SAYGI ÖZTÜRK  

sozturk@hurriyet.com.tr

 

 

ONUN ADI, HRANT DEĞİL AYDIN

2007-02-03  

 

 

Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi Başkanı Ramazan Akyürek, daha önce İstanbul Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şubesi’nde görev yapıyordu. Dönemin İstanbul Valisi Erol Çakır, bu kişinin ikinci sicil amiri olarak Ramazan Akyürek’e notları 69 ve altında verdikten sonra “düşünceler” bölümüne “Emniyetteki hizipleşme içinde. İrticai akımlara (Fethullah) yakın. Dikkat edilmelidir” diye yazmış. Bunu da daha önce bu köşenin okurlarına belgeleriyle duyurmuştum.



Gerçekten “dikkat edilmelidir. Çünkü, sicilinde böyle bir not bulunan kişi hızla yükseliyor. Önce Trabzon Emniyet Müdürlüğü’ne atanıyor. Onun müdürlük döneminde başta rahip cinayeti, milli futbolcunun dağa kaldırılması, işyerlerinin kurşunlanması hiç eksik olmuyor. Trabzon’da yaşanan olaylardan sonra bu kişinin görevden alınacağını beklerken, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün kilit dairesi olan İstihbarat Dairesi’nin başkanlığına geliyor.



MARKETÇİ AYDIN’I ÇELİK YELEĞİ DE KURTARAMADI

Yasin Hayal’in arkadaşı olan ve polis muhbiri olduğu basına yansıyan Erhan Tuncel’in, Hrant Dink’in öldürüleceğini Trabzon Emniyet Müdürlüğü’ne bildirdiğini belirtiyor. Gerekli önlemler alınamadığı için Hrant Dink’in öldürülüyor. Eğer, onun adı “Aydın” değil de “Hrant” olsaydı onun haberleri de şimdi manşetlere taşınmış olacaktı.



Hrant Dink benzeri bir ihmal yine Trabzon’da yaşanmadı mı? Bunun için uzun uzun araştırmaya gerek yok. Zaten birileri bulup bunu anlatır.



Aydın Karataş, Trabzon’un Sürmene ilçesinde marketçilik yapıyordu. Bir olayda tanıklık yaptığı için hedef seçilmişti. Aydın Karataş, Emniyet Müdürlüğü’ne defalarca dilekçe verdi. Korunmasını istedi. Ancak onu kimsenin korumaya niyeti yoktu.



Dilekçe yazıyor yazmasına ama sonuç değişmiyordu. Başının çaresine bakmak istedi. Siyah aldı. O yetmedi, kendisine çelik yelek aldı. Markete çelik yelekle geliyor, o ağır çelik yelek kışın üzerinde daha da ağırlaşıyordu.



Bir akşam müşteri gibi markete gelen iki kişi, silahlarını çektiler. Aydın’a peş peşe kurşun sıktılar. Aydın, marketinin içinde kanlar içinde yere düştü. 38 yaşındaki Aydın, Emniyete yaptığı başvuruların dikkate alınmaması sonucu öldürülmüştü. Geride gözü yaşlı bir eş, 3 çocuk bırakmıştı.



“Beni öldürecekler, beni koruyun” diye ilk dilekçeyi verdiğinde acaba o ilin Emniyet Müdürü yine Ramazan Akyürek değimliydi.



“BELGELER ÜZERİNE HER TÜRLÜ OYNAMA OLUR”

Trabzon Valisi ve Emniyet Müdürü görevden alındı. Ancak olayın kilit ismi İstihbarat Dairesi Başkanı Ramazan Akyürek yerinde oturuyor. Trabzon’da McDonald’s’ın bombalandığında o Trabzon’da görev yapıyordu. Bombalama olayına katılan Erhan Tuncel’i “polis muhbirliği”ne ikna ederken, böyle bir olayın dışında tutmaya nasıl hakkı oluyor? Böyle bir olaydan soruşturmayı yürüten Cumhuriyet Savcısının haberi var mı?



Bir zamanlar ajan yaptığı kişinin, yaptığı ihbarlar arasında Hrant Dink’in öldürüleceği öne sürülüyor. Hrant Dink önlem alınmadığı için öldürülüyor. Ancak Ramazan Akyürek yerinde oturuyor.



Deneyimli bir Emniyet Müdürü dün, “Böyle bir rezalet olmaz” diyor, “Bu olayla ilgili belgeler üzerinde her türlü oynama olabilir. Yazışmalar Trabzon İstihbarat Şubesi ile İstihbarat Dairesi arasında yapıldığına göre buna göre bir formül bulunur” diye ekliyor. Eğer, Trabzon Emniyet Müdürü görevden alınıyorsa, bu yalnız olmamalıydı. Soruşturmayı yürüten müfettişler Ankara’ya gelinceye kadar “Atı alan Üsküdar’ı geçmiş olacak” ve belki de bu olaydan Ramazan Akyürek daha da güçlenerek çıkacaktır.



İddia edilir ki, “cemaat” devreye girmiş, “sakın dokunmayın” demiş. Her şey ortadayken, Ramazan Akyürek’e dokunulmaması da bu iddiaları güçlendiriyor. Yine bir önemli iddia ise “muhbir” Erhan Tuncel “cemaatın adamı” olduğudur. Bombalama olayına karışmasına rağmen bu kişi en az 6 yıl 8 aylık hapis cezasından kurtarılmışsa, bunun altında başka ilişkiler de aranmalıdır.



BU KONUDA KİMİN AĞIR İHMALİ VAR?

Deneyimli bir isimle konuştum. Emniyete muhbirlik yapan kişinin isminin açıklanmayacağına ilişkin bilinen kurallara rağmen, Erhan Tuncel’in muhbir olduğunun sızdırılmasında bir sakınca görmediler. Hrant Dink suikastıyla ilgili konuyu bir Emniyetçi’ye soruyorum:



- Muhbirlerden bilgi alınmasından sonra ne yapılır?

- Muhbirden alınan her bilgi, sistem içinde İstihbarat Dairesi Başkanlığı’na ulaştırılır. İyi de, olsa, kötü de olsa bu bilgiler mutlaka gönderilir. Bu bilgilerin değerlendirilmesi, kıymetlendirilmesi hem şube müdürlüğünde, hem de daire başkanlığında yapılır. Değişik illerden istihbarat dairesine bilgi akışı olduğu için değerlendirme daha sağlıklı olur ve bu bilgiler çerçevesinde iller yönlendirilir.

-

- Hrant Dink’in öldürüleceğinin söylemesinden sonra ne yapıldı?

- Bu bilgi muhbirden geldikten sonra, bu bilgileri destekleyecek başka kaynaklardan da bilgi teyidine çalışılır. İlk bilgilere istihbarat dilinde “ham haber” denilir. Ham haberin olgunlaştırılması o bilgilerin aktarıldığı illerdeki istihbarat şubesi ve Ankara’da İstihbarat Daire Başkanlığının çalışmalarıyla olgunlaştırılır. Hrant Dink olayını örnek verdiğimizde bu konuda çalışma yalnız Trabzon Emniyet İstihbarat Şubesinin değil, İstihbarat Dairesi Başkanlığı’nın, İstanbul İstihbarat şubesinin ortak çalışmasını gerektirir.

- Her suikast yapılacak, ya da öldürülecek denilen kişi ile ilgili ihbarlardan sonra ne yapılır?

- Gerekli önlemin alınıp alınmaması o haberin kıymetiyle, ajanın güvenirliğiyle, ajanın geçmişte verdiği bilgilerin doğruluğuyla, alınan haberin alındığı ortam ve boyutlarıyla birlikte ele alınır. Buna göre Emniyetin koruma ve terör şubeleri uyarılır. Ancak, haber yetersiz gibi görünürse, bu haberin daha ayrıntılı bir istihbarat çalışması yapılması gerekir. Yoksa her suikast ihbarına göre kişi korumaya alınırsa. Türkiye’de polis, sadece koruma hizmeti bile veremez.

- Haber elemanı çalıştırmak yasal mı?

- Haber elemanı çalıştırmanın esasları Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu’nda bulunuyor. Ancak, öldürme eyleminde bulunmuş, bombalama eylemine katılmış bir kişiyi ajan yapacaksınız diye onun suçunun örtülmesi yasal olarak mümkün değildir. Erhan Tuncel’in, McDonald’s’ı bombalanması olayından ajanlık karşılığında hakkında işlem yapılmadıysa bu önemli bir suçtur.

- Hrant Dink’in öldürülmesi önlenemedeiğine göre kimin ağır ihmali söz konusudur?

- Haber elemanının bir bilgi vermesinin de ötesinde, Yasin Hayal’in takip edilmemesi ve ilişkilerinin kontrol altına alınmaması en büyük ihmaldir. Çünkü, hiç kimse elini-kolunu sallayarak Çeçenistan’a bomba eğitimi almaya gidemez. Her Çeçenistan’a giden de orada bomba eğitimi alamaz. Bunun arkasındaki güç araştırılmamış. Yasin Hayal’in konumu sağlıklı olarak belirlenememiş. Bu kişinin duruşmalarına Erhan Tuncel’i görevlendirenler, Yasin Hayal’in cezaevinden çıktığı zaman ki konumunu da görmüşlerdir. Cezaevinden kahraman gibi çıkıyor. Bunu görmüyorsunuz. Bilgiyi verdikten sonra o elamanın vereceği bilgiye yalnız bakmayacak, teknik takip, başka eleman yönlendirme, istihbarat tekniklerini kullanmaya yönelinmesi gerekiyordu. Bu kişi yalnız Hrant Dink için değil, bir suç makinesi olduğu değerlendirilmeliydi. Bu kişi, Başbakana da, diğer üst düzey yetkililere de suikast yapabilir ya da yaptırabilirdi. Akıllı istihbaratçı bu kişiyi takip edebilir.



İşte, anlattıkları. Emniyet’te soruşturma konusunda bile çifte standart devam ettikçe bu iş daha da “unutulmayanlar” arasına girer ve her zaman da karşılarına çıkar.

 

http://www.yozgathavadis.com/a_article_view.php?idx=202

 

 

 

"ÖZEL İSTİHBARAT ÖRGÜTÜ" FAALİYETTE

SAYGI ÖZTÜRK  

26 Ocak 2007

 

Fethullah Gülen cemaatiyle ilgili olarak Ankara Emniyet Müdürlüğü tarafından geniş çaplı bir araştırma başlatılmıştı. Bu kapsamda oluşturulan bir ekip Emniyet’in 8. katında gizli bir biçimde çalışma yürütüyor, Emniyet içinde yuvalandığı öne sürülen ve Fethullahçı yapılanma içinde yer aldığı düşünülenlerle ilgili çalışma yapıyordu.  

 

Ankara Emniyet Müdürlüğü, Fethullah grubu ile ilgili ilk raporu 15 Mart 1999 tarihinde Emniyet Genel müdürlüğü’ne gönderdi. Bu haber, “malum kişi”ye hemen ulaştırıldı. 18 Mart’ta Fethullah Gülen Amerika’ya gitti. İşte gidiş o gidiş…

 

Ankara Emniyet Müdürlüğü, Gülen grubu ile ilgili hazırladığı ayrıntılı çalışmayı 21 Nisan 1999’da Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığı’na verdiği günlerde, “Emniyet’te Tele-Kulak Skandalı” haberleri yayılmaya başladı.

 

Liste o kadar kapsamlı, o kadar genişti ki, el altından uçurulan haberlere göre Türkiye’de ne kadar üst düzey yetkili varsa, “Tele-Kulak Çetesi” hepsini dinlemişti. Telefonları dinlendiği belirtilenler arasında Cumhurbaşkanı, Başbakan, Genelkurmay Başkanlığı, çok sayıda bakan, üst düzey bürokrat, siyasetçi, gazeteciler de vardı. Örneğin listenin değişmez isimlerinden birisi de gazeteci ağabeyimiz Emin Çölaşan’dı.

 

TAKTİK AYNI, LİSTE AYNI

Maliye Bakanlığı’nda, vergi kayıtlarına giren bazı görevlilerin Cumhurbaşkanı, Başbakan, Genelkurmay Başkanı, bazı siyasi partilerin genel başkanları, bakanlar, bazı gazetelerin genel yayın yönetmenleri ve yazarlarla ilgili dosyalara girmiş. Hem, bu bir yerden de değil, tam 70 il’den genelde aynı kişilerin kayıtlarına ulaşılmış.

 

“Tele-Kulak Soruşturması”nda yaşanan, linç edilmek istenen görevliler gibi, bu kez de aynı yöntemle Maliye Bakanlığı personeli linç edilmek isteniyor. Geçmişte nasıl Fethullah Gülen grubu ile ilgili önemli bilgi ve belgelere ulaşılıp Emniyet içindeki yapılanmanın tüm yönleriyle ortaya çıkarılması için hazırlanan dosya Cumhuriyet Başsavcılığı’na verildiyse, onu verenler değişik bir yöntemle nasıl görevden uzaklaştırıldılarsa, bu kez Maliye Bakanlığı’nda benzer bir yöntemle “istenmeyen personeli çizme” operasyonuna girişilmiştir.

 

Devlet içinde, üst düzey kamu görevlileriyle, bazı siyasetçi ve gazetecilerle ilgili bilgiler elde etmeye çalışan, bu bilgileri yeri geldiğinde “şantaj” amaçlı kullanmayı amaçlayan “özel bir grup” olduğu en yetkili ağızlar tarafından kapalı kapılar ardında söyleniyor. Bunların bir cemaatle ilişkileri olduğu da anlatılıyor.

 

DEVLET İÇİNDE “ÖZEL İSTİHBARAT ÖRGÜTܔ 

Bazı bilgilere, görevleri gereği kolayca ulaşabilen bu isimlerin, “hedef” isimlerin yakınları hakkında da araştırma yapıyor. İşte bunları yapanların “İstihbarat Özel Örgütü” elemanları olduğu belirtiliyor. Yanlış anlaşılmasın, bunlar Devlet için değil, Devletin içine sızmış kişiler, cemaatlerinin hesabına çalışıyorlar.

 

Devlet içindeki “İstihbarat Özel Örgütü”nün çalışma yöntemlerini bilen bir yetkili, ilginç olaylar anlatıyor ve ardından şunları ekliyor:

 

“Bunların çalışma yöntemleri kısa, orta ve uzun vadelidir. Örneğin bir bürokratın ya da onun birinci derecedeki yakınlarının hesapları kontrol edilerek önemli bilgilere sahip oluyorlar. Yeri gelince o bürokrata, kendisiyle ilgili her türlü bilgiye sahip olduklarını hissettiriyor ve kendi kontrolleri altına almak için adımlar atıyorlar. Kişileri kontrolleri altına alabilmek için her türlü yöntemi uyguluyorlar. Örneğin, Cumhuriyet Savcılarının önüne bazen yaptığı bir telefon konuşmasının çözümünü, bazen aleyhine kullanılabilecek bir fotoğrafı koyabiliyorlar.”

 

BAŞMÜFETTİŞ HAMZA KAÇAR’IN GÜNAHI

Maliye müfettişleri, gelirler kontrolörleri, Gelir İdari Başkanlığı personeli, vergi dairesi müdürleri, müdür yardımcıları kendilerine verilen şifreyle bilgisayara girip vergilerle, hesaplarla ilgili kişilerin kayıtlarını görebiliyor.

 

Şifre verilen kişilerin isimleri ve kullandıkları şifrelerin ne olduğunu da üst düzey yöneticiler bilir. Ayrıca, istendiği zaman bilgisayar bölümünün yetkililerinden o şifreler rahatlıkla alınır. Dahası, şifre verilen, kimin hangi şifreyi kullandığını bilen yetkililer, istenirse o kişilerin şifresiyle bilgisayara girebilir…

 

Şifre verilen kişi, araştırmaları kapsamında istediği kişilerin kayıtlarına girebilir. Değişik kişilerin kayıtlarına girmek o kişinin suçlu olduğu anlamına gelmeyeceği gibi, suçlama da getirilemez. Ancak, bu bilgileri görevinin dışında kullanır, başkalarına verirse ağır bir suç oluşturur. 

 

İşte, CHP’nin araştıran, soruşturan ve soru önergelerini belgeli olarak yönelten milletvekilleri Kemal Kılıçdaroğlu ve Atilla Kart’a örneğin Maliye Bakanı Kemal Unakıtan ve oğlu hakkındaki belgeleri, kayıtlara giren bazı kişiler verdiğine karar verilir. O yüzden, bu kayıtlara girenler araştırılır.

 

Bakılır ki 70 il’den, belirlenen bazı isimlerle ilgili bilgisayarda sorgulama yapılmış. Maliye Bakanı Unakıtan’ın bir gazeteye yansıyan Baykal’ın maddi durumu ile ilgili açıklamaları da unutulmuş değil. Demek ki, siyasetçiler, siyasetçilerin mal varlığını merak ediyor ve bazı bilgilere ulaşıyor. Unakıtan bu suçlamaları kabul etmediğini de yine anımsatalım.

 

MAHKEME KARARIYLA GÖRVE DÖNENLER

Tıpkı, telefon dinlemesi illerin çoğunda olmasına rağmen, Ankara Emniyet Müdürü Cevdet Saral ve arkadaşlarının hedef seçildiği gibi, Maliye’nin kayıtlarına 70 il’den girilmesine rağmen görevden alınanların sayısı ise sadece 5 kişi ile sınırlıdır.

 

Hakkında uluslararası yakalama ve tevkif müzekkeresi niteliğinde olan “kırmızı bülten” çıkarılan Yasin El Kadı’nın teröristlikle ilgisi olmadığı ise Başbakan Erdoğan tarafından belirtiliyor ve bu kişiye “kefil” olunuyor.

 

İşte kefil olunan kişi hakkında Hamza Kaçar soruşturma yapmış, raporlar düzenlemiş, Cüneyd Zapsu ile bağlantılarını ortaya koymuştu. Hamza Kaçar’ı uzaklaştırmasınlar da ne yapsınlar? 

 

Ankara cumhuriyet Vergi Dairesi Müdürü Cemal Kartal görevden alınmış. Etimesgut Vergi Dairesi Müdürü Saim Demirel de görevden uzaklaştırılmış. Keçiören vergi Dairesi Müdür Yardımcısı Ali Adanır da yine aynı gerekçelerle görevden uzaklaştırılanlar arasında. Neden, 70 il’de kayıtlara girenler değil de, bu kişiler görevden uzaklaştırılıyor?

 

Çünkü, birileri Yasin El kadı soruşturmasını yapar, “kefil” olunan kişinin ipliğini pazara çıkarırsa olacağı budur. Cemal Kartal ve Saim Demirel’in daha önce bu görevden alındıkları ve başka illere gönderildiği, onların da mahkeme kararıyla göreve döndüğünü öğreniyoruz. Yani, mevcut kadronun Ankara’dan uzaklaştırmak istediği isimler. Gazeteci ağabeyimiz Emin Çölaşan’ın hesaplarına girildiği anlaşılmıştı. Çölaşan’la ilgili kayıtlara girilmesine sessiz kalanlar, iş kendilerine gelince hemen şahinleştiler ve kendileri için “sakıncalı” bulunanların temizliğine başladılar. Hem de Cumhurbaşkanı, Başbakan, siyasetçiler, gazetecilerin adları kullanılarak.

 

Kuşkusuz yasadışı bir iş yapan, yetkilerini kötüye kullanan varsa hesap sorulsun. Ancak bu soruşturma tıpkı “Tele-Kulak Soruşturması” gibi farklı bir biçimde yürüyor… Sahi o “Tele-Kulak Çetesi”ne ne oldu dersiniz? Linç edildikten sonra beraat ettiler… Ama onların beraat ettiğine ilişkin haberleri de kimse duymadı…Tıpkı Hamza Kaçar ve görevden uzaklaştırılan kişilerin dönüş haberinin duyulmayacağı gibi…

 

http://www.objektifhaber.com/yeni/yazarDetay.asp?GuvenlikID=64O69O66O70O

 

Emniyet’te “F Tipi” Örgütlenme

SAYGI ÖZTÜRK

13.03.2006

 

 


F tipi” denilince, hemen aklımıza “F tipi” cezaevi akla geliyor. Ama, Emniyet’te bu “F tipi Cezaevi” için değil, bir oluşum için kullanılıyor. Açıkçası “F tipi” Amerika’da yaşayan kişinin görüşleri doğrultusunda faaliyette bulunanlar için söyleniyor. Her ne kadar mahkemeye gönderilen belgelerde, “böyle bir olay yok” denilse de, kritik her birimde bu örgütlenmeden söz edenler de hep Emniyet mensubu.


SAYGI ÖZTÜRK


Türkiye’nin en köklü kuruluşları arasında Emniyet Teşkilatı de yer alıyor. Ne zaman Emniyet Genel Müdürlüğü’ne gitsem, mutlaka rahatsızlıkları dinler, Emniyet içinde bir grubun yıllar önce başlayan ve bugün istediği noktaya ulaşan yapılanmasından söz edilir. Bu gruptan söz edilirken isim kullanılmaz ve bazı kişilerden söz edilirken “F tipi” denildiğine tanık olursunuz.
Türkiye’de “F tipi” denilince akıllara hemen “F tipi” cezaevleri geliyor. Ancak, Emniyet’te sözü edilen “F tipi” cezaevi değil, bazı kişilerin görüşleriyle ilgili olarak kullanılıyor. Biraz daha açalım, Emniyet’te “Fethullahçı” gruplara yakın olan kamu görevlilerinden söz edilirken “F tipi” deniliyor. Her ne kadar, mahkemeye gönderilen bazı belgelerde “yok böyle bir şey” diye yazılsa da, bunları anlatanlar da hep Emniyet mensupları.


RAHATSIZ EDEN GÖRÜNTÜLER


Ne yazık ki bazı “organizasyon”ların içinde “F tipi” kişiler yer alıyor. Nuh Mete Yüksel, irticai faaliyetlere karşı mücadele veren DGM’de önemli hizmetleri olmuş Cumhuriyet Savcısıydı. Bir arkadaşının bürosunda tuzağa düşürüldü.


İlginçtir, bu olayın üzerinde yeterince durulmadı. Gizli kamerayı profesyonel bir biçimde o büroya kim yerleştirmiş, bu görüntüler ilgili makamlara kimler tarafından ulaştırılmıştı? Eğer ortada bir suç varsa, kişinin özel yaşamanı filme alanlar suç işlemiştir. Ancak, bu konunun üzerinde durulmadı. Komutanları, bazı öğretim üyelerini yıpratmak için yoğun bir biçimde çalışanlar olduğu da biliniyor. Hatta son günlerde, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın, Genelkurmay Başkanlığı’na getirilmesinin önünü kesmek için çalışanların başında “F tipi’ kişiler olduğu da sıkça konuşuluyor.


“ONA HER TÜRLÜ İSTİHBARAT ULAŞIR”


Emniyet’te polis okullarında, Polis koleji ve akademisinde yıllar önce “Fethullahçı yapılanma”nın temelleri atıldı. Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi Başkanlığı’nın da bu konuda hazırladığı “gizli” kayıtlı raporları da arşivlerde yerini almış durumda. Kendisi de polis koleji ve polis akademisinde okuyan, daha sonra mesleğinden ayrılıp gazetecilik yapan Zübeyir Kındıra’nın kitabı “Fethullah’ın Copları”nda bu yapılanmaya ilişkin çok çarpıcı olaylara yer veriliyor. Bugün yaşanan bazı olaylarla, “Fethullahçı yapılanma” arasında yakın ilişki olduğu değerlendirmelerini yapanlar az değil.
Amerika’da yaşayan ve Türkiye’ye dönmek istemediği anlaşılan Fethullah Hoca, Türkiye’de olup-biten her şeyden haberleri olduğunu söylemiş, muhtemel gelişmeler hakkında değerlendirmeler yapmıştı. Bir dönem onun en yakında bulunan Nurettin Veren, “Hocanın istihbarat ağı” konusunda bu köşenin okuyucularına çarpıcı bilgiler anlatmıştı. Gülen’in hemen her kesimden önemli istihbaratlar aldığını, bazı bilgilerin özel olarak giden kişiler tarafından aktarıldığını söylemişti.


ESKİ POLİS MÜDÜRÜNDEN, ÇARPICI BİLGİLER


Emniyet Genel Müdürlüğü’ndeki rahatsızlığı bugün görevde bulunanlar dinliyoruz. Ancak, görevde bulundukları için isimlerini veremiyoruz. Daha önce İstanbul Emniyet Müdürlüğü Organize Suçlar Şube Müdürlüğü görevinde bulunan Adil Serdar Saçan, bu konuda bildiklerini söylüyor. Saçan’ın anlattıklarından bölümler:


EN CİDDİ KADROLAŞMA: 

Emniyet Örgütü’nün politikacıların oyuncağı haline getirildiği ülkemizde, özellikle irticai kesim 1970’li yıllardan itibaren müthiş bir kadrolaşma faaliyeti içerisine girdi. Bu faaliyetler, Korkut Özal’ın İçişleri Bakanlığı döneminde kurumsallaştı. Başta Polis Koleji olmak üzere Polis Akademisi ve Polis Okulları bu kadroların eline geçti. Tarikatçı kadrolaşmanın yanı sıra, Emniyet Örgütü’nde ki en ciddi kadrolaşma Işık Evleri vasıtası ile ‘F tipi’ kadrolaşma oldu. Bu gün Emniyet Örgütü’nün İstihbarat, Kaçakçılık, Personel ve Eğitim Daireleri başta olmak üzere, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün merkez teşkilatı, İstanbul, Ankara, İzmir ve diğer büyük iller ile tüm Polis Okulları, Polis Koleji ve Akademisi F tipi kişiler hayli etkin. ‘F tipi’ örgütlenmeye karşı ülke genelinde operasyon yapılamamasının nedeni de budur. En ufak soruşturma ve araştırma girişiminde ‘F tipi’ hemen tedbir alıyor ve aldırtıyor.


- DİNLEMELER: 

Polisin elindeki tüm telefon dinleme, izleme ve diğer teknik takip olanakları ‘F tipi’ kişilerin elinde bulunuyor. Devlet olanaklarını kullanarak elde edilen bazı bilgi ve belgeler gerekli görüldüğünde devletin arşivine değil, F tipi örgütün arşivine konuluyor. Bugün İstanbul’da ki MOBESE sisteminin başındakiler ‘F tipi’dir ve 28 Şubat sürecinde takibe alınanlardandır. Yine, İstanbul’da istihbarat ve teknik birimlerin başındakiler de bu süreçte takibe alınanlardandır. İstihbarat ve Kaçakçılık Dairelerinde bir çok üst düzey görevli de aynı statüde. Alınan istihbaratlar ve ‘F tipi’nin istekleri doğrultusunda takip edilen ulusalcılarla ilgili bilgi ve belgeler önce F ’ye ve örgütlenmesine aktarılıyor, verilen talimat doğrultusunda hareket ediliyor.


POLİS ADI KULLANILARAK YAPILAN ZAM


Sağolsunlar, Emniyet mensupları büromuza sıkça gelir, telefon eder, mektup gönderir, sorunlarını anlatır, kendilerine göre çözüm önerileri de getirirler. Gazetelerde “polise zam” haberleri yayımlanmaya başlayınca onların sevineceğini sanırken, tam tersi olmaya başladı. Alabildiğine kızgınlar. Onlara göre “polisin adı kullanılıp” Maliye Bakanlığı personeline zam yapılıyor…İşte, Emniyet mensuplarından, bu yakınmalarının gerekçesini dinliyorum:


VALİ MAAŞI KADAR: 

Polisin iş riski ve güçlüğüyle yaptığı hizmetin önemi nedeniyle, dünyanın her yerinde polisin moral ve motivasyonu en üst düzeyde tutulur. Bu kapsamda Devlet memurları arasında en iyi ücreti alan kesim de, polistir. Avrupa ülkelerinde, polis müdürlerinin maaşı, yüksek yargıç ve vali maaşı düzeyindedir. Ülkemizde ise, giderek artan hırsızlık, kapkaç, terörün yanı sıra 12 saatten fazla çalışan polisimizin işi ise daha zordur. Sizler, televizyonda izlediğiniz görüntülerden dahi çok rahatsızlık duymaktayken, olayı yaşayan polisin durumunu düşünebiliyor musunuz?


EK İŞ YAPAMAZ ÇÜNKÜ: 

Polisin aldığı maaş, maliye Bakanlığı’nda çalışan ve hiçbir riski olmayan sıradan bir Devlet memurundan farksız. Hatta bir polis müdürüyle, polis memuru maaşı arasındaki fark sadece 150-200 YTL’dir. Bir çok polisimiz açlık sınırında. Her devlet memuru ek iş yapabilir ama polislerin bu şansı da yok. Çünkü sürekli görevde veya uykudadır. Geçim sıkıntısı yüzünden intihar eden arkadaşlarımız oluyor. İşte bu acı tabloyu gören siyasiler, her fırsatta polisin sorunlarının çözülmesi gerektiğini dile getirirler ama ne yazık ki bu iyileştirme 16 yıldır hiç yapılmadı.


BEKLENTİ KARŞILANMIYOR: 

Devlet memurlarının durumlarının iyileştirilmesi için hazırlanan tasarı incelendiğinde, kamuoyunda ‘polise zam’ diye yansıtılan haberlerin de pohlisin beklentilerini karşılamaktan uzak olduğu görülür. Açıkçası, bu tasarıda polisin adı kullanılıyor ama polisten çok diğer Devlet memurlarının durumu düzeltiliyor. Polise verilen 100 YTL sabit tutuldu. Oysa diğer memurlara verilen 40-220 YTL arasında değişen oranlarda yapılan zam, gösterge ve katsayıya bağlandığından enflasyon oranında artacak. Bu uygulama, vicdanen de kabul edilemez.


DENETÇİ: 

Toplam 34 unvandaki kamu görevlilerine, emekli maaşına da yansıyan 344 YTL tutan makam tazminatı verilmesi öngörülmesine rağmen, polis amiri ve müdürlerine makam tazminatı verilmiyor. Makam tazminatı alan il Emniyet Müdürleri de çok düşük tazminat almaya devam edecek. Geçmişte Emniyet Şube Müdürü emrinde görev yapmış olan dernek denetçisi bu gün il emniyet müdürünün iki katı makam tazminatı alıyor.


O UZMAN DEĞİL Mİ?: 

Maliye Bakanlığı’nda görevli her üniversite mezununa makam tazminatı öngörülüyor. Mali Suçları Araştırma Uzmanı makam tazminatını hak ediyor ama mali suçları belirleyen, organize suçları çökerten emniyet müdürü uzman değil mi? Açıkçası, Maliye Bakanlığı bürokratları, polisin adını kullanarak gizli gizli kendi personeline zam yaptığı görülüyor. Polise yapılan haksızlıkları giderme yerine daha da haksızlıklar yapılıyor.


Bazen, Emniyet mensupları “durumumuzu yazmıyorsunuz” diye sitem eder. Onlara “zam” yapılacağ4ıana ilişkin müjdeyi verdiğimiz zaman gerçekleşmeyince bu kez “siz yazdınız o yüzden zam yapmadılar” derler. Siyasetçiler de, basını suçlarla. Şimdi “zam yapıyorsunuz ama az” diyoruz. Bakalım, bu kez kim ne diyecek görelim…

 

http://www.internetajans.com/default.asp?t=wa&wid=14&aid=182

 

Fethullahçı Yapılanma Kırılamıyor

SAYGI ÖZTÜRK

 

Emniyet Genel Müdürlüğü Yüksek Disiplin Kurulu'na sunulmuş bir belgede Polis Akademisinde görevli 8 öğretim üyesi ile daha önce Akademi'de görev yapan ve o dönem E
Emniyet Amiri rütbesinde bulunan bir kişinin ismi yazılı.

“DİN VE MEZHEP AYRIMI YAPMAK”


Ünal Erkan'ın Emniyet Genel Müdürü, Ümit Erdal'ın Polis Akademisi Başkanlığı yaptığı dönemde başlatılan bir soruşturma, o dönemde Polis Akademisi'nin tam anlamıyla bir "irtica yuvası" olduğunu ortaya koyuyordu. İşte bu soruşturma raporuna dayanılarak haklarında idari işlem yapılmak üzere Yüksek Disiplin Kurulu'na sevk edilen öğretim üyelerinin "suçlandıkları olay" resmi belgeye şöyle yansımış:

"Terörle Mücadele Kanunu'nun 1. maddesine muhalefet ederek Cumhuriyetin niteliklerini, siyasi, hukuki, sosyal, laik ve ekonomik düzeni değiştirmek suretiyle Türk Devletinin ve Cumhuriyetinin varlığını tehlikeye düşürmek, görevin yerine getirilmesinde siyasi düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep ayrımı yapmak, Emniyet mensupları arasında bu yolda ayrım yapıcı tutum ve davranışlarda bulunmak."

BUNLAR, RESMİ BELGELERDE YAZIYOR


Yüksek Disiplin Kurulu Yılmaz Ergun, Necdet Adıbelli, Kamil Tecirlioğlu, Halit Karabulut, Kazım Önder'den oluşuyor. Kurulun kararı şöyle oluyor:

"Emniyet mensupları hakkında yukarıda açıklanan suçlamalardan dolayı düzenlenen soruşturma dosyası kurulumuzca incelendi. Adı geçenlerin, Polis Akademisi'nde derslerine girdiği öğrencilere kıyas yapmak suretiyle İslam Hukuku'nun batı hukukundan üstün olduğunu, şer'i düzenin bugünkü düzenden daha mükemmel olduğunu empoze ettikleri, bu düşünceyi benimseyen öğrenciler ile benimsemeyen öğrenciler arasında ayırım yaptıkları, Nurculuk faaliyetinde bulundukları iddi edilmiş, Türk Ceza Kanunu'nun 163'ncü maddesinin yürürlükten kaldırılmış olması nedeniyle takipsizlik kararı verilmiştir. Sanık Emniyet mensupları hakkındaki suçlamalar yürürlüğe giren kanunun 1. maddesiyle affedildiğinden dosyanın işlemden kaldırılmasına karar verilmiştir."

“BİZİM MİLLİ MARŞIMIZ EZANDIR”


Emniyet'in gelecekteki amirleri, o dönemlerde sınıflardan Atatürk posterlerini, İstiklal marşımızı indirip, "Bizim milli marşımız ezandır. Bırakın istiklal marşını" diyen öğretim öğretim üyelerinin verdiği derslerle şekilleniyordu. Bırakın ötesini kendisini "Peygamber" ilan eden bir sahtekar bile Polis Akademisi öğrencilerine ders vermiş. Bugün sarıklı, cüppeli dolaşan, etrafında müritleri bulunan sahte Peygamber bile "sızma"nın önemli bir yerinin Polis Akademisi olduğunu anlamış...

Polis Akademisi bu tür kişilerden temizlenirken, kalanların neler yaptığını, derslerde neler söylediklerini öğrenmek için tüm sınıflara gizli dinleme aygıtları yerleştirilmiş. O günleri yaşayan bir yetkili, "başka çaremiz kalmamıştı" diyor, Siyasal ve Hukuk Fakülteleri dekanlarına gidip, "makaleler yazmakla olmuyor. Hocalarınız öğrencilerimize ders versin. Yoksa geleceğimize yazık olacak" uyarısında bulunuyor.

2 SAAT SONRA “GÖREVDEN ALINMA” YAZISI GELDİ


Eğitim kurumlarının bazı görevlileri, daha önce çok tehlikeli görevlerde bulunmalarına rağmen silahlarını masanın üstüne koymamışlardı. Ancak Akademi'de silahlarını masalarının üzerine, hem de ağızlarına mermi vererek bırakıyorlardı. Polis Akademisi böyle zorlukları aşarak bu günlere getiriliyor.

Tabi bunun için bedeller veriliyor. Dönemin İçişleri Bakanı Mehmet Gazioğlu'nun "Yurtdışındaki Araştırma Görevlilerinin görev sürelerini uzatalım" dedi. Az sonra elinde bir dosya ile bakanın makam odasına giren Polis Akademisi Başkanı Ümit Erdal, "sayın bakanım tam 4 yıl önce Polis Akademisi adına İngiltere'ye 41 kişi gönderilmiş. Bunların nerede olduğunu Büyükelçilikler ve öğrenim gördükleri üniversitelerden araştırdık. Çoğunun yerlerini belirleyemedik. 4 yıldır yurtdışında ne yaptıkları belli olmayan bu kişilerin, sürelerinin uzatılması için size bir teklifte bulunamam" dedi.

Bakanın yanında bulunan iki milletvekili sık sık araya giriyor, "4 yıl okutmuşunuz, bir yıl daha kalsınlar" diyor, Ümit Erdal, böyle bir uzatma yazısını yazmayacağını belirtip odadan ayrılıyor.

Akademi'deki odasına gittiğinde, hizmetliye "bir kaç tane büyük kutu bulun" dedi. Kutu "görevden alınabilirim, eşyalarımı toplayacağım" anlamına geliyordu. Bakanın odasından ayrılışının ikinci saati bile dolmamıştı. Gelen "gizli-kişiye özel" damgalı "sarı zarf"ı açtı. Görevinden alındığı ve APK Kurulu uzmanlığına atandığı yazıyordu.

AYDINER’İN TURİSTİK GEZİSİ VE “FETHULLAHÇI” KADROLAŞMA


Emniyet’te grupların birbirini biçmelerinde, karşı taraf için “Alevi”, “Fethullahçı” nitelemeleri yapılır. O günlerde belgelerde adı “Fethullahçı” olarak geçen bazı öğretim üyelerinin adını, laiklik karşıtı söylemleri nedeniyle hakkında dava açılan dönemin Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı Şükrü Karatepe’yi aklayan bilirkişiler arasında görüyoruz.

O günlerde Emniyet içindeki Fethullahçı yapılanmada adı geçen isimler, bu kez Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın, bir vakıfla ilgili açıklamaları sırasında gündeme geliyor. Adı geçen isimlerden birisiyle konuştum, “yazdığımız raporların arkasındayız” dedi. Haklarındaki “Fethullahçı” olduğuna ilişkin iddiaların kendilerini yıpratmaya dönük tanımlar olduğunu ekledi. Gökhan Aydıner’in genel müdürü olduğu Emniyet’te, “böyle bir yapılanma” olmadığı da adli makamlara da bildirilmişti.

Biliyoruz ki Emniyet Genel Müdürü Gökhan Aydıner, raporda isimleri geçen öğretim üyeleri için hemen soruşturma başlatıp, kendisi de 12 günlüğüne Amerika’ya gidecek. 4 Aralık’ta da yaş haddinden ayrılacak. Emeklilik öncesi bir Amerika seyahati, belki ardından gelecek diğer yurtdışı gezileri de Aydıner için iyi olur… Kendisi gidiyor ama Nato toplantısına davet edilen öğretim üyelerine ise izin vermiyor. Bunun nmedenini de bilenler biliyor

 

http://www.medya24.com/yazar.php?yid=1260

 

.Buyurun, Büyükanıt’lı İfade Servisine

SAYGI ÖZTÜRK

25.03.2006

 

 

 

Şemdinli iddianamesiyle ilgili olarak askerden sert bir cevap alanlar boş durmuyor.
Bu kez, “Sauna Çetesi”nin lideri olduğu iddiasıyla tutuklanan Kasım Zengin’in ifadesine umut bağladılar. Savcı, Emniyet Organize Suçlar Şubesi ve avukatta bulunan ifadelerde Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın adı geçen bölümler işaretlendi ve bunlar birileri tarafından basına “servis” yapıldı. Bu gelişmeler Büyükanıt’ı hayli rahatsız etti ve dün Başbakanla görüştü.

SAYGI ÖZTÜRK


Son dönemlerde ülkemizde meydana gelen bir çok olayın arkasında Fethullahçı grupların bulunduğu sıkça öne sürülüyor. Emniyet, yargı ve bürokraside Fethullahçı grupların organizasyonları sonucu “hedef” kişilerle ilgili derli-toplu bir çalışma yapılıyor, yeri geldiğinde bunların “servis”i gerçekleştiriliyor.

Şu anda ciddi bir takım oyunlar oynanıyor. Bunların arasında bazı üst düzey bürokratların bulunduğu, hatta iddianamenin bazı aşamalarında bu kişilerin de rollerinin bulunduğu Ankara kulislerinin konuştuğu önemli konular arasında yer alıyor.

Van Cumhuriyet Savcılığı tarafından hazırlanan iddianameye, kısa sürede Ankara’ya kimin ulaştırdığı da hep soru işaretli. Fethullahçı gruplara çok yakınlığıyla bilinen bir gazetede, iddianame üzerinde çalışma yapıldı. Daha sonra aynı iddianame, bu kez hükümete yakınlığıyla bilinen gazeteye de gönderildi. Ancak, her iki gazetede iddianame yayınlanmadı. Böylece, kendilerini “biz işin içinde değiliz” demeye getirdiler.

28 ŞUBAT’IN RÖVANŞI ALINMAK İSTENİYOR


Bu iddianamenin en can alıcı bölümlerinin kendileri dışındaki bazı yerlere “servis”i sağlandı. Burada hedef Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’tı. İşte o ifadelerde Yaşar Büyükanıt adı geçtiği için önem kazandı, yankısı büyük oldu. Genelkurmay Başkanı olması beklenen kişi, bir anda “çete lideri” gibi gösterilmeye, “sahte belge düzenleyen kişi” olarak tanıtılmaya, yargıyı etkilemeye çalışan komutan olarak tanıtılması hedeflendi.

Şemdinli’de, kitapevinde patlayan bomba, daha önce Yüksekova ve Şemdinli’de meydana gelen patlamaların tüm yönleriyle aydınlatılmasından çok Yaşar Büyükanıt’ın üzerinde durulması, olayın ortaya çıkmasını istemeyenlerin çabası olarak da değerlendirenler de az değil.

Yaşar Büyükanıt’ın önünü kesmek için Fethullahçı gruplar yoğun bir çaba içinde. Emniyet’te, yargıda onların uzantıları olabileceği öteden beri hep gündeme getiriliyor. Genelkurmay Başkanlığı tarafından yayınlanan bildiride üstü kapalı olarak bu gruplara dikkat çekiliyor. Bir yerde, 28 Şubat sürecinin rövanşı alınmak isteniyor.

O dönemde, Fethullahçı grupların kasetleri, bunlarla ilgili ifadeler, raporlar, soruşturma dosyaları ortaya dökülüyordu. İşte o gruplar “şimdi sıra bizde” deyip askeri küçük düşürme, komuta kademesini yıpratma gayreti içinde oldukları görülüyor…İlginçtir, en büyük hedefleri de Yaşar Büyükanıt’ın Genelkurmay Başkanı olmaması. O gayretleri boşuna. Ama onlar çalışmaya, uğraşmaya devam ediyorlar…

GENELKURMAY VE EMNİYET’İN KRİPTOLU FAKSI ÇALIŞMALI


Genelkurmay Başkanlığı ile Emniyet Genel Müdürlüğü arasında her türlü bilgi paylaşımı aradaki kriptolu faksla gerçekleştiriliyordu. 1995 yılında İstihbarat Başkanı Korgeneral Çetin Saner ile İstihbarat Dairesi başkanı Emin Aslan, kriptolu faks sistemini kurmuş, askerin aldığı bilgi doğrudan İstihbarat Dairesi’nin faksına, Emniyet’in aldığı ve askerlerin bilmesi gereken bilgiler de aynı yöntemle onlara ulaştırılıyordu.

Aslında bunlar tüm ülkelerin istihbarat örgütlerinin yaptıkları uygulamalardı. Türkiye’de bu ilişkilerin kurulmasında geç bile kalmıştı. Bunun nedeni de güvensizlikten kaynaklanmış, Korgeneral Çetin Saner, toplantılardan güven duyduğu İstihbarat Dairesi Başkanı Emin Aslan’la güvensizliği ortadan kaldırmışlardı.

Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın telefonlarının dinlenmesi girişimi her şeyi allak-bullak etti. İki kuruluş arasındaki kriptolu faks devreden çıkarıldı. Birbirlerine bilgi akışı durdu. O dönem başlayan güvensizlik, bir daha yerini güvenli ortama bırakmadı. Dö0nemin İstihbarat Dairesi Başkanı Bülent Orakoğlu ise kendilerinin Genelkurmay’la değil, ”dar bir kadroyla” sıkıntılarının olduğunu” belirtiyor ve bunun bir gün ayrıntısını anlatacağını söylüyor. .

Sabri Uzun’un İstihbarat Dairesi Başkanlığı’ndan alınmasından sonra, buraya yapılacak atama hayli önem taşıyor. Uzun’un da askerlerle ilişkileri iyi sayılmazdı. Özellikle Jandarma Genel Komutanlığı’yla ilişkiler hayli gergindi. Bırakın bilgi paylaşımını, tarafların birbirlerine “yanlış anlaşılır” diye telefon bile edemiyordu.

İşte o yüzdendir ki, İstihbarat Dairesi Başkanlığı’na yapılacak atama hayli önemli. Bu dairenin başkanlığına, askerlerle iyi ilişkiler içinde olabilecek, güvenli bir ortam sağlayacak kişinin getirilmesi gerekiyor. Daha doğrusu 1997 öncesinde olduğu gibi bilgi akışı ve paylaşımını sağlayacak ortama ihtiyaç var.

Her ne kadar Emniyet Genel Müdürü Gökhan Aydıner “beni bu işlere katmayın” dese de, onun da çabasına, desteğine ihtiyaç duyuluyor. Yakında yaş haddinden ayrılacak olan Aydıner, hiç değil gitmeden önce bu güvenli ortamın sağlanmasına katkıda bulunursa önemli bir hizmeti yerine getirmiş olur.

KARA KUVVETLERİ KOMUTANININ RAHATSIZLIĞI


Kara Kuvvetleri komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın, dün Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’la yaptığı görüşmede, hem Şemdinli iddianamesinden, hem de “Sauna Çetesi” olarak nitelendirilen ve bu çetenin lideri olduğu öne sürülen Kasım Zengin’in ifadelerinde adının geçtiği bölümler işaretlenerek “servis yapılması”ndan duyduğu rahatsızlığı bildirdi.

Şemdinli’de meydana gelen patlamayla ilgili olarak Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın, gözaltına alınan Astsubay Ali Kaya için “tanıyorum, iyi çocuktur. Yaptıysa cezasını çeker” sözlerinden dolayı “yargıyı etkileme teşebbüsü”nde bulunduğu gerekçe gösterilerek adının iddianamede geçmesi askerlerin tepkisine yol açmıştı. Büyükanıt’ı bununla alt edemeyen gruplar, şimdi de “Sauna Çetesi” elemanlarının kendi aralarında yaptıkları konuşmalara dayanarak Büyükanıt’ı yıpratma operasyonunu sürdürdükleri ortaya çıktı.

Eğer “sauna çetesi”nin söyledikleri dikkate alınacaksa vay bu ülkenin haline. Bakıyorsunuz rüşvet almayan kimse kalmamış. Şunu da biliyoruz ki, Cumhuriyet Savcısı, artık bu kişinin durumunu anlamış olacak ki söylediği her şeyi yazmadı. Kasım, cezaevinden yine dilekçe verdi ve yine önemli açıklamalar yapacağını bildirdi. Bu kişinin iddialarının yazılmasından önce sağlık durumunun ciddi olarak araştırılması daha çok öncelik taşıyor…

ALTLARINI ÇİZEREK “SERVİS” YAPANLARIN AMACI


“Çete lideri” olduğu öne sürülen Kasım Zengin’in, ifadesinde ve telefon konuşmalarında da Büyükanıt’ın adı geçiyor. Kim olduğu belli olmayan kişiler tarafından, Kasım Zengin’in ifadeleri gazete bürolarına zarf içinde teslim edildi. Bu ifadeler Ankara Emniyet Müdürlüğü Organize Suçlar Şubesinde, Ankara Cumhuriyet Savcısı Mustafa Kelkit’te, bu kişinin avukatında bulunuyor. Peki, bunlar nasıl ortaya çıktı, kimler servis yapıyor bunlar da ortaya çıkarılmalı.

Kasım Zengin’in ifadelerinin tam metninin yer aldığı ifadelerin nasıl elde edildiği belirlenemezken, soruşturmayı yürüten birimler, dağıtılan ifadelerin ve telefon konuşmalarının Ankara Emniyet Müdürlüğü ve Savcılıkta bulunan dosyalarla aynı olduğunu söylediler.

İfade ve telefon konuşmalarının çözümlerinin bulunduğu dosyada, Orgeneral Büyükanıt’ın adının geçtiği bölümler işaretlenirken, ifadenin ilk sayfasına da şu not düşüldü:

Büyükanıt ismi şimdi de Ankara Savcılığı’nda. Özellikle 112 ve 113 ve diğer sayfalarda.
Sauna çetesinin aslında çete olmadığı, derin devletlerden biri olduğu ortaya çıktı.
Kasım Zengin’in, Ankara’da verdiği ifadelerde ve telefon kayıtlarında Orgeneral Yaşar Büyükanıt derin devlet çetelerinden birini yönetmekle suçlanıyor.
Kasım Zengin, Ateş Binbaşı’nın, Büyükanıt’ın adamı olduğunu söylüyor. Ayrıca, Büyükanıt’ın adamları jandarma bölgesinde kazı yapıyor ve saklı paraları bulmaya çalışıyor.

Orgeneral Büyükanıt’ın adını olumsuz olarakr nitelendirilebilecek her olaya katmak isteyenlerin hesabının ne olduğu biliniyor. Aslında bu ifadeler önemli değil. Ortada çok ciddi bir oyun var. En azından bürokratlar, kamu görevlileri bu oyunun içinde olmamalı. Olanlardan da hesap sorulmalı. Nitekim, dün gerçekleştirilen ziyaretin altında önemli bir “uyarı” olduğu da konuşuluyor.

“ KONUŞMALARI SARHOŞKEN YAPTIM”


Kasım Zengin, ise Orgeneral Büyükanıt’ın adının geçtiği telefon konuşmalarını sarhoş olduğu bir zamanda yaptığını öne sürdü. Zengin’in avukatı Fatih Aktaş da, ifadelerin sızması konusunda ilgilerinin olmadığını belirtti. İfadelerde, rüşvet verildiği öne sürülen siyasi parti genel başkanı, bakan adı da geçiyor.

Avukat Fatih Aktaş, psikolojik sorunları bulunan Kasım Zengin’in Ankara Numune Hastanesi’nde kaldırıldığını, tedavisinin yapılması için Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne sevkinin kararlaştırıldığını söyledi.

Aslına bakılırsa, bu “çete”nin elemanlarının birbirlerine “şekil” yaptığı da anlaşılıyor. Örneğin birisi “MİT’çi Osman” diye biliniyor. Üzerinde sahte bir MİT kimliği çıkıyor. Birisi “Ateş Binbaşı” olarak kendisini tanıtıyor. Oysa bu kişinin ne binbaşılıkla, ne de askerlikle ilgisi var. “Medyum Kasım” konuştuğu kişilere o kadar güveniyor, o kadar inanıyor ki bir gün cezaevine konulacağı hiç aklından bile geçirmediği anlaşılıyor.

 

http://www.internetajans.com/default.asp?t=wa&wid=14&aid=214

 

Doğu'ya asker sevkiyatının perde arkası

SAYGI ÖZTÜRK

24.04.2006

 

Kara Kuvvetleri'nin Doğu sınırlarına yaptığı askeri yığınağın perde arkasında ne yatıyor?

 
Kara Kuvvetleri'nin Doğu sınırlarına yaptığı askeri yığınağın perde arkasında ne yatıyor? PKK’nın yeni taktiğinin olayları tırmandırıp, bölgeye “Barış Gücü” askeri getirmek olduğunu belirten yetkililer, kadın ve çocukların öne sürülmesi ve kitle eylemlerine zorlanmasının amacının da bundan kaynaklandığını söylediler. PKK’nın Cudi ve Gabar bölgesine yerleşmek istemesi üzerine bölgeye toplam 15 bin asker gönderildi. Güneydoğu’da olayların en yoğun olduğu dönemde bile asker sayısının 170 bini hiç bir zaman aşmadığını belirten yetkililer, yerleşik birliklerin dışındaki toplam takviyenin 10 bininin Şırnak yöresinde bulunacağını söylediler.

Güneydoğu’da PKK’ya dönük operasyon için diğer bölgelerden toplam 15 bin asker sevk edildi. Gönderilen birlikler, PKK’nın “kurtarılmış bölge” yaratmak istediği Gabar ve Cudi dağlarında görev yapacak. Yetkililer, Güneydoğu’da olayların zirveye çıktığı 1992-1993 yıllarında bile asker sayısının hiçbir zaman 170 bini aşmadığını belirttiler, yöredeki asker sayısının toplam 100 bin civarında olduğunu söylediler.

Takviye birliklerin daha çok Şırnak yöresine gönderildiğini, bu gidişin Amerika’nın İran’a yönelik bir saldırısıyla ilgisinin olmadığını vurgulayan yetkililer, sınır ötesi bir operasyonun şimdilik gündemde olmadığını, böyle bir operasyonun Amerika’nın onayı olmadan gerçekleştirilmesinin de mümkün görülmediğini belirttiler.

3 YIL SONRA TAKVİYE BİRLİK

Güneydoğu’da terör olaylarının bastırılması nedeniyle, son 3 yıldır Güneydoğu’ya bu ölçüde “takviye birlik” gönderilmedi. Mevcut birlikler, küçük bir takviyeyle ihtiyacı karşılıyordu. Terörün tırmanış göstermesi, yüksek rütbeli komutanlar da dahil olmak üzere şehit sayısının artması üzerine yeni önlemler alınmaya başlandı. PKK’lıların yoğunlaştığı Gabar ve Cudi dağlarında görevlendirilmek üzere takviye birlik sevki gerçekleştirildi.

PKK’nın kalabalık gruplar halinde sınırı geçip yörede etkili olmaya başlaması üzerine komando birliklerinin sevki kararlaştırıldı. Bir dönem Güneydoğu’da “efsane” olarak adlandırılan Bolu Dağ Komando Tugayından da 4 bin askerin bölgeye ulaştı. .

Birliklerin beraberlerinde araç-gereçlerini de götürmesi ve bunların uzun konvoylar oluşturması üzerine bölgeye çok yüksek sayıda askeri birlik kaydırıldığı izlenimi doğdu. Bölgede görevlendirilen komutanların bazıları da gelecek yıl bu bölgeye gelecek. Şimdiden görev yerlerine alışmaları ve bölgenin son durumunu görmeleri için görevlendirildi. Komutanların, alınan önlemlerin yanı sıra bölgede başka ne gibi önlemler alınabileceğini de belirleyecekler ve buna göre planlama yapacak, Genelkurmay Başkanlığı’na öneri götürecekler.

“ŞIRNAK’TAN, İRAN’A TEDBİR ALINMAZ”

Güneydoğu’ya 240 bin asker gönderildiği ve bu takviyenin Amerika’nın İran’a yönelik muhtemel harekatına karşı bir önlem olduğu yolundaki değerlendirmelerle ilgili olarak askeri kaynaklar GÖZCܒye, “Şırnak’a sevk ettiğiniz askerle, İran’a tedbir alınmaz. Oradan Irak için önlemler alınır” dediler.

Şırnak yöresinde 30 bin mevcutlu yerleşik askeri güç bulunuyor. 15 bin kişilik takviyeden ise 10 bini Şırnak yöresine yapıldı. Böylece Şırnak’ta asker sayısı 40 bine ulaştı. Güneydoğu illerinde tüm asker sayısı ise 100 kişinin altında. Asker sayısının 240 bine çıkarıldığına ilişkin haberler konusunda yetkililer, “Terörün en şiddetli olduğu dönemde bile tüm Güneydoğu’da asker sayısı hiçbir zaman 170 bini geçmemişti” açıklamasını yaptılar.

PKK’NIN YENİ TAKTİĞİNE DİKKAT

Askeri kaynaklar, Güneydoğu’da PKK’nın terörü tırmandırmak için yoğun çaba içinde olduğunu, bunun için köy ve mezra baskınları gerçekleştirip, olayları güvenlik güçlerinin üzerine atma çabası içinde olacağını söylediler. Yetkililer, örgütün bu taktiğinin altında, “Türk askeri güvenliği sağlayamıyor” mesajı verilip, bölgeye “Barış Gücü” askeri getirtmenin çabası içinde olduklarını söylediler. Yetkililer şunları söyledi:

“Teröristler ve yandaşlar olayları tırmandırıp, ‘Güneydoğu da güvenlik yok, halkın güvenliği kalmadı, bizim emniyete alınmamız lazım’ diye Birleşmiş Milletler nezdinde girişimde bulunup bölgeye ‘Barış Gücü’ askeri gönderilmesinin çabası içine girdiler. Destek de görüyorlar. Amaçlarını gerçekleştirmek için terörü tırmandırıp, halkı galeyana getirmek istiyorlar.”

Cudi’de, Gabar’da bir zamanlar PKK’lıların sözde bayrakları dalgalanmıştı. Arazi koşulları nedeniyle teröristlerin oradan atılması zaman almış, bu mücadele sırasında çok sayıda şehitte vermiştik. PKK’nın bugün direnme gücü yok. Daha çok riski az eylemlerle alan hakimiyetini genişletmek istiyorlar. İşte, buna fırsat vermemek, Türk askerinin her yerde olduğunu göstermek için takviye yapılma gereği doğdu. Bazıları “Şu kadar PKK’lıya bu kadar asker olur mu?” yanılgısına düşmemesi gerekiyor. PKK kaçan, saklanan, asker ise hep onları arayan durumda…

ROJ TV KONUSUNDA, DANİMARKA’YA HAKSIZLIK YAPIYORUZ

Danimarka’dan yayın yapan PKK’nın yayın organı ROJ TV konusunda, nedense konuşması gerekenler konuşmuyor. Onlar derin bir suskunluk içinde. Adalet Bakanı Cemil Çiçek’in asli görevi olmamasına rağmen, bu konudaki sorular Çiçek’e soruluyor.

Emniyet Genel Müdürü Gökhan Aydıner’in, ROJ TV konusunda bugüne kadar herhangi bir açıklama yaptığını duyan var mı? Üstelik bu konuda bilgi edinmek isteyenlere de inanılmaz güçlükler çıkartıyor. Danimarka Başbakanı her açıklamasında “Türkiye’den yeni kanıtlar bekliyoruz” diyor. Dışişleri Bakanlığı aracılığıyla bugüne kadar bazı belgeler gönderildi. Ancak, gönderilen belgeleri “yetersiz” buluyorlar. Türkiye’de yayımlanan bazı gazeteleri görünce hani haksız da sayılmazlar.

ROJ TV, PKK'nın yayın organı. Türkiye'nin çabasıyla MED TV kapatıldı ama ROJ TV her yönüyle onun devamı. Örneğin MED TV'nin açılış ve kapanışında bir koronun söylediği terör örgütü PKK'nın sözde "Kürt ulusal marşı", MED TV kapatılınca bu kez ROJ TV'de yine aynı koro tarafından seslendiriliyor, televizyonun açılış ve kapanış programlarında bu marş söyleniyor.

Türkiye, hem MED TV, hem de ROJ TV ile ilgili her türlü çalışmaya yaptı. Danimarka tarafına görüntülerini de ilettiği belgelerde yer alan, farklı program isimleri altında aynı kişiler tarafından sunulan veya yapılan programlar da bildirildi. Sunucuları ve yapımcıları aynı olan o programlardan bazılarının Türkçe isimleri MED TV ve Roj TV'de şöyle:

MED TV'de (Güne doğru), Roj TV'de (Akşama Doğru),
MED TV'de (Çarçıra), Roj TV'de (Süreç),
MED TV'de (Günün sonu), Roj TV'de (Gündem),
MED TV'de (Gül Bahçesi), Roj TV'de (Kırmızı gül),
MED TV'de (Eğlence), Roj TV'de (Günün eğlencesi),
MED TV'de (Kızgın Sac)- Roj TV'de (Sol-sağ Kızgın sac),
MED TV'de (Kriter), Roj TV'de (Gazete),
MED TV'de (Dönüşüm)- Roj TV'de (Süreç),
MED TV'de (Gündem), Roj TV'de 3. Alan,
MED TV'de Aynadaki Yüzler, Roj TV'de (Söyleşi),
MED TV'de (Özgür Platform),Roj TV'de (Düşünceler),
MED TV'de (Açılım), Roj TV'de (Gündem),
MED TV'de (Ozanlar Gecesi), Roj TV'de (Gece Öncesi),
MED TV'de (Güne Bakış), Roj TV'de (Gezete),
MED TV'de (Kadın ve Yaşam), Roj TV'de (Yaşam Işığı),
MEd TV'de (Analiz), Roj TV'de (7. Gün),
MED TV'de (Yaprak), Roj TV'de (Gün)

MED TV'nin devamı olunduğu, bazı programlara da aynen yansımış. MED TV'deki isimleriyle ROJ TV'de devam eden programlarda var. İşte bunların belgeleri de ilgili ülkelere gönderildi. Ama sadece gönderildi.

PKK’NIN GAZETESİ İÇİN NİÇİN SESSİZSİNİZ?

Anlaşıldı, ROJ TV Danimarka’dan yayın yapıyor ve Türkiye’nin çabalarına rağmen bu yayını engellenemiyor. Ya, Türkiye’de yayımlanan PKK’nın yayın organı olduğu bilinen gazete için niçin bir şey yapılamıyor?

Öldürülen 14 PKK’lı ile ilgili olarak bu gazetenin 31 Mart tarihli sayısında “Şehitler Ölmez” başlığı yer alıyordu. Şehitlerinin Türk askeri, polisi, ya da diğer kamu görevlileri olduğunu sakın sanmayın. Onların şehitleri “gerilla” adını verdikleri PKK’lılar. Üstelik, “şehitleri” dedikleri kişilerden 6’sı da yabancı ülke vatandaşı. Onlar da ülkemizi bölüp, parçalamak için PKK’lılarla birlikte mücadele ediyor.

PKK’nın yayın organı olan ve günlük olarak yayımlanan gazetede bunlar yapılabiliyorsa, o zaman Danimarka’dan yayın yapan ROJ TV’nin kapatılmasını bu ülkeden beklemek haksızlık ya da samimiyetsizlik değil mi?

Türkiye önce ROJ TV ile uğraşacağına, Danimarka yetkilileri karşısında ezileceğine, önce kendi ülkesindeki yasadışı örgüte ait yayın organıyla ilgili yasal işlem yapabilmeli. Bu gelişmeler kuşkusuz Güneydoğu’da görev yapan kamu görevlilerinin hayli moralini bozuyor, örgüt yandaşlarına da moral veriyor. Türkiye’nin dört bir yanına şehit cenazeleri gittiği zaman “Şehitler ölmez” diye bağırılırken, hatta bunlar gazetelerde giderek boyutları küçülen haber olarak yer alırken, PKK’nın yayın organında ise öldürülen PKK’lılara övgüler diziliyor…

İşte, yabancı ülkeden yayın yapan televizyonla uğraşan ya da uğraşıyor gibi görünen yetkililerin, önce PKK’nın Türkiye’de yayımlanan gazetelerini incelemeleri ve bunlarla ilgili işlem yapması gerekmiyor mu? Yabancı ülkelerin yapmasını istediğinizi, siz niçin yapmıyorsunuz ya da yapamıyorsunuz? O zaman Danimarka’ya haksızlık yapılmıyor mu?

 

http://www.turkdirilisi.org/haber_detay.asp?id=247

 

Müfettişlerin 'Fethullah Raporu'nu açıklıyoruz

SAYGI ÖZTÜRK

Star 

30 Agustos 2000

 

 

Fethullah Gülen grubunun Emniyet içinde geniş bir tabanının bulunduğu biliniyor. Bu grubun çalışma yöntemleri de müfettiş raporlarıyla gün yüzüne çıkıyor. 'Fethullahçı Emniyetçi'lerin deşifre olduktan sonra geri çekilmeyi bildikleri ve yerlerini başkalarının doldurmalarını sağladıkları da bu ayrıntılı raporu okuduğumuzda görülüyor.

Emniyet Genel Müdürlüğü 'Fethullahçı' oldukları gerekçesiyle bazı Emniyet mensupları hakkında inceleme yaptırdı. Polis Başmüfettişleri Ahmet Saraç, Mustafa Maktav, E. Özgül Ezer'in yaklaşık 11 ay süren incelemeleriyle bazı gerçekler ortaya çıktı. Fethullahçılar'ın nasıl örgütlendiği, hangi birimleri ele geçirmek için harekete geçtikleri 13 Haziran 1999 tarih B. 05.1.EGM.0.60.01 sayılı raporunda belirtiliyor.

Bazı Emniyet mensuplarının isimleri sıralanıyor. Bunların isimlerini ve görev yerlerini şimdilik açıklamak istemiyorum. Ancak Emniyet'te üst düzey görevlerde olduklarını belirtmekle yetiniyorum. Öyle bir yapı kurulmuş ki bazı isimler 'Sincan olayları'na kadar dayanmış... İnceleme yapılırken müfettişler ismi geçen kişilerin daha önce çalıştıkları birimlerde, o dönem birlikte oldukları görevlilerle de konuşmayı ihmal etmemiş. Dahası bazılarının köylerine bile gitmişler. Orada da gizli araştırmalar yürütmüşler. Yani tam 'polisiye araştırma' yapmışlar.

Üç koldan yürütülen incelemeler tamamlandıktan sonra Fethullah Gülen grubunun Emniyet'e ilk sızış tarihleri ve faaliyetleri raporun 'tahlil' bölümünde şöyle belirtiliyor:

'1985-1992 yılları arasında, irticai yapıya sahip kişilerin Emniyet Teşkilatı içinde yapılanmaya gittikleri ve bu dönem içerisinde önemli yerlerden daire başkanlıkları, eğitim kurumları ve illerde kendi elemanlarını yerleştirerek uzun vadeli, planlı ve programlı bir şekilde çalışma içerisinde oldukları herkesçe bilinen bir gerçektir. Belirtilen yıllar arasındaki teşkilat bünyesindeki yapılanmada, eğitim kurumlarına eleman almada, yurt dışına eğitim ve araştırma amacıyla personel gönderilmesinde, rütbe terfilerinde, atamalarda ve diğer konularda kendi yandaşlarına çeşitli menfaatler sağlanmıştır.

Günümüzde Emniyet Teşkilatı'nda yer alan irticai gruplardan bazılarının 1990-1992 yıllarında Polis Akademisi Başkanlığı'na alınan özel sınıflardan olduğu görülmektedir. Yine yukarıda belirtilen yıllar arasında Polis Koleji ve Akademisi'ne alınan öğrenciler, bugün karşımıza irticai faaliyetler içerisinde yer alan rütbeli elemanlar olarak karşımıza çıkmaktadır.

Konuya örnek olarak 1992 yılında Polis Başmüfettişi İzzet Sezgin Şenel tarafından yapılan tahkikatta Polis Akademisi'nde görevli 9 öğretim üyesi ve H.B.E, M.T., S.T., A.Ö. gibi üst düzey yöneticilerin de bulunduğu 90'a yakın personel hakkında Emniyet Örgütü Disiplin Tüzüğü'nün 8/1 maddesine göre meslekten çıkarılmalarına ve bütün sanıklar hakkında Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne suç duyurusunda bulunulması talep edilmiştir.'

Fethullahçı yapılanma konusunda örnekler veren 3 polis başmüfettişinin raporlarında şunlar yazılı: 'Vermiş bulunduğumuz örneklerle, Emniyet Teşkilatı'nda ve Polis Akademisi'nde irticai gruplara ait kesimin nasıl bir yapılanma içerisinde oldukları, planlı ve programlı çalışmalarının sonucunda atılan tohumların yeşererek günümüzde nasıl büyüdüklerini görmekteyiz.'

İsimleri 'Fethullah Hoca'nın Emniyet'teki kilit adamları' olarak geçenlerin 'jet hızı'yla yükseldiğini müfettişler raporlarında belirtiyor ve bunun için örnekler sıralıyorlar. Bir isim belirtip bu kişinin nasıl yükseltildiği örnek olarak gösteriliyor. İşte yazdıkları: 'Bu kişi Şube Müdürü olarak (4'üncü sınıf emniyet müdürü) Polis Akademisi'ne geçmesiyle beraber 3 yıl içinde Polis Akademisi Başkan Yardımcısı, bir yıl sonra Daire Başkanı olmuştur. Yani 4 yılda bu rütbeyi almıştır. Günümüzde ise aynı şartlarda Birinci Sınıf Emniyet Müdürü olabilmek için en az 9 yıl müdürlük yapmış olması gerekmektedir.'

Bazı Emniyet mensupları 'Fethullahçı' olmanın karşılığını kısa sürede üst rütbelere ulaşarak alıyor. Bu kişiler gelebilecekleri yere geldikten sonra, daha doğrusu iyice 'deşifre' olduktan sonra Fethullahçılık'la ilgili faaliyetlerde geri planda kalıyor. Bu bilinçli bir uygulama olsa gerek. Tarikat bağı kurulduktan sonra yükselmek kolay. Bunlar belli bir yere geldikten sonra 'Ben onlardan değilim. Kandırılmışım' demeye başlıyorlar. Bu durum müfettişlerin inceleme raporunda şöyla belirtiliyor:

'1985-1991 yılları arasında irticai kesime mensup kişilerin Emniyet Teşkilatı'nda yapmış oldukları yapılanma ile kendi yandaşlarına çeşitli menfaatler yarattığı bilinmektedir. Örneğin emniyet müdürlüğü rütbesini alan personel, hemen birkaç ay veya yıl içinde 1'inci sınıf emniyet müdürü yapılarak okul müdürü, daire başkanı ya da il emniyet müdürü olarak ataması yapılmıştır. Günümüzde ise 1'inci sınıf emniyet müdürü olabilmek için 9 yıl çalışmış olmak gerdekmektedir.'

Emniyet'in içinde bulunduğu durum, bu örnek özetlemeyle yetiyor. Bu raporun ayrıntıları var. Onlara da değineceğiz. Bir gerçek daha var, Fethullahçılar'a yönelik operasyon planlarının hazırlanmasına rağmen uygulamaya konulmadığı da bilinen bir gerçek.

 

http://www.geocities.com/fettosh/rapor1.htm

 

.Fethullah Gülen, gerçekleri gizliyor!

SAYGI ÖZTÜRK

 

 

 

Son dönemde Fethullah Gülen manşetlerden inmiyor. 1999’da ortaya çıkan kasetleri, o kasetlerdeki sözleri unutulmuş değil. Adliyenin, mülki idarenin ele geçirilmesi, silahlı kuvvetlere ve emniyete öğrenci yerleştirilmesi için yapılan girişimler de basında uzun süre yer almıştı.

Fethullah Gülen’in açıklamalarını kimisi ilgiyle okuyor, kimisi sözlerine gülüyor. Gülen’i yakından tanıyan, 35 yıl birlikte olan, bir dönem  Fethullahçı grubun ulusal gazetesinin yayın koordinatörlüğü, televizyonun yönetim kurulu başkanlığı, Yazarlar vakfı’nın kurucu başkanlığı görevinde bulunan, Türk Cumhuriyetlerinde üniversitelerin kuruluşunda etkin rol oynayan Nurettin Veren, GÖZCܒye ilginç olaylar anlatmıştı.

Gülen-Veren ilişkisini merak edenler, bu iki kişinin internet sitelerinde de birlikte fotoğraflarını görebilirler. Veren’in “nurettinveren.org” sitesi çökertilince bu kez “nurittinveren.org”u devreye koydu. Veren’e, Gülen’in son açıklamaları”nı sordum. Veren, anlatmaya başladı:

“ABD’DE Kİ ÇİFTLİK, YEĞENİNİN DEĞİL,  ŞÖYLE ALINDI”

Fethullah Gülen, Amerika’da bulunmasını, önce hastalık, sonra “hicret”e  bağladı. Buna kendisi de inanmıyor. Pensilvanya’da 137 dönüm çiftlik içerisinde, yedi villa ve beraberinde yaşayan 100’den fazla insanla yaşadığı ortamı ‘Yeğenimin evinde kalıyorum’ diye açıkladı. Bu gerçek değil.

 

Ben kendisini, ailesini, yeğenlerini, köyünü, hayatının bütün safhalarını en iyi bilen kişiyim. Değil yeğeninin, ailesinin hiçbir ferdinin Türkiye’de aldıkları bir evi olmadığı halde, hangi kaynakla, hangi yeğeni bu çiftliği aldı? Açıklasın! Benim bildiğim ve hatırladığım, 90 öncesi halktan toplanan himmet ve talebe bursu adı altında her vilayetten, her ay, kayıtsız ve makbuzsuz olarak toplanan paraların yüzde 15’i ‘Kutsal Hoca’nın hakkı olarak’ örtülü ödenek tahsisiyle kendisine bölge imamları aracılığıyla gidiyordu. Çiftlik böyle alındı.

1990  öncesi yıllarda, Hollanda’da bulunan Necdet Başaran, Amerika’da Altın Nesil Vakfı diye bildiğim bir vakıf için yer almaya ve Amerika’da yer bulmaya gönderilmişti. 20 yıl Hollanda’da kalan tek kelime Hollanda dilini bilmeyen bu arkadaş Amerika’ya gidip, nasıl bu çiftliği almıştır? Kimin üzerine almıştır? Sorulması lazım. Necdet Başaran şu anda Amerika’da, Gülen’in yanındadır.

“ DEVLETTEN, MİLLETTEN ÖZÜR DİLEMELİ”

Gazetecinin “Ordu’da Fethullahçı var mı?’ sorusuna, Gülen’in verdiği cevap çok düşündürücü.  Net bir cevap da değil. Gülen’in  takiyyeli cevaplar yerine, bu işlerle ilgili net cevaplar verip, devletten ve milletten özür dileyerek daha önce yapılan hataları ve suçları itiraf etmeli. Bundan sonraki düşünce değişikliğini ve davranışını ve projelerini açıkça ortaya koymalıdır. ‘Dün dündür bugün bugündür’ demesi daha mertçe olur. Çünkü, Yüksek Askeri Şura (YAŞ)  kararıyla Kurmay Binbaşı seviyesinde atılan pek çok asker arkadaşların isimleri ilgili makamlarda mevcuttur.

Bunlar, hem Fethullah Gülen’in hem de cemaatin tanıdığı, kendisiyle sürekli beraber olan insanlardır. Bunları sadece tanıdığını, birlikte olduklarını söylemeyip işi örtbas etmek her iki tarafı da yakın bir zamanda çok zor durumlara sokup mahcup edecektir. Örneğin, O.S (isimleri biz de saklı. Bu arkadaşlara zarar vermemek için açıklamadık), M.Z’ye sorulabilir. Bu kişilerle Fethullah Gülen’in kaldığı her yerde görüşmeler oluyordu. Ben de tanığıyım. Bu isimleri öğrenciliğinden bu yana tanıyorum. Emniyet teşkilatındaki örgütlenme de K.Ö. hoca yürütüyor..

GÜLEN’İN İSTİHBARAT AĞI

Bir gün Fethullah Gülen, elinde bir kağıtla (1990 öncesi) içeriye girip, ‘Şu anda bana gelen habere göre 20 ülke bölünecek. Haberini aldım. Maalesef Türkiye’de bu 20 ülkenin içerisinde’ dedi. Bornova’daki bir vaaz kürsüsünden de, Rusya’nın çok yakında gümbür gümbür yıkılacağını söyledi. Gerçekten  de, Rusya yıkıldı. Bu istihbarat halk tarafından Fethullah Gülen’in geleceğe dair kehanetleri olarak değerlendirildi. ‘Gülen her şeyi önceden biliyordu’!

Yine bir gün Gülen beni odasına çağırdı, yine elinde 100 sayfalık kağıt ve dört beş tane teyp kaseti vardı. Bunları bana gösterdi. ‘Bak Nurettin Bey, bunlar sizin ve pek çok kimsenin telefon dinleme kasetleri ve raporları’ dedi. Aldım, baktım. Dinlenen telefonlar, başta benim, İlhan İşbilen’in ve kendisiyle beraber hareket eden bizim arkadaşlarımızın telefonlarıydı. Ben de kendisine ‘Bu dinlediklerinizin içinde ne gibi mahsurlu bir şey var ki... Bunu bize sorabilirsiniz. Fakat Müslümanlıkta, değil telefon dinlemek, birisinin penceresinden içeriye bakmak bile günahtır. Bunu siz anlatmıştınız’ dedim.

Sözlerim üzerine Gülen, şu karşılığı verdi; ‘Ben sizin cüzdanlarınıza bile baktırırım. Bu benim hakkım.’ İşte Gülen, Nazlı Ilıcak’ın da yazdığı gibi yeni değil eskiden bu yana çok büyük bir istihbarat ağını kurmuştu. Fakat biz çok geç anlamıştık. Bu durumu İlhan İşbilen’e gidip, anlattım. Telefonlarımızı dinlettiğini söyledim. O da 35 senedir, Gülen’le beraber aynı binada, Altunizade’de ve Bornova’da kalan ilk arkadaşlardandır. Dedi ki ‘odalarımıza bile dinleme cihazı konulmuş. Ben buldum’ dedi ve bunu bana gösterdi. Ben o zaman anladım ki, Fethullah Gülen  korkunç bir istihbaratçı ve teşkilatçıydı. Bu muhalefetlerimle ve çıkışlarımla, bütün cemaati bana boykot ettirerek, beni karalayarak, iftiralarla, ekonomik sıkıntılarla, tuzaklarla üzerime geldi.

Bu tuzaklardan birisi de en son, yeğeni Ali Bayram ’ı bana göndererek, ‘Hocaefendi seninle tekrar barışmak istiyor. Sana görev vermek istiyor. Seni İran’a imam olarak göndermek istiyor’ dedi. Ben de kendisine ‘Yazık sana Ali Hoca, kendisi Amerika’ya kaçtığından utanmıyor, beni İran’a göndererek yok etmek mi istiyor?’ dedim.

GÜLEN “RUHBAN OKULU”NU NİÇİN İSTİYOR?

Fethullah Gülen, ‘Heybeliada Ruhban Okulu açılsın, ekümeniklik tanınsın’ diyor. Amerika’ya gitmeden önce Fethullah Gülen, Türkiye’deki askeri dönemlerde gördüğü aranmalar ve soruşturmalardan çok etkilenmişti. Her an tekrar sorgulanacağı endişesi içindeydi.

Bir gün toplu halde otururken Altunizade’de ‘Beni içeriye alsalar bir gün yaşayamam, ölürüm. Ben ilaçlarımı dahi Cevdet olmazsa içemem’ dedi. Aşırı vehim ve hapse girme korkusu, sürekli, kendisine Türkiye dışından bir destek arama ihtiyacını hissediyordu.


Vatikan’la, bir gazetenin sahibi görünün kişi aracılığıyla temasa geçmeyi, Papa’yla görüşmeyi planladı. Görüşme gerçekleşti. Gitmeden önce, geldikten sonra, papazlarla diyalogunun cemaate ‘Papazları Müslümanlaştırmak ve onlara Müslümanlığı anlatmak üzere temasa geçtim’ mesajını verdi.

“PAPA’YA 8 MADDELİK ÖNERİ VERİLDİ”

 Papa’ya 8 maddelik bir mektup sunduğunu söyledi. Bu mektubun birkaç maddesi şöyle:

Harran’da ortak bir üniversite açıp, bütün devletlerin kontrolü dışında, bütün dinlerin okutulduğu, müstakil bir üniversite kurulması, üniversitenin devletten bağımsız olması öngörüldü. Ekümenikliğin ve Ruhban Okulu’nun kabulü hususunda destek verilecek,  bunu makul göstermek için de, Atina’da bir cami açılması için Bartholomeos ve Papa’nın destek vermesi istendi. Bununla, Hıristiyan dünyasının sempatisini kazanıp, Türkiye’deki baskılardan, özellikle askerin sorgulamasından, kurtulmayı düşünüyordu. İşte bugün de söylediği gibi, ekümeniklik ve Ruhban Okulu’nu mahsursuz görüyor, cemaate de masum ve doğru bir iş yaptığını anlatmaya çalışıyor.

 

Şunu da belirteyim, eğer öbür dinlerin din olarak kabul edilebilir ve gerçek bir yanı olsaydı Allah o dinleri feshedip, İslam’ı ve Kuran’ı göndermezdi. Hoşgörü ve diyalog aldatmacasıyla, Vatikan’ı ve Amerika’yı kullanabileceğini, İslamlaştıracağını söyleyerek cemaati de bu fikre alıştırmaktadır. Bu gibi tehlikeli hayallerle, uluslararası gizli örgütlerle, ilişkiye girip, eğitim müesseselerini ve samimi Müslümanları ve devletimizin hakkı olan bu itibarın kullanılmasını sadece Fethullah Gülen’in kontrolüne bırakmak çok büyük maceralara ve risklere, hayal kırıklıklarına  yelken açmaktır.”

Bunları, bir zamanlar Fethullah Gülen’in en yakınında olan, onu en yakından tanıyan birisi söylüyor. Gülen’e sorulan soruların da, Milletvekili Emin Şirin’in gündeme getirdiği sorular olduğu, sanki Şirin’e cevap verdiği dikkatlerden kaçmıyor...


 http://www.medya24.com/yazar.php?yid=242

 

.Fethullah Gülen dosyasında "32 gün" ayrıntısı!

SAYGI ÖZTÜRK

 

 

Emekli Vaiz Fethullah Gülen, gündemden düşürülmüyor. Açıklamaları yazı dizileri yapılıyor. Ancak, bu kişi ile ilgili iddialar, geçmişte ortaya çıkan kasetlerinden söz eden yok. Ne ile suçlandığı, sonra ne olduğunu kimse anımsamıyor. Yani Gülen’in bir yüzü gündeme getirilirken “öteki yüzü” yok sayılıyor. Bu kişinin yaptığı son açıklamalar ilgili makamlar tarafından inceleniyor, konuşmalarını hangi sıfatla yaptığının da üzerinde duruluyor


Genelkurmay Başkanlığı’nın “Basını bilgilendirme toplantısı”nda Fethullah Gülen’le ilgili soruya İkinci Başkan Orgeneral İlker Başbuğ, “Laik devlet yapısını değiştirmek amacıyla yasa dışı örgüt kurarak faaliyetlerde bulunmak” dava açıldığını, bunun afla 5 yıl ertelendiğini anımsattı.

Gülen’in Ankara Adliyesinde bulunan 2000/124 esas sayılı dosyayı incelediğinde ilginç bir ayrıntı dikkati çekiyor. Gülen, aftan sadece 32 günle yararlanmış. Af, 23 Nisan 1999’a değin işlenen suçları kapsıyor. Gülen’in suç tarihi ise  21 Mart 1999 ve öncesi olarak belirtiliyor. İşte o dönemde Gülen yurtdışına çıktı ve suçları da yurtdışına çıkmadan önceki tarihini kapsıyor.

GÜLEN DOSYASINDAKİ İDDİALAR


Gülen konuşuyor ama bu kişi hakkında hangi gerekçelerle dava açıldığı, hangi iddialarda bulunulduğundan söz eden olmuyor. Bu görevi de GÖZCÜ yerine getiriyor. İşte Gülen dosyasındaki iddialardan bazıları:

-          KAYNAĞI BELİRSİZ FİNANS DESTEĞİ: Siyasi parti,  kişi ve bazı devlet kadroları tarafından kabul görmesi nedeniyle hedefine ulaşmada devlet rejimini istismar ettiği, dini ve siyasi yapısını sürekli canlı tutan kaynağı belirsiz finans desteğine sahip olduğu, bünyesinde bulunan vakıf okul ve dershaneleri kullanarak eğitilmiş gençlerden oluşan bir taban oluşturduğu, devletin tüm kadrolarında, bütün bürokraside, milli eğitim bakanlığı ve emniyet teşkilatında kadrolaşıyor.

-          HEDEF, ŞERİAT DÜZENİ: Oluşturduğu ekipler ile köyleri dolaşarak zeki ve becerikli öğrencileri seçerek sağladığı imkanlar ile kendisine bağlıyor. Sanığın düşünceleri, öğrencilere evlerde, okullarda, kamplarda beyin yıkama metotları ile öğretiliyor. Şeriat düzeni hedefine ulaşmak için özellikle bunlar aracılığı ile toplumun bütününe hakim olmayı ve diğer yönden yürütme ve yasama erklerini hedefi doğrultusunda kullanmayı amaçlayan bir politika izliyor.           

-          İŞTE DENETİM ALTINDAKİLER: Bu amaçla yurt içi faaliyetlerinden olarak 88 vakıf, 20 dernek, 128 özel okul, 218 şirket, 129 dershane ve 500 öğrenci yurdunun yanı sıra 17 yayın organı, gazete, TV istasyonu, ulusal iki radyo istasyonu, faizsiz finans kurumu ve bir sigorta şirketini denetim altında bulunduruyor.        

-          TEK ENGEL SİLANHLI KUVVETLER: Eğitim alanında zaman zaman devletten de ileri imkanlara sahip. Önünde tek engel olarak gördüğü Türk Silahlı Kuvvetlerine sızma politikasını sessiz ve derinden devam ettiriyor. Subay ve astsubay çocuklarını kendi okullarına ve dershanelerine kaydettirmeye ve bu çocukları askeri okullara sokmaya çalışıyor.            

-          YURTDIŞINDA TABAN OLUŞTURUYOR: Yurtdışı faaliyeti olarak da sosyo-ekonomik ihtiyaçları fazla olan yeni Türk devletlerinde taban oluşturup finans ihtiyacını karşılayacak olan şirketlerin ticari akımlarını sağlayıp bu devletlerde ihtiyaç duyulacak bürokrat kadroları yetiştirme çabası içinde bulunuyor. Bu doğrultuda yurt dışında 6 üniversite ve yüksekokul, 236 lise, 2 ilkokul, 8 yabancı dil ve bilgisayar merkezi, üniversite hazırlık kursları ve öğrenci yurtlarını faaliyete geçirdi.            

-          BAŞKANLIK SİSTEMİ: Ilımlı ve modern imajı ile siyasi partiler ve hatta Atatürkçü laik kesim içinde desteğini artırmaya çalışıyor. Böylelikle TBMM’de yandaşlarının mutlak çoğunluğunu elde etmelerini sağlarken hedeflediği teokratik diktatörlüğe yumuşak geçiş sağlamak için başkanlık sistemini destekliyor. Yeterli güce eriştiğinde Atatürk ilk ve inkılaplarını ortadan kaldırmayı, laik demokratik sosyal hukuk devletini ortadan kaldırarak şeriat devleti kurmayı hedefliyor.            


-          ÜLKEYİ AĞ GİBİ SARIYOR: Böylece, oluşturduğu örgütün devletin laik yapısını yıkmak amacıyla kurulmuş olup, istişare kurulu, bölge imamları, şehir imamları, semt imamları, ev imamları gibi illegal yapılanma ile bütün ülkeyi bir ağ gibi sarıyor.

 

GÜLEN’İN AVUKATINDAN AÇIKLAMA



Gülen’le 35 yıl birlikte mücadele eden, gruba ait gazetenin koordinatörlüğünü, televizyonun yönetim kurulu başkanlığını yapmış olan Nurettin Veren’in, Gülen’le arası açık. Nurettin Veren’in,  açıklamaları 19, 20 Ve 22 Kasım 2004 tarihinde yayımlandı. Gülen’in Avukatı Orhan Erdemli’den gelen “cevap ve düzeltme” yazısında Veren’in Fethullah Gülen Hakkındaki İddialarının “İftira ve gerçekdışı” olduğu öne sürüldüğü yazıyı okuyoruz:


 “Öncelikle belirtmem gerekir ki, müvekkilim ülkemizin, milletimizin ve bütün insanlığın meselelerine karşı hassasiyet gösteren ve anayasal haklarını kullanarak hukuki çerçevede ilmi ve fikri faaliyetlerde bulunan mütefekkir bir şahsiyet, bir ilim ve fikir adamıdır.


Bütün kamuoyunca bilinen bu gerçeklere rağmen müvekkilim, bu yazıda olduğu gibi, bazı marjinal çevrelerce karalama kampanyalarına ve iftiralara maruz kalmaktadır. Bu yazı da, malum kampanya çerçevesinde, sorumlu ve objektif gazetecilik ilkelerine aykırı olarak, iyi niyetli ve özenli herhangi bir araştırma yapılmadan, sadece müvekkilimi karalamak amacıyla hazırlanmıştır. Sanki kesinleşmiş bir yargı kararı varmış gibi, Nurettin Veren’in bütün iftiraları doğru kabul edilerek yayınlanmak suretiyle yasalar ve basın ahlak ilkeleri ihlal edilmiştir.


Yayınlarda, müvekkilimin Nurettin Veren’in ölüm emrini verdiği yönünde tamamen uydurma, çok ağır bir iftira ortaya atılmış ve böylece müvekkilime suç isnadında bulunulmuştur. Kesinleşmiş bir yargı kararıyla tespit edilmiş herhangi bir suçu olmadan, bir kişi hakkında böyle ağır bir suçlamanın yapılmasını, değil gazetecilik ahlakıyla, hiçbir ahlak anlayışıyla bağdaştırmak mümkün değildir.


Sözkonusu yazıda ortaya atılan diğer iddialar da bu uydurma iftira gibi, tamamen asılsız ve mesnetsizdir. Bu gerçekdışı iddiaların, müvekkilimi karalamak, kişiliği hakkında kuşkular uyandırarak onu kamuoyu nazarında küçük düşürmek, kendisine duyulan sevgi ve güveni boşa çıkarmak amacına matuf olduğunu sağduyulu insanımız yakinen bilmektedir.


Nitekim Nurettin Veren de, kendisini ölümle tehdit ettiğini ileri sürerek müvekkilim hakkında 3.1.2003 tarihinde şikayette bulunduktan sonra; 10.1.2003 tarihinde yazdığı dilekçede, “Fethullah Gülen ile ilgili yaptığı yazılı ve sözlü her türlü menfi beyanlarının hilafı hakikat olduğunu, bir kızgınlık anında yapılmış hınç alma amaçlı ve gerçekleri yansıtmayan beyanlar olduğunu, devlet kurumlarına verdiği yazılı ve sözlü beyanların itibara alınması gerektiğini, medya kuruluşları ve mensuplarına Fethullah Gülen ile ilgili yaptığı beyanların da bu çerçevede değerlendirilmesi gerektiğini” yazılı olarak beyan etmiştir. Bu dilekçe, Nurettin Veren’in iddialarının gerçekdışı, uydurma beyanlar olduğunu tek başına ortaya koymaya yeterlidir. Bugüne kadar yürütülen karalama kampanyaları ile ortaya atılan iddiaların hukuka aykırı ve gerçekdışı olduğu çok sayıdaki yargı kararları ile tespit edilmiştir. Kamuoyuna saygı ile duyururuz.”

Bu açıklamadan sonra Nurettin Veren’le konuştuk. İddialarının doğru olduğunu yineledi, Gülen’in demir sopayla “öldürün bunu” diye bağırdığı ve üzerine yürüdüğünü belirtti. Buna tanık olanlar arasında Ali Ünal, Dr. Kudret Ünal, İsmail Büyükçelebi, Polis Arif, Necdet Başaran, Cevdet Türkyolu, Rasim Öz’ün de bulunduğunu öne sürdü. Veren, “Eğer böyle bir olay olmadığına ilişkin Fethullah Gülen ve olaya tanık olanlar  kuranı Kerime el bassın, ben bütün iddialarımı geri alacağım” dedi.



---     NOT: Belge faksla geçilecek...

 

http://www.medya24.com/yazar.php?yid=285

 

.

 

 

.

 

 

.

 

 

.

 

 

.

 

 

.

 

 

.

 

 

.