörle mücadelede çalışan diğer arkadaşlar için moral olacaktır. dedi.
http://www.turksolu.org/139/isbecer139.htm ***
Şemdinli için bomba kararSaygı ÖZTÜRK 17 Mayıs 2007
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/6523125.asp?gid=180 ***
Şemdinli davasında karar bozuldu 17 Mayıs 2007
Yargıtay 9. Ceza
Dairesi, Şemdinli davasıyla ilgili sanık astsubaylar Ali
Kaya ve Özcan İldeniz hakkındaki 39 yıl 5 ay 10'ar gün
hapis cezası kararını ''eksik soruşturma'' gerekçesiyle
bozdu. Daire, davaya bakmakla görevli yerel mahkemenin askeri mahkeme
olması gerektiğine hükmetti. http://www.sabah.com.tr/haber,CC1C234A260947E893118807FBDACBAC.html *** "Terörle mücadele eden arkadaşlar için önemli bir karar"
Şemdinli Davası'nın
sanık avukatı Vedat Gülşen, Yargıtay 9. Ceza
Dairesinin bozma kararının adaletin yerini bulması yönünden
çok önemli olduğunu belirterek, ''Terörle mücadelede çalışan
diğer arkadaşlar için moral olacaktır'' dedi.
http://www.sabah.com.tr/haber,52FC56DDF52D4E619BF056F41BB8CAE7.html ***
|
|
Millet ve askerin askerin ortak görevi!
Orhan DEDE 04.05.2007
Iran makamlari tarafindan Hakkârinin Yüksekova ilçesinde güvenlik görevlilerine teslim edilen PKKli terörist Arif Kaçim, Semdinlide bir kitapevine bomba atilmasi olayinin PKKli iki kisi tarafindan gerçeklestirildigini itiraf etti.
http://www.yenimesaj.com.tr/index.php?haberno=7007227&tarih=2007-05-04 |
|
Bu hükümet gitmelidir
Hüseyin Adıgüzel
Şemdinlide uygulamaya konulan plan Yaz bütün haşmetiyle yüzünü gösterdi. Ortalık yanıyor. Ortalık yanarken biz de yanıyoruz, hem de ne yanma! AKP hükümeti milleti kasıp kavuruyor, ortalığı yangın yerine çeviriyor, milleti ümitsizlik girdabına adım adım yaklaştırıyor. Ekonomideki dalgalanmalar, bir gece içinde trilyonlar kazananlar, bir gece içinde bütün birikimlerini büyük sermayeye aktarmak zorunda kalanlar, bu ülkenin insanları. Her gün getirilen şehit cenazeleri, yakılan ağıtlar ve siftah yapmadan dükkanını kapatan esnaflar, tarlasını sürmek için mazot parası bulamayan çiftçiler, IMFnin insafına terk edilen memur, işçi ve emekliler, mezarda emeklilik yasasını protesto edeyim derken polis copu yiyen devlet memurları... Hepsi bu ülkenin insanları... Gayrı memnun kitle çığ gibi büyüyor, memnunlar keyif sürüyor. Bunların hepi gerçek ve hepsi, memleketimin manzarası olarak orta yerde duruyor. Sıkıntı o kadar çok, o kadar büyük, o kadar çeşitli ki, insan hangisini yazayım diye sıkıntıya düşüyor. Biraz bu hükümetin en son marifetlerinden bahsetmek istiyorum. Düşüncelerimi sizlerle paylaşmak, sıkıntıyı hafifletmek istiyorum. Aslında çok öncesi var, ama, ben Şemdinliden başlamanın doğru bir seçim olacağını düşünüyorum. Hani şu serhıldan (isyan) çığlıklarını gündeme sokan Şemdinliden. Çünkü, yıllardır hazırlanan, cumhurbaşkanını, orduyu, devletini seven ve korumaya çalışan kurumları devredışı bırakma ve milliyetçi kesimi korkutma ve ezme operasyonunun düğmesine Şemdinlide basıldı. Sonraki, Diyarbakır, Hakkari, Yüksekova olayları, Danıştay baskını, Atabeyler çetesi olayları, Şemdinlide uygulamaya konulan planın tamamlayıcı unsurları. Aynı zincirin halkaları. Bunların bir bir arkasına ortaya çıkmasını tesadüfle izah etmeye çalışmak, deliye postaki saydırmaktan da öte bir iştir. Bir gün Şemdinlide iki bomba patlatıldı. Halbuki, daha önceleri de Şemdinlide onlarca bomba patlatılmıştı. Yani hazırlık yapılmıştı. Son iki bomba günü, bomba patlatılan kitabevinin karşı kaldırımında park etmiş, ordu mensubu iki kişinin arabası anında saldırıya uğradı. Arabadan neler çıktı, neler? Hatta, Gökçe Fırat, bu konuyla ilgili yazısının bir yerinde, arabada bir TürkSolu gazetesi eksik kalmış diyerek bir de espri yapmıştı. Sonra, Apo posterli, hayali Kürdistan bayraklı, her yeri kırıp döken, devletin tüm kurumlarına saldırılan bir gösteri düzenlendi. Bomba patladıktan iki dakika sonra ROJ TV, Danimarkadan Serhıldan çığlıkları ile yayına başladı. Gösteriler yayıldı. Diyarbakırda, Hakkaride, Yüksekovada, Vanda, Bitliste, Şemdinliyi aratır gösteriler yapıldı. Büyük (!) başbakanımız oralara kadar giderek Kürt Sorunundan bahsetti. Ama hiçbir sonuç alamadı. Araya Diyarbakır Belediye Başkanı girdi. Başbakana, siz şöyle durun, ben onlarla anlayacakları dilden konuşur, onları yatıştırırım dedi. Onların anlayacağı dilden konuştu ve olayları yatıştırdı. Başbakan, başbakanlığının ayaklar altına alındığını bile anlayamadı ya da anladı da, anlamamazlıktan geldi. İş yargıya intikal etti. Vanda görevlendirilmiş bir savcı, iddianame hazırladı. Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt başta olmak üzere, ordu mensupları tarafından bir çete oluşturulduğunu ve bu olayları bu çetenin gerçekleştirdiğini beyan eden bu iddianame ortalığa bomba gibi düştü. Danıştay olayında TÜRKSOLU büyüyen gücü nedeniyle gündeme geldi Günler sonra, bir avukat, belinde silahı ile, güvenlik kameralarının çalışmadığı bir gün Danıştaya girdi, 2. Daireyi kan gölüne çevirdi. Yakalandı. Daha sorgusu bile yapılmadan Başbakan Yardımcısı M. Ali Şahin gazetecilere Sürprizlere hazırlanın şeklinde bir açıklama yaptı. Bu tip suçluların sorguları Cumhuriyet Savcılığınca yapılmasına rağmen, yargı devreden çıkarıldı ve emniyet içindeki Fethullahçı yapılanmanın temel taşlarından biri olan, bir Emniyet Genel Müdürü Yardımcısına verildi. Bu sefer sanığın arabasından Danıştay 2. Dairesinin türban kararı almasına olumlu oy veren üyelerinin resimleri basılı Vakit Gazetesi çıktı. Sorgulamanın devam ettiği aşamada Başbakan, büyük bir çete ile karşı karşıya olunduğunu ve ana muhalefet partisi genel başkanının da bu komplonun içinde olduğunu söyledi. Muzaffer Tekin isimli ordudan ayrılmış eski bir yüzbaşının arandığı açıklandı. Muzaffer Tekinin evinde yapılan aramada, komployu doğrulayan belgelerin yanı sıra, TürkSolu ciltlerinin de bulunduğu kamuoyuna duyuruldu. Herhalde bu duyuruyu yapan şahıs, Türksolu gazetesinin on beş bin tirajla basıldığını ve yüz bine yakın okuyucusunun olduğunu bilmiyordu. Ya da biliyordu da TürkSolunun gittikçe büyüyen gücünden endişe etmişti ki, onu da hedef tahtasının önüne koyuyordu. Muzaffer Tekin teslim oldu. Onun çetesine mensup olduğu söylenen dört kişi ile hakim karşısına çıkarıldı. Mahkeme, Muzaffer Tekin ve çetesi olduğu söylenen dört kişiyi de serbest bıraktı. Çünkü, onların bu işle ilgisi olduğunu gösteren en küçük bir kanıt bile yoktu. Cürümü işleyen sanıkla telefonla konuşmasından başka bir kanıt getirememişlerdi. Halbuki, sanığın telefonunda belki yüzlerce isim vardı, ama, aralarından pervasızlıkla ayıklayarak Muzaffer Tekini seçtiler. Çünkü, Muzaffer Tekin emekli de olsa ordu mensubuydu, milliyetçi güçlerle fikri planda iş birliği yapıyordu, düzenlenen konferanslara, panellere, protesto eylemlerine katılıyordu ve KKTC Eski Cumhurbaşkanı Rauf Denktaşa da büyük destek veriyordu. Aranan kan bulunmuştu. Hemen üstüne atıldılar. Emniyet içindeki Fethullahçı yapılanma Daha Danıştay olayının perde arkasını bırakın, perde önü bile aydınlanmadan, ortalık toz duman içindeyken emniyet içindeki Fethullahçı yapılanma, basına, hem de hiç olmayacak şekilde, evlere servis yaparak bir çetenin daha çökertildiğini açıkladı. Atabeyler çetesi mensupları olarak üçü emekli asker, sekiz kişi basının önüne çıkarıldı. Emniyet Genel Müdürlüğü sözcüsü İsmail Çalışkan, 2 Haziran günü düzenlediği basın toplantısında, bir gazetecinin operasyon ile ilgili bir sorusuna Bu operasyon, Genelkurmay Başkanlığı ile ortaklaşa gerçekleştirilmiştir dedi. Fakat, 3 Haziran günü Genelkurmay Başkanlığı, televizyonlardan yayınlanan yazılı bir açıklama ile, operasyondan haberlerinin olmadığını, bütün gelişmeleri ertesi günkü gazetelerden öğrendiklerini, kamuoyuna duyurdu. Yani, sağ elin, sol elden haberi yoktu. Bu nasıl iş demeyin. Bu işte öyle bir iş! En üst düzey emniyet yetkilisinin açıklaması ile, operasyonun içinde gösterilen Genelkurmay Başkanlığı, operasyonun bırakın içinde olmayı, haberlerinin bile olmadığını açıklıyor. Yani operasyon, emniyet güçleri tarafından yapılmıştır, askeri kanadın bundan haberi yoktur. Peki öyle ise neden emniyet üst düzey yöneticisi böyle bir açıklama yapma gereğini duymuştur? Çünkü, gözaltına alınanların içinde ordu mensupları da vardı. Onların göz altına alınmalarından Genelkurmay Başkanlığının haberinin olması yasa gereği idi. O da, orada zevahiri kurtarmak için böyle bir açıklama yaptı, diye düşünüyorum. Neyse, burası bizi pek ilgilendirmiyor. Bu hesabı aralarında görürler. Emniyetteki Fethullahçı grup Orduyu kendisine engel görüyor Şimdi gelelim sorunun temeline... Sorun emniyetin açıklamalarının doğru olmadığındadır. Emniyet, Şemdinli olaylarından beri, tüm olayların içinde Ordunun, yani TSKnın faal olarak rol aldığını gösterme çabasındadır. Burada, Türk Silahlı Kuvvetlerini kendisine anayasa ile verilmiş bulunan devleti ve milleti koruma ve kollama görevini yapamaz hale getirmek başat amaçtır. Emniyetin bundan çıkarı nedir? Emniyetin bundan hiçbir çıkarı yoktur. Fakat, hükümete büyük destek veren Fethullah Hoca grubu, emniyetin içerisinde güçlü bir yapılanmaya sahiptir. Bu grup, siyasi iktidarın tercihi ile o mevkilere getirilmiştir. Siyasi iktidarın işlevini sürdürebilmesi için, bu grup vasıtasıyla, Ordunun millet nezdinde olan prestiji aşağıya çekilmek istenmektedir. Siyasi iktidarın ve Fethullahçı grubun, kafalarının içindekileri gerçekleştirmelerine en büyük engel olarak Orduyu görmeleri, onları bu yönde çalışmaya mecbur etmektedir. Ordu pasifize edilirse ki, Avrupa Birliği rüyası da bu süreç içinde değerlendirilmelidir, o zaman, dikensiz gül bahçesi içinde rahatça çalışabileceklerdir. Bu yüzden emniyet içindeki Fethullahçı grup ve siyasi iktidar, Şemdinliden bu yana oluşan bütün olayların sorumluluğunu, Silahlı Kuvvetlere ve ulusalcı güçlere yıkma uğraşının içindedir. Bu olayların tümü, siyasi iktidar, emniyet içindeki Fethullahçı grup, PKK, AB ve ABDnin tertibidir. Çünkü; ülkemizin ve dünyanın içinde yaşadığı siyasi şartlar, önümüzdeki bir yılı, Türkiyenin bugün ve yarınki kaderinin belirleneceği bir yıl haline sokmuştur. Ülke içinde, özellikle tırmandırılan gerilim ortamı içerisinde AKP, üç önemli seçimi atlatmanın telaşını yaşamaktadır. Ülke dışında, yaklaşan İran operasyonu ve ABnin reformların yavaşladığı uyarıları, AKPyi zor duruma sokmuştur. AKP Büyükanıt Paşayı neden istemiyor Üç önemli seçimden söz ettik: 30 Ağustosta yapılacak Genel Kurmay Başkanlığı ve Nisan 2007de yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile 2007 Kasımında yapılacak parlamento seçimleri AKPyi tam anlamıyla köşeye sıkıştırmış durumdadır. Genel Kurmay Başkanlığına Yaşar Büyükanıtın getirilmesi, PKK ile olan mücadelede, ipin ucunun Ordunun eline geçmesi demektir. Bu durum, PKKyı yok etmeye yönelik büyük bir temizlik harekatını da beraberinde getirecektir. Doğal olarak bu harekat, AKPnin hem zemin, hem de prestij kaybına uğramasına sebep olacaktır. Öyle ise ilk etapta, Yaşar Büyükanıtın Genel Kurmay Başkanı olması önlenmelidir. Yaşar Büyükanıtın Genel Kurmay Başkanı olması ile başlayacak PKK temizlik süreci ile, AKPnin ABD desteği de sona erecektir. Bu oluşum, daha sonra yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimi ile, genel seçimleri de derinden etkileyebilecek bir oluşumdur. Bunun önlenmesi için, Ordunun yıpratılması, pasifize edilmesi gerekir. Pasifize edilen ve yıpratılan bir Ordu, hükümetin atayacağı Genel Kurmay Başkanına ses çıkaramaz, tepki koyamaz. Düşünülen operas yon için genelde emniyet içindeki Fethullahçı kanat kullanılmakta ve bütün olaylar, hükümetin bilgisi dahilinde, o kanatın eli ile tertip edilmektedir. Bu arada günden güne tırmanan AKP- Ordu gerilimine de dikkatinizi çekmek isterim. Danıştaydaki cenaze töreni sırasında, halkın ortaya koyduğu tepkiyi olumlu bulan Genel Kurmay Başkanı Sadece bu olayda değil, daha başka olaylarda da bu tepkiyi görmeyi dilerim deyince, Başbakan sert bir çıkış yapmış, Genel Kurmay Başkanını emekliye sevk etmeyi bile ima etmişti. Fakat, burada Cumhurbaşkanı Sezerin tavrı önem kazandığından, onun laiklik yanı tavırlarından ürktüğü için öncelikle Sezeri yalnız bırakmayı düşünerek köşesine çekilmeye zorlamaktadır. AB de AKPye karşı: AKP iktidarı eski hızını kaybetti İçeride tırmanan AKP-CHP gerilimi, AKP-Sezer, AKP-Ordu, AKP-ulusalcı güçler gerilimleri AKP iktidarını zor bir dönemece taşımış ve dönemecin başına oturtmuştur. Durum dışarıda da farklı değildir. AKP-AB, AKP-ABD, AKP-İsrail ilişkileri de istenilen düzeyde yürümemektedir. AB Komisyonu Eşbaşkanı Lagendjik 4 Haziran Pazar günü yaptığı bir açıklamada, AKP iktidarının eski hızını kaybettiğini, reformların yavaşladığını ve yargıya yapılan saldırının, Türkiyenin işini zorlaştırdığını söyledi. Bir gün önce TÜSİADın eleştirilerine cevap veren Abdullah Gül AB ile işlerin istenildiğinden de iyi gittiğini ve hükümetin bütün enerjisini ABye ayırdığını söylemişti. Fakat, görünen o ki, AB Komisyonu Eşbaşkanı, işlerin iyi gitmediğini söyleyerek bir gün sonra, adeta Abdullah Gülü tekzip etme gereğini duymuştur. İran operasyonu ve AKP ABD İrana operasyon kararını yakınlaştırıyor. Türkiye ne yapacak? ABDnin kendisine biçtiği rolü mü oynayacak yoksa İranın yanında mı yer alacak? Bize göre, kendisine biçilen rolü oynayacak. Aslında oynamaya başladı bile... Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi daimi üyesi ülkeler ile Almanyanın Dışişleri Bakanlarının yaptıkları ortak çalışma sonucunda, çıkan karar, ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice tarafından İran Dışişleri Bakanına bildirilmesi için Abdullah Güle havale edilmiş, o da görevini yaparak kararı İran Dışişleri Bakanına iletmiştir. Elbette, sadece bu olaya bakarak karar vermiyoruz. Öncesinde de neler olduğunu sizler de biliyorsunuz. Fakat, bu bizim öngörümüz. AKP iktidarı halen bu sorun ile boğuşuyor ve önünde en büyük sorunlardan biri olarak duruyor. PKKya müdahalenin önündeki engel ABD değil AKPdir PKK üzerine ABD ile ortak bir harekat yapılması sorunu da ortada, muallakta duruyor. Kandil Dağı da her gün can almaya devam ediyor. Akan ve bir sürü ödüne rağmen durdurulamayan bu kanın, iktidarı sarstığı da bir gerçek. Sebep olarak, operasyon yapmayan ve yaptırtmayan ABD gösteriliyor, ama, bana göre sorunun temeli AKPnin iç dengeleridir. Çünkü, AKP içinde bu operasyonun yapılmasının zaruri olduğunu düşünenler olduğu gibi, bunun asla yapılmamasını isteyen hatırı sayılır milletvekili olduğu da bir gerçek. Bu durumda, bu operasyonu AKP yapamaz demek, herhalde en doğrusu olur. Danıştay tertibi öncesinde, millet,Türk Ordusunun Kuzey Irak operasyonunu tartışıyordu. Danıştay baskını ile, tartışmalar bıçak gibi kesildi. Komplonun boşa çıkarıldığının en büyük göstergesi, Türk milletinin en acil sorun olan Kürt bölücülüğü sorununa geri dönmesidir. Artık, PKK konuşulmalı, sönen ocaklar konuşulmalı, bölünen ülke konuşulmalı, istila edilen bölgeler konuşulmalı ve Kürt bölücülüğüne karşı mücadele konuşulmalıdır. Bu konuşma içinde AKPnin yerinin olmadığı açıktır. PKKnın Türkiyedeki destekçisi, ABDnin Türkiyedeki destekçisidir. Çünkü, PKK; ABDnin ileri karakoludur. Kim ABD ile birlikte ise, o PKKnın destekçisidir. İktidar yıkılma noktasına geldi Bütün bu gelişmeler ve ülkede tırmandırılan gerilim ortamı, AKPyi köşeye sıkıştırmıştır. AKP hükümetinin artık suyu ısınmıştır. Dış destekler, neredeyse sıfırlanmış durumdadır. Cumhuriyeti ve tam bağımsızlığı savunan başta Cumhurbaşkanı, Ordu, Yargı kurumları ve ulusal güçlerin karşısında, yurdun her yerinde yuhalanan bir AKP vardır. Siyasi arenalarda, muhalefet etmek yerine iktidarı yıkma söylemleri artmıştır. Bu durumda AKP, artık bu ülkeyi daha fazla yönetme şansına sahip değildir. AKP iktidarı yıkılma noktasına gelmiştir. Toplumun bütün dinamik güçleri ile kavgalı olan, Orduya, Yargıya ve ulusalcı güçlere komplolar hazırlamaya çalışan, PKK terörünü yok etmeye gücü yetmeyen, Danıştaydaki cenaze töreninde Başbakanı ve bakanları yuhalanan bir iktidarın yaşaması mümkün değildir. Seçim sandığı mutlaka milletin önüne getirilmelidir. Bunun sağlanması için miting, grev gibi demokratik haklar kullanılmalı; millet, meydanları doldurmalıdır. ABDnin turuncu darbelerinin ilki ile iktidar yapılan AKP kırmızı beyaz bayraklarla doldurulan meydanların gücü ile iktidardan indirilmelidir. Gökçe Fıratın deyimiyle Yıkılana kadar sallamak, meydanları doldurmak gerekir. Sivil güçler, iktidarı ancak halkın inanç ve desteği ile yıkacaklardır. Halkın gücü karşısında hiçbir gücün duramayacağını, artık AKP iktidarı da anlamak zorundadır. Önünde iki seçenek vardır. Ya erken seçime gidecektir, ya da iktidarı zorlayacaktır. İktidarı zorlamanın nelere gebe olduğunu herhalde düşüneceklerdir. Burası ABD ya da herhangi bir Avrupa ülkesi değildir. Burası Türkiyedir ve Türkiyenin dünyanın hiçbir ülkesine benzemeyen şartları ve moral güçleri vardır. Kendisinden önce iktidarı zorlayanların nelerle karşılaştıklarını, herhalde AKP kurmayları da bilmektedirler. Bu iktidar Türkiyeye, Türkiye Cumhuriyetine, Türk devletine ve Türk milletine zarar vermektedir ve bu yüzden gitmelidir. Gitmiyorsa yıkılmalıdır!
http://www.turksolu.org/109/adiguzel109.htm |
|
Kürt-İslam Mahkemeleri Türksolu Dergisi
Gökçe Fırat Şemdinli tertibi nasıl gerçekleşti Kürt-İslamcı AKP iktidarının devlet kadrolarını Kürt-İslamcılaştırma çabasının çok yakın gelecekte Türkiyeye nasıl bir hukuk düzeni getireceği Şemdinli mahkemesinin kararı ile birlikte daha net görüldü Bilindiği gibi Şemdinlide PKK üyesi olmaktan 15 yıl hapis cezasına mahkum edilen Seferi Yılmaza ait bir kitabevine bomba atılmış, kitabevi sahibi eski PKKlı Seferi Yılmaz bomba atılan kitapçıdan dışarı çıkmış, kapının önünde bekleyen bir sivil arabayı görmüş, arabaya doğru ilerleyerek o sırada o caddede bulunan birkaç yüz kişilik PKKlı grupla birlikte arabaya, arabadaki astsubay Ali Kaya ve iki istihbaratçıya saldırmış, arabasını yakmış, o sırada yine orada bulunan Danimarkadan yayın yapan PKK televizyonu Roj TV Şemdinliden naklen yayına başlamıştı. Bu olay neresinden bakarsanız bakın bir komploydu. Ancak komployu yapanlar sanki bizlerle alay edercesine yapıyordu bu işi. Olayın hemen ertesi günü gazeteler Susurluk manşetleri atmaya, derin devlet yorumları yapmaya başlamış ve PKK mahkumu Seferi Yılmazla röportaj kuyruğuna giren basın onu bir demokrasi kahramanı ilan etmeye başlamıştı. Şemdinli olayı olur olmaz TÜRKSOLU Türkiyedeki tüm basının tersi bir tavır aldı, bunun Orduya yönelik önemli bir komplo olduğunu yazdı. Komplonun düzenleyicileri olaraksa AKP ve PKKyı adres gösterdik. O zamanlar ortada Şemdinli iddianamesi henüz yoktu, Ferhat Sarıkaya yoktu, Orgeneral Büyükanıtın adı henüz geçmemişti. CHP ve Cumhuriyet gazetesi dahil her çevre olayı Türk Ordusuna yıkarken bir tek TÜRKSOLU olayın bir komplo, bir provokasyon olduğunu yazıyordu. Şemdinli bize göre AKP iktidarının önemli bir hamlesiydi. Gerçekten de bir süre sonra Ferhat Sarıkayanın iddianamesi geldi, Orgeneral Büyükanıt çete lideri olmakla suçlandı. O anda Susurluk, derin devlet gibi bir oltaya atlayan kimi insanlar uyanıverdiler. Şemdinlideki araçta demek ki astsubay değil, Orgeneral Büyükanıt linç edilmek istenmişti! Saflar birden yer değiştirirken, Orgeneral Büyükanıtı suçlayan Emniyet İstihbarat Daire Başkanı ve savcı görevden alındı. Kamuoyu olayın Orduya yönelik bir tertip olduğuna büyük ölçüde kanaat getirmişti. İddianame nasıl hazırlandı... Fakat bu sırada Şemdinli davası da başlamıştı. Aslında iddianamenin hazırlanması, bu arada Mecliste kurulan Araştırma Komisyonu Türkiyede bir şeylerin nasıl da değiştiğini gösteriyordu. Ki bizce bu değişikliğin üzerinde durmak yarına hazır olmak için son derece önemlidir. Şemdinli olayı yargıya yansıdığı andan itibaren Mecliste bir araştırma komisyonunun kurulmasına kimse tepki göstermedi. Oysa yargıya intikal etmiş bir soruşturmaya Meclisin dahi karışma yetkisi yoktur. Kuvvetler ayrılığı prensibi gereği, yasama organı olan TBMM yargıya müdahale edemez. Oysa Komisyon çalışması doğrudan yargıyı yönlendirecek, baskı altına alacak bir çalışmaydı. Komisyon üyeleri ne hikmetse hep Güneydoğulu milletvekillerinden oluşuyordu ve tanık olarak da hep PKKlılar dinleniyordu. PKK mahkumu Seferi Yılmaz gibi bir bölücü itibar sahibi olmuş, Meclis Araştırma Komisyonuna akıl veriyordu. Fakat yasama organının yargıya müdahalesinin bununla sınırlı olmadığı da görüldü. Savcı Ferhat Sarıkaya Meclis Araştırma Komisyonu ile temas halindeydi. Araştırma Komisyonu Başkanı, komisyondan bile gizlice savcı Ferhat Sarıkayaya ifadeleri gönderiyordu. Daha da ötesi, savcı Sarıkaya idianamesini bitirdikten sonra bu iddianameyi e-maille aynı komisyon üyesine gönderiyordu. Oysa iddianameyi hazırlayan savcı bunu sadece mahkemeye sunabilirdi. Buraya kadar olan düzenek iyi işliyordu. Şemdinlide yuvalanan PKK hücresi, TBMM Komisyonu, Adalet Bakanı, İçişleri Bakanı, Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı, Van Adliyesi arasında inanılmaz bir eşgüdüm vardı. Artık ortada bir iddianame değil, senaryo vardı. Bu senaryonun baş destekçisi ise Fethullahçı medyaydı. Fakat senaryo bir noktada kesintiye uğradı. Ferhat Sarıkaya meslekten atılınca Şemdinli davasının iddianame sahibi ortadan kalkmış oldu. Onun görevden atılması ile birlikte normal bir hukuki işleyiş başlayabilirdi ama olmadı. Yeni savcı iddianameyi aynen sahiplendi. Oysa iddianameye siyaset karıştırıldığı ortadaydı. Normalde yeni savcının tüm iddianameyi baştan, siyasal önyargıdan uzak bir şekilde hazırlaması gerekirdi. Fakat bu yapılmadı. Dava aynı iddianame ile başladı.
Bu nasıl mahkeme Üstelik iddianame kısmından sonra dava kısmı tam anlamıyla bir hukuk katliamı oldu. Mahkeme önünde herkes eşittir. Devlet görevlisi de, sıradan vatandaş da birdir. Ancak mahkemeler, hakimler, kanaat belirlerken tarafların geçmişlerini göz önünde bulundururlar. Örneğin bu davada bir tarafta PKK üyesi olmaktan 15 yıla mahkum bir Seferi Yılmazla, diğer tarafta devlete hizmet etmiş, pek çok takdirnamesi olan bir astsubay arasında kanaate hükmedecek hakim, kendi siyasal tercihlerine göre hareket edemez. Ama bu davada böyle olmamıştır. Sanıklar aleyhine delil olmadığı için hakimler kanaatle karar vermişlerdir. Peki o kanaat nedir? Devlet görevlilerinin suçlu olduğu! Hakimler kanaat belirlerken Fethullahçı medyanın derin devletle mücadele eden yazarları gibi hissetmiş ve o şekilde karar vermişlerdir. Fakat sadece karar aşamasında değil önceki saflhalarda da büyük hukuksuzluklar yaşanmıştır. Örneğin devlet görevlileri, Jandarma Komutanlığının raporları, mahkeme heyeti tarafından dikkate alınmamıştır. Oysa mahkeme heyetinin bu tür devlet rapor ve elemanlarına öncelikle dikkat etmesi gerekirdi. Fakat bu davada bir Türk mahkemesi, PKKlıları ve yandaşlarını dinlemiş, dikkate almış, onların beyanlarına göre kanaat oluşturmuş ama Türk Ordusu mensuplarını dinleme zahmetine bile katlanmamıştır. Sanık avukatları olayın büyük bir provokasyon olduğunu, daha derinlemesine bir soruşturma gerektiğini belirtmiş, yeni tanıklar bulmuş, soruşturmanın genişletilmesini talep etmişlerdir. Normalde mahkeme heyetinin sanık avukatlarının bu taleplerini dikkate alması gerekir. Neden gerekir? Çünkü sanıklar zaten tutukludur, yeni tanık dinlenmesi ya da soruşturmanın genişletilmesi sanıklara bir yarar sağlamayacağı gibi bu davanın uzamasından zarar görecek bir kişi de yoktur. Bu noktada mahkeme heyetinin sanık avukatlarının talebini reddetmesinin imkânı yoktur. Reddederek hukuk dışı hareket etmişlerdir. Fakat mahkeme heyeti açısından daha söylenecek çok şey var. Aynı mahkeme heyetinin Van Üniversitesi Rektörünü de aynı şekilde iki ay tutukladığını biliyoruz. Ama rektör şu an görevinin başındadır! Demek ki mahkeme heyeti güçlü hukuki delillerle değil kanaatle hareket etmeyi alışkanlık haline getirmiştir. PKKdan al haberi Bu davada ise mahkeme heyetinin ne yapacağını PKKnın yayın organı zaten bilmektedir! 13 Haziran tarihli Özgür Gündem gazetesinde aynen şunlar yazılmıştı: Kararın bugünkü duruşmada ya da yetişmemesi halinde en fazla birkaç gün içinde çıkması bekleniyor. Bu arada mahkeme başkanının da tayininin çıktığı ve 19 Haziranda ayrılmadan önce Şemdinli davasını karara bağlayacağı kaydediliyor. Şimdi ne var bu haberde diyebilirsiniz. Haberin tarihi 13 Haziran. O gün Şemdinli duruşması var. Henüz duruşma yapılmamış. Yani o günkü duruşmada ne olacağı bilinmiyor. Belki mahkeme o gün karar verebilirdi. Ama Özgür Gündem mahkemenin o gün karar vermeyeceğini biliyor. Daha da garibi, mahkemenin bir sonraki duruşmasının 19unda yapılacağını da biliyor! Yani Özgür Gündem bir tek 19undaki duruşmada sanıklara 39.5 yıl hapis verileceğini yazmamış! Peki 13ündeki mahkeme neden son savunma için sadece altı gün sonrasına karar kılar? Normalde bu tür davalarda en az bir ay, hatta Erbakanın davalarında 3 aylık bir süre tanındığını biliyoruz. Yani son savunma önemlidir, mahkemeler de son savunma için 6 gün süre vermezler. Burada da hukukun doğruyu bulmak için değil infazı bir an önce gerçekleştirmek için işletildiğini akla getiriyor. Ama daha önemli bir ayrıntı da var. Mahkemeden bir gün önce Ali Kaya GATAya sevkediliyor. Bu durumda son duruşmaya katılamıyor. Ceza davalarında ise sanığa son söz hakkı verilir ve bundan önce karar verilmez. Bu durumda mahkeme heyetinin 19unda karar vermesi beklenemez. Nitekim PKKlı avukatlar astsubayın kararı geciktirmek için GATAya kaldırıldığını yazıyor. Ama mahkeme heyeti de PKKlı avukatlarla aynı kanaatte ki son sözü bile sormadan 39.5 yıl hapis veriyor! Dikkat edelim sıradan bir cezadan değil 39.5 yıl hapisten bahsediyoruz. Kürt-İslamcının adaleti Hukuki ayrıntılardaki tutarsızlıklar, hukuksuzluklar ve çok açık bir şekilde tertipler çoğaltılabilir. Fakat burada asıl meselemiz bu değil. Şemdinli davası açılışından kapanışına kadar tam anlamıyla adaletin ne duruma geldiğini göstermektedir. Artık bu ülkede hiç kimsenin adil yargılanma güvencesi kalmamıştır. Adalet Bakanlığı içindeki kadrolaşma mahkeme seviyelerine ulaşmış, karar mercileri Kürt-İslamcıların denetimine geçmiştir! Mahkeme Yaşar Büyükanıtı yargılayamamıştır ama sadece şimdilik. Bu ülkenin bir rektörünü suçsuz yere, gereksiz yere iki ay hapse atabilecek kadar kendilerine güvenmektedir bu Kürt-İslamcı kadrolar. Ferhat Sarıkayanın görevden alınması onları biraz ürkütse de kanlarındaki Kürt-İslamcı devlet düşmanlığı geni ağır basmakta, yargılayıp cezalandıracak bir Türk aramaktadırlar! Ordu mensubu aramaktadırlar! Artık adliyenin niteliği değişmiştir. Türk adaletinin yerini Kürt-İslam mahkemeleri almıştır. Danıştaya yapılan saldırı burada anlam kazanmaktadır. Yine bir Kürt-İslancı olan Başbakan, Danıştayı açıkça tehdit ediyor ve engel olarak suçluyordu. Hemen ardından yine aynı bölge doğumlu bir Kürt-İslamcı tetikçi Danıştayı bastı! Şimdi Şemdinli davası Yargıtaya gidecek ve oradan geri dönecek. Bunu kararı veren mahkeme heyeti de gayet iyi biliyor. Ama bilmesine rağmen bu kararı veriyor. Çünkü devlete, yargıya ve Orduya mesaj veriyorlar! Demokrasi, insan hakları, hukuk diye diye iktidara gelenler, artık hukuku rafa kaldırmışlar, komplolar, baskınlar, infazlarla iş görmektedirler. Artık Türkiyede bir Kürt-İslamcı çete iktidarı vardır
http://www.turksolu.org/110/basyazi110.htm |
|
Yaşar Büyükanıt Görevde
http://www.ufukotesi.com/yazigoster.asp?yazi_no=20060922 |
||||||
|
Şemdinli oyunu Yeni Mesaj Muharrem Bayraktar Kara Kuvvetleri Komutanı Orgenaral Yaşar Büyükanıtı
yargıyı etkilemeye teşebbüs ve çetecilik gibi ağır
ifadelerle mahkemeye sevkeden Van Cumhuriyet Savcısı Ferhat
Sarıkaya, Türkiyenin gündemine bomba gibi düştü.
http://www.yenimesaj.com.tr/index.php?haberno=6005965&tarih=2006-03-11 |
|
AKP SORUNU VE TAYYİP BEYİN SONU! Yazar Mehmet DENİZ (Mili Cozum Dergisi) .
*** AKP, RTE ve Onun arkasındaki "Artık Bilinen" Güçler 1-Şemdinli'de TSK'yı karalamak ve halkla karşı karşıya getirmek istemişler, bu sebeple ordu mensuplarını orduyu sabotajcı, suikastçı.,. Zalim görüntüsü ile özleştirip terörü meşrulaştırmaya çalışmışlardır. 2-Danıştay 2. Daire'ye başörtüsü konusundaki kararından ötürü sindirme ve korkutma yöntemi kullanarak saldırı düzenlenmiştir. Böylece başörtüsü kararı cezalandırılmıştır. 3-RTE, AKP'nin ve AKP'li bir Anakent Belediye Başkanı'nın desteklediği emekli bir Albay Mit müsteşarı yapılmak istenmiş bu sebeple bir grup oluşturulmuş bizzat RTE'nin yerine oynanan Anakent Belediye Başkanının mali destekçisi izlenimini veren bir grup yakalanmış oluşum maalesef kasıtlı bir şekilde TSK'ya mal edilmeye çalışılarak AKP'nin iç hesaplaşması örtülmek istenmiştir. 4-Atabeyler Gerilla Grubu Baskını, işe AKP'nin yıpranmış inandırıcılığını yitirmiş ve artık siyasi ömrünün bittiğini anlaşılmış başbakanı ve onun kara kutusu Zapsu'yu M. Ali Erbil üzerinden kurtarmayı amaçlamıştır. Ayrıca Şemdinli ve Danıştay'da meydana gelen olaylarda tek devlet ve tek millet yapısını muhafaza kararlılığını, Laik ve Demokratik Cumhuriyeti İngiliz güdümlü hilafet devletine dönüştürmeme azmini ortaya koyan Türk Silahlı Kuvvetlerini sindirme ve yıpratma da asıl hedef olarak belirlenmiştir. Emniyet Genel Müdürlüğü, İktidar Partisinin Kolluk Gücü Haline mi Getiriliyor? Koltuk hırsına kendilerini adayan iktidarın hırsına yetişmek istercesine yenik düşen birkaç yetkilisinin talimatı ile hareket eden Emniyet Genel Müdürlüğü ve Türk Polis teşkilatına böyle giderse Türk Milletini değil "AKP'nin polisi" diyebiliriz. AKP'nin muhalifi isimlere karşı yürütülen araştırmalar. Emniyet istihbarat ve Polis Teşkilatını yıpratacak hale gelmiştir. Başbakan'ın İsparta İl Kongresi'nde EGM'nin AKP'nin muhallilerine karşı yürüttüğü araştırmaları kastederek "Zamanı geldiğinde biz de konuşacağız, şimdi sabrediyorsak bir sebebi var" şeklindeki tehdidi iktidarın ve Başbakan'ın EGM'yi adeta bireysel güvenlik örgütü gibi kullanma güdüsünü yansıtıyordu. Anka Kuşu Hareketi olarak öncelikli olarak Başbakan RTE, elinizdeki kartlarımız açmanızı sabırla bekliyoruz. İçinde çamaşırlarımız olan bir küçük çantamız hazır, umarız söyledikleriniz altında kalmazsınız. Türk polis teşkilatının şerefli mensupları sinesinde çıktığınız Türk Milletine olan yükümlülük ve sorumluluklarınızı birkaç makam sevdalısı için unutarak, EGM'ni AKP'nin Başbakan'ın danışmanlarını belediye başkanlarının, Milletvekillerini özel örgütüne dönüştürülmesine önce siz karşı çıkmalısınız. EGM'nin bazı birimlerini ve üst düzey yöneticilerinin TSK'ya AKP'nin muhaliflerine karşı faaliyet içinde olması kabul edilemez. Atasözlerimizi hatırlayınız. EGM, AKP'nin Talimatları ve Başbakanın İsteği Üzerine TSK'ya Savaş Açamaz! Şemdinlideki provakasyon ihanet Danıştay katliamı, son olarak Atabey Provakasyonu ile EGM ve TSK'nın gücünü ve itibarını AKP adına AKP'nin dış destekçileri adına sıfırlama kullanılmaya çalışılıyor. EGM TSK'nın düşmanı, TSK'da EGM'nin düşmanı haline sokulamaz! TSK'nın artık dış güdümlü bir iktidar olduğu belgelenen AKP iktidarının karşısında yıpratılmasına alet olmak İngiliz, ABD, Fransız ve İsrail gibi devletler adına Türk Vatanı'na saldırmakla eş anlamlıdır. TSK'ya açılan savaş Türkiye'ye ve Türk Milletine açılmış bir savaştır. Küresel oyunun karşısında durabilecek milletinin sinesinden çıkmış Türk Ordusunu oyunun parçası haline getirmek isteyen koltuk sevdalılarının hırsına, Türk Polis Teşkilatı alet edilemez. EGM'nin dış milliyetçi tarikatçılığı ve bölgesel milliyetçiliği tetikleyen, geliştiren, besleyen bir mihrak haline gelen AKP ile ilgili elinde biriken dosyaları yargıya teslim etme zaman gelmiştir. Başbakan R.T. Erdoğan Yunan Gizli Servisi'nin Elemanı Gibi Davranamaz!.. AKP iktidarının ve arkasındaki dış güçlerin içeride TSK'yi yıpratma ve sindirme, provoke etme gözden düşürme etkinliklerine denk düşen bir dış gelişmede Türkiye ile Yunanistan arasında yaşanan ve bir süredir devam eden gerginliktir. Türkiye-Yunanistan gerginliği de TSK'yı dışarıdan yıpratma ve saldırgan gösterme, içeride ise gözden düşürmeyi amaçlamaktadır. TSK'ya karşı hem içeride hem de Yunanistan aracılığı ile dışarıda yürütülen faaliyetlerin odak noktasında AKP iktidarı, yaşananlara, seyirci kalan her fırsatta Türk Ordusu'nu hedef gösteren, Başbakan, Dış işleri Bakanı, İç İşleri Bakanı ve maalesef Meclis Başkanı Arınç bulunmaktadır. Görüldüğü üzere soru ve sorun çok. Burada en kötü ihtimallerden birisi EGM'nin başka ülkenin gizli servis elemanı ya da gizli servisince kullanılma ihtimali olduğu iddia edilen siyasi seçkinlerin bireysel örgütü haline gelerek Türk Devleti'nin kontrolünden çıkması durumudur. Adı konulmamış bir asimetrik savaş yaşıyoruz. Bu savaşta bizi yönetenlerin bir kısmının düşmanın adamı olma ya da onlar tarafından kullanılma iddiası var. Tüm yaşananları akıl süzgecinden geçirdiğinizde duygularının ve hırsının kölesi olmayanlar "bu ihtimalde yüksekliği" görüyor. Hepimiz, hepimizin varlığını hedef alan son gelişmeler ve gerginlikler için Başbakan'dan açıklama bekliyoruz!. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin Başbakanlık koltuğuna oturarak ulaşılabilecek en şerefli makama gelmiş Başbakan'a Türk Devleti'nin ve Türk Milleti'nin her şeye vakıf olduğunu, elindekilerin onlarca kere sağlamasını yaptığını hatırlatarak son kez soruyoruz.
Türk Milleti'ni gerilime taşıyan demeçlerinizi sonuçlarının Türkiye'den ziyade başka devletlerin işine yaraması nedeniyle soruyoruz. Bir başka ülkenin gizli servisi veya çalışanları ile İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminden itibaren birlikte misiniz? Türk Ordusu'nu yıpratma çalışmalarına çanak tutan bazı EGM mensuplarının yetkilerini aşmalarına ses çıkarmayarak "Türk Polis Teşkilatını AKP'nin bir kolu haline getirmekle ısrarlı mısınız?" Size bağlı çalışan bir özel örgüt var mıdır? Soruyoruz ve uyarıyoruz.! Son gelişmeden gerginliklerin ve hükümet icraatlarının bilgi altyapısı oluştuğunda, başta Başbakan Erdoğan olmak üzere; bazı bakanlar, bazı milletvekilleri ve bazı üst düzey bürokratlar, yabancı bir ülkenin gizli servisine çalıştıkları iddiasıyla ya da cürmü meşhut ile gözaltına alınıp tutuklanabilir. Bizden hatırlatması"
http://www.millicozum.com/content/view/696/32/ |
|
.Şemdinli: Devlete karşı savaşın adı! Türksolu Dergisi
Kuzey Fırat
http://www.turksolu.org/96/firat96.htm |
|
Emniyetteki örgütün adı: F (Fethullah) tipi Yöneten: Ramazan Akyürek Adil Serdar Saçan
Danıştaya yapılan saldırı
sonrası yaşanan kamuoyunu yönlendirme faaliyetini
emniyet içindeki Fethullahçı yapılanma örgütledi. Bu örgütlenmenin
başında Emniyet İstihbarat Daire Başkanı
Ramazan Akyürek bulunuyor.
Telefon görüşmemizde Danıştay
saldırısı sonrası yaşanan gelişmeleri
Emniyet içindeki Fethullahçı yuvalanmanın organize ettiğini
söylediniz. Bu örgütlenmeyi ve bu olay içindeki rolünü anlatır
mısınız? Polis Kolejine 1978 yılında
girdim. Birden Işık Evlerini buldum karşımda. Bu
yıllar Polis Kolejinin bu örgüt tarafından ele geçirilme
dönemidir. Polis Akademisinden o dönem mezun ilk komiser yardımcıları
-seçilmiş bir grup Polis Kolejine gelmişti. Şimdi
kolejdeki örgütlenmeyi yapan bu kişilerin hepsi şu anda
emniyet müdürü. Bunlardan birisi de şu anki İstihbarat
Daire Başkanı Ramazan Akyürek.
Emniyet Genel Müdürü, Danıştaya
saldırı olayının arkasında, adı belli
olmayan bir örgütün varlığından bahsediyor? Ben F Tipi örgütten bahsediyorum. İstihbarat
Dairesi, Terör Dairesi, Kaçakçılık Dairesi ve Eğitim
Dairesinde örgütlenmiş durumdalar ve illerin istihbarat teşkilatları
bunların elinde. Teknik dinleme yapan polis birimleri tamamen
bunların elinde. Dinlemeyi polis mi yapıyor, yoksa polis üniforması
giymiş F tipi adam mı yapıyor? Bunu merak eden savcı
varsa ben onları isim isim veririm.
Daha enteresan bir şey. Rektör Aşkının avukatı (TBB eski başkanı Teoman Evren-Aydınlıkın notu) Ankarada, şimdiki Barolar Birliği Başkanı Özdemir Özokla birlikte aynı büroyu kullanıyor. Bu büroya giriliyor, talan ediliyor. Bu da yüksek teknik kullanabilecek kişiler tarafından yapılabilecek bir arama. Ondan sonra da Şemdinli olayı meydana geliyor. Burada da askere kurşun sıkılıyor. Herkes bu savcı yetkisini aştı falan filan dedi. Peki bu savcı kim? Son olayda Muzaffer Tekinin dedesine kadar araştırıyorsun. Bu savcıyı araştırdılar mı? Bu savcı ışık evlerine hiç gitmiş mi acaba? Şemdinlide bir güç gösterisi var. TSKnın en üst düzeydeki paşası çetecilikle suçlanıyor. Bu güce kim sahip Türkiyede.
SAÇAN: Somut olay şu. Cumhuriyet Gazetesi
üç defa bombalandı. Birinci bombalamada, tamam, polis olarak bu
eylemi yersiniz. İkinciyi yemezsin, gazetenin önünde tedbirini alırsın.
Bu olay örneğin Zaman Gazetesine olsaydı, ikinci eylem yapılabilir
miydi? İddia ediyorum yapılamazdı. Neden oraya bir izleme
aracı atmıyorsunuz. Üçüncüyü de attılar. Ekipler
orada duruyor, adamlar yürüyüp gitti. Aynı adamlar Danıştayda
Cumhuriyetin hâkimini katletti. Ondan sonra polis çıkıp
biz başarılıyız diyor. Aynı yerde üç
olay oluyorsa bir kere bu görevlilerin yakasından tutacaksın.
Hiç soruşturma açıldı mı bunlar hakkında?
Aksine ödüller veriliyor. İstanbul Cumhuriyet Başsavcısının
bu konuda soruşturma açması lazım. En azından görevi
ihmal var burada. Ondan sonra Ankara adamı yakalayınca
İstanbul polisi, Ben bu adamları vermem, bu adamlar
Cumhuriyet Gazetesine bomba attı diyor. Ankaradaki eylem
olmasaydı sen yakalayamıyordun ki bunu. Bence o adam oraya
yakalanmak için gitti zaten. Bu ya görevi ihmaldir, ya da acemilik
sebebiyle ölüme sebebiyettir. Bir komplo varsa komplo buradan başlıyor. AYDINLIK: Komplo, Fethullahçı
yuvalanmadan sağlanan imkânlarla mı yapılıyor? SAÇAN: Tabii tabii. İstihbarat dairesi,
kaçakçılık dairesi. Dikkat edin hepsi tekniğe dayalı.
Telefon görüşmeleri... Eraslan Özkaya telefonla görüşmüş,
bir avukatın bürosunda Nuh Mete Yükselle ilgili kaset çekiliyor.
Planlı...
SAÇAN: Basın ne veriliyorsa onu yazıyor.
O merkez aynı zamanda bu işin psikolojik harekâtını
da yapıyor. Onlar ne verirse basın da onu yazıyor. AYDINLIK: Tüm bunları kim planlıyor? SAÇAN: Şemdinli olayıyla bu iki olaya baktığınızda bu olaydan zarar görenlerden biri kabul etsek de etmesek de hükümet. İkincisi, ulusalcı olan bir yargıç öldü, ulusalcı olan bir grup zarar gördü. Bir de askere bağladılar işi. Bu iki gücü İstediğim an kafa kafaya tokuştururum diyen üçüncü bir güç çıkıyor ortaya. Bu üçüncü gücü destekleyen yer neresi? Biraz evvel bahsettiğim devlete sızmış olan, biz X imamına bağlıyız diyen grup. Bunlar taşeron. Planlayan kim peki? İran meselesinde hem hükümet hem ordu bir merkezin verdiği işi yapmadılar veya geciktiriyorlar. Devletin belirli kademeleri ele geçirilmiş. Bu örgütün başı, bir başka ülkenin istihbarat servisi ne derse onu yapıyor. O ülke, o örgüt vasıtasıyla bizim ülkemize operasyon yapıyor. Burada hem hükümete operasyon yapılıyor, hem de bize yani ulusalcı güçlere
http://www.ip.org.tr/lib/pages/detay.asp?goster=haberdetay&idhaber=149 |
|
.Aslolan, haritadan silme kararlılığını gösterebilmektir!
Kuzey Fırat
http://www.turksolu.org/95/firat95.htm |
|
Büyükanıt Paşaya Miloseviç sonu hazırlanıyor
Ali Özsoy
Esas hedef ABnin son dayatması Uluslararası Ceza Mahkemesi Yasasının yıl sonuna kadar Meclisten geçirilmesi ve Van Savcısı gibilerinin AB kanatları altında istedikleri TSK subayına saldırabilmesi. ABnin dayattığı bu yeni uyum yasasına göre savaş suçuyla itham edilen herhangi bir komutan, hangi rütbede olursa olsun, kolluk güçleri tarafından hiçbir ulusal merciden ve yargı organından izin almadan tutuklanıp, yurt dışına çıkarılıp yargılanıp cezalandırılabilecek. Laheydeki veya Romadaki bir mahkemenin herhangi bir terör örgütü üyesinin başvurusu sonucu alacağı kararla teröre karşı savaşan bir Türk subayı yargılanabilir. Bu yargılama ve tutuklama kararına Türkiye hükümeti uymak zorunda olacak ve uluslararası yükümlülükleri çerçevesinde Türk subayını yakalayıp ABye teslim edecek.
O zaman sadece Büyükanıt Paşa değil, Türkiyenin bütünlüğü için savaşan tüm subay ve askerler savaş suçlusu damgasıyla yargılanabilir. Esas hedef bu. Şemdinli iddianamesini kim hazırlattı sorusunu soranlar, Uluslararası Ceza Mahkemesi Yasasını kim yasalaştırmak istiyor sorusuna yanıt versinler doğru sonuca ulaşırlar. Yargılanmak istenen, Türk Ordusu ve terörle mücadele Şemdinlinin Türk Ordusuna karşı ABD, PKK ve ABDnin Türkiyedeki derin işbirlikçilerinin bir komplosu ve saldırısı olduğunu TÜRKSOLU ilk günden yazmıştı. Bugün Türk Ordusuna saldırının esas amacı bütün boyutlarıyla ortaya çıkmaktadır. Savcının iddianamesinde Büyükanıt ismi öne çıktı. Büyükanıtın dosyasını Askeri Savcılığa gönderen Van Savcısı, Büyükanıtı ve Onunla birlikte bölgede terörle mücadele eden üst düzey yedi komutanı çete kurmak, çıkar amacıyla görevi kötüye kullanmak, yargıyı etkilemeye çalışmak hatta devlet terörü uygulamak gibi suçlarla itham etti ve suç duyurusunda bulundu. Org. Büyükanıtın hâlen Kara Kuvvetleri Komutanı olması, esas yargılanmak istenenin onun şahsında Türk Silahlı Kuvvetleri ve teröre karşı verilen mücadele olduğunu açıkça göstermektedir.
Türk Ordusunun Ortadoğudaki gücünü ve manevra kabiliyetini ortadan kaldırmak isteyen ABD, terörist başı Apoyu Türkiyenin ele geçirmesine izin verdi. Ardından ABD ve AB dayatmasıyla salt Apo için idam kararı kaldırıldı. AB süreci adı altında Kürtçü bölücülüğün yasallaşma süreciyle birlikte Aponun yargılanması ve cezalandırılması AİHM tarafından adaletsiz ilan edildi. TÜRKSOLUnun 2002 yazında öngördüğü süreç, yani Aponun salınıp Meclise taşınması süreci, bir koldan ilerlemektedir. Ancak esas önemli süreç, Türk Ordusunun kuşatılıp tasfiye edilmesi sürecidir. Kürtçü bölücülüğün yerelde ve merkezde iktidara taşınması süreciyle paralel ilerleyen Türk Ordusunu tasfiye sürecinin adına, AB ve sivilleşme süreci dendi. MGKnın sivilleşmesi ve tasfiyesi, Kıbrıs, Ege, Kuzey Irakta kırmızı çizgilerin terk edilmesi, ulusalcı olarak bilinen paşaların tasfiyesi sürecin bir sonraki adımıydı.
Van Savcısının iddianamesinin temel tezi de budur. Bu iddianameye göre bürokrasi ve ordu içinde bir grup, terör tehdidini gerçekte olduğundan daha fazla abartılarak devletin şiddetli önlemlere başvurmasının yolunun açılması, bölgedeki idari sisteme olağanüstü yönetim araçlarının hâkim olmasının sağlanması, birinci ve ikinci halde bölgedeki güvenlik kaosunun siyasi otorite üzerinde baskı unsuru olarak kullanılmasının yolunun açılması, son olarak ise bütün bu sayılanların üzerinde Türkiyenin temel politik yönelimlerinin (modernlik projesi, AB süreci) akamete uğratılması ve merkezdeki siyasi/bürokratik yönetim elitinin güç ve yerlerini muhafaza etmesi için şiddet eylemleri örgütlemiş ve çete kurmuştur. Savcı zaten Ladjendikin Türk Silahlı Kuvvetlerine saldıran ifadelerini doğrudan iddianamesine almakta ve esin kaynağını saklamamaktadır. Bürokrasinin bizzat kendisi devletin bekasını tehdit eder noktaya gelebilir diyerek savcı, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin tüm bürokrasisini bir suç çetesine indirgemektedir.
PKK devlet, Türkiye Cumhuriyeti örgüt konumuna indirgeniyor Bu iddianame ile Van Savcısı Türk devletinin varlık nedenini sorgulamaktadır. Bölgedeki terör ortamından doğrudan devlet güçlerini sorumlu tutmaktadır. Öyle ki, Şemdinlide son 6 ayda onlarca güvenlik gücünün şehit edilmesine ve yaralanmasına neden olan 17 bombalama olayından dolayı açıkça Bölge Jandarma Komutanını sorumlu tutmaktadır. Jandarma Komutanı Erhan Kubat göreve gelmeden önce bombalama olayları yoktu iddiasını ortaya atan savcı, 17 bombalamanın yalnızca 2sini PKKnın üstlendiğini, zaten PKKnın kendi kitlesine zarar vermek istemeyeceğini, en fazla 2 eylemi daha PKKnın yapmış olabileceğini geri kalanın 14 eylemin ise kesinlikle PKK eylemi olamayacağını iddia etmektedir. Atatürk, Cumhuriyet savcılarının, isimlerinden anlaşılabileceği gibi Cumhuriyetten yana taraf olduğunu belirtir. Ancak Van Savcısı PKKnın açıklamalarını objektif kabul etmekte, PKKnın halka zarar vermek istemeyeceğini iddia etmekte ve terör eylemleri için Jandarma Komutanını sorumlu tutabilmektedir. Yine Savcı, Türkiye Cumhuriyetinin yeni Terörle Mücadele Yasası çerçevesinde devletin kendi kendini terörist ilan edebileceğini iddia etmekte ve şu yargıyı öne sürmektedir: Yukarıda yapılan tanımlardan ve tecrübelerden hareketle devlet dışı organizasyonların devleti hedef alarak terör eylemi gerçekleştirebilecekleri gibi devlet içerisindeki bir takım organizasyonların da terör eylemi gerçekleştirebileceği kabul edilmektedir. Ancak bu noktada şu soru kritik önem kazanmaktadır: Devlet içerisindeki odaklar neden terör eylemi gerçekleştirmektedirler? Sorunun cevabını yine Savcı vermektedir: Cumhuriyetin ilanında da kabul edilerek devam ettirilen modernlik projesi Kürt milliyetçiliğinin ve siyasal İslâmın devletin temel yaklaşımlarına hâkim olmasını temel tehdit unsurları olarak belirlemiştir. Savcıya göre merkezdeki bürokratik elit çevreden gelen Kürt milliyetçisi ve siyasal İslâm etkisine karşı durmak için çeteleşmektedir. Bu noktada sanık sandalyesine oturtulmak istenenin sadece Büyükanıt ve TSK değil, Türkiye Cumhuriyeti ve Cumhuriyetin temel ilkeleri olduğu açıktır. Tıpkı Batılı emperyalistlerin ve bölücü beslemelerinin iddia ettiği gibi devlet gayri meşru temellerde kurulmuştur, bu yüzden kendini savunmak için sürekli suç işlemekte ve savaş suçluları üretmektedir. Türkiye Cumhuriyeti artık bir örgüt konumuna indirilmekte, PKK ve her türden devlet düşmanı güç ise iktidar ve devlet olma konumuna yükseltilmektedir. Bu yol Laheye çıkar Teröre karşı mücadele eden devlet görevlilerini suçlu ilan etmenin varacağı son nokta Türk komutanlarının ve askerlerinin savaş suçlusu olarak yargılanmasıdır. Zaten AB yetkilileri iddianameyi memnuniyetle karşılamış ve bir dönüm noktası olabilir demiştir. PKKnın yayın organı, Van Savcısını göklere çıkarmaktadır. Yine PKK terör örgütünü K. Iraktan yönlendiren Karayılan: Büyükanıt savaş suçlusu ve çete lideri olarak yargılanmalıdır diyerek iddianameye taraf oldu. İddianame yıllardır PKKnın kirli savaş ilan ettiği terörle mücadeleye karşı propaganda olarak ortaya sürdüğü tüm uydurmaları gerçek ihbar ve delil olarak ele alıyor. Kulpta ortaya çıkan cesetlerden, Gaffar Okan suikastına kadar pek çok terör eylemini Türk Ordusuna ve Büyükanıta mal ediyor. PKKnın internet sitesini kaynak göstermekten çekinmiyor. Son günlerde PKK yanlılarının topladığı, 1 milyonu aştığı iddia edilen imzanın temel talebi de Türk Ordusunun teröre karşı fiili görev üstlenmiş tüm komutanlarının savaş suçlusu olarak yargılanması. Bu imzalar Brüksele ve Laheye gönderiliyor. Teröre karşı mücadele etmiş ve toplumda saygı gören paşalara yönelik, PKK taraftarları bu çerçevede provokatif saldırılarda bulunuyor. En son Hurşit Tolon Paşanın Ege Üniversitesindeki konferansını basmaya kalkan PKK yandaşları Savaş suçlularının yeri üniversite değil, mahkemedir pankartı açtılar. İşte AB sürecinin ve ABDye taviz çizgisinin geldiği nokta. Terörist başı Aponun serbest bırakılması tartışılırken, TSK komutanları savaş suçlusu, on binlerce şehit ve gazimiz ise çete üyesi ilan ediliyor. Esas hedef Uluslararası Ceza Mahkemesi Yasası İddianame üzerine pek çok teori üretildi. Olayda AKP parmağından ve TSK içinde 30 Ağustos öncesi çatlak yaratma çabalarından bahsedildi. Bunların hepsinde gerçeklik payı var. Ama esas hedef ABnin son dayatması Uluslararası Ceza Mahkemesi Yasasının yıl sonuna kadar Meclisten geçirilmesi ve Van Savcısı gibilerinin AB kanatları altında istedikleri TSK subayına saldırabilmesi. ABnin dayattığı bu yeni uyum yasasına göre savaş suçuyla itham edilen herhangi bir komutan, hangi rütbede olursa olsun, kolluk güçleri tarafından hiçbir ulusal merciden ve yargı organından izin almadan tutuklanıp, yurt dışına çıkarılıp yargılanıp cezalandırılabilecek. Laheydeki veya Romadaki bir mahkemenin herhangi bir terör örgütü üyesinin başvurusu sonucu alacağı kararla teröre karşı savaşan bir Türk subayı yargılanabilir. Bu yargılama ve tutuklama kararına Türkiye hükümeti uymak zorunda olacak ve uluslararası yükümlülükleri çerçevesinde Türk subayını yakalayıp ABye teslim edecek. ABDnin imzalamadığı bu sözleşmeyi, AKP iktidarı Türkiye adına imzalayıp, yasalaştırmaya hazırlanıyor. O zaman sadece Büyükanıt Paşa değil, Türkiyenin bütünlüğü için savaşan tüm subay ve askerler savaş suçlusu damgasıyla yargılanabilir. Esas hedef bu. Şemdinli iddianamesini kim hazırlattı sorusunu soranlar, Uluslararası Ceza Mahkemesi Yasasını kim yasalaştırmak istiyor sorusuna yanıt versinler doğru sonuca ulaşırlar. AKP iktidarı ABD ve ABnin Türkiyeye yönelik son ölümcül darbesine hizmet ediyor. Bu iddianamenin PKK, ABD ve AByle birlikte taraf olan diğer gücü de, Van Savcısının da belirttiği bürokrasiye rağmen ayakta durmaya çalışan siyasi otorite yani AKP iktidarıdır. Miloseviçleştirme operasyonu İşin en acı yanı TSKya operasyonun, TSK içine sızmış bazı güçleri de kullanma olasılığının belirmesidir. Şemdinliye o subayları gönderip, PKK tuzağına düşürenler kimdi? PKKnın propaganda malzemesi olarak kullanmaya çalıştığı sözde toplu mezarların yerlerini bildirip kazdırtanlar kimler? Ancak TSK görevlilerinin bilebileceği sırlar nasıl olup da bölücü odakların ve Türkiye düşmanlarının eline geçebiliyor? Eğer birileri kariyer ve komutanlık sevdasıyla ABD ve AB emperyalistlerini de arkalarına alıp, Türk Ordusunun karalanması ve bölücülüğün güçlenmesi pahasına bu tür eylemler içine giriyorlarsa büyük bir gaflet ve hıyanet içindedirler demektir. Çünkü bu süreç tüm Türk Devletinin ve Ordusunun tasfiye edilmesi sürecidir ki, bu işten kişisel çıkar ve gelecek umanlar en büyük zararı görecektir. Van Savcısı iddianamesinde, Jandarmanın yetkilerini artık Emniyete (İçişleri Bakanlığı ya da meşhur Abdülkadir Aksu diye okuyabilirsiniz) teslim etmesini talep ediyor. Cumhuriyetin kuruluşundan beri devam eden olağanüstü güvenlik önlemlerinin artık aşırı kaçtığını ve bırakılması gerektiğini öneriyor. Bu, Jandarmanın ve Türk Ordusunun terörle mücadele mevzisinden uzaklaştırılması demektir. Komutan yargılamaları da bu yüzden gündeme geliyor. Bir sonraki aşama, PKK yandaşı yerel yönetimlerin yerel iktidarı tamamen ele geçirmesi ve BMyi savaş suçlularına karşı müdahaleye çağırmasıdır. Bu noktadan sonra gelinecek nokta Büyükanıt Paşa dahil Güneydoğuda görev yapmış tüm komutanlarımızın Sırp kasabı denen ve binlerce Müslümanın ölümünden sorumlu tutulan Miloseviçin damgasını yemesidir. Büyükanıtla birlikte adı anılan başlıca paşalar Hurşit Tolon, Aytaç Yalman gibi Güneydoğuda yıllarca görev yapmış diğer üst düzey komutanlardır. Zaten TSKda kuvvet komutanı veya Genelkurmay Başkanı olan son yıllardaki tüm isimler terörle mücadelede yer almış komutanlardır. İşin ilginci bir tek şimdiki Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök Güneydoğuda değil, yıllarca görev yaptığı yurtdışındaki NATO karargahlarında sivrilmiştir. Ortaya atılan teorilerde AKP ile Hilmi Özkökün adının yan yana anılması bu yüzden daha etkili olabilmektedir. Batının kendi eli kanlı katillerini asla yargılamadığını biliyoruz. Yine Batılı emperyalistlerin başlattığı Yugoslavya iç savaşının sorumlularından gösterilen Miloseviç ise daha yargılanmadan öldürüldü. Türk komutanlarını Miloseviç gibi bir soykırımcı olarak göstermek isteyen Batının eline fırsat geçtiğinde, Türk Ordusuna ve Türkiyeye nasıl bir kinle saldıracağı tahmin edilebilir. Büyükanıt Paşanın 30 Ağustostan önce önü kesilmek isteniyor yorumu hafif kalmaktadır. Bu gerçeğin sadece küçük bir parçasıdır.
Esas olan, Türkiyenin parçalanması ve yok edilmesinde son adımların
atıldığıdır. Türk Ordusu son kale olduğu
için hedefte. Son kale de direnmez veya içeriden düşürülürse
yük tamamen milletin omuzlarına kalacaktır.
http://www.turksolu.org/103/ozsoy103.htm *** .Evin içindeki hırsız yoksa Sabri Uzun mu? Ali Özsoy Evin içindeki hırsızlara
bu sorularla ulaşın Savcı Sarıkayanın Kara Kuvvetleri Komutanı Büyükanıt şahsında Türk Ordusunu çete iddiasıyla hedefe oturtan iddianamesinden sonra TÜRKSOLU olarak gerçek şebekenin ve çetenin kaynağını ortaya koymuştuk. Şemdinli iddianamesindeki amaç, Türk Devletini örgüt, PKK terör örgütünü ise yargılayan merci konumuna getirmekti. Eğer savcı, Meclis Araştırma Komisyonu üyeleri, Diyarbakır AKP milletvekili Cavit Tosun, AKPli bürokratlar, bölgedeki PKK taşeronu belediye başkanları ve AKP iktidarının en tepesine kadar uzanan ağ açığa çıkarılıp yargılanmazsa devlete yapılan saldırı yanıtsız kalacaktır. Türk Devleti ya teröristleri ve işbirlikçileri yargılayacak ve cezalandıracaktır ya da ABD ve ABnin savaş suçlusu terör devleti listesine dahil olarak kendini yargılatacaktır.
Bu açıdan baktığımızda Meclis Araştırma Komisyonuna Büyükanıt ve ondan önce bölgede görev yapan bütün komutanlara çete imasıyla suçlamalarda bulunan, AKPnin İçişleri Bakanlığına bağlı Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı Sabri Uzunun hırsız evin içindeyse kilit işe yaramaz açıklaması daha çok anlam kazanmaktadır. Sabri Uzunun bu açıklamasını mercek altına alalım. Uzun, bu sözleri Türk Ordusuna çeteleşme ve sivil halka PKK süsü vererek bomba atma suçlamaları dahil pek çok suçlama yönelttiği Meclis Araştırma Komisyonu toplantısında söyledi. Bunlar aslında iftira niteliğindedir, çünkü Emniyet istihbaratının başındaki kişi olarak, tek bir belgeye dayanmaksızın, kişisel yorum olarak ortaya atılmıştır. Hırsız meselesine geri dönersek şu soruların yanıtları bizleri gerçek hırsıza ulaştıracaktır: 1. Sabri Uzunun Meclis Araştırma Komisyonuna verdiği ifadeyle Tayyip Erdoğana sunduğu bilgi notunda kendi Emniyet Genel Müdürünü, 2004 tarihinden önceki tüm Jandarma Genel Komutanlarını, Org. Yaşar Büyükanıtı suçluyordu. Yaz aylarından beri PKKnın yoğunlaştırdığı bombalı saldırıları jandarmanın gerçekleştirdiğini iddia ediyor, amacın siyasi iktidarı yıpratmak ve 27 Mayıs tarzı bir darbe gerçekleştirmek olduğunu ifade ediyordu. Başbakanın ve Genel Kurmay Başkanının hedefte olduğunu iddia ediyordu. Sabri Uzunun iddialarının uzun süredir PKK yayın organlarında, Gündem gazetesinde, Vakit gibi gerici yayın organlarda yer alan propagandalarla birebir aynı olması ne anlama gelmektedir? Sabri Uzunun istihbarat faaliyeti bölücü yayınları takip etmekten mi ibarettir? Nasıl olur da PKK iddiaları devletin zirvesinde bilgi notu, komisyon ifadesi olarak yer alabilir? Devletin emniyet kurumunun istihbarat başkanı hırsız diye devlet içinde çete varsayımıyla güvenlik görevlilerini karalarken, hırsız olarak teröristleri ve işbirlikçileri kabul edecek istihbarat organı hangisidir? 2. Sabri Uzunun bu iddiaları hemen hemen aynı cümleleriyle savcı Sarıkayanın iddianamesinde yer aldı. Daha Sarıkayanın iddianamesi basına sızdırılmadan önce komisyonda Uzun Savcı doğru yolda demişti. Sabri Uzuna kim tarafından Şemdinli iddianamesiyle ilgilenme görevi verildi? Tayyip Erdoğana sunduğu Türk Ordusunu suçlayan bilgi notu aslında bir çalışma raporu mu? Uzun, AKP iktidarının Jandarma İstihbaratının görev alanını sınırlandırma, şehir merkezlerinin dışına atma ve fiilen terörle mücadeleden uzaklaştırmaya yönelik çalışmalarını desteklemekte midir? Sıklıkla yaptığı siyasi yorum ve tahlillere bir ekleme yaparak jandarmanın iç güvenlikten tasfiyesini savunan ve Uluslararası Ceza Mahkemesi Yasasının onaylanmasını isteyen AB ile ortak görüşte olup olmadığı konusunda kamuoyunu aydınlatabilir mi? 3. Sabri Uzun Meclis Araştırma Komisyonunda niçin Roj TV ve PKKyı savundu? Devletin resmi raporunda bile Roj TVnin 5 dakika içinde Şemdinlideki bomba olayıyla ilgili canlı yayına geçtiği yazılıyken, Uzun niçin bunun yalan olduğunu, PKKnın halka zarar verecek bomba atamayacağını savundu? Şemdinlide bombalardan birinin Fethullah Gülene yakın bir dershaneye atıldığını, bunu da PKKnın yapamayacağını savunan Uzun, niçin böyle bir iddia ortaya atıyor? PKK-Roj TV-Gülen ve Sabri Uzun arasındaki bağlantı nedir? Jandarma düşmanı, CIA ve FBI dostu 4. Kendi başarılarını övmek için CIA ve FBI ile en sıkı işbirliği içinde olan İstihbarat Daire Başkanı olduğunu, bu sayede El Kaideye karşı Sakka operasyonu gibi çok başarılı işler başardığını savunan Uzun, CIA ve FBI ile ne düzeyde ve hangi konularda görüşmektedir? ABD için El Kaideye karşı istihbarat toplamak dışında Türk Devleti için terör örgütü PKKya karşı istihbarat çalışması yapmakta mıdır? ABD ile bu ülkenin El Kaide mücadelesine destek olmanın ötesinde başka bir işbirliği de var mıdır? PKK örgütüne karşı ABDnin kamuoyunca çok iyi bilinen gizli-açık destek tavrını paylaşmakta mıdır? 5. PKKnın elinde devletin istihbarat raporları olduğu, JİTEM raporlarının PKKya sızdırıldığı artık medya manşetlerine kadar sızdı. Şemdinlide görev yapan jandarma subaylarıyla ilgili bilginin o gün PKKya ulaştırıldığı da ortadadır. Subaylar nasıl tuzağa düşürüldü? Devletin içinde PKK için çalışan hırsızlar kim? 6. Kasım 2005ten itiba-ren Jandarmanın istihbarat raporlarına atılması gereken üçlü imzadan MİT ve Emniyet istihbaratının imzaları niçin eksiktir? Jandarmanın tüm operasyonlarını yasadışı göstermek gibi bir gayret mi söz konusudur? Sabri Uzun görevden alındı. Peki Meclis Araştırma Komisyonunda Jandarmayı suçlayan bölge MİT görevlisi Ç. Ş. hâlâ görevde midir? Hırsızlar ortaya çıkıyor TÜRKSOLUnun geçtiğimiz sayısında Orduya yönelik saldırılarda PKKnın eline geçen devlet içindeki gizli bilgileri sızdıran kaynağı sormuştuk. Artık evin içindeki hırsızların kim olduğu yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Emniyet istihbaratının artık terörle mücadelenin değil, ters yöndeki amaçların hizmetinde olduğu açığa çıktı. MİTin durumu ise belli değil. Hırsızı eve sokan ise bizzat sorumlu mevkide olan İçişleri Bakanı Aksu ve Başbakandır. Türkiyeyi istihbarat kurumları kendi aleyhine çalışan bir devlet durumuna getirdiler. Bir kısım bürokratın ismi artık medyada açıkça ifade ediliyor. Hilmi Özkökün geç de olsa gelen sert açıklaması ve Büyükanıtın Tayyip Erdoğan ile görüşmesinden sonra sınırlı da olsa devlet içinde artık kendini gizleyemeyen Kürtçü-İslamcı şebekenin üyelerinin üstüne gidilmeye başlandı. Sarıkaya Adalet Bakanlığı müfettişlerince soruşturuldu ve cezalandırılması istendi. Sabri Uzun görevinden kızağa çekildi. Şimdi ise Tayyip Erdoğanın tüm suçlama ve iddialara karşın koruduğu ve asla toz kondurmadığı bilimsel sahtekarlığı sabit, müsteşarı Ömer Dinçerin görevden alınacağı konuşuluyor. Vana giden Meclis Araştırma Komisyonu üyeleri Ordu kışlasına sokulmadı. Astsubay Ali Kayayı sorgulamaya kalkan Komisyon üyeleri adeta kendileri sorgulandı. Artık süreç tersine dönmeli. Eğer devlet kendini savunmaz ve bu iş yarıda kalırsa Şemdinli operasyonu PKK ve onu besleyen iç ve dış güçlerin başarı hanesine yazılacak. İsminden çokça bahsedilen bürokratlar siyasi iktidarın uzantısıdır. Kimse Ömer Dinçer, Sabri Uzun, Savcı Sarıkayanın durup dururken irtibata geçip Orduya tertibe giriştiğini iddia edemez. Sabri Uzun, Abdülkadir Aksunun bürokratıdır, Sarıkayayı Vana, Adalet Bakanı Çiçek göndermiştir. Meclis Araştırma Komisyonunu, Ömer Dinçeri, tüm bakanları seçen ve bürokraside son üç yılda oluşturulan Kürtçü-İslamcı şebekenin başında bulunan isim AKP lideri Tayyip Erdoğandır. Türkiyede hukuk devleti hatta devlet kaldı mı sorusunun yanıtı ancak tüm bu sorumlu mevkidekiler soruşturulduğunda ve cezalandırıldığında bulunabilir. Yoksa her gün şehit olan vatan evlatlarının kanı sadece yerde değil, devlet içine sızan hırsızların da ellerinde kalacaktır.
http://www.turksolu.org/104/ozsoy104.htm *** Sabri
Uzun, Ferhat Sarıkaya yetmez Ali Özsoy
Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzunun görevden alınmasından sonra, meşhur Şemdinli İddianamesini yazan Van Savcısı Ferhat Sarıkaya da Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun (HSYK) kararıyla meslek onuru ve şerefini lekelemek suçundan dolayı meslekten ihraç edildi. Medya bunu domino taşlarının devrilmesi olarak yorumladı. Böylelikle Türk Devletinin kendini savunması ve yasaları uygulaması için bir şans doğdu. Bu süreç bazıları tarafından Ordunun siyasete yeniden ağırlığını koyması olarak adlandırıldı. Oysa tam tersine son yaşananlar, 2002 yazında başlayan ABD-AB destekli sivil AKP darbesine karşı Türkiye Cumhuriyetinin Anayasal kurumlarının yeniden normal bir şekilde işleyişinin müjdecisidir. Hilmi Özkök ve Yaşar Büyükanıtın AKP lideri Tayyip Erdoğan ile görüşmelerinde verilen sert mesajlar, sonra kulislere AKP iktidarına Ordu tarafından muhtıra verildiği şeklinde yorumlandı. Akşam gazetesi yazarı Şakir Süterin iddiasına göre AKPye Ordu tarafından 22 orgeneralin toplanması sonucu 7 maddelik bir muhtıra verildi. Bu muhtıranın ilk dört maddesinin de, Sabri Uzun, Ferhat Sarıkaya ve Başbakanın meşhur danışmanı Ömer Dinçerden başlayarak çeşitli isimlerin Orduya yönelik provokasyondan dolayı cezalandırılmaları ve görevlerinden alınmaları olduğu iddia edildi. Gerçekten de önce Uzun sonra da Sarıkayayla domino taşları devrilmeye başladı. Bundan sonra gelmesi gereken isimler hakkında herkes bir tatmin yürütüyor.
Başbakanlık Şakir Süteri şiddetle yalanladı. Ancak Genelkurmay Başkanlığının açıklamasında Süterin gazeteciliğin gereklerini yerine getirmediği ve haberle ilgili Genelkurmay Başkanlığından bilgi almadığı açıklaması geldi ki kimse bunu doğrudan bir yalanlama olarak adlandıramaz. Muhtıra olsun veya olmasın Türkiye yeni bir sürece girdi. Türk Ordusu ve devletin direnen mevzileri, AKP iktidarıyla başlayan, Türkiye Cumhuriyetinin temellerini sarsan sivil darbeye karşı normalleşme süreci başlattı. AKPli vekillerin, gerici ve Batıcı basının hatta AKP liderlerinin son günlerde yaşadığı telaş ve çeşitli açıklamalarla kuyruğu dik tutma çabaları bu çevrelerde yaşanan moral bozukluğunu gösteriyor. Çünkü AKP bugüne kadar, RPden farklı olarak hiç adamlarını harcatmamıştı. Şimdi AKPnin Orduya karşı en ön safta kullandığı savaşçılar feda edilmek zorunda kaldı ki bu gerçekten de Batıcı-gerici-Kürtçü medyanın da belirttiği gibi geride kalan sivilleşme kahramanlarını sindirecek bir gelişmedir. Rejim tartışmaları kızıştı, AKP liderleri hastalandı Ancak hem AKP hem ABD süreci manipüle etmek için pusuda bekliyor. Bu iki güç de sürecin yeni bir 28 Şubata hatta 27 Mayısa evrilmesini engellemek istiyor. ABD, AKPnin güç kaybetmesine İran operasyonu için AKPnin iyice kıvama gelmesi veya alternatif bir Amerikancı iktidar kurulması durumunda karşı çıkmayacaktır. Ancak Türkiyedeki iktidar boşluğu PKK terörüne halk desteğini almış bir Ordu inisiyatifine dönüşürse bu ABD için en büyük çıkmaz olacaktır. ABDnin Türkiyeden istekleri artık herhangi bir işbirlikçi iktidarın karşılayamayacağı istekler. Tarihin en Amerikancı iktidarı AKP bile yetersiz kalıyor. Bundan dolayı AKPnin devrilmesi yerine yeni bir Amerikancı iktidar hazırlanmadan ABD için son derece tehlikeli olabilir. Diğer yandan Türk Ordusunun subaylarını savaş suçlusu ilan etmek ve ileride Türkiyeyi terörist devletler listesine dahil etmek ABDnin temel hedefi. Şemdinlide PKK eliyle yürütülen operasyonu ABD bu yüzden gerçekleştirdi. AKP içindeki Kürt-İslamcı egemen kliğin yönetimindeki operasyon belli bir aşamaya kadar da getirildi. Ama silahları geri tepti. Türk Ordusunun teröre karşı inisiyatifi ele alma olasılığı da son derece arttı. Bu yüzden ABD, AKPnin içindeki Kürt-İslamcı klikle yönettiği operasyonu askıya aldı. Aksi takdirde ani bir yenilgi ve Ordunun erkenden inisiyatifi eline alması gelecekte planladıkları Amerikancı darbe olasılığını da tamamen ortadan kaldırabilirdi. AKP ise Türk milleti ve Ordusunun teröre karşı artan tepkisinin altında kalmak üzere olduğunun farkına vardı. Kendi isimlerini harcamaya başladı. Sonuçta Türk Ordusu ve devletine karşı ABD ve PKKyla ortak operasyon düzenlemek ciddi bir iştir. Annan Planı için Kuzey Kıbrısta para dağıtmaya benzemez. Bu suçun altında kalmamak için Tayyip Erdoğan meydandan tüymek zorundaydı. Nitekim her fırsatta ABD ve AB talimatıyla yargının işine doğrudan burnunu sokan, Adalet Bakanı Cemil Çiçek, HSYKnın Sarıkayayı ihraç eden toplantısına katılmaya cesaret bile edemedi. Zaten Cemil Çiçek ve Hüseyin Çelik iddiaya göre Ordunun talep ettiği sıradaki domino taşlarıdır. Bu iki isim de Şemdinli operasyonunun tam ortasında görülmektedir. Türkiyede bir önceki rejim krizi Ecevitin hastalanmasıyla başlamıştı. Bu sefer Türkiyede rejim ve iktidar krizi başladıktan sonra ne hikmetse Abdullah Gül ile Tayyip Erdoğan hastalanmaya başladı. ABDnin AKPye fırçaları ve Zapsunun bizi kullanın yakarmaları gündeme geldiğinde birdenbire Gül haftalarca süren bir rahatsızlıkla ortadan kaybolmuştu. Tüm Türkiye Sarıkayanın görevden alınmasını ve AKPnin artık muktedir olup olmadığını konuşurken Tayyip Erdoğan birden bire sırt ağrısını bahane ederek günlerce evinde saklandı. Şiir gibi geçinme tablosu mazi oldu Bu aşamada AKP saflarında bile Sarıkayaya tek bir isim sahip çıkamaz duruma geldi. Saflardaki yenilgi psikolojisini dağıtmak için en sonunda Arınç 23 Nisanda Mecliste yaptığı konuşmayla bir çıkış yaptı. Arınç rejim tartışmasını kasıtlı olarak başlatarak türbanı savunan, Milli Güvenlik Siyaset Belgesine karşı çıkan ve milli egemenlik adına laikliğin tartışmaya açılmasını isteyen çıkışlar yaptı. Dinci basın yüreğimize su serpti başlıklarıyla açıklamaları verdi. AKPliler konuşmayı ayakta alkışladı. Oysa meclis locasında Cumhurbaşkanı Sezer, Genelkurmay Başkanı Özkök, Kuvvet Komutanları, Anayasa Mahkemesi Başkanı dahil kimse konuşmayı alkışlamadı bile. Artık Başbakan ile Ordunun gül gibi geçindiğini kimse iddia edemez. Arınçın açıklamaları kuyruğu dik tutmak içindi. Son günlerde Ordunun Tayyip Erdoğana Şemdinli ve terörle mücadele konusunda bazı ilkeleri dikte ettirdiği şeklinde yaygınlaşan haberler karşısında Arınç mecliste çoğunluk biziz, stratejik hedeflerimize ulaşacağız mesajı vererek Tayyip Erdoğanın ortalıktan kaybolduğu koşullarda kendi kitlesine sahip çıkmaya çalıştı. Arınçın meclis çoğunluğuna gönderme yaparak Anayasayı ve laikliği tartışmaya açma çabası ve meclisin 80 yıldır hiç halkın meclisi olmadığı ve ilk defa milli egemenliği uygulama aşamasına geldikleri iddiaları ise AKPnin köşeye sıkışmaya başladığı şu günlerde komik kaçıyor. Gerçekten de meclis halkın meclisi değil. Özellikle Arınçın kendi genel başkanı için ABDde yapılan onu kullanmaya devam edin görüşmeleri bunun en açık göstergesi. ABD ne emretse yapan, IMFnin emrettiği bütçeyi ve yasaları şip şak çıkaran, ABnin emrettiği bölücü yasaları bir günde meclisten geçiren bir meclisin başkanı acaba hangi yüzle AKPnin arkasında halk olduğunu iddia ediyor. ABD isterse birkaç gün içinde bölünecek olan AKPnin ancak laikliğe karşı mücadele ekseninde bir arada tutulabileceğini düşünen Arınç, milli egemenliği gericilik, devlet ve anayasa karşıtlığı gibi tanımlamaya çalışıyor. Oysa Türk milleti kendi devletine değil, ABD ve ABye düşmandır. Bunu herkes bilir. Biraz olsun milletin egemenliğini yansıtmak istiyorsa buyursun Arınç, ABD ve Batı düşmanlığı yapsın mecliste. Milli egemenlik nedir bir nebze bilgisi olsaydı, koltuğunu ABD büyükelçisi, AB temsilcisi veya IMF koordinatörüne bırakır; Batının milli egemenliği ezme aracına dönüşen meclisten hemen istifa ederdi. Tabii o zaman gevezelik yapacak kürsüleri kalmaz. Tayyip Erdoğanın sırt ağrıları sonunda geçti Ortalıktan kaybolan Tayyip Erdoğan ise Arınçın çıkışlarından hemen sonra sırt ağrıları sonunda geçmiş olacak ki kendini göstermeye karar verdi. Tayyip Erdoğan, feda ettikleri isimler yüzünden kendi saflarından yükselen şikayetleri yanıtlamak ve Kürtçü-İslamcı çevrelerdeki moral bozukluğunu dağıtmak için Meclis grup toplantısında takiye stratejilerini açıkça şöyle özetledi: Gelecekteki hedefler için, konuşmak gereken yerde susmayı tercih ettiğimiz oldu Yaşayanlar görecek, bir gün gelecek bugün üstü örtülmeye çalışılan kimi gerçekler, Türkiyenin gelecek 10 yılında, 20 yılında, 30 yılında millet tarafından hep bir ağızdan söylenecek. Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir sözü duvarda kalmayacak, gerçekten millete geçecek. Tayyip Erdoğan taktik olarak geri çekildiklerini ama stratejik olarak hiçbir hedeflerinden vazgeçmediklerini belirtti. Aslında AKPnin egemenliğinin sarsıldığının da bir itirafıdır bu. Tayyip Erdoğan karşıt güçlere değil kendi saflarına mesaj vermektedir. Buna siyasette kısaca ajitasyon denir. Zamanında kanlı mı olacak kansız mı diyen Erbakan tükürdüklerini bayağı uzun bir süre yalamıştı. Arınç ve Erdoğanın açıklamaları ancak ABD kendilerini bir dönem daha kullanmak isterse kitlelerini biraz ajite edebilir. Ancak aksi takdirde bu açıklamalar geri tepecektir. Hem Tayyip Erdoğan hem de Ordunun güçlenmesinden korkan Batıcı güçler ilişkilerin gerilmemesi ve rejim tartışmalarının ertelenmesini sürekli dillendiriyor. Kimisi ekonomi, kimisi AB kimisi ABD için bunun şart olduğunu ileri sürüyor. Ancak ulusal güçler açısından tam da şimdi AKPnin üzerine daha çok gidilmelidir. Şemdinli olayı devlet üzerindeki Kürt-İslamcı ablukayı kırmak için bir fırsattır. Suç üstü yakalandılar. Bu süreci ABDnin Türkiyeyi tamamen ABden kopmuş ve ABDnin elleri içine düşmüş bir iktidar oluşturmak için kullanmak isteyeceği açıktır. AKP Türk Ordusuna karşı direnmeyi seçerse çok daha güçsüz bir şekilde ABDnin kucağına kendini yeniden atacak. Sarıkayaya üzülenler Şemdinli failleridir Bunun engellenmesi için bazılarının sürekli dediği gibi Şemdinlinin gerçek failleri açığa çıkarılmalıdır. Ancak gerçek failler şu sorulara doğru yanıt verilmesiyle açığa çıkarılabilir: 1. Jandarma subaylarını kim pusuya düşürdü? PKKya istihbarat bilgisini Türkiyede devlet içine sızmış hangi Amerikancı çete verdi? 2. Emniyetteki ve Vanda açığa çıkan yargıdaki Kürt-İslamcı kadroyu, Şemdinli operasyonu için kuran Adalet Bakanı ve İçişleri Bakanının süreçteki rolü nedir? 3. Sarıkaya kimlerden emir alarak iddianameyi yazmıştır? Meclisteki Kürtçü AKPli milletvekilleriyle bağlantısı nasıl kurulmuştur? 4. Sabri Uzunun övünmek amacıyla ağzından kaçırarak itiraf ettiği CIA ve FBI bağlantıları nelerdir? 5. Tayyip Erdoğanı yönlendiren ve ABDde yeniden kullanılması için pazarlama çalışması yürüten Kürt-İslamcı danışman grubunun süreçteki rolü nedir? Tayyip Erdoğan PKKnın hüküm giymiş bir bombacısını muhatap kabul ederek Şemdinli olayından hemen sonra niye ayağına kadar giderek ziyaret etmiştir? Bu sorunların yanıtları Şemdinlideki bomba olayıyla Türk Ordusuna yönelik provokasyonu düzenleyen çetenin üyelerini ortaya çıkarmak açısından belirleyici olacaktır. Aslında Sabri Uzun ve Savcı Sarıkaya için ağıt yakanlara bakıldığında olayın arkasındaki siyasi güçler ortaya çıkacaktır. Başta AKP, DTP olmak üzere BBP ve MHP dahil Türkiyede Amerikan beslemesi ne kadar siyasi güç varsa Sarıkaya konusunda PKKyla birebir aynı tavrı aldı. Efendileri ABD olanların kılavuzları artık açıkça teröristbaşı Apodur. Türkiye bu yüzden bir yol ağzına gelmiştir. Eğer bölücülüğe karşı mücadele edilecekse bunun tek yolu ABDye ve Türkiyedeki uzantılarına karşı mücadele etmektir. Çatışma alanında teröriste kurşun sıkan Mehmetçik bile attığı her kurşunda, çete üyesi olarak kendisini sanık sandalyesine oturtmak isteyen bu Amerikancı çeteyle de savaşmak zorunda kalmaktadır. Tayyip Erdoğanın beklediği güne kadar beklemeyelim Türkiyede bu adımlar atılmadan Anayasal rejimin tekrar olağan işleyişine kavuşması imkansızdır. Aksi takdirde ABD-AB desteğiyle AKPnin kurmuş olduğu yasadışı sivil darbe iktidarı yıkılmayacaktır. ABDnin Türkiyeyi işgali öncesi beşinci kol faaliyetleri devlet bürokrasisinin her aşamasında devam edecektir. Dolayısıyla Türkiyenin sadece, ABDnin piyonu olmaktan öteye gidemeyecek bölücü-gerici domino taşlarını değil, Kürt-İslamcı iktidarı devirmesi zorunluluktur. Aksi takdirde Türk Ordusu ve devletine karşı Şemdinli provokasyonu başarılı olacaktır. Belki Kara Kuvvetleri Komutanı şimdi yargılanmayacaktır. Ancak bu yol, gelecekte kendini daha güçlü hisseden ve yeni provokasyonlara girişmeye hazırlanan ABD ve AB piyonları için her zaman açık bırakılmış olacaktır. Kürt-İslamcıların beklediği o gün gelmeden devlet kendini savunmak için bugün harekete geçmelidir.
http://www.turksolu.org/106/ozsoy106.htm *** Sabri Uzunun solcuları! Nur Arslan
Sonuçta siyasi tavrının hükümetten yana olduğu herkes tarafından bilinen Sarıkayanın Cumhuriyete ve Orduya savaş açması olağandışı bir durum değil. Yıllarca sağcı ve gerici kadrolarla doldurulmuş olan bir teşkilatın üst düzey bir yetkilisinin savcıyı desteklemesi de karşılaşılması muhtemel olaylardan biri. Peki solcuların tavrını neyle açıklamalı? Türkiyede solcular ne zamandan beri polisi, hem de bir istihbaratçıyı savunur oldular? Olur olmaz her eylemlerinde faşist polis diye slogan atanlar, ne zamandan beri faşistlerin yanında tavır alır oldular? İşte Atatürke, Cumhuriyete ve Cumhuriyetin yarattığı kurumlara olan karşıtlığın ÖDPyi, EMEPi getirdiği nokta bu; polisle işbirliği yapmak! Öyle ki Birgün, Evrensel gibi gazeteler, bu istihbaratçının iddialarını veri kabul edip, birilerinin uluslararası mahkemelerce cezalandırılmasını isteyecek kadar faşist bir tavır aldı. 68lerin hızlı devrimcisi Oral Çalışlar ise bir sosyal faşist olduğunu ortaya koymakta gecikmedi. Sabri Uzunun görevden alınmasını, açık sözlü ve sivri dilli bürokratların tasfiye edilmesi ve Avrupa Birliği yolunda atılmış bir geri adım olarak yorumladı. En komik yorum ise Kürtçü gazetenin yazarı Delil Karakoçana aitti. Delil Karakoçan, toplumsal barış ve adaletin sağlanması için, demokrat polis şeflerini, MİTçileri, göreve çağırdı, bildiklerini anlatmaya davet etti. Ne diyelim, bir kısım solcuların polis-gençlik el ele, Yaşasın MİT-CIA-Kontragerilla, polis göreve gibi sloganların atıldığı eylemler yapacağı günler yakın olsa gerek!
http://www.turksolu.org/104/arslan104.htm ***
|
||||||||
Türk-İslam
Sentezinden
Kuzey Fırat
Kürt-İslamcıların
amacı Türklüğü ve Cumhuriyeti ortadan kaldırmaktır
Cumhuriyetin ilk yıllarında, Cumhuriyete karşı girişilen isyanların başında kimler vardı ve hangi taleplerle ortaya çıkmışlardı hatırlamakta fayda var. Kurtuluş Savaşı sırasında da, Cumhuriyet ilan edildikten sonra da Kuvayı Milliyecilere karşı isyan eden, devrimcilere başkaldıranlar, hep Şeriatçılar ve Kürtçüler olmuştur. İsyancıların taleplerine bakın, hem ayrı bir Kürt devleti istenmekte, hem de insanlar din elden gidiyor diye, Kemalist hükümete karşı kışkırtılmaktadır. İstisnasız tüm isyanların talepleri aynıdır. Türklüğe karşı, Kürtçülük hakim kılınmaya çalışılmakta, laik Cumhuriyet yıkılarak, yerine Şeriat devleti kurulmak istenmektedir. Kürt-İslam Sentezinin fikir babası, Atatürk ve Cumhuriyetin amansız düşmanlarından Said-i Kürdidir. Said-i Kürdi, arkasına batı emperyalizmini alarak Cumhuriyete karşı ayaklanmış, ancak Cumhuriyetin devrimci iradesi karşısında başarılı olamamıştır. Atatürkün ölümünden sonra batıcı siyaset kurumunun Kürt-İslam çizgisiyle buluşması gecikmemiştir. Bu süreç aynı zamanda, Türkiyenin sağcılaşma sürecinin başladığı dönemdir. 1945te iktidara gelen DPnin, arkasındaki en önemli güç Kürt toprak ağalarıdır. Menderesin başında bulunduğu sağcı iktidarın, Atatürk Cumhuriyetine karşı giriştiği şeriatçı saldırı, devrimci gençliğin tepkisiyle karşılaşmış, devrimci gençlik eylemleri neticesinde Ordu sürece müdahale ederek Menderesi ipe göndermiştir. Sağcıların amacı Cumhuriyete karşı ayaklanan Şeriatçı ve Kürtçülerin amaçlarıyla aynıdır. Türklüğü ve Türkiye Cumhuriyetini ortadan kaldırmak. Hepimiz İslamız, Türklüğün bir önemi yoktur, İslam birleştirici kimliktir denilip Türklüğe saldırılarak, yok edilmek istenen Türklüğün yerine Kürtlük konulmaktadır. AKP iktidarı, Kürt - İslam çizgisinin ete kemiğe bürünmüş halidir. Hükümette görev alan etkin bakanların hemen hepsi Kürttür ve Şeriatçıların önemli temsilcilerindendir. AKP iktidarı süresince bölücü hareketin güçlenmesi, devletin laikliği savunan kurumlarına açıktan saldırılması boşuna değildir. Çünkü bu hareketlerin arkasında olan güç AKP hükümetidir.
Kürt İslamcılar, etnik kimlikler üzerinden saldırırlar. Arka plana itilmek istenen Türklüktür. Bu hiçbir dönem değişmeyen bir gerçektir. AKPnin de Türklüğü hedef alıp özellikle Kürt kimliğini ön plana çıkarma çabaları boşuna değildir. Onlara göre Türklük, diğer kimlikleri baskı altına almakta, Türk olmayanları devlete düşman yapmaktadır. O zaman çözüm, Türklüğün dışlanarak, etnik unsurların hakları, kimlikleri için mücadele etmektir! Kimlik tartışmaların temelini ümmetçilik oluşturur. Yalnız ülkemizde bir fark vardır. Ümmetçiler, tüm Müslüman âlemini tek bir millet olarak kabul ederken, bizdeki sentezciler sadece Türklüğü dışlayarak, etnik unsurların önünü açmaktadır. Özellikle Kürtlerin önünü açmak için, bu kimlik tartışması yaratılmıştır. Kimlik tartışmasını ortaya atanların başında başında Abdullah Öcalan gelmektedir. Öcalanın, Demokratik Cumhuriyet, Kürtlere kültürel özerklik tanınması yönündeki söylemleri bir süre sonra Tayyip Erdoğan tarafından dillendirilmiştir. Öcalan ve Tayyip Erdoğanın aynı cephede buluşması hiç de tesadüf değildir. Birisi bölücülüğün başı, diğeri ise şeriatçıların başıdır. Hem Türk-İslamcılar, hem de Kürt-İslamcıların dayanak noktası budur. Amaç ikisinde de aynıdır. Kürtlüğü kabul ettirmek. Kendilerini hem milliyetçi hem de Türk İslamcı olarak tanımlayan ülkücüler, kimlik tartışmaları sırasında AKPyle aynı tavrı almışlar, Kürt kimliğinin tanınması için çaba harcamışlardır. Birbirinden ayrı gibi gözüken bu iki sentezin de ortaya atılmasının esas nedeni Türklüğün ortadan kaldırılmasıdır. İkisinde de dışlanan kimlik Türklüktür. Türk-İslamcıların Türklüğü kullanmalarının nedeni Şeriatçılıklarını, Atatürke, Türkiye Cumhuriyetine karşı olan düşmanlıklarını gizlemek içindir. Bunun için Kürt İslamcılarla aynı noktada çok kolay buluşmaktadırlar. Sonuç itibariyle ikisi de Şeriatçıdır. Yeni Osmanlıcılık: Türk coğrafyasını küçültmek,Türklüğü bu coğrafyaya hapsetmek Türk ve Kürt İslam sentezcilerini bir başka ortak noktası Osmanlıcı olmalarıdır. Tüm sentezcilerin ortak düşmanı milliyetçiliktir. Bu tartışmalar sırasında karşı çıkılan her türden milliyetçiliğe karşıyız söylemlerine aldanmamak gerekir. Çünkü Türk ya da Kürt İslam sentezcileri Türklüğü dışlarken Kürtlüğü ön plana çıkarırlar. Karşı oldukları sadece Türk milliyetçiliğidir. Dinci gericilikle, milliyetçileri engelleyemeyen emperyalistlerin yardımına, etnik bölücüler yetişir. Böylece, emperyalistler, Türkiye Cumhuriyetine karşı dinci bölücülerle, etnik bölücüleri birleştirmiş olur. Atatürkün ölümünün hemen ardından hâkim olan ve sağcı siyasettin temelini oluşturan çizgi işte bu çizgidir. Çıkış itibariyle doğrudan emperyalizmin hizmetindedir. Türkiyenin bu noktaya gelmesi, Atatürkçü güçlere, ulus devlete pervasızca saldırılmalarının nedeni, bu çizginin Türk siyasetine hâkim olması ve etnik milliyetçilerin güçlenmiş olmasıdır. Türk siyasi yaşamındaki partilere baktığınızda, en milliyetçisinden, en şeriatçısına hepsi Kürt-İslam çizgisinde birleşmektedirler. Bunun bir diğer adı yeni Osmanlıcılıktır. Yeni Osmanlıcılar için Misak-ı Millinin bir önemi yoktur. Türkiyenin toprak kaybetmesi veya federasyonlara bölünmesinin de bir önemi yoktur. Zaten yapılanların asıl amacı budur. Türkiyenin toprak kaybederek küçülmesi, küçültülen coğrafya içersine Türklerin hapsedilmesi. Emperyalistlerin yıllardır yapmak istedikleri budur. Bunu yapabilmek için ülke içersinde dayandıkları güçlerde sağcı güçlerdir. Sağcıların her dönem, bu çizgide ısrar etmesi emperyalistlerle olan bağlarındandır. Siyaset yapabilmek için, batıya mahkûm oldukların farkındadırlar. Batıyla düşüp kalkanlar vatan satıcılar olmakta, Türk düşmanı olmaktadırlar. Kürt-İslam çizgisi bölücülüğü güçlendirmiştir Batıya karşı olanlar, ulus devleti savunanlar, Türklüğe sahip çıkanlar, sağcıların her zaman hedefi olmuştur. Menderesi ipe gönderen Atatürkçü güçler, arkasına Batının desteğini alan sağcılar tarafından ezilmişlerdir. Sola, Atatürkçü güçlere en büyük darbenin vurulduğu 12 Eylül darbesinden sonra güçlenen iki akım vardır. Şeriatçılık ve Kürtçülük. PKKnın etkin şekilde ortaya çıkışı 12 Eylülün hemen sonrasıdır. Özal iktidarının söylemleriyle, bu günkü iktidarın söylemleri bire biri örtüşmektedir. 12 Eylülden sonra Kürt İslam tezleriyle ortaya çıkan ilk isim Özaldır. Kemalizm içersine biraz Müslümanlık katmak söylemiyle gericiliğin önünü açmıştır. Kürt meselesine, federasyon çözümünü, ilk seslendiren Özal olmuştur. Türkiyenin ABD denetiminin en üst noktaya ulaştığı dönem Özal dönemidir. Yani PKKnın ve bölücülüğün, Özal döneminde hortlaması tesadüf değildir. Benzer şekilde, her türlü sol talebin şiddetle bastırıldığı, Atatürkçülere saldırıların yoğun olarak yaşandığı ve şeriatçıların, Nurcuların en çok güçlendiği dönemin Özal dönemi olması da tesadüf değildir. Dinci bölücülükle, Kürtçü bölücülük eş zamanlı büyümektedir. Özal, Nakşi tarikatına mensuptur ve Nurcu bir kökenden gelmektedir. Onun için Kürtçülükle buluşması hiç de zor olmamıştır. Atatürk karşıtlığının, ulus devlet karşıtlığının temeli budur zaten. ABD ile arasının iyi olması, ABD denetiminin Özal döneminde artmasının en büyük nedenlerinden biri, Özalın gericiliğidir. Gerici Özal, doğal olarak ABDnin kucağına oturmuştur. Aynı çizgi Demirel tarafından devam ettirilmiş, 28 Şubata gelindiğinde, şeriatçılar Cumhuriyeti tehdit edecek güce ulaşmışlardır. 28 Şubat sonrasında hem gericilerin üzerine gidilmiş, hem de PKKya önemli darbeler vurulmuştur. Tarih bize, bölücülükle dinci gericiliğin birlikte güçlendiklerini, Kürtçü taleplerin arttığı dönemler, Şeriatçı taleplerin de arttığını göstermektedir. İşin ilginç tarafı bu dönemlerde, hükümet Kürt İslamcı çizgiyi en uç noktaya götürenlerden oluşmaktadır. Kürt İslamcıların değişmeyen ismi: Abdülkadir Aksu Özellikle 1990lardan sonra, Kürt İslamcıların hükümet olduğu dönemlerin bir önemli özelliği daha vardır:Adülkadir Aksunun İçişleri bakanı olması. Türt-İslamcılığın en yüksek aşamasına geldiği ANAP iktidarının İçişleri Bakanı ile Kürt-İslamcılığının en yüksek aşamasına geldiği ve devleti tehdit ettiği günümüz AKP iktidarının İçişleri bakanı aynıdır. Yine büyük bir tesadüf olacak, emniyette, devletin kritik mevkilerinde, Kürtçü ve Şeriatçı kadrolaşmanın yoğun olduğu, İçişleri Bakanlığına bağlı kurumların, devlete karşı gelme, devlet düşmanlığı yapma cesaretini gösterdiği dönemler yine Aksunun İçişleri Bakanı olduğu dönemlerdir. Polis içersinde Fethullahçı yapılanmanın temellerini Aksu atmıştır. Bir iki ay öncesini hepimiz hatırlıyoruz. DTPli belediye başkanları, Türkiye Cumhuriyetine karşı, devletin aleyhinde ortak bildiri yayınlamışlar ve hiçbir yaptırımla karşılaşmamışlardır. Doğu illerinde devlete karşı ayaklanan insanları yönlendirenler yine bu belediye başkanlarıdır. İnsanlar, devleti değil belediye başkanlarını dinlemektedirler. PKKlıların cenazeleri, DTPli belediyelerin tahsis ettiği ambulanslarla kaldırılmakta, ölen PKKlılar için yine bu belediyeler tarafından anıtlar dikilmektedir. Ancak İçişleri Bakanı tüm bunlar karşısında sessizdir. Tüm bu olup bitenlere göz yummaktadır. Tüm bunlara göz yummak, devlete karşı PKKlıyı desteklemekten başka anlama gelir mi? Aksu Emniyeti öyle bir hale getirmiştir ki, kendi milletine düşman, Türk devletine düşman, Atatürke düşman insanlar Emniyeti doldurmuşlardır. Hemen hatırlatmakta fayda var. Atatürkçü aydınlara karşı en çok kimin döneminde saldırılar olmuştur, en çok kimin döneminde Atatürkçü aydınlar öldürülmüştür? Bu dönemlerde İçişleri bakanı hep Abdülkadir Aksudur. Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Bahriye Üçok, Necip Hablemitoğlu gibi Atatürkçü aydınlar Aksunun İçişleri Bakanlığı döneminde öldürülmüş ve hiç birinin faili bulunmamıştır. Kürt-İslamcıların devlete karşı operasyonları Son dönemde, yaşanan olaylara bir anlam veremeyenler veya olayları açıklamakta yetersiz kalanlar, yanlış yönlendirenler, Cumhuriyet tarihine baktıklarında bu olayların arkasında Kürt İslamcıların olduğunu hemen göreceklerdir. Bu sonuca ulaşmak için derin tahlillere girmeye bile gerek yoktur. Yaşanılanları alt alta sıralamak, olayları planlayanların Kürt İslamcılar olduğunu hemen görecektir. En baştan başlayalım. PKKnın siyasal talepleri, hangi iktidar döneminde sesli olarak ifade edilmeye başlamıştır? AKP iktidarı döneminde. PKKya karşı silahlı mücadelenin dibe vurduğu, Ordunun elinin kolunun bağlandığı dönem hangi dönemdir? AKP dönemi. Türklüğe en çok saldırının olduğu dönem hangi dönemdir? AKP dönemi. Eğitimde Şeriatçı kadrolaşmanın olduğu, Atatürkçü üniversite rektörlerine karşı en çok saldırının olduğu dönem hangi dönemdir? AKP dönemi. Milli Eğitimin içersini gerici kadrolarla doldurarak, Cumhuriyetin temellerini kim dinamitlemektedir? AKP. Tabi en önemlisi, Türk Ordusuna karşı bu kadar açıktan saldırma cesareti gösteren, işi komuta kademesine, geleceğin Genelkurmay başkanına komplo düzenlemeye kadar vardıran başka bir hükümet var mıdır? Türk Ordusuna saldırmanın iki yönlü anlamı vardır. Orduya saldırarak hem Kürt bölücülüğün karşındaki silahlı güç etsizleştirmeye çalışılmaktadır, hem de Şeriatın önündeki en büyük engel kaldırılmaya çalışılmaktadır. Bu işten kârlı çıkan iki kesim vardır, birisi terör ögütü PKK ikincisi Şeriatçılar. İkisinin de hedefi aynıdır. Bölücülüğün ve Şeriatçılığın karşısında duran en büyük güç Türk Ordusudur. Burada bir parantez açmakta fayda var. Şeriatçıyla, Kürtçüyü birleştiren çizgi ortak düşman değildir. Onları birleştiren emperyalizme olan bağlılığıdır. Bu bağ tarihi temelleri olan bir bağdır. Bu bağ, Atatürk Türkiyesine, Türk devletine duyulan kin temelinde yükselir. Görevi Türk devletini korumak olan Ordu da doğal olarak düşman olmaktadır. Ordu düşmanlığının devamı olarak, Kürt İslamcı saldırının hedefi, Türk milliyetçileri, Atatürkçü ve solcu güçlerdir. Bu güçler emperyalizme karşı direnen, ulus devlete Atatürkçülüğe sahip çıkan güçlerdir. AKP hükümetine karşı yöneltilen İslam faşistleri suçlamaması boşuna değildir. Kendileri, demokrasinin arkasına sığınırlarken, Atatürkçüler, milliyetçiler, solcular, ulusal güçleri baskı altına almaya çalışmaktadırlar. Atatürkçülerin konuşma hakkı dahi ellerinden alınmaya çalışılmaktadır. Başbakan kendisine muhalefet eden, kendisini eleştiren, vatandaşından tutun da, devletin büyük elçisine kadar herkesi fırçalamakta, davalar açarak susturup, yok etmeye çalışmaktadır. Bu hükümetin Danıştay üyelerini hedef göstermesini kimse unutmayacaktır! Bedel ödeyen kim, AKP mi, devlet mi? Şemdinli ile başlayan, Danıştay saldırısıyla devam eden operasyonun arkasında Kürt-İslamcılar vardır. Başta hükümet olmak üzere İçişlerine bağlı tüm kadrolar bu operasyonların içersindedir. Şemdinliden önce, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi rektörü, Şeriatçılar tarafından etkisiz hale getirilmeye çalışılmış, Şemdinlide patlatılan PKK bombaları ile Ordu etkisizleştirilmeye çalışılmıştır. Genelkurmay Başkanı olması halinde PKKya karşı operasyonları yoğunlaştıracağı bilinen Yaşar Büyükanıt, tutuklanarak ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır. Bu operasyonlarda kimler vardır? Emniyet yetkilileri bu operasyonun içersindedir, devletin savcısı bu operasyonun içersindedir. Ancak plan geri tepmiştir. Savcı ve operasyonun içinde olan emniyet yetkilileri görevden alınmıştır. Ancak operasyon durmamış, bu sefer Danıştay saldırısı gerçekleştirilmiştir. Danıştaya saldıran güçle, Şemdinliyi yapan güçle aynıdır. Saldırıyı gerçekleştiren Alpaslan Arslanın kimliği bile, saldırının arkasında hangi güçlerin olduğunu ortaya koymaktadır. Arslan kendisini Kürt ve İslamcı olarak tanıtmaktadır. Tüm bunları alta alta topladığınızda karşınıza, saldırıya uğrayan bir devlet ve saldıran Kürtçü ve gerici bir yapı çıkar. Bu dönemler herkesin safını belirlediği, gerçek yüzünü gösterdiği kritik dönemledir. Tüm sağ, devlete karşı birleşmiştir. Bir tarafta devlet bir tarafta sağıcı güçler vardır. Sağcı güç dediğimiz, Kürtçü ve gerici güçlerdir. Hükümetin bakanlarına baktığınızda, hükümete bağlı güçlerle devletin diğer kurumları arasında yaşanan savaşın nedeni ortaya çıkacaktır. İçişleri Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Adalet Bakanlığı gibi bakanlıkların başında Kürtçülüğü ve gericiliği ile en çok ön plana çıkan insanlar vardır. Sadece bu bile, hükümetle devlet arasında yaşanan savaşın görülmesi için yeterlidir. İçişleri Bakanı Orduyla kavgalıdır, Milli Eğitim Bakanı eğitim kurumlarının tamamına yakınıyla kavgalıdır, Adalet Bakanı en büyük yargı kurumlarıyla kavgalıdır! Bu zamana kadar devlet, Kürtçü ve gerici saldırılar karşınında güç kaybetmiş, Atatürkçü aydınlarını, devrimci gençlerini, Atatürkçü hâkimlerini, Atatürkçü savcılarını yitirmiştir. Son operasyonlarla devlete daha fazla bedel ödetmek istenmiştir. Ancak bedel ödeme sırası sağcı, Kürt-İslamcı çetededir
http://www.turksolu.org/109/kfirat109.htm
***
Anzavurlar Eryamana dayandı
Gökçe Fırat
Süleymaniye:İlk baskın
Danıştay komplosu çöken Kürt-İslamcı çete tertiplerine devam ediyor. En son Ankara Eryamanda bir eve baskın düzenleyen polis burada Özel Kuvvetler Komutanlığında görevli subayları gözaltına aldı ve subayların Atabeyler adlı bir çete kurduğunu açıkladı. Danıştay tertibi ile başlayan Ordu düşmanlığı böylelikle devam etmiş oldu. Görülen o ki devam edeceğe de benziyor... Peki tüm bu tertipleri nasıl değerlendirmeliyiz? Tertipçilerin hedefleri ne? Bu tertiplere nasıl engel olabiliriz? Bu soruların sağlıklı bir cevabını vermek için önce üç yıl öncesine gidelim. Hatırlanacağı üzere bundan üç yıl önce Kuzey Irakın Süleymaniye kentinde görevli Özel Kuvvetler Komutanlığına bağlı bir Türk Özel Timi, ABDli işgalci askerler tarafından kuşatılmış, başlarına çuval geçirilerek esir edilmişlerdi. Türk-ABD ilişkilerinde derin bir krize yol açan bu olay Çuval krizi olarak belleklere kazındı. Peki ABDliler bu davranışla ne yapmak istiyorlardı. Onlara göre Türk Özel Timi, Kuzey Irakta, Süleymaniye, Kerkük ve Tel Afer gibi Türkmen nüfusun bulunduğu bölgede bir yeraltı örgütlenmesi oluşturuyordu. Bu, olası işgal ve iç savaşa karşı bir gerilla direnişinin örgütlenmesi anlamına geliyordu. ABD işgal ordusu bu tür bir hareketi bastırmak için Süleymaniyedeki Türk Karargâhını basmıştı. Baskın yapıldığı zaman tüm Türkiye büyük tepki gösterdi. Çünkü hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım anlayışı ile yetişmiş asker bir milletin en seçkin birliğinin başına çuval geçirilmişti. Fakat olayın bu psikolojik tahribat boyutunun ötesinde değerlendirilmesi gerekiyordu. O olaydan sonra 4 Ağustos 2003 tarihli Başyazımızda aklımıza takılan soruyu şu şekilde sormuştuk:
Çok açık bir şekilde Süleymaniyede Türk askeri, ABD-AKP ve peşmergelerin ortak operasyonu ile basılmıştır. AKPnin orada baskına katılıp katılmadığını bilmiyoruz. Umarız bunu yapmamışlardır. Ama bu baskına yardım ve yataklık ettiklerine adımız gibi eminiz. AKP için bu baskın bulunmaz bir fırsattır. Bir yandan baş düşmanın Türk Ordusunun prestijini sarsacaksın. Diğer taraftan Türk askerini ABD ile karşı karşıya bırakarak Ordunun geri adım atmasına yol açacaksın. Ve ABDyi gösterip Orduya bak onunla savaşmak zorunda kalmak istemiyorsan ayağını denk al diyeceksin. Süleymaniyedeki birliğimizin ne yaptığının çok büyük önemi yok aslında. Türk askerinin Coniye teslim olması bizim için onur kırıcı bir durum. Yine de askerimizi suçlamak istemiyoruz. Elbet bir bildikleri vardır ve bunları açıklamalarını da kendilerinden isteyemeyiz, çünkü bunlar Türk devletinin güvenliğini ilgilendiren şeylerdir. Ama olayı soruşturan Genelkurmay yetkililerinin, oradaki Türk timinden haberdar olan, ilişkisi olan ne kadar sivil görevli ve yetkili varsa, hepsi hakkında yoğun bir soruşturma-araştırma yapmalarını öneriyoruz. .... Süleymaniye baskınından sonra Türk Ordusunun Kuzey Iraktaki Türkmenleri korumak, gerekirse onları işgale karşı örgütlemek görevi bitirilmiş oldu. Bugün Kerkük ve Telaferde yaşanan Kürtlerin Türklere yönelik soykırımları, istilaları ve ABD işgal kuvvetlerinin Türkmenlere yönelik katliamları ancak bu Süleymaniye baskınından sonra mümkün olmuştur. Süleymaniye baskınının kimi rahatlattığı ise açıktır, Kuzey Iraktaki Barzani-Talabani aşiretleri ile PKK çetesi. Bu olayla birlikte Kuzey Irakla Türkiyenin Güneydoğusu arasında bir bölücülük birlikteliği kurulmuştur. Şemdinli: İhbar ve ihaneti gördük Süleymaniyeden sonra ikinci baskın Şemdinlideki Jandarma İstihbarat kuvvetlerinedir. Hatırlanacağı üzere Şemdinlide önceden örgütlenmiş bir grup PKK militanı halkı da sokağa çıkararak bir arabanın içindeki Jandanma İstihbarat görevlilerimize saldırmıştı. Jandarma görevlileri linç edilmemiş ama sözde suçüstü yakalanmışlardı. Şemdinlideki bu baskın da tıpkı Süleymaniye gibi garipti. Bir özel timin o dakikada orada olmasını örgütleyen ve bunu PKKya bildiren birileri vardı. Şemdinliden sonra olayın özellikle bu yönüne dikkat çektik. İçerden birileri Türk özel timini ihbar etmişti. Daha sonrasında iktidar Şemdinliyi Orduya saldırmak için önemli bir koz olarak kullanmaya kalktı. Hatta saldırılarını Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Yaşar Büyükanıtı suçlamaya kadar vardırdılar. Sözde Şemdinlide ortaya çıkarılan derin devlet propagandası ile hükümet askeri hiyerarşiye müdahale edecek ve derin devleti temizleyecekti. Fakat tam tersi oldu. Ordu sağlam bir tavır alarak kendi komutanını düşmana teslim etmedi. Şemdinlinin bir PKK operasyonu olduğu ortaya çıktı. Şemdinli operasyonunda özellikle dikkat çekici bir sonuç Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzunun Ordunun isteği üzerine görevden alınmasıdır. Bu görevden alma Türk askeri örgütlenmesine karşı polis içinde bir Amerikancı yapılanmanın olduğunun, bu yapılanmanın düşmana bilgiler sızdırdığının, ABD ve PKK ile ortak operasyon düzenlediğinin kanıtıydı.
Danıştay Hemen ardından Danıştay Saldırısı geldi. Bu defa gözaltına alınan isim Muzaffer Tekindi. Muzaffer Tekin kimdi peki? Muzaffer Tekin Kıbrısta olağanüstü kahramanlıklarda bulunmuş bir Türk subayıydı. O da özel kuvvet eğitimi almıştı. Uzun süre Güneydoğuda görev yapmış PKKya karşı savaşmıştı. Muzaffer Tekinin ordu içinde hâlâ çok sevilen ve saygı duyulan bir isim olduğu biliniyordu. Dahası Muzaffer Tekinin, Susurlukta pusuya düşürülen Özel Kuvvetlerde görevli Türk polis ve subayları ile de irtibatı vardı. Sık sık Kıbrısa gidip geliyordu. Denktaşı destekliyordu. Üstüne üstlük bir de TÜRKSOLU okuyordu. Eryaman Danıştay tertibi çöken ve zor durumda kalan iktidar içindeki Kürt-İslamcı çete acele yeni bir operasyona girişti. Hedef bu defa Atabeylerdi. Ankara Eryamanda bir evde, kendi flaması, marşı olan bir Özel Kuvvetler Grubu, Eryamanlar çetesi denilerek basına servis edildi. Hem de bu çetenin evinde Başbakana suikast krokileri bile bulunmuştu. Hatta sorgularında her şeyi kabul etmişlerdi... Böyle çete her iktidara nasip olmazdı doğrusu! Burada çok dikkat çekici bir nokta da Atabeyler grubunun evinde Kuzey Irak Türkmen Cephesinin bir ajandası bulunmuştu. Eryamanlardaki subayların Zaho ile bir bağlantısı olduğu yazılıyordu. Ancak ertesi günden itibaren tıpkı Danıştay tertibi gibi Eryamanlar olayının da tümüyle iktidar tarafından tertiplendiği ortaya çıktı. Polis ifadeleri, krokiler vb. şeylerin tümünün uydurma olduğu ortaya çıktı. Birileri kamuoyunu manipüle ediyordu. O derece ki büyük basın bile hükümeti dezenformasyon yaptırmakla suçlamaya başladı. Hedef Özel Kuvvetler Komutanlığı Şimdi burada duralım ve tüm bu operasyonları alt alta yazarak ortak nokta ve hedefleri saptıyalım. 1- Süleymaniye 2- Şemdinli 3- Danıştay 4- Eryaman Tüm bu olaylarda bir baskın söz konusudur. Hükümet kuvvetleri tarafından suçüstü gibi, hatta polisin iyi çalışması gibi sunulan olaylarda, önceden belirlenen, hedef alınan, izlemeye alınan isimlerin, provokatif bir olaydan sonra baskına uğradığı görülmektedir! Bu kuşku vericidir. Demek ki bu isimlere yönelik bir istihbarat faaliyeti uzun süredir yürütülmektedir. Bu istihbarat çalışmasını yürüten ekip nerededir? Bu ekip çok açık bir şekilde Emniyet içinde yuvalanmıştır. Sabri Uzunun görevden alınmış olması bu ekibi tasfiye etmemiştir. Aksine bu ekip daha dayanaksız ve pervasız operasyonlara başlamıştır. Ekip adeta zıvanadan çıkmış, sağa sola saldırmaktadır. Peki bu istihbarat ekibi kimle birlikte çalışmaktadır? Genelkurmay tüm bu operasyonları ancak basından takip ettiğini açıklamıştır. Bu açıklama aslında Emniyet içindeki bu istihbarat ekibinin, Genelkurmayla ortak hareket etmediğini değil, Genelkurmaya karşı hareket ettiğini ifade etmektedir. Peki bir Emniyet istihbaratı nasıl olur da o ülkenin Ordusuna karşı istihbarat ve operasyon yürütür? İşte bu sorunun cevabı da tüm bu olaylarda ortadadır. Operasyonlar kime karşı yapılmaktadır? Operasyonların hedeflerinin tümü istisnasız Özel Kuvvetler Komutanlığı mensuplarıdır. Peki Özel Kuvvetler Komutanlığı ne iş yapmaktadır? Özel Kuvvetler Komutanlığının görevi, ülkede bir işgal ve iç savaş durumunda halk örgütlenmesini gerçekleştirmektir. Bu kuvvetler doğal olarak gerilla kuvvetleridir. Eryamanlardaki Atabeyler grubunun kendisini gerilla grubu olarak tanıtması normaldir. Çünkü bir ülke işgal edildiğinde, dikkat edin işgal gerçekleştikten sonra diyoruz önce değil, işgalciye karşı düzenli birlikle değil gerilla ile mücadele edersiniz. Fakat gerilla birden kurulmaz. Yani hele bir işgal olsun, düzenli birlikler teslim olsun, o zaman gerilla kurulur lüksü yoktur ordunun. Bu tür bir olasılığı göz önünde bulundurarak bu gerilla harbini de örgütler. Bunun için özel birlikler oluşturur, bu birlikler halk içine girerek taban çalışması yaparlar, ülke işgal edildiğinde direnişçi olacak sivil unsurları tanır ve onlarla temasa geçerler. Tüm bu faaliyet, ordunun resmi ve kanuni faaliyetidir. Ortada yasadışı bir olay yoktur. Derin devlet, kontrgerilla vs. suçlamaların dayanağı da yoktur. İşte şimdi hedefe alınan Özel Kuvvetler Komutanlığının görevi budur. Peki bugün için Özel Kuvvetler Komutanlığının özellikle hedef olmasının bir nedeni var mı? Bu nokta en hassas noktadır. Özel Kuvvetler neden hedef? MGK üç yıl önceki bir toplantısında Iraktaki gelişmeleri de göz önünde bulundurarak, olası bir işgale karşı sivil savunma kuvvetlerinin örgütlenmesi kararını aldı. Bu karar elbette TÜRKSOLU üslubu ve açıklığı ile yazılmamıştı. Ama tespit ortaktı: Yarın öbür gün ABD Irak gibi Türkiyeyi de işgal ederse, buna karşı bir gerilla harbini örgütlemek artık Ordunun gündemindeydi. Demek ki ortada olası bir işgal senaryosu ve buna karşı Türk Ordusunun tedbirleri vardır. Süleymaniyeden başlayan ve Eryamana uzanan operasyonu bu çerçevede ele almak gerekir. ABD, Türkiyeye saldırmayı kafasına koymuştur ve bu saldırı öncesinde Türkiyenin gerilla harbi imkanını elinden almak istemektedir. Özellikle Şemdinli ile başlayan kontrgerilla ve derin devlet tartışmalarının nedeni de tümüyle budur. Kimileri bilerek, kimileri bilmeyerek, derin devleti gündeme getirerek ABDnin öncü kuvvetliğini yapmaktadır. Bizim uzun bir süredir Derin devletimi geri istiyorum çığlığı atmamız boşuna değildir. ABD Türk Ordusuna saldırmadan önce, ordunun direnişçi yapısını kırmak ve dağıtmak istemektedir. Özel Kuvvetler bu nedenle ABDnin öncelikli hedefidir. Burada ABD işgalinin dışında ikinci hassas noktayı da belirtelim. Yine geçtiğimiz aylarda MGK bir iç göç raporu yayınladı. Bu raporla, PKKnın bilinçli bir nüfus hareketliliği yarattığı tespit ediliyordu. Bu, iç savaşı hazırlamaktı. İşte ikinci hassas nokta olası bir iç savaşa ülkeyi hazırlamak, böylesi bir iç savaşta halkın can güvenliğni korumak ve asayişi temin etmektir. Ordu bu olasılığı da göz önünde bulundurarak bir hazırlığa girişmiştir. Bu hazırlık da Özel Kuvvetler Komutanlığının görev alanındadır! Demek ki operasyonların Özel Kuvvetler Komutanlığını hedef alması boşuna değildir. Bundan sonrası için planlama şudur: 1- Derin Devlet suçlamaları daha da artırılarak Özel Kuvvetler Komutanlığının lağvedilmesi istenilecektir. PKK ve yandaşları bunun propagandasına başlamışlardır bile. 2- Jandarma İstihbaratı da Özel Kuvvetlerin istihbarat birimi gibi algılanmaktadır. O nedenle JİTEM suçlamaları artırılacak ve Jandarma İstihbaratının lağvedilmesi istenilecektir. 3- Özel Kuvvetler Komutanlığı, Kara Kuvvetleri Komutanlığına bağlıdır. Kara Kuvvetleri Komutanı ise Yaşar Büyükanıttır. Önümüzdeki dönemde Yaşar Büyükanıtı doğrudan zanlı konumuna düşürecek yeni çete operasyonları başlayacaktır. Bilindiği üzere Eryamanlardaki subaylara üst kademelerden emir aldıkları kabul ettirilmeye çalışılmıştır. Üst kademeden kasıt Yaşar Büyükanıttır. Şimdiden hazırlıklı olalım, yarın öbür gün yine böylesi bir çete yakalanır ve bu çete mensuplarının Yaşar Büyükanıt ile telefon görüşmeleri yayınlanır! Ergenekon büyüyor! Yakında dağı deler Kuzey Iraka taşarız! Burada tertipçilerin yapacaklarını yazdık ancak tertipçilerin başarı ihtimali bulunmamaktadır. Çünkü ulusal güçler bu tür tertipleri atlatacak kadar bilinçli, planlı ve kararlıdır. Hemen burada Ergenekona girelim. Danıştay tertibi sonrası bazı gazeteler Türk kontrgerillasının Ergenekon adıyla yeniden kurulduğunu yazdılar. Hatta bu Ergenekonun beyni olarak da TÜRKSOLUnu gösterdiler. Bu haberleri yazanlar aslında böyle bir örgütlenme olmadığını çok iyi biliyorlar. Ama Ergenekon adlı hayali örgütten bu kadar korkmaları da ayrı bir gerçeğe işaret etmektedir. Danıştay tertibi ile başlayan süreçte tertipçiler beklemedikleri bir direnişle karşılaştılar. En önemli darbeyi hastanede Muzaffer Tekinden yediler. Muzaffer Tekin Başıma çuval geçiremeyecekler diyordu. Gerçekten de geçiremediler! Üstelik Muzaffer Tekinden istedikleri türde bir ifade de alamadılar. Aynı şekilde Şemdinlide Astsubay Ali Kayadan da istedikleri ifadeyi alamamışlardı. En son Eryamanda da Özel Kuvvet subayları bu tertipçilere konuşmadı. Eğer tüm bu güçler Ergenekon ise, tertipçiler Ergenekoncuların sağlam direnişçi olduklarını görmelidirler! Fakat Ergenekon olarak hedef alınan örgüt bugün daha da büyümüştür! Eskiden bu örgütün beyni olarak görülen bir tek TÜRKSOLU vardı. Ancak son süreç değerlendirildiğinde CHPnin de artık TÜRKSOLU paralelinde siyaset yürüttüğü görülmektedir. Demek ki Ergenekon büyümektedir! Hele biraz daha büyüsek, kalabalıklaşsak da şu dağdan çıksak! Bakalım tertipçiler nereye kaçar o zaman? Bizi Kıbrısta mı, Balkanlarda mı, Kuzey Irakta mı durdururursunuz şimdiden düşünün! Metenin oğlu Attila biliyorsunuz Ergenekondan çıkışta tüm Avrupaya kadar yayılmıştı! Özel Kuvvetleri hedef alan bu tertipler, Ordunun bütününü birleştirmiştir. En halim selimler bile artık tertipçilerin karşısına dikilmektedir! Tertipçiler burada Ergenekonculara çete damgası vurmaya kalkmıştır ama tüm Orduyu Ergenekon etrafına toplamıştır! Bakın Ergenekonun bir de ordusu oluverdi! Danıştayda ulusal güçleri hedef tahtasına oturtanların aslında Ulusalcı denilen bir düşmana karşı da çıkmadıklarını özellikle belirtelim. Kimdir ulusalcılar ve bu son tertiplerde hangi ulusalcı hedefe oturtulmuştur? Yayınlanan çete şemalarından, iğrenç saldırı yorumlarına kadar tümünde ulusalcı denilen kesim içinde bir tek adı geçen siyasal çizgi TÜRKSOLUdur. TÜRKSOLUnun dışında herhangi bir gazete, dergi, tv vs. hedef alınmamıştır. Hatta o kadar ki saldırganın üzerinden Ulusal Haber kartı çıkmasına rağmen İşçi Partisi hedef alınmamıştır. Tüm yorumlarda Ergenekonun beyni olarak TÜRKSOLU gösterilmiştir. Demik ki tertipçi Kürt-İslamcı çete için tehdit kaynağı TÜRKSOLUdur. Hedefe oturtulanlarsa, şu ya da bu ölçüde TÜRKSOLU yörüngesinde olduğu düşünülen şahıs ve kurumlardır. Vatansever Kuvvetler Güçbirliği TÜRKSOLU paralelinde faaliyet yürüten bir dernek olarak suçlanmaktadır. Avukat Kemal Kerinçsiz MHPnin teslimiyetçi çizgisinin dışında biri olarak görülmekte, TÜRKSOLUna dahil olmasa bile TÜRKSOLUnun direnişçi mantığını sahiplendiği ve uyguladığı için özellikle hedef olmaktadır. İşçi Partisi bile olaya ancak TÜRKSOLUna düşman olduğu için dahil edilmektedir. Görüldüğü gibi TÜRKSOLUna düşman olmak bile bir siyasetçinin işine yaramaktadır. Vay be diyoruz kendi kendimize, biz neymişiz de haberimiz yokmuş! Bize düşmanlık dışında tek bir politikası olmayan ve sadece bize düşmanlık yaptığı zaman basına çıkabilen bir Perinçeki bile meşhur edebiliyoruz! Bu da doğal bugün Özel Kuvvetler Komutanlığına ve TÜRKSOLUna saldırılırken birileri arşivleri karıştırsa, bugün TÜRKSOLUna saldıran Perinçekin dün de, Özel Kuvvetler Komutanlığına, JİTEMe karşı büyük bir savaş açtığını görür. Perinçek dün orduya saldırdığı için basına çıkıyordu;bugün TÜRKSOLUna saldırdığı için. Bu da gayet normal, partisi kırk yıldır binde beşi geçemeyen bir adama siz basın olsanız ne zaman sayfalarınızı açardınız ki? Ancak ordu ve TÜRKSOLU gibi etkin kurumlara saldırdığı zaman
http://www.turksolu.org/109/basyazi109.htm *** Kürt-İslam Mahkemeleri Gökçe Fırat
Şemdinli tertibi nasıl gerçekleşti Kürt-İslamcı AKP iktidarının devlet kadrolarını Kürt-İslamcılaştırma çabasının çok yakın gelecekte Türkiyeye nasıl bir hukuk düzeni getireceği Şemdinli mahkemesinin kararı ile birlikte daha net görüldü Bilindiği gibi Şemdinlide PKK üyesi olmaktan 15 yıl hapis cezasına mahkum edilen Seferi Yılmaza ait bir kitabevine bomba atılmış, kitabevi sahibi eski PKKlı Seferi Yılmaz bomba atılan kitapçıdan dışarı çıkmış, kapının önünde bekleyen bir sivil arabayı görmüş, arabaya doğru ilerleyerek o sırada o caddede bulunan birkaç yüz kişilik PKKlı grupla birlikte arabaya, arabadaki astsubay Ali Kaya ve iki istihbaratçıya saldırmış, arabasını yakmış, o sırada yine orada bulunan Danimarkadan yayın yapan PKK televizyonu Roj TV Şemdinliden naklen yayına başlamıştı. Bu olay neresinden bakarsanız bakın bir komploydu. Ancak komployu yapanlar sanki bizlerle alay edercesine yapıyordu bu işi. Olayın hemen ertesi günü gazeteler Susurluk manşetleri atmaya, derin devlet yorumları yapmaya başlamış ve PKK mahkumu Seferi Yılmazla röportaj kuyruğuna giren basın onu bir demokrasi kahramanı ilan etmeye başlamıştı. Şemdinli olayı olur olmaz TÜRKSOLU Türkiyedeki tüm basının tersi bir tavır aldı, bunun Orduya yönelik önemli bir komplo olduğunu yazdı. Komplonun düzenleyicileri olaraksa AKP ve PKKyı adres gösterdik.
O zamanlar ortada Şemdinli iddianamesi henüz yoktu, Ferhat Sarıkaya yoktu, Orgeneral Büyükanıtın adı henüz geçmemişti. CHP ve Cumhuriyet gazetesi dahil her çevre olayı Türk Ordusuna yıkarken bir tek TÜRKSOLU olayın bir komplo, bir provokasyon olduğunu yazıyordu. Şemdinli bize göre AKP iktidarının önemli bir hamlesiydi. Gerçekten de bir süre sonra Ferhat Sarıkayanın iddianamesi geldi, Orgeneral Büyükanıt çete lideri olmakla suçlandı. O anda Susurluk, derin devlet gibi bir oltaya atlayan kimi insanlar uyanıverdiler. Şemdinlideki araçta demek ki astsubay değil, Orgeneral Büyükanıt linç edilmek istenmişti! Saflar birden yer değiştirirken, Orgeneral Büyükanıtı suçlayan Emniyet İstihbarat Daire Başkanı ve savcı görevden alındı. Kamuoyu olayın Orduya yönelik bir tertip olduğuna büyük ölçüde kanaat getirmişti. İddianame nasıl hazırlandı... Fakat bu sırada Şemdinli davası da başlamıştı. Aslında iddianamenin hazırlanması, bu arada Mecliste kurulan Araştırma Komisyonu Türkiyede bir şeylerin nasıl da değiştiğini gösteriyordu. Ki bizce bu değişikliğin üzerinde durmak yarına hazır olmak için son derece önemlidir. Şemdinli olayı yargıya yansıdığı andan itibaren Mecliste bir araştırma komisyonunun kurulmasına kimse tepki göstermedi. Oysa yargıya intikal etmiş bir soruşturmaya Meclisin dahi karışma yetkisi yoktur. Kuvvetler ayrılığı prensibi gereği, yasama organı olan TBMM yargıya müdahale edemez. Oysa Komisyon çalışması doğrudan yargıyı yönlendirecek, baskı altına alacak bir çalışmaydı. Komisyon üyeleri ne hikmetse hep Güneydoğulu milletvekillerinden oluşuyordu ve tanık olarak da hep PKKlılar dinleniyordu. PKK mahkumu Seferi Yılmaz gibi bir bölücü itibar sahibi olmuş, Meclis Araştırma Komisyonuna akıl veriyordu.
Fakat yasama organının yargıya müdahalesinin bununla sınırlı olmadığı da görüldü. Savcı Ferhat Sarıkaya Meclis Araştırma Komisyonu ile temas halindeydi. Araştırma Komisyonu Başkanı, komisyondan bile gizlice savcı Ferhat Sarıkayaya ifadeleri gönderiyordu. Daha da ötesi, savcı Sarıkaya idianamesini bitirdikten sonra bu iddianameyi e-maille aynı komisyon üyesine gönderiyordu. Oysa iddianameyi hazırlayan savcı bunu sadece mahkemeye sunabilirdi. Buraya kadar olan düzenek iyi işliyordu. Şemdinlide yuvalanan PKK hücresi, TBMM Komisyonu, Adalet Bakanı, İçişleri Bakanı, Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı, Van Adliyesi arasında inanılmaz bir eşgüdüm vardı. Artık ortada bir iddianame değil, senaryo vardı. Bu senaryonun baş destekçisi ise Fethullahçı medyaydı. Fakat senaryo bir noktada kesintiye uğradı. Ferhat Sarıkaya meslekten atılınca Şemdinli davasının iddianame sahibi ortadan kalkmış oldu. Onun görevden atılması ile birlikte normal bir hukuki işleyiş başlayabilirdi ama olmadı. Yeni savcı iddianameyi aynen sahiplendi. Oysa iddianameye siyaset karıştırıldığı ortadaydı. Normalde yeni savcının tüm iddianameyi baştan, siyasal önyargıdan uzak bir şekilde hazırlaması gerekirdi. Fakat bu yapılmadı. Dava aynı iddianame ile başladı. Bu nasıl mahkeme Üstelik iddianame kısmından sonra dava kısmı tam anlamıyla bir hukuk katliamı oldu. Mahkeme önünde herkes eşittir. Devlet görevlisi de, sıradan vatandaş da birdir. Ancak mahkemeler, hakimler, kanaat belirlerken tarafların geçmişlerini göz önünde bulundururlar. Örneğin bu davada bir tarafta PKK üyesi olmaktan 15 yıla mahkum bir Seferi Yılmazla, diğer tarafta devlete hizmet etmiş, pek çok takdirnamesi olan bir astsubay arasında kanaate hükmedecek hakim, kendi siyasal tercihlerine göre hareket edemez. Ama bu davada böyle olmamıştır. Sanıklar aleyhine delil olmadığı için hakimler kanaatle karar vermişlerdir. Peki o kanaat nedir? Devlet görevlilerinin suçlu olduğu! Hakimler kanaat belirlerken Fethullahçı medyanın derin devletle mücadele eden yazarları gibi hissetmiş ve o şekilde karar vermişlerdir. Fakat sadece karar aşamasında değil önceki saflhalarda da büyük hukuksuzluklar yaşanmıştır. Örneğin devlet görevlileri, Jandarma Komutanlığının raporları, mahkeme heyeti tarafından dikkate alınmamıştır. Oysa mahkeme heyetinin bu tür devlet rapor ve elemanlarına öncelikle dikkat etmesi gerekirdi. Fakat bu davada bir Türk mahkemesi, PKKlıları ve yandaşlarını dinlemiş, dikkate almış, onların beyanlarına göre kanaat oluşturmuş ama Türk Ordusu mensuplarını dinleme zahmetine bile katlanmamıştır. Sanık avukatları olayın büyük bir provokasyon olduğunu, daha derinlemesine bir soruşturma gerektiğini belirtmiş, yeni tanıklar bulmuş, soruşturmanın genişletilmesini talep etmişlerdir. Normalde mahkeme heyetinin sanık avukatlarının bu taleplerini dikkate alması gerekir. Neden gerekir? Çünkü sanıklar zaten tutukludur, yeni tanık dinlenmesi ya da soruşturmanın genişletilmesi sanıklara bir yarar sağlamayacağı gibi bu davanın uzamasından zarar görecek bir kişi de yoktur. Bu noktada mahkeme heyetinin sanık avukatlarının talebini reddetmesinin imkânı yoktur. Reddederek hukuk dışı hareket etmişlerdir. Fakat mahkeme heyeti açısından daha söylenecek çok şey var. Aynı mahkeme heyetinin Van Üniversitesi Rektörünü de aynı şekilde iki ay tutukladığını biliyoruz. Ama rektör şu an görevinin başındadır! Demek ki mahkeme heyeti güçlü hukuki delillerle değil kanaatle hareket etmeyi alışkanlık haline getirmiştir.
PKKdan al haberi Bu davada ise mahkeme heyetinin ne yapacağını PKKnın yayın organı zaten bilmektedir! 13 Haziran tarihli Özgür Gündem gazetesinde aynen şunlar yazılmıştı: Kararın bugünkü duruşmada ya da yetişmemesi halinde en fazla birkaç gün içinde çıkması bekleniyor. Bu arada mahkeme başkanının da tayininin çıktığı ve 19 Haziranda ayrılmadan önce Şemdinli davasını karara bağlayacağı kaydediliyor. Şimdi ne var bu haberde diyebilirsiniz. Haberin tarihi 13 Haziran. O gün Şemdinli duruşması var. Henüz duruşma yapılmamış. Yani o günkü duruşmada ne olacağı bilinmiyor. Belki mahkeme o gün karar verebilirdi. Ama Özgür Gündem mahkemenin o gün karar vermeyeceğini biliyor. Daha da garibi, mahkemenin bir sonraki duruşmasının 19unda yapılacağını da biliyor! Yani Özgür Gündem bir tek 19undaki duruşmada sanıklara 39.5 yıl hapis verileceğini yazmamış! Peki 13ündeki mahkeme neden son savunma için sadece altı gün sonrasına karar kılar? Normalde bu tür davalarda en az bir ay, hatta Erbakanın davalarında 3 aylık bir süre tanındığını biliyoruz. Yani son savunma önemlidir, mahkemeler de son savunma için 6 gün süre vermezler. Burada da hukukun doğruyu bulmak için değil infazı bir an önce gerçekleştirmek için işletildiğini akla getiriyor. Ama daha önemli bir ayrıntı da var. Mahkemeden bir gün önce Ali Kaya GATAya sevkediliyor. Bu durumda son duruşmaya katılamıyor. Ceza davalarında ise sanığa son söz hakkı verilir ve bundan önce karar verilmez. Bu durumda mahkeme heyetinin 19unda karar vermesi beklenemez. Nitekim PKKlı avukatlar astsubayın kararı geciktirmek için GATAya kaldırıldığını yazıyor. Ama mahkeme heyeti de PKKlı avukatlarla aynı kanaatte ki son sözü bile sormadan 39.5 yıl hapis veriyor! Dikkat edelim sıradan bir cezadan değil 39.5 yıl hapisten bahsediyoruz. Kürt-İslamcının adaleti Hukuki ayrıntılardaki tutarsızlıklar, hukuksuzluklar ve çok açık bir şekilde tertipler çoğaltılabilir. Fakat burada asıl meselemiz bu değil. Şemdinli davası açılışından kapanışına kadar tam anlamıyla adaletin ne duruma geldiğini göstermektedir. Artık bu ülkede hiç kimsenin adil yargılanma güvencesi kalmamıştır. Adalet Bakanlığı içindeki kadrolaşma mahkeme seviyelerine ulaşmış, karar mercileri Kürt-İslamcıların denetimine geçmiştir! Mahkeme Yaşar Büyükanıtı yargılayamamıştır ama sadece şimdilik. Bu ülkenin bir rektörünü suçsuz yere, gereksiz yere iki ay hapse atabilecek kadar kendilerine güvenmektedir bu Kürt-İslamcı kadrolar. Ferhat Sarıkayanın görevden alınması onları biraz ürkütse de kanlarındaki Kürt-İslamcı devlet düşmanlığı geni ağır basmakta, yargılayıp cezalandıracak bir Türk aramaktadırlar! Ordu mensubu aramaktadırlar! Artık adliyenin niteliği değişmiştir. Türk adaletinin yerini Kürt-İslam mahkemeleri almıştır. Danıştaya yapılan saldırı burada anlam kazanmaktadır. Yine bir Kürt-İslancı olan Başbakan, Danıştayı açıkça tehdit ediyor ve engel olarak suçluyordu. Hemen ardından yine aynı bölge doğumlu bir Kürt-İslamcı tetikçi Danıştayı bastı! Şimdi Şemdinli davası Yargıtaya gidecek ve oradan geri dönecek. Bunu kararı veren mahkeme heyeti de gayet iyi biliyor. Ama bilmesine rağmen bu kararı veriyor. Çünkü devlete, yargıya ve Orduya mesaj veriyorlar! Demokrasi, insan hakları, hukuk diye diye iktidara gelenler, artık hukuku rafa kaldırmışlar, komplolar, baskınlar, infazlarla iş görmektedirler. Artık Türkiyede bir Kürt-İslamcı çete iktidarı vardır.
http://www.turksolu.org/110/basyazi110.htm ***
|
|
.Türk Ordusuna Çuvalı Bu Kez Amerkancı Fethullahçılar mı Geçirmek İstiyor? Milli Çözüm Dergisi Erdoğan PİŞKİN Amaçlar: 1- Stratejik amaç, iç savunmayı tahrip edip yıpratmak. 2- Kısa vadeli hedef: Tayip Erdoğan'ı kurtarmak. 3- Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ın önünü kapatmak. "Özel' hücreler, Türkiye'ye karşı", "Yedi ayda beşinci çete" "11 derin hücre daha" şeklinde Yeni Şafak, Zaman ve Akşam gazetelerinin manşetleri, halkı avutup aldatıyor. Başında Fethullah sicilli İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek'in bulunduğu Emniyet'teki kadrosuyla, MİT İstanbul Bölgesi'ndeki ekibin "ulusalcı komplo" imalatında başarısız olmasının ardından, Tayyip Erdoğan'ı kurtarma hamlesine giriştiler. Ancak bu olayın sadece küçük bir parçası. Hem yukarıdaki gazetelerin manşetlerine yansıyan vurgular, hem de yazıların içeriği dikkatle incelendiğinde hedefin daha büyük olduğu anlaşılıyor. Haberlere bakılırsa, içinde iki Özel Kuvvetler Komutanlığı mensubunun bulunduğu "Atabeyler örgütünün" evinde "Tayyip Erdoğan'ın evinin krokisi çıkmış"mış, "Cüneyd Zapsu'nun ve Abdülkadir Aksu'nun oğluna yönelik eylem planı hazırlığı yapılmaktaymış...mış!. Rumsfeld'in "Çuval Tehdidi"nden Stratejik Atak Peki, bu "çete" nasıl çökertilmiş? Bu kadar "gizli" hazırlıklar içinde olan örgüt bir e-postayla ortaya çıkmış!? Üstelik iddiaya göre, Genelkurmay'dan aradığını söyleyen bir kişi gazetelere konuyla ilgili bilgiyi, Genelkurmay'ın kapısında bir zarf içinde iletmiş. Peki son üç-dört ay içinde "sauna çetesi", banka soygunu gibi olaylarla Özel Kuvvetler Komutanlığı (ÖKK) mensupları arasında bir bağlantının kurulması tesadüf mü? Son bir yıl içinde belli aralıklarla ÖKK mensuplarının "çete, soygun, vb" olaylarla bağlantılı gösterilmesi akıllara 2005 yılı başında ortaya atılan ÖKK "inşaat yolsuzluğu" masalını getiriyor. Akşam gazetesi, "Atabeyler'de Irak bağlantısı"na atıf yapıyor. ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, 14 Temmuz 2003'te Tayyip Erdoğan'a gönderdiği mektupta, "Türk Ordu mensuplarının sizin iradeniz dışında Irak'ta faaliyetlerde bulunduğunu biliyoruz" demişti. 6 Ocak 2005'te NATO Başkomutanı Org. Jones, 11 Ocak'ta ABD Merkez Kuvvetler Komutanı Org. Abizaid Ankara'ya geldi. Her iki Amerikalı komutanın gündeminde, "TSK'nın çeşitli kademelerinin iknası" vardı. Aydınlık'a güvenilir kaynaklardan ulaşan bilgiye göre, ABD, "Türk Silahlı Kuvvetlerindeki bazı elemanların kontrol dışı çalışabilecekleri ve bununla ilgili sağlıklı bilgi alamadıkları" yönünde endişelerini Genelkurmay ve Hükümet yetkililerine iletmişti. Tablonun Anlamı İşte bütün bu tablo, olayın gerçek amacını ortaya çıkarıyor. ABD, Türk Ordusu'na karşı cepheden saldırı taktiğine girişti. Türk Ordusu'nu içten bölme faaliyetinde başarısız olunca, bu kez cepheden saldırıya geçtiler. Amerika için en büyük tehdit olan, hem Kuzey Irak'taki operasyon gücü, hem de iç yıkıcılık ve bölücülüğe karşı Türk Ordusunun en vurucu gücüne karşı saldırıyı yoğunlaştırdı. Türk Ordusunda "göz bebeği kurum" olarak nitelenen ÖKK'nin hedefe konmasının nedeni işte bu Amerika, Türkiye'nin iç savunma mekanizmasını yok etme saldırısıyla Orduyu "dize getirmeye" çalışıyor. Bunun için daha önce devşirdiği bazı unsurları devreye sokarak operasyonlar yapıyor. Amerikan derin devleti, Türkiye'nin savunma mekanizmalarını tahrip etmeye çalışıyor. Zaman Yazarı Tamer Korkmaz, Paşalardan Niye Korkuyor? "Alttan-Üstten 12 Eylül tablosunun "dayanılmaz ressamı" Evren Paşa diyor ki: "Ordu içinde darbe yanlısı genç subaylar olabilir... Yeniçeriler, zamanında çok padişah devirmiş... O nedenle darbeci subayların Ordu'dan atılması gerektiğini savunuyorum!" Evren'in bunca olup bitenden sonra artık nedamet getirdiğini; nihayetinde demokratların safına geçtiğini falan sanıyorsanız fena halde yanılıyorsunuz! Evren, 1960 darbesinin "alttan" geldiğini hatırlatıyor: O yüzden, Genç Subaylar'a dikkat çekiyor... Türkçesi: "Memlekette darbe yapılacaksa bu darbeyi genç subaylar değil, paşa paşa üst düzey komutanlar yapar" demek istiyor... Kenan Paşa'nın yağlıboya darbesi alttan değil, üsttendi! Evren'in 1976'da Ege Ordu Komutanlığı'na getirildiği dönemde de Ordu'da darbe yapmak isteyen 'Genç Subaylar' vardı... Ancak bunlar kendi başlarına hareket etmiyorlardı... Liderleri, Kara Kuvvetleri Komutanı Namık Kemal Ersun'du... (Ersun; 1963'teki başarısız darbe girişiminin faturasını hayatıyla ödeyen Talat Aydemir'in ardından Kara Harp Okulu Komutanlığı'na getirilmişti.) 1977 yılı, 12 Eylül öncesindeki en önemli kilometre taşıdır: Yüksek Askeri Şûra'ya iki ay kala 1 Haziran'da Namık Kemal Ersun emekliye sevk edilmişti! Ersun'un ekibinden 850 civarında genç subay da o operasyonda Ordu'dan atıldılar... Şayet böyle bir hadise olmasaydı, Türkiye Kenan Evren diye bir darbe ressamını hiç tanımayacaktı! Önce Ersun, sonra da üç general hepi topu üç ay içinde elenmiş ve Evren'e Kara Kuvvetleri Komutanlığı yolu açılmıştı. Ardından da, Genelkurmay Başkanlığı koltuğu ve nihayet 'darbe liderliği' apoleti gelivermişti... Ezcümle, Evren'i Evren yapan gelişme Haziran 1977'de Genç Subaylar'ın Ordu'dan atılmasıdır: Kenan Paşa'nın günümüzde "Darbe yanlısı gençler behemehal Ordu'dan atılmalıdır" demesi, bundan... Bilinçaltı konuşuyor! Ersun ve arkadaşları tasfiye edildiğinde, Genelkurmay Başkanı Org. Semih Sancar "TSK macera peşinde koşanlara asla iltifat etmeyecektir." diyordu... "ÜGD İkinci Başkanı Abdullah Çatlı!" ile röportaj yapan Washington Post gazetesi ise "Seçimin hemen öncesinde 'ihtilal girişiminde bulunan' Ersun ve arkadaşlarının Ordu'dan atıldığını, tasfiye edilen kadronun Türkeş'e yakın grup olduğunu" yazıyordu! Ersun ve ekibinin tasfiye edilmesinde Çatlı'nın önemli rolü vardı... ABD-NATO, Ersun Cuntası'nın elimine edilmesinden memnundu. "12 Eylül 1980"in güzergâhı "temiz"lenmişti..." Aynı gün Zaman'ın diğer yazarı Şahin Alpay da New York Times'in "Türkiye'de Darbe Tehlikesi"ne dikkat çekiyor! New York Times'ın 30 Mayıs tarihinde yayımladığı "A Violent Detour in Turkey/Türkiye'de şiddetli bir dönüş" başlıklı başyazı, yalnızca Türkiye'yi değil, dünya politikasını izleyenler için de çok dikkate değerdi. ABD'nin önde gelen gazetesi bu başyazısında iki konudaki kuşkularını dile getiriyordu. Birincisi Türkiye ile ilgiliydi. NYT, "Türkiye Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, geçen hafta Türkiye'de yaşanan şiddet olaylarının 'eski günler'e, askeri darbe ve askeri yönetim günlerine dönüşün habercisi olmadığını söyledi. Umarız, haklıdır..." demekle yetinmiyor, tekrar soruyordu: "Cenazeden sonra saldırının arkasındaki saik gittikçe daha büyük bir karanlığa büründü ve gerçeğin ortaya çıkması zaman alacak. Fakat temel soru şu: Eski kötü günler geri mi geliyor?" Yani NYT, Avrupa Konseyi, NATO, OECD, AGİT üyesi ve AB ile üyelik müzakerelerine başlayan Türkiye'de bir askerî müdahale hazırlanıyor olabileceğinden kuşku duyduğunu açıkça ifade ediyordu. NYT gazetesi ABD yönetiminin Türkiye'de "eski kötü günlere dönüş" olasılığı karşısında nasıl bir tutum takınacağı konusunda da kuşkulu olmalıydı ki, başyazıda aynen şu çağrıyı yapıyordu: "Washington, Türk generalleriyle uzun bir geçmişi olan bağlarından yararlanarak onlara askerlerin siyasete karışmalarına sıfır tolerans göstereceğini iletmek suretiyle Türk demokrasisinin güçlenmesine yardımcı olabilir." Yani NYT, "özgürlük ve demokrasiyi dünyaya yayma" iddiasında olan Bush yönetiminin, Türkiye'de askerî bir müdahaleye ses çıkarmayabileceği ihtimaline karşı Washington'u uyarma ihtiyacını duyuyordu. Şu gerekçeyle: "Türkiye İran, Irak ve Suriye'nin komşusu, İsrail'in müttefiki, NATO üyesi ve AB üyeliğine adaydır. Dünya onun daha az demokratik olmasını göze alamaz." NYT böylelikle Bush yönetiminin kendi ülkesindeki inandırıcılığının ne derecede olduğu hakkında da iyi bir fikir veriyordu. Bu bağlamda aynı ölçüde dikkate değer olan, 12 Eylül askerî darbesinden sonra cumhurbaşkanı seçilen emekli Orgeneral Kenan Evren'in, geçen hafta Akşam Gazetesi'ne verdiği beyanattı (1 Haziran). Evren, beyanatında, özetle, 1960 askerî darbesinin genç subaylar tarafından örgütlendiğini, 1980'de ordunun yönetime el koymasında genç subaylardan gelen baskıların rolü olduğunu anlattıktan sonra, "Genç subaylar arasında bunu (askerî darbe) teşvik edenleri yakalayıp ordudan atmak lazım." diyordu. (Evren, unutmuş olabilir; ama 1971 askerî müdahalesi de 1960'takine benzer bir cunta girişimini önlemek amacıyla yapılmıştı.)" diyor. *** http://www.millicozum.com/index.php?option=com_content&task=view&id=140&Itemid=32
|
| .
|