|
YAZIT

Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
22.02.2007
Cumhurbaşkanı,
Erdoğanı derhal azletmelidir!
|
|
CHP
İstanbul milletvekili Onur Öymen, Erdoğana Kürt
yönetimi ile temas kurulması için Holbrooke telkinde
bulundu diye Cumhuriyetten Bahadır Selim
Dileke bir açıklama yaptı.
Holbrooke kimdir? Dünya Yahudi lobisinin bir numaralı adamı
olan Henry Kissingerin veliahtıdır!
Henry Kissinger, Global Stratejik Komite adıyla kurulan ve dünyayı
yönetmeye soyunmuş 12 kişilik komitededir.
Büyük Ortadoğu projesini güncelleyen ve uygulamaya başlatan,
kısacası ABDyi de yöneten bu komitedir.
* * *
Onur Öymenin Başbakan Tayyip Erdoğana
Kuzey Iraktaki Kürt liderlerle konuşuruz lafını
ABDnin eski Dışişleri bakan yardımcılarından
Richard Holbrooke söyletti. Bunu bana bizzat Holbrooke, Münihte
anlattı. Erdoğan ile görüştükten sonra Kuzey
Iraka geçmiş, Erbilde Barzani ile beş saat görüşmüş.
Holbrooke Erdoğana yaptığı öneriyi bize
şöyle anlattı:
Kuzey
Irakta Tayvan modeli bir devlet kurulsun. Siz de bunu tanıyın.
Şimdiden Türkiye ve Kuzey Iraktaki liderler bir araya
gelsin, görüşsün. Kerkükte referandum ertelenemez.
Bunu sineye çekin. Bunların karşılığında
PKKyı etkisiz kılmakta size yardımcı
olurlar.Kısacası Erdoğanı ABD yönlendiriyor.
İşin esası bu dediği saatlerde,
Celal Talabaninin İnternet sitesine açıklama yapan
DTP Diyarbakır İl Başkanı Hilmi Aydoğdu, Kerküke
yapılan saldırılar Diyarbakıra yapılmış
olur Diyarbakıra yapılan saldırılar ise
Kerküke yapılmış bir saldırı olur diye
konuşabilme cüretini kendisinde buldu!
Kuzey Irak için Güney Kürdistan diyen Hilmi
Aydoğdu, buradaki Kürt hareketinin bastırılmaya çalışılmasının,
Türkiyedeki Kürtlerin kan damarlarının kesilmesiyle
aynı anlama geldiğini söyledi ve Kuzey Iraktaki Kürt
politikacılarla birlikte hareket edeceklerini, bunun
zemininin de Barzaninin Nevruza davet edilmesi ile hazırlanmakta
olduğunu açıkladı.
* * *
Görüldüğü gibi, ABD ve İsrail, artık kartlarını
açık oynamaya ve Kuzey Iraka müdahale
etmeye teşebbüs edersen, seni kendi içinden vururum tehdidinde
bulunmaya başladı. Sadece Erdoğanı değil
Aydoğduyu konuşturan da aynı merkezdir!
Bu tablo gösteriyor ki, büyük hesaplaşma yakındır.
Bilindiği gibi, 1. Dünya Savaşında da
emperyalist devletler, Boğazları kendileri yönetmek
kaydıyla, Türkiyeyi haritadan silmek ve Kızılırmakın
Doğusunu Ermenilere, Batısını Yunanlılara
vermek için çalıştı. Ermeni isyanı ile
birlikte Rum çetecileri de örgütlediler.
Sonuç ne oldu?
Ermeniler,
yaptıkları katliamlar sebebiyle tehcir edildi. Rum çetecilerle
mücadele edildi ve savaştan sonra mübadele ile Rumlar
Yunanistana gönderildi. Üzerinde güneş batmayan İngiliz
İmparatorluğu, Asyadan çekilmek zorunda kaldı.
* * *
Şimdi, Ermenilerin 1. Dünya Savaşındaki rolünü
üstlenmek isteyenler olduğu anlaşılıyor.
Fakat bu ihanet tablosu iyi anlatılırsa, halktan yeterli
destek bulamayacaklarını zannediyorum. Türkiyenin Kürtlerine
Ermeni rolü verilmek istendiğini, şu andaki Başbakan
Tayyip Erdoğan anlatamaz. Çünkü, Onur Öymenin açıklamasına
göre, Kissingerın Tayvan modeli planlarını
zaten Erdoğan uygulamaktadır. Partisini de CFR
memorandumunu program haline getirerek kurmuştu.
Dolayısıyla, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet
Sezerin, Anayasadaki yetkisini kullanarak bir an önce yürütme
görevine el koyması, Türkiyenin büyük zarar görmesine
yol açabilecek olan Tayyip Erdoğanı derhal azletmesi
ve bir seferberlik hükümeti kurması gerekir.
Tayyip Erdoğan, artık bu ülkenin güvenlik meselesi
olmuştur
|
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=77&ArticleID=4461 *** Kissinger-Erdoğan
görüşmesi ve Koşaner Paşanın verdiği Çankaya
teminatı! 04.01.2007 Tayyip
Erdoğanın başbakanlığının önünde
bir sürü engel vardı. Birileri sihirli değnekle ilgilileri
hipnotize edercesine bu engelleri ortadan kaldırdı!
Erdoğan, şimdi de Cumhurbaşkanı olmak istiyor.
Muhalefetin bir kısmı Hele bir Çankayaya çıksın,
biz onu oradan indirmesini biliriz diyerek Erdoğana karşı
çıkarmış gibi görünüyor! Bu sözlere inanan var mı?
Herhalde bu partilerin mensupları, genel başkanlarına ayıp
olmasın diye inanır gibi yapıyor! Fakat, Bu masallara
çocuklar bile inanmaz, sizi kimse ciddiye almıyor diye genel başkanını
uyaran kimse yok!
***
Erdoğan, son ABD gezisinden yüksek moralle döndü!
Bu moral, Erdoğan, Yahudi lobisi, Henry Kissinger ve Hollbroke
ile görüşmelerinden olumlu sonuçlar elde etti? yorumlarına
yol açtı. Fakat içerde bundan daha somut veriler var:
Gazeteci Murat Yetkin, 26 Ocak 2006 tarihli, Askerin iki
endişesi başlıklı ve üst düzey bir askeri
kaynak referanslı yazısında Tayyip Erdoğanın
Cumhurbaşkanı seçilmesine bu kaynağın nasıl
baktığını şöyle ifade etmişti:
Cumhurbaşkanı Anayasanın korunmasından yana
olduğu sürece sorun çıkmaz. Sayın Başbakanın,
Cumhurbaşkanı olması önünde bir engel bulunmuyor.
Yetkinin bahsettiği üst düzey askeri kaynağın, dönemin
Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Işık Koşaner
olduğunu Genelkurmay Başkanlığı açıklamış
ve Ziyaret sırasında genel konuşmalar yapılmış
olup herhangi bir isim veya ihtimal üzerinde tutum ifade edici bir yargıda
bulunulmamıştır demişti..
Koşaner ise başka bir açıklama yapmamıştı.
Yedi ay sonra Erdoğan Malezyaya giderken gazetecilere Yüksek
Askeri Şurada, diğer komutan atamalarında sürpriz
olabilir. Jandarma Komutanını İçişleri Bakanı
Abdülkadir Bey (Aksu) teklif etti diye bilgi vermişti.
Ve Jandarma Komutanlığına Orgeneral Işık Koşaner
getirilmişti.
Aksunun teklifinde terörle mücadelede birlikte çalışmış
olmak rol oynadı denilmişti ama Erdoğanın
adaylığı halinde, bu teminat ve tercih hatırlanmaz mı?
Sorulacak çok soru var ama bu kadar yeter!
***
Diğer taraftan, AB, içerdeki sivil ajanları vasıtasıyla
TSKyı sınırlardan çekmeye, jandarmayı lağvetmeye
çabalar; Washington destekli etki ajanları da TSKya sızmaya
çalışırken, Tayyip Erdoğan, niçin kendinden bu
kadar emin?
Anlaşılıyor ki halk tepki göstermezse, Erdoğan Çankayaya
da çıkar, engel görmezse cumhuriyetin temellerini de zorlar! Başbakan
olarak zorlamıştır; Türk kimliğini tartışmaya
açmış, veto yese de federasyona dönük yasal alt yapıyı
hazırlamıştır.
TESEVin Güvenlik Raporu na göre MGKda
azarlandığı için bu politikaları rafa
kaldırmıştır. Şimdi, yasa çıkarırken
zorlanmasına sebep olan veto engelini aşmak, MGK Başkanı
olarak devlete vaziyet etmek istiyor. Rio Tinto ve Citibanka devamlı
satış yaptığı için dış desteği
garantilemiş durumdadır. İngiliz basını,
ABye sitem ederek, Uyandırmayın Türkleri, lokum gibi
bankalar satın alıyoruz, bankalar üzerinden İstanbulda
büyük alımlar yapıyoruz diyor. Şimdi sırada GAP
var! Erdoğan açıkladı!
***
Muhalefet, muhalefet yapmıyor; dostlar muhalefette görsün dercesine
muhalefetçilik oynuyor! Sendikalar kış uykusunda! Üniversiteler,
rektörlük, dekanlık tartışmasında! Medya zaten büyük
oranlarda ve resmen satılıyor! Çok kimse, köşesini,
konumunu ve refah düzeyini koruma derdinde!
Böyle giderse, Türkiye belki var olur ama Türkiye olmaktan çıkar!
Zaten büyük ölçüde çıkmıştır.
AKPyi artık anlayan anladı! Onun için diyorum ki herkes
şu bir iki ay içinde, AKPden önce diğer siyasi kurumların
başındaki kişilerin danışıklı
muhalefetini ve neden tek başına iktidar alternatifi olamadıklarını
sorgulasın!
Vatan bu noktalardan işgal edilmiştir! Çözüm de buradan başlayacaktır! Saldırı
geldiği cihetten defedilir!
Tereddüt edenlere söylüyorum:
Ülke elden gittikten sonra koltuğunuzun ne hükmü kalır?
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=77&ArticleID=3838 *** AKP`YE
VE ERDOĞAN`A SUÇÜSTÜ 07.02.2007
|
| Türkiyede
devlete karşı işlenebilecek en ağır suç,
devletin ülkesiyle ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne
karşı girişilen faaliyetlerdir.
Bu tür bölücü ve yıkıcı faaliyetlerin sadece
terör örgütlerinden gelmediği herkesin bildiği bir
gerçektir.
Bugün, devletin ülkesiyle ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne,
özetle üniter yapıya karşı en ağır saldırı,
iktidardaki AKP ve onun genel başkanı Tayyip Erdoğan
tarafından yapılmaktadır!
Bunu biz iddia etmiyoruz!
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, petrol yasasını
red gerekçesinde devletin tekil yapısının ortadan
kaldırılmakta olduğunu söylüyor!
* * *
Petrol yasasına ilk tepkileri CHPli Tacidar Seyhan,
MHPli Oktay Vural ve Saadet Partisi Genel Başkanı
Recai Kutan geliştirmişti. 17 Ocakta çıkan
yasanın ardından 19 Ocakta Hırant Dink cinayeti
işlendi; yaygın medya ve iktidar, olayı Türk
milliyetçiliğine saldırı fırsatı olarak
kullandı. Bu ortamda petrol yasasına basında Melih
Aşık, Erol Manisalı, Türkel Minibaş gibi
birkaç kişi dışında kimse itiraz etmedi!
İtirazı bırakın haberini bile yayınlamadılar!
Fakat, gerek yukarıdaki isimlerin, gerekse Yeniçağ
olarak bizim itirazlarımızın tamamı, Cumhurbaşkanının
veto gerekçelerinde yer aldı. Bu gerekçelerden sadece bir
maddeye dikkat çekeceğim.
* * *
Sezer, yasanın 19. maddesi hükmü ile karadaki üretim
alanlarından elde edilen ham petrol ve doğalgaz karşılığı
vergi dairesine yatırılan devlet payının yarısının
işletme ruhsatının bulunduğu ilin özel idare
hesabına aktarılacağının öngörüldüğünü
belirterek şöyle dedi:
* 22.02.2005 günlü, 5302 sayılı İl
Özel İdaresi Yasası ile tekil devlet modeli yerine,
idari vesayet zayıflatılarak yerelağırlıklı
devlet modeline geçilmesine olanak sağlanmış,
yetki genişliğine dayanan güçlü merkezi yönetim
yerine, görev ayrılığına dayalı güçlü
yerel yönetimlere yer verilmiş, il özel yönetimleri, mali
ve idari özerkliğe kavuşturularak merkezi yönetimin
denetim ve gözetimi kaldırılmış ya da zayıflatılmıştır.
* Bunun yanında, kimi özel idarelere petrol ve doğalgaz
üretiminden alınan devlet payının yarısının
aktarılması, idarenin bütünlüğü ilkesiyle bağdaşmayacak
sonuçlar doğuracak niteliktedir.
* Ayrıca, devlet payının yarısının işletme
ruhsatının bulunduğu ilin özel idaresinin hesabına
aktarılması, ülke kaynağının tüm
toplumun çıkarı yönünde kullanılması yerine
bir ya da birkaç ilin hizmetine sunulması, petrol zengini
iller yaratarak bölgesel dengesizlikleri artıracaktır.
Öte yandan, petrol ve doğalgaz üretiminden alınan
devlet payının yarısının işletme
ruhsatının bulunduğu ilin özel idaresine özgülenmesi,
doğal kaynaklar üzerindeki bölgecilik akımlarını
besleyecek ve tekil devlet yapısına zarar verecektir.
* * *
Nitekim, Anavatan Partisi Genel Başkanı Erkan Mumcu da Yasada,
yerel yönetimlere petrolden pay verilmesinin ülkenin birliğine
karşı işlenmiş bir suç olduğunu görmemek
için cahil olmak yetmez, mutlaka hain olmak lazım. Bu millet
daha başka vesika istiyor mu? Bu ihanete başka belge lâzım
mı? diye sordu!
Fakat, millet adına görevli olan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı,
AKPnin devletin temel niteliklerini ortadan kaldırma girişimleri
hakkında hiçbir işlem yapmayacak mı?
Evet yasama faaliyetlerinin dokunulmazlığı esastır
ama Anayasanın 11inci maddesi, Anayasa hükümleri,
yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare
makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri
bağlayan temel hukuk kurallarıdır.
Kanunlar Anayasaya aykırı
olamaz demiyor mu?
|
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=77&ArticleID=4271 *** Türkiye
adına İsrail ile esrarengiz ilişkiler 08.09.2006
|
| MOSSAD yetkilisi
David Kimche'nin (Kamhi) kısa bir süre önce Glocal Forum
toplantısı dolayısıyla Melih Gökçek'in konuğu
olarak Ankara'ya gelişini hatırlarsınız. Bu
David Kamhi için 1992'de Yüce Katırcıoğlu,
"Türkiye'de önemli bir Yahudi ailesinin akrabasıdır"
iddiasında bulunmuştu. Şalom gazetesi Kimche için
bir ölüm ilanı vermişti.
1994'te Tansu Çiller Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı
olarak İsrail'i ziyaret etti. Çiller'i karşılayanlar
arasında iki sene önce öldü diye hakkında ilan
verilen David Kamhi de vardı. Çiller, gezi sırasında
"Arz- Mevud'da bulunmaktan çok mutluyum. İsrail'in vaat
edilmiş topraklarda oturma hakkı var!" gibi laflar
etti! Vaat edilmiş denilen topraklar arasında Türkiye
toprakları da vardı!
Türkiye'nin İsrail ile ilişkileri hep böyle
esrarengizdir ve işin içinde MOSSAD mutlaka vardır!
***
Yıldız Üniversitesi'nden Gencer Özcan, "Türkiye
İsrail İlişkilerinde Dönüşüm" başlıklı
incelemesinde, açık kaynaklardan faydalanarak bu perdeyi
aralamaya çalıştı:
* Demirel'in Cumhurbaşkanı olarak 1996'da İsrail'i
ziyareti sonrasında İsrail ile bir dizi anlaşma
imzalandı. 1997'de yapılan bir söyleşi sırasında
İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, iki ülke arasında
terörle ilgili konularda istihbarat değişimi yapıldığını
açıkladı.
* Türk Hava Kuvvetleri Komutanı Halis Burhan'ın 1994'te
yaptığı gezi sonrasında hazırlattığı
raporda "PKK konusunda 'talep halinde' İsrail'in her türlü
yardıma hazır olduğu" bilgisine yer
verilecektir. Rapor ayrıca, savunma sanayi alanında yapılacak
işbirliğinin THK'nin "harekât kabiliyetini büyük
oranda artırabileceğine" dikkat çekilecektir.
* Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Eylül 1996'da,
İsrail'de yayınlanan Ha'aretz gazetesine verdiği
bir demeçte, İsrail ile Askeri İşbirliği Anlaşması'nın askeri
eğitim alanında işbirliğiyle sınırlı
olduğunu ve Savunma Sanayii İşbirliği Anlaşması'nın
ise sadece savunma sanayinde işbirliği yapmak üzere
imzalandığını, bir 'askeri pakt olmadığı',
dolayısıyla üçüncü bir ülkeye karşı
tasarlanmadığını belirtmiştir.
* Eğitim anlaşmasının içeriği bir bütün
halinde kamuoyuna açıklanmamıştır! Anlaşma
18 Nisan 1996'da 96-8091 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı
ile yürürlüğe girecektir. Anlaşma gereği, İsrail
Hava Kuvvetlerine bağlı uçaklar Konya yakınlarında
bulunan üste konuşlanarak eğitimlerini yürütebilecektir.
Bu çalışmalar sırasında uçakların
silahsız olarak uçması öngörülmektedir.
* Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Çevik
Bir'in Mayıs 1997'de İsrail'e gerçekleştirdiği
bir ziyaret sırasında, İsrail Savunma Bakan Yardımcısı
David İvry'nin yanısıra adı saklı tutulan
ABD'li yetkililerin de katıldığı toplantılarda,
"Suriye ve İran'ın yol açtığı bir
bunalım durumunda, üç ülkenin katkısıyla bir
ortak birliğin oluşumu ve yapılanması gibi
konuların ele alındığı"na ilişkin
haberler basında yer almıştır.
* Bir savaş durumunda iki ülke ordularının işbirliği
alanlarına ilişkin örnekler Temmuz 1997'de Washington
Institute for Near Eastern Studies tarafından yayınlanan
bir raporda şöyle sıralanacaktır: "Havada, Türkiye
hasar alan İsrail uçaklarının Türk üslerine dönmesine
izin verebilir ve düşürülen pilotları yakalamak için
eğitilmiş İsrail muharebe arama ve kurtarma
ekiplerinin Türk topraklarından harekatına imkan sağlayabilir.
Denizde, Türkiye İskenderun donanma üssünü ve Suriye'ye
yakın sularındaki korunaklarını İsrail'e
kullandırarak, Suriye'yi hem güneyden hem kuzeyden saldırılara
karşı koymak için filosunu bölmeye zorlayabilir."
* Raporun yazarı Michael Eisenstadt, Suriye'deki Scud füze
rampalarına yönelik saldırıların Türkiye'den
gerçekleştirilebileceği üzerinde de durmaktadır.
Devam edeceğiz.
|
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=77&ArticleID=2198
***
Erdoğan,
GAPı da Yahudi sermayesine teslim edecek!
28.12.2006
|
| Tayyip Erdoğan,
son Amerika gezisinden dönerken, uçakta, gazetecilere önemli
bilgiler verdi. Erdoğan, Yahudi lobisi ve kendilerini Dünya
Hükümeti gibi gören 12 kişilik Global Stratejik
Komitenin beyni Henry Kissinger ve onun halefi olan Richard
Hollbroke ile yeni görüşmüştü.
Sıcağı sıcağına, uçaktaki
gazetecilere, GAPın eksik kalan yatırımları
için yaklaşık 10 milyar dolara ihtiyaç olduğunu
anlatan Erdoğan, bu sorunu Körfez sermayesi ile aşmayı
düşündüklerini söyledi!
Erdoğan, Fatih Altaylının Teketek programında
da GAPa 10 milyar dolar yatırım yapılması
gerektiğini, bu yatırımla GAPın ayağa
kalkacağını belirtti!
Demek ki, Yahudi lobisinin bir numaralı gündem maddesi
GAP!
* * *
Türkiyenin en büyük projesi GAPta bugüne kadar 18,6
milyar dolar harcama yapıldı ve nakdi gerçekleşme
yüzde 58e ulaştı. Sulama yatırımlarında
gerçekleşme yüzde 14, enerji yatırımlarında
ise yüzde 74 oranında fiziki gerçekleşme oldu ve
şimdiden enerji yatırımlarında 15 milyar doların
üzerinde geri dönüşüm söz konusu.
Bu yatırımların hemen hemen tamamı milli
sermaye ile yapıldı!
Erdoğan, uçakta açıkladığı gibi GAPı
Körfez sermayesine mi açacak, yoksa Körfez ülkeleri ile başlayıp
Batıdaki Yahudi sermayesi ile mi devam edecek?
Bu konuda yeteri kadar ipucu var:
Kasım ayı başında Şanlıurfada İkinci
GAP Buluşması düzenlendi. Harran Üniversitesi
Osmanbey kampüsünde yapılan toplantıda GAP İdaresi
Başkanı Muammer Yaşar Özgül, Yusuf Kürkçüoğlunun
sorusu üzerine Sulama projeleri için 8 milyar dolar, diğer
yatırımlar için 14 milyar dolar olmak üzere 22 milyar
dolara ihtiyaç var dedi! Demek ki Erdoğan rakamları
yanlış verdi!
GAP projesi ile ilgili TESEV raporunu inceleyen gazeteci-yazar
Behiç Kılıç şöyle dedi:
Doğu ve Güneydoğu Anadoluda öncelikleri ele alan
TESEV raporuna göre, tarım önemli ama kurtuluş değil,
GAPı tamamlamaya gerek yok!
* * *
14 Kasım 2006 tarihli Güneydoğu Ekspres adlı
gazetede yayınlanan haberde ise şu bilgiler verildi:
YASED, Diyarbakır, Şanlıurfa, Mardin, Batman,
Siirt ve Şırnakın da aralarında bulunduğu
9 GAP iline, yabancı yatırımcıyı çekmek
için çalışmalarını hızlandırdı.
YASED, Yabancı Sermaye Derneği demek! 57. hükümet döneminde
Amerikan firmalarının istekleri doğrultusunda Endüstri
Bölgeleri Yasa Tasarısını YASED hazırlamış,
Ecevitin önüne koymuştu. Tasarıda YASEDin adı
bile düzenleyici kuruluş olarak geçiyordu!
Devam edelim:
YASED Yönetim Kurulu Başkanı Şaban Erdikler, Başbakan
Erdoğanın YASEDin sonbahar resepsiyonunda
kendileriyle özel olarak görüştüğünü ifade ederek,
Sayın Başbakan bizden, GAPta yatırım
konusunda yabancı ve yerli yatırımcıya dönük
çalışmalarda bulunmamızı istedi dedi.
Erdikler şöyle dedi:
Yap-işlet-devret modeliyle ulaşım sorunu çözülebilir.
Buranın hem yerli, hem yabancı yatırımcılara
pazarlanması için, Yatırım Tanıtım Ajansı
ve bizim gibi sivil toplum kuruluşlarının el ele
vererek çalışmasına ihtiyaç var. TÜSİAD ve
MÜSİADın da aralarında bulunduğu kuruluşlarla
bir araya gelip, hangi sorumlulukları kimler alacak, burada
neyi, nasıl yaparız, onu görüşüyoruz. Bu amaçla
çeşitli ülkelerde bir bilgilendirme turuna çıkacağız.
Öncelikle gelecek yatırımcılar komşu ülkeleri,
Arap ülkeleri, Rusya ve Türk Cumhuriyetleri olacaktır.
Sonra Avrupa ve Amerikadan talep gelecektir. Uzakdoğudan
da önemli yatırım çekilebilir.
* * *
Erdikler, dünyanın en büyük şirketlerinin başkanlarının
katıldığı Uluslararası Yatırım
Danışma Konseyi toplantısının dördüncüsünün
Mart 2007de yapılacağını, toplantıda
GAP yatırımlarının özel bölüm olacağını
da bildirdi!
Duydunuz mu Sayın Süleyman Demirel!
GAPı milli sermaye ile başlattınız,
GAPı gaptırmam dediniz; şimdi Yahudi
sermayesine teslim ediyorlar!
|
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=77&ArticleID=3758
***
İsrail`i
korumak ve kollamak
22.08.2006
|
|
Türk Silahlı
Kuvvetleri`nin görevi, Türkiye Cumhuriyeti`ni korumak ve
kollamaktır.
Anayasa`da
veya TSK İç Hizmet Yasası`nda "İsrail`i
korumak ve kollamak" diye bir madde yoktur. Bu bakımdan
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi`nin İsrail`i
Hizbullah saldırılarından korumak için aldığı
karar gereğince, Mehmetçiğin Lübnan`a gönderilmesinde
milli rıza yoktur ve olamaz.
***
İsrail, ABD`nin İran`a saldırmasından önce
Hizbullah`ı ortadan kaldırmak, en azından silahsızlandırmak
istiyor. İsteyebilir. Gücü yetiyorsa kendi askerleri ile
bunu yapsın! Türkiye`de İsrail`i korumak ve kollamak
isteyen Ertuğrul Özkök gibi gazeteciler, Tayyip Erdoğan
ve Abdullah Gül gibi politikacılar da çocuklarını
veya damatlarını İsrail`e gönderebilirler! Tabii
çocukların veya damatların da rızası varsa!
Onların günahını almayalım!
***
AKP hükümeti, Kürtleri öne sürerek İsrail`in el koymak
istediği Türkmen yurdu Kerkük`ü ve Telafer`i kurtarmak
yerine, Türkiye`yi tam bir batağa sürüklemek için Lübnan`a
asker göndermenin yollarını arıyor. AKP hükümeti,
Lübnan`a asker gönderilmesi ile ilgili çalışma yapıyor.
AKP, Irak tezkeresinin reddedilmesiyle düştüğü zor
durumdan ders çıkarmış! İşi sağlama
almak için AKP`li milletvekilleri tek tek ikna edilecekmiş!
***
ABD, bir taraftan Türk kamuoyunu oyalamaya çalışırken,
diğer taraftan PKK`yı meşrulaştırmak için
ne gerekiyorsa yapıyor. Amerikan talepleri, "Türk hükümetinin
talebi" imiş gibi gösterilerek, PKK koordinatörü atanıyor!
Kimseden çıt çıkmıyor! Türk Milleti tarihinin hiçbir
döneminde bu kadar aptal yerine konulmamıştı!
***
Irak Türkmenleri Yardımlaşma ve Dayanışma
Derneği Ankara Şube Başkanı Mahmut Kasapoğlu,
Irak Türkmenlerinin büyük bir göç tehlikesi ile karşı
karşıya olduğunu söyledi. Kasapoğlu, Irak`ın
kuzeyinde oluşan peşmerge devletinin maalesef Türkiye`nin
katkılarıyla kurulduğunun altını çizdi.
Irak Demokrat Türkmen Partisi Genel Başkan Yardımcısı
Kasım Ömer de, Kerkük için iç savaş tehlikesi olduğunu
kaydederek, 2007`de yapılacak referandumun ertelenmesi
gerektiğini söyledi.
Irak Türkmenleri Yardımlaşma ve Dayanışma
Derneği Ankara Şube Başkanı Mahmut Kasapoğlu,
Türkmenlerin büyük bir göç tehlikesi ile karşı karşıya
olduğunu söylüyor,
Kasapoğlu "Burada en önemli olan Türkiye`nin zaafı.
Türkiye duruşunu sergilemiyor, ne yaptığını
bilmiyor. Türkiye`nin Türkmen politikası yok, dolayısıyla
Irak politikası yok. Bugün Türkiye`nin hafifçe üzerine yürüdüğün
zaman, Türkiye adımını geri atıyor. Bırakın
Türkmen politikasını Türkiye`nin kendi Güneydoğu,
Ege, Marmara, Karadeniz Balkanlar diye bir politikası yok.
Hepsinde iflas etmiş. Kıbrıs, Karabağ, Kuzey
Irak bunun neticesidir.
Türkmenler
sadece Türk halkının, Anadolu`nun biraz bağırmasıyla,
istisna bazı gazete ve televizyon kanallarıyla ayakta
duruyor" diyor.
Çünkü "Bugün Kerkük`te, Erbil`de yoksan, yarın öbür
gün tamamen gittiğin zaman Hakkari`nde, Diyarbakır`ın
da, Antep`in de yok olacaksın. Dolayısıyla bir
Anadolu kalacak. Düşmanı sınırlarının
dışında imha edeceksin. Dünyanın bütün büyük
devletleri bunu yapıyor."
***
Türkiye`nin Dışişleri politikası, uzun süreden
beri, "Ortadoğu`da barışı kurmak"
gibi laflarla, İsrail`i korumak üzerine bina edilmiştir.
Bu politika İsmail Cem zamanında bu şekilde
telaffuz edildi, AKP hükümeti döneminde alenileşti!
Türk tarihinde böyle bir zillet görülmemiştir.
|
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=77&ArticleID=1965
***
Meğer asıl
adı David Kamhi imiş!
08.07.2006
|
| Birkaç günden
beri üzerinde durduğum Glocal Forum Başkanı David
Kimche, İsrailli yazar Nakdimon`un "Irak ve Komşu
Ülkelerde MOSSAD- İsrail ve Kürt Hayallerinin Çöküşü"
kitabında farklı bir isimle yer alıyor: David
Kamhi!
Kamhi`nin İnternet ortamında anlatılan hayat
hikayesinde İsviçre doğumlu olduğu söyleniyordu.
Ancak Nakdimon`a göre İngiltere doğumlu!
Kitapta, aynen şu ifadeler kullanılıyor:
"MOSSAD`ın ileri gelenlerinden olan Kamhi, İngiltere`de
doğmuş, 1948 Savaşı`na katılmış,
Kudüs Savaşı`nda yaralanmıştı. Ünlü
bir gazeteci olan kardeşi John ile beraber Tepenin İki
Yanında adlı kitabı yayınlandı. (Diğer
kardeşleri hakkında bilgi verilmiyor) Bu kitap, 1948
Savaşı ile ilgili bazı gizli hikayeleri ortaya çıkaran
ilk kitaplardandır.
1980-87 yıllarında Dışişleri Bakanlığı`nda
genel müdür olarak görev yaptığı sırada
yazdığı Son Seçenek adlı kitabında
MOSSAD`da çalıştığı günlerden beri bazı
hikayelere işaret etmiştir. Molla Mustafa Barzani ile görüşmek
için seçilmesinde sadece diplomatik ve istihbari yeteneklerinin
değil, Anglosakson görünümünün de etkisi vardı.
Kamhi`den, Kürt lideriyle yakından tanışması,
Kürt isyanı ile KDP`nin yapısını incelemesi,
isteklerini iyi bir şekilde öğrenmesi, isyanın
durumunun iyileştirilmesi için fikir ve planlar geliştirmesi
istendi.
Kamhi, Kürtlerin İran`daki temsilcisi Şemseddin Müfti
ile birlikte, İran`dan SAVAK ajanlarının kullandığı
bir jiple yola çıktı. 5 Mayıs 1965`de araba İran-Irak
sınırını geçti. Ve Hacı Ümran
köyünde Barzani`nin yazlık köşküne ulaştılar.
Kamhi, kampta birkaç gün kaldı. Kürt kıyafetleri
giydi, bir tüfek aldı ve bir katıra binerek bir grup peşmerge
ile birlikte bölgeyi gezdi. Celal adında bir köyde Barzani
de kendilerine katıldı. Bu sırada üzerlerinden
Irak`a ait MİG uçakları geçti ve iki defa saldırıya
uğradılar.
İsrail`e döndüğünde Kamhi, Devlet Başkanı
Lefi Eşkol ile görüştü ve şöyle dedi:
`-Kürtlere mümkün olduğu kadar çok yardım etmeyi öneririm,
çünkü onlar Irak ordusunun yarısı kadar.`
Bu iş için adı bugüne kadar gizlenen bir subay seçildi."
***
İsrail bu tarihten sonra İran istihbarat servisi SAVAK`ın
gözetiminde Barzani`ye yardım etti. Silah, para, komutan ve
danışman gönderdi.
Bugün, Talabani Irak Cumhurbaşkanı, Barzani de Kürdistan
Başkanı ise, İsrail`in sayesindedir. İşte
Melih Gökçek`in Ankara`da ağırladığı
adam bu adamdır ve onun yönettiği Glocal Forum, KOSGEB
ve gençlik organizasyonları vasıtasıyla Türkiye`ye
nüfuz etmiştir.
İsrailli yazar Nakdimon`un, "Irak ve Komşu Ülkelerde
MOSSAD-İsrail ve Kürt Hayallerinin Çöküşü" adlı
kitabı ise 1948`den beri, MOSSAD`ın Kuzey
Irak`ta bazen İran ile bazen ABD ile bazen her ikisi ile
birlikte hangi operasyonları yaptığını
anlatır!
6 Ocak 1975`de Molla Mustafa Barzani, Washington`a bir mektup
yazarak, Amerikalılardan "Kürdistan`ı ABD`nin
51`inci eyaleti yapmalarını" istedi. Barzani o günlerde
yaptığı açıklamada, "Şayet Amerikan
yardımları ihtiyacımızı karşılayacak
düzeyde olursa, Kerkük`teki petrol merkezlerini ele geçirebilecek
kadar güçleneceğiz. Bunu başarırsak, bu
petrollerin idaresini Amerikan şirketlerine bırakacağız"
demişti. Bugün, oğlu Mesut Barzani`nin Kerkük sevdasının
altında bu söz yatmaktadır.
İşte David Kamhi, bu bağlantıları kuran
adamdır. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Tayyip Erdoğan
ve Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek`in
ağırladığı adam bu adamdır!
|
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=77&ArticleID=1383
***
İsrail`e
götürülen Trabzonlu gençler ve Trabzonluları hedef gösterenler!
23.01.2007
|
Sarp kapısının
açılmasından itibaren Türkiyenin aile yapısı
en güçlü illerinden biri olan Trabzonda ahlakı perişan
ettiler önce..
Ekonomi zaten sınırlıydı. Trabzon, en çok göç
veren illerden biriydi. Öyle ki Trabzonun toplam nüfusunun
üç katı kadar Trabzonlu, ağırlıklı
olarak büyük şehirlere veya yurdun dört bir yanına
yerleşmişti.
Trabzondan çıkan bu insanlar sadece Türkiyede değil,
yurt dışında da çeşitli sektörlerde başarılı
oldular, her türlü faaliyette lider özellikleriyle dikkat çektiler.
Genellikle herkesle barışık yaşadılar,
sevildiler, sayıldılar.
Fakat, tanjant yolu için yapılan kamulaştırma dışında
Trabzona hiçbir ciddi yatırım yapılmadı.
Zaten kamulaştırma bedeli alanlar da parayı şehirde
kullanmadı.
Ülkenin genel yapısında görülen ahlaki çürüme,
Trabzonda bilinçli bir operasyona dönüştü.
* * *
Biz zaman zaman Trabzondaki bu gidişe dikkat çekmeye
gayret ettik. Özellikle gençlere yönelik tehditlerden
bahsettik! 1994 yılında Belçika istihbarat servisinin,
Trabzona özel araştırmacı gönderdiğini
tespit ederek yazdık.
Yine İngiltere, Almanya, İsrail ve ABD Büyükelçilerinin,
son yıllarda Trabzona özel bir ilgi gösterdiğini
biliyoruz.
2003 yılında Trabzon bir Yahudi planı ile
çalkalanıyordu. İngiliz The Guardian Gazetesi, Şaronun
planıyla ilk etapta İsraile alınan işçi
sayısının 40 bine yükseldiğini bunun başını
da işsiz Karadenizli gençlerin çektiğini ifade
ediyordu. The Guardian, Şaronun İsrailin nüfusunu
Trabzonlu gençlerle artırmak istediğini bildiriyordu.
2006 Ağustos ayında öğrendim ki Trabzondan
İsraile işçi olarak giden işsiz gençlerin sayısı
hızla artıyor! İlk gidenler, akrabalarını
da götürüyor!
Fındık fiyatlarının aşağı çekilmesinin,
Trabzonlu gençlerin İsraile gidişi ile paralel yürümesi,
bir tesadüf müydü?
Bu bilgiler ışığında, Trabzonlunun
elinden sadece ekmeği değil, Trabzonun da Türkiyenin
de teminatı ve geleceği olan gençleri çalınıyor
dostlar! diye uyarıda bulunduk.
Fakat durum daha da kötüye gitti. Tek dünya
beyni haline getirilen İnternet üzerinden
Trabzonun işsiz gençleri hedef alındı. Son
darbeyi de uyuşturucu ile vurdular. Ve çaldıkları
gençleri istedikleri gibi yönlendirmeye başladılar.
İşte Papaz Santoro cinayeti, işte Hrant Dink
cinayeti.
Trabzon Günebakış Gazetesi Yayın Yönetmeni Ali Öztürkün
dediği gibi; Buradaki temel soru bu gençlerin neden
Trabzondan çıktığı sorusu değildir.
Esas cevap bulunması gereken soru, Trabzon niçin seçilmiş
ve kim seçmiştir? sorusudur!
Çünkü Trabzona oynanan bu oyun, Türkiyeye oynanan
oyundur!
* * *
Trabzonda bu kötü gidişi durdurmak isteyenler vardı
elbette! Mesela Trabzon Türk Ocağı Başkanı
Prof. Dr. Mithat Kerim Arslan, konferanslar düzenleyerek, Türkiyenin
önemli aydınlarını Trabzona davet ediyor, halkı
bilgilendirmeye çalışıyordu.
Trabzon basını da bu tür olaylara duyarsız değildi.
Mesela Karadeniz Gazetesi Genel Yayın Müdürü Osman
Diyadin, hem gazetedeki yazıları, hem Zigana TVdeki
programları ile halka devamlı bilgi veriyordu.
Şimdi hiç utanması, sıkılması olmayan
insanlar, sanki bu önemli şahsiyetler, toplumu
bilgilendirerek yanlış bir iş yapmışlar
gibi suçlamalar getiriyor!
Trabzon televizyonları, Rauf Denktaşı, Serdar
Denktaşı, Sadettin Tantanı, Prof. Dr. Ümit
Özdağı, Emekli Orgeneral Şener Eruyguru,
Hulki Cevizoğlunu ve emekli tümgeneral Osman Pamukoğlu
gibi ulusalcı isimleri konuk etmişler!
Bu bilgiler; Tetikçi de belli, tezgahlayan da başlığı
altında veriliyor! Trabzona ordu müdahale etsin diyen
bile var! İngiliz işgal kuvvetlerinin güdümündeki mütareke
basını, Mustafa Kemal ve arkadaşları aleyhine
tam da böyle yayın yapmıştı!
Trabzonu ve ülkenin önemli aydınlarını, ASALA
tarafından şehit edilen diplomatlarımız gibi
teröre hedef gösteriyorlar! Nemrut Mustafa Divanı kurulsun
istiyorlar!
Peki bu aydınlar yanlış olan ne söylemiş? O
yok?
Hrant Dinkin öldürüldüğü gün, ancak Iraktaki gibi
bir işgal gücünün güdümünde çıkarılabilecek
Petrol Yasası unutturulsun ama Türkiyeyi kimse savunmasın,
herkes seyretsin istiyorlar.
Türkiye direnmesin, teslim olsun! İstedikleri budur!
Trabzon da Türkiye de bu tezgahı aşacaktır. Göreceğiz! |
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=77&ArticleID=4089
***
Sayın Başsavcı,
AKPnin kuruluş belgesini görmedi mi?
12.11.2006
|
| AKP kongresi dolayısıyla
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısına bir hatırlatmada
bulunmak istiyorum:
CFR denilen örgütün, AKP kurulmadan önce Tayyip Erdoğana
bir lobi şirketi aracılığı ile gönderdiği
muhtırada, aynen şöyle deniliyordu:
Mr. Erdoğan, sizin küreselleşme ile demokrasi ilişkilerini
bağdaştırma yönündeki adımlarınız,
Türkiyeye kriz sırasında destek olan uluslararası
güçler tarafından da kabul görecektir. Ankara, küreselleşmenin
gerekliliğini anlamak ve dünyada geçerli olan kurallara
uyum sağlamak zorundadır. Ankara şunu da anlamalıdır
ki, uygun gördüğü kuralları uygulayıp, kendi
çıkarlarına uymayanları reddetmesi mümkün değildir...
Küreselleşmenin bir adı da şehirleşmedir.
Ankara, yerel yönetimlere otonomi vermek ve milli hükümetin
fonksiyonlarını yerel düzeyde merkezi olmaktan çıkarmak
zorundadır. Dünya, bütün hükümetlerden bunu
istemektedir. Bu memoranduma göstereceğiniz ilgiden dolayı
takdirlerimizi sunarız...
***
Erdoğan, bu belgedeki maddeleri hemen hemen aynı cümlelerle
parti programı haline getirdi. Memorandumda, küresel
sermayenin talepleri sıralanmıştı.
Küresel sermayenin Türkiye için kısa vadede ne istediğini,
daha açık olarak eski Amerikan Büyükelçisi Pearson açıkladı;
Türkiyenin Doğu ve Güneydoğusu ile Kuzey Irakın
tek bir ekonomik bölge haline getirilmesi gerektiğini söyledi.
Barzaninin İnternet sitesinde, bu bölgenin sadece
ekonomik olarak değil, siyasi olarak da tek bir bölge haline
geleceği, Türk Silahlı Kuvvetlerinin burada işgalci
olduğu iddia edildi!
Son olarak Diyarbakır Belediye Başkanı Osman
Baydemirin Bölgenin su ve enerji kaynaklarını
bize bırakın sözünü söylemesi de Erdoğan
döneminde TBMMden geçen İkiz Yasaların her
siyasi, sosyal veya etnik gruba tanıdığı
ekonomik ve siyasi haklara dayanmaktadır. Kamu Yönetimi
reformu, Glocalleşme, Kalkınma Ajansları gibi yerel
yönetimlere otonomi vermek ve Türk kimliği yerine Türkiye
kimliği yerleştirmek çabaları, Erdoğan dönemi
uygulamalarıdır.
***
AKP, milli bir parti olarak değil, CFRnin gönderdiği
memorandumu parti programı haline getirerek kurulmuştur.
Bunun belgeleri de ilk defa 26 Ağustos 2001 tarihli Büyük
Kurultayda açıkladığımız, 2001
tarihli CFR memorandumu ile AKPnin programıdır. O
tarihten bu yana defalarca gündeme getirdiğim halde, Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcılığı, bu belge nedir
diye merak edip belgeyi istemedi!
3.5 sayfalık belgenin orijinalini Küresel Haçlı
Seferi kitabımla birlikte tıpkı basım
olarak yayınladım! Tayyip Erdoğan veya herhangi bir
AKP yetkilisi beş yıldır bu konuda en küçük bir
açıklama yapmadı, yapamadı.
Bu memorandum ve AKP programı, Türk siyasi tarihi açısından
utanç belgeleridir. AKP adlı siyasi partinin programı,
CFR denilen dünyayı yönetmeye soyunmuş kuruluşun
gizli memorandumu esas alınarak yazılmıştır.
Ve tam beş yıldır, devletin hiçbir yetkilisinden
bu konuda çıt çıkmamaktadır!
***
Siyasi Partiler Yasasının 79uncu maddesinin ikinci
fıkrası Siyasi Partiler, yabancı
devletlerden, uluslararası kuruluşlardan, Türk uyruğunda
olmayan gerçek ve tüzel kişilerden herhangi bir suretle, doğrudan
doğruya veya dolaylı olarak yardım kabul edemezler,
bunlardan emir alamazlar ve bunların Türkiyenin bağımsızlığı
ve ülke bütünlüğü aleyhindeki karar ve faaliyetlerine
katılamazlar şeklindedir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısına
bir vatandaş olarak soruyorum: Bu memorandumu parti programı
haline getirerek kurulan AKP, Türk uyruğunda olmayan gerçek
ve tüzel kişilerden emir almış bir parti değil
midir?
|
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=77&ArticleID=3131
***
AÇIK
ŞİFRE: "Milli direnişi aşacağız"
diyen kimdi?
27.05.2006
|
| Danıştay
baskınından sonra medyaya devletin ilgili birimleri
tarafından sızdırılan bilgiler, soruşturmanın
gizliliğini ihlal ettiği gibi saldırıyı
bir düşünceye ve o düşüncenin mensuplarına yıkma
girişimine dönüştü. Hedefleri milli direnişi zayıflatmak,
mümkünse çökertmek!
Devletin güvenlikle ilgili birimlerinin bir kısmı
olayları aydınlatmak için çalışırken
bir kısmı da karartmak için kullanılıyor!
Medyada bir-iki gazete ve televizyon var ki sanki cinayeti, henüz
adı konulamayan örgütle birlikte planlamış ve her
şeyi biliyormuş gibi yayın yapıyor!
Türkiye'yi karıştırmaya ve ABD ve AB dayatmalarına
karşı gelişen milli direnci yok etmeye dönük olduğu
her geçen gün netleşen bu saldırının bugüne
kadar milli tavırları ile ortaya çıkan kişi
ve gruplara, yüzbinlerce, milyonlarca insana, Türkiye'nin kuruluş
felsefesi olan fikre mal edilmek istenmesi tam bir istihbarat
operasyonu değil midir?
***
Biz, 1992-93'ten itibaren Prof. Dr. Osman Turan'ın "Bugün
Türklerin kendi düzenlerini tatbikata geçiremeyişinin
sebeplerinden biri de, milliyet, din, insanlık ideallerini
tarihteki gibi birbirine kaynaştırmak, bağdaştırmak
yerine, bu kavramları birbirine aykırı unsurlar imiş
gibi ele almalarıdır" tespitinden yola çıkarak
Türk aydınlarını birbirine yakınlaştırmaya
çalıştık. Bu tespiti 19-20 yaşında iken
fark etmiştik.
Rahmetli Atilla İlhan bu vizyonun bayraktarı oldu ve Türk
kamuoyu da bu yaklaşımdan etkilendi. Sonuçta, ABD ve
AB'nin Türkiye'ye dayatmaları, yüzde 80'lere, 90'lara kadar
geniş halk kitleleri tarafından reddedilmeye başlandı.
Bu aşamadan sonra, "dip dalgası"nı manipüle
etmek, ranta dönüştürmek, devlet veya ABD, İngiltere
ve İsrail adına kontrol altına almak isteyenler
oldu. Ama, bu dalganın bir merkezi olmadığı için,
kimi kontrol edeceklerini şaşırdılar! Hiçbiri
başaramadı! Çünkü ortada bir örgüt yoktu!
Edelman gibi tecrübeli bir istihbarat uzmanı bile gençlik
liderlerine çengel attı ama reddedildi. Edelman, Türkiye'nin
"sivil direnç"ini çözemeyince ihaleyi bahsettiğim
gruba verdi!
Derken Amerika'dan "Ölseler bir araya gelmeyecek kimseler,
ulusal cephe adı altında suni bir kitlesel dalga oluşturmaya
çalışıyor. Ulusal cephe adı altında oluşturulmaya
çalışılan dalganın sınırları
belli değil. Kemiksiz, kimliksiz ve hedefsiz bir dalga. Her açıdan
manipülatif bir organizasyon olduğu belli. Ama sancılar
olacaktır. Bunlar aşılacaktır" diye bir
ses duyuldu!
Bugün, Danıştay baskınının, istihbarat
servisi güdümlü bir çeteyi bahane eden bir-iki gazete ve bir
televizyon üzerinden, Türkiye'yi cansiperane savunan insanlara yıkılmak
istenmesinin şifresini, işte bu "Ulusalcılığı
aşacağız" ifadesinde bulabilirsiniz!
Bugünlerde Ermeni soykırımı iddialarına karşı
protesto gösterisi yapanlara bile gelişigüzel iftira
kampanyası düzenleyenler aynı çevrenin elemanlarıdır!
Bir istihbarat servisinin uzantısıdırlar!
***
Zaten uzun süreden beri, Washington'dan, Londra'dan, Kudüs'ten
gelen esintilere kapılan ne kadar sözde İslamcı
liboş varsa, ulusalcılığa, milliyetçiliğe
saldırıyor, hatta küfrediyordu.
Diğer taraftan, 2003 yılından beri, milliyetçiliğe
veya ulusalcılığa etnik bir damga vurabilmek için
istihbarat güdümlü gruplar kurulduğunu bu sütunda en az
10 defa yazdık. Bu grupların, milli söylemler
kullanmakla birlikte milliyetçilere de ağır
hakaretlerle hatta tehditlerle saldırdığını
belirttik.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı'nı kendiliğinden
harekete geçmeye davet ettik. "Bir ülkede alenen suç işleniyor
da savcılar veya polis harekete geçmiyorsa, bu işten
kimi sorumlu tutacağız?" diye sorduk.
Bunu da yeterli görmedik ve MİT Müsteşarını
bu meseleyi aydınlığa kavuşturmaya davet
ettik.
"Bu adamları yabancı istihbarat servisleri kullanıyorsa
gerekeni yapın! Yok, yerli bir birime bağlı iseler
bunu da açıklayın! Başta Cumhurbaşkanı,
Başbakan ve Genelkurmay Başkanı olmak üzere, bütün
devlet yetkililerini, bu operasyonu durdurmaya davet
ediyoruz!" dedik.
Ne zaman dedik?
24 Mart 2006 tarihli yazımızda!
Peki, milli direnişe karşı bir operasyon planlandığını
biz tahmin ettik de devlet yetkilileri tahmin etmedi mi? Yoksa bazı
yetkililer de bu işin içinde mi?
Tabii biz nasıl bir provokasyon tasarlandığını
bilemezdik. Ama emareleri ortadaydı! Bunu, 6 aydır, saldırı
failini dinlemeye alanlar bilmek durumunda değil mi? Saldırıdan
bir gün önce güvenlik kamerasının neden bozulduğunu,
silahlı bir kişinin, avukat bile olsa nasıl olup da
iki gün üst üste Danıştay'ın beşinci katına
çıkabildiğini, birinci gün başkanın kapısını
zorlayan aynı kişinin neden sorgulanmadığını
birisinin izah etmesi gerekmez mi?
|
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=77&ArticleID=788
***
Cumhurbaşkanını
CFR mi belirleyecek?
14.02.2007
|
| AKP, dünyayı
yönetmeye soyunmuş Dış İlişkiler Konseyi
(CFR) adlı kuruluşun, 2 Temmuz 2001 tarihinde Tayyip
Erdoğana gönderdiği memorandumu parti programı
haline getirerek Türkiyeyi tekil devlet olmaktan çıkarmak
üzere kurulmuş yasadışı bir partidir.
Türkiyenin başbakanı olacak olan kişiye,
ABDden faksla gönderilen CFR kaynaklı
memorandumda Ankara, yerel yönetimlere otonomi vermek ve milli
hükümetin fonksiyonlarını yerel düzeyde merkezi
olmaktan çıkarmak zorundadır. Dünya, bütün hükümetlerden
bunu istemektedir. deniliyordu! Erdoğan da memorandumdaki
ifadeleri, AKP programı haline getiriyor ve başbakan
oluyordu!
AKPnin Türkiyeyi tekil devlet olmaktan çıkarmak için
yasalar çıkardığını en son söyleyen kişi
Türkiyenin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezerdir.
Sezer, bu tespitini Petrol Yasasını veto gerekçesinde
ortaya koymuştur.
* * *
Türkiye Cumhuriyeti Devletinin temel niteliklerini değiştirmek
için kurulan bir partinin derhal kapatılması gerekirdi!
Ancak, Cumhuriyeti korumakla görevli kurumlar AKPyi kapatmak
yerine, yasaklı genel başkanının önündeki bütün
yasal engelleri ortadan kaldırdı. AKP, toplam seçmenin
dörtte bir oyuyla tek başına iktidar oldu. Şimdi
de CFRnin memorandumu ile kurulmuş bir partinin içinden Türkiyenin
Cumhurbaşkanı seçilmesine sıra geldi!
CFRnin Türkiyedeki birinci üyesi Rahmi Koç, AKPnin
TBMMde üçte iki çoğunluğa sahip olduğunu
belirterek, Başbakan ve partisi kimi isterse Cumhurbaşkanı
o olacaktır dedi.
Erdoğanın milletvekili ve başbakan olmasının
önündeki son engel, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal
tarafından kaldırılmıştı. Aynı
Baykal, Erdoğanın veya benzer anlayışta
birisinin Cumhurbaşkanı olmasına karşı çıkıyor!
Türkiyenin soyulmasına ve Türk halkının köleleşmesine
yönelik ekonomik uygulamaları şiddetle eleştiren
ANAP Genel Başkanı Erkan Mumcu ise Baykalın
Cumhurbaşkanlığı seçimi ile ilgili çıkışlarını
kastederek, Anamuhalefet, magazin programlarının
Semra Hanımı. Kendine, gelin beğenir gibi cumhurbaşkanı
beğeniyor. Sen kimsin ya! Milletin iradesinin karşısında
sen kimsin. İnsan unvanından, adından bir ders alır.
Cumhuriyet Halk Partisi.. Altı okundan biri halkçılık.
Nerede halka, millete güven? İstemiyorlar, niye? Bürokratik
devlet devam etsin, seçilseler de seçilmeseler de her zaman
iktidarda olsunlar diye.. Yok öyle yağma. Bu millet,
cumhurbaşkanı seçmeyi hak ediyor dedi.
Bugünkü ortamda, Cumhurbaşkanının halk tarafından
seçilmesi en doğru seçenek olurdu ama bunun için de
Anayasa değişikliği gerekir. Anayasa değişikliğini
yapabilecek olan da yine CFRnin memorandumu ile kurulmuş
olan AKPdir!
Dolayısıyla, Mumcunun sözleri, Tayyip Erdoğanın
Cumhurbaşkanlığına engel olamazsınız anlamına
gelmektedir!
* * *
Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Sabih
Kanadoğlu, Anayasanın ilk iki turda üçte iki
milletvekilinin oy kullanması şartını aradığını,
367 oy kullanılmazsa, toplantı yeter sayısına
ulaşılamamış olacağını, dolayısıyla
bu turların yapılmamış sayılacağını,
20 günlük süre içinde sonuç alınamazsa otomatik olarak
TBMM seçimlerinin yenilenmesi gerektiğini bildirmişti.
Baykal da buna dayanarak, ilk iki tur oylamaya katılmayacaklarını,
buna rağmen Cumhurbaşkanlığı seçimine
devam edilirse Anayasa Mahkemesine gideceklerini söylemişti.
Baykalın bu çıkışı, Erdoğanın
uykularını kaçırmaktadır.
Fakat bu noktada, TBMMde grubu bulunan ANAPın Genel Başkanı
Erkan Mumcu ve benzer tutum içindeki DYP Genel Başkanı
Mehmet Ağar, CFR ve Rahmi Koç ile birlikte Tayyip Erdoğanın
Cumhurbaşkanlığını şimdiden meşrulaştırmak
için ne gerekiyorsa yapıyorlar. Fotoğraf budur!
|
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=77&ArticleID=4362
***
Erdoğan'ın
ve Türkiye'nin siyasi kaderi nereye bağlı?
30.05.2006
|
| Alman
gazetelerinden Frankfurter Rundschau'da yazan Gerd Höhler "Şayet
Ankara, Kıbrıs ile Gümrük Birliği ihtilafında
taviz vermeyecek olursa, doğru dürüst başlamamış
olan katılım müzakereleri sonbaharda kesilebilir"
dedi.
Hahler şunları yazdı:
"Angela Merkel, Türklerin AB üyeliğini reddettiğini
hiçbir zaman gizlemeye gerek duymadı. Şansölye daha geçtiğimiz
hafta, Türkiye'nin adını vermeden, bazı ülkelerin
üyeliğinin belirli bir süre mümkün olmayacağını
söyledi. Türkiye'de gayrimüslim cemaatler giderek artan baskı
ve ayrımcılıktan şikayetçiler. Bu, Merkel'in
özellikle önem verdiği bir konu.
Merkel'in Erdoğan'a, bu çatışma çizgisinin nereye
götürebileceğine işaret etmesi bekleniyor: Yani, katılım
müzakerelerinin daha yıl sona ermeden kesilebileceğine.
Böyle bir durum, siyasi kaderini AB perspektifine bağlayan
Erdoğan için bir darbe olurdu."
***
"Şıracının şahidi bozacı"
derler ya, Avusturya'nın devlet gazetesi Wiener Zeitung'da,
Wolfgang Tucek AB Genişleme Komiseri Olli Rehn ile yaptığı
görüşmeyi yazdı.
Rehn gazeteciye, "Şimdiye kadar Hırvatistan gibi ülkelere
verdiğimiz sözü tutacağız, bunun dışında
hemen kapıda bekleyen başka büyük bir genişleme
yok. Türkiye ile müzakereler ise uzun ve virajli bir yola
benziyor. Bu yol en az hedef kadar önem taşıyor. Ancak
Türkiye'nin AB'nin yakınında kalması stratejik önem
taşıyor" dedi
***
Amerikan Newsweek dergisinde Owen Mathewws ve Sami Kohen ise
"Sonun başlangıcı mı?" başlığı
altında, "Erdoğan'ın en büyük siyasi projesi
AB'ye üyelik, çok geçmeden içeride ciddi bir siyasi sorumluluğa
dönüşebilir. Laiklerin meydan okuyuşu karşısında
Erdoğan, dini gündemini askıya alıp sadece
ekonomiye odaklanarak daha fazla çatışmayı önleme
çabasına girebilir. Ve şu var ki, orada kararı
Tanrı değil piyasalar verecek" diye yazdı.
***
Basın-Yayın bülteninden alıntı yaptığım
bu üç yorumdan anlaşılıyor ki; gerek Avrupa
gerekse ABD, AB'ye üyelik süreci ile Türk halkını
oyalamanın artık mümkün olmadığını
gördü! Fakat Avrupa, kapıya bağlama sürecini,
Türkiye bu ilişkiyi kesip atana kadar devam ettirecek. ABD
de bu sahtekarlığa katkıda bulunacak. Çünkü her
geçen gün, Erdoğan sayesinde Türkiye'den büyük bir
ekonomik ve siyasi parça koparıyorlar!
Zaten ABD/İsrail bakışında Türkiye'ye
ekonomik şantaj düşüncesi sırıtıyor!
"Danıştay baskını gibi olaylar devam
eder" diye açıkça yazamıyorlar ama "piyasanızı
darmadağın ederiz" diye tehdit ediyorlar!
***
Türkiye'nin bir Gladio operasyonu ile gerginlik ortamının
içine sokulması gösteriyor ki mesele sadece cumhurbaşkanlığı
mücadelesi değildir. Siyasi kaderini AB ve ABD'ye bağlayan
Erdoğan, acaba bağlanacak başka bir güç merkezi
mi buldu?
Demirel'in yaptığı gibi Rusya ile iyi ilişkiler
mi kurdu? Gerginlik bu yüzden mi çıktı?
Gerginliğe kendisi de hizmet etmese, bundan şüphe
etmeyeceğim ama galiba tam olarak ne yaptığını
kendisi de bilmiyor?
***
Mahir Kaynak, eski bir değerlendirmesinde 12 Eylül'ü anlatırken "Demirel
ile Batı'nın siyasi ihtilafları vardı. Meselâ
Türk-Sovyet ilişkileri, Batı'da endişe ile karşılanıyordu.
Türkiye'nin ekonomik açıdan bağımsız bir
politika izlemesi Batı'yı tedirgin ediyordu. Çünkü, Türkiye'de
ekonomik hakimiyet kurmadıkları zaman, siyasi hakimiyet
kurmayacaklarını biliyorlardı. Zaten, ondan sonraki
model, Türkiye ile Batı'nın içiçe girmesi olayıdır.
Demirel'in politikası tersineydi" demişti.
Nazlı Ilıcak, "Sizin kanaatinizce, Evren ve Özal
ile Batı'nın istediği bir iktidar Türkiye'ye gelmiş
oldu?" diye sorunca Kaynak, "Evet, öyle olmuştur"
diye cevap vermişti.
Menderes, Rusya'dan yardım istemek için 1960 Temmuz'unda
Rusya'ya gitmeyi planlamıştı. Ancak, 1960 Mayıs'ında
devrildi ve idam edildi. Menderes'in yapamadığını,
sonradan Demirel yaptı. Rusya'nın yardımı ile
yapılan tesisler, Erdoğan döneminde Batı
sermayesine satıldı!
Demirel de
şimdi Batıcı!
***
Erdoğan ile de Türkiye'de Batı'nın istediği
bir iktidar kuruldu. Öyle ki AKP'nin parti programı bile CFR
kaynaklı bir lobi kuruluşundan gönderilen memorandum
esas alınarak yazıldı.
Fakat, 3.5 yıl içinde deniz bitti. Erdoğan dünya ve Türkiye
gerçeklerini bu süre içinde daha iyi gördü. Tarihe, ülkesinin
egemenliğine son vermiş bir başbakan olarak mı
geçecek, yoksa Atatürk'ün tam bağımsızlık
yoluna geri mi dönecek? İkincisini yaparsa, ülkeyi de
kurtarır, kendisini de! Çeteleri de ancak böyle tasfiye
eder!
Bunun için Türk halkından başka güveneceği hiçbir
güç yoktur!
Tabii o zaman da şimdiki gibi içerdeki Atatürkçü ve laik
geçinen Amerikancılarla çatışmaya düşecektir
ama bunu göze almayan adamın başbakanlıkta ne işi
var?
|
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=77&ArticleID=835
*** CIAnın
oyununa ortak olanlar! 26.02.2007
|
| The Sunday
Telegraph gazetesi, CİAnın İranda faaliyet gösteren
etnik ayrılıkçı gruplara para ve yardım sağladığını
yazdı.
Ankanın haberine göre, Ayrılıkçı
hedeflere yönelik kaynaklar, doğrudan CIAnın gizli bütçesinden
geliyor ifadesini kullanan gazete, adı açıklanmasını
istemeyen eski bir üst düzey CİA yetkilisini kaynak gösterdi.
Gazete, söz konusu eski CİA yetkilisinin anlattıklarının
ABD Dışişleri Bakanlığının
eski terörle mücadele ajanı Fred Burton tarafından doğrulandığını
belirtirken, Burtonun İranın içerisindeki
son saldırılar, ABDnin İran rejimini istikrarsızlaştırmak
amacıyla ülkenin etnik azınlıklarına yönelik
tedarik ve eğitme çabaları ile uyumludur değerlendirmesini
de aktardı.
Gazete, Pejak adlı örgütü, İran-Türk sınırında
faaliyet gösteren PKKnın İrandaki kolu olarak
adlandırdı.
* * *
Terörle mücadele ve önleyici
vuruş sloganları ile Afganistan ve Irakı
kana bulayan ABD, yakın geçmişe kadar PKKyı hep
terör örgütü olarak kabul ettiklerini açıklamıştı.
Fakat, Türk pilotları, Çekiç Güç uçaklarından
PKKya yardım malzemesi atıldığını
fotoğraflarla tespit ederek komutanlarına bildirmişti.
Yine, Çekiç Güç subaylarının PKK kamplarında da
fotoğrafları çekilmişti. Bu fotoğraflar Türk
kamuoyuna yansıdıktan sonra bile ABD, PKK ile ilişkisini
inkâr etmişti.
ABD yönetimi, 1996 yılında David Corn adlı bir
diplomatının Abdullah Öcalan ile yaptığı
röportajı, Dışişleri Bakanlığının
resmi bülteninde yayınlamıştı. Bülten, dünyanın
bütün diplomatlarının okuduğu bir yayındır!
Terör örgütünün başı Öcalanı Türkiyeye
teslim eden de ABD idi!
Zamanın Başbakanı Bülent Ecevit, Öcalanı
bize niçin teslim ettiler, hala anlamış değilim demişti.
Öcalan ise Türkiyeye getirildikten sonra Ben
tarihi rolümü oynadım demişti. Öcalanın
tarihi rolünün ne olduğunu da 1. Körfez Savaşı sırasında
bir Amerikalı komutan, Güneri Civaoğluna açıklamıştı: PKK,
Türkiyeyi kendi üzerine yöneltirken Barzani ve Talabaniye
serbest hareket etme imkanı vermiştir.
Nitekim, Türkiye, zaman zaman PKKya karşı daha çok
Barzani ile birlikte hareket etmiş, ortak operasyonlar düzenlemiştir.
Fakat, Osman Pamukoğlunun yönettiği bir operasyonda,
Barzani kuvvetleri için Türkiyenin kurduğu karakollarda
PKKnın yerleşmiş olduğu anlaşıldığı
halde gereği yapılmamıştır.
Yine ABD, kuzeyde ve güneyde güvenli bölgeler ilan ederek
Irakı üçe böldüğü zaman, Ankara buna itiraz
etmediği gibi desteklemiştir.
Şimdi, Kissingerın halefi Holbrooke, Türkiyeye, Kuzey
Iraktaki devleti, Türkiyenin Tayvanı gibi kabul
edin ve tanıyın baskısı yapıyor.
Ankaranın himayesinde, Çekiç-Güç korumasında
kurulan bu devlete, Kerkük petrollerini ABD adına kontrol
etmek görevi de verilmiştir.
ABD, bu savaşı, Kerkükü Türkiye kontrol etsin diye
yapmamıştır. Üstelik bugünkü Ankara, Kerkük
petrollerini kontrol etmek şöyle dursun, kendi petrollerini
de Amerikan-İngiliz şirketlerinin emrine vermek için işgal
altındaki Iraktan hızlı davranmıştır!
Barzani bile ABDnin dayattığı petrol yasasına
itiraz etmiş, sonuçta isteklerini kabul ettirmiştir.
Türkiyeye dayatılan petrol yasası ise Cumhurbaşkanı
tarafından veto edilmiştir. Veto gerekçeleri
yetersizdir!
* * *
Özetle, asıl terörist devlet, Türkiye ve İrana karşı
terör örgütü kurdurup destekleyen ABDdir. Ankarada Türk
halkı adına yetki kullananların bazıları
ise bu örgüt kurulduğu günden beri oynanan oyuna ortak
olmuştur.
Türkiye, kendi bindiği dalı kesen bir ülke konumundadır.
Barzani ile dostluğu hâlâ devam eden bir emekli
orgeneralimiz bile var!
Bu sebeple, Barzani ile görüşüp görüşmemek tartışmalarını
acı bir gülümseme ile karşılıyorum!
Ülke olarak adamın ordusuna eğitim vermişsin, hükümet
binalarını bile senin işadamların yapıyor,
bu saatten sonra görüşsen ne olacak, görüşmesen ne
olacak!
|
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=77&ArticleID=4513
***
Basın,
bir ülkeyi nasıl çökertir?
02.05.2006
|
Türkiye'de basın
üzerinden oynanan oyunun hemen hemen aynısının,
İkinci Dünya Savaşı öncesinde Fransa'da uygulandığını,
1942 yılında bir gazeteci tarafından yazılmış
bir kitaptan okumasam ben de inanmazdım!
Pierre Lazareff, "Fransa'da Basın Rezaletleri, yahut
Fransa'yı Çökerten Dördüncü Kuvvet" adıyla
1945'de Şevket Rado tarafından Türkçe'ye de tercüme
edilen ve Üniversite Kitabevi tarafından basılan
eserinde sanki Türkiye basınının bugünkü
durumunu anlatıyor.
Aşağıdaki ifadelerde Fransa'nın yerine Türkiye
kelimesini koyunuz. Almanya yerinde Almanya yine kalabilir. Siz
buna ABD, İngiltere, Fransa, İtalya, İsrail, hatta
Yunanistan'ı bile ekleyebilirsiniz. Otto Abetz yerine Karen
Fogg veya Edelman, Wilson gibi isimler koyabilirsiniz. Artık
Türkiye basınındaki Amerikancı, Almancı
isimleri kimlerle kıyaslayacağınıza da siz
karar verin!
***
"1918'e kadar Fransızlar cumhuriyete inanıyordu.
1918'den sonra onları cumhuriyetten iğrendirmek, uzaklaştırmak
ve yerine ilk dokunuşta dağılıverecek bir
demokrasi hayaleti koymak oyununa girişildi. Dışarıdan
düşmanların idare ettiği oyun ince ve şeytani
idi; fakat bu oyuna içeride paraları üzerine titreyenler,
iktidar mevkiine susayanlar, bütün hasetçiler, kıskançlar,
kabiliyetsizler ve alçaklar kapıldı.
'Cumhuriyet devam edeceğine Fransa batsın!'
Totaliter devletlerin bu parolası, binlerce deliye 'ne olursa
olsun cumhuriyet batsın' yahut çok defa 'Fransa'nın yaşaması
için cumhuriyet batsın' şeklinde tercüme edildi; onlar
da buna körükörüne, şuursuzca itaat etti.
Bu suikastçıların kullandığı başlıca
silah basın oldu. Demokratik bir rejimde basın yalan söylerse
rejim de ölüme mahkum olur. Paris'in günlük gazetelerinin dörtte
üçü, satın alanlardan birinin tabiriyle çok bayağı
bir şekilde satılmıştı; dörtte biri ise
sayısı pek az bazı asil istisnalar dışında
zaaf, para kazanmak yahut anlayışsızlık yüzünden
vazifesini yapmadı.
Politikacılar bu basına tabi idi, mevkilerinde onun
muvafakatı ile tutunabiliyordu. İdare mekanizması
gazetelerin lütuf veya intikamına bağlanmıştı,
ordu bile gazetelerin eleştiri ve methiyelerinin esiri idi.
(Bir eleştiriyle kurda benzeyen pars motifinin özel
kuvvetlerden kaldırılışını hatırlayalım)
***
Otto Abetz, Fransa'nın psikolojik sondajcısı idi.
Birtakım izler üzerinde yürüyor, bilgi ediniyor, inandırmaya
çalışıyordu. Bozucu değil, yol göstericiydi.
Zehiri hazırlıyor, elde edilecek adamı yokluyor ve
şeflerine onun hakkında 'satılıktır',
'gururundan, hasetçiliğinden, his tarafından, saflığından
istifade edilebilir' tarzında haberler veriyordu.
Bir köşe yazarının pek de iyi olmayan kitabının
tercüme hakkı mühim bir para verilip satın alınacaktır.
Bir sanayiciye yeni kurulmakta olan bir Fransız-Alman şirketine
ortak olması teklif edilecektir. Bir gazeteci Hitler
rejiminin başarılarını yakından görmeye
çağrılacak ve ona resmen seyahat eden asil bir prens
muamelesi yapılacaktır. Bir geveze için dünyanın
dört bucağından diktatörlerin bile şevkle
dinlemeye gelecekleri bir konferans turnesi tertip edilecektir.
Güzel kadınlara tutkun bir devlet adamına dilber ve seçkin
bir sevgili bulunacaktır. Muvaffak olamamış bir
politikacıya büyük ehemmiyet verilecek, daha parlak bir
mevkiye nasıl gelemediğine şaşılacak,
bundan 'Fransa'nın çürümüş rejimi' sorumlu tutulacak
ve şahsiyetini ortayla koyması için eline yeni bir
parti kurmak imkanı verilecektir!
Otto Abetz, Nazi zehirini Fransa'nın vücuduna bu usulle akıttı.
***
Otto Abetz, Pasteur enstitüsünde biyolojik araştırmaları
idare eden büyük alim Prof. Fourneau ile tanışır
tanışmaz, vatandaşları tarafından bile
tanınmamış olmaktan üzgün, fakat kendi halinde
bir adamla karşılaştığını fark
etti. Fourneau, Abetz'e laboratuarlarının ihmal edildiğinden
şikayet etti. Basın, Madam Curie ile ilgili haberleri
manşetten veriyor, kendisinden tek satır bahsetmiyordu.
Otto Abetz, Fourneau'yu Alman Kimyagerler Cemiyeti üzerinden
Almanya'ya davet ettirdi. Garda bir törenle karşılandı
ve Berlin'in en büyük otellerinden birine götürüldü, orada
kendisine son derece lüks bir daire ayrılmış,
emrine hizmetçiler verilmişti. Ertesi gün bütün
gazetelerde Almanya'nın onun çalışmalarını
Fransa'dan daha iyi takdir ettiğini gösteren makalelerle
beraber resimleri çıkıyordu.
Fourneau Paris'e dönünce kendisine Fransa- Almanya komitesinin
başkanlığı teklif edildi, hemen kabul etti.
Onun gözünde artık Nazi Almanyası kuvvetli, Fransa'ya
karşı iyi niyetler besleyen bir memleketti ve Fransa'nın
kalkınması bu rejimle işbirliğine bağlıydı.
Fourneau, artık Hitler'in planlarına hizmet etmektedir,
fakat kim onun bir hain olduğunu söyleyebilirdi ki?"
|
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=77&ArticleID=421
***
Toprak satışı
Kuvayı Milliye ve Siyasette İsrailleşme!
14.06.2006
|
Yabancılara
toprak satışı konusunda en ciddi tepkinin Rahşan
Ecevit`ten gelmesi ilginç değil mi? Üstelik Rahşan
Hanım, bugüne kadar hep milliyetçi kalemlerin yazıp
çizdiği gerçekleri seslendiriyor! Biz bunları yazdığımız
zaman, küreselleşmeyi ideoloji olarak benimsemiş
yazarlar ne diyordu? "Komplo teorisi" diyordu değil
mi?
Rahşan Hanım çok açık konuştu:
``Yabancı ülke şirketlerinin ve vatandaşlarının
Türkiye`de toprak satın almalarının ardında
çok ciddi Yunanistan ve Ermenistan lobileri bulunuyor. Her
şey inceden inceye hesaplanmış. Önce devlet köylüden
desteğini çekecek, sonra Yabancıya Toprak Satışı
Yasası yeniden düzenlenip ortaya sürülecek. Böylece
yabancılar en verimli topraklarımızı, çaresiz
bırakılmış köylümüzden, çiftçimizden
satın alacak ve Türk köylüsü kendi toprağında
yabancıya ırgat olacak.
GAP`ta ikinci bir Filistin olayı yaşanabilir. İsrail`in,
GAP bölgesinde hiç toprak satın almadığı söylenir
ama biraz kurcalanınca Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü
web sitesi karartılmıştır. İsrailliler
bu toprakların çoğunu Yahudi kökenli Türkler
yoluyla ele geçirmişlerdir. İsrail, GAP bölgesinde
450 bin dönüm arazi almıştır. Arazi satışları
stratejik bölgelere sıçramıştır. İsrailliler
Konya Askeri Hava Üssü yakınında 40 bin dekar arazi
satın aldılar."
Biz çiftçinin topraksızlaştırılması
girişiminin alt yapısının 57`nci hükümet döneminde
çıkarılan yasalar ile hazırlandığını,
o dönemde sık sık Kurultay gazetesinde yazmış
ve Bülent Ecevit`i, Devlet Bahçeli`yi ve Mesut Yılmaz`ı
uyarmıştık. Hatta Rahşan Hanım`ın
bu konudaki sözleri ile bizim altı yıl önceki uyarılarımız
hemen hemen aynıdır! Tabii Tayyip Erdoğan, satış
konusunda daha ileri gitti.
Fakat söylemde milliyetçilik çok şey ifade etmiyor. Önemli
olan icraattır!
Diğer taraftan Rahşan Hanım, bir an önce iyileşmesini
dilediğimiz Bülent Ecevit`in başlattığı
solda birlik çalışmalarını kendisinin devam
ettireceğini belirtiyor.
Solda birlik çalışmalarını incelerken, bir
masonun solun, bir masonun da sağın başına
getirilmek istendiğini yazmıştık
biliyorsunuz.
Bu da çok garip bir durum değil mi? Rahşan Hanım`ı
toprak satışları ile ilgili sözlerinden dolayı
tebrik ediyorum ama yine de kendisine soruyorum:
-Solda birlik adına girişiminiz sonunda, siyasette de
bir İsrailleşme yaşanmayacak mı?
***
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal`ın grup konuşması
da çok önemliydi.
Baykal, ``Yeni bir Türkiye`yi hep birlikte şekillendirmek
için eski siyasi alışkanlıkların ve şartlanmışlıkların
aşılması gerekir. `Sen sağcıydın,
ben solcuydum` demeyeceğiz, milletle el ele vereceğiz.
Türkiye`ye, Anayasamıza, Mustafa Kemal Atatürk`e, laik
demokratik cumhuriyete inanıyor musun? Bunlar yeterli olmalıdır.
Bunun etrafında bir dayanışmayı kurduğumuz
anda Türkiye`nin önünü açarız`` dedi. Salondan bir
vatandaş, ``Buna yeni Kuvayı Milliye diyebilir
miyiz?`` diye sorunca Baykal, ``Elbette bu yeni Kuvayı
Milliye. Türkiye`nin buna ihtiyacı var. Yeni bir atılıma,
kucaklaşmaya ihtiyacı var" diye cevap verdi.
Peki bizim bugüne kadar milliyetçilik adına hareket eden
siyasilerden talebimiz neydi? Bugüne kadar uğraşımız
neydi?
İşte bu tavırdı!
Peki bu tavırları Rahşan Ecevit ve Deniz
Baykal`dan önce kimin ortaya koyması beklenirdi?
Oysa biz hazır bilgi de üretmiştik değil mi?
|
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=77&ArticleID=1056
***
TSK, ABD güdümlü
"özel örgüt"ün hedefi!
04.06.2006
|
Çeteler
operasyonlarının Silahlı Kuvvetlere yönelik olduğu
netlik kazanıyor. Eski bir istihbaratçı olan Prof. Dr.
Mahir Kaynak da aynı görüşte.
ABD Dışişleri Bakanlığı Avrupa ve
Avrasya işlerinden sorumlu Bakan Yardımcısı
Matt Bryza'nın, Washington'da Yabancı Muhabirler
Merkezinde geçen ay yaptığı açıklamada,
demokratik ve AB üyesi olmaya çalışan bir
ülke olarak Türkiye'nin, ordunun siyasetteki rolünü sınırlandırmasını
istediğini dün de hatırlatmıştık.
Mahir Kaynak, "Ülkemizde günaşırı yeni bir
çete yakalanıyor ve bunların hemen hepsi askerlerle ilişkilendiriliyor.
Bazı yorumcular 28 Şubat süreciyle günümüz arasında
benzerlik kuruyor ve demokrasiye yönelik yeni bir komplodan söz
ediyor. Bu analizlerin hiçbirine katılmıyorum ve silahlı
kuvvetlerin tertiplerin bir parçası değil hedefi olduğunu
düşünüyorum" diyor.
Kaynak, meseleyi net bir şekilde ortaya koyuyor:
"Türkiye'nin bugünkü manzarası, doğal sürecin
bir sonucu değil, başarılı dış
operasyonların eseridir. (
)
Yeni hedef Silahlı Kuvvetlerin siyasi etkisini sınırlamak
hatta yok etmektir.
Bugün yaşadığımız coğrafya askeri
operasyonların cereyan edeceği bölgedir ve ordumuzun
oynayacağı rol belirleyici olacaktır. Bu şartlar
altında ordu ile halk arasındaki güvenin zedelenmesi Türkiye'nin
bölgede oynayacağı rolü zora sokabilir hatta
engelleyebilir.
Olayları Orduyu töhmet altında bırakacak biçimde
yorumlayanlar bir karşı hamleye zemin hazırlamaktadır."
***
Eryaman çetesi ile ilgili Genelkurmay açıklamasında
''Olayın içeriği hakkında askeri makamlara
herhangi bir bilgi ve belge ulaşmadan olayla ilgili
bilgilerin bütün detaylarıyla basın kuruluşlarına
ulaşmış olması dikkat çekici bulunmuştur''
denildi.
Devletin içinde yuvalanan özel bir örgüt, Genelkurmay Başkanlığı'nın
ana kapısının önünde, basına Genelkurmay adına
sarı zarflar dağıtabiliyorsa, gazetelerin bir kısmı
da bu sözde belgeleri hiç sorgulamadan yayınlayabiliyorsa,
durum sadece dikkat çekici değil, vahimdir!
***
MHP Genel Başkan Yardımcısı Oktay Vural,
olayları bir "derin koalisyon"un eseri olarak gördüğünü
açıkladı.
Vural, bu koalisyonu AKP, eski marksistler, bölücüler ile
bunların uluslararası kaynakları ve uzantılarının
oluşturduğunu söyledi.
Vural, şöyle dedi:
"Ortada krokiler dolaşıyor, birileri medya organlarına
servis yapıyor. Görülüyor ki, AKP Hükümeti manipülasyonlara
çok açık bir yapıyı gerçekleştirmiş.
Bu konularda çalışan ekip oluşturmuş.
Devletin içinde bir takım özel gruplar ve hizmet ekipleri
oluşturulmuş. Danıştay saldırının
hemen ardından Başbakan Yardımcısı Mehmet
Ali Şahin, 'sürprizlerimiz var' derken, nereden hangi
bilgiyi o anda aldı da bu sözü söyledi. Genelkurmay"ın
önünde kim, neden servis yaptı? Hangi güç Danıştay
saldırısından sonra saldırgan için 'Türk-İslam
sentezcisi' diye yazdırdı?"
***
İşçi Partisi Basın Bürosu Başkanı
Hikmet Çiçek ise, kısa bir mektupla durumu şöyle izah
ediyor:
"Sayın Arslan Bulut,
Bugünkü 'Her zarf verene bir avuç tuzla koşanlar!' başlıklı
yazınızda, haklı olarak 'Birileri Türk Silahlı
Kuvvetleri'ne istihbarat yöntemleri ile savaş açmış
durumdadır!' diyorsunuz ve bir 'güç merkezi'nden söz
ediyorsunuz.
Görüşlerinize katılıyorum, TSK 'bir güç
merkezi'nin hedefi durumdadır.
Türkiye, Şemdinli olaylarından beri büyük bir tertip
içindedir. Şemdinli, Sauna, Küre, Danıştay derken
şimdi de kamuoyu 'Atabey çetesi' ile karşılaştı.
Dikkat edilirse bu olayların tümünde Özel Harekatçı
bir subay ya da emekli subay 'zanlılar' arasına yerleştiriliyor.
Kuşkusuz son üç-dört ay içinde medyanın yansıttığı
olaylarla Özel Kuvvetler Komutanlığı (ÖKK)
mensupları arasında bir bağlantının
kurulması bir tesadüf değil.
Sözünü ettiğiniz 'güç merkezi'nin adını koymak
gerekiyor. Bu merkez ABD'dir.
Anlaşılıyor ki ABD, Türk Ordusu'na karşı
cepheden saldırı taktiğine girişti. Türk
Ordusu'nu içten bölme faaliyetinde başarısız
olunca, bu kez cepheden saldırıya geçtiler. Amerika için
en büyük tehdit olan, hem Kuzey Irak'taki operasyon gücü, hem
de iç yıkıcılık ve bölücülüğe karşı
Türk Ordusu'nun en vurucu gücüne, ÖKK'ye karşı
saldırıyı yoğunlaştırdı.
ABD, Türkiye'nin iç savunma mekanizmasını yok etmek
istiyor. Bunun için orduyu 'dize getirmeye' çalışıyor.
Daha önce devşirdiği bazı unsurları devreye
sokarak operasyonlar yapıyor. Amerikan derin devleti, Türkiye'nin
savunma mekanizmalarını tahrip etmeye çalışıyor"
Çiçek, bu tahribata devlet içinde oluşturulan "özel
bir örgüt"ten kaynaklandığını
belirtiyor.
|
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=77&ArticleID=906
***
Beş
maddelik Türkiyeyi yıkım programı!
25.02.2007
|
Tayyip Erdoğan
ülkeyi sattı dediğimiz için birileri bize çok öfkelendi. Ülkeyi
asıl milliyetçiler sattı diyenler var!
Demek ki ülkenin satıldığından kimsenin
şüphesi yok da tartışma, kimin sattığı
üzerinde sürüyor!
Biz, Türkiyeyi sattılar derken
ülkenin ekonomik alt yapısının satıldığını
anlatmak istiyoruz. Alt yapı satılınca ülke satılmış
oluyor.
Satış için gereken yasal alt yapının 57nci
Hükümet döneminde hazırlandığını,
Tayyip Erdoğanın da bunlara yenilerini ekleyip satışlara
başladığını biliyoruz. Fakat, 57. hükümet
döneminde basında bu yasalara bizden başka karşı
çıkan yoktu! Bu sebeple, 57. Hükümet döneminde satış
yasaları çıkarken seyredenlerin, bize en küçük bir söz
söyleme hakkı yoktur!
***
Serhat Doğan imzası ile gönderilen bir yazıda,
Clintonun eski danışmanlarından Dick Morrisin
2002nin Nisan ayında söylediği IMF, Türkiyeyi
bizim için satın aldı sözleri hatırlatılıyor.
Adam, Türkiyenin sahibi IMFdir diyordu.
Bu konu TBMMde de gündeme getirilmişti.
2 Mayıs 2002 günü TBMMde Saadet Partisi milletvekili
Mehmet Bekâroğlu, şöyle demişti:
Bu hükümet döneminde, yabancılar IMF, Türkiyeyi
bizim için satın aldı diyebilmiştir. Şimdi,
soruyorum değerli arkadaşlarım; gerçekten, ülke
satıldı mı; gerçekten, Türkiyeyi birileri satın
aldı mı? Kim sattı bu ülkeyi, kim satıyor?
Bunu soruyorum!
Değerli milletvekilleri, suç ortağı olmayı
reddedin. Çokuluslu sermaye ve onların ülkemizdeki gözü
doymayan ortaklarına ülkeyi teslim etmeyin.
Değerli iktidar partisi milletvekilleri; liderleriniz ülkeyi
ve sizleri felakete sürüklüyor. Bunların her dediğini
onaylamak zorunda değilsiniz. Tekrar seçilmek için bunların
dediklerine evet diyorsanız, yanılıyorsunuz.
Bunları, bu millet bir daha seçmeyecek ki, sizi de seçtirsinler
ve buraya getirsinler. Bunu unutun.
Nitekim, IMF yasalarını çıkaran liderler ile onların
dediğini onaylayan milletvekillerini halk tasfiye etti! Yeni
seçilenler ise pazarlamacı çıktı!
***
25 Haziran 2002 günü de Saadet Partisi grubu adına Recai
Kutan konuşuyordu:
Hükümet, IMF ve Dünya Bankasının Türkiyeyi yıkım
programını kararlılıkla sürdürmektedir. Üstelik,
hükümet etme sorumluluğunu da bütünüyle IMF ve Dünya
Bankasına devretmiştir.
Kemal Derviş tarafından güçlü ekonomiye geçiş
diye isimlendirilen bu kuşatmanın, bize göre 5 amacı
vardı:
1- Türkiye finans sisteminin, çokuluslu sermayenin istediği
gibi, borç para verilecek ve yüksek faizlerle geri alınabilecek
şekilde düzenlenmesi.
2- Türkiyede devlete ait olan kuruluşların ve özel
firmaların değerini düşürüp, ulusötesi şirketler
tarafından ucuza kapatılması.
3- Türkiyedeki sanayi ve tarımsal üretimi durdurup,
piyasaların ulusötesi şirketlerin kontrolüne
verilmesi.
4- Bütün bunların sürekli olabilmesi için siyaseti
ekonomiden ayırıyoruz adı altında, merkezî
yönetimin çökertilerek, ekonomi yönetiminin kendinden menkul
üst kurullara devredilmesi.
5- Ülkenin, borç-faiz-borç sarmalıyla rehin alınarak,
Türkiyenin, siyasî, stratejik amaçlı olarak kullanılması.
Bu bir kuşatmadır; bu, Türkiyeyi teslim alma
projesidir. Hiç kimsenin kuşkusu olmasın, arkasından
siyasî, stratejik istekler gelecektir, gelmiştir de.
Amerikalı televizyon yorumcusunun söylediği IMF Türkiyeyi
bizim için satın aldı sözünü, meşhur
Amerikalı borsacının Türkiyenin en iyi ihraç
ürünü ordusudur sözünü, kimse, yetkisiz bazı
kimselerin gevezeliği olarak görmesin.
Bugün Afganistanda, yarın Irakta Türkiyeden önemli
fedakârlıklar istenecektir. Kıbrısı,
Egeyi dayatmayacaklarını, daha başka şeyleri
istemeyeceklerini kim söyleyebilir?
Tayyip Erdoğan, Recai Kutanın 2002de beş
maddede özetlediği IMFnin Türkiyeyi yıkım
programını harfiyen uygulamış, ekonomik alt
yapıyı toplam 20 milyar dolara satmıştır!
Siyasi tavizler de cabası!
|
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=77&ArticleID=4496
***
Her zarf
verene bir avuç tuzla koşanlar!
03.06.2006
|
| Emniyet Genel Müdürlüğü
Sözcüsü İsmail Çalışkan, Ankara'daki çete soruşturması
çerçevesinde öne sürülen suikast haberlerinin doğru
olmadığını bildirdi!
Bir gazetecinin ''Gazeteciler telefonla aranarak Genelkurmay Başkanlığı
önüne çağrılıp operasyon ile ilgili krokilerin
yer aldığı zarflar dağıtıldı.
Bu zarfları kim dağıttı?'' şeklindeki
sorusu üzerine ise Çalışkan, bu olayla ilgili inceleme
başlattıklarını söyledi!
***
Bu birkaç cümlede, son günlerde Türkiye'de neler olup bittiğinin
fotoğrafı yatıyor.
Ankara Emniyet Müdürlüğüne gelen bir ihbar sonrasında
savcı talimatı ve mahkeme kararı ile bir çete soruşturması
başlatılıyor; soruşturma sürerken, birileri,
Genelkurmay Başkanlığı'nın önünde
randevu vererek gazetecileri çağırıyor ve zarf dağıtıyor.
Gazeteciler de nedense, her zarf dağıtıyorum diyene
bir avuç tuz alıp koşuyor!
Kimse, "Genelkurmay böyle yol ortasında zarf dağıtmaz.
Önceden adı belirlenmiş olan gazetecileri davet eder, açıklama
yapar" diye düşünmüyor. Zarfı alıyor, içindeki
iddiaları yayınlıyor, sonra da polise diyor ki
"Bu zarfları kim dağıttı?"
***
Yanlış bilgilendirme merkezi, Danıştay Baskını
ve Cumhuriyet Gazetesi'ne saldırılar çerçevesindeki
soruşturmayı da perişan etti biliyorsunuz. Bu
merkez neresi ise sanki 24 saat sanıklarla birlikte yaşamışlar
gibi bilgi veriyordu. Bu arada sanıklarla irtibatı
kurulmamış neredeyse tek bir milliyetçi bırakmadılar!
Yalnız her iki olayda açıkça görülen bir gerçek
var! Birileri Türk Silahlı Kuvvetleri'ne istihbarat yöntemleri
ile savaş açmış durumdadır!
Hatırlarsanız "Milliyetçiliğin Yükselişinden
ve TSK'dan kim rahatsız?" başlığı
altında biz, konuyu 10 Mayıs 2006 tarihinde gündeme
getirmiş ve ABD Dışişleri Bakanlığı
Avrupa ve Avrasya işlerinden sorumlu Bakan Yardımcısı
Matt Bryza'nın, Washington'da Yabancı Muhabirler
Merkezinde yaptığı açıklamada, demokratik ve
AB üyesi olmaya çalışan bir ülke olarak Türkiye'nin,
ordunun siyasetteki rolünü sınırlandırmasını
istediğini belirtmiştik.
Yine Yeşiller Partisi Eş Başkanı Claudia Roth,
"Üyelik sürecinde Ankara karşıtı
rüzgar ne kadar güçlü eserse, Türkiye'deki milliyetçiler
ve Avrupa karşıtı kuvvetler de o denli güçlenecektir.
Milliyetçi hava ve milliyetçilik propagandasında artış
var" demişti.
Biz de durumu, "ABD ve AB'nin Türkiye'yi AB kapısında
tutmak, bu süreçte Türk Silahlı Kuvvetleri'ni mümkün
olduğu kadar zayıflatmak şeklindeki ortak politikası
devam ediyor.
Türkiye'de milliyetçiliğin yükselmesinden ve Türk Silahlı
Kuvvetleri'nin Türkiye Cumhuriyeti'ni koruma ve kollama görevinden,
AB ve ABD'nin şikayetçi olması doğaldır!
Doğal olmayan, bu yükselişten hem mevcut iktidarın
hem de Türkiye basınındaki bazı kişilerin
şikayetçi olmasıdır" diye değerlendirmiştik.
***
Şimdi, Türk Silahlı Kuvvetleri'nden ve milliyetçiliğin
yükselişinden şikayetçi olan iki güç merkezinin Türkiye'deki
istihbarat uzantıları, devamlı olarak yalan haber
üretiyor.
Türkiye'de birkaç gazete ve televizyon kanalı dışında
medya, bir istihbarat servisinin yanlış bilgilendirme
bombardımanına teslim olmuş durumdadır!
Başbakan ve birkaç bakan bu vahim tablo içinde, sadece Türkiye'nin
değil, bütün hukuk tarihinin en büyük skandallarından
birine imza atmış, cumhuriyet savcısının
ve polisin yerine geçerek, milli düşünceye mensup sağdaki
veya soldaki milyonlarca Türk vatandaşını çetelerle
işbirliği içinde göstermişlerdir!
Normal bir hükümet, milliyetçiliği yükseltmeye çalışır,
değil mi? Çünkü milliyetçilik bir toplumun en büyük
itici gücüdür! Erdoğan ve birkaç bakanı ise, milli
kimliği ve milliyetçiliği zayıflatmak istiyor; bu
amaçla Danıştay Baskını gibi kanlı
katliamları hiçbir suçu günahı olmayan kitlelere yüklemeye
çalışıyor!
Bir başbakan, yargı kararı olmadan kendi vatandaşlarını
suçlu ilan eder mi? Ederse, bunun bir müeyyidesi olmaz mı?
Ankara, yabancı güç odaklarının, istihbarat
servislerinin çatışma alanı olmaktan bir an önce
kurtarılmalıdır.
|
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=77&ArticleID=893
***
|