MERDAN YANARDAĞ

 

TÜRKİYE NASIL KUŞATILDI?

Fethullah Gülen Hareketinin Perde Arkası

Merdan YANARDAĞ

 

 

ABD'nin dünyanın kalbi olarak bilinen ve yeryüzünün en zengin enerji havzalarının bulunduğu Merkezi Avrasya'yı denetim altına almak için geliştirdiği Genişletilmiş Ortadoğu Projesi'nin (GOP) en önemli boyutunu, hiç kuşkusuz "ılımlı islam" strtejisi oluşturuyor. Ilımlı İslam, batılı değerlerle uyumlu, siyasal olarak Amerika Birleşik Devletleri'nin (ABD) ihtiyaçlarına göre düzenlenmiş, sınırların yeniden çizildiği ve rejimlerin bu amaca uygun olarak değiştirilmesinin öngörüldüğü GOP'un taşayıcı kavramıdır. Bu kavramın politik arka planı irdelendiğinde, bizi hiç bir tereddüde yer bırakmayacak şekilde getirip Fethullah Gülen örgütlenmesinin kapısına koyuyor. Öyle anlaşılıyor ki, bölgede ılımlı islam projesinin en önemli aktörlerinden biri Fethullah Gülen ve onun kurduğu yaygın örgütlenmedir.

Çünkü, hiçbir rejim sadece askeri ve siyasal zorla ayakta kalamaz. Tarihin bize verdiği en önemli derslerden biri de bu olgudur. Dünyanın en kötü ve zorba yönetimleri bile, örneğin çöpleri toplamak ve fırınları çalıştırmak zorundadır. Dolayısıyla asgari bir toplumsal destek oluşturulmadan hiçbir baskıcı yönetim ya da diktatörlük ayakta kalamaz. Aynı şey işgaller ve sömürgecilik için de geçerlidir. Etkili bir işbirlikçi sınıf ve asgari bir toplumsal destek ya da kayıtsızlık gereklidir.

İşte GOP ve ılımlı islam stratejisi ve/veya siyaseti, Ortadoğu ve islam coğrafyasında ABD işgaline ve neo-klasik sömürgecilik girişimine toplumsal ve siyasal rıza üretmek için geliştirilen bir projedir. Fethullah Gülen ise, "Dünya denilen geminin kaptanı" olarak nitelendirdiği bu otorite ve irdeye hedeflerine ulaşmak için boyun eğilmesi gerektiğini vaaz ediyor. Dolayısıyla Gülen, ABD'nin "ılımlı islam" projesinin teolojik ve felsefi arka planını oluşturmak için gönüllü yazılmış bir tarikat lideri portresi çiziyor.

Kendisini, "Kutb-ul Aktab", yani kalbinden geçeni Tanrının yerine getirdiği insan ilan eden ve izleyicileri tarafından "müçtehid", yani din de içtihad yapan, kuralları değiştirme ve yeni kurallar koyma yetkisi ve birikimine sahip bir yüksek makam/şahsiyet olarak nitelendirilen Fethullah Gülen, ılımlı islam projesinin hayata geçirilmesine adaydır. Burada "Kutb-ul Aktab" ve "meçtehid" kavramları ile tarif edilen makam ise, peygamberlikten bile yüksek bir konuma işaret etmektedir. Çünkü Fethullah Gülen'e atfedilen yetenek ve verilen yetkiler, kutsal kitaplarda peygamberlere bile tanınmamıştır.

Gülen'in, İslam'ın esaslarına bile müdahale etme gücünü/yetkisini içeren bu nitelikleri kendisinde nasıl topladığını, Nurettin Veren, Kanaltürk ekranlarında açıkladı. Bu açıklamaları kaynaklarıyla birlikte bu kitapta geniş şekilde bulacaksınız.

***

Türkiye'nin "büyük medya" alanında tek muhalif televizyonu olan Kanaltürk'te, 26 Haziran ve 3 Temmuz 2006 tarihlerinde yaptığım "Yolsuzluk ve Yoksulluk" isimli ekonomi-politika programlarında Fethullah Gülen'in Türkiye'yi bir ağ gibi saran örgütlenmesi mercek altına alındı.

Programa, Gülen'in 35 yıl boyunca en yakınında yer alan, onun baş yardımcılığını ve siyasi danışmanlığını yapan; Fethullah Gülen dahil, cemaatin şekillenmesini ve gizli politik/islami örgütlenmesini gerçekleştiren üç kişiden biri olan makine mühendisi Nurettin Veren konuk olarak katıldı.

Seyircilerden gelen mesajlarda da belirtildiği gibi, Veren'in program boyunca yaptığı açıklamalar, "şaşırtıcı, irkiltici, inanılmaz ve insanın kanını donduran" nitelikteydi. Tehdidin hem büyük hem de yakın olduğunu gösteriyordu. Çünkü, programda yapılan açıklamalar, kamuoyunun ilk kez duyduğu çok önemli ve çarpıcı bilgiler içeriyordu. Üstelik bu bilgiler kanıtlara, belgelere ve birinci elden tanıklıklara dayalıydı.

Fethullah Gülen'in para kaynakları, kontrol ettiği büyük mali gücün çapı; finans, sanayi, eğitim, sağlık ve medya sektörlerinde sahip olduğu firma, kuruluş ve yatırımlar; vakıflar; paraların nasıl toplandığı; bu islami-politik örgütün nasıl kurulduğu, yönetildiği ve işlediği; başta mülkiye (İçişleri Bakanlığı), Silahlı Kuvvetler, Emniyet Teşkilatı ve Milli Eğitim olmak üzere devlet içinde nasıl örgütlendiği, Kanaltürk'te yayınlanan Yolsuzluk ve Yoksulluk programında bütün açıklığıyla ortaya konuldu.

Nurettin Veren, sadece Fethullah Gülen'in çok yakınında bulunmuş bir kişi değil, aynı zamanda aktif bir yönetici ve bir operasyon adamı. Zaman gazetesi, Samanyolu televizyonu, Asya Finans (Bank Asya), cemaate bağlı okullar, dershaneler ve başta Orta Asya ülkeleri olmak üzere, dünyanın bir çok bölgesinde kurulan üniversiteler ve orta öğretim kurumlarının birinci dereceden kurucusu ve sorumlusu. Dolayısıyla örgütün/cemaatin, deyim uygunsa pilot kabininde yeralan Nurettin Veren'in yaptığı açıklamalar Türkiye'yi sarstı.

***

İkinci programa Nurettin Veren'in yanısıra önemli bir konuk daha katıldı; İstanbul Emniyet Müdürlüğü Organize Suçlar Şubesi eski Müdürü Adil Serdar Saçan... AKP'nin iktidara gelmesinden sonra politik bir kararla meslekten ihraç edilen Adil Serdar Saçan, kamu yönetim doktorası yapan, birincilikle bitirdiği Polis Akademisi'nin yanısıra Hukuk Fakültesi'den de mezun olan bir polis. Saçan, Emniyet Teşkilatı'nda Fethullahçı örgütlenme konusunda ilk raporları hazırlayan, soruşturma yürüten, kanıtları toplayan ve tehlikeye işaret eden bir emniyet müdürü.

Halen davaları devam eden Saçan, 5 yıllık Organize Suçlar Şube Müdürlüğü sırasında, başta Ömer Lütfi Topal ve Nesim Malki cinayetleri ile Albayraklar Holding'in adının karıştığı yolsuzluk olayları ve İstanbul mafyası olmak üzere çok sayıda soruşturmaya imza attı. Bilindiği gibi, islami sermaye çevrelerinden Albayraklar Holding, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a en yakın gruplardan biri. Daha da önemlisi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin başta " Akbil" olmak üzere çeşitli ihaleleri hakkında yürütülen soruşturmada Başbakan Erdoğan'ın da adı geçiyor. Dolayısıyla, AKP'nin iktidara gelir gelmez ilk işlerinden biri Saçan'ı görevden almak oldu.

Adil Serdar Saçan, programda Emniyet içindeki Fethullahçı örgütlenme hakkında çok çarpıcı açıklamalar yaptı, önemli belgeler sundu. Saçan, verdiği bilgilerle Nurettin Veren'in çizdiği çerçeveyi tamamladı.

***

Program sırasında gelen yaklaşık 150 bin kısa telefon mesajı, konunun önemini ve izleyicilerin yüksek ilgisini ortaya koyarken, F. Gülen örgütünü ve taraftarlarını ne kadar etkilediğini de gösterdi. Günler boyu süren programa yönelik kutlamaların yanısıra; çok sayıda tehdit, hakaret, küfür masajları ve telefonları da geldi.

Öte yandan programa, Gülen'in sözcülüğünü yapacak düzeydeki bazı kişiler, davet edilmelerine karşın gelmediler. Örneğin, Fetullah Gülen'e yakınlığıyla tanınan Zaman gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı, Yazarlar ve Gazeteciler Vakfı Başkanı Harun Tokak ve Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Suat Yıldırım bu isimler arasındaydı. Kendilerine defelarca telefon edildiği, faks çekildiği ve doğrudan temas kurulduğu halde katılmayacaklarını bildirdiler.

Durum böyle olmasına karşın; on yıldır ABD'de yaşayan, Federal Polis (FBI) ve Amerikan istihbarat örgütü CIA tarafından korunan Fethullah Gülen, yandaşları aracılığıyla mahkemelerden tekzip kararı çıkarmak için yoğun girişimlerde bulundu.

Sonuç olarak; ABD'nin gezegene hakim olma stratejisini formüle ettiği, "Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi" ve projenin en önemli siyasal etabı olan GOP'un Türkiye için taşıdığı anlam; programda yapılan açıklamalar, ortaya konulan belgeler ve analizlerle daha da netleşmiş oldu.

AKP ile ittifak içinde hareket eden, hükümette kendisine yakın bakanlar bulunan F. Gülen ve örgütü, Yolsuzluk ve Yoksulluk programında ortaya çıkan gerçeklerden de anlaşılacağı gibi Türkiye'yi ve toplumu kuşatmış durumda. Daha da önemlisi, Fethullah Gülen'in sahip olduğu ilişkiler ağı, denetlediği mali güç, örgütlenmesinin ulaştığı derinlik ve yaygınlık, tahminlerin ötesinde bir büyüklüğe ulaşmış durumda.

İşte Nurettin Veren bu örgütlenmenin, elinde çok sayıda kanıt/belge bulunan birinci dereceden tanığı. Sadece tanığı da değil, kendi deyimiyle bu davanın "sanığı" da olmaya hazır bir insan.

Fethullah Gülen örgütünden neden ve nasıl ayrıldığını da açıklayan N. Veren'in katıldığı bu programların bant çözümlerini bir kitap halinde getirdik. Ben de gerçekleştirdiğim programların metinlerini elden geçirerek düzenleyip, son bölüm için yazdığım değerlendirme ve analiz yazılarını da ekleyerek bu kitabı hazırladım.

Bu kitap, özelliği nedeniyle akademik bir araştırma değil, ve fakat bu yönde yapılacak bütün çalışmalar için kaynak oluşturacak bir eser niteliğindedir. Böyle düşünülmüş ve tasarlanmıştır. Dolayısıyla elinizdeki kitap, kamuoyunun bilgilendirilmesi ve aydınlatılmasını amaçlayan; akademisyen ve entellektüellerden sokaktaki sıradan insana kadar geniş bir kesime hitap etmeyi hedefleyen bir gazetecilik çalışmasıdır.

Not: Yukarıdaki yazı Merdan Yanardağ'ın kitap için yazdığı önsöz'den alınmıştır.

 


http://www.27aralik.org/Siteistatistikleri.html

 

Türkiye’nin yeni ‘fetret’ dönemi, ılımlı İslam, F.Gülen ve AKP

Merdan YANARDAĞ


İstanbul'da 15 ve 20 Kasım 2003 tarihlerinde patlayan bombalar, Türkiye'nin küresel düzen içindeki yerinin yeniden tanımlanması tartışmalarını da tetiklemiş görünüyordu. Bu yanıyla, Türkiye'de Sinegoglara ve İngiliz-Yahudi sermayesinin bankası HSCB'ye yönelik kanlı eylemlerin, daha önce Amerika Birleşik Devletleri (ABD), İngiltere, İspanya, Irak, Suudi Arabistan ve Tunus'ta gerçekleştirilen, İslamî renkli saldırılardan farklı değerlendirildiğini söylemek mümkündü.

Türkiye'ye bir test alanı olarak bakılıyordu; ılımlı İslam ile radikal İslamın kapışacağı bir tarihsel, kültürel ve sosyolojik alan. Saldırılardan hemen sonra Batı basınında, "Sandık bombayı yenecek mi?" diye soruluyordu. Sandıkla işaret edilen Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ile onun hükümet ettiği Türkiye oluyor, bomba ise radikal İslamı simgeliyordu.

I. BÖLÜM

Ilımlı islam ve model ülke olmanın ağırlığı

Batı, 11 Eylül 2001'de New York'ta "Dünya Ticaret Merkezi" adı verilen ikiz gökdelenlere yönelik yıkıcı saldırılardan sonra, Atlantik ötesi ve berisiyle, küresel bir tehdit olarak algıladığı radikal İslama karşı çözümü, giderek artan oranda, ılımlı İslamı güçlendirmekte arıyordu.

Çevresine baktığında bu modele en uygun ülke olarak Türkiye'yi görüyordu. Çünkü; henüz ileri sanayi ülkesi olmasa bile, sanayileşmiş; diğer Müslüman ülkelerle karşılaştırıldığında üretim yeteneği gelişmiş; modernleşme yolunda ileri sayılabilecek adımlar atmış; iyi-kötü işleyen bir parlamenter düzeni ve laiklik geleneği olan Türkiye; özellikle ABD için 11 Eylül eylemlerinden sonra giderek farklı bir anlam taşımaya başlıyordu. Denilebilir ki, İstanbul'da gerçekleştirilen saldırılar bu "anlamı" daha da güçlendirmişti.

Artık, hem ABD hem de Avrupa'daki Amerikancı çevreler, geçmişten farklı olarak Türkiye'ye yeni bir rol biçmeye hazırlanıyordu. Doğrusu, diğer Batı Avrupa ülkelerinin de (Almanya-Fransa) bu role pek itiraz ettikleri söylenemezdi. Dolayısıyla, daha önce "modern, laik ve demokratik bir müslüman ülke" olarak İslam dünyası için örnek oluşturduğu belirtilen Türkiye, -ki bu söylem neredeyse bir klişe haline gelmişti- bundan sonra "Ilımlı İslam" ülkesi olarak bütün Doğu'ya "model" olarak sunulmak isteniyordu.

Bu yönde Batı basınında çıkan yazılarda gözle görülür bir artış vardı. Türkiye'de AKP hükümetinin, bu model için "ideal" bir politik araç/ortam oluşturduğu da, hiçbir ciddi kanıta ve deneye dayanmasa bile, belirtiliyordu. İşte, ABD Başkanı G. W. Bush ve İngiltere Başbakanı T. Blair'in İstanbul'daki 15-20 Kasım 2003 saldırılarından 3 saat sonra birlikte kameraların önüne geçerek, Türkiye'yi "küresel teröre karşı savaşta bir cephe ülkesi" olarak tanımlamasının arkasında yatan politik değerlendirme buydu.

Batı basını ve ABD'deki enstitü ve vakıflarda geliştirilen bu tezler, küçük bir sapmayla hemen Türkiye'de de yeniden üretilmeye başlanıyordu. Özellikle İslamcı basının bir kesimi utangaç şekilde bu yönde yayınlar yapmaya, "derin" analizler üretmeye yöneliyordu. Cengiz Çandar gibi isimler ise, durumdan vazife çıkararak bu siyasetin fikri arka planını inşa etmeye girişiyordu.

BOP/ GOP ve ılımlı İslam

Bu fikri arka plan, aslında ABD'nin gezegene hakim olma stratejisini formüle ettiği, "Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi" ve projenin en önemli siyasal etabı olan Büyük veya Genişletilmiş Ortadoğu Projesi (BOP/GOP) diye isimlendirilen stratejik planlamadır. ABD'nin, yeryüzünün en zengin enerji havzalarının bulunduğu Merkezi Avrasya'yı (Ortadoğu ve Hazar havzası) denetim altına almak için geliştirdiği GOP'un en önemli boyutunu ise, hiç kuşkusuz "ılımlı islam" stratejisi oluşturuyordu.

Hiçbir rejim sadece askeri ve siyasal zorla ayakta kalamaz. Bu durum, siyasal ve sosyolojik bir olgu, daha da önemlisi tarihsel derslerden biridir. Dünyanın en kötü ve zorba yönetimleri bile, örneğin çöpleri toplamak ve fırınları çalıştırmak zorundadır. Dolayısıyla asgari bir toplumsal destek oluşturulmadan hiçbir baskıcı yönetim ya da diktarörlük sürdürülemez. Aynı şey askeri işgaller ve sömürgecilik için de geçerlidir. Etkili bir işbirlikçi sınıf ve asgari bir toplumsal destek ya da en azından kayıtsızlık gereklidir.

İşte GOP ve ılımlı islam stratejisi ve/veya siyaseti, Ortadoğu ve islam coğrafyasında ABD işgaline, neo-klasik sömürgecilik girişimine toplumsal ve siyasal rıza üretmek için geliştirilen bir projedir.

Özetle ılımlı islam, batılı değerlerle uyumlu, siyasal olarak ABD'nin ihtiyaçlarına göre düzenlenmiş, sınırların yeniden çizildiği ve nihayet rejimlerin bu amaca uygun olarak değiştirilmesinin öngörüldüğü GOP'un taşayıcı kavramıdır. Ve bu kavram/stratejik planlama bizi getirip AKP'nin ve Fettullah Gülen hareketinin kapısına koyar.

Fettullah Gülen'in misyonu!

Çünkü ılımlı islam projesinin, içeriden, bölgenin tarihsel ve kültürel ortamından beslenen, dahası teolojik zeminde bir taşıyıcıya ihtiyacı vardı. ABD için çok önemli olmakla birlikte, AKP, politik bir parti olarak bu ihtiyacı tam olarak karşılayamazdı. İslami bir kanaat önderi ya da etkili bir tarikat liderinin de katkısı ve desteği gerekliydi. Bu isim, geniş bir örgütsel ağa, mali güce ve yaygın bir etkileme alanına sahip olan Fettullah Gülen'den başkası değildi.

Bugün Fettullah Gülen, "Dünya denilen geminin kaptanı" olarak nitelendirdiği ABD'nin otorite ve iradesine, hedeflerine ulaşmak için boyun eğilmesi gerektiğini vaaz ediyor. Dolayısıyla Gülen, ABD'nin "ılımlı islam" projesinin teolojik ve felsefi arka planını oluşturmaya soyunmuş gönüllü bir tarikat lideri portresi çiziyor.

Aslında Fettullah Gülen, daha yolun başından itibaren ABD ve onun istihbarat örgütleriyle ilişkili bir isimdi. Gülen, soğuk savaş yıllarında, yani daha 1960'lı yılların başında, Komünizmle Mücadele Derneği'nin (KMD) Erzurum Şubesi Yönetim Kurulu üyesiydi. ABD, Türkiye yakın tarihinin en demokratik denebilecek anayasasını getiren 27 Mayıs 1960 hareketinin önünü kesmek için, istihbarat örgütü CIA aracılığıyla KMD'yi kurdurmuştu. Bu dernek, denilebilir ki, Türkiye'de emperyal istihbarat örgütleriyle birebir ilişkili ilk Soğuk Savaş örgütlenmesiydi.

Bugün Türkiye'de islamcı alanda siyaset yapan bir çok isim bu derneklerde yetişmişti. Örneğin, Saadet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan Malatya KMD başkanıydı. Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) de bu tip derneklerden biriydi. AKP'nin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül gibi bir çok islamcı politikacı da MTTB'nden yetişmiş, yöneticilik yapmıştı.

Said-i Nursi'nin kurduğu Nurculuk tarikatının/cemaatinin en büyük kolunu yöneten Fettullah Gülen, aslında liderinin yolundan gidiyordu. Said-i Nursi de, Türk modernleşmesinin kilometre taşlarından 1908 Devrimi'nden sonra, Osmanlı İmparatorluğu'nda, İttihad-Terakki yönetimine karşı ayaklanan şeriatçı Derviş Vahdetti'den icazet almıştı.

Said-i Nursi, Kıbrıslı bir şeyh olan Derviş Vahdetti'nin Volkan gazetelerinde yazılar yazmış, 13-14 Nisan 1909 tarihindeki bu gerici ayaklanmaya katılmış (isyan Rumi takvimle 31 Mart 1325'te başladığı için olay '31 Mart Vakası' diye bilinir), isyan bastırıldıktan sonra sürgüne gönderilmişti. Derviş Vahdetti'nin, o dönemde Kıbrıs'ı elinde tutan İngilizlerle ilişkili olduğu, dahası 31 Mart isyanının İngiliz istihbaratı tarafından yönlendirildiği güçlü bir iddia olarak ortaya atılmıştı. Nitekim, isyan bastırıldıktan sonra, yapılan yargılamalar sırasında İngiltere resmen suçlanmıştı.

İsyancıların tasfiye edilmesinin ardından tahtan indirilen Padişah Abdulhamit bile, 31 Mart'ı teptipleyenlerin İngilizci Kamil Paşa'nın oğlu Sait Paşa ve Prens Sabahattin yanlızı İsmail Kemal olduğunu söylemişti.

Gelenekte bu vardı! Kendi ideolojik-siyasal projelerini (şeriatı) hayata geçirmek için gerektiğinde batılı emperyal güçlerle işbirliği yapmak...

Ilımlı İslam'ın Yeşil Kuşak'tan farkı

Ilımlı İslam projesini, Soğuk Savaş yıllarındaki yine ABD patentli olan ve Sovyetler Birliği'ni Güneyden kuşatmayı amaçlayan "yeşil kuşak" stratejisi ile karıştırmamak gerekiyor.

Çünkü, "yeşil kuşak" siyaseti, radikal ya da ılımlı olduğuna bakılmaksızın her İslami harekete, anti-komünist olmak şartıyla sınırsız destek verdi. Sönümlenmeye başlayan İslami duyarlılıkları besledi, büyüttü, örgütledi ve kışkırttı. Çoğu ülkede İslamcıların ellerine silah verdi, onları donattı. (El-Kaide bu tip örgütlerden sadece biridir.) Onları bir soğuk savaş gücü olarak hazırladı ve iç savaş aygıtı olarak şekillendirdi.

Ilımlı İslam projesi ise, Müslüman dünyayı bölmeyi, kendisine yönelik politik bir tehdit haline gelen radikal İslamı yalnızlaştırmayı ve ezmeyi amaçlıyor. Bu nedenle, söz konusu projenin ilk sonuçları, dünyada ve Türkiye'de radikal İslamın ezilmeye çalışılması olacaktır.

Diğer taraftan; ılımlı İslam projesinin Türkiye bakımından önemi ise çok yönlüdür. Çünkü; Türkiye'nin kısa ve orta vadede politik yapılanmasını, toplumsal hayatını ve kültürel şekillenmesini derinden etkileme potansiyeline sahiptir. Bu emperyal proje, Türkiye'de rejimin ve toplumsal yaşamın niteliği, rengi ve geleceği ile ilgili bir çatışmanın yolunu döşemiş ve bugün ülkeyi, derin bir krizin eşiğine getirip bırakmıştır.

Bu boyutu ve özelliğiyle, Türkiye'nin bugün yaşadığı gerilimin 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 krizlerinden hem nitelik olarak hem de çatışan güçlerin dizilişi bakımından çok farklı olduğunu görmek gereklidir. Kaldı ki nitelik farkı, kaçınılmaz olarak bölünmenin karakterini de belirlemektedir. Türkiye'nin, kırılmalara uğrasa da, 80 yıllık cumhuriyet birikimi/deneyi ile geleceği ya da gelecekteki niteliği arasında yaşanan bir gerilimdir bu.

II. BÖLÜM

Türkiye'nin yeni 'Fetret' dönemi

Bilinmeli ve beklenmelidir ki, "ılımlı İslam" projesinin Türkiye'de gerçekleştirilmesinin çeşitli güçlükleri bulunmaktadır.

Öncelikle söylenecek şey şudur; Soğuk Savaş döneminde sola karşı bir kalkan olarak kullanılan İslamcı hareketler, devlet tarafından korunup kollanırken artık böyle bir ihtiyaç yok. Türkiye'nin cumhuriyetçi geleneğe sahip güçlerinin yanısıra, komünizmin bir tehdit olmaktan çıkması nedeniyle batıcı Türkiye elitinin önemli bir kesimi de bu projeye, en hafif deyimiyle sıcak bakmıyor.

Bugün Türkiye'nin eğemen güçleri arasında bir yön ve program farklılaşması oluşmuş durumda. Toplum ise yön duygusunu yitirmiş ve şaşkın.

Ayrıca, ortada çok daha önemli bir güçlük var; bütün sorunlarına karşın, Türkiye laikliği büyük ölçüde içselleştirmiş ve bu yönde gelenek oluşturmuş bir ülke. Şiddetli bir iç politik çatışma yaşamadan bu projeyi gerçekleştirmek çok zor.

Türkiye, deyim uygunsa bugün yeni bir "fetret" dönemi yaşıyor. Ülke, tıpkı 1402 Ankara Savaşı yenilgisinden sonraki Osmanlı Devleti gibi (Yıldırım Beyazıd'ın Özbek Hakanı Timur Lenk'e yenildiği ve esir düştüğü savaş) ülke şehzadeler arasındaki bir iktidar mücadelesine sahne oluyor.

Başka bir anlatımla, merkezi otoritenin zayıflaması ve Türkiye eliti arasında yaşanan yön ve program farklılaşması sonucu ülkede bir iktidar parçalanması/dağılması yaşanıyor. Farklı güç ve iktidar odakları ortaya çıkıyor ve etkinlik alanlarını genişletmeye çalışıyor.

Bunun anlamı şudur; Türkiye'nin tepesinde bugün bir kurumlar savaşı yaşanıyor. Hükümet ve Meclis çoğunluğu; Cumhurbaşkanlığı, Yüksek Yargı, Üniversiteler ve Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ile çatışıyor. Polis, TSK'ya ve yüksek yargıya karşı hükümetin emrinde örtülü operasyonlar yapıyor. Her güç odağı, bütün iktidarı eline geçirmek için kıyasıya bir mücadeye girmiş durumda.

Tarihin ortaya koyduğu gibi, fetret dönemlerinin kalıcı olması ve çok uzun sürmesi doğası gereği mümkün değildir. Ya güçlü bir şehzade çıkacak ve diğerlerini tasfiye ederek bütün iktidarı elinde toplayacaktır -ki Osmanlı'da da böyle olmuş ve Mehmet Çelebi diğer şehzadeleri/kardeşlerini yenerek iktidara egemen olmuştur- ya da bu süreç, ülkede bir dağılma ve çözülmeyle sonuçlanacaktır.

İşte Türkiye böyle bir eşikte ve ülke şiddetli bir çatışmaya gebedir. İktidar savaşının taraflarından biri olan AKP'nin yanında, onunla ittifak halindeki Fettullah Gülen örgütü de bulunuyor. Devleti ve toplumu içeriden fethetmeye çalışan sinsi bir strateji izleyen F. Gülen ekibi, ABD'yi de arkasına almış görünüyor. Dolayısıyla ABD, ılımlı islam projesine destek verdiği sürece -ki kısa vadede bu desteğin süreceği anlaşılıyor- etkili olmayı sürdüreceklerini görmek gerekiyor.

Uzlaşma mümkün mü?

Çatışma ve kırılma kaçınılmaz. Kaçınılmaz çünkü, "ılımlı İslam" projesinin gerçekleştirilmesi için, Cumhuriyet'in kurucu ilkelerinin en azından sorgulanarak yumuşatılması ve revize edilmesi zorunludur. Bu girişimin sonucu, bir "ortalama" alınması demektir. O nedenle, İslamcı yazarların yanısıra kimi "alık" liberaller de sık sık Türkiye'de "bağnaz bir laiklik" olduğunu ve bunun yumuşatılması gerektiğini yazıyorlar. Ancak, her "ortalama" tarihsel ve kategorik olarak bir gerileme demektir. Başka bir anlatımla, "ortalama almak" laiklik ve cumhuriyetin başlangıç ilkelerinde bir kırılma anlamına gelir ki, bu da şiddetli bir gerilimi bereberinde getirir.

Ancak, bugün bir "uzlaşma" diye sunulacak ve "millet-devlet barışması" adına savunulacak ortalama alma girişimi, Türkiye'yi bir Suudi Arabistan ya da İran yapma projesi değildir. Bunun tarihsel, demografik ve kültürel nedenlerle mümkün olmadığı bilinmektedir. Ancak, tıpkı Pakistan gibi, Türkiye'nin de süreç içinde bir Malezya veya Endonezya haline getirilmesi, bu çevreler tarafından mümkün görünmektedir. Hedef büyük ölçüde budur.

İşte AKP ve Fettullah Gülen hareketi; yapısı, kaynakları, kapitalizme ve batıya uyum kapasiteleri, ideolojik ve kültürel dokusu ile bu proje için en uygun araç olarak öne çıkmaktadır.

Dolayısıyla içinde bulunduğumuz dönemde, düşük yoğunluklu bir islamizasyon sürecinin yaşandığını söylemek; en azından ABD ve Batı'yı arkasına alan AKP hükümetinin ve Fettullah Gülen örgütünün bunu zorlayacağını tahmin etmek, yüksek bir gözlem gücünü gerektirmemektedir. Bu nedenle, önümüzdeki dönemi, daha da sertleşecek laiklik tartışmaları ve toplumsal gerilim ortamı içinde geçirmek sürpriz olmayacaktır.

Bütün iktidarı istemek!

ABD ve Batı'ya yaslanarak Türkiye'deki iktidar alanını genişletmeye çalışan, başka bir deyimle kendi adına "fetret" durumuna son vererek bütün iktidarı ele geçirmek isteyen AKP hükümeti, çok açık ki, bu projeye dört elle sarılacaktı. Kaldı ki, başka bir seçeneği de yoktu.

Nitekim, bugünlerde yapılan bütün meslek birliklerinin kongrelerinde AKP'nin ayrı liste çıkarması, bu operasyonun bir parçasıdır. Bürokrasideki kadrolaşma ise net bir işarettir.

Çünkü AKP ve F. Gülen ekibi, ancak ABD ve Batı'yı arkasına aldığı taktirde tam anlamıyla iktidar olacağını, kısmi de olsa, bir islamcılaştırma projesini gerçekleştirerek tabanını tatmin edeceğini hesaplamaktadır.

Ancak, AKP hükümetinin 4 yıllık icraatına bakıldığında, ülke içindeki güç dengeleri ve konjonktür kendi lehine olmadığı zamanlarda geri çekildiği ve esnek davrandığı görülüyor. Diğer kurumlarla sürekli olarak kavga eden, güç denemesine girişen AKP'nin, esas olarak kendi iktidarının alt yapısını kalıcılaştırmaya (hükümet etme alanını genişletmeye) çalıştığı izleniyor. Tipik bir fetret dönemi refleksi denilebilir bu politikaya.

ABD desteği devam edecek mi?

ABD'nin neo-klasik imparatorluk projesinin Irak ve Afganistan'da batağa saplanmasından sonra, "teröre karşı cephe ülkesi" olarak tanımladığı Türkiye'deki "ılımlı İslam" projesine, eskisi gibi yüksek destek vermeyi sürdürüp sürdürmeyeceği ayrıca tartışılmalıdır.

AKP hükümetinin ABD ile imzaladığı ve Türkiye'yi Washington'un bölge siyasetlerine (GOP'un hayata geçirilmesi vb.) eklemleyen yeni "Vizyon Belgesi" bu desteğin ömrünü şimdilik uzatmış görünüyor.

Ancak, Mısır, Ürdün ve Filistin'de yapılan seçimler ile Suudi Arabistan'daki (tuhaf bir durum ama) daha sert bir islami muhalefetin varlığı, ılımlı islam projesinin radikal islamı geliştirdiği gibi bir kanaatin yaygınlaşmasına, dolayısıyla ABD'deki bazı fikir kuruluşlarında (Amerikan Girişim Enstitüsü gibi) bu projeye daha temkinli yaklaşılmasına yol açtığını da unutmamak gereklidir.

Bugün, ABD'de ılımlı islama verdiği destek konusunda bir kararsızlık yaşanmaktadır. Bu kararsızlık, hem AKP hükümetinin geleceğini hem de bölgede yaşanacak politik gelişmelerin karakterini etkileyecektir.


http://www.kanalturk.com.tr/yazar.php?yazarlar_id=197